Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Anestezi Yerine Sanal Gerçeklik

01 Mart 2017

Doğum insanlığın sürdürebileceği en acılı ve stresli deneyimlerden biri olarak evrensel olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte bir doktor, doğum sırasında hastalarını sakinleştirmek ve daha dayanılabilir bir doğum deneyimi yaratmak için sanal gerçeklikten yardım almaya başladı.

New York Middletown'daki Orange Regional Medical Center'daki Dr. Ralph Anderson'a göre kadın doğum uzmanları için doğum sırasındaki rahatsızlığı gidermek en önemli amaçlardan biridir. Anderson hastanın rahatsızlığını en aza indirmenin yollarını aramaya devam ediyor ve kısa süre önce sanal gerçeklik gözlüklerini bu amaç için kullanabileceğini farketti.

Anderson'un ilgisini çeken cihaz, kişisel bir bilgisayara veya oyun konsoluna takılmak yerine akıllı telefonla çalışan kablosuz bir Gear VR gözlük oldu. Anderson, bir doğum sırasında Gear VR'ı kullanma fırsatının, nihayetinde hastalarından birinin kendisinin epidural yerine ve "doğal" bir doğum yapma kararını aldığında doğal olarak oluştuğunu belirtiyor.

Anderson, "Bu hasta epidural istemedi, ancak bazen olduğu gibi, doğum başladıktan sonra fikrini değiştirdi ve ilaç almak istedi" dedi. "Anestezisti aramadan önce başka bir şey daha denemek ister misin diye sordum. Kendisine ve kocasına VR kavramını anlattım. İlk önce biraz tereddütlü davrandı, ancak sonunda en azından denemeyi kabul etti."

AppliedVR adı verilen bir uygulama ile doğum yapmakta olan anne sanal ortamda doğumhanenin odasından çıktı ve kendisini California'nın doğal manzarasına bakarken buldu. Dalgalar, yatıştırıcı sesler ve yararlı talimatlar bu annenin ağrısını yönetmesine yardım edebildi. Hasta yaklaşık iki saat boyunca sanal gerçeklikteydi ve sonuçta sağlıklı, başarılı bir doğum yapıldı.

Bir doğum söz konusu olduğunda, göz önüne alınması gereken en önemli faktörlerden biri odaklanmaktır. Annenin solunuma, ıkınmaya vs. odaklanabilmesi için hekimler ellerinden gelen her şeyi deniyorlar. Fakat tipik bir doğum odasında annenin odaklanabildiği tek şey acı olmaktadır. Ancak VR sayesinde bu odak olması gereken yöne doğru değiştirilebilir.

Anderson önümüzdeki yıllarda sanal gerçekliğin tıpta birçok alanda daha sıklıkla kullanılacağını düşünüyor.

Karın Yağı Redüksiyonunda Karboksiterapi Kullanımı İncelendi

17 Ağustos 2018

Yağ redüksiyonu yöntemleri arasında invaziv olmayanlar tercih edilmektedir. Hem güvenli hem de etkili yeni invazif olmayan yağ redüksiyonu tedavileri arayışı devam etmektedir. İnvazif olmayan bir yaklaşımın faydaları, aksama süresinin kısalması, skarlaşmanın önlenmesi ve algılanan güvenliktir. Non-invaziv yağ redüksiyonu için rutin olarak kullanılan mevcut teknolojiler arasında kriyolipoliz, yüksek yoğunluklu ultrason, radyofrekans, kimyasal adipositoliz ve lazer yardımlı yağ azaltma yer alır. Karboksiterapi için, abdominal kontürlerde kalıcı bir iyileşme sağlayabileceğini öne süren birkaç klinik çalışma gerçekleştirilmiştir. Karboksiterapinin çalışma şekli iyi anlaşılmamıştır. Karbondioksit enjeksiyonunun mikrodolaşımda değişikliklere neden olduğuna ve yağ hücrelerine zarar verdiğine inanılmaktadır.

Yapılan yeni bir çalışmada, deri altı yağın karbondioksit gazına maruz kalması olan karboksi-terapinin, ne kadar yağ hacminin azalmasına yol açtığı değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, randomize kontrollü bir çalışmada, yağ azaltma için karboksi-terapinin etkinliğini değerlendirmek ve gözlenen yararların altı ay boyunca devam edip etmediğini belirlemekti. 

Optimizasyon Gerekli

Çalışma, vücut kitle indeksi 22-29 arası, fazla kilolu olmayan 16 kişiden oluşmaktaydı ve katılımcılar karınlarının bir tarafına haftalık karbondioksit gazı enjeksiyonu ve diğer tarafa sahte tedavi 5 hafta boyunca uygulanmak üzere randomize edildi. Birincil sonuç ölçümleri, tedavi öncesi ve sonrası ultrasonik yağ tabakası kalınlığının ve toplam çevrenin ölçümüydü. Yüksek çözünürlüklü bir ultrasonla, son tedaviden 1 hafta sonra karboksiterapi ile tedavi edilen tarafta daha az yağ hacmi olduğu gözlendi, fakat düşük yağ hacmi 28 haftada muhafaza edilmedi. Toplam çevre, sembolik olarak azaldı, ancak 5. haftada, başlangıç değerine kıyasla anlamlı derecede azalmadı. Katılımcı vücut ağırlıkları, çalışmanın tüm seyri boyunca değişmedi.

Araştırmacılar çalışmada küçük örneklem büyüklüğü ve karın çevresinin ve yağ tabakasının ölçülmesinde oluşan hatalar gibi bazı sınırlamaların olduğunu belirttiler. Karboksiterapinin potansiyel olarak yeni ve etkili bir yağ azaltma aracı olabileceğini fakat uzun dönemde optimize edilmesi gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murad Alam, Divya Sadhwani, Amelia Geisler, Imran Aslam, Inder Raj S. Makin, Daniel I. Schlessinger, Wareeporn Disphanurat, Marisa Pongprutthipan, Nataya Voravutinon, Alexandra Weil, Brian R. Chen, Dennis P. West, Emir Veledar, Emily Poon. Subcutaneous infiltration of carbon dioxide (carboxytherapy) for abdominal fat reduction: A randomized clinical trial. Journal of the American Academy of Dermatology, 2018.

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Kanserlerin Yeniden Sınıflandırılması Önerildi

15 Ağustos 2018

Kanserler geleneksel olarak, meme veya akciğerleri gibi, kaynaklandıkları bölgeye göre sınıflandırılmış ve tedavi edilmiştir. Ancak, bilimin ilerlemesi ve biyobelirteçlerin tedavi kararında daha ön plana çıkmaları sayesinde bu yaklaşımın değiştirilmesi gündeme gelmeye başladı. Yeni bir çalışmada bilim insanları tümörlerin hem genetik hem de hücresel düzeyde hangi benzerlik ve farklılıklara sahip olduklarını görmek için, en yaygın 23 tümör tipinin yanı sıra 10 tane de nadir olanı analiz ettiler.

Bu analizin sonucunda kilit moleküler benzerlikleri paylaşan kanser kümelerinin yaklaşık üçte ikisinin vücudun birden fazla bölgesinde bulunduğunu bulmuşlardır. Hatta bir tümör tipi vücudun 25 farklı kısmında tespit edildi; yani geleneksel yaklaşımla aynı tümör hangi alanda bulunduğuna göre farklı şekilde tedavi edileceği anlamına geliyordu.

Ayrıca, akciğer ve meme gibi yaygın kanserlerin birden fazla kanser türüne ayrıştırılabildiğini de buldular.

California'daki Buck Enstitüsü'nden Prof. Christopher Benz, bu bulguların anlamlı olduğunu, çünkü hastaların her zaman en etkili tedaviyi almayacağı anlamına geldiğini söyledi. Örneğin, bazı durumlarda, bir tür kansere yönelik ilaçların (mesane gibi) akciğer kanseri gibi bir diğerini tedavi etmek için kullanılması gerektiğini söyledi. Profesör, "Hastalar, eğer tümörler ilk önce genomik ve moleküler makyajlarına göre sınıflandırılabiliyorsa, başarılı tedavide en iyi şeye sahip olacaklar" dedi.

Kanserin Moleküler Tipine Göre Tedavinin Şekillendirilmesi Gündemde
 

Bu yaklaşım yerleştiği zaman romatoid artrit gibi diğer durumların tedavisinde kullanılan ilaçlar da nihayetinde kanserle savaşmak için yeniden kullanılabilir. Diğer bazı durumlarda, tedavi edilmesi daha zor olan kanserler, ilaçların bir kombinasyonunu gerektirebilir.

Yeni ilaçların onaylanmasındaki zorluk nedeniyle yeni tedavilerin kullanıma girmesi uzun süre alabileceği için Prof Benz, ilaç şirketlerinin ve onkoloji enstitülerinin daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşabilmek için birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Profesör, "Kanserdeki ders kitaplarını yeniden yazmanın ve klinik onkolojide siloları parçalamanın zamanı geldi. Çünkü bu durum hastaların kanser sınıflandırmasındaki bu paradigma kaymasından faydalanmasını zorlaştırıyor." dedi.

Belirli bir tedaviden yararlanma olasılığı en yüksek olan hastaları tanımlamak da klinik çalışmaların iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Gerçek sınav şimdi bu bilgiyi pratiğe dökecek ve hastalara bu şekilde davranmanın daha fazla hayat kurtarmaya yardımcı olup olmadığını bulmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.bbc.com/news/health-43659760 

Kistik Fibrozis ve Pulmoner Mikrobiyom

13 Ağustos 2018

İnsan mikrobiyomunun ve daha yakın zamanda solunum sisteminin karmaşık moleküler biyoloji teknikleri aracılığıyla incelenmesi, insanlarda, insan sağlığında ve çeşitli hastalıklarda mikrobiyal kolonizasyonun muazzam çeşitliliğini ortaya çıkarmıştır. Akciğerlerin bakteriler, mantarlar ve virüsler gibi mikroorganizmalar tarafından patojenik olmayan bir şekilde kolonizasyonu olabilir. Bu fizyolojik akciğer mikrobiyomu düşük koloni yoğunluğu göstermesine rağmen, yüksek çeşitlilik sunar. Bununla birlikte, bazı patolojik durumlar, bazı bakteri cinslerinin artan konsantrasyonları ile diğerlerinin zararına olan, bu çeşitliliğin kaybına yol açmaktadır. Farklı sağlık veya hastalık durumlarında akciğerlerde bulunan bakterilerin nitel bilgisi mevcuttur ve bu bilgi, bu mikrobiyotanın, bağışıklık yanıtını modüle ettiği lokal ve sistemik bağışıklık sistemleri ile etkileşimini anlamayı geliştirmiştir. Mikrobiyota ve akciğerler arasındaki bu intrinsik ilişki göz önüne alındığında çalışmalar, solunum sisteminde homeostazın patofizyolojik mekanizmaları ve kistik fibrozis, KOAH, astım ve interstisyel akciğer hastalığı gibi bazı hastalıklarda potansiyel disbiyosiz (belli bir floradaki bakteri konsantrasyonundaki dengesizlik) hakkında yeni kavramlar ortaya koymuştur. Akciğer mikrobiyotası ile ilgili bilgilere dair paradigmaların geride bırakılması, olası terapötik hedefleri tanımlamak ve yenilikçi klinik yaklaşımlar geliştirmek için mikrobiyomun rolünün anlaşılmasını zorunlu kılmıştır.

