Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Annenin Uzun Süreli Stres Yaşaması Bebeğin Büyümesini Etkileyebilir

03 Temmuz 2017

Stresle, insan vücudu, stres hormonu kortizolde bir artışa neden olan, kortikotropin-salgılatıcı hormon (CRH) olarak adlandırılan, yüksek stresle baş etmeye yönelik hormonlar salgılamaktadır. Bu mekanizma gebelik süresince de devam etmektedir ve fetüse besin sağlayan plasenta da CRH stres hormonu üretebilir. Bu hormonun az miktarı amniyotik sıvı ve fetal metabolizmaya girebilir. Hayvan çalışmaları, bu hormonun doğmamış çocuğun gelişimini artırabileceğini göstermiştir. Kadının olumsuz büyüme koşulları, hormonun serbest bırakılmasına ve böylece erken doğum durumunda hayatta kalma şansının artmasına yol açmaktadır. Bununla birlikte, belirli koşullar altında, bu artış da olumsuz sonuçlara neden olabilir. Organların uygun şekilde olgunlaşması pahasına aşırı büyüme ivmesi ortaya çıkabilir.

Akut maternal psikolojik stresin fetoplasental CRH'yi veya ürokortin (UCN) düzeylerini etkileyip etkilemediğini daha önce araştıran herhangi bir çalışma yoktur. Zürih Üniversitesi'nden bir araştırmacı ekibi tarafından yapılan bir çalışmada, annenin gebelik sırasında uzun süren stres yaşaması durumunda, amniyotik sıvıdaki stres hormonlarının konsantrasyonunun arttığı ve doğmamış çocuğun büyümesini etkilediği gösterildi.

Çalışmaya, amniosentez yapılan 34 sağlıklı, ikinci trimesterde ki gebe dahil edildi. Akut psikobiyolojik stres yanıtı, kronik sosyal aşırı yüklenme ve amniyotik sıvı CRH ve UCN arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca fetal büyüme ve neonatal doğum sonuçları için, 2. trimesterde amniotik sıvıdaki CRH ve UCN'nin öngörücü değeri de incelendi. Amniyosentez doğal bir stres yaratıcı olarak kullanıldı ve tükrük kortizolü tekrar tekrar ölçüldü ve bir miktar amniyon sıvısı toplandı. Bununla birlikte, hamile kadınlardan kronik sosyal aşırı yüklenme ile ilgili bir anket doldurmaları istendi. Fetal büyüme parametreleri, amniyosentezde fetal ultrason ölçümleri ve doğumda tıbbi kayıtlardan elde edildi. Araştırmacılar, istatistiksel analizlerde, akut maternal psikobiyolojik stres tepkisinin, amniotik sıvı peptidleriyle ilişkili olmadığını, fakat maternal kronik aşırı yüklenme ve amniotik CRH'nin pozitif yönde korelasyona sahip olduğunu buldular. Amniyotik CRH’ın, amniyosentezde ki fetal boyutlar ile negatif, amniosentezden doğuma kadar olan büyüme ile pozitif olarak ilişkili olduğunu gördüler.

Araştırmacılar elde etikleri bulguların, akut maternal stresin kronikleşmesinin, fetoplasental CRH salınımını etkileyebileceğini ve CRH'nin, hayvanlarda daha önce gösterildiği gibi, fetal büyüme süreçlerinde karmaşık biçimde yer aldığını ortaya koyduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pearl La Marca-Ghaemmaghami, Sara M. Dainese, Günter Stalla, Marina Haller, Roland Zimmermann, Ulrike Ehlert. Second-trimester amniotic fluid corticotropin-releasing hormone and urocortin in relation to maternal stress and fetal growth in human pregnancy. Stress, 2017; 1.

Huntington Hastalığı İçin Daha Erken Tanı ve Tedavi İmkanı

18 Şubat 2019

Huntington hastalığı, huntingtin geninde (HTT) artmış CAG tekrarları ile ortaya çıkan otozomal dominant nörodejeneratif bir hastalıktır. Hastalık hem zihinsel hem de fiziksel yeteneklerin giderek bozulmasına neden olur. Bütün insanlar bu gene sahiptir ve çalışmalar sağlıklı gelişim için bu genin gerekli olduğunu düşündürmektedir. Bununla birlikte, mutasyona uğramış formu, belirli nöronların hızlı bozulmasına neden olur ve bu durum ölümle sonuçlanır. Mutant HTT embriyonik gelişim sırasında ve yaşam boyunca eksprese edilmesine rağmen, klinik Huntington hastalığı genellikle yetişkinlikten sonra ortaya çıkar; bir yetişkin 30'larına veya 40'larına ulaşana kadar belirgin değildir. Bir dizi çalışma, mutant HTT ile ilişkili nörogelişimsel değişiklikleri belgelemektedir, ancak bunların tedavi altında geri dönüşümlü olup olmadığı belirsizliğini korumaktadır.

Günümüzde, Huntington hastalığı ile ilişkili semptomlardan sadece depresyon, duygudurum dalgalanmaları ve istemsiz hareket gibi bazı semptomlar tedavi edilebilmektedir. Bu tedaviler Huntington'lu kişinin hastalığa daha kolay dayanmasını sağlarken, hastalığın kendisi ile mücadele etmek için hiçbir etkinlik göstermemektedir.

Nöronal Farklılaşma Tersine Döndü

Fareler üzerinde yapılan yeni bir çalışmada, bir dizi etkinin daha erken görülebildiği keşfedilmiştir. Sütten kesilmemiş transgenik Huntington'lu sıçanlarda ve farelerde çok erken davranışsal, moleküler ve hücresel değişiklikler tanımlanmıştır. Azalmış ultrasonik vokalizasyon, prepulse inhibisyonu kaybı ve artmış risk alma, subventriküler zon kök / progenitör hücrelerinde nöronal farklılaşma kapasitesinin azalması, fare embriyo türevli nöral kök hücrelerin in vitro nöronal ve oligodendrosit farklılaşması in vivo olarak dopaminerjik regülasyonun bozulmalarına eşlik eder.

Çalışmada bu erken ortaya çıkan fenotipin, histon deasetilaz inhibitörü (HDACi) LBH589 ile girişimsel tedavisi denendiğinde, davranış değişiklikleri ve dopaminerjik nörotransmisyon belirteçleri ile in vitro ve in vivo olarak anormal nöronal farklılaşmanın tamamen tersine döndürülebildiği görülmüştür.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, nörogelişimsel değişikliklerin Huntington hastalığının prodromal evresine katkıda bulunduğunu ve HDACi kullanarak erken, presemptomatik müdahalenin Huntington için umut verici yeni bir tedavi yaklaşımı olduğunu desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Siebzehnrübl et al. Early postnatal behavioral, cellular, and molecular changes in models of Huntington disease are reversible by HDAC inhibition. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201807962 DOI: 10.1073/pnas.1807962115

Hava Kirliliği Ortalama Yaşam Süremizi Bir Yıl Azaltıyor

15 Şubat 2019

Günlük ortamda bulunan, 2,5 mikrometreden daha küçük olan ince partikül maddelerin (PM2,5) yarattığı hava kirliliğine maruz kalmak, erken ölüm için büyük bir risk oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalar ile, hava kirliliğinin ölüm veya hastalık oranları açısından etkileri ortaya konmaktadır.

Yapılan yeni bir çalışmada PM2,5'in yaşam beklentisi üzerindeki küresel etkisini sistematik olarak ölçmek amaçlanmıştır. Araştırmacılar, Küresel Hastalık Yükü projesi ve aktüeryal standart yaşam tablosu yöntemlerinden elde edilen verileri kullanarak, 185 ülke için PM2,5 ortamının yaşam beklentisindeki küresel ve ulusal azalmaları hesaplamışlardır.

2016 yılında PM2,5 riski, dünya çapında ortalama yaşam beklentisini ∼1 yıl azaltmıştır. Asya ve Afrika gibi hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde ise bu azalma 1,2 ila 1,9 yıl arasındadır. Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya gibi nispeten temiz havaya sahip olan yüksek gelirli ülkelerde bile PM2,5 kirliliği, bu ülkelerin vatandaşlarının hayatlarında birkaç aya mal olmaktadır.

Araştırmacılar, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) önerdiği gibi, ortam PM2,5 seviyelerini metreküp hava başına 10 mikrograma sınırlayan ülkelerin elde ettiği potansiyel faydayı hesaplamışlardır. Kanada dahil olmak üzere birçok yüksek gelirli ülke bu standarda uymaktadır. Ancak tipik olarak, gelişmekte olan ülkeler çok daha yüksek kirlilik seviyelerine sahiptir.

Araştırmacılar, tüm ülkelerde Dünya Sağlık Örgütü Hava Kalitesi Kılavuzu'na uyulduğunda, nüfusun yaşam beklentisinin ortalama 0,6 yıl artabileceğini hesaplamışlardır. Ancak PM2,5 hava kirliliğini azaltmanın, kirliliğin sonucu olarak ortaya çıkan yaşam beklentisi azalmasını tamamen geri getirmediğini, çünkü her metreküpte 10 mikrogramın altında hala önemli sağlık riskleri olduğunu belirtmişlerdir.

WHO Standartları ile Daha Uzun Yaşam

Yapılan analizlere göre WHO standardının karşılanması durumunda Mısırlılar ortalama 1,3 yıllık bir yaşam süresi kazancı sağlayabilecekken, Çin’de yaşam beklentisi ortalama 0,76 yıl  (dokuz aydan biraz daha uzun bir süre) artabilecektir. Dünyanın havası en kirli ülkeleri arasında yer alan Hindistan için, WHO standartlarında havayı temizlemenin, 60 yaşındaki bir kişiye, yüzde 20 daha iyi bir şans sağlayacağı belirtilmiştir.

Araştırmacılar ayrıca, hava kirliliği, sigara veya kanser gibi farklı risk faktörlerinin bölgeye göre ortalama yaşam süresini nasıl kısalttığını da karşılaştırmış ve Güney Asya’da PM2,5 hava kirliliğinin, mortalite üzerinde tüm kanserlerden daha fazla etkisi olduğunu görmüşlerdir.

Çalışma sonucunda, hava kalitesinin iyileştirilmesinin; su sanitasyonunun iyileştirilmesi veya meme ve akciğer kanseri ile mücadele gibi diğer bazı sağlık önceliklerinden daha büyük bir ölçekte yaşam süresini arttırabildiği gösterilmiştir

Literatür talep et

Referanslar :

J.S. Apte et al. Ambient PM2.5 reduces global and regional life expectancy. Environmental Science & Technology Letters. Published online August 22, 2018.

Fiziksel Aktivite Gerçekten Erken Menopoza Neden Oluyor Mu?

14 Şubat 2019

Şimdiye dek, fiziksel aktivite ile menopoz arasındaki ilişki oldukça çok araştırılmış, ancak bu araştırmalarda fiziksel aktivite ile menopoz arasındaki ilişki hakkında çelişkili bulgular elde edilmiştir. Bazı çalışmalar, fiziksel olarak aktif olan kadınların, 45 yaşından önce menopoz riskinin daha düşük olabileceğini düşündürmektedir.

Massachusetts Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı yeni bir çalışmada, fiziksel aktivite ile erken doğal menopozun ortaya çıkışı arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. Çalışmada, 1989 yılında Hemşirelerin Sağlık Çalışması II’ye katıldıktan sonra 2011 yılına kadar ileriye dönük olarak izlenen ve başlangıçta premenopozal olan 107.275 kadından elde edilen veriler analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireylerin menopoz durumu iki yılda bir kaydedilmiştir. Katılımcılara ayrıca yürüyüş, koşma, bisiklete binme, raket sporları, yüzme, aerobik aktiviteler, yoga, ağırlık antrenmanları ve çim biçme gibi yüksek yoğunluklu aktivitelere harcadıkları süreler sorulmuştur. Ayrıca ırk, etnik köken, yaş, eğitim, boy, ilk mens dönemlerini geçirdikleri yaş, hamile olup olmadıkları, oral kontraseptif ve hormon tedavisi kullanım sıklığı, sigara kullanımı, kilo ve vücut kitle indeksi, diyet ve diyet takviyelerinin kullanımı gibi faktörler hakkında bilgi toplanmıştır. Katılımcıların belirli aktivitelere katıldıkları hafta başına zaman da yaklaşık olarak 4 yılda bir rapor edilmiş ve haftalık metabolik görev saatlerini (MET h / hafta) hesaplamak için kullanılmıştır. Olası karıştırıcı faktörleri kontrol ederken, fiziksel aktivite ile 45 yaşından önce doğal menopoz insidansı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için Cox orantılı risk modeli kullanılmıştır.

Arada Bir Bağlantı Yok

20 yıllık takip süresince, takip edilen popülasyondaki 2.786 kadın 45 yaşından önce doğal menopoz yaşamıştır. Haftada üç saatten daha az fiziksel aktivite bildiren kadınlar ile haftada 42 veya daha fazla saat bildiren kadınlar (haftada dört ya da daha fazla çalışma saatine eşdeğer ya da haftada 8 saat ya da daha fazla saat yürüyüşe eşdeğer) arasında erken menopoz riski açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır. Kadınların genç yaşlarında bildirdikleri fiziksel aktivite miktarı ile erken menopoz riski arasında da ilişki saptanmamıştır. Yaş, sigara ve diğer faktörlere uyum sağlandıktan sonra erişkinlerde fiziksel aktivite ile erken menopoz arasında ilişki olmadığı gözlenmiştir. <3 MET h / hafta bildiren kadınlarla karşılaştırıldığında, kümülatif olarak ortalaması alınan toplam fiziksel aktivitenin en yüksek kategorisinde (≥42 METs / hafta) kadınlar için risk oranı 0,89 bulunmuştur. Ergenlik ve genç erişkinlikte ne ılımlı ne de yorucu aktivite, riskle ilişkilendirilememiştir.

