Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Akciğer Rejenerasyonunda Endojen ve Ekzojen Kök Hücre Aracılı Tedavi Yaklaşımları

06 Şubat 2016

Akciğer hastalıkları tüm dünya da en büyük mortalite ve morbidite sebeplerindendir. Olağan yetişkin akciğerinde doku dönüşümü dikkat çekici şekilde yavaştır. Bununla birlikte, akciğer hasarı sonrasında özelleşmiş bir grup progenitör, hasarlı dokuyu onarmak yenilemek için aktive hale gelirler ve bu sürece rejenerasyon adı verilir. Bu sürecin sekteye uğraması durumunda fibrozis, anormal akciğer yenilenmesi ve organ disfonksiyonu gelişir. Çok iyi özelleşmiş bir grup endojen akciğer kök/öncü hücresinin akciğer homeostazını koruduğuna ve rejenerasyonu sürdürdüğüne inanılır.

İngiltere’den bir grup bilim insanı yaptıkları incelemede, akciğer kök hücrelerinin tanımlanması, yaralı akciğer dokusunun yenilenme ve tamir sürecinde aktiviteleri ve çoğalmalarını anlamadaki en son gelişmeleri gözden geçirdiler.

Var olan kanıtlara göre kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi durumlarda embriyonik akciğer gelişim sürecinin reaktive olabileceği düşünülüyor. Doğru endojen akciğer öncü/kök hücrelerinin tanımlanması ve bunların rejeneratif yolaklarının anlaşılmasının gelecek nesillerde tedavi edici gelişmelerde oldukça önemli olduğu vurgulanıyor. Yapılan son çalışmalarda heyecan verici ve yeni anlayışa göre doğum sonrası akciğer gelişimi ve yaralanma sonrası akciğer rejenerasyonu yerli akciğer progenitör hücrelerince yapılıyor. İn vitro pluripotent embriyonik kök hücrelerden ve uyarılabilir pluripotent kök hücrelerden akciğer progenitörlerine de novo türetilme, embriyonik orijinden yetişkin akciğerine farklılaşmayı düzenleyen moleküler yolağı anlamanın temelini oluşturuyor. Modern doku mühendisliği tekniklerinin ortaya çıkmasıyla, laboratuvarda hücreden arındırılmış doku iskeleti ve kök hücreleri kullanarak akciğer rejenerasyonu artık gerçek oluyor.

Kanıtlara göre birçok hastalık durumunda, prenatal akciğer gelişimi sinyal sistemi reaktive oluyor. Öte yandan trakeosfer ve alveolosfer kültürü gibi organotipik ex vivo modellerdeki son gelişmeler akciğer rejenerasyonundaki sinyal yolaklarını ve kök hücre/progenitör dinamiklerini anlamak için eşssiz fırsatlar sunuyor. Hasar ve hastalık durumları sonrasında akciğerin tamiri için embriyonik kök hücreler (ESC) ve uyarılabilir puliripotent kök hücrelerden (İPSC) akciğer progenitörlerine türeme, akciğer hastalıklarında rejeneratif tedavi edicilerin gelişimi için heyecan verici yeni kapılar açıyor. ESC ve İPSC’lerin puliripotent doğası teratojenik etkiler açısından potansiyel risk oluşturuyor.

Yapılan birçok hayvan çalışmasında, mezenkimal kök hücresi (MSC) aracılı hücre tedavileri farklı akciğer hastalıklarında değerlendirildi. Çalışmalarda infüze edilen mezenkimal kök hücrelerin, akciğer doku alıcılarında parakrin ya da immünmodülatör etkiyle onarıcı-iyileştirici etki gösterdikleri bildirildi. Bu durumda MSC’lerin alıcı akciğer dokusunda parakrin ve immünomodülatör etkiler aracılığı ile tamir edici/iyileştirici etkiler gösterdiğini ileri süren çalışmaları göz ardı etmemek gerekir. Bu yüzden mezenkimal kök hücre tedavisini, akciğer dokusunu yenileyici ya da yeniden yapılandırıcı şekilde çalışandan çok hücre bazlı immünmodülatör olarak görmek gerekir. Akciğer gelişiminin moleküler mekanizması, hastalık dinamiği ve rejeneratif sürecini anlamak için daha çok çalışmaya gerek vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

   M. Akram et al.  Lung Regeneration: Endogenous and Exogenous Stem Cell Mediated Therapeutic Approaches,  Int. J. Mol. Sci. 2016, 17, 128

Yaşlanmanın Etkilerinden Korunmak Mümkün Mü?

16 Kasım 2018

İyi yaşlanmanın sırrı nedir? Minnesota Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları bunu hücresel düzeyde yanıtladı.

Yaşlanma hücrelerimizde başlar ve bu yaşlanan hücreler, dokusal yaşlanmayı hızlandırarak doku işlev bozukluğuna ve ilgili sağlık etkilerine yol açabilir. Yakın zaman önce yayınlanan yeni bir araştırmada, hücresel yaşlanmanın etkisini tersine çevirebilen senolitik adı verilen küçük moleküller olduğu gösterildi.

Yaşlanmayı her zaman bir süreç değil, bir hastalık olarak düşündük. Peki ya sağlıklı bir yaşlanmayı teşvik etmek için hücresel düzeyde yaşlanmanın etkilerini değiştirebilseydik? Senolitikler ile işte tam olarak bu başarılmak isteniyor.

Araştırma, insan ve hayvan dokularına yaşlanan hücrelerin sokulmasının çevredeki hücrelerin sağlığını etkileyip etkilemeyeceğini göstermeyi amaçladı. Şaşırtıcı bir şekilde, nispeten az sayıda yaşlanan hücrenin transplantasyonu, daha önce sağlıklı olan hücrelerde hücresel yaşlanmanın yayılmasının yanı sıra, kalıcı fiziksel işlev bozukluğuna neden oldu.

Senolitiklerle Başarılı Sonuçlar Elde Edildi

Buna ek olarak, araştırmacılar, yüksek yağlı diyetin metabolik strese neden olarak yaşlanan hücrelerden köken alan fiziksel işlev bozukluğunu artırdığını keşfettiler.
Diğer taraftan, araştırmacılar, yaşlanmış hücreleri ortadan kaldırabilen senolitik ilaçlarla yapılan tedavinin fiziksel işlev bozukluğunu tersine çevirebileceğini ve yaşlı hayvan modellerinde kullanıldığında bile ömrü uzatabileceğini gösterdiler.

Araştırmacılar, modellerde senolitiklerin kullanımı sonrasında daha fazla aktivite, daha fazla dayanıklılık ve daha fazla güç gördüklerini ekliyorlar.

Bildirideki sonuçlar, hayvanlarda sağlık ve yaşam süresinin arttırılmasının yaşlanan hücrelerin hedeflenmesiyle mümkün olduğunu kanıtlar nitelikte. Araştırma ekibinin umudu, senolitiklerin yaşlı insanlardaki fiziksel disfonksiyonu azaltacağı ve bu insanların bağımsız fiziksel aktiviteleri yapabilir şekilde kalacakları yönünde. 

Araştırma, hem yaşlanmayla birlikte gelen fiziksel gerilemeyi kontrol altına almak için, aynı zamanda radyasyon veya kemoterapi ile tedavi edilen kanser hastalarının sağlıklarını geri kazanabilmeleri açısından umut verici olarak nitelendiriliyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Xu M, et al. Senolytics improve physical function and increase lifespan in old age. Nature Medicine, 2018; 24 (8): 1246 DOI: 10.1038/s41591-018-0092-9

Neden Bazı İnsanlarda Obeziteye İkincil Hastalıklar Gelişmez?

16 Kasım 2018

Dünya çapında 30 milyondan fazla Amerikalı dahil 422 milyon insan diyabet hastasıdır. Bunların yaklaşık yüzde doksanında tip 2 diyabet mevcuttur. Bu rahatsızlığı olan kişiler, vücudun kan şekerini enerjiye çevirmesine yardımcı olan, pankreas tarafından üretilen insülin hormonunu etkin bir şekilde kullanamaz.

İnsülin kullanımının sağlıklı yollarla yapılamaması insülin direnci olarak adlandırılmakla birlikte kontrol edilmediği takdirde kan şekeri seviyelerinin kontrolsüzce artmasına yol açar. Bu da hastalarda körlük, böbrek yetmezliği, kalp krizi, inme ve alt ekstremite amputasyonu gibi önemli sağlık sorunlarının riskini önemli ölçüde artırabilir. 

2015 yılı Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 1,6 milyon ölüm doğrudan diyabet kaynaklıdır. Yakın zamana kadar, bu tip diyabet yetişkinlerde görülse de şimdi çocuklarda giderek daha fazla oranda ortaya çıkıyor.

Obezite, diyabet riskini önemli ölçüde artırmasına rağmen, obez insanların yaklaşık yüzde 30'u insülin direnci göstermez ve tip 2 diyabet veya yağlı karaciğer hastalığı gibi diğer metabolik durumları geliştirmez. İnsülin duyarlılığı korunurken obeziteye yol açan mekanizma tam olarak anlaşılamamış olsa da, bazı bilim adamları bu durumun vücudun subkütanöz yağ dokusunu genişletme kabiliyeti ile ilişkili olduğunu düşünüyor.

Subkutan yağ, farelerde ve insanlarda tüm yağ dokusunun % 80'ini temsil eder ve kalça, kol ve bacaklarda saklanır. Besinlerle enerji alımı, subkutan yağda kalori depolayabilme yeteneğini aştığında, vücut yağ moleküllerini karaciğer, pankreas ve kas gibi organlarda depolar. Diyabet geliştiren kişiler daha fazla karın (göbek) yağına sahiptir. Araştırma ekibine göre obezitede subkutan yağ depolarını genişletmenin yolları bulunabilirse ‘’yağ molekülleri’’ metabolik sorunlara neden olabilen karın veya karaciğer gibi yerlerde depolanmaz.

Obeziteye Rağmen İnsülin Duyarlılığı Devam Etti

Bu projeye altı yıl önce başladıklarında, ekibin hedefi yağ metabolizmasını daha iyi anlamak ve insanların kilo vermesine yardımcı olmak için potansiyel yolları tanımlamaktı. Araştırmaları sırasında miR-30a denilen yağ metabolizması için önemli olan yolları uyarabilen bir mikroRNA buldular. Öncelikle, miR-30a'yı bulundurmanın kilo kaybına yol açacağını düşündüler, fakat farklı bir şey gözlemlediler. MiR-30a'nın zayıflık ile korelasyon göstermediğini, bunun yerine, fare modelindeki deneklerin aslında insülin duyarlılığını sürdürdüğü bir obezite şekline sahip olduklarını gördüler.

Araştırma ekibi çalışmanın sonunda hem obez farelerde hem de obez insanlarda yağ dokusunda miR-30a’nın insülin direnci ile ilişkili olduğunu keşfettiler. İlginç bir şekilde, obez farelerin deri altı yağ dokusunda aşırı eksprese olan miR-30a, vücut ağırlığını değiştirmeden karaciğerdeki azalmış insülin duyarlılığı, yüksek kan lipid seviyeleri ve yüksek yağ birikimini önemli ölçüde iyileştirmiş. Ayrıca, miR-30a ekspresyonunun subkutan yağ dokusunda inflamasyonu azalttığını keşfettiler.

Bu çalışma miR-30a’nın, interferon gama gibi aracılardan türetilen enflamasyonu hafifleterek yağ hücrelerini koruduğunu ve obez farelerde gelişmiş insülin duyarlılığına yol açtığını kanıtlar nitelikte.
Son 10 yıl içinde anlaşıldığı üzere obezitenin diyabet anlamına gelmediğini söyleyen araştırmacılar cilt altı yağ dokusuna ve metabolik etkilerine yoğunlaşılması gerektiğini öneriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Koh EH, et al. miR-30a Remodels Subcutaneous Adipose Tissue Inflammation to Improve Insulin Sensitivity in Obesity. Diabetes, 2018; db171378 DOI: 10.2337/db17-1378

Göz Hastalıkları ile Alzheimer Hastalığı İlişkili Mi?