Patojenik ve Komensal Bakteriler Tanımlanmalı

Kistik fibrozis (KF) gibi süpüratif akciğer hastalıklarında hava yolu kolonizasyonu, klinik ve radyolojik bulguların ilerlemesinde önemli bir rol oynar ve mikrobiyotaların rolünün anlaşılması, bu bulguların patofizyolojisini anlamada anahtar roldedir. Mevcut veriler KF'deki Staphylococcus aureus ve Burkholderia cepacia kompleksinin önemini gösterirken, moleküler çalışmalar daha önce tanınmamış organizmaların olduğunu göstermiştir. Bu kolonizasyonun örnekleri arasında Stenotrophomonas maltophilia ve Achromobacter spp.'nin varlığının yanı sıra Mycobacterium abscessus ve Aspergillus fumigatus'un raporları yer alır. KF'li hastalarda mikrobiyom çalışmaları, daha genç ve sağlıklı hastalardan alınan örneklerin genellikle daha çeşitli bakteriyel topluluklar sergilediğini, son evre akciğer hastalığı olan hastaların akciğer eksplantlarının ise P. aeruginosa ve S. maltophilia gibi sadece bir veya iki saptanabilir patojenik bakteriyle çok düşük çeşitlilik gösterdiğini göstermiştir. Bu mikrobiyolojik değişim, KF'li bir hastanın ömrü boyunca, her bir türün kolonileri arasında artan bolluk ve daha büyük filogenetik benzerlik ile birlikte görülür. Süpüratif hastalıklarda, enfeksiyon ve kolonizasyon, yani denge / sağlık ve disbiyoz / hastalık arasında ayrım yapmak için patojenik ve komensal mikrobiyotanın anlaşılması çok önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Costa AN, Costa FM, Campos SV, Salles RK, Athanasio RA. The pulmonary microbiome: challenges of a new paradigm, J Bras Pneumol. 2018

Karbonhidratı Mercimekten Almak Kan Glukoz Seviyesini Azaltıyor

10 Ağustos 2018

Kanada’da Guelph Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışmada, yüksek glisemik indeksli (GI) gıdalardan alınan karbonhidratın baklagiller ile alınan karbonhidratla değiştirilmesini takiben postprandiyal kan glukoz yanıt(PBGR) değerlendirildi. Araştırmacılar, pirinç veya patatesten alınan karbonhidratın (AC) yarısının pişmiş mercimek ile değiştirilmesiyle PBGR ve rölatif glisemik cevabın (RGR) ne kadar azaldığını belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmaya, sadece beyaz pirinç, yarım beyaz pirinç ve yarım büyük yeşil mercimek, yarım beyaz pirinç ve yarım küçük yeşil mercimek ve yarım beyaz pirinç ve yarım bölünmüş kırmızı mercimek olmak üzere dört tabaktan beslenen 24 sağlıklı yetişkini dahil edildi.  Araştırmacılar, katılımcıların kanındaki glikoz seviyelerini, yemekten önce ve iki saat sonra ölçtüler. Bunu sadece beyaz patates ve patates-mercimek kombinasyonları ile tekrarladılar.

Mercimek ile pirinç porsiyonunun yarısını değiştirmek, kan şekerinde yüzde 20'ye kadar düşüşe neden oldu. Patatesleri mercimek ile değiştirmek ise yüzde 35'lik bir düşüşe yol açtı.

Yalnız pirinçle karşılaştırıldığında, büyük yeşil, küçük yeşil ve bölünmüş kırmızı mercimek ile birlikte pirinç tüketiminden sonra kan glukozu iAUC ve Cmax azaldı. Kan glukozu iAUC ve Cmax, patatesin tek başına tüketilmesine göre mercimek ile kombine edilmiş patates tüketiminden sonra önemli ölçüde azaldı. Mercimek, patates ile kombine edildiğinde, plazma insülin iAUC ve Cmax anlamlı olarak azaldı.

Bakliyatların Avantajı

Araştırmacılar alınan karbonhidratın yarısının yüksek GI gıdalar yerine mercimekle değiştirilmesinin, sağlıklı yetişkinlerde PBGR'yi önemli ölçüde azalttığını belirttiler. Mercimekleri patates ve pilavla karıştırdıklarını çünkü insanların genellikle kendi başına baklagil yemediklerini, bunun yerine daha büyük bir öğünün parçası olarak diğer nişastalarla birlikte tükettiklerini, sonuçların bunu yansıtmasını istediklerini eklediler. Mercimek gibi bakliyatların sindirimi ve nişastada bulunan şekerin kan dolaşımına bırakılmasını yavaşlattığını ve sonuç olarak kan şekerinin azalmasına yol açtığını aktardılar.

Bakliyatların, glikoz emiliminde rol oynayan enzimleri engelleyen bileşenler içerdiğinin ve bu gıdalarda bulunan liflerin, kan glukoz seviyelerini azaltmaya yardımcı olabilecek kısa zincirli yağ asitlerinin üretimini teşvik edebileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dita Moravek, Alison M Duncan, Laura B VanderSluis, Sarah J Turkstra, Erica J Rogers, Jessica M Wilson, Aileen Hawke, D Dan Ramdath. Carbohydrate Replacement of Rice or Potato with

Progesteron Reseptöründeki Genetik Varyasyon Prematürite Riskiyle İlişkili Bulundu

09 Ağustos 2018

Hamileliğin üç haftadan daha erken sonlandığı spontan prematüre doğum, ABD doğumlarının yüzde 9'unu etkilemektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde bebek ölümünün önde gelen nedenidir ve dünya çapında 5 yaşından küçük çocuklarda ölümlerde en büyük paya sahiptir. Progesteron bir üreme hormonudur. Uterus, yumurtalık ve serviks gibi dokularda eksprese edilen bir reseptör bu hormona bağlanır ve hamile kadınların erken doğun sancısını engelleyen sinyaller gönderir. Progesteron reseptöründe, hamileliğin sonundaki değişiklikler, doğum sancısının tetiklenmesine yardımcı olur.

Progesteron, daha önce erken doğum yapmış, erken doğum yapma riski taşıyan gebeler için de bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Yine de, bu kadınlara ekstra progesteron vermek, her zaman erken doğumu engellemez. Bunun nedeni bilinmemektedir. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bilim adamları tarafından yürütülen bir araştırmada, insanların, gebeliğin devamlılığı için anahtar bir hormon reseptöründe beklenmedik şekilde yüksek genetik varyasyon gösterdiklerini buldular. Çalışmada, genom projesinden elde edilen veriler, farklı atalara sahip insanlardan insan genomlarının erişilebilen bir veri tabanını kullanılarak sağlandı. Araştırmacılar, Avrupalı atalarıyla yaşayan Utah sakinleri, Nijerya'da Yoruba insanları ve Pekin'de Han Çinlileri olmak üzere üç popülasyonda progesteron reseptörü için genetik sekansları karşılaştırdılar.

Doğu Asya popülasyonlarının, progesteron reseptör geninin, erken doğuma karşı koruyan bir versiyonuna sahip olduklarını, oysa Avrupa veya Afrika atalarına sahip diğer popülasyonların daha yüksek prematürite riskine ve bu genin diğer versiyonlarına sahip olduklarını buldular. Han Çin popülasyonundaki dizilim evrimsel olarak yeni bir varyasyona sahipti, belki de bu erken doğumun, Afrika'dan Doğu Asya'ya göç eden ataların insanları olan küçük bir grup için özellikle pahalıya mal olabileceğini yansıtıyordu. Buna karşılık, Avrupa ve Afrika atalarıyla modern toplumlar, gende yeni ve atalara ait versiyonları yansıtan daha büyük bir karışıma sahipti.

Bulgular aynı zamanda Doğu Asyalılarda görülen progesteron reseptörünün genetik formlarının diğer popülasyonlarda prematüre doğuma karşı koruma sağlamayacağını da öngörüyordu. Araştırmacılar bu öngörüyü Boston Doğum Kohortu adlı bir araştırmaya katılan 1.733 Afro-Amerikan kadının verileriyle doğruladılar. Bu kadınların 461'inin spontan preterm doğum olduğu ve 237'sinin tıbbi olarak preterm doğum olduğu gösterildi. Çalışmada, Doğu Asya popülasyonlarında tipik olarak görülen genetik varyantlara sahip Afro-Amerikan kadınların erken doğum riski daha yüksekti.

Neandertallerde Erken Doğum Daha Sık

Araştırmacılar ayrıca, progesteron reseptörünü, biri yaklaşık 122.000 yıl önce ve üçü yaklaşık 52.000 yıl önce yaşamış olan dört kadın Neandertalden sağlanan genetik verilerde incelediler. Bu bireyler, yüksek bir preterm doğum riski ile bağlantılı bir reseptör versiyonuna sahipti. Bulgular, bu gen versiyonunun insanlar ve Neandertaller arasında çiftleşerek erken insan populasyonlarına sunulmuş olabileceğini düşündürüyordu.

Araştırmacılar bundan sonra, prematüre doğumu önlemeye çalışmak için progesteron almış olan gebe kadınları incelemeyi planlıyorlar. Reseptördeki genetik farklılıkların, bazı kadınlarda hormon verilmesinin neden erken doğumu engellediğini fakat bazı kadınlarda engellemediğini açıklayıp açıklayamayacağını belirlemek istiyorlar. Bu tür bilgilerin preterm doğumun önlenmesi için kişiselleştirilmiş yaklaşımlar geliştirmeye yardımcı olabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Stanford Medicine. "Genetic variation in progesterone receptor tied to prematurity risk." ScienceDaily. ScienceDaily, 21 June 2018.

Yapay Tatlandırıcılar Obeziteye Neden Olabiliyor

08 Ağustos 2018

Diyabet ve obezitenin dünya çapında artan bir sağlık sorunu haline gelmesi nedeniyle, diyet gibi çevresel faktörlerin farkındalığı artmaktadır. Yüksek miktarda diyet şekerlerin tüketilmesinin genel sağlık üzerine olumsuz etkileri uzun zamandır diyabet, obezite, kardiyovasküler hastalık ve diğer sistemik sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte, yakın zamana kadar, kalorisiz yapay tatlandırıcıların şeker yerine tüketilmesindeki olumsuz etki, diyabet ve obezite ile ilişkili komplikasyonların yanı sıra dramatik artışa potansiyel katkıda bulunan bir faktör olarak görülmemiştir.

Yapay Tatlandırıcılar Lipid Metabolizmasını Etkiliyor

Marquette Üniversitesi Wisconsin Tıp Fakültesi araştırmacıları, bir diyabet duyarlı bir BB-DR sıçan modelinde, glukoz, aspartam ve asesülfam potasyum takviyesine, fonksiyonel testler ile birlikte yüksek verimli ‘omics 'analizleri aracılığıyla vasküler endotelyumun in vitro yanıtı ve in vivo yanıtını test ettikleri bir çalışma yaptılar. Sıçan mikrovasküler endotelyal hücrelerinin akut in vitro yüksek glikoz (25 mM) ile tedavisinin, G-glikosilasyonlarının PNGaseF enzimatik uzaklaştırılması ile restore edilmiş bir fonksiyonun gösterdiği glikozilasyon yoluyla bozulma ile sonuçlandığını gösterdiler. Tersine, yapay tatlandırıcı tedavileri ayrıca bir “in vitro tube formation assay”de endotelyal bozulma sergiledi. Bununla birlikte, gen ekspresyonu analizleri, disfonksiyon mekanizmalarının glukoz tedavisinden farklı mekanizmalarla olduğunu gösterdi. Ayrıca, bölgeye özgü bir proteomik analiz yoluyla, normal glikozla (4,5 mM) karşılaştırıldığında yüksek glikoz tedavisini takiben endotel hücre yüzeyi üzerinde 87 N-glikozilasyonda ve 143 O-glikozide önemli ölçüde artmış protein saptadılar ve  vasküler homeostaz ile ilgili birçok hedef ile ilişkilendirler. Bu sonuçları, yüksek glikoz, aspartam veya asesülfam potasyum diyetiyle beslenen diyabete duyarlı BB-DR sıçanları üzerinde yapılan akut üç haftalık bir çalışmadan elde edilen plazmanın kapsamlı bir metabolomik analizi ile desteklediler.