Araştırmacılar sonuçların daha fazla fiziksel aktivitenin erken menopoz riskiyle ilişkili olmadığını gösterdiğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mingfei Zhao, Brian W Whitcomb, Alexandra C Purdue-Smithe, JoAnn E Manson, Susan E Hankinson, Bernard A Rosner, Elizabeth R Bertone-Johnson. Physical activity is not related to risk of early menopause in a large prospective study. Human Reproduction, 2018.

Akciğer Kanserinde Erken Tanı İçin Yeni Bir Yöntem

14 Şubat 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) genellikle ölümcül bir durumdur, çünkü çoğu vaka ileri evrelere kadar teşhis edilemez ve teşhis edildikleri zaman ise cerrahi girişim artık mümkün değildir. Bu sebeple son zamanlarda yapılan çalışmalar erken tanı şansı üzerine odaklanıyor.

Sistemik tedavideki ilerlemelere rağmen, rezeke edilemeyen KHDAK tanısı konmuş hastalar için beş yıllık sağkalım oranı %10'dan azdır. Cerrahi rezeksiyon ve potansiyel tedavi hala mümkün olduğunda, yani Evre I ve II'de, KHDAK tanısı konma oranları artarsa dünya çapında KHDAK mortalitesi önemli ölçüde azaltılabilir. Yeni yapılan bir araştırmada EFIRM (Electric Field Induced Release and Measurement) teknolojisi kullanılarak erken tanı şansı arandı. Bu teknoloji son yıllarda noninvaziv sıvı biyopside en heyecan verici gelişmedir. Erken evre akciğer kanseri hastalarını bir kan veya tükürük testi ile tespit etme potansiyeli olan düşük maliyetli bu yöntem sayesinde, dünya çapında her yıl on binlerce insan kurtarılabilir.

Plazma Örneğiyle Tanı Mümkün Oldu

Daha önce, aynı araştırma ekibi EFIRM teknolojisini kullanarak geç evre KHDAK hastalarından alınan kan örneklerinde EGFR mutasyonunu (L858R ve Exon 19del) başarıyla ölçmüşlerdi. Bu çalışmada, mutasyonların erken evre hastalığı olan hastalardan alınan örneklerde bulunup bulunamayacağını araştırdılar.

Araştırmacılar, radyografik olarak belirlenen pulmoner nodülleri olan 248 hastanın plazma örneklerini topladılar. Bunlardan 44'ünde Evre I veya Evre II KHDAK tanısı kondu. EFIRM, 12 örnekten 11'inde p.L858R mutasyonunu ve 9 örnekten 7'sinde Exon 19del mutasyonunu saptamayı başardı. Yani yüzde 90'ın üzerinde duyarlılık ve yüzde 80 özgüllük ile sonuçlanmış oldu.

Araştırmacılar, bir bireyin plazmasındaki EGFR mutasyonlarını saptamanın, hastanın kanser olduğunu öngörmek için doğrudan kanıt sunmadığını vurgulamaktadır. Gelecekteki çalışmalarında, dolaşımda bir EGFR mutasyonunun bulunup bulunmadığının herhangi bir tahmini değere sahip olup olmadığını araştıracaklarını belirttiler. Günümüzde, biyopsi materyalinin bulunmadığı hastalarda sıvı biyopsi ile EFIRM uygulaması, tedavi seçimine rehberlik etmek için yararlı olabilir.

Araştırma ekibi yeni çalışmalarla analiz edilen mutasyonların sayısını ve hassasiyetini artırmak ve kitlesel taramayı kolaylaştırmak için süreci otomatikleştirmek adına çalışmaya devam ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wei F, et al. Electric Field–Induced Release and Measurement Liquid Biopsy for Noninvasive Early Lung Cancer Assessment. The Journal of Molecular Diagnostics, 2018; DOI: 10.1016/j.jmoldx.2018.06.008

DEHB ve Davranış Bozukluğu İlişkisi Araştırıldı

13 Şubat 2019

Dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ve davranış bozukluğu (DB), geniş bir birliktelik ve genetik benzerlik gösteren rahatsızlıklardır. Öte yandan her iki hastalık da duygusal olan veya olmayan düzensizlik içeren iki farklı tipte semptomlara sahiptir. Bu iki durumun altında yatan spesifik biyolojiyi ayırmaya çalışan birkaç çalışma yapılmıştır. Her iki durumun da, semptomların yaygın olarak dağıldığı genel popülasyonda uç vakalardan oluştuğu öne sürülmüştür.

DEHB olan bireylerin kaotik duygusal tepkiler, kaygı ve depresyon gibi duygusal problemler gösterdiği gerçeğine uzun zamandan beri klinik olarak dikkat edilmiştir. Ancak, her iki durumun da beynin bilgi işleme süreci kontrolü ile ilgili bir işlev bozukluğuna sahip olduğu öne sürülse de, DEHB ve bozulmuş duygu durum arasındaki ilişki henüz tanımlanmamıştır.

İsveç'teki Karolinska Enstitüsü araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışmada, genel bir adolesan popülasyonunda (n = 1093), beyin yapısının ADHD veya DB semptomlarıyla spesifik olarak ilişkili olup olmadığı test edilmiştir. Bu çalışma, beyin ve davranışların nasıl geliştiğini daha iyi anlamayı hedefleyen birkaç Avrupa ülkesi arasında AB tarafından finanse edilen bir işbirliği olan IMAGEN projesinin bir parçasıdır. 

DEHB İlaçları Davranış Bozukluğunu da Tedavi Edebilir Mi?

Çalışmada, hem DEHB hem de DB semptomlarının, prefrontal ve anterior singulat kortekste daha küçük bir yapının benzer ve örtüşen MRG bulguları ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte, ilgi bölgeleri (ROI) yaklaşımı DEHB semptomları kontrol edildiğinde, rostral anterior singulat korteks gri cevher hacminin (GMV), DB semptomları ile negatif ilişkili olduğunu göstermiştir. Ayrıca DB semptomları kontrol edildiğinde, dorsolateral/dorsomedial prefrontal korteks ve kaudal anterior singulat kortekste GMV ve yüzey alanı, DEHB semptomları ile negatif ilişkili bulunmuştur. Prefrontal ve anterior singulat bölgelere bağlı nöropsikolojik testlerin performansında yansıtılan yapısal bulgular, “Stop Sinyal” testindeki performans özellikle DEHB özelliğiyle ilişkiliyken, gecikmiş azaltma ve çalışma hafızasının hem DEHB hem de DB özellikleriyle ilişkili olduğunu göstermiştir.

Araştırmacılar sonuçların, DEHB ve DB semptomları ile ilişkili farklı top-down regülatör sistemlerde kısmen alan spesifik ve boyutsal bir kapasiteyi işaret ettiğini belirtmişlerdir. Bulguların her iki durum için daha geniş tedavi seçeneklerine yol açabileceğine dikkat çekmişlerdir. DEHB için kullanılan merkezi uyarıcı ilaçların duygudurum bozukluğu olan kişiler için de olumlu sonuçlar üretip üretemeyeceğini anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurgulamışlardır.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Bayard et al. Distinct brain structure and behavior related to ADHD and conduct disorder traits. Molecular Psychiatry, 2018.

Hava Kirliliği Bilişsel Düşüşle İlişkilendirildi

12 Şubat 2019

Gelişmekte olan ülkelerdeki nüfusun çoğu, hava kalitesinin güvenli seviyelerde olmadığı ortamlarda yaşamaktadır. Yapılan araştırmalar hava kirliliğinin insan sağlığına çeşitli şekillerde zarar verdiğini ortaya koymuştur. Ancak çok az araştırma, hava kirliliğinin özellikle yaşlı insanların bilişsel yetenekleri üzerindeki etkisine odaklanmıştır. Bireysel bilişsel performans ile bilişsel testin yapıldığı anda yerel çevresel stresörlere maruziyetin eşleştirildiği önceki araştırmaların sonuçları kesin değildir. Ayrıca, bu çalışmalar hava kirliliğine ya geçici maruziyetin ya da kümülatif maruziyetin etkilerini dikkate almıştır. Bu iki etkinin birlikte çalışıldığı araştırma sayısı çok azdır.

Çin’de hava kirliliği 2012'den 2014'e kadar olan dönemde giderek daha ciddi hale gelmiştir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hava kirliliğine hem kümülatif hem de geçici maruziyetin bilişsel performans üzerindeki etkisini, bilişsel testlerin kesin zamanı ve coğrafi konumlarına göre incelemişlerdir.

Araştırmacılar, Çin'de 10 yaşından büyük 25.486 kişinin sözel ve matematiksel becerilerini incelemişlerdir. Veriler, 2010 ve 2014 yıllarında Çin aile ve bireylerinin ulusal temsili bir araştırmasında elde edilen bilişsel puanlardan oluşan bir veri kümesinden alınmıştır. Bu araştırmalarda 24 standart matematik sorusu ve 34 kelime tanıma sorusu içeren bir bilişsel yetenek modülü kullanılmıştır.

Araştırmacılar hava kalitesini değerlendirmek için, günlük kükürt dioksit, azot dioksit ve partikül madde <10 mikron seviyelerinin okunmasıyla hesaplanan hava kirliliği indeksini (API) kullanmışlardır. Buna ek olarak, bilişsel test tarihinde hava durumu analiz edilmiştir. Bu, hava kirliliğinin etkisini genel hava paternlerinin etkisinden ayırt etmelerini sağlamıştır. Daha sonra, çeşitli yaş ve eğitim düzeylerinde her iki cinsiyetten katılımcılarda bilişsel performans, hava kalitesi ve hava durumu arasındaki ilişkiyi hesaplamak için bir ekonometrik formül kullanılmıştır. 2010 ve 2014 yıllarında yapılan gözlemlerden 31.944 kişinin bilişsel testleri, API ve hava durumu verileriyle eşleştirilmiştir. Çoğu görüşme yaz ayları boyunca yapıldığından, test sırasında mevsimsel farklılıklara rağmen bulguların sağlam olmasını sağlamak için ağırlıklı bir regresyon formülü kullanılmıştır.

Daha Uzun Maruziyet Etkiyi Arttırıyor

Araştırmada, hava kirliliğine maruziyet 1 gün, 7 gün, 30 gün, 1 yıl ve 3 yıl olmak üzere farklı grupta değerlendirilmiştir. Hava kirliliğinin, özellikle daha uzun bir maruziyet penceresi kullanıldığında, katılımcıların test performansını engellediği tespit edilmiştir. 7 günlük ortalama API değerinde 1 standart sapma (SD) artışının sözel test puanlarını 0,278 puan (0,026 SD) düşürdüğü görülmüştür. Mülakattan önceki 3 yıl boyunca ortalama API'da 1-SD'lik bir artışın ise sözel test puanlarında 1,132 puanlık bir düşüş ile ilişki olduğu saptanmıştır. Hava kirliliğinin bilişsel performans üzerindeki etkisinin, özellikle erkekler ve daha az eğitimli insanlar için yaşlandıkça daha belirgin olduğu gözlemlenmiştir.

Araştırmacılar, kesin nedenlerini hala bilmemekle birlikte, yaptıkları çalışmanın hava kirliliğinin göz önünde bulundurulması gereken risk faktörlerinden biri olabileceğini açıkça ortaya koyduğunu belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Xin Zhang, Xi Chen, and Xiaobo Zhang. The impact of exposure to air pollution on cognitive performance, PNAS September 11, 2018 115 (37) 9193-9197.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Belirlendi

12 Şubat 2019

2018 Nobel Tıp Ödülü'nü takiben, immünoterapinin kanserde kullanımı üzerindeki ilgi hiç olmadığı kadar yüksek hale gelmiştir. Yeni yapılan çok uluslu bir çalışmada, bağışıklık yanıtının düzenlenmesinde kilit rol oynayabilecek TIM-3 adlı bir moleküle ışık tutulmuştur.

Araştırmacılar, TIM-3 proteininin baskılanmış veya inaktif olduğu zaman, bağışıklık sisteminin tamamen serbest hale geldiğini ve T hücrelerinin kontrol edilemeyecek kadar fazla aktive edildiğini ve bunun da ender görülen bir lenfoma türüne yol açtığını bulmuşlardır. Bu ender görülen lenfoma türü, deri altı pannikülit T lenfoma (LTSCP) olarak isimlendirilmiştir.

Araştırma ekibi tarafından, doğrudan TIM-3 proteinine etki eden iki mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonların, lenfositlerin yüzeyinde oluşup kanser hücrelerine saldırmalarını engellediği görülmüştür. Ayrıca, immün yanıtın aşırı aktivasyonu ile ilişkili bu lenfoma türünün, düşünüldüğünden daha yaygın olduğu bulunmuştur. Her iki mutasyon da hem Doğu Asya, Avustralya ve Polinezya kökenli bireylerde hem de Avrupa kökenli bireylerde saptanmıştır.

HAVCR2 Geninde Mutasyon

Bu çalışma, Kanadalı ekiplerin elde ettiği bulgularla başlamıştır. Çalışma ekibi tarafından, erkek ve kız kardeşte aynı nadir görülen lenfoma formu bulunmuştur. Genomlarını sıraladıktan sonra araştırmacılar, her iki hastanın da aynı mutasyonu, TIM-3'ü kodlayan ve ebeveynleri tarafından aktarılan HAVCR2 adlı bir gen üzerinde taşıdıklarını keşfetmişlerdir.

Avustralya ve Fransa'daki meslektaşları ile yapılan görüşmelerde, ekip aynı mutasyona sahip (Tyr82Cys) benzer hasta gruplarının da olduğunu fark etmiştir. Bu hastaların çoğu Doğu Asya ve Polinezya kökenli iken, Avrupa kökenli hastalarda aynı gen üzerinde başka bir mutasyon (Ile97Met) tespit edilmiştir. Toplamda 17 çocuk ve erişkin vaka incelenerek bu bilimsel yayın oluşturulmuştur.