15 Kasım 2018

Araştırmacılar, dünya çapında 46 milyondan fazla yaşlı yetişkinin demanstan etkilendiğini ve 2050 yılında 131,5 milyon vaka beklendiğini söylüyorlar. Alzheimer hastalığı (AD) en sık görülen demanstır ve risk faktörlerini ortaya çıkarmak erken tanı ve önleyici tedbirler için oldukça önemlidir.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kaiser Permanente Washington Sağlık Enstitüsü ve UW Hemşirelik Yüksek Okulu'ndan araştırmacılar, belli oftalmik durumları olan kişilerde daha fazla AD tanısı olduğunu fark ettiler. AD riskinin artmasıyla ilişkili oftalmik hastalıkların tanımlanmasının, AD riski taşıyanların daha iyi taranmasını ve anlaşılmasını sağlayabileceğini düşünen araştırmacılar bir çalışma yapmaya karar verdiler.

Araştırmacılar çalışmalarını, ICD-9'a göre glokom, yaş ilişkili maküla dejenerasyonu (AMD) ve diyabetik retinopati (DR) tanıları alan, “Adult Changes in Thought” çalışmasındaki 3.877 katılımcıyla gerçekleştirdiler. Yeni (5 yıl içinde) ve yerleşik (> 5 yıl) tanılar için olası AD gelişimi açısından düzeltilmiş risk oranını değerlendirdiler.

Alzheimer İçin Risk Faktörleri

Çalışmaya katılanların tümü 65 yaş ve üstüydü ve kayıt sırasında Alzheimer hastalığı tanıları yoktu. Beş yıllık çalışmada, Alzheimer hastalığı vakaları bir demans uzmanları komitesi tarafından teşhis edildi. 
Araştırmacılar, 31,142 kişi-yılı boyunca 792 AD vakasının meydana geldiğini gördüler. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu, diyabetik retinopati veya glokomu olan hastalar, bu göz rahatsızlıkları olmayan benzer insanlarla karşılaştırıldığında, bu hastalarda Alzheimer Hastalığı gelişme riskinin % 40 ila % 50 daha fazla olduğu görüldü. Katarakt tanısı Alzheimer hastalığı için risk faktörü değildi. Yeni ve yerleşik risk oranları glokom için sırasıyla 1,46 ve 0,87, AMD için 1,20 ve1,50, DR için 1,50 ve 1,50 idi. 

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların hekimlere, AD için daha yüksek risk altındakileri tespit etmek için yeni bir yol sunduğunu belirttiler.  Sonuçların, bu göz rahatsızlığı olan insanların Alzheimer hastası olacağı anlamına gelmediğini, bu göz rahatsızlıkları olan kişiler için demans geliştirme risklerinin daha iyi bilmesi ve bu göz rahatsızlığı olan hastaları ilk basamak doktorlarının olası demans veya hafıza kaybı açısından kontrol etmede daha dikkatli olmalarının önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Cecilia S. Lee, Eric B. Larson, Laura E. Gibbons, Aaron Y. Lee, Susan M. McCurry, James D. Bowen, Wayne C. McCormick, Paul K. Crane. Associations between recent and established ophthalmic conditions and risk of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018.

Alzheimer Hastalarında Amiloid-PET Görüntüleme

15 Kasım 2018

Beyinde amiloid- β birikimi Alzheimer hastalığının (AD) nöropatolojik özelliklerinden biridir. Karbon 11–etiketli Pittsburgh Bileşik B’nin ([11C] PIB) ortaya çıkması ve pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak canlı organizmalarda beyindeki amiloid-β birikiminin saptanması mümkün olmuştur. Amiloid PET, günümüzde artık Alzheimer Hastalığı tanısı için araştırma kriterlerine de dahil edilmiştir. Ayrıca, 3 florür-18– (F-18) etiketli amiloid PET izleyicilerinin Kanada, FDA ve Avrupa Tıp Ajansı tarafından onaylanması, F-18’in daha uzun yarı ömrüne dayalı olarak amiloid PET'in yaygın kullanımını sağlamıştır. Amiloid PET, henüz günlük klinik uygulamada olmasa da, araştırmalarda önemli bir rol kazanmıştır. Amiloid görüntülemenin klinik kullanıma rehberlik etmesi için uygun kullanım kriterleri geliştirilmiştir. Bu kriterler şimdilik sadece klinik deneyime dayanmaktadır ve ampirik veriye dayalı olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden amiloid PET'in rutin klinik pratiğe nasıl entegre edilebileceğini değerlendiren geniş, seçilmemiş kohortları içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu ihtiyaçtan yola çıkan Hollandalı araştırmacılar, amiloid PET'in, seçilmemiş bir hafıza kliniği kohortunda tanı, tanısal güven, tedavi ve hastaların deneyimleri ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptılar. Çalışmada PET'e girmeden önce ve sonra hastaların anksiyete yükü ve belirsizlik düzeylerini değerlendirildi.

Rutin tanısal demans çalışmasının bir parçası olarak Ocak 2015-Aralık 2016 tarihleri arasında VU Üniversitesi Tıp Merkezi'nde üçüncü basamak hafıza kliniğine başvuran 866 hastaya florür-18 florbetaben kullanan amiloid PET önerildi. Bu hastaların 476'sı (% 55)  çalışmaya dahil edilirken, 32'si (% 4) dahil edilmedi ve 358'i (% 41) çalışmaya katılmadı. Bu örneklemi zenginleştirmek için Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezi'nde hafif bilişsel bozukluğu olan 31 hasta da çalışmaya alındı. Nörologlar her hasta için, klinik bir sendrom (demans, hafif bilişsel bozukluk veya subjektif bilişsel gerileme) ve şüpheli bir etiyolojiden (Alzheimer hastalığı veya AD dışı) varolan bir pre-amiloid ve post-amiloid PET tanısı belirlediler. Nörologlar ayrıca hastaları, yan araştırmalar, ilaç ve bakım gibi hastalık yönetimi parametreleri açısından da kaydettiler. Her hasta, taramadan sonra 1 yıl klinik takibe alındı. Çalışmadaki primer sonuç ölçümleri tanı, tanısal güven ve hasta tedavisindeki PET sonrası değişikliklerdi.

65 Yaş Üstü Anlamlı

Ortalama yaşları 65, 201’i kadın ve ortalama Mini Mental Durum Muayene skoru 25 olan toplam 507 hastadan 164’ü (% 32) Alzheimer demans, 70’i (% 14) Alzheimer-dışı demans, 114’ü (%23) hafif bilişsel bozukluk ve 159’u (% 31) subjektif bilişsel gerilemeye sahipti. Amiloid PET sonuçları 242 hasta (%48) için pozitifti. Şüpheli etiyoloji, 125 hastada (%25)  amiloid PET uygulamasından sonra değişti ve daha sıklıkla negatiften (265’den)  pozitife (% 24) değişim gözlendi. Etiyolojideki PET sonrası değişiklikler 65 yaş üstündeki hastalarda 65 yaşın altındakilere göre daha fazla gözlendi. Ortalama tanı güvenirliği 80'den 89'a (% 13) yükseldi. 123 hastada (%24), PET sonrası hasta tedavisinde değişiklik vardı.

Araştırmacılar, amiloid-pozitif ve amiloid-negatif sonuçların, hem demansı olan hem de demansı olmayan hastalarda, tanı ve tedavide değişiklikler ile önemli ilişkisi olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Arno de Wilde et al. Association of Amyloid Positron Emission Tomography With Changes in Diagnosis and Patient Treatment in an Unselected Memory Clinic Cohort The ABIDE Project, JAMA Neurology 2018.

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Akciğerlerde Yeni Bir Hücre Tipi Keşfedildi

14 Kasım 2018

1980'lerin sonlarında tanımlanan CFTR (kistik fibrozis transmembran regülatör) geni, hücre zarları boyunca klorür iyonları taşıyan bir proteini kodlar. CFTR'deki mutasyonlar, akciğer, pankreas ve diğer organlarda kalın mukus birikimine yol açabilir, bu da sık solunum yolu enfeksiyonlarına ve kistik fibrozisi karakterize eden diğer semptomlara yol açar. Bu mutasyonlar, dünya çapında 70.000'den fazla kişiyi etkileyen bir multiorgan hastalığı olan kistik fibrozise neden olan mutasyonlardır. Bilim adamları uzun zaman önce, CFTR'nin, yaygın bir havayolu hücre tipi olan silli hücrelerde düşük seviyelerde eksprese edildiğini kabul etmişlerdir.

CFTR ile ilgili on yıllardır süren çalışmalara ve kistik fibrozis (KF) hastalığının tedavisindeki ilerlemelere rağmen, bu alanda hala tam bir kür sağlanamamıştır. Yeni bulgular, CFTR aktivitesinin kistik fibrozise karşı gelecekteki tedavi stratejileri için ümit vaat eden hedefler olarak hizmet eden daha önceden bilinmeyen küçük bir hücre popülasyonunda yoğunlaştığını göstermektedir.

Harvard Tıp Okulu ve Novartis Biyomedikal Araştırma Enstitüsü (NIBR) bilim adamları tarafından yönetilen bir çalışma ile Massachusetts Genel Hastanesi'nde bulunan Harvard Tıp Okulu araştırmacıları, MIT Broad Enstitüsü ve Harvard’lı bilim insanları tarafından yönetilen başka bir çalışmada, insan hava yolunda yeni ve nadir bir hücre türü keşfedildi. Araştırmacılar hücreleri, tatlı su balıkları ve kurbağa derisinin solungaçlarında bulunan ve hücre dengesini düzenleyen bir hücre türü olan iyonositlerle benzerlik gösterdikleri için "dengesiz iyonositler" olarak adlandırdılar.

Gen Tedavisi için Bir Umut

Yeni çalışmalar, CFTR ekspresyonunun çoğunun, solunum yolu hücrelerinin sadece yüzde 1'ini oluşturan pulmoner iyonositlerde oluştuğunu göstermektedir. CFTR'nin aktivitesinin, sadece ekspresyonu değil, dokudaki pulmoner iyonosit sayısı ile ilişkili olduğu gösterildi.

Çalışmalar ayrıca, akciğer biyolojisi ve hastalığının mevcut anlayışını genişleten diğer yeni, nadir ve kötü anlaşılmış hücre tiplerinin özelliklerini ortaya çıkardı. Tek hücreli dizileme teknolojisini kullanılarak, insan ve fare solunum yollarından izole edilen on binlerce hücrede gen ekspresyonu analiz edildi. Gen ekspresyonu paternlerini ve daha önce tarif edilen hücreleri referans olarak kullanan araştırmacılar, farklı hücre tipleri ve durumları, bunların miktarı ve dağılımı hakkında kapsamlı kataloglar oluşturdular. Analizler ile hem bilinen hem de önceden tanımlanmamış hücre tiplerinin genetik kimliklerini haritaladılar. Pulmoner iyonositler olarak adlandırdıkları bir yeni hücre tipi, diğer hücrelerden daha yüksek seviyede CFTR eksprese ettikleri için özellikle dikkat çekiciydi. Farelerde pulmoner iyonositlerde kritik bir moleküler süreci bozduğunda, özellikle yoğun mukus oluşumu olmak üzere, kistik fibrozis ile ilişkili temel özelliklerin başlangıcını gözlemlediler. 

Araştırmacılar, bu hücrelerin tanımlanmasının, CFTR mutasyonlarını düzeltmek için gen tedavisi kullanmaya çalışan ekiplere yardımcı olabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Lindsey W et al. A single-cell atlas of the airway epithelium reveals the CFTR-rich pulmonary ionocyte. Nature, 2018


Daniel T. Montoro et al. A revised airway epithelial hierarchy includes CFTR-expressing ionocytes. Nature, 2018

 

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

Pediatrik Yoğun Bakım Ünitesinde Empatinin Rolü İncelendi

13 Kasım 2018

Pediatrik yoğun bakım ünitesi (YBÜ) tedavi görüşmeleri genellikle, kritik düzeyde hasta olan çocuklarla ilgili yüksek riskli kararları içerir. Her YBÜ’de, doktorlar günlük olarak hasta aile üyeleriyle çok sayıda tedavi görüşmesi düzenler. Kritik hastalara yönelik beklenmedik değişikliklerden tedavi planlarına, yaşam desteğini sonlandırmayı düşünmeye kadar her şeyi kapsayan bu görüşmeler son derece duygusal olma eğilimindedir.