Araştırmacılar, yaptıkları deneyler aracılığıyla, yapay tatlandırıcı tüketimini takiben, lipid metabolizmasında değişimin benzersiz imzalarını belirlediklerini belirttiler. Genel olarak, bu çalışmanın sonuçlarının, yüksek glikoz ve yapay tatlandırıcı uygulamasına maruz kalmanın, diyabet ve obezitenin başlangıcı ve ilerlemesi sırasında önemli olabilecek vasküler bozulma ve homeostatik değişikliklerin benzersiz mekanizmalarına yol açtığını gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Brian Hoffmann, George Ronan, Dhanush Haspula. The Influence of Sugar and Artificial Sweeteners on Vascular Health during the Onset and Progression of Diabetes, The FASEB Journal, 2018.

Yapay Sinir Sistemi İle Protez Cihazlar ve Robotlarda Dokunma Hissi Sağlanabilecek

08 Ağustos 2018

Somatosensoriyel sistemdeki dağılmış reseptör ağı, nöronlar ve sinapslar, kompleks dokunsal bilgileri verimli bir şekilde işler. Stanford ve Seul Ulusal Üniversitesi araştırmacıları, bir hamamböceğindeki seğirme refleksini harekete geçirebilen ve Braille alfabesindeki harfleri tanıyan bir yapay duyusal sinir sistemi geliştirdiler. Araştırmacılar, bir duyusal sinirin işlevlerini taklit etmek için esnek organik elektronikler kullandılar. Nöro-protez cihazlar ve yumuşak robotikler için gelecekteki cilt benzeri bir kaplamanın içine yerleştirilebilecek yapay bir duyu sinir devresi yaptılar.

Bu ilkel yapay sinir devresi üç bileşeni birleştiriyor. Birincisini, minik kuvvetleri bile algılayabilen bir dokunma sensörü oluşturuyor. Bu sensör, esnek bir elektronik nöron olan ikinci bileşen üzerinden sinyaller gönderiyor. Dokunma sensörü ve elektronik nöron, daha önce Bao laboratuarı tarafından rapor edilen icatların geliştirilmiş sürümleridir. Bu bileşenlerden duyusal sinyaller, insan sinapslarından sonra modellenen yapay bir sinaptik transistör olan üçüncü bileşeni uyarıyor.

Braille Alfabesini “Hissedebilen” Dokunuşlar

Yapay afferent sinir, basınç sensör kümelerinden basınç verilerini (1 ila 80 kilopaskal)  topluyor, basınç bilgilerini halka osilatörlerini kullanarak aksiyon potansiyellerine dönüştürüyor (0 ila 100 hertz) ve çoklu halka osilatörlerinden gelen aksiyon potansiyellerini sinaptik transistör ile birleştiriyor. Biyomimetik hiyerarşik yapılar, bir nesnenin hareketini algılayabiliyor, eşzamanlı basınç girişlerini birleştirebiliyor ve Braille karakterlerini ayırt edebiliyor.

Araştırmacılar, sistemin hem refleksleri hem de duyuları paylaşma kabiliyetini test ettiler. Yapay sinirleri bir hamamböceği bacağıyla bağladılar ve dokunma sensörlerine küçük basınç artışları uyguladılar. Elektronik nöron, sensör sinyalini dijital sinyallere dönüştürdü ve bunları sinaptik transistörden geçirerek, dokunma sensöründeki basınç arttığında veya azaldığında bacağın daha fazla veya daha az güçlü titremesine neden oldu. Ayrıca yapay sinirin çeşitli dokunma duyularını algılayabildiğini de gösterdiler. Yapay sinir Braille harflerini ayırt edebildi. Daha sonra, sensörün üzerinde farklı yönlerde bir silindir yuvarladılar ve hareketin yönünü doğru bir şekilde tespit ettiler.

Bao'nun yüksek lisans öğrencileri Yeongin Kim ve Alex Chortos, artı Lee'nin kendi laboratuvarından bir araştırmacı olan Wentao Xu, bileşenleri fonksiyonel yapay duyusal sinir sistemine entegre etmede de önemli rol oynadılar. Araştırmacılar  şimdi robotları kaplamak için düşük güçlü, yapay sensör ağları oluşturmayı hedefliyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Yeongin Kim, Alex Chortos, Wentao Xu, Yuxin Liu, Jin Young Oh, Donghee Son, Jiheong Kang, Amir M. Foudeh, Chenxin Zhu, Yeongjun Lee, Simiao Niu, Jia Liu, Raphael Pfattner, Zhenan Bao, Tae-Woo Lee. A bioinspired flexible organic artificial afferent nerve. Science, 2018.

Günde 10 Dakika Sohbet İle Demanstan Korunabilirsiniz

06 Ağustos 2018

Bir bakım evinde demansı olan ortalama bir birey, her gün sadece iki dakika sosyal etkileşim yaşar. Her gün sadece iki dakika sosyal etkileşim ile hayatı düşünmek için bir dakikanızı ayırın. Ne kadar zor olacağını hayal dahi edemeyebiliriz. Bazı demans hastaları ise maalesef bunu kabul etmek zorunda kalıyor.  Mevcut bakım evi personelinin aldığı eğitimler ise yaşam kalitesini arttırmakta yetersiz olduğu zaman her iki taraf için kısır döngüye dönüşebiliyor.

Bakım evi çalışanlarını, demansı olan kişilerle anlamlı bir sosyal etkileşime girme konusunda eğiten bir e-öğrenme programının sonuçları beklentinin üzerinde oldu.

Huzurevi sakinlerine kendileri hakkında konuşmak ve onların bakımları ile ilgili kararlara dahil etmek gibi basit önlemleri içeren günde 2 dakikadan tüm güne yayılabilen bir program oluşturuldu.

Exeter Tıp Fakültesi ve King's College London Üniversitesi tarafından Sosyal Hizmet Enstitüsü (SCIE) ile ortaklaşa yürütülen araştırma, Alzheimer Derneği Uluslararası Konferansı 2018'de sunuldu. 9 ay süren çalışmaya, 280 bakımevi ve 24 bakım evinde bakım personeli katıldı.

Bakıcılar, programlanmış eğitime dayanan temel modüller ile bir e-öğrenme programına katıldılar. Program genel olarak bakım personelini, huzurevi sakinlerini gözlemleyip bunama belirtilerini erken fark etmek için harekete geçirdi. Sonuçlar olağan bakımla karşılaştırıldı. Alınan eğitimlere yönelik sohbetlerin tamamlanmasından dört ay sonra daha iyi ikamet refahı sağlandığı gözlendi. Hem internet üzerinden görüntülü görüşme ile yapılan sohbetler, hem de yüz yüze yapılanların ardından yerleşik refahı, personel odaklı bakımı ve personel tutumlarını geliştirdi.

Görev Odaklı Çalışmanın Ötesine Geçmek Gerekli

Araştırma ekibi yayınlarını sunarken, bakıcıların üzerindeki baskı ve yükün çok fazla olduğunu, mevcut ortamın hem bakıcılar hem de yaşlılar için zor olduğunu söyledi. Geleneksel olarak görev odaklı bir çalışma ortamında, program ile insan tarafına, bakımevindeki demansla yaşayanların hayatlarına odaklanmanın amaçlandığı çalışma, gerçekten insani yönümüzü açığa çıkarır nitelikte.

Basitçe e-öğrenme yaklaşımı ile bakım ve sakinlerin refahına karşı personel tutumları geliştirilmiş, sonuçta demanslı insanların yaşamları iyileşmiş, personelin de farkındalığı artmış, huzurevi sakinleri ve personelin daha mutlu bir ortamda yaşam sürmesi sağlanmış oldu.

Uzun vadede de faydalı olduğu görülen ve kanıta dayalı bu program ile uzaktan da kontrol ederek demans hastalarının refahı arttırıldığı gibi benzer bir programın evlere de uygulanması hedefleniyor.

Ketojenik Diyetle Nöbetin Önlenmesinde Bakterilerin Etkisi

03 Ağustos 2018

UCLA bilim adamları, yüksek yağlı, düşük karbonhidratlı ketojenik diyetin anti-nöbet etkilerinde önemli rol oynayan spesifik bağırsak bakterilerini tanımladılar. Cell dergisinde yayınlanan çalışma, insan bağırsaklarında bulunan 100 trilyon bakteri ve diğer mikroorganizmalar ile nöbet duyarlılığı arasında bir nedensel bağ kuruyor.

Ketojenik diyet, epilepsi hastalarında antiepileptik ilaçlara yanıt vermeyen hastalarda, daha az sayıda nöbete yol açmak gibi sağlıkla alakalı birçok faydaya sahiptir. Bununla birlikte, diyetin epilepsi hastası çocuklara nasıl yardımcı olduğu konusunda net bir açıklama yapılamamıştı.

UCLA’de görev yapan araştırmacılar, bağırsak mikrobiyotasının ketojenik diyet yoluyla değiştirildiğini ve bu değişimin de diyetin anti nöbet etkileri için önemli olduğunu öne sürdüler. Araştırma ekibi, mikrobiyotanın diyetin nöbetlere karşı korunma kabiliyetini etkileyip etkilemediğini ve eğer varsa mikroorganizmaların bu etkileri nasıl sağladığını araştırdı.

Ketojenik Diyet Hızlı Etki Gösterse De Bakterilere İhtiyaç Duyuyor

Epilepsiyi daha iyi anlamak için bir model olarak fareler üzerinde yapılan araştırmada, araştırmacılar diyetin dört günden az bir süre içinde bağırsak mikrobiyotasını önemli ölçüde değiştirdiğini ve diyetteki farelerinin önemli ölçüde daha az sayıda nöbet geçirdiğini buldular.

Mikrobiyotanın nöbetlere karşı korunma açısından önemli olup olmadığını test etmek için araştırmacılar ketojenik diyetin etkilerini iki tip fare üzerinde analiz ettiler: steril bir laboratuar ortamında mikropsuz olarak yetiştirilen ve bağırsak mikroplarını tüketmek için antibiyotiklerle tedavi edilen fareler. Her iki durumda da, ketojenik diyetin nöbetlere karşı korunmada artık etkili olmadığını gördüler. Bu, bağırsak mikrobiyotasının, diyetin nöbetleri etkili bir şekilde azaltması için gerekli olduğunu düşündürmektedir.

Biyologlar, hangi bakterilerin mevcut olduğunu ve diyetin hangi seviyelerde uygulandığını belirlemek için bağırsak mikrobiyota DNA'sından nükleotit olarak bilinen organik moleküllerin kesin sırasını tanımladı. Diyetle düzeyi yükselen ve anti nöbet etkide anahtar rol oynadığı düşünülen iki bakteriyi tespit ettiler: Akkermansia muciniphila ve Parabacteroides türleri.

Temel Etki GABA Üzerine

Bu yeni bilgi ile, bu bakterilere verilen mikropsuz fareler üzerinde çalıştılar. Bu özel 2 bakteri türünü birlikte vermeleri halinde nöbetlere karşı korumanın geri kazanılabileceği görüldü. Eğer iki bakteri türü de tek başına verilirse, bakteriler nöbetlere karşı koruma sağlamıyordu, bu da bu farklı iki bakterinin birlikte olduklarında eşsiz bir işlev sergilediklerini gösteriyor.

