Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Antikorlar Akciğer Kanserinin Erken Tanısında Yardımcı Olabilir

04 Şubat 2016

Amerikada yılda 158.000, dünyada 1.6 milyon ölüm oranı ile ile akciğer kanseri en çok ölüme neden olan kanser olarak öncülük ediyor. Çoğunlukla yayıldıktan sonra teşhis koyulabilen bu hastalıkta 5 yıllık hayatta kalma oranı sadece %17 iken, ilerlemiş hastalıklarda bu oran %4 olarak görülüyor. Eğer erken teşhis yapılabilir ise sağkalım %55'e kadar yükseliyor.

LDCT; sigara/yüksek yaş gibi faktörelere sahip riskli hastalarda erken tanı için kullanılabilen bir yöntemken, mortaliteyi düşürme oranı %20 gibi görülmektedir. Ayrıca LDCT'nin tespit ettiği nodül gibi lezyonlar her zaman kanser çıkmamakta, kansere dönüşmemektedir. Bu yüzden araştırmacılar LDCT'te saptanan benign nodüller ve kanseri ayırt etmek bir çalışma dizayn ettiler. Bu amaçla 40 erken evre akciğer kanser hastasının programlanabilir nükleik asit dizilerini kullandılar. Kontrol grubu olarak onlarda özel antikorların olup olmadığını göstermek için araştırmacılar 40 sigara içen kişiyi seçti ve hiç birinde 10.000 proteinin panelinin kanser spesifik otoantikorlarları görülmemiş.

Araştırmanın sonunda ise sigara içen  kişilerde akciğer kanseri olup olmadığını gösterebilecek 17 potansiyel protein adayı belirleyebilmişler ve enzime bağlı immüno emilim yöntemi ile 17 protein panelini kullanarak daha ayrıntılı bir araştırmaya başladılar. Bu çalışmada ise 137 akciğer kanseri hastası, 127 sigara içen kontrol grubu ve 170 iyi huylu akciğer nodülü olan kişilerin ayrımını yapabilmek için otoantikorlarlar için tekrar test ediyorlar.

Erken tanının çok büyük öneme sahip olduğu bu agresif kanser türünde tanıya yönelik atılmış olan bu adam çok heyecan verici olmakla birlikte daha geniş hasta popülasyonlarında da testin tutarlılığı test edilmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

  1. Jie Wang, PhD et al. Comparative Study of Autoantibody Responses between Lung Adenocarcinoma and Benign Pulmonary Nodules.Journal of Thoracic Oncology, February 2016 DOI:10.1016/j.jtho.2015.11.011

Kanserlerin Yeniden Sınıflandırılması Önerildi

15 Ağustos 2018

Kanserler geleneksel olarak, meme veya akciğerleri gibi, kaynaklandıkları bölgeye göre sınıflandırılmış ve tedavi edilmiştir. Ancak, bilimin ilerlemesi ve biyobelirteçlerin tedavi kararında daha ön plana çıkmaları sayesinde bu yaklaşımın değiştirilmesi gündeme gelmeye başladı. Yeni bir çalışmada bilim insanları tümörlerin hem genetik hem de hücresel düzeyde hangi benzerlik ve farklılıklara sahip olduklarını görmek için, en yaygın 23 tümör tipinin yanı sıra 10 tane de nadir olanı analiz ettiler.

Bu analizin sonucunda kilit moleküler benzerlikleri paylaşan kanser kümelerinin yaklaşık üçte ikisinin vücudun birden fazla bölgesinde bulunduğunu bulmuşlardır. Hatta bir tümör tipi vücudun 25 farklı kısmında tespit edildi; yani geleneksel yaklaşımla aynı tümör hangi alanda bulunduğuna göre farklı şekilde tedavi edileceği anlamına geliyordu.

Ayrıca, akciğer ve meme gibi yaygın kanserlerin birden fazla kanser türüne ayrıştırılabildiğini de buldular.

California'daki Buck Enstitüsü'nden Prof. Christopher Benz, bu bulguların anlamlı olduğunu, çünkü hastaların her zaman en etkili tedaviyi almayacağı anlamına geldiğini söyledi. Örneğin, bazı durumlarda, bir tür kansere yönelik ilaçların (mesane gibi) akciğer kanseri gibi bir diğerini tedavi etmek için kullanılması gerektiğini söyledi. Profesör, "Hastalar, eğer tümörler ilk önce genomik ve moleküler makyajlarına göre sınıflandırılabiliyorsa, başarılı tedavide en iyi şeye sahip olacaklar" dedi.

Kanserin Moleküler Tipine Göre Tedavinin Şekillendirilmesi Gündemde
 

Bu yaklaşım yerleştiği zaman romatoid artrit gibi diğer durumların tedavisinde kullanılan ilaçlar da nihayetinde kanserle savaşmak için yeniden kullanılabilir. Diğer bazı durumlarda, tedavi edilmesi daha zor olan kanserler, ilaçların bir kombinasyonunu gerektirebilir.

Yeni ilaçların onaylanmasındaki zorluk nedeniyle yeni tedavilerin kullanıma girmesi uzun süre alabileceği için Prof Benz, ilaç şirketlerinin ve onkoloji enstitülerinin daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşabilmek için birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Profesör, "Kanserdeki ders kitaplarını yeniden yazmanın ve klinik onkolojide siloları parçalamanın zamanı geldi. Çünkü bu durum hastaların kanser sınıflandırmasındaki bu paradigma kaymasından faydalanmasını zorlaştırıyor." dedi.

Belirli bir tedaviden yararlanma olasılığı en yüksek olan hastaları tanımlamak da klinik çalışmaların iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Gerçek sınav şimdi bu bilgiyi pratiğe dökecek ve hastalara bu şekilde davranmanın daha fazla hayat kurtarmaya yardımcı olup olmadığını bulmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.bbc.com/news/health-43659760 

Akciğer Kanseri Tarama Oranları Hala Çok Düşük

26 Temmuz 2018

2013 yılında mevcut USPSTF (ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücü ) önerileri yeniden gözden geçirildi ve 55-80 yaş arası hastalarda ya şimdiki ya da eski ağır sigara içen hastalar için yıllık düşük doz BT taraması yapılması önerildi. Bu düzey yılda ≥30 paket sigara içilmesi şeklinde tanımlanır. 2012 yılında ASCO ve Amerikan Göğüs Hastalıkları Koleji tarafından ortak bir kılavuz yayınlanmıştır. Medicare ve Medicaid Services (CMS) Merkezleri de akciğer kanseri taraması için düşük doz BT taramalarını içerecek şekilde Medicare kapsamını genişletmiştir.

