Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Akciğer Rejenerasyonunda Endojen ve Ekzojen Kök Hücre Aracılı Tedavi Yaklaşımları

06 Şubat 2016

Akciğer hastalıkları tüm dünya da en büyük mortalite ve morbidite sebeplerindendir. Olağan yetişkin akciğerinde doku dönüşümü dikkat çekici şekilde yavaştır. Bununla birlikte, akciğer hasarı sonrasında özelleşmiş bir grup progenitör, hasarlı dokuyu onarmak yenilemek için aktive hale gelirler ve bu sürece rejenerasyon adı verilir. Bu sürecin sekteye uğraması durumunda fibrozis, anormal akciğer yenilenmesi ve organ disfonksiyonu gelişir. Çok iyi özelleşmiş bir grup endojen akciğer kök/öncü hücresinin akciğer homeostazını koruduğuna ve rejenerasyonu sürdürdüğüne inanılır.

İngiltere’den bir grup bilim insanı yaptıkları incelemede, akciğer kök hücrelerinin tanımlanması, yaralı akciğer dokusunun yenilenme ve tamir sürecinde aktiviteleri ve çoğalmalarını anlamadaki en son gelişmeleri gözden geçirdiler.

Var olan kanıtlara göre kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi durumlarda embriyonik akciğer gelişim sürecinin reaktive olabileceği düşünülüyor. Doğru endojen akciğer öncü/kök hücrelerinin tanımlanması ve bunların rejeneratif yolaklarının anlaşılmasının gelecek nesillerde tedavi edici gelişmelerde oldukça önemli olduğu vurgulanıyor. Yapılan son çalışmalarda heyecan verici ve yeni anlayışa göre doğum sonrası akciğer gelişimi ve yaralanma sonrası akciğer rejenerasyonu yerli akciğer progenitör hücrelerince yapılıyor. İn vitro pluripotent embriyonik kök hücrelerden ve uyarılabilir pluripotent kök hücrelerden akciğer progenitörlerine de novo türetilme, embriyonik orijinden yetişkin akciğerine farklılaşmayı düzenleyen moleküler yolağı anlamanın temelini oluşturuyor. Modern doku mühendisliği tekniklerinin ortaya çıkmasıyla, laboratuvarda hücreden arındırılmış doku iskeleti ve kök hücreleri kullanarak akciğer rejenerasyonu artık gerçek oluyor.

Kanıtlara göre birçok hastalık durumunda, prenatal akciğer gelişimi sinyal sistemi reaktive oluyor. Öte yandan trakeosfer ve alveolosfer kültürü gibi organotipik ex vivo modellerdeki son gelişmeler akciğer rejenerasyonundaki sinyal yolaklarını ve kök hücre/progenitör dinamiklerini anlamak için eşssiz fırsatlar sunuyor. Hasar ve hastalık durumları sonrasında akciğerin tamiri için embriyonik kök hücreler (ESC) ve uyarılabilir puliripotent kök hücrelerden (İPSC) akciğer progenitörlerine türeme, akciğer hastalıklarında rejeneratif tedavi edicilerin gelişimi için heyecan verici yeni kapılar açıyor. ESC ve İPSC’lerin puliripotent doğası teratojenik etkiler açısından potansiyel risk oluşturuyor.

Yapılan birçok hayvan çalışmasında, mezenkimal kök hücresi (MSC) aracılı hücre tedavileri farklı akciğer hastalıklarında değerlendirildi. Çalışmalarda infüze edilen mezenkimal kök hücrelerin, akciğer doku alıcılarında parakrin ya da immünmodülatör etkiyle onarıcı-iyileştirici etki gösterdikleri bildirildi. Bu durumda MSC’lerin alıcı akciğer dokusunda parakrin ve immünomodülatör etkiler aracılığı ile tamir edici/iyileştirici etkiler gösterdiğini ileri süren çalışmaları göz ardı etmemek gerekir. Bu yüzden mezenkimal kök hücre tedavisini, akciğer dokusunu yenileyici ya da yeniden yapılandırıcı şekilde çalışandan çok hücre bazlı immünmodülatör olarak görmek gerekir. Akciğer gelişiminin moleküler mekanizması, hastalık dinamiği ve rejeneratif sürecini anlamak için daha çok çalışmaya gerek vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

   M. Akram et al.  Lung Regeneration: Endogenous and Exogenous Stem Cell Mediated Therapeutic Approaches,  Int. J. Mol. Sci. 2016, 17, 128

`Küçük, daha küçükle buluşuyor`: Diyet Nanopartikülleri Bağırsak Mikrobiyomunu Etkiliyor

27 Haziran 2019

Bağırsak mikrobiyomu sadece gıda işlemede anahtar değil, aynı zamanda çeşitli hastalıklar için de kabul edilebilir bir belirleyicidir. Johannes Gutenberg Üniversitesi Mainz Üniversitesi Tıp Merkezi'nden araştırmacılar nanopartiküllerin bağırsak mikroorganizmaları üzerindeki etkilerini araştırdılar. Ultra küçük parçacıklar, bağırsak mikroorganizmalarına yapışır, böylece yaşam döngülerini ve konakçı ile çapraz etkileşimlerini etkiler. Araştırmacıların gözlemlerinden biri, nanopartiküllerin bağlanmasının, mide kanserinde yer alan bir patojen olan Helicobacter pylori ile enfeksiyonu inhibe ettiği idi. Bu bulgular daha fazla epidemiyolojik çalışmayı teşvik edecek ve yiyecekler için potansiyel 'probiyotik' nanopartiküllerin geliştirilmesinin önünü açacaktır.

Belki önemsenmeyecek kadar küçük boyutlarından dolayı nanopartiküller, mikro yapılara yapışma gibi benzersiz özelliklere ve yeteneklere sahiptir. Nanoteknoloji, hem tüketici endüstrisi hem de tıp için önemli bir inovasyon faktörüdür. Tıpta, odak noktası teşhis ve terapötiklerin geliştirilmesine odaklanırken, endüstri esas olarak ürün optimizasyonuna yöneliktir. Bu nedenle, sentetik nanoparçacıklar, yiyecek özelliklerini geliştirmek için katkı maddesi olarak zaten kullanılmaktadır. Peki nanoteknolojiyi gıdada daha verimli ve güvenli bir şekilde nasıl kullanabiliriz? Ve daha fazla yararlanılması gereken nanoparçacıkların bilinmeyen etkileri var mıdır?

Beslenme, mikrobiyomun çeşitliliğini ve bileşimini güçlü bir şekilde etkiler. 'Mikrobiyom' bir insanda bulunan tüm kolonize mikroorganizmaları, özellikle bağırsaktaki tüm bakterileri tanımlar. Diğer bir deyişle, mikrobiyomunuz, bağırsak floranızın yanı sıra cildinizi, ağzınızı ve burun boşluğunuzu kolonize eden mikroorganizmaları içerir.

Bilim adamları ve klinisyenler, konakçı üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkileri nedeniyle mikrobiyomlarla ilgilenmektedirler. Bunlar arasında bağışıklık sistemimizin modülasyonu, metabolizması, vasküler yaşlanma, beyin işleyişi ve hormonal sistemimiz bulunur. Mikrobiyomun bileşimi, kardiyovasküler hastalıklar, kanser, alerji, obezite ve hatta zihinsel bozukluklar gibi çeşitli bozuklukların gelişmesinde önemli bir rol oynuyor gibi görünmektedir. Profesör David J. konu ile ilgili "Bu nedenle, beslenme ve içerdiği nanopartiküller mikrobiyom-konak dengesini etkileyebilir ve sonunda insan sağlığını etkiler. Potansiyel riskleri azaltmak ve ideal olarak sağlığı geliştirmek için diyet nanoparçacıklarının etkisinin anlaşılması gerekir." şeklinde konuşmuştur.

Mainz Üniversitesi Tıp Merkezi'nde Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı Profesör Roland Stauber, “Çalışmalarımızdan önce nano katkı maddelerinin gastrointestinal florayı doğrudan etkileyip etkilemediğini ve bunun nasıl yapıldığını kimse incelememişti. Bu nedenle, şu anda kullanılan veya gelecekte kullanılacak nano boyuta indirgenmiş gıda katkı maddelerine ne olacağını taklit etmek için açıkça tanımlanmış özelliklere sahip çok çeşitli teknik nanoparçacıklar üzerinde çalıştık. Parçacıkların laboratuvardaki sindirim sisteminin farklı ortamları içindeki yolculuğunu simüle ederek, test edilen tüm nanomalzemelerin gerçekten bakterilere bağlanabildiğini gördük.” şeklinde açıkladı.

Bilim adamları çalışmalarında, bu bağlayıcı süreçlerin farklı sonuçlara sahip olabileceğini keşfettiler. Bir yandan nanoparçacık bağlı mikroorganizmalar bağışıklık sistemi tarafından daha az etkili bir şekilde tanındı ki bu, artan enflamatuar tepkilere yol açabilmektedir. Öte yandan 'nano-gıdalar' yararlı etkiler göstermiştir. Hücre kültürü modellerinde silika nanoparçacıkları, mide kanserinde rol oynayan ana ajanlardan biri olarak kabul edilen Helicobacter pylori'nin bulaşıcılığını inhibe etmiştir.

Bu durum ile ilgili Stauber, "Doğal olarak ortaya çıkan nanoparçacıkları da bira gibi benzer etkiler gösteren yiyeceklerden izole etmemiz şaşırtıcıydı. Günlük yiyeceğimizdeki nanopartiküller, sadece kasıtlı olarak eklenenler değildir, aynı zamanda hazırlık sırasında doğal olarak da üretilebilirler. Nanopartiküller zaten halihazırda bulunmaktadır." sözlerini kullandı.

Çalışmanın sonuçları, mikrobiyomu fonksiyonel gıdalarda faydalı içerikler olarak modüle etmek adına sentetik veya doğal nanoparçacıkların geliştirilmesi ve kullanılması için stratejiler üretilmesine izin verecektir. Stauber ve ekibi, “Buradaki zorluk, belki gelecekte probiyotik gıda takviyesi olarak bile istenebilecek, amaca uygun nanoparçacıkları tespit etmektir.” diye de ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Materials provided by Johannes Gutenberg Universitaet Mainz.

1. Svenja Siemer, Angelina Hahlbrock, Cecilia Vallet, David Julian McClements, Jan Balszuweit, Jens Voskuhl, Dominic Docter, Silja Wessler, Shirley K. Knauer, Dana Westmeier, Roland H. Stauber. Nanosized food additives impact beneficial and pathogenic bacteria in the human gut: a simulated gastrointestinal study. npj Science of Food, 2018; 2 (1) DOI: 10.1038/s41538-018-0030-8

 

Atezolizumab ile Uzayan Sağkalım

27 Haziran 2019

Atezolizumab, PD-L1'in reseptörlerine PD-1 bağlanmasını inhibe eder, böylece tümör spesifik T-hücresi bağışıklığını geri kazanır. Faz III OAK çalışmasının daha önce tedavi edilmiş KHDAK'de birincil analizi, ITT popülasyonunda (mOS 13.8 ve 9.6 ay; HR 0.73) ve TC veya IC üzerinde %1 PD-L1 eksprese eden hastalarda atezolizumab, dosetaksel’e göre üstün sağkalım gösterdi (TC1 / 2/3 veya IC1 / 2/3; mOS 15.7 ve 10.3; HR 0.74).

Bu raporda ise daha fazla alt grup analizi sunuldu. OAK, daha önce platin içeren kemoterapide başarısız olan, seçilmemiş bir KHDAK popülasyonunda atezolizumab ile dosetaksel'i karşılaştırdı. Hastalar PD-L1 ekspresyonu, önceki kemoterapi rejimleri ve histolojisi ile sınıflandırıldı ve 1:1 atezolizumab (1200 mg) veya dosetaksel (75 mg/m2) IV q3w'ye randomize edildi. IHC ve mRNA ile PD-L1 ekspresyonu, sırasıyla VENTANA SP142 IHC testi ve Fluidigm tarafından merkezi olarak değerlendirildi. 1225 randomize hastanın ilk 850'sinde (primer çalışma popülasyonu), histolojiden bağımsız olarak atezolizumab ve dosetaksel ile ortalama sağkalım iyileştirildi ve bu fayda her histolojideki PD-L1 alt grubunda gözlendi. PD-L1 gen ekspresyonu, ortalama sağkalım ile PD-L1 IHC ile benzer bir ilişki gösterdi. Atezolizumab ve dosetaksel kolları için sırasıyla Skuamöz olmayan hastalarda ORR %14.4'e karşılık %15.2 idi; skuamöz hastalarda ORR, %11.6 ve %8.2 idi. İşlemden geçmiş bazal beyin metastazları (n15485; mOS 20.1 ve 11.9 ay; HR 0.54,%95, CI 0.63-0.89) ve hiç sigara içmeyen (n1⁄4156; mOS 16.3 ve 12.6 ay)  hastalar dahil olmak üzere alt gruplar arasında ortalama sağkalım arttı (HR 0.71, %95 CI 0.47-1.08). OAK, her iki histoloji alt grubunda PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak (IHC veya tümör gen ekspresyonu ile ölçülen) ve asla sigara içmeyen ve bazal beyin metastazı olan hastalar da dahil olmak üzere diğer alt gruplar dahil olmak üzere ITT popülasyonunda atezolizumab ile klinik olarak ilgili gelişmeler gösterdi.

