Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Ortamda Çalan Müzik Türü Yemek Seçiminizi Etkiliyor

15 Haziran 2018

Müzik ruh halinin önemli bir belirleyicisi olabilir. Daha hızlı şarkılar heyecan uyandırırken, daha yavaş şarkılar rahatlamaya yardımcı olur. Yeni bir araştırmadaki bulgulara göre müzik aynı zamanda, restoran menülerinden hangi yemeği sipariş edeceğimizi bile etkiliyor.

Pazarlama Bilimleri Akademisi Dergisi'nde yayınlanan bir çalışmada, ortam müziği ses düzeyinin, tüketicilerin sağlıklı ve sağlıklı olmayan gıda tercihleri üzerinde sistematik bir etkisi olduğu bulundu. Bunun nedeni, sesin kalp atış hızını ve uyarılmayı doğrudan etkilemesidir. Daha yumuşak müziğin sakinleştirici bir etkisi vardır, bu da bizi neyi sipariş ettiğimiz konusunda daha dikkatli yapar. Bu genellikle salata gibi daha sağlıklı seçeneklerle sonuçlanır. Daha yüksek sesli ortamlar stimülasyon ve stresi arttırır, dinleyicileri yağlı bir çizburger yemeye veya patates kızartmasına teşvik eder.

Yüksek Seste Sağlıksız Gıdalar Tercih Ediliyor

Araştırmacılar bu çalışmayı İsveç'in Stockholm kentinde, 55Db ve 70Db'de ayrı ayrı çeşitli müzik türlerini çalan bir kafede gerçekleştirdi. Menü öğeleri sağlıklı, sağlıksız ve nötr olarak kodlandı, çay ve kahve gibi içecekler nötr kategorisinde değerlendirildi. Birkaç gün ve birkaç saat boyunca yapılan deney sırasında araştırmacılar, daha sessiz bir ortamda yemek yiyenler ile karşılaştırıldığında, daha yüksek ortam müziğine maruz kaldıklarında, insanların %20 oranında daha fazla sağlıksız bir şey sipariş ettiklerini buldu.

55Db (295 ürün satıldı)        70Db (254 ürün satıldı)

Sağlıklı -% 32                          Sağlıklı -% 25

Sağlıklı olmayan -% 42          Sağlıklı olmayan -% 52

Nötr-% 26                                Nötr-% 23

Önceki çalışmalar, ambiyansın aydınlatma, koku ve dekor gibi gıda satışları üzerindeki etkisinin farklı yönlerini incelerken, bu, özellikle sağlıklı ve sağlıklı olmayan gıda seçeneklerinin müzik sesi tarafından nasıl etkilendiğine dair ilk çalışmadır. Bu bulgular, restoran yöneticilerinin satışları etkilemek için müzik sesini stratejik olarak değiştirmelerine yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Biswas D. et al. Sounds like a healthy retail atmospheric strategy: Effects of ambient music and background noise on food sales. Journal of the Academy of Marketing Science, 2018; DOI: 10.1007/s11747-018-0583-8

Diyabette Kanser Riski Artıyor

20 Kasım 2018
Diyabet dünya çapında 415 milyondan fazla insanı etkiliyor ve her yıl diyabet ile ilişkili beş milyon ölüm yaşanıyor. Avustralya'da her gün 280 kişiye diyabet tanısını koyuluyor ve en hızlı yayılan kronik hastalıkların başında diyabet geliyor.
 
Diyabetli insanların sayısı son 30 yılda küresel olarak iki katına çıktı, ancak bu hastalık ile ilgili öğrenecek hala çok şeyimiz var. Yapılan yeni çalışmalar bunu kanıtlar nitelikte. 
ABD, Japonya, Avustralya, Çin ve İngiltere gibi ülkelerdeki 47 araştırmanın verilerini analiz ederek yapılan yaklaşık 20 milyon insanı kapsayan küresel bir araştırma, diyabetin kansere yakalanma riskini önemli ölçüde artırdığını ve kadınlar için riskin daha da yüksek olduğunu gösterdi.
 
George Küresel Sağlık Enstitüsü araştırmacıları, diyabetin (tip 1 ve tip 2) kadınlarda erkeklere göre  lösemi, mide, ağız ve böbrek kanserleri için daha yüksek riske yol açtığını, ancak bu riskin karaciğer kanseri için daha düşük olduğunu buldular.
 
Bu bulgular diyabetin kanser gelişiminde oynadığı rol hakkında daha fazla araştırma yapılması gerektiğinin altını çizmekle birlikte cinsiyete özel araştırmaların artan önemini de gösteriyor.
 

Önemli Bulgular

Çalışma sonucunda vurgulanan bazı önemli bulgular şu şekilde:
Diyabetli kadınların, diyabetsiz kadınlara göre kansere yakalanma olasılığı % 27 daha fazla. Erkekler için ise bu risk yüzde 19 daha yüksek.
Diyabet, hem erkekler hem de kadınlar için vücudun belirli kısımlarındaki kanserler için bir risk faktörüdür.
Genel olarak, diyabetli kadınlarda, diyabetli erkeklere göre, kanserin herhangi bir türünün gelişme riski yüzde altı daha fazladır.
Diyabetli kadınlar için böbrek kanseri (yüzde 11 daha yüksek), ağız kanseri (yüzde 13 daha yüksek), mide kanseri (yüzde 14 daha yüksek) ve lösemi (yüzde 15 daha yüksek) riski, diyabetli erkeklere kıyasla daha yüksek.
Karaciğer kanseri için bakıldığında ise durum daha farklı; diyabetli erkeklere kıyasla diyabetli kadınlar için risk yüzde 12 daha düşük.
Literatür talep et

Referanslar :

Ohkuma T, et al. Sex differences in the association between diabetes and cancer: a systematic review and meta-analysis of 121 cohorts including 20 million individuals and one million events. Diabetologia, 2018; DOI: 10.1007/s00125-018-4664-5

Diyaliz Sonrası Alzheimer Riski Yükseliyor

19 Kasım 2018

Demans ve onun en sık görülen türü olan Alzheimer hastalığı için en güçlü risk faktörleri, yaş (86 yaş üzeri olmak), siyah ırk, kadın cinsiyet ve bakımevi gibi kurumlarda yaşamaktır. Ayrıca, demans veya Alzheimer hastalığı tanısı konmuş olan daha yaşlı hemodiyaliz hastalarında ölüm riski 2 kat daha yüksektir.

Hemodiyaliz tedavisi gören yaşlı hastalar, hemodiyalize girerken bilişsel işlevlerde önemli bir düşüş yaşarlar, bu da onları demans gelişimi için yüksek risk altına sokar. 

Johns Hopkins’te görev yapmakta olan bir grup araştırmacı, bu birlikteliğin detaylarını netleştirmek adına 66 yaşından büyük 356.668 ABD’li hemodiyaliz hastası hakkında bulunan verileri analiz etti. Çalışmada elde edilen bulgulara göre yaşlı erişkinlerde hemodiyalize başlanmasından sonra daha yüksek bir demans oranı ortaya çıkmaktadır. Çalışma, diyaliz hastalarında demansın erken ölüm riski ile de ilişkili olduğunu da ortaya koyuyor.

Topluma Oranla Ciddi Risk Artışı Görülüyor

Hemodiyalize başladıktan sonra demans tanısı alma oranları kadınlarda birinci yıl %4,6 ve beşinci yıl %16 iken bu oran erkeklerde ilk yıl %3,7 ve beşinci yıl %13 gibi yüksek oranlarda karşımıza çıkıyor. Alzheimer için de maalesef bu durum pek farklı değil; birinci yıl kadınlarda %0,6 erkeklerde %0,4 iken, beşinci yılda bu oran kadınlarda %2.6 ve erkeklerde %2 seviyelerine çıkıyor.

Önceki araştırmalar, 65 yaşındaki yetişkinlerde 10 yıllık demans insidansının % 1-1,5 ve 75 yaşındaki yetişkinlerde % 7,4-7,6 olduğunu gösteriyor. Benzer bir analitik yaklaşım kullanarak, çalışma ekibi, hemodiyaliz sonrası demans tanısı için 10 yıllık riskin 66-70 yaş arası hastalar için % 19’a çıktığını ve bu oranın 76-80 yaşlarında % 28'e yükseldiğini tahmin ediyor.

Hemodiyaliz başlanan böbrek yetmezliği olan yaşlı hastalarda teşhis edilen demansın yüksek yüküne ışık tutmak isteyen araştırmacılar, tanı almamış demans vakaları için de çalışmanın önemini vurguluyor.

Literatür talep et

Referanslar :

McAdams-DeMarco MA, et al. Dementia, Alzheimer’s Disease, and Mortality after Hemodialysis Initiation. Clinical Journal of the American Society of Nephrology, 2018; CJN.10150917 DOI: 10.2215/CJN.10150917

Yaşlanmanın Etkilerinden Korunmak Mümkün Mü?

16 Kasım 2018

İyi yaşlanmanın sırrı nedir? Minnesota Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları bunu hücresel düzeyde yanıtladı.

Yaşlanma hücrelerimizde başlar ve bu yaşlanan hücreler, dokusal yaşlanmayı hızlandırarak doku işlev bozukluğuna ve ilgili sağlık etkilerine yol açabilir. Yakın zaman önce yayınlanan yeni bir araştırmada, hücresel yaşlanmanın etkisini tersine çevirebilen senolitik adı verilen küçük moleküller olduğu gösterildi.

Yaşlanmayı her zaman bir süreç değil, bir hastalık olarak düşündük. Peki ya sağlıklı bir yaşlanmayı teşvik etmek için hücresel düzeyde yaşlanmanın etkilerini değiştirebilseydik? Senolitikler ile işte tam olarak bu başarılmak isteniyor.

Araştırma, insan ve hayvan dokularına yaşlanan hücrelerin sokulmasının çevredeki hücrelerin sağlığını etkileyip etkilemeyeceğini göstermeyi amaçladı. Şaşırtıcı bir şekilde, nispeten az sayıda yaşlanan hücrenin transplantasyonu, daha önce sağlıklı olan hücrelerde hücresel yaşlanmanın yayılmasının yanı sıra, kalıcı fiziksel işlev bozukluğuna neden oldu.

Senolitiklerle Başarılı Sonuçlar Elde Edildi

Buna ek olarak, araştırmacılar, yüksek yağlı diyetin metabolik strese neden olarak yaşlanan hücrelerden köken alan fiziksel işlev bozukluğunu artırdığını keşfettiler.
Diğer taraftan, araştırmacılar, yaşlanmış hücreleri ortadan kaldırabilen senolitik ilaçlarla yapılan tedavinin fiziksel işlev bozukluğunu tersine çevirebileceğini ve yaşlı hayvan modellerinde kullanıldığında bile ömrü uzatabileceğini gösterdiler.

Araştırmacılar, modellerde senolitiklerin kullanımı sonrasında daha fazla aktivite, daha fazla dayanıklılık ve daha fazla güç gördüklerini ekliyorlar.

Bildirideki sonuçlar, hayvanlarda sağlık ve yaşam süresinin arttırılmasının yaşlanan hücrelerin hedeflenmesiyle mümkün olduğunu kanıtlar nitelikte. Araştırma ekibinin umudu, senolitiklerin yaşlı insanlardaki fiziksel disfonksiyonu azaltacağı ve bu insanların bağımsız fiziksel aktiviteleri yapabilir şekilde kalacakları yönünde. 

Araştırma, hem yaşlanmayla birlikte gelen fiziksel gerilemeyi kontrol altına almak için, aynı zamanda radyasyon veya kemoterapi ile tedavi edilen kanser hastalarının sağlıklarını geri kazanabilmeleri açısından umut verici olarak nitelendiriliyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Xu M, et al. Senolytics improve physical function and increase lifespan in old age. Nature Medicine, 2018; 24 (8): 1246 DOI: 10.1038/s41591-018-0092-9

Neden Bazı İnsanlarda Obeziteye İkincil Hastalıklar Gelişmez?

