Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Adolesanlar ve Genç Erişkinlerde Non-Hodgkin Lenfoma

29 Haziran 2018

Non-Hodgkin lenfoma (NHL), adolesanlarda ve genç erişkinlerde (AYA) yüksek insidansı olan heterojen malign lenfoid maligniteler grubudur. Çocuk ve erişkinlere göre, AYA hastalarının (15-39 yaş arası hastalar) klinik prezentasyonu, biyolojik sınıflandırması ve sonuçları açısından önemli farklılıklar tanımlanmıştır. AYA’lar arasında NHL'ler, zor fark edilen klinik ve biyolojik özelliklere sahip NHL alt tipleri içinde farklı hastalık antiteleri ve yaşa göre farklı sonuçlar sunarlar. Bu özel popülasyonda tutarsız tedavi yaklaşımları, farmakodinamik değişkenlik ve psikososyal engeller de önemlidir.

NHL, AYA’larda bildirilen tüm kanserlerin yaklaşık % 8'ini oluşturur ve erkeklerde biraz daha sık görülür. Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), AYA’larda en sık görülen histolojik alt türü temsil eder ve bunu anaplastik büyük hücreli lenfoma (ALCL) izler. Ek olarak, primer mediastinal büyük B-hücreli lenfoma (PMBL) ve natural killer (NK) / T hücreli lenfoma dahil olmak üzere birçok nadir lenfoma, AYA yaş grubunda en büyük insidansa sahiptir. AYA’lardaki NHL'nin, ırk / etnik köken dağılımındaki en büyük farklılığı, en çok Hispanik ve Asya / Pasifik Adalılarında meydana gelen NK / T hücreli lenfomalardır. Beş yıllık sağ kalım oranları, NHL'li AYA hastalarında histolojik alt tipler arasında farklılık gösterir, en yüksek sağ kalım oranına mukoza ile ilişkili lenfoid doku lenfomaları ve en düşük sağ kalım oranına NK / T hücreli NHL sahiptir.

Gençlerde Alkol, Sigara ve Uyuşturucu Kullanımı Tedaviyi Etkiliyor

NHL'li AYA hastalarında bilinen fizyolojik ve davranışsal değişiklikler tedavi sonuçlarına önemli ölçüde katkıda bulunma potansiyeline sahiptir. İlaçlara uyum özellikle adolesanlar arasında düşüktür. Bu sadece tedaviye yanıtı etkilemekle kalmaz, aynı zamanda sonuç verilerinin analizine de karmaşıklık katar. Adolesan yaş grubunda tedaviye erişim, tanı gecikmesi ve düşük klinik çalışma kaydı da optimal tedaviyi engeller. NHL'li AYA hastalarında kanser ilaçlarının farmakolojisinde önemli varyasyonlar, tedavi yanıtını ve advers olayların insidansını etkileme potansiyeline sahiptir. Kilo artışı ve vücut kompozisyonundaki değişiklikler dağılım hacmini, plazma konsantrasyonunu ve ilaç klirensini etkiler. Karaciğer ve böbreğin büyüklüğünde ve olgunluğundaki değişim, ilaç metabolizmasını ve sekresyon kapasitesini etkiler. Ergenlik döneminde büyüme hormonu salgılanmasında artışların da ilaç metabolizmasını etkilediği gösterilmiştir. Önemli olarak, alkol, tütün ve yasadışı uyuşturucular ve oral kontraseptif kullanımının, beklenen kemoterapötik ve destekleyici ilaç farmakodinamiğini değiştirme potansiyeli vardır.

NHL'li AYA hastalarda prognoz mükemmeldir. NHL ile sağ kalım iyileşmiş olsa da, kür oranları düşük kalmaktadır. Klinik sunum, histoloji ve sonuç spektrumu çocuklar ve yetişkinlere göre farklılık gösterir. Özellikle bu özel popülasyona odaklanan hastalık sınıflandırmasının, tedavi stratejilerinin ve destekleyici bakım önlemlerinin uyarlanması teşvik edilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hochberg et al. NHL in adolescents and young adults: A unique population, Pediatr Blood Cancer. 2018;e27073.

Yüksek Karbonhidrat Tüketimi Erken Menopoza Yol Açıyor

20 Temmuz 2018

Doğal menopozda yaş, hem erken hem de geç menopozun sağlık sonuçları için etkileri olabileceğinden, üreme çağındaki kadınlar için endişe kaynağıdır. Menopozun başladığı yaşın, kadınlar için bazı ciddi sağlık etkileri olabilir. Menopoza erken yaşta giren kadınlar artmış osteoporoz ve kalp hastalığı riskine sahip olabilirken, daha geç girenlerin ise meme, rahim ve yumurtalık kanseri gelişmesi daha olasıdır.

İngiltere'de 900'den fazla kadın üzerinde yapılan bir çalışmada, diyette daha fazla beyaz makarna ve pirinç tüketmenin daha erken menopoza girmeyle ilişkili olduğu, yağlı, balık açısından zengin bir diyet tüketmenin ise daha geç menopozla ilişkili olduğu gösterildi. Bununla birlikte, bu diyetlerin menopozun başlangıcını doğrudan etkileyip etkilemediğini ya da sadece başka gizli bir faktörü tetikleyip tetiklemediklerini söylemek mümkün değildir.

İngiltere'deki Leeds Üniversitesi'nden araştırmacılar, 40 ve 65 yaşları arasında menopoz geçiren 900 kadının verilerini analiz ettiler. Menopozun ortalama yaşının 51 olduğunu, ancak menopozun başlangıcının diyette bazı gıdaların tüketimi ile ilişkili olduğunu buldular. Çalışmaya UK Kadın Kohort Çalışması'ndan başlangıç ve ilk takip arasında doğal menopoz yaşayan kadınlar dahil edildi. Doğal menopoz, en az 12 ay boyunca adet dönemlerinin kalıcı olarak kesilmesi olarak tanımlandı. Başlangıçtaki diyeti değerlendirmek için bir gıda sıklığı anketi kullanıldı. Katılımcıların üreme öyküsü de kaydedildi. Doğal menopozda diyet ve yaş arasındaki ilişkileri değerlendirmek için regresyon modellemesi, karşıtlıklar için ayarlama yapıldı.

Baklagiller ve Balık Yağının Etkisi

4 yıllık takip döneminde 914 kadının doğal menapoza girdiği görüldü. Diyette yağlı balıkların ve taze baklagillerin yüksek miktarda alınması, doğal menopozun porsiyon/gün başına sırasıyla 3,3 yıl ve 0,9 yıl daha geç başlangıcı ile ilişkilendirildi. Rafine edilmiş makarna ve pirincin yüksek tüketimi porsiyon/gün başına 1,5 yıl olacak şekilde, daha erken menopozla ilişkilendirildi. Daha yüksek B6 vitamini ve çinko tüketimi, sırasıyla mg/gün başına 0,6 yıl ve mg/gün başına 0,3 yıl daha geç menopozla ilişkilendirildi. Başlangıçtaki yaşa göre sınıflandırma, daha zayıf sonuçlara yol açmıştır.

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların bazı besin gruplarının ve spesifik besin maddelerinin tüketiminin doğal menopozda yaşı öngördüğünü gösterdiğini belirttiler. Baklagillerdeki antioksidanların menstrüel siklusun daha uzun süre devam etmesine yardımcı olabileceğini ve yağlı balıkta bol miktarda bulunan omega 3 yağ asitlerinin bunu artırabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Dunneram et al. Dietary intake and age at natural menopause: results from the UK Women’s Cohort Study, J Epidemiol Community Health Published Online First: 30 April 2018. doi: 10.1136/jech-2017-209887

Kalp Defekti Olan Bebeklerin Annelerinde Kardiyovasküler Hastalık Riski

20 Temmuz 2018

Kardiyovasküler hastalıklar, kadınlarda önde gelen ölüm nedenlerindendir ve sadece 2013 yılında dünya çapında 2 milyondan fazla kadın kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bununla birlikte, kardiyovasküler hastalık için erken yaşamdaki risk faktörleri iyi anlaşılmamıştır. Bazı çalışmalarda, önceki gebelik bozuklukları ile ilişkiler bildirilmiştir ve son zamanlarda veriler, çocuklarında konjenital anomalileri olan kadınların daha sonraki yaşamlarında % 26 daha fazla kardiyovasküler mortalite riskine sahip olabileceğini göstermiştir. Bakımdan kaynaklanan stres gibi faktörlerin bu ilişkiye katkıda bulunduğu düşünülmektedir, ancak spesifik konjenital anomalilerin kardiyovasküler hastalık riski üzerindeki etkisi henüz araştırılmamıştır.

Konjenital kalp defektleri, dünya çapında 1000 canlı doğumda ≈7,7 prevelans ile en sık görülen doğumsal anomali tipidir. Ayrıca, yetişkin kardiyovasküler hastalıkları ve konjenital kalp defektleri ortak risk faktörlerini paylaşmaktadır. Konjenital kalp defektleri, aynı zamanda, kardiyovasküler patolojiye ailesel genetik yatkınlığı yansıtabilir. Kritik kalp defektleri olan bebeklerin bakımı, uzun dönemde maternal kardiyovasküler hastalık riskini artırabilen psikososyal ve finansal stres ile ilişkilidir. Bebeklerde konjenital kalp defektleri ile maternal kardiyovasküler risk arasındaki ilişki için destekleyici kanıtlara rağmen,  aralarındaki ilişki henüz araştırılmamıştır.

Kanadalı araştırmacılar, konjenital kalp defektli yenidoğana sahip kadınlarda uzun dönem kardiyovasküler hastalık riskini değerlendiren bir çalışma yaptılar. Bu kadınlarda yaşamın ilerleyen dönemlerinde kardiyovasküler hastalık riskinin daha yüksek olup olmadığını belirlemeyi amaçladılar.

Quebec, Kanada'da 1989- 2013 yılları arasında doğum yapan 1.084.251 kadından oluşan bir kohortu çalışmalarına dahil ettiler. Bebeklerinde kritik ve kritik olmayan kalp defekti olan ya da hiç kalp defekti olmayan kadınları belirlediler ve kadınları gelecekte kardiyovasküler hastalık nedenli hastanede yatışları için takip ettiler ve takip hamileliği takip eden 25 yıla kadar devam etti. Her 1000 insanda kardiyovasküler nedenli hastanede yatış insidansını hesapladılar ve bebek kalp defektleri ile maternal kardiyovasküler hastaneye yatış riski arasındaki ilişki için tehlike oranlarını ve % 95 güven aralıkları (CI) tahmin etmek için Cox orantısal risk regresyonunu kullandılar. Modeller yaş, parite, preeklampsi, komorbidite, madde mahrumiyeti ve süre için ayarlandı.

Anneler de Risk Altında

Bebeklerinde kalp defekti olan kadınlar, daha yüksek kardiyovasküler hastaneye yatış insidansına sahipti. Kritik defektli hastalar için 1000 kişi-yıl için 3,38, kritik olmayan defektler için 3,19 ve kalp defekti olmayanlar için 2,42 kardiyovasküler hastanede yatış vardı. Ayarlanmış modellerde, kalp defektleri olmayanlar ile karşılaştırıldığında, herhangi bir kardiyovasküler yatış için bebeklerinde kritik defektler olan kadınların 1,43 risk oranı ve bebeklerinde kritik olmayan kalp defektleri olanların 1,24 risk oranı mevcuttu. Miyokard enfarktüsü, kalp yetmezliği ve diğer aterosklerotik bozukluklar dahil olmak üzere, kardiyovasküler hastaneye yatışın spesifik nedenlerinin riskleri de, konjenital kalp defekti olan bebeklerin annelerinde defekt olmayanlardan daha fazlaydı.

Araştırmacılar, bebeklerinde konjenital kalp defekti olan kadınların daha sonraki yaşamlarında daha büyük kardiyovasküler nedenli hastaneye yatış riski taşıdıklarını gösterdiklerini belirttiler. Çocuklardaki konjenital kalp defektlerinin, kardiyovasküler hastalığa yatkınlığın erken bir belirteci olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Auger et al. Long-Term Risk of Cardiovascular Disease in Women Who Have Had Infants With Heart Defects, Circulation. 2018;137:00–00.

Parkinson Hastalığında Bilişsel Düşüşün Belirteçleri

19 Temmuz 2018

Kognitif bozukluk Parkinson hastalığında yaygındır, ancak bilişsel düşüşün belirleyicileri henüz tanımlanmamıştır. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, Marios Politis ve meslektaşları, Meynert’in nükleus basalisindeki yapısal ve mikroyapısal değişiklikleri,  Parkinson hastalığındaki kognitif bozukluğun öngörülmesi ile ilişkili buldular. Çalışmada, risk altındaki hastaların erken tanı ve tedavisine yardımcı olabilecek klinik olarak uygulanabilir bir belirteç tanımlandı.