Literatür talep et

Referanslar :

OAK, a Randomized Ph III Study of Atezolizumab vs Dosetaksel in Patients with Advanced KHDAK: Results from Subgroup Analyses Shirish Gadgeel, Fortunato Ciardiello, Achim Rittmeyer, Fabrice Barlesi, Diego Cortinovis, Carlos Barrios, Toyoaki Hida, Keunchil Park, Dariusz Kowalski, Manuel Cobo Dols, Joseph Leach, Jonathan Polikoff, Christina Matheny, Pei He, Marcin Kowanetz, Daniel Chen, Daniel Waterkamp, Marcus Ballinger, Alan Sandler, David R. Gandara, Joachim Von Pawel

Aşılanmamış Bir Çocukta Tetanoz Vakası

26 Haziran 2019

Tetanoz, Clostridium tetani bakterisinin neden olduğu akut bir nöromüsküler hastalıktır. Toprakta bulunan bakteriyel sporlar, vücuda deride bozulma yoluyla girebilir, ardından 3 ila 21 gün arasında değişen sürede (genellikle 8 gün içinde) klinik hastalık başlar. 2017 yılında, hiçbir aşılama yapılmamış 6 yaşında bir çocuk bir çiftlikte dışarıda oynarken alnında laserasyon geçirdi ve yarası evde temizlendi ve dikildi. Altı gün sonra çocukta ağlama, çene sıkma ve istemsiz üst ekstremite kas spazmları, ardından boyun ve sırtın yayılması (opistotonus) ve genelleşmiş spastisite izleri vardı. O günün ilerleyen saatlerinde, nefes alma zorluğunun başlangıcında ebeveynler, çocuğu doğrudan üçüncü basamak bir pediatrik tıp merkezine yönlendiren acil sağlık hizmetleri ile iletişim kurdu. Çocuk daha sonra tetanoz tanısı aldı ve normal faaliyetlerine devam etmeden önce yaklaşık 8 hafta yatılı bakım ve ardından rehabilitasyona ihtiyaç duydu.

Hastaneye varışta, çocukta çene kası spazmı (trismus) vardı. Çocuk endişeli bir hal içerisindeydi ve su istemek için ağzını açamadı. Diyafragmatik ve laringeal spazmın yol açtığı solunum sıkıntısı sedasyon, endotrakeal entübasyon ve mekanik ventilasyon gerektiriyordu. Tetanoz immün globulin (3.000 ünite), difteri, tetanoz toksoidleri ve aselüler boğmaca aşısı (DTaP), varsayılan tetanoz tedavisi için uygulandı. Pediatrik yoğun bakım ünitesine kabul edilerek kulak tıkacı ve minimum stimülasyon ile karanlık bir odada bakım gördü (stimülasyon spazmlarının yoğunluğunu arttırdığı için). İntravenöz metronidazol başlatıldı, kafa derisi laserasyonu sulandı ve debride edildi.

Takip eden dönemde hastadaki opistotonus kötüleşti ve hasta otonomik dengesizlik geliştirdi (hipertansiyon, taşikardi ve 36.1°C - 40.5°C vücut sıcaklığı). Ağrısını ve kan basıncını kontrol etmek için sürekli intravenöz ilaç infüzyonları ve kas spazmlarını yönetmek için nöromüsküler blokaj ile tedavi edildi. Uzun süreli ventilatör desteği için 5. günde trakeostomi yapıldı. Hastanede 35. günden başlayarak, hasta, nöromüsküler blokajdan 5 günlük bir kesime tolere etti. 44. günde ventilatör desteği kesildi ve berrak sıvı yudumlarını tolere etti. 47. günde ara bakım ünitesine transfer edildi. Üç gün sonra hasta, yardım alarak 6-7 metre yürüdü. 54. günde trakeostomi kaldırıldı ve 3 gün sonra, 17 gün boyunca kalacağı bir rehabilitasyon merkezine transfer edildi.

Çocuk yoğun bakım ünitesinde 47 gün olmak üzere toplam 57 gün yatan hasta akut bakım gerektiriyordu ve yatan hasta masrafları 811.929 dolardı (hava taşımacılığı, yatan hasta rehabilitasyonu ve ayaktan takip masrafları hariç). Yatan hasta rehabilitasyonundan bir ay sonra hasta, koşu ve bisiklet dahil tüm normal aktivitelere geri döndü. Doktorlar tarafından tetanoz aşılamasının riskleri ve yararları hakkında kapsamlı bir inceleme olmasına rağmen, aile, ikinci doz DTaP dozunu ve önerilen diğer aşıları reddetti.

72 Kat Daha Fazla Maliyet

Bu, Oregon'da son 30 yılda görülen ilk pediatrik tetanoz vakasıdır. Tetanoz teşhisi klinik bulgulara dayanarak konulur, çünkü C. tetani bakterisinin yaralardan büyümesi zordur. Çocuğun yırtılmasından kaynaklanan bir yara kültürü, C. tetani'yi büyütmemiştir. Bununla birlikte, negatif bir yara kültürü hastalığı dışlamaz. Bu çocuğun önlenebilir hastalığını tedavi etmek için sağlık hizmeti maliyetleri, ABD'deki bir pediatrik hastaneye yatış için ortalama 11.143 ABD Doları (2012) maliyetinin yaklaşık 72 katıydı. Yetişkin tetanoz vakalarını açıklayan yeni bir raporda 22.229 dolar ile 1.024.672 dolar arasında değişen hastane masrafları yer aldı.

Tetanoz toksoid içeren aşıların (tetanoz toksoid inaktive edilmiş aşı veya tetanoz toksoid içeren bir kombinasyon aşı) ve tetanoz immün globulinin yaygın olarak kullanılması, yara tedavisi için tetanoz immün globulin oranının %95 oranında düşmesine ve tetanoz vakalarının sayısında 1940'lı yıllardan beri %99'luk bir azalmaya neden oldu. 2009'dan 2015'e kadar, ABD'de 197 tetanoz vakası ve 16 tetanozla ilişkili ölüm bildirilmiştir. Aşılanmamış veya yetersiz aşılanmış kişiler, yaşlarına bakılmaksızın tetanoz için risk altındadır ve tetanoz hastalığından iyileşmenin bağışıklık kazandırmadığı bilinmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Guzman-Cottrill JA, Lancioni C, Eriksson C, Cho Y, Liko J. Notes from the Field: Tetanus in an Unvaccinated Child — Oregon, 2017. MMWR Morb Mortal Wkly Rep 2019;68:231–232.

Konjenital Kanama Bozukluğu Olan Hastalarda Endoskopi Kanama Riski

26 Haziran 2019

Hemofili A ve hemofili B, sırasıyla faktör VIII ve faktör IX eksikliğine yol açan otozomal resesif kanama bozuklukları olup, hastaları spontan, travmatik ve müdahaleyle ilişkili kanamaya yatkınlaştırır. Bu bozuklukları olan bazı hastalar, faktör düzeylerine, kanama öyküsüne ve müdahale tipine bağlı olarak replasman tedavisi veya anti-fibrinolitik tedaviye ihtiyaç duyarlar.

Von Willebrand hastalığı baskın olarak penetrasyon, ekspresyon ve şiddette değişkenlik gösteren otozomal dominant veya ko-dominant kalıtım paternine sahiptir. Von Willebrand hastalığına sahip semptomatik bireylerin prevalansı 1000'de 1'e yakındır.

Nüfus tabanlı kolorektal kanser taraması veya sürveyans kolonoskopileri artık daha uzun süre hayatta kalan yaşlı fazla kilolu hemofili hastaları için de daha sık gereklidir. Amerikan Gastrointestinal Endoskopi Derneği, genel kanama riskine göre sindirim sistemi endoskopik prosedürlerini düşük ve yüksek riskli prosedürlere ayırmıştır. Düşük riskli prosedürler arasında mukozal biyopsi olan veya olmayan tanısal gastroskopi ile kolonoskopi ve endoskopik ultrason bulunur.

Yüksek riskli endoskopik prosedürler, hastaneye yatış, transfüzyon, endoskopik tedavi veya cerrahi gerektiren kanama olarak tanımlanan majör kanama potansiyeli ile ilişkilidir. Bu işlemlerin bazıları polipektomi, sfinkterotomili ERCP ve endoskopik varis ligasyonu içerir.

Von Willebrand hastaları için, Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü'nün kılavuz ilkeleri, biyopsi olmadan endoskopi yapılan hastaların, endoskopi öncesi tek bir Von Willebrand faktörü tedavisi ile tedavi edilmesini önerir. Profilaktik tedavi, hastalığın ciddiyetine bağlı olarak DDAVP veya Von Willebrand faktörü konsantresi olabilir. Bununla birlikte, polipektomi, endoskopik varis ligasyonu ve biliyer sfinkterotomi gibi daha yüksek kanama riskiyle ilişkili endoskopik prosedürlerin profilaksisi için kanıta dayalı bir kılavuz yoktur. Optimal pik faktör seviyeleri ve faktör replasman tedavisinin süresi, hemofili hastalarında endoskopik işlem geçirmeyen hastalarda belirsizliğini korumaktadır.

Deneyimli Ekip Riski Normale İndiriyor

McGill Üniversitesi araştırmacıları, kalıtsal pıhtılaşma eksikliği olan hastalarda endoskopi sonrası 72 saat içindeki kanama olaylarının oranını belirlemek amacıyla yeni bir çalışma yaptılar. Çalışmaya gastrointestinal endoskopik prosedürler uygulanan hemofili A veya B hastaları, Von Willebrand hastaları, faktör VII eksikliği ve faktör XI eksikliği olan yetişkin hastalar dahil edildi. Birincil sonuç endoskopi sonrası 72 saatlik kanama hızıydı. Çalışma kapsamında 48 hastaya toplam 104 endoskopi yapıldı. Hemofili A (endoskopilerin %45,3'ü) en sık görülen kanama bozukluğuydu ve bunu sırasıyla Von Willebrand (%38,5), faktör XI eksikliği (%8,7), hemofili B (%4,8) ve faktör VII eksikliği (%2,9) takip ediyordu. Tüm hastalar, gerektiğinde yerine getirilen periferik tedavi protokolleri ile Hemofili Tedavi Merkezi tarafından gözden geçirildi. Çalışmadaki hastalarda tespit edilen toplam 72 saatlik kanama oranı %0,96’ydı. Kolonoskopik polipektomi sonrası kanama oranı, yüksek riskli endoskopi (kolonoskopik polipektomi dahil) için genel popülasyon oranı ile karşılaştırıldığında %0,3 - %10'luk genel popülasyon oranına kıyasla 1/21’di (%4,8).

Araştırmacılar, konjenital kanama bozuklukları olan hastalarda endoskopi kanama riskinin, kanama bozukluklarında deneyimli bir ekip tarafından hemostatik olarak yönetildiğinde genel popülasyona göre anlamlı olarak yüksek olmadığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tomaszewski et al. Low endoscopy bleeding risk in patients with congenital bleeding disorders, Haemophilia. 2019;1–7

Tüm Kanser Hastaları Hepatite Karşı Taranmalı mı?