Araştırmacılar bağırsak, kan ve beyindeki nöbetlerin yayılmasında önemli bir rol oynayan beynin bir bölgesi olan hipokampustaki yüzlerce biyokimyasal düzeyini ölçtüler. Ketojenik diyet tarafından artan bakterilerin, bağırsaktaki biyokimyasal düzeyleri ve hipokampüste nörotransmitterleri değiştirdiğini buldular. Bakterilerin beyindeki sakinleştirici nörotransmitter olan GABA düzeylerini arttırarak bu etkiyi sağladıklarını buldular.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar da son yıllarda popülerleşen bağırsak mikrobiyotası konusuna ilgiyi arttıracak gibi duruyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Olson CA. et al. The Gut Microbiota Mediates the Anti-Seizure Effects of the Ketogenic Diet. Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.cell.2018.04.027

Nörolojik Hastalıklarda Astrositlerin Rolünü Anlamak

02 Ağustos 2018

Astrositler, merkezi sinir sistemi (MSS) homeostazında, travma ve hastalık patogenezine yanıt olarak merkezi bir role sahiptir. Bununla birlikte, bu hücrelerin uzun zamandır nöronlar için destek sağladıkları düşünülmüş ve nörolojik hastalıklarda görülen astrositlerdeki morfolojik değişiklikler, nöronal yaralanmaya sekonder nonspesifik reaktif süreçler olarak kabul edilmiştir. Değişikliklerin çoğuna, bir zamanlar astrogliozun birincil göstergesi olarak düşünülen glial fibrilar asidik proteinin (GFAP) up-regülasyonunun eşlik etmesine rağmen, bu değişiklikler astrositlerin nörolojik hastalığa patofizyolojik katkılarını anlama araçları olgunlaşmadığı için genellikle fizyolojik olarak ilgisiz olarak değerlendirilmiştir.

Astrositler sadece MSS'de anahtar homeostatik fonksiyonlara sahip değildir, aynı zamanda nöroprotektif ve patolojik davranışlarda nöronal hasara cevap verirler.

Son yirmi yılda, astrositleri ve nörolojik hastalıklardaki rollerinin ne olduğu konusundaki anlayış, bu hücrelerin farklı rollerinin fark edilmesiyle önemli ölçüde artmıştır. Bu hücrelerin, nöronlar için destek hücrelerinden daha fazlası oldukları ve normal koşullar altında, nöroproteksiyon ve hastalık alevlenmesinde, MSS homeostazında önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu çoklu fonksiyonları, nörolojik bozuklukları düzeltmeye yönelik hedeflenmiş tedaviler için bu hücreleri mükemmel adaylar haline getirir. In vivo görüntüleme, optogenetik ve kemogenetik gibi yeni teknolojik ilerlemeler, astrositik fonksiyonları, bu hücrelerin dinamik rolleri hakkında yeni kavrayışlar ortaya çıkaracak şekilde incelemeye olanak sağlamıştır. Ayrıca, bir dizi nörolojik rahatsızlığı olan hastalarda indüklenmiş pluripotent kök hücre kaynaklı astrositlerin kullanımı, astrositlerin insan hastalığına katkılarını hafifletmeye yardımcı olabilir.

Astrositler geniş bir nörogelişimsel ve nörodejeneratif hastalık spektrumunda anahtar rol oynarlar.

Bir dizi nörolojik bozukluk, nörogelişimsel bozukluklar, nöbetler ve nörodejeneratif hastalıklarda görülen kronik süreçler olarak ortaya çıkan akut fizyolojik değişikliklere yol açan astrosit aracılı katkıların çeşitliliğini göstermektedir. Astrositlerin normal MSS patofizyolojisinde önemli işlevlere sahip oldukları göz önüne alındığında, tüm nörolojik hastalıklarda astrositle ilişkili patolojinin değişen derecelerde olması muhtemeldir. Bu hücrelerin nöral aktivite üzerindeki etkileri, bu nedenle, diğer nöro-koruyucu stratejileri tamamlayabilen, tedavi müdahalesi için bir dizi spesifik hedef sunar.

Literatür talep et

Referanslar :

Akshata Almad and Nicholas J. Maragakis. A stocked toolbox for understanding the role of astrocytes in disease, N Nature Reviews Neurologyvolume 14, pages351–362 (2018).

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

P Glikoproteinin Nörodejeneratif Hastalıklardaki Rolü

27 Temmuz 2018

Kan beyin bariyeri, beyin parenkimine proteinlerin ve çeşitli yabancı maddelerin girişini engelleyen bir mekanizma olarak işlev görmektedir. Kan beyin bariyerindeki pasif taşıma işlemi ise çoğunlukla geçecek olan maddenin kimyasal yapısına bağlı değişiklik göstermektedir. Bu giriş kısıtlamasının yanı sıra hücresel dışa atım için de çeşitli mekanizmalar devrededir. ATP aracılı aktif transport proteinleri beyinde zararlı olabilecek çeşitli toksik maddelerin dışarı atılmasını sağlamaktadır. P-glikoprotein (P-gp) ve çoklu ilaç direnciyle ilişkili protein (MRP) bu proteinlerden ikisidir.

P-gp, beyinde lokal ve bölgesel homestazı sağlayan ve toksik maddelerden koruyan bir substratı beyin dışına aktif olarak atan bir pompa olarak çalışmaktadır. P-gp fonksiyonundaki bozulmanın nörodejeneratif hastalıkların gelişiminde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların beyinde toksik proteinlerin birikimine bağlı olarak geliştiği düşünülmektedir ve bu yüzden bu hastalıklara proteinopatiler denir. P-gp transport bozukluklarının bu proteinlerin birikimine önemli oranda yol açtığı düşünülmektedir.

Nörodejeneratif Hastalıklarla P-gp İlişkisi

P-gp’nin diğer bir önemli işlevi ise beyine çok sayıda eksojen maddenin girişini engellemesidir. Bu maddeler arasında Parkinson hastalığında rolü olan toksinler de yer almaktadır. Bunların yanı sıra kan beyin bariyerindeki p-gp’nin fonksiyonel olması durumunda Alzheimer ve Parkinson tedavisindeki bazı ilaçların biyoyararlanımında işlevsel olduğu da gösterildi.

Beyinde protein birikimiyle ilişkili olabilecek diğer hastalıklar arasında Huntington, Creutzfeldt Jakob ve ALS hastalıkları da sayılmaktadır. Bu hastalıkların oluşumunda da p-gp’nin aktif bir rolü olabileceği düşünülüyor.

Özetle p-gp, birçok nörodejeneratif bozuklukta bir yatkınlık faktörü olabilir, çünkü pompanın işlev bozukluğu, Alzhemer hastalığında ß-amiloid, Parkinson hastalığında ve atipik parkinsonizm sendromlarında çevresel toksin birikimine, Creutzfeldt Jakob hastalığı gibi hastalıklarda ise prionlar gibi potansiyel olarak zararlı moleküllerin azalmış net çıkışına neden olabilir. P-gp fonksiyonundaki değişiklikler nörodejeneratif hastalıklarda rol oynayan nöroinflamatuar süreçlerle ilişkili olabildiği düşünülmektedir. İnsan deneklerinde in vivo VPM PET çalışmalarında azalmış p-gp fonksiyonunun yaşlanmayla ve ilerlemiş nörodejeneratif hastalıkla ilişkili olduğu gösterilmiştir.

P-gp'nin ilaca bağlı up-regülasyonu, nörodejeneratif hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için terapötik bir yaklaşım olabilir, çünkü pompanın artan işlevselliği beyinde toksik bileşiklerin azalmış birikmesine yol açabilir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Bartels AL. Blood-Brain Barrier P-Glycoprotein Function in Neurodegenerative Disease. Current pharmaceutical design. 17. 2771-7. 10.2174/138161211797440122.

Mikroglial İmmün Belleğin Nörolojik Hastalıklardaki Rolü

26 Temmuz 2018

Vücudun doğuştan gelen bağışıklık sistemi, istilacı patojenlere karşı ani ve spesifik olmayan bir savunma sağlar. Beyindeki ana doğuştan gelen immün hücreler (mikroglia), nadiren bu tür enfeksiyonlarla karşılaşırlar ancak vücutta başka yerlerde periferal enflamasyona yanıt verebilirler. Periferik doğuştan gelen bağışıklığın ilgi çekici bir özelliği immün bellek olarak adlandırılan bir olgudur. Vücudun doğal bağışıklık sistemi mikroplara karşı önceki maruziyetlerini hatırlar ve buna göre “re-enfeksiyon” durumunda yanıtlarını artırır. Bağışıklık yanıtlarını arttıran ‘eğitim’ ve azaltan ‘tolerans’ olmak üzere iki tip immün bellek vardır. Periferik immün eğitim, bağışıklık sisteminin re-enfeksiyonları ortadan kaldırma yeteneğini geliştirir, ancak enflamatuar hastalıkları olan kişilerde zararlı olabilir. Aksine, periferal immün tolerans, re-enfeksiyonları ortadan kaldırmada istenmeyen bir durum olabilir, ancak mide-barsak gibi sürekli patojen maruziyetine maruz kalan organlarda faydalıdır. Beyindeki doğuştan gelen bağışıklıktaki değişiklikler, çeşitli bozukluklar ile ilişkilidir, ancak immün belleğin bunlara katkısı araştırılmamıştır.

Yapılan bir çalışmada Amerikalı araştırmacılar, mikroglianın periferik enfeksiyonu immün bellekte muhafaza edip etmediğini test etmek için, bazı bakterilerin bir bileşeni olan lipopolisakkarit (LPS) moleküllerini farelerin vücut boşluklarına enjekte ettiler. Yabani tip farelerin LPS'nin iki enjeksiyonuna maruz bırakılması, yüksek pro-enflamatuar moleküler seviye ile karakterize edilen, immün eğitime benzeyen bir mikroglial yanıtı indükledi. Dört LPS maruziyeti, azalmış pro-enflamatuar sinyallerle gösterilen immün toleransla sonuçlandı.

Uzun Süreli Enflamasyonda Amiloid- β

Alzheimer hastalığının bir özelliği, mikrogliayı aktive eden amiloid-β proteininin birikmesidir. Araştırmacılar fare modelleri kullanarak, mikrogliada immün eğitimi veya toleransın, Alzheimer hastalığının ve inmenin ilerlemesini etkileyip etkilemediğini araştırdılar. Beyinde amiloid-β birikimini tekrarlayan bir Alzheimer hastalığı modeli (APP23 olarak adlandırılan bir suş) kullandılar. Bu modelde, tek bir LPS dozu, muhtemelen amiloid varlığının ek bir pro-enflamatuar uyaran sağlaması nedeniyle, mikroglial eğitimi uyardı. Dört doz LPS’ye, immün toleransla yanıt alındı. Araştırmacılar hayvanların beyinlerini altı ay sonra analiz ettiler.

İmmün eğitimin, amiloid-β birikimini artırdığını ve bağışıklık toleransının, bu suşun tedavi edilmemiş hayvanlardaki seviyelerine kıyasla, amiloid-y'yi azalttığını buldular. Benzer şekilde, immün tolerans, vahşi tip farelerde inme indükledikten yedi gün sonra nöronal ölüm seviyelerini düşürdü. Mikroglial immün belleğin APP23 farelerinde en az altı ay boyunca devam ettiği gösterildi.

