Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Araştırmacılar Dirençli Pnömoniyi Önlemek İçin Aşı Arıyor

21 Mayıs 2019

P. aeruginosa, Hastalık Kontrol Merkezleri (WHO) tarafından, bir dizi antibiyotiğe dirençli olması nedeniyle ve tekrar aktive olup hasar verebilmesi nedeniyle ciddi bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Pseudomonas, evrimi boyunca çok sayıda intrinsik direnç mekanizması edinmiştir ve bu mekanizmalarla çok sayıda antibiyotiğe karşı doğal olarak dirençli hale gelmiştir. Bu patojen kronik akciğer enfeksiyonunun sık görülen bir nedenidir ve kistik fibrozis hastalarında ciddi sorunlara neden olmaktadır.

West Virginia Üniversitesi'nde yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tedaviye yüksek dirençli bakteri Pseudomonas aeruginosa'ya karşı bir aşı geliştirmeyi amaçladılar. Araştırmacılar, kistik fibrozisi olan veya olmayan diğer hastalarda bakteriyel kolonizasyonu ve ardından akciğer hasarını önlemeye odaklandılar. Çalışmada organizma ile mücadele edebilmesi için bağışıklık sistemini eğitmek amacıyla kullanılabilecek bir “Aşil'in patojen topuğu (Achilles' heel of the pathogen)” tespit edildi.

2016 yılında yayınlanan bir makalede, bir fare modelinde enfeksiyonun erken aşamalarında, transkriptom olarak da adlandırılan bakterilerin total haberci RNA'sını tarayan çalışmalar incelendi. Bu çalışmada ayrıca fare transkriptomu da analiz edildi.

Demir için Savaş

Araştırmacılar, enfeksiyon sırasında hem bakterilerin hem de konağın aktive edici demir sekestrasyon yolu ile demir alımı için savaştıklarını buldular. Demirin insanlar ve bakteriler için çok uzun zamandır gerekli olduğunun bilindiğini belirten bilim insanları, bu durumun bir çalışma ile ilk kez kanıtlandığını söylediler.

Araştırmacılar, bakterilerin demir toplama proteinlerinin birkaç parçasını içeren büyük bir molekül tasarlayarak bu molekülü farelere bağışıklık kazandırmak ve bakterilere karşı bağışıklık yanıtı oluşturmak için kullandılar. Bu fareler P. aeruginosa ile enfekte olduklarında, bağışıklık sistemlerinin bakterilerin %99,9'unu etkili bir şekilde öldürdüğü gösterildi.

Araştırmacılar şimdiki çalışmalarında ise, P. aeruginosa'ya karşı korunmak için hangi bağışıklık hücrelerinin sorumlu olduğunu araştırmaktalar. Bağışıklık sisteminin bakterilerin öldürülmesine kadarki ilk tespitini kapsayan moleküler kaskadın belirlenmesinin, aşıların hassas bir şekilde ayarlamasına yardımcı olacağı düşünülüyor.

Çalışmacılar ayrıca, Pseudomonas’ın çok kolay adapte olabildiğini ve bakterinin kolayca yeni bir yol bulup tedaviden kurtulabileceğini; bu nedenle de geniş bir koruma sağlamak için çok değerlikli bir aşı geliştirmek istediklerini belirttiler ve çoklu bakteriyel proteinlerden üretilen çoklu hedef aşıları da araştırmaya devam ettiklerini eklediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patricia Inacio. Researchers Working on Vaccine Against P. aeruginosa Before Infection Sets In. Cystic Fibrosis News December 3, 2018.

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

Yüksek IL-7 Serum Düzeyleri Kistik Fibrozis için Biyolojik Belirteç Olabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Kistik fibrozisli (KF) hastalar, pulmoner epitelde enfeksiyon ve kolonizasyona karşı oldukça hassastır. Bakteriyel pulmoner enfeksiyonlar KF'de hastalığın kötüleşmesinin ana nedenidir. Tekrarlayan ve kronik enfeksiyonlar hastalık seyrini ve konakçı immün korumasının etkinliğini etkileyebilir. Bakteriyel enfeksiyonlar, adaptif bağışıklık sistemini baskılar ve vücudu diğer enfeksiyonlardan koruma yeteneklerini bloke eder.

Yapılan yeni bir çalışmada, KF’li hastalarda kronik viral ve mikobakteriyel enfeksiyonlar için, interlökin (IL) -7’ye bozulmuş T hücresi yanıtına işaret eden daha yüksek serum IL-7 seviyeleri tanımlandı.

Araştırmacılar çalışmalarına, Dusseldorf Üniversitesi Çocuk Hastanesinden KF’li 34 genci (ortalama yaş: 13,2) ve Essen Üniversitesi Hastanesi'nden 130 yetişkin KF hastasını (ortalama yaş: 33,3) dahil ettiler. 60 sağlıklı kişi (ortalama yaş: 12,8) kontrol grubuna alındı. KF'li hastalarda ve sağlıklı kontrollerde,  IL-7 serum konsantrasyonlarının zaman içindeki ölçümleri yapıldı. KF’li hastaların hastalık şiddet parametrelerinin yanı sıra enfeksiyon durumları da karakterize edildi ve IL-7 serum düzeyleri ile ilişkisi tespit edildi.

Yüksek IL-7, Akciğer Fonksiyonlarındaki Bozulma ile Bağıntılı

Çalışmada KF hastaların, sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha yüksek IL-7 serum konsantrasyonlarına sahip olduğu görüldü (9,79 pg/ml’ye karşı 4,55 pg/ml). IL-7 serum seviyeleri, KF hastalarının BMI'leri ile negatif korelasyon gösterdi (r = −0,19) ve Staphylococcus aureus ile enfekte olmuş KF hastalarında artmış IL-7 seviyeleri eğilimi bulundu. Çoklu parametreler ile yapılan lineer regresyon analizi, KF'li hastalarda IL-7 serum konsantrasyonları ile pred FEV1% 'in anlamlı negatif korelasyonunu gösterdi (ß-katsayısı: −0.04,%). 1 yıl +/− 6 ay sonra yapılan takip analizlerinde, KF hastalığı seyri sırasında azalmış pred FEV1% ile negatif korelasyon gösteren artan IL-7 serum seviyeleri (zaman noktası 1: 9,26 pg / ml, zaman noktası 2: 10,86 pg/ml) gözlendi.

Araştırmacılar, KF hastalarında yüksek IL-7 serum seviyeleri bulduklarını ve bunun KF hastalığı seyri sırasında akciğer fonksiyonlarındaki bozulma ile korele olduğunu belirttiler. T-hücresi fonksiyon bozukluğunun aday bir biyolojik belirteci olarak, yüksek IL-7 serum seviyelerinin ayrıca KF'li hastaların daha kötü bağışıklık yeterliliğini gösterebileceğini aktardılar. Akciğer fonksiyonunda KF patolojisinin etkisini öngörmek için erken bir belirteç olarak IL-7 serum seviyelerinin kullanılıp kullanılamayacağı sorusunu ele almak için uzun dönem takip çalışmalarına ihtiyaç duyulduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Seyfarth et al. Higher Interleukin-7 serum concentrations in patients with cystic fibrosis correlate with impaired lung function, Journal of Cystic Fibrosis January 2019 Volume 18, Issue 1, Pages 71–77.

Nar Suyu Yaşla İlişkili Bellek Düşüşünü Yavaşlatabilir

21 Ağustos 2019

Amerika’da yaklaşık 6 milyon kişi demansa sahiptir ve hastalığın prevalansı giderek artmaktadır. ABD'de tahminen 1 milyon insanda hafif bilişsel bozulma (MCI) ve normal yaşlanan yaklaşık 110 milyon yetişkinde bir bilişsel bozukluk vardır.

Genetik yapı ve yaşam tarzı faktörlerine de bağlı olarak bireyler yaşlandıkça hafıza azalmaya devam etmektedir. Öte yandan günümüzde ne yazık ki yaşa bağlı hafıza kaybı için hastalık modifiye edici tedaviler mevcut değildir.

Dünyadaki tüm Alzheimer Hastalığı vakalarının yaklaşık yarısında potansiyel olarak depresyon / stres, obezite, hipertansiyon, diyabet, fiziksel hareketsizlik, sigara içme ve düşük eğitim / bilişsel hareketsizlik olmak üzere yedi ana risk faktörü bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yaşam tarzı faktörlerinin, özellikle beslenmenin, genetik faktörlerden daha önemli olduğu gösterilmiştir.

Bir grup araştırmacı 2013 yılında, normal yaşlanma veya MCI’sı olan 32 orta yaşlı veya yaşlı katılımcıda çift-kör bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar nar suyu tüketiminin hafıza üzerine etkisini incelediler. Katılımcılar nar suyu ya da plasebo içeceği için rastgele olarak iki gruba ayrıldılar. Araştırmayı tamamlayan 28 birey arasında, nar suyu içenlerindeki görsel hafıza gelişti. Bu katılımcılarda fonksiyonel MRG, görsel belleği kontrol eden nöral devrelerin aktivasyonunu da gösterdi. Sonuçlar cesaret verici olsa da, çalışma nispeten küçüktü ve sadece bir ay boyunca devam etmişti, bu nedenle araştırmacılar yeni bir çalışma daha yaptılar.

Yeni çalışma da randomize, çift kör bir tasarıma sahip, fakat daha büyük (261 katılımcı) ve daha uzundu (1 yıl). Çalışmanın erken sonuçları, 12 aydan uzun bir süre nar suyu tüketen grubun plasebo içeceği tüketenlere kıyasla revize Kısa Vizüospatiyal (Görsel ve Alansal) Bellek Testi'nde daha yüksek puan aldığını gösterdi.

Öğrenme Korunuyor

Katılımcılar 50-75 yaşları arasındaydı ve üçte ikisi kadındı. Rastgele olarak her gün 8 ons (yaklaşık 240ml) nar suyu ya da nar suyuna benzeyen ancak hiçbir polifenol içermeyen (plasebo grubu) bir içecek içmek üzere iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, MCI oranı, hafif depresif semptom düzeyleri, demans öyküsü veya APOE gen taşıyıcı durumu açısından anlamlı fark yoktu. Araştırmacılar, BVMT-R ve Buschke Selektif Hatırlatma Testi (SRT) olmak üzere iki ana sonuca baktılar.

Çalışmaya dahil edilen 261 kişiden 61'i çalışmayı bitirmedi. Sonuçlar BVMT-R öğrenme skoru için anlamlı bir grup-zaman etkileşimi gösterdi. Temel olarak, nar suyu grubunun belirli bir seviyeyi koruduğu, ancak plasebo grubunun azaldığı ve grup arası etki büyüklüğünün 0,45'te orta olduğu görüldü. Öğrenme puanındaki değişim yüzdesi, nar suyu grubunda %14'lük bir artışa karşılık, plasebo grubunda yaklaşık %26'lık bir düşüş gösterdi. Diğer BVMT-R skorlarındaki ve SRT ölçümlerindeki değişiklikler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gary Small, A Double-Blind Placebo-Controlled Study of the Memory Effects of Pomegranate Julice in Middle-Aged and Older Adults American Association for Geriatric Psychiatry (AAGP) 2019 Annual Meeting: Session 02. Presented March 4, 2019 8:30 AM-10:00 AM Session O2 Room: 22

Trafik Kazası Riskini Arttıran Faktörler

19 Ağustos 2019

ABD verilerine göre şu anda, 65 yaş ve üstündeki 42 milyon yetişkin ABD yollarında araç kullanmakta ve sayının önümüzdeki on yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Ayrıca yeni yapılan bir araştırmaya göre birçok yaşlı sürücü, araba kazası riskini arttırabilecek çok sayıda ilaç kullanmaktadır.

