Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Ailesel Hiperkolesterolemide İnme Riski Artar Mı?

16 Mayıs 2019

Ailesel hiperkolesterolemi, serum LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) kolesterol seviyesinin artmasına ve koroner kalp hastalığı riskine yol açan yaygın bir otozomal dominant hastalıktır. Ailesel hiperkolesteroleminin iskemik inme dahil olmak üzere serebrovasküler hastalık riskini arttırıp arttırmadığı ise tartışılmaktadır. Bu konuyu incelemek isteyen Norveçli bir araştırma ekibi genetik olarak doğrulanmış ailesel hiperkolesterolemili bir grup insanda, tüm Norveç popülasyonu ile karşılaştırıldığında serebrovasküler hastalık insidansını inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, ailesel hiperkolesterolemili kişileri 2001 ve 2009 yılları arasında ülke genelinde serebrovasküler hastalık yatışları veritabanı ile ilişkilendirdiler. Bu hastalığa sahip olan 3.144 kişi için serebrovasküler hastalık nedeniyle hastaneye yatış oranlarını ve 3.166 kişi için iskemik inme oranlarını analiz ettiler.

Sınırlamaları Olan Bir Çalışma

Ailesel hiperkolesterolemili 19 kadın ve 27 erkek, 1.0 standart insidans oranı ile serebrovasküler hastalık tanısı almıştı; 9 kadın ve 17 erkek de iskemik inme geçirdi ve bunun da standart insidans oranı 1.0 olarak ölçüldü. Koroner kalp hastalığı hikayesi olan kadınlarda, serebrovasküler hastalık riskinde anlamlı olarak artış görüldü (tehlike oranı: 3.29), ancak bu durum erkekler için geçerli değildi.

Araştırmacılar gerçek lipit seviyeleri, ilaçlar ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi eksikliği ve vaka çalışmalarında doğal olan seçim yanlılığı konusu dahil olmak üzere çalışmalarının çeşitli sınırlamalara sahip olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte, Norveç'teki tüm doktorların ailesel hiperkolesteroleminin genetik testini ücretsiz olarak isteyebileceğini ve bunun da maliyete dayalı önyargı riskini azalttığını belirttiler.

Bu çalışma gerçek kolesterol / LDL seviyeleri, eşlik eden tedaviler ve diğer eşzamanlı risk faktörleri hakkında hiçbir bilgi vermeyen gözlemsel bir çalışmadır. Ancak yine de bir hastalık ya da hastalığın doğal tarihi hakkında fikir sahibi olmak için bu tür çalışmaların yapılması önemlidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hovland A, et al. Risk of Ischemic Stroke and Total Cerebrovascular Disease in Familial Hypercholesterolemia. Stroke. 2018 Nov 21:STROKEAHA118023456. doi: 10.1161/STROKEAHA.118.023456. [Epub ahead of print]

Yediklerini Kaydet, Daha Fazla Kilo Ver

23 Ağustos 2019

Kişilerin kalori alımlarını izlemesi davranışsal zayıflama tedavisinin değerli bir bileşenidir. Bununla birlikte bu yaklaşıma olan uyum zamanla hızlı bir şekilde azalır, böylece suboptimal tedavi sonuçlarına yol açar. Yeni yapılan bir çalışma, diyet öz-izleme ilişkisindeki düşüşü hafifletmeyi amaçlayan yeni bir davranışsal kilo kaybı müdahalesini incelemeyi amaçladı.

GoalTracker isimli bu çalışma otomatik bir randomize kontrollü çalışmadır. Katılımcılar fazla kilolu veya obeziteye sahip yetişkinlerdi (n=105; 21-65 yaş; vücut kitle indeksi, VKİ, 25-45 kg/m2) ve MyFitnessPal akıllı telefon uygulamasını kullanarak 12 haftalık tek başına kilo kaybı müdahalesi için rastgele seçildi. Bu gruplar sırasıyla;

  • Haftalık dersler, eylem planları ve geri bildirimlerle hem kilo hem de diyetin günlük izlemesi yapılanlar (Eşzamanlı),
  • 4. haftaya kadar olan ağırlık, ardından aynı davranışsal bileşenlerle (Sıralı) diyet eklenenler ve 
  • Sadece diyet (Yalnızca Uygulama) ile izlenenler

şeklinde idi. Tüm gruplara, başlangıç ​​ağırlığının %5'ini 12 hafta boyunca kaybetme, özel bir kalori hedefi ve uygulama içi otomatik hatırlatmalar verildi. Katılımcılar çevrimiçi ve çevrimdışı yöntemlerle çalışmaya dahil edildi. Ağırlık bilgisi başlangıçta birey bazında, 1. ve 3. aylarda kalibre edilmiş teraziler kullanılarak, 6. ayda da kendi kendine raporlama yoluyla toplandı. Ek olarak bir uygulama programlama arayüzü yardımıyla MyFitnessPal'dan objektif kendi kendini izleyen etkileşim verileri de alındı. Bağlılık, izlemenin yapıldığı haftada gün sayısı olarak tanımlandı ve diyet girdileri günlük ≥800 kcal ise sayıldı. Diğer değerlendirme verileri bireysel çevrimiçi öz raporlama anketleri aracılığıyla toplandı.

Diyet Tipi Bağlılığı Etkilemiyor

Başlangıçta, katılımcıların (84/100 kadın) ortalama yaş (SD) 42.7 (11.7) yıl ve VKİ 31.9 (SD 4.5) kg/m2 idi. Üçte biri (33/100) etnik olarak azınlık gruplardandı. Çalışma sırasında 5 katılımcı uygun bulunmadı. Geriye kalan 100 katılımcının %84'ü (84/100) 1 aylık ve %76'sı (76/100) ise 3 aylık ziyaretleri tamamladı. İşleme amaçlı analizlerde;

  • Sıralı kol (ortalama -2.7 kg,% 95 CI -3.9 ila -1.5),
  • Yalnızca uygulama kolu (-2.4 kg, -3.7 ila -1.2; P=.78) ve
  • Eşzamanlı kol” (-2.8 kg, -4.0 ila -1.5; P=.72)  

arasında 3 ayda ağırlık değişiminde bir fark yoktu. Katılımcıların diyet süresince kendini izleme haftalık medyan gün sayısı sıralı kolda 1,9 gün; eş zamanlı kolda 5.3 gün ve sadece uygulama kolunda 2.9 gündü. Diyet veya ağırlık takibinin yapıldığı gruplar arasında diyet bağlılığı açısından bir fark tespit edilemedi.

Araştırmacılar diyetin izlenme sırasına bakılmaksızın, bireylere özel hedefler ve bir mobil uygulamanın kullanılmasının, klinik olarak önemli kilo kaybına neden olabileceğini öne sürdüler. Bağımsız dijital sağlık tedavilerinin, daha düşük yoğunluklu bir yaklaşım arayanlar için uygun bir seçenek olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patel ML et al. Comparing Self-Monitoring Strategies for Weight Loss in a Smartphone App: Randomized Controlled Trial. JMIR Mhealth Uhealth. 2019 Feb 28;7(2):e12209.

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

Nar Suyu Yaşla İlişkili Bellek Düşüşünü Yavaşlatabilir

21 Ağustos 2019

Amerika’da yaklaşık 6 milyon kişi demansa sahiptir ve hastalığın prevalansı giderek artmaktadır. ABD'de tahminen 1 milyon insanda hafif bilişsel bozulma (MCI) ve normal yaşlanan yaklaşık 110 milyon yetişkinde bir bilişsel bozukluk vardır.

Genetik yapı ve yaşam tarzı faktörlerine de bağlı olarak bireyler yaşlandıkça hafıza azalmaya devam etmektedir. Öte yandan günümüzde ne yazık ki yaşa bağlı hafıza kaybı için hastalık modifiye edici tedaviler mevcut değildir.

Dünyadaki tüm Alzheimer Hastalığı vakalarının yaklaşık yarısında potansiyel olarak depresyon / stres, obezite, hipertansiyon, diyabet, fiziksel hareketsizlik, sigara içme ve düşük eğitim / bilişsel hareketsizlik olmak üzere yedi ana risk faktörü bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yaşam tarzı faktörlerinin, özellikle beslenmenin, genetik faktörlerden daha önemli olduğu gösterilmiştir.

Bir grup araştırmacı 2013 yılında, normal yaşlanma veya MCI’sı olan 32 orta yaşlı veya yaşlı katılımcıda çift-kör bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar nar suyu tüketiminin hafıza üzerine etkisini incelediler. Katılımcılar nar suyu ya da plasebo içeceği için rastgele olarak iki gruba ayrıldılar. Araştırmayı tamamlayan 28 birey arasında, nar suyu içenlerindeki görsel hafıza gelişti. Bu katılımcılarda fonksiyonel MRG, görsel belleği kontrol eden nöral devrelerin aktivasyonunu da gösterdi. Sonuçlar cesaret verici olsa da, çalışma nispeten küçüktü ve sadece bir ay boyunca devam etmişti, bu nedenle araştırmacılar yeni bir çalışma daha yaptılar.

Yeni çalışma da randomize, çift kör bir tasarıma sahip, fakat daha büyük (261 katılımcı) ve daha uzundu (1 yıl). Çalışmanın erken sonuçları, 12 aydan uzun bir süre nar suyu tüketen grubun plasebo içeceği tüketenlere kıyasla revize Kısa Vizüospatiyal (Görsel ve Alansal) Bellek Testi'nde daha yüksek puan aldığını gösterdi.

Öğrenme Korunuyor

Katılımcılar 50-75 yaşları arasındaydı ve üçte ikisi kadındı. Rastgele olarak her gün 8 ons (yaklaşık 240ml) nar suyu ya da nar suyuna benzeyen ancak hiçbir polifenol içermeyen (plasebo grubu) bir içecek içmek üzere iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, MCI oranı, hafif depresif semptom düzeyleri, demans öyküsü veya APOE gen taşıyıcı durumu açısından anlamlı fark yoktu. Araştırmacılar, BVMT-R ve Buschke Selektif Hatırlatma Testi (SRT) olmak üzere iki ana sonuca baktılar.

Çalışmaya dahil edilen 261 kişiden 61'i çalışmayı bitirmedi. Sonuçlar BVMT-R öğrenme skoru için anlamlı bir grup-zaman etkileşimi gösterdi. Temel olarak, nar suyu grubunun belirli bir seviyeyi koruduğu, ancak plasebo grubunun azaldığı ve grup arası etki büyüklüğünün 0,45'te orta olduğu görüldü. Öğrenme puanındaki değişim yüzdesi, nar suyu grubunda %14'lük bir artışa karşılık, plasebo grubunda yaklaşık %26'lık bir düşüş gösterdi. Diğer BVMT-R skorlarındaki ve SRT ölçümlerindeki değişiklikler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gary Small, A Double-Blind Placebo-Controlled Study of the Memory Effects of Pomegranate Julice in Middle-Aged and Older Adults American Association for Geriatric Psychiatry (AAGP) 2019 Annual Meeting: Session 02. Presented March 4, 2019 8:30 AM-10:00 AM Session O2 Room: 22

Trafik Kazası Riskini Arttıran Faktörler

19 Ağustos 2019

ABD verilerine göre şu anda, 65 yaş ve üstündeki 42 milyon yetişkin ABD yollarında araç kullanmakta ve sayının önümüzdeki on yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Ayrıca yeni yapılan bir araştırmaya göre birçok yaşlı sürücü, araba kazası riskini arttırabilecek çok sayıda ilaç kullanmaktadır.

Araştırmacılar, AAA Vakfı’nın çalışmasına katılan yaşlı sürücülerin yarısının 7 veya daha fazla ve dörtte birinin 11 veya daha fazla ilaç aldığını tespit etmişlerdir. Bu sürücülerin yaklaşık beşte birinin ise Amerikan Geriatri Derneği tarafından potansiyel olarak uygunsuz olarak belirtilen ilaçları kullanmakta olduğu belirlenmiştir. Derneğe göre, bu ilaçların yararı sınırlı iken çok sayıda zararı olduğu için yaşlılar bu ilaçlardan kaçınmalıdır. Bu ilaçlardan benzodiazepinlerin ve bazı antihistaminiklerin bulanık görme, yorgunluk veya koordinasyon bozuklukları gibi durumlara neden olduğu gösterilmiştir.

AAA Vakfı'ndan ve beş eyaletteki çalışma merkezinden araştırmacılar, AAA LongROAD çalışmasına katılan 2.949 yaşlıdan gelen verileri analiz etmişlerdir. Çalışmaya dahil olan 65-79 yaşları arasındaki katılımcılardan vitamin ve besin takviyeleri ve reçetesiz ilaçlar dahil olmak üzere tüm ilaçlarını belirtmeleri istenmiştir.