26 Haziran 2019

Yeni bir çalışmada "kanser ve tanısı konmamış hepatit virüsü enfeksiyonları olan büyük bir hasta rezervuarı" bulundu ve yeni tanı almış tüm kanser hastalarının hepatit açısından taranması gerekip gerekmediği sorusu yeniden gündeme getirildi. Yeni Tanılı Kanser Hastalarında Viral Tarama (S1204) çalışması 3051 hastayı içermiştir ve %6.5'inin daha önce hepatit B virüsü (HBV) ile enfekte olduğunu, %0,6'sının kronik HBV enfeksiyonu, %2,4'ünün hepatit C (HCV) enfeksiyonu geçirdiğini ve %1,1'inin HIV ile enfekte olduğunu göstermiştir. Çalışma 17 Ocak'ta JAMA Onkoloji'de çevrimiçi yayınlandı. Kayıt sırasında hastaların %87,3'ü daha önce HBV ile enfekte olduklarını bilmiyordu. Benzer şekilde, kronik HBV enfeksiyonu vakalarının %42,1'i, HCV enfeksiyonu vakalarının %31,0'ı ve HIV enfeksiyonu vakalarının %5,9'u teşhis edilmemişti. "HBV veya HCV enfeksiyonu olan kanser hastaları, viral reaktivasyon ve potansiyel olarak yaşamı tehdit edici klinik sonuçlar için risk altındadır." diyen Scott D. Ramsay, "Çoğu hastada enfeksiyon için bilinen bir risk faktörü yoktu, bu da tarama için mevcut risk bazlı modellerin yetersiz olabileceğini gösteriyor." sözlerini ekledi.

Kanser tedavisi öncesi HBV ve HCV için tarama düşünülebilir

 Araştırmacılar bununla birlikte, tanı konmamış HIV enfeksiyonunun düşük oranının, yeni teşhis edilmiş kanser hastalarının HIV için evrensel olarak taranmasını desteklemeyebileceği sonucuna varıyorlar. Kanser tanılı hastalarda HBV, HCV ve HIV enfeksiyonu için evrensel tarama rutin olarak yapılmamaktadır. Dahası, böyle bir taramanın kullanımı onkologlar arasında tartışmalı olmaya devam etmektedir. Ramsay, “Bu sonuçlar onkoloji topluluğunda hepatit taraması yapmamız gerekip gerekmediği hakkında yeni kanıtlar sağladı" sözlerini kullandı. Araştırmacılar, evrensel taramaların karaciğer yetmezliği ve böbrek hastalığı gibi hepatit komplikasyonlarını önleyebileceğini söylüyorlar. CD20 pozitif T hücreli lenfomaları ve lösemileri tedavi etmek için kullanılan rituksimab (Rituxan, Genentech, Biogen Idec) gibi immünosupresif kanser ilaçları, bazı virüslerin yeniden aktifleşmesine ve çoğalmasına neden olabilir. Yazarlar “Gizli enfeksiyonu olan kişilerdeki çoğu kanser tedavisi ile ilişkili ciddi advers olayların gerçek riski bilinmediğinden, kanser tedavisini geciktirmenin veya değiştirmenin olası yararları spekülatif olmaya devam ediyor.” diye düşünüyorlar.

Houston, Teksas’daki MD Anderson Kanser Merkezinde Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Doçent Dr. Torres, bu 18-merkezli değerlendirme çalışması ile ilgili “Tüm kanser hastalarının HBV ve HCV için taranması gerektiği konusunda yazarlarla hemfikiriz. Artık evrensel tarama için itici güç, yalnızca bir değil, birçok akademik ve kanser merkezinden geliyor” sözlerini kullandı. Torres, Anderson Kanser Merkezi’nde, HBV, HCV ve HIV için evrensel taramanın, 2007'den beri hematolojik hizmetlerde standart uygulama olduğunu sözlerine ekledi. "Bu, rituksimabın hepatit B reaktivasyonu ile ilişkili olduğu tespit edildikten sonra başladı." dedi. 2016 yılında Anderson Kanser Merkezi'nde HCV enfeksiyonu taraması, solid tümörlü hastaları da kapsayacak şekilde genişletildi. Torres, vakaların büyük çoğunluğuna yeni tanı konduğunu ve Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da maliyet analizleri sunan kısa süre önce yayınlanan üç makalenin, toplumdaki evrensel HCV taramasının maliyet etkin olduğunu gösterdiğini söyledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Prevalence of Hepatitis B Virus, Hepatitis C Virus, and HIV Infection Among Patients With Newly Diagnosed Cancer From Academic and Community Oncology Practices Scott D. Ramsey, MD, PhD1; Joseph M. Unger, PhD2,3; Laurence H. Baker, DO JAMA Oncol. 2019;5(4):497-505. doi:10.1001/jamaoncol.2018.6437

Kadınlar Aynı Yaştaki Erkeklerden Metobolik Olarak Daha Genç Beyinlere Sahip

25 Haziran 2019

Önceki çalışmalarda, beyin yaşlanması ve nörodejeneratif hastalıklar da dahil olmak üzere beyinde birçok cinsiyete bağlı farklılıklar tanımlanmıştır. Bu çalışmaların birçoğu, özellikle yaşları eşleşen kadın ve erkekleri karşılaştırarak gerçekleştirilmiştir. Cinsiyet farklılıkları hem gelişim hem de yaşlanma sırasında beyin morfolojisi ve fizyolojisini etkilemektedir.

Tüm beyinler yaşlandıkça küçülür ve erkeklerde kadınlara göre daha hızlı küçülme eğilimi olduğu düşünülmektedir. Beyin enerji için büyük miktarda glikoz tüketir, ancak kullanım şekli yaşla birlikte değişir. Evrim teorisyenleri, kadınların erkeklerle karşılaştırıldığında daha genç beyinlere (neoteny) sahip olabileceğini öngörmüşlerdir, ancak şimdiye kadar bu teoriyi destekleyen bulgular, bazıları çelişkili olan postmortem transkripsiyonel analizlerle sınırlı kalmıştır.

Bir grup bilim insanı bu hipotezi in vivo test etmek için yaptıkları çalışmada, 200'den fazla normal yetişkinde, yetişkin yaşamı boyunca oksijen ve glukoz miktarını ölçerek beyin metabolizmasını ortaya çıkarmaya yardımcı bir görüntüleme tekniği olan bir beyin pozitron emisyon tomografisi (PET) veri setindeki cinsiyet farklılıklarını analiz ettiler. Araştırmacılar, doğum tarihi yerine metabolizmaya dayanan bu çalışmada, yetişkin kadın beyninin erkek beyninden ortalama olarak 3,8 yaş daha genç olduğunu buldular.

Her Yaşta Kadın Beyni Daha Genç

Çalışmada, metabolik beyin yaşlarını tanımlamak için, 20-82 yaş arası, bilişsel olarak normal 205 yetişkinden oluşan kohorttan elde edilen multiparametrik beyin PET görüntüleme veri setine bir makine öğrenme algoritması uygulandı. Yetişkin yaşamı boyunca dişi beynin, erkek beynine kıyasla kronolojik yaşlarına göre daha düşük metabolik beyin yaşına sahip olduğu gösterildi. Kadınlarda göreceli olarak daha genç metabolik beyin yaşının yetişkinlikte devam etmesi, gelişimin kısmen beyin yaşlanmasındaki cinsiyet farklılıklarını etkileyebileceğini gösteriyordu. Sonuçlar ayrıca doğal beyin yaşlanmasının yörüngelerinin bireyler arasında önemli ölçüde değiştiğini ve bunu ölçmek için bir yöntem sağlandığını da ortaya koydu.

Araştırmacılar, metabolik beyin yaşlanmasının hem erkeklerde hem de kadınlarda kronolojik yaşlanma ile korele olduğunu, ancak her yaşta kadınların beyninin erkeklerden metobolik olarak daha genç olduğunu gösterdiklerini belirttiler. Elde ettikleri bulguların, kadınların ileriki yıllarda zihinsel olarak keskin kalma ihtimallerinin erkeklerden neden daha fazla olduğunu açıklamaya yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Goyal et al. Persistent metabolic youth in the aging female brain, PNAS February 19, 2019 116 (8) 3251-3255.

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Yaşlı Hastalarda Sistolik Kan Basıncı Bilişi Nasıl Etkiliyor?

24 Haziran 2019

Hipertansiyon kılavuzları, yaşlı hastalarda sistolik kan basıncının (SBP) düşürülmesini önermektedir, ancak kohort çalışmaları SBP'yi bu kadar çok düşürmenin bilişsel düşüşü hızlandırarak hastalara zarar verebileceği endişesini ortaya çıkarmıştır. Son zamanlarda yapılan 17 hipertansiyon çalışmasının meta analizi, hipertansiyonu olan hastalarda SBP'nin <130 mm Hg'ye düşürülmesinin güvenliliğini ve etkinliğini kanıtlamıştır. Bu durum Amerikan Kardiyoloji Birliği / Amerikan Kalp Birliği'ni, hastanede yatmayan yaşlı hastalar için SBP'nin <130 mm Hg'ye düşürülmesini önermek için kılavuzlarını güncellemeye yöneltmiştir. Hipertansiyon çalışmaları genellikle karmaşık sağlık sorunları olan ve genelleştirilemeyen hastaları kapsamaz. Bu sebeple bir grup araştırmacı yapılan yeni bir çalışmada antihipertansif tedavi alan, sistolik, 75 yaş üstü ve aralarında karmaşık sağlık problemleri olan veya olmayan hastalarda kan basıncının, bilişsel - günlük işlerde veya yaşam kalitesinde (QoL) 1 yıllık değişikliklerle ilişkili olup olmadığını belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmada nüfus temelli prospektif bir kohort çalışmasından (Yaşlılar İçin Entegre Sistematik Bakım [ISCOPE]) veriler bir yıllık takip ile analiz edildi. Sonuç ölçülerinde başlangıç ​​seviyesinden itibaren 1 yıllık takibi değerlendirmek için doğrusal regresyon modelleri kullanıldı (Mini-Mental State Examination [MMSE], Groningen Aktivite Kısıtlama Ölçeği [GARS] ] ve EQ-5D-3L).

Yüksek Tansiyonlu Hastalarda Daha Az Bilişsel Düşüş

Katılımcıların (n=1.266) yaş ortalaması 82.4 yıldı ve 874'ü (%69) kadındı. Antihipertansif tedavi alan (1.057; %83.5) ve SBP <130 mm Hg olan katılımcılar için, ham bilişsel düşüş 0.90 puan MMSE iken, SBP> 150 mm Hg olanlarda 0.14 puan MMSE idi (yani, 0.76 puan daha az düşüş. Trend için P = 0,013). Karmaşık sağlık sorunları, SBP'nin biliş ile ilişkisini değiştirdi; birliktelik antihipertansif tedavi alanlarda görüldü.

75 yaş üstü grupta antihipertansif tedavi uygulanan katılımcılar, SBP <130 mm Hg'ye kıyasla SBP >130 mmHg grubu, günlük işleyiş veya QoL kaybı olmadan 1 yıl sonra daha az bilişsel düşüş gösterdiler. Bu etki, karmaşık sağlık sorunları olan katılımcılarda en güçlüydü. Araştırmacılar nedensel bir ilişkinin olup olmadığını belirlemek ve gözlemlenen ilişkinin mekanizmasını anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini belirttiler.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Streit S et al. Systolic Blood Pressure and Cognitive Decline in Older Adults With Hypertension Ann Fam Med 2019 17:98-99

Yenidoğan Banyosunun Geciktirilmesi Emzirme Oranını Arttırıyor

24 Haziran 2019

Yenidoğan banyolarının doğumdan en az 12 saat sonrasına ertelenmesi, bebeğin sadece anne sütü ile beslenmesi ve mama takviyesine gerek duyulmaması olasılığını arttırıyor.

21 Ocak'ta Kadın Hastalıkları ve Doğum Hemşireliği Dergisi'nde çevrimiçi yayınlanan araştırmanın yazarları, "Sonuçlarımız, geç banyo yapmanın taburculuk sonrası yararları hakkında yeni bilgiler sunuyor" şeklinde konuştular. Ohio'daki Cleveland Clinic Hillcrest Hastanesi'nden Heather Condo DiCioccio  “Bulgularımızın ileri çalışmalarla tekrarlanması gerekmesine rağmen, gecikmeli banyo ile taburculuk sonrası beslenme planına ve uygulamasına kadar uzayabilecek yenidoğan emzirme olasılığı arasındaki bağlantıyı güçlendirmektedir.” diye belirtti. 