Araştırmacılar, Parkinson hastalığı olan ve bilişsel bozukluğu olan ve olmayan hastalar arasında kesitsel bir karşılaştırma yaptılar. Ayrıca bilişsel bozukluk geliştiren kişilerle bilişsel olarak bozulmamış hastaları karşılaştırarak, bilişsel olarak bozulmamış Parkinson hastaları için 36 aylık bir takip çalışmasını gerçekleştirdiler. Klinikte hastalara açık bir görüntüleme tekniği kullanmak amacıyla MRG tercih ettiler ve Parkinson hastalığında bilişsel işlev bozukluğunun altında, Meynert’in nükleus basalisindeki yapısal ve mikroyapısal değişikliklerin olup olmadığını görmek istediler.

Yapısal Değişiklerdeki İpuçları

Parkinson hastalığına sahip ve bilişsel bozukluğu olan hastalar, bilişsel bozukluğu olmayan Parkinson hastalığı olan hastalarla karşılaştırıldığında, Meynert'in nükleus basalislerinde daha düşük gri madde hacmi ve artmış ortalama difüzivite gösterdi. Bu sonuçlar hem ilgi alanı, hem de voksel tabanlı analizlerle ve kısmi hacim düzeltmesiyle doğrulandı. Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı olan PD'li hastalardan 36 ay boyunca toplanan MRG verilerinin uzunlamasına analizi, Meynert'in nükleus basalisindeki değişikliklerin bilişsel gerilemeyi öngördüğünü gösterdi. Yapısal değişiklikler, bilişsel belirtilerin başlamasından önce gerçekleşti.

Araştırmacılar, entorinal korteks, amigdala, hipokampus, insula ve talamusta yapısal ve mikroyapısal değişikliklerin Parkinson hastalığında kognitif bozukluğun gelişmesi için öngördürücü olmadığını, Meynert'in nükleus basalisindeki düşük gri madde hacmi ve artmış ortalama difüzivitenin, Parkinson hastalığı olan bilişsel olarak bozulmamış hastalarda gelişecek bilişsel bozukluğun, hastalığın diğer klinik ve klinik dışı belirleyicilerinden bağımsız olarak bir öngördücüsü olduğunu belirttiler. Gerçekçi, maliyet etkin, invaziv olmayan ve semptomların ortaya çıkmasından önce yapılabilecek, bilişsel gerileme riski taşıyan hastaları tanımlamanın bir yolunu bulduklarını aktardılar. Bunun, hasta bakımını ve sonuçlarını iyileştirebileceğini umduklarını ve görünür semptomların ortaya çıkmasından önce uygun insanlara yeni tedaviler vermek için bir tarama aracı sağladıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Schulz, J. et al. Nucleus basalis of Meynert degeneration precedes and predicts cognitive impairment in Parkinson’s disease. Brain 2018. 

Herpes Virüsleri Alzheimer Hastalığında Rol Oynuyor mu?

18 Temmuz 2018

Araştırmacılar, kesin kanıtlar sunulmasa da,  patojenik mikroorganizmaların Alzheimer hastalığının (AD) başlangıcına ve ilerlemesine katkıda bulunabileceğinden şüphe duymaktadırlar. Bu tür bulguların nedensel bir katkıyı temsil edip etmediğinin ya da nörodejenerasyonun “fırsatçı yolcularını” yansıtıp yansıtmadığının çözülmesi güçtür. Alzheimer hastalığına neyin sebep olduğunu anlamak ve tedavi etmek için yapılan araştırmalar, hastalığın uzun ve yavaş ilerleyişi ve beyin doku örneklerinin toplanmasının zorluğu ile karmaşıklaşmaktadır.

Icahn Tıp Fakültesi araştırmacıları, üç farklı beyin bankasından verileri kullanarak,  Alzheimer hastalarının beyinlerinde insan herpes virüslerinin daha bol miktarda olduğunu ve bunun hastalığa yol açtığına inanılan düzenleyici genetik ağlarda rol oynayabileceğini öne süren hipotezi destekleyen sonuçlar elde ettiler.

Araştırmacılar “National Institutes of Health's Accelerating Medicines Partnership” Alzheimer Hastalığı (AMP-AD) konsorsiyumunun izniyle, üç büyük beyin bankasının verilerini analiz ettiler ve bu çok sayıda Alzheimer hastası için farklı kohortlarda ham genomik verilere bakmalarını sağladı. Alzheimer'den etkilendiği bilinen beyin bölgelerinde düzenleyici gen ağlarını yapılandırdılar, eşleştirdiler ve karşılaştırdılar, DNA, RNA ve proteinleri incelediler.  İnsan post-mortem dokusundan dört beyin bölgesi boyunca genomik, transkriptomik, proteomik ve histopatolojik verileri birleştiren, geç başlangıçlı AD ile ilişkili viromanın çoklu ölçeklerini oluşturdular.

Viral Genlerin İnsan Genlerine Etkisi

Araştırmacılar, insan herpesvirüs DNA'sının ve RNA'nın, Alzheimer hastalığı tanısı konan post-mortemlerin beyinlerinde daha bol olduğunu ve bolluğun klinik demans skorları ile ilişkili olduğunu buldular. Kontrol grubuna kıyasla AD’li örneklerde artmış insan herpes virüsü 6A (HHV-6A) ve insan herpes virüsü 7'yi (HHV-7) gözlemlediler. Bu sonuçları iki ek, bağımsız ve coğrafi olarak dağılmış kohortlarda çoğalttılar. Alzheimer hastalığı ile en güçlü şekilde ilişkili olduğu tespit edilen bu iki virüs, diğer nörodejeneratif rahatsızlıkları olanların beyninde bol miktarda değildi. HBB-6A tarafından APBB2, APPBP2, BIN1, BACE1, CLU, PICALM ve PSEN1 indüksiyonu dahil olmak üzere, APP metabolizmasının viral çokluk ve modülatörlerini bağlayan düzenleyici ilişkileri gözlemlediler. Viral genlerin ve insan genlerinin nasıl etkileştiğini modelleyen ağlar kurduklarında, viral genlerin insan genlerini düzenlediğini ve insan genleri tarafından düzenlendiğini ve artmış Alzheimer riskiyle ilişkili bu genlerin etkilendiğini gösterdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ben Readhead, Jean-Vianney Haure-Mirande, Cory C. Funk, Matthew A. Richards, Paul Shannon, Vahram Haroutunian, Mary Sano, Winnie S. Liang, Noam D. Beckmann, Nathan D. Price, Eric M. Reiman, Eric E. Schadt, Michelle E. Ehrlich, Sam Gandy, Joel T. Dudley. Multiscale Analysis of Independent Alzheimer’s Cohorts Finds Disruption of Molecular, Genetic, and Clinical Networks by Human Herpesvirus. Neuron, 2018.

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Bebeklerin Beyinleri Maternal Enflamasyonu Yansıtıyor

17 Temmuz 2018

Yapılan yeni bir çalışmada, yaşadığımız in-utero deneyimler ile fonksiyonel beyin mimarisi ve bilişsel yeteneklerimiz arasında yeni ilişkiler gösterildi. Araştırmacılar, gebeliğin erken dönemlerinden anneliğe kadar uzunlamasına bir kadın kohortunun takip ettiler, kadınların hamilelikteki enflamasyon derecesinin, doğumdan hemen sonra işlevsel beyin organizasyonu ve iki yaşından sonra çalışma belleği yetenekleriyle ilişkili olduğunu gösterdiler. Bu çalışma maternal enflamasyon, değişen beyin fonksiyonu ve çalışma belleği arasında nedensel ilişkiler kurmamasına rağmen, gelişmekte olan beyin ve zihin için gebelik sırasında maternal enflamasyonun önemini vurgulamak üzere preklinik ve halk sağlığı araştırmalarından elde edilen bulguları doğruluyordu.

Rudolph ve arkadaşları ilk olarak hamilelik sırasında kadınların ne kadar enflamasyon yaşadığını ölçtüler. Amerika, Kaliforniya, Irvine'deki genel nüfustan alınan 84 kadından oluşan bir kohortta, erken, orta ve geç gebelik sırasında interleukin-6 (IL-6) konsantrasyonlarını kan tahlili ile ölçtüler. Araştırmacılar, enflamasyonun nörogelişim için geniş zararlı sonuçları olduğu, maternal IL-6'nın yenidoğanın beyni üzerindeki etkilerinin tek bir yapıya lokalize olamayacağı, bunun yerine birden fazla bölgeyi ve devreleri kapsayacağını varsaydılar. Bu hipotezi test etmek için, her bebeğin bebeğinin fonksiyonel beyin mimarisini, doğumdan yaklaşık 4 hafta sonra karakterize etmek için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullandılar. Spesifik olarak, her yeni doğmuş bebeğin benzersiz beyin fonksiyonel bağlanma (bebeğin MRI tarayıcısında uyurken toplanan verilerden beynin farklı kısımlarında gözlemlenen senkron aktivite) modelini hesapladılar.

Yenidoğanların fonksiyonel bağlantı modelleri, annelerinin hamilelik sırasında IL-6 düzeylerinin bir fonksiyonu olarak farklıydı. Kısmi en küçük kareler regresyonu olarak bilinen bir algoritma kullanarak yazarlar, 68 bebekten annelerinin ortalama IL-6 değerine bağlantı verileri ile ilgili bir model tanımladılar. Daha sonra bu modeli, her biri için tahmini bir maternal IL-6 seviyesi oluşturmak için kalan 16 bebeğin bağlantı verisine uyguladılar. Bu süreci binlerce kez tekrarlayarak, modellerin dikkat ve yönetici kontrolü ile ilgili büyük ölçekli kortikal ve subkortikal beyin ağları içinde ve arasında fonksiyonel bağlantılar üzerinde test edildiğinde, bu tahmin edilen seviyelerin gerçek maternal IL-6 değerleriyle daha güçlü ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Başka bir deyişle, bebeklerin fonksiyonel bağları annelerinin gebelik sırasında sistemik enflamasyon yaşadıkları derecenin imzalarını içeriyordu.

Araştırmacılar, maternal IL-6 seviyelerini başarılı bir şekilde tahmin edebilmek için beyin bölgelerini, online yazılım aracı Neurosynth ile yürütülen büyük bir metaanalizde karşılaştırdılar. Bu iki grup arasında anlamlı bir çakışma buldular, bu da çalışma belleği ile ilgili beyin alanlarının, hamilelik sırasında anne enflamasyonunun etkilerine özellikle duyarlı olabileceğini düşündürüyordu. Bununla birlikte, kritik soru maternal enflamasyon ve çocukların davranışı arasında bir ilişki olup olmadığıydı.

Daha Yüksek IL-6 Daha Zayıf Hafıza

Bebeklik döneminde taranan çocuklar 2 yaşına geldiklerinde, bilişsel ve duygusal işlevleri değerlendirmek için tasarlanmış çeşitli oyunlar oynamaya davet edildi. Çalışma hafızasını test eden bir görev üzerinde yoğunlaşıldı. Çalışmada bir tepsi çocukların görüşünden gizlendi ve konteynırlarin mekansal konumunu değiştirmek için büküldü. Çocuklara daha sonra tepsi gösterildi ve üzerinde bir çıkartma olduğunu düşündükleri bir kap seçmeleri istendi. Tepsi kapatıldı, tekrar döndürüldü ve çocuklar altı çıkartma bulana kadar ya da toplamda 16 tahmin yapana kadar işlem tekrarlandı. Çalışmadaki 84 çocuğun 46'sı için mevcut olan çalışma belleği puanları, 16 (hata yok) ile düşük 0 (16 yanlış tahmin) arasında değişiyordu

Artık çocukların çalışma belleği kabiliyetlerini ölçtükleri için, araştırmacılar bir kadının hamilelik sırasındaki geçirdiği enflamasyon ile bebeğin hafıza fonksiyonu arasında doğrudan bir bağlantı olup olmadığını araştırdılar. Bunu yapmak için, çocukların kapları çevirme görevindeki puanlarını tahmin etmek için annenin birinci, ikinci ve üçüncü trimesterlerinde IL-6 seviyelerini kullandılar. Maternal IL-6'nın, çalışma belleğini güvenilir bir şekilde tahmin ettiğini buldular. Daha yüksek IL-6 düzeyleri daha zayıf bellekle ilişkiliydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Monica D. Rosenberg. Baby brains reflect maternal inflammation, Nature Neuroscience Vol 21  May 2018  648–653.