Çok Sayıda Uygunsuz İlaç Kullanımı

Katılımcılar inceleme oturumlarına toplam 24.690 ilaç getirmişlerdir. Genel olarak, katılımcıların %3'ü ilaç kullanmazken, %10'u iki veya daha az, %10'u 16 veya daha fazla, %1'i 26 veya daha fazla aldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %73’ü kalp hastalığı için en az bir ilaç ve %70'i merkezi sinir sistemini etkileyen bir ilaç kullanmakta olduğunu bildirmişlerdir.

Araştırmacılar için özellikle endişe verici olan, yetişkinler için potansiyel olarak uygunsuz olan narkotik ağrı kesici ilaçlar, benzodiazepinler ve uyku yardımcıları gibi antianksiyete ilaçları gibi fiziksel veya zihinsel işlevi bozan ilaçlardır. Sürüş kabiliyeti üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanı sıra bu ilaçlar kalça kırığı, depresyon ve idrar kaçırma gibi olumsuz etkilerle de ilişkilidir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar bir teyit niteliğindedir. Yaşlı hastalar çok sayıda uygunsuz ilaç kullanırken aynı zamanda araç da kullanarak trafik kazası oluşma riskini arttırmaktadırlar. Bu sebeple araştırma ekibi, yaşlı hastaların çok sayıda ilaç kullanımından kaçınmak için doktorlarıyla yakın iletişimde olması gerektiğini belirtmiştir.

Gençlerin Çok Azı Uyku, Egzersiz ve Ekran Süresi Tavsiyelerine Uyuyor

09 Ağustos 2019

Geçtiğimiz aylarda JAMA Pediatri'de yayınlanan araştırmaya göre doğru ekran süresi, egzersiz ve uyku söz konusu olduğunda gençlerin sadece %5'inin bu  kıstaslara uyduğunu ve kızların erkek çocuklardan daha az olasılıkla önerilere uyduğu görüldü. Dallas Houston Halk Sağlığı Okulu'ndaki Texas Health Science Center Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Gregory Knell tarafından yapılan araştırmada genç kızların sadece %3'ü önerileri karşılarken, erkek çocuklarının %7'si önerilere uyuyordu. Knell çalışmada önerilere düşük uyum görmeyi beklediklerini fakat bu kadar düşük oranların kendilerini şaşırttığını belirtti.

Ergenler arasında uyku, fiziksel aktivite ve ekran zamanı davranışları fiziksel sağlık (örneğin obezite), zihinsel ve duygusal sağlık, davranışsal sonuçlar (örneğin, tütün kullanımı) ve performansa dayalı sonuçlar (örneğin akademik başarı) için risk faktörleridir. Buna göre, çocukların (6-12 yaş) 9 ila 12 saat uyumaları ve ergenlerin (14-18 yaş) gece 8 ila 10 saat uymaları ve her iki grubun da en az 1 saat orta şiddette veya kuvvetli şekilde yoğunluklu aerobik fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Ekran süresi de (tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalma) 24 saatlik bir süre içinde 2 saatten az olacak şekilde sınırlandırılmalıdır. Araştırmacılar, her 3 bölümdeki davranış için de önerilere tam uyumun herhangi bir öneriyi izole olarak yerine getirmye kıyasla sağlık sonuçları ile daha büyük bir ilişkiye sahip olabileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, ABD ergenlerinin bu önerileri karşılaması ve çeşitli sosyodemografik faktörler arasında kombinasyon halinde olma olasılığı bilinmemektedir.

Alışkanlıklar Küçükken Yerleştirilmeli

Yönergeler 6 ila 12 yaş arası çocukların gece 9-12 saat, 14 ila 18 yaşları arasındaki çocukların gece 8-10 saat arası alması gerektiğini göstermektedir. 6 ila 18 yaşları arasındaki tüm çocuklar günde en az 1 saat orta veya şiddetli aerobik egzersiz yapmalı ve ekran süresini ve tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalmalarını 24 saatlik bir süre içinde 2 saatin altına düşürmelidir.

Knell, yaptığı araştırmada, bu davranışların üçünün de (uyku, egzersiz ve ekran zamanı) ilk kez ulusal bir Amerikan gençleri örneğinde birlikte analiz edildiğini belirtti.

Araştırmalar aynı zamanda uyku eksikliği veya gençlerin uyku sürelerinin koordinasyonunu ne kadar etkilediğinin yanı sıra okulda dikkat etme yeteneklerini ve derslerde ne kadar iyi olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda, depresyon ve diğer olumsuz sağlık sonuçları ile bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

Knell, değişiklik yapmaya gelince, küçükten başlamanın en iyisi olduğunu söyledi ve araştırmacıların herhangi bir davranışı geliştirmenin hepsine yardımcı olabileceğine inandığını bilmenin önemli olduğunu vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Knell G et al. Prevalence and Likelihood of Meeting Sleep, Physical Activity, and Screen-Time Guidelines Among US Youth. JAMA Pediatr. 2019 Feb 4.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Diyet Takviyeleri Kronik Hastalıkları Önlemiyor

08 Ağustos 2019

Beslenme ve Diyetetik Akademisi'nin görevi, ihtiyaçların sadece diyet ile karşılanmadığı durumlarda mikro-besin takviyelerini sağlamaktır. Büyüme, kronik hastalık, ilaç kullanımı, emilim bozukluğu, hamilelik, emzirme ve yaşlanmaya bağlı olarak artan gereksinimleri olanlar, yetersiz beslenme alımı için özellikle risk altında olabilirler. Bununla birlikte, mevcut bilimsel kanıtların bulunmaması nedeniyle, kronik hastalıkların önlenmesi için mikro-besin takviyelerinin rutin ve gelişigüzel kullanımı tavsiye edilmez.

Mikro-besin takviyesinden faydalanabilecek belirli yaş ve hastalık durumları tartışılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından kullanılan en yaygın diyet takviyeleri, mikro-besinleri içerir. Tüketiciler bu ürünlerin güvenliği ve kullanımı hakkında yeterince bilgi sahibi olmayabilmekte ve bazıları ürün etiketlerini yorumlamakta zorlanabilmektedir. Bu nedenle, tescilli uzman diyetisyenler ve beslenme ve diyetetik teknisyenleri, mikro besin takviyelerinin güvenli ve uygun şekilde seçilmesine ve kullanılmasına rehberlik edilmesi için gereklidir. Bunu başarmak için diyetisyenlere ve beslenme ve diyetetik teknisyenlerine etkinlik, güvenlik ve bu ürünlerin kullanımını etkileyen düzenleyici konular hakkında güncel bilgiler sağlanmalıdır.

Yayınlanan yeni görev raporunda, mikro besin takviyesi ile ilgili mevcut konuların ve kayıtlı diyetisyenlerle kayıtlı beslenme ve diyet teknisyenlerine yardımcı olmak için bunların potansiyel yararlarını ve olumsuz sonuçlarını değerlendirmede mevcut kaynakların farkındalığını arttırmak amaçlandı.

20 Kasım’da Çevrimiçi Beslenme ve Diyetetik Akademisi Dergisi’nde yayınlanan raporda tekli ve çoklu vitamin ve mineral takviyelerinin, mikro besinlerden yoksun olan birçok Amerikalıya fayda sağlayabileceği ve bununla beraber sağlıklı bireylerde kronik hastalığı önlemek için düzenli kullanımlarına dair bilimsel kanıtların olmadığı belirtildi.

Sonuçlar Ulusal Sağlık Enstitüleri, Sağlık Araştırma ve Kalite Ajansı (AHRQ) ve ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücü (USPSTF) de dahil olmak üzere birçok kurum tarafından yapılan kanıt incelemelerine dayanıyordu.

Takviye ilaç kullanımının, bazı mikro besin maddelerinin tüketimini tolere edilebilir üst alım seviyelerinin (UL'ler) üstüne çıkarabildiği, böylece ilaçlarla ters etkileşimler ve diğer temel mikro besin maddelerinin inhibisyonu gibi sağlık risklerinin ortaya çıkabildiği vurgulandı.

Uzmanlardan Tavsiyeler

Rapor belirli mikro-besin takviyeleri için aşağıdaki önerileri destekliyordu:

  • Anne sütü ile beslenen bebekler için 400 IU / gün D vitamini
  • Gebelik planlayan kadınlar için 400 ila 800 µg / gün folik asit (güçlendirilmiş gıdalarda tüketilmezlerse)
  • Orta veya ileri yaşla ilişkili maküler dejenerasyonu olanlar için antioksidan takviyeleri
  • 50 yaş ve üstü kişiler için takviyelerden veya takviye edilmiş gıdalardan 2,4 mg / gün B12 vitamini

Makalede ayrıca takviyelerin kullanımı konusunda özel uyarılar sunuldu:

  • Menopoz sonrası kadınlar ve erkekler ve hemokromatozis için homozigoz bireyler tarafından demir takviyelerinden kaçınılmalıdır.
  • Yüksek miktarda B6 vitamini alımı duyusal nöropatiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Yüksek doz demir hapları çinko emilimini azaltabilirken çinko bakır emilimini engelleyebilir. Kalsiyum takviyeleri demir emilimini inhibe eder.
  • Yüksek dozlar ilaçları olumsuz etkileyebilir; örneğin, E ve K vitaminleri kumadin gibi antikoagülanlara müdahale edebilir.
  • Yüksek doz beta-karoten sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırabilir.
  • USPSTF, menopoz sonrası kadınlarda kırık riskini azaltmak için yaygın olarak öngörülen kalsiyum ve D vitamini takviyelerini desteklemek için yeterli kanıt bulamamıştır ve bunların böbrek taşı riskini arttırabileceğini öne sürülmüştür.

Takviye almak isteyen hastalar için, çoğu besleyici için önerilen günlük değerin %100'üne yakınını sağlayan bir günde bir multivitamin ve mineral takviyesinin yetersizliği önlemeye yardımcı olabileceğini ve genellikle sağlıklı bireyler için güvenli olduğu belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Melissa Ventura Marra, Regan L. Bailey. Position of the Academy of Nutrition and Dietetics: Micronutrient Supplementation, J Acad Nutr Diet. 2018;118:2162-2173.

Daha Uzun Emzirme Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı Riskini Azaltıyor

07 Ağustos 2019

Laktasyonun kan şekeri ve trigliseritleri düşürüp insülin duyarlılığını arttırdığı bilinmektedir. Daha uzun süre emzirmenin annede kalp hastalığı, diyabet ve bazı kanserler için düşük riskler de dahil olmak üzere bir dizi sağlık yararıyla ilişkili bulunmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada daha uzun bir laktasyon süresinin, Amerika Birleşik Devletleri'nde kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedeni olan non-alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) düşük prevalansı ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar çalışmalarına, Genç Yetişkinlerde Koroner Arter Risk Gelişimi kohort çalışmasına katılan, bir ya da daha fazla çocuk doğurmuş (Yıl 0: 1985-1986) ve kohort girişini takiben 25 yıl (Yıl 25: 2010-2011) BT ile hepatik steatoz miktarı belirlemesi yapılmış olan 844 kişiyi dahil ettiler. Çalışmada tüm doğum için laktasyon süreleri toplandı ve 25. yıldaki NAFLD, BT görüntülerinin incelemesi merkezi olarak değerlendirildi. Diğer karaciğer yağlanması nedenlerinin dışlanmasından sonra <40 Hounsfield Ünitesi karaciğer atenüasyonu ile tanımlandı. Düzeltilmemiş ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri, yaş, ırk, eğitim ve temel vücut kitle indeksi olmak üzere önceden belirlenmiş bir değişkenler kümesi kullanılarak yapıldı.

Daha Uzun Emzirmek Riski Azaltıyor

%48’i siyah, %52’si beyaz ve 25. yıl muayenesinde ortalama yaşları 49 olan, başlangıçta doğum yapan 844 kadından %2'si laktasyon süresini 0 ila 1 ay, %25'i 1 ila 6 ay arasında ve %43’ü 6 aydan uzun olarak rapor ettiler. 54 kadında (%6) NAFLD tespit edildi. Uzun laktasyon süresi, düzeltilmemiş lojistik regresyonda NAFLD ile ters ilişkiliydi. 0-1 ay bildirenlere kıyasla >6 ay laktasyon bildiren kadınlar için NAFLD için olasılık oranı 0,48’di. İlişki, karıştırıcılar için düzeltme yapıldıktan sonra da devam etti (düzeltilmiş olasılık oranı 0,46).