Periferik immün bellek, kök hücrelerle ilişkili gibi görünmektedir ve bu nedenle bütün hücrelerin kökeninde uzun zaman periyotları boyunca yayılabilmektedir. Bununla birlikte, mikroglial kök hücrelerin varlığı için kanıt yoktur. Mikrogliadaki immün bellek, bu hücreler uzun ömürlü olduğu için uzun süre dayanabilir. Araştırmacılar, beyindeki immun hafızanın, inflamatuar bileşeni olan her türlü nörolojik hastalığın şiddetini etkileyebileceğini öne sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alexio Nott & Christopher K. Glass. Immune memory in the brain, Nature vol 556 2018.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

Alzheimer`da Beyin MRG, Semptom Başlangıcına Yakınlığı Öngörüyor

24 Temmuz 2018

Alzheimer hastalığından önce, uzun yıllara yayılan ve belirgin bilişsel semptomların yokluğunda ince beyin değişimlerinin meydana geldiği uzun “preklinik” bir evre mevcuttur. Hastalık semptomlarının ne zaman ortaya çıkacağını tahmin etmek, sporadik Alzheimer hastalığı olan bireylerde çözülmemiş bir sorundur. Otozomal dominant genetik Alzheimer hastalığı olan bireylerde, semptom başlangıç yaşı, kuşaklar boyunca benzerdir ve bireysel başlangıç zamanlarının belirli bir doğrulukla tahmin edilmesine izin verir.

Amerikalı ve Kanadalı araştırmacılar, bir kişinin semptom başlangıç yaşının, etkilenen ebeveynlerinin başlangıç yaşı ile öngörülüp ön görülemeyeceğini ve bu tahmini başlangıç yaşının sadece MRI kullanılarak tahmin edilip edilemeyeceğini test etmek için, ailesel sporadik Alzheimer hastalığı öyküsü olan kişilerde bir çalışma yaptılar. PREVENT-AD kohortundan ailesel sporadik Alzheimer hastalığı öyküsü olan, 255 bilişsel olarak sağlıklı yaşlı bireyin yapısal ve fonksiyonel MRG'lerini değerlendirdiler. Tahmin edilen semptom başlangıç yaşı, ebeveyn semptomlarının başlangıç yaşından katılımcı yaşının çıkarılması ile hesaplandı. Gri cevher hacmi T1 ağırlıklı görüntülerden elde edildi ve tüm beyin istirahat durumu fonksiyonel bağlantısı derece hesabı kullanılarak değerlendirildi. Her iki yöntemde de  444 bölgesi kortikal-subkortikal atlası kullanılarak özetlendi. Tüm örnekler, kontrol (n = 138) ve test (n = 68) kümeleri olarak ayrıldı.

Progresyonu Ön Görmek Mümkün

Kontrol grubunda, ebeveynlerinin semptom başlangıcına yakın veya daha ötesindeki bireyler, özellikle Alzheimer hastalığına yatkınlığı olduğu bilinen bölgelerde, azalan gri madde hacmi ve bozulmuş fonksiyonel bağlantı gösterdiler. Tahmini semptom başlangıç yaşını tahmin etmek için eğitilmiş ağırlıklı bir görüntüleme özellikleri kümesi tanımlamak için makine öğrenmesi kullanıldı. Bu özellik kümesi tek başına, test verilerinde tahmin edilen semptom başlangıç yaşını anlamlı bir şekilde tahmin etti. Sadece nörogörüntüleme özelliklerini kullanan bu model, geleneksel bir klinik ortamda kullanılan bilişsel, genetik, görüntüleme ve demografik özellikler ile eğitilmiş benzer bir modelden daha iyi performans gösterdi. Daha sonra, Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişiminden, sonunda hafif bilişsel bozukluğa ya da Alzheimer demansa dönüşen 26 kişilik bir alt grupta, bu beyin özelliklerinin,  klinik progresyon zamanını tahmin etmek için genelleştirilip genelleştirilmeyeceğini test ettiler. PREVENT-AD'de tahmini semptom başlangıç yaşı için eğitilmiş özellik kümesi, bu ayrı uzunlamasına veri kümesinde klinik dönüşüme kadar geçen süreyi tahmin etti. Katılımcı yaşına göre uyarlandığında, sonuçların hiçbirini etkilemedi.

Araştırmacılar bu bulguların, tahmini semptomların başlangıç yaşı veya benzer ölçütlerin beyin özelliklerinden tahmin edilebildiğini ve risk altındaki bireylerde pre-semptomatik hastalık progresyonunu tahmin etmeye yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

J. W. Vogel et al. Brain properties predict proximity to symptom onset in sporadic Alzheimer’s disease, BRAIN 2018: Page 1 of 13.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Yüksek Karbonhidrat Tüketimi Erken Menopoza Yol Açıyor

20 Temmuz 2018

Doğal menopozda yaş, hem erken hem de geç menopozun sağlık sonuçları için etkileri olabileceğinden, üreme çağındaki kadınlar için endişe kaynağıdır. Menopozun başladığı yaşın, kadınlar için bazı ciddi sağlık etkileri olabilir. Menopoza erken yaşta giren kadınlar artmış osteoporoz ve kalp hastalığı riskine sahip olabilirken, daha geç girenlerin ise meme, rahim ve yumurtalık kanseri gelişmesi daha olasıdır.

İngiltere'de 900'den fazla kadın üzerinde yapılan bir çalışmada, diyette daha fazla beyaz makarna ve pirinç tüketmenin daha erken menopoza girmeyle ilişkili olduğu, yağlı, balık açısından zengin bir diyet tüketmenin ise daha geç menopozla ilişkili olduğu gösterildi. Bununla birlikte, bu diyetlerin menopozun başlangıcını doğrudan etkileyip etkilemediğini ya da sadece başka gizli bir faktörü tetikleyip tetiklemediklerini söylemek mümkün değildir.

İngiltere'deki Leeds Üniversitesi'nden araştırmacılar, 40 ve 65 yaşları arasında menopoz geçiren 900 kadının verilerini analiz ettiler. Menopozun ortalama yaşının 51 olduğunu, ancak menopozun başlangıcının diyette bazı gıdaların tüketimi ile ilişkili olduğunu buldular. Çalışmaya UK Kadın Kohort Çalışması'ndan başlangıç ve ilk takip arasında doğal menopoz yaşayan kadınlar dahil edildi. Doğal menopoz, en az 12 ay boyunca adet dönemlerinin kalıcı olarak kesilmesi olarak tanımlandı. Başlangıçtaki diyeti değerlendirmek için bir gıda sıklığı anketi kullanıldı. Katılımcıların üreme öyküsü de kaydedildi. Doğal menopozda diyet ve yaş arasındaki ilişkileri değerlendirmek için regresyon modellemesi, karşıtlıklar için ayarlama yapıldı.

Baklagiller ve Balık Yağının Etkisi

4 yıllık takip döneminde 914 kadının doğal menapoza girdiği görüldü. Diyette yağlı balıkların ve taze baklagillerin yüksek miktarda alınması, doğal menopozun porsiyon/gün başına sırasıyla 3,3 yıl ve 0,9 yıl daha geç başlangıcı ile ilişkilendirildi. Rafine edilmiş makarna ve pirincin yüksek tüketimi porsiyon/gün başına 1,5 yıl olacak şekilde, daha erken menopozla ilişkilendirildi. Daha yüksek B6 vitamini ve çinko tüketimi, sırasıyla mg/gün başına 0,6 yıl ve mg/gün başına 0,3 yıl daha geç menopozla ilişkilendirildi. Başlangıçtaki yaşa göre sınıflandırma, daha zayıf sonuçlara yol açmıştır.

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların bazı besin gruplarının ve spesifik besin maddelerinin tüketiminin doğal menopozda yaşı öngördüğünü gösterdiğini belirttiler. Baklagillerdeki antioksidanların menstrüel siklusun daha uzun süre devam etmesine yardımcı olabileceğini ve yağlı balıkta bol miktarda bulunan omega 3 yağ asitlerinin bunu artırabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Dunneram et al. Dietary intake and age at natural menopause: results from the UK Women’s Cohort Study, J Epidemiol Community Health Published Online First: 30 April 2018. doi: 10.1136/jech-2017-209887

Kalp Defekti Olan Bebeklerin Annelerinde Kardiyovasküler Hastalık Riski

20 Temmuz 2018

Kardiyovasküler hastalıklar, kadınlarda önde gelen ölüm nedenlerindendir ve sadece 2013 yılında dünya çapında 2 milyondan fazla kadın kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bununla birlikte, kardiyovasküler hastalık için erken yaşamdaki risk faktörleri iyi anlaşılmamıştır. Bazı çalışmalarda, önceki gebelik bozuklukları ile ilişkiler bildirilmiştir ve son zamanlarda veriler, çocuklarında konjenital anomalileri olan kadınların daha sonraki yaşamlarında % 26 daha fazla kardiyovasküler mortalite riskine sahip olabileceğini göstermiştir. Bakımdan kaynaklanan stres gibi faktörlerin bu ilişkiye katkıda bulunduğu düşünülmektedir, ancak spesifik konjenital anomalilerin kardiyovasküler hastalık riski üzerindeki etkisi henüz araştırılmamıştır.

Konjenital kalp defektleri, dünya çapında 1000 canlı doğumda ≈7,7 prevelans ile en sık görülen doğumsal anomali tipidir. Ayrıca, yetişkin kardiyovasküler hastalıkları ve konjenital kalp defektleri ortak risk faktörlerini paylaşmaktadır. Konjenital kalp defektleri, aynı zamanda, kardiyovasküler patolojiye ailesel genetik yatkınlığı yansıtabilir. Kritik kalp defektleri olan bebeklerin bakımı, uzun dönemde maternal kardiyovasküler hastalık riskini artırabilen psikososyal ve finansal stres ile ilişkilidir. Bebeklerde konjenital kalp defektleri ile maternal kardiyovasküler risk arasındaki ilişki için destekleyici kanıtlara rağmen,  aralarındaki ilişki henüz araştırılmamıştır.

Kanadalı araştırmacılar, konjenital kalp defektli yenidoğana sahip kadınlarda uzun dönem kardiyovasküler hastalık riskini değerlendiren bir çalışma yaptılar. Bu kadınlarda yaşamın ilerleyen dönemlerinde kardiyovasküler hastalık riskinin daha yüksek olup olmadığını belirlemeyi amaçladılar.

Quebec, Kanada'da 1989- 2013 yılları arasında doğum yapan 1.084.251 kadından oluşan bir kohortu çalışmalarına dahil ettiler. Bebeklerinde kritik ve kritik olmayan kalp defekti olan ya da hiç kalp defekti olmayan kadınları belirlediler ve kadınları gelecekte kardiyovasküler hastalık nedenli hastanede yatışları için takip ettiler ve takip hamileliği takip eden 25 yıla kadar devam etti. Her 1000 insanda kardiyovasküler nedenli hastanede yatış insidansını hesapladılar ve bebek kalp defektleri ile maternal kardiyovasküler hastaneye yatış riski arasındaki ilişki için tehlike oranlarını ve % 95 güven aralıkları (CI) tahmin etmek için Cox orantısal risk regresyonunu kullandılar. Modeller yaş, parite, preeklampsi, komorbidite, madde mahrumiyeti ve süre için ayarlandı.