Egzersiz, Kaslarda Yağ Asidi Alımını Artırıyor

16 Temmuz 2018

Egzersizin birçok sağlık yararı bilinmesine rağmen, bu yararların altta yatan mekanizmaları büyük ölçüde bilinmemektedir. Egzersiz sırasında dokulardan salınan dolaşım faktörlerinin, düzenli fiziksel aktivitenin bazı sağlık yararlarına aracılık ettiği öne sürülmüştür.

Kristin Stanford, Laurie Goodyear ve meslektaşları tarafından yapılan yeni araştırmalar, egzersizin insanlarda ve farelerde 12,13-dihidroksi-9Z-oktadekenoik asidin (12,13-diHOME) dolaşım seviyelerini artırdığını gösteriyor. 12,13-diHOME, metabolizmayı etkilemek için sinyal molekülleri olarak işlev gören adipoz dokudan salınan bir lipit sınıfı olan, lipokin grubuna aittir. Bu lipokin iskelet kaslarının yağ asidi oksidasyonunu ve alımını artırmasına neden olur.

Çalışmada,  lipidomik analizler, orta yoğunlukta egzersizin erkek, kadın, genç ve yaşlılarda, dolaşımdaki 12,13-diHOME’da belirgin bir artışa neden olduğunu ortaya koydu. Ayrıca farelerde kahverengi yağ dokusunun (BAT), egzersiz sonrası 12,13-diHOME kaynağı olduğu da gösterildi.

Egzersizin lipokin seviyelerini düzenleyip düzenleyemeyeceğini ortaya çıkarmak için insan ve fare modeli çalışmaları yaptılar. Araştırmacılar, farklı aktivite düzeylerine (sedanterden aktif yaşam tarzlarına) sahip 39 sağlıklı genç ve yaşlı, erkek ve kadın gönüllüyü çalışmaya dahil ettiler. Orta-şiddetli egzersiz öncesi ve sonrası gönüllülerden alınan kan örnekleri üzerinde lipidomik analizler yapıldı. Araştırmacılar, cinsiyet, yaş veya aktivite seviyelerine bakılmaksızın akut egzersizin 12,13-diHOME plazma seviyelerini önemli ölçüde artırdığını gösterdiler.

Lipokin Aktivitesinde Artış

Daha sonra, insan çalışmasını bir fare modelinde uyarladılar ve farelerin de egzersiz sonrası 12,13-diHOME seviyesinin yüksek olduğunu gösterdiler. Önceki çalışmalarda, BAT'ın 12,13-diHOME kaynağı olduğu öne sürülürken, araştırmacılar farelerdeki intraskapüler BAT'ı cerrahi olarak çıkardılar. 12,13-diHOME'un egzersiz ile indüklenen artışı, bu farelerde sahte ameliyat olan farelerle karşılaştırıldığında azalmıştı ve bu BAT'ın 12,13-diHOME’un bir kaynağı olduğunu doğruluyordu.

Son olarak, araştırmacılar farelere bir yağ asidi ve 12,13-diHOME veya bir vasıta kontrolü enjekte ettiler. Kontrol grubuna göre 12,13-diHOME alan farelerde, yağ asidinin iskelet kası tutulumu arttı. Ayrıca, in vitro ortamda 12,13-diHOME ile inkübe edilen fare kas lifi kültürlerinde, mitokondriyal solunumun artmış olduğu gösterildi.

Bu veriler, lipokinlerin fiziksel egzersizle ortaya çıkan metabolik değişikliklere katkıda bulunabilecek yeni egzersiz uyarımlı dolaşım faktörleri olduğunu ortaya koydu.

Literatür talep et

Referanslar :

Stanford, K. I. et al. 12,13-diHOME: an exercise- induced lipokine that increases skeletal muscle fatty acid uptake. Cell Metab. 27, 1111–1120 (2018)

Alkol İntoksikasyonu İçin Hepatositleri Taklit Eden Antidot Geliştirildi

13 Temmuz 2018

Aşırı alkol kullanımı, gastrointestinal ve hepatik hastalıklar, kanser ve kardiyovasküler hastalık gibi ciddi hastalıklara ve sağlık sorunlarına neden olmaktadır. 15-49 yaş grubundakiler arasında, alkol tüketimi erken ölüm ve sakatlık için önde gelen risk faktörüdür. Akut alkol zehirlenmesi, acil servis uygulamalarının % 8-10'unu oluşturmasına rağmen, mevcut tedaviler çoğunlukla destekleyici olmaktadır ve hala alkolü elimine etmek için endojen enzimlere dayanmaktadır. Alkol detoksifikasyonu için kolloidal antidotlar, küçük moleküllü ilaçlar ve inorganik nanopartiküllerin geliştirilmesine rağmen, alkolün aktif olarak ortadan kaldırılamaması tedavi etkinliklerini sınırlandırmaktadır. Henüz alkol zehirlenmesi için etkili antidotlar bulunmamaktadır.

Alkol metabolizması esas olarak hepatositlerde sitosolik alkol dehidrojenaz (ADH) ve mitokondriyal aldehit dehidrogenaza (ALDH) dayanır. Mikrozomlardaki sitokrom P450 2E1, önemli miktarda alkol tüketildikten sonra aktif hale gelir. ADH ve ALDH alkolü, asetaldehide ve daha sonra, nikotinamid adenin dinükleotid (NAD +) yardımıyla asetata dönüştürür.

Bir grup araştırmacı, alkol ve asetaldehitin etkili şekilde ortadan kaldırılmasının, karaciğerdeki alkol oksidaz (AOx), katalaz (CAT) ve ALDH'nin eş salınımı ile sağlanabileceğini ileri sürdüler ve alkol zehirlenmesi için hepatositleri taklit eden bir antidot tasarladılar.

Çalışmada bir enzim kompleksi olan AOx ve CAT, ALDH gibi in situ polimerizasyon yoluyla bir katyonik polimer kabuk içinde kapsüllendi ve sırasıyla n (AOx-CAT) ve n (ALDH) olarak adlandırılan enzim nanokapsülleri oluşturuldu. Polimer kabuklar enzimleri stabilize ederken, substratların hızlı taşınmasına izin vererek, enzim nanokapsüllerinde korunan yüksek oranda aktivite ve artmış stabilite sağladı. Diğer pozitif yüklü nanopartiküllere benzer şekilde, bu tür nanokapsüllerin intravenöz uygulama yoluyla karaciğere etkili bir şekilde verilebileceğini söyleyen araştırmacılar burada n (AOx-CAT)'in alkolü asetaldehide ve hidrojen peroksite (H2O2) dönüştürebileceğini belirttiler. Üretilen asetaldehit ise daha sonra NAD + yardımıyla n (ALDH) ile asetat haline dönüşmekteydi.

Alkolle zehirlenmiş farelere uygulanan antidot, karaciğerde hızla toplandı ve kandaki alkol konsantrasyonunda önemli bir azalma sağladı. Ayrıca, kan asetaldehit konsantrasyonu oldukça düşük bir seviyede tutuldu, bu da karaciğer korumasına önemli ölçüde katkıda bulundu.

Araştırmacılar, n (AOx-CAT) ve n (ALDH) 'nin karaciğere verilmesi ile alkol zehirlenmesi için hepatositleri taklit eden bu antidotun alkol ve asetaldehiti eşzamanlı olarak ortadan kaldırdığını ve alkol zehirlenmesi tedavisi için önemli tedavi faydaları sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Duo Xu, Hui Han, Yuxin He, Harrison Lee, Di Wu, Fang Liu, Xiangsheng Liu, Yang Liu, Yunfeng Lu and Cheng Ji. A Hepatocyte-Mimicking Antidote for Alcohol Intoxication, Adv. Mater. 2018, 1707443

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Erken Yaşamdaki Obezite Öğrenme Yeteneğini Etkiliyor

10 Temmuz 2018

Şimdiye kadar yapılmış olan araştırmaların sonucu; çoklu beyin bölgelerinde faaliyet gösteren hormonların düzenlenmesinde bir bozulmaya yol açan obezitenin, yetişkinlerde daha düşük biliş düzeyi ile ilişkili olduğunu gösterdi. Ancak şimdiye kadar çocukluk çağı obezitesinin yaygınlığının artmasına rağmen, kilo durumunun çocukların nasıl öğrendiğini, bilgiyi hatırladığını ve dikkat ve dürtülerini etkileyip etkilemediği konusundaki araştırmalar yetersizdi.

Yaşamın ilk birkaç yılı bilişsel gelişim için kritiktir. Erken yaşamda adipositenin, hayatın sonraki dönemlerinde bilişsel yetenekler üzerinde bir etkisi olup olmadığını araştıran yeni bir çalışmanın sonuçları da geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışma için, bir yaşında ve / veya iki yaşında ağırlığı ve boyları bilinen, sonrasında bilişsel test serileri yapılmış olan hastalar dahil edildi. Bu çocuklar, Cincinnati'deki Çevre Çalışmasının Sağlık Sonuçları ve Tedbirleri çalışmasının bir parçasıydı. Bu çalışma, ilk olarak 2003'ten 2006'ya kadar hamile kadınları kaydetti ve bu kadınların çocuklarını erken yaşlarda izledi. Yaşamın ilk iki yılında kilo ve boy ölçülerine ek olarak, her çocuk eğitimli personel tarafından ev ziyaretleri ile zamanla takip edildi. Her çocuk, beş yaşında veya sekiz yaşında bilişsel yeteneklerinin en az bir ölçümüne katıldı.

Erken Yaşamdaki Yağlanma Bilişsel Fonksiyonları Etkiliyor

Çocuklarda oy durumuna göre kiloyu değerlendiren persantil grafikleriyle karşılaştırılarak adipöz doku artışları ölçümlendi. Araştırmacılar, bunu ölçerek çocuklarda erken yaşamdaki yağlanmanın nörogelişme üzerindeki etkisini araştırmak istediler. Çalışmanın tasarımı, beynin performansını ve işleyişini etkileyen nörolojik yollar geliştirdiği bir süre boyunca, kilo durumunun takip edilmesine olanak sağladı.

Araştırmacılar, kilo durumunun bazı testlerde performansı etkilemediğini, ancak üç önemli etkiye sahip olduğunu buldular. Erken yaşamda aşırı yağlanma, okul çağındaki düşük IQ’nun yanı sıra düşük algısal akıl yürütme ve çalışma belleği puanları ile ilişkili bulundu.

Yazarlar, çalışmalarının örneklem büyüklüğünün sınırlı olduğunu ve bulgularını doğrulamak için daha ileri çalışmaların yapılması gerektiğini belirtmişlerdir. Gelecekteki çalışmalar da erken yaşam kilo durumunun okul performansı, dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu tanıları ve özel eğitim kullanımı üzerindeki etkisini araştırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

  1. Nan Likimberly Yoltonbruce P. Lanphearaimin Chenheidi J. Kalkwarf joseph M. Braun. Impact of Early‐Life Weight Status on Cognitive Abilities in ChildrenObesity, 2018 DOI: 10.1002/oby.22192

Hissedilen Sosyoekonomik Düzey Bizi Yaşlı Hissetirebilir

06 Temmuz 2018

Günümüzde gerçek sosyoekonomik statü hakkında konuşmuyoruz, fakat insanların sosyoekonomik statülerinin çevresindekilere kıyasla ne durumda olduğuna bakıyoruz. Yani, bir kişi başarılı ve zengin olabilir, ancak akranlarından daha az başarılı ve refah hissederse, kendini daha yaşlı hisseder ve yaşlanmayla ilgili daha olumsuz tutum takınır.

Bu önemlidir, çünkü yaşlanmayla ilgili olumsuz algımız ve kaç yaşında hissettiğimiz, strese nasıl tepki verdiğimizi belirler ve yaşam kalitesini ve sağlığı anlamlı bir şekilde etkileyebilir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre de sosyoekonomik düzeyini düşük hisseden insanlar kendilerini olduklarından daha yaşlı hissediyor ve yaşlanıyor olmak onlarda daha negatif duygular uyandırıyor. Bu çalışma için araştırmacılar, Amerika Birleşik Devletleri genelinde 60 yaş üstü 296 yetişkin ile çevrimiçi bir anket gerçekleştirdi. Çalışma katılımcılarına sosyoekonomik durumlarını değerlendirmek için bir dizi soru soruldu, bu durumun toplumdaki diğer bireylerle karşılaştırıldığında onlara nasıl hissettirdiği ve yaşlanmayla ilgili tutum ve deneyimleri sorgulandı.