16 Kasım 2018

Dünya çapında 30 milyondan fazla Amerikalı dahil 422 milyon insan diyabet hastasıdır. Bunların yaklaşık yüzde doksanında tip 2 diyabet mevcuttur. Bu rahatsızlığı olan kişiler, vücudun kan şekerini enerjiye çevirmesine yardımcı olan, pankreas tarafından üretilen insülin hormonunu etkin bir şekilde kullanamaz.

İnsülin kullanımının sağlıklı yollarla yapılamaması insülin direnci olarak adlandırılmakla birlikte kontrol edilmediği takdirde kan şekeri seviyelerinin kontrolsüzce artmasına yol açar. Bu da hastalarda körlük, böbrek yetmezliği, kalp krizi, inme ve alt ekstremite amputasyonu gibi önemli sağlık sorunlarının riskini önemli ölçüde artırabilir. 

2015 yılı Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 1,6 milyon ölüm doğrudan diyabet kaynaklıdır. Yakın zamana kadar, bu tip diyabet yetişkinlerde görülse de şimdi çocuklarda giderek daha fazla oranda ortaya çıkıyor.

Obezite, diyabet riskini önemli ölçüde artırmasına rağmen, obez insanların yaklaşık yüzde 30'u insülin direnci göstermez ve tip 2 diyabet veya yağlı karaciğer hastalığı gibi diğer metabolik durumları geliştirmez. İnsülin duyarlılığı korunurken obeziteye yol açan mekanizma tam olarak anlaşılamamış olsa da, bazı bilim adamları bu durumun vücudun subkütanöz yağ dokusunu genişletme kabiliyeti ile ilişkili olduğunu düşünüyor.

Subkutan yağ, farelerde ve insanlarda tüm yağ dokusunun % 80'ini temsil eder ve kalça, kol ve bacaklarda saklanır. Besinlerle enerji alımı, subkutan yağda kalori depolayabilme yeteneğini aştığında, vücut yağ moleküllerini karaciğer, pankreas ve kas gibi organlarda depolar. Diyabet geliştiren kişiler daha fazla karın (göbek) yağına sahiptir. Araştırma ekibine göre obezitede subkutan yağ depolarını genişletmenin yolları bulunabilirse ‘’yağ molekülleri’’ metabolik sorunlara neden olabilen karın veya karaciğer gibi yerlerde depolanmaz.

Obeziteye Rağmen İnsülin Duyarlılığı Devam Etti

Bu projeye altı yıl önce başladıklarında, ekibin hedefi yağ metabolizmasını daha iyi anlamak ve insanların kilo vermesine yardımcı olmak için potansiyel yolları tanımlamaktı. Araştırmaları sırasında miR-30a denilen yağ metabolizması için önemli olan yolları uyarabilen bir mikroRNA buldular. Öncelikle, miR-30a'yı bulundurmanın kilo kaybına yol açacağını düşündüler, fakat farklı bir şey gözlemlediler. MiR-30a'nın zayıflık ile korelasyon göstermediğini, bunun yerine, fare modelindeki deneklerin aslında insülin duyarlılığını sürdürdüğü bir obezite şekline sahip olduklarını gördüler.

Araştırma ekibi çalışmanın sonunda hem obez farelerde hem de obez insanlarda yağ dokusunda miR-30a’nın insülin direnci ile ilişkili olduğunu keşfettiler. İlginç bir şekilde, obez farelerin deri altı yağ dokusunda aşırı eksprese olan miR-30a, vücut ağırlığını değiştirmeden karaciğerdeki azalmış insülin duyarlılığı, yüksek kan lipid seviyeleri ve yüksek yağ birikimini önemli ölçüde iyileştirmiş. Ayrıca, miR-30a ekspresyonunun subkutan yağ dokusunda inflamasyonu azalttığını keşfettiler.

Bu çalışma miR-30a’nın, interferon gama gibi aracılardan türetilen enflamasyonu hafifleterek yağ hücrelerini koruduğunu ve obez farelerde gelişmiş insülin duyarlılığına yol açtığını kanıtlar nitelikte.
Son 10 yıl içinde anlaşıldığı üzere obezitenin diyabet anlamına gelmediğini söyleyen araştırmacılar cilt altı yağ dokusuna ve metabolik etkilerine yoğunlaşılması gerektiğini öneriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Koh EH, et al. miR-30a Remodels Subcutaneous Adipose Tissue Inflammation to Improve Insulin Sensitivity in Obesity. Diabetes, 2018; db171378 DOI: 10.2337/db17-1378

Göz Hastalıkları ile Alzheimer Hastalığı İlişkili Mi?

15 Kasım 2018

Araştırmacılar, dünya çapında 46 milyondan fazla yaşlı yetişkinin demanstan etkilendiğini ve 2050 yılında 131,5 milyon vaka beklendiğini söylüyorlar. Alzheimer hastalığı (AD) en sık görülen demanstır ve risk faktörlerini ortaya çıkarmak erken tanı ve önleyici tedbirler için oldukça önemlidir.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kaiser Permanente Washington Sağlık Enstitüsü ve UW Hemşirelik Yüksek Okulu'ndan araştırmacılar, belli oftalmik durumları olan kişilerde daha fazla AD tanısı olduğunu fark ettiler. AD riskinin artmasıyla ilişkili oftalmik hastalıkların tanımlanmasının, AD riski taşıyanların daha iyi taranmasını ve anlaşılmasını sağlayabileceğini düşünen araştırmacılar bir çalışma yapmaya karar verdiler.

Araştırmacılar çalışmalarını, ICD-9'a göre glokom, yaş ilişkili maküla dejenerasyonu (AMD) ve diyabetik retinopati (DR) tanıları alan, “Adult Changes in Thought” çalışmasındaki 3.877 katılımcıyla gerçekleştirdiler. Yeni (5 yıl içinde) ve yerleşik (> 5 yıl) tanılar için olası AD gelişimi açısından düzeltilmiş risk oranını değerlendirdiler.

Alzheimer İçin Risk Faktörleri

Çalışmaya katılanların tümü 65 yaş ve üstüydü ve kayıt sırasında Alzheimer hastalığı tanıları yoktu. Beş yıllık çalışmada, Alzheimer hastalığı vakaları bir demans uzmanları komitesi tarafından teşhis edildi. 
Araştırmacılar, 31,142 kişi-yılı boyunca 792 AD vakasının meydana geldiğini gördüler. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu, diyabetik retinopati veya glokomu olan hastalar, bu göz rahatsızlıkları olmayan benzer insanlarla karşılaştırıldığında, bu hastalarda Alzheimer Hastalığı gelişme riskinin % 40 ila % 50 daha fazla olduğu görüldü. Katarakt tanısı Alzheimer hastalığı için risk faktörü değildi. Yeni ve yerleşik risk oranları glokom için sırasıyla 1,46 ve 0,87, AMD için 1,20 ve1,50, DR için 1,50 ve 1,50 idi. 

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların hekimlere, AD için daha yüksek risk altındakileri tespit etmek için yeni bir yol sunduğunu belirttiler.  Sonuçların, bu göz rahatsızlığı olan insanların Alzheimer hastası olacağı anlamına gelmediğini, bu göz rahatsızlıkları olan kişiler için demans geliştirme risklerinin daha iyi bilmesi ve bu göz rahatsızlığı olan hastaları ilk basamak doktorlarının olası demans veya hafıza kaybı açısından kontrol etmede daha dikkatli olmalarının önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Cecilia S. Lee, Eric B. Larson, Laura E. Gibbons, Aaron Y. Lee, Susan M. McCurry, James D. Bowen, Wayne C. McCormick, Paul K. Crane. Associations between recent and established ophthalmic conditions and risk of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018.

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Akciğerlerde Yeni Bir Hücre Tipi Keşfedildi

14 Kasım 2018

1980'lerin sonlarında tanımlanan CFTR (kistik fibrozis transmembran regülatör) geni, hücre zarları boyunca klorür iyonları taşıyan bir proteini kodlar. CFTR'deki mutasyonlar, akciğer, pankreas ve diğer organlarda kalın mukus birikimine yol açabilir, bu da sık solunum yolu enfeksiyonlarına ve kistik fibrozisi karakterize eden diğer semptomlara yol açar. Bu mutasyonlar, dünya çapında 70.000'den fazla kişiyi etkileyen bir multiorgan hastalığı olan kistik fibrozise neden olan mutasyonlardır. Bilim adamları uzun zaman önce, CFTR'nin, yaygın bir havayolu hücre tipi olan silli hücrelerde düşük seviyelerde eksprese edildiğini kabul etmişlerdir.

CFTR ile ilgili on yıllardır süren çalışmalara ve kistik fibrozis (KF) hastalığının tedavisindeki ilerlemelere rağmen, bu alanda hala tam bir kür sağlanamamıştır. Yeni bulgular, CFTR aktivitesinin kistik fibrozise karşı gelecekteki tedavi stratejileri için ümit vaat eden hedefler olarak hizmet eden daha önceden bilinmeyen küçük bir hücre popülasyonunda yoğunlaştığını göstermektedir.

Harvard Tıp Okulu ve Novartis Biyomedikal Araştırma Enstitüsü (NIBR) bilim adamları tarafından yönetilen bir çalışma ile Massachusetts Genel Hastanesi'nde bulunan Harvard Tıp Okulu araştırmacıları, MIT Broad Enstitüsü ve Harvard’lı bilim insanları tarafından yönetilen başka bir çalışmada, insan hava yolunda yeni ve nadir bir hücre türü keşfedildi. Araştırmacılar hücreleri, tatlı su balıkları ve kurbağa derisinin solungaçlarında bulunan ve hücre dengesini düzenleyen bir hücre türü olan iyonositlerle benzerlik gösterdikleri için "dengesiz iyonositler" olarak adlandırdılar.

Gen Tedavisi için Bir Umut

Yeni çalışmalar, CFTR ekspresyonunun çoğunun, solunum yolu hücrelerinin sadece yüzde 1'ini oluşturan pulmoner iyonositlerde oluştuğunu göstermektedir. CFTR'nin aktivitesinin, sadece ekspresyonu değil, dokudaki pulmoner iyonosit sayısı ile ilişkili olduğu gösterildi.

Çalışmalar ayrıca, akciğer biyolojisi ve hastalığının mevcut anlayışını genişleten diğer yeni, nadir ve kötü anlaşılmış hücre tiplerinin özelliklerini ortaya çıkardı. Tek hücreli dizileme teknolojisini kullanılarak, insan ve fare solunum yollarından izole edilen on binlerce hücrede gen ekspresyonu analiz edildi. Gen ekspresyonu paternlerini ve daha önce tarif edilen hücreleri referans olarak kullanan araştırmacılar, farklı hücre tipleri ve durumları, bunların miktarı ve dağılımı hakkında kapsamlı kataloglar oluşturdular. Analizler ile hem bilinen hem de önceden tanımlanmamış hücre tiplerinin genetik kimliklerini haritaladılar. Pulmoner iyonositler olarak adlandırdıkları bir yeni hücre tipi, diğer hücrelerden daha yüksek seviyede CFTR eksprese ettikleri için özellikle dikkat çekiciydi. Farelerde pulmoner iyonositlerde kritik bir moleküler süreci bozduğunda, özellikle yoğun mukus oluşumu olmak üzere, kistik fibrozis ile ilişkili temel özelliklerin başlangıcını gözlemlediler. 