Uygulamadan bu yana geçen süreye ve her yıl binlerce akciğer kanseri ölümünü önleme potansiyeline rağmen, yıllık düşük doz BT taraması ise ulusal düzeyde sadece % 1.9 olarak tespit edildi. Bu, özellikle de kanserdeki diğer bilinen taramalarla karşılaştırıldığı zaman ve USPSTF tavsiyelerini takiben yetersiz kalmaktadır.

Tarama Oranı Potansiyelin Sadece %2’sine Ulaşabilmiş

Çalışmada, araştırmacılar, 2016 Amerikan Radyoloji Kliniği'nin Akciğer Kanseri Tarama Kaydından, radyografik tarama merkezlerinde düşük doz BT taraması alan kişilerin verilerini kullandılar. Bu veriler daha sonra, USPSTF tavsiyelerine göre, taranması uygun sigara içenlerin sayısını tahmin eden 2015 Ulusal Sağlık Görüşme Anketi'nin bulguları ile karşılaştırıldı. Dahası, veriler Kuzeydoğu, Batı, Ortabatı ve Güney bölgesinin 4 ABD nüfus bölgesi arasında karşılaştırıldı. Analiz, akciğer kanseri öyküsü olmayan ve eksik veri bulunan hastaları içermedi.

Genel olarak, sonuçlar toplam 1796 tarama merkezinin 7,612,975 şimdiki ve eski ağır sigara içenlerini tarayabileceğini göstermekle birlikte, sadece 141.260 kişiye düşük doz BT taraması uygulanmış yani % 1.9 oranında bir ulusal tarama oranına ulaşabilmiş. Tarama oranları, düşük doz BT taramalarının sayısının, standart öneriler doğrultusunda tarama için uygun sigara içenlerin sayısına bölünmesiyle hesaplandı.

Veriler Kuzeydoğunun, en yüksek tarama oranına sahip olduğunu gösterdi (% 3,5, 40,105 tarama), ardından Orta Batı % 1.9’luk (38,931) oranıyla ikinci sırayı aldı. Kuzeydoğu ve Orta Batı bölgeleri sırasıyla 404 ve 497 tarama alanı ve 1,152,141 ve 2,020,045 uygun sigara içicisine sahipti.

Güney bölgesi 663 akredite tarama alanı ile 4 bölgenin en büyüğüydü ve tarama için en fazla sigara içen kişiye (3,072,095) sahipti. Ancak, tarama oranı ülkedeki ikinci en düşük tarama oranı olarak belirlenen % 1.6 (47,966) olarak saptandı.

Batı'daki bulgular, bu bölgenin en düşük akredite tarama alanı (232) ve en düşük tarama oranının % 1,0 olduğunu göstermiştir. Bu bölgede 1,368,694 uygun sigara içicisi vardı ve 14.080'i tarandı.

Akciğer kanseri günümüzde hala en yaygın görülen ve en çok ölüme sebep olan kanser türü olduğu için bu düşük tarama düzeylerinin nedeninin araştırılması ve tarama oranlarının artırılması için daha fazla çaba harcanması gerekiyor.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Sigara Kullanımının Önlenmesi Kanser Sıklığını Ne Kadar Azaltabilir?

29 Haziran 2018

Sigara ve tütün kullanımı, kanserin bilinen en önde gelennedenlerinden biridir ve dünya çapında kanserin önlenebilir nedenlerine bakıldığında da yine ilk sırada bulunmaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılmış olan yeni bir çalışmanın amacı, tütün içiciliğine bağlı İskandinav ülkelerindeki kanser yükünün oranını ölçmek ve sigara içme prevalansındaki değişikliklerle kanser önleme potansiyelini tahmin etmekti. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayın haline dönüştürüldü. Önleme makro simülasyon modelinden yararlanılarak, Kuzey Avrupa ülkelerindeki kanser vakalarının 30 yıl boyunca (2016-2045), 13 kanser bölgesi için, sigara içme prevalansının farklı senaryoları altında tahmin edilmesi ve sabit prevalans hüküm sürdüğü takdirde öngörülen vaka sayısının değişimi değerlendirildi.

430 bin Kanser Vakasından Kaçınmak Mümkün

2016 yılından itibaren sigara içilmemesi durumunda, Kuzey Avrupa ülkelerinde 30 yıllık dönemde, incelenen 13 kanser bölgesi için toplam 2,2 milyon olarak beklenen kanser vakasının 430.000’inden kaçınılması mümkün olabilir. Sigara içme prevalansı 2030 yılına kadar % 5'e ve 2040'da % 2'ye düşerse, 230.000 kanser vakasından kaçınılabilir. Sigara içme prevalansının en yüksek olduğu ve birçok Avrupa ülkesindeki yaygınlığa benzer olan Danimarka'da, bu çalışmada incelenen Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki en büyük kanserden kaçınma oranını elde etmek mümkündür.