Araştırmacılar özellikle 6 aydan daha uzun süren laktasyon süresinin orta yaşta daha düşük NAFLD oranları ile ilişkili olduğunu gösterdiklerini ve NAFLD için değiştirilebilir bir risk faktörü olabileceğini belirttiler. Emzirmenin, yüksek risk altındaki kadınlarda, NAFLD şiddetini azaltıp azaltamayacağını değerlendirmek için gelecekte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

V. H. Ajmera et al. Longer lactation duration is associated with decreased prevalence of non-alcoholic fatty liver disease in women, J Hepatol 2018.

Yaşlı Hastalarda Kolesterol Tedavisi ve Vasküler Olaylar

06 Ağustos 2019

Kolesterol Tedavisi Deneme Uzmanları İşbirliği'nden gelen yeni bir meta-analizin sonuçlarına göre, statinler 75 yaşından büyükler de dahil olmak üzere tüm yaş gruplarında vasküler olayları azaltıyor.

Yeni meta-analizin ortak yazarı Colin Baigent çalışma ile ilgili verdiği demeçte “Statinlerin 75 yaşın altındaki insanlarda erken kardiyovasküler mortalite ve morbiditeyi önlemedeki yararları hakkında sağlam veriler var, ancak bireysel denemeler bu yaş grubunda çok sayıda yer almadığı için yaşlılarda yarar algısı belirsiz ve 75'lerin üzerinde statinler kullanılmıyor. İlgili tüm çalışmalardan elde edilen verileri birleştirerek elde ettiğimiz veriler bu daha yaşlı grupta net bir faydayı göstermektedir." diyerek ekledi: “Statinlerin yaşlılarda vasküler olaylar üzerindeki göreceli faydalarının genç yaş gruplarına kıyasla çok az bir azalması var ancak bu yaşlılarda vasküler ölüm riski daha yüksek olduğundan, gerçek şu ki yaşlılarda mutlak yararlar çoğunlukla daha yüksek.”

14.483'ü (%8) 75 yaşın üzerinde olan 186.854 hastayı içeren 28 randomize kontrollü çalışmanın kanıtlarını özetleyen meta-analiz 2 Şubat'ta Lancet'te yayınlandı.

Baigent, toplumun yaşlılarda koruyucu tıbbi tedaviye yeterince odaklanmadığına inanıyor: “Yaklaşımımızda biraz yaşlı kalmış olabiliriz.Tutumumuz sanki  zamanlarının geçtiğine  ve önleyici ilaçlarla tedavi edilmeye değmez olduklarına inanıyormuşuz gibi görünüyor. Ama her yaşlı insanın en büyük korkusu felç geçirip sakat kalmak ve bağımlı olmaktır. Bu sağlıksız yaşlanmadır. Statinler bu riski azaltabilir.“ İnmeye ek olarak, miyokard enfarktüsü insidansını azaltmanın, kalp yetmezliğini de azaltacağını ve sağlıklı yaşlanmaya katkıda bulunacağını söylüyor ve ekliyor: "Bu ilaçlar ucuz ve güvenlidir ve verilerimiz yaşlı nüfusta çok daha yaygın kullanılması gerektiğini gösteriyor. Statinlerin şu anda Birleşik Krallık'taki 75'li yaşlarını yaşayanların üçte biri tarafından alındığı tahmin ediliyor. Yalnızca statin kullanan yaşlı sayısını arttırarak, İngiltere'de birkaç bin erken ölüm ve vasküler olay vakasını önleyebiliriz.”

Çalışmada katılımcılar altı yaş grubuna ayrıldı (55 yaş veya daha küçük, 56-60 yaş, 61-65 yaş, 66-70 yaş, 71-75 yaş ve 75 yaşından büyükler). Statinlerin önemli vasküler olaylar, nedenlere özgü ölüm ve kanser insidansı üzerindeki etkileri tahmin edildi ve farklı yaş gruplarında karşılaştırıldı. Sonuçlar genel olarak statin tedavisinin veya daha yoğun bir statin rejiminin, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör vasküler olaylarda %21 oranında orantılı bir azalma ürettiğini gösterdi (oran oranı [RR], 0.79). Tüm yaş gruplarında majör vasküler olaylarda belirgin azalma görüldü ve majör vasküler olaylardaki orantılı azalmalar yaşla birlikte hafifçe azalsa da, bu trend anlamlı değildi (P trend = .06). Genel olarak, statin veya daha yoğun terapi, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör koroner olaylarda %24 oranında bir azalma sağladı (RR, 0.76) ve artan yaşla daha küçük orantılı risk azaltma eğilimi oldu.

Baigent, statinlerin olumsuz etkileri konusunda birçok yanlış bilgi olduğunu düşünüyor: "Bu karışıklığın çoğu, güvenilir bilgi sağlayamayan potansiyel olarak taraflı gözlemsel çalışmalardan kaynaklanmaktadır. Statinlerin kas ağrısı gibi sıkıntılı sorunlara neden olduğu algısı tam da bu tarz bir algı. Kas ağrısı çok yaygın ve randomize deneme kanıtları, statin alan kişilerde ortaya çıkan kas semptomlarının büyük çoğunluğunun neden olmadığını açıkça ortaya koymuştur.” diyerek ekliyor: "Uygulamaya rehberlik etmesi açısından güvendiğimiz, tek bilgi kaynağı olması ve tarafsız olması gereken randomize kontrollü çalışma kanıtları göstermektedir ki, statinlerin miyopatiye (nadiren rabdomiyoliz), diyabet riskinde hafif bir artışa  ve hemorajik inme riskinde artışa neden olmaları mümkün ancak bilinen tüm yan etkilerin riski çok azdır (örneğin, miyopati insidansı yılda yaklaşık 10.000'de 1'dir) ve statin tedavisinin yararlarıyla kıyaslandığında çok önemsiz kalmaktadır."

Çalışmacılar statinlerin riskleri ve yararları hakkındaki kanıtları zenginleştirmek için yaşlı insanlar üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar. Statinlerin büyük vasküler olayların önlenmesindeki yararlarının risklerinden çok daha fazla olduğu gösterildi ve standart deneme popülasyonlarından daha yaşlı kişileri içeren mevcut meta-analiz bu sonucu yansıtıyor. Ancak, statinler kardiyovasküler riski düşük olan kişilerde kullanıldığında, risklerin ve yararların birbirine karşı tartılması gerektiğini de ekliyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

The Lancet VOLUME 393, ISSUE 10170, P407-415, FEBRUARY 02, 2019

Efficacy and safety of statin therapy in older people: a meta-analysis of individual participant data from 28 randomised controlled trials never too old for statin treatment? Bernard M Y Cheung Karen S L Lam

Sigara İçmek Psikoz Semptomlarına Yol Açıyor

06 Ağustos 2019

Psikotik bozukluğu olan kişilerde sigara içme sıklığı son derece yüksektir. Bazı klinisyenler ve araştırmacılara göre bunun nedeni, psikozlu bireyler için nikotin ve / veya tütünün potansiyel yararları olduğuna dair inançtır. Bu inanç, hastaların sigarayı bırakmalarına yardımcı olmak için tedavi programlarının uygulanmasını engellemektedir. Bununla birlikte, bu hipotezi test eden birkaç büyük prospektif çalışma vardır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir çalışmada sigara içme davranışındaki değişikliklerin semptomlar ve yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemek amaçlandı. Nikotinin ilaç olabildiği hipotezinin varsayımlarına dayanarak, araştırmacılar psikotik bozukluğu olan hastalarda sigara içmenin semptomlarla negatif ilişkili olduğunu ve yaşam kalitesini pozitif olarak etkileyeceğini umuyorlardı.

Bu prospektif kohort çalışmasına, afektif olmayan bir psikozu olan 1094 hasta, bu hastaların kardeşleri olan 1047 kişi ve 579 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların %67'si günlük ortalama 17.5 adet sigara içiyordu ve bu oran, kardeşler ve kontroller arasında içilen orandan daha yüksekti (sırasıyla %38 ve %25).

Semptomların Kötüleştiği Görüldü

Karışık etki analizleri, hastalarda sigara içmenin sigara içmemeye göre daha sık kendi kendine puanlanan pozitif, negatif ve depresif belirtilerle ilişkili olduğunu gösterdi. Sigara kullanımı aynı zamanda daha düşük yaşam kalitesi ile de ilişkilendirildi. Tüm bu analizler istatistiksel açıdan anlamlı bulundu.

Kardeşlerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik semptomlar arasında anlamlı ilişki saptanırken, kontrollerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik pozitif ve depresif belirtiler arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Takip sırasında sigara içmeye başlayan hastalar, kendi kendine bildiren belirtilerde, özellikle de pozitif belirtilerde belirgin bir artış gösterdiler. Hastalarda içilen sigara sayısındaki değişiklikler için de benzer sonuçlar elde edildi.

Bu çalışma güçlü şekilde sigara içen şizofreni hastalarının semptomlarının kötüleştiğini göstermektedir. Sigara içmenin yol açtığı fiziksel zararın ötesinde, şizofreni hastalarının sigara içmesinden endişe edilmelidir çünkü sadece fiziksel sağlıklarını değil zihinsel sağlıklarını da etkiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Vermeulen J, et al. Smoking, symptoms, and quality of life in patients with psychosis, siblings, and healthy controls: a prospective, longitudinal cohort study. Lancet Psychiatry. 2019 Jan;6(1):25-34.

Kronik Ağrının Kökeni

05 Ağustos 2019

Dallas'taki Texas Üniversitesi, MD Anderson Kanser Merkezi, Houston'daki UT Sağlık Bilim Merkezi ve Baylor Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir araştırma, insanlarda kronik ağrı kaynağının kanıtlarını ortaya koydu ve ağrı tedavisi için birkaç yeni hedef ortaya koydu. Dünyanın en eski nöroloji dergilerinden biri olan Brain'de yayınlanan makale, omurganın tabanına yakın bir yerde bulunan özel sinir hücrelerini inceledi. Araştırmacılar, MD Anderson'da ameliyat edilen kanser hastalarından çıkarılan dorsal kök ganglionları (DRG) adı verilen bu sinirleri incelemek için son derece nadir bir fırsattan yararlandı. Araştırmacılar, ağrı durumu ve cinsiyete göre farklılık gösteren hastaların dorsal kök ganglion hücrelerinde RNA ekspresyonundaki varyasyonları katalogladı. Bu DRG hücrelerinde özelleşmiş bir gen dizilimi biçimi olan RNA dizilimi kullanılarak, araştırmacıların analjezik ilaçlar geliştirebilecekleri umut verici biyokimyasal yolların bir listesi elde edildi. UT Dallas 'Davranış ve Beyin Bilimleri Okulu'nda gazetenin kıdemli yazarlarından Dr. Ted Price ve Eugene McDermott Sinirbilim Profesörü "Bu ameliyat pek çok yerde yapılamaz" dedi. “hasta kohortumuz, RNA dizilimi kullanan önceki herhangi bir insan kronik ağrı çalışmasına göre çok büyük.” Kronik ağrı, sinir hücrelerine zarar geldiğinde nöropatik olarak etiketlenir. Örnekler arasında fantom uzuv sendromu, inmeden kaynaklanan ağrı ve diyabetle ilişkili iğnelenme duyumları sayılabilir. “Bazen nöronlar, insanları sürekli acılar içinde bırakarak, mevcut uyaran olmadan ateş etmeye devam ediyorlar.” Price, “Bu hücreler tespit edebileceğimiz herhangi bir uyarı olmadan ateş ediyorlarsa, buna spontan aktivite diyoruz” dedi. “Bu çalışmada, acı verici aktivitenin insan vücudunda geçtiği biyofiziksel kanalları bularak önemli bir adım attık.” Ray'in çalışmanın bir parçası olan hesaplama nörojenomisi, analiz edilecek gelecekteki araştırmalar için yüksek kaliteli hedef genleri belirleme etrafında dönüyordu. “Çok umut verici görünen yaklaşık 50 ila 100 gen var” dedi. “Bunların üçte ikisi ya belli belirsiz olarak bilinmekte ya da acıdaki rolleri açısından hiç bilinmemektedir. Bunlar immün sinyalleme ve yanıtta yer alan ağlara ait genlerdir ve, erkekler ve dişilerde farklı şekilde ifade edilirler. "DRG'yi çoğu kronik ağrı hastasından çıkarmanın ve analiz etmenin bir yolu olmasa da, araştırmacılar vekil hücrelerin olduğuna inanıyorlar. Nöronlar ve bağışıklık hücrelerinin her ikisinin de bireysel olarak özel olduğu bilinmektedir. "