Bazı araştırmalar, hastalar veya aileler, hekimlerin duygularını anladığını veya paylaştıklarını düşündüklerinde, hastaların daha iyi sonuçlar elde edebildiğini göstermiştir. Doktorlarının gerçekten kendileriyle empati kurduklarını düşündüklerinde, ailelerin en iyi tedaviyi sağlamak için çok önemli olan bilgileri paylaşma olasılıkları da daha yüksek bulunmuştur. Bu duruma rağmen aileler sıklıkla doktorlardaki empati eksikliğini bildirmektedir.

Çocuk yoğun bakım ünitesi tedavi görüşmelerinde hekim empatik açıklamalarının özelliklerini değerlendiren yeni bir çalışma yapıldı. Bu tek merkezli, kesitsel, nitel fenomenoloji çalışmasında, üçüncü basamak tıp merkezinden 3 Ocak 2013'ten 5 Ocak 2017'ye kadar ses kayıtlı tedavi görüşmelerinin 68 transkripti analiz edildi. 30 hekim ve 179 aile üyesi tedavi görüşmelerine katıldı. Çalışmadaki verilerin analizi 5 Haziran 2017'den 12 Ekim 2017'ye kadar tamamlandı.

Hekimlerin empatik açıklamalarını ve ailelerin bu açıklamalara verdiği yanıtları kodlamak için nitel bir tematik analiz yapıldı. Empatik açıklamalar, NURSE sistemi (isimlendirme, anlama, saygı, destekleme, keşfetme) kullanılarak sınıflandırıldı ve örtülü olmayan  (aileye cevap vermesi için zaman tanıyan bir duraklama ve sonrasında açıklama) ya da örtülü  (tıbbi konuşmada empatik açıklama ya da kapalı uçlu bir açıklama ile sonlanan) olarak kodlandı. Aile cevapları; iş birliği (duygusal), bilişsel (tıbbi konuşma) veya hiçbiri olmak üzere 3 temaya ayrıldı. Hekimlerin empati ile yanıt vermeleri için kaçırılan fırsatlar belirlendi.

Açık ve Empatik İletişimin Önemi

Katılımcı doktorların 13'ü (% 43) erkekti, 24'ü (% 80) beyazdı, 24'ü (% 80) 5 yıldan fazla kıdemliydi. Hekimlerin 10'u (% 33'ü) yoğun bakım tedavilerinde uzmanlaşmışken 7'si (% 23) hematoloji / onkoloji uzmanıydı. 68 tedavi görüşmesinde, hekimler ailelerin duygusal isteklerini % 74 oranında tanıyarak 364 empatik açıklama yaptılar. Bu açıklamalardan 224'ü (% 61,5) örtülü olmayan ve 140’ı (% 38,5) örtülü açıklamalardı. Örtülü açıklamaları genellikle tıbbi konuşmalar (133) takip ediyordu. Örtülü olmayan empatik açıklamalar, zamanın %71,4'ünün aileden gelen ittifak yanıtları ile ilişkiliydi. Bu oran örtülü açıklamalarda %12,1’di. Hekimler tüm aile duygularına sadece 5 görüşmede (% 7) katıldı. Doktorlar, görüşme sürelerinin % 26'sında ailenin duygularına hitap etme fırsatını kaçırdılar. 

Araştırmacılar, doktorlar örtülü olmayan empatik açıklamalar kullanarak yanıt verdiklerinde ve aile üyelerinin cevap verebilmeleri için zaman tanıdıklarında, ailenin korkuları, değerleri ve motivasyonları hakkında önemli bilgiler edinme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gördüklerini belirtiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tessie W. October, Zoelle B. Dizon, Robert M. Arnold, Abby R. Rosenberg. Characteristics of Physician Empathetic Statements During Pediatric Intensive Care Conferences With Familym Members. JAMA Network Open, 2018; 1 (3): e180351.

Erişkin Hemofili Hastalarında Anksiyete ve Depresyon Belirtileri Önlenebilir Mi?

13 Kasım 2018

Hemofili, duygusal stresin artmasına ilişkin bazı klinik ve psikososyal zorluklarla ilişkilidir. Bu zorluklar optimal bakım kapsamında hemofili hastalarının psikososyal sağlığına verilen önemi pekiştirerek sağlık sonuçlarına etki etmektedir Sosyodemografik (örn. Yaş, cinsiyet) ve hastalığa bağlı (örneğin şiddet) özellikler, kronik ağrı hastalarında psikolojik belirtilerde artış ile ilişkilidir ve bu da yüksek duygusal stres için potansiyel risk faktörleri olarak ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte, bu özelliklerin çok değişkenli hiyerarşik lojistik regresyon analizlerinde yaş ve eğitim gibi demografik ve hastalık şiddeti ve eklem hasarı gibi klinik değişkenler kontrol edildikten sonra belirlenmesi, klinik müdahale için sınırlı bir değere sahiptir. Anksiyete ve depresyonla ilişkili değişkenleri tanımlamak, hemofili hastalarında duygusal iyilik halini teşvik etmeyi amaçlayan önleyici müdahalelerin geliştirilmesi için bir kanıt temeli sağlayabilir.

Portekiz’de gerçekleştirilmiş olan bir çalışmada,  yetişkin hemofili A hastalarında anksiyete ve depresyon belirtilerinin varlığına bağlı olarak değiştirilebilir faktörler değerlendirilmiştir.

Daha Fazla Kanama, Daha Fazla Depresyon

Portekiz’de gerçekleştirilmiş olan kesitsel ve gözlemsel çalışmada klinik ve psikososyal değişkenlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya hemofili A ve B olmak üzere toplam 102 hasta dahil edilmiştir. Daha yüksek anksiyete ve depresyon belirtileri gösteren hemofili hastalarının, bir önceki yıl daha fazla acil başvurusuna, daha fazla akut kanamaya, daha fazla etkilenen eklem ve ağrıya ve daha kötü yaşam kalitesine sahip oldukları görülmüştür. Çok değişkenli hiyerarşik lojistik regresyon analizlerinde demografik (yaş, eğitim) ve klinik değişkenler (hastalık şiddeti ve eklem hasarı) kontrol edildikten sonra, mesleki durum ve ağrı müdahalesi, anksiyete ve depresyon belirtileri ile anlamlı olarak ilişkili bulunmuştur. Ayrıca, fiziksel aktivite ve hemofili kaynaklı sonuçların algılanması da depresyon belirtileri ile önemli ölçüde ilişkili olan temel faktörler olarak ortaya çıkmıştır.

Araştırıcılar elde ettikleri bulguların, hemofili hastalarında anksiyete ve depresyon ile ilişkili faktörler hakkında ki bilgiyi arttırdığını belirtmişler ve duygusal stresi azaltmaya, iyilik halini teşvik etmeye ve bu hastalar arasında hemofili ile ilişkili sağlık sonuçlarını iyileştirmeye yönelik müdahale hedeflerinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Pinto PR, Paredes AC, Moreira P, et al. Emotional distress in haemophilia: Factors associated with the presence of anxiety and depression symptoms among adults. Haemophilia. 2018;00:1–10.

Spinal Musküler Atrofi Hastaları Sosyal Açıdan Değerlendirildi

12 Kasım 2018

Spinal musküler atrofi (SMA), genetik geçişli bir motor nöron hastalığı olup dünyada çocuklarda  travma dışı sebeplere bağlı en önde gelen ölüm sebebidir. 4 alt tipe ayrılan SMA’da tip 1 en ciddi alt tipi oluşturmaktayken tip 4 hastalar en hafif forma sahiptir. Hastaların önemli bir kısmı bebeklikte ve erken erişkinlik döneminde hayatını kaybederken bir kısmı ise erişkin hayata kadar yaşamlarını sürdürmektedir. Yeni bir çalışmada erişkin SMA hastalarının sosyal hayata katılımı değerlendirildi. Bu çalışmada sosyal hayata katılım için değerlendirilen ölçütler sıklık, kısıtlama, tatmin ve korelasyon faktörleri idi. SMA tip 1c-4 olan 62 erişkinde sosyal katılım değerlendirildi.

Çalışmada sonuç ölçüsü olarak Utrecht Değerlendirme Rehabilitasyon-Katılım Ölçeği (USER-P) Frekans, Kısıtlama ve Memnuniyet puanları kullanıldı. Hiyerarşik regresyon analizi kullanılarak hesaplamalar yapıldı.

Motor Beceriler ve Depresyon Sosyal Katılımı Etkiliyor

Erken (tip 1,2,3a) ve geç başlangıçlı (tip 3b, 4) SMA hastalarında benzer sıklık ve memnuniyet skorları bildirilmiştir. 'Yaş', 'motor beceriler', 'ağrı' ve 'depresyon duyguları' sıklık ile; 'motor beceriler' ve 'depresyon duyguları' kısıtlamalar ile; 'eğitim düzeyi', 'yorgunluk' ve 'depresyon duyguları' ise tatmin ile ilişkili olarak atandı. Motor beceriler ve depresyon duyguları, katılım sıklığında varyansın % 33'ünü açıkladı. Motor beceriler, katılımdaki kısıtlamaların varyansının % 26'sını açıkladı. Yorgunluk ve depresyon duyguları, katılımın memnuniyetinde varyansın % 50'sini açıkladı. Çalışmada kullanılan analizler sonucunda elde edilen bulgulara göre motor beceriler, depresyon ve yorgunluk duyguları günlük yaşama katılım ile ilişkilidir. Bu bilgi SMA hastalarında bakımın optimize etmek için kullanılabilir. Sosyal hayattan izole olabilen bu hasta grubunda bakımın optimize edilmesi sayesinde sosyal hayata katılım sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kruitwagen-van Reenen ET, et al. Social participation of adult patients with spinal muscular atrophy: frequency, restrictions, satisfaction and correlates. Muscle Nerve. 2018 Jul 20. doi: 10.1002/mus.26201. [Epub ahead of print]

Anne Dokunuşu Beyin Gelişimini Destekliyor

09 Kasım 2018

Gelişmekte olan bir beyin, gelişiminin çevresel düzenlenmesine izin verecek şekilde yoğun yeniden yapılanma ve yüksek nöronal plastisite gösterir. Erken yaşlarda, anne bakımı bu gelişen ortamın temel faktörüdür ve bu bakımdaki kusurlar adaptif beyin gelişimini bozabilir ve nöropsikiyatrik bozukluklara yatkınlığa neden olabilir. Bununla birlikte, bu maternal etkileşimlerin, patolojiye giden yolu başlatmak için yavruların beyin aktivitesini nasıl etkilediğine dair mekanizmalar iyi anlaşılmamıştır. 

Beyin gelişimi ve duygusal düzenlemede çoklu nörotransmitter sistemlerin dahil olduğunu biliyoruz. Bu sistemlerden biri de önemli bir nöromodülatör olan serotonerjik sistemdir. Fare yavrularının anne ile etkileşimi sırasında beyin aktivitesini kablosuz olarak kaydeden ABD’li bir araştırma ekibi anne gelişimi ve nörotransmitter serotonin arasındaki doğrudan bağlantıyı incelediler.
Bu yöntemle elektrofizyolojik kayıtları kullanarak anne mevcudiyetine anında nöral yanıtın önemini test ettiler. Bu yöntem, yavruların anneleriyle etkileşimleri sırasında nöral aktivitenin kaydedilmesini sağlayan yeni bir yaklaşım. 

Anne Teması ve Serotonin

Araştırmacılar, annenin yuvadaki varlığının, sıçan yavrularının anterior singulat korteks (ACC) aktivitesini, düşük frekanslı bantlarda lokal alan potansiyelini (LFP) arttırarak modüle ettiğini buldular. Serotonerjik reseptörleri bloke ederek, bu artışın 5-HT2 reseptörleri (5-HT2R'ler) aracılığı ile gerçekleştiğini gösterdiler. Son olarak, seçici bir serotonin geri alım inhibitörü kullanılarak serotonerjik iletimi arttırılan izole yavrularda, anne yuvadayken gözlenene benzer bir modelde düşük frekanslı bantlarda LFP gücünün oluştuğunu gösterdiler. 