İnsanlarda TIM-3 molekülünün rolü ve aynı zamanda bu molekülün malign bir patolojiden ziyade inflamatuar olarak yeniden ele alınması ve tedavide immünosupresif ilaçların kullanılmasının teşvik edilmesi için güçlü bir argüman oluşturmaktadır. Bu nadir lenfoma formundaki hastalar için, immun supresif tedavi ile elde edilen sonuçların, sitotoksik kemoterapiden çok daha iyi olduğu ve çok daha az yan etkiye neden olduğu gözlenmiştir.

Araştırmacılar şimdi, bağışıklık sisteminin vücudun kendisine yöneldiği bir hastalık olan lupus gibi otoimmün hastalıkları olan hastaların bazı TIM-3 işlev bozukluğuna sahip olup olmadığını araştırmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gayden T, et al. Germline HAVCR2 mutations altering TIM-3 characterize subcutaneous panniculitis-like T cell lymphomas with hemophagocytic lymphohistiocytic syndrome. Nature Genetics, 2018; DOI: 10.1038/s41588-018-0251-4

Amiloid Yapıların Süper Çözünürlüklü Görüntülenmesinde Yeni Teknik

11 Şubat 2019

Amiloid olarak adlandırılan küçük protein yapıları, yaşla ilgili bazı yıkıcı hastalıkların anlaşılmasında anahtardır. Agregatlar veya yapışkan kümeli amiloidler, beyinde plaklar oluşturur ve bu durum da hastalıkların gelişmesinin başlıca nedenleri arasındadır. Bu yüzden oligomerik amiloid yapılar Alzheimer ve diğer amiloid hastalıklarında çok önemli tedavi hedefleridir. Bununla birlikte, bu oligomerler standart ışık mikroskobu ile analiz edilemeyecek kadar küçüktür.

Günümüzde amiloidleri görüntülerken, test tüplerinin içinde proteinleri kaplamak için büyük miktarlarda bir floresan materyal kullanılmaktadır. Böylelikle floresan mikroskobunda amiloidler parlar. Ancak kalıcı olarak amiloidleri kaplayan bu boyaların, amiloidin temel yapısı ve davranışını nasıl değiştirdiği bilinmemektedir. Ayrıca bu kaba deneysel tekniği kullanarak nano ölçekli yapıları ayırt etmek de zordur.

Washington Üniversitesi araştırmacıları, tioflavin T isimli bir madde yardımıyla kovalent etiketleme veya immün boyamaya ihtiyaç duymadan amiloid yapılarına yönelik basit ve çok yönlü bir görüntüleme aracı geliştirmişlerdir. Bu yeni teknik, geçici floresan ile birlikte amiloidlerin parlamasına neden olup, problemli proteinlerin daha iyi tespit edilmesine olanak tanımaktadır. Ek olarak bu teknikle, amiloidlerin nasıl bir araya geldikleri ve daha büyük şekiller oluşturduklarını görmek için onları uzun dönem görüntülemek de mümkün hale gelmiştir.

Geçici Boyama

Araştırmanın odağı, süper-çözünürlüklü mikroskop ve tek moleküllü görüntülemedir. Araştırmacıların geliştirdikleri bu yeni teknik, geçici amiloid bağlanma (Temporary Amiloid Binding - TAB) olarak adlandırılmıştır. TAB’da, tioflavin T adı verilen standart bir boya kullanılmıştır. Bu boya amiloidleri kaplamak yerine, bunlara geçici olarak yapışmaktadır ve boyanın etkisi kalıcı değildir. Amiloidler boya ayrılıncaya kadar ışık yayar ve belirgin bir yanıp sönme etkisi yaratır. Araştırmacılar, yanıp sönmeleri gözlemlemek ve kaydetmek için bir floresan mikroskobu kullanmışlardır. Daha sonra her bir yanıp sönen tioflavinin pozisyonu lokalize edilmiş ve tam amiloid yapının yüksek çözünürlüklü bir resmi yeniden inşa edilmiştir.

Çalışmada TAB tekniği çeşitli amiloid yapıları üzerinde test edilmiştir. Araştırmacılar uzun bir süre boyunca ve kümelenmenin çeşitli aşamalarında görüntüleri yeniden yapılandırabilmişlerdir. Bilim insanları bu teknik sayesinde Alzheimer Hastalığı gibi hastalıkların daha iyi anlaşılabileceğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kevin Spehar, Tianben Ding, Yuanzi Sun, Niraja Kedia, Jin Lu, George R. Nahass, Matthew D. Lew, Jan Bieschke. Super-resolution Imaging of Amyloid Structures over Extended Times by Using Transient Binding of Single Thioflavin T Molecules. ChemBioChem, 2018.

Total Ayak Bileği Artroplastisi Daha Geniş Hareket Aralığı ve Daha Az Ağrı Sunuyor

08 Şubat 2019

Son dönem ayak bileği artriti, hastanın merdivenlerden inip çıkmasını, bir arabadan inmesini ve hatta yürümesini bile engelleyebilen acı verici bir durumdur. Travmatik yaralanma ya da tekrarlayan burkulmalar, ayak bileği ekleminde tampon gibi davranan kıkırdağın aşınmasına neden olur. Koruyucu tampon hasarlandıkça, kemikler birbirine sürter ve artrit meydana gelebilir. Ayak bileği artritli hastalarda, ayak bileğinde sınırlı hareket aralığı vardır. Bu durum hastaların günlük aktivitelerini yapmasını engellemesinin yanı sıra ağrılıdır. İlaçlar, steroid enjeksiyonları veya destekleme gibi cerrahi olmayan seçenekler başarısız olduğunda, ameliyat tek seçenek haline gelir. Total ayak bileği artroplastisi (TAA) veya ayak bileği ekleminin cerrahi replasmanı, son on yılda uygun bir seçenek haline gelmiştir. Yeni yöntemler ve güncellenmiş cihazlarla, total ayak bileği artroplastisinden elde edilen sonuçlar etkili görünmektedir, ancak hastalar iyileşme süresi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istemektedirler. Öte yandan bu alandaki birçok çalışma, orta dönem takip süresi boyunca hareket ve fonksiyonel sonuçlara odaklanmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, TAA sonrası ilk 2 yıl boyunca ayak arka hareket açıklığı ve hasta tarafından bildirilen ölçümlerin iyileşmesi değerlendirildi.

Tek bir cerrah tarafından TAA ile tedavi edilen 134 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi ve bu hastaların 107’si çalışmaya dahil edildi. Sagital düzlemdeki genel hareket aralığı, maksimum plantar fleksiyon ve dorsofleksiyonda ayak bileği ile yapılan adanmış ağırlık taşıyan lateral radyografilerde zemine göre tibia pozisyonundaki ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 3 ay, 6 ay 1 yıl ve 2 yılda maksimum değişim olarak ölçüldü. Hastalar ise çalışma sırasında, ağrı için görsel analog skala (VAS), Günlük Yaşam (ADL) ve Spor Altyapıları Aktiviteleri Ayak ve Ayak Bileği Yeteneği Ölçümü (FAAM) ve her bir zaman aralığında Kısa Form-12 (SF-12) Fiziksel (PCS)  ve Zihinsel (MCS) Bileşen Özeti anketlerini tamamladılar.

Hareket Aralığı Artıyor, Ağrı Azalıyor

Çalışmada hastaların sagital düzlemdeki ortalama genel hareket aralığı preoperatif 20,7 ° olup, operasyon sonrası 3. ay, 6. ay, 1. yıl ve 2.yılda sırasıyla 28,3 °, 34,3 °, 33,3 ° ve 33,3 ° 'ye yükseldiği gözlendi. Ayrıca hastalarda postoperatif her noktada preoperatif VAS skoruna kıyasla ortalama VAS skoru düzeldi. Benzer şekilde, FAAM ve SF-12 skorları, preoperatif skorla karşılaştırıldığında 6. ay ve sonrasında düzeldi. Artmış hareket aralığı, ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrası 1. yılda daha düşük VAS skoru ile koreleydi. Artmış hareket aralığı, postoperatif 3. ay, 1. yıl ve 2. yılda daha yüksek FAAM ADL skoru ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, TAA uygulanan hastaların ameliyat öncesi ile karşılaştırıldığında, 6. aya kadar genel sagital düzlem aralıklarında düzelme gösterdiklerini ve 2 yıla kadar ağrı ve fonksiyon skorlarında düzelme sağladıklarını belirttiler. Ağrı skorlarının 2 yıllık takip süresince düzeldiğini aktaran araştırmacılar, çalışmaları ile bu tür artrit hastalarında TAA’nın iyi bir tedavi seçeneği olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Benjamin A. Hendy, Elizabeth L. McDonald, Kristen Nicholson, Ryan Rogero, Rachel Shakked, David I. Pedowitz, Steven M. Raikin. Improvement of Outcomes During the First Two Years Following Total Ankle Arthroplasty. The Journal of Bone and Joint Surgery, 2018; 100 (17): 1473

Anne Karnındayken Zika Virüsüne Maruz Kalanlar Risk Altında

07 Şubat 2019

Anne karnında iken Zika enfeksiyonuna maruz kalan bebekler, doğuşta sağlıklı görünseler bile tamamen tehlikeyi atlatmış olmamaktadırlar. ABD’de yapılan bir çalışmada, incelenen 1.450 bebeğin yaklaşık %10'unda nöbet, işitme kaybı, görme bozukluğu veya emekleme zorluğu gibi nörolojik veya gelişimsel sorunlar olduğu görülmüştür. Bu çalışma, Porto Riko ve ABD topraklarında doğmuş ve rahim içinde Zika'ya maruz kalan en az 1 yaşındaki çocukların incelendiği ilk çalışma olmuştur.

Zika'ya maruz kalan çocukların yaklaşık %14'ünün virüs tarafından bir şekilde zarar gördüğü araştırmacılar tarafından bildirilmiştir. Bu bebekler ya mikrosefali gibi bir doğum kusuru ile doğmuş ya nörolojik semptomlar geliştirmiş ya da her iki duruma da maruz kalmışlardır. Bu bulgu sonucunda konjenital Zika virüs enfeksiyonunun, mikrosefalinin yanı sıra oldukça ciddi nörolojik bozukluklara yol açabileceği yorumu yapılmıştır.

Çalışmada ayrıca, araştırmaya katılan bebeklerin %6'sında virüsün neden olduğu en az bir adet doğum kusuru bulunmuştur. Bu kusurlar arasında mikrosefali dışındaki göz ve beyin kusurlarının da yer aldığı görülmüştür.

Benzer Coğrafi Dağılım

CDC’nin (Centers for Disease Control and Prevention) Konjenital Gelişim ve Gelişim Bozuklukları Direktörü Margaret Honein, yaptığı açıklamada, bu durumun Zika virüsünün vurduğu başka ülkelerde görülenlerle oldukça tutarlı olduğunu söylemiştir. 2016'da yapılan bir araştırmada Brezilya'da doğum kusurlarının daha yüksek oranlarda olduğu öne sürülmekle birlikte, coğrafi bir farklılık olmadığı sonucuna varılmıştır.

Zika, 2015 ve 2016 yıllarında Brezilya, Kolombiya ve Amerika Kıtası'nın diğer ülkelerinde yaygın bir şekilde görülmüştür. 2017 yılına gelindiğinde virüsün yayılması bir derece yavaşlamıştır, ancak uzmanlar gelecekte tekrar salgınlar olabileceğini belirtmişlerdir.

Araştırmacılar, Zika'ya maruz kalan çocukların yaşlandıkça sağlık sorunlarının ortaya çıkacağından şüphelenmektedirler. Bu nedenle, bu bebeklerin sorunlarının en kısa sürede tespit edilmesi büyük önem arz etmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rice M, et al. Vital Signs: Zika-associated birth defects and neurodevelopmental abnormalities possibly associated with congenital Zika virus infection — U.S. territories and freely associated states, 2018. Morbidity and Mortality Weekly Report. Published online August 7, 2018.

Polikistik Over Sendromlu Annelerde Artmış AMH Düzeyleri Fetusu Etkiliyor

06 Şubat 2019

Polikistik over sendromu (PKOS) dünya çapında kadın infertilitesinin ana nedenidir ve yüksek derecede komorbidite ve ekonomik yüke sebep olmaktadır. PKOS'un bir nesilden diğerine nasıl geçtiği ise açık değildir, ancak bunun gelişimsel bir durum olduğu düşünülmektedir.

PKOS'lu kadınların çoğunun dolaşımında, sağlıklı kadınlara kıyasla daha yüksek oranlarda lüteinizan hormon seviyeleri görülür. Bu bulgu, yüksek oranda gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) ve anti-Müllerian hormon (AMH) salgılandığını düşündür. Uterusta fazla AMH salınımı olması dişi fetüsün gelişimini etkileyebilir. Bununla birlikte, normal doğurgan kadınlarda gebelikte görülen AMH seviyeleri düşüyor olsa da, PKOS'lu gebelerde bu hormonun düzeylerinin yüksek seyredip seyretmediği ise belirsizdir.

Fransa’da yapılan bir çalışmada, PKOS'lu gebelerden oluşan bir grubun AMH seviyeleri ölçülmüştür. Normal gebe kadınlarla kıyaslandığında, PKOS’lu gebelerde AMH anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. PKOS'lu kadınlarda hamilelik sırasında AMH yükselmesinin bebek üzerindeki etkisinin önemli bir etki olup olmadığını belirlemek için, gebe fareler AMH ile tedavi edilerek klinik bulgular modellenmiş ve doğum sonrası nöroendokrin fenotipi izlenmiştir.

AMH Fazlalığı Etki Ediyor

Farelerde uygulanan bu tedavi maternal nöroendokrin güdümlü testosteron fazlalığına ve testosteronun estradiol'e plasental metabolizmasında azalmaya neden olmuştur. Sonuç olarak maruz bırakılan dişi fetüs maskülenleşmiş ve erişkin dönemde PKOS benzeri üreme ve nöroendokrin fenotipi göstermiştir. Etkilenen dişilerin kalıcı olarak hiperaktif GnRH nöronlara sahip olduğu ve erişkin dişi yavrularında GnRH antagonist tedavisinin nöroendokrin fenotipini normal bir duruma getirdiği bulunmuştur.