Araştırmacılar, bu hücrelerin tanımlanmasının, CFTR mutasyonlarını düzeltmek için gen tedavisi kullanmaya çalışan ekiplere yardımcı olabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Lindsey W et al. A single-cell atlas of the airway epithelium reveals the CFTR-rich pulmonary ionocyte. Nature, 2018


Daniel T. Montoro et al. A revised airway epithelial hierarchy includes CFTR-expressing ionocytes. Nature, 2018

 

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

Pediatrik Yoğun Bakım Ünitesinde Empatinin Rolü İncelendi

13 Kasım 2018

Pediatrik yoğun bakım ünitesi (YBÜ) tedavi görüşmeleri genellikle, kritik düzeyde hasta olan çocuklarla ilgili yüksek riskli kararları içerir. Her YBÜ’de, doktorlar günlük olarak hasta aile üyeleriyle çok sayıda tedavi görüşmesi düzenler. Kritik hastalara yönelik beklenmedik değişikliklerden tedavi planlarına, yaşam desteğini sonlandırmayı düşünmeye kadar her şeyi kapsayan bu görüşmeler son derece duygusal olma eğilimindedir.

Bazı araştırmalar, hastalar veya aileler, hekimlerin duygularını anladığını veya paylaştıklarını düşündüklerinde, hastaların daha iyi sonuçlar elde edebildiğini göstermiştir. Doktorlarının gerçekten kendileriyle empati kurduklarını düşündüklerinde, ailelerin en iyi tedaviyi sağlamak için çok önemli olan bilgileri paylaşma olasılıkları da daha yüksek bulunmuştur. Bu duruma rağmen aileler sıklıkla doktorlardaki empati eksikliğini bildirmektedir.

Çocuk yoğun bakım ünitesi tedavi görüşmelerinde hekim empatik açıklamalarının özelliklerini değerlendiren yeni bir çalışma yapıldı. Bu tek merkezli, kesitsel, nitel fenomenoloji çalışmasında, üçüncü basamak tıp merkezinden 3 Ocak 2013'ten 5 Ocak 2017'ye kadar ses kayıtlı tedavi görüşmelerinin 68 transkripti analiz edildi. 30 hekim ve 179 aile üyesi tedavi görüşmelerine katıldı. Çalışmadaki verilerin analizi 5 Haziran 2017'den 12 Ekim 2017'ye kadar tamamlandı.

Hekimlerin empatik açıklamalarını ve ailelerin bu açıklamalara verdiği yanıtları kodlamak için nitel bir tematik analiz yapıldı. Empatik açıklamalar, NURSE sistemi (isimlendirme, anlama, saygı, destekleme, keşfetme) kullanılarak sınıflandırıldı ve örtülü olmayan  (aileye cevap vermesi için zaman tanıyan bir duraklama ve sonrasında açıklama) ya da örtülü  (tıbbi konuşmada empatik açıklama ya da kapalı uçlu bir açıklama ile sonlanan) olarak kodlandı. Aile cevapları; iş birliği (duygusal), bilişsel (tıbbi konuşma) veya hiçbiri olmak üzere 3 temaya ayrıldı. Hekimlerin empati ile yanıt vermeleri için kaçırılan fırsatlar belirlendi.

Açık ve Empatik İletişimin Önemi

Katılımcı doktorların 13'ü (% 43) erkekti, 24'ü (% 80) beyazdı, 24'ü (% 80) 5 yıldan fazla kıdemliydi. Hekimlerin 10'u (% 33'ü) yoğun bakım tedavilerinde uzmanlaşmışken 7'si (% 23) hematoloji / onkoloji uzmanıydı. 68 tedavi görüşmesinde, hekimler ailelerin duygusal isteklerini % 74 oranında tanıyarak 364 empatik açıklama yaptılar. Bu açıklamalardan 224'ü (% 61,5) örtülü olmayan ve 140’ı (% 38,5) örtülü açıklamalardı. Örtülü açıklamaları genellikle tıbbi konuşmalar (133) takip ediyordu. Örtülü olmayan empatik açıklamalar, zamanın %71,4'ünün aileden gelen ittifak yanıtları ile ilişkiliydi. Bu oran örtülü açıklamalarda %12,1’di. Hekimler tüm aile duygularına sadece 5 görüşmede (% 7) katıldı. Doktorlar, görüşme sürelerinin % 26'sında ailenin duygularına hitap etme fırsatını kaçırdılar. 

Araştırmacılar, doktorlar örtülü olmayan empatik açıklamalar kullanarak yanıt verdiklerinde ve aile üyelerinin cevap verebilmeleri için zaman tanıdıklarında, ailenin korkuları, değerleri ve motivasyonları hakkında önemli bilgiler edinme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gördüklerini belirtiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tessie W. October, Zoelle B. Dizon, Robert M. Arnold, Abby R. Rosenberg. Characteristics of Physician Empathetic Statements During Pediatric Intensive Care Conferences With Familym Members. JAMA Network Open, 2018; 1 (3): e180351.

Anne Dokunuşu Beyin Gelişimini Destekliyor

09 Kasım 2018

Gelişmekte olan bir beyin, gelişiminin çevresel düzenlenmesine izin verecek şekilde yoğun yeniden yapılanma ve yüksek nöronal plastisite gösterir. Erken yaşlarda, anne bakımı bu gelişen ortamın temel faktörüdür ve bu bakımdaki kusurlar adaptif beyin gelişimini bozabilir ve nöropsikiyatrik bozukluklara yatkınlığa neden olabilir. Bununla birlikte, bu maternal etkileşimlerin, patolojiye giden yolu başlatmak için yavruların beyin aktivitesini nasıl etkilediğine dair mekanizmalar iyi anlaşılmamıştır. 

Beyin gelişimi ve duygusal düzenlemede çoklu nörotransmitter sistemlerin dahil olduğunu biliyoruz. Bu sistemlerden biri de önemli bir nöromodülatör olan serotonerjik sistemdir. Fare yavrularının anne ile etkileşimi sırasında beyin aktivitesini kablosuz olarak kaydeden ABD’li bir araştırma ekibi anne gelişimi ve nörotransmitter serotonin arasındaki doğrudan bağlantıyı incelediler.
Bu yöntemle elektrofizyolojik kayıtları kullanarak anne mevcudiyetine anında nöral yanıtın önemini test ettiler. Bu yöntem, yavruların anneleriyle etkileşimleri sırasında nöral aktivitenin kaydedilmesini sağlayan yeni bir yaklaşım. 

Anne Teması ve Serotonin

Araştırmacılar, annenin yuvadaki varlığının, sıçan yavrularının anterior singulat korteks (ACC) aktivitesini, düşük frekanslı bantlarda lokal alan potansiyelini (LFP) arttırarak modüle ettiğini buldular. Serotonerjik reseptörleri bloke ederek, bu artışın 5-HT2 reseptörleri (5-HT2R'ler) aracılığı ile gerçekleştiğini gösterdiler. Son olarak, seçici bir serotonin geri alım inhibitörü kullanılarak serotonerjik iletimi arttırılan izole yavrularda, anne yuvadayken gözlenene benzer bir modelde düşük frekanslı bantlarda LFP gücünün oluştuğunu gösterdiler. 

Elde edilmiş olan sonuçlar, yavrulardaki anne mevcudiyetine bağlı kortikal aktivite değişiklikerine aracılık etmede serotonerjik sistemin önemli bir katkısını ortaya koymaktadır. Yani bir annenin varlığı, serotonin sistemini modüle ederek çocuğunun gelişmekte olan beyni üzerinde kısa ve uzun süreli etkilere sahip olabilir.

Bu sonuçlar, anne teması ve serotonin sisteminin, gelişmekte olan beyinde nöronal aktivitenin önemli düzenleyicileri olduğunu gösteriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Courtiol E, et al. Maternal Regulation of Pups' Cortical Activity: role of Serotonergic Signaling. eneuro, 2018; ENEURO.0093-18.2018 DOI: 10.1523/ENEURO.0093-18.2018

MRSA Tespitinde Yeşil Altın ile Hızlı Sonuç Veren Bir Yöntem Geliştirildi

09 Kasım 2018

Metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA) ABD'de her yıl 11.000'den fazla ölüme neden olan bir bakteri türüdür. Geleneksel teşhis yöntemleri ile bu bakterinin varlığını tespit edebilmek genellikle günler sürebilecek karmaşık ekipman ve laboratuar çalışması gerektirir. Ancak Minnesota Üniversitesi'nden araştırmacılar taşınabilir luminometre kullanarak bu zararlı ve antibiyotiğe dirençli bakterileri bir saat içinde taramak ve tanımlamak için bir yöntem geliştirdiler. Gıda endüstrisinde kullanılacak olan yöntem ileride sağlık hizmetlerinde de kullanılabilir.

Gıda endüstrisinde mikrobiyal ajanların tespiti için en önemli engeller; maliyet ve zararlı bakterileri makul bir zamanda tespit edememektir. Bu sebeple araştırmacılar yıllardır kapsamlı bir eğitime ihtiyaç duymadan kullanılabilecek olan ucuz ve hızlı bir yöntem geliştirmeye çalışıyorlardı.

Mikroorganizmaları taramak için üçgen nanoplat şeklindeki yeşil altın, bir indirgeyici madde ve luminol ile birleştirildi. Bu, 10 dakika boyunca stabil olan güçlü bir kemoluminesan reaksiyona neden oldu. Araştırmacılar, MRSA ve diğer mikroorganizmaları ortama eklediklerinde, altın nanoplatların tüketilerek, kemoluminesan yoğunluğunun mikrop konsantrasyonuna orantılı olarak azalmasına neden olduğunu gördüler. Bu tepkime, mikroorganizmaların varlığını gösterdi.

MRSA’ya Spesifik Test

İki saatten kısa sürede hızlı mikrobiyal tespit sadece gıda zehirlenmesinin önlenmesi için değil, aynı zamanda antibiyotik reçete edilmeden önce doktorların bilinçli kararlar vermesine yardımcı olarak antimikrobiyal dirençle savaşmak için de hayati önem taşıyor. Bu teknolojiyi gıda gibi daha karmaşık örneklere uygulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var, ancak ekip bu alanda ilerlemenin devam edeceğinden umutlu.

Araştırmacılar ayrıca MRSA'yı spesifik olarak tanımlamak için mikrobiyal makromoleküler kalkan adı verilen yeni bir konsept geliştirdiler. Ortama eklenen MRSA'ya özgü bir polimer MRSA bakterilerinin altın nanoplatları tüketmesini engelleyerek kemolüminesansı artırmaktadır. Bu artmış kemolüminesan yoğunluğu, MRSA varlığını gösterir.

Yöntem gerçek dünya uygulamalarında kullanılmadan önce daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır, ancak araştırmacılar bu süreci sanayinin kullanımı için daha hızlı ve daha kolay hale getirmeye istekli görünmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ngoc Bui MP, et al. Microbial Detection: Gold Nanoplate-Enhanced Chemiluminescence and Macromolecular Shielding for Rapid Microbial Diagnostics (Adv. Healthcare Mater. 13/2018). Advanced Healthcare Materials, 2018; 7 (13): 1870052 DOI: 10.1002/adhm.201870052

Yapay Akciğer Üretip, Nakletmek Mümkün Mü?

08 Kasım 2018

Hücre dışı akciğer iskelelerinde üretilen tüm biyomühendislik ürünü akciğerlerin (BEL) küçük hayvan modellerine nakli yapılmış, ancak bu akciğerlerdeki intravasküler koagülasyon ve pulmoner ödeme yol açan endotelyal bariyer fonksiyonundaki bozukluklar nedeniyle nakiller başarısız olmuştur. Doku sağ kalımını destekleyecek ve fizyolojik basınçları sızıntıya dayanacak şekilde kusursuz mikrovasküler yapıların üretilememesi doku mühendisliği alanında karşılaşılan temel bir sorundur. Mikrovasküler yapı, BEL üretimi için kritik bir öneme sahiptir, bu da uygun bir gaz değişimini sağlamak için, dolaşım ve solunum sistemlerinde doku sağlığını ve koordinasyonunu desteklemek için sistemik dolaşım gerektirir. Şu ana kadar hiçbir yöntem nakilden sonra BEL'lerin uzun dönem sağ kalımını mümkün kılamamıştır.