Sigara içme prevalansını azaltmak mümkün olursa, İskandinav ülkelerinde çok miktarda kanser önlenebilir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Kuzey ülkelerinde tütün içiciliğinin yaygınlığını azaltmaya yönelik birincil önleme programlarının potansiyel etkisini ve önemini anlamak için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Andersson TM, et al. Tackling the tobacco epidemic in the Nordic countries and lower cancer incidence by 1/5 in a 30-year period-The effect of envisaged scenarios changing smoking prevalence. Eur J Cancer. 2018 Mar 29. pii: S0959-8049(18)30239-9. doi: 10.1016/j.ejca.2018.02.031. [Epub ahead of print]

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Akciğer Kanserinde Yutma Zorluğu ve Yaşam Kalitesi

19 Eylül 2017

İleri evre akciğer kanserinde, doğrudan tümör invazyonu veya sinir basısı nedeniyle disfaji yani yutma bozukluğu görülebilir. Bunun yanı sıra anti-kanser tedavileri ve eşlik eden hastalık durumları da disfajik semptomlara neden olabilir. Akciğer kanserli hastalardaki disfajik semptomları gidermek için konuşma ve dil terapisinin yanı sıra tıbbi ve cerrahi müdahaleler kullanılabilir. Akciğer kanseri hastaları için potansiyel olarak kısa prognoz göz önüne alındığında, bu hastalardaki bakımın amacı semptom yükünü azaltmak ve yaşam kalitesini en üst düzeye çıkarmak olmalıdır. Bu amaca yönelik olarak, yutma zorlukları da tanınmalı ve tedavi edilmelidir.

Yeni bir çalışmada, ileri evre akciğer kanseri olan hastalarda disfajinin yaygınlığı yaşam kalitesi üzerinki etkisi saptanmaya çalışıldı. Bu amaçla tek merkezli, prospektif, araştırmacı bir çalışma yapıldı. Disfajinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek için daha önce valide edilmiş olan, EAT-10 değerlendirmesi ve SWAL-QOL değerlendirmesi kullanıldı. Çalışmada yer alan yetmiş iki katılımcı, EAT-10 değerlendirmesinin tamamlanmasından sonra disfaji yaşadığı tespit edilen% 18.1’lik kitleye denk gelmekteydi. SWAL-QOL kullanılarak daha ileri düzeyde değerlendirildiğinde, bu hastalarda yorgunluk ve yemek zamanı süresinin artması, besin seçimi zorlukları ve yeme tutkusu azalması nedeniyle azalmış yaşam kalitesi kaydedildi. Hastalarda ayrıca sık boğaz temizleme, öksürme ve farengeal tıkanıklık hissi bildirildi. Bu çalışmanın da onayladığı şekilde disfaji, ileri evre akciğer kanserinde yaşam kalitesini etkileyebilecek potansiyel bir semptomdur. Hastalar, bakıcılar ve sağlık uzmanları bunun farkında olmalı ve gerekli önlemler erkenden alınmalıdır. Bu rahatsız edici durumun optimal yönetimini belirlemek içinse daha yaygın popülasyonlarda girişimsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Brady GC et al. An investigation of the prevalence of swallowing difficulties and impact on quality of life in patients with advanced lung cancer. Support Care Cancer. 2017 Sep 2. doi: 10.1007/s00520-017-3858-6. [Epub ahead of print]

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

Genç ve Genç Yetişkin 5 yıllık Sağ Kalımlı Kanser Hastaları Arasında Kardiyak Mortalite Riski

02 Ocak 2017

Hayatta kalan genç ve genç yetişkin kanser hastaları ile ilgili yeterince çalışma olmadığı herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Bu konuda bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu yetişkinlik ya da çocukluk çağının spesifik kanserlerine odaklanmıştır. Bu kişilerin uzun dönem advers sağlık riskleri, özellikle de kardiyotoksik tedavilerin kullanıldığı diğer kanser popülasyonlarında kardiyak hastalıklardaki artış ile ilgili çok az şey bilinmektedir.

İngiltere’den bir grup araştırmacı genç ve genç yetişkin 5 yıllık sağ kalımlı kanser hastaları arasında uzun dönem kardiyak mortalite riskini araştıran bir çalışma yaptılar. Bu büyük ölçekli popülasyon tabanlı çalışmaya 15-39 yaşları arasında, 1971-2006 yılları arasında tanı almış, 5 yıllık sağ kalıma sahip, 200,945 kişilik hasta grubunu dahil ettiler. Çalışmaya beyin ya da mesane tümörü dışında malign tümör tanılı bireyler dahil edildi. Standardize mortalite oranları, mutlak exess riskleri ve kümülatif riskleri hesapladılar. 

Araştırmacılar 200,945 kişiden 2,016 kişinin kardiyak hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördüler. Tüm kanser tipleri toplandığında, tüm kardiyak hastalık toplamı için standardize mortalite oranlarının 15-19 yaş arasında tanı alan bireylerde daha fazla olduğunu, 35-39 yaş arasındaki bireyler için ise 1,2 daha az olduğunu buldular. Benzer patern iskemik kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları ve kardiyomiyopatiler için hem standardize mortalite oranları hem de mutlak artmış riskler için de gözlendi. Genel popülasyondan beklenene göre Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 3,8, akut miyeloid lösemi sağ kalanlarında 2,7, mesane kanseri dışında genitoüriner kanser sağ kalanlarında 2, non-Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 1,7, akciğer kanseri sağ kalanlarında 1,7, akut miyeloid dışında lösemi sağ kalanlarında 1,6, santral sinir sistemi tümörleri sağ kalanlarında 1,4, servikal kanser sağ kalanlarında 1,3 ve meme kanseri sağ kalanlarında 1,2 kat daha fazla kardiyak ölüm sayısına rastladılar. 60 yaşın üzerindeki Hodgkin lenfoma sağ kalanları arasında toplam artmış ölüm sayısının neredeyse %30’u kalp hastalıkları nedeniyleydi. Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında kanser tanısının konulduğu yaşın sonrasında kardiyak nedenlerle gelişebilecek mortalite riskine karar vermede oldukça kritik olduğu sonucuna vardılar. Yaptıkları çalışma ile ilk kez uzun dönem izlemle geniş popülasyon tabanlı bir hasta grubundan 15-39 yaşları arasında kanser tanısı almış bireylerde sonrasında kardiyak ölüm riskinin hesaplandığını belirterek elde edilen verilerin kanıt tabanlı izlem kılavuzları geliştirilmesinde başlangıç temeli sağladığının altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Henson et al. Cardiac Mortality Among 200 000 Five-Year Survivors of Cancer Diagnosed at 15 to 39 Years of Age The Teenage and Young Adult Cancer Survivor Study, Circulation 2016;134:1519–1531

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Akciğer Kanserinde Erken Tanının Önemi

13 Temmuz 2016

Akciğer kanseri diğer tüm kanser türlerinden daha fazla ölüme yol açıyor. Örneğin Birleşik Krallık’ta 2012 yılında 35.370 insan akciğer kanseri sebebiyle öldü. Akciğer kanserinde ölüm oranlarının bu kadar yüksek olmasının başlıca sebebi ise hastaların %70’inin ileri evrelerde tanı alıyor olmasına bağlı. Tedavi başarısı erken tanı ile mümkün olabilmekte.