Araştırmacılar, AAA Vakfı’nın çalışmasına katılan yaşlı sürücülerin yarısının 7 veya daha fazla ve dörtte birinin 11 veya daha fazla ilaç aldığını tespit etmişlerdir. Bu sürücülerin yaklaşık beşte birinin ise Amerikan Geriatri Derneği tarafından potansiyel olarak uygunsuz olarak belirtilen ilaçları kullanmakta olduğu belirlenmiştir. Derneğe göre, bu ilaçların yararı sınırlı iken çok sayıda zararı olduğu için yaşlılar bu ilaçlardan kaçınmalıdır. Bu ilaçlardan benzodiazepinlerin ve bazı antihistaminiklerin bulanık görme, yorgunluk veya koordinasyon bozuklukları gibi durumlara neden olduğu gösterilmiştir.

AAA Vakfı'ndan ve beş eyaletteki çalışma merkezinden araştırmacılar, AAA LongROAD çalışmasına katılan 2.949 yaşlıdan gelen verileri analiz etmişlerdir. Çalışmaya dahil olan 65-79 yaşları arasındaki katılımcılardan vitamin ve besin takviyeleri ve reçetesiz ilaçlar dahil olmak üzere tüm ilaçlarını belirtmeleri istenmiştir.

Çok Sayıda Uygunsuz İlaç Kullanımı

Katılımcılar inceleme oturumlarına toplam 24.690 ilaç getirmişlerdir. Genel olarak, katılımcıların %3'ü ilaç kullanmazken, %10'u iki veya daha az, %10'u 16 veya daha fazla, %1'i 26 veya daha fazla aldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %73’ü kalp hastalığı için en az bir ilaç ve %70'i merkezi sinir sistemini etkileyen bir ilaç kullanmakta olduğunu bildirmişlerdir.

Araştırmacılar için özellikle endişe verici olan, yetişkinler için potansiyel olarak uygunsuz olan narkotik ağrı kesici ilaçlar, benzodiazepinler ve uyku yardımcıları gibi antianksiyete ilaçları gibi fiziksel veya zihinsel işlevi bozan ilaçlardır. Sürüş kabiliyeti üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanı sıra bu ilaçlar kalça kırığı, depresyon ve idrar kaçırma gibi olumsuz etkilerle de ilişkilidir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar bir teyit niteliğindedir. Yaşlı hastalar çok sayıda uygunsuz ilaç kullanırken aynı zamanda araç da kullanarak trafik kazası oluşma riskini arttırmaktadırlar. Bu sebeple araştırma ekibi, yaşlı hastaların çok sayıda ilaç kullanımından kaçınmak için doktorlarıyla yakın iletişimde olması gerektiğini belirtmiştir.

Gençlerin Çok Azı Uyku, Egzersiz ve Ekran Süresi Tavsiyelerine Uyuyor

09 Ağustos 2019

Geçtiğimiz aylarda JAMA Pediatri'de yayınlanan araştırmaya göre doğru ekran süresi, egzersiz ve uyku söz konusu olduğunda gençlerin sadece %5'inin bu  kıstaslara uyduğunu ve kızların erkek çocuklardan daha az olasılıkla önerilere uyduğu görüldü. Dallas Houston Halk Sağlığı Okulu'ndaki Texas Health Science Center Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Gregory Knell tarafından yapılan araştırmada genç kızların sadece %3'ü önerileri karşılarken, erkek çocuklarının %7'si önerilere uyuyordu. Knell çalışmada önerilere düşük uyum görmeyi beklediklerini fakat bu kadar düşük oranların kendilerini şaşırttığını belirtti.

Ergenler arasında uyku, fiziksel aktivite ve ekran zamanı davranışları fiziksel sağlık (örneğin obezite), zihinsel ve duygusal sağlık, davranışsal sonuçlar (örneğin, tütün kullanımı) ve performansa dayalı sonuçlar (örneğin akademik başarı) için risk faktörleridir. Buna göre, çocukların (6-12 yaş) 9 ila 12 saat uyumaları ve ergenlerin (14-18 yaş) gece 8 ila 10 saat uymaları ve her iki grubun da en az 1 saat orta şiddette veya kuvvetli şekilde yoğunluklu aerobik fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Ekran süresi de (tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalma) 24 saatlik bir süre içinde 2 saatten az olacak şekilde sınırlandırılmalıdır. Araştırmacılar, her 3 bölümdeki davranış için de önerilere tam uyumun herhangi bir öneriyi izole olarak yerine getirmye kıyasla sağlık sonuçları ile daha büyük bir ilişkiye sahip olabileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, ABD ergenlerinin bu önerileri karşılaması ve çeşitli sosyodemografik faktörler arasında kombinasyon halinde olma olasılığı bilinmemektedir.

Alışkanlıklar Küçükken Yerleştirilmeli

Yönergeler 6 ila 12 yaş arası çocukların gece 9-12 saat, 14 ila 18 yaşları arasındaki çocukların gece 8-10 saat arası alması gerektiğini göstermektedir. 6 ila 18 yaşları arasındaki tüm çocuklar günde en az 1 saat orta veya şiddetli aerobik egzersiz yapmalı ve ekran süresini ve tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalmalarını 24 saatlik bir süre içinde 2 saatin altına düşürmelidir.

Knell, yaptığı araştırmada, bu davranışların üçünün de (uyku, egzersiz ve ekran zamanı) ilk kez ulusal bir Amerikan gençleri örneğinde birlikte analiz edildiğini belirtti.

Araştırmalar aynı zamanda uyku eksikliği veya gençlerin uyku sürelerinin koordinasyonunu ne kadar etkilediğinin yanı sıra okulda dikkat etme yeteneklerini ve derslerde ne kadar iyi olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda, depresyon ve diğer olumsuz sağlık sonuçları ile bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

Knell, değişiklik yapmaya gelince, küçükten başlamanın en iyisi olduğunu söyledi ve araştırmacıların herhangi bir davranışı geliştirmenin hepsine yardımcı olabileceğine inandığını bilmenin önemli olduğunu vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Knell G et al. Prevalence and Likelihood of Meeting Sleep, Physical Activity, and Screen-Time Guidelines Among US Youth. JAMA Pediatr. 2019 Feb 4.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Diyet Takviyeleri Kronik Hastalıkları Önlemiyor

08 Ağustos 2019

Beslenme ve Diyetetik Akademisi'nin görevi, ihtiyaçların sadece diyet ile karşılanmadığı durumlarda mikro-besin takviyelerini sağlamaktır. Büyüme, kronik hastalık, ilaç kullanımı, emilim bozukluğu, hamilelik, emzirme ve yaşlanmaya bağlı olarak artan gereksinimleri olanlar, yetersiz beslenme alımı için özellikle risk altında olabilirler. Bununla birlikte, mevcut bilimsel kanıtların bulunmaması nedeniyle, kronik hastalıkların önlenmesi için mikro-besin takviyelerinin rutin ve gelişigüzel kullanımı tavsiye edilmez.

Mikro-besin takviyesinden faydalanabilecek belirli yaş ve hastalık durumları tartışılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından kullanılan en yaygın diyet takviyeleri, mikro-besinleri içerir. Tüketiciler bu ürünlerin güvenliği ve kullanımı hakkında yeterince bilgi sahibi olmayabilmekte ve bazıları ürün etiketlerini yorumlamakta zorlanabilmektedir. Bu nedenle, tescilli uzman diyetisyenler ve beslenme ve diyetetik teknisyenleri, mikro besin takviyelerinin güvenli ve uygun şekilde seçilmesine ve kullanılmasına rehberlik edilmesi için gereklidir. Bunu başarmak için diyetisyenlere ve beslenme ve diyetetik teknisyenlerine etkinlik, güvenlik ve bu ürünlerin kullanımını etkileyen düzenleyici konular hakkında güncel bilgiler sağlanmalıdır.

Yayınlanan yeni görev raporunda, mikro besin takviyesi ile ilgili mevcut konuların ve kayıtlı diyetisyenlerle kayıtlı beslenme ve diyet teknisyenlerine yardımcı olmak için bunların potansiyel yararlarını ve olumsuz sonuçlarını değerlendirmede mevcut kaynakların farkındalığını arttırmak amaçlandı.

20 Kasım’da Çevrimiçi Beslenme ve Diyetetik Akademisi Dergisi’nde yayınlanan raporda tekli ve çoklu vitamin ve mineral takviyelerinin, mikro besinlerden yoksun olan birçok Amerikalıya fayda sağlayabileceği ve bununla beraber sağlıklı bireylerde kronik hastalığı önlemek için düzenli kullanımlarına dair bilimsel kanıtların olmadığı belirtildi.

Sonuçlar Ulusal Sağlık Enstitüleri, Sağlık Araştırma ve Kalite Ajansı (AHRQ) ve ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücü (USPSTF) de dahil olmak üzere birçok kurum tarafından yapılan kanıt incelemelerine dayanıyordu.

Takviye ilaç kullanımının, bazı mikro besin maddelerinin tüketimini tolere edilebilir üst alım seviyelerinin (UL'ler) üstüne çıkarabildiği, böylece ilaçlarla ters etkileşimler ve diğer temel mikro besin maddelerinin inhibisyonu gibi sağlık risklerinin ortaya çıkabildiği vurgulandı.

Uzmanlardan Tavsiyeler

Rapor belirli mikro-besin takviyeleri için aşağıdaki önerileri destekliyordu:

  • Anne sütü ile beslenen bebekler için 400 IU / gün D vitamini
  • Gebelik planlayan kadınlar için 400 ila 800 µg / gün folik asit (güçlendirilmiş gıdalarda tüketilmezlerse)
  • Orta veya ileri yaşla ilişkili maküler dejenerasyonu olanlar için antioksidan takviyeleri
  • 50 yaş ve üstü kişiler için takviyelerden veya takviye edilmiş gıdalardan 2,4 mg / gün B12 vitamini

Makalede ayrıca takviyelerin kullanımı konusunda özel uyarılar sunuldu:

  • Menopoz sonrası kadınlar ve erkekler ve hemokromatozis için homozigoz bireyler tarafından demir takviyelerinden kaçınılmalıdır.
  • Yüksek miktarda B6 vitamini alımı duyusal nöropatiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Yüksek doz demir hapları çinko emilimini azaltabilirken çinko bakır emilimini engelleyebilir. Kalsiyum takviyeleri demir emilimini inhibe eder.
  • Yüksek dozlar ilaçları olumsuz etkileyebilir; örneğin, E ve K vitaminleri kumadin gibi antikoagülanlara müdahale edebilir.
  • Yüksek doz beta-karoten sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırabilir.
  • USPSTF, menopoz sonrası kadınlarda kırık riskini azaltmak için yaygın olarak öngörülen kalsiyum ve D vitamini takviyelerini desteklemek için yeterli kanıt bulamamıştır ve bunların böbrek taşı riskini arttırabileceğini öne sürülmüştür.

Takviye almak isteyen hastalar için, çoğu besleyici için önerilen günlük değerin %100'üne yakınını sağlayan bir günde bir multivitamin ve mineral takviyesinin yetersizliği önlemeye yardımcı olabileceğini ve genellikle sağlıklı bireyler için güvenli olduğu belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Melissa Ventura Marra, Regan L. Bailey. Position of the Academy of Nutrition and Dietetics: Micronutrient Supplementation, J Acad Nutr Diet. 2018;118:2162-2173.

Daha Uzun Emzirme Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı Riskini Azaltıyor

07 Ağustos 2019

Laktasyonun kan şekeri ve trigliseritleri düşürüp insülin duyarlılığını arttırdığı bilinmektedir. Daha uzun süre emzirmenin annede kalp hastalığı, diyabet ve bazı kanserler için düşük riskler de dahil olmak üzere bir dizi sağlık yararıyla ilişkili bulunmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada daha uzun bir laktasyon süresinin, Amerika Birleşik Devletleri'nde kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedeni olan non-alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) düşük prevalansı ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar çalışmalarına, Genç Yetişkinlerde Koroner Arter Risk Gelişimi kohort çalışmasına katılan, bir ya da daha fazla çocuk doğurmuş (Yıl 0: 1985-1986) ve kohort girişini takiben 25 yıl (Yıl 25: 2010-2011) BT ile hepatik steatoz miktarı belirlemesi yapılmış olan 844 kişiyi dahil ettiler. Çalışmada tüm doğum için laktasyon süreleri toplandı ve 25. yıldaki NAFLD, BT görüntülerinin incelemesi merkezi olarak değerlendirildi. Diğer karaciğer yağlanması nedenlerinin dışlanmasından sonra <40 Hounsfield Ünitesi karaciğer atenüasyonu ile tanımlandı. Düzeltilmemiş ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri, yaş, ırk, eğitim ve temel vücut kitle indeksi olmak üzere önceden belirlenmiş bir değişkenler kümesi kullanılarak yapıldı.