Elde edilmiş olan sonuçlar, yavrulardaki anne mevcudiyetine bağlı kortikal aktivite değişiklikerine aracılık etmede serotonerjik sistemin önemli bir katkısını ortaya koymaktadır. Yani bir annenin varlığı, serotonin sistemini modüle ederek çocuğunun gelişmekte olan beyni üzerinde kısa ve uzun süreli etkilere sahip olabilir.

Bu sonuçlar, anne teması ve serotonin sisteminin, gelişmekte olan beyinde nöronal aktivitenin önemli düzenleyicileri olduğunu gösteriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Courtiol E, et al. Maternal Regulation of Pups' Cortical Activity: role of Serotonergic Signaling. eneuro, 2018; ENEURO.0093-18.2018 DOI: 10.1523/ENEURO.0093-18.2018

MRSA Tespitinde Yeşil Altın ile Hızlı Sonuç Veren Bir Yöntem Geliştirildi

09 Kasım 2018

Metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA) ABD'de her yıl 11.000'den fazla ölüme neden olan bir bakteri türüdür. Geleneksel teşhis yöntemleri ile bu bakterinin varlığını tespit edebilmek genellikle günler sürebilecek karmaşık ekipman ve laboratuar çalışması gerektirir. Ancak Minnesota Üniversitesi'nden araştırmacılar taşınabilir luminometre kullanarak bu zararlı ve antibiyotiğe dirençli bakterileri bir saat içinde taramak ve tanımlamak için bir yöntem geliştirdiler. Gıda endüstrisinde kullanılacak olan yöntem ileride sağlık hizmetlerinde de kullanılabilir.

Gıda endüstrisinde mikrobiyal ajanların tespiti için en önemli engeller; maliyet ve zararlı bakterileri makul bir zamanda tespit edememektir. Bu sebeple araştırmacılar yıllardır kapsamlı bir eğitime ihtiyaç duymadan kullanılabilecek olan ucuz ve hızlı bir yöntem geliştirmeye çalışıyorlardı.

Mikroorganizmaları taramak için üçgen nanoplat şeklindeki yeşil altın, bir indirgeyici madde ve luminol ile birleştirildi. Bu, 10 dakika boyunca stabil olan güçlü bir kemoluminesan reaksiyona neden oldu. Araştırmacılar, MRSA ve diğer mikroorganizmaları ortama eklediklerinde, altın nanoplatların tüketilerek, kemoluminesan yoğunluğunun mikrop konsantrasyonuna orantılı olarak azalmasına neden olduğunu gördüler. Bu tepkime, mikroorganizmaların varlığını gösterdi.

MRSA’ya Spesifik Test

İki saatten kısa sürede hızlı mikrobiyal tespit sadece gıda zehirlenmesinin önlenmesi için değil, aynı zamanda antibiyotik reçete edilmeden önce doktorların bilinçli kararlar vermesine yardımcı olarak antimikrobiyal dirençle savaşmak için de hayati önem taşıyor. Bu teknolojiyi gıda gibi daha karmaşık örneklere uygulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var, ancak ekip bu alanda ilerlemenin devam edeceğinden umutlu.

Araştırmacılar ayrıca MRSA'yı spesifik olarak tanımlamak için mikrobiyal makromoleküler kalkan adı verilen yeni bir konsept geliştirdiler. Ortama eklenen MRSA'ya özgü bir polimer MRSA bakterilerinin altın nanoplatları tüketmesini engelleyerek kemolüminesansı artırmaktadır. Bu artmış kemolüminesan yoğunluğu, MRSA varlığını gösterir.

Yöntem gerçek dünya uygulamalarında kullanılmadan önce daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır, ancak araştırmacılar bu süreci sanayinin kullanımı için daha hızlı ve daha kolay hale getirmeye istekli görünmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ngoc Bui MP, et al. Microbial Detection: Gold Nanoplate-Enhanced Chemiluminescence and Macromolecular Shielding for Rapid Microbial Diagnostics (Adv. Healthcare Mater. 13/2018). Advanced Healthcare Materials, 2018; 7 (13): 1870052 DOI: 10.1002/adhm.201870052

Yapay Akciğer Üretip, Nakletmek Mümkün Mü?

08 Kasım 2018

Hücre dışı akciğer iskelelerinde üretilen tüm biyomühendislik ürünü akciğerlerin (BEL) küçük hayvan modellerine nakli yapılmış, ancak bu akciğerlerdeki intravasküler koagülasyon ve pulmoner ödeme yol açan endotelyal bariyer fonksiyonundaki bozukluklar nedeniyle nakiller başarısız olmuştur. Doku sağ kalımını destekleyecek ve fizyolojik basınçları sızıntıya dayanacak şekilde kusursuz mikrovasküler yapıların üretilememesi doku mühendisliği alanında karşılaşılan temel bir sorundur. Mikrovasküler yapı, BEL üretimi için kritik bir öneme sahiptir, bu da uygun bir gaz değişimini sağlamak için, dolaşım ve solunum sistemlerinde doku sağlığını ve koordinasyonunu desteklemek için sistemik dolaşım gerektirir. Şu ana kadar hiçbir yöntem nakilden sonra BEL'lerin uzun dönem sağ kalımını mümkün kılamamıştır.

Akciğere gazın pasif difüzyonunu inceleyen bir çalışma, pulmoner arterin ligasyonu gibi bir vasküler destek olmadan geçen süre boyunca, vaskülarize olmayan akciğerlerin yaşayabileceğini düşündürmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar nakilden sonra BEL büyümesini ve sağ kalımı desteklemek için bağışıklığı baskılanmamış domuzlarda bronşiyal sistemik dolaşımı geliştirmeye odaklandı. Bir havayolu anastomozu olan ancak bir vasküler (pulmoner) anastomozu olmayan BEL transplantasyonunun fizibilitesini belirlemek için bir pilot çalışma gerçekleştirildi. Araştırmacılar, doku sağ kalımını desteklemek için kollateral sistemik dolaşımın gelişimine odaklandılar.

Ekilen Bakteri Florası

BELler, 6 domuz için bir sol akciğer pnömonektomisinden izole edilen otolog hücreler kullanılarak oluşturuldu. 30 günlük biyoreaktör kültürü sırasında, büyüme faktörü yüklü mikropartiküller kullanılarak sistemik damar gelişimini kolaylaştırıldı. Nakilden 10 saat, 2 hafta, 1 ay ve 2 ay sonra alıcı hayvanlarda sağkalım, otogreft (BEL) vasküler ve parankimal doku gelişimi, greft reddi ve mikrobiyom yeniden yapılandırılması değerlendirildi. BEL, nakilden 2 hafta sonra vaskülarize oldu ve tüm hayvanlarda alveolar doku oluşumu gözlendi (n = 4). Transplantasyon reddi belirtisi yoktu. BEL, nakilden sonra gelişmeye devam etti ve hücre proliferasyonunu veya akciğer ve vasküler doku gelişimini hızlandırmak için eksojen büyüme faktörlerinin eklenmesini gerektirmedi. Çalışmada ayrıca nakil sırasında steril olan BEL’lere akciğerin doğal bakteriyel florası ekildi ve bakterilerin kolonize olması sağlandı.

Araştırmacılar uyguladıkları bu yaklaşımın, BEL transkriptomunun incelemesine, transplantasyon sonrası BEL doku gelişimini değerlendirmeye, BEL immün yanıtını incelemeye, akut ve kronik reddi değerlendirmeye ve BEL içinde mikrobiyomun yeniden oluşumunu incelemeye olanak sağladığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nichols et al. Production and transplantation of bioengineered lung into a large-animal model, Sci. Transl. Med. 10, eaao3926 (2018).

Glokom Otoimmün Bir Hastalık Olabilir Mi?

07 Kasım 2018

Dünya çapında yaklaşık 70 milyon insanı etkileyen bir hastalık olan glokom, yüksek prevalansına rağmen gizemini korumaktadır. Retina ve optik sinirlere zarar veren ve körlüğe neden olabilen hastalığın kökenleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Gözde yüksek basınca neden olan hastalığa glokom diyoruz . Glokomun genellikle hastalığın ilk aşamalarında sessiz seyretmesinden dolayı hastalar retinal ganglion hücrelerinin yarısını kaybedinceye kadar hastalığı olduğunu fark edemeyebiliyorlar. Tedavide ise çoğunlukla göz içi basıncını azaltmaya odaklanılıyor. Bununla birlikte, birçok hastada, göz içi basıncı normale döndükten sonra bile hastalık kötüleşebiliyor. 

Bu durum, araştırma ekibini, basınç değişikliğini bir şeyin tetiklemesi gerektiği düşüncesine götürmüş ve ilk olarak, bu tetikleyicinin bağışıklık yanıtı olması gerektiği kanısına varmışlar.
Bu hipotezi test etmek için, farelerin retinalarındaki bağışıklık hücrelerini araştıran ekip, T hücrelerinin retina dokusunda bulunduğunu gördü. Bu alışılmadık bir durum çünkü sağlıklı kişilerde T hücrelerinin gözün iltihaplanmasını önlemek için kan-retina bariyeri adı verilen sıkı bir hücre tabakası ile retinaya girmesi engellenir. Araştırmacılar, göz içi basıncı yükseldiğinde, T hücrelerinin bir şekilde bu bariyeri aşıp, retinaya girebildiklerini keşfettiler.

T Hücresi Olmayınca Hastalık Gelişmedi

Araştırma ekibi daha sonra, bu T hücrelerinin glokomda hangi rolü oynayabileceğini araştırmak için bir immünolog olan Jianzhu Chen'e danıştı. T hücrelerinden yoksun farelerde yüksek göz içi basıncı oluşturdular. Bu basınç retinada sadece küçük miktarda hasara neden olurken, göz basıncı normale döndükten sonra, hastalığın daha fazla ilerlemediğini keşfettiler.

Daha ileri çalışmalarda glokom ile ilişkili T hücrelerinin, hücrelerin strese veya yaralanmaya tepki vermesine yardımcı olan ısı şoku proteinleri olarak adlandırılan proteinleri hedef aldığını gördüler. Normalde T hücrelerinin konakçı tarafından üretilen proteinleri hedeflememesi gerekir ancak farklı türlerden gelen ısı şoku proteinleri çok benzerdir ve ortaya çıkan T hücreleri fare ve insan ısı şoku proteinleri ile çapraz reaksiyona girebilir. Bu nedenle araştırmacılar bu T hücrelerinin daha önce bakteriyel ısı şoku proteinlerine maruz kaldıklarından şüphelendiler. Araştırmacılar, mikropsuz farelerde glokom indüklemeye çalıştığında, farelerin hastalığı geliştirmediğini buldular.

Ekip daha sonra glokomlu insan hastalara yöneldi ve bu hastaların ısı şoku proteinlerine özgü T hücre seviyelerinin normal popülasyona göre beş kat yüksek olduğunu ve aynı fenomenin insanlarda da hastalığa katkıda bulunabileceğini gösterdi. 

Araştırmacıların çalışmaları şu ana kadar etkinin belirli bir bakteri türüne özgü olmadığını gösteriyor; daha ziyade, bir bakteri kombinasyonuna maruz kalmak, ısı şoku proteinlerini hedefleyen T hücreleri oluşturabilir.