Birleşik Krallık’ta yapılan bir kanser tarama araştırmasında erken tanının tedavi başarısı üzerindeki etkisi araştırıldı. Akciğer kanseri taraması ve olağan durumun kıyaslandığı UKLS çalışması randomize olarak, Liverpool Üniversitesi önderliğinde çok merkezli olarak gerçekleştirildi.

UKLS çalışmasında 4055 kişi yüksek riskli bireylerin belirlenebilmesi amacıyla popülasyon temelli bir anket uygulaması ile değerlendirildi. Tarama kolunda tarama amaçlı kullanılan yöntem düşük dansiteli bilgisayarlı tomografi ya da özel ekipman eşliğindeki x ışınlı radyografi ile yapıldı.

ABD merkezli yapılan bir çalışmada yüksek riskli bireylerde akciğer kanseri taraması ile mortalitenin %20 olasılıkla düşürüldüğü gözlenmişti. Bu çalışmada da benzer sonuçlar elde edildi. Dahası çok erkentanı alan hastaların %73 olasılıkla beş yıl boyunca sağ kalabilecekleri ve %80’inden fazlasında cerrahi girişimler uygulanabildiği gösterildi.

Çalışmada ek olarak farmakoekonomik değerlendirme de yapıldı ve akciğer kanseri taramasının maliyet etkin bir yöntem olduğu tespit edildi.

Çalışmanın sonuçları çok değerli olsa da baş araştırmacı Prof Dr John Field: "mortalite verisi açısından „Dutch CT „ çalışmasının sonuçları da beklenmesi gerekir ve bu çalışma sonucunun da destekleyici olması durumunda ulusal bir akciğer kanseri programı başlatılması hedeflenebilir." dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

 John K Field, et al. The UK Lung Cancer Screening Trial: a pilot randomised controlled trial of low-dose computed tomography screening for the early detection of lung cancer. Health Technology Assessment, 2016; 20 (40): 1 DOI: 10.3310/hta20400

Bardağın Yarısı Dolu

08 Haziran 2016

Amerikan Kanser Derneği dergisinde ( CA: A Cancer Journal for Clinicians) yer alan rapora göre önleme, erken teşhis ve mevcut tedavi araçları açısından en iyi gelişmelerin akciğer, kolon, meme ve prostat kanserinde olduğu görüldü. Daha fazla ilerlemenin nasıl sağlanacağı, bu alanlarda politika yapıcıların ve Amerikan toplumunun herkese ulaşabilecek bakımın ve yardımın en iyi şekilde sağlanması konusunda nasıl işbirliği yapacağı ile yakından ilişkili olduğu belirtildi.

1996 yılında Amerika'daki kansere bağlı ölüm oranlarının pik yaptığı yıl olarak tahmin edilen 1990 yılının oranlarını %50 oranında düşürmeyi hedeflemişti. Elbette bu hedefler tek yönlü değil, multisektörel yaklaşımlar gerektirmekteydi.

Colorado Üniversitesinden Tim Byers liderliğinde yapılan 1990-2015 yılları arasındaki kansere bağlı ölüm oranlarının rapor analizi şu şekilde;
-2015 yılında kansere bağlı ölüm oranı erkeklerde %32 kadınlarda %22, genel toplamda %26 oranında düştü.
-Erkekler arasında akciğer kanserine bağlı ölüm oranı %45, kolorektal kansere bağlı ölüm oranı %47, prostat kanserine bağlı ölüm oranı ise %53 oranında düştü.
-Kadınlar arasında mortalite oranı kolorektal kanserde %44, meme kanserinde %39, akciğer kanserinde ise %8 oranında azaldı.
-Diğer bütün kanser mortalite oranlarındaki düşüşler belirgin (erkeklerde %13, kadınlarda %17)
-Erken tanı-tedavideki gelişmeler  ve tütün kontrol programları bu düşüşteki en önemli faktörler olarak görülmekte

Yeni hedefler belirlenirken yeni erken tanı ve tedavi imkanlarının geliştirilmesi ve daha önce uygulanmış olan pozitif geri bildirim alınan uygulamaların geliştirilerek sürdürülmesi göz önüne alınarak oluştulması gerektiği önerilmiş.

Rapora göre hedeflere tam olarak ulaşılamaması avantaj olarak görülerek, 1990-2015 arası belirlenen hedefler ile alınan sonuçlar incelendiğinde sonuçlara bardağın yarısı dolu mantığı ile bakılmalı. Bu gelişme ile en azından insanlar kanserle ilgili kadercilik gibi yaklaşımları ortadan kaldıracak ve hedeflere ulaşabilmenin mümkün olduğunu gösterecektir.

Rapor aynı zamanda bizlere en önemli başarıların yenilenen ve çabalanan alanında elde edildiğine dair değerli bilgilerde veriyor. Ayrıca bundan sonra belirlenecek olan hedeflerin çok düşük olması ya da gerçekçi olmayan hedefler koyulması açısından yön gösterici.

Sonuç olarak rapora göre Amerika'daki sivil toplum örgütleri de dahil olmak üzere birçok sektör kansere bağlı ölüm oranlarını düşürebilmek için  gelirler, bakım durumu birçok sosyal çevresel faktörler gibi kanser belirleyicileri ile ilgili konularda birlikte çalışmalıdır. Politikacılar ve toplum kanseri daha iyi anlayabilmek ve yenebilmek için gösterdikleri çaba bizlerin ne kadar ilerlediğinin belirleyicisi olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Tim Byers et al.The American Cancer Society Challenge Goal to Reduce US Cancer Mortality by 50% Between 1990 and 2015: Results and Reflections.CA: A Cancer J Clin, 2016 DOI:10.3322/caac.21348

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

Akciğer Kanserinde Kas Kaybı ve Mortalite

26 Mayıs 2016

Kansere bağlı oluşan kaşekside en önemli göstergelerden biri kas kaybıdır ve hastaların tedavi sonuçlarının kötü olacağını gösterir. Ancak ek taramalara duyulan ihtiyacın az olması ve mevcut taramaların duyarlılığının düşük olması sebebiyle sarkopeni yani kas yıkımı ölçümünde kullanılması önerilen yöntemler sınırlı kalmaktadır.