Akciğere gazın pasif difüzyonunu inceleyen bir çalışma, pulmoner arterin ligasyonu gibi bir vasküler destek olmadan geçen süre boyunca, vaskülarize olmayan akciğerlerin yaşayabileceğini düşündürmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar nakilden sonra BEL büyümesini ve sağ kalımı desteklemek için bağışıklığı baskılanmamış domuzlarda bronşiyal sistemik dolaşımı geliştirmeye odaklandı. Bir havayolu anastomozu olan ancak bir vasküler (pulmoner) anastomozu olmayan BEL transplantasyonunun fizibilitesini belirlemek için bir pilot çalışma gerçekleştirildi. Araştırmacılar, doku sağ kalımını desteklemek için kollateral sistemik dolaşımın gelişimine odaklandılar.

Ekilen Bakteri Florası

BELler, 6 domuz için bir sol akciğer pnömonektomisinden izole edilen otolog hücreler kullanılarak oluşturuldu. 30 günlük biyoreaktör kültürü sırasında, büyüme faktörü yüklü mikropartiküller kullanılarak sistemik damar gelişimini kolaylaştırıldı. Nakilden 10 saat, 2 hafta, 1 ay ve 2 ay sonra alıcı hayvanlarda sağkalım, otogreft (BEL) vasküler ve parankimal doku gelişimi, greft reddi ve mikrobiyom yeniden yapılandırılması değerlendirildi. BEL, nakilden 2 hafta sonra vaskülarize oldu ve tüm hayvanlarda alveolar doku oluşumu gözlendi (n = 4). Transplantasyon reddi belirtisi yoktu. BEL, nakilden sonra gelişmeye devam etti ve hücre proliferasyonunu veya akciğer ve vasküler doku gelişimini hızlandırmak için eksojen büyüme faktörlerinin eklenmesini gerektirmedi. Çalışmada ayrıca nakil sırasında steril olan BEL’lere akciğerin doğal bakteriyel florası ekildi ve bakterilerin kolonize olması sağlandı.

Araştırmacılar uyguladıkları bu yaklaşımın, BEL transkriptomunun incelemesine, transplantasyon sonrası BEL doku gelişimini değerlendirmeye, BEL immün yanıtını incelemeye, akut ve kronik reddi değerlendirmeye ve BEL içinde mikrobiyomun yeniden oluşumunu incelemeye olanak sağladığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nichols et al. Production and transplantation of bioengineered lung into a large-animal model, Sci. Transl. Med. 10, eaao3926 (2018).

Glokom Otoimmün Bir Hastalık Olabilir Mi?

07 Kasım 2018

Dünya çapında yaklaşık 70 milyon insanı etkileyen bir hastalık olan glokom, yüksek prevalansına rağmen gizemini korumaktadır. Retina ve optik sinirlere zarar veren ve körlüğe neden olabilen hastalığın kökenleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Gözde yüksek basınca neden olan hastalığa glokom diyoruz . Glokomun genellikle hastalığın ilk aşamalarında sessiz seyretmesinden dolayı hastalar retinal ganglion hücrelerinin yarısını kaybedinceye kadar hastalığı olduğunu fark edemeyebiliyorlar. Tedavide ise çoğunlukla göz içi basıncını azaltmaya odaklanılıyor. Bununla birlikte, birçok hastada, göz içi basıncı normale döndükten sonra bile hastalık kötüleşebiliyor. 

Bu durum, araştırma ekibini, basınç değişikliğini bir şeyin tetiklemesi gerektiği düşüncesine götürmüş ve ilk olarak, bu tetikleyicinin bağışıklık yanıtı olması gerektiği kanısına varmışlar.
Bu hipotezi test etmek için, farelerin retinalarındaki bağışıklık hücrelerini araştıran ekip, T hücrelerinin retina dokusunda bulunduğunu gördü. Bu alışılmadık bir durum çünkü sağlıklı kişilerde T hücrelerinin gözün iltihaplanmasını önlemek için kan-retina bariyeri adı verilen sıkı bir hücre tabakası ile retinaya girmesi engellenir. Araştırmacılar, göz içi basıncı yükseldiğinde, T hücrelerinin bir şekilde bu bariyeri aşıp, retinaya girebildiklerini keşfettiler.

T Hücresi Olmayınca Hastalık Gelişmedi

Araştırma ekibi daha sonra, bu T hücrelerinin glokomda hangi rolü oynayabileceğini araştırmak için bir immünolog olan Jianzhu Chen'e danıştı. T hücrelerinden yoksun farelerde yüksek göz içi basıncı oluşturdular. Bu basınç retinada sadece küçük miktarda hasara neden olurken, göz basıncı normale döndükten sonra, hastalığın daha fazla ilerlemediğini keşfettiler.

Daha ileri çalışmalarda glokom ile ilişkili T hücrelerinin, hücrelerin strese veya yaralanmaya tepki vermesine yardımcı olan ısı şoku proteinleri olarak adlandırılan proteinleri hedef aldığını gördüler. Normalde T hücrelerinin konakçı tarafından üretilen proteinleri hedeflememesi gerekir ancak farklı türlerden gelen ısı şoku proteinleri çok benzerdir ve ortaya çıkan T hücreleri fare ve insan ısı şoku proteinleri ile çapraz reaksiyona girebilir. Bu nedenle araştırmacılar bu T hücrelerinin daha önce bakteriyel ısı şoku proteinlerine maruz kaldıklarından şüphelendiler. Araştırmacılar, mikropsuz farelerde glokom indüklemeye çalıştığında, farelerin hastalığı geliştirmediğini buldular.

Ekip daha sonra glokomlu insan hastalara yöneldi ve bu hastaların ısı şoku proteinlerine özgü T hücre seviyelerinin normal popülasyona göre beş kat yüksek olduğunu ve aynı fenomenin insanlarda da hastalığa katkıda bulunabileceğini gösterdi. 

Araştırmacıların çalışmaları şu ana kadar etkinin belirli bir bakteri türüne özgü olmadığını gösteriyor; daha ziyade, bir bakteri kombinasyonuna maruz kalmak, ısı şoku proteinlerini hedefleyen T hücreleri oluşturabilir.

Sonuç olarak MIT ve Massachusetts Eye and Ear tarafından yapılan çalışma, glokomun aslında bir otoimmün bozukluk olabileceğini söylüyor. Araştırmacılar, bu otoimmün aktiviteyi engelleyerek glokom için yeni tedavilerin geliştirilebileceğini öne sürüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen H, et al. Commensal microflora-induced T cell responses mediate progressive neurodegeneration in glaucoma. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05681-9

Beta Talasemi Tedavisinde Gen Düzenleme Teknolojisi

06 Kasım 2018

Carnegie Mellon Üniversitesi ve Yale Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ilk kez bir fare modelinde genetik durumu başarılı bir şekilde tedavi etmek için bir gen düzenleme tekniğini kullandılar. Nature Communications'da yayınlanan bulgular, fetal gelişim sırasında genetik rahatsızlıkların tedavisine yönelik araştırmalar için umut verici yeni bir yol sunmaktadır. Her yıl ciddi genetik bozukluklar ya da doğum kusurlarıyla 8 milyon çocuk doğar. Amniyosentez kullanılarak hamilelik sırasında genetik bozukluklar sıklıkla saptanabilir, ancak doğumdan önce bu genetik koşulları düzeltmek için halen bir tedavi seçeneği yoktur.

Embriyonik gelişimin erken döneminde, hızlı bir şekilde bölünen çok sayıda kök hücre mevcuttur. Eğer genetik bir mutasyonu erken dönemde düzeltebilirsek, mutasyonun fetal gelişim üzerindeki etkisini iyileştirebilir, ve gelecekte ortaya çıkması olası hastalıkların önüne geçebiliriz. Bu çalışmada, araştırmacılar daha önce yetişkin farede hemoglobinin azalmış üretimi ile sonuçlanan bir genetik kan bozukluğu olan beta talasemi tedavisi için kullandıkları bir peptit nükleik asit bazlı gen düzenleme tekniği kullandılar. Peptit nükleik asitleri, sentetik bir protein omurgasını DNA ve RNA'da bulunan nükleobazlarla birleştiren sentetik moleküllerdir. Bu çalışmada kullanılan PNA'lar, PNA biliminin önde gelen merkezi olan Carnegie Mellon Nükleik Asit Bilim ve Teknolojisi Merkezi'nde (CNAST) oluşturuldu. FDA onaylı bir nanopartikül kullanarak, verici DNA ile eşleştirilmiş PNA moleküllerini bir genetik mutasyon alanına gönderir. PNA-DNA kompleksi belirlenen bir mutasyonu tanımladığında, PNA molekülü DNA'ya bağlanır ve iki şeridini açar. Verici DNA, hatalı DNA ile bağlanır ve hücrenin DNA onarım yollarını harekete geçirerek hatayı düzeltmesini sağlar.

Beta Talasemi Semptomlarında Dramatik Düzelme

Mevcut çalışmada, araştırmacılar, fetüslerde beta talasemiye neden olan beta-globin geninde bir mutasyon taşıyan hamile farelerin amniyotik sıvısına PNA kompleksini enjekte etmek için amniyosentez benzeri bir teknik kullandılar. Gebelik sırasında PNA'nın sadece bir enjeksiyonu ile, araştırmacılar mutasyonların yüzde 6'sını düzeltebildiler. Bu yüzde 6'lık düzeltme, farelerin beta talasemi semptomlarında dramatik düzelmelere neden olmak için yeterliydi. UTR sırasında PNA kullanılarak tedavi edilen fareler, normal aralıkta olan hemoglobin seviyelerine, daha az dalak büyümesine ve daha uzun hayatta kalma oranlarına sahip oldular. Araştırmacılar, tekniklerinin, gebelik döneminde birden çok kez uygulanırsa, daha yüksek başarı oranlarına ulaşabileceğini düşünüyor. Ayrıca tekniklerinin başka koşullara uygulanıp uygulanmayacağını da araştırmayı umuyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ricciardi AS, et al. In utero nanoparticle delivery for site-specific genome editing. Nature Communicationsvolume 9, Article number: 2481 (2018)

Spinal Musküler Atrofi`de SMN1 Mutasyonları İncelendi

05 Kasım 2018

Spinal musküler atrofi (SMA), motor nöron 1 genindeki (SMN1) mutasyonların neden olduğu bir nöromüsküler bozukluktur. SMN1'deki missense mutasyonlarının moleküler patolojisi şu ana kadar kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. Bu nedenle Hindistan merkezli bir araştırma ekibi, tüm olası arama terimlerini kullanarak SMN1 proteinindeki tüm missense mutasyonlarını üç veritabanından (PubMed, PMC ve Google Scholar) topladılar. Tüm missense mutasyonları siliko patojenisite, konservasyon ve stabilite analiz araçlarına tabi tutuldu. Bu araçların özgüllüğünü ve duyarlılığını onaylamak için araştırma ekibi istatistiksel analizi bir QC ölçümü olarak kullandılar. PolyPhen-2, en yüksek özgüllüğü ve doğruluğu gösterdi. PolyPhen-1 en yüksek duyarlılığı gösterdi; Genel olarak, PolyPhen2 diğer siliko aletlerine kıyasla daha iyi ölçümler gösterdi.