Doğumdan hemen sonra yenidoğan ile anne arasındaki cilt teması bilinen yararlara sahiptir ve olağan bakımın bir parçası olarak önerilmektedir. Ancak Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve diğer kuruluşlar tarafından önerilen gecikmeli banyo yapmanın gerekçesi çok net değildir. Teoriler arasında yenidoğanların, amniyon sıvısının kokusunu duyumsal bir ipucu olarak algıladıkları ve amniyon sıvısına maruz kaldıklarında yenidoğan emzirme yanıtlarının gerçekten uzatıldığı düşüncesi ilk sırayı almaktadır. Ayrıca yenidoğanların erken yıkanması, bebeklerde emzirme oranlarını da etkilediği düşünülen hipotermi ile de ilişkilendirilmiştir. Çalışma sonucuna göre yenidoğan banyosunu geciktirmenin emzirme oranları üzerindeki yararları, doğal yoldan doğum yapanlarda en belirgindir. Araştırmacılar, banyoyu geciktirmenin, yeni doğanlar arasında hipotermi olasılığının daha düşük olduğunu ve bunun bunu gösteren önceki çalışmalara dayandığını söylemişlerdir.

Yazarlar, "Kadın Sağlığı, Doğum ve Yenidoğan Hemşireleri Derneği [AWHONN] yenidoğan cilt bakımı uygulama kılavuzunda, ilk banyosunu geciktirme gerekçesi, araştırmamız tarafından doğrulanan ve önceki raporlarda tartışılan yenidoğan termoregülasyonu ile ilgiliydi." şeklinde konuştular. Ayrıca, ilk banyoyu geciktirmenin uygulanması için bazı düzenlemeler yapılması gerekmesine rağmen, faydaların bu çabaya değer olduğunu belirtildi. “Müdahale sonrası uygulamadaki başarının sağlanması zaman alsa da, hemşireler değişikliği benimsemiş ve anne-yenidoğan ilişkileri için bakım standardına dahil etmişlerdir. Hastaneler, sağlıklı yenidoğan bakımının zamanlamasıyla ilgili mevcut politikaları göz önünde bulundurmalı ve Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık Araştırmaları ve Kalitesi Ajansı ve AWHONN'nin önerilerini karşılamak için gereken ilk sağlıklı yenidoğan banyosunun zamanlamasını değiştirmelidir." sözlerini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Initiative to Improve Exclusive Breastfeeding by Delaying the Newborn Bath Heather Condo DiCioccio∗,'Correspondence information about the author Heather Condo DiCioccioEmail the author Heather Condo DiCioccio, Candace Ady, James F. Bena, Nancy M. Albert

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Farkındalığa Dayalı Stres Azaltma Kronik Ağrıyı Hafifletmeye Yardımcı Olabilir

21 Haziran 2019

Kronik ağrı, beş yetişkinden birinde görülmektedir ve günlük yaşamın her yönünü etkileyebilmektedir. Kronik ağrı için medikal tedaviler dışında başka müdahaleler kullanılmaktadır. Bu müdahaleler, insanların opioid ya da bağımlılık yaratabilen veya daha yüksek dozlarda ve uzun süreli kullanımda artan çeşitli yan etkileri olan diğer ağrı kesicileri kullanmadan ağrıyı yönetmelerine yardımcı olabilecek seçeneklerdir.

Bilişsel davranışçı terapi (CBT), insanlara yoğun odaklanma veya rahatsızlığın aşırı derecede farkında olunması gibi ağrıyla ilişkili zihinsel (veya bilişsel) faktörleri ele alan teknikleri kullanmayı ve genellikle kronik ağrıya eşlik eden endişe ve diğer olumsuz duyguların üstesinden gelmeyi öğretir.

Farkındalık temelli stres azaltma (MBSR) eğitimi ile genellikle hastalara “kişinin bedenini, duygularını, duyumlarını, düşüncelerini ve ayrıca kendini düzenleme stratejilerini öğrenme ve strese daha fazla adaptif yanıtları öğrenme” nin yolları gösterilmektedir.

Farkındalık müdahaleleri, tipik olarak, araba kullanmak veya yemek yemek gibi sıradan günlük aktiviteler sırasında mevcut andaki farkındalığı geliştirmek adına hastalara evde kullanabilecekleri meditasyon tekniklerini öğrenmelerine yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Terapi sıklıkla, beden bilincini arttırmaya ve günümüze odaklanmaya yardımcı olmak için nefes egzersizlerini ve yoga gibi uygulamaları içerir.

Yapılan yeni bir çalışmada, kontrol koşullarına göre değerlendirildiğinde, kronik ağrılı hastalarda fiziksel işlevselliği iyileştirme ve ağrı yoğunluğunu ve stresi azaltmada bilişsel-davranışçı terapi (CBT) ile farkındalığa dayalı stres azaltma (MBSR) müdahaleleri karşılaştırıldı. Çalışmada, ağrı çeken kişilerin bilişsel davranışçı terapilerde olduğu gibi, farkındalığa dayalı stres azaltma eğitimiyle kronik semptomlarda bir düşüş yaşanabileceği gösterildi.

Araştırmacılar incelenecek randomize kontrollü çalışmaları belirlemek için Ovid MEDLINE, EmbaseClassic + Embase, PsycINFO ve Cochrane Library veri tabanlarını araştırdılar. Birincil sonuç ölçütü fiziksel fonksiyon ve ikincil sonuç ölçütü ağrı şiddeti ve depresyon belirtileriydi. 

Kronik Tedavinin Bir Parçası Olabilir

Araştırmacılar analiz için, 7 çalışmadan kronik ağrısı olan toplam 545 kişinin verilerini incelediler. Katılımcılar, MBSR eğitimi almak, bekleme listesine alınmış bir kontrol grubuna katılmak, genellikle reçeteli ağrı kesiciler veya anti-enflamatuar ilaçlar ya da hiç tedavi içermeyen standart bir bakım almaya devam etmek üzere rastgele seçildi. Mevcut analizdeki çalışma katılımcılarının çoğu kadındı ve yaşları 35 ve 65 arasında değişiyordu. Çoğu zaman, kas-iskelet sistemi ağrıları çekiyorlardı ve çoğu, on yıldan uzun bir süredir kronik ağrı ile yaşıyorlardı.

Araştırmacılar ayrıca, yarısı rastgele olarak "geçerli" bir tedavi yöntemi olan CBT olarak bilinen konuşma terapisini alan, toplam 1095 ağrı hastasını içeren 13 araştırmaya baktılar. CBT almayanlar standart bakım görüyor veya tedavi görmüyorlardı.

13’ü CBT ve kontrol (n = 1095), 7’si MBSR ve kontrol (n = 545) ve 1’i MBSR veCBT ve kontrol (n = 341) olmak üzere toplam 21 çalışma dahil edildi. 21 makaleden 12'sinin adil veya kaliteli olduğu tespit edildi. RE NMA'nın fiziksel işlevsellik, ağrı şiddeti ve depresyondaki değişim bulguları, MBSR ve CBT için kontrole göre klinik olarak önemli avantajlar ortaya koydu.  Bununla birlikte MBSR ve CBT arasında önemli bir fark bulunduğuna dair kanıt bulunamadı.

Araştırmacılar, hem MBSR'nin hem de CBT'nin, fiziksel işlevsellik, ağrı yoğunluğu ve depresyon belirtileri bakımından kronik bakım semptomlarını iyileştirdiğini tespit ettiklerini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Khoo et al. Comparative evaluation of group-based mindfulness-based stress reduction and cognitive behavioural therapy for the treatment and management of chronic pain: A systematic review and network meta-analysis, Evid Based Ment Health. 2019 Feb;22(1):26-35.

Çiftler Arasında İnternet Kullanımı ve Koruyucu Sağlık Davranışları

21 Haziran 2019

Yaşlı yetişkinlerin koruyucu sağlık hizmetlerini kullanması sağlık risklerini azaltır, refahı etkiler ve hayat kurtarır. Sağlık hizmetlerini kullanarak hastalığın önlenmesi, sadece bireylerin sağlıklı kalmasına yardımcı olmakla kalmaz aynı zamanda ülke ekonomisi için daha geniş olumlu etkilere de sahiptir. Bu koruyucu sağlık hizmetlerinin etkinliğine rağmen, 65 yaş ve üstü yaşlı Amerikalıların %50'sinden azı bu hizmetleri kullanmıştır. Sigortası bu hizmetler için kısmi veya tam teminat sağlayan kişiler bile, az sayıda hizmet almışlar ya da hiç almamışlardır. Spesifik olarak, maliyetleri ortadan kaldırmak, yaşlı yetişkinler arasında koruyucu sağlık hizmetlerinin kullanımını önemli ölçüde arttırmamıştır. Hem bireylerin hem de daha geniş toplumların kronik hastalık yükünü ele almak için çeşitli müdahaleler uygulanmış ve test edilmiştir. Bununla birlikte, koruyucu sağlık davranışlarını teşvik etmek için geniş halk desteği ve çoklu girişim çabaları, koruyucu sağlık hizmetlerinin sunumunu arttırmada çok etkili olmamıştır.

Koruyucu sağlık hizmetlerinin kullanımını kolaylaştırmaya yönelik son çabaların altında yatan ortak bir strateji, interneti kullanarak sağlıkla ilgili bilgiler sağlamaktır. Her ne kadar internet kullanımı ile sağlık bilgilerine erişim arasındaki bağlantı incelense de, önceki araştırmalar çoğunlukla yaşa bağlı dijital sağlık bölünmesi, internetteki yanlış sağlık bilgilerinin yol açtığı olası zararlar ve kullanılan müdahale programlarına odaklanmıştır. Daha önceki çalışmalardan elde edilen bulgular, internetin bir çevrimiçi sağlık danışmanlığı kaynağı olabileceğini ve belirli sağlık koşulları hakkındaki yanlış inançların ortadan kaldırıldığını göstermektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, internet kullanımı ile koruyucu sağlık davranışları arasındaki ilişki incelendi. Araştırmacılar, internet kullanımı ile koruyucu sağlık davranışları arasında çiftler arası ilişki olup olmadığını incelemek için çiftlere odaklandılar.

Çalışmanın verileri Sağlık ve Emeklilik Çalışması 2010 ve 2012 versiyonlarından alındı ve örneklem 5.143 çiftten oluşuyordu. Koruyucu sağlık davranışları arasında kanser taramaları (mamogram ve prostat testleri), kolesterol testleri ve grip aşıları yer aldı. Çalışma hipotezlerini test etmek için lojistik çok düzeyli aktör-eş arası bağımlılık modelleri kullanıldı.

Kadınların İnternetler Alışkanlıkları Erkekleri Etkiliyor

İnternet kullanımı kadınlarda, demografik ve sağlık özellikleri ve sigorta durumu ile ilgili olarak kocaları için daha yüksek oranda prostat muayenesi ve kolesterol testi alma olasılığı ile ilişkiliydi. Ancak erkeklerin internet kullanımının, eşlerinin koruyucu sağlık davranışları ile ilişkili olmadığı bulundu.

Araştırmacılar bulguların, yaşlı erişkinlerin internet kullanımının, kendi koruyucu sağlık davranışları ve eşlerinin koruyucu sağlık davranışları ile ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler. Yaşlı erişkinlerin koruyucu sağlık davranışlarını kolaylaştırmaya yönelik müdahaleler ve programların, çift tabanlı yaklaşımları göz önünde bulundurması gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sangbo Nam, Sae Hwang Han, Megan Gilligan. Internet Use and Preventive Health Behaviors Among Couples in Later Life, Gerontologist. 2019;59(1):69-77.

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

İş Yerinde Hastalanmaktan Nasıl Kaçınılır?

20 Haziran 2019

2012’de Arizona Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada, New York, San Francisco, Tucson ve Arizona'daki iş yeri ve ofislerde sandalyeler, telefonlar, klavyeler, bilgisayar fareleri ve masaüstlerinden numune alındı. Araştırmacılar, numunelerde en yaygın olarak insan derisi, burun, ağız veya bağırsak boşluklarında bulunan 500'den fazla farklı bakteri türü izleri buldular. Geçen yıl yapılan başka bir çalışmada ise masaların, klozetlerden ortalama 400 kat daha fazla mikroorganizma içerdiği tespit edildi.

İngiltere’de 2017'de 130 milyondan fazla iş günü, hastalıktan dolayı kaybedildi. Bunların yarısından fazlası soğuk algınlığı ve öksürükten, grip ve gastroenterite kadar ofiste ortaya çıkabilecek şikayetler nedeniyleydi.

Londra'da Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu'ndan araştırmacılar, çalışma ortamında ne kadar mikrop bulunduğuna odaklanmanın yanıltıcı olduğunu belirttiler. Bu organizmaların çoğunlukla zararsız olduğunu, çalışma masası başkaları ile paylaşılmadıkça masaların güvenli alanlar olduğunu ve oradaki mikropların büyük ölçüde bize ait olduğunu aktardılar.