Doğrusal Bir İlişki Tespit Edildi

Araştırmacılar gerçek sosyoekonomik statü, eğitim ve gelirin yaşlanma tutumundaki değişikliklere karşılık gelmediğini buldular. Ancak insanların kendi statülerini kendi topluluklarına göre algılama şekli önemli bir fark yarattı. Bulunan ilişki doğrusaldı. Kişinin hissettiği sosyoekonomik durum ne kadar iyiyse kendini o kadar genç hissetmekteydi, tersine sosyoekonomik durumunu kötü hissedenler ise kendilerini olduklarından daha yaşlı hissediyorlardı. Yaşlanma hakkında kişide oluşan hisler de yine sosyoekonomik durumla ilişkiliydi. Hissedilen sosyoekonomik durum ne kadar iyiyse insanlar yaşlanmak konusunda o kadar pozitifken, hissedilen sosyoekonomik durum kötüleştikçe yaşlanma ile ilgili hisler de kötüleşiyordu.

Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bize, komşularımıza göre kendimizi nerede hissediyorsak bunun bizi gerçekte olduğumuzdan daha iyi veya kötü hissettirebileceği sonucunu veriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

English AN. et al. It’s “the Joneses”: the influence of objective and subjective socioeconomic status on subjective perceptions of aging. European Journal of Ageing, 2018; DOI: 10.1007/s10433-018-0475-2

Karbondioksit Oranı Pirincin Besleyiciliğini Azaltıyor

04 Temmuz 2018

Pirinç sadece önemli bir kalori kaynağı değil, aynı zamanda gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerdeki yoksul topluluklar için protein ve vitamin kaynağıdır. Hem en yüksek pirinç tüketimine sahip hem de en düşük gayri safi yurtiçi hasılaya sahip ülkelerdeki popülasyonlar, pirinç gibi düşük maliyetli temel gıdaların azalması durumunda malnütrisyonu daha ağır yaşayabilir. Bütün pirinç çeşitleri aynı şekilde cevap vermediğinden, gelecekteki araştırma projeleri atmosferdeki değişimlere rağmen besleyici olarak kalabilecek pirinç çeşitleri bulma olasılığını inceleyebilir. Bangladeş, Kamboçya, Endonezya, Lao Halk Demokratik Cumhuriyeti, Myanmar, Vietnam ve Madagaskar başta olmak üzere altı yüz milyon insan günlük enerji ve / veya proteinlerinin en az yüzde 50'sini doğrudan pirinçten sağlamaktadır. Bu, 1960'lı yıllarda Japonya'da da geçerliydi, ancak mevcut Japonlar günlük besin enerjilerinin sadece yüzde 20'sini pirinçten alıyor.

Tokyo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar çevresel faktörlerin pirincin besleyiciliği üzerindeki etkiyi değerlendirmek için bir çalışma yaptılar. Pirinç, Çin ve Japonya'daki araştırma sahalarında, araştırmacıların, standart olarak bitkilerin üst kısımlarında yaklaşık 30 santimetre (1 foot) yüksekliğe sahip 17 metre çapında (56 fit genişliğinde) plastik boru sekizgenleri oluşturdukları açık alan yöntemi kullanılarak yetiştirildi. Sensörler ve monitörler ağı, yerel karbon dioksit konsantrasyonunu istenen deney seviyesine yükseltmek için borulardan ne kadar karbon dioksit salındığını belirlemek için rüzgar hızını ve yönünü ölçtü. Bu teknik Serbest Hava Karbondioksit Zenginleştirme (FACE) olarak bilinir.

Demir, Çinko, Protein ve Vitaminler Azalıyor

Araştırmacılar protein, demir ve çinko seviyeleri için toplam 18 farklı pirinç çeşidini analiz ettiler.  Tiamin (B1), riboflavin (B2), pantotenik asit (B5) ve folat (B9) vitaminleri için Çin'de yetiştirilen dokuz çeşit pirinç kullanıldı. Özel olarak, demir, çinko, protein ve vitaminler B1, B2, B5 ve B9, bu yüzyılın ikinci yarısında (milyonda 568 ila 590 parça) beklenen, yüksek karbon dioksit konsantrasyonları altında yetiştirilen pirinçte azalmıştır. Pirinç her ne kadar çok önemli bir nüfus için temel besin kaynağı olsa da besleyiciliğinin yüksek karbondioksit oranlarından olumsuz etkilendiği bu çalışma ile gösterildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhu C. et al. Carbon dioxide (CO 2 ) levels this century will alter the protein, micronutrients, and vitamin content of rice grains with potential health consequences for the poorest rice-dependent countries. Science Advances, 2018; 4 (5): eaaq1012 DOI: 10.1126/sciadv.aaq1012

Bakteriyel Gen Ekspresyonunda Yeni Bir Düzenleyici Kontrol Noktası Keşfedildi

02 Temmuz 2018

Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılır. Bakterileri öldürür ve büyümesini engellerler. Bununla birlikte, son birkaç yılda, artan sayıda bakteri antibiyotik direnci geliştirmiştir. Zamanla, bu ilaçlar etkisiz hale gelir ve çok dirençli bakteriler sonuç olarak daha da yaygınlaşır. WHO'ya göre, antibiyotik direncinin bir sonucu olarak her yıl yaklaşık 700.000 kişi hayatını kaybetmektedir.

Bakterilerde, ribonükleik asit (RNA), RNA polimeraz (RNAP) adı verilen büyük bir protein kompleksi kullanılarak üretilir. RNAP, transkripsiyon adı verilen bir süreç sırasında DNA dizisini okur ve RNA'nın temel yapı taşları olan nükleotitleri bir araya getirerek RNA'nın bir kopyasını oluşturur. Bu RNA üretimi, bakterilerin hayatta kalması için temel olduğu için, yoğun bir araştırma konusu olmuştur. Bakterilerde transkripsiyon, gen ekspresyonunu hassas bir şekilde düzenleyen çoklu moleküler mekanizmalarla kontrol edilir. Son zamanlarda, bakteriyel RNAP’nın, RNA sentezi başlangıcını duraklamalarla kesintiye uğrattığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, duraklamanın belirleyicileri ve üretken ve abortif RNA sentezi ile duraklama arasındaki ilişki yeterince anlaşılmamıştır. Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg (FAU) ve Oxford Üniversitesi'nden bilim adamları, proteinlerin üretim sürecinde bakterilerin düzenleyebildiği bir nokta olduğunu keşfettiler.

Yeni Antibiyotik Umudu

Araştırmacılar, üretiminin erken evresinin, RNA bakteriyel gen ekspresyonunun düzenlenmesinin kontrol edilmesinin anahtarı olduğunu gösterdiler. RNA'yı üretmeye başladıklarında, tek tek RNAP moleküllerini izlemeye izin veren yüksek-uçlu floresan mikroskobu kullandılar. İlk RNA sentezinin güçlü bir şekilde düzenlendiğini, belirli bir DNA dizisinin RNAP'ı birkaç saniyeliğine duraklatmaya zorladığını keşfettiler. Bu duraklamadan sonra da sadece RNA üretiminin devam ettiği görüldü Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, bakterilerdeki ilk RNA sentez anlayışını tamamen değiştirdiğini belirttiler. Gen ekspresyonundaki bu yeni kontrol noktasının keşfinin, yeni antibiyotiklerin geliştirilmesi için kullanılabileceğine dikkat çektiler. RNAP'ı duraklatılmış durumda kilitleyen ve böylece hastalıklara neden olan bakterileri öldüren ilaçların geliştirilmesinin mümkün olabileceğini aktardılar. Böylelikle, antibiyotiklere karşı direncin üstesinden gelinebileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

David Dulin, David L. V. Bauer, Anssi M. Malinen, Jacob J. W. Bakermans, Martin Kaller, Zakia Morichaud, Ivan Petushkov, Martin Depken, Konstantin Brodolin, Andrey Kulbachinskiy, Achillefs N. Kapanidis. Pausing controls branching between productive and non-productive pathways during initial transcription in bacteria. Nature Communications, 2018; 9 (1).

Çiftlerin Birlikte Kilo Vermesi Daha Mı Kolay?

30 Haziran 2018

Austin Teksas Üniversitesi Kişilerarası İletişim Uzmanı Dr. René Dailey, bireylerin eşlerinin kilo kaybına yardımcı olma yaklaşımlarını nasıl yorumladıklarını araştıran bir çalışma yaptı. Romantik partnerlerin, bireylerin kilo verme çabaları ve ilerlemeleri üzerinde güçlü bir etkiye sahip olabileceğinden yola çıkarak, kilo vermenin ilişkisel bağlamını yani kilo vermeyle ilgili ilişki içindeki dinamikleri değerlendirdi. Dr. René Dailey çalışmasında birbirlerinin kilo verme hedeflerini desteklemek isteyen çiftlere öneriler sunmayı amaçladı. Kilo vermenin bir takım çalışması olup olmadığı, partnerlerin kilo vermeye karşı ne kadar ters yaklaşımları olduğu ve bireylerin kilo verme hedeflerini ilişki hedefleri doğrultusunda dengelemedeki zorlukları olmak üzere üç ilişkisel özelliği değerlendirdi.

Araştırmacı, her biri romantik partneriyle birlikte yaşayan ve aktif olarak kilo vermeye çalışan 389 kişinin çevrimiçi anket yanıtlarını analiz etti, çiftlerin kilo verdiği dört farklı “ilişkisel ortam” tanımladı. Bulgular, ilişkisel özelliklerin, ortak stratejilerin algılanan sıklığı ve etkinliği ile ilişkili olduğunu gösterdi. Çiftlerin kullandığı en yaygın üç zayıflama stratejisi, destek (övgü ve güven verme), etki (daha iyi yapmak için daha fazla çaba gösterme ve daha sağlıklı seçimler yapma) ve baskı (sevgiyi geri çekerek suçlu hissettirmek) şeklindeydi.

Destek Öncesi Karşılıklı Müzakere Önemli

Üç ilişkisel özelliğin kümelenme analizi ile dört ilişkisel ortam tanımlandı. Bunlar, senkronize (yüksek ekip çalışması, düşük ilişkisel gerginlik), çekişmeli işbirlikçiler (her üç ilişkisel özellikte ılımlı), otonom (tüm ilişkisel özelliklerde düşük) ve yalnız savaşçılar ( düşük takım çabası, yüksek ilişkisel gerginlik). Gruplar, etkili olarak algıladıkları stratejilerde değişiklik gösterdi. Çalışmada, kilo kaybını ortak bir amaç olarak çerçeveleyen 'senkronize' ortakların, baskı da dahil olmak üzere her üç stratejiye daha açık olduğu keşfedildi. Suçluluk gibi bu stratejiyle ilişkili olumsuz duyguların, bu ortamda manipülatif veya denetleyici olmaktan ziyade eşlerinin sağlığı için bir endişe olarak olumlu bir şekilde yorumlanması daha muhtemeldi. Bu hem kilo kaybı hem de çiftin ilişkisi için olumlu etkilere yol açabilir.

Bu bulgular, çiftlerin, daha etkin bir şekilde ilerlemelerini kolaylaştırmak için, partnerlerinden en iyi ilişkisel ortamı ve istenen destek stratejilerini müzakere etmekten fayda sağlayabileceğini göstermektedir. Araştırmacılar bu durumun, onların kilo verme hedeflerini ilişkilerinin sürdürülmesiyle daha iyi dengelemelerine yardımcı olacağını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

René M. Dailey. Strategies in Context: How Perceptions of Romantic Partner Support for Weight Loss Vary by the Relational Context. Health Communication, 2018; 1 DOI: 10.1080/10410236.2018.1461584

Sigara Kullanımının Önlenmesi Kanser Sıklığını Ne Kadar Azaltabilir?

29 Haziran 2018

Sigara ve tütün kullanımı, kanserin bilinen en önde gelennedenlerinden biridir ve dünya çapında kanserin önlenebilir nedenlerine bakıldığında da yine ilk sırada bulunmaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılmış olan yeni bir çalışmanın amacı, tütün içiciliğine bağlı İskandinav ülkelerindeki kanser yükünün oranını ölçmek ve sigara içme prevalansındaki değişikliklerle kanser önleme potansiyelini tahmin etmekti. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayın haline dönüştürüldü. Önleme makro simülasyon modelinden yararlanılarak, Kuzey Avrupa ülkelerindeki kanser vakalarının 30 yıl boyunca (2016-2045), 13 kanser bölgesi için, sigara içme prevalansının farklı senaryoları altında tahmin edilmesi ve sabit prevalans hüküm sürdüğü takdirde öngörülen vaka sayısının değişimi değerlendirildi.