ABD merkezli bir grup araştırmacı pektoralis kası bölgesinin göğüs BT taraması ile objektif olarak taranmasının küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) genel sağ kalım ile ilişkili olabileceği hipotezi ile bir araştırma yaptılar.

Prospektif kurulumlu akciğer kanseri kohortundaki 250 hastanın başlangıç tomografileriyle kıyaslamalı olarak hastalar takip edildi. Takip sırasında tümör, akciğer ve hasta sonuçlarına göre körleme uygulandı.

Boyut olarak bakıldığında erkeklerin pektoralis major (PMA) kas boyutunun kadınlardan anlamlı bir şekilde daha büyük olduğu, kadınların 26,19 cm2 kas boyutuna karşı erkeklerin ortalama 37,59 cm2 kasa sahip olduğu tespit edildi. Yaş ve vücut kitle indeksi ile PMA’nın direk ilişkili olduğu tespit edildi.

Yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, kronik bronşit, amfizem, histoloji, evre, kemoterapi, radyasyon, cerrahi, vücut kitle indeksi ve ECOG performans durumuna göre veriler düzenlendiği zaman, alt pektoral kas bölgesinin tanı sırasında ölüm riskinde anlamlı bir artışla ilişkili olduğu tespit edildi.

Bu çalışma ile sarkopeniye bağlı olarak azalmış akciğer kanseri sağ kalımında bilgisayarlı tomografi ile pektoral kas ölçümünün değerli bir belirteç olabileceği gösterilmiş oldu. 

Literatür talep et

Referanslar :

 Kinsey CM et al. Lower Pectoralis Muscle Area is Associated with a Worse Overall Survival in Non- Small Cell Lung Cancer. Cancer Epidemiol Biomarkers Prev. 2016 May 19. pii: cebp.1067.2015. [Epub ahead of print]

Akciğer Kanseri Açısından Yüksek Riskli Kişilerde Yıllık Görüntüleme Gerekmeyebilir

17 Mart 2016

Çalışmaya göre çok sigara içen insanlarda bile başlangıç düşük yoğunluklu bilgisayarlı tomografilerinin düzeldiği kişilerde akciğer kanseri görülme sıklığında belirgin bir düşüş görülüyor, araştırmacılar ise aldıkları sonuçlara göre tarama sıklığının azaltılmasını öneriyorlar. 

Kişilerin yıllık tarama programlarının düşürülmesinin sağlık harcamalarını yüksek miktarda düşüreceğini söyleyen ve sağlık politikaları açısından da çok önemli olduğunu düşünen araştırmacılara göre yıllık tarama programlarının düzenlenmesi ayrıca hastaların radyasyon maruziyetini azaltırken, yanlış pozitiflik oranlarını da düşürebilir. National Lung Screening Trial datalarının analiz edildiği geniş kapsamlı ve prospektif yapılan araştırmada çalışma grubu sigarayı bırakmış olan ve akciğer kanseri erken teşhis amaçlı üç yıllık düşük BT ya da akciğer grafisi yapılmış olan kişiler arasından randomize seçildi. Hastalar 55-74 yaşları arasında iken hepsi ortalama 30 yıl sigara kullanan kişilerden (30 yıl boyunca günde 1 paket ya da 15 yıl boyunca günde 2 paket) oluşturuldu. 3 yıllık düşük doz BT taramalarında bulguları negatifleşen hastalar tespit edilerek akciğer kanseri insidansı ve akciğer kanserine bağlı ölümlerde farklılık olup olmadığını görmek için düşük doz BT taramasında anomalilerin devam ettiği hastalar ile kıyaslandı.

Çalışma sonunda başlangıç BT bulgularının negatif olduğu tespit edilmiş olan 19.066 hastanın 444’ünde (% 2) akciğer kanseri gelişirken, negatif görüntülemeden sonraki yıl içerisinde olan ve yıllık düşük doz BT taraması zamanı gelmemiş olan 17 hastada (bütün düşük doz BT taraması yapılan hastaların % 0.09’) akciğer kanseri gelişmiş. Ayrıca 75 hastada ( başlangıçta negatif olan bütün hastaların % 0.4’ü) birinci ve ikinci yıllık tarama arasında akciğer kanseri gelişmiş. Başlangıç taraması negatif olan hastaların içinde ilk yıllık görüntülemede akciğer kanseri insidansı % 0.34 iken başlangıç taramalarında tanı alanlar % 1 olarak hesaplandı. 

Araştırmacılara göre araştırma süresince başlangıçta negatif teste sahip olan hastalar arasında ilk yıllık kontrol yapılmazsa ek olarak 28 akciğer kanseri sebepli ölüm gerçekleşebileceğini öngördüler (100.000 yılda 186’ya karşılık 212 ölüm)

Aaraştırmaya göre başlangıç taraması negatif olarak sonuçlanan hastalarda takip eden yıllarda yıllık olarak düşük dozlu bilgisayarlı tomografi testi risk tahmini açısından çok gerekli olmayabilir ve maliyet etkin değildir. Bunun yerine düşük dozlu bilgisayarlı tomografi testinin duyarlılığının arttırılması daha etkin bir koruma sağlayabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Pengcheng Bu, et al. A miR-34a-Numb Feedforward Loop Triggered by Inflammation Regulates Asymmetric Stem Cell Division in Intestine and Colon Cancer. Cell Stem Cell, 2016; 18 (2): 189 

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Sık karşılaşılan kimyasalların karışımı kanseri tetikleyebilir

18 Şubat 2016

Yirmi sekiz ülkedeki önde gelen araştırma merkezlerinden 174 bilim insanının oluşturduğu küresel bir çalışma grubu, yaygın biçimde karşılaşılan kimyasalların karışımları ile kanser gelişimi arasındaki bağlantıyı araştırdı. Çalışma, insanlar için karsinojenik olduğu düşünülmeyen 85 kimyasalı seçti ve günümüzde çevrede mevcut olan kimyasallara maruz kalımlarda kanserle ilişkisi desteklenen 50 önemli mekanizmayı tespit etti.