Günlük ulaşımın yanı sıra toplu taşıma kullanılıyorsa, iş yerindeki tehlikeli bölgeler ortak alanlar, özellikle kapı kolları gibi paylaşılan yüzeylerdir. Elleri sık sık yıkamak ve masalara geri döndüğümüzde bir alkollü el jeli kullanmak gibi basit önlemler riski azaltmaktadır.

Pencereler Kapalıysa İyi Havalandırma Gerekli

Soğuk algınlığı ve grip gibi bulaşıcı hastalıkların yüksek olma eğiliminde olduğu kış ayları özellikle risklidir. Araştırmacılar kontrollü deneylerde, çalışanları CO2 seviyesinin günden güne değiştiği bir ortama koydular ve bilgi toplama becerilerini, dikkat düzeylerini ve kriz yönetme yeteneklerini ölçtüler. Çalışanlar CO2 konsantrasyonunun yaygın bir iç mekan seviyesinde olduğu günlerde, bu gaz seviyesinin yarı yarıya düşük olduğu zamanlardan %15 daha kötü performans gösterdiler.

Araştırmacılar, iş yerlerinde pencerelerin kapalı olması durumunda, iyi bir havalandırma sisteminin olması gerektiğini belirttiler. Aksi takdirde, iç mekan oksijenini yenilemek için camların düzenli aralıklarla açılmasını önerdiler. Bununla birlikte, insan gözlerinin egzersiz yapan organlar olduğunu, gözlerdeki kasların bilgisayar ekranına uzun süre baktıktan sonra gerginleşeceğini ve yorgunluk hissinin artacağını aktardılar. Bunun için pencereden dışarı önce uzaktaki, daha sonra yakındaki ve sonra tekrar uzaktaki bir şeye odaklanarak göz kaslarına egzersiz yaptırmanın önemli olduğunu vurguladılar. Gün ışığına maruz kalmanın melatonin hormonunu düzenlemede rolü olduğunu, gün ışığı alarak gün boyunca uyanık kalmak ve iyi bir gece uykusu çekmenin kolaylaşacağını söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Richard Webb and Yvaine Ye. Winning at work: How to avoid getting sick in the Office, New Scientist 8 January 2019.

Çocuklar ve Genç Erişkinlerde B Hücreli Lenfoma Tedavisi

20 Haziran 2019

Olgun B hücreli lenfomalar, çocuklar ve ergenlerdeki tüm Hodgkin olmayan lenfoma (NHL) vakalarının yaklaşık %60'ını oluşturur ve Burkitt lenfoma (BL) da bu vakalara dahildir. Modern rejimlerle tedavi edilen hastalar için sonuç mükemmeldir. Bakımdaki iyileştirmeler, tümör risk yönetimi ve hastaların risk grubuna özel yoğun kemoterapi aldığı kooperatif grup klinik çalışmaları ile artmış kemoterapi omurgalarının rafine edilmesi dahil olmak üzere destekleyici terapi ile sağlanmıştır. Daha yakın tarihli çalışmalar, immünoterapinin güvenliğini ve etkinliğini kanıtlamıştır. Akut tedaviyle ilişkili toksisitenin önemli yükünün yanı sıra, sonuçlarının çok zayıf kaldığı relaps ve refrakter hastalığı olan hastalar için etkili tedavilerin tanımlanması için çalışmaların devamı gereklidir. Çalışmacılar, "Bu derlemede, son terapötik klinik çalışmalardan elde edilen sonuçları özetleyeceğiz, rituksimabın tedavi rejimine dahil edilmesini destekleyen kanıtları açıklayacağız ve çocuklarda ve ergenlerde olgun B hücreli lenfomalar için birkaç yeni ajan kategorisinin araştırılması için gerekçeyi gözden geçireceğiz." şeklinde konuştular. Burkitt lenfoma (BL) ve diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL) tedavisi, son 60 yılda önemli ölçüde gelişmiştir ve bu hasta grubu şimdi pediatrik kanserin en yüksek oranda tedavi edilebilir biçimlerini temsil etmektedir. Denis Burkitt'in Ekvator Afrika'da 1950'lerin sonlarında BL ile ilgili ilk açıklaması, 1960'larda ve 70'lerde yapılan çalışmalarla hastalık evresinin önemini ve çapraz dirençli olmayan kemoterapinin kullanımını gösteren erken kemoterapi çalışmalarına (Burkitt, 1967) yol açtı. Kuzey Amerika ve Avrupa'daki sonraki çoklu kemoterapi denemeleri, Afrika'daki erken başarılara dayanarak risk gruplarını iyileştirdi ve tedavi rejimlerini optimize etti.

Çalışmalarda Dikkatler Toksisitenin Azaltılmasına Çevrildi

Çoğu çocuk, ergen ve genç yetişkinde olgun B hücreli NHL tedavisinde mükemmel sonuçlar elde edildi. Şimdi dikkat, tedavi ile ilgili toksisitelerin azaltılmasına, immünoterapinin ve daha çok hedefe yönelik ajanların tedaviye dahil edilmesine ve sonuçların maalesef zayıf kaldığı refrakter veya relaps (r / r) hastalığının üstesinden gelmeye yönelik en iyi yaklaşımın belirlenmesine odaklanmaktadır. Modern rejimlere erişebilen B-NHL'li çocukların ve ergenlerin büyük çoğunluğu tedaviden yarar görmektedir. Ancak, tedavi süreçlerini iyileştirme ihtiyacı devam etmektedir. Tedaviyle ilişkili toksisite ve uzun süreli sekellerin riskleri, mevcut tedavinin önemli negatif bileşenleridir. Relaps hastalığı olanların tedavi yararlanımları çok düşük olmaya devam etmektedir ve PMBCL'li hastaların daha etkili tedaviye ihtiyacı vardır. Biyolojik olarak rasyonel, hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesi ve kullanımının, tedavisi zor olan hastalar için tedavi şansını arttırmakla kalmayacağı, aynı zamanda geleneksel kemoterapi ajanlarının değiştirilmesine olanak sağlamak için daha yaygın olarak uygulanabileceği tahmin edilmektedir. Yenilikçi deneme tasarımları ve işbirlikçi klinik çalışmalar, B-NHL'li çocuk ve ergenlerin bakımındaki ilerlemeyi sürdürmede kritik olmaya devam edecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mature B-NHL in children, adolescents and young adults: current therapeutic approach and emerging treatment strategies Grace Egan,1 Stan Goldman2 and Sarah Alexander1 1 Division of Hematology/Oncology, The Hospital for Sick Children, Department of Pediatrics, University of Toronto, Toronto, Ontario, Canada and 2 Department of Pediatrics, Medical City Children’s Hospital and Texas Oncology, Dallas, TX, USA

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Vitamin D Eksikliği Beyni Nasıl Etkiliyor?

19 Haziran 2019

İnsan ve hayvan çalışmalarından elde edilen kanıtların birleştirilmesi sonucunda, D vitamini eksikliği ile bilişsel bozulma arasındaki ilişkiyi destekleyen veriler ortaya çıkmıştır. Bu alanda yapılan önceki çalışmalar, hipokampal hacmin, D vitamini eksikliği olan yetişkinlerde ve şizofreni gibi bir dizi rahatsızlıkta azaldığını göstermiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, erişkin D vitamini eksikliğinin hipokampal bağımlı mekansal öğrenme ve sağlıklı yetişkin farelerde hipokampal hacim ve bağlanabilirlik üzerindeki etkisi incelendi. On haftalık erkek BALB/c farelerine en az 10 hafta boyunca bir kontrol (D vitamini 1500 IU/kg) veya D vitamini tüketilmiş (vitamin D 0 IU/kg) diyet uygulandı. Fareler daha sonra aktif yer önleme (APA) ve kas ve motor koordinasyon testleri (rotarod ve kavrama kuvveti) kullanılarak hipokampal bağımlı mekansal öğrenme gibi bir dizi parametre açısından test edildi. Fareler perfüze edildi ve 16.4 T MRI tarayıcı kullanarak ex vivo yapısal ve difüzyon ağırlıklı görüntüler elde etmek için beyinleri toplandı. Ayrıca çeşitli beyin bölgelerindeki perineron ağları (PNN'ler) ve parvalbümin (PV) internöronlarını ölçmek için immünohistokimya incelemeleri yapıldı.

Kötü Bağlantılar

Erişkin D vitamini eksikliği olan fareler, APA'daki şok bölgesine girmek için kontrol farelerine kıyasla daha düşük bir gecikme süresine sahipti. Araştırmacılar bu durumun hipokampal bağımlı mekansal öğrenmeyi engellediğini belirttiler. Öte yandan iki grup arasında rotarod veya kavrama kuvveti açısından hiçbir fark yoktu. Yine araştırmacılara göre bu durum da erişkin D vitamini eksikliğinin kas veya motor koordinasyon üzerinde bir etkisi olmadığını göstermekteydi. Erişkin D vitamini eksikliğinin hipokampal volüm üzerinde bir etkisi yoktu. Bununla birlikte, erişkin D vitamini eksikliği olan fareler, 29 düğüm arasında anormal konektomlara sahip olan sağ hipokampüste merkezli bozulmuş bir ağ yapısı sergilemişti. Araştırmacılar PNN pozitif hücrelerinde bir azalma tespit ettiler, ancak hipokampüste odaklanan PV'de değişiklik görülmedi.

Bilim insanları, yaptıkları bu yeni araştırma ile sağlıklı yetişkin farelerde D vitamini eksikliğinin hipokampal bağımlı öğrenme ve hafıza oluşumunda önemli bir rol oynayabileceğini gösteren çarpıcı kanıtlar sunduklarını belirttiler ve mekansal öğrenme bozukluklarının, sağ hipokampal yapısal bağlantı bozulmasından kaynaklanabileceğini ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Al-Amin MM et al. Adult vitamin D deficiency disrupts hippocampal-dependent learning and structural brain connectivity in BALB/c mice. Brain Struct Funct. 2019 Feb 2.

MS Hastalarında 10 Yılık NfL ve MRG Sonuçları Karşılaştırıldı

19 Haziran 2019

Nörofilaman hafif zincirleri (NfL) aksonların bir bileşenidir ve multipl sklerozda hastalık aktivitesinin önemli bir biyolojik işareti olarak ortaya çıkmaktadır. NfL, serumda oldukça hassas bir tek molekül dizisi (SIMOA) bazlı bir deney kullanılarak ölçülebilir. Serum NfL düzeylerinin korelasyonu ve uzun dönem sonuçları hakkında sınırlı bilgi vardır. Bu yüzden bir grup araştırmacı multipl sklerozda (MS) 10 yıllık klinik ve MRG sonuçlarını öngörmede yıllık serum NfL değerlerini incelemeyi amaçladı.

Çalışma için bilim insanları, merkezleri olan Brigham ve Kadın Hastanesi'nde MS hastalığındaki Kapsamlı Uzunlamasına Araştırmalar çalışmasında, hastalığın başlamasından 5 yıl geçmiş olan ve 10 yıl geriye kadar kan örnekleri olan hastaların kayıtlarını belirlediler (n = 122). Serum NfL, tek bir molekül dizisi (SIMOA) tahlili kullanılarak ölçüldü. Otomatik bir süreç ise, 10. yıl yüksek çözünürlüklü 3T MRI taramalarından beyin T2 hiperintens lezyon hacmini (T2LV) ve beyin parankimal fraksiyonunu (BPF) ölçtü. Ortalama yıllık NfL ve 10 yıllık klinik / MRG sonuçları arasındaki korelasyon; Spearman'ın korelasyonu, tek değişkenli ve çok değişkenli doğrusal regresyon modelleri kullanılarak değerlendirildi.

