Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Artık Yaşlı Hissetmek İçin Yaşlanmayı Beklemeye Gerek Yok

25 Şubat 2016

Etrafımızdaki ileri yaşlı insanların yaşadıkları sağlık problemlerini hepimiz onlardan sık sık dinleriz fakat tam olarak ne hissettiklerini anlayamayız. Yaşlanmanın fiziksel etkilerini deneyimlemek, yaşlanmayla birlikte vücutta gelişmeye başlayan duyma bozuklukları, görme problemleri, kas kaybı, yürümede güçlük, eklem tutuklukları gibi değişiklikleri geleceğe doğru bir adım atmışçasına hissetmek ve yaşamak artık hayal değil gibi görünüyor.

Bizler şu anda genç yaşımızda, ileride yaşlanmayla birlikte hareket etmede nasıl sıkıntı yaşayacağımızı hayal edemiyoruz aynı şeklide duyma problemleri yaşayıp konuşulanları anlayamamanın ya da düzgün görememenin nasıl hissettirdiğini düşünemiyoruz.

Amerikalı özel bir teknoloji firması kurduğu takım ile en son teknolojiyi kullanarak, ‘Genworth R70i Aging Experience’ diye adlandırdıkları, giyildiğinde nesiller arası bir köprü kurarak, yaşlandığımızda vücudumuzda ki fiziksel değişiklikleri deneyimleme fırsatı sunan eşsiz bir simülasyon tasarladılar. Bu simülasyon ile gelecekteki uzun dönem bakım ihtiyaçlarının öneminin daha iyi anlaşılması ve şimdiden bu konu üzerinde düşünülmesi imkanı sunuyorlar.

Genworth Aging Experience’ta yenilikçi teknolojik iskeleti giyerek, genişletilmiş gerçeklik görme sistemi ile yerleşik kameradan, glokoma, katarakt, maküler dejenerasyon ve vitre gibi görme bozukluklarını; kulaklık ve mikrofonlar ile duyma kaybı, tinnitus ve afazi gibi duyma bozukluklarını; sensörler ve uzaktan kumandalı yazılım ile dinamik olarak hareket genişliği ve eklem kısıtlıklarını düzenleyerek artrit gibi hareket bozukluklarını;  eklem hareketlerini kısıtlayıcı kıyafet ile de farklı seviyelerdeki kas kaybını deneyimlemek ve etkilerini hissetmek mümkün.

Bu teknolojik iskeleti giyenler yaşadıkları deneyimin etraflarındaki yaşlı yakınlarına karşı bakış açılarını tamamen değiştirdiğini ve onların her gün yaşadığı bu problemlerle başa çıkmalarına saygı duyduklarını belirtiyorlar. Kendilerine çok basit gibi görünen günlük sıradan hareketleri yapabilmenin en basitinden yürüyebilmenin bile ne kadar kıymetli olduğunu ve bunu her gün yaşayan sevdiklerine karşı tutumlarının tam olarak nasıl olması gerektiğini biraz olsun anlayabildiklerini bununla birlikte onlara yardımcı olmak için oldukça motive olduklarını söylüyorlar. Ayrıca yaşlandıklarında başlarına gelebilecek bu bozuklukları en aza indirebilmek için gerekli önlemleri almanın önemini kavradıklarını da belirtiyorlar. Bu teknoloji ürününü daha çok insanın deneyimleyebilme şansını yakalamasını umduklarını söylüyorlar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

http://seniorcarecorner.com/walking-grandfathers-body-ces2016

Uykumuzda Öğrenmek Mümkün mü?