Gündelik yaşamda kullanılan kimyasalların kombinasyonu ya da vücutta birikmesine ilişkin uzun süredir devam eden kaygılar Halifax Nova Scotia'dan Lowe Leroy'un başkanlığındaki Getting To Know Cancer (Kanseri Tanımak) adlı organizasyonu, bir ekip oluşturmaya yöneltti. Ekip, kanser biyolojisinin tüm spektrumunda karışımlar hakkında neler bilindiğini ilk kez ele aldı.

Londra'daki Brunel Ünversitesi'nden Kanser Biyoloğu Dr. Hemad Yasaei kanser gelişimi sırasında gen ve moleküler değişiklere ilişkin bilgileriyle katkıda bulundu. Dr. Yasaei bu araştırmanın, kendi başlarına zararlı kabul edilmeyen kimyasalların vücutlarımızda kanseri tetikleyecek şekilde bir araya gelerek biriktiği ve tanık olduğumuz global kanser salgınının ardında bunun yatıyor olabileceği görüşünü desteklediğini söyledi. Yenilen besinler, solunan hava ve içilen sudaki kimyasalların karışımlarına düşük dozda maruz kalmanın etkisini araştırmak üzere daha fazla kaynak ayırmaya acilen ihtiyaç olduğunu ekledi.

Çalışmaya, kanser epigenetiği ve çevre alanında katkı sağlamış olan Bath Üniverstesi, Biyoloji ve Biyokimya Departmanı'ndan Profesör Andrew Ward çevresel kimyasallara kanserin tüm önemli karakteristikleri perspektifinden bakan, bu ölçekteki bir derlemenin benzersiz olduğunu vurguladı.

Profesör Martin birçok kanserin artan insidansına karşın, çevresel etken ajanların önemli rolünü incelemek için çok az araştırma yapıldığını ve tüm dünyadan araştırmacıları kapsayan bu ekibin dikkatleri  yeterince araştırılmamış olan bu alana tekrar odakladığını belirtti.

İkna edici kanıtların ışığında çalışma grubu, çevresel kimyasalların karışımlarına düşük dozda maruz kalımlara yönelik araştırmalara daha fazla önem ve destek verilmesi için çağrıda bulundu. Güncel araştırmalar kimyasalların beş kanserden biri kadar yüksek bir orandan sorumlu olabileceğini tahmin ediyor.  İnsan nüfusunun binlerce kimyasala rutin olarak maruz kalması nedeniyle, global kanserin görülme sıklığını azaltmak için etkilerin daha iyi anlaşılması gerekiyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily , http://www.sciencedaily.com/releases/2015/06/150623072237.htm

Pnömoni Tanılı Sigara Kullanıcılarının Akciğer Kanserine Yakalanma Riskinin Daha Yüksek Olduğu Görüldü

02 Şubat 2016

Sigara akciğer kanserlerinin yaklaşık %85’ine neden olurken , bunların sadece %15’i erken teşhis edilebiliyor. Hastalığın agresif oluşundan dolayı erken tanı için çabaların çoğu başarısız olmakta.

Tel Aviv Üniversitesi ve Rabin Tıp Merkezinin birlikte yaptığı araştırmaya göre göre toplum kökenli pnömoni nedeniyle hastaneye yatan kişilerin sigara kullananlarında tarama yapılarak akciğer kanseri erken teşhisi koyulup, ölüm oranları azaltılabilmektedir. Araştırmacılar akciğer kanserinin çok agresif olduğunu ve tek şanslarının semptom vermeden tanı koymak olduğu için böyle bir araştırma yapma gerekliliği duyduklarını belirttiler.

Eski çalışmalara göre yüksek miktarda sigara kullanan kişilerde yılda bir kez BT taraması yapılması mortaliteyi düşürme potansiyeline sahip ancak, bu yöntem büyük kaynaklar gerektiyor ve klinik çalışmalar haricinde nasıl bir potansiyele sahip olacağı bilinmiyor. Bu yüzden araştırmacılar  gerçekçi, maliyet etkin çalışmaları ile özellikle yüksek riskli grubu hedeflediler. Bu amaçla ekip toplum kökenli pnömoni tanısı ile 2007-2011 yılları arasında Rabin Tıp Merkezinde  yatan yüksek miktarda sigara içen 381 kişinin dosyasını kişilerin demografik özellikleri/sigara alışkanlıkları/akciğer kanseri risk faktörleri/ pnömoni anatomik lokalizasyon açısından inceledi. Veriler Tel Aviv üniversitesinin verileri ile kıyaslandı. Çalışma sonunda araştırmacılar beklemedikleri bir sonuç ile karşılaşdılar;  bu 381 hastanın 31’ine (%9) bir yıl içerisinde akciğer kanseri teşhisi koyularak tedavileri başlanmış. Ayrıca üst lob pnömonolerinde akciğer kanseri oranının  belirgin seviyede yüksek olduğunu (%23.8) ve kanserin %78.6 pnömoninden etkilenen lobta geliştiğini gördüler.

Araştırmacılara göre kanser genellikle hava yolunu tıkayıp enfeksiyona neden olarak pnömoniyi taklit ediyor ve  hastalar kanserden önce pnömoni nedeni ile hospitalize ediliyor. Sigara içen kişilerin ancak ancak %0.5/1’ine yılda bir kez tarama yapılabiliyorken, çalışma grubunun %9’una erken tanı koyulma şansı doğmuş. Şu andaki tanı yöntemlerinin kanseri bulabildiğini ancak mortalite oranını düşüremediğini belirten araştırmacılar bunun bir çözüm olmadığını, yenilikçi metodlarla erken tanı oranlarını arttırmayı hedeflediklerini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

 Daniel Shepshelovich, Hadar Goldvaser, Yonatan Edel, Tzippy Shochat, Meir Lahav. High Lung Cancer Incidence in Heavy Smokers Following Hospitalization due to Pneumonia. The American Journal of Medicine, 2015; DOI: 10.1016/j.amjmed.2015.10.030 

Sigara İçen Kişilerde KOAH, Ölümcül akciğer kanseri riskini arttırıyor

26 Ocak 2016

Harvard Üniversitesi'nde yürütülen küresel bir çalışmaya göre kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan sigara içen kişilerde küçük hücreli akciğer kanserine (SCLC) yakalanma riski, sigara içen ve KOAH'ı olmayan kişilere göre yaklaşık iki kat daha yüksek olabilir.