Lezyon Yükü ve Atrofi Tahmin Edilebilir

Ortalama yıllık NfL değerleri, ortalama 1-5 yıl NfL değerleri (ayarlanmamış p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01) ve 10 yıllık ortalama değerleri içeren 10 yıl BPF ile negatif olarak ilişkilendirildi. Ortalama yıllık NfL değerlerinin doğrusal regresyon analizleri T2LV ile çoklu ilişkilendirme, özellikle ortalama 1-5 NfL (düzeltilmemiş p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01). BPF varyansı ve T2LV'nin yaklaşık %15-20'si erken ortalama yıllık NfL seviyelerinden tahmin edilebileceğini gösterdi. Ayrıca, ortalama yıllık NfL seviyeleri ile yorgunluk skoru 1 ile 10 arasında artmış, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermiştir. Bununla birlikte, ortalama NfL ölçümleri bu kohortta 10 yıl EDSS, SDMT veya T25FW ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar MS'in klinik başlangıcından sonraki ilk birkaç yıl boyunca ölçülen serum NfL değerlerinin, 10 yıllık MRG beyin lezyonu yükü ve atrofi öngörüsüne katkıda bulunduğu belirttiler ve NfL’nin MS’in seyrini ön görmek için değerleri bir parametre olabileceğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tanuja Chitnis, MD et al. Neurofilament Light Chain Serum Levels Correlate with 10-Year MRI Outcomes in Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 201906:00 PM - 08:00 PM

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Bazı Ebeveyn Davranışları Bebek Beyinlerini Öfkeli Tonlara Ayarlayabilir

18 Haziran 2019

Yeni bir çalışma, bebekleriyle etkileşime girerken çok kontrolcü davranan ebeveynlerin, bebeklerinin öfkeli seslere uyum sağlama olasılığını arttırabileceğini gösteriyor. Araştırmacılar, daha “yönlendirici” ebeveynlik uygulayan anne ve babaları olan bebeklerde, öfkeli seslerin kayıtlarını duyduklarında, duygusal seslendirmelerin işlenmesinde yer alan beynin bir alanının, daha sert yanıt verdiğini buldular.

 Araştırmacılar, “yönlendirici” ebeveynliği, "bir ebeveynin, bebeğin oyun veya iletişime katılımını kontrol eden ya da kısıtlayan şekillerde yorum yapma eğilimi" şeklinde tanımladırlar. Bu tür davranışların hafif ancak tutarlı bir model olabileceğini ve ses içerebileceğini veya içermeyebileceğini söylediler. Bu tür davranışlara, küçük ama yinelenen, bir bebeğin yüzüne bir oyuncağı yakın tutarak araya girme veya bebeğin dikkatini çekmek için art arda seslenmeyi örnek gösterdiler. İnsanların bu tür ebeveynlik tarzını ne sıklıkta uyguladığının önemli olduğunu aktardılar. Yönerge tarzını kullanan ebeveynlerin bunu günlük yaşamda sürekli yaptıklarını ve aynı zamanda bebeklerinde 'arzu edilen' davranış olarak gördüklerini ortaya çıkarmak için negatif sesli duyguları ifade etmekte daha hızlı olabileceklerini söylediler.

Araştırmacılar çalışmalarına 29 anne-baba çifti ve bebeklerini dahil ettiler. Anneler ve 6 aylık bebekleri oyun seansları sırasında izlediler ve annelere taleplerin, izinsiz müdahalelerin veya eleştirel yorumların ne sıklıkta gerçekleştiği konusunda puan verdiler.

Tüm Yönlendirici Davranışlar Kötü Değil

Araştırmacılar annelerden bebeklerini kucaklarında tutmalarını istediler. Daha sonra önceden kaydedilmiş, öfkeli, mutlu ya da tarafsız olan, konuşma dışı seslendirmeler çalındı. Araştırmada MR'lar gürültülü ve rahatsız edici olduğu için bebeklerin beyinlerinin incelenmesi için farklı bir teknoloji kullanıldı. Beynin kortikal bölgelerine kan akışını ölçen Fonksiyonel Yakın Kızılötesi Spektroskopisi olarak bilinen teknik ile bebekler rahatsız edilmeden görüntüleme yapıldı. Bu cihaz güvenli ve taşınabilirdi ve bebeğin kafasına yerleştirilmiş küçük bir başlık gibi görünüyordu.

Araştırma, bebek beyinlerinin, ebeveynleri daha “müdahaleci ve talepkar” olduğunda öfkeli seslere daha güçlü yanıtlar verdiğini gösterdi. Araştırmacılar bu çalışmanın amacının tüm “yönlendirici” ebeveynliklerin kötü olduğunu kanıtlamak olarak yorumlamaması gerektiğine dikkat çektiler. Yönlendiriciliğin gerekli olduğu zamanlar da olduğunu ve yönlendiriciliğin sadece kontrol ile ilgili değil, aynı zamanda yapı ve yön sağlama ile ilgili olduğunu da belirttiler. Burada önemli olanın bu tarzın süreklilik arz edip etmemesi olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen Zhao, Georgia Chronaki, Ingo Schiessl, Ming Wai Wan, Kathryn M. Abel. Is infant neural sensitivity to vocal emotion associated with mother-infant relational experience?, PLoS ONE 14(2): e0212205.

30 Dakikalık Bir Yürüyüş Kan Basıncını İlaç Kadar Azaltabilir

18 Haziran 2019

Egzersizin kardiyovasküler sağlık için faydalı etkileri olduğu artık herkesçe bilinmektedir ve hipertansiyon ve hiperlipidemi tedavisinde ilaçların yanı sıra egzersiz de önerilmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, her sabah 30 dakikalık egzersiz yapmanın, günün geri kalanında kan basıncını düşürücü ilaçlar kadar etkili olabileceği gösterildi. Araştırmacılar, her sabah kısa bir koşu bandı yürüyüşünün uzun süreli etkilere sahip olduğunu ve bu sabah yürüyüşleri sayesinde günün ilerleyen saatlerinde yapılan kısa yürüyüşlerden daha fazla faydalanıldığını tespit ettiler.

Çalışmaya, 55 ve 80 yaşları arasında 35 kadın ve 32 erkek dahil edildi. Katılımcıların her birinden, rastgele olarak, aralarında en az altı gün olmak üzere üç farklı günlük plan izlemeleri istendi.

İlk plan 8 saat boyunca kesintisiz oturmayı içeriyordu. İkinci plan 1 saatlik oturma sonrası bir koşu bandı egzersizinde orta şiddette 30 dakikalık yürüme ve ardından 6,5 saat oturma süresinden oluşuyordu. Son plan 30 dakikalık koşu bandı yürüyüşünden önce 1 saat oturma ve ardından her 30 dakikada bir 3 dakika hafif yoğunlukta yürüyüş içeren 6,5 saatlik oturuştan oluşuyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarını standartlaştırmak için bu planları bir laboratuvarda gerçekleştirdiler ve kadınlar ile erkekler çalışmadan önceki akşam ve sabah aynı yemekleri yediler.

30 Dakikalık Yürüyüş Riskleri Azaltıyor

Araştırmacılar, egzersiz planlarında yer alan kadın ve erkeklerde, egzersiz yapmadıkları zamana kıyasla tansiyonun düşük olduğunu tespit ettiler. Etki özellikle, kalp atışları arasında kalp dinlenmedeyken kan damarlarındaki basıncı ölçen diyastolik kan basıncından ziyade, kalp atışları sırasında kan damarlarındaki basıncı ölçen ve kardiyak arrest gibi kalp problemlerinin daha güçlü bir tahmincisi olan sistolik kan basıncı ile görüldü.  Kadınlar ayrıca, gün boyunca 3 dakikalık kısa yürüyüşlere katılırlarsa ekstra etkiler gördüler, ancak erkekler için bu etki daha küçüktü.

Araştırmacılar bu cinsiyet farkını, egzersizin değişen adrenalin yanıtları ve çalışmadaki tüm kadınların menopoz sonrasında olmaları ve dolayısıyla kalp-damar hastalıkları riski açısından yüksek olmaları nedenleriyle açıkladılar. Hem erkekler hem de kadınlar için, egzersiz sonrası ortalama sistolik kan basıncındaki azalma ve oturma sırasındaki düşüşlerin büyüklüğünün, bu popülasyondaki kalp hastalığı ve felç nedeniyle ölüm riskini azaltmak için hipertansiyon önleyici ilaçlardan beklenenlere yaklaştığını belirttiler.

Yaptıkları çalışmanın, düzenli fiziksel aktivitenin kan basıncını düşürmeye ve kalp krizi ve felç riskini azaltmaya yardımcı olabileceğini gösteren çok sayıda kanıtı desteklediğini aktardılar. Sabahları 30 dakikalık bir aktivite yapmanın, güne hazırlanmak için harika bir yol olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

M. J. Wheeler et al. Effect of Morning Exercise With or Without Breaks in Prolonged Sitting on Blood Pressure in Older Overweight/Obese Adults, Hypertension. 2019;73:859–867.

Nişastalı Yiyecekler Lupuslu Kişilerde Otoimmün Reaksiyonları Azaltabilir

18 Haziran 2019

Sistemik lupus eritematozus (SLE), bir kişinin bağışıklık sisteminin kendi bedenine saldırdığı bir hastalıktır. Hastalığın barsak bakterilerinden etkilenebildiğinden şüphelenilmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, SLE'ye bağlı Toll benzeri reseptör 7 (TLR7) ilişkili fare modellerini kullanarak, barsak mikrobiyotasındaki diyet etkilerini incelediler. Farelerle yapılan deneylerde, bazı barsak bakterilerinin hastalığı şiddetlendirdiğini, ancak tüketilen dirençli nişastanın bu bakterilerin büyümelerini durdurabildiğini gösterdiler. Sağlıksız farelerin yüksek düzeyde laktobasil seviyesine sahip olması bu bakterinin lupus ile ilişkili olabileceğini düşündürdü.

Araştırmacılar, lupuslu farelerde bakterileri bağırsaklardan temizlemek için antibiyotik verdiler. Sonuçlar, bu farelerin daha sonra daha az şiddette otoimmün yanıtlara sahip olduklarını ve antibiyotik almayanlardan iki kat daha fazla hayatta kalma olasılıkları olduğunu ortaya koydu. İç organların kültürü ve 16S rDNA sekanslaması, farelerde L.Reuteri'nin TLR7'ye bağlı translokasyonu ve bir SLE hastası alt grubundaki Lactobasillus'un fekal zenginleşmesini gösterdi. L. reuteri kolonizasyonu, spesifik patojensiz ve gnotobiyotik koşullar altında otoimmün belirtileri kötüleştirdi, özellikle artan plazmasitoid dendritik hücreler (pDC'ler) ve interferon sinyalizasyonunu arttırdı. Bununla birlikte,  lupuslu fareler yedi ay boyunca dirençli nişasta ile beslendiğinde, nişasta L. reuteri'nin birikimi ve translokasyonunu, büyümesini inhibe eden kısa zincirli yağ asitleri ile baskıladı. Nişasta pDC'leri, interferon yolaklarını, organ tutulumunu ve mortaliteyi azalttı.

Lupuslu Farelerde Otoimmün Reaksiyonları Azaltıyor

Araştırmacılar, nişastanın lupus eğilimli konaklarda insan otoimmünitesinin patogenezinde yer alan interferon yolaklarını destekleyen bir patobiyotörü baskılayarak yararlı etkiler gösterdiğini belirttiler. Nişastalı yiyeceklerin, lupuslu insanlar için otoimmün reaksiyonları hafifletebileceğini düşündüler.  Araştırmacılar, bakterilerin lupuslu farelerin barsaklarına, karaciğerlerine ve dalaklarına da yayıldığını ve bunun sağlıklı farelerde normalde görülmediğini aktardılar. Bunun, lupusun barsaklara ek olarak birçok organda sistemik immün yanıtları içermesini açıklayabileceğini söylediler.

Lactobacillus’un sağlıklı insanlarda bulunması ve probiyotiklerde iyi bakteri olarak tanınmasından dolayı, hastalık ile ilişkili bir aday olarak ortaya çıkmasının şaşırtıcı olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar, nişasta diyetinin insan hastalarına fayda sağlayıp sağlayamayacağının gösterilmediğini ve bundan sonra ki hedeflerinin bunu araştırmak olacağını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Zegarra-Ruiz DF, El Beidaq A, Iñiguez AJ, Lubrano Di Ricco M, Manfredo Vieira S, Ruff WE, Mubiru D, Fine RL, Sterpka J, Greiling TM, Dehner C, Kriegel MA. A Diet-Sensitive Commensal Lactobacillus Strain Mediates TLR7-Dependent Systemic Autoimmunity. Cell Host Microbe. 2019 Jan 9;25(1):113-127.e6.

Sağlık Hizmetlerinde Giyilebilir Teknolojinin Yükselişi

17 Haziran 2019

Cerrahi operasyonlardan sonra ambulatuvar durumun önemli olduğu, komplikasyonları ve hastane kalış sürelerini azaltarak başarılı sonuçlara yönelik yüksek bir değeri temsil ettiği bilinmektedir. Buna rağmen, bugüne kadar ambulatuar durumu ve zindeliği değerlendirmek için kötü ölçütlere güvenilmiş ve elektif cerrahi öncesi yapılandırılmış “ön rehabilitasyon” adına çok az şey yapılmıştır. Ameliyat sonrası hasta ambulasyonun değerlendirilmesi kesin değildir, sıklıkla hasta raporuna dayanır.