25 Nisan 2018

Uykunun, öğrenme ve hafıza oluşumu için çok önemli olduğu bilinmektedir. Yeni araştırmalarda, uykudayken beynimizde neler olup bittiğini ve istirahat halinin öğrenmeyi ve hafıza oluşumunu nasıl etkilediği tam olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Önceki çalışmalar non-REM uykunun anıların birleştirilmesi için çok önemli olduğunu göstermiştir. Non- REM ikinci evresi sırasında bir elektroensefalogramda (EEG) görülebilen osilasyonel beyin aktivitesindeki “uyku iğcikleri”, veya ani yükselmelerin bu bellek konsolidasyonu için önemli olduğu gösterilmiştir. Bilim adamları ayrıca belirli anılarını özel olarak hedefleyebilmiş ve işitsel ipuçlarını kullanarak onları yeniden harekete geçirebilmiş ya da güçlendirebilmişlerdir. Ancak, bu başarıların ardındaki mekanizmalar şimdiye kadar gizemli kalmıştır. Araştırmacılar, bu tür mekanizmaların yeni bilgileri ezberlemede yardımcı olup olmadığı konusunda da habersizdir.

İngiltere’den araştırmacılar, belleğin uyku sırasında beyinde yeniden harekete geçmesini destekleyen nöral süreçleri araştıran bir çalışma yaptılar. Önceki araştırmalarda, bellek için uyku yararları ile ilişkilendirilen uyku iğciklerinin bu beyin dalgalarının reaktivasyona aracılık edip etmediğini araştırdılar. Bellek reaktivasyonunu destekliyorlarsa, bu iğciklerin gerçekleştiği zamanda bellek sinyallerini deşifre etmenin mümkün olduğunu öngördüler.

Bu hipotezlerini test etmek için, 46 katılımcıdan uykudan önce nesnelerin isimleri,  resimleri veya görüntüleri arasındaki ilişkileri öğrenmelerini istediler. Daha sonra, bazı katılımcılar 90 dakika uyurken, diğerleri uyanık kaldı. Kelimelerin yarısını,  yeni öğrenilen resimli anıların yeniden harekete geçmesini tetiklemek için uyku sırasında tekrarladılar. Katılımcılar uyandıktan sonra, onlara tekrar kelimeleri sundular ve onların nesne ve sahne resimlerini hatırlamasını istediler.

İğcik Paterni Öğrenmeyi Kolaylaştırıyor

Araştırmacılar, uykuda sunulan kelimelerle ilişkili olan resimler için sunulmayanlara göre hafızalarının daha iyi olduğunu gördüler. Bir EEG makinesi kullanarak, anıları yeniden aktive etmek için ilişkili kelimeleri çalmanın, katılımcıların beyinlerinde uyku iğlerini tetiklediğini de gördüler. EEG uyku iğcik paternleri, araştırmacılara katılımcıların sahnelerle ilgili anıları veya nesnelerle ilişkili anıları işleyip işlemediklerini gösterdi.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin,  iğciklerin uyku sırasında ilgili bellek özelliklerinin işlenmesini kolaylaştırdığını ve bu sürecin bellek konsolidasyonunu hızlandırdığını gösterdiğini belirttiler. Bu yeni bulguların, uyurken belleği artırmak için etkili stratejilere yol açabileceğini aktardılar. Uyku iğciklerin doğrudan indüksiyonunun hedeflenen bellek yeniden aktivasyonu ile birleştiğinde, uykudayken bellek performansını daha da geliştirmemizi sağlayabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Cairney, Scott A. et al. Memory Consolidation Is Linked to Spindle-Mediated Information Processing during Sleep Current Biology , Volume 28 , Issue 6 , 948 - 954.e4

Benimsenen Müzik Tarzı Beynin Yapısını Değiştiriyor

24 Nisan 2018

İnsanın yetenek gerektiren davranışları, çevresel talepleri eksiksiz karşılamak için beyin yapısının ve işlevin optimum adaptasyonunu gerektirir. Müzik yapmak, algılayıcı motor beyin alanlarındaki olağanüstü anatomik ve fonksiyonel değişikliklerin eşlik ettiği kapsamlı eğitimin performans hassasiyetini ve akıcılığını nasıl arttırdığını simgelemektedir. İşitsel alanda yapılan araştırmalar, müzikal eğitimin genel etkilerini değil, aynı zamanda uzmanlaşmış eğitimi ya da üslupsal benimseme olarak bilinen incelikli bilişsel adaptasyonları işaret etmektedir. Aslında, sadece düşük seviyeli işitsel algılama veya temel motor fonksiyonları, uygulanan enstrüman türüne göre farklı olarak şekillendirilmez. Müziğin yapısal özelliklerine dayanan daha yüksek müzik beklentileri, klasik, rock veya caz gibi pratik türler tarafından farklı şekilde biçimlendirilir. Öte yandan, bu son nokta ile ilgili bugüne kadarki hemen hemen tüm araştırmalar, işitme alanıyla sınırlı kalmıştır ve üretim üzerindeki müzik türüne ait benzer etkiler araştırılmamıştır.