Tüm Mutasyonlar İncelendi

Üç mutasyon (D44V, Y272C ve Y277C) en patojenik ve destabilize edici mutasyonlar olarak tanımlandı. Ayrıca, doğal ve mutant amino asitlerin fizyokimyasal özelliklerini ve H-bağlarının ve aromatik istifin sistein üzerine tirozin ikamesine karşı kaybını gözlemlediler ve bu da aromatik halkaların kaybına yol açarak protein stabilitesini azaltabilmekteydi. Üç mutasyon ayrıca yapısal değişiklikleri anlamak için GROMACS kullanılarak Moleküler Dinamik Simülasyon (MDS) analizine tabi tutuldu. Y272C ve Y277C mutantları, D44V mutantına kıyasla doğal proteinden maksimum sapma paterni sergilemiştir. Diğer MDS analizi, moleküller arası hidrojen bağı analizi ve fizyokimyasal analizde gözlemlenen hidrojen bağlarının kaybına bağlı olarak ortaya çıkmış olan stabilite değişimlerini tahmin etmiştir. D44V mutasyonuna kıyasla Y272C ve Y277C mutantlarında fonksiyon ve yapısal etki kaybı ciddi bulunmuştur.

Siliko tahminleri, fizyokimyasal analiz ve MDS'den elde edilen sonuçlara baktığımızda, üç mutantta da stabilite kaybı olduğu gözlemlendi. Bu kombinatoryal yaklaşım, yanlış anlam mutasyonlarından kaynaklanan spinal musküler distrofi için varyant yorumlama ve ilaç tasarımı için bir platform olarak hizmet edebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sneha P, et al. Impact of missense mutations in survival motor neuron protein (SMN1) leading to Spinal Muscular Atrophy (SMA): A computational approach. Metab Brain Dis. 2018 Jul 13. doi: 10.1007/s11011-018-0285-4. [Epub ahead of print]

Omega 3 Desteği Gerçekten Kalp Sağlığını Koruyor mu?

02 Kasım 2018

Yapılan yeni çalışma, omega 3 preparatlarının kalp hastalığı, inme veya ölümle karşılaşma riski üzerinde çok az etkisi olduğunu veya hiç etkisi olmadığını gösteriyor. Omega 3, bir tür yağ asididir. Yediğimiz gıdalarda bulunan omega 3 yağları sağlık için gereklidir ve küçük miktarlarda alındığında sağlık için faydalıdır. Omega 3 yağ asitlerinin başlıca tiplerini; alfaolinolenik asit (ALA), eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosahekzaenoik asit (DHA) olarak sıralayabiliriz. ALA, normal olarak, fındık, ceviz ve kolza tohumu gibi bitkisel besinlerden elde edilen yağlarda bulunur. Genel olarak uzun zincirli omega 3 yağları olarak adlandırılan EPA ve DHA ise doğal olarak morina balığı ve somon gibi yağlı balıklarda bulunur.

Günümüzde genel olarak kalp hastalığına karşı koruyucu olduğuna dair yaygın bir inanış oluşmasının ardından omega 3 yağlarının kullanımını artmaktadır. Kan basıncını düşürmek veya kolesterolü azaltmak da dahil olmak üzere kalp hastalığını önlemede birden fazla önemli mekanizma rol alsa da, omega 3 yağları tezgahlarda ön raflarda yer alıyor.

Büyük Kapsamlı Bir Çalışma

Cochrane Kütüphanesi'nde yayınlanan verilerin sistematik derlemesi, 112.059 kişinin katıldığı 79 randomize çalışmanın sonuçlarını bir araya getirdi. Bu çalışmalarda, kalp ve dolaşım hastalıklarına olağan veya daha düşük omega 3'e kıyasla ek omega 3 yağının tüketilmesinin etkileri değerlendirildi. Bu 79 çalışmanın 25’i oldukça iyi tasarlanmış ve uygulanmış ve güvenilirliği yüksek olan çalışmalardan oluşuyor. Araştırmaya; Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Asya'dan sağlıklı ve mevcut hastalıkları olan kadın ve erkekler katılmış. Bu kişiler omega 3 yağlarını arttırmak ya da en az bir yıl boyunca olağan yağ alımını sürdürmek üzere rastgele seçilmiş. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma omega 3 haplarının etkisini araştırmış ancak belirgin bir etkisi ile karşılaşılmamış olup, sadece birkaç çalışmada balığı bütün olarak tüketmek anlamlı olarak görülmüş.

Bu araştırmaya göre;

-Herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski, omega 3 yağ alımını artırmış olan kişilerde % 8.8 iken, kontrol grubundaki kişilerde % 9 olduğu,

-Daha fazla ALA tüketilmesinin muhtemelen kalp düzensizlikleri riskini % 3.3'ten % 2.6'ya düşürdüğü

-Uzun zincirli omega 3 veya ALA alımının, artması muhtemelen vücut ağırlığını veya şişmanlığını etkilemediği

-Uzun zincirli omega 3'ün artmasının, herhangi bir yarar sağlaması durumunda dahi bunun çok düşük seviyede olduğunu gösterdiler.

 

Özet olarak daha çok uzun zincirli omega 3 yağlarının (EPA ve DHA dahil olmak üzere) alınmasının, öncelikle takviyeler yoluyla muhtemelen kardiyovasküler olaylar, koroner kalp ölümleri, koroner kalp hastalığı olayları, inme veya kalp düzensizlikleri riskine çok az etki ettiği veya hiç etki etmediği gösterilmiş oldu. Uzun zincirli omega 3 yağları muhtemelen kanda bulunan yağları yani trigliseridler ve HDL kolesterolü azalttığı için, trigliseritlerin azaltılmasının kalp hastalıklarından koruyucu olması muhtemel olsa da HDL'nin azaltılmasının zıt etkiye sahip olduğu unutulmamalı. Olası zararlar hakkında bilgi toplamaya çalışan ekip, yapılmış olan çalışmalarda kanama ve kan pıhtıları hakkındaki bilgilerin çok sınırlı olması nedeni ile bu konuda incelemede bulunmadıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Abdelhamid AS, et al. Omega 3 fatty acids for the primary and secondary prevention of cardiovascular disease. Cochrane Database of Systematic Reviews, 2018 DOI: 10.1002/14651858.CD003177.pub3

Sağlık Hizmetlerinde Rutin Genom Taramaları

30 Ekim 2018

Kişiye özel bir sağlık yönetimi planının, bir kişinin genetik koduna dayanarak tasarlanabileceği fikri, birçok hayali ortaya çıkarmıştır. 1991 yılında, DNA dizileme metotları geliştiren Nobel ödüllü Dr. Walter Gilbert, 2020 yılına kadar, maliyetin bir bireyin tüm DNA'sını dizilemeye yetecek kadar düşmüş olacağını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, rutin genomik tarama (GS) için klinik yarar gösteren mevcut uygulama modelleri, umut verici olsa da, hala başlangıç niteliğindedir.

Eyleme geçirilebilir gen listelerinin 20 000 genimizin çoğunu veya belki de tümünü kapsayacak şekilde genişlemesini beklemek makul olsa da, bugün en çok dikkate alınan listeler 10 ila 100 gen arasındadır. Günümüzün sadece küçük bir yüzdesinin GS'den fayda sağlayacağı gerçeği, yararın önemli olabileceği ve hatta hayat kurtarabileceğine dair artan kanıtları gölgelemektedir. 50 yıldan uzun süredir devam eden yeni doğan taraması (NBS) uygun bir analojidir. Nüfus çapında NBS'ye benzer şekilde, GS'nin başlatılması, nispeten az sayıda hastada saptanamayan presemptomatik riskleri tanımlamak için birçok insanı tarayan bir strateji olarak kabul edilebilir. Yeni doğan taramasında sadece 1 durum için test yapmaya başlanmış ve 30'dan fazla hastalık için genişletilmiştir. Genomik tarama, kısa vadede 10 ila 100 gen için uygulansa da daha sonra bilgi ve deneyim büyüdükçe liste genişletilebilir.

Klinik yararı hızlandırmak için mümkün olduğunca çok insandan geçerli verileri kullanmak herkesin çıkarınadır. Dünya çapında, DNA analizinden geçen insanların sayısı milyonlar seviyesindedir ve insanlar hasta, araştırma katılımcısı ve tüketici olarak genomik dizilemeye tabi tutulmaktadır. Araştırma katılımcılarından ve tüketicilerden gelen veriler, uygulama için kliniğe doğru bir şekilde aktarılabilirse, alan çok daha hızlı ilerleyebilir. Geisinger Sağlık Sistemi, Mayıs 2018'de DNA dizilemesinin rutin klinik bakımın bir parçası olacağını açıklamıştır. 6 ay içinde, 1000 kişilik bir pilot program başlayacağını bildirilmiştir. Yapılması beklenen bu Geisinger klinik pilotu, GS verilerini araştırma katılımcılarından hasta bakımına taşımak için devam eden dev projelerin gölgesinde kalmıştır.

En Uygun Çözüm İçin İşbirliği

Geisinger GenomeFIRST yaklaşımı Ekim 2017'de açıklanmıştır ve araştırma verilerinin taranmasıyla keşfedilebilen klinik sonuçlar elde etmeyi kabul eden 100.000'den fazla araştırma gönüllüsünün GS'sini yürütmek üzere tasarlanmıştır. Bu projedeki gönüllülerin tahmini % 3,5'i, 76 eyleme geçirilebilir gen listesinden klinik sonuçlar alacaktır. Erken vaka raporları, bu yaklaşımın subklinik hastalığı tanımlayabildiğini ve önemli tıbbi müdahalelere yol açabileceğini göstermektedir. GenomeFIRST yöntemlerinin ayrıntıları herkese açıktır ve GS verilerini araştırma ortamından klinik ortama taşıyacak programlar oluşturmayı uman diğer kurumlara yardımcı olabilir.

Tüketici arenasında üretilen genomik tarama verileri on yıldan uzun bir süredir klinik tedavilere taşınmış olmasına rağmen günümüzde bu veriler hala sağlık hizmetlerine uygulanacak uyumlu model geliştirilmesinde kullanılamamıştır. Optimal tedavinin tanımlanması için daha fazla işbirliğinin gerekli olduğu bir zamanda, tüketiciye dönük şirketler, pratik uygulama için sağlık hizmeti sağlayıcı girdisinin değerini küçümsemektedir. Birçok sağlık sistemi ve sigorta şirketi, tüketici verilerinin önemli bakış açılarını dikkate almayı desteklemeye hazır görünmemektedir. ABD nüfusunun en az % 1'inin, bir GS yaklaşımı ile saptanabilen ve klinik olarak yönetilebilen kanser veya kalp hastalıkları için tanımlanabilir bir genetik riski vardır. 3 ila 4 milyon kişiyi tanımlamak ve bu riski etkin bir şekilde azaltmak, değerli hedeflerdir. Onlara ulaşmak, önümüzdeki yıllarda ek bilgi birikimine hazır şekilde kurulmuş bir altyapıya oturtulduktan sonra daha geniş bir nüfus yararı vaadiyle daha da cazip hale getirilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Michael F. Murray. The Path to Routine Genomic Screening in Health Care, Annals of Internal Medicine 2018.

Neden Bazı İnsanlarda Gut Oluşma Riski Daha Fazladır?

26 Ekim 2018

Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi araştırmacıları, bazı insanların neden ağrılı ve güçten düşürücü bir eklem hastalığı olan gut için artmış risk altında olduğunun anlaşılmasını sağlayan genetik bir varyantı tanımladılar. Gut, kanda sürekli olarak yükselen ürik asit seviyelerinden kaynaklanır, bu da özellikle ayak parmakları, dizler, dirsekler, bilekler ve parmaklarda, ciddi eklem ağrısı ve şişliklere neden olur. Ürik asit düzeylerini düşüren ilaçlar kullanılarak gut tedavi edilebilir. Ancak tedavi edilmezse eklemlerde ve böbreklerde ciddi hasara ve yaşam kalitesinde azalmaya neden olabilir.