Daha Uzun Emzirmek Riski Azaltıyor

%48’i siyah, %52’si beyaz ve 25. yıl muayenesinde ortalama yaşları 49 olan, başlangıçta doğum yapan 844 kadından %2'si laktasyon süresini 0 ila 1 ay, %25'i 1 ila 6 ay arasında ve %43’ü 6 aydan uzun olarak rapor ettiler. 54 kadında (%6) NAFLD tespit edildi. Uzun laktasyon süresi, düzeltilmemiş lojistik regresyonda NAFLD ile ters ilişkiliydi. 0-1 ay bildirenlere kıyasla >6 ay laktasyon bildiren kadınlar için NAFLD için olasılık oranı 0,48’di. İlişki, karıştırıcılar için düzeltme yapıldıktan sonra da devam etti (düzeltilmiş olasılık oranı 0,46).

Araştırmacılar özellikle 6 aydan daha uzun süren laktasyon süresinin orta yaşta daha düşük NAFLD oranları ile ilişkili olduğunu gösterdiklerini ve NAFLD için değiştirilebilir bir risk faktörü olabileceğini belirttiler. Emzirmenin, yüksek risk altındaki kadınlarda, NAFLD şiddetini azaltıp azaltamayacağını değerlendirmek için gelecekte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

V. H. Ajmera et al. Longer lactation duration is associated with decreased prevalence of non-alcoholic fatty liver disease in women, J Hepatol 2018.

İnhalasyon Tedavisine Uyum ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı Üzerindeki Etkisi

07 Ağustos 2019

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), dünya çapında prevalansı giderek artan, tanı konulması zor, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH hastalarında mortaliteyi azaltmak, ekonomik ve klinik yükü azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak için hastalığın ilerlemesini önlemek, alevlenme oranlarını azaltmak ve komorbidite tedavisine odaklanmak çok önemlidir. İnhalasyon tedavisine bağlı kalmanın tedavi hedefleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu nedenle, hasta ve hekimlerin bu konudaki farkındalıklarını arttırmak çok önemlidir.

Tedaviye bağlılık ve etkileyen faktörler hakkında sadece birkaç veri bulunmaktadır. Tedaviye uyum konusundaki 50 yıldan uzun süren araştırmaların bir meta analizi, bağlılık ile sosyal ve duygusal kaynaklar arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. KOAH'lı hastaları içeren bir çalışmada, reçete edilen tedaviye bağlı hastalarda hastanede yatış oranları ve doktor ziyaretleri azalmıştır. Uyum, genel olarak hastaların tedavisinde sık karşılaşılan bir sorundur. Ayrıca, KOAH hastalarında uyum özellikle zayıftır ve tedaviye bağlılık oranlarının %50 ila %80 arasında değiştiği bildirilmiştir.

KOAH'lı hastalarda inhalasyon tedavisine uyumsuzluk çeşitli faktörlerden kaynaklanır ve hastaneye yatış ve düşük yaşam kalitesinin yanı sıra yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Bu nedenle, bağlılığın klinik ve ekonomik olarak sonuçları tam olarak anlaşılmamıştır, ancak bağlılık ile sağlık maliyetleri arasında artan bir ilişki vardır.

Bir grup araştırmacı, KOAH evresinin uyum ile ilişkisini ve uyum ile KOAH alevlenmeleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla retrospektif bir veri analizi yaptılar. Araştırmacılar, daha iyi uyumun, daha az hastaneye yatışa yol açan KOAH alevlenmesiyle ilişkili olduğunu varsaydılar.

Hastalığın Şiddetlenmesi Tedavi Uyumunu Arttırıyor

Avusturya'daki üçüncü basamak bir hastanede KOAH'ın akut alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatırılan ve kılavuza uygun inhale tedavi ile taburcu edilen hastaların retrospektif bir analizini yaptılar. Tıbbi kullanımla ilgili takip verileri sonraki 24 ay boyunca kaydedildi. İnhale tedaviye bağlılık, hastaya verilen reçete edilen inhalatör yüzdesine göre tanımlandı ve tam (>%80), kısmi (%50-80) veya düşük (<%50) olarak sınıflandırıldı.

357 hastanın %65,8'i erkek, yaş ortalaması 66,5 yıl ve ortalama FEV1 %55,0 idi. Genel olarak, %35,3'ü mevcut sigara içicisiydi ve sadece %3,9'u hiç sigara kullanmamıştı. %77,0'sına inhale üçlü tedavi (LAMA + LABA + ICS) verildi. %33,6'sı, tedaviye tam uyum gösterdi (erkeklerde %33,2, kadınlarda %34,4). GOLD spirometri sınıf I - IV'e göre ortalama ilaç kullanma oranı sırasıyla 0,486, 0,534, 0,609 ve 0,755'tir. Bu nedenle, tedaviye tam uyumu olan hastalar, düşük uyuma sahip olanlara kıyasla anlamlı şekilde daha düşük bir FEV1'e sahipti (sırasıyla %59,2 ve %49,2).

Hastanede yatmaya yol açan alevlenme riski, GOLD spirometri sınıf IV'te GOLD spirometri sınıf I ile karşılaştırıldığında 10 kat daha yüksekti (OR 13.62) ve bu fark çok değişkenli analizlerde daha belirgindi.

Araştırmacılar, inhalasyon tedavisine tam uyumun sadece %33,6 hastada görüldüğünü ve daha şiddetli KOAH'lılarda daha yüksek olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Humenberger et al. Adherence to Inhaled Therapy and Its Impact on Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD), BMC Pulm Med. 2018;18(163).

Yaşlı Hastalarda Kolesterol Tedavisi ve Vasküler Olaylar

06 Ağustos 2019

Kolesterol Tedavisi Deneme Uzmanları İşbirliği'nden gelen yeni bir meta-analizin sonuçlarına göre, statinler 75 yaşından büyükler de dahil olmak üzere tüm yaş gruplarında vasküler olayları azaltıyor.

Yeni meta-analizin ortak yazarı Colin Baigent çalışma ile ilgili verdiği demeçte “Statinlerin 75 yaşın altındaki insanlarda erken kardiyovasküler mortalite ve morbiditeyi önlemedeki yararları hakkında sağlam veriler var, ancak bireysel denemeler bu yaş grubunda çok sayıda yer almadığı için yaşlılarda yarar algısı belirsiz ve 75'lerin üzerinde statinler kullanılmıyor. İlgili tüm çalışmalardan elde edilen verileri birleştirerek elde ettiğimiz veriler bu daha yaşlı grupta net bir faydayı göstermektedir." diyerek ekledi: “Statinlerin yaşlılarda vasküler olaylar üzerindeki göreceli faydalarının genç yaş gruplarına kıyasla çok az bir azalması var ancak bu yaşlılarda vasküler ölüm riski daha yüksek olduğundan, gerçek şu ki yaşlılarda mutlak yararlar çoğunlukla daha yüksek.”

14.483'ü (%8) 75 yaşın üzerinde olan 186.854 hastayı içeren 28 randomize kontrollü çalışmanın kanıtlarını özetleyen meta-analiz 2 Şubat'ta Lancet'te yayınlandı.

Baigent, toplumun yaşlılarda koruyucu tıbbi tedaviye yeterince odaklanmadığına inanıyor: “Yaklaşımımızda biraz yaşlı kalmış olabiliriz.Tutumumuz sanki  zamanlarının geçtiğine  ve önleyici ilaçlarla tedavi edilmeye değmez olduklarına inanıyormuşuz gibi görünüyor. Ama her yaşlı insanın en büyük korkusu felç geçirip sakat kalmak ve bağımlı olmaktır. Bu sağlıksız yaşlanmadır. Statinler bu riski azaltabilir.“ İnmeye ek olarak, miyokard enfarktüsü insidansını azaltmanın, kalp yetmezliğini de azaltacağını ve sağlıklı yaşlanmaya katkıda bulunacağını söylüyor ve ekliyor: "Bu ilaçlar ucuz ve güvenlidir ve verilerimiz yaşlı nüfusta çok daha yaygın kullanılması gerektiğini gösteriyor. Statinlerin şu anda Birleşik Krallık'taki 75'li yaşlarını yaşayanların üçte biri tarafından alındığı tahmin ediliyor. Yalnızca statin kullanan yaşlı sayısını arttırarak, İngiltere'de birkaç bin erken ölüm ve vasküler olay vakasını önleyebiliriz.”

Çalışmada katılımcılar altı yaş grubuna ayrıldı (55 yaş veya daha küçük, 56-60 yaş, 61-65 yaş, 66-70 yaş, 71-75 yaş ve 75 yaşından büyükler). Statinlerin önemli vasküler olaylar, nedenlere özgü ölüm ve kanser insidansı üzerindeki etkileri tahmin edildi ve farklı yaş gruplarında karşılaştırıldı. Sonuçlar genel olarak statin tedavisinin veya daha yoğun bir statin rejiminin, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör vasküler olaylarda %21 oranında orantılı bir azalma ürettiğini gösterdi (oran oranı [RR], 0.79). Tüm yaş gruplarında majör vasküler olaylarda belirgin azalma görüldü ve majör vasküler olaylardaki orantılı azalmalar yaşla birlikte hafifçe azalsa da, bu trend anlamlı değildi (P trend = .06). Genel olarak, statin veya daha yoğun terapi, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör koroner olaylarda %24 oranında bir azalma sağladı (RR, 0.76) ve artan yaşla daha küçük orantılı risk azaltma eğilimi oldu.

Baigent, statinlerin olumsuz etkileri konusunda birçok yanlış bilgi olduğunu düşünüyor: "Bu karışıklığın çoğu, güvenilir bilgi sağlayamayan potansiyel olarak taraflı gözlemsel çalışmalardan kaynaklanmaktadır. Statinlerin kas ağrısı gibi sıkıntılı sorunlara neden olduğu algısı tam da bu tarz bir algı. Kas ağrısı çok yaygın ve randomize deneme kanıtları, statin alan kişilerde ortaya çıkan kas semptomlarının büyük çoğunluğunun neden olmadığını açıkça ortaya koymuştur.” diyerek ekliyor: "Uygulamaya rehberlik etmesi açısından güvendiğimiz, tek bilgi kaynağı olması ve tarafsız olması gereken randomize kontrollü çalışma kanıtları göstermektedir ki, statinlerin miyopatiye (nadiren rabdomiyoliz), diyabet riskinde hafif bir artışa  ve hemorajik inme riskinde artışa neden olmaları mümkün ancak bilinen tüm yan etkilerin riski çok azdır (örneğin, miyopati insidansı yılda yaklaşık 10.000'de 1'dir) ve statin tedavisinin yararlarıyla kıyaslandığında çok önemsiz kalmaktadır."