430 bin Kanser Vakasından Kaçınmak Mümkün

2016 yılından itibaren sigara içilmemesi durumunda, Kuzey Avrupa ülkelerinde 30 yıllık dönemde, incelenen 13 kanser bölgesi için toplam 2,2 milyon olarak beklenen kanser vakasının 430.000’inden kaçınılması mümkün olabilir. Sigara içme prevalansı 2030 yılına kadar % 5'e ve 2040'da % 2'ye düşerse, 230.000 kanser vakasından kaçınılabilir. Sigara içme prevalansının en yüksek olduğu ve birçok Avrupa ülkesindeki yaygınlığa benzer olan Danimarka'da, bu çalışmada incelenen Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki en büyük kanserden kaçınma oranını elde etmek mümkündür.

Sigara içme prevalansını azaltmak mümkün olursa, İskandinav ülkelerinde çok miktarda kanser önlenebilir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Kuzey ülkelerinde tütün içiciliğinin yaygınlığını azaltmaya yönelik birincil önleme programlarının potansiyel etkisini ve önemini anlamak için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Andersson TM, et al. Tackling the tobacco epidemic in the Nordic countries and lower cancer incidence by 1/5 in a 30-year period-The effect of envisaged scenarios changing smoking prevalence. Eur J Cancer. 2018 Mar 29. pii: S0959-8049(18)30239-9. doi: 10.1016/j.ejca.2018.02.031. [Epub ahead of print]

Protez Eller Daha İşlevsel Olabilir mi?

28 Haziran 2018

Günümüzde kullanılmakta olan son teknoloji ürünü protezler, protez kontrolüne "hareket paterni tanıma" yaklaşımı yaratmak için makine öğrenimine güvenmektedir. Bu yaklaşım, kullanıcıların belirli bir kas aktivitesini tanıması için cihaza bu hareketleri "öğretmesini" ve bunları bir protez elin açılması veya kapatılması gibi komutlara çevirmesini gerektirir. Ne yazık ki bu süreç hem sıkıcı hem de zaman alıcı olabilir. Makine öğrenimindeki önemli bir sorun duruşunuzu her değiştirdiğinizde, aynı el / el bileği hareketini değiştirmek için nöromüsküler sinyalleriniz de değişir. Sadece makine öğrenimine güvenmek, cihaza aynı şeyi birden çok kez yapmayı öğretmek anlamına gelir yani her bir duruşa ve terli olup olmadığınıza göre değişen şekilde sürekli tekrar öğretmek gerekir.

Bunun yerine, araştırmacılar, bir kullanıcı jenerik, kas iskelet modeli geliştirdi. Araştırmacılar, elektromiyografi sensörlerini altı gönüllünün ön kollarına yerleştirdiler ve bilekleri ve elleri ile çeşitli eylemler gerçekleştirdiklerinde tam olarak hangi nöromüsküler sinyallerin gönderildiğini izlediler. Bu veriler daha sonra, bu nöromüsküler sinyaller enerjili protezleri manipüle eden komutlara dönüştüren jenerik model oluşturmak için kullanıldı.

Ön Testlerde Başarı Elde Edildi

Birisi bir elini kaybedince, beyni eli hala varmış gibi algılar. Örneğin bir bardak su almak istiyorsa, beyin yine de bu sinyalleri ön koluna gönderir. Bu sinyalleri almak için sensörleri kullanan araştırmacılar sonra bu verileri sanal kas iskelet modelini besleyen bir bilgisayara aktardılar. Model, el ve el bileği hala tam ise, kasların, eklemlerin ve kemiklerin yerini hesaplar. Daha sonra bu verileri protez bileğe ve eline aktarır. Ön testlerde gerek ampute olan katılımcılar gerekse de elleri sağlam olan katılımcılar tüm gerekli el ve el bileği hareketlerini protez aracılığıyla yapmayı başardılar.  Ancak yine de protezin ticari halinin oluşturulması için çok sayıda test yapılması gerekiyor ve bu da yıllar alacaktır. Araştırmacılar ayrıca, makine öğrenimini jenerik kas-iskelet modeline dahil etme fikrini araştırıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Pan L. et al. Myoelectric Control Based on A Generic Musculoskeletal Model: Towards A Multi-User Neural-Machine Interface. IEEE Transactions on Neural Systems and Rehabilitation Engineering, 2018; 1 DOI: 10.1109/TNSRE.2018.2838448

Omega-3 ve Omega-6 Kaslarda Gen Ekspresyonunu Düzenliyor

27 Haziran 2018

Alfa-linolenik asit (ALA) ve linoleik asit (LA), insanların diyet yoluyla tükettikleri, çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA) olarak adlandırılan bitki bazlı esansiyel yağlardır. ALA bir omega-3 yağ asidi; LA bir omega-6 yağ asididir. Omega-3 ve omega-6 yağ asitlerinin beyin sağlığına faydalı olduğu ve enflamasyon ve kalp hastalığı riskini azalttığı gösterilmiştir. Kanıtlar, iskelet kasından salgılanan proteinlerin çok çeşitli metabolik sinyal yollarını etkilediğini göstermektedir.  Önceki çalışmalar, kaslardan salgılanan proteinlerin (iskelet kası sekretomu), kas lifi oluşumu ve pankreastaki insülin üreten beta hücrelerinin işlevi gibi metabolik aktivitelerin sinyalizasyonunu düzenlemeye yardımcı olduğunu göstermiştir. Bu araştırmalar, obezitenin ve insülin direncinin iskelet kası sekretomunu değiştirdiğini düşündürmektedir.

Kanada, Ontario'daki Guelph Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı daha önce, temel çoklu doymamış yağ asitlerinin (PUFA) obez Zucker sıçanlarında tüm vücut glikoz homeostazını iyileştirdiğini gösteren bir çalışma yapmışlardı. Bununla birlikte, bu faydaların altında yatan mekanizmalar tanımlanmamıştı. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, 12 hafta için linoleik asit (LA) veya alfa-linolenik asit (ALA) ile takviye edilmiş diyetlerle beslenen obez Zucker sıçanlarında, tüm vücut glikoz homeostazında iyileşmelerin, iskelet kası sekretomu ile ilişkili olup olmadığını saptamayı amaçladılar.

Gıdaların Cinsi Kas Yapısını Etkiliyor

Araştırmacılar çalışmada, normal bir diyet ile beslenen zayıf bir grup ("yalın"), ALA ile takviye edilmiş yiyeceklerle beslenen obez bir grup ("ALA"),  LA ("LA") ile takviye edilmiş yiyeceklerle beslenen obez bir grup ve normal bir diyet ile beslenen obez bir kontrol grubu ("obez kontrol")  olmak üzere dört fare grubu oluşturdular. Bu dört grubun glikoz düzeylerini incelediler, kas ve hücrelerdeki proteinleri üretmek için DNA'dan genetik bilgi kullanan bir molekül zinciri olan RNA'dan örnekler aldılar. 12 hafta sonra, hem ALA hem de LA grupları, obez kontrol grubuna kıyasla daha düşük glukoz seviyelerine ve daha iyi glikoz toleransına sahipti. Bu faktörler, ALA grubunda LA grubundan daha fazla iyileşti. Salgılanan proteinler, kırmızı tibialis anterior (TA) iskelet kasından mikrodizin gen ekspresyonunun prediktif biyoinformatik analizi ile tanımlandı. Obez farelerde yağsız kontrollere kıyasla yaklaşık 130 gen farklı şekilde eksprese edildi. Salgılanmış proteinleri kodlayan 15 genin ekspresyonu, obez kontrollerde, obez LA destekli ve obez ALA destekli sıçanlarda, zayıf kontrollere kıyasla farklı şekilde düzenlenmişti. Salgılanan beş protein (Col3a1, Col15a1, Pdgfd, Lyz2 ve ANGPTL4), LA ve ALA tarafından farklı şekilde düzenlenmişti. En önemlisi, ALA takviyesi, obez kontrol ve obez-LA takviyeli sıçanlara kıyasla ANGPTL4 gen ekspresyonunu azaltmıştı. ALA ayrıca, farklılaşmış sıçan L6 miyotüplerinden ANGPTL4 gen ekspresyonunu ve ANGPTL4 salgısını da etkilemişti. Araştırmacılar, bu sonuçlardan yola çıkarak, LA ve ALA'nın iskelet kası sekretomunu farklı olarak düzenleyebildiğini belirttiler.

Özetle mevcut veriler, obezitenin, iskelet kas gen ekspresyonu üzerinde, her iki temel PUFA'dan daha büyük bir küresel etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte LA ve ALA üzerinden iskelet kası sekretomunu düzenleyerek kısmen metabolik fayda sağlanabileceği ileri sürülebilir.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Alex Rajna, Heather Gibling, Ousseynou Sarr, Sarthak Matravadia, Graham P. Holloway, David M Mutch. Alpha-linolenic acid and linoleic acid differentially regulate the skeletal muscle secretome of obese Zucker rats. Physiological Genomics, 2018.

İntihar Riskini Belirlemek Mümkün Mü?

26 Haziran 2018

Yeni bir çalışmaya göre elektronik sağlık kayıtlarından elde edilen verileri standartlaştırılmış depresyon anketlerinden elde edilen sonuçlarla birleştirmek, akıl sağlığı uzmanlığı veya birinci basamak sağlık poliklinik ziyaretlerinden sonraki 90 gün içinde intihar riskini daha iyi tahmin ettirmektedir. Çalışma Kaiser Permanente bilim adamları tarafından yapıldı. Son beş yılda, insanların elektronik sağlık kayıtlarından ve anketlere verdikleri cevaplardan oluşan çeşitli bilgileri bir araya getiren yeni modeller, yazarlara göre, intihar riskini öncekinden daha doğru tahmin ediyor. En güçlü belirleyiciler arasında önceden intihar girişimleri, akıl sağlığı ve uyuşturucu madde kullanımı teşhisi, tıbbi tanı, psikiyatrik ilaçlar, yatarak ya da acil servis bakımı ve standart depresyon anketi puanları yer almaktadır.

3 Milyon İnsana Ait Veri İncelendi

Bu çalışma, dokuz eyalette toplam 8 milyon insanın oluşturduğu yedi büyük sağlık sistemini içeriyordu. Araştırma ekibi, 13 yaş ve üstü yaklaşık 3 milyon insana ait yaklaşık 20 milyon ziyareti inceledi. Bunlar arasında yaklaşık 10,3 milyon akıl sağlığı uzmanlığı ziyareti ve akıl sağlığı tanıları olan 9,7 milyon birinci basamak sağlık hizmeti ziyareti vardı. Araştırmacılar bireyleri tanımlamaya yardımcı olabilecek bilgileri sildi.

Buna göre muayeneden sonraki 90 gün içinde:

  • Tahmin edilen riskin en yüksek yüzde 1'inde olan hastalar arasında intihar girişimleri ve ölümler, öngörülen riskin alt yarısınınkilerden 200 kat daha yaygındır.
  • Akıl sağlığı uzmanı muayenesi olan ve en yüksek yüzde 5 risk puanı grubunda olan hastalar intihar girişimlerinin yüzde 43'ünü ve intihar ölümlerinin yüzde 48'ini oluşturuyordu.
  • Birinci basamak muayenesi olan ve en yüksek yüzde 5 risk puanı grubunda olan hastalar intihar girişimlerinin yüzde 48'ini ve intihar ölümlerinin yüzde 43'ünü oluşturuyordu.

İntihar riskinin daha iyi tahmin edilmesi sağlık hizmeti sağlayıcıları ve sağlık sistemleri tarafından verilen kararları yönlendirebilir. Bu kararlar arasında hastaları takip sıklığı, yoğun tedavi için başvuruda bulunmak, cevapsız veya iptal edilen randevulardan sonra onlara ulaşmak sayılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

www.sciencedaily.com/releases/2018/05/180524081725.htm

Gebelikte Beslenmenin Bebek Üzerine Etkisi

23 Haziran 2018

Gebe anneler yıllardır beslenme alışkanlıklarını sorguladılar: “Daha fazla yemek yersem bebeğimin aşırı kilolu olur mu?” ya da, "Ben iki kişi için yiyorum, bu yüzden fazladan yemenin zararı olmaz, değil mi?"

Nedeni tam olarak bilinmese de annenin yaşı, genel sağlık durumu ve genetik gibi birçok faktörün, annenin beslenme alışkanlıkları ve metabolizması arasındaki ilişkinin, çocuğunun büyümesini doğrudan etkilediği kanıtlanmıştır. Oregon'daki OHSU'daki araştırmacılar, bunun nedenini bulmaya bir adım daha yaklaştıklarına inanıyorlar. Nature Communications'da çevrimiçi yayınlanan bir araştırmada, araştırma ekibi, büyüme ve metabolizmanın temelini oluşturan iki bölgenin (GHRH ve AgRP) gelişimsel olarak birbirine bağlı olduğunu gösterdi.