Otago Üniversitesi’nde görev alan bir grup bilim insanı yakın zaman önce, PDZK1 adında bir genin hemen yanında yer alan yeni bir genetik varyasyon tanımladılar. Bu PDZK1 protein ürünü, böbrek ve bağırsak boyunca ürik asitin ayrılmasına yardımcı olur. Bu şekilde, PDZK1, yüksek olduğunda gutun neden olduğu kristalleri oluşturan serum ürik asit miktarını kontrol eder.

Bulgular Yeni Bir Tedavi Anlayışına Yol Açabilir

Araştırmacılar, oluşan bu genetik varyantın PDZK1 proteinini etkilemediğini, ancak üretilen PDZK1 geninin miktarında değişikliklere neden olduğunu buldular. Elde ettikleri sonuçlar, gut için yeni bir moleküler yol belirlemiş ve bu genetik varyantı olan hastalarda niçin gut riskinin olduğunu anlamamızı sağlamıştır. İnsan genomunda, serum ürik asit düzeylerini ve gut riskini arttıran ve böbrek fonksiyonunu bozan sinyaller içeren düzinelerce bölge vardır. Yeni bilimsel zorluk, bu sinyalleri işlevsel anlayışlara dönüştürmektir. Bu bilgi, gut ve böbrek hastalığında yeni tıbbi müdahalenin araştırılmasına yol açabilmesi açısından önemlidir.

Genetik varyasyonun gut ya da böbrek hastalığı riskine nasıl katkıda bulunduğunu anlamak, ileride bu kişiye uygulanacak tedavi yöntemini belirleyebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ketharnathan S, et al. A non-coding genetic variant maximally associated with serum urate levels is functionally linked to HNF4A-dependent PDZK1 expression. Human Molecular Genetics, 2018; DOI: 10.1093/hmg/ddy295

Obezite Astım Riskini Farklı Bir Yolla Artırıyor

25 Ekim 2018

Astım ve obezitenin prevalansı hem ayrı ayrı hem de birlikte görülecek şekilde son yıllarda ABD'de önemli ölçüde artmıştır. Obezite, yüksek vücut kitle indeksi olan kişilerde ortaya çıkan hava yollarının sistemik ve lokalize inflamasyonu nedeniyle astım için önemli bir risk faktörüdür.

Astımlı obez insanlar, daha yüksek şiddetli astım atağı riski, hastalık kontrolünün azalması ve kortikosteroid tedavisine yanıtın azalması gibi riskleri bünyelerinde taşımaktadır. Bununla birlikte, daha önce yapılan çalışmalarda, obezitesi olan bazı kişilerin, hava yolu inflamasyonu yoluyla değil,  solunum yollarındaki düz kasların aşırı allerjen yanıtı nedeniyle ortaya çıkan farklı bir astım tipine sahip olabileceği ileri sürülmüştür. Hiperreaktivite, solunum yollarının daralmasına ve nefes almanın zorlaşmasına neden olur ve kaslar kasıldığında veya spazm başladığında atak ortaya çıkabilir.

Obezitede Farklı Bir Mekanizma Çalışıyor

Araştırma ekibi insan hava yolu düz kas hücrelerini bir alerjene tepki olarak üretilen histaminle ve hava yollarını kontrol eden sinir sisteminin bir kısmını uyaran bir ilaç olan karbakolle birleştirdi. Bu maddeler ile hava yolu hücrelerinin uyarılması, hücrelerin kas kasılmasını uyaran kalsiyumu serbest bırakmasına neden olur. Araştırmacılar obez donörlerden gelen kas hücrelerinin normal kilolu vericilere ait hücrelerden daha fazla oranda kalsiyum saldığını ve daha fazla kısalmaya (kas kasılması sırasında ortaya çıkan bir işleve) sahip olduklarını buldular. Ayrıca, kadın obez donörlerden gelen hücreler, erkek obez donörlerden daha fazla kalsiyum salmıştır.

      Obezitenin yapısal hücreler (veya hava yolu düz kas hücreleri) üzerindeki baskısını daha iyi anlamamızı sağlayan bu çalışma, steroid kullanımı olmaksızın astım yönetimini iyileştirmek için yenilikçi tedavi olanaklarının önünü açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Orfanos S, et al. Obesity increases airway smooth muscle responses to contractile agonists.. American Journal of Physiology-Lung Cellular and Molecular Physiology, 2018; DOI: 10.1152/ajplung.00459.2017

İnfluenzaya Bağlı Ölümler İncelendi

24 Ekim 2018

Her ne kadar grip denip geçilse de, influenzaya bağlı olarak her yıl milyonlarca insan hastanede tedavi görmekte ve yüz binlercesi de ölmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu verilere daha rahat ulaşılıyor olsa da Afrika kaynaklı griple ilişkili mortalite için risk ve risk grupları hakkındaki veriler sınırlıdır. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada hastanede influenza ilişkili ciddi akut solunum yolu hastalığı (SARI) nedenli ölümler için insidans ve risk faktörleri tahmin edilmeye çalışıldı.

SARI ile hastaneye yatırılan hastalar, 2009-2013 yılları arasında Güney Afrika'nın dört ilinde prospektif olarak kaydedildi. Polimeraz zincir reaksiyonu kullanılarak, solunum yolu doku örnekleri, solunum yolunu etkileyen on farklı virüs ve pnömokok DNA'sı için kan test edildi. İnfluenza ilişkili SARI ölümlerinin insidansı, tanımlanmış bir havza popülasyonuna sahip bir kentsel hastanede tahmin edilmiştir.

İnfluenza Önemli Bir Yük Oluşturuyor

Grip ile ilişkili SARI olan 1376 hasta kayıt edildi ve bunların % 3'ü (mevcut sonuç verileriyle birlikte 1358'in 41’i) öldü. HIV ile enfekte olan hastalarda(% 5, 22/419), vaka-ölüm oranı (CFP), HIV ile enfekte olmayan kişilere göre (% 2, 13/620; p = 0.006) daha yüksekti. CFP'ler yaş grubuna göre değişmekte ve genel olarak 5 yaşın üzerinde artmaktadır (p <0.001). Çok değişkenli analizde, ölümle ilişkili faktörler yaş grubu 45-64 yaş (odds oranı (OR) 4.0,% 95 güven aralığı (CI) 1.01-16.3) ve ≥65 yaş (OR 6.5,% 95 CI 1.2-34.3), HIV enfeksiyonu (OR 2.9,% 95 CI 1.1-7.8), HIV dışındaki diğer tıbbi durumlar (OR 2.9,% 95 CI 1.2-7.3) ve pnömokokal koenfeksiyon (OR 4.1,% 95 CI 1.5-11.2) için en yüksek bulundu. 100.000 kişi başına düşen influenza ilişkili SARI ölümlerinin tahmini insidansı <1 yaş çocuklarda (20.1,% 95 CI 12.1-31.3) ve 45-64 yaş arası yetişkinlerde en yüksek bulunmuştur (10.4,% 95 CI 8.4-12.9). HIV ile enfekte bireylerde, HIV enfekte olmamış bireylere göre yaş için düzeltilmiş ölüm oranı 20 kat (% 95 CI 15.0-27.8) daha yüksekti.

İnfluenza, Güney Afrika'da, özellikle 1 yaşından küçük bebeklerde ve HIV ile enfekte olmuş bireylerde ciddi mortaliteye neden olmaktadır. Antiretroviral tedaviye ve grip aşısına daha yaygın erişim bu yükü azaltabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cohen C, et al. Mortality amongst patients with influenza-associated severe acute respiratory illness, South Africa, 2009-2013. PLoS One. 2015 Mar 18;10(3):e0118884. doi: 10.1371/journal.pone.0118884. eCollection 2015.

Uyku Bozukluğunun Demans Benzeri Tabloya Yol Açtığı Gözlendi

23 Ekim 2018

Solunum yolu cidarlarının gevşediği ve daraldığı ve uykuda solunumun durmasına yol açan uyku apne sendromunun (OSAS), kandaki oksijen düzeylerini düşürdüğü bilinmektedir. Yeni yapılan bir çalışma, bu oksijen düşüşünün beynin temporal loblarının küçülmesi ve bellekte buna karşılık gelen azalmayla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Araştırmacılar, çalışmanın yaşlıları OSAS için taramanın ve gerektiğinde tedavi verilmesinin bu toplumdaki demansın önlenmesine yardımcı olabileceğine dair kanıt sağladığını söylüyorlar.

Demans riskinin% 30-50'si depresyon, yüksek tansiyon, obezite ve sigara içme gibi değişken faktörlerden kaynaklanmaktadır. Son yıllarda araştırmacılar, çeşitli uyku bozukluklarının da demans için risk faktörü teşkil ettiğini kabul etmişlerdir. Özellikle obstrüktif uyku apnesine ve beyin ve bilişsel yeteneklere olan etkilerine bakmak isteyen Avustralyalı bir araştırma grubu bu çalışmayı yönetti. Araştırmacılar, 51 ve 88 yaşları arasında, hafızası ya da ruh haliyle ilgili kaygıları ile doktorlarını ziyaret eden, ancak OSAS tanısı olmayan 83 kişilik bir grupla çalıştılar. Her katılımcı hafıza becerileri ve depresyon belirtileri açısından değerlendirildi ve her birine beynin farklı alanlarının boyutlarını ölçmek için MRI taraması yapıldı.

Erken Müdahale Önemli

Katılımcılar ayrıca polisomnografi kullanarak OSAS belirtileri için gece boyunca izlendikleri bir uyku kliniğine de katıldılar. Bu teknik, beyin aktivitesini, kandaki oksijen seviyelerini, kalp atış hızını, solunum ve hareketleri kaydeder. Araştırmacılar, uyurken kanlarında düşük oksijen seviyelerine sahip olan hastaların, beynin sol ve sağ temporal loblarında azalmış kalınlığa sahip olduklarını buldular. Bunlar bellekte önemli olduğu bilinen ve demansta etkilenen bölgelerdir. Ayrıca, beyindeki bu değişikliğin, katılımcının yeni bilgi edinme konusundaki yeteneğini zayıflattığını da buldular. Tersine, OSAS belirtileri olan hastaların da beynin diğer bölgelerinde daha fazla kalınlığa sahip olma olasılığı daha yüksekti yani araştırmacılara göre beyin oksijensizliğe şişkinlik ve iltihaplanma ile yanıt vermişti.

Demans tablosunu düzeltmek için günümüzde etkili bir tedavi mevcut değildir, bu yüzden erken müdahale önemlidir. Öte yandan, OSAS için etkili bir tedaviye sahibiz. Bu araştırma, OSAS’ın teşhis ve tedavi edilmesinin, çok geç olmadan bilişsel gerilemeyi engellemek için bir fırsat olabileceğini gösteriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Cross NE, et al. Structural brain correlates of obstructive sleep apnoea in older adults at risk for dementia. European Respiratory Journal, 2018; 52 (1): 1800740 DOI: 10.1183/13993003.00740-2018

Hafıza Hücreleri Deneyimler İle Şekilleniyor

22 Ekim 2018

Bellek üzerine yapılan çalışmada, deneyimlerin yer ve konum ile ilişkilendirilerek oluşan hatıraların engram denilen hücrelerde saklandığı gösterilmişti. Nörobilim hala engram hafıza konsepti ile boğuşuyorken, ‘’bu hücrelerin aktif olduklarında ne yaptığını biliyoruz, ama neyi temsil ediyorlar ve nasıl çalışıyorlar?’’ sorusunu soran Japon ekip araştırmalarını buraya yöneltmiş.