Çalışmacılar statinlerin riskleri ve yararları hakkındaki kanıtları zenginleştirmek için yaşlı insanlar üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar. Statinlerin büyük vasküler olayların önlenmesindeki yararlarının risklerinden çok daha fazla olduğu gösterildi ve standart deneme popülasyonlarından daha yaşlı kişileri içeren mevcut meta-analiz bu sonucu yansıtıyor. Ancak, statinler kardiyovasküler riski düşük olan kişilerde kullanıldığında, risklerin ve yararların birbirine karşı tartılması gerektiğini de ekliyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

The Lancet VOLUME 393, ISSUE 10170, P407-415, FEBRUARY 02, 2019

Efficacy and safety of statin therapy in older people: a meta-analysis of individual participant data from 28 randomised controlled trials never too old for statin treatment? Bernard M Y Cheung Karen S L Lam

Sigara İçmek Psikoz Semptomlarına Yol Açıyor

06 Ağustos 2019

Psikotik bozukluğu olan kişilerde sigara içme sıklığı son derece yüksektir. Bazı klinisyenler ve araştırmacılara göre bunun nedeni, psikozlu bireyler için nikotin ve / veya tütünün potansiyel yararları olduğuna dair inançtır. Bu inanç, hastaların sigarayı bırakmalarına yardımcı olmak için tedavi programlarının uygulanmasını engellemektedir. Bununla birlikte, bu hipotezi test eden birkaç büyük prospektif çalışma vardır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir çalışmada sigara içme davranışındaki değişikliklerin semptomlar ve yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemek amaçlandı. Nikotinin ilaç olabildiği hipotezinin varsayımlarına dayanarak, araştırmacılar psikotik bozukluğu olan hastalarda sigara içmenin semptomlarla negatif ilişkili olduğunu ve yaşam kalitesini pozitif olarak etkileyeceğini umuyorlardı.

Bu prospektif kohort çalışmasına, afektif olmayan bir psikozu olan 1094 hasta, bu hastaların kardeşleri olan 1047 kişi ve 579 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların %67'si günlük ortalama 17.5 adet sigara içiyordu ve bu oran, kardeşler ve kontroller arasında içilen orandan daha yüksekti (sırasıyla %38 ve %25).

Semptomların Kötüleştiği Görüldü

Karışık etki analizleri, hastalarda sigara içmenin sigara içmemeye göre daha sık kendi kendine puanlanan pozitif, negatif ve depresif belirtilerle ilişkili olduğunu gösterdi. Sigara kullanımı aynı zamanda daha düşük yaşam kalitesi ile de ilişkilendirildi. Tüm bu analizler istatistiksel açıdan anlamlı bulundu.

Kardeşlerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik semptomlar arasında anlamlı ilişki saptanırken, kontrollerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik pozitif ve depresif belirtiler arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Takip sırasında sigara içmeye başlayan hastalar, kendi kendine bildiren belirtilerde, özellikle de pozitif belirtilerde belirgin bir artış gösterdiler. Hastalarda içilen sigara sayısındaki değişiklikler için de benzer sonuçlar elde edildi.

Bu çalışma güçlü şekilde sigara içen şizofreni hastalarının semptomlarının kötüleştiğini göstermektedir. Sigara içmenin yol açtığı fiziksel zararın ötesinde, şizofreni hastalarının sigara içmesinden endişe edilmelidir çünkü sadece fiziksel sağlıklarını değil zihinsel sağlıklarını da etkiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Vermeulen J, et al. Smoking, symptoms, and quality of life in patients with psychosis, siblings, and healthy controls: a prospective, longitudinal cohort study. Lancet Psychiatry. 2019 Jan;6(1):25-34.

Kronik Ağrının Kökeni

05 Ağustos 2019

Dallas'taki Texas Üniversitesi, MD Anderson Kanser Merkezi, Houston'daki UT Sağlık Bilim Merkezi ve Baylor Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir araştırma, insanlarda kronik ağrı kaynağının kanıtlarını ortaya koydu ve ağrı tedavisi için birkaç yeni hedef ortaya koydu. Dünyanın en eski nöroloji dergilerinden biri olan Brain'de yayınlanan makale, omurganın tabanına yakın bir yerde bulunan özel sinir hücrelerini inceledi. Araştırmacılar, MD Anderson'da ameliyat edilen kanser hastalarından çıkarılan dorsal kök ganglionları (DRG) adı verilen bu sinirleri incelemek için son derece nadir bir fırsattan yararlandı. Araştırmacılar, ağrı durumu ve cinsiyete göre farklılık gösteren hastaların dorsal kök ganglion hücrelerinde RNA ekspresyonundaki varyasyonları katalogladı. Bu DRG hücrelerinde özelleşmiş bir gen dizilimi biçimi olan RNA dizilimi kullanılarak, araştırmacıların analjezik ilaçlar geliştirebilecekleri umut verici biyokimyasal yolların bir listesi elde edildi. UT Dallas 'Davranış ve Beyin Bilimleri Okulu'nda gazetenin kıdemli yazarlarından Dr. Ted Price ve Eugene McDermott Sinirbilim Profesörü "Bu ameliyat pek çok yerde yapılamaz" dedi. “hasta kohortumuz, RNA dizilimi kullanan önceki herhangi bir insan kronik ağrı çalışmasına göre çok büyük.” Kronik ağrı, sinir hücrelerine zarar geldiğinde nöropatik olarak etiketlenir. Örnekler arasında fantom uzuv sendromu, inmeden kaynaklanan ağrı ve diyabetle ilişkili iğnelenme duyumları sayılabilir. “Bazen nöronlar, insanları sürekli acılar içinde bırakarak, mevcut uyaran olmadan ateş etmeye devam ediyorlar.” Price, “Bu hücreler tespit edebileceğimiz herhangi bir uyarı olmadan ateş ediyorlarsa, buna spontan aktivite diyoruz” dedi. “Bu çalışmada, acı verici aktivitenin insan vücudunda geçtiği biyofiziksel kanalları bularak önemli bir adım attık.” Ray'in çalışmanın bir parçası olan hesaplama nörojenomisi, analiz edilecek gelecekteki araştırmalar için yüksek kaliteli hedef genleri belirleme etrafında dönüyordu. “Çok umut verici görünen yaklaşık 50 ila 100 gen var” dedi. “Bunların üçte ikisi ya belli belirsiz olarak bilinmekte ya da acıdaki rolleri açısından hiç bilinmemektedir. Bunlar immün sinyalleme ve yanıtta yer alan ağlara ait genlerdir ve, erkekler ve dişilerde farklı şekilde ifade edilirler. "DRG'yi çoğu kronik ağrı hastasından çıkarmanın ve analiz etmenin bir yolu olmasa da, araştırmacılar vekil hücrelerin olduğuna inanıyorlar. Nöronlar ve bağışıklık hücrelerinin her ikisinin de bireysel olarak özel olduğu bilinmektedir. "

Cinsiyet Farklılığı da Araştırılmalı

Dr. Tae Hoon Kim projede RNA sıralamasını ve analizini yaptı." UT Dallas 'Doğa Bilimleri ve Matematik Okulu'nda biyolojik bilimler doçenti olan Kim." Bu, kronik ağrının gen ekspresyonunun nasıl etkilediğinin ilk kapsamlı incelemesi olduğunu söyledi. Yaşayan bireylerden gelen insan DRG'si, bu yüzden oldukça önemlidir ve geniş bir etkiye sahip olmalıdır. "Price'ın önceki çalışmasından yinelenen bir tema, bu yeni sonuçlarda, cinsiyetler arasında kronik ağrının nasıl işlediğindeki" çarpıcı "bir fark olarak adlandırdığı" yeniden ortaya çıktı. " kadınlar ve erkekler arasında farklılık gösteren geniş ağrı mekanizmalarının temalarını görüyorsunuz ve kronik ağrı da farklı değil, "dedi." dedi. DRG hücrelerinde aktif genlerin imzaları cinsiyete göre daha fazla farklılık gösteriyor. Price, “Çalışmanın sonuçları, hayvan çalışmalarından önceki birçok çalışma sonucunun genel olarak doğru olduğunu ancak ince detayları gizlediğini göstermiştir. “Terapötik çalışmalar, ince detaylarla ilgili” dedi. “Hayvan modellerine dayanan birçok ilaç aslında etkiliydi, ancak beklenmedik yan etkileri oldu, bu yüzden onaylanmadılar. Bu ilaçların neden testi geçemediği hakkında daha iyi bir fikrim var.” Price, ekibinin "daha iyi terapötikler ve preklinik deneyleri nasıl tasarlayacağına dair fikirleri olduğunu" söyledi. Teksas merkezli nörologlar ve sinirbilimciler arasındaki bu işbirliğinin ağrı araştırmalarında bir dönüm noktası olacağını umuyor. “Umarım önümüzdeki on yıl içinde cinsiyetin biyolojik bir değişken olarak görülmesi üzerine daha iyi klinik denemeler tasarlayabilir ve kronik ağrının kadınlarda ve erkeklerde nasıl farklı bir şekilde sürüldüğünü anlayabiliriz.”

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert Y North, Yan Li, Pradipta Ray, Laurence D Rhines, Claudio Esteves Tatsui, Ganesh Rao, Caj A Johansson, Hongmei Zhang, Yeun Hee Kim, Bo Zhang, Gregory Dussor, Tae Hoon Kim, Theodore J Price, Patrick M Dougherty. Electrophysiological and transcriptomic correlates of neuropathic pain in human dorsal root ganglion neurons. Brain, 2019;

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Kistik Fibrozis`de Akciğer Enfeksiyonlarına Hangi Bakteri Türü Neden Olabilir?

31 Temmuz 2019

Tse7 adı verilen bir protein toksinin, Pseudomonas aeruginosa tarafından komşu bakterileri öldürmek için kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmaya göre bu toksin, P. Aeruginosa’nın kistik fibrozis hastalarındaki akciğer enfeksiyonlarına neden sıklıkla yol açtığını açıklayabilir.

Yiyecek kaynaklarını verimli kullanmak için gerekli olan bakteri etkileşimi, bakterileri, diğer avcı bakteriler veya bağışıklık sistemine karşı da korumaktadır. Bakterilerin kendileri ile rekabet eden organizmalar arasında mücadele etmesi yaygındır ve bakterilerin bu amaç için birden fazla strateji geliştirdiği bilinmektedir. Bu stratejilere, hidrojen siyanür gibi yayılabilir moleküllerin salınmasının yanı sıra, içinden bir toksinin komşu hücrelere iletildiği temas-bağımlı inhibisyon sistemi gibi yöntemleri içeren bakteriyel silahlar dahildir.

Londra’daki Imperial College’tan araştırmacılar, temas-bağımlı hücre ölümüne yol açan veya büyümeyi önleyen tip VI salgı sistemini (T6SS) araştırdılar. Antibakteriyel toksinler, T6SS tarafından iletilen en ayrıntılı şekilde karakterize edilmiş molekül türüdür.

Bakteri Toksini Nötralize Etmek

Tip VI salgı sistemi (T6SS), bakteriler arası rekabet için kullanılan moleküler bir silahtır. Hedef hücrelere toksik etki kazandırmak için bir ok gibi davranır. Araştırmacılar çalışmalarında Tse7 adını verilen bir T6SS toksinini tanımladılar. Çalışmada bu toksinin bir DNaz olduğu ve iki alanlı PAAR-nükleaz yapısının, PAAR bölgesi yoluyla T6SS VgrG ucuna bağlanmasını sağladığı gösterildi. Bu arayüzün bozulması toksin iletimini ortadan kaldırmakta ve bakteriler arası öldürme kabiliyetinin kaybına neden olmaktadır. Çalışmada ayrıca antagonist bağışıklık proteini, Tsi7 de tanımlandı ve doğrudan Tse7 toksini ile etkileşime girdiği gösterildi.

Araştırmacılar bir edinsel bağışıklık proteini olan Tsi7’nin, üreticiyi Tse7'nin zararlı bir etkisinden koruduğunu, böylece spesifik toksin / bağışıklık çiftleri sadece aynı P. aeruginosa izolatından kaynaklanırsa da etkili olacağını belirttiler. Çalışmalarının, T6SS efektörlerinin çeşitliliğini, T6SS'nin ucuna toksinlerin mükemmel bir şekilde uymasını ve Tsi7'ye bağlı korumada özgüllüğü vurgulayarak aynı dizgi içinde suşlar arasında rekabetinde bir rol olduğunu vurguladığını ileri sürdüler. Bilim insanları çalışmaları sayesinde bakterilerin enfeksiyon davranışlarının daha iyi anlaşılacağını ve böylelikle ileride KF hastalarındaki bu sık enfeksiyonlarla daha iyi mücadele edileceğini umduklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pissaridou et al. The Pseudomonas aeruginosa T6SS-VgrG1b spike is topped by a PAAR protein eliciting DNA damage to bacterial competitors, PNAS December 4, 2018 115 (49) 12519-12524.