Bu bulgular, yetişkinlik dönemindeki durumu tedavi etmek için yeni bir potansiyel terapötik yol sunmaktadır. Ayrıca doğum öncesi aşırı AMH maruziyeti ve daha sonra anormal GnRH reseptörünün, PKOS'un nöroendokrin fonksiyon bozukluklarında işaret ettiği kritik rolü vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Tata B, et al. Elevated prenatal anti-Müllerian hormone reprograms the fetus and induces polycystic ovary syndrome in adulthood. Nat Med. 2018 Jun;24(6):834-846.

Bağışıklık Sistemi Düzenleyicileri PLD3 ve PLD4’ün Beklenmedik Rolleri

06 Şubat 2019

Lökositler tarafından mikrobiyal genetik materyalin algılanması genellikle yararlı pro-enflamatuar sitokinleri ortaya çıkarır, fakat düzensiz yanıtlar ciddi patogenezlere neden olabilir. Genom ölçeğindeki ilişkilendirme çalışmaları, fosfolipaz D3'ü (PLD3) kodlayan geni Alzheimer hastalığıyla, PLD4'ü ise romatoid artrit ve sistemik sklerozla ilişkilendirmektedir. Fosfolipaz, lipitleri bozan bir tür proteindir. PLD1 ve PLD2 proteinleri bu görevi yürütür ve PLD3 ve PLD4'ün benzer işlevlere sahip olması beklenir. Çünkü moleküler yapılarının bir kısmı çok benzerdir. PLD3 ve PLD4, işlevleri belirsiz olan endolizozomal proteinlerdir.  

Yapılan yeni bir çalışmada, PLD3 ve PLD4 olarak adlandırılan bu proteinlerin, bağışıklık sisteminin enfeksiyonları tespit edip yanıt vermesinde önemli bir rol oynadığı gösterilmiştir. PLD4 eksik olan farelerin, yüksek seviyelerde interferon-γ (IFN-γ) ve splenomegali ile karakterize bir enflamatuar hastalığa sahip olduğu bulunmuştur. Bu fenotipler, PLD4-eksik dendritik hücrelerin tek sarmallı DNA sensörü TLR9'un ligandlarına yanıt yeteneğini değiştirmiştir. PLD3 eksik olan farelerin makrofajlarında TLR9 yanıtları da artmıştır. PLD4 ve PLD3'ün fosfolipaz olduğu düşünülse de, dalak fosfodiesterazla özdeş olan TLR9 ligandlarını parçalayan 5 'ekzonükleazlar olduğu gösterilmiştir. Hem PLD3 hem de PLD4'ü eksik olan fareler, erken yaşamda ölümcül karaciğer enflamasyonu geliştirmiştir. Bu da her iki enzimin de nükleik asitlerin degradasyonu yoluyla enflamatuar sitokin yanıtlarını düzenlemek için gerekli olduğunu göstermiştir.

HLH Hastaları için Yeni Bir Umut

Araştırmacılar, bu semptomlara neden olan şeyi ortaya çıkarmak için daha fazla analiz yapmışlardır. Dendritik hücreler olarak adlandırılan bağışıklık hücreleri, farelerin kendi DNA'sını yabancı olarak algılamış ve savunma hücrelerini buna karşı savunmak için çağırmıştır. Devam eden çalışmalar, PLD3 ve PLD4'ün normal rolünün DNA'yı baskılamak ve bu otoimmün reaksiyonun gerçekleşmesini önlemek olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Araştırmacılar bu iki proteinde beklenmedik bir keşfin, hemofagositik lenfohistiyositoz (nadir ve sıklıkla ölümcül bir çocukluk hastalığı) dahil olmak üzere insan bağışıklık sistemi bozukluklarına ışık tutabileceğini belirtmişlerdir. Farelerde gözlenen durumun çocuklardaki bu hastalığa benzediğini fakat PLD3 ve PLD4'ün insanlarda bu hastalığa dahil olup olmadığını henüz bilmediklerini aktarmışlardır.

Bilim insanları çalışmada ulaştıkları bulguların, kanser immünoterapisinde ve bir dizi otoimmün bozukluğun tedavisinde yeni yaklaşımlara katkıda bulunabileceğine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Gavin et. al. PLD3 and PLD4 are single-stranded acid exonucleases that regulate endosomal nucleic-acid sensing. Nature Immunology, 2018.

Keşfedilen Yeni Mekanizma Osteoporoz Tedavisinde Yeni Bir Umut Olabilir

05 Şubat 2019

Osteoporoz, kemik kütlesinde ve kalitesinde azalma nedeniyle kemiklerin kolayca kırılmasına neden olan bir hastalıktır. Yaşlanma, önde gelen nedenlerinden biridir ve dünya çapında yaklaşık 200 milyon insanın bu hastalıktan etkilendiği tahmin edilmektedir. Bu hastalıkta basit kırıklar bile bir kişiyi yatağa bağar; kişinin bakım ihtiyacını arttırır, yaşam kalitesini ve sistemik işlevini azaltır ve ölüm oranını arttırır.

Kemik, sürekli olarak parçalanan (kemik rezorpsiyonu) ve her gün tekrar kendini onaran (kemik oluşumu) canlı bir dokudur. Bu denge bozulur ve kemik rezorpsiyonu kemik oluşumunu aşarsa, kemik yoğunluğu azalır ve bu durum osteoporoza yol açabilir. Bu hastalığı tedavi etmek için çeşitli ilaçlar mevcuttur, ancak kemik oluşumunu destekleyen ilaçların sayısı, kemik erimesini baskılayanlara kıyasla çok daha azdır. Sirtuinler; yaşlanmayı, stres tepkilerini, metabolizmanın çeşitli bölgelerini ve diğer birkaç vücut fonksiyonunu kontrol etmede önemli rol oynayan enzimlerdir. Memelilerde yedi tip sirtuin vardır (SIRT1 ila SIRT7). SIRT7'nin kanser oluşumu ve lipid metabolizmasında da rol oynadığı bildirilmiş olmasına rağmen, bu tipin kemik dokusunda ve kemik yaşlanmasındaki rolü bilinmemektedir. Azalmış kemik oluşumu osteoporozlu kişilerde yaygındır ve bu indirgeme mekanizması iyi bilinmemektedir. Araştırmacılar mekanizmaları açıklığa kavuşturmak için, genç ve yaşlı farelerin iskelet dokusunda sirtuin (SIRT1, 6 ve 7) ekspresyonunu karşılaştırmış ve SIRT7'nin yaşla birlikte azaldığını bulmuşlardır. Daha sonra, eski örneklerde SIRT7'deki bu azalmanın, azalan osteogenez ile ilişkili olduğunu ve hatta osteoporozun bir nedeni olabileceğini düşünmüşlerdir.

Kumamoto Üniversitesi araştırmacıları, kemik oluşumu için gerekli olan gen fonksiyonlarını aktive etmek için yeni bir mekanizma keşfetmişlerdir. Araştırmacılar, SIRT7 geni eksik olan farelerin kemik kütlesinin azaldığını görmüşlerdir. Kemik morfometrisi analizi, kemik oluşumunun ve osteoblastların sayısının azaldığını göstermiştir. Araştırmacılar osteoblast-spesifik SIRT7 eksik fareler kullanarak da benzer sonuçlar elde etmişlerdir. Azalan SIRT7 ekspresyonu ile osteoblastları (in vitro) kültürlediklerinde, kalsifiye nodül oluşumu, normal osteoblast kültürlerine kıyasla belirgin şekilde baskılanmıştır. Ek olarak, osteoblast farklılaşmasını gösteren genlerin ekspresyonu da azalmış, böylece SIRT7'nin osteoblastların farklılaşmasını kontrol ettiği ortaya çıkmıştır.

SP7 – SIRT7 Etkileşimi

Araştırmacılar osteoblastik SIRT7'nin, osteoblastların farklılaşmasını pozitif olarak düzenlediği mekanizmayı açıklığa kavuşturmak için, osteoblast farklılaşmasında gerekli olan gen ekspresyonu düzenleyici faktörün transkripsiyon aktivitesi üzerinde çalışmışlardır. Preosteoblastların olgun osteoblastlara ve osteositlere farklılaşmasını indüklediği bilinen SP7'nin (osterix) transkripsiyon aktivitesinin, SIRT7 geninden yoksun olan osteoblastlarda belirgin bir şekilde azaldığını bulmuşlardır. Çalışmada ek olarak SP7'nin yüksek transkripsiyon aktivasyonunu elde etmek için, SIRT7'nin SP7 / Osterix proteininin 368. lizin rezidüsünü çıkartmasının önemli olduğu görülmüştür. Dahası, araştırmacılar, SIRT7 ekspresyonunu azaltan osteoblastlara, SP7 / Osterix'in 368. lizini deasilasyona uğramış bir mutant formunu sokarak kalsifiye nodül oluşumunda osteoblast işlevselliğini geri kazandırmışlardır.

Araştırmacılar, bulguların SIRT7'nin Osterix'in asilasyonunu düzenleyerek kemik oluşumunda kritik rol oynadığını gösterdiğini belirtmişlerdir. SIRT7 - SP7 / Osterix'in düzenleyici yolağının, azalan osteogenez ve osteoporoz tedavisinde yeni terapötik ajanlar için umut verici bir hedef olabileceğini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Fukuda et al. SIRT7 has a critical role in bone formation by regulating lysine acylation of SP7/Osterix. Nature Communications, 2018; 9 (1).

Karaciğer Yağlanmasına Yönelik Kişiselleştirilmiş Tedavi

04 Şubat 2019

Gün geçtikçe alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığından (NAFLD) muzdarip yetişkinlerin sayısı artmaktadır. Bu hastalık yalnızca yetişkinlerde değil, aynı zamanda obez çocukların yüzde 34'ünde de görülmektedir. Yağ, şeker ve fruktoz içeren sağlıksız bir diyet, yetersiz fiziksel aktivite gibi sağlıksız bir yaşam tarzı ve genetik yatkınlık altta yatan başlıca nedenlerdir. Bununla birlikte, yağlı karaciğer, geniş bir karaciğer hastalığı spektrumunu içerir ve sadece karaciğerin kendisinden daha fazlasını ifade eder. NAFLD, ciddi karaciğer hasarı, tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık gibi çeşitli komplikasyonlara yol açabilen kompleks ve heterojen bir hastalıktır. Bu ikincil hastalıklardan kaçınmak için, yağlı karaciğer erken dönemde teşhis edilmeli ve karaciğer, kalp ve diğer organların hastalıkları için ilgili risk değerlendirilmelidir. Bu aşamalardan sonra kişiselleştirilmiş bir önleme ve tedavi geliştirilmesi düşünülmelidir.

Son yıllarda NAFLD araştırmasında birçok yeni bulgu elde edilmiştir. Bir grup araştırmacı en önemli verileri değerlendirmiş ve bir inceleme makalesinde derlemişlerdir. Yazarlar bu çalışmada, olası ikincil hastalıkların oluşumu riskini önlemek için klinikte yeni tanı ve tedavi yaklaşımlarının kullanılmasını önermişlerdir.

Buna göre, yağlı karaciğer için sadece karaciğer enzimleri yüksek olan hastalar değil, aynı zamanda orantısız yağ dağılımı olan insanlar, yani yüksek oranda karın yağı olan veya kalça ve bacak çevresinde yağ oranı düşük olan hastalar da muayene edilmelidir. Araştırmacılar ayrıca, insülin direnci ya da tip 2 diyabet hastaları için de yağlı karaciğer taramasını önermektedir.

Risk Kontrol Altına Alınmalı

Ancak, karaciğerdeki yağ içeriğinin nasıl doğru bir şekilde belirleneceği ile enflamasyon ve fibroz gibi karaciğer hasarlarının nasıl güvenilir bir şekilde tespit edileceği hala bir soru işaretidir. Basit indekslerin veya ultrason muayenelerinin kullanımı, birinci basamakta bunun için uygun görülmektedir. Gerektiği durumlarda hepatologlar, endokrinologlar ve radyologlar gibi uzmanlar, özel manyetik rezonans görüntüleme (MRG) gibi yöntemlerle daha detaylı inceleme yapmayı tercih etmektedirler.

Hastalar yağlı karaciğerden muzdarip ise, genellikle yaşam tarzı müdahalesi ile olumlu etkiler elde edilebilir. Örneğin,vücut ağırlığında yaklaşık %5 oranında bir azalma, karaciğerdeki yağ oranını %30'a kadar azaltabilir. Bununla birlikte, karaciğer iltihabı ve fibrozis riskini azaltmak için, yaklaşık %11'lik bir ağırlık kaybı gereklidir. Eğer böyle bir kilo kaybı sağlanamazsa veya NAFLD'yi düzeltmekte yetersiz kalınırsa, farmakolojik tedavi düşünülmelidir. Ancak bugüne kadar NAFLD için hiçbir ilaç onay almamıştır. Sadece, diyabet ve NAFLD veya obezite ve NAFLD gibi belirli koşullar altında, karaciğerdeki yağlanma, inflamasyon ve fibrozis üzerinde farklı etkileri olan spesifik ilaçlar kullanılabilir.

Araştırmacılar bu veriler ışığında hastaların daha dikkatli taranmasını ve daha spesifik tedavilere gidilmesini önermektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Stefan N, et al. Non-alcoholic fatty liver disease: causes, diagnosis, cardiometabolic consequences, and treatment strategies. The Lancet Diabetes & Endocrinology, 2018; DOI: 10.1016/S2213-8587(18)30154-2

Hastalar Neden Doktorlarına Yalan Söyler?