Şimdiye kadar olan varsayımlar, bellek engramlarının sadece hücreler olduğu yönünde idi, ancak araştırma grubu alternatif bir açıklamaya sahip olduklarını düşünüyor.

Çalışmada fareler ortamın anılarını hafızalarına yerleştirmek için kafeste zaman harcarken, araştırmacılar, o dönemde aktif olan hücreleri tanımlamak için optogenetik yöntemler kullandılar. Bu hücrelerin, hipokampal bölge hücrelerinin sadece bir kısmını oluşturup, daha büyük yer alanlarına sahip olduğu görülmüş ve fare keşfederken hücreyi heyecanlandırmaya karşılık gelen gerçek dünya alanı gibi olduğu gözlemlenmiş. Bu da; çok sayıda hücre boyunca aktivitenin analizi, çoğu yer hücresinin hem başlangıçta hem de daha sonra kafesin ziyareti sırasında aynı mekansal haritayı muhafaza ederken, engram hücrelerinin iki zaman noktası arasında ilişkisiz bir aktiviteye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tek istisna, erken evrede hücrelerin aktivitesinin benzer olduğu her iki ziyaret sırasında görülmüştür ki bu, içeriğin geri çağrılmasıyla ilgili beklenen bir durumdur.

Engram Tecrübeyi Haritalasa Da Mekanı Haritalamıyor

Fareler ikinci, farklı bir kafese yerleştirildiklerinde ise engram hücrelerinin inaktif kaldığı görülmüş, yani bir önceki bellekle 'işgal edilmiş'. Buradan yola çıkılarak, bu hücrelerin aktiviteleri karşılaştırılıp, birinci ve ikinci çevrelerin birbirinden ayırt edebilmesinde kullanılabilir. Engram hücreleri sadece belirli konumlara değil, durumun kendisinin hafızasına yönelik aktif olurken, diğer yandan yer hücrelerinin keşif sırasında, bir mekansal haritanın oluşturulması ve güncellenmesi sırasında aktif olduğu görülmüş. Sonuç olarak bir durumu veya çevreyi tanımak, araştırma gerektirmez. Bu nedenle, yer hücreleri, bellek hücrelerinden ayrı görünüyor.

Araştırmacılar, engram hücrelerinin bellekleri kendi başına saklayamadıklarını, ancak beyindeki herhangi bir yerde, bellekle ilgili detayları birbirine bağlayan bir indeks olarak hareket ettiklerini söylüyor. Araştırmacıların hipotezine göre, engram hücreleri, bir anı, gözünüzün önünde canlanan bir hatıra ya da başka duyulardan olan bir belleğin elemanlarını takip eder ve daha sonra beynin korteks gibi diğer kısımlarını harekete geçirerek hatırlamalarını tetikler. Hipokampus uzamsal belleğin altında yer alırken, karşılaşılan durumlar ile ilgili kimlik için bir indeks olarak yeni ortaya çıkan bu işlev, bu beyin bölgesinin sadece haritalardan daha fazlası olduğunu gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kazumasa Z. Tanaka, et al. The hippocampal engram maps experience but not place. Science, 2018; 361 (6400): 392 DOI: 10.1126/science.aat5397

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Çocuklarda Bilgisayarlı Tomografi Beyin Kanseri Riskini Artırıyor

18 Ekim 2018

Bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarının kullanımı son yirmi yılda çarpıcı bir şekilde artış gösterdi. BT taraması, daha iyi görüntüler sunması sebebiyle tanısal açıdan büyük ölçüde faydalı olsa da diğer testlerden daha yüksek radyasyon dozları kullanılır. Bu nedenle, özellikle çocuklar için daha yüksek radyasyona maruz kalma ve bununla ilişkili maligniteler geliştirme riski daha yüksek olabileceği için radyasyondan korunma önemli bir önceliktir. Çocuklarda ve genç erişkinlerde radyoaktivitenin neden olduğu en yaygın maligniteler lösemi ve beyin tümörleridir. Bu nedenle araştırmacılar çocukluk çağındaki BT taramalarından dolayı radyasyona maruz kalınmasının ardından lösemi ve beyin tümörü oluşma risklerini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, 1979 ile 2012 yılları arasında bir veya daha fazla BT taraması alan 168.394 Hollandalı çocuk için kanser görülme sıklığını ve hayatta kalma durumlarını kayıt verilerinden incelediler. Uygunluk ve katılımı tespit etmek için tüm Hollanda hastanelerindeki radyoloji bölümlerini araştırdılar. Hollanda'da pediatrik BT taramaları sadece hastanelerde yapılmaktadır.

Lösemi Riski Artmazken Beyin Kanseri Riski Artış Gösterdi

Genel kanser insidansı beklenenden 1,5 kat daha fazlaydı. Tüm beyin tümörleri için ve malign ve malign olmayan beyin tümörleri için ayrı ayrı, beyin radyasyon dozu ile ilişki gözlendi. Nispi riskler en yüksek doz kategorisi için iki ve dört kat arasında artmıştır. Araştırmacılar lösemi açısından anlamlı ilişki olmadığını gözlemlediler. Löseminin kaynaklandığı kemik iliğine verilmiş olan radyasyon dozları oldukça düşüktü. Araştırmacılar bu aşırı kanser risk paterninin kısmen belirtilerle karıştırılmaya bağlı olabileceğine dikkat çekmektedir, zira kohorttaki beyin tümörü insidansı genel popülasyona göre daha yüksektir. BT taramaları bazen artan tümör riski ile ilişkili durumları tanımlamak için kullanılır ve bu çocuklarda BT taraması yapılmasının nedeni, kanser geliştirme riski ile ilişkili olabilir.

Düşük dozda tıbbi radyasyondan kaynaklanan kanser riskleri ile ilgili epidemiyolojik çalışmalar zorludur. Yine de, diğer çalışmalardan elde edilen verilerin ve kanıtların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesinin BT ile ilişkili radyasyon maruziyetinin beyin tümör riskini artırdığı gösterildi. Birçok hastanede yapıldığı gibi, pediatrik BT taramalarının ve doz optimizasyonunun dikkatli bir şekilde yapılması, riskleri en aza indirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Meulepas JM, et al. Radiation Exposure From Pediatric CT Scans and Subsequent Cancer Risk in the Netherlands. JNCI: Journal of the National Cancer Institute, 2018; DOI: 10.1093/jnci/djy104

Lifli Beslenme Yaşlılıkta Beyin İnflamasyonunu Azaltıyor

17 Ekim 2018

Memeliler yaşlandıkça, mikroglia olarak bilinen beyindeki bağışıklık hücreleri kronik olarak iltihaplanır. Bu durumda, bilişsel ve motor fonksiyonlarını bozduğu bilinen kimyasallar üretirler. Bu, hafızanın neden kaybolduğunun ve diğer beyin fonksiyonlarının yaşlılık döneminde neden azaldığının bir açıklaması olabilir. Ancak, Illinois Üniversitesi'nden yapılan yeni bir araştırmaya göre, kaçınılmaz olanı geciktirmek için bir çare olabilir: diyet lifi. Diyet lifi bağırsakta iyi bakterilerin gelişimini destekler. Bu bakteriler lifi sindirdiğinde, yan ürünler olarak butirat dahil olmak üzere kısa zincirli yağ asitleri (SCFA) üretirler.

Butiratın, mikroglia üzerinde anti-enflamatuar özelliklere sahip olduğu ve farmakolojik olarak uygulandığında farelerde hafızayı geliştirdiği gösterildi. Önceki çalışmalarda, butiratın ilaç formu olan sodyum butiratın olumlu sonuçları görülmesine rağmen, mekanizma açık değildi. Yeni çalışma, yaşlı farelerde, bütiratın iltihaplı mikrogliaya zarar veren kimyasalların üretimini engellediğini ortaya koymaktadır. Bu kimyasallardan biri, insanlarda Alzheimer hastalığı ile ilişkili olan interlökin-1'dir. Sodyum bütiratın nasıl çalıştığını anlamak ileriye doğru bir adımdır, ancak araştırmacılar farelerin daha fazla lif beslemesiyle aynı etkilerin elde edilip edilemeyeceğini de araştırdılar. Yükseltilmiş bütiratı elde etmenin pratik bir yolu, çözünebilir liften zengin bir diyet uygulanmasıdır. Bu kavram, bağırsak bakterilerinin fiberi doğal olarak bütirat haline dönüştürmesinden yararlanır.

Diyet lifinden elde edilen bütirat, beynin ilaç formuyla aynı faydalara sahip olmalıdır, ancak hiç kimse bunu daha önce test etmemişti. Araştırmacılar, genç ve yaşlı fare gruplarına düşük ve yüksek lifli diyetler verdiler, daha sonra kandaki butirat ve diğer SCFA seviyelerini ve ayrıca bağırsaktaki inflamatuar kimyasalları ölçtüler.

Yüksek Lifli Diyetle Olumlu Sonuçlar

Yüksek lifli diyet, hem genç hem de yaşlı fareler için kandaki yükseltilmiş butirat ve diğer SCFA'ların oluşmasını sağladı. Ancak, sadece yaşlı fareler düşük lifli diyet sonucunda bağırsak iltihabı gösterdi. Genç yetişkinlerin aynı diyette bu enflamatuar tepkiye sahip olmaması ilginçtir. Bu, yaşlı olmanın savunmasızlığını açıkça ortaya koymaktadır. Öte yandan, yaşlı fareler yüksek lifli diyet tüketirken, bağırsak iltihabı dramatik olarak azaldı ve bu açıdan yaş grupları arasında hiçbir fark görülmedi. Yani diyet lifi gerçekten bağırsaktaki enflamatuar ortamı manipüle edebildi.

Bir sonraki adım beyindeki iltihap belirtilerinin incelenmesiydi. Araştırmacılar mikrogliadaki yaklaşık 50 eşsiz gen üzerinde çalıştı ve yüksek lifli diyetin yaşlı hayvanlarda enflamatuar profili azalttığını buldular. Çalışma farelerde gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, araştırma ekibi sadece genel anlamda, bulgularını insanlara rahat bir şekilde genişletmektedir. Daha lifli beslenmenin önemi, bu çalışma ile tekrar gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Matt SM, et al. Butyrate and Dietary Soluble Fiber Improve Neuroinflammation Associated With Aging in Mice. Frontiers in Immunology, 2018; 9 DOI: 10.3389/fimmu.2018.01832

Beynimiz Yeni Bilgileri Değerlendirirken Taraflı mı Davranıyor?

16 Ekim 2018

İnsanlar, yeni bilgileri önceden var olan inançlarını destekleyen bir şekilde yorumlama eğilimindedirler. Bu olguya, onay yanlılığı denir. Hangi evi satın alacağına, çocukları hangi okula göndereceğine ya da hangi siyasi aday için oy kullanacağına karar verdikten sonra, yeni kanıtları doğru karar verdiklerini destekleyecek şekilde yorumlama eğilimi gösterirler. Şimdi, yeni yayınlanan bir araştırmada elde edilen sonuçlara göre, bir dizi noktanın hangi yöne doğru hareket ettiği gibi daha sonuçsal bir seçimle ilgili olduğunda bile, aynı şeyi yapıyorlar.

Onay yanlılığı daha önce sadece daha yüksek biliş ya da öznel tercihler alanlarında görülmekteydi: örneğin bireylerin bir tüketici ürünü ya da diğeri için tercihleri ​​gibi alanlar. Araştırma ekibi, insanların kendileri için öznel olarak tarafsız olmalarını bekledikleri duyusal girdilere karar verirken açık onay yanlılığı belirtileri gösterdiklerini gördükleri için şaşırdılar. UKE ve Tel Aviv Üniversitesi'nden bir grup araştırmacı tarafından elde edilen bulgular, onay yanlılığının insanların bir takım bilgi ya da uyaranlara tepki gösterdiği bir süreç olan seçici dikkatle ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Araştırmacılar, bu bulgunun altında yatan beyin mekanizmalarını açığa çıkarmak için çalışmalara zemin hazırlıyorlar.