Lego Üzerine Lego, Genç Kendine Protez Kol Yaptı

30 Temmuz 2019

Nadir görülen bir genetik hastalık nedeniyle sağ önkolu olmadan doğan bir genç, lego parçalarını kullanarak kendine robotik bir protez kol yaptı.

İspanya'daki Catalunya Üniversitesi'nde Biyomühendislik eğitimi alan 19 yaşındaki genç, şu an renkli protezin dördüncü modelini kullanıyor ve hayali; ihtiyacı olanlara uygun fiyatlarda robot uzuvlar tasarlamak.

İspanya ve Fransa arasındaki küçük bir prenslik olan Andorra'da doğan genç, çocukken arkadaşlarının yanında durduğu zaman farklılığı nedeniyle çok gergin olduğunu, fakat bunun hayallerine inanmasına engel olmadığını söyledi. Yapay kolu sadece ara sıra kullanan ve onsuz da kendi kendine yetebilen genç, kendisini aynada diğer insanlarda gördüğü gibi iki eliyle görmek istediğini belirtti. En sevdiği oyuncaklarından biri olan legolar hasta 9 yaşındayken yapay kol için bir yapı malzemesi haline geldi. Tasarladığı her yeni sürümün öncekinden daha fazla hareket kabiliyeti vardı.

Tasarım İlhamı Çizgi Romanlardan

Gencin tasarladığı tüm versiyonlar bugün Barselona'da üniversite kampüsünde bulunan odasında sergileniyor. En yeni modelleri "MK" ile işaretleyen genç tasarımcı, çizgi roman süper kahramanı Iron Man ve onun MK zırhlı takımlarına bir gönderme olduğunu belirtti.

YouTube kanalında "Hand Solo" takma adı altında yayınladığı bir tanıtım videosu, amacının insanlara hiçbir şeyin imkansız olmadığını ve sakatlığın onları durduramayacağını göstermek olduğunu söyledi.

Üniversiteden mezun olduktan sonra, ihtiyacı olan insanlar için uygun fiyatlı protez çözümleri üretmek istediğini belirterek “Onlara normal bir insan gibi hissetmelerini sağlamak için ücretsiz bile olsa protez uzuv tasarlamaya çalışacağım, çünkü "normal" tam olarak nedir?” şeklinde konuştu. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brick by Lego Brick, Teen Builds His Own Prosthetic Arm - Medscape - Feb 07, 2019

Genç Kistik Fibrozis Hastalarında Fiziksel Aktivitenin İzlenmesi İçin Takip Cihazları

30 Temmuz 2019

Kistik Fibrozisli hastalarda fiziksel aktivite, hastanede yatış sürelerinin azalması ve akciğer fonksiyonlarının sürdürülmesi ile ilişkilidir. Bu nedenle fiziksel aktivite standart bakımın bir parçası olarak önerilmektedir. Buna rağmen, fiziksel aktivitenin izlemi konusunda bir fikir birliği yoktur ve Kistik Fibrozisli çocuklar ve gençler arasında fiziksel aktivite izlemi hakkında çok az şey bilinmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastaların fiziksel aktiviteye ilişkin algılarını ve Kistik Fibrozisli çocuk ve gençlerle fiziksel aktivite izleme cihazlarının kullanılmasının kabul edilebilirliğini araştırmayı amaçladılar. Çalışmada, daha önceki araştırma fazlarından elde edilen bulguların sonraki fazları bilgilendirdiği bir eylem araştırması yaklaşımı kullanıldı. Katılımcılar, hasta görüşmeleri, fiziksel aktivite izlemi, takip hasta görüşmeleri ve sağlık profesyoneli görüşmeleri dahil olmak üzere dört aşamada değerlendirildi. Daha sonra, bir uzman paneli uygulama ve gelecekteki araştırmalar için öneriler geliştirmek amacıyla çalışmayı tartıştı.

Bulgular, çocuklarda ve Kistik Fibrozisli gençlerde fiziksel aktivite deneyimlerinin, Kistik Fibrozisli olmayan akranları ile büyük ölçüde karşılaştırılabilir olduğunu, bireylerin çeşitli aktivitelerde bulunduğunu gösterdi. Katılımcılar, semptomların sınırlayıcı olabileceğini kabul etseler de, Kistik Fibrozis kendi başına bir engel olarak algılanmadı. Sağlığın korunması kilit bir kolaylaştırıcı olarak ortaya çıktı, bazı durumlarda fiziksel aktivite hastalara durumlarını normalleştirme fırsatı sundu.

Hastalar Giyilebilir Cihazları Sevdiler

Katılımcılar, izleme cihazlarını giymekten zevk aldıklarını ve bu cihazlarla iyi uyum içinde olduklarını bildirdiler. Bileğe giyilen cihazlar ve geri bildirim sağlayan cihazlar tercih edildi. Sağlık çalışanları klinik uygulamada cihazların potansiyel faydalarını kabul ettiler.

Bu bulgulara dayanarak yapılan öneriler, Kistik Fibrozisli çocuklarda ve gençlerde fiziksel aktiviteyi teşvik etmeye yönelik müdahalelerin bireyselleştirilmesi ve fiziksel aktiviteyi yaşam tarzının bir parçası olarak teşvik etmek için ailelerin de dahil edilmesi gerekliliğini vurguladı. Hastaların, izleme cihazlarından elde edilen fiziksel aktivite verilerinin yanı sıra destek almaları gerektiği belirtildi.

Araştırmacılar, fiziksel aktivite izleme cihazlarının, Kistik Fibrozisli çocuklar ve gençler ile klinisyenleri arasında fiziksel aktivitenin objektif değerlendirilmesi için kabul edilebilir bir yöntem olarak kullanılabileceğini belirttiler. Göze çarpmayan ve geri bildirim verebilen, bileğe giyilen cihazların, en kabul edilebilir olarak algılandığını aktardılar. Kistik Fibrozis sağlık uzmanlarının, fiziksel aktiviteyi etkileyen faktörleri anlayarak, hastaları desteklemek ve sağlık sonuçlarını iyileştirmek için daha iyi bir konumda olacaklarının altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shelley et al. A formative study exploring perceptions of physical activity and physical activity monitoring among children and young people with cystic fibrosis and health care professionals, BMC Pediatrics201818:335.

Migren Diyabet Riskini Azaltıyor Mu?

29 Temmuz 2019

Önceki çalışmalar migren, özellikle auralı migrenin, hiperlipidemi ve hipertansiyon riski ile koroner kalp hastalığı riskine işaret etmektedir. Daha önceki çalışmalarda migren ile genel ve spesifik kardiyovasküler olayların riski arasında bir bağlantı bulunmuştur. Buna karşılık, Fransa merkezli yapılan “Kadın Sağlığı Çalışması” araştırmacıları migren ve diyabet arasında ilişki bulunamamıştır.

Her iki hastalığın prevalansının yüksek olmasına rağmen, migren ve tip 2 diyabet arasındaki ilişki tanımlanamamıştır. Bu bilgi açığından yola çıkan Fransız araştırmacılar E3N adını verdikleri çalışma ile tam takip verileri olan ve başlangıçta diyabet tanısı olmayan 74.247 kadını değerlendirdiler.

Devam eden E3N araştırmasına katılanlar, 2 yılda bir doldurdukları anket ile tip 2 diyabet gelişimi ve migren de dahil olan birçok soruyu cevapladılar. Araştırmacılar ayrıca, bildirilen tüm teşhisleri onaylamak için sağlık sigortası verilerine ve diğer verilere de eriştiler. Katılımcıların, E3N araştırmacılarının Nisan 2004’te takip anketlerine başladıkları ortalama yaşları 61 idi. Araştırma ekibi, kadınları üç gruba ayırdılar: Aktif migren, migren geçmişi ve migren öyküsü yok. Ayrıca tip 2 diyabet gelişen kadınlarda ikincil bir analiz yaptılar ve zaman içinde bu gruptaki migren prevalansına baktılar.

Ciddi Bir Risk Azalması Görüldü

2004 ve 2014 yılları arasında 2372 kadında tip 2 diyabet vakası görüldü. Aktif migreni olan kadınlarda durumu geliştirme olasılığı daha düşük bulundu. Bu grup, migren öyküsü olmayanlara kıyasla farmakolojik olarak tedavi edilmesi gereken tip 2 diyabet gelişme riskinde %20 azalma gösterdi. Çok değişkenli modellemede ise bu oran %30 olarak hesaplandı.

Her ne kadar migren ve düşük diyabet riski arasındaki bir ilişkinin arkasındaki mekanizmalar kesin olarak bilinmese de, araştırmacılar bazı hipotezler önerdiler. Geçmiş araştırmalar, insülin reseptörü genindeki polimorfizmler ile migren arasındaki bir bağlantıya işaret ederken, diğer araştırmalar migren ataklarından önce plazmada serbest yağ asitlerinde bir yükselme bildirdi. Açlık da aynı zamanda hipoglisemi ve artan keton cisimciği nedeniyle migren gelişiminde rol oynayabiliyordu.

Baş ağrısı tedavi kliniklerinde tip 2 diyabetli hastaların az sayıda olması da bu bulguların klinik uygulamadaki gözlemlerle uyumlu olduğunu göstermektedir.. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fagherazzi G, et al. Associations Between Migraine and Type 2 Diabetes in Women: Findings From the E3N Cohort Study. JAMA Neurol. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamaneurol.2018.3960. [Epub ahead of print]

Uyku Sorunlarına Karşı Melatonin Kullanılmalı Mı?

26 Temmuz 2019

Melatonin hormonu sirkadiyen ritm bozuklukları veya jet lag gibi sirkadiyen ritmin bozulduğu durumlarda salılanabilmektedir. Ancak, ABD'li tüketicilerin 2018'de melatonin takviyeleri için 400 milyon doların üzerinde para harcadığı bildirilmiş ve sağlıklı bireylerin de melatonini sıklıkla kullandığı görülmüştür.

Bu durum, sağlık profesyonelleri arasında hormonun güvenliği konusundaki endişelerin dillendirilmesine, jet lag için kullanılıp kullanılmayacağına ve çocuklarda kullanımının kısıtlanıp kısıtlanmamasına ilişkin sorulara yol açtı. Bu sebeple ABD’li bir grup araştırmacı hormonun nasıl kullanılması gerektiğine dair görüşlerini yayına çevirdiler.

Son yıllarda melatonin üzerine yapılan çok miktarda araştırma bulundu. Son 20 yılda 200'ü randomize kontrollü çalışma ve 195 sistematik derlemeden oluşan 4000'den fazla çalışmanın yayınlandığına dikkat çekildi. Melatoninin, enerji metabolizmasının yanı sıra kardiyovasküler, üreme, bağışıklık, solunum ve endokrin sistemler üzerindeki aşağı akım etkileri de dahil olmak üzere birçok fizyolojik süreci etkilediği gösterildi.

Melatonin, hem günlük hem de mevsimsel zaman ölçeğinde senkronize olmakta ve melatonin seviyelerinde günlük varyasyon bireyler arasında değişkenlik göstermektedir. Örneğin, erken kalkmayı tercih edenler, geç kalkmayı tercih edenlere göre daha erken günlük melatonin üretimine başlarken, uzun uyuyanlar, daha az uyuyanlara göre daha uzun süre hormon üretme eğilimindedir.

Melatoninden Önce Diğer Faktörler Kontrol Edilmeli

Ayrıca, belirli bir melatonin dozu absorbe edilme, dağıtılma, metabolize olma ve ortadan kaldırılma şeklindeki farmakokinetik farklılıklar nedeniyle, bireyler arasında farklı plazma seviyelerinde görülebilmektedir. Bu farklılaşmalar bireyin yaşından ve klinik durumundan, patolojik koşulların varlığından ve gastrointestinal sistem, karaciğer ve böbreklerin fizyolojik performansından etkilenebilmektedir. Bu faktörler yeterince dikkate alınmazsa melatoninin klinik etkinliği değişecektir.