Bu çalışma, SCLC'nin bugüne kadar yapılan en büyük epidemiyoloji çalışması olmasının yanı sıra, KOAH'ın sigara içen kişilerin SCLC'ye yakalanma riskini arttırıp arttırmadığını araştıran ilk çalışmadır.

Araştırmacılar Uluslararası Akciğer Kanseri Konsorsiyumu'nun Kuzey Amerika, Avrupa, Asya ve Okyanusya'da yürütülen ve SCLC'li 4.346 hastayı ve SCLC'siz 37.942 bireyi içeren 24 vaka-kontrol çalışmasının verilerini analiz etti.  

Katılımcıların sağlığı, cinsiyeti, yaşı, ırkı, eğitim düzeyi ve ailede akciğer kanseri öyküsünün yanı sıra kaç yaşında sigaraya başladıkları, kaç yıl sigara kullandıkları, her gün kaç adet sigara içtikleri ve geçmişte sigara kullanan kişilerde sigarayı bırakalı kaç yıl olduğunu içeren sigara kullanma öyküsüne dair bilgiler toplandı.

Elde edilen verilere göre;

  • Günde bir paket sigara içen kişilerde SCLC'ye yakalanma riski sigara kullanılan 50 yılın sonuna kadar keskin biçimde ve ardından daha düşük seviyede artmıştı. Sigara içmeyen kişilerle karşılaştırıldığında, hastalığa yakalanma olasılığı kesintisiz 20 yıldan daha az süreyle günde bir paket sigara içen kişilerde 4 kattan daha fazla iken, 80 yıl ya da daha uzun süre günde bir paket sigara içeren kişilerde yaklaşık 70 kat daha fazla bulundu.
  • Sigara içen KOAH'lı hastalarda SCLC riski KOAH'ı olmayan, sigara içenlere göre 1.86 kat daha yüksekti.
  • Sigara içen kişilerde KOAH varlığı SCLC vakalarının %8'inden sorumluydu.
Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150926191817.htm

Erken Evre Akciğer Kanserinde Cerrahi Sonrası Tekrarlama Riski

24 Kasım 2015

Akciğer kanseri dünyada en yaygın görülen kanser tipi ve kanser sebepli ölümlerde de yine 1 numarada yer alıyor. Çoğunlukla geç evrelerde teşhis edilebilen bu kanser tipinde erken tanı ve sonrasında yapılacak olan küratif rezeksiyonun hastanın sağkalımı üzerine pozitif etkileri daha önceden yapılmış olan birçok çalışma ile gösterilmişti. Ancak küratif rezeksiyon sonrasında bir grup hastada erken dönemde hastalık tekrarlayabilmektedir. Bunun sebepleri Güney Kore merkezli bir çalışma ile araştırıldı.

Pusan Ulusal Üniversite Hastanesi’nde yapılan çalışmada 2006 ile 2011 yılları arasında tedavi görmüş olan hastalar geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya patolojik evresi I veya II olan hastalar dahil edildi. Bu erken evre KHDAK hastalarında rezeksiyon sonrası lokal veya uzak rekürrensin sebepleri araştırıldı.

Çalışmaya dahil edilen 249 erken evre KHDAK hastasının 180’i evre I, 69’u ise evre II hastalığa sahipti. Çok değişkenli analiz kullanılarak bu hastalardaki rekürrensin sebepleri incelendiğinde, visseral plevral infüzyon(VPİ) (p=0.018) ve PET görüntülemedeki SUV değerinin >4.5 olması (p=0.037) 5 yıllık toplam rekürrens riski ile ilişkili bulundu. Tek değişkenli analizde ise sadece VPİ tek başına bir risk faktörü olarak göze çarptı. Evre I hastalarda yapılan alt grup analizinde ise erkek cinsiyet, VPİ ve rezeksiyon marjininin pozitif olması 5 yıllık rekürrens ile istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde ilişkili bulundu.

Sonuç olarak VPİ bulunması ve PET’teki SUV değerinin >4.5 olması, erken evre KHDAK hastalarında postoperatif rekürrens riskini arttırmaktadır. Bu faktörlerin tespit edildiği hastalarda adjuvan tedavide daha etkili ajanlar tercih edilmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

  Lee SH et al. Predictors of Recurrence after Curative Resection in Patients with Early-Stage Non-Small Cell Lung Cancer. Tuberc Respir Dis (Seoul). 2015 Oct;78(4):341-8.

Sigara içenlerde görülen NSCLC ile içmeyenlerde görülen NSCLC arasında farklar bulundu

27 Eylül 2015

Portekizli bir araştırmacı grubu, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (NSCLC) gelişen sigara kullananlarla sigara kullanmayanlar arasında klinik özellikler ve sağ kalım bakımından anlamlı farklar buldu.

Portekiz Onkoloji Enstitüsü Akciğer Hastalıkları Departmanı'ndan Dr. Cátia Saraiva ve ekibi, NSCLC'li  ve sigara içmeyen 504 hasta ve aynı hastalığa sahip sigara içen 904 hastayı çalışmalarına dahil ettiler. Çalışma ekibi, sigara içen hastaların NSCLC olma kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kalp hastalığı, geçmişte larinks kanserine yakalanmış olma ve kilo kaybı olasılığının daha fazla olduğunu saptadı. Sigara içen kişilerde tanıdan sonra sağ kalım anlamlı olarak daha kısaydı; sigara içenlerde 25 ay, sigara içmeyenlerde 51 ay.