Sonuç olarak MIT ve Massachusetts Eye and Ear tarafından yapılan çalışma, glokomun aslında bir otoimmün bozukluk olabileceğini söylüyor. Araştırmacılar, bu otoimmün aktiviteyi engelleyerek glokom için yeni tedavilerin geliştirilebileceğini öne sürüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen H, et al. Commensal microflora-induced T cell responses mediate progressive neurodegeneration in glaucoma. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05681-9

Beta Talasemi Tedavisinde Gen Düzenleme Teknolojisi

06 Kasım 2018

Carnegie Mellon Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ilk kez bir fare modelinde genetik durumu başarılı bir şekilde tedavi etmek için bir gen düzenleme tekniğini kullandılar. Nature Communications'da yayınlanan bulgular, fetal gelişim sırasında genetik rahatsızlıkların tedavisine yönelik araştırmalar için umut verici yeni bir yol sunmaktadır. Her yıl ciddi genetik bozukluklar ya da doğum kusurlarıyla 8 milyon çocuk doğar. Amniyosentez kullanılarak hamilelik sırasında genetik bozukluklar sıklıkla saptanabilir, ancak doğumdan önce bu genetik koşulları düzeltmek için halen bir tedavi seçeneği yoktur.

Embriyonik gelişimin erken döneminde, hızlı bir şekilde bölünen çok sayıda kök hücre mevcuttur. Eğer genetik bir mutasyonu erken dönemde düzeltebilirsek, mutasyonun fetal gelişim üzerindeki etkisini iyileştirebilir, ve gelecekte ortaya çıkması olası hastalıkların önüne geçebiliriz. Bu çalışmada, araştırmacılar daha önce yetişkin farede hemoglobinin azalmış üretimi ile sonuçlanan bir genetik kan bozukluğu olan beta talasemi tedavisi için kullandıkları bir peptit nükleik asit bazlı gen düzenleme tekniği kullandılar. Peptit nükleik asitleri, sentetik bir protein omurgasını DNA ve RNA'da bulunan nükleobazlarla birleştiren sentetik moleküllerdir. Bu çalışmada kullanılan PNA'lar, PNA biliminin önde gelen merkezi olan Carnegie Mellon Nükleik Asit Bilim ve Teknolojisi Merkezi'nde (CNAST) oluşturuldu. FDA onaylı bir nanopartikül kullanarak, verici DNA ile eşleştirilmiş PNA moleküllerini bir genetik mutasyon alanına gönderir. PNA-DNA kompleksi belirlenen bir mutasyonu tanımladığında, PNA molekülü DNA'ya bağlanır ve iki şeridini açar. Verici DNA, hatalı DNA ile bağlanır ve hücrenin DNA onarım yollarını harekete geçirerek hatayı düzeltmesini sağlar.

Beta Talasemi Semptomlarında Dramatik Düzelme

Mevcut çalışmada, araştırmacılar, fetüslerde beta talasemiye neden olan beta-globin geninde bir mutasyon taşıyan hamile farelerin amniyotik sıvısına PNA kompleksini enjekte etmek için amniyosentez benzeri bir teknik kullandılar. Gebelik sırasında PNA'nın sadece bir enjeksiyonu ile, araştırmacılar mutasyonların yüzde 6'sını düzeltebildiler. Bu yüzde 6'lık düzeltme, farelerin beta talasemi semptomlarında dramatik düzelmelere neden olmak için yeterliydi. UTR sırasında PNA kullanılarak tedavi edilen fareler, normal aralıkta olan hemoglobin seviyelerine, daha az dalak büyümesine ve daha uzun hayatta kalma oranlarına sahip oldular. Araştırmacılar, tekniklerinin, gebelik döneminde birden çok kez uygulanırsa, daha yüksek başarı oranlarına ulaşabileceğini düşünüyor. Ayrıca tekniklerinin başka koşullara uygulanıp uygulanmayacağını da araştırmayı umuyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ricciardi AS, et al. In utero nanoparticle delivery for site-specific genome editing. Nature Communicationsvolume 9, Article number: 2481 (2018)

Hemofili Hastalarında 3D Yürüyüş Analizinin Klinik Önemi

06 Kasım 2018

Hemofili, pıhtılaşma faktörü VIII’in (hemofili A) veya IX’un (hemofili B) konjenital eksikliği ile karakterizedir. Hemofilinin en önemli komplikasyonlarından biri eklem kanamalarıdır. Ayak bileği ve diz en çok etkilenen eklemlerdir. İlk kanamalar, yaklaşık 2 yaşında, erken dönemde ortaya çıkar. Enağır formlarda, tekrarlayan hemartrozlar, erken kas güçsüzlüğü ve atrofi, kıkırdak hasarı ve kronik sinoviti indükleyerek sonuçta yürüme güçlüğü ile ilişkili eklem hasarına yol açar. Eklem sağlığı genellikle klinik muayene, klinik skor ve görüntüleme ile değerlendirilir. Direk grafiler sadece daha ilerlemiş eklem hasarına ilişkin belirtilerinin saptanmasına izin verir ve erken değişiklikler hakkında bilgi sağlayamaz. MRG, eklem değişikliklerinde erken belirtileri saptamaya yönelik olarak kullanılmaktadır, ancak maliyeti ve sınırlı erişilebilirliği nedeniyle rutin pratikte kullanımı zor hâle gelmektedir.

Son zamanlarda, artropati durumunda, karmaşık kas iskelet sistemi bozukluklarında daha fonksiyonel bir yaklaşım olan enstrümantal yürüme analizi (GA) geliştirilmiştir.. GA, hemofili hastalığında özellikle önemlidir çünkü ağırlık taşıma durumlarında birkaç eklemin değerlendirilmesine izin verir.  Bu konuda çocuk ya da yetişkin hemofili hastalarında az sayıda çalışma yayınlanmıştır. GA'nın önemi, yeni tedavi yaklaşımlarına yol açabilecek erken hasarlarda bile, mekansal, kinematik ve kinetik yürüme özellikleri hakkında kesin bilgi sağlamaktır.

Uzun Süren ve Maliyetli Bir Süreç

Yürüyüş analizi, özellikle pediatrik popülasyonda, invaziv olmayan ve iyi tolere edilen bir muayene ile erken yürüme değişikliklerinin saptanmasına olanak sağlar. Yetişkin çağda, bu teknik, zaten artropatisi olduğu bilinen hastalarda yürüme kötüleşmesinin tespit edilmesine yardımcı olmak için yararlı olabilir. Bununla birlikte, sürecin uzun sürmesi ve pahalı ekipmanlara ihtiyaç duyulması rutin kullanım olasılığını sınırlandırmaktadır. Ayrıca, özel merkezlerle sınırlı olan bir yürüyüş laboratuvarı gerektiren ekolojik olmayan bir değerlendirmedir. Bununla birlikte, 3DGA, yürüme sırasında geri dönüşü olmayan eklem hasarı ve klinik kötüleşmeden önce ve bu nedenle profilaksi rejimini adapte etmek için erken yürüme bozukluğunu saptamak için ilginç ve klinik olarak uygun bir araç olarak düşünülebilir. 3DGA,  hemofili hastalarının başlangıç değerlendirmesinde ve daha sonra  takibi sırasında da kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

A. Fouasson-Chailloux, Y. Maugars, C. Vinatier, M. Trossaert, P. Menu, F. Rannou, J. Guicheux, M. Dauty. Clinical relevance of 3D gait analysis in patients with haemophilia, Haemophilia. 2018;1–8.

PD-L1 Pozitif Ana Tümör ve Metastazlarda Tedavi Yanıtı

06 Kasım 2018

Programlanmış hücre ölüm-1 / programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolunu hedefleyen immünoterapi, kabul edilebilir bir güvenlik profiline sahip olup, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının beyin metastazlarında umut verici bir antitümör aktivitesi göstermiştir. Bununla birlikte, yanıt oranları sıklıkla primer lezyonlar ve intrakranial lezyonlar arasında farklılık gösterir. Yanıt biyobelirteçlerinin ayrıntılı karakterizasyonlarını tanımlamak için çalışmalar gereklidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, ileri evre KHDAK’ta eşleştirilmiş primer ve beyin metastatik lezyonlar arasındaki PD-1 / PD-L1 blokajının iki ana yanıt biyobelirtecinin, PD-L1 ekspresyonunun ve CD8 + tümör infiltre lenfosit (TIL) yoğunluğunun, farklılıklarının karşılaştırması amaçlandı.

Farklılaşmalar Görüldü

Primer lezyonlar veya beyin metastazları arasında, sadece az sayıda hasta, hem tümör hücreleri hem de tümör infiltre eden immün hücreler üzerinde ortak PD-L1 ekspresyonunu barındırmaktaydı. Ek olarak, CD8 + TIL sayısının primer akciğer kanserine göre beyin metastazlarında anlamlı olarak daha az olduğunu buldular. Beyin metastazlarında düşük stromal CD8 + TIL sayıları, yüksek stromal CD8 + TIL sayımlarına kıyasla anlamlı olarak daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu.

Özellikle, primer akciğer kanserleri ve bunların karşılık gelen beyin metastazları arasında PD-L1 ekspresyonu ve CD8 + TIL yoğunluğunda bir tutarsızlık olduğu bu çalışma ile gösterildi. Bu tür heterojenlikler, beyin metastazlarının meydana geldiği zaman ile önemli ölçüde ilişkilidir. Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, klinik uygulamada dikkat edilmesi gereken anti-PD-1 / PD-L1 tedavisi için biyobelirteçlerin mekansal ve zamansal heterojenliğini vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhou, et al. Programmed death ligand 1 expression and CD8+ tumor-infiltrating lymphocyte density differences between paired primary and brain metastatic lesions in non-small cell lung cancer. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Apr 15;498(4):751-757. doi: 10.1016/j.bbrc.2018.03.053. Epub 2018 Mar 17.

Spinal Musküler Atrofi`de SMN1 Mutasyonları İncelendi

05 Kasım 2018

Spinal musküler atrofi (SMA), motor nöron 1 genindeki (SMN1) mutasyonların neden olduğu bir nöromüsküler bozukluktur. SMN1'deki missense mutasyonlarının moleküler patolojisi şu ana kadar kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Bu nedenle Hindistan merkezli bir araştırma ekibi, tüm olası arama terimlerini kullanarak SMN1 proteinindeki tüm missense mutasyonlarını üç veritabanından (PubMed, PMC ve Google Scholar) topladılar. Tüm missense mutasyonları siliko patojenisite, konservasyon ve stabilite analiz araçlarına tabi tutuldu. Bu araçların özgüllüğünü ve duyarlılığını onaylamak için araştırma ekibi istatistiksel analizi bir QC ölçümü olarak kullandılar. PolyPhen-2, en yüksek özgüllüğü ve doğruluğu gösterdi. PolyPhen-1 en yüksek duyarlılığı gösterdi; Genel olarak, PolyPhen2 diğer siliko aletlerine kıyasla daha iyi ölçümler gösterdi.

Tüm Mutasyonlar İncelendi

Üç mutasyon (D44V, Y272C ve Y277C) en patojenik ve destabilize edici mutasyonlar olarak tanımlandı. Ayrıca, doğal ve mutant amino asitlerin fizyokimyasal özelliklerini ve H-bağlarının ve aromatik istifin sistein üzerine tirozin ikamesine karşı kaybını gözlemlediler ve bu da aromatik halkaların kaybına yol açarak protein stabilitesini azaltabilmekteydi. Üç mutasyon ayrıca yapısal değişiklikleri anlamak için GROMACS kullanılarak Moleküler Dinamik Simülasyon (MDS) analizine tabi tutuldu. Y272C ve Y277C mutantları, D44V mutantına kıyasla doğal proteinden maksimum sapma paterni sergilemiştir. Diğer MDS analizi, moleküller arası hidrojen bağı analizi ve fizyokimyasal analizde gözlemlenen hidrojen bağlarının kaybına bağlı olarak ortaya çıkmış olan stabilite değişimlerini tahmin etmiştir. D44V mutasyonuna kıyasla Y272C ve Y277C mutantlarında fonksiyon ve yapısal etki kaybı ciddi bulunmuştur.

Siliko tahminleri, fizyokimyasal analiz ve MDS'den elde edilen sonuçlara baktığımızda, üç mutantta da stabilite kaybı olduğu gözlemlendi. Bu kombinatoryal yaklaşım, yanlış anlam mutasyonlarından kaynaklanan spinal musküler distrofi için varyant yorumlama ve ilaç tasarımı için bir platform olarak hizmet edebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sneha P, et al. Impact of missense mutations in survival motor neuron protein (SMN1) leading to Spinal Muscular Atrophy (SMA): A computational approach. Metab Brain Dis. 2018 Jul 13. doi: 10.1007/s11011-018-0285-4. [Epub ahead of print]

Omega 3 Desteği Gerçekten Kalp Sağlığını Koruyor mu?