Beynin hipotalamus bölgesinde, arkuat çekirdek adı verilen nöron grubu içerisindeki nöronlarda GHRH veya büyüme hormonu salgılatan hormon olarak bilinen bir hormon salınarak vücut büyümesi ve olgunlaşmasını düzenler. Bu arada, AgRP veya Agouti ile ilişkili peptit, nöronlarda besin alınımını teşvik eder ve enerji kullanımını baskılar.

GHRH ve AgRP Arasındaki İlişki Bulundu

Bu nöronların nasıl geliştiğini anlamak için, araştırma ekibi farelerin arkuat çekirdeğinde eksprese edilen çeşitli proteinleri katalogladı ve genel işlevlerini analiz etti ve DLX1 adı verilen spesifik bir proteinin GHRH nöron gelişimi için kritik olduğu bulundu. Bununla birlikte, aynı zamanda AgRP nöronunun gelişimini de baskıladığı görüldü. DLX1 çıkarıldığında ise, farenin büyümesi durdu, ancak hala obez görünüyordu.

Ek olarak, DLX1'in, AgRP nöronları haline gelen OTP etiketli hücrelerin gelişimini baskıladığı bulundu. Bu, normal büyüme gelişimine rağmen sınırlı enerji kullanımına yol açıyor. İlk kez, bu bulgular gelişimsel soyda GHRH ve AgRP nöronları arasındaki yakın ilişkiyi kanıtlamaktadır. Ayrıca, her iki nöronun gelişimi postnatal büyümenin kontrolünde yapay olarak önceden belirlenmiş olabilir. Araştırmacılar artık DLX1'in diyetle kontrol edilip edilmeyeceğini belirlemek için çalışıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Lee B. et al. Dlx1/2 and Otp coordinate the production of hypothalamic GHRH- and AgRP-neurons. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04377-4

Alkol Tüketimi Kalp Yetmezliğine Neden Olabilir

22 Haziran 2018

Titin kalp kasının elastikiyetini korumak için çok önemlidir ve hatalı versiyonları dilate kardiyomiyopati adı verilen bir kalp yetmezliği tipine sebep olur. Şimdi yeni araştırmalar, hatalı genin alkol ile etkileşime girerek, kalp yetmezliğini hızlandırıyor olabileceğini gösterdi. Titinin hatalı versiyonları toplumda 100 kişiden 1’inde görülüyor. Çalışmanın ilk bölümünde, ekip alkolik kardiyomiyopati (AKM) adı verilen bir tip kalp yetmezliğine sahip olan 141 hastayı analiz etti. Bu durum, beş yıl veya daha uzun bir süre boyunca haftada 70 üniteden (yaklaşık yedi şişe şarap) daha fazla içme yoluyla tetiklenir. Ağır vakalarda durum ölümcül olabilir veya kalp nakli gerekebilir.

Ekip, hatalı titin geninin de bu durumda bir rol oynayabildiğini buldu. Çalışmada hastaların% 13.5'inin mutasyonu taşıdıkları buldular ki bu oran genel popülasyondaki taşıyıcıların oranından çok daha yüksektir. Bu sonuçlar, bu durumun yalnızca alkol zehirlenmesinin bir sonucu olmadığını, ancak genetik bir yatkınlıktan kaynaklandığını ve diğer aile üyelerinin de risk altında olabileceğini öne sürüyor.

Alkol Tüketimi Orta Düzeylerde Olsa Bile Etki Edebiliyor

Araştırmanın ikinci bölümünde, araştırmacılar, alkolün dilate kardiyomiyopati (DKM) olarak adlandırılan başka bir kalp yetmezliğinde rol oynayıp oynamadığını araştırdılar. Bu durum kalp kasının gergin ve ince olmasına neden olur ve viral enfeksiyonlar ve bazı ilaçlar da dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle gelişir. Bu durum ayrıca genetik olabilir ve DKM vakalarının yaklaşık yüzde 12'sinin hatalı bir titin genine bağlı olduğu düşünülmektedir.

Çalışmada ekip, dilate kardiyomiyopatisi olan 716 hastaya ne kadar alkol aldıklarını sordu. Hiçbir hasta AKM'ye neden olmak için gerekli olan yüksek alkol tüketimini bildirmemişti. Ancak ekip, DKM'nin hatalı titin geninin neden olduğu hastalarda, orta derecede alkol alımının bile (haftalık olarak önerilen 14 ünite sınırının üstünde içme olarak tanımlanan) kalp atışlarının pompalama gücünü etkilediğini buldu. Aşırı alkol kullanmayan (ve hastalığa hatalı titin geninin neden olmadığı) DKM hastalarına kıyasla, fazla alkol tüketimi  EF'de % 30'luk azalmayla ilişkilendirildi. Artık alkolün hatalı titin geni taşıyan ve henüz kalp problemi olmayan kişileri nasıl etkileyebileceğini araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Ware JS. et al. Genetic Etiology for Alcohol-Induced Cardiac Toxicity. Journal of the American College of Cardiology, 2018; 71 (20): 2293 DOI: 10.1016/j.jacc.2018.03.462

Mikrobiyomun Karaciğer Kanserindeki Rolü İncelendi

21 Haziran 2018

Mikrobiyom, vücutta veya cilt üzerinde yaşayan bakteri ve diğer mikroorganizmalar topluluğudur. İnsanlarda, vücudun toplam mikrobiyomunun en büyük kısmı bağırsaktadır. Bağırsak mikrobiyomu ve kanser arasındaki ilişkiye yönelik kapsamlı araştırmalara rağmen, bağırsak bakterilerinin karaciğer kanseri oluşumundaki rolü yeterince anlaşılamamıştır.

Bağırsak bakterilerinin karaciğerdeki tümörlerin gelişimini etkileyip etkilemediğini araştırmak için Amerikan Ulusal Kanser Enstitüsü’nden Dr. Greten ve ekibi, fareler ile bir dizi deney gerçekleştirdi. Üç fare karaciğer kanseri modeli kullandılar ve bir antibiyotik "kokteyli" kullanarak bağırsak bakterilerini tükettiklerinde, antibiyotiklerin kullanılmış olduğu farelerin daha az ve daha küçük karaciğer tümörleri geliştirdiğini ve karaciğerde metastazı azalttığını keşfettiler.

Antibiyotikle Tedavi Edilenlerde Daha Az Tümör Gelişti

Araştırmacılar daha sonra bağırsak bakterilerinin tükenmesinin antibiyotikle tedavi edilen farelerin karaciğerindeki tümör büyümesini nasıl baskıladığını anlamak için karaciğerdeki bağışıklık hücrelerini inceledi. Antibiyotik tedavisi, farelerin karaciğerlerinde NKT hücreleri adı verilen bir çeşit bağışıklık hücresi sayısını arttırdı. Diğer deneyler, her üç fare modelinde, antibiyotik tedavisinden kaynaklanan karaciğer tümör büyümesindeki azalmanın bu NKT hücrelerine bağımlı olduğunu gösterdi. Daha sonra, karaciğerdeki NKT hücrelerinin birikiminin, karaciğerdeki kılcal damarların iç kısımlarını kaplayan hücreler üzerinde CXCL16 adı verilen bir proteinin ekspresyonundaki bir artıştan kaynaklandığını buldular.

Safra Asitlerinin Kritik Önemi

Araştırmacılar, neden antibiyotiklerle tedavi edilen farelerin endotel hücrelerinde daha fazla CXCL16 üretimine sahip olduklarını sorguladılar. Safra asitlerinin CXCL16'nın ekspresyonunu kontrol edebildiğini bulmaları kritikti. Daha sonra başka çalışmalar yaptılar ve fareleri safra asitleri ile tedavi ederlerse, karaciğerdeki NKT hücrelerinin sayısını ve böylelikle karaciğerdeki tümör sayısını değiştirebileceklerini gördüler.

Son olarak, araştırmacılar, Clostridium scindens adı verilen bir bakteri türünün, fare bağırsağında safra asitlerinin metabolizmasını kontrol ettiğini ve sonuçta CXCL16 ekspresyonunu ve NKT hücresi birikimini değiştirerek karaciğerde tümör büyümesine sebep olduğunu buldular.

Birçok çalışma bağırsak bakteri ve bağışıklık yanıtı arasında bir ilişki olduğunu gösterirken, bu çalışma, sadece bir korelasyonu değil, bakterilerin karaciğerin bağışıklık yanıtını nasıl etkilediğinin tam bir mekanizmasını tanımlaması bakımından önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ma C. et al. Gut microbiome–mediated bile acid metabolism regulates liver cancer via NKT cells. Science, 2018; 360 (6391): eaan5931 DOI: 10.1126/science.aan5931

Depresyon Beyni Yaşlandırıyor

18 Haziran 2018

Sussex Üniversitesi'ndeki psikologlar, depresyon ile beynin yaşlanma hızındaki artış arasında bir bağlantı buldular. Bilim adamları daha önce depresyon veya anksiyete bozukluğu olan kişilerin daha sonraki yaşamlarında demans riskinin arttığını bildirmiş olsalar da, bu çalışma depresyonun genel bilişsel işlevdeki düşüşe yol açmasına dair kapsamlı kanıtlar sunan ilk çalışmadır. Araştırmacılar, 34 çalışmanın bir sistematik derlemesini yaparken, depresyon veya anksiyete arasındaki bağlantıya ve zaman içinde bilişsel işlevlerdeki azalmaya odaklandılar. 71.000'den fazla katılımcının verileri birleştirildi ve gözden geçirildi. Depresyon belirtileri ile başvuranların yanı sıra, klinik olarak depresyon tanısı konan kişiler de dahil olmak üzere, çalışma, bellek kaybı, yürütme işlevi (karar verme gibi) ve bilgi işleme hızı değerlerine bakıldı.

Demans Sürecini Hızlandıran Depresyon

Önemli olarak, çalışma başlangıcında demans tanısı konan katılımcılarla yapılan herhangi bir çalışma analizden çıkarılmıştır. Bu, genel popülasyonda depresyonun bilişsel yaşlanma üzerindeki etkisini daha geniş bir şekilde değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışma, depresyonu olan kişilerin, yaşlı erişkinlikte bilişsel durumlarının depresyon olmayanlara göre daha büyük bir düşüş yaşadığını ortaya koydu. Elde edilen bulgular herhangi bir tedavisi bulunmayan demansa yol açan önemli bir faktörü önlemek için önem kazanıyor.

Nüfuslarımız hızlı bir şekilde yaşlanmakta ve bilişsel yetenekleri azalan ve bunama görülecek olan insanların sayısının önümüzdeki otuz yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Erken hayatta yaşanan depresyon ve anksiyete gibi durumlar bu süreci daha da hızlandırabilir. Bu çalışmada elde edilen bulgular, hükümetlere ve sağlık yöneticilerine akıl sağlığı konularını ciddiye almalarını sağlamak için daha fazla neden sunmaktadır. Yaşlı erişkinlerimizin ruhsal iyiliğini korumak ve daha sonraki yaşamda beyin işlevini korumak için depresyon ve anksiyete yaşayanlara güçlü destek hizmetleri sağlamak zorundayız.

Literatür talep et

Referanslar :

John A. et al. Affective problems and decline in cognitive state in older adults: a systematic review and meta-analysis. Psychological Medicine, 2018; 1 DOI: 10.1017/S0033291718001137

Antioksidanlar ve Damar İlişkisi

16 Haziran 2018

Gençlik yıllarında, vücut oksidatif stresin bir sonucu olarak endotele zarar verebilen ve işlevini bozabilecek serbest radikaller olarak adlandırılan, metabolik yan ürünlerin fazla üretimini baskılamak için yeterli miktarda antioksidan üretir. Yaşla birlikte çeşitli nedenlerden dolayı vücut yüksek miktarda serbest radikal üretir ve vücudun antioksidan savunmaları buna ayak uyduramaz. Bunun sonucunda ise kan damarları yaşla birlikte sertleşir. Ancak hücrelerimizin enerji santralleri olan mitokondrilere yönelik antioksidanlar kullanarak damarlarınızı gençleştirmeniz mümkün. Colorado Boulder Üniversitesi'nin yaptığı çalışmaya göre 6 hafta gibi kısa bir sürede 15-20 yıl önceki damarlarınıza kavuşabilirsiniz.

Boulder bölgesinden 60 ila 79 yaşlarında 20 sağlıklı erkek ve kadının dahil olduğu grubun yarısı, doğal olarak meydana gelen antioksidan Koenzim Q10'u desteklemek amaçlı, hücrelerin içinde mitokondriye tutunmak için kimyasal olarak yapısı değiştirilen, MitoQ içerikli takviyeden günde 20 miligram aldı. Kalan yarısına ise plasebo verildi.