Araştırmacılar iki grup arasında yaşlanma, bireysel yatkınlık ve yaşam biçimi alanlarında farklı prognostik faktörleri belirlemek amacıyla daha fazla ileriye dönük çalışma yapılması önerisinde bulundu.

Dr. Saravia "Sigara içmeyen grupta, hastaların %9'unda karsinojenlere mesleki maruz kalım, %5'inde ailede akciğer kanseri öyküsü ve %6'sında geçmişte kanser tanısı bulunduğunu saptadık. Ayrıca, %18'inin kan basıncı yüksekti" diyerek elde ettikleri bulgulara dikkat çekti.

Sigara içmeyen grupta tanı sıklıkla hastalığın ilerlemiş bir evresinde konmuştu ve %59'unda evre IV kanser mevcuttu.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150927115505.htm

BT taraması akciğer kanseri hastalarında sağ kalım oranlarını artıyor

27 Eylül 2015

Yeni elde edilen bulgulara göre, akciğer kanserinin nüks ettiği hastaların tedavisine, bilgisayarlı tomografiye (BT) dayalı bir takip programı dahil edildiğinde, hastaların cerrahiden sonra daha iyi sağ kalım oranlarına sahip olabilecekleri gösterildi.

Danimarka Odense Üniversitesi Hastanesi'nden araştırmacılar 2008-2013 arasında akciğer kanseri tanısından sonra cerrahi uygulanan 391 hastayı inceledi. Temmuz 2010'da BT'ye dayalı takibin dahil edilmesinden sonra tüm hastalar 2 yıl boyunca 3 ayda bir kez ve ardından 3 yıl boyunca 6 ayda bir kez taramadan geçirildi. Mayıs 2015'de araştırmacılar sağ kalım ve akciğer kanserinden iyileşme oranlarını gözden geçirdiler.

Cerrahiden sonra dört yıl hayatta kalan hastaların sayısı %54'den %68'e yükseldi,  ayrıca cerrahiden sonra ilk 24 ayda bir relaps yaşayan hastalarda ilk tedaviden sonraki dört yıl boyunca hayatta kalma olasılığı %2'den %27'ye yükseldi.

Çalışma ekibinin baş araştırmacısı Dr. Niels-Christian Hansen "Sonuçlarımız Danimarka'da hali hazırda yürütülen BT'ye dayalı bir takip programında yer alan hastalarda, cerrahi operasyondan sonra sağ kalım oranlarında anlamlı bir iyileşmeyi göstermektedir. Çalışmamızın önemli bir güçlü tarafı da gerçek yaşam koşullarını içermesidir; bu koşullarda Danimarka'daki akciğer kanseri hastalarını temsil eden bir örneklemde başarılı sonuçları gösterme imkanı bulduk.'' diyerek elde ettikleri bulguların önemine dikkat çekti.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150927115512.htm

Sigara içmeyenlerde akciğer kanseri oranları artıyor

09 Eylül 2015

İngiltere'de yapılan ve yakın zamanda yayımlanan bir çalışmaya göre, hayatı boyunca hiç sigara içmemiş kişilerde küçük hücreli dışı  akciğer kanseri görülme oranı son 6 yılda %13'ten %28'e yükseldi.

ABD'de yapılan ikinci çalışmada ise, hayatı boyunca hiç sigara içmemiş kişilerde akciğer kanseri insidansının arttığı gösterildi. Hiç sigara içmemiş kişilerde akciğer kanseri görülme oranının 1990-1995'de %8.9 iken, 2011-2013 arasında  %19.5'e yükseldiği gösterildi.

İngiltere çalışmasının yürütücüsü Dr.Lim, akciğer kanseri düşünüldüğünde risk faktörü olarak akla ilk olarak sigaranın geldiğini, 1980ler'in başından itibaren sigaraya karşı yürütülen stratejiler ile, sigara ile ilişkili akciğer kanseri insidansında azalma sağlandığını, sigara ile ilişkili olmayan akciğer kanseri insidansının arttığını belirtti.

Dr.Lim ve ekibinin akciğer kanseri tedavisi gören hastaların retrospektif verilerini topladıkları çalışmalarına, Mart 2008-Kasım 2014 tarihleri arasında akciğer kanseri için cerrahi uygulanmış 2170 hasta dahil edildi. Bu hastaların 436'sı (%20) hiç sigara kullanmamıştı, hastaların ortalama yaşı 60 idi ve %67'si kadındı. 

Hiç sigara kullanmayan ve akciğer kanseri olan hasta insidansı 2008 yılında %13 iken, çalışmanın sonraki yıllarında sırasıyla %15, %18, %19, %20 ve %28 olarak saptandı. Hastalığın en sık rastlanan histolojik tipleri adenokarsinom (%54) ve karsinoid (%27) idi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların %52'sinde hiçbir belirgin semptom yoktu. Hemoptizi gibi spesifik semptomlar hastaların yalnızca %11'inde ve göğüs enfeksiyonu gibi spesifik olmayan semptomlar %18'inde yaşanmıştı. Öksürük hastaların %34'inde başvuruda mevcuttu ve %36'sında akciğer kanseri görüntüleme ile tesadüfen saptanmıştı.

ABD'de gerçekleştirilen ikinci çalışmada ise Dr. Pelosof ve ekibi tarafından akciğer kanseri tedavisi gören hiç sigara kullanmamış kişiler değerlendirmeye alındı. 1990-2013 yılları arasında hiç sigara kullanmamış ve akciğer kanseri tanısı konmuş hastaların verilerini geriye dönük olarak analiz edildi.

Dr. Pelosof ve ekibi, hiç sigara kullanmamış kişilerdeki küçük hücreli dışı akciğer kanseri insidansının 1990-2013 yılları arasında anlamlı olarak (p<0.0001) artış gösterdiğini saptadı, buna karşın küçük hücreli akciğer kanseri insidansının aynı kaldığına dikkat çekti.

Hiç sigara kullanmayan kişilerde saptanan küçük hücreli dışı akciğer kanseri insidansı daha çok genç yaşta ve kadınlarda artış eğilimindeydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/850708#vp_2

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image