02 Kasım 2018

Yapılan yeni çalışma, omega 3 preparatlarının kalp hastalığı, inme veya ölümle karşılaşma riski üzerinde çok az etkisi olduğunu veya hiç etkisi olmadığını gösteriyor. Omega 3, bir tür yağ asididir. Yediğimiz gıdalarda bulunan omega 3 yağları sağlık için gereklidir ve küçük miktarlarda alındığında sağlık için faydalıdır. Omega 3 yağ asitlerinin başlıca tiplerini; alfaolinolenik asit (ALA), eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosahekzaenoik asit (DHA) olarak sıralayabiliriz. ALA, normal olarak, fındık, ceviz ve kolza tohumu gibi bitkisel besinlerden elde edilen yağlarda bulunur. Genel olarak uzun zincirli omega 3 yağları olarak adlandırılan EPA ve DHA ise doğal olarak morina balığı ve somon gibi yağlı balıklarda bulunur.

Günümüzde genel olarak kalp hastalığına karşı koruyucu olduğuna dair yaygın bir inanış oluşmasının ardından omega 3 yağlarının kullanımını artmaktadır. Kan basıncını düşürmek veya kolesterolü azaltmak da dahil olmak üzere kalp hastalığını önlemede birden fazla önemli mekanizma rol alsa da, omega 3 yağları tezgahlarda ön raflarda yer alıyor.

Büyük Kapsamlı Bir Çalışma

Cochrane Kütüphanesi'nde yayınlanan verilerin sistematik derlemesi, 112.059 kişinin katıldığı 79 randomize çalışmanın sonuçlarını bir araya getirdi. Bu çalışmalarda, kalp ve dolaşım hastalıklarına olağan veya daha düşük omega 3'e kıyasla ek omega 3 yağının tüketilmesinin etkileri değerlendirildi. Bu 79 çalışmanın 25’i oldukça iyi tasarlanmış ve uygulanmış ve güvenilirliği yüksek olan çalışmalardan oluşuyor. Araştırmaya; Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Asya'dan sağlıklı ve mevcut hastalıkları olan kadın ve erkekler katılmış. Bu kişiler omega 3 yağlarını arttırmak ya da en az bir yıl boyunca olağan yağ alımını sürdürmek üzere rastgele seçilmiş. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma omega 3 haplarının etkisini araştırmış ancak belirgin bir etkisi ile karşılaşılmamış olup, sadece birkaç çalışmada balığı bütün olarak tüketmek anlamlı olarak görülmüş.

Bu araştırmaya göre;

-Herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski, omega 3 yağ alımını artırmış olan kişilerde % 8.8 iken, kontrol grubundaki kişilerde % 9 olduğu,

-Daha fazla ALA tüketilmesinin muhtemelen kalp düzensizlikleri riskini % 3.3'ten % 2.6'ya düşürdüğü

-Uzun zincirli omega 3 veya ALA alımının, artması muhtemelen vücut ağırlığını veya şişmanlığını etkilemediği

-Uzun zincirli omega 3'ün artmasının, herhangi bir yarar sağlaması durumunda dahi bunun çok düşük seviyede olduğunu gösterdiler.

 

Özet olarak daha çok uzun zincirli omega 3 yağlarının (EPA ve DHA dahil olmak üzere) alınmasının, öncelikle takviyeler yoluyla muhtemelen kardiyovasküler olaylar, koroner kalp ölümleri, koroner kalp hastalığı olayları, inme veya kalp düzensizlikleri riskine çok az etki ettiği veya hiç etki etmediği gösterilmiş oldu. Uzun zincirli omega 3 yağları muhtemelen kanda bulunan yağları yani trigliseridler ve HDL kolesterolü azalttığı için, trigliseritlerin azaltılmasının kalp hastalıklarından koruyucu olması muhtemel olsa da HDL'nin azaltılmasının zıt etkiye sahip olduğu unutulmamalı. Olası zararlar hakkında bilgi toplamaya çalışan ekip, yapılmış olan çalışmalarda kanama ve kan pıhtıları hakkındaki bilgilerin çok sınırlı olması nedeni ile bu konuda incelemede bulunmadıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Abdelhamid AS, et al. Omega 3 fatty acids for the primary and secondary prevention of cardiovascular disease. Cochrane Database of Systematic Reviews, 2018 DOI: 10.1002/14651858.CD003177.pub3

Sağlık Hizmetlerinde Rutin Genom Taramaları

30 Ekim 2018

Kişiye özel bir sağlık yönetimi planının, bir kişinin genetik koduna dayanarak tasarlanabileceği fikri, birçok hayali ortaya çıkarmıştır. 1991 yılında, DNA dizileme metotları geliştiren Nobel ödüllü Dr. Walter Gilbert, 2020 yılına kadar, maliyetin bir bireyin tüm DNA'sını dizilemeye yetecek kadar düşmüş olacağını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, rutin genomik tarama (GS) için klinik yarar gösteren mevcut uygulama modelleri, umut verici olsa da, hala başlangıç niteliğindedir.

Eyleme geçirilebilir gen listelerinin 20 000 genimizin çoğunu veya belki de tümünü kapsayacak şekilde genişlemesini beklemek makul olsa da, bugün en çok dikkate alınan listeler 10 ila 100 gen arasındadır. Günümüzün sadece küçük bir yüzdesinin GS'den fayda sağlayacağı gerçeği, yararın önemli olabileceği ve hatta hayat kurtarabileceğine dair artan kanıtları gölgelemektedir. 50 yıldan uzun süredir devam eden yeni doğan taraması (NBS) uygun bir analojidir. Nüfus çapında NBS'ye benzer şekilde, GS'nin başlatılması, nispeten az sayıda hastada saptanamayan presemptomatik riskleri tanımlamak için birçok insanı tarayan bir strateji olarak kabul edilebilir. Yeni doğan taramasında sadece 1 durum için test yapmaya başlanmış ve 30'dan fazla hastalık için genişletilmiştir. Genomik tarama, kısa vadede 10 ila 100 gen için uygulansa da daha sonra bilgi ve deneyim büyüdükçe liste genişletilebilir.

Klinik yararı hızlandırmak için mümkün olduğunca çok insandan geçerli verileri kullanmak herkesin çıkarınadır. Dünya çapında, DNA analizinden geçen insanların sayısı milyonlar seviyesindedir ve insanlar hasta, araştırma katılımcısı ve tüketici olarak genomik dizilemeye tabi tutulmaktadır. Araştırma katılımcılarından ve tüketicilerden gelen veriler, uygulama için kliniğe doğru bir şekilde aktarılabilirse, alan çok daha hızlı ilerleyebilir. Geisinger Sağlık Sistemi, Mayıs 2018'de DNA dizilemesinin rutin klinik bakımın bir parçası olacağını açıklamıştır. 6 ay içinde, 1000 kişilik bir pilot program başlayacağını bildirilmiştir. Yapılması beklenen bu Geisinger klinik pilotu, GS verilerini araştırma katılımcılarından hasta bakımına taşımak için devam eden dev projelerin gölgesinde kalmıştır.

En Uygun Çözüm İçin İşbirliği

Geisinger GenomeFIRST yaklaşımı Ekim 2017'de açıklanmıştır ve araştırma verilerinin taranmasıyla keşfedilebilen klinik sonuçlar elde etmeyi kabul eden 100.000'den fazla araştırma gönüllüsünün GS'sini yürütmek üzere tasarlanmıştır. Bu projedeki gönüllülerin tahmini % 3,5'i, 76 eyleme geçirilebilir gen listesinden klinik sonuçlar alacaktır. Erken vaka raporları, bu yaklaşımın subklinik hastalığı tanımlayabildiğini ve önemli tıbbi müdahalelere yol açabileceğini göstermektedir. GenomeFIRST yöntemlerinin ayrıntıları herkese açıktır ve GS verilerini araştırma ortamından klinik ortama taşıyacak programlar oluşturmayı uman diğer kurumlara yardımcı olabilir.

Tüketici arenasında üretilen genomik tarama verileri on yıldan uzun bir süredir klinik tedavilere taşınmış olmasına rağmen günümüzde bu veriler hala sağlık hizmetlerine uygulanacak uyumlu model geliştirilmesinde kullanılamamıştır. Optimal tedavinin tanımlanması için daha fazla işbirliğinin gerekli olduğu bir zamanda, tüketiciye dönük şirketler, pratik uygulama için sağlık hizmeti sağlayıcı girdisinin değerini küçümsemektedir. Birçok sağlık sistemi ve sigorta şirketi, tüketici verilerinin önemli bakış açılarını dikkate almayı desteklemeye hazır görünmemektedir. ABD nüfusunun en az % 1'inin, bir GS yaklaşımı ile saptanabilen ve klinik olarak yönetilebilen kanser veya kalp hastalıkları için tanımlanabilir bir genetik riski vardır. 3 ila 4 milyon kişiyi tanımlamak ve bu riski etkin bir şekilde azaltmak, değerli hedeflerdir. Onlara ulaşmak, önümüzdeki yıllarda ek bilgi birikimine hazır şekilde kurulmuş bir altyapıya oturtulduktan sonra daha geniş bir nüfus yararı vaadiyle daha da cazip hale getirilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Michael F. Murray. The Path to Routine Genomic Screening in Health Care, Annals of Internal Medicine 2018.

Neden Bazı İnsanlarda Gut Oluşma Riski Daha Fazladır?

26 Ekim 2018

Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi araştırmacıları, bazı insanların neden ağrılı ve güçten düşürücü bir eklem hastalığı olan gut için artmış risk altında olduğunun anlaşılmasını sağlayan genetik bir varyantı tanımladılar. Gut, kanda sürekli olarak yükselen ürik asit seviyelerinden kaynaklanır, bu da özellikle ayak parmakları, dizler, dirsekler, bilekler ve parmaklarda, ciddi eklem ağrısı ve şişliklere neden olur. Ürik asit düzeylerini düşüren ilaçlar kullanılarak gut tedavi edilebilir. Ancak tedavi edilmezse eklemlerde ve böbreklerde ciddi hasara ve yaşam kalitesinde azalmaya neden olabilir.

Otago Üniversitesi’nde görev alan bir grup bilim insanı yakın zaman önce, PDZK1 adında bir genin hemen yanında yer alan yeni bir genetik varyasyon tanımladılar. Bu PDZK1 protein ürünü, böbrek ve bağırsak boyunca ürik asitin ayrılmasına yardımcı olur. Bu şekilde, PDZK1, yüksek olduğunda gutun neden olduğu kristalleri oluşturan serum ürik asit miktarını kontrol eder.

Bulgular Yeni Bir Tedavi Anlayışına Yol Açabilir

Araştırmacılar, oluşan bu genetik varyantın PDZK1 proteinini etkilemediğini, ancak üretilen PDZK1 geninin miktarında değişikliklere neden olduğunu buldular. Elde ettikleri sonuçlar, gut için yeni bir moleküler yol belirlemiş ve bu genetik varyantı olan hastalarda niçin gut riskinin olduğunu anlamamızı sağlamıştır. İnsan genomunda, serum ürik asit düzeylerini ve gut riskini arttıran ve böbrek fonksiyonunu bozan sinyaller içeren düzinelerce bölge vardır. Yeni bilimsel zorluk, bu sinyalleri işlevsel anlayışlara dönüştürmektir. Bu bilgi, gut ve böbrek hastalığında yeni tıbbi müdahalenin araştırılmasına yol açabilmesi açısından önemlidir.