01 Şubat 2019

Doktorunuz ne sıklıkla egzersiz yaptığınızı sorduğunda, ona dürüst bir cevap verir misiniz? Ya da son zamanlarda nasıl beslendiğinizi sorduğunda cevabınız ne olur? İnsanların çoğu bu sorularda gerçekçi cevaplar vermekten kaçınıyor.

ABD’de yapılan yeni bir araştırmaya göre, ankete katılan kişilerin yüzde 60 ila 80'inin sağlıklarıyla ilgili önemli olabilecek bilgiler hakkında doktorlarıyla paylaşımda bulunmadıkları ortaya çıktı. Diyet ve egzersizle ilgili yanlış bilgilerin yanı sıra, ankete katılanların üçte birinden fazlası doktor tavsiyesine uymadıklarını itiraf etmekten kaçındı. Bazı hastalar ise doktorların tavsiyelerini tam olarak anlamadıklarını itiraf etti.

Katılımcılar niçin şeffaf olmadıklarını açıkladığında, çoğu yargılanmaktan kaçınmak istediklerini ve belirli davranışların ne kadar kötü olduğu hakkında ders almak istemediklerini söyledi. Bu yüzden yarısından fazlası gerçeği söylemekten utandı.

Doktor-hasta ilişkisine dair bu içgörüler, ulusal bir çevrimiçi anketten elde edildi. Bir ankette, yaş ortalaması 36 olan 2.011 katılımcıdan cevaplar alınmışken; ikincisi, ortalama yaşı 61 olan 2.999 katılımcıya uygulandı.

Genç Kadınlarda Bu Davranış Daha Yaygın

Katılımcılara doktor ile hasta iletişiminde gerçeğin saklandığı 7 örnek senaryo verildi ve geçmiş davranışlarına göre bunlardan kendilerine uyan bir senaryo olup olmadığı soruldu. Katılımcılardan daha sonra bu seçimi neden yaptıklarını hatırlamaları istendi. Anket; hekimler, psikologlar, araştırmacılar ve hastalardan alınan verilerle geliştirildi ve genel halkla pilot testler aracılığıyla optimize edildi.

Her iki ankette de daha genç olan ve sağlıklı olduğu bildirilen kadınlar, tıbbi açıdan önemli bilgileri doktorlarına söylemediklerini itiraf ettiler. Bu bilgi, bu fenomenin ne kadar yaygın olduğunu göz ardı ettiğimizi gösteriyor. Hastalar ne yedikleri, ya da ilaçlarını alıp almadıkları hakkında bilgi vermezlerse, bu durum sağlıkları için önemli olumsuz sonuçlara yol açabilir. Özellikle de kronik bir hastalıkları olan hastalarda, hekimlerin tavsiyelerine uyulması daha büyük önem taşımaktadır.

Sorunu daha ayrıntılı olarak anlamak, sorunu düzeltmenin yollarını gösterebilir. Örneğin, hastalar yıllardır tanıdıkları doktorlarla daha açık olabiliyorlar mı? Bu iletişim nasıl iyileştirilebilir? Bazı durumlarda hekimlerin iletişim kurma şekilleri, hastaların tereddütlü hale gelmesine neden olabilir. Bu nedenle hekimlerin de bu konuda dikkatli olmaları önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Levy AG, et al. Prevalence of and Factors Associated With Patient Nondisclosure of Medically Relevant Information to Clinicians. JAMA Network Open, 2018; 1 (7): e185293 DOI: 10.1001/jamanetworaopen.2018.5293

Miyokard İnfarktüsü, Uzak Arterlerde Proenflamatuar Endotel Aktivasyonunu Uyarıyor

31 Ocak 2019

Miyokard enfarktüsü (MI), inme veya ekstremite iskemisi gibi akut aterotrombotik olaylar, farklı vasküler bölgelerde tekrarlayan olaylar için belirgin bir şekilde artmış riske yol açar. MI'dan sonra, vasküler sistemdeki diğer lezyonlar da (inme veya tekrarlayan MI riski), takip eden 6 ila 12 ay boyunca birkaç kat artmıştır. Bu bulgular fokal iskemik olayın aynı zamanda sistemik advers vasküler yanıtlara da yol açabileceğini göstermektedir. Mürin çalışmaları akut MI'nın, enflamatuar Ly-6Chigh monositlerinin splenik üretimini ve mobilizasyonunu, bu hücrelerin ve diğer CD11b+ miyeloid hücrelerinin ilk olaydan haftalar sonra uzak arter plağına artmış girişini tetiklediğini göstermiştir. Farelerdeki MI'ın, enfarktüs geçirmeyen miyokardiyal mikrosirkülasyonda endotelyal hücre adezyon molekülleri için mRNA'nın up-regülasyonuna yol açabileceğine dair bulgular mevcuttur. Bununla birlikte, koroner olmayan bölgeler dahil olmak üzere uzak arteriyel aterosklerotik lezyonlarda endotelyal spesifik değişiklikler hakkında çok az şey bilinmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, MI sonrası uzak damarlarda proenflamatuvar ve protrombotik endotelyal spesifik değişiklikler araştırıldı. Araştırmacılar, vahşi tip, düşük yoğunluklu lipoprotein reseptörü ve Apobec-1 çift sessizleştirilmiş (DKO) aterosklerotik ve Nox-inhibitör aposinin ile tedavi edilen DKO fareleri, başlangıçta ve kapalı göğüs MI'sından 3 ve 21 gün sonra incelediler. Araştırmada p-selektin, vasküler hücre adezyon molekülü (VCAM) -1, von Willebrand faktörü (VWF) A1-alanı domain ve trombosit GPIba'nın ultrasonik moleküler görüntülemesi yapıldı. İntravital mikroskopi ise MI sonrası uzak mikrodolaşımda post-MI lökosit ve trombosit alımını ölçmek için kullanıldı. P-selektin, VCAM-1, VWF-A1 ve trombositler için aortik moleküler görüntüleme, hem vahşi tip hem de DKO fareleri için MI'dan 3 gün sonra birkaç kat arttı. 21 gün sonra, bu değişiklikler vahşi tip farelerde düzelirken, DKO farelerinde devam etti. VWF multimerizasyonunu düzenleyen ADAMTS13 uygulamasından 1 saat sonra trombosit adezyonu sinyali ortadan kalktı. DKO ve vahşi tip farelerde aposinin, moleküler hedefler için MI sonrası artışın önemli ölçüde azaltılmasını sağladı ve trombosit azalması P-selektin ve VCAM-1 sinyalini önemli ölçüde azalttı. İntravital mikroskopide MI, uzak damar lökosit adezyonu, trombosit kümelenmesi veya ağ kompleksleri tespit edildi. Histolojide aortik plağın yüksek riskli enflamatuar özellikleri, MI'dan 21 gün sonra DKO farelerinde artmış olup, bunlar apoksin ile tamamen önlendi.

Hiperlipidemi ile Daha Uzun Enflamasyon

Araştırmacılar akut MI’ın, endotelyal enflamatuar adezyon moleküllerinin up-regülasyonu ve endotelyal ilişkili VWF multimerlerinden trombosit-endotelyal adezyon dahil olmak üzere uzak damarlardaki bir dizi değişikliği uyardığını belirttiler. Bu uzak arteriyel değişikliklerin hiperlipideminin varlığında daha uzun süre devam ettiğini, hızlandırılmış plak gelişimi ve enflamasyon ile ilişkili olduğunu ve Nox inhibisyonu ile zayıflatıldığını aktardılar.

Bilim insanları çalışmalarının MI geçirmiş kişilerde ileride oluşacak diğer kardiyovasküler olayların gelişmenin önlenebilmesi açısından çok önemli olduğunu söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Moccetti et al. Myocardial Infarction Produces Sustained Proinflammatory Endothelial Activation in Remote Arteries, J Am Coll Cardiol 2018;72:1015–26.

ALS Hastalığına Ne Neden Oluyor?

31 Ocak 2019

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), ölümcül nörodejeneratif bir hastalıktır. ALS, İsveç'te her yıl yaklaşık 250 kişiyi etkilemektedir. Bu hastalık 100 yılı aşkın süredir biliniyor olmasına rağmen günümüzde hala bu hastalığı geciktirici etkisi olan tek bir ilaç mevcuttur.

Yeni çalışmalar Alzheimer ve Parkinson Hastalığı gibi sinir sistemini etkileyen çeşitli hastalıklarda, bazı proteinlerin anormal bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

İsveç'te Umeå Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ALS hastalığının nasıl evrimleştiğine dair yeni bir mekanizma bulmuşlardır. Yapılan çalışmada ortaya çıkan sonuçlara göre, bu yeni mekanizma, defektli yapıya sahip proteinlerin deformasyonlarını diğer sağlıklı proteinlere yayması üzerinden işlemektedir.

Çalışmada hedeflenen proteinin ismi süperoksit dismutaz-1 (SOD19)'dir. Bu proteindeki mutasyonların ALS'ye neden olabildiği uzun süredir bilinmektedir. Araştırma ekibi bu çalışmada, proteinin hastalığa nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçlamıştır. Bu amaçla ALS'de oluşturulan protein agregatlarını araştırmak için bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu yeni yöntemle, ALS'nin ortaya çıkışında rol oynayan belirli protein agregatlarının tanımlanması mümkün olabilmektedir. Bu sayede çalışmada hayvan modelleri üzerinde SOD1 proteininin hayvanlardan ve ayrıca insanlardan elde edilen diğer agregatlarının, ALS hastalığını indüklediği gösterilebilmiştir.

Defektli Proteinler Diğerlerini De Bozuyor

Araştırmacılar, farklı yapılar ve yayılma kabiliyetlerine sahip iki farklı protein topluluğunu tanımlamışlardır. Bir tip, daha agresif bir hastalık ilerlemesine yol açmış ve bu da bu agregatların ALS gelişimindeki itici güç olduğunu göstermiştir.

Yeni yöntem kullanılarak, ALS'nin gelişiminin diğer şiddetli sinirsel bozukluklarla aynı prensibi izlediği, hayvan modelleriyle gösterilmiş ve onaylanmıştır. Protein agregatları, sağlıklı proteinlerin yapışmasına ve hastalığın yayılmasına neden olan bir şablon olarak işlev görmektedir. Yanlış katlanmış proteinler aynı türdeki diğer proteinleri toplar ve onları aynı yapıya sahip olması için uyarır. Bu şekilde hastalık, sinir sistemine adım adım yayılır.

Araştırmacılar geliştirdikleri yeni yöntem ile gelecekte bu protein agregatları hedefleyen ilaçların geliştirilebileceğini ve uzun yıllardır çaresiz bir hastalık olarak bilinen ALS hastalığında bir umut ışığı olabileceğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Umea University. "New mechanism for how ALS disease evolves." ScienceDaily. ScienceDaily, 4 September 2018.

Cildimizde Bulunan Ölümcül Bakteri

30 Ocak 2019

MRSA ve E. coli'yi unutun! Antibiyotik direnci nedeniyle giderek daha tehlikeli hale gelen başka bir bakteri var. Dahası bu bakteri gezegendeki her insanın derisinde doğal olarak yaşıyor.

MRSA’nın yakın bir akrabası olan staphylococcus epidermidis, ameliyat sonrası yaşamı tehdit eden enfeksiyonların ana nedenidir. Ancak çoğu zaman klinisyenler ve bilim adamları tarafından göz ardı edilmektedir, çünkü çok yaygın olarak bulunan bir bakteridir. Bath Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, bu organizmanın yarattığı tehdidin ciddi olduğunu ve cerrahi müdahale gerektirecek yüksek enfeksiyon riski taşıyanlar için ekstra önlemler alınması gerektiğini bildirdiler.

Normalde Zararsız Gibi Görünüyor

Araştırmacılar, bu normalde zararsız olan cilt bakterisinde hayatı tehdit eden hastalıklara yol açabilen 61 gen kümesi tanımladılar. Çalışmalarında, bazı vakalarda S. epidermidis'in neden hastalığa neden olduğunu anlayarak, gelecekte ameliyattan önce hangi hastaların en çok enfeksiyon riski altında olduğunu belirleyebileceklerini umuyorlar.

Araştırmacılar kalça veya diz eklemi replasmanı ve kırık fiksasyon ameliyatlarından sonra enfeksiyon geçiren hastalardan örnekler aldılar ve sağlıklı gönüllülerin cildinden sürüntü örnekleri ile karşılaştırdılar. Hastalıklı ve sağlıklı bireylerden alınan örneklerde bulunan bakteri genomlarının genetik varyasyonlarını karşılaştırdılar. Bundan, sağlıklı örneklerin çoğunda mevcut olmayan, hastalığa neden olan bakterilerde 61 farklı gen tespit ettiler.

Hastalığa neden olan genlerin, bakterinin kan dolaşımında çoğalmasına yardımcı olduğu, konakçının immün yanıtını önlediği, hücre yüzeyini yapışkan hale getirdiği, böylece organizmaların biyofilm oluşturabildiğini ve antibiyotiklere karşı dirençli hale gelebildiğini buldular.

Klinik olarak bu patojen her zaman göz ardı edildi, çünkü laboratuvar örneklerinde kontaminant olduğu ya da sadece bilinen bir cerrahi risk olarak kabul edildiği varsayıldı. Ameliyat sonrası enfeksiyonlar ise inanılmaz derecede ciddi ve ölümcül olabilir. Enfeksiyon İngiltere'deki cerrahi sonrası ölümlerin neredeyse üçte birini oluştuyor, bu yüzden riskleri azaltmak için gerekli önlemlerin alınmasının oldukça önemliolduğu vurgulandı.

Literatür talep et

Referanslar :

Meric G, et al. Disease-associated genotypes of the commensal skin bacterium Staphylococcus epidermidis. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-07368-7

Duchenne Musküler Distrofisinde CRISPR Mucizesi

29 Ocak 2019

Kas bütünlüğünü ve işlevini koruyan bir protein olan distrofini kodlayan gendeki mutasyonlar, Duchenne musküler distrofisine (DMD) neden olur. DMD, çocuklarda en yaygın ölümcül genetik hastalıktır. DMD'nin deltaE50-MD köpek modeli, insan DMD genindeki bir "hotspot" a karşılık gelen bir mutasyonu barındırır.