Peki kabul görmüş bir klinik durumu bulunmayan bireyler tarafından melatoninin kullanımı gerekli midir? Uzmanlar, ışığa maruz kalma gibi belirli davranışlar durumunda, özellikle düşük uyku kalitesine ilişkin problemlerin oluşmasıyla birlikte, uykuyu düzenlemek için melatonin hormonunu kullanılabileceğini ancak melatonin takviyesine başvurmadan önce tüm faktörlerin ele alınması gerektiğini söylüyor. Kullanılma kararı alındığı durum da, bireyin günlük doğal başlangıç melatonin düzeylerinin ölçümlenmesi sonrasında uygun bir doza karar vermeden önce dikkate alınmalıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cipolla-Neto J. Melatonin as a Hormone: New Physiological and Clinical Insights. Endocr Rev. 2018 Dec 1;39(6):990-1028. doi: 10.1210/er.2018-00084.

Ekrana Bakarak Geçirilen Sürenin Çocuklar Üzerindeki Etkisi

25 Temmuz 2019

Ergenlik çağında beyin, birçok faktörden etkilenen derin yapısal değişikliklerden geçer. Ekran karşısında geçirilen süre (örneğin televizyon veya video izlemek, video oyunları oynamak veya sosyal medya kullanmak) çocuklarda ve ergenlerde beyinde değişikliklere yol açabilecek yaygın bir etkinliktir. Ancak bununla birlikte, beyin yapısı üzerindeki etkisi iyi anlaşılmamıştır.

Adolesan Beyin Bilişsel Gelişimi (ABCD) çalışması adı verilen bir çalışma ile bu etkinin incelenmesi amaçlandı. Kesitsel çalışmada çok değişkenli bir yaklaşım kullanıldı. Bu yaklaşımın geçerliliği, bu yapısal korelasyon ağları ile psikopatoloji veya biliş arasındaki ilişki belirlenerek test edilmiştir.

Çalışma 9 ve 10 yaşındaki 11.500 çocuğu 10 yıla kadar takip etmeyi amaçladığı için türünün en büyüğüdür. Her 2 yılda bir ekran karşısında geçirilen süre ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) beyin taramalarından elde edilen veriler hakkında ayrıntılı bilgiler içerecektir. Diğer çevresel faktörlerin etkilerini ekran karşısında geçirilen sürenin etkisinden ayırmaya çalışmak için çok değişkenli bir araç kullanılacak. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan ilk bulgular şimdiye kadar elde edilmiş olan 4500 kişiden alınan temel verilere odaklanmaktadır.

Direkt Bir Etki Görülmedi

İlk kesitsel bazal analizde, çoğu katılımcıda yüksek seviyedeki ekran aktivitesi ile ilişkili herhangi bir olumsuz etki gözlenmedi. Ancak, bir alt grupta ekran kullanımının olası bir olumsuz etkisi gözlendi. Bu grup ön beyinleri arka beyinden daha az olgunlaşmış bireyleri içeriyordu. Bu grupta, ekran karşısında daha çok süre geçiren çocuklar daha yüksek düzeyde agresif davranış ve düşük bilgi tabanlı zeka gösterdi.

Araştırma ekibi ekranda geçirilen süreye bağlı direkt bir etki gösteremedi ve bulgular farklılık gösterdi. Yani ekran karşısında geçirilen sürenin direkt negatif bir etkisi olduğu kanıtlanamadı. Çalışma ekibi sonuç olarak gelecekteki araştırmaların, çeşitli ekran etkinlik biçimlerinin psikopatolojiyi ve bilişsel işlevleri nasıl etkilediği ve bunun gelişim boyunca etkisinin nasıl olacağına odaklanması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Paulus MP, et al. Screen media activity and brain structure in youth: Evidence for diverse structural correlation networks from the ABCD study. Neuroimage. 2019 Jan 15;185:140-153. doi: 10.1016/j.neuroimage.2018.10.040. Epub 2018 Oct 16

İnfluenza Aşılarını Daha İyi Yapabilir Miyiz?

25 Temmuz 2019

İnfluenza virüsleri, özellikle de influenza A virüsleri, dünya çapında önemli derecede morbidite ve mortaliteye neden olmakta ve küresel sağlık için kalıcı bir tehdit oluşturmaktadır. Grip virüsleri, sırasıyla mevsimsel ve pandemik influenza olarak adlandırılan, farklı epidemiyolojik formlarda ortaya çıkan antijenik “drift” ve antijenik “şift” olarak adlandırılan iki farklı antijenik çeşitlilik mekanizmasına sahiptir.

Antijenik drift, viral hemaglutinin ve nöraminidaz genlerinde nokta mutasyonlarının birikmesinden kaynaklanan sürekli bir süreçtir. Bu süreç hem influenza A hem de B virüslerinde meydana gelir ve mevsimsel grip salgınlarından sorumludur. Çünkü bu mutasyonlar virüsün, önceki doğal maruziyet veya aşılamalar tarafından indüklenen bağışıklık korumasından kaçmasına izin verir. Mevsimsel grip salgınları her yıl düzenli bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bunlar genellikle bir grip pandemisine göre halkın dikkatini daha az çekmektedir. Bununla birlikte, pandemiden daha fazla kümülatif morbidite ve mortaliteye neden olmuştur. Her yıl dünya genelinde 291.233 - 645.832 arasında insanın mevsimsel influenzaya bağlı solunum sorunları nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Öte yandan antijenik şift, insan popülasyonunun büyük çoğunluğunun bağışıklığa sahip olmadığı yeni influenza A virüslerinin, bir hayvan kaynağından veya hayvan ve insan virüsleri arasındaki rekombinasyon yoluyla de novo olarak ortaya çıktığı öngörülemeyen bir olaydır. Bu yeni virüsler ayrıca insanlar arasında önemli şekilde yayılma kapasitesine sahip olduğundan, grip salgını ortaya çıkarabilmektedir. Son 100 yıl boyunca 1918, 1957, 1968 ve 2009 yıllarında dört grip salgını meydana gelmiştir.

Aşı Üretim Çizelgesi Esnekliği Azaltıyor

Grip önlenmesinin temel dayanağı aşılamadır. Mevcut influenza aşıları, özellikle “suş-spesifik” aşılama olarak adlandırılan tek bir influenza suşuna karşı koruma sağlamak üzere tasarlanmıştır. İnfluenza virüsü suşlarının drift eğilimi göz önüne alındığında, her mevsimsel salgın için maksimum koruma sağlamak amacıyla, her yıl gelecek sezonda dolaşıma girmesi öngörülen virüslere karşı grip aşıları geliştirilmelidir. Geçmiş veriler, mevsimsel grip aşısının hastaneye yatış ve grip kaynaklı ölümlerin sayısını azalttığını açık bir şekilde göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılan 2017-2018 mevsimsel grip aşısı, küçük çocuklar hariç çoğu insanda baskın viral suşa (influenza A H3N2) karşı bildirilen çok düşük ara etkililik ile karışık koruma dereceleri sunmuştur. Bu mevsimsel influenza aşısı etkililiği derecesi, kısmen aşının halka sunulmadan en az 6 ay önce aşı virüsü suşlarının seçilmesini gerektiren aşı üretim zaman çizelgesinden kaynaklanabilir. Grip aşısının büyük bir çoğunluğu virüsün yumurtalarda çoğaltılmasıyla üretildiği için, yaygın dağıtım için yeterli aşı üretmek için bu süreye ihtiyaç vardır. Bazı yıllarda, dolaşımdaki influenza suşları, bu 6 aylık zaman diliminde suş seçiminden üretimin tamamlanmasına kadar önemli ölçüde kaymaktadır.

Üretim süreci başlatıldığında, farklı bir suş ile sürece yeniden başlamak çok pratik değildir. Sonuçta, aşı virüsü ve dolaşımdaki virüs suşu arasında bir antijenik uyumsuzluk ortaya çıkmakta ve bu da düşük aşı etkinliğine neden olmaktadır. Bunların yanı sıra aşı etkinliğini etkileyen diğer faktörler de mevcuttur. Örneğin, 2017-2018 influenza mevsiminde, dolaşımdaki H3N2 virüslerinin, aşı üretim sürecinde kullanılan virüse antijenik olarak iyi uyduğu görülmüştür ve henüz ara raporlar, genel aşı etkinliğinin dolaşımdaki H3N2 virüslerine karşı sadece %25 olduğunu göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Catharine I. Paules and Anthony S. Fauci. Influenza Vaccines: Good, But We Can Do Better, J Infect Dis. 2019 Jan 31.

Hipertonik-Salin İnhalasyonu Kistik Fibrozisli Bebeklerde Akciğer Fonksiyonunu Arttırıyor

24 Temmuz 2019

Kistik fibrozis akciğer hastalığı erken bebeklik döneminde başlar. Kistik fibrozisli bebeklerde, hava yolu mukus tıkanması, hava hapsi, nötrofil enflamasyonu ve bronş duvarı kalınlaşması gibi potansiyel olarak geri dönüşümlü anomaliler ortaya çıkabilir. Erken bebeklik döneminde başlayan önleyici müdahaleler, bu bebeklerde geri dönüşümlü akciğer hasarını geciktirebilir veya önleyebilir.

Akciğer klerens indeksi (LCI) ve göğüs manyetik rezonans görüntüleme (MRG) erken kistik fibrozis akciğer hastalığının ümit verici son noktaları olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte kistik fibrozisli bebeklerde koruyucu tedavilerin güvenliğini ve etkinliğini test eden randomize kontrollü çalışmalar eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, kistik fibrozisli bebeklerde izotonik salinle karşılaştırıldığında hipertonik salinle önleyici inhalasyon tedavisinin uygulanabilirliğini, güvenliğini ve etkinliğini belirlemeyi amaçladılar. Çalışmada sonuç ölçütü olarak, anormal akciğer fonksiyonunun hassas bir ölçümü olan akciğer klirensi endeksi (LCI) ile hastalık ilerlemesi, tedaviye yanıt ve akciğer yapısındaki ve perfüzyondaki erken anormallikleri tespit eden MRG kullandılar.

Araştırmacılar yaptıkları randomize, çift kör, kontrollü çalışmada 4 aydan küçük kistik fibrozisli 42 bebeği, 52 hafta boyunca günde iki kez %6 hipertonik salin (n = 21) veya %0,9 izotonik salin (n = 21) almak üzere randomize ettiler. Hem hipertonik salin grubunda hem de izotonik salin grubunda ortalama LCI normaldi (8 üst sınırının altında), ancak hipertonik salin grubunda 21’kişinin beşinde ve izotonik salin grubunda 21 kişiden üçünde 8'in üzerinde seviyeler vardı.

Hipertonik Salin Tedavisi Güvenli ve Etkili

Çalışmada hipertonik salin ve izotonik salin inhalasyonu genellikle Kistik fibrozisli bebekler tarafından iyi tolere edildi ve advers olayların sayısı gruplar arasında farklılık göstermedi. LCI'da başlangıçtan 52. haftaya kadarki değişim, hipertonik salin (-0,6) ile tedavi edilen kistik fibrozisli bebeklerde izotonik salin (-0,1) ile karşılaştırıldığında daha büyüktü. Ek olarak, hipertoink salin ile tedavi edilen Kistik fibrozisli bebeklerde kilo artışı gözlendi, bunula birlikte pulmoner alevlenmeler ve göğüs MRG skorları iki grup arasında farklılık göstermedi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, yaşamın ilk aylarında başlatılan hipertonik salin ile önleyici inhalasyon tedavisinin güvenli olduğunu ve iyi tolere edildiğini gösterdiğini belirttiler. Kistik fibrozisli bebeklerde LCI ve kilo alımında iyileşmeler sağladığını aktardılar. Sonuçların, kistik fibrozisli bebeklerde randomize kontrollü çalışmalarda LCI'nın son nokta olarak uygulanabilirliğini desteklediğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stahl et al. Preventive Inhalation of Hypertonic Saline in Infants with Cystic Fibrosis (PRESIS): A Randomized, Double-Blind, Controlled Study, Am J Respir Crit Care Med 2018.