Anneler de Risk Altında

Bebeklerinde kalp defekti olan kadınlar, daha yüksek kardiyovasküler hastaneye yatış insidansına sahipti. Kritik defektli hastalar için 1000 kişi-yıl için 3,38, kritik olmayan defektler için 3,19 ve kalp defekti olmayanlar için 2,42 kardiyovasküler hastanede yatış vardı. Ayarlanmış modellerde, kalp defektleri olmayanlar ile karşılaştırıldığında, herhangi bir kardiyovasküler yatış için bebeklerinde kritik defektler olan kadınların 1,43 risk oranı ve bebeklerinde kritik olmayan kalp defektleri olanların 1,24 risk oranı mevcuttu. Miyokard enfarktüsü, kalp yetmezliği ve diğer aterosklerotik bozukluklar dahil olmak üzere, kardiyovasküler hastaneye yatışın spesifik nedenlerinin riskleri de, konjenital kalp defekti olan bebeklerin annelerinde defekt olmayanlardan daha fazlaydı.

Araştırmacılar, bebeklerinde konjenital kalp defekti olan kadınların daha sonraki yaşamlarında daha büyük kardiyovasküler nedenli hastaneye yatış riski taşıdıklarını gösterdiklerini belirttiler. Çocuklardaki konjenital kalp defektlerinin, kardiyovasküler hastalığa yatkınlığın erken bir belirteci olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Auger et al. Long-Term Risk of Cardiovascular Disease in Women Who Have Had Infants With Heart Defects, Circulation. 2018;137:00–00.

Parkinson Hastalığında Bilişsel Düşüşün Belirteçleri

19 Temmuz 2018

Kognitif bozukluk Parkinson hastalığında yaygındır, ancak bilişsel düşüşün belirleyicileri henüz tanımlanmamıştır. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, Marios Politis ve meslektaşları, Meynert’in nükleus basalisindeki yapısal ve mikroyapısal değişiklikleri,  Parkinson hastalığındaki kognitif bozukluğun öngörülmesi ile ilişkili buldular. Çalışmada, risk altındaki hastaların erken tanı ve tedavisine yardımcı olabilecek klinik olarak uygulanabilir bir belirteç tanımlandı.

Araştırmacılar, Parkinson hastalığı olan ve bilişsel bozukluğu olan ve olmayan hastalar arasında kesitsel bir karşılaştırma yaptılar. Ayrıca bilişsel bozukluk geliştiren kişilerle bilişsel olarak bozulmamış hastaları karşılaştırarak, bilişsel olarak bozulmamış Parkinson hastaları için 36 aylık bir takip çalışmasını gerçekleştirdiler. Klinikte hastalara açık bir görüntüleme tekniği kullanmak amacıyla MRG tercih ettiler ve Parkinson hastalığında bilişsel işlev bozukluğunun altında, Meynert’in nükleus basalisindeki yapısal ve mikroyapısal değişikliklerin olup olmadığını görmek istediler.

Yapısal Değişiklerdeki İpuçları

Parkinson hastalığına sahip ve bilişsel bozukluğu olan hastalar, bilişsel bozukluğu olmayan Parkinson hastalığı olan hastalarla karşılaştırıldığında, Meynert'in nükleus basalislerinde daha düşük gri madde hacmi ve artmış ortalama difüzivite gösterdi. Bu sonuçlar hem ilgi alanı, hem de voksel tabanlı analizlerle ve kısmi hacim düzeltmesiyle doğrulandı. Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı olan PD'li hastalardan 36 ay boyunca toplanan MRG verilerinin uzunlamasına analizi, Meynert'in nükleus basalisindeki değişikliklerin bilişsel gerilemeyi öngördüğünü gösterdi. Yapısal değişiklikler, bilişsel belirtilerin başlamasından önce gerçekleşti.

Araştırmacılar, entorinal korteks, amigdala, hipokampus, insula ve talamusta yapısal ve mikroyapısal değişikliklerin Parkinson hastalığında kognitif bozukluğun gelişmesi için öngördürücü olmadığını, Meynert'in nükleus basalisindeki düşük gri madde hacmi ve artmış ortalama difüzivitenin, Parkinson hastalığı olan bilişsel olarak bozulmamış hastalarda gelişecek bilişsel bozukluğun, hastalığın diğer klinik ve klinik dışı belirleyicilerinden bağımsız olarak bir öngördücüsü olduğunu belirttiler. Gerçekçi, maliyet etkin, invaziv olmayan ve semptomların ortaya çıkmasından önce yapılabilecek, bilişsel gerileme riski taşıyan hastaları tanımlamanın bir yolunu bulduklarını aktardılar. Bunun, hasta bakımını ve sonuçlarını iyileştirebileceğini umduklarını ve görünür semptomların ortaya çıkmasından önce uygun insanlara yeni tedaviler vermek için bir tarama aracı sağladıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Schulz, J. et al. Nucleus basalis of Meynert degeneration precedes and predicts cognitive impairment in Parkinson’s disease. Brain 2018. 

Herpes Virüsleri Alzheimer Hastalığında Rol Oynuyor mu?

18 Temmuz 2018

Araştırmacılar, kesin kanıtlar sunulmasa da,  patojenik mikroorganizmaların Alzheimer hastalığının (AD) başlangıcına ve ilerlemesine katkıda bulunabileceğinden şüphe duymaktadırlar. Bu tür bulguların nedensel bir katkıyı temsil edip etmediğinin ya da nörodejenerasyonun “fırsatçı yolcularını” yansıtıp yansıtmadığının çözülmesi güçtür. Alzheimer hastalığına neyin sebep olduğunu anlamak ve tedavi etmek için yapılan araştırmalar, hastalığın uzun ve yavaş ilerleyişi ve beyin doku örneklerinin toplanmasının zorluğu ile karmaşıklaşmaktadır.

Icahn Tıp Fakültesi araştırmacıları, üç farklı beyin bankasından verileri kullanarak,  Alzheimer hastalarının beyinlerinde insan herpes virüslerinin daha bol miktarda olduğunu ve bunun hastalığa yol açtığına inanılan düzenleyici genetik ağlarda rol oynayabileceğini öne süren hipotezi destekleyen sonuçlar elde ettiler.

Araştırmacılar “National Institutes of Health's Accelerating Medicines Partnership” Alzheimer Hastalığı (AMP-AD) konsorsiyumunun izniyle, üç büyük beyin bankasının verilerini analiz ettiler ve bu çok sayıda Alzheimer hastası için farklı kohortlarda ham genomik verilere bakmalarını sağladı. Alzheimer'den etkilendiği bilinen beyin bölgelerinde düzenleyici gen ağlarını yapılandırdılar, eşleştirdiler ve karşılaştırdılar, DNA, RNA ve proteinleri incelediler.  İnsan post-mortem dokusundan dört beyin bölgesi boyunca genomik, transkriptomik, proteomik ve histopatolojik verileri birleştiren, geç başlangıçlı AD ile ilişkili viromanın çoklu ölçeklerini oluşturdular.

Viral Genlerin İnsan Genlerine Etkisi

Araştırmacılar, insan herpesvirüs DNA'sının ve RNA'nın, Alzheimer hastalığı tanısı konan post-mortemlerin beyinlerinde daha bol olduğunu ve bolluğun klinik demans skorları ile ilişkili olduğunu buldular. Kontrol grubuna kıyasla AD’li örneklerde artmış insan herpes virüsü 6A (HHV-6A) ve insan herpes virüsü 7'yi (HHV-7) gözlemlediler. Bu sonuçları iki ek, bağımsız ve coğrafi olarak dağılmış kohortlarda çoğalttılar. Alzheimer hastalığı ile en güçlü şekilde ilişkili olduğu tespit edilen bu iki virüs, diğer nörodejeneratif rahatsızlıkları olanların beyninde bol miktarda değildi. HBB-6A tarafından APBB2, APPBP2, BIN1, BACE1, CLU, PICALM ve PSEN1 indüksiyonu dahil olmak üzere, APP metabolizmasının viral çokluk ve modülatörlerini bağlayan düzenleyici ilişkileri gözlemlediler. Viral genlerin ve insan genlerinin nasıl etkileştiğini modelleyen ağlar kurduklarında, viral genlerin insan genlerini düzenlediğini ve insan genleri tarafından düzenlendiğini ve artmış Alzheimer riskiyle ilişkili bu genlerin etkilendiğini gösterdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ben Readhead, Jean-Vianney Haure-Mirande, Cory C. Funk, Matthew A. Richards, Paul Shannon, Vahram Haroutunian, Mary Sano, Winnie S. Liang, Noam D. Beckmann, Nathan D. Price, Eric M. Reiman, Eric E. Schadt, Michelle E. Ehrlich, Sam Gandy, Joel T. Dudley. Multiscale Analysis of Independent Alzheimer’s Cohorts Finds Disruption of Molecular, Genetic, and Clinical Networks by Human Herpesvirus. Neuron, 2018.

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Bebeklerin Beyinleri Maternal Enflamasyonu Yansıtıyor

17 Temmuz 2018

Yapılan yeni bir çalışmada, yaşadığımız in-utero deneyimler ile fonksiyonel beyin mimarisi ve bilişsel yeteneklerimiz arasında yeni ilişkiler gösterildi. Araştırmacılar, gebeliğin erken dönemlerinden anneliğe kadar uzunlamasına bir kadın kohortunun takip ettiler, kadınların hamilelikteki enflamasyon derecesinin, doğumdan hemen sonra işlevsel beyin organizasyonu ve iki yaşından sonra çalışma belleği yetenekleriyle ilişkili olduğunu gösterdiler. Bu çalışma maternal enflamasyon, değişen beyin fonksiyonu ve çalışma belleği arasında nedensel ilişkiler kurmamasına rağmen, gelişmekte olan beyin ve zihin için gebelik sırasında maternal enflamasyonun önemini vurgulamak üzere preklinik ve halk sağlığı araştırmalarından elde edilen bulguları doğruluyordu.

Rudolph ve arkadaşları ilk olarak hamilelik sırasında kadınların ne kadar enflamasyon yaşadığını ölçtüler. Amerika, Kaliforniya, Irvine'deki genel nüfustan alınan 84 kadından oluşan bir kohortta, erken, orta ve geç gebelik sırasında interleukin-6 (IL-6) konsantrasyonlarını kan tahlili ile ölçtüler. Araştırmacılar, enflamasyonun nörogelişim için geniş zararlı sonuçları olduğu, maternal IL-6'nın yenidoğanın beyni üzerindeki etkilerinin tek bir yapıya lokalize olamayacağı, bunun yerine birden fazla bölgeyi ve devreleri kapsayacağını varsaydılar. Bu hipotezi test etmek için, her bebeğin bebeğinin fonksiyonel beyin mimarisini, doğumdan yaklaşık 4 hafta sonra karakterize etmek için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullandılar. Spesifik olarak, her yeni doğmuş bebeğin benzersiz beyin fonksiyonel bağlanma (bebeğin MRI tarayıcısında uyurken toplanan verilerden beynin farklı kısımlarında gözlemlenen senkron aktivite) modelini hesapladılar.

Yenidoğanların fonksiyonel bağlantı modelleri, annelerinin hamilelik sırasında IL-6 düzeylerinin bir fonksiyonu olarak farklıydı. Kısmi en küçük kareler regresyonu olarak bilinen bir algoritma kullanarak yazarlar, 68 bebekten annelerinin ortalama IL-6 değerine bağlantı verileri ile ilgili bir model tanımladılar. Daha sonra bu modeli, her biri için tahmini bir maternal IL-6 seviyesi oluşturmak için kalan 16 bebeğin bağlantı verisine uyguladılar. Bu süreci binlerce kez tekrarlayarak, modellerin dikkat ve yönetici kontrolü ile ilgili büyük ölçekli kortikal ve subkortikal beyin ağları içinde ve arasında fonksiyonel bağlantılar üzerinde test edildiğinde, bu tahmin edilen seviyelerin gerçek maternal IL-6 değerleriyle daha güçlü ilişkili olduğunu bulmuşlardır. Başka bir deyişle, bebeklerin fonksiyonel bağları annelerinin gebelik sırasında sistemik enflamasyon yaşadıkları derecenin imzalarını içeriyordu.