UT Southwestern Medical Center araştırmacıları yaptıkları yeni bir çalışmada,  köpeklerde DMD ilerlemesini durdurmak için CRISPR gen düzenlemesi yöntemini kullanmışlardır. DMD'li köpeklerin kas liflerinde eşi görülmemiş bir iyileşme gözlenmiştir. Araştırmacılar, kas ve kalp dokusunda distrofini normal düzeylerin %92'sine kadar geri kazanmak için tek kesim (single-cut) gen düzenleme tekniğini kullanmışlardır.

Araştırmacılar, DMD hastalarında en sık görülen mutasyon tipini paylaşan dört köpekte bu tekniği uygulamışlardır. Distrofin genini oluşturan 79 ekzondan biri olan ekzon 51'e CRISPR gen düzenleme bileşenlerini sunmak için zararsız bir adenovirüs kullanılmıştır. İntramüsküler verildikten 6 hafta sonra (n = 2) ve sistemik, verildikten 8 hafta sonra (n = 2) distrofin protein ekspresyonu incelenmiştir.

Dolaşım ve Solunum için Asgari Distrofin

CRISPR ile düzenlenmiş ekzon ile birkaç hafta içinde eksik protein, vücudun tamamında kas dokusunda restore edilmiştir. Sistemik verildikten sonra, iskelet kasında distrofin, kas tipine bağlı olarak normalin %3 ila %90'ı arasında değişen seviyeye gelmiştir. Kardiyak kasta, en yüksek dozu alan köpeğin distrofin düzeyleri normalin % 92'sine ulaşmıştır. Tedavi edilen köpeklerde ayrıca gelişmiş kas histolojisi görülmüştür.

Bilim adamları tarafından, hastalara kayda değer bir fayda sağlanabilmesi için en az %15'lik bir barajın gerekli olduğunu tahmin edilmektedir. DMD'li çocukların kalplerinin pompalama gücünü kaybettiğini ve diyaframlarının nefes almak için çok zayıf hale geldiğini ve bu nedenle, bu cesaret verici distrofin ekspresyon seviyesinin bu semptomları engelleyeceğini düşündüklerini belirtmişlerdir.

Araştırmacılar, mutasyona uğramış DNA'nın stratejik noktalarında tek kesimler yaparak farelerde ve insan hücrelerinde DMD mutasyonlarını düzeltmişlerdir. Distrofin seviyelerinin sabit kalmasını ve gen düzenlemelerinin olumsuz yan etkilere sahip olmamasını sağlamak için uzun dönem çalışmalar yürüteceklerini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Leonela Amoasii, John C.W. Hildyard, Hui Li, Efrain Sanchez-Ortiz, Alex Mireault, Daniel Caballero, Rachel Harron, Thaleia-Rengina Stathopoulou, Claire Massey, John M. Shelton, Rhonda Bassel-Duby, Richard J. Piercy, Eric N. Olson. Gene editing restores dystrophin expression in a canine model of Duchenne muscular dystrophy. Science. 2018 Oct 5;362(6410):86-91.

Kızamıktaki Küresel Artış Endişe Yaratıyor

28 Ocak 2019

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri'nden (CDC) edinilen yeni verilere göre, çok sayıda ülke, aşı uygulamalarındaki boşluklar nedeniyle hastalığın şiddetli ve uzun süreli salgınlarına maruz kaldığından, kızamık vakaları 2017 yılında artmıştır. Raporda, 2000 yılından bu yana kızamık bağışıklamaları yoluyla 21 milyondan fazla hayatın kurtarıldığı, ancak yine 2017'de rapor edilen vakaların 2016'ya kıyasla %30 daha fazla olduğu bildirildi. DSÖ Genel Müdür Yardımcısı Dr. Soumya Swaminathan, kızamığın yeniden artmasının, özellikle de kızamığın tamamen ortadan kaldırıldığı veya kaldırılmasının çok yakın olduğu ülkelerde meydana gelen geniş çaplı salgınlar nedeniyle ciddi endişe kaynağı olduğunu belirtti.

Eliminasyon Başarısız

Uzmanlar, aşılanmamış çocukları acilen tespit etmediğimiz ve aşı uygulamalarını artırmadığımız takdirde, toplumu bu yıkıcı, ancak tamamen önlenebilir hastalığa karşı korumak için on yıllar süren ilerlemeyi kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğumuzu belirttiler.

Kızamık oldukça bulaşıcı bir hastalıktır ve ancak iki doz kızamık aşısı ile önlenebilmektedir.  DSÖ’nün yayınladığı raporda, kızamığın eliminasyonu için izlenmesi gereken aşamaların iyi takip edilmediği ifadesi yer almaktadır. Birkaç yıl boyunca, ilk doz kızamık aşısı ile küresel aşılama oranı %85 oranında kalmıştır. Uzmanlar bu değerin salgınları önlemek için ihtiyaç duyulan %95'in çok uzağında olduğunu belirtilmiştir. Rapora göre günümüzde ikinci doz aşılama oranı sadece %67'dir. Aşılama programlarındaki boşluklar ve eksiklikler nedeniyle, dünyanın her bölgesinde kızamık salgınları meydana gelmiş ve 2017 yılında bu durum yaklaşık 110.000 kişinin ölümüne neden olmuştur. Amerika, Doğu Akdeniz Bölgesi ve Avrupa, bu hastalığa bağlı ölümlerde en büyük artışı geçen yıl yaşamıştır.

Artış Endişe Verici Fakat Şaşırtıcı Değil

Aşı İttifakı Gavi'nin CEO'su Seth Berkley’e göre "Kızamık vakalarındaki artış derinden endişe verici, fakat şaşırtıcı değil". Berkley’e göre hastalık ile ilgili rehavet ve Avrupa'da aşılama hakkında yanlış bilgilerin yayılması, Venezuella'da çökmekte olan sağlık sistemi, Afrika'daki kırılganlık ve düşük bağışıklama kapsamı gibi bir çok etken yıllar süren gelişmelerden sonra kızamığın küresel olarak yeniden ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu durumla mücadele etmek için mevcut stratejilerin değişmesi gerekiyor. Daha fazla çaba harcayarak rutin bağışıklama oranını artırmak ve sağlık sistemlerini güçlendirmek gerekiyor. Aksi halde birbirini takip eden salgınları kovalamaya devam edeceğiz.

DSÖ ve CDC, aşılama sistemlerine sürekli yatırım yapılmasına ve bu durumu tersine çevirmek için rutin aşılama hizmetlerini güçlendirmeye yönelik çalışmalara ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Bu çalışmalar özellikle savaşlar ve göçlerden etkilenen insanlar gibi en yoksul, en marjinal topluluklara ulaşmaya odaklanmalıdır. CDC'de hızlandırılmış hastalık kontrolü ve aşı önlenebilir hastalık sürveyansının baş şefi olan Robert Linkins, bağışıklama hizmet sunumunu güçlendirmek ve ihtiyaç duyanlara aşı sağlamak için her fırsatı kullanabilmek adına sürekli yatırımlara ihtiyaç olduğunu belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Dabbagh et al. Progress towards regional measles elimination – worldwide, 2000–2017, WHO Weekly epidemiological record, 30 NOVEMBER 2018, 93th YEAR / No 48, 2018, 93, 649–660

Kanser İmmünoterapisinde NK Hücreleri

28 Ocak 2019

İmmünoterapi, günümüzde kanser tedavisinin önemli bir öğesi haline gelmiş ve çok sayıda farklı malignite türünde yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Ancak, oldukça başarılı anti-tümör etkilerine rağmen, bu ajanlara ortalama olarak hastaların sadece %25'i yanıt vermekte ve bu da aşılması gereken önemli bir durum olarak karışımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve immün direncin üstesinden gelmek için yenilikçi yolları açığa çıkarmak, kanser immünoterapisinde karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarısı büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapinin vaad ettiği başarıyı genişletmek için uygun bir aday olarak göze çarpmaktadır. Yakın zaman önce yapılmış olan bir çalışmada, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yollar belirlenmiş ve elde edilen bu bulguların kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebileceği düşünülmüştür.

Yeni Bir Yolak

Çalışmada aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterilmiştir. Transgenik fareler kullanılarak, tümör eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44’e bağlanması, tümör büyümesini sınırlandırabilmiştir. Ayrıca NKp44'ün bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla korele bulunmuştur.

Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen, immün homeostaza etki eden efektör-hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgulamaktadır. Aynı zamanda, bu ilginç sonuçların klinik uygulamasını etkileyebilecek olan klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği karmaşıklıkların altını çizmektedir.

Kanser immünoterapisi hakkında çok sayıda etkililik çalışmasının yanı sıra, daha iyi hedeflerin belirlenmesi adına yapılan bu tarz çalışmalar sayesinde, klinik etkililik düzeylerinin en üst seviyeye çekilmesi umulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Canter RJ, et al. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018 Aug 7;6(1):79. doi: 10.1186/s40425-018-0392-0.

Yaş, Cinsiyet ve APOE Genotipine Göre 10 Yıllık Demans Riski

25 Ocak 2019

Demans, ileri yaşlarda önemli bir sakatlık sebebidir ve özellikle düşük ve orta gelirli ülkeler başta olmak üzere demansın küresel yaygınlığı artmaktadır. Demans için risk faktörlerinin azaltılması, demans olgularının üçte birini geciktirme veya önleme potansiyeline sahip olabilmektedir. Hedeflenen önleme için yüksek riskli bireyleri tanımlarken yaş, cinsiyet ve apolipoprotein E (APOE) genotipine özgü mutlak riskin tahmini gereklidir. Benzer şekilde, Serebrovasküler hastalık hem morbidite hem de mortalitenin ana nedenidir ve demans gelişimi ile yakından ilişkilidir.

Apolipoprotein E (apoE), periferik ve serebral kolesterol metabolizmasının yanı sıra Alzheimer hastalığında amiloid- β serebral klirensi için çok önemlidir. APOE polimorfizminin ε4 aleli, ilk kez 1993'te kabul edilen ve global olarak doğrulanan, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığında en güçlü genetik risk faktörüdür. APOE'de (rs429358 / ε4, rs7412 / ε2) 2 tek-nükleotid polimorfizmi ile tanımlanan 3 ortak allel olan ε2, ε3 ve ε4'e karşılık gelen üç insan apoE izoformu; apoE2, apoE3 ve apoE4, ε22, ε32, ε33, ε42, ε43 ve ε44 isimli 6 ortak APOE genotipine yol açar. Mevcut kanıtlar, APOE polimorfizminin Alzheimer hastalığı riski ile ilişkili olduğunu düşündürmekle birlikte, demans alt tiplerinin yanı sıra demans için önemli bir risk faktörü olan serebrovasküler hastalıkların rolü, tekrarlanan önceki çalışmalara rağmen bu çalışmada daha az açıktır. Yüksek riskli bireylerde demansa karşı hedefe yönelik önleme sağlamak için gerekli olan yaş, cinsiyet ve APOE genotipine özgü demans için 10 yıllık mutlak risk bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, yaş, cinsiyet ve APOE genotipine göre 10 yıllık mutlak demans riskini belirlemek amaçlanmıştır.

Risk Gruplarını Belirlemek

Araştırmacılar, Kopenhag Genel Nüfus Çalışması'ndan (2003'ten 2014'e kadar) ve Kopenhag Kenti Kalp Çalışması'ndan (1991'den 1994'e ve 2001'den 2003'e kadar) veriler toplamışlardır. Katılımcılara başlangıçta bir anket, fizik muayene ve kan örneklemesi yapılmıştır. Demans ve serebrovasküler hastalık tanısı 10 Kasım 2014 tarihine kadarki Danimarka Ulusal Hasta Kayıtları'ndan alınmıştır. 104.537 birey arasından, APOE ε44 genotipinin taşıyıcıları olan 3.017 kadın ve erkeğin 10 yıllık Alzheimer hastalığının mutlak riskleri sırasıyla 60-69 yaşlarında %7 ve %6, 70-79 yaşlarında %16 ve %12, 80 ve üzeri yaşta %24 ve %19 olarak saptanmıştır. Çalışmada demansı işaret eden değerler sırasıyla %10 ve %8, %22 ve %19, %38 ve %33 olarak belirlenmiştir. Tüm demans için düzeltilmiş risk oranları (HRs), genotip ε22'den ε32'ye ve ε33, ε42, ε43, ε44 arasında bulunmuştur. Car33 taşıyıcılar ile karşılaştırıldığında, Car44 taşıyıcılarının Alzheimer hastalığı (düzeltilmiş HR 8,74), vasküler demans (düzeltilmiş HR 2,87), belirlenemeyen demans (düzeltilmiş HR 4,68) ve tüm bunama (düzeltilmiş HR 5,77) geliştirmeye daha yatkın oldukları görülmüştür.

Araştırmacılar; yaş, cinsiyet ve APOE genotipinin Alzheimer hastalığı ve tüm demanslar için yüksek riskli grupları güçlü bir şekilde tanımladığını belirtmişlerdir. Bu grupların önleyici müdahaleler için potansiyel olarak hedeflenebileceğini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Rasmussen et al. Absolute 10-year risk of dementia by age, sex and APOE genotype: a population-based cohort study, CMAJ 2018 September 4;190:E1033-41.

Prostat Kanserinde Anti-Androjen Tedavi Direncinin Göstergesi Olarak Glutamin

25 Ocak 2019

Amerikan Kanser Derneği'ne göre prostat kanseri, her yıl ABD'de yaklaşık 30.000 kişinin ölümüne neden olan, erkeklerde ölümle sonuçlanmada ikinci sırada gelen kanser türüdür. En sık görülen tip olan adenokarsinom, erken evrelerde tedavi edilebilir ve genellikle tümör büyümesini uyaran bir erkek cinsiyet hormonu olan androjen de dahil olmak üzere terapilere iyi yanıt verir.