Kalp Hastalıklarında İyileşme Sağlayabilir

Altı hafta sonra, araştırmacılar, kan damarlarının veya endotelin nasıl etkilendiğini görmek için arteryel dilatasyonu ölçtüler. Sonuç ise çok şaşırtıcıydı; takviyeleri alan katılımcıların arterlerinin dilatasyonu % 42 oranında iyileşti ve kan damarlarını sadece bu önlemle 15-20 yıl önceki damar yapılarına benzedi. Bu basit ve kolay yaklaşım ile oksidatif stres azaltılarak  tedavi sürdürülürse, arteryel dilatasyondaki bu büyüklükteki düzelme, kalp hastalıklarında yaklaşık yüzde 13'lük bir azalmayı sağlayabilir.

Çalışma son zamanlarda faydasız olarak görüldüğü iddia edilen antioksidanların, doğru hedeflere yönelik olarak desteklendiğinde özellikle kalp hastalıkları açısından faydalı olabileceği fikrini yeniden canlandırıyor. Ayrıca bu gibi tedavilerin, yaşa bağlı kardiyovasküler hastalık riskini azaltmak için gerçek bir vaatte bulunabileceğini gösteriyor.   Mitokondriye spesifik antioksidanların, insan vasküler fonksiyonları üzerindeki etkisini değerlendiren ilk klinik çalışma olması da çalışmaya ayrı bir değer kazandırdı.

Sağlıklı bir diyet ve egzersiz yapmak, kardiyovasküler sağlığı sürdürmek için en temel yaklaşımlardır. Ancak araştırmacılara göre halk sağlığı seviyesinde, yeterli insan bunu yapmaya istekli değil. Hastalığa neden olan yaşa bağlı değişiklikleri önlemek için tamamlayıcı, kanıta dayalı seçenekler aradıklarını, gıda takviyelerinin bunların arasında olabileceğini söyleyen ekibin yakın zamanda nikotinamid ribozid adı verilen bir bileşiğin sağlıklı kişilerde vasküler yaşlanmayı tersine çevirebileceğini gösteren başka bir çalışması bulunuyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rossman MJ. et al. Chronic Supplementation With a Mitochondrial Antioxidant (MitoQ) Improves Vascular Function in Healthy Older Adults. Hypertension, 2018; HYPERTENSIONAHA.117.10787 DOI: 10.1161/HYPERTENSIONAHA.117.10787

Ortamda Çalan Müzik Türü Yemek Seçiminizi Etkiliyor

15 Haziran 2018

Müzik ruh halinin önemli bir belirleyicisi olabilir. Daha hızlı şarkılar heyecan uyandırırken, daha yavaş şarkılar rahatlamaya yardımcı olur. Yeni bir araştırmadaki bulgulara göre müzik aynı zamanda, restoran menülerinden hangi yemeği sipariş edeceğimizi bile etkiliyor.

Pazarlama Bilimleri Akademisi Dergisi'nde yayınlanan bir çalışmada, ortam müziği ses düzeyinin, tüketicilerin sağlıklı ve sağlıklı olmayan gıda tercihleri üzerinde sistematik bir etkisi olduğu bulundu. Bunun nedeni, sesin kalp atış hızını ve uyarılmayı doğrudan etkilemesidir. Daha yumuşak müziğin sakinleştirici bir etkisi vardır, bu da bizi neyi sipariş ettiğimiz konusunda daha dikkatli yapar. Bu genellikle salata gibi daha sağlıklı seçeneklerle sonuçlanır. Daha yüksek sesli ortamlar stimülasyon ve stresi arttırır, dinleyicileri yağlı bir çizburger yemeye veya patates kızartmasına teşvik eder.

Yüksek Seste Sağlıksız Gıdalar Tercih Ediliyor

Araştırmacılar bu çalışmayı İsveç'in Stockholm kentinde, 55Db ve 70Db'de ayrı ayrı çeşitli müzik türlerini çalan bir kafede gerçekleştirdi. Menü öğeleri sağlıklı, sağlıksız ve nötr olarak kodlandı, çay ve kahve gibi içecekler nötr kategorisinde değerlendirildi. Birkaç gün ve birkaç saat boyunca yapılan deney sırasında araştırmacılar, daha sessiz bir ortamda yemek yiyenler ile karşılaştırıldığında, daha yüksek ortam müziğine maruz kaldıklarında, insanların %20 oranında daha fazla sağlıksız bir şey sipariş ettiklerini buldu.

55Db (295 ürün satıldı)        70Db (254 ürün satıldı)

Sağlıklı -% 32                          Sağlıklı -% 25

Sağlıklı olmayan -% 42          Sağlıklı olmayan -% 52

Nötr-% 26                                Nötr-% 23

Önceki çalışmalar, ambiyansın aydınlatma, koku ve dekor gibi gıda satışları üzerindeki etkisinin farklı yönlerini incelerken, bu, özellikle sağlıklı ve sağlıklı olmayan gıda seçeneklerinin müzik sesi tarafından nasıl etkilendiğine dair ilk çalışmadır. Bu bulgular, restoran yöneticilerinin satışları etkilemek için müzik sesini stratejik olarak değiştirmelerine yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Biswas D. et al. Sounds like a healthy retail atmospheric strategy: Effects of ambient music and background noise on food sales. Journal of the Academy of Marketing Science, 2018; DOI: 10.1007/s11747-018-0583-8

Topa Kafa Atmanın Sonuçları

14 Haziran 2018

Futbol çağımızda dünya genelinde en yaygın hayran kitlesine sahip spor dalı olduğu için spor yaralanmaları da en sık futbol kaynaklı olarak görülmektedir. Önemli olan travma alanlarından biri de kafa travmaları olup buna sporcuların topa istemli olarak kafa ile vurmaları da yol açabilir. Ancak yeni yapılan bir çalışma bu istemli kafa vuruşlarının düşündüğümüzden daha tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Futbolculara daha kötü bilişsel işlev hasarları veren travmalar, kafaya istemsiz top çarpması veya kafa kafaya çarpışma nedeniyle değil, sık sık kafa ile topa vurmaktan kaynaklanıyor. Albert Einstein Koleji'nde araştırmacılar son çalışmalarında bu bulguya ulaştılar. Bulgular, uzun süreli beyin hasarlarını azaltma çabalarının, kazara kafa çarpışmalarını önleme konusuna daha az odaklanabileceğini göstermektedir.

İstenmeyen çarpmalar veya çarpışmalar genellikle futbolda tanı konulan beyin sarsıntılarının en yaygın nedeni olarak kabul edilmektedir. Araştırma ekibinin daha önce yapılan bir çalışmada, sık olarak topa kafa vurmanın sarsıntı semptomlarının beklenmedik bir sebebi olduğunu gösterdiler ve yeni çalışmalarında bunun, bilişsel işlevi en azından geçici olarak hasarladığını tespit ettiler. Çalışmada New York City'deki üç yüz sekiz amatör futbolcu, son zamanlarda (önceki iki hafta boyunca) futbol faaliyetlerini, topa istemli kafa atma ve kasıtsız kafa darbeleri de dahil olmak üzere ayrıntılarıyla sorulmuş olan anketleri doldurdu. Katılımcılar ayrıca sözel öğrenme, sözel bellek, psikomotor hız, dikkat ve çalışma belleği nöropsikolojik testleri tamamladı. Oyuncular yaşları 18 ile 55 arasında değişirken, yüzde 78'i erkekti.

Psikomotor Hız ve Dikkat Etkileniyor

Bu süre zarfında, oyuncuların yaklaşık üçte biri en az bir kasıtsız kafa darbesi yaşamıştı(örneğin, kafaya darbe ya da kafaya kafaya çarpışma gibi). En çok topa istemli olarak kafa ile vurduklarını bildiren oyuncular, beyin hasarı tarafından etkilendiği bilinen işleyiş alanları olan psikomotor hız ve dikkat görevlerinde en kötü performansa sahipti. Aksine, kasıtsız kafa etkileri, bilişsel performansın herhangi bir yönü ile ilişkili değildi.

Araştırma ekibi, bilişsel işlevdeki değişikliklerin aşırı klinik bozukluğa neden olmadığını bildirdi. Ancak, nöropsikolojik işlevlerdeki küçük, hatta geçici azalmaların, beyindeki mikroyapısal değişikliklere dönüştürebileceğini ve daha sonra sürekli olarak işlev bozukluğuna yol açabileceğini düşünüyorlar. Bu yüzden daha fazla futbolcu için daha uzun süreli bir takip çalışmasına ihtiyaç var.

Literatür talep et

Referanslar :

Stewart WF. et al. Heading Frequency Is More Strongly Related to Cognitive Performance Than Unintentional Head Impacts in Amateur Soccer Players. Frontiers in Neurology, 2018; 9 DOI: 10.3389/fneur.2018.00240

Kistik Fibrozisli Hastalar İçin Eczane Temelli Tedavi Yönetim Programı

13 Haziran 2018

Kistik fibrozisli hastalar arasında tedavi uyumsuzluğu, hem akciğer fonksiyon düşüşü hem de IV antibiyotik gerektiren pulmoner alevlenmelerin bir ön belirteci olarak bulunmuştur. 2014 yılında yapılan bir çalışmada, pulmoner ilaçlara düşük veya orta derecede uyumu olan hastaların, yüksek bağlılık gösteren hastalara kıyasla KF ile ilişkili veya tüm nedenlerle hastaneye yatma olasılıklarının daha yüksek olduğu belirtilmiştir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, zayıf bağlılık, yüksek uyumu olan hastalarla karşılaştırıldığında, daha yüksek sağlık maliyetleri ile ilişkilidir.

2014 yılının Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük bir eczane zinciri,  KF klinik bakımının, hasta ilaçları yönetimi, KF ilaçlarına ve ürünlerine erişim, hasta ve bakıcı eğitimi ile erişim engelleri olmak üzere dört temel yönünün bütünsel yönetimine yardımcı olmak için Connected Care® Kistik Fibrozis (CC-CF) klinik programını başlatmıştır. Programda hasta yeni bir KF programı ilacına başladığı zaman, özel eczane eczacısı tarafından ilaç (ve nebulizatör kullanımı), saklama / stabilite ve yan etkiler de dahil olmak üzere özel bir eğitim almaktadır. Hasta ya da bakıcılar ayrıca bağlılık ve enfeksiyon kontrol eğitimini de alır. Bu danışma, hasta ek KF ilaçlarını da değiştirdiğinde veya başlattığında sağlanır. Daha sonra, aylık temas noktaları, ilaç da dahil olmak üzere, ilaçla ilgili yan etkiler, kaçırılmış dozlar ve uyuşma önündeki engeller için hastayı tarayan yeniden doldurma hatırlatma çağrılarından oluşur. Hastanın ihtiyaçları değişebileceğinden, CC-CF programı hasta ya da bakıcıyı başlangıçta ve tedavi süresi boyunca desteklemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, programın öncelikli hedefi, hastaların KF uzmanlık ilaçlarına uyum sağlamaları ve onlara bağlı kalmalarına yardımcı olmaktır.

Daha Yüksek Tedavi Bağlılığı Daha Az Acil Müdahale İhtiyacı

Amerikalı araştırmacılar, bu eczacı temelli tedavi yönetim programını kullanan KF’li hastalar ve eşleştirilmiş bir kontrol grubunda, ilaç bağlılığı, pulmoner alevlenmeler, sağlık hizmeti kullanımı ve maliyetleri karşılaştıran bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar bu retrospektif, gözlemsel kohort çalışmasında, Registry®'den gelen verileri kullandılar. Örneklem 6 yaşından büyük ve 02.06.2014 – 31.05.2015 tarihleri arasında inhale tobramisin, inhale aztreonam, ivacaftor veya dornaz alfa olmak üzere bir ilaç kullanan KF hastalarından oluşuyordu. Çalışmada tedavi bağlılığı, kapsanan günlerin oranı (PDC) olarak ölçüldü. Ayrıca çalışmadaki katılımcıların ve eşleştirilmiş kontrollerdeki sonuçları karşılaştırmak için eşitlik puanlaması ve çok değişkenli regresyon teknikleri kullandılar.

Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 236 müdahale ve 724 kontrol hastasından, 202'si her bir özellik açısında eşleşti. Kontrol grubu ile ilişkili olarak, program hastaları tobramisin için % 23 daha yüksek ortalama PDC'ye sahipti ve eşlesen kontrol grubuna kıyasla iki kat daha fazla tedaviye bağlı olma ihtimalleri vardı. Üstelik program hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük acil servis ziyareti ve acil servis maliyetleri de gözlendi.

Araştırmacılar, KF hastaları için eczane temelli bir tedavi yönetim programının etkili KF bakım yönetimini destekleyebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kirkham et al. Outcome evaluation of a pharmacy-based therapy management program for patients with cystic fibrosis, Pediatric Pulmonology. 2018;1–8.