Cinsiyet Farklılığı da Araştırılmalı

Dr. Tae Hoon Kim projede RNA sıralamasını ve analizini yaptı." UT Dallas 'Doğa Bilimleri ve Matematik Okulu'nda biyolojik bilimler doçenti olan Kim." Bu, kronik ağrının gen ekspresyonunun nasıl etkilediğinin ilk kapsamlı incelemesi olduğunu söyledi. Yaşayan bireylerden gelen insan DRG'si, bu yüzden oldukça önemlidir ve geniş bir etkiye sahip olmalıdır. "Price'ın önceki çalışmasından yinelenen bir tema, bu yeni sonuçlarda, cinsiyetler arasında kronik ağrının nasıl işlediğindeki" çarpıcı "bir fark olarak adlandırdığı" yeniden ortaya çıktı. " kadınlar ve erkekler arasında farklılık gösteren geniş ağrı mekanizmalarının temalarını görüyorsunuz ve kronik ağrı da farklı değil, "dedi." dedi. DRG hücrelerinde aktif genlerin imzaları cinsiyete göre daha fazla farklılık gösteriyor. Price, “Çalışmanın sonuçları, hayvan çalışmalarından önceki birçok çalışma sonucunun genel olarak doğru olduğunu ancak ince detayları gizlediğini göstermiştir. “Terapötik çalışmalar, ince detaylarla ilgili” dedi. “Hayvan modellerine dayanan birçok ilaç aslında etkiliydi, ancak beklenmedik yan etkileri oldu, bu yüzden onaylanmadılar. Bu ilaçların neden testi geçemediği hakkında daha iyi bir fikrim var.” Price, ekibinin "daha iyi terapötikler ve preklinik deneyleri nasıl tasarlayacağına dair fikirleri olduğunu" söyledi. Teksas merkezli nörologlar ve sinirbilimciler arasındaki bu işbirliğinin ağrı araştırmalarında bir dönüm noktası olacağını umuyor. “Umarım önümüzdeki on yıl içinde cinsiyetin biyolojik bir değişken olarak görülmesi üzerine daha iyi klinik denemeler tasarlayabilir ve kronik ağrının kadınlarda ve erkeklerde nasıl farklı bir şekilde sürüldüğünü anlayabiliriz.”

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert Y North, Yan Li, Pradipta Ray, Laurence D Rhines, Claudio Esteves Tatsui, Ganesh Rao, Caj A Johansson, Hongmei Zhang, Yeun Hee Kim, Bo Zhang, Gregory Dussor, Tae Hoon Kim, Theodore J Price, Patrick M Dougherty. Electrophysiological and transcriptomic correlates of neuropathic pain in human dorsal root ganglion neurons. Brain, 2019;

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Lego Üzerine Lego, Genç Kendine Protez Kol Yaptı

30 Temmuz 2019

Nadir görülen bir genetik hastalık nedeniyle sağ önkolu olmadan doğan bir genç, lego parçalarını kullanarak kendine robotik bir protez kol yaptı.

İspanya'daki Catalunya Üniversitesi'nde Biyomühendislik eğitimi alan 19 yaşındaki genç, şu an renkli protezin dördüncü modelini kullanıyor ve hayali; ihtiyacı olanlara uygun fiyatlarda robot uzuvlar tasarlamak.

İspanya ve Fransa arasındaki küçük bir prenslik olan Andorra'da doğan genç, çocukken arkadaşlarının yanında durduğu zaman farklılığı nedeniyle çok gergin olduğunu, fakat bunun hayallerine inanmasına engel olmadığını söyledi. Yapay kolu sadece ara sıra kullanan ve onsuz da kendi kendine yetebilen genç, kendisini aynada diğer insanlarda gördüğü gibi iki eliyle görmek istediğini belirtti. En sevdiği oyuncaklarından biri olan legolar hasta 9 yaşındayken yapay kol için bir yapı malzemesi haline geldi. Tasarladığı her yeni sürümün öncekinden daha fazla hareket kabiliyeti vardı.

Tasarım İlhamı Çizgi Romanlardan

Gencin tasarladığı tüm versiyonlar bugün Barselona'da üniversite kampüsünde bulunan odasında sergileniyor. En yeni modelleri "MK" ile işaretleyen genç tasarımcı, çizgi roman süper kahramanı Iron Man ve onun MK zırhlı takımlarına bir gönderme olduğunu belirtti.

YouTube kanalında "Hand Solo" takma adı altında yayınladığı bir tanıtım videosu, amacının insanlara hiçbir şeyin imkansız olmadığını ve sakatlığın onları durduramayacağını göstermek olduğunu söyledi.

Üniversiteden mezun olduktan sonra, ihtiyacı olan insanlar için uygun fiyatlı protez çözümleri üretmek istediğini belirterek “Onlara normal bir insan gibi hissetmelerini sağlamak için ücretsiz bile olsa protez uzuv tasarlamaya çalışacağım, çünkü "normal" tam olarak nedir?” şeklinde konuştu. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brick by Lego Brick, Teen Builds His Own Prosthetic Arm - Medscape - Feb 07, 2019

Migren Diyabet Riskini Azaltıyor Mu?

29 Temmuz 2019

Önceki çalışmalar migren, özellikle auralı migrenin, hiperlipidemi ve hipertansiyon riski ile koroner kalp hastalığı riskine işaret etmektedir. Daha önceki çalışmalarda migren ile genel ve spesifik kardiyovasküler olayların riski arasında bir bağlantı bulunmuştur. Buna karşılık, Fransa merkezli yapılan “Kadın Sağlığı Çalışması” araştırmacıları migren ve diyabet arasında ilişki bulunamamıştır.

Her iki hastalığın prevalansının yüksek olmasına rağmen, migren ve tip 2 diyabet arasındaki ilişki tanımlanamamıştır. Bu bilgi açığından yola çıkan Fransız araştırmacılar E3N adını verdikleri çalışma ile tam takip verileri olan ve başlangıçta diyabet tanısı olmayan 74.247 kadını değerlendirdiler.

Devam eden E3N araştırmasına katılanlar, 2 yılda bir doldurdukları anket ile tip 2 diyabet gelişimi ve migren de dahil olan birçok soruyu cevapladılar. Araştırmacılar ayrıca, bildirilen tüm teşhisleri onaylamak için sağlık sigortası verilerine ve diğer verilere de eriştiler. Katılımcıların, E3N araştırmacılarının Nisan 2004’te takip anketlerine başladıkları ortalama yaşları 61 idi. Araştırma ekibi, kadınları üç gruba ayırdılar: Aktif migren, migren geçmişi ve migren öyküsü yok. Ayrıca tip 2 diyabet gelişen kadınlarda ikincil bir analiz yaptılar ve zaman içinde bu gruptaki migren prevalansına baktılar.

Ciddi Bir Risk Azalması Görüldü

2004 ve 2014 yılları arasında 2372 kadında tip 2 diyabet vakası görüldü. Aktif migreni olan kadınlarda durumu geliştirme olasılığı daha düşük bulundu. Bu grup, migren öyküsü olmayanlara kıyasla farmakolojik olarak tedavi edilmesi gereken tip 2 diyabet gelişme riskinde %20 azalma gösterdi. Çok değişkenli modellemede ise bu oran %30 olarak hesaplandı.

Her ne kadar migren ve düşük diyabet riski arasındaki bir ilişkinin arkasındaki mekanizmalar kesin olarak bilinmese de, araştırmacılar bazı hipotezler önerdiler. Geçmiş araştırmalar, insülin reseptörü genindeki polimorfizmler ile migren arasındaki bir bağlantıya işaret ederken, diğer araştırmalar migren ataklarından önce plazmada serbest yağ asitlerinde bir yükselme bildirdi. Açlık da aynı zamanda hipoglisemi ve artan keton cisimciği nedeniyle migren gelişiminde rol oynayabiliyordu.

Baş ağrısı tedavi kliniklerinde tip 2 diyabetli hastaların az sayıda olması da bu bulguların klinik uygulamadaki gözlemlerle uyumlu olduğunu göstermektedir.. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fagherazzi G, et al. Associations Between Migraine and Type 2 Diabetes in Women: Findings From the E3N Cohort Study. JAMA Neurol. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamaneurol.2018.3960. [Epub ahead of print]

Uyku Sorunlarına Karşı Melatonin Kullanılmalı Mı?

26 Temmuz 2019

Melatonin hormonu sirkadiyen ritm bozuklukları veya jet lag gibi sirkadiyen ritmin bozulduğu durumlarda salılanabilmektedir. Ancak, ABD'li tüketicilerin 2018'de melatonin takviyeleri için 400 milyon doların üzerinde para harcadığı bildirilmiş ve sağlıklı bireylerin de melatonini sıklıkla kullandığı görülmüştür.

Bu durum, sağlık profesyonelleri arasında hormonun güvenliği konusundaki endişelerin dillendirilmesine, jet lag için kullanılıp kullanılmayacağına ve çocuklarda kullanımının kısıtlanıp kısıtlanmamasına ilişkin sorulara yol açtı. Bu sebeple ABD’li bir grup araştırmacı hormonun nasıl kullanılması gerektiğine dair görüşlerini yayına çevirdiler.

Son yıllarda melatonin üzerine yapılan çok miktarda araştırma bulundu. Son 20 yılda 200'ü randomize kontrollü çalışma ve 195 sistematik derlemeden oluşan 4000'den fazla çalışmanın yayınlandığına dikkat çekildi. Melatoninin, enerji metabolizmasının yanı sıra kardiyovasküler, üreme, bağışıklık, solunum ve endokrin sistemler üzerindeki aşağı akım etkileri de dahil olmak üzere birçok fizyolojik süreci etkilediği gösterildi.

Melatonin, hem günlük hem de mevsimsel zaman ölçeğinde senkronize olmakta ve melatonin seviyelerinde günlük varyasyon bireyler arasında değişkenlik göstermektedir. Örneğin, erken kalkmayı tercih edenler, geç kalkmayı tercih edenlere göre daha erken günlük melatonin üretimine başlarken, uzun uyuyanlar, daha az uyuyanlara göre daha uzun süre hormon üretme eğilimindedir.

Melatoninden Önce Diğer Faktörler Kontrol Edilmeli

Ayrıca, belirli bir melatonin dozu absorbe edilme, dağıtılma, metabolize olma ve ortadan kaldırılma şeklindeki farmakokinetik farklılıklar nedeniyle, bireyler arasında farklı plazma seviyelerinde görülebilmektedir. Bu farklılaşmalar bireyin yaşından ve klinik durumundan, patolojik koşulların varlığından ve gastrointestinal sistem, karaciğer ve böbreklerin fizyolojik performansından etkilenebilmektedir. Bu faktörler yeterince dikkate alınmazsa melatoninin klinik etkinliği değişecektir.

Peki kabul görmüş bir klinik durumu bulunmayan bireyler tarafından melatoninin kullanımı gerekli midir? Uzmanlar, ışığa maruz kalma gibi belirli davranışlar durumunda, özellikle düşük uyku kalitesine ilişkin problemlerin oluşmasıyla birlikte, uykuyu düzenlemek için melatonin hormonunu kullanılabileceğini ancak melatonin takviyesine başvurmadan önce tüm faktörlerin ele alınması gerektiğini söylüyor. Kullanılma kararı alındığı durum da, bireyin günlük doğal başlangıç melatonin düzeylerinin ölçümlenmesi sonrasında uygun bir doza karar vermeden önce dikkate alınmalıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cipolla-Neto J. Melatonin as a Hormone: New Physiological and Clinical Insights. Endocr Rev. 2018 Dec 1;39(6):990-1028. doi: 10.1210/er.2018-00084.

Ekrana Bakarak Geçirilen Sürenin Çocuklar Üzerindeki Etkisi

25 Temmuz 2019

Ergenlik çağında beyin, birçok faktörden etkilenen derin yapısal değişikliklerden geçer. Ekran karşısında geçirilen süre (örneğin televizyon veya video izlemek, video oyunları oynamak veya sosyal medya kullanmak) çocuklarda ve ergenlerde beyinde değişikliklere yol açabilecek yaygın bir etkinliktir. Ancak bununla birlikte, beyin yapısı üzerindeki etkisi iyi anlaşılmamıştır.

Adolesan Beyin Bilişsel Gelişimi (ABCD) çalışması adı verilen bir çalışma ile bu etkinin incelenmesi amaçlandı. Kesitsel çalışmada çok değişkenli bir yaklaşım kullanıldı. Bu yaklaşımın geçerliliği, bu yapısal korelasyon ağları ile psikopatoloji veya biliş arasındaki ilişki belirlenerek test edilmiştir.