Bununla birlikte bazı hastalarda kanser, androjen hedefli tedaviye dirençli hale gelebilir ve böylece kanser tekrar yayılır. Yeni yapılan bir çalışmaya göre bu direncin olası bir nedeni, çalışmadaki bazı adenokarsinoma hücrelerinin, normalde prostat kanseri hastalarının %1'inden azında görülen nadir bir tip olan nöroendokrin kansere dönüşmesine bağlı olduğu şeklindedir.

Bu dönüşüm, nöroendokrin prostat kanserinin özellikle agresif olması, daha kolay metastaz yapması ve hem androjen hedefli tedaviye hem de kemoterapiye daha dirençli olması nedeniyle önemli bir problemdir. Yayınlanan araştırmaya göre, androjen hedefli tedavi alan hastaların yaklaşık dörtte birinin, nöroendokrin prostat kanserinin özelliklerini gösteren ve tedaviye dirençli tümörler ile nüks edebileceği görülmektedir.

Bu süreç hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için, kanser hücrelerinin, tümör yakınındaki destekleyici hücrelerle nasıl etkileştikleri laboratuar fareleri üzerinde incelenmiştir. Bu etkileşimlerin, amino asit glutamin düzeyini arttırdığı ve destekleyici hücreleri kanser hücreleri için yakıt sağlayan fabrikalara dönüştürdüğü keşfedilmiştir.

Glutamin Testi Pratikte Kullanılabilir

Glutaminin kanser gelişimini hızlandırdığı bilinse de, prostat kanseri hücrelerindeki rolünün, adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser hücrelerine dönüşmek üzere yeniden programlanmasını tetiklemesi yeni ve önemli bir bulgudur.

Ekip ayrıca androjen hedefli tedavinin kanser mikro çevresini nasıl etkilediğini de incelemiştir. Bu tür bir terapinin, hücresel ortamı, prostatta adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser tipi hücrelere dönüşmesine yol açacak şekilde değiştirdiği görülmüştür.

Araştırmacılar farelerde bulguların doğrulanmasında son adım olarak, tedaviye yanıt veren prostat kanseri ve tedaviye dirençli prostat kanseri olan küçük hasta gruplarının plazmasında glutamin seviyelerini karşılaştırmıştır. İkinci grupta glutamin düzeylerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur.

Bu bulgunun, prostat kanseri hastalarının tedavisi için potansiyel etkileri vardır. Çalışma, glutamin ölçen basit bir kan testinin, bir prostat kanseri hastasında androjen hedefli terapinin başarısızlık ihtimalini ve hatta tedavi direncinin ne zaman meydana geleceğini tahmin edebilecek bir gösterge olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışma ekibi, bu hipotezi test etmek için yeni çalışmalar yapmayı planlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Mishra R, et al. Stromal epigenetic alterations drive metabolic and neuroendocrine prostate cancer reprogramming. Journal of Clinical Investigation, 2018; DOI: 10.1172/JCI99397

Obezite Hafıza ve Öğrenme Yeteneğini Etkiliyor

24 Ocak 2019

Obezitenin sağlık üzerine çok sayıda olumsuz etkisi olduğu bilinmektedir. Fareler üzerinde yapılan çalışmada elde edilen verilere göre obezite aynı zamanda beyin gücünü de etkileyebilir.

Dünya çapında neredeyse iki milyar yetişkin aşırı kilolu, 600 milyondan fazlası obezdir. Obezite; diyabet ve kalp hastalığı gibi hastalıkların riskini arttırmasının yanı sıra Alzheimer hastalığı gibi bilişsel bozukluklar için bilinen bir risk faktörüdür. Bununla birlikte, obezitede bilişsel azalmaya neden olan hücresel mekanizmalar iyi anlaşılmamıştır.

Çok fazla yağ tüketen fareler de insanlarda olduğu gibi hızla kilo alırlar. Yapılan bir çalışmada yüksek yağlı bir diyetin 12. haftasından sonra farelerin, standart yemle beslenen farelerden neredeyse yüzde 40 daha fazla ağırlığa ulaştığı görülmüştür. Bu obez fareler, Princeton Üniversitesi'nden nörobilimci Elizabeth Gould ve meslektaşlarının yaptığı çalışmada beyin gücü azalması belirtileri göstermişlerdir. Obez fareler, labirentlerden kaçmak ve bir nesnenin konumunu hatırlamakta normal ağırlıktaki farelere göre daha başarısız olmuşlardır.

Mikroglianın Yarattığı Harabiyet

Sinir hücrelerinde dendritik uzantılar, sinir hücresine gelen sinyali almakla görevlidir. Yapılan çalışmalarda normal boyutlu fareler ile karşılaştırıldığında, obez farelerin hipokampusunun çeşitli bölümlerinde beyin yapısı ve öğrenme için önemli olan dendritik uzantıların daha az sayıda bulunduğu görülmüştür.

Dendritik uzantı tahribatı, mikroglia adı verilen bağışıklık hücrelerinden kaynaklanmaktadır. Çalışmalarda obez farelerde daha fazla sayıda aktif mikroglia olduğu görülmüştür. Araştırmacılar obez farelerde mikrogliaya müdahale ettiğinde, dendritik uzantılar korunmuş ve farelerin düşünce testlerindeki performansı gelişmiştir.

Mikroroglial hasarı durdurmanın yollarını bularak dünya çapında tahmini 650 milyon obez yetişkinle ilgili bir endişe olan beyin sorunlarına karşı korumanın sağlanabileceği düşünülmektedir. Obez insanlarda ayrıca Alzheimer riski de daha yüksektir ve bazı araştırmacılar bu hastalıkların gelişiminde mikrogliaları suçlamak gerektiğini savunmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Cope EC, et al. Microglia play an active role in obesity-related cognitive decline. Journal of Neuroscience. Published online September 10, 2018. doi:10.1523/JNEUROSCI.0789-18.2018.

Prionlar Beyni Nasıl İstila Eder?

24 Ocak 2019

Yakın zamanda yayınlanan bir araştırmaya göre, prionların beyne yayılması kan-beyin bariyerinde doğrudan bulaşma ile gerçekleşmemektedir. Çalışma sonuçlarında da belirtildiği gibi, prionların beyne nasıl girdiğinin anlaşılması, beyin dışında enfeksiyon gelişmiş olsa bile nörodejenerasyonun önlenmesi için etkili stratejilerin geliştirilmesine yol açabilmektedir.

Prion hastalıkları veya diğer adıyla bulaşıcı süngerimsi ensefalopatiler (TSE), prion proteininin modifikasyonlarının neden olduğu, tedavisi olmayan beyin hastalıklarıdır. Prionlar; kontamine yiyecekler, cerrahi aletler ve kan yoluyla bulaşabilmektedir. Prionların bulaşması, insanlarda epidemiye ve sığırlarda süngerimsi ensefalopatiye neden olmuş, bunun sonucunda insanlarda varyant Creutzfeldt-Jakob hastalığı görülmüştür . Ayrıca prion ile kontamine hormonların enjeksiyonu yüzlerce TSE vakasıyla sonuçlanmıştır. Gıda veya tıbbi prosedürler yoluyla maruz kalınan prionların beyne yayılmalarını önleyici ilaçlar geliştirmek için, ilk olarak bu yapıların beyinde nasıl yayıldıklarının anlaşılması gerekmektedir.

Geçiş Direkt Sinir Yoluyla Mı?

Yapılan yeni bir çalışmada, kandaki prionların beyne kan damarları yoluyla girip giremeyeceği test edilmiştir. Bu test için, oldukça geçirgen bir kan-beyin bariyerine sahip olacak şekilde genetik olarak modifiye edilmiş fareler kullanılmıştır. Hem genetik olarak modifiye edilmiş, yani kan beyin bariyeri zayıf olan, hem de modifiye edilmemiş farelerin prionlarla enfekte edilmesinden sonra hayatta kalma oranları benzer olmuştur. Bu şaşırtıcı sonuçlar, prionların kan-beyin bariyerinden geçişinin hastalığın gelişimiyle ilgili olmadığını düşündürmektedir. Geçmişteki bulgular ile birlikte ele alındığında, yeni sonuçlar prionların, rabdovirüsler ve herpesvirüslerine benzer şekilde vücudun diğer bölgelerindeki sinirler boyunca ilerleyerek beyne ulaşabileceğini göstermektedir.

Prion nöroinvazyonunun temellerinin anlaşılmasının öneminin yanı sıra, bu sonuçlar, maruziyet durumunda etkili bir profilaksi geliştirilmesi şansını arttırabilir. Bu da, ekstranöral enfeksiyon meydana geldikten sonra bile nörodejenerasyonu önleyebilir.

Araştırmacılar, yapacakları ek çalışmalarla bu geçiş yollarını daha derinlemesine analiz etmeyi ve profilaksi önlemlerini optimize edecek öneriler sunmayı ummaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Keller A, et al. Prion pathogenesis is unaltered in a mouse strain with a permeable blood-brain barrier. PLOS Pathogens, 2018; 14 (11): e1007424 DOI: 10.1371/journal.ppat.1007424

Profesyonel Sporcularda Kardiyovasküler Riskler İncelendi

23 Ocak 2019

35 yaş üstü profesyonel sporcularda ani kardiyak ölümün ana nedeni altta yatan koroner arter hastalığıdır(KAH). Bu grupta çeşitli tarama yöntemleri ile kardiyovasküler hastalıklar tespit edebilirken, bu yöntemler arasında optimal bir tarama yöntemi halen tanımlanmamıştır. Günümüzde genellikle bu amaç için “Herkes için Fiziksel Aktivite Hazırlık Anketi” (PAR-Q +) ve “Amerikan Kalp Derneği (AHA) Katılım Öncesi Tarama Anketi” kullanılmaktadır. Buna rağmen, bu hastaları tespit etmek için daha kapsamlı bir risk değerlendirmesi gerekli olabilmektedir. British Columbia Üniversitesi'nden araştırmacılar, kardiyovasküler riski araştırmak ve usta sporcularda tarama araçlarının etkinliğini değerlendirmek için bir çalışma yaptılar. Bu kesitsel çalışmada, EKG, 14 elementli AHA önerileri ve Framingham Risk Skoru (FRS) dahil olmak üzere, profesyonel sporcularda spora katılım öncesi değerlendirme yapıldı. Bu değerlendirmenin anormal olduğu durumlarda sporcular daha ileri değerlendirmelere alındı. Çalışmada ek olarak tarama araçlarının etkinliği, pozitif öngörme değeri (PPV) ile belirlendi.

Spora katılım öncesi tarama analizine, % 62,7’si erkek ve ortalama yaşları 54,6 ± 9,5 olan 798 sporcu dahil edildi. Sporcular haftada en az üç gün orta şiddetli fiziksel aktiviteye katılıyorlardı. Haftada metabolik eşdeğer görev saati 80,8 ± 44,0 ve ortalama fiziksel aktivite deneyimi 35,1 ± 14,8 yıldı. Katılımcılar; koşuculardan bisikletçilere, triatletlerden kürekçilere ve hokey oyuncularına kadar çeşitli sporcuları içeriyordu. Çalışmada katılımcılara sağlıkları, aile öyküsü ve fiziksel aktivite düzeyleri hakkında bir dizi soru soruldu. Ayrıca kan basıncı kontrol edildi ve bel çevresi ölçüldü. Bazı katılımcılar ek olarak egzersiz stres testinde de yer aldı. Anormal sonuçlara sahip olanlar, kardiyovasküler hastalığa sahip olup olmadıklarını belirlemek için CT koroner anjiyogram gibi daha ileri testlere tabi tutuldular.

Aile Öyküsü Olan Sporcularda Taramalar Çok Önemli

Katılımcıların % 11,4’ünde kardiyovasküler hastalık tespit edildi ve KAH (% 7,9) en yaygın tanıydı. Çalışma grubunun % 8,5'inde yüksek FRS (>% 20) görüldü. 10 sporcuya ciddi KAH tanısı kondu. Bu hastaların tanı sırasında % 90'ı asemptomatikti. Çalışma sırasında, yüksek FRS’nin altta yatan KAH’ın en büyük göstergesi (PPV% 38,2) olduğu görüldü.

Araştırmacılar, profesyonel sporcuların yüksek kardiyovasküler risk altında olduklarını ve kardiyovasküler hastalıklara karşı korunmadığını belirttiler. EKG ve FRS'yi içeren kapsamlı bir spor öncesi katılım taramasının kardiyovasküler hastalığı tespit edebileceğine dikkat çektiler. Egzersiz düzeyine bakılmaksızın, risk faktörleri olanlarda egzersiz stres testi düşünülmesi gerektiğini aktardılar.

Orta yaşlı sporcuların doktorlarının kardiyovasküler risk faktörlerini kontrol etmelerinin, özellikle de yüksek tansiyon, yüksek kolesterol veya ailede kardiyovasküler hastalık öyküsü varsa önemli olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Barbara N Morrison, James McKinney, Saul Isserow, Daniel Lithwick, Jack Taunton, Hamed Nazzari, Astrid M De Souza, Brett Heilbron, Carlee Cater, Mackenzie MacDonald, Benjamin A Hives, Darren E R Warburton. Assessment of cardiovascular risk and preparticipation screening protocols in masters athletes: the Masters Athlete Screening Study (MASS): a cross-sectional study. BMJ Open Sport & Exercise Medicine, 2018; 4 (1): e000370.

Prostat Kanserinde Agresif Seyirle İlişkili Yeni Bir Mutasyon Keşfedildi

23 Ocak 2019

Bilim insanları tarafından, bazı genetik mutasyonlarla prostat kanserinin saldırganlığı, hastalığın gelişme riski ve hastaların daha düşük hayatta kalma oranları arasında bir bağlantı keşfedilmiştir. ANO7 olarak adlandırılan genin, prostat kanseri hastalarının teşhisini iyileştirmede hayati bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.