Araştırmacılar, maternal IL-6 seviyelerini başarılı bir şekilde tahmin edebilmek için beyin bölgelerini, online yazılım aracı Neurosynth ile yürütülen büyük bir metaanalizde karşılaştırdılar. Bu iki grup arasında anlamlı bir çakışma buldular, bu da çalışma belleği ile ilgili beyin alanlarının, hamilelik sırasında anne enflamasyonunun etkilerine özellikle duyarlı olabileceğini düşündürüyordu. Bununla birlikte, kritik soru maternal enflamasyon ve çocukların davranışı arasında bir ilişki olup olmadığıydı.

Daha Yüksek IL-6 Daha Zayıf Hafıza

Bebeklik döneminde taranan çocuklar 2 yaşına geldiklerinde, bilişsel ve duygusal işlevleri değerlendirmek için tasarlanmış çeşitli oyunlar oynamaya davet edildi. Çalışma hafızasını test eden bir görev üzerinde yoğunlaşıldı. Çalışmada bir tepsi çocukların görüşünden gizlendi ve konteynırlarin mekansal konumunu değiştirmek için büküldü. Çocuklara daha sonra tepsi gösterildi ve üzerinde bir çıkartma olduğunu düşündükleri bir kap seçmeleri istendi. Tepsi kapatıldı, tekrar döndürüldü ve çocuklar altı çıkartma bulana kadar ya da toplamda 16 tahmin yapana kadar işlem tekrarlandı. Çalışmadaki 84 çocuğun 46'sı için mevcut olan çalışma belleği puanları, 16 (hata yok) ile düşük 0 (16 yanlış tahmin) arasında değişiyordu

Artık çocukların çalışma belleği kabiliyetlerini ölçtükleri için, araştırmacılar bir kadının hamilelik sırasındaki geçirdiği enflamasyon ile bebeğin hafıza fonksiyonu arasında doğrudan bir bağlantı olup olmadığını araştırdılar. Bunu yapmak için, çocukların kapları çevirme görevindeki puanlarını tahmin etmek için annenin birinci, ikinci ve üçüncü trimesterlerinde IL-6 seviyelerini kullandılar. Maternal IL-6'nın, çalışma belleğini güvenilir bir şekilde tahmin ettiğini buldular. Daha yüksek IL-6 düzeyleri daha zayıf bellekle ilişkiliydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Monica D. Rosenberg. Baby brains reflect maternal inflammation, Nature Neuroscience Vol 21  May 2018  648–653.

Egzersiz, Kaslarda Yağ Asidi Alımını Artırıyor

16 Temmuz 2018

Egzersizin birçok sağlık yararı bilinmesine rağmen, bu yararların altta yatan mekanizmaları büyük ölçüde bilinmemektedir. Egzersiz sırasında dokulardan salınan dolaşım faktörlerinin, düzenli fiziksel aktivitenin bazı sağlık yararlarına aracılık ettiği öne sürülmüştür.

Kristin Stanford, Laurie Goodyear ve meslektaşları tarafından yapılan yeni araştırmalar, egzersizin insanlarda ve farelerde 12,13-dihidroksi-9Z-oktadekenoik asidin (12,13-diHOME) dolaşım seviyelerini artırdığını gösteriyor. 12,13-diHOME, metabolizmayı etkilemek için sinyal molekülleri olarak işlev gören adipoz dokudan salınan bir lipit sınıfı olan, lipokin grubuna aittir. Bu lipokin iskelet kaslarının yağ asidi oksidasyonunu ve alımını artırmasına neden olur.

Çalışmada,  lipidomik analizler, orta yoğunlukta egzersizin erkek, kadın, genç ve yaşlılarda, dolaşımdaki 12,13-diHOME’da belirgin bir artışa neden olduğunu ortaya koydu. Ayrıca farelerde kahverengi yağ dokusunun (BAT), egzersiz sonrası 12,13-diHOME kaynağı olduğu da gösterildi.

Egzersizin lipokin seviyelerini düzenleyip düzenleyemeyeceğini ortaya çıkarmak için insan ve fare modeli çalışmaları yaptılar. Araştırmacılar, farklı aktivite düzeylerine (sedanterden aktif yaşam tarzlarına) sahip 39 sağlıklı genç ve yaşlı, erkek ve kadın gönüllüyü çalışmaya dahil ettiler. Orta-şiddetli egzersiz öncesi ve sonrası gönüllülerden alınan kan örnekleri üzerinde lipidomik analizler yapıldı. Araştırmacılar, cinsiyet, yaş veya aktivite seviyelerine bakılmaksızın akut egzersizin 12,13-diHOME plazma seviyelerini önemli ölçüde artırdığını gösterdiler.

Lipokin Aktivitesinde Artış

Daha sonra, insan çalışmasını bir fare modelinde uyarladılar ve farelerin de egzersiz sonrası 12,13-diHOME seviyesinin yüksek olduğunu gösterdiler. Önceki çalışmalarda, BAT'ın 12,13-diHOME kaynağı olduğu öne sürülürken, araştırmacılar farelerdeki intraskapüler BAT'ı cerrahi olarak çıkardılar. 12,13-diHOME'un egzersiz ile indüklenen artışı, bu farelerde sahte ameliyat olan farelerle karşılaştırıldığında azalmıştı ve bu BAT'ın 12,13-diHOME’un bir kaynağı olduğunu doğruluyordu.

Son olarak, araştırmacılar farelere bir yağ asidi ve 12,13-diHOME veya bir vasıta kontrolü enjekte ettiler. Kontrol grubuna göre 12,13-diHOME alan farelerde, yağ asidinin iskelet kası tutulumu arttı. Ayrıca, in vitro ortamda 12,13-diHOME ile inkübe edilen fare kas lifi kültürlerinde, mitokondriyal solunumun artmış olduğu gösterildi.

Bu veriler, lipokinlerin fiziksel egzersizle ortaya çıkan metabolik değişikliklere katkıda bulunabilecek yeni egzersiz uyarımlı dolaşım faktörleri olduğunu ortaya koydu.

Literatür talep et

Referanslar :

Stanford, K. I. et al. 12,13-diHOME: an exercise- induced lipokine that increases skeletal muscle fatty acid uptake. Cell Metab. 27, 1111–1120 (2018)

Alkol İntoksikasyonu İçin Hepatositleri Taklit Eden Antidot Geliştirildi

13 Temmuz 2018

Aşırı alkol kullanımı, gastrointestinal ve hepatik hastalıklar, kanser ve kardiyovasküler hastalık gibi ciddi hastalıklara ve sağlık sorunlarına neden olmaktadır. 15-49 yaş grubundakiler arasında, alkol tüketimi erken ölüm ve sakatlık için önde gelen risk faktörüdür. Akut alkol zehirlenmesi, acil servis uygulamalarının % 8-10'unu oluşturmasına rağmen, mevcut tedaviler çoğunlukla destekleyici olmaktadır ve hala alkolü elimine etmek için endojen enzimlere dayanmaktadır. Alkol detoksifikasyonu için kolloidal antidotlar, küçük moleküllü ilaçlar ve inorganik nanopartiküllerin geliştirilmesine rağmen, alkolün aktif olarak ortadan kaldırılamaması tedavi etkinliklerini sınırlandırmaktadır. Henüz alkol zehirlenmesi için etkili antidotlar bulunmamaktadır.

Alkol metabolizması esas olarak hepatositlerde sitosolik alkol dehidrojenaz (ADH) ve mitokondriyal aldehit dehidrogenaza (ALDH) dayanır. Mikrozomlardaki sitokrom P450 2E1, önemli miktarda alkol tüketildikten sonra aktif hale gelir. ADH ve ALDH alkolü, asetaldehide ve daha sonra, nikotinamid adenin dinükleotid (NAD +) yardımıyla asetata dönüştürür.

Bir grup araştırmacı, alkol ve asetaldehitin etkili şekilde ortadan kaldırılmasının, karaciğerdeki alkol oksidaz (AOx), katalaz (CAT) ve ALDH'nin eş salınımı ile sağlanabileceğini ileri sürdüler ve alkol zehirlenmesi için hepatositleri taklit eden bir antidot tasarladılar.

Çalışmada bir enzim kompleksi olan AOx ve CAT, ALDH gibi in situ polimerizasyon yoluyla bir katyonik polimer kabuk içinde kapsüllendi ve sırasıyla n (AOx-CAT) ve n (ALDH) olarak adlandırılan enzim nanokapsülleri oluşturuldu. Polimer kabuklar enzimleri stabilize ederken, substratların hızlı taşınmasına izin vererek, enzim nanokapsüllerinde korunan yüksek oranda aktivite ve artmış stabilite sağladı. Diğer pozitif yüklü nanopartiküllere benzer şekilde, bu tür nanokapsüllerin intravenöz uygulama yoluyla karaciğere etkili bir şekilde verilebileceğini söyleyen araştırmacılar burada n (AOx-CAT)'in alkolü asetaldehide ve hidrojen peroksite (H2O2) dönüştürebileceğini belirttiler. Üretilen asetaldehit ise daha sonra NAD + yardımıyla n (ALDH) ile asetat haline dönüşmekteydi.

Alkolle zehirlenmiş farelere uygulanan antidot, karaciğerde hızla toplandı ve kandaki alkol konsantrasyonunda önemli bir azalma sağladı. Ayrıca, kan asetaldehit konsantrasyonu oldukça düşük bir seviyede tutuldu, bu da karaciğer korumasına önemli ölçüde katkıda bulundu.

Araştırmacılar, n (AOx-CAT) ve n (ALDH) 'nin karaciğere verilmesi ile alkol zehirlenmesi için hepatositleri taklit eden bu antidotun alkol ve asetaldehiti eşzamanlı olarak ortadan kaldırdığını ve alkol zehirlenmesi tedavisi için önemli tedavi faydaları sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Duo Xu, Hui Han, Yuxin He, Harrison Lee, Di Wu, Fang Liu, Xiangsheng Liu, Yang Liu, Yunfeng Lu and Cheng Ji. A Hepatocyte-Mimicking Antidote for Alcohol Intoxication, Adv. Mater. 2018, 1707443

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Erken Yaşamdaki Obezite Öğrenme Yeteneğini Etkiliyor

10 Temmuz 2018

Şimdiye kadar yapılmış olan araştırmaların sonucu; çoklu beyin bölgelerinde faaliyet gösteren hormonların düzenlenmesinde bir bozulmaya yol açan obezitenin, yetişkinlerde daha düşük biliş düzeyi ile ilişkili olduğunu gösterdi. Ancak şimdiye kadar çocukluk çağı obezitesinin yaygınlığının artmasına rağmen, kilo durumunun çocukların nasıl öğrendiğini, bilgiyi hatırladığını ve dikkat ve dürtülerini etkileyip etkilemediği konusundaki araştırmalar yetersizdi.

Yaşamın ilk birkaç yılı bilişsel gelişim için kritiktir. Erken yaşamda adipositenin, hayatın sonraki dönemlerinde bilişsel yetenekler üzerinde bir etkisi olup olmadığını araştıran yeni bir çalışmanın sonuçları da geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışma için, bir yaşında ve / veya iki yaşında ağırlığı ve boyları bilinen, sonrasında bilişsel test serileri yapılmış olan hastalar dahil edildi. Bu çocuklar, Cincinnati'deki Çevre Çalışmasının Sağlık Sonuçları ve Tedbirleri çalışmasının bir parçasıydı. Bu çalışma, ilk olarak 2003'ten 2006'ya kadar hamile kadınları kaydetti ve bu kadınların çocuklarını erken yaşlarda izledi. Yaşamın ilk iki yılında kilo ve boy ölçülerine ek olarak, her çocuk eğitimli personel tarafından ev ziyaretleri ile zamanla takip edildi. Her çocuk, beş yaşında veya sekiz yaşında bilişsel yeteneklerinin en az bir ölçümüne katıldı.