Genetik varyasyonun gut ya da böbrek hastalığı riskine nasıl katkıda bulunduğunu anlamak, ileride bu kişiye uygulanacak tedavi yöntemini belirleyebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ketharnathan S, et al. A non-coding genetic variant maximally associated with serum urate levels is functionally linked to HNF4A-dependent PDZK1 expression. Human Molecular Genetics, 2018; DOI: 10.1093/hmg/ddy295

Hastalara Göre Progresif Başlangıçlı Multipl Skleroz Daha Şiddetli

26 Ekim 2018

Multipl skleroz (MS) klinik olarak, relaps veya remisyon olmaksızın ilerleyici bir faz ile başlayan progresif-başlangıçlı MS (PPMS) ve akut nörolojik bozukluk ile başlayan, tam veya kısmi remisyon ile devam eden relaps - başlangıçlı MS (RRMS) olarak ayrılabilir. Relaps-başlangıçlı ve progresif-başlangıçlı MS arasında belirli klinik farklılıklar vardır.  Son yıllarda, risk faktörleri ve tedaviler açısından, relaps-başlangıçlı MS hastalığının anlaşılmasında dramatik ilerlemeler kaydedilmiştir, ancak aynı durum progresif-başlangıçlı MS için geçerli değildir. Şu ana kadar sadece bir tedavi ajanının, primer progresif MS'li hastalarda sakatlık progresyonunu ve MRG değişikliklerini azaltmada etkili olduğu gösterilmiştir.

İki tip arasındaki başlangıçtaki farkların tanımlanması, relaps-başlangıçlı MS'e kıyasla progresif-başlangıçlı MS'in altta yatan mekanizmalarının açıklanmasında ilk adım olabilir. Semptomların şiddetini azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak, progresif-başlangıçlı MS’te tedavinin nihai hedefleri olduğu için, hasta tarafından alınan sonuç ölçümleri giderek daha önemli bir araştırma alanı haline gelmiştir. Bu ölçütleri inceleyen birkaç büyük çalışma vardır, ancak bu çalışmalarda hastalar genellikle başlangıç tipi yerine hastalık tipi bakış açısıyla incelenmiştir.  Avustralyalı araştırmacılar, progresif-başlangıçlı MS hastalığına yönelik hastalık yönetimini iyileştirmek amacıyla, relaps-başlangıçlı MS ve progresif-başlangıçlı MS hastaları arasındaki farklılıkları, hasta tarafından bildirilen engellilik, progresyon ve semptomlar açısından inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, Avustralya Multipl Skleroz Uzunlamasına Çalışması (AMSLS) 'ndan 1.985 katılımcıyı çalışmalarına dahil ettiler. Başlangıç tipi ile sonuçlar arasındaki ilişkileri negatif binom regresyonu ile değerlendirdiler.

Zaman İçinde Farklılıklar Azalıyor

19 sonucun 17'sinin şiddeti, progresif-başlangıçlı MS hastalarında, relapsing-başlangıçlı MS hastalarına göre, engellilik, geçen yıla göre progresyon, yorgunluk, duyu, yürüme güçlükleri, ağrı, denge, spastisite, cinsel işlev bozukluğu, mesane ve bağırsak sorunları, anksiyete, depresyon ve EQ -5D açısından anlamlı olarak daha yüksekti. İki başlangıç tipi arasındaki farklılıklar, hastalık sürecinin erken dönemlerinde en belirginken, hastaların hastalık süresi uzadıkça bu fark azalmaktaydı. Farklılıklar özellikle engellilik, geçen yıla göre progresyon, yürüme güçlükleri, mesane ve bağırsak problemleri ve spastisite açısından anlamlıydı.

Araştırmacılar, progresif-başlangıçlı MS tanısı olan katılımcıların, relaps-başlangıçlı olan MS katılımcılarına göre neredeyse tüm hasta tarafından bildirilen sonuçlarda anlamlı olarak daha kötü olduğunu belirttiler. Farklılıkların, hastalık seyrinin başında en belirgin olduğunu ve bunun progresif-başlangıçlı MS tanılı hastalara erken müdahalenin önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Yan Zhang, Bruce V Taylor, Steve Simpson Jr, Leigh Blizzard, Ingrid van der Mei. Patient-reported outcomes are worse for progressive-onset MS than relapse-onset MS, particularly early in the disease process, Eur J Neurol. 2018 Aug 22.

Obezite Astım Riskini Farklı Bir Yolla Artırıyor

25 Ekim 2018

Astım ve obezitenin prevalansı hem ayrı ayrı hem de birlikte görülecek şekilde son yıllarda ABD'de önemli ölçüde artmıştır. Obezite, yüksek vücut kitle indeksi olan kişilerde ortaya çıkan hava yollarının sistemik ve lokalize inflamasyonu nedeniyle astım için önemli bir risk faktörüdür.

Astımlı obez insanlar, daha yüksek şiddetli astım atağı riski, hastalık kontrolünün azalması ve kortikosteroid tedavisine yanıtın azalması gibi riskleri bünyelerinde taşımaktadır. Bununla birlikte, daha önce yapılan çalışmalarda, obezitesi olan bazı kişilerin, hava yolu inflamasyonu yoluyla değil,  solunum yollarındaki düz kasların aşırı allerjen yanıtı nedeniyle ortaya çıkan farklı bir astım tipine sahip olabileceği ileri sürülmüştür. Hiperreaktivite, solunum yollarının daralmasına ve nefes almanın zorlaşmasına neden olur ve kaslar kasıldığında veya spazm başladığında atak ortaya çıkabilir.

Obezitede Farklı Bir Mekanizma Çalışıyor

Araştırma ekibi insan hava yolu düz kas hücrelerini bir alerjene tepki olarak üretilen histaminle ve hava yollarını kontrol eden sinir sisteminin bir kısmını uyaran bir ilaç olan karbakolle birleştirdi. Bu maddeler ile hava yolu hücrelerinin uyarılması, hücrelerin kas kasılmasını uyaran kalsiyumu serbest bırakmasına neden olur. Araştırmacılar obez donörlerden gelen kas hücrelerinin normal kilolu vericilere ait hücrelerden daha fazla oranda kalsiyum saldığını ve daha fazla kısalmaya (kas kasılması sırasında ortaya çıkan bir işleve) sahip olduklarını buldular. Ayrıca, kadın obez donörlerden gelen hücreler, erkek obez donörlerden daha fazla kalsiyum salmıştır.

      Obezitenin yapısal hücreler (veya hava yolu düz kas hücreleri) üzerindeki baskısını daha iyi anlamamızı sağlayan bu çalışma, steroid kullanımı olmaksızın astım yönetimini iyileştirmek için yenilikçi tedavi olanaklarının önünü açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Orfanos S, et al. Obesity increases airway smooth muscle responses to contractile agonists.. American Journal of Physiology-Lung Cellular and Molecular Physiology, 2018; DOI: 10.1152/ajplung.00459.2017

İnfluenzaya Bağlı Ölümler İncelendi

24 Ekim 2018

Her ne kadar grip denip geçilse de, influenzaya bağlı olarak her yıl milyonlarca insan hastanede tedavi görmekte ve yüz binlercesi de ölmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu verilere daha rahat ulaşılıyor olsa da Afrika kaynaklı griple ilişkili mortalite için risk ve risk grupları hakkındaki veriler sınırlıdır. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada hastanede influenza ilişkili ciddi akut solunum yolu hastalığı (SARI) nedenli ölümler için insidans ve risk faktörleri tahmin edilmeye çalışıldı.

SARI ile hastaneye yatırılan hastalar, 2009-2013 yılları arasında Güney Afrika'nın dört ilinde prospektif olarak kaydedildi. Polimeraz zincir reaksiyonu kullanılarak, solunum yolu doku örnekleri, solunum yolunu etkileyen on farklı virüs ve pnömokok DNA'sı için kan test edildi. İnfluenza ilişkili SARI ölümlerinin insidansı, tanımlanmış bir havza popülasyonuna sahip bir kentsel hastanede tahmin edilmiştir.

İnfluenza Önemli Bir Yük Oluşturuyor

Grip ile ilişkili SARI olan 1376 hasta kayıt edildi ve bunların % 3'ü (mevcut sonuç verileriyle birlikte 1358'in 41’i) öldü. HIV ile enfekte olan hastalarda(% 5, 22/419), vaka-ölüm oranı (CFP), HIV ile enfekte olmayan kişilere göre (% 2, 13/620; p = 0.006) daha yüksekti. CFP'ler yaş grubuna göre değişmekte ve genel olarak 5 yaşın üzerinde artmaktadır (p <0.001). Çok değişkenli analizde, ölümle ilişkili faktörler yaş grubu 45-64 yaş (odds oranı (OR) 4.0,% 95 güven aralığı (CI) 1.01-16.3) ve ≥65 yaş (OR 6.5,% 95 CI 1.2-34.3), HIV enfeksiyonu (OR 2.9,% 95 CI 1.1-7.8), HIV dışındaki diğer tıbbi durumlar (OR 2.9,% 95 CI 1.2-7.3) ve pnömokokal koenfeksiyon (OR 4.1,% 95 CI 1.5-11.2) için en yüksek bulundu. 100.000 kişi başına düşen influenza ilişkili SARI ölümlerinin tahmini insidansı <1 yaş çocuklarda (20.1,% 95 CI 12.1-31.3) ve 45-64 yaş arası yetişkinlerde en yüksek bulunmuştur (10.4,% 95 CI 8.4-12.9). HIV ile enfekte bireylerde, HIV enfekte olmamış bireylere göre yaş için düzeltilmiş ölüm oranı 20 kat (% 95 CI 15.0-27.8) daha yüksekti.

İnfluenza, Güney Afrika'da, özellikle 1 yaşından küçük bebeklerde ve HIV ile enfekte olmuş bireylerde ciddi mortaliteye neden olmaktadır. Antiretroviral tedaviye ve grip aşısına daha yaygın erişim bu yükü azaltabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cohen C, et al. Mortality amongst patients with influenza-associated severe acute respiratory illness, South Africa, 2009-2013. PLoS One. 2015 Mar 18;10(3):e0118884. doi: 10.1371/journal.pone.0118884. eCollection 2015.

İBH`de Bağırsak Kanseri Riskinin Erken Tespitine Yönelik Bir Çalışma Yayınlandı

24 Ekim 2018

Londra Queen Mary Üniversitesi'nden bir araştırmacı ekibi, inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH) olan hastalarda bağırsak kanserinin erken gelişiminde rol oynayan genetik olayları inceleyip yayın haline getirdiler. Elde edilen bilgiler, yüksek kanser riski taşıyan İBH hastalarını sınıflandırmak amaçlı basit tanısal testlerin tasarlanması için kullanılabilir. İBH, bireyin bağırsak kanseri geliştirme riskini iki katından daha fazla artırır ve bu risk, uzun bir süre boyunca İBH'ye maruz kaldıklarında daha da yükselir. İBH’de kimlerin bağırsak kanseri geliştireceğini tahmin edebilmek, karşılanmamış büyük bir ihtiyaçtır. Eğer bunu doğru bir şekilde yapabilseydik; en çok ihtiyaç duyan ve en düşük riskli bireyleri daha net belirleyebilir ve hangi genetik mutasyonların İBH ile ilişkili erken bağırsak kanseri gelişiminde rol oynadığını belirleyebilirdik. Bu mutasyonlar, kimin yüksek riskte olduğunu kestirmek için basit bir tanısal testin temelini oluşturabilir.

Ekip, İBH ile ilişkili kolorektal kanserli hastalardan alınan kanserli ve kanserli olmayan doku örneklerinin genetik sekanslarına baktı. Araştırmacılar, dizileri karşılaştırarak, malignitenin gelişmesine yol açan olayların bir zaman çizelgesini oluşturabiliyorlardı.

Mutasyonların Gelişim Zamanlaması Farklılaşıyor

Özellikle analiz, p53 olarak bilinen 'tümör baskılayıcı' proteindeki değişiklikler gibi kanser gelişiminin başlangıcında ortaya çıkan bazı genetik değişimleri tanımlamıştır. Fonksiyonunun değişmesi ya da kaybolmasıyla sonuçlanan p53'teki değişiklikler, İBH ile ilişkili olmayan bağırsak kanserlerinin gelişiminde genellikle geç evrelerde ortaya çıkar ve bu durum İBH’den gelişen kolorektal kanserler için farklılaşmıştır.