Onay Yanlılığını Harekete Geçiren Mekanizma Bilinmiyor

Onay yanlılığı iyi bilinse de, onu neyin harekete geçirdiği bilinmiyor. İnsanlar karar verdikten sonra yeni bilgilere daha az mı duyarlı oluyorlar? Yoksa halihazırda verdikleri kararla ilgili çatışmaları azaltmak için yeni bilgileri filtreliyorlar mı?

Bu soruyu araştırmak için, araştırmacılar katılımcılardan, siyah bir bilgisayar ekranında küçük beyaz nokta bulutu içeren iki ardışık filme bakmalarını istedi. Görevleri, bu noktaların hangi yöne doğru hareket ettiğini bildirmekti. Bu görev oldukça zordu çünkü noktalar rastgele hareket eden birçok noktanın içine gömülmüştü. İlk filmden sonra, katılımcılardan iki kategorik seçenek arasında seçim yapmaları istendi: tutarlı hareketin nokta bulutu yanında çizilen bir referans çizgisinden saat yönünde veya saat yönünün tersine hareket edip etmediği. İkinci filmden sonra, fareyi ekranda gördükleri her iki filmde ortalama yönlere dair en iyi tahminlerini belirtmeleri istendi.

İki Deneyde De Onay Yanlılığı Gözlendi

Deneyler, katılımcıların, ilk filme dayanan bir ilk karar verdikten sonra, ikinci kez izlediklerinde bir final kararını vermek için ilk tercihleri ​​ile tutarlı olan kanıtları kullanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösterdi. İkinci bir dizi deneyde, araştırmacılar ilgili sayısal bir görev verdiler. İlk olarak, sekizden fazla iki basamaklı sayının ortalamasının 50'den büyük olup olmadığına karar verdiler. Sonrasında bir saniyede, ortalama 10 ile 90 arasında bir tahmin yapmaları istendi. Yine, katılımcıların cevapları gösterildi ve onay yanlılığı olduğu görüldü. Ortak bir ifadenin aksine, ilk izlenimin son izlenim olması gerekmez. Bu tür izlenimler ya da seçimler, bilgiyi kendi lehlerine değerlendirmemize yol açıyor. Araştırma ekibine göre önceki seçimlerimizle uyuşan bilgiyi öncelikli olarak seçtiğimiz gerçeğini kabul ederek, bu önyargıyı en azından eleştirel öneme sahip durumlarda etkin bir şekilde bastırmaya çalışabiliriz.

Literatür talep et

Referanslar :

Talluri BC, et al. Confirmation Bias through Selective Overweighting of Choice-Consistent Evidence. Current Biology, 2018; DOI: 10.1016/j.cub.2018.07.052

Böbrek Kanseri İnsidansı Artmaya Devam Ediyor

16 Ekim 2018

Böbrek kanseri toplumda nadir olmayan sıklıkta görülen ve hayatı tehdit eden önemli kanser türlerinden biridir. 2010 yılında 50.000'den fazla Amerikalıya böbrek ve renal pelvis kanseri teşhisi konmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Kanser Kayıtları ve SEER (Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonlandırma Sonuçları) birleşik verileri, tüm kanser olaylarını içermektedir. Bu verilerin kullanılmış olduğu yeni bir çalışma güncel insidans verilerini sunmakta, eğilimleri değerlendirmekte ve coğrafik dağılımı literatüre yansıtmaktadır.

Otopsi veya ölüm sertifikası verilmiş olan olguların dışlandığı çalışmada, her yıl için Amerika Birleşik Devletleri Kanser İstatistikleri raporlama kriterlerini karşılayan, 2001'den 2010'a kadar tanı alan invaziv, mikroskopik olarak doğrulanmış böbrek ve renal pelvis kanserleri incelendi. Histoloji kodları, vakaları böbrek hücresi karsinomu olarak sınıflandırdı. Oranlar ve eğilimler SEER Stat adı verilen yöntem kullanılarak tahmin edildi.

İnsidansta Belirgin Bir Artış Var

Toplam 342.501 renal hücreli karsinom olgusu teşhis edildi. Renal hücreli karsinom insidansı 2001 yılında 10.6 / 100.000 kişiden 2010 yılında 12.4 / 100.000'e yükselmiş ve 70 ila 74 yaşlarına kadar artmıştır. Erkeklerde insidans oranı kadınlardan neredeyse iki kat fazlaydı. Yüzde/yıllık değişim, kadınlarda erkeklere göre, 20-24 yaşlarında ve III. derece tümörlerde daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre böbrek kanserleri için yüzde/yıllık değişim insidansı 2001'den 2010'a yükseldi. Asya / Pasifik Adaları’ndan olanlar ve 20 ila 24 yaşındaki bireyler en yüksek yüzde değişim oranına sahipti. Bazı artışlar lokalize hastalıktan kaynaklanırken, en yüksek yıllık yüzde değişim dereceli tümörlerde daha agresif hastalık olduğu gösterildi. Risk faktörlerini belirlemek için bu eğilimlerin ve epidemiyolojik çalışmanın sürekli izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

King SC, et al. Continued increase in incidence of renal cell carcinoma, especially in young patients and high grade disease: United States 2001 to 2010. J Urol. 2014 Jun;191(6):1665-70. doi: 10.1016/j.juro.2013.12.046. Epub 2014 Jan 11.

Cep Telefonu Radyasyonu Hafızayı Olumsuz Etkiliyor

15 Ekim 2018

Bilgi ve iletişim teknolojilerinin (BİT) hızlı evrimi, günlük yaşamımızda radyofrekans elektromanyetik alanlara (RF-EMF) maruz kalma oranımızı artırmaktadır. Beynin en çok bu radyasyona maruz kalma kaynağı kafaya yakın olarak kullanılan cep telefonlarıdır. RF-EMF ile ilgili potansiyel sağlık etkilerini tanımlamak için birkaç çalışma yapılmıştır, ancak net bir sonuca ulaşılamamıştır.

İsviçreli bilim adamları tarafından yürütülen araştırma, RF-EMF'ye kablosuz iletişim cihazlarından maruz kalma ile ergenlerde hafıza performansı arasındaki ilişkiyi incelediler. Çalışma, farklı türdeki kablosuz iletişim cihazlarının kullanımı sırasında ergen beyinlerindeki RF-EMF'nin emilimine ilişkin bulguları büyük bir araştırma grubunda inceledi. Yapılan çalışmalar, ergenlerde kümülatif RF-EMF beyin dozunu tahmin etmek için dünyanın ilk epidemiyolojik çalışmalarıdır. Çalışma kohortunda cep telefonu kullanımı ile ilgili sağlık etkilerinden elde edilen veriler, bir yıl boyunca neredeyse 700 ergenin RF-EMF'ye maruz kalma ile hafıza performansının gelişimi arasındaki ilişkiye aitti.

Hafıza Performansı Etkileniyor

Çalışma, bir yıl boyunca cep telefonu kullanımından kaynaklanan kümülatif RF-EMF dozuna beynin maruz kalmasının, ergenlerde şekilsel bellek performansının gelişimi üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabileceğini göstermiştir. Sağ beyin yarıküresinde yer alan RF-EMF ile ilişki, ergenlerde sıklıkla başın sağ tarafında cep telefonu kullanıldığı için daha belirgindi.

Kablosuz iletişim kullanımının diğer öğeleri olan, metin mesajlarının gönderilmesi, oyun oynamak ya da internette gezinmek gibi aktiviteler, beynin sadece marjinal RF-EMF'ye maruz kalmasına neden olmakta ve hafıza performansının gelişimine etki etmemektedir.

Çalışmanın sonuçları fikir verici olsa da diğer faktörlerin etkisini dışlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu düşünülüyor. Örneğin, çalışma sonuçları ergenlikten etkilenmiş olabilir, zira bu parametre de hem cep telefonu kullanımını hem de katılımcının bilişsel ve davranışsal durumunu etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Foerster M., Thielens A., Joseph W., Eeftens M., Röösli M. A prospective cohort study of adolescents' memory performance and individual brain dose of microwave radiation from wireless communication. Environmental Health Perspectives, 2018 DOI: 10.1289/EHP2427

Geç Yenilen Akşam Yemeği Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Yediğimiz gıdalar ve kanser arasındaki bağlantı üzerine daha önce yapılmış olan çalışmalarda, diyet çeşitlerine odaklanılmıştır. Bununla birlikte, günlük yeme eylemini çevreleyen diğer etkenlere ise çok az ilgi gösterildi. Bunlar arasında yiyecek alımının zamanlaması ve insanların yemeklerden önce ve sonra yaptıkları faaliyetler sayılabilir. Son zamanlardaki deneysel çalışmalar, yemek zamanlamasının önemini göstermiş ve gece geç saatlerde yemenin sağlığı olumsuz bir şekilde etkileyebileceğini kanıtlamıştır.

International Journel of Cancer dergisinde yayınlanan yeni bir çalışmanın amacı, yemek zamanlamasının dünya çapında en yaygın kanserlerden ikisi olan meme ve prostat kanseri riskiyle ilişkili olup olmadığını değerlendirmekti. Meme ve prostat kanserlerinin, sirkadiyen bozulma ve biyolojik ritimlerin değişmesi ile en fazla ilişkili olan kanser türleri olduğu da bilinmektedir. Çalışma, her bir katılımcının yaşam tarzını ve kronotipini (sabah veya akşam aktivitesi için tercih ile ilişkili bireysel özellikler) değerlendirdi.

CIBER Epidemiyoloji ve Halk Sağlığı (CIBERESP) tarafından finanse edilen ve MCC-İspanya projesinin bir parçasını oluşturan çalışma, 621 prostat kanseri ve 1.205 meme kanseri vakasının yanı sıra birinci basamak sağlık merkezlerinden rastgele seçilen 872 erkek ve 1.321 kadın kontrolle yapıldı. İspanya'nın çeşitli bölgelerini temsil eden katılımcılar, yemek zamanlamaları, uyku alışkanlıkları ve kronotipi hakkında görüşülerek, yeme alışkanlıkları ve kanser önleme önerilerine bağlılıklarıyla ilgili bir anketi tamamladılar.

Bulgular Erken Akşam Yemeğini Destekliyor

Çalışmanın baş yazarı Manolis Kogevinas, “Çalışmamız, diürnal beslenme düzenine bağlılığın daha düşük bir kanser riski ile ilişkili olduğu sonucunu gösteriyor. Bulgular, diyet ve kanser üzerine yapılan çalışmalarda sirkadiyen ritimleri değerlendirmenin önemini vurgulamaktadır" diye belirtti.

Elde edilen bulgulara göre erken yenen bir akşam yemeği ya da yemekle yatmadan önce en az iki saat aralık bırakılması, daha düşük meme ve prostat kanseri riski ile ilişkilidir. Özellikle akşam saat 9'dan önce akşam yemeğini yiyen ya da uyumadan önce en az iki saat beklemiş olan kişiler, akşam saat 10'dan sonra akşam yemeği yiyenlere ya da yemekten kısa bir süre sonra yatağa gidenlere kıyasla, bu tür kanserler için yaklaşık % 20 daha düşük riske sahiptirler.

Bulgular doğrulanırsa, şu anda yemek zamanlamasını dikkate almayan kanser önleme önerileri için etkileri olacaktır. Bu etki, insanların geç saatlere kadar yemek yediği güney Avrupa gibi kültürlerde özellikle önemli olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kogevinas M, et al. Effect of mistimed eating patterns on breast and prostate cancer risk (MCC-Spain study). Int J Cancer, 2018

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image