Yapılan yeni bir araştırmada, giyilebilir aktivite izleme cihazlarının,  büyük bir ameliyattan sonra hastaların ambulasyonunu doğru bir şekilde değerlendirebildikleri ve artan adım sayılarının, azalmış hasta yatış süresiyle ilişkili olduğu gösterildi. Büyük ameliyatlar geçiren 100 hasta üzerinde yapılan çalışmada ameliyat sonrası ambulasyonu ölçmek için aktivite monitörleri kullanıldı.

Los Angeles'taki Cedars Sinai Tıp Merkezi'nden araştırmacılar, 2016-2017 yıllarında merkezlerinde akciğer lobektomi, gastrik bypass, kalça protezi, robotik sistektomi, açık kolektomi, karın histerektomi, kol gastrektomi, laparoskopik kolektomi gibi majör cerrahi uygulanan 100 hastaya Fitbit Charges verdiler.

1000 Adımın Üstü Daha Fazla Azalmış Risk ile İlişkili Değil

Ameliyattan sonraki ilk gün hastalar arasında 0 ila 7.698 arasında değişen adım sayıları vardı. 1000 kadar adımın, uzun süreli hastane kalış süresinin daha düşük olması ihtimaliyle ilişkili olduğunu ve dolayısıyla uzun süreli kalış riski taşıyan hastaları tanımlayabildiğini gösterdiler. Ortalama kalış süresi 4 gündü. Bir hastanın günde attığı her 100 adımda, operasyona bağlı uzun süreli yatışa sahip olma riski %3,7 düştü. 1000'in üzerindeki adım sayıları, daha fazla azalmış risk ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar, hastaların ameliyat sonrası adımları üzerinde çalışırken, izleyebilecekleri yürüyüş yollarını da ölçtüler ve hatta hastanede adım sayıları ile ilgili ek bilgi sağlayan bir uygulama bile yarattılar.

Araştırmacılar, çalışmaları ile büyük bir ameliyattan sonra bir hastanın atması gereken adım sayısı için iyi bir kanıta dayalı hedef ortaya koyduklarını ve bu hedefin günde 1000 adım olduğunu belirttiler.  Bu bulguların, hastane yatış sürelerini belirleyebilecek olması nedeniyle önemli olduğunu aktardılar. Ayrıca bu giyilebilir aktivite monitörlerinin şimdi kolayca temin edilebilir ve ucuz olmalarıyla erişimlerinin kolaylaştığını vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Thomas M. Krummel. The Rise of Wearable Technology in Health Care, JAMA Netw Open. 2019;2(2):e187672.

Glioblastomada Mikro-RNA’lara Yeni Bir Bakış Açısı

17 Haziran 2019

Klinik öncesi çalışmalarda mikro-RNA’ların kanser ve bazı diğer hastalıkların patogenezinde önemli rol oynadığı görülmüş olsa da, mikro-RNA'ların kullanıldığı bugüne kadarki iki klinik çalışmada düşük yanıt ve yüksek toksisite izlenmiştir. Brigham Women’s Hospital ve Harvard Tıp Okulu’ndan araştırmacılar bu moleküle yepyeni bir şekilde bakmaya başladılar. Bir mikro-RNA’yı modüle etmek yerine beyinde doğal olarak bulunan birçok mikro RNA’yı bir araya getirip yapay genetik kodlama ile kanser hücrelerini mikro-RNA kopyalayan makinelere dönüştürerek bu hücreleri zayıflatmayı amaçladılar. Araştırmanın klinik öncesi sonuçları umut vericiydi. Glioblastomalı mürin modellerinde kemoterapi ile kombine edildiğinde sağkalımı 5 kat arttırdı.

Araştırmacılar öncelikle kompleks yolakların regülasyonundan sorumlu olan mikroRNA'ları tespit ettiler ve başlıca üç grup mikroRNA’ya odaklandılar. Bunlar miR-124, miR-128 ve miR-137 idi ve bu mikro-RNA’lar grup halinde nöronların sağlıklı gelişiminden sorumlu iken beyin kanseri formasyonu ile birlikte fonksiyonlarını kaybetmişlerdi. Araştırmacılar bu mikroRNA'ların hedefindeki proteinlerin glioblastoma rekürrensi ve konvansiyonel tedavilere direnç mekanizmalarında rol aldıklarını keşfettiler.

Araştırma ekibi glioblastomayı da içeren çok sayıda hücre dizisi ile bulgularını test etti. Çalışma sonuçları anlamlı sağkalım yararına işaret ediyordu. Fare modelleri tümör yerleştirilmesinin ardından tedavisiz 12 gün yaşarken kemoterapi bu süreyi 18 güne çıkarıyordu. Kemoterapi ile multi-mikroRNA tedavisi kombine edildiğinde ise sağkalım medyan süresi 48,5 gün oldu.

Araştırmacılar sonuçların gerçekçi bir tedavi opsiyonu için umut verici olduğunu belirttiler. Çalışma yazarlarından Dr.Peruzzi, yöntemin tümör hücrelerini doğrudan öldürmek yerine onları zayıflattığını, ağır bir şekilde hasarladığını, küçük veziküller aracılığıyla diğer kanser hücrelerine de taşındığını ve onları kemoterapiye daha duyarlı hale getirdiğini ifade etti.

Araştırmacılar beyin kanseri hastalarında bu mikroRNA’ları tümör hücrelerine taşımak üzere viral vektörlerin kullanılması yönünde çalışmalarını genişletmeyi planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Vivek Bhaskaran, Michal O. Nowicki, Mahmoud Idriss, Miguel A. Jimenez, Gianmarco Lugli, Josie L. Hayes, Ahmad Bakur Mahmoud, Rachel E. Zane, Carmela Passaro, Keith L. Ligon, Daphne Haas-Kogan, Agnieszka Bronisz, Jakub Godlewski, Sean E. Lawler, E. Antonio Chiocca, Pierpaolo Peruzzi. The functional synergism of microRNA clustering provides therapeutically relevant epigenetic interference in glioblastoma. Nature Communications, 2019; 10

Kırılganlık Değerlendirmesi Risk Altındaki İPF Hastalarının Belirlenmesine Yardımcı Olabilir

17 Haziran 2019

Yaygın idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ilişkili yaşa bağlı komplikasyonların tanınması, İPF hastalarının daha kötü bir sonuç riski altında bulunmamasına yardımcı olabilir. İPF’li yaşlı hastalarda kırılganlık ve idrar kaçırma, baş dönmesi, görme bozukluğu, işitme bozukluğu ve düşme gibi geriatrik durumlar yaygındır.

İPF'nin insidansı ve prevalansının, yaşamın her on yılında anlamlı bir şekilde arttığı, hastaların yaklaşık üçte ikisinin hastalığın başlangıcında 60 yaş veya daha yaşlı olduğu bilinmektedir. Önceki çalışmalar İPF ve yaşlanma arasındaki ilişkinin tesadüf olmanın ötesine geçtiğini ve ortak biyolojik mekanizmaları paylaştıklarını ileri sürmüştür. Her ne kadar İPF esas olarak akciğerleri etkilese de, diğer doku ve organların fonksiyonlarını ve aktivitelerini de etkileyebilir. Hastalar tanı sırasında ve hastalık ilerledikçe sıklıkla başka tıbbi durumlara sahiptir veya zaman içinde bu hastalıklara yakalanırlar. Öte yandan yaşlı hastalarda sağlık sonuçlarının önemli bir belirleyicisi olan fonksiyonel durum İPF popülasyonunda çalışılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada İPF'li yaşlı hastalarda kırılganlık ve geriatrik durumların sıklığını belirlemek amaçlandı. Araştırmacılar, Michigan Üniversitesi'nde ≥65 yaşları arasında İPF hastalarını prospektif olarak belirlediler. Hastalardaki kırılganlık, Fried kırılganlık fenotipi kullanılarak değerlendirildi. Fonksiyonel durum, geriatrik durumlar ve semptomları ele alan anketler uygulandı. Pektoralis kas bölgesinin kantitatif ölçümü yapıldı. Hasta değişkenleri farklı kırılganlık grupları arasında karşılaştırıldı.

İPF, Kırılganlık Riskini Arttırıyor

50 katılımcının %48'i kırılgan ve %40'ı ≥ 2 geriatrik duruma sahipti. Geriatrik durumu iki veya daha fazla olan 20 katılımcının 9'u (%45), geriatrik durumu olan veya olmayan 30 katılımcının 15'i (%50) kırılgandı. Kırılganlık; artmış yaş, düşük akciğer fonksiyonu, daha kısa 6 dakikalık yürüme mesafesi, daha yüksek semptom skorları ve daha fazla komorbidite, geriatrik durumlar ve fonksiyonel kısıtlamalar ile ilişkiliydi. Pektoral kas alanı ise neredeyse anlamlıydı. Hasta tarafından rapor edilen yorgunluk skoru (olasılık oranı [OR] = 2,13) ve difüzyon kapasitesi (OR = 0,54) kırılganlığın bağımsız ön gördürücüleriydi.

Daha ileri analizler, daha ileri yaş ve oksijen kullanımının İPF hastalarında 5.6 ve 4.9 kat daha yüksek kırılganlık riski ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Daha iyi solunum fonksiyonu ve egzersiz kapasitesine sahip olanlar azaltılmış bir kırılganlık riskine sahipti. Kırılgan İPF hastalarında daha fazla komorbidite ve geriatrik durum olduğu ve daha kötü fonksiyonel kısıtlamalar yaşadığı tespit edildi. Günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmede daha fazla zorluk çektiklerini ve kırılgan olmayan İPF hastalarından daha fazla yorgunluk yaşadıklarını bildirdiler.

Araştırmacılar kırılganlığın varlığının, objektif ve subjektif verileriyle ilişkili olduğunu belirttiler. Kırılganlığın İPF'de hastalıkla ilişkili sonuçlar üzerindeki etkisini belirlemek için ileri değerlendirmelere ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Jamie S. Sheth, Meng Xia, Susan Murray, Carlos H. Martinez, Catherine A. Meldrum, Elizabeth A. Belloli, Margaret L. Salisbury, Eric S. White, Colin H. Holtze, Kevin R. Flaherty. Frailty and geriatric conditions in older patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Medicine March 2019 Volume 148, Pages 6–12.

Egzersiz Düzeyi Arttıkça Ölüm Riski Azalıyor

14 Haziran 2019

Yaşlı bireyler kohortunda yürütülmekte olan geniş kapsamlı bir ABD kanser önleme çalışmasından elde edilen verilere göre düzenli yürüyüş, formda kalmak için önerilen minimum seviyenin altında olsa bile, hareketsiz bireylerle kıyaslandığında tüm nedenlere bağlı mortalitede azalma ile ilişkili bulundu.

Çalışmanın baş yazarı Amerikan Kanser Birliği’nden Dr. Alpa Patel; “Pek çok insan egzersize başlamayı korkutucu buluyor. Tempolu koşuya ya da yoğun bir şeyler yapmaya mecbur olduklarını düşünüyorlar. Öte yandan yürüyüş basit, ücretsiz ve eğitim gerektirmeyen bir spor olarak yaşlanmakta olan nüfus için ideal bir aktivitedir.” şeklinde konuştu. Ekibin çalışması, 19 Ekim'de Amerikan Önleyici Tıp Dergisi'nde çevrimiçi olarak yayınlandı.

ABD'nin çeşitli rehberleri yetişkinlerin haftada 150 dakikadan fazla orta yoğunluğa veya 75 dakika boyunca şiddetli yoğunluğa sahip fiziksel aktivite yapmasını önermektedir ve bu süreler minimum süreler olarak belirtilmektedir. Ancak yapılan bu yeni çalışma, haftada 120 dakikalık veya daha az bile olsa yürüyüşün yaşam süresi açısından olumlu etkilerini gözler önüne sermiştir. Başka bir deyişle, yetişkinler için belirlenmiş asgari hedeflerin altında sürelerde spor da sağlığa oldukça yararlıdır.