Çalışma 9 ve 10 yaşındaki 11.500 çocuğu 10 yıla kadar takip etmeyi amaçladığı için türünün en büyüğüdür. Her 2 yılda bir ekran karşısında geçirilen süre ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) beyin taramalarından elde edilen veriler hakkında ayrıntılı bilgiler içerecektir. Diğer çevresel faktörlerin etkilerini ekran karşısında geçirilen sürenin etkisinden ayırmaya çalışmak için çok değişkenli bir araç kullanılacak. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan ilk bulgular şimdiye kadar elde edilmiş olan 4500 kişiden alınan temel verilere odaklanmaktadır.

Direkt Bir Etki Görülmedi

İlk kesitsel bazal analizde, çoğu katılımcıda yüksek seviyedeki ekran aktivitesi ile ilişkili herhangi bir olumsuz etki gözlenmedi. Ancak, bir alt grupta ekran kullanımının olası bir olumsuz etkisi gözlendi. Bu grup ön beyinleri arka beyinden daha az olgunlaşmış bireyleri içeriyordu. Bu grupta, ekran karşısında daha çok süre geçiren çocuklar daha yüksek düzeyde agresif davranış ve düşük bilgi tabanlı zeka gösterdi.

Araştırma ekibi ekranda geçirilen süreye bağlı direkt bir etki gösteremedi ve bulgular farklılık gösterdi. Yani ekran karşısında geçirilen sürenin direkt negatif bir etkisi olduğu kanıtlanamadı. Çalışma ekibi sonuç olarak gelecekteki araştırmaların, çeşitli ekran etkinlik biçimlerinin psikopatolojiyi ve bilişsel işlevleri nasıl etkilediği ve bunun gelişim boyunca etkisinin nasıl olacağına odaklanması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Paulus MP, et al. Screen media activity and brain structure in youth: Evidence for diverse structural correlation networks from the ABCD study. Neuroimage. 2019 Jan 15;185:140-153. doi: 10.1016/j.neuroimage.2018.10.040. Epub 2018 Oct 16

İnfluenza Aşılarını Daha İyi Yapabilir Miyiz?

25 Temmuz 2019

İnfluenza virüsleri, özellikle de influenza A virüsleri, dünya çapında önemli derecede morbidite ve mortaliteye neden olmakta ve küresel sağlık için kalıcı bir tehdit oluşturmaktadır. Grip virüsleri, sırasıyla mevsimsel ve pandemik influenza olarak adlandırılan, farklı epidemiyolojik formlarda ortaya çıkan antijenik “drift” ve antijenik “şift” olarak adlandırılan iki farklı antijenik çeşitlilik mekanizmasına sahiptir.

Antijenik drift, viral hemaglutinin ve nöraminidaz genlerinde nokta mutasyonlarının birikmesinden kaynaklanan sürekli bir süreçtir. Bu süreç hem influenza A hem de B virüslerinde meydana gelir ve mevsimsel grip salgınlarından sorumludur. Çünkü bu mutasyonlar virüsün, önceki doğal maruziyet veya aşılamalar tarafından indüklenen bağışıklık korumasından kaçmasına izin verir. Mevsimsel grip salgınları her yıl düzenli bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bunlar genellikle bir grip pandemisine göre halkın dikkatini daha az çekmektedir. Bununla birlikte, pandemiden daha fazla kümülatif morbidite ve mortaliteye neden olmuştur. Her yıl dünya genelinde 291.233 - 645.832 arasında insanın mevsimsel influenzaya bağlı solunum sorunları nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Öte yandan antijenik şift, insan popülasyonunun büyük çoğunluğunun bağışıklığa sahip olmadığı yeni influenza A virüslerinin, bir hayvan kaynağından veya hayvan ve insan virüsleri arasındaki rekombinasyon yoluyla de novo olarak ortaya çıktığı öngörülemeyen bir olaydır. Bu yeni virüsler ayrıca insanlar arasında önemli şekilde yayılma kapasitesine sahip olduğundan, grip salgını ortaya çıkarabilmektedir. Son 100 yıl boyunca 1918, 1957, 1968 ve 2009 yıllarında dört grip salgını meydana gelmiştir.

Aşı Üretim Çizelgesi Esnekliği Azaltıyor

Grip önlenmesinin temel dayanağı aşılamadır. Mevcut influenza aşıları, özellikle “suş-spesifik” aşılama olarak adlandırılan tek bir influenza suşuna karşı koruma sağlamak üzere tasarlanmıştır. İnfluenza virüsü suşlarının drift eğilimi göz önüne alındığında, her mevsimsel salgın için maksimum koruma sağlamak amacıyla, her yıl gelecek sezonda dolaşıma girmesi öngörülen virüslere karşı grip aşıları geliştirilmelidir. Geçmiş veriler, mevsimsel grip aşısının hastaneye yatış ve grip kaynaklı ölümlerin sayısını azalttığını açık bir şekilde göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılan 2017-2018 mevsimsel grip aşısı, küçük çocuklar hariç çoğu insanda baskın viral suşa (influenza A H3N2) karşı bildirilen çok düşük ara etkililik ile karışık koruma dereceleri sunmuştur. Bu mevsimsel influenza aşısı etkililiği derecesi, kısmen aşının halka sunulmadan en az 6 ay önce aşı virüsü suşlarının seçilmesini gerektiren aşı üretim zaman çizelgesinden kaynaklanabilir. Grip aşısının büyük bir çoğunluğu virüsün yumurtalarda çoğaltılmasıyla üretildiği için, yaygın dağıtım için yeterli aşı üretmek için bu süreye ihtiyaç vardır. Bazı yıllarda, dolaşımdaki influenza suşları, bu 6 aylık zaman diliminde suş seçiminden üretimin tamamlanmasına kadar önemli ölçüde kaymaktadır.

Üretim süreci başlatıldığında, farklı bir suş ile sürece yeniden başlamak çok pratik değildir. Sonuçta, aşı virüsü ve dolaşımdaki virüs suşu arasında bir antijenik uyumsuzluk ortaya çıkmakta ve bu da düşük aşı etkinliğine neden olmaktadır. Bunların yanı sıra aşı etkinliğini etkileyen diğer faktörler de mevcuttur. Örneğin, 2017-2018 influenza mevsiminde, dolaşımdaki H3N2 virüslerinin, aşı üretim sürecinde kullanılan virüse antijenik olarak iyi uyduğu görülmüştür ve henüz ara raporlar, genel aşı etkinliğinin dolaşımdaki H3N2 virüslerine karşı sadece %25 olduğunu göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Catharine I. Paules and Anthony S. Fauci. Influenza Vaccines: Good, But We Can Do Better, J Infect Dis. 2019 Jan 31.

Doğum Yapmak Kardiyovasküler Riski Arttırıyor Mu?

23 Temmuz 2019

Yeni araştırmalar, doğum yapmış kadınların yapmamış olan kadınlara kıyasla kardiyovasküler hastalık (KVH) ve inme açısından önemli ölçüde daha yüksek bir risk taşıyabileceğini ve her canlı doğumda bu riskin arttığını gösterdi. Araştırmacılar, 3 milyondan fazla katılımcı arasında 150.000'den fazla KVH vakası içeren 10 çalışmadan oluşan bir meta-analiz yaptılar ve parite ile nullipariteye kıyasla %14 daha yüksek risk buldular.

Kardiyovasküler hastalığın gelişiminde paritenin önemli bir rol oynadığı bildirilmiş olsa da sonuçlar tartışmalıydı. Bu sebeple Çinli araştırmacılar bir metaanaliz yaparak bu riski değerlendirmeye karar verdiler. PubMed ve Web of Science veritabanları, alınan makalelerin kaynakçalarının manuel olarak taranmasıyla 1 Haziran 2018'e kadar yayınlanmış çalışmalar için tarandı. Çok değişkenli düzeltilmiş nispi riskler rastgele etki modelleri kullanılarak toplandı.

Doğum Yaptıkça Risk Artıyor

İlk literatür araştırmasında tespit edilen 4746 alıntıdan yola çıkan araştırmacılar meta-analizde 10 kohort çalışmasını (hepsi 1987 ve 2018 arasında yayınlandı) almaya karar verdiler. Bu 10 çalışmadan 9'u doğum yapmış ve yapmamış kadınları kıyaslıyor ve 8 çalışma parite sayısının doz-cevap analizini içeriyordu. Çalışmalar İsveç (n = 1), Amerika Birleşik Devletleri (n = 4), Çin (n = 2), Birleşik Krallık (n = 2) ve birçok Avrupa ülkesinde (n = 1) yapılmıştı.

Çalışma örnekleri 867 ila 1.332.062 kadın arasında, KVH vakalarının sayısı 45 ila 65.204 arasında ve ortalama takip süresi 6 yıl ile 52 yıl arasında değişmekteydi. Tüm çalışmaların yüksek kalitede olduğu kabul edildi.

Parite nulliparite ile karşılaştırılırken parite ve kardiyovasküler hastalık riski arasında anlamlı bir ilişki gözlendi, göreceli risk oranı 1,14 olarak hesaplandı ve istatistiksel açıdan anlam vardı. Doz yanıt analizine göre de doğum sayısı arttıkça KVH riskinde paralel bir artış oluyordu.

Elde edilen bulgular, doğum yapmanın ve gebelik sayısının kardiyovasküler hastalık riski ile olduğunu gösterdi. Dahil edilen çalışmaların sayısı sınırlı olduğundan, bulguları doğrulamak için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiği belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Li W, et al. Parity and risk of maternal cardiovascular disease: A dose-response meta-analysis of cohort studies. Eur J Prev Cardiol. 2018 Dec 19:2047487318818265. doi: 10.1177/2047487318818265. [Epub ahead of print]

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

Sallanarak Uyumak Hafızayı Geliştiriyor

19 Temmuz 2019

Yapılan iki yeni çalışmada, genç erişkinlerde ve farelerde, sallanma hareketinin hem uykuya dalma süresini kısalttığı hem de uyku sırasında hafıza güçlenmesini arttırdığı ortaya kondu. İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi araştırmacıları daha önce, 45 dakikalık uyku sırasında sürekli sallanmanın insanların daha hızlı uykuya dalmalarına ve daha sağlıklı uyumalarına yardımcı olduğunu göstermişlerdi. Yaptıkları yeni çalışmada, gece boyunca sallanmanın uyku ve bununla ilişkili beyin dalgaları üzerindeki etkilerini araştırdılar.

Araştırmacılar, 18 sağlıklı genç yetişkinin laboratuvarda uyku monitorizasyonunu yaptılar. Çalışmadaki ilk gece, gençlerin laboratuvar ortamında uyumaya alışmaları içindi. Katılımcılardan biri hafifçe sallanan bir yatakta, diğeri ise hareket etmeyen bir yatakta uyuyarak iki gece daha laboratuvarda kaldılar. Araştırmacılar, katılımcıların sallanırken daha hızlı uykuya daldıklarını ve uykuya daldıktan sonra, non-REM uykusunda daha fazla kaldıklarını, daha derinden uyuduklarını ve gece daha az uyandıklarını gördüler.

Araştırmacılar bir sonraki aşamada daha iyi bir uykunun hafızayı nasıl etkilediğini değerlendirdiler. Hafızayı değerlendirmek için katılımcıları kelime çiftleri üzerinde çalıştırlar. Uyandıklarında ertesi sabaha göre, bir akşam oturumunda bu eşleştirilmiş sözcükleri hatırlamadaki hassasiyetlerini ölçtüler. Katılımcıların sabah testlerinde, uyku sırasında sallandıklarında daha iyi olduklarını buldular. Sürekli sallanma hareketi, beynin talamo-kortikal ağlarındaki sinirsel aktivitenin senkronize edilmesine yardımcı oldu.

Sallanmak Öğrenmeyi de Etkiliyor

İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nden araştırmacıların fareler üzerinde yaptıkları ikinci çalışmada, sallanmanın diğer türlerde uykuyu destekleyip desteklemediği değerlendirildi. Araştırmacılar, fareler uyuduklarında kafesleri sallamak için pistonlu çalkalayıcılar kullandılar. Fareler için en iyi sallanma sıklığının, insanlardan dört kat daha hızlı olduğunu fark ettiler. Sallanmanın insanlarda olduğu gibi farelerde de uykuya dalma süresini azalttığını ve uyku süresini arttırdığını gördüler. Bununla birlikte, farelerin daha derin uyuduğuna dair bir kanıt yoktu.

Araştırmacılar, sallanmanın uyku üzerindeki etkilerinin, vestibüler sistemin ritmik uyarılmasına bağlı olduğunu düşündüler. Faredeki bu kavramı araştırmak için, vestibüler sistemleri, kulaklarında bulunan ve non-fonksiyonel otolitik organlar tarafından bozulan hayvanları incelediler. Fonksiyonel otolitik organları olmayan farelerin, uyku sırasında sallanmanın faydalı etkilerinin hiçbirini yaşamadığını gördüler. Araştırmacılar bulguların, uykusuzluk ve ruh hali bozukluğu olan hastaların yanı sıra sıklıkla kötü uyku ve hafıza yetersizliği olan yaşlıların tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  1. Perrault et al. Whole-Night Continuous Rocking Entrains Spontaneous Neural Oscillations with Benefits for Sleep and Memory. Current Biology, DOI: 10.1016/j.cub.2018.12.028
  2. Kompotis et al. Rocking Promotes Sleep in Mice through Rhythmic Stimulation of the Vestibular System. Current Biology, 2019 DOI: 10.1016/j.cub.2018.12.007

Talk Pudra İnsan Sağlığına Zararlı mı?

19 Temmuz 2019

Kanada hükümeti, bazı ürünlerde talk kullanımını yasaklayan veya kısıtlayan önlemler almayı planlıyor. Yeni taslak tarama değerlendirmesinde, serbest talk pudralarının solunmasının ve dişi genital bölgesinde talk içeren bazı ürünlerin kullanılmasının insan sağlığına zararlı olabileceği öneriliyor.

Taslak tarama değerlendirmesinde tespit edilen riskleri yönetmek için olası önlemleri ana hatlarıyla belirten Risk Yönetimi Kapsamı, Kanada gazetesinde 60 günlük dönemde kamuoyunun yorumuna açık bir şekilde yayınlandı. Son tarama değerlendirmesi ve risk yönetimi yaklaşımında, herhangi bir yorum ve istişare sürecinde alınan yeni kanıtların dikkate alınacağı belirtildi.

Taslak değerlendirmede, gıda ve ilaçlardaki talk dahil olmak üzere oral maruziyetlerden, talk içeren ürünlerin cilde uygulanması gibi dermal maruziyetlerden veya kuru saç şampuanı, göz farı ve allık gibi sıkıştırılmış toz ürünlerden inhalasyon maruziyetinden kaynaklanan insan sağlığı risklerinin tanımlanmadığı belirtildi. Bununla birlikte, değerlendirme insan sağlığına yönelik potansiyel kaygı oluşturabilecek, iki maruziyet senaryosu belirlendi.

İlki, vücut tozu, bebek tozu, yüz tozu, ayak tozu gibi kişisel bakım ürünleri kullanımı sırasında potansiyel olarak akciğerlere zarar verebilecek ince talk parçacıklarının solunmasıydı. Diğer endişe verici senaryo, cinsel organları içeren kadın perineal alanının vücut tozu, bebek tozu, bebek bezi ve kızarıklık kremleri, genital ter önleyiciler ve deodorantlar, vücut bezleri, banyo topları gibi talk içeren öz bakım ürünlerine maruz kalmasıydı. Belgede, bu maruziyet türünün nüfus çalışmalarında yumurtalık kanseriyle ilişkilendirildiği belirtildi.

Kanada'dan gelen bu hamle ile birlikte ABD’de kadın genital bölgesinde talk kullanımının yumurtalık kanserine katkıda bulunup bulunmadığı konusu tekrar gündeme geldi. Bazen asbest ile kontamine olduğu için talkın kendisinin kanserojen olup olmadığı tartışılıyor.

Bilimsel Topluluk Bir Uzlaşmaya Varamadı

Avrupa Kanser Önleme Dergisi'nde yayınlanan yeni bir inceleme, "verilerin kozmetik talkın yumurtalık kanserine neden olduğunu göstermediği" sonucuna varıldı. Perineal tozlama çalışmalarındaki heterojenlik, maruziyet ölçümlerinin geçerliliği ve tutarlı bir doz-cevap etkisinin olmayışı nedensel çıkarımlar yapmayı sınırlayan önemli endişeler doğurdu. Daha da önemlisi, eksternal talk tozunun kadın üreme sistemine girip girmediği bilinmiyor ve talk püskürtülen diyaframlar ve lateks prezervatifleri gibi internal talk maruziyet ölçümleri yumurtalık kanseri riski ile hiçbir ilişki göstermiyor.

Epidemiyoloji’de yakın zamanda yapılan bir derlemede, "genel olarak perineal talk kullanımı ile yumurtalık kanseri arasında tutarlı bir ilişki olduğu" sonucuna varıldı. Bu derleme, en az 50 yumurtalık kanseri vakası içeren ve 24 vaka kontrol çalışmasına (13,421 vaka) ve üç kohort çalışmasına (890 vaka, 181,860 kişi-yıl) bakılmış gözlemsel çalışmaların meta-analizine dayanıyordu.

Talk-Asbest Bağlantısı Açıklandı

Gıda ve İlaç İdaresi'ni açıklamasında, talkın doğal olarak meydana gelen, magnezyum, silikon, oksijen ve hidrojenden oluşan topraktan çıkarılan bir mineral olduğunu ve doğal olarak oluşan başka bir silikat minerali olan asbestin toprağa yakın yerlerde bulunabileceğini ve bu nedenle madencilik alanlarının dikkatlice seçilmesi gerektiğine dikkat çekti.

IARC, asbest içeren talkı “insanlara kanserojen” olarak sınıflandırıyor. İnsan çalışmalarından elde edilen verilerin yetersizliğine ve laboratuar hayvanı çalışmalarındaki sınırlı veriye dayanarak, IARC, asbest içermeyen inhale talkları "insanlarda kanserojenlik olarak sınıflandırılamaz" olarak sınıflandırıyor.

Yumurtalık kanseriyle bağlantıyı gösteren insan çalışmalarından elde edilen kanıtlar sınırlı olduğundan, IARC talk bazlı vücut pudrasının perineal (genital) kullanımını "muhtemelen insanlara kanserojen" olarak sınıflandırıyor. Öte yandan ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, "kanıtların ağırlığının perineal talk maruziyeti ile artmış yumurtalık kanseri riski arasındaki ilişkiyi desteklemediğini" belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zosia Chustecka Canada Says Talc May be 'Harmful to Human Health' - Medscape - Dec 07, 2018.

Primer Hedefli Kas Reinnervasyonu Hayalet Uzuv Ağrısını Azaltıyor

18 Temmuz 2019

Travma, kanser veya zayıf kan dolaşımı nedeniyle ekstremite kaybı sonrasında hayalet uzuv sendromu ortaya çıkabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde ampütasyon yapılan kişilerin yaklaşık %75'inde bu sebepten ağrı hissi görülebilmektedir. Ohio Eyalet Üniversitesi Wexner Tıp Merkezi ve Tıp Koleji araştırmacıları, primer hedefli kas reinnervasyonu (TMR) kullanımı ile ampütasyon sonrası hayali uzuvların güdük ağrısının önlenmesi veya azaltılmasının mümkün olabildiğini iddia ettiler.

Primer TMR, amputasyon sırasında kesilen sinirlerin etraftaki kaslara yeniden yönlendirilmesi prosedürüdür. TMR ilk olarak ampute üst ekstremite protezlerinin daha iyi kontrol edilmesini sağlamak için geliştirilmiştir. Geleneksel olarak doktorlar ameliyatı ilk ampütasyondan aylar veya yıllar sonra gerçekleştirirler. Cerrahların, işlemin belli ağrı nedenlerini de iyileştirdiğini keşfetmesiyle, bu prosedür semptomatik nöroma veya hayalet uzuv ağrısı olarak adlandırılan düzensiz sinir uçlarını tedavi etmek için kullanmaya başlanmıştır.

Araştırmacılar bu yöntemin, hayalet uzuv ve rezidüel uzuv ağrısını büyük ölçüde azalttığını belirttiler. En son çalışmalarında, bu tekniğin diz altı amputasyonlarında nasıl uygulanacağını açıkladılar. Diz altı ampütasyon uygulanmış kişilerde TMR'nin ayrıntılı bir tanımını ve primer TMR'nin ağrıyı önleme konusundaki faydalarını raporladılar.

Araştırmacılar üç yıl boyunca, diz altı ampute kişilerde 18’i primer ve 4’ü sekonder olmak üzere 22 TMR ameliyatı yaptılar. Hastaların hiçbirinde semptomatik nöroma gelişmedi ve primer TMR alan hastaların sadece %13'ü altı ay sonra ağrı bildirdi.

Araştırmacılar, ampütasyon sonrası önemli miktarda ağrının, rezidü uzuvdaki düzensiz sinir uçlarından, yani semptomatik nöromlardan kaynaklandığını belirttiler. Sinirler kesildiğinde ve adreslenmediğinde oluştuğunu, bu kesilmiş sinir uçlarının yakındaki bir kastaki motor sinirlere bağlanmasının, vücudun sinir devrelerini yeniden kurmasına izin verdiğini aktardılar.

Bu prosedür ile hastaların narkotik ve sinir ağrısına bağlı diğer ilaçları kullanması önemli ölçüde azaltıldı ve yaşam kaliteleri büyük ölçüde arttı. TMR'nin, çeşitli onaylanmış ağrı anketleri yoluyla ağrı skorlarını ve çoklu ağrı tiplerini azalttığı gösterildi. Bu bulgular, ameliyatın, hayali ve diğer ekstremite ağrılarının doğrudan büyük ölçüde azaltabileceğini gösteriyordu.

Sadece Ağrıyı İyileştirmiyor

Araştırmacılara göre, üst ekstremite amputasyonlarında, iyileşmiş ağrı sonuçlarına ek olarak hastalar bu yolla protezlerini daha iyi kullanılıp, kontrol edebiliyorlar. TMR, hastanın düşünceleriyle daha fazla bireysel kas ünitesi ateşlemesine izin veriyor ve gelişmiş sezgisel kontrol ile, daha gelişmiş fonksiyonel hareketler ve gelişmiş bir protezle daha geniş bir hareket alanı imkanı tanıyor.

Araştırmacılar, primer TMR'nin, düzensiz sinir uçlarının gelişmesini önlemek ve her tür amputasyonda hayalet ve diğer uzuv ağrısını azaltmak için güvenilir bir teknik olduğunu vurguladılar. İlk amputasyon sırasında yapıldığında, minimum sağlık riski olduğunu ve iyileşmenin geleneksel amputasyon cerrahisine benzediğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ohio State University Wexner Medical Center. "Rerouting nerves during amputation reduces phantom limb pain before it starts: Researchers find life-altering benefits to surgery developed for advanced prosthetics." ScienceDaily. ScienceDaily, 28 December 2018.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

e-Sigara, Nikotin Bandı ve Nikotin Sakızından Daha Etkili Bulundu

16 Temmuz 2019

Sigarayı bırakmak için e-sigara kullananların, bant ya da sakız gibi nikotin alternatifi ürünleri kullananlara kıyasla, 1 yılda sigarayı bırakma ihtimalinin neredeyse iki katı olduğu tespit edildi.

Çalışmayı NEJM’de yayınlayan Hajek, "Bu çalışma, e-sigaraların sigarayı bırakmaya yardımcı olmadaki etkinliğini test eden ilk çalışmadır. E-Sigaralar, nikotin alternatifi ürünlerin altın standart kombinasyonundan neredeyse iki kat daha etkiliydi." dedi. Hajek, Çok sayıda sigara içicisi, e-sigaraların yardımıyla sigarayı başarıyla bıraktıklarını bildirmelerine rağmen sağlık uzmanları, randomize kontrollü çalışmalarda net kanıt bulunmadığı için kullanımlarını önerme konusunda isteksiz davrandılar." şeklinde sözlerini sürdürdü. Araştırmada Hajek ve meslektaşları tarafından sunulan kısa süreli güvenlilik verileri sonlanım noktaları açısından iyi görünmektedir. Editörlere göre ise, e-sigaraların uzun vadeli riskleri henüz bilinmemektedir ve bazı araştırmalar, e-sigara kullanıcılarında meydana gelen doku değişikliklerinin geleneksel sigara ile görülenlere benzer olduğunu göstermiştir. Buna karşın, nikotin alternatifi ürünlerin kabul edilebilir güvenlik profillerine sahip oldukları bilinmektedir.

Uzun Vadedeki Riskler Bilinmiyor

Davranış Bilimleri Araştırma Merkezi'nden Borrelli, "Ek bir sosyal çekince ise, yetişkinlerde e-sigara kullanımının çocuklar ve genç yetişkinler üzerindeki olabilecek etkisidir. "Yetişkin bireylerin kullanımımı ile çocuklar yalnızca e-sigara buharına maruz kalmayıp aynı zamanda bağımlılık davranışını da modelleyebilir." diye sözlerine devam etti. Ayrı bir yazıda, dergi genel yayın yönetmeni Jeffrey M. Drazen ve ekibi, e-sigaralarda kullanılan aromalar göz önüne alındığında, çocuklara ve gençlere olası zararlarını yineledi. Çalışma, bazı aktif sigara içicilerin e-sigaralar yoluyla nikotin alarak sigarayı bırakabileceğini veya azaltabileceğini öne sürmesine rağmen, e-sigaralar şu anda regülasyon altında olmadığından, alınan nikotin miktarı ve bu ürünlerin uzun vadeli yan etkileri bilinmiyor. Çalışmayı yorumlayan Dr.Peters, “Bu noktada, hastalara uzun süreli e-sigara kullanımının artı ve eksilerini bilmediğimizi söylüyorum. E-sigaralar daha uzun bir süre boyunca düzenli bir şekilde incelenip çalışılana kadar standart yöntemlerin kullanmasını öneririm." şeklinde konuştu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy Peter Hajek, Ph.D., Anna Phillips-Waller, B.Sc., Dunja Przulj, Ph.D., Francesca Pesola, Ph.D., Katie Myers Smith, D.Psych., Natalie Bisal, M.Sc., Jinshuo Li, M.Phil., Steve Parrott, M.Sc., Peter Sasieni, Ph.D., Lynne Dawkins, Ph.D., Louise Ross, Maciej Goniewicz, Ph.D., Pharm.D

Sezaryenle Doğan Çocuklarda Gıda Alerjisi ve Hırıltılı Solunum

16 Temmuz 2019

Yapılan yeni bir çalışma ile sezaryen doğumun, vajinal doğumla karşılaştırıldığında erken çocukluk döneminde hırıltı veya gıda alerjisi riskini arttırıp arttırmadığı incelendi. Bebeğin hırıltısı ve 8 aydan sonra başlayan gıda alerjileri her 4-6 ayda bir 3 yaşına kadar her ankette rapor edildi.

Her ne kadar genetik çeşitlilik bazı bireyleri alerjik bozukluklara maruz bıraksa da, maternal obezite, aşırı steril ortamlara maruz kalma gibi diğer faktörler de rol oynayabilmektedir. Doğumda edinilmeyen mikrobiyom eksikliği astım ve alerjik bozukluklardaki artışı etkileyen biyomekanizma olarak öne sürülmüştür. Memeliler doğum sırasında yenidoğanlarını, yenidoğanın bağışıklık sisteminin gelişimine katkıda bulunduğu düşünülen maternal doğum kanalı mikroplarıyla aşılar. Yenidoğan, bu normal doğum sürecinde annenin vajinal ve dışkı mikrobiyomunu alır. Bu mikrobiyal maruz kalma ayrıca, yenidoğanın bağışıklık sisteminin dengelenmesine yardımcı olur. Sezaryen doğum ile doğan bebekler, doğum sırasında annelerinin vajinal ve rektum bakterilerini edinemezler. Bu önemli süreç bazı çalışmalarda doğum şeklinin çocukluk çağında alerjik bozukluk riskini neden etkilediğini açıklayabilir. Bununla birlikte, diğer çalışmalar doğum şekli ile alerjik bozukluk riski arasında anlamlı bir ilişki olmadığını göstermiştir. Bulgulardaki farklılıklar, mikrobiyom fertilizasyonunun etkisine aracılık edebilen veya değiştirebilen faktörlere bağlanabilir. Çalışmalar, örneğin emzirmenin astım, alerjik dermatit ve gıda alerjisi gibi alerjik hastalıkların gelişmesine karşı koruyucu bir etkisi olduğunu göstermiştir. Spesifik olarak anne sütü, anneden çocuğa aktarılan faydalı mikroplar içerir. Yaşamın ilk yılında emzirmek, doğum şekli ve alerjik bozukluklar arasındaki nedensel yolda olası bir aracı olabilir, ancak çalışmalar yetersizdir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı doğum şeklinin hırıltı veya gıda alerjisi riskini etkileyip etkilemediğini ve emzirmenin doğum şekli ile hırıltı veya gıda alerjisi arasında gözlenen ilişkiye aracılık edip etmediğini değerlendirmektir.

Upstate KIDS Çalışması, infertilite tedavisi ile çocuk gelişimi arasındaki ilişkiyi incelemek için kurulan uzunlamasına, prospektif bir doğum kohortudur. Kohort, Eylül 2008 ve Aralık 2010 arasında doğan New York Şehri hariç, New York Eyaleti'ndeki 5.753 canlı doğumu içeriyordu. 5 yaşından küçük çocuklarda astım tanısı koyma zorluğu nedeniyle erken çocukluk döneminde hırıltı semptomları kullanıldı. Çalışma anketlerinde çocuklarda astım, rinit ve ekzema için dünya çapında kabul görmüş ve standart bir tarama aracı olan Uluslararası Çocukluk Dönemi Astım ve Alerjiler Çalışması (ISAAC) anketi sonrasında bebeğin hırıltı durumunun maternal raporu modellenmiştir. Acil sezaryen doğumlu bebeklerde gıda alerjisi riski vajinal doğumlu bebeklere göre anlamlı olarak daha yüksekti (risk oranı = 3.02,% 95 güven aralığı: 1.26, 7.25). Planlanan sezaryen doğumlu bebeklerde anlamlı bir risk gözlenmedi. Doğum şekli ve hırıltı arasındaki ilişki gibi, maternal atopi de doğum şekli ve gıda alerjisi arasındaki ilişkide anlamlı bir etken değildi. Acil sezaryen doğum ile doğan çocuklarda, vajinal yolla doğan çocuklara kıyasla doğumdan 36 aya kadar artan hırıltı riski gözlendi. Bir çalışmada acil sezaryenli çocuklarda, planlanan sezaryen doğum ile yapılanlara göre daha yüksek astım riski gözlenirken, diğer bir çalışmada planlı sezaryenli çocuklarda daha yüksek bir risk gözlemlenmiştir. Mikrobiyom edinim hipotezi, sezaryen doğum ile dünyaya gelen çocuklar arasında hastalık gelişiminin ve değişmiş bağışıklık gelişiminin, maternal vajinal ve dışkı mikroflorasıyla sınırlı olmasından veya sınırlı temasından dolayı gecikmiş bağırsak kolonizasyonunun bir sonucu olabileceğini göstermektedir. Fetal membranların yırtılması, acil durum sezaryeninden önce oldukça sık görülür, bu muhtemelen vajinal bakterilerin fetusa yayılmasına neden olur. Bu nedenle, sezaryen doğum ile doğan çocuklar (özellikle planlanan sezaryen ile doğanlar) acil sezaryen doğum ve vajinal doğumla doğanlara kıyasla maternal vajinal ve dışkı mikroflorasına daha az maruz kalmaktadır. Bu hipotez göz önüne alındığında, alerjik bozuklukların, planlanan sezaryen yolla doğanlarda daha yaygın olması beklenir. Upstate KIDS Çalışması'nda acil durum sezaryeni ile doğum yapan bebekler grubunda belirgin şekilde artan hırıltı riski, vajinal mikrofloranın güçlü bir nedensel etkisi olmadığını göstermektedir.

Mikrobiyom Dışındaki Faktörler de Etkili Olabilir

Erken yaşam mikrobiyal transferiyle ilişkili olmayan diğer faktörler de doğum şekli ile hırıltı ve gıda alerjisi arasında gözlenen ilişkiye katkıda bulunabilir. Örneğin, yakın tarihli çalışmalar maternal obezitenin, artmış inflamasyon ve / veya değişmiş bağışıklık tepkisi yoluyla alerjik bozuklukların gelişmesi dahil, yenidoğan ve çocukluk çağı hastalıklarını etkileyebileceğini belirtmiştir. Maternal vücut kitle indeksinin artması, hipertansif bozukluklar ve diyabet gibi gebelik komplikasyonları da artmış sezaryen doğum oranları ile ilişkilidir. Tüm sezaryen doğumlar, yakın zamanda yapılan bir çalışmada doğumdan 36 ay sonra bebeklerde besin alerjisi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. Upstate KIDS kohortunda, sadece acil durum sezaryeni doktor tarafından teşhis edilen gıda alerjisi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. Sonuç olarak, sezaryen yoluyla, özellikle de acil durum sezaryeni ile doğan bebekler, vajinal doğum yoluyla doğanlara göre daha yüksek hırıltı ve gıda alerjisi riski altındaydı. Acil sezaryenle doğan bebeklerde hırıltı ve gıda alerjisi açısından belirgin bir şekilde artan risk ve ABD'de yüksek miktarda sezaryen doğum oranı göz önüne alındığında, acil sezaryenlerin çocuklarda uzun vadeli sağlık sonuçları üzerindeki olası etkilerini daha iyi anlamak önemlidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

The Upstate KIDS Study Temilayo E. Adeyeye; Edwina H. Yeung; Alexander C. McLain; Shao Lin; David A. Lawrence; Erin M. Bell Am J Epidemiol. 2019;188(2):355-362.

Fiziksel Aktivite Yaşlılarda Belleği Koruyabilir

12 Temmuz 2019

Fiziksel aktivitenin biliş üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğuna dair artan kanıtlara ek olarak yeni araştırmalar, bu faydaların Alzheimer hastalığının kan ve beyin biyobelirteçleri ve diğer ortak yaşa bağlı beyin patolojileri olan yaşlı yetişkinlere bile genellenebileceğini göstermektedir.

Illinois, Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezi'nden baş araştırmacı Dr. Aron S. Buchman yaptığı açıklamada "Araştırma ekibimiz, katılımcılarda ölümden ortalama 2 yıl önceki fiziksel aktivite seviyelerini ölçtüler ve ölümden sonra beyin dokularını inceleyerek daha fazla hareket etmenin beyin üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.” dedi.

Daha fazla hareket eden insanlar, hiç hareket etmeyenlere kıyasla daha iyi düşünme ve hafıza becerilerine sahipti. "Hareketin, beyinde mevcut demans belirtileri olduğunda da düşünme ve hafıza becerilerini korumaya yardımcı olacak bir rezerv sağlayabildiğini gördük." diye ekledi.

Araştırmacılar, fiziksel aktivite, Alzheimer Hastalığı ve diğer beyin patolojileri ile bilişsel kapasite arasındaki potansiyel ilişkileri incelemek için, Rush Bellek ve Yaşlanma Projesi'ne katılan 454 daha yaşlı yetişkin üzerinde çalıştılar.

Bu bireylerden 191'inde demans vardı. Çalışma için tüm katılımcılara 20 yıllık bir süre boyunca kapsamlı yıllık tıbbi muayene ve bilişsel test uygulandı. Ölümden sonra beyinleri üzerinde otopsi yapıldı.

Araştırma için, eğitimli teknisyenler 21 bilişsel test uyguladılar ve araştırmacılar bileşik genel bilişsel kapasite puanını hesapladılar. Ayrıca genel bir motor puanı oluşturmak için de 10 motor yetenek ölçtüler.

Araştırmacılar, araştırmada ortaya çıkmış olan deneklerin günlük toplam aktivitenin artmasının bilişsel fonksiyonları arttırdığının veya bunun tersine, kötü bilişsel fonksiyon / demansın bireylerin daha az aktif olmasına neden olabileceği gerçeğinin bir sonucu olabileceğini vurguladılar.

Daha fazla bilgi edinmek için bir dizi duyarlılık analizi yaptılar. Genel bilişsel kapasite için en düşük %5, %10 ve %15'i temsil eden katılımcıları sırayla dışladılar. Her örnekte, toplam günlük aktivite ve motor yetenekler bilişsel kapasiteyle bağımsız olarak ilişkili kaldı.

Bu bulguların halk sağlığı açısından önemli etkileri olabilir, çünkü daha fazla bilişsel aktivite veya fiziksel aktivite gibi esneklik faktörlerinin, Alzheimer hastalığını ve diğer ortak beyin patolojilerini azaltmak için etkili tedaviler olmasa bile yaşamın ileri yıllarında bilişsel fonksiyonlardaki bozulmayı azaltabileceği öne sürülüyor.

Yaşlı yetişkinler arasında daha aktif bir yaşam tarzıyla daha iyi bilişsel kapasite arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizmalar bilinmemektedir. Bachman bununla ilgili, "Bu potansiyel rezervin altında yatan moleküler mekanizmaları belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var." dedi.

Araştırmacılar son olarak, gelecekteki araştırmalarının, yaşamın geç dönemlerindeki hangi fiziksel müdahalelerin bu çalışmada belirtilen bilişsel rezerve katkıda bulunacağını belirlemek üzerine kurgulanacağını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Physical activity, common brain pathologies, and cognition in community-dwelling older adults Aron S. Buchman, Lei Yu, Robert S. Wilson, Andrew Lim, Robert J. Dawe, Chris Gaiteri, Sue E. Leurgans, Julie A. Schneider, David A. Bennett First published January 16, 2019, DOI: https://doi.org/10.1212/WNL.0000000000006954

ABD’de Genç Erişkinlerde Obezite İle İlişkili Kanser İnsidansı Artıyor

12 Temmuz 2019

Yeni bir gözlemsel çalışmaya göre 1995’ten 2014’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde, obeziteye bağlı 12 maligniteden altı tanesinin görülme sıklığı genç erişkinlerde (25-49 yaş) artmıştır. Bununla birlikte, bu kanser (kolorektal kanser hariç) vakaları yaşlı erişkinlerde de (50 yaş ve üstü) daha sık görülmeye başlamıştır.

Çalışma Lancet Halk Sağlığı'nda çevrimiçi yayınlandı. Ancak çalışmanın odak noktası olan genç yetişkinler, yaşlı yetişkinlerden daha büyük yıllık yüzde artışlarına sahipti. Genç erişkinlerde, görülme sıklığı artmış obeziteye bağlı 6 kanser tipi; multipl miyelom, kolorektal, uterus korpusu, safra kesesi, böbrek ve pankreas kanseridir. Öte yandan, gençlerde artmayan obeziteye bağlı 6 kanser tipi; meme, özofageal, gastrik kardiyak, karaciğer ve intrahepatik safra kanalı, tiroid ve over idi.

Obezite ile Kanser İlişkisi Net Değil

Bulgulara rağmen çalışma, obezite ve kanser arasındaki nedensel ilişkinin kanıtı değildir. Ayrıca, çalışmaya dahil olmayan bir uzman "obezite ile ilgili" kanserler kavramını sorgulamıştır. Seattle'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden Ruth Etzioni, verdiği demeçte “Halkı yanlış yönlendiren zararlı yayınlar hakkında endişeliyim.” şeklinde konuştu. Bununla birlikte, Amerikan Kanser Derneği Sürveyans ve Sağlık Hizmetleri Araştırma Programı'nın başkan yardımcısı olan Ahmedin Jemal, sonuçlar hakkında bir uyarıda bulundu. Basın açıklamasında, "Bulgularımız, daha yaşlı erişkinlerde ortaya çıkacak obezite ile ilgili kanser yükünün artmasının bir uyarısı olarak işlev görebilecek bir veriyi ortaya koyuyor." dedi. Jemal, genç erişkinlerde artmış obezite taraması yapılması gerektiğini vurguladı. Harvard Üniversitesi'nden Catherine Marinac ve Brenda Birmann, obezite ile ilgili bildirilen sonuçlarının makul olduğunu söylediler. Ancak araştırmacıların bu ilişkiyi yorumlamasının spekülatif olduğunu da eklediler. Araştırmacılar yalnızca obezite ile ilgili kanserlere bakmadılar ve diğer 18 (obezite ile ilgili olmayan) kanser hakkındaki insidans verilerini de incelediler. Çalışma tartışmaları bölümünde, yazarlar ABD'deki obezite hakkında kapsamlı yorumlarda bulundular ve yeni bulgularının vücut ağırlığında artış gösteren son trendlerle ilgili olabileceğini öne sürdüler. Çalışmanın yazarları, “Bu kanser insidansı eğilimleri ABD'de aşırı kilo veya şişmanlık prevalansındaki hızlı artıştan etkilenmiş olabilir. 1980 ve 2014 arasında, ABD'de obezite prevalansı %100'den fazla (%14,7'den %33,4'e) arttı." yorumunda bulundular.

Başyazar Sung, “Obezite, kanser riskine katkıda bulunabilecek sağlık koşullarıyla ilişkilidir. Örneğin, diyabet, safra kesesi taşları, enflamatuar barsak hastalığı ve dengesiz beslenme bunların arasında sayılabilir. Hepsi kanser yükünü arttırıyor."dedi. Amerikan diyetinin kalitesinin de son yıllarda kötüleştiğini belirten Sung, 2010-2012 arasında 20 ila 49 yaşları arasında olan yetişkinlerin yarısından fazlasının çok az meyve, sebze, kepekli tahıllar, balık ve kabuklu deniz ürünleri tüketirken çok fazla tuzlu yiyecek, fast food gıdalar ve şekerli içecekler tükettiklerini belirtti. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Emerging cancer trends among young adults in the USA: analysis of a population-based cancer registry Hyuna Sung, PhD Rebecca L Siegel, MPH Philip S Rosenberg, PhD Ahmedin Jemal, PhD

İnsanlar Sanal Gerçeklikte Gerçek Hayattakinden Farklı Davranıyorlar

11 Temmuz 2019

Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bir sanal gerçeklik (VR) deneyimi oldukça gerçekçi olabilir. Sanal gerçeklik, psikoloji ve diğer alanlarda bir araştırma aracı olarak giderek daha fazla kullanılmaktadır. Ancak yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgular araştırmacıların sınırlamaları göz önünde bulundurması gerektiğini göstermektedir.

İnsanların gerçek hayatta nasıl düşündüklerini ve davrandıklarını incelemek için VR kullanmak, temelde yanlış olan sonuçlara neden olabilir. Bu, araba kullanırken veya yürürken acil durumlarda nasıl karar vereceğimizi tahmin etmek gibi, gelecekteki davranışlarla ilgili doğru tahminler yapmak için VR’ı kullanan insanlar için derin etkilere yol açabilir. Bu konu ile ilgili çalışan araştırmacılar, VR'daki deneyimlerin gerçek yaşamı kötü bir şekilde yansıtabileceğini ileri sürdüler.

Bulaşıcı esneme, insanlarda ve birkaç diğer sosyal hayvanda görülen, yakınlarda bir esneme tespit ettiklerinde refleks olarak esnemek olarak tanımlanan iyi belgelenmiş bir fenomendir. Bununla birlikte bu yanıtın ilerlemesini etkileyen faktörler büyük ölçüde bilinmemektedir.

Yapılan yeni çalışmada araştırmacılar, özellikle bulaşıcı esnemeye odaklanarak, esnemeyi etkileyen faktörleri incelemek için sanal gerçeklik kullandılar ve "Sosyal varlığın" bulaşıcı esnemeyi engellediğini gösterdiler. İnsanlar izlendiklerine inandıklarında daha az esniyorlardı veya en azından dürtüye direniyorlardı. Araştırmacılar bunun, sosyal ortamlarda esnemenin birçok kültürde can sıkıntısı veya edepsizlik belirtisi olarak algılanmasından kaynaklanabileceğini düşündüler.

Sanal Ortamda “Sosyal Varlık”

Araştırmacılar çalışma için, VR ortamında bulaşıcı esneme sağlamaya çalıştılar. Test deneklerine bir kulaklık taktılar ve esneyen insan videolarına maruz bıraktılar. Bu koşullarda bulaşıcı esneme oranı %30-60'lık tipik gerçek yaşam oranına paralel olarak %38 bulundu. Bununla birlikte, sanal ortamda sanal bir insan avatarı veya sanal bir web kamerası ile izlenmek gibi, sosyal varlık çıktığında, bu deneklerin esnemesi üzerinde çok az etki gösterdi. Denekler bu koşullarda aynı oranda esnediler. Gerçek hayatta bulaşıcı esnemeyi tetikleyen uyaranlar sanal gerçeklikte de aynıydı, ama gerçek hayatta esnemeyi baskılayan uyaranlar sanal gerçeklikte aynı etkiyi göstermedi.

Test odasında gerçek bir kişinin olması ise, esneme üzerinde VR ortamındaki her şeyden daha önemli bir etkiye sahipti. Denekler, eşlik edenleri görmüyor veya duymuyor olsalar da, bir araştırmacının var olduğunu bilmek, deneklerin esnemelerini azalttı.

Araştırmacılar, insanların VR'da psikolojik olarak nasıl tepki verdikleri ile gerçek hayatta nasıl tepki verdikleri arasında önemli bir fark olduğunu belirttiler. Katılımcılar VR'da sunulan sosyal uyaranlara karşı hassas olsalar da, bulaşıcı esneme ile kanıtlandığı gibi, sonuçların sosyal faktörlerin gerçek dünyadaki ve sanal ortamlardaki etkisinde büyük bir farklılık olduğunu ortaya koyduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Andrew C. Gallup, Daniil Vasilyev, Nicola Anderson, Alan Kingstone. Contagious yawning in virtual reality is affected by actual, but not simulated, social presence. Scientific Reports, 2019; 9 (1).

Bir Sonraki Grip Pandemisini Tahmin Edebilir miyiz?

11 Temmuz 2019

Dünya çapında grip salgınları (pandemiler), influenza A virüslerinden kaynaklanmaktadır ve insanların bu virüse karşı koruyucu bağışıklık tepkileri yoktur. Günümüzde hangi influenza virüsü suşlarının bir salgına neden olabileceği tahmin edilememektedir.

Küresel grip salgınlarını belirleyen tüm faktörler (viral, insan, hayvan, genetik, immünolojik, epidemiyolojik ve çevresel) hakkındaki bilgiler ile yeni grip salgınları tahmin edilebilir ve bir dizi antijenik olarak farklı influenza virüsüne karşı koruyucu grip aşıları geliştirilebilir. İnfluenza virüslerini ve bunların konakçı ile etkileşimlerini anlamada ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, bir virüsü pandemiyi başlatabilen bir virüs yapan spesifik özellikler hala bilinmiyor.

Sürveyans ve deneysel veriler, insan enfeksiyonu sayıları, var olan popülasyon bağışıklığı ve ilgili virüsün doğadaki prevelansı hakkındaki verilerle birlikte, Grip Riski Değerlendirme Aracı (IRAT; CDC tarafından geliştirilen) veya Grip Pandemik Risk Değerlendirmesi (TIPRA; WHO tarafından geliştirilen) ile de değerlendirilebilir. Farklı alt tiplerdeki birkaç yüksek ve düşük patojenik influenza virüsünün IRAT değerlendirmesi, en yüksek pandemik potansiyele ve 2013'te ortaya çıkan H7N9 virüslerine etki etmiştir. Deneysel testler ve hesaplamalı risk değerlendirmesi, karar vericilerin potansiyel olarak sınırlı olan önlemleri (örneğin, antiviraller) tahsis etmelerine yardımcı olabilecek dolaşımdaki virüslerin pandemik potansiyelini belirlemek için önemlidir. Bununla birlikte, deneysel virüs karakterizasyonu ve risk değerlendirmesi birkaç ay sürer ve akut bir pandemik salgının gerisinde kalır.

Yapılan yeni bir araştırmada, influenza virüslerinin salgın potansiyelini daha iyi değerlendirmek için ihtiyaç duyulacak bilgilerin bir kısmı özetlendi.

Veri Madenciliği

Araştırmacılar çalışmalarında; 

  • Memeli hücrelerinde insan tipi reseptörlere bağlanma veya verimli replikasyon sağlayan mutasyonları belirlemeye yönelik kapsamlı mutajenez çalışmaları, 
  • İnfluenza virüslerinin etkin şekilde bağlandığı sialiloligosakaritlerin kataloglanması, 
  • Naif ve enfekte olmuş veya aşılanmış hayvanlarda kapsamlı bulaş çalışmaları,
  • İnfluenza virüsü bulaş çalışmaları için yeni hayvan modelleri geliştirme,
  • Kanatlı hayvanlarda, domuzlarda ve Afrika ile Güney Amerika gibi belirli coğrafi bölgelerde influenza virüsü sürveyansını genişletme,
  • Pandemik suşların ortaya çıkmasını kolaylaştıracak çevresel faktörleri inceleme ve çevrimiçi sosyal ağlarda paylaşılan veri madenciliği için sağlam hesaplama araçları geliştirme

gibi konuların üzerinde odaklanılmasının önemini vurguladılar.

Bu verilerin bir kısmının ayrıca antijenik olarak çeşitli influenza virüslerine karşı koruma sağlayan influenza aşılarının geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirttiler. Bu tür bilgilerin, evrensel influenza aşılarının gelişimi için ek stratejiler önerebileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gabriele Neumann, Yoshiro Kawaoka. Can We Predict The Next Influenza Pandemics? J Infect Dis. 2019 Jan 31.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image