Ekip, bu erken genetik değişikliklerin tespit edilmesinin, hangi İBH'li hastaların erken bağırsak kanseri riski altında olduğunu tespit etmek için gösterge olarak kullanılabileceğini ümit ederek hastanın yakın gözetimini sağlamış ve en iyi tedavi seçenekleriyle zamanında müdahale edilmesini mümkün kılmıştır. Öte yandan, İBH hastalarının kanser gelişimi açısından düşük risk altında olanlarının tanımlanması da hastaları gereksiz endişelerden kurtarabilir. Bu heyecan verici araştırmada, İBH ile ilişkili bağırsak kanserinin zaman içinde nasıl geliştiği incelendi ve malignite başlangıcında veya öncesinde meydana gelen önemli genetik değişiklikler tespit edildi. Ekibin gelecek çalışmalardaki amacı bu bilginin, İBH hastalarının klinik değerlendirmelerini, takiplerini ve tedavilerini geliştirmek açısından nasıl kullanılabileceğini araştırmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Baker AM, et al. Evolutionary history of human colitis-associated colorectal cancer. Gut, 2018; gutjnl-2018-316191 DOI: 10.1136/gutjnl-2018-316191

Uyku Bozukluğunun Demans Benzeri Tabloya Yol Açtığı Gözlendi

23 Ekim 2018

Solunum yolu cidarlarının gevşediği ve daraldığı ve uykuda solunumun durmasına yol açan uyku apne sendromunun (OSAS), kandaki oksijen düzeylerini düşürdüğü bilinmektedir. Yeni yapılan bir çalışma, bu oksijen düşüşünün beynin temporal loblarının küçülmesi ve bellekte buna karşılık gelen azalmayla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Araştırmacılar, çalışmanın yaşlıları OSAS için taramanın ve gerektiğinde tedavi verilmesinin bu toplumdaki demansın önlenmesine yardımcı olabileceğine dair kanıt sağladığını söylüyorlar.

Demans riskinin% 30-50'si depresyon, yüksek tansiyon, obezite ve sigara içme gibi değişken faktörlerden kaynaklanmaktadır. Son yıllarda araştırmacılar, çeşitli uyku bozukluklarının da demans için risk faktörü teşkil ettiğini kabul etmişlerdir. Özellikle obstrüktif uyku apnesine ve beyin ve bilişsel yeteneklere olan etkilerine bakmak isteyen Avustralyalı bir araştırma grubu bu çalışmayı yönetti. Araştırmacılar, 51 ve 88 yaşları arasında, hafızası ya da ruh haliyle ilgili kaygıları ile doktorlarını ziyaret eden, ancak OSAS tanısı olmayan 83 kişilik bir grupla çalıştılar. Her katılımcı hafıza becerileri ve depresyon belirtileri açısından değerlendirildi ve her birine beynin farklı alanlarının boyutlarını ölçmek için MRI taraması yapıldı.

Erken Müdahale Önemli

Katılımcılar ayrıca polisomnografi kullanarak OSAS belirtileri için gece boyunca izlendikleri bir uyku kliniğine de katıldılar. Bu teknik, beyin aktivitesini, kandaki oksijen seviyelerini, kalp atış hızını, solunum ve hareketleri kaydeder. Araştırmacılar, uyurken kanlarında düşük oksijen seviyelerine sahip olan hastaların, beynin sol ve sağ temporal loblarında azalmış kalınlığa sahip olduklarını buldular. Bunlar bellekte önemli olduğu bilinen ve demansta etkilenen bölgelerdir. Ayrıca, beyindeki bu değişikliğin, katılımcının yeni bilgi edinme konusundaki yeteneğini zayıflattığını da buldular. Tersine, OSAS belirtileri olan hastaların da beynin diğer bölgelerinde daha fazla kalınlığa sahip olma olasılığı daha yüksekti yani araştırmacılara göre beyin oksijensizliğe şişkinlik ve iltihaplanma ile yanıt vermişti.

Demans tablosunu düzeltmek için günümüzde etkili bir tedavi mevcut değildir, bu yüzden erken müdahale önemlidir. Öte yandan, OSAS için etkili bir tedaviye sahibiz. Bu araştırma, OSAS’ın teşhis ve tedavi edilmesinin, çok geç olmadan bilişsel gerilemeyi engellemek için bir fırsat olabileceğini gösteriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Cross NE, et al. Structural brain correlates of obstructive sleep apnoea in older adults at risk for dementia. European Respiratory Journal, 2018; 52 (1): 1800740 DOI: 10.1183/13993003.00740-2018

Hafıza Hücreleri Deneyimler İle Şekilleniyor

22 Ekim 2018

Bellek üzerine yapılan çalışmada, deneyimlerin yer ve konum ile ilişkilendirilerek oluşan hatıraların engram denilen hücrelerde saklandığı gösterilmişti. Nörobilim hala engram hafıza konsepti ile boğuşuyorken, ‘’bu hücrelerin aktif olduklarında ne yaptığını biliyoruz, ama neyi temsil ediyorlar ve nasıl çalışıyorlar?’’ sorusunu soran Japon ekip araştırmalarını buraya yöneltmiş.

Şimdiye kadar olan varsayımlar, bellek engramlarının sadece hücreler olduğu yönünde idi, ancak araştırma grubu alternatif bir açıklamaya sahip olduklarını düşünüyor.

Çalışmada fareler ortamın anılarını hafızalarına yerleştirmek için kafeste zaman harcarken, araştırmacılar, o dönemde aktif olan hücreleri tanımlamak için optogenetik yöntemler kullandılar. Bu hücrelerin, hipokampal bölge hücrelerinin sadece bir kısmını oluşturup, daha büyük yer alanlarına sahip olduğu görülmüş ve fare keşfederken hücreyi heyecanlandırmaya karşılık gelen gerçek dünya alanı gibi olduğu gözlemlenmiş. Bu da; çok sayıda hücre boyunca aktivitenin analizi, çoğu yer hücresinin hem başlangıçta hem de daha sonra kafesin ziyareti sırasında aynı mekansal haritayı muhafaza ederken, engram hücrelerinin iki zaman noktası arasında ilişkisiz bir aktiviteye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tek istisna, erken evrede hücrelerin aktivitesinin benzer olduğu her iki ziyaret sırasında görülmüştür ki bu, içeriğin geri çağrılmasıyla ilgili beklenen bir durumdur.

Engram Tecrübeyi Haritalasa Da Mekanı Haritalamıyor

Fareler ikinci, farklı bir kafese yerleştirildiklerinde ise engram hücrelerinin inaktif kaldığı görülmüş, yani bir önceki bellekle 'işgal edilmiş'. Buradan yola çıkılarak, bu hücrelerin aktiviteleri karşılaştırılıp, birinci ve ikinci çevrelerin birbirinden ayırt edebilmesinde kullanılabilir. Engram hücreleri sadece belirli konumlara değil, durumun kendisinin hafızasına yönelik aktif olurken, diğer yandan yer hücrelerinin keşif sırasında, bir mekansal haritanın oluşturulması ve güncellenmesi sırasında aktif olduğu görülmüş. Sonuç olarak bir durumu veya çevreyi tanımak, araştırma gerektirmez. Bu nedenle, yer hücreleri, bellek hücrelerinden ayrı görünüyor.

Araştırmacılar, engram hücrelerinin bellekleri kendi başına saklayamadıklarını, ancak beyindeki herhangi bir yerde, bellekle ilgili detayları birbirine bağlayan bir indeks olarak hareket ettiklerini söylüyor. Araştırmacıların hipotezine göre, engram hücreleri, bir anı, gözünüzün önünde canlanan bir hatıra ya da başka duyulardan olan bir belleğin elemanlarını takip eder ve daha sonra beynin korteks gibi diğer kısımlarını harekete geçirerek hatırlamalarını tetikler. Hipokampus uzamsal belleğin altında yer alırken, karşılaşılan durumlar ile ilgili kimlik için bir indeks olarak yeni ortaya çıkan bu işlev, bu beyin bölgesinin sadece haritalardan daha fazlası olduğunu gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kazumasa Z. Tanaka, et al. The hippocampal engram maps experience but not place. Science, 2018; 361 (6400): 392 DOI: 10.1126/science.aat5397

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

İPF Hastasıyken Enerjinizi Nasıl Korumalısınız?

19 Ekim 2018

2016 yılının başında idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) tanısı olan Charlene Marshall, bir zamanlar yapabileceği şeyleri artık yapamayacağının farkında.  Öte yandan bu durum Charlene’i profesyonel kariyerini geliştirmek için konferanslara katılmasına engel olmuyor. Charlene, bu konferansa bilgi ve içerik paylaşımı yapmak, yeni insanlarla tanışmak ve diğer katılımcılarla profesyonel iş ağını genişletmek için geldi. Etkinliğin çok yoğun geçeceğini bilen Charlene ve bu tempoya ayak uydurmak zorunda olduğumu biliyordu. Onun beklemediği şey ise her şeyi yapmak istemek, hiçbir şeyi gözden kaçırmamayı istemek ile bedeninin ve zihnin ihtiyaçları arsında sıkışıp ikilemde kalmanın ne kadar zor olduğuydu.

Aslında bu durum IPF ile yaşayan çoğu hasta için ortak bir sorundur ve ne yazık ki bu durum sadece işle ilgili konular için geçerli değildir. İPF hastaları günlük hayatın spor, gezme gibi olağan aktivitelerinde bu ikilemle sürekli yüz yüze kalmaktadırlar.

Charlene’den Tavsiyeler

Charlene için bu sefer hastalığının konferans veya mesleki gelişim fırsatlarında tam olarak katılma potansiyeline ilk kez müdahale ettiği zaman oldu. Her ne kadar konferansa yine de katılabildiği için minnettar olsa da, etkinlik sırasında sürekli duraklamalar yapmak zorunda kaldı. Charlene bu tecrübesi sırasında diğer İPF hastalarının işine yarayabilecek bazı tavsiyelerde bulundu:

  • Hastalığınızı Açıklayın: Bu bilgi, bazı savunmasızlıkları ve sorunları beraberinde getirse de başkalarından yardım istemekten çekinmeyin. Büyük oksijen tankım nedeniyle bir akciğer hastalığım olduğunu gizlemek zor, ancak bu bilgilendirme sayesinde insanlar neyim olduğunu ve neye yardıma ihtiyaç duyabileceğimi bilirler ve  uzun, yorucu günler boyunca bu benim için çok yararlı olur.
  • Arkadaş edinin: Yeni insanlarla tanışmak ve buluşmak en sevdiğim konferans bölümlerinden bazılarıdır ve bana yardım etmek için ekstra bir çift ele sahip olmak benim için rahatlatıcı olabilir.
  • Maske takın: Bu sosyal olarak rahat hissetmenize engel olabilir, özellikle de ilk kez toplandığınız bir kalabalıkta. Ancak, bağışıklık sisteminizin ilaçlara bağlı olarak baskılanması ciddi bir durumdur. Bu yüzden hastalıkları önlemek için konferans sırasında özellikle de büyük grup etkinlikleri sırasında maskemi taktım.
  • Devam etmeye çalışmayın: Profesyonel gelişim konferansları olabildiğince çok içerik almakla ilgilidir. Hem konferans içeriği hem de sosyalleşme fırsatları arasında erken sabah ve geç geceler olacağını keşfettim. Ayrıca, konferans boyunca dayanıklılığımı sürdürmeye kalkarsam, bunun için tıbbi bir acil durum veya hastalık şeklinde ödeme yapacağımı da çabucak öğrendim. Bu yüzden, hangi öğrenme modüllerine katıldığımı ve gün içinde bir ara verdiğimde seçmem gerekiyordu. Oturumları kaçırmayı sevmiyorum, ancak başkalarının bana not almasını istedim, böylece bilgileri alabiliyorum.
  • Yardım isteyin: Profesyonel bir roldeyken bunu yapmak her zaman kolay değildir. Yoğun günlerde enerjinizi biraz daha uzun süre korumanız için yardım istemek gerekli olabilir.
Literatür talep et

Referanslar :

Tips on Conserving Your Energy During Professional Events, Charlene Marshall, Pulmonary Fibrosis News July 23rd 2018

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image