Erken Yaşamdaki Yağlanma Bilişsel Fonksiyonları Etkiliyor

Çocuklarda oy durumuna göre kiloyu değerlendiren persantil grafikleriyle karşılaştırılarak adipöz doku artışları ölçümlendi. Araştırmacılar, bunu ölçerek çocuklarda erken yaşamdaki yağlanmanın nörogelişme üzerindeki etkisini araştırmak istediler. Çalışmanın tasarımı, beynin performansını ve işleyişini etkileyen nörolojik yollar geliştirdiği bir süre boyunca, kilo durumunun takip edilmesine olanak sağladı.

Araştırmacılar, kilo durumunun bazı testlerde performansı etkilemediğini, ancak üç önemli etkiye sahip olduğunu buldular. Erken yaşamda aşırı yağlanma, okul çağındaki düşük IQ’nun yanı sıra düşük algısal akıl yürütme ve çalışma belleği puanları ile ilişkili bulundu.

Yazarlar, çalışmalarının örneklem büyüklüğünün sınırlı olduğunu ve bulgularını doğrulamak için daha ileri çalışmaların yapılması gerektiğini belirtmişlerdir. Gelecekteki çalışmalar da erken yaşam kilo durumunun okul performansı, dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu tanıları ve özel eğitim kullanımı üzerindeki etkisini araştırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

  1. Nan Likimberly Yoltonbruce P. Lanphearaimin Chenheidi J. Kalkwarf joseph M. Braun. Impact of Early‐Life Weight Status on Cognitive Abilities in ChildrenObesity, 2018 DOI: 10.1002/oby.22192

Hissedilen Sosyoekonomik Düzey Bizi Yaşlı Hissetirebilir

06 Temmuz 2018

Günümüzde gerçek sosyoekonomik statü hakkında konuşmuyoruz, fakat insanların sosyoekonomik statülerinin çevresindekilere kıyasla ne durumda olduğuna bakıyoruz. Yani, bir kişi başarılı ve zengin olabilir, ancak akranlarından daha az başarılı ve refah hissederse, kendini daha yaşlı hisseder ve yaşlanmayla ilgili daha olumsuz tutum takınır.

Bu önemlidir, çünkü yaşlanmayla ilgili olumsuz algımız ve kaç yaşında hissettiğimiz, strese nasıl tepki verdiğimizi belirler ve yaşam kalitesini ve sağlığı anlamlı bir şekilde etkileyebilir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre de sosyoekonomik düzeyini düşük hisseden insanlar kendilerini olduklarından daha yaşlı hissediyor ve yaşlanıyor olmak onlarda daha negatif duygular uyandırıyor. Bu çalışma için araştırmacılar, Amerika Birleşik Devletleri genelinde 60 yaş üstü 296 yetişkin ile çevrimiçi bir anket gerçekleştirdi. Çalışma katılımcılarına sosyoekonomik durumlarını değerlendirmek için bir dizi soru soruldu, bu durumun toplumdaki diğer bireylerle karşılaştırıldığında onlara nasıl hissettirdiği ve yaşlanmayla ilgili tutum ve deneyimleri sorgulandı.

Doğrusal Bir İlişki Tespit Edildi

Araştırmacılar gerçek sosyoekonomik statü, eğitim ve gelirin yaşlanma tutumundaki değişikliklere karşılık gelmediğini buldular. Ancak insanların kendi statülerini kendi topluluklarına göre algılama şekli önemli bir fark yarattı. Bulunan ilişki doğrusaldı. Kişinin hissettiği sosyoekonomik durum ne kadar iyiyse kendini o kadar genç hissetmekteydi, tersine sosyoekonomik durumunu kötü hissedenler ise kendilerini olduklarından daha yaşlı hissediyorlardı. Yaşlanma hakkında kişide oluşan hisler de yine sosyoekonomik durumla ilişkiliydi. Hissedilen sosyoekonomik durum ne kadar iyiyse insanlar yaşlanmak konusunda o kadar pozitifken, hissedilen sosyoekonomik durum kötüleştikçe yaşlanma ile ilgili hisler de kötüleşiyordu.

Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bize, komşularımıza göre kendimizi nerede hissediyorsak bunun bizi gerçekte olduğumuzdan daha iyi veya kötü hissettirebileceği sonucunu veriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

English AN. et al. It’s “the Joneses”: the influence of objective and subjective socioeconomic status on subjective perceptions of aging. European Journal of Ageing, 2018; DOI: 10.1007/s10433-018-0475-2

Karbondioksit Oranı Pirincin Besleyiciliğini Azaltıyor

04 Temmuz 2018

Pirinç sadece önemli bir kalori kaynağı değil, aynı zamanda gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerdeki yoksul topluluklar için protein ve vitamin kaynağıdır. Hem en yüksek pirinç tüketimine sahip hem de en düşük gayri safi yurtiçi hasılaya sahip ülkelerdeki popülasyonlar, pirinç gibi düşük maliyetli temel gıdaların azalması durumunda malnütrisyonu daha ağır yaşayabilir. Bütün pirinç çeşitleri aynı şekilde cevap vermediğinden, gelecekteki araştırma projeleri atmosferdeki değişimlere rağmen besleyici olarak kalabilecek pirinç çeşitleri bulma olasılığını inceleyebilir. Bangladeş, Kamboçya, Endonezya, Lao Halk Demokratik Cumhuriyeti, Myanmar, Vietnam ve Madagaskar başta olmak üzere altı yüz milyon insan günlük enerji ve / veya proteinlerinin en az yüzde 50'sini doğrudan pirinçten sağlamaktadır. Bu, 1960'lı yıllarda Japonya'da da geçerliydi, ancak mevcut Japonlar günlük besin enerjilerinin sadece yüzde 20'sini pirinçten alıyor.

Tokyo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar çevresel faktörlerin pirincin besleyiciliği üzerindeki etkiyi değerlendirmek için bir çalışma yaptılar. Pirinç, Çin ve Japonya'daki araştırma sahalarında, araştırmacıların, standart olarak bitkilerin üst kısımlarında yaklaşık 30 santimetre (1 foot) yüksekliğe sahip 17 metre çapında (56 fit genişliğinde) plastik boru sekizgenleri oluşturdukları açık alan yöntemi kullanılarak yetiştirildi. Sensörler ve monitörler ağı, yerel karbon dioksit konsantrasyonunu istenen deney seviyesine yükseltmek için borulardan ne kadar karbon dioksit salındığını belirlemek için rüzgar hızını ve yönünü ölçtü. Bu teknik Serbest Hava Karbondioksit Zenginleştirme (FACE) olarak bilinir.

Demir, Çinko, Protein ve Vitaminler Azalıyor

Araştırmacılar protein, demir ve çinko seviyeleri için toplam 18 farklı pirinç çeşidini analiz ettiler.  Tiamin (B1), riboflavin (B2), pantotenik asit (B5) ve folat (B9) vitaminleri için Çin'de yetiştirilen dokuz çeşit pirinç kullanıldı. Özel olarak, demir, çinko, protein ve vitaminler B1, B2, B5 ve B9, bu yüzyılın ikinci yarısında (milyonda 568 ila 590 parça) beklenen, yüksek karbon dioksit konsantrasyonları altında yetiştirilen pirinçte azalmıştır. Pirinç her ne kadar çok önemli bir nüfus için temel besin kaynağı olsa da besleyiciliğinin yüksek karbondioksit oranlarından olumsuz etkilendiği bu çalışma ile gösterildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhu C. et al. Carbon dioxide (CO 2 ) levels this century will alter the protein, micronutrients, and vitamin content of rice grains with potential health consequences for the poorest rice-dependent countries. Science Advances, 2018; 4 (5): eaaq1012 DOI: 10.1126/sciadv.aaq1012

Bakteriyel Gen Ekspresyonunda Yeni Bir Düzenleyici Kontrol Noktası Keşfedildi

02 Temmuz 2018

Antibiyotikler, bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılır. Bakterileri öldürür ve büyümesini engellerler. Bununla birlikte, son birkaç yılda, artan sayıda bakteri antibiyotik direnci geliştirmiştir. Zamanla, bu ilaçlar etkisiz hale gelir ve çok dirençli bakteriler sonuç olarak daha da yaygınlaşır. WHO'ya göre, antibiyotik direncinin bir sonucu olarak her yıl yaklaşık 700.000 kişi hayatını kaybetmektedir.

Bakterilerde, ribonükleik asit (RNA), RNA polimeraz (RNAP) adı verilen büyük bir protein kompleksi kullanılarak üretilir. RNAP, transkripsiyon adı verilen bir süreç sırasında DNA dizisini okur ve RNA'nın temel yapı taşları olan nükleotitleri bir araya getirerek RNA'nın bir kopyasını oluşturur. Bu RNA üretimi, bakterilerin hayatta kalması için temel olduğu için, yoğun bir araştırma konusu olmuştur. Bakterilerde transkripsiyon, gen ekspresyonunu hassas bir şekilde düzenleyen çoklu moleküler mekanizmalarla kontrol edilir. Son zamanlarda, bakteriyel RNAP’nın, RNA sentezi başlangıcını duraklamalarla kesintiye uğrattığı gösterilmiştir. Bununla birlikte, duraklamanın belirleyicileri ve üretken ve abortif RNA sentezi ile duraklama arasındaki ilişki yeterince anlaşılmamıştır. Friedrich-Alexander-Universität Erlangen-Nürnberg (FAU) ve Oxford Üniversitesi'nden bilim adamları, proteinlerin üretim sürecinde bakterilerin düzenleyebildiği bir nokta olduğunu keşfettiler.

Yeni Antibiyotik Umudu

Araştırmacılar, üretiminin erken evresinin, RNA bakteriyel gen ekspresyonunun düzenlenmesinin kontrol edilmesinin anahtarı olduğunu gösterdiler. RNA'yı üretmeye başladıklarında, tek tek RNAP moleküllerini izlemeye izin veren yüksek-uçlu floresan mikroskobu kullandılar. İlk RNA sentezinin güçlü bir şekilde düzenlendiğini, belirli bir DNA dizisinin RNAP'ı birkaç saniyeliğine duraklatmaya zorladığını keşfettiler. Bu duraklamadan sonra da sadece RNA üretiminin devam ettiği görüldü Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, bakterilerdeki ilk RNA sentez anlayışını tamamen değiştirdiğini belirttiler. Gen ekspresyonundaki bu yeni kontrol noktasının keşfinin, yeni antibiyotiklerin geliştirilmesi için kullanılabileceğine dikkat çektiler. RNAP'ı duraklatılmış durumda kilitleyen ve böylece hastalıklara neden olan bakterileri öldüren ilaçların geliştirilmesinin mümkün olabileceğini aktardılar. Böylelikle, antibiyotiklere karşı direncin üstesinden gelinebileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

David Dulin, David L. V. Bauer, Anssi M. Malinen, Jacob J. W. Bakermans, Martin Kaller, Zakia Morichaud, Ivan Petushkov, Martin Depken, Konstantin Brodolin, Andrey Kulbachinskiy, Achillefs N. Kapanidis. Pausing controls branching between productive and non-productive pathways during initial transcription in bacteria. Nature Communications, 2018; 9 (1).

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image