Doğum Yapmak Kardiyovasküler Riski Arttırıyor Mu?

23 Temmuz 2019

Yeni araştırmalar, doğum yapmış kadınların yapmamış olan kadınlara kıyasla kardiyovasküler hastalık (KVH) ve inme açısından önemli ölçüde daha yüksek bir risk taşıyabileceğini ve her canlı doğumda bu riskin arttığını gösterdi. Araştırmacılar, 3 milyondan fazla katılımcı arasında 150.000'den fazla KVH vakası içeren 10 çalışmadan oluşan bir meta-analiz yaptılar ve parite ile nullipariteye kıyasla %14 daha yüksek risk buldular.

Kardiyovasküler hastalığın gelişiminde paritenin önemli bir rol oynadığı bildirilmiş olsa da sonuçlar tartışmalıydı. Bu sebeple Çinli araştırmacılar bir metaanaliz yaparak bu riski değerlendirmeye karar verdiler. PubMed ve Web of Science veritabanları, alınan makalelerin kaynakçalarının manuel olarak taranmasıyla 1 Haziran 2018'e kadar yayınlanmış çalışmalar için tarandı. Çok değişkenli düzeltilmiş nispi riskler rastgele etki modelleri kullanılarak toplandı.

Doğum Yaptıkça Risk Artıyor

İlk literatür araştırmasında tespit edilen 4746 alıntıdan yola çıkan araştırmacılar meta-analizde 10 kohort çalışmasını (hepsi 1987 ve 2018 arasında yayınlandı) almaya karar verdiler. Bu 10 çalışmadan 9'u doğum yapmış ve yapmamış kadınları kıyaslıyor ve 8 çalışma parite sayısının doz-cevap analizini içeriyordu. Çalışmalar İsveç (n = 1), Amerika Birleşik Devletleri (n = 4), Çin (n = 2), Birleşik Krallık (n = 2) ve birçok Avrupa ülkesinde (n = 1) yapılmıştı.

Çalışma örnekleri 867 ila 1.332.062 kadın arasında, KVH vakalarının sayısı 45 ila 65.204 arasında ve ortalama takip süresi 6 yıl ile 52 yıl arasında değişmekteydi. Tüm çalışmaların yüksek kalitede olduğu kabul edildi.

Parite nulliparite ile karşılaştırılırken parite ve kardiyovasküler hastalık riski arasında anlamlı bir ilişki gözlendi, göreceli risk oranı 1,14 olarak hesaplandı ve istatistiksel açıdan anlam vardı. Doz yanıt analizine göre de doğum sayısı arttıkça KVH riskinde paralel bir artış oluyordu.

Elde edilen bulgular, doğum yapmanın ve gebelik sayısının kardiyovasküler hastalık riski ile olduğunu gösterdi. Dahil edilen çalışmaların sayısı sınırlı olduğundan, bulguları doğrulamak için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiği belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Li W, et al. Parity and risk of maternal cardiovascular disease: A dose-response meta-analysis of cohort studies. Eur J Prev Cardiol. 2018 Dec 19:2047487318818265. doi: 10.1177/2047487318818265. [Epub ahead of print]

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

Sallanarak Uyumak Hafızayı Geliştiriyor

19 Temmuz 2019

Yapılan iki yeni çalışmada, genç erişkinlerde ve farelerde, sallanma hareketinin hem uykuya dalma süresini kısalttığı hem de uyku sırasında hafıza güçlenmesini arttırdığı ortaya kondu. İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi araştırmacıları daha önce, 45 dakikalık uyku sırasında sürekli sallanmanın insanların daha hızlı uykuya dalmalarına ve daha sağlıklı uyumalarına yardımcı olduğunu göstermişlerdi. Yaptıkları yeni çalışmada, gece boyunca sallanmanın uyku ve bununla ilişkili beyin dalgaları üzerindeki etkilerini araştırdılar.

Araştırmacılar, 18 sağlıklı genç yetişkinin laboratuvarda uyku monitorizasyonunu yaptılar. Çalışmadaki ilk gece, gençlerin laboratuvar ortamında uyumaya alışmaları içindi. Katılımcılardan biri hafifçe sallanan bir yatakta, diğeri ise hareket etmeyen bir yatakta uyuyarak iki gece daha laboratuvarda kaldılar. Araştırmacılar, katılımcıların sallanırken daha hızlı uykuya daldıklarını ve uykuya daldıktan sonra, non-REM uykusunda daha fazla kaldıklarını, daha derinden uyuduklarını ve gece daha az uyandıklarını gördüler.

Araştırmacılar bir sonraki aşamada daha iyi bir uykunun hafızayı nasıl etkilediğini değerlendirdiler. Hafızayı değerlendirmek için katılımcıları kelime çiftleri üzerinde çalıştırlar. Uyandıklarında ertesi sabaha göre, bir akşam oturumunda bu eşleştirilmiş sözcükleri hatırlamadaki hassasiyetlerini ölçtüler. Katılımcıların sabah testlerinde, uyku sırasında sallandıklarında daha iyi olduklarını buldular. Sürekli sallanma hareketi, beynin talamo-kortikal ağlarındaki sinirsel aktivitenin senkronize edilmesine yardımcı oldu.

Sallanmak Öğrenmeyi de Etkiliyor

İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nden araştırmacıların fareler üzerinde yaptıkları ikinci çalışmada, sallanmanın diğer türlerde uykuyu destekleyip desteklemediği değerlendirildi. Araştırmacılar, fareler uyuduklarında kafesleri sallamak için pistonlu çalkalayıcılar kullandılar. Fareler için en iyi sallanma sıklığının, insanlardan dört kat daha hızlı olduğunu fark ettiler. Sallanmanın insanlarda olduğu gibi farelerde de uykuya dalma süresini azalttığını ve uyku süresini arttırdığını gördüler. Bununla birlikte, farelerin daha derin uyuduğuna dair bir kanıt yoktu.

Araştırmacılar, sallanmanın uyku üzerindeki etkilerinin, vestibüler sistemin ritmik uyarılmasına bağlı olduğunu düşündüler. Faredeki bu kavramı araştırmak için, vestibüler sistemleri, kulaklarında bulunan ve non-fonksiyonel otolitik organlar tarafından bozulan hayvanları incelediler. Fonksiyonel otolitik organları olmayan farelerin, uyku sırasında sallanmanın faydalı etkilerinin hiçbirini yaşamadığını gördüler. Araştırmacılar bulguların, uykusuzluk ve ruh hali bozukluğu olan hastaların yanı sıra sıklıkla kötü uyku ve hafıza yetersizliği olan yaşlıların tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  1. Perrault et al. Whole-Night Continuous Rocking Entrains Spontaneous Neural Oscillations with Benefits for Sleep and Memory. Current Biology, DOI: 10.1016/j.cub.2018.12.028
  2. Kompotis et al. Rocking Promotes Sleep in Mice through Rhythmic Stimulation of the Vestibular System. Current Biology, 2019 DOI: 10.1016/j.cub.2018.12.007

Elde Taşınabilir Kablosuz Ev Spirometresi İle KF İzlemi

19 Temmuz 2019

Spirometreler, kullanıcıların akciğerlerinin ne kadar iyi durumda olduğunu ölçmelerine olanak sağlayan cihazlardır. Küçük ve kullanımı kolay bir el spirometresi olan Air Next, kistik fibrozis tedavisini değiştirebilir ve hastaların evde kendi akciğer fonksiyonlarını izlemelerine ve sonuçları sağlık ekipleriyle uzaktan paylaşmalarına olanak sağlar. Air Next, Bluetooth ile Aria adı verilen kullanıcı dostu bir akıllı telefon uygulamasına bağlanır. Hem Air Next spirometresi hem de Aria uygulaması, İsveçli bir dijital sağlık şirketi tarafından geliştirilmiştir.

Kistik fibrozis izlemine yönelik bu yeni yaklaşım, İsveç merkezli NuvoAir ve Avrupa'nın en büyük kistik fibrozis merkezlerinden birine ev sahipliği yapan Royal Brompton Hastanesi arasındaki öncü ortaklığıyla ortaya çıktı. Son zamanlarda, cihazı ve kistik fibrozis hastalarında uygulamayı test eden pilot bir çalışmadan cesaret verici sonuçlar elde edildi.

Royal Brompton'daki bu pilot çalışmada, akciğer fonksiyonlarının kendi kendine test edilmesinin birçok avantaj sağladığı ve kronik bir akciğer hastalığı olanlar için yenilikçi bir bakım yönteminin başlangıcı olduğu gösterildi.

Air Next avuç içi spirometresi, 75 gram ağırlığında ve alkalin pillerle çalışan küçük bir cihazdır. Akciğerlerin bir saniye içinde zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) ve zorlu vital kapasitesini (FVC) ölçebilir. Aria uygulaması Apple Store veya Google Play Store üzerinden ücretsiz olarak indirilebilir. Fiziksel tasarımdan uygulama deneyimine kadar her şeyin teknolojisi hasta düşünülerek geliştirilmiştir.

Hastalar için Şaşırtıcı

Araştırmacılar, kistik fibrozis hastalarının kendi sağlıkları hakkında öğrendiklerinin ve Royal Brompton'dan gelen geri bildirimlerin, ihtiyaçlarını ve günlük yaşamını anlama konusundaki anlayışları için şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Cihaz için şu ana kadar elde edilen sonuçların çok memnun edici olduğunu ve hastaları bir sonraki hastane ziyaretine değil, yaşadıkları hayata odaklanmalarına olanak tanıyan bu uygulama ile evde bakımı rahatça destekleyebildikleri için çok mutlu hissettiklerini aktardılar. Yaklaşımın, hastaları kliniğe bu kadar sık getirmek yerine, telefon ya da internet üzerinden sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla yapılan konuşmalarla veri elde edilmesini teşvik edebileceğini söylediler.

Kistik fibrozisli hastaların akciğer fonksiyonlarını evde test edebilmek suretiyle, akciğerlerinin sağlığını daha etkili ve potansiyel olarak daha sık izleyebileceklerini, bunun da bir sonraki klinik ziyaretinden daha erken bir zamandaki iyileşmeleri veya bozulmaları ortaya koyabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alberto Molano. Handheld Wireless Home Spirometer Could Transform CF Monitoring, Pilot Study Suggests, Cystic Fibrosis News Today December 10, 2018.

Talk Pudra İnsan Sağlığına Zararlı mı?

19 Temmuz 2019

Kanada hükümeti, bazı ürünlerde talk kullanımını yasaklayan veya kısıtlayan önlemler almayı planlıyor. Yeni taslak tarama değerlendirmesinde, serbest talk pudralarının solunmasının ve dişi genital bölgesinde talk içeren bazı ürünlerin kullanılmasının insan sağlığına zararlı olabileceği öneriliyor.

Taslak tarama değerlendirmesinde tespit edilen riskleri yönetmek için olası önlemleri ana hatlarıyla belirten Risk Yönetimi Kapsamı, Kanada gazetesinde 60 günlük dönemde kamuoyunun yorumuna açık bir şekilde yayınlandı. Son tarama değerlendirmesi ve risk yönetimi yaklaşımında, herhangi bir yorum ve istişare sürecinde alınan yeni kanıtların dikkate alınacağı belirtildi.

Taslak değerlendirmede, gıda ve ilaçlardaki talk dahil olmak üzere oral maruziyetlerden, talk içeren ürünlerin cilde uygulanması gibi dermal maruziyetlerden veya kuru saç şampuanı, göz farı ve allık gibi sıkıştırılmış toz ürünlerden inhalasyon maruziyetinden kaynaklanan insan sağlığı risklerinin tanımlanmadığı belirtildi. Bununla birlikte, değerlendirme insan sağlığına yönelik potansiyel kaygı oluşturabilecek, iki maruziyet senaryosu belirlendi.