Erkekler Kısa Yolları Daha Çok Seviyor

13 Haziran 2018

Bilinen bir ortamda gezinirken, erkekler hedeflerine daha çabuk ulaşmak için kısa yolları tercih ederken, kadınlar bildikleri rotaları kullanmaya eğilimlidirler. Bu, erkeklerin ve kadınların gittiği farklı yolları araştıran bir araştırmanın baş yazarı olan ABD'deki UC Santa Barbara'dan Alexander Boone'a göre böyle. Boone ve meslektaşları, tanıdıkları bir alanda belirli bir yere ulaşmak için kadın ve erkeklerin kullandıkları gezinme stillerini ve stratejilerini ölçmeye karar verdiler. Ekip, bilgisayar üzerinde görev yapan öğrencileri içeren iki deney gerçekleştirdi. İlk denemede, belirlenen yerlerden yollarını bulmaya başlamadan önce belirli yer işaretlerini içeren bir labirent düzenine aşina olan 68 katılımcının verileri analiz edildi. Ayrıca, kendi yönleri hakkında bireylere verilen bilgiler, kendi yollarını bulmak için kullandıklarına inandıkları stratejileri ve sık sık video oyunları oynayıp oynamadıklarını gösteren anketler yaptılar.

İkinci deney, ilk denemede olduğu gibi aynı bilgisayar yazılımını ve donanımını kullanan 72 katılımcıdan veri topladı. Ancak, bu test labirentin farklı versiyonlarını kullanmıştı: Bunlardan biri biri arka planda ağaçlar gibi distal yerler ve distal işaretler olmaksızın tasarlanmıştı. Boone ve ekibi, gezinirken kadın ve erkeklerin bu işaretleri nasıl kullandığını öğrenmek istedi.

Erkekler Daha Başarılı Oldu

Daha önceki araştırmalardan tahmin edildiği gibi, bu deneyler, erkeklerin kısayolları kullanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ve ortalama olarak hedef konumlarına kadınlardan daha hızlı ulaştıklarını gösterdi. Buna karşılık, kadın katılımcıların öğrenilen yolları takip ettikleri ve dolaşmaya daha eğilimli oldukları görüldü. Her iki deneyde de erkekler, stratejinin etkilerini kontrol ettikten sonra bile kadınlardan anlamlı derecede daha verimliydi.

Çalışma ayrıca, katılımcıların hedef yerlere ulaşma zamanına bakarak ve doğrudan bir rota izleyerek ulaşıp ulaşmadıklarına bakılarak ölçülen erkek ve kadınların yöneldiği verimlilikteki büyük farkı da doğruladı. Katılan erkekler bu görevde daha iyiydi ve bu nedenle hedeflenen yere daha hızlı ulaştılar. Ancak, bunların erkekler ve kadınlar arasındaki ortalama performans farklılıkları olduğunu ve bazı kadınların en iyi erkek performansçılar kadar verimli olduğunu belirtmek önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Boone AP. et alSex differences in navigation strategy and efficiency. Memory & Cognition, 2018; DOI: 10.3758/s13421-018-0811-y

Uzun Yaşamın Sırrı

12 Haziran 2018

İnsan sağlığı ve yaşam beklentisindeki ilerleme, sosyoekonomik gelişme ile yakından ilişkilidir. Daha iyi beslenme ve daha yüksek gelirle ilişkili olarak sağlık hizmetlerinin daha iyi karşılanabilirliği, tarihteki ve günümüzdeki ölüm oranlarındaki düşüşlerin temel belirleyicileri olarak kabul edilmektedir. McKeown'un (1976) modern nüfus artışına dair kitabı, azalan ölüm oranını büyük ölçüde yaşam standartlarının iyileşmesine bağlamış ve tıbbi keşiflerin on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve yirminci yüzyılın başlarında sağ kalımdaki önemli kazançlar açısından çok az sonucu olduğunu iddia etmiştir. Bu analiz, Preston'un çalışmasının bir referans noktasıdır. Preston (1975), yirminci yüzyıldaki küresel modelin, yatay eksende kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) ile dikeyde yaşam beklentisini birleştiren eğrinin yukarı doğru kaymasını gösterdiğini ortaya koymuştur. Preston bu değişimi, gelir etkisi dışında tıbbi ilerlemenin ve sağlık hizmetlerinin etkisinin bir sonucu olarak yorumlamıştır. Preston'un liderliğini takip eden çalışmalarının çoğunda, gelirin mortalite düşüşünün en önemli yönlendiricisi olduğu varsayımı tartışmasız bir başlangıç noktası olmuştur. 1985 yılında John Caldwell ve Pat Caldwell bunun yerine, daha iyi kadın eğitiminin ölüm oranını düşürdüğünü öne sürmüştür.

Daha İyi Eğitim Daha Yüksek Farkındalık

IIASA ve Viyana Ekonomi ve İşletme Üniversitesi'nden (WU) araştırmacılar, iki hipotezi test etmek için 174 ülkeden 1970-2015 yılları arasında küresel verileri kullanarak, gelir veya eğitimin sağlık ve yaşam beklentisini iyileştirmek için daha önemli olup olmadığını araştıran bir çalışma yaptılar. Ayrıca, yetişkin nüfusun ortalama eğitim süresine karşı yaşam beklentisini de çizdiler. Ortaya çıkan eğri çok daha doğrusaldı ve eğitimin daha iyi bir öngörücü olduğunu düşündürüyordu. Diğer faktörler tarafından açıklama gerektiren bir eğrinin yukarı kayması durumu yoktu. Veriler bulguları doğrulamak için çok değişkenli analizlere tabi tutuldu. Eğriler çocuk ölümleri için ayarlandığında aynı ilişki bulundu.

Araştırmacılar, daha iyi eğitimin daha iyi kişisel farkındalığa ve dolayısıyla sağlıkla ilgili davranışlar için daha iyi seçimlere yol açtığına dikkat çektiler. Zaman geçtikçe, eğitim ile daha iyi sağlık seçenekleri arasındaki ilişkinin ve bu nedenle yaşam beklentisinin daha da belirgin hale geleceğini belirttiler. Preston tarafından sağlanan sağlık ve gelir arasındaki belirgin ilişkinin, daha iyi eğitimin hem daha iyi sağlık hem de daha yüksek gelirle sonuçlanması gerçeğiyle açıklanabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wolfgang Lutz, Endale Kebede. Education and Health: Redrawing the Preston Curve. Population and Development Review, 2018; DOI: 10.1111/padr.12141

Kafa Yaralanmaları ve Alzheimer Etkisi

12 Haziran 2018

Son zamanlarda, temas sporlarıyla ilgili yaralanmalar, bu olayların zamanla beyin sağlığının bozulmasına neden olabileceği konusunda büyük bir endişe yaratmaktadır. Travmatik beyin hasarı (TBI) ve Alzheimer arasındaki ilişkinin bilinmesine rağmen, araştırmacılar hala ebeveynlere çocuklarını temas sporlarından uzak tutmalarını tavsiye etmemektedirler.

Texas Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, bilinç kaybı ile birlikte travmatik beyin hasarı (TBI) öyküsünün Alzheimer hastalığının (AD) erken başlamasında bir risk faktörü olup olmadığını, otopsiyle teyit edilmiş bir örnekte değerlendirdiler. Bu, otopsi ile teyit edilen vakaları kullanan ve AD teşhisinde klinik ölçütleri kullanan daha önceki araştırmaları destekleyen ilk çalışmadır.

Araştırmacılar, Ulusal Alzheimer Koordinasyon Merkezi'nden (NACC) sağladıkları,  otopsi ile teyit edilen Alzheimer hastalığı tanılı 2,133 katılımcının verilerini incelediler. Katılımcıları, kendilerinin bildirdikleri uzak (ilk Alzheimer Hastalığı Merkezi ziyaretinden en az 1 yıl önce), bilinç kaybı ile birlikte TBH öyküsü varlığı ya da yokluğuna göre (TBI + TBI-) kategorize ettiler. Cinsiyet, eğitim ve ırk Kovaryans Analizi (ANCOVA) ile klinisyen tarafından tahmini semptom yaşına ve tanı yaşına göre gruplar karşılaştırıldı.

Alzheimer Travmalı Hastalarda 3,6 Yıl Daha Erken

Alzheimer hastalığının başlangıcında ortalama yaş, TBI + grupta (n=194), TBI gruba (n=1900) göre 2,34 yıl daha erkendi. Demans, TBI + grubunda (n=197), TBI - grubuna (n=1936) karşı 2,83 yıl önce erken teşhis edildi. Daha sıkı nöropatolojik kriterler (Braak evreleri V-VI ve CERAD sıklığı) kullanıldığında, hem Alzheimer başlangıç yaşı hem de tanı yaşı TBI + grubunda 3,6 yıl daha erkendi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, bilinç kaybı bildirilen TBI öyküsünün, daha erken dönemde AD başlangıcı için bir risk faktörü olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Altta yatan olası mekanizmalara ilişkin daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu çünkü kafa travmalarının hayatın ilerleyen dönemlerinde nörodejeneratif problemlerin riskini nasıl ve hangi durumlarda artırdığını tam olarak bilmediklerini, fakat beyin hasarından türetilen iltihaplanmanın rol oynayabileceğini ve etkilenen risk faktörlerinin genetik yapıyı içerebileceğini varsaydıklarını aktardılar. Beyin yaralanmasının bir risk faktörü olduğunun farkında olunması gerektiğinin altını çizdiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Schaffertet al. Traumatic Brain Injury History Is Associated With an Earlier Age of Dementia Onset in Autopsy-Confirmed Alzheimer’s Disease. Neuropsychology (2018).

Daha Fazla Balık Daha Az MS Riski

08 Haziran 2018

Balık açısından zengin bir diyet, daha düşük multipl skleroz (MS) riski ile ilişkilendirilmiştir. Balık, yaygın olarak balık yağları olarak adlandırılan omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (PUFA'lar) en iyi kaynağıdır. Ancak, PUFA'ların ya da başka bir besin türünün daha düşük bir MS riski ile ilişkili olup olmadığı belirsizliğini korumaktadır. Ayrıca, yağ asidi seviyelerinde değişikliklere yol açan, yağlı asit desatüraz (FADS) geninin nükleotidlerindeki genetik varyasyonlar, biliş, kardiyovasküler hastalık ve enflamasyon ile ilişkilidir. Ancak MS ile ilişkili olup olmadıkları bilinmemektedir.

Amerikan Nöroloji Akademisi'nin 2018 Yıllık Toplantısı'nda, “Balık, Yağ Asidi Biyosentez Genleri ve Multipl Skleroz Duyarlılığı” başlığı ile sunulan bir çalışmada, balık tüketiminden zengin ve omega-3 PUFA'ları ile zenginleştirilmiş bir diyetin, multipl skleroz gelişme riskinde yüzde 45'lik bir azalma ile ilişkili olduğu gösterildi.

Balık Yağı Diğer Etkenlerden Bağımsız

Araştırmacılar, MS ya da prekürsörü olan klinik izole sendrom (CIS) insidansını inceleyen çok etnisiteli bir çalışma olan MS Sunshine çalışmasının 1.153 katılımcısında balık tüketiminin MS riskini nasıl etkilediğini incelediler. Çalışmada diyette balığın yüksek miktarda alımı, haftada en az bir kez balık tüketilmesi veya balık yağı takviyeleri ile birlikte ayda bir ila üç porsiyon olarak tanımlandı. Analiz, katılımcıların yaş, cinsiyet, sigara içme alışkanlıkları ve genetik kökenlerine göre düzenlendi. Sonuçlar, yüksek balık tüketimi olanların, düşük balık tüketimi olan (ayda bir öğünden daha az balık) ve balık yağı takviyeleri almayanlara kıyasla, MS veya CIS riskinde yüzde 45 azalma ile ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar ayrıca, yağ asidi üretimi ile ilişkili üç gen olan FADS1, FADS2 ve ELOV2’de tek nükleotid polimorfizmleri olarak adlandırılan bazı nükleotitlerdeki varyasyonları da analiz ettiler. FADS2 genindeki iki genetik varyasyon (rs174611 ve rs174618), yüksek balık alımı hesaba katıldığında bile daha düşük bir MS riski ile bağımsız olarak ilişkiliydi.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, balık tüketimi ve PUFA biyosentezinin MS riskindeki koruyucu rolünü desteklediğini belirttiler. Omega-3 yağ asitlerinin MS riskini azaltmada önemli bir rol oynayabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fish, Fatty Acid Biosynthesis Genes, and Multiple Sclerosis Susceptibility (S44.002) AAN 2018 April 10, 2018; 90.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image