Bu yürüyüşün tanımına dikkat çeken Dr.Patel, “Çok zorlayıcı yürüyüşten söz etmiyoruz, ancak markette alışveriş arabasıyla turlamaktan da bahsetmiyoruz. Tam olarak anlatmak istediğimiz, nefes alış verişinizde bir miktar artış hissetmenizi sağlayacak ve 1,5 kilometrelik mesafeyi 20 dakikanın altında katetmenizi sağlayacak hızdaki tempolu yürüyüş. Bu tempodaki bir yürüyüş aslında orta yoğunlukta bir aktivitedir ve insanlar bunun farkında değiller.” sözlerini kullandı.

Yürüyüş, Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen en yaygın fiziksel aktivite türüdür ve kalp hastalığı, diyabet, meme ve kolon kanserleri için düşük riskle ilişkilendirilmiştir. Fakat bu yeni çalışma, yaşlı kadın ve erkeklerde ölüm oranıyla ilgili olarak yalnızca yürüyüşü (diğer etkinliklerden ayrılmış) inceleyen ilk çalışmadır.

Bunu yapmak için, Dr. Patel ve arkadaşları, ankete katılan Kanser Önleme Çalışması II Beslenme Kohortuna kayıtlı 62.000'den fazla erkek ve 77.000 kadın hakkındaki verileri inceledi ve çalışmanın birincil sonlanım noktası, 1999-2013 yılları arasında herhangi bir sebepten ölümdü. Katılımcıların 1999 yılında yaş ortalaması erkekler için 71, kadınlar için 69 idi. Çalışmada, erkeklerin %5,8'i ve kadınların %6,6'sı çalışmanın başlangıcında (1999) günlük hayatlarında orta ya da yoğun fiziksel aktivitede bulunmadıklarını bildirdiler. Bu "inaktif" bireylerin erken ölüm riskleri, önerilen egzersiz seviyelerinden az bile olsa bir miktar yürüyüş yapanlara kıyasla %26 daha fazlaydı.

Ayrıca daha fazla yürüyüş, tüm sebepler göz önüne alındığında bile daha düşük ölüm riski ile ilişkiliydi. Dr. Patel, önerilen egzersiz seviyesinde ya da daha fazla egzersiz yapanların, bu seviyenin altında yürüyüş yapanlardan %20 daha düşük mortalite riski olduğunu belirtti. Çok değişkenli analizlerin sigara, obezite ve kronik hastalıklar dahil olmak üzere diğer risk faktörleri için ayarlanmış olduğunu hatırlatan Dr. Patel, sonuçların gösterdiği üzere yürüyüş miktarı arttıkça mortalite riskinin azaldığının, az da olsa yürüyüş yapmanın kritik olduğunun ve hareketsizliğin aslında en kötüsü olduğunun altını çizdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Alpa V. Patel et.Al. Walking in Relation to Mortality in a Large Prospective Cohort of Older U.S. Adults, American Journal of Preventive Medicine, January 2018 Volume 54, Issue 1, Pages 10–19a

Yatan Hastaya Grip Aşısı Uygulaması Güvenli Mi?

14 Haziran 2019

Yeni ve geniş kapsamlı bir çalışmaya göre hastanede yatış sırasında grip aşısı olan hastalarda, aşı olmayan hastalardan daha fazla ateş ve benzeri semptomlar görülmediği gibi, ekstra doktor muayenesine de ihtiyaç duyulmuyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl grip aşısı olmaları önerilse de pek çok insan düzenli biçimde aşılarını olmamakta, doktorlar da hastanede yatmakta olan hastalarına ekstra komplikasyonlara yol açabileceği endişesiyle aşı önermekten çekinmektedirler.

Bu çalışmada üç ardışık grip sezonunda hastanede yatan 255.737 hastayı içeren toplam 290.149 kişi incelendi. Hastaların yaklaşık yarısı hastaneye yatmadan önce grip aşısı olmuşlardı. %16’sı ise hastanede yattığı süre içerisinde aşılandı. %27’lik bir grup hiç aşılanmazken, geri kalan hastalar da hastaneden çıktıktan sonra aşılandı.

Araştırmacılar, hastanede aşılanan grup ile diğer gruplar arasında yüksek ateş riski, tekrarlayan hastaneye yatış, taburcu olduktan sonraki 1 haftada poliklinik ziyareti gibi parametreler açısından anlamlı bir fark bulunmadığını gözlemlediler. Çalışmanın baş yazarı Sara Tartof, “Hastanede yatmakta olan kişi oldukça hassas bir sağlık durumu içerisindedir. Doktorlar da bu hassas durumdaki hastaların daha komplike hale gelmesinden çekinmektedirler. Ancak çalışmamız böyle bir endişeye gerek olmadığını gösterdi.” şeklinde konuştu.

Amerikan Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi, 6 yaşından büyük tüm vatandaşlarına yılda bir kez, tercihen Ekim ayı sonunda grip aşısı olmalarını önermektedir. Ancak Amerikalıların ancak yarısı bu öneriyi dikkate almaktadır.

Toronto Üniversitesi’nden Dr. Kevin Schwartz “Yıllık grip aşısının, ciddi sağlık problemleri olanlar da dahil olmak üzere çoğu birey için güvenli ve iyi tolere edilen bir önlem olduğu çalışmalarla kanıtlanmıştır. Gripten ve ilişkili semptomplardan hem kendinizi hem de yakınlarınızı korumanın en etkin yolu aşıdır. Bu çalışma, hastanede yatan ve daha önce aşılanmamış olan hastaların hastanede aşılanabileceklerini hatırlatan güzel bir çalışmadır.” ifadelerinde bulundu.

Literatür talep et

Referanslar :

Safety of Influenza Vaccination Administered During Hospitalization, Sara Y. Tartof doi.org/10.1016/j.mayocp.2018.11.024

Çocuk Acil Servislerinde Optimal Pıhtılaşma Faktörü Dozu Nasıl Olmalı?

14 Haziran 2019

Hemofili, faktör VIII (hemofili A) veya faktör IX'un (hemofili B) konjenital eksikliğinden kaynaklanan nadir görülen kalıtsal kanama bozukluğudur. Kanama yönetiminin çoğunluğu evde meydana gelse de, bazı hastalar akut kanamalar veya yaralanmalar için acil servislerine ihtiyaç duyar. Kanama dönemi sırasında uygun doz tedavisinin zamanında uygulanması morbidite ve mortaliteyi azaltmak için önemlidir. Acil servis bakımı, artan standartlar ve uzun yarı ömürlü faktör tedavileri, flakon büyüklüğü mevcudiyetinde sabit değişkenlik, hemofili A ve hemofili B için dozaj farklılıkları ve tedavi maliyeti nedeniyle zordur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, bir kalite iyileştirme projesi ile Nationwide Childrens Hospital ana kampüs acil servisine travmatik ve spontan kanama ile gelen pediatrik hastalarda acil servisteki faktör dozajının doğruluğunu tespit etmeyi, ideal dozajın önündeki engelleri aşmayı ve optimal faktör doz kullanımı arttırmayı amaçladılar. Araştırmacılar özellikle alt-optimal faktör dozajının bazal olarak 4-15 başvuruda uygulandığı durumlarda hemofili acil servis hasta ziyaretlerinin sayısını arttırmaya çalıştılar.

Hasta Bakımı ve Kaynak Yönetimi için Önemli

Eylül 2015 ile Ağustos 2016 arasında faktör konsantrasyonu gerektiren yaralanmalarla acil serviste görülen hemofili A veya B tanılı tüm hastalarda bir grafik incelemesi yapıldı. Yaralanmalar %50 faktör düzeltmesi gerektiren minör veya %100 faktör düzeltme gerektiren majör yaralanmalar olarak sınıflandırıldı. Optimal dozaj aralığı, yaralanma derecesi için kurumsal rehber hedefinin %90-120'si olarak tanımlandı. Her hasta için öngörülen optimal doz aralığı, uygulanan gerçek doz ile karşılaştırıldı.

Başlangıç verileri, başvuruların %70'inde en uygun dozaj aralığının kullanıldığını gösterdi. Hemofili A veya B hastaları arasında, aralık dışı dozaj sıklığı açısından fark yoktu. Kullanılan pıhtılaşma faktörü konsantresi türleri arasında da aralık dışı dozaj sıklığı açısından fark yoktu. Kalite iyileştirme müdahalelerinin başlamasından sonra, aralık dışı dozaj arasında 15 hedefini aşarak 16 başvuruda gerçekleştirildi.

Araştırmacılar, optimal pıhtılaşma faktörü dozlamasının, hasta bakımı ve kaynak yönetimi için önemli olduğunu belirttiler. Kalite iyileştirme müdahalelerinin, acil serviste görülen hemofili hastaları için artan doğru faktör dozlamasını teşvik ettiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Meghan Drayton Jackson, Michael W. Dunn, Michael A. Storey, Amy L. Dunn. Increasing optimal coagulation factor dosing in the paediatric emergency department: A quality improvement study, Haemophilia. 2019;1–6.

Diyabet, İlerlemiş Agresif Meme Kanseri Riskiyle İlişkili Mi?

13 Haziran 2019

Tip 2 diyabet, obezite ve yaşlanma ile ilişkilidir ve vücudun, kan şekerini enerjiye dönüştürmek için insülin hormonunu uygun bir şekilde kullanamadığı veya üretemediği zaman ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilmezse körlük, böbrek yetmezliği, sinir hasarı ve amputasyonlar gibi komplikasyonlara neden olabilir.

Tip 2 diyabetli birçok kişi semptomlarını, kan şekerini düşürmeye yardımcı olmak için tasarlanmış reçeteli ilaçlar ve daha sağlıklı yiyecekler yemek ve daha sık egzersiz yapmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol edebilir. Bu hastaların bazılarının, kan şekerlerini düzenlemeye yardımcı olmak için insülin enjekte etmesi gerekir. Daha önce yapılan bazı araştırmalar, tip 2 diyabetli kadınlarda insülin kullanımını artan meme kanseri riskiyle ilişkilendirmiştir, ancak sonuçlar karışıktır ve kadınların geliştirdiği tümörlerin kesin tipleri hakkında ayrıntılı bilgilerden yoksundur.

Yapılan yeni bir çalışmada tip 2 diyabetli kadınların meme kanseri için daha ileri bir aşama geliştirip geliştirmediği ve insülin ile tedavinin spesifik meme kanseri özellikleriyle ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Bu vaka kontrol çalışması için, 2002-2014 arasında tanı konmuş meme kanseri olan kadınlar, Hollanda Kanser Kayıt Defteri-PHARMO Veri Tabanı Ağı (N = 33.377) arasından seçildi. Tip 2 diyabet, meme kanseri tanısından önce iki veya daha fazla insulin dışı kan glukoz düşürücü ilaç kullanımı olarak tanımlandı. Tip 2 diyabetli kadınlar diyabetsiz kadınlarla eşleştirildi. Tip 2 diyabetli kadınlar arasında insülin kullanıcıları ve sigara içmeyenler karşılaştırıldı. TNM sınıflaması (tümör büyüklüğü, lenf nodu durumu, metastaz), morfoloji, evre, östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 ve moleküler alt tip dahil olmak üzere Tip 2 diyabet / insülin ve meme kanseri özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için çok değişkenli sıralı lojistik regresyon kullanıldı.

Tip 2 Diyabetli Hastalarda İnsülin Kullanmak Fark Yaratmıyor

Araştırmacılar Tip 2 diyabetli kadınların (n = 1.567) diyabetli olmayan kadınlardan (n = 6.267), progesteron reseptörü negatif meme tümörü ile daha az sıklıkla olsa da daha ileri bir tümör evresi ve daha yüksek dereceli bir tanı ile daha sık teşhis edildi. Diğer meme kanseri özellikleri için bir ilişki bulunamadı. İnsülin kullanan Tip 2 diyabetli kadınlarda (n = 388), insülin kullanmayan Tip 2 diyabetli kadınlara kıyasla (n = 1.179) farklı meme kanseri özellikleri saptanmadı.

Araştırmacılar, Tip 2 diyabetli kadınların diyabetsiz kadınlardan daha agresif bir tip meme kanseri teşhisi riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Reçete edilen ilaçları almanın ve kilo vermek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmanın yanı sıra, şeker hastalarının düzenli tarama mamogramları aldığından da emin olunması gerektiğini ve göğüslerinde ağrı veya şişlik tespit ettiklerinde derhal tıbbi yardım almaları gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. A. Overbeek et al. Type 2 Diabetes, but Not Insulin (Analog) Treatment, Is Associated With More Advanced Stages of Breast Cancer: A National Linkage of Cancer and Pharmacy Registries, Diabetes Care 2019 Mar; 42(3): 434-442.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image