İlki, vücut tozu, bebek tozu, yüz tozu, ayak tozu gibi kişisel bakım ürünleri kullanımı sırasında potansiyel olarak akciğerlere zarar verebilecek ince talk parçacıklarının solunmasıydı. Diğer endişe verici senaryo, cinsel organları içeren kadın perineal alanının vücut tozu, bebek tozu, bebek bezi ve kızarıklık kremleri, genital ter önleyiciler ve deodorantlar, vücut bezleri, banyo topları gibi talk içeren öz bakım ürünlerine maruz kalmasıydı. Belgede, bu maruziyet türünün nüfus çalışmalarında yumurtalık kanseriyle ilişkilendirildiği belirtildi.

Kanada'dan gelen bu hamle ile birlikte ABD’de kadın genital bölgesinde talk kullanımının yumurtalık kanserine katkıda bulunup bulunmadığı konusu tekrar gündeme geldi. Bazen asbest ile kontamine olduğu için talkın kendisinin kanserojen olup olmadığı tartışılıyor.

Bilimsel Topluluk Bir Uzlaşmaya Varamadı

Avrupa Kanser Önleme Dergisi'nde yayınlanan yeni bir inceleme, "verilerin kozmetik talkın yumurtalık kanserine neden olduğunu göstermediği" sonucuna varıldı. Perineal tozlama çalışmalarındaki heterojenlik, maruziyet ölçümlerinin geçerliliği ve tutarlı bir doz-cevap etkisinin olmayışı nedensel çıkarımlar yapmayı sınırlayan önemli endişeler doğurdu. Daha da önemlisi, eksternal talk tozunun kadın üreme sistemine girip girmediği bilinmiyor ve talk püskürtülen diyaframlar ve lateks prezervatifleri gibi internal talk maruziyet ölçümleri yumurtalık kanseri riski ile hiçbir ilişki göstermiyor.

Epidemiyoloji’de yakın zamanda yapılan bir derlemede, "genel olarak perineal talk kullanımı ile yumurtalık kanseri arasında tutarlı bir ilişki olduğu" sonucuna varıldı. Bu derleme, en az 50 yumurtalık kanseri vakası içeren ve 24 vaka kontrol çalışmasına (13,421 vaka) ve üç kohort çalışmasına (890 vaka, 181,860 kişi-yıl) bakılmış gözlemsel çalışmaların meta-analizine dayanıyordu.

Talk-Asbest Bağlantısı Açıklandı

Gıda ve İlaç İdaresi'ni açıklamasında, talkın doğal olarak meydana gelen, magnezyum, silikon, oksijen ve hidrojenden oluşan topraktan çıkarılan bir mineral olduğunu ve doğal olarak oluşan başka bir silikat minerali olan asbestin toprağa yakın yerlerde bulunabileceğini ve bu nedenle madencilik alanlarının dikkatlice seçilmesi gerektiğine dikkat çekti.

IARC, asbest içeren talkı “insanlara kanserojen” olarak sınıflandırıyor. İnsan çalışmalarından elde edilen verilerin yetersizliğine ve laboratuar hayvanı çalışmalarındaki sınırlı veriye dayanarak, IARC, asbest içermeyen inhale talkları "insanlarda kanserojenlik olarak sınıflandırılamaz" olarak sınıflandırıyor.

Yumurtalık kanseriyle bağlantıyı gösteren insan çalışmalarından elde edilen kanıtlar sınırlı olduğundan, IARC talk bazlı vücut pudrasının perineal (genital) kullanımını "muhtemelen insanlara kanserojen" olarak sınıflandırıyor. Öte yandan ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, "kanıtların ağırlığının perineal talk maruziyeti ile artmış yumurtalık kanseri riski arasındaki ilişkiyi desteklemediğini" belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zosia Chustecka Canada Says Talc May be 'Harmful to Human Health' - Medscape - Dec 07, 2018.

Primer Hedefli Kas Reinnervasyonu Hayalet Uzuv Ağrısını Azaltıyor

18 Temmuz 2019

Travma, kanser veya zayıf kan dolaşımı nedeniyle ekstremite kaybı sonrasında hayalet uzuv sendromu ortaya çıkabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde ampütasyon yapılan kişilerin yaklaşık %75'inde bu sebepten ağrı hissi görülebilmektedir. Ohio Eyalet Üniversitesi Wexner Tıp Merkezi ve Tıp Koleji araştırmacıları, primer hedefli kas reinnervasyonu (TMR) kullanımı ile ampütasyon sonrası hayali uzuvların güdük ağrısının önlenmesi veya azaltılmasının mümkün olabildiğini iddia ettiler.

Primer TMR, amputasyon sırasında kesilen sinirlerin etraftaki kaslara yeniden yönlendirilmesi prosedürüdür. TMR ilk olarak ampute üst ekstremite protezlerinin daha iyi kontrol edilmesini sağlamak için geliştirilmiştir. Geleneksel olarak doktorlar ameliyatı ilk ampütasyondan aylar veya yıllar sonra gerçekleştirirler. Cerrahların, işlemin belli ağrı nedenlerini de iyileştirdiğini keşfetmesiyle, bu prosedür semptomatik nöroma veya hayalet uzuv ağrısı olarak adlandırılan düzensiz sinir uçlarını tedavi etmek için kullanmaya başlanmıştır.

Araştırmacılar bu yöntemin, hayalet uzuv ve rezidüel uzuv ağrısını büyük ölçüde azalttığını belirttiler. En son çalışmalarında, bu tekniğin diz altı amputasyonlarında nasıl uygulanacağını açıkladılar. Diz altı ampütasyon uygulanmış kişilerde TMR'nin ayrıntılı bir tanımını ve primer TMR'nin ağrıyı önleme konusundaki faydalarını raporladılar.

Araştırmacılar üç yıl boyunca, diz altı ampute kişilerde 18’i primer ve 4’ü sekonder olmak üzere 22 TMR ameliyatı yaptılar. Hastaların hiçbirinde semptomatik nöroma gelişmedi ve primer TMR alan hastaların sadece %13'ü altı ay sonra ağrı bildirdi.

Araştırmacılar, ampütasyon sonrası önemli miktarda ağrının, rezidü uzuvdaki düzensiz sinir uçlarından, yani semptomatik nöromlardan kaynaklandığını belirttiler. Sinirler kesildiğinde ve adreslenmediğinde oluştuğunu, bu kesilmiş sinir uçlarının yakındaki bir kastaki motor sinirlere bağlanmasının, vücudun sinir devrelerini yeniden kurmasına izin verdiğini aktardılar.

Bu prosedür ile hastaların narkotik ve sinir ağrısına bağlı diğer ilaçları kullanması önemli ölçüde azaltıldı ve yaşam kaliteleri büyük ölçüde arttı. TMR'nin, çeşitli onaylanmış ağrı anketleri yoluyla ağrı skorlarını ve çoklu ağrı tiplerini azalttığı gösterildi. Bu bulgular, ameliyatın, hayali ve diğer ekstremite ağrılarının doğrudan büyük ölçüde azaltabileceğini gösteriyordu.

Sadece Ağrıyı İyileştirmiyor

Araştırmacılara göre, üst ekstremite amputasyonlarında, iyileşmiş ağrı sonuçlarına ek olarak hastalar bu yolla protezlerini daha iyi kullanılıp, kontrol edebiliyorlar. TMR, hastanın düşünceleriyle daha fazla bireysel kas ünitesi ateşlemesine izin veriyor ve gelişmiş sezgisel kontrol ile, daha gelişmiş fonksiyonel hareketler ve gelişmiş bir protezle daha geniş bir hareket alanı imkanı tanıyor.

Araştırmacılar, primer TMR'nin, düzensiz sinir uçlarının gelişmesini önlemek ve her tür amputasyonda hayalet ve diğer uzuv ağrısını azaltmak için güvenilir bir teknik olduğunu vurguladılar. İlk amputasyon sırasında yapıldığında, minimum sağlık riski olduğunu ve iyileşmenin geleneksel amputasyon cerrahisine benzediğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ohio State University Wexner Medical Center. "Rerouting nerves during amputation reduces phantom limb pain before it starts: Researchers find life-altering benefits to surgery developed for advanced prosthetics." ScienceDaily. ScienceDaily, 28 December 2018.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

e-Sigara, Nikotin Bandı ve Nikotin Sakızından Daha Etkili Bulundu

16 Temmuz 2019

Sigarayı bırakmak için e-sigara kullananların, bant ya da sakız gibi nikotin alternatifi ürünleri kullananlara kıyasla, 1 yılda sigarayı bırakma ihtimalinin neredeyse iki katı olduğu tespit edildi.

Çalışmayı NEJM’de yayınlayan Hajek, "Bu çalışma, e-sigaraların sigarayı bırakmaya yardımcı olmadaki etkinliğini test eden ilk çalışmadır. E-Sigaralar, nikotin alternatifi ürünlerin altın standart kombinasyonundan neredeyse iki kat daha etkiliydi." dedi. Hajek, Çok sayıda sigara içicisi, e-sigaraların yardımıyla sigarayı başarıyla bıraktıklarını bildirmelerine rağmen sağlık uzmanları, randomize kontrollü çalışmalarda net kanıt bulunmadığı için kullanımlarını önerme konusunda isteksiz davrandılar." şeklinde sözlerini sürdürdü. Araştırmada Hajek ve meslektaşları tarafından sunulan kısa süreli güvenlilik verileri sonlanım noktaları açısından iyi görünmektedir. Editörlere göre ise, e-sigaraların uzun vadeli riskleri henüz bilinmemektedir ve bazı araştırmalar, e-sigara kullanıcılarında meydana gelen doku değişikliklerinin geleneksel sigara ile görülenlere benzer olduğunu göstermiştir. Buna karşın, nikotin alternatifi ürünlerin kabul edilebilir güvenlik profillerine sahip oldukları bilinmektedir.

Uzun Vadedeki Riskler Bilinmiyor

Davranış Bilimleri Araştırma Merkezi'nden Borrelli, "Ek bir sosyal çekince ise, yetişkinlerde e-sigara kullanımının çocuklar ve genç yetişkinler üzerindeki olabilecek etkisidir. "Yetişkin bireylerin kullanımımı ile çocuklar yalnızca e-sigara buharına maruz kalmayıp aynı zamanda bağımlılık davranışını da modelleyebilir." diye sözlerine devam etti. Ayrı bir yazıda, dergi genel yayın yönetmeni Jeffrey M. Drazen ve ekibi, e-sigaralarda kullanılan aromalar göz önüne alındığında, çocuklara ve gençlere olası zararlarını yineledi. Çalışma, bazı aktif sigara içicilerin e-sigaralar yoluyla nikotin alarak sigarayı bırakabileceğini veya azaltabileceğini öne sürmesine rağmen, e-sigaralar şu anda regülasyon altında olmadığından, alınan nikotin miktarı ve bu ürünlerin uzun vadeli yan etkileri bilinmiyor. Çalışmayı yorumlayan Dr.Peters, “Bu noktada, hastalara uzun süreli e-sigara kullanımının artı ve eksilerini bilmediğimizi söylüyorum. E-sigaralar daha uzun bir süre boyunca düzenli bir şekilde incelenip çalışılana kadar standart yöntemlerin kullanmasını öneririm." şeklinde konuştu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy Peter Hajek, Ph.D., Anna Phillips-Waller, B.Sc., Dunja Przulj, Ph.D., Francesca Pesola, Ph.D., Katie Myers Smith, D.Psych., Natalie Bisal, M.Sc., Jinshuo Li, M.Phil., Steve Parrott, M.Sc., Peter Sasieni, Ph.D., Lynne Dawkins, Ph.D., Louise Ross, Maciej Goniewicz, Ph.D., Pharm.D

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image