Bir grup bilim insanı, yetenekli motor davranışlarında benimsenen uzmanlaşmış bilişsel-motor stratejiler için nörobiyolojik gerekçeleri ortaya koymak amacıyla, klasik ya da caz farklı müzik stillerinde eğitimin müzikal eylem planlamasını etkileyip etkilemediğini, etkiliyorsa nasıl etkilediğini araştırdı. Araştırmacılar çalışmalarında klasik veya caz eğitimine bağlı olarak hiyerarşik planlama süreçlerinin farklı kalibrasyonunu yansıtan iki müzik sanatçısı arasındaki davranışsal ve sinirsel farklılıkları ortaya koymaya çalıştılar.

Uyumsuz Ahenk

Araştırma kapsamındaki EEG çalışması, yüksek ve düşük düzeylerde eylem planlamasında klasik ve caz müzisyenleri arasındaki ilk kez kesin netleşmiş nörobiyolojik farklılıkları ve müzik yapımında benimsenen türe özgü bilişsel stratejileri açıkladı.  Piyanistler, dizi yapısının üst düzey planlamasını değerlendirmek için uyum ve bağlam uzunluğu açısından manipüle edilen ve tekli eylemlerin alt düzey parametre özelliklerini değerlendirmek için çalma biçimi bakımından, ses olmadan akor ilerlemelerini taklit ettiler. Caz piyanistleri, daha fazla sayıda tutum hatası pahasına, yanıt maliyetlerini etkisiz hale getirirken “uyumsuz ahengi” daha erken bir yeniden programlama negatifliği ve beta gücü azalmasıyla ortaya çıkardığı şekilde daha hızlı bir şekilde revize ettiler. Klasik piyanistler, teta güç artışı ile gösterilen “uyumsuz ahenk” sırasında daha fazla uyuşmazlık yaşıyorlardı, ancak yüksek doğruluk ve beta gücünün azalmasının işaret ettiği gibi, gerekli çalma tutumunu uygulamaya daha hazırdılar. Bu bulgular, eğitimin spesifik talep ve eylem odaklarının hiyerarşik eylem planlamasının farklı ağırlıklandırılmasına yol açtığını göstermektedir. Araştırmacılar bu bulguların, bir müzisyen bir veya diğer stil uyguladığında beyinde etkilenen kalıcı belirteçlerin farklı olduğunu kanıtladığını ileri sürdüler.

Mevcut çalışmanın bulguları, karmaşık eylemlerin rijid antiteler olmadığını, ancak daha önceki tecrübelere ve alışılmış eylem odağına bağlı olarak bilişsel motor stratejilerini yansıtabileceğini ortaya koymaktadır.  Yapı bazlı planlamanın eylem sırası seviyesinde ve tekli eylemler seviyesinde hareket parametresi tanımlaması eylem kontrolünde plastik (uyumlu) işlemlerdir, müzisyenlerin üslup özelliklerine bağlı olarak - eşit talimatlara ve görevlere rağmen - farklı kalibre edilirler. Dikkat çekici olarak, aksiyon kontrol hiyerarşisinde uzun vadeli uyarlanabilir plastisite, aynı görevin icrası sırasında caz piyanistlerinde yapısal esneklik ve klasik piyanistlerde hassas hareket doğruluğunda davranışsal yansıtıldı. Dolayısıyla, spesifik talepler ve daha önceki tecrübenin odak noktası, sanatçıların motor kontrol sisteminde dramatik ve kalıcı değişikliklerle sonuçlanarak, müzisyenler arasında "swing" ve "legit" tarz arasındaki büyük bölünme için nörobiyolojik hesaplar sağlanabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Bianco et al. Musical genre-dependent behavioural and EEG signatures of action planning. A comparison between classical and jazz pianists, NeuroImage 169 (2018) 383–394.

Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma İçin İnterim PET-BT’ye Dayalı Yeni Bir Prognostik İndeks

24 Nisan 2018

Non-Hodgkin lenfoma erişkinlerde en sık görülen hematolojik malignitedir. Alt tiplerı arasında diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) dünya genelinde erişkinlerde en sık rastlanan durumdur ve Çin'deki non-Hodgkin lenfoma vakalarının % 40,1'ini ve Batı ülkelerindeki vakaların % 31'ini oluşturmaktadır. DLBCL moleküler profillerine göre farklı prognozları olan patolojik olarak heterojen bir hastalıktır. Bu nedenle, rekürrens ve progresyon için güçlü bir prognostik değeri olan risk faktörlerini tanımlamak çok önemlidir çünkü bu hastalar için zamanında başka bir tedavi rejimi düşünülebilir.

Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) skorlama sistemi, DLBCL için en yaygın kullanılan prognostik araçtır. Bununla birlikte, kötü sonuçlara sahip olan hastaları tutarlı bir şekilde belirleyememektedir. Son yıllarda, lenfoma doğrulama, tanı, evreleme, etkinlik değerlendirmesi ve prognostik değerlendirme için pozitron emisyon tomografi bilgisayarlı tomografi (PET-BT) kullanılmıştır. Çalışmalar, PET-BT'nin IPI skoru için bağımsız bir prognostik faktör olduğunu göstermesine rağmen, PET-BT kullanılarak yapılan prognostik değerlendirme halen tartışmalıdır.

Spesifik olarak, interim PET-BT'nin prognostik değeri tam olarak bilinmemektedir ve inter PET-BT yorumlaması için Deauville standartları ve ΔSUVmax yöntemi dahil olmak üzere yöntemler sürekli araştırma ve geliştirme aşamasındadır. DLBCL için daha uygun ve kapsamlı bir prognostik değerlendirme yöntemine ihtiyaç vardır.

Kong ve arkadaşları,  interim PET-BT'ye dayalı yeni bir prognostik indeksi araştırmak için 2 kür kemoterapi sonrası DLBCL tanılı 105 hastayı retrospektif olarak incelediler. > 60 yaş, Ann Arbor evre III / IV, non-germinal merkez B-hücresi (GCB) patolojik alt tipi ve pozitif bir interim PET-BT içeren yeni prognostik indeks, yüksek prognozlu grupta doğru prognostikasyon, klinik çalışmalarda tabakalaşma ve DLBCL hastaları için yeni stratejilerin tasarımı için daha güçlü bir potansiyele sahipti ve hastalık ilerlemesi ve ölümünün ön gördürücüsüydü.

Düşük Riskli Grupta Prongnozu Öngörmek

Çin’den araştırmacılar, bu yeni prognostik indeksin klinik değerini ve en az 6 kür kemoterapi uygulanan 70 DLBCL hastasında çeşitli klinik özellikler, histolojik özellikler, interim PET-BT, 3 yıllık progresyonsuz sağ kalım (PFS), 3 yıllık OS, hastalık progresyonu ve ölüm ile ilişkisini doğrulamak, ayrıca özgüllük ve duyarlılığını belirlemek amacıyla retrospektif bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, IPI ve yeni prognostik indeksin her ikisinin de 3 yıllık mortalite ile ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, sadece yeni prognostik indeks 3 yıllık progresyon ile ilişkiliydi.  Çok değişkenli analiz, yeni prognostik indeksin 3 yıllık progresyon ile ilişkili olduğunu, ancak genel sağ kalımla ilişkili olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar, yeni prognostik indeksin, düşük -orta derece ve orta-yüksek derece riskli grupların yanı sıra, düşük derece riskli gruplarda da 3 yıllık progresyonsuz sağ kalımı ve genel sağ kalımı ayırt ettiğini belirttiler.  Bu indeksin IPI'dan daha üstün kapsamlı bir prognostik model olduğuna dikkat çektiler. Tedavi stratejilerinin bu yeni prognostik indeks kullanılarak ayarlanıp ayarlanamayacağını araştırmak için prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Liu et al. Retrospective Analysis of a New Prognostic Score for Diffuse Large B-Cell Lymphoma Based on Interim Positron Emission Tomography-Computed Tomography, Acta Haematol 2018;139:148–157.

Halusinasyonların Temelinde Dopamin mi Var?

23 Nisan 2018

Beynimiz, sesler veya görüntüler çarpıtıldığında ya da belirsiz olduğunda boşlukları doldurmaya yardımcı olan duyusal beklentiler üretmek için önceki deneyimleri kullanır. Şizofrenili bireylerde bu süreç değişir ve bu bireylerde orada bulunmayan sesleri duymak gibi aşırı algısal çarpıklıklar oluşur. Buna duyusal halüsinasyonlar denir. Bu tarz halüsinasyonlar sebebi bilinmeyen bir şekilde dopamini bloke eden antipsikotik ilaçlarla tedavi edilebilmekteyse de aslında ne dopamin ne de etkili olduğu beyin bölgesi olan striatum, tipik olarak duyusal işleme ile ilgili değildir.

ABD’de yapılan yeni bir çalışmadaki araştırmacılar, işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının, aslında diğer insanlar arasında yaygın olan algısal bir bozulmanın abartılı bir versiyonunu yaşadığını, beklediklerini duymaya eğilimli olduklarını gösterdiler. Araştırmacılar ayrıca, yüksek dopamin düzeyinin bazı hastaları beklentilere daha fazla bağımlı hale getirebileceğini ve bunun da halüsinasyona neden olabileceğini buldu. Yakın zaman önce Current Biology'de yayınlanan bulgular, dopaminin üretimini hedef alan tedavilerin bu durumun hafifletilmesine neden yardımcı olabileceğini açıklıyor.

Araştırmacılar, bu çalışma dahilinde, hem sağlıklı katılımcılarda hem de şizofrenili katılımcılarda işitsel bir illüzyon yaratan bir deney tasarladılar. Duyusal beklentilerin oluşturulması ya da ortadan kaldırılmasının bu yanılsamanın gücünü nasıl değiştirebileceğini incelediler. Ayrıca, dopaminin salınmasını uyaran bir ilacın verilmesinden önce ve sonra dopamin salınımını ölçtüler.

Dopamin Arttıkça Bulgular Şiddetlendi

Halüsinasyonu olan hastalar, duyusal beklentilerin daha az güvenilir olduğu ve sağlıklı katılımcılarda yanılsamaların zayıflamış olduğu durumlarda bile, sesleri beklemek istediklerine benzer şekilde algılama eğilimindeydiler. Bu eğilimleri, dopamin salıcı bir ilaç verdikten sonra daha da kötüleşti. Yüksek dopamin salınımı ve daha küçük dorsal anterior singulatı olan katılımcılarda da bu bulgular daha belirgindi.

Herkes bazı algısal çarpıtmalara sahiptir, ancak elde edilen bu sonuçlar, aşırı dopaminin çarpık algılarımızı daha da şiddetlendireceğini göstermektedir. Araştırmacılara göre yeni terapiler, dorsal ön singulat korteksini de içerecek şekilde, algısal işlemenin modülasyonuyla ilişkili dopamin sistemi veya aşağı akış yollarını hedefleyerek bağlamsal bilginin işlenmesini iyileştirmeyi amaçlamalı.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Cassidy CM et al. A Perceptual Inference Mechanism for Hallucinations Linked to Striatal Dopamine. Current Biology, 2018; DOI: 10.1016/j.cub.2017.12.059

MS Hastalarında Talamus ve Hipokampusun Epizodik Bellek Performansındaki Rolü

20 Nisan 2018

Multipl sklerozlu (MS) hastaların % 40 ila % 65'inin bilişsel bozulma yaşadığı ve işlem hızında ve epizodik bellek kaybında azalmanın olduğu bildirilmiştir. MS'li hastalarda bellek disfonksiyonunun ardında yatan patofizyoloji hakkında bir fikir birliği bulunmamakla birlikte, ön raporlar hem hipokampus hem de talamus ile ilişkilidir. Hipokampus, uzun süreli hafızanın kodlanmasında ve epizodik anıların içeriği ve ilişkileri ile ilgili bilgilerin düzenlenmesi ve bağlanmasıyla ilgilidir. MS'de hipokampal atrofi ve demiyelinizasyon yaygındır ve hipokampal volüm kaybı hem sözel hem de görsel-uzaysal epizodik bellekte eksiklikler ile ilişkilidir. Yakın zamanlı bir fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) çalışması, görsel uyaranların kodlanması sırasında, bilişsel olarak korunmuş MS hastalarının hipokampus, parahipokampus ve anterior singulatta artmış aktivasyon gösterdiklerini, bilişsel engelli hastaların ise hipokampus da dahil olmak üzere aktivasyonda yaygın düşüşler gösterdiklerini bulmuştur. Fonksiyonel değişikliklerin hafıza bozukluğundan önce var olduğunun kanıtı, istirahatte alınan, intakt bellek fonksiyonuna sahip MS hastalarında ilerleyen atrofi ile hipokampal bağlantının gücünde azalma olduğu gösterildiği fMRI ölçümlerinden de kaynaklanmaktadır.

Spesifik talamik çekirdekler, epizodik hafıza fonksiyonunun belirli yönlerine bağlanmıştır. Anterior talamik nükleuslar, kodlama ve kodlama stratejileri için uyaranların seçiminde rol alırken, medial dorsal nükleus, geri çağırma stratejilerinin seçiminde rol oynar. Talamus atrofisi MS hastalarında yaygın olarak bildirilmiştir ve talamik hacimdeki değişiklikler epizodik bellek performansı ve genel kognitif bozukluk ile ilişkilendirilmiştir. Fonksiyonel değişiklikler, bilişsel işlevler ve hastalık değişkenleri ile ilişkili olup, toplam lezyon hacmi ile pozitif ilişkili bir sözel epizodik hafıza tanıma görevi sırasında medial dorsal ve ventral lateral talamik çekirdeklerin fonksiyonel aktivasyonu ve azalmış kognitif fonksiyon ile ilişkili talamik fonksiyonel bağlanabilirlik ile ilişkili bulunmuştur.

Hipokampal Hacim ve Görsel-Mekansal Hafıza İlişkisi

Amerika’dan araştırmacılar hipokampus ve talamusun hacimsel ve fonksiyonel ölçümlerinin epizodik bellek performansına görece katkılarını değerlendiren bir çalışma yaptılar. Fonksiyonel ölçümlerin, bilişsel fonksiyonun tahmininde hacimsel ölçütler üzerinde ek varyansa yol açtığını gösteren önceki çalışmalara dayanarak, volümetrik ölçümlerin epizodik hafıza fonksiyonunu en çok prediktifı ve kodlama sırasında geri çağırma ve talamik aktivasyon sırasında hipokampal aktivasyonun anlamlı olduğunu hesaba kattığını varsaydılar. Sözel ve görsel-mekânsal epizodik belleğe görece katkıları değerlendirmek için sözel epizodik hafıza görevi, lezyon yükü ve hipokampus ve talamusun hacimsel ölçümleri sırasında fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) kullandılar.

Araştırmacılar epizodik hafıza fonksiyonunun prediktif analizinde, 32 MS hastasından ve 16 sağlıklı kontrolün fonksiyonel aktivite, lezyon yükü ve hacimsel ölçümlerini kullandılar. Araştırmacılar hastalık süresine göre ayarladıktan sonra, görsel-mekansal epizodik bellek görevindeki ani hatırlama performansı, hipokampal hacim ile anlamlı olarak tahmin edebildi. Aynı görevdeki gecikmeli hatırlama, sol talamusun hacmi ile anlamlı olarak tahmin edildi. Her iki bellek ölçümü için, kodlama sırasında talamusun fonksiyonel aktivasyonu hacim ölçümlerinden daha belirleyiciydi.

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, fonksiyonel aktivasyonun MS'li hastalarda epizodik hafıza kaybının tahmini bir ölçütü olarak yararlı olabileceğini düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Katherine A Koenig, Stephen M Rao, Mark J Lowe, Jian Lin, Ken E Sakaie, Lael Stone, Robert A Bermel, Bruce D Trapp and Micheal D Phillips. The role of the thalamus and hippocampus in episodic memory performance in patients with multiple sclerosis, Multiple Sclerosis Journal 1–11.

Ev Temizliği Akciğerler İçin Sigara Kadar Kötü mü?

19 Nisan 2018

Ev temizliği yapmak, solunum sistemi üzerinde potansiyel zararlı etkilere sahip kimyasal ajanlara maruz kalmayı gerektirmektedir. Bu temizlik maddeleri ile evde temizlik yapılması durumunda astım ve solunum yolu semptomları riskinin arttığını söylenebilir. Bununla birlikte, temizlik maddesinin solunum sağlığı üzerindeki uzun vadeli sonuçları ise iyi bir şekilde tanımlanmamıştır.

Norveçli araştırmacıların yapmış oldukları yeni çalışmada, ev temizliğinin, akciğer fonksiyonlarında azalma ve kronik hava yolu obstrüksiyonu üzerine uzun vadeli etkileri incelendi. Anket çalışmasında ECRHS (European Community Respiratory Health Survey) anketiyle yirmi yıldan fazla süredeki üç zaman noktasında çok merkezli bir nüfusa dayalı kohort araştırıldı. Çalışmaya anket modüllerine cevap veren 22 çalışma merkezinden en az bir akciğer fonksiyonu ölçümüne sahip 6230 katılımcı dahil edildi. Veriler, olası karıştırıcı faktörleri de ayarlayan karışık doğrusal modellerle analiz edildi.

FEV1 ve FVC Değerleri Azaldı

Çalışma, temizlik yapmayan kadınlarla karşılaştırıldığında ev temizliğinin şu gibi sonuçlara yol açtığını buldu:

  • Bir saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) veya bir kişinin bir saniye içinde zorla dışarı üflediği hava miktarı, evde temizlik yapan kadınlarda 3.6 mililitre (ml) / yıl daha hızlı ve temizlikçi olarak çalışan kadınlarda ise 3.9 ml / yıl daha hızlı bir şekilde azaldı.
  • Zorla yaşamsal kapasite (FVC) veya bir kişinin zorla nefes alabileceği toplam hava miktarı, evde temizlik yapan kadınlarda 4.3 ml / yıl, temizlikçi olarak çalışan kadınlarda ise 7.1 ml / yıl daha hızlı azaldı.

Yazarlar, temizleyici olarak çalışan kadınların hızlandırılmış akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün "20 paket-yıldan biraz daha az sigara içmekle karşılaştırılabilir" olduğunu buldular. Temizlik, erkeklerde veya kronik hava yolu obstrüksiyonunda akciğer fonksiyonlarında azalma ile anlamlı bir ilişki göstermedi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Svanes et al. Cleaning at home and at work in relation to lung function decline and airway obstruction. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, Feb 2018

Karbonhidratsız diyet karaciğer yağlanması ile nasıl savaşıyor?

17 Nisan 2018

Karbonhidrat kısıtlı diyet müdahalesi ‘’kilo kaybından bağımsız’’ olarak ciddi bir sağlık sorunu için etkin bir tedavi stratejisi olabilir. Geçtiğimiz günlerde Cell Metabolism’de yayınlanan çalışma bunu kanıtlar nitelikte. Karaciğer yağlanması, alkol tüketimi varlığında veya yokluğunda, insülin direnci ve metabolik sendrom ile ilişkili metabolik risk faktörlerine bağlı olarak hem NAFLD, hem de alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığının (AFLD) patogenezinde en erken görülen anormalliktir.

İsveçli araştırmacılar kalori alımında azalma olmaksızın düşük karbonhidratlı beslenmenin metabolizma üzerine etkilerini inceleme amacı ile obezite ve yüksek karaciğer yağına sahip 10 katılