Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Ailesel Meme Kanseri Genetik Olmayan Yollarla Aktarılabiliyor

27 Mart 2018

Günümüzde ailesel meme kanseri riskiyle tarama amaçlı genetik test yapması önerilen yetişkinlerin sadece %20’sinde BRCA1 ve BRCA2 gibi bilinen meme kanseri genlerindeki mutasyonlar tespit edilebilmektedir. Bu da ailesel meme kanserinde genetik dışı bazı faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Melbourne Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ailelerinde çok sayıda meme kanseri vakası görülmüş olan 25 farklı aileden toplam 210 kişi üzerinde yeni bir çalışma yaptılar. Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre kadınlardaki meme kanseri riskini değiştiren, önceden bilinmeyen 24 epigenetik değişikliği tanımladılar ve bu değişikliklerin genlerin DNA sırasındaki değişiklikleri içermeden nesiller boyunca geçebileceğini gördüler. Araştırmacılara göre "Bu çığır açan çalışma, yalnızca birçok meme kanseri vakası olan ailelerden gelen kadınlar için yararlı değildir, tüm kadınlar için meme kanseri risk tahminini geliştirecek ve meme kanseri için epigenetik terapötiklerin geliştirilmesinin yolunu açacaktır."

DNA Metilasyonu Genetik Varyasyonu Taklit Ediyor

Nature Communications'da yayınlanan çalışma, DNA metilasyonu denilen epigenetik değişimlere bakıyor. Burada metil grubu kimyasalları DNA'nın dizisini değiştirmeden farklılaştırabilmektedir. DNA metilasyonu, bir aileye meme kanserine predispozan genetik varyasyonu taklit edebilir. Çalışma, genomunu sistematik olarak tarayan ve DNA metilasyonunun kalıtsal olduğu yerlere bakan ve bunu ailevi meme kanserine ilk uygulayanlardan çalışma olma özelliğini taşıyor.

Çalışmada kullanılan yöntemler meme kanserine uygulandığında çok başarılı oldu ve daha da heyecan verici olan diğer birçok kalıtsal hastalığa uygulanabilir olmasıdır. Araştırmacılar bu çalışmayı moleküler biyologlar ve istatistikçiler arasında kurulan çok verimli bir iş birliğinin sonucu olarak görüyorlar. Araştırmacılar, sonraki basamaklarda meme kanseri ile ilişkili metilasyon belirteçlerini taramak için testler geliştirmek için daha fazla çalışma yapılmasını ümit ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Joo JE. et al. Heritable DNA methylation marks associated with susceptibility to breast cancer. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-03058-6

Düşük Riskli Tiroid Kanseri İçin Düşük Doz Radyasyon

20 Mart 2019

Düşük riskli tiroid kanserli hastalar, ameliyat sonrası düşük doz radyoterapi ile güvenli ve etkin bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu tedavi, standart doz ile karşılaştırıldığında nüks oranlarında bir fark görülmemektedir. Bu sonuçlara en düşük dozda tedavinin en uzun süren randomize çalışması ile ulaşılmıştır.

Ortalama 6.5 yıllık takipte, düşük riskli tiroid kanserli 434 hastada, düşük etkinlikli radyoaktif iyotun (RAİ) standart etkinlikli RAİ kadar etkili olduğu ve nüks oranlarında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.

Ayrıca, tiroid kanseri hücreleri tarafından RAİ emilimini uyaran eksojen rekombinant tirotropin vermenin, aynı etkiyi elde etmek için tiroid hormonu tabletlerinin geri çekilmesine kıyasla günlük yaşam aktivitelerini arttırdığını göstermişlerdir. Çalışma Ulusal Kanser Araştırma Enstitüsü'nde (NCRI) 2018 Kanser Konferansı'nda sunulmuştur.

Tiroid kanseri nadir görülür ve düşük risk hastalığı olan hastalar iyi bir prognoza sahiptir; 10 yıllık sağkalım %99 civarındadır. Yapılan çalışmada rastgele atanmış 438 hastada 1.1 GBq'da düşük etkinlikle uygulanan RAI aktivitesi veya 3.7 GBq'da standart etkinlikle yüksek aktivite kıyaslanmıştır. Genel olarak, hastalık tekrarını önlemek için, mümkün olan en düşük radyasyon miktarı verilmek istenir.

Düşük Doz ve Standart Dozla Benzer Sonuçlar

Araştırma ekibi, nüks oranlarının düşük doz ve standart doz tedavileri arasında benzer olduğunu bulmuştur. Düşük aktivite RAİ verilen hastalarda 11, standart doz verilenlerde 10 nüks görülmüştür. Genel olarak, gruplar arasında nüks oranlarında anlamlı fark saptanmamıştır (tehlike oranı [HR], 1.10; P = 0.83). Ekip ayrıca, T3 hastalığı olan hastalarda bile RAİ aktivitesiyle nüks oranları ile T ve N evresi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını bildirmiştir.

Ancak bir hasta, çalışma döneminde tiroid kanserinden ölmüştür. Bu hastada başlangıçta T3 / N0 hastalığı vardır ve düşük aktiviteli RAI ile tedavi edilmiştir. Rekombinant tirotropin alan hastaları hormon geri çekilmesine atanmış olanlarla karşılaştıran ekip, nüks oranlarında anlamlı bir fark bulamamıştır.

Bundan sonra yapılacak çalışmada araştırma ekibi çok düşük riskli hastalarda düşük doz RAİ ve düzenli takibi kıyaslayacaklarını belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Trial Confirms Low-Dose Radiation for Low-Risk Thyroid Cancer - Medscape - Nov 08, 2018. National Cancer Research Institute (NCRI) 2018 Cancer Conference. Abstract LBA 2148, presented November 6, 2018.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Sosyal Çevrenin Kanser Progresyonuna Etkisi Sinekler Üzerinde İncelendi

19 Şubat 2019

Yeryüzünde yaşayan birçok hayvan için sosyal davranış, bireylerin hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. Bireyler arasındaki etkileşimlerin bulaşıcı hastalıkların yayılması üzerindeki etkisi iyi bilinmektedir. Fakat sosyal etkileşimler ve kanser gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu durumu ele almak için bilim adamları, meyve sineği Drosophila melanogaster'ı araştırma modeli olarak seçmişlerdir. Ekip, hastalıklı bireylerin sosyal ortamının, tümör ilerlemesinin hızını değiştirip değiştirmediğini ve sineklerin bu ilerlemeyi yavaşlatmak için sosyal çevrelerini seçip seçemeyeceğini belirlemeye çalışmıştır.

Hasta sineklerde hastalık progresyonunun, homojen bir gruptaki diğer sinekler ile etkileşim halindeyken daha yavaş, ancak sosyal izolasyon durumunda daha hızlı olduğu gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı olarak, hastalıklı bir sinek sosyal grubunun, hastalığın ilerlemesini etkileyebileceği görülmüştür. Hastalıklı bir sineğin tümörü; tamamı sağlıklı bireylerden oluşan homojen bir grupta olması durumunda, bir kanserli sineğin daha bulunduğu heterojen bir grupta olması durumuna göre daha yavaş gelişmiştir. Sinekler arasındaki etkileşimlerle ilgili detaylı analizler video aracılığıyla izlenmiştir. Hasta sineklerin sağlıklı olanlarla daha az etkileşim içinde oldukları ve sağlıklı bir kalabalığın ortasındayken de etkili bir şekilde bir çeşit izolasyon sergiledikleri ortaya konmuştur.

Hastaların Tercihi Tümörün Evresine Göre Değişiyor

Hasta veya sağlıklı bir grup arasında seçim yapıldığında, hasta sineklerin, en azından hastalığın erken evrelerinde diğer hastalıklı sineklere katılmayı tercih ettiği tespit edilmiştir. Tümör daha da ileri evrelere geldiğinde ise sinek artık herhangi bir tercih göstermemiştir. Sağlıklı sineklerin davranışının ise farklı olduğu görülmüştür. Hastalığın erken evresinde sağlıklı sinekler ve hasta sinekler arasında bir ayrım yapmasalar da, daha ileri evre tümörleri olan hasta sineklerden uzak durmuş ve diğer sağlıklı sinekleri tercih etmişlerdir. Bu türden kaçınma için kesin nedenler henüz anlaşılamamıştır ve halen çalışılmaktadır. Bunun; bulaşıcı hastalık, tehlikeye girmiş üreme potansiyeli ve yırtıcı hayvanlara karşı daha fazla savunmasızlık gibi genel olarak hastalıkların oluşturduğu risklere spesifik olmayan bir yanıtı yansıttığı düşünülmektedir.

Bu bulgular henüz yeterince tatmin edici olmasa da sosyal çevrenin kanser gibi bir hastalığın gelişiminde önemli bir rol oynadığını öne sürmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Dawson EH, et al. Social environment mediates cancer progression in Drosophila. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05737-w

Üçlü Negatif Meme Kanserinde Yeni Bir Tedavi Hedefi

06 Şubat 2019

Son zamanlarda araştırmacılar, agresif meme kanseri hücrelerinin, fetal meme dokusunda bulunan plastisitesi yüksek erken bir hücresel forma geri döndüğünü keşfetmişlerdir. Bu hücresel yeniden programlamanın; kanserin yeni hücre tipleri oluşturma, ilaç direnci geliştirme ve vücuttaki diğer yerlere metastaz yapma yeteneğinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir. Sox10'un bu süreçteki rolünü belgeleyen yeni bir çalışma, araştırmacıların kanser konusundaki anlayışında önemli bir dönüm noktasını temsil etmekte ve agresif meme kanserini teşhis ve tedavi etmek için yeni yollar açabileceği düşünülmektedir. Üçlü negatif meme kanserini tedavi etmekteki temel zorluk, bu kanserlerin heterojen oluşudur.

Tek bir hücreden bir fare veya insan gibi tam bir organizmaya dönüşmek için, embriyonik ve fetal hücreler hızla bölünebilir, vücut boyunca hareket edebilir ve çok sayıda farklı hücre tipine dönüşebilir. Ancak yetişkin hücrelerde bu yetenek kaybolur. Ancak bu dönüşüm yeteneği henüz anlaşılmayan nedenlerden dolayı yeniden uyandırılabilir ve hücreleri kanser hücrelerine dönüştürebilir. 

Agresif meme kanserlerinde, bu değişimin genetik programlarını düzenleyen güvenlik mekanizmalarının kaybolduğu görülmüştür. Bu nedenle hücresel plastisitenin altında yatan bu süreçler yeniden aktive olarak tümör gelişimini tetiklemektedir. 

Sox10 Tümör Gelişiminde Etkili

Yeni çalışmada araştırmacılar, kromatin adı verilen bir pakette sıkıca sarılmış fare meme hücresi DNA'larının hangi kısımlarının spesifik genleri daha erişilebilir hale getirdiğini incelemişlerdir. Kromatin analizi, hem fetal hücrelerde hem de meme tümör hücrelerinin bir alt popülasyonunda, genomun aynı alanlarının erişilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sox10 olarak adlandırılan bir ana gen düzenleyicisinin, çeşitli gelişimsel süreçleri başlatmak için DNA'ya bağlandığı görülmüştür.

Plastisitesi yüksek olan fetal hücrelerde, Sox10 için bağlanma bölgelerinin, düşük plastisiteli ve kromatini kapalı olan sağlıklı yetişkin hücrelere kıyasla çok daha açık ve erişilebilir olduğu görülmüştür.

Daha sonra ekip, Sox10'un, açık bölgelerdeki genlere bağlanarak onları aktive ettiğini, böylece meme kanserinin evrimleşme ve metastaz yapma yeteneği ile ilgili hücresel özelliklerden sorumlu olan genleri doğrudan düzenlediğini göstermiştir. Sox10'un yüksek seviyelerine sahip olan meme kanseri hücreleri hareket etme kabiliyetini elde etmiştir. Sonuçlar bu kadar dramatik bulununca, Sox10'un bu genlere bağlanmasını engellemek amacıyla bir teknik kullanıldığında, Sox10'a erişemeyen meme hücreleri tümör oluşturamamıştır.

Bu sonuçlardan yola çıkan araştırma ekibi oldukça heterojen olan üçlü negatif meme kanserinde Sox10’un iyi bir tedavi hedefi olabileceği sonucuna varmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dravis C, et al. Epigenetic and Transcriptomic Profiling of Mammary Gland Development and Tumor Models Disclose Regulators of Cell State Plasticity. Cancer Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.001

Dev Kanser Hücreleri

24 Aralık 2018

Poliploidal kanser hücreleri, yani her bir kromozomun ikiden fazla kopyasına sahip olan hücreler, diğer kanser hücrelerinin çoğundan daha büyüktür, kemoterapiye ve radyasyon tedavisine dirençlidir ve hastalık nüksetmesi riskini arttırırlar. Brown Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışma, bu "dev" kanser hücrelerinin temel fiziksel özelliklerini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Araştırmada dev hücrelerin daha katı ve diğer kanser hücrelerine göre daha fazla hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bu sebeple de daha ciddi hastalıklara yol açabildiği görüldü.

Çalışmada araştırma ekibi, meme kanserinin son derece agresif ve eradike edilmesi zor olan üçlü negatif türüne odaklandılar. Bu meme kanseri türünde hücrelerin yüzde 2-5'inin, normal hücrelerde bulunan iki yerine her bir kromozomun dört, sekiz veya on altı kopyaya sahip olduğu poliploidal dev kanser hücreleri olduğunu buldular. Daha fazla kromozomlu hücreler, diğer organizmalardaki poliploidal hücrelere benzer şekilde, normal hücrelere oranla daha büyüktü. Kemoterapi ile meme kanseri hücrelerini tedavi ettikten sonra, ekip üç ila 10 kat daha fazla dev kanser hücresi buldu. Bu iki bulgu da dev hücrelerin daha fazla ilaca dirençli olduğunu doğruladı.

Yapısal Açıdan Farklılıklar Barındırıyor

Bunu takiben araştırmacılar, yüksek basınçlı helyum gazı içeren özel bir teknik kullanarak poliploid dev hücreleri de içeren kanser dokusuna nano boyutlu floresan madde enjekte ettiler. Maddelerin dev hücrelerin içinde iki katı kadar yavaş hareket ettiğini gören araştırmacılar bu hücrelerin daha katı olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılar, bu katılığın dev hücrelerin çok büyük olmasına izin verdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar ayrıca, dev hücrelerin daha fazla aktin içerdiğini buldular. Aktin, hücrelere şekil vermek ve hareket etmelerine izin vermek için tel-kablo benzeri yapılar oluşturan bir biyopolimerdir. Kanser hücreleri hareket ettiğinde, yayılabilir veya metastaz yapabilirler. Dev kanser hücreleri de standart kanser hücrelerine göre farklı hareket eder. Diğer kanser hücrelerine göre daha yavaş hareket ederler, ancak daha uzağa gidebilirler.

Araştırmanın bir sonraki adımı, hedefe yönelik bir tedavi geliştirmek için spesifik farklılıklar bulmaya çalışmak üzere dev kanser hücrelerine moleküler düzeyde bakmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Xuan B, et al. Dysregulation in Actin Cytoskeletal Organization Drives Increased Stiffness and Migratory Persistence in Polyploidal Giant Cancer Cells. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-29817-5

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Pre-menopozal Kadınlarda VKİ Arttıkça Meme Kanseri Riskinin Azaldığı Tespit Edildi

05 Eylül 2018

Obezitenin postmenopozal kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, North Carolina Lineberger Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmanın sonuçları, premenopozal kadınlar için bunun tersinin doğru olduğunu gösterdi.

Meme kanseri, yaşlı kadınlarda daha yaygındır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama tanı yaşı 62’dir. Obezite, menopoz sonrası kadınlarda meme kanserine yönelik daha yüksek risk oluşturur.

Genç kadınlarda meme kanseri daha az yaygın olduğu için, araştırmacılar 55 yaşından küçük 758.592 kadından oluşan bir grup için meme kanseri riskini araştırmak için 19 farklı çalışmadan veri topladılar.

Çalışmalar genellikle daha az sayıda premenopozal meme kanserine sahiptir, çünkü meme kanseri genç yaşlarda daha az yaygındır ve kanıtlar postmenopozal meme kanserinde olduğu kadar güçlü değildir.

Premenapozal Dönemde İlişki Terse Dönüyor

Araştırmacılar bu grupta VKİ yükseldikçe kanser riskinin azaldığı bir trend gördüler.Daha yüksek VKİ'nin daha düşük kanser riskine sahip olduğu bir eşik tespit edilemedi. VKI ile ilişkili en büyük risk azalması 18 ve 24 yaşları arasındaydı ve bu süre boyunca VKİ’deki her beş ünite artışına bağlı olarak yüzde 23 daha düşük meme kanseri riski vardı. 25 ila 34 yaşlarında, VKİ’deki her beş ünite artış yüzde 15 daha düşük riskle bağlantılıydı. VKİ için 35-44 yaş arasında yüzde 13 daha düşük bir risk ve 45-54 yaşlarında VKİ için yüzde 12 daha düşük bir risk vardı.

Ayrıca östrojen veya progesteron-reseptör pozitif meme kanseri için daha yüksek vücut kitle indeksine bağlı riskin azaldığını gördüler, ancak üçlü negatif meme kanseri veya hormon reseptör negatif meme kanseri için tutarlı bir ilişki görmediler.

Bulgular enteresan olsa da bu çalışma, meme kanserini önlemek amacıyla kilo almaya çalışmak için bir neden değildir. Daha ağır kadınlarda menopoz öncesi genel meme kanseri riski daha düşüktür, ancak dikkate alınması gereken nokta sağlıklı bir kiloyu yönetmenin birçok yararı olduğudur. Bu çalışmada amaçlanan, genç kadınlarda meme kanseri riskine neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

The Premenopausal Breast Cancer Collaborative Group. Association of Body Mass Index and Age With Subsequent Breast Cancer Risk in Premenopausal Women. JAMA Oncology, 2018 DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.1771

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Meme Kanserinde Son 10 Yıl

02 Mayıs 2018

Dünya çapında yaklaşık 500 bin insan, her yıl metastatik meme kanseri sebebiyle ölmektedir. Bu sebeple her ne kadar tedavide gün geçtikçe yeni gelişmeler olsa da meme kanseri önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uluslararası çok sayıda araştırmacının dahil olduğu son analizde, meme kanserinin son 10 yıldaki durumu incelendi ve gelişim alanları saptandı. Makale, metastatik meme kanseri hastaları için mevcut bakım, kaynaklar ve destek alanlarındaki boşlukları vurgulayarak, dünyanın çeşitli bölgeleriyle alakalı genel bir bakış sunmaktadır.

Primer araştırma, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilmiş olup, 34 ülkede yaklaşık 15.000 kişiden oluşan dört adet evrensel niteliksel ve nicel araştırmadan oluşmaktadır. İkincil araştırma, hakemli yayınların, hasta anket raporlarının ve medyada yer alan veya çevrimiçi makalelerin literatür taraması kullanılarak yapıldı.

Hastalar ve Bakım Verenler Daha Fazla Desteklenmeli

Elde edilen sonuçlara göre geçtiğimiz on yılda metastatik meme kanseri tedavisinde belli başlı iyileşmeler oldu. Hastalara ise metastatik meme kanseri hakkında yeterli bilgi verilmediği tespit edildi. Hastalar ve bakıcılar ile gerçekçi hedefler konusunda açık tartışmalara ihtiyaç vardır; bununla birlikte, hekimler, hastalarla iletişim konusunda eğitilmemektedir.

Hastaların yaşam kalitesini korumak çok önemli bir hedeftir; ancak bu durum iyileşmemiştir ve bazı durumlarda son on yılda azalmış bile olabilir. Metastatik meme kanseri hakkında kamu bilinci ve anlayışının da sınırlı olduğu görülmektedir. Hem hastalar hem de bakıcıları için iş istihdamı önemli bir sorun olmaya devam etmekte ve küresel olarak, önemli bir ekonomik yük mevcuttur. Bakım verenlerin desteklenmesi çok önemli olmakla birlikte bu genellikle göz ardı edilmektedir.

Klinisyenler, onkologlar, ilaç üreticileri, ödeyici kurum temsilcileri ve politika yapıcılar ile savunucuları, aileleri ve hastaları içeren sağlık hizmetleri uzmanları arasında güçlü ve birleşik küresel çaba, metastatik meme kanseri hastaları için yaşam kalitesini ve tedavi sonuçlarını iyileştirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardoso F. et al. Global analysis of advanced/metastatic breast cancer: Decade report (2005-2015). Breast. 2018 Apr 18;39:131-138.

Meme Kanseri Hastalarında “Merhamet Görme” Korkusu Depresyona Yol Açıyor

06 Nisan 2018

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup görülme sıklığı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Meme kanseri olan hastalarda fiziksel yükün yanı sıra psikolojik açıdan da önemli sorunlar baş gösterebilmektedir. Farklı hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, başkalarından merhamet ve duygusal sinyaller alabilmenin önemini vurgulamıştır. Portekiz’de yapılan çalışmanın temel amacı, meme kanseri hastalarının örnekleminde sosyal desteğin ve başkalarından merhamet alma korkusunun depresyon belirtilerinin prediktörü olup olmadığını araştırmaktı.

Çalışmaya dahil edilen örneklem, metastatik olmayan meme kanseri tanılı 86 kadın hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar Portekiz'deki bir onkoloji merkezindeki radyoterapi servisinde çalışmaya dahil edilmiş ve orada valide edilmiş olan kendilerine ait sonuçları bildirdikleri raporları tamamlamışlardır. Klinik (kanser evresi, komorbiditeler) ve demografik değişkenler (yaş, eğitim), sosyal destek ve depresif belirtiler konusunda başkalarından merhamet alma korkusunun prediktif etkilerini incelemek için araştırmacılar, çoklu regresyon analizi yaptılar.

Merhamet Görme Korkusu Depresyonu Tetikliyor

Başkalarından merhamet alma korkusu, depresyon semptomatolojisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olan modelin tek anlamlı prediktörü olarak dikkat çekti (β = 0.44; p <0.001). Bu sonuçlar, destekleyici sosyal temasların ve sosyal ağların miktarının, kanser hastaları açısından başkalarından merhamet alma yetenekleri kadar önemli olmayabileceğini göstermektedir.

Bu bulgular, kanser hastalarında başkalarından merhamet alma korkusuna odaklanan ilk çalışmadır ve meme kanserinde depresyonla ilişkili olabilecek sosyal faktörlerin araştırılmasında önemli bir katkı olarak görülmektedir. Araştırmacıların önerisi meme kanserinde psikolojik tarama görüşmelerinde, hastaların depresyon ve sosyal destek düzeylerinin değerlendirilmesinin yanı sıra empati ve duygusal yardım alma ve diğer insanlardan destek alma yeteneklerini de değerlendirmenin gerekli olduğu yönünde.

Literatür talep et

Referanslar :

Trindade IA. et al. Going beyond social support: Fear of receiving compassion from others predicts depression symptoms in breast cancer patients. J Psychosoc Oncol. 2018 Mar 13:1-9.

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Yaşlı Meme Kanseri Hastalarında Görülen Problemler

05 Ocak 2018

Meme kanseri, 60 yaş ve üstü kadınlar arasında 60 yaşından küçük kadınlara göre daha yaygındır. Bununla birlikte, genç kadınların meme kanseri deneyimleri hakkında yaşlı kadınların deneyimlerine göre çok daha fazla şey biliyoruz. Bu tür bilgiye sahip olmak örneğin, tedavi kararlarını yönlendirmek veya psikososyal bakım sağlamak için önemlidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmanın amacı, 70 yaş ve üzeri meme kanseri olan kadınların deneyimlerini anlamaya yönelikti. Hollanda'da meme kanseri geçirmiş yaşlı 21 hasta ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapıldı. Bu kadınların deneyimlerini yansıtan temaları uyandırmak için çalışmada açık kodlama ve yakınlık diyagramı kullanıldı.

Meme Kanseri İle Yaşamak

Verilerden dört tema çıktı: meme kanseri ile yaşamak ve bununla baş etmek, bilgi alışverişi ve bilinçli seçim, destek deneyimleri ve günlük yaşam üzerindeki etkisi. Meme kanseri olmanın bazı kadınları şaşırttığı görüldü. Ancak meme kanserli yaşlı kadınlar bununla oldukça iyi baş ettiler ve özellikle onkoloji hemşirelerinden aldığı destekten memnun kaldılar. Tedaviye bağlı rahatsız edici yan etkileri ve görünüşteki değişiklikler, komorbid hastalıklar, net bilgi eksikliği ve / veya destekleyici olmayan bir ortam, meme kanseri ile yaşamlarını zorlaştıran faktörler olarak bulundu.

Sonuç olarak meme kanserli yaşlı kadınların çoğu hastalıklarını oldukça iyi ele aldıkları halde, bazı kadınlar zorluklarla karşılaşmaktadır. Destek eksikliği, eşlik eden hastalıklar ve tedavi yan etkileri ekstra önem arz eder. Hemşirelerin risk altındaki kadınlara ve erken müdahaleye gösterdikleri dikkat, bireysel acı çekmelerini gidermekte ve bu kadının güçlü yanlarını dikkate alarak kendi kendini yönetmeyi geliştirebilmektedir. Hastalar genel olarak hemşirelerden almış oldukları destekten memnun kalmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

van Ee B E et al. Open Wounds and Healed Scars: A Qualitative Study of Elderly Women's Experiences With Breast Cancer. Cancer Nurs. 2017 Dec 21. doi: 10.1097/NCC.0000000000000575. [Epub ahead of print]

Adjuvan Tedavide Kilo Alınması ve Sağkalım İlişkisi

11 Aralık 2017

Teşhis sırasında obez ve aşırı kilolu olan kadınlar meme kanseri ve buna bağlı kötü sonuçlar açısından önemli bir risk altındadır. Kadınlar meme kanseri tanısından sonra ve erken evre hastalık için kemoterapi sırasında kilo alma eğilimi gösterirler ve bu da daha kötü sonuçlar için riski artırır.

Hastalar Üç Grupta Toplanarak Analiz Edildi

Adjuvan kemoterapi sırasında kazanılan kilonun daha kötü sağkalım sonuçları ile ilişkili olup olmadığı ABD merkezli yapılan yeni bir çalışma ile araştırıldı. Bu amaçla erken evre meme kanseri için adjuvan üçüncü kuşak kemoterapi alan hastalar hakkındaki veriler araştırıldı.

Cox regresyonuna göre tek değişkenli ve çok değişkenli analizler, kemoterapinin başından sonuna kadar vücut kitle indeksi (VKİ) değişimine göre üç grupta yapıldı: > 0.5 kg / m2 kaybı veya kazanımı ve stabil VKİ (± 0.5 kg / m2). Bu gruplarda sağkalım sonuçları incelendi.

Kilo Alınması İle Hafif Artış Gösteren Risk

Çalışmaya 1998 hasta dahil edildi. 50 yaşın üzerindeki kadınlarda ve postmenopozal durumlarda adjuvan kemoterapi sırasında kilo verme eğilimi daha yüksekken, 30 yaş altı kadınlar daha fazla kilo aldı (P <0.001). Kemoterapi sonrası 1 yıllık dönemde hastalar orijinal ağırlığına geri dönme eğilimindeydi (ρ = -0.3, P <0.001). Çok değişkenli analizde, VKİ'yi korumakla karşılaştırıldığında VKİ> 0,5 kg / m2 düzeyinde artış, derece, evre ve radyasyona göre düzeltilmiş şekilde lokal ve bölgesel tekrarlama riskini arttırmaktaydı (HR: 2.53;% 95 GA, 1.18-5.45; P = 0.017).

Erken evre meme kanseri için adjuvan kemoterapi sırasında ağırlık değişimi hem kilo artışı hem de kilo kaybı dengeli bir şekilde ortaya çıkabilir. Dahası, bu varyasyon geçici bir değişim gibi gözükmekte ve rekürrens oranlarını ve genel sağkalımı belirgin olarak etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Schvartsman G et al. Association between weight gain during adjuvant chemotherapy for early-stage breast cancer and survival outcomes. Cancer Med. 2017 Oct 10. doi: 10.1002/cam4.1207. [Epub ahead of print]

BRCA Mutasyonunda Cerrahi Öncesi Genetik Tanının Önemi

30 Kasım 2017

BRCA mutasyonunun günümüzde meme kanseri için önemli bir risk faktörü olduğu bilinmekte ve hatta bu mutasyona sahip bireylerde koruyucu olarak cerrahi işlem yapılabilmektedir. Güney Kore’de çok merkezin dahil olduğu yeni bir araştırmada, BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamana göre meme kanserine sahip mutasyon taşıyıcılarının cerrahiye karar verme durumları değerlendirildi. İkinci amaç olarak ise cerrahi tedavi sonrasında meme kanseri sonuçlarını incelemekti.

Yapılan bu çalışma, invaziv meme kanseri tanısı alan, BRCA mutasyonu için test edilen ve 2004 ile 2015 yılları arasında Seoul, Samsung Medical Center'da primer cerrahi ile tedavi edilen 164 hastanın retrospektif bir çalışmasıydı. Ameliyat türleri ve BRCA test sonucunun zamanlaması gözden geçirildi. BRCA mutasyonuna sahip meme kanseri hastalarının cerrahi karar verme yöntemlerini BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamanlamaya göre incelediler.

Ameliyattan Önce BRCA Tayini Cerrahi Yöntem Kararını Etkileyebilir

Araştırmada elde edilen bulgulara göre cerrahi öncesi BRCA test sonuçlarını yalnızca 15 (% 9.1) hasta biliyordu; 149'u (% 90.9) ameliyat sonrası sonuçları öğrendi. Tek taraflı kanserli hastalarda ameliyattan önce BRCA mutasyon statüsü bilinen gruplar ile ameliyat öncesi BRCA durumu bilinmeyen gruplar arasında anlamlı farklılık vardı (p = 0.017). İpsilateral meme tümörü rekürrensi olan (p = 0.765) ve karşı taraf meme kanseri (p = 0.69) olan cerrahi tipler arasında ise anlamlı bir fark gözlenmedi.

Cerrahi öncesi genetik tanıya sahip olmak, meme kanseri olan BRCA mutasyon taşıyıcılarında tek taraflı mastektomiyi veya bilateral mastektomiyi seçmek için cerrahi karar üzerinde etkili olabilir. İlk cerrahiden sonra BRCA mutasyon durumu hakkında bilgi edinmek bu hastalar için ilave ameliyatlara neden oldu. Bu nedenle, cerrahi seçime katılmadan önce genetik danışmanlık ve genetik testlerin yapılması ve meme kanseri riski yüksek hastalar için tedavi stratejilerinin geliştirilmesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Park S et al. Genetic Diagnosis before Surgery has an Impact on Surgical Decision in BRCA Mutation Carriers with Breast Cancer. World J Surg. 2017 Nov 16. doi: 10.1007/s00268-017-4342-7. [Epub ahead of print]

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Meme Kanseri Sonrası Hamilelik Tekrarlama Riskini Arttırıyor mu?

11 Eylül 2017

Meme kanseri üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen kanserdir. Çocuk doğurmayı geciktirme yönündeki mevcut eğilimler göz önüne alındığında, genç kadınlarda henüz çocuk sahibi olmadan önce de gebelik görülebilir. Yeni teşhis edilen meme kanseri olan genç kadınların yarısı çocuk sahibi olmakla ilgileniyorsa da, tedaviden sonra% 10'dan daha azı gebe kalmaktadır. Doktorlar ve hastalar, gebeliğin, özellikle ER pozitif hastalığı olan kadınlar için, meme kanseri nüksünün görülme olasılığını artırabileceğinden uzun süredir endişe duyuyorlardı. ER-pozitif meme kanseri östrojen ile beslendiğinden korku, hamilelik dönemindeki hormon seviyelerinin, herhangi bir okült kanser hücresini büyümek için besleyebilir korkusu vardı.

ER pozitif kanserli kadınlarda gebelikle ilgili bir diğer endişe, gebelik başlamadan önce adjuvan hormon tedavisini kesmektir. Böyle bir hormon tedavisi kanser tekrarını önlemeye yardımcı olur ve kadınların en az 5 yıl ve bazı durumlarda en fazla 10 yıl bu tedaviyi alması önerilir. 1.207 hasta ile, meme kanseri sonrası hamileliğin güvenliğini araştıran büyük bir çalışmada bu sorunlar ele alındı. Bu çalışma popülasyonu, 2008'den önce 50 yaşın altında metastatik olmayan meme kanseri tanısı alan kadınları içermektedir. %57’lik çoğunluk ER pozitif kansere sahipti ve% 40'tan fazlasında büyük tümör boyutu ve prognostik faktörlerin kötü olduğu aksiller lenf düğümlerine yayılım vardı. Çalışmaya dahil edilen 1.207 hasta arasında 333 kadın hamile kaldı. ER pozitif meme kanseri olan kadınlar, ER negatif hastalığı olanlardan daha geç gebelik elde etme eğilimindeydi; ER pozitif hastalığı olan hastaların% 23'ünde tanıdan 5 yılın ötesinde gebelik vardı, buna karşılık ER negatif tümörlü hastalarda bu oran% 7 idi.

Kanser taramasından yaklaşık 10 yıl sonra yapılan bir medyan takip sonrasında, ER durumu ne olursa olsun, gebe kalan ve almayan kadınlar arasında hastalıksız sağkalıma ilişkin bir fark bulunmadı. İkincil analizler, hamileliği tamamlamamış olması veya kürtaj yaptırıp yaptırmadığına bakılmaksızın, gebe kalmamış kadınlara kıyasla hastalıksız sağkalımda herhangi bir fark bulunmadığını gösteriyor.ER pozitif kanserden kurtulanların arasında, hamile kalanlar ve kalmayanlar arasında genel sağkalıma ilişkin bir fark da yoktu. Bu çalışmada emzirmeye ilişkin sınırlı veri olmasına rağmen, meme cerrahisinden sonra bile emzirmenin mümkün olduğunu düşündürmektedir. Yani 1.200 kadının retrospektif çalışmasından elde edilen bu veriler hamileliği düşünen meme kanseri hastalarına güvence sağlamaktadır. Çalışmada, ER pozitif tümörleri bulunan meme kanseri tanısı ile erken teşhis sonrasında gebe kalan kadınların, hamile kalanlara göre kanser tekrarlaması ve ölüm şansı yüksek değildi.

Meme Kanseri Tekrarından Korunmanın Yollarından Birisi de Spor

28 Ağustos 2017

Erken evre meme kanseri bulunan kadınların yaklaşık dörtte birinde sonunda metastazlar ve ölüm riski oluştuğu bilinmektedir. Meme kanseri olan hastalar için yayınlanan kanıta dayalı bir incelemeye göre fiziksel aktivite ve kilo almadan kaçınma kanser tekrarlaması ve ölüm riskini azaltabilen en önemli yaşam tarzı seçimleri olarak ön plana çıkıyor. Çalışmada literatür taraması yapılarak 67 yayınlanmış makale gözden geçirildi. Egzersiz, kilo, diyet, sigara kullanımı ve daha fazlası gibi çeşitli yaşam tarzı faktörlerine bakaa araştırmacılar, kadınların hayatta kalma şansını artırmak ve kanser tekrarlama riskini azaltmak için yapabilecekleri değişiklikleri incelediler. Çalışmada elde edilen önemli bulgular şu şekilde:

Kilo almamak - meme kanseri tedavisi sırasında veya sonrasında kilo almak, meme kanseri ile ilgili ölümle bağlantılı bulundu. Tanıda fazla kilolu veya obez olan kadınlarda da daha kötü prognoz görüldü.

Egzersiz - Hastalar haftada beş gün günde en az 30 dakika orta derecede egzersiz yapmalı veya haftada 75 dakika yoğun egzersiz yapmalıdır. Büyük kas grupları için iki ila üç seans güce dayalı egzersizler de önerilir.

Diyet - belirli bir diyet tipinin meme kanseri nüksetme riskini azalttığı gösterilememiştir. Kanıtlar, hastaların soyadan kaçınmak zorunda olmadığını ve yüksek kalorili et proteininin yerine kullanılırsa kilo yönetimine yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Vitamin takviyesi - daha fazla kanıt gerekmekle birlikte C vitamininin orta düzeyde tüketilmesi faydalı olabilir. Kemoterapi ve hormonal tedaviler kemik yoğunluğunu azaltabileceğinden, D vitamini takviyeleri kemik gücünde uygun seviyeleri korumak için alınabilir.

Sigara – hastalar sigarayı bırakmalıdır. Bir meme kanseri teşhisi sonrasında sigarayı bırakmanın rekürrens üzerindeki etkisi belli olmamasına rağmen, sigaradan kaynaklı sağlık sorunlarından oluşan ölüm riski bırakmak için güçlü bir neden oluşturmaktadır.

Alkol - alkollü içecek tüketimini günde bir veya daha az ile sınırlamak ikinci bir meme kanseri riskini azaltabilir.

Yazarlar, bu tavsiyelerin meme kanseri olan tüm kadınlar için geçerli olmayabileceğine dikkat çekiyorlar. Bazı meme kanserleri agresif biyolojiye sahiptir ve en özenli yaşam tarzı davranışlarına rağmen tekrar eder. Ama elde edilen veriler ve öneriler oldukça değerli.

Literatür talep et

Referanslar :

Hamer J, et al. Lifestyle modifications for patients with breast cancer to improve prognosis and optimize overall health. CMAJ, February 2017 DOI: 10.1503/cmaj.160464

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image