Günümüz teknolojisinde agresif prostat kanserini erken evrede teşhis etmenin henüz kesin bir yolu bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki gibi genetik mutasyonların, doğru teşhis testlerinin geliştirilmesine yol açması beklenmektedir. Bu da, hastaların mümkün olan en iyi tedaviyi alacağı anlamına gelmektedir.

Araştırmacılar tarafından, 1.700 prostat kanseri hastasından gelen DNA'lar ve hastalıkla ilişkili genetik mutasyonları araştırmak için benzer sayıda sağlıklı erkek üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Daha önceki araştırmalar ANO7 geninin prostat kanseri için önemli bir gen olabileceğini gösterdiğinden, bu çalışmada da özellikle ANO7 genindeki mutasyonlar incelenmiştir. Araştırma Uluslararası Kanser Dergisi'nde yayınlanmış ve İngiltere'deki Dünya Kanser Araştırmaları, Kanser Vakfı, Finlandiya Akademisi, Sigrid Jusélius Vakfı, Turku Üniversitesi Hastanesi ve hükümet araştırma fonu tarafından finanse edilmiştir.

ANO7’de Farklı Mutasyonlar Tanımlandı

Çalışmada, ANO7 genindeki küçük genetik değişikliklerin hastanın agresif prostat kanseri geliştirme riskini arttırdığı görülmüştür. Prostat kanseri tedavisindeki en büyük ihtiyaçlardan biri saldırgan kanserleri erken dönemde teşhis edebilmektir. Bu çalışma sayesinde, ANO7 için yapılacak genetik testlerle erken evrede hastaları tespit etme umudu doğmuştur.

Araştırmada prostat kanseri gelişme riskinin yanı sıra, hastalığın şiddeti ve daha kısa sağkalım ile ilişkili özel genetik mutasyonlar da bulunmuştur. Burada ANO7'nin işlevi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak daha fazla araştırma ile hastalığın tedavisi için yeni yollar geliştirilmesi beklenmektedir.

Bu çalışma her ne kadar büyük bir nüfusa sahip olsa da, çalışmanın esas olarak Kuzey Avrupa'da beyaz bir nüfusa yönelik olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Bulguları doğrulamak için diğer demografik bilgileri de içeren daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kaikkonen E, et al. ANO7 is associated with aggressive prostate cancer. International Journal of Cancer, 2018; DOI: 10.1002/ijc.31746

Beyin Hacmi İle Zeka Doğru Orantılı mıdır?

22 Ocak 2019

İçinde beyni barındırabilecek bir kafatasının fiziksel bir tanımından türetilen ingilizce deyim "highbrow", beyin büyüklüğü ve zeka arasında bir bağlantının varlığına dayanan bir inançtan doğmuştur.

Bu konuda çok sayıda çalışma yapılsa da, sosyoekonomik durum gibi diğer faktörler de işin içine girince, taraf tutma riskinin yüksek olması sebebiyle sağlıklı sonuçlara ulaşmak mümkün olamamıştır.

Pennsylvania Üniversitesi ve Amsterdam Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yönetilen yeni bir çalışma, bağlantıyı netleştirmiştir. Araştırmacılar, bilişsel performans test sonuçları ve elde edilen verilerle, daha önce yapılan çalışmalarla da gösterildiği gibi, beyin hacmi ile bilişsel performans arasında pozitif bir ilişki olduğunu bulmuşlardır. Fakat bu bulgu önemli uyarılar ile birlikte gelmektedir.

Çalışmanın en başından itibaren araştırmacılar, araştırmalarında yanlılık ve karıştırıcı faktörlerin etkilerini en aza indirmeye çalışmışlardır. Araştırmayı önceden kaydettirmiş, yani kendi yöntemlerini yayınlamış ve yayın yapmayı taahhüt etmişlerdir. Analizlerinde ayrıca katılımcıların cinsiyet, yaş, boy, sosyoekonomik durum ve toplum yapılarını sistematik olarak kontrol etmişlerdir.

Daha önceki çalışmalar, beyin büyüklüğü ile bilişsel performans arasında tutarlı bir ilişki saptamıştı, ancak katılımcı sayısı arttıkça bu ilişki zayıflıyor gibi görünmekteydi.

Çalışmada Geniş Bir Grup İncelendi

Çalışma, Birleşik Krallık'ta yarım milyondan fazla insanın bilgi deposu olan Birleşik Krallık Biobank adlı son zamanlarda toplanan bir veri setine dayandırılmıştır. Biobank, katılımcıların sağlık ve genetik bilgilerinin yanı sıra yaklaşık 20.000 kişilik bir alt kümenin beyin taraması görüntülerini de içermektedir. Bu örneklem büyüklüğü devasadır ve bu konuyla ilgili yapılan daha önceki tüm çalışmalardan %70 daha büyüktür. Bu da beyin büyüklüğü ile bilişsel performans arasındaki korelasyonun daha güvenilir bir şekilde test edilmesini sağlamıştır.

Bilişsel performansın ölçülmesi zordur ve araştırmacılar bu çalışmada kullanılan değerlendirmelerin bile zayıflıklara sahip olduğunu belirtmişlerdir. Katılımcılar mantık ve akıl yürütme becerilerini test eden kısa bir anket uygulamışlardır.

Çeşitli değişkenler içeren bir model kullanılarak, daha iyi bilişsel performans ve eğitimsel kazanım için öngörücü olan faktörler incelenmiştir. Boy, sosyoekonomik durum ve genetik yapı gibi diğer faktörler kontrol edilmekle birlikte, toplam beyin hacmi ile net bir pozitif korelasyon görülmüştür. Yani, daha büyük beyne sahip olanlar, daha iyi kavrama yeteneğine sahip ve okullarında aldıkları eğitimlerde daha başarılıydılar.

Bu basitleştirilmiş bir benzeşim olsa da, bir bilgisayar düşünüldüğünde; eğer bilgisayarın daha fazla transistörü varsa bilgi daha hızlı ve daha iyi iletir. Araştırmacılar bu durumun beyinde de aynı olabileceğini düşünmüşlerdir. Daha fazla nörona sahip bir beyin, daha iyi bir bellek veya paralel olarak tamamlanan daha fazla görev anlamına gelir.

Araştırmacılar beyin büyüklüğü ve zeka arasındaki ilişkiye baktıklarında ise farkın çok anlamlı olmadığını görmüşlerdir. Aradaki fark sadece %2 bulunmuştur.

Araştırmacılar gelecekteki çalışmalarında, beynin belirli bölgelerinin veya aralarındaki bağlantının, kavrama yetisine katkıda bulunmada üstün bir rol oynayıp oynamadığını belirlemek için derinlemesine bir analiz yapmayı planlamaktadırlar..

Literatür talep et

Referanslar :

Nave G, et al. Are Bigger Brains Smarter? Evidence From a Large-Scale Preregistered Study. Psychological Science, 2018; 095679761880847 DOI: 10.1177/0956797618808470

Helikobakter Enfeksiyonunda B Hücrelerinin Rolü Nedir?

21 Ocak 2019

B hücreleri, antijene özgü antikorlar üretme ve T hücresi aktivasyonu yeteneklerine sahip olmaları sebebiyle bağışıklık sisteminde pozitif düzenleyiciler olarak bilinirler. Regulatuar B hücreleri (Breg); otoimmün bozukluklar, alerji, enfeksiyöz hastalıklar ve kanser dahil olmak üzere birçok hastalıkta baskın olarak IL-10 üretimi aracılığıyla immünolojik tolerans gelişiminde önemli bir rol oynar.

Bugüne kadar yapılmış olan çeşitli araştırmalarda, birbiri ile örtüşen fenotiplere sahip çeşitli Breg alt kümeleri tanımlanmıştır. Bununla birlikte, helikobakter enfeksiyonunda Breg'lerin rolü çok iyi bilinmemektedir. Türk araştırmacıların da dahil olduğu yeni bir çalışmada, helikobakter ile stimüle olan B hücrelerinin fenotipi ve fonksiyonu araştırılmıştır.

Elde Edilen Bulgular Oldukça Kapsamlı

Araştırma ekibinin elde ettiği sonuçlar, helikobakter felis isimli bakteri ile stimüle olan IL-10- üreten B hücrelerinin (Hfstim-IL-10 + B) B10 ve Transizyonel 2 Marjinal Zon Prekürsör (T2-MZP) hücrelerinden oluştuğunu ve CD9, Tim-1 ve programlanmış ölüm 1 (PD-1) eksprese ettiğini gösterdi. Diğer taraftan, helikobakter felis ile uyarılmış IL-10- üretmeyen B (Hfstim-IL-10- B) hücreleri esas olarak marjinal bölge (MZ) B hücreleridir ve PD-L1 eksprese eden ve TGF-β, IL-6, TNF-a ve IgM ve IgG2b salgılayan hücrelerdir.

Dahası, hem Hfstim-IL-10 + B hücrelerinin hem de Hfstim-IL-10 - B hücrelerinin CD49b + LAG-3 + Tr1 hücrelerini uyardığı da bu çalışma sonucunda gösterildi. Elde edilen bulgular helikobakter enfeksiyonunda Breg’lerin rolü hakkında fikir sahibi olunmasını sağladı.

Bu çalışmada, PD-1 / PD-L1 güdümlü B hücresine bağımlı Tr1 hücre farklılaşması için yeni bir mekanizma açıklanmış oldu. Son olarak araştırma ekibi, Hfstim-IL-10- B hücrelerinin, TGF- β 'ye bağımlı olduğunu düşündüğü Th17 hücre farklılaşmasını indükleme kabiliyetini araştırdılar. Birlikte ele alındığında mevcut çalışma, Hfstim-B hücrelerinin, TGF-y'yi salgılayarak, PD-1 / PD-L1 ekseni ve Th17 hücreleri yoluyla Tr1 hücrelerini uyardığını göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Said SS, et al. Bacterially activated B-cells drive T cell differentiation towards Tr1 through PD-1/PD-L1 expression.

Antibiyotik Sonrası Probiyotik Kullanımının Etkileri İncelendi

18 Ocak 2019

Probiyotikler, milyonlarca insanın mikrobiyomlarını zenginleştirmek veya antibiyotik aldıktan sonra bağırsak ekosistemini geri kazanmak için kullandıkları mikroorganizmalardır. Yine de gerçekten işe yarayıp yaramadıkları ile ilgili yeterli bilgiye henüz erişilebilmiş değildir.

Vücuda probiyotik alındığı zaman insanların mikrobiyomlarında neler olduğunu inceleyen çalışmaların birçoğu bağırsak mikropları için fekal örneklere dayanmaktadır. İsrail'de yapılan yeni araştırmada ise endoskopi ve kolonoskopi sonuçları kullanılmıştır. Başlangıçta kolonoskopik ya da endoskopik görüntülemesi yapılmış olan 15 sağlıklı insan, ticari olarak satılan bir probiyotik takviyesi veya bir plaseboyla beslenmiştir.

Çalışma sonunda çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir. İlk olarak, dışkıda bulunan mikropların, normalde bağırsakta kolonize olan mikroorganizmalardan olmadığı görülmüştür. Ancak araştırmacılara göre bu dışkı örnekleri bağırsakların içinde ne olduğuna dair güvenilir bir gösterge değildir. Bu nedenle endoskopik ve kolonoskopik örneklemenin önemi araştırmacılar tarafından tekrar vurgulanmıştır.

Araştırmada ayrıca, probiyotiklerin bazı insanların gastrointestinal kanalını kolonize ederken, diğerlerinin bağırsak mikrobiyomlarının probiyotikleri dışarı attığı gösterilmiştir. Ancak insanların bu kategorilerden hansine girdiği dışkı örneğiyle anlaşılamamıştır. Probiyotik kolonizasyon paternlerinin bireye büyük ölçüde bağımlı olduğu görülmüştür. Yani, herhangi bir kişinin herhangi bir probiyotikten yararlanabileceği kavramının ampirik olarak yanlış olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Antibiyotik Sonrası Zararlı Olabiliyorlar

Daha sonra araştırmacılar tarafından, antibiyotik kullanımının ardından mikrobiyomu geri kazanma umuduyla probiyotik alan kişilerin mikrobiyomuna ne olduğu değerlendirilmiştir. Yirmi bir gönüllü, aynı antibiyotik tedavisini almış ve daha sonra bu gönüllüler üç gruba ayrılmıştır. İlk grubun mikrobiyomunun kendi başına iyileşmesine izin verilirken, ikinci gruba probiyotik verilmiştir. Üçüncü grup ise, bir fekal mikrobiyota transplantı ile kendi orijinal pre-antibiyotik mikrobiyomunun bir dozu ile tedavi edilmiştir.

Probiyotik bakteriler ikinci gruptaki herkesin bağırsaklarını kolaylıkla kolonize etmiştir. Ancak bu durum, kişilerin normal mikrobiyomunun geri dönmesini 6 aya kadar engellemiştir. Probiyotikler, mikrobiyomun orijinal durumuna geri dönmesini çok güçlü bir şekilde ve ısrarla engellemiştir. Bu olumsuz etki bugüne kadar yapılan hiçbir çalışmada açıklanmamıştır. Karşıt etki, fekal mikrobiyal transplantı ile kendi antibiyotik öncesi mikrobiyomu verilen hastalarda gözlenmiştir. Lokal bağırsak mikrobiyolojisi günler içinde normale dönmüştür.

Çalışma sonucunda araştırmacılar probiyotiklerin her zaman zararsız olmadıklarını ve etkili olmaları için formüllerinin bireye uyarlanması gerektiğini vurgulamışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zmora N, et al. Personalized Gut Mucosal Colonization Resistance to Empiric Probiotics Is Associated with Unique Host and Microbiome Features. Cell. Volume 174, Issue 6, P1388-1405.E21, September 06, 2018. DOI:https://doi.org/10.1016/j.cell.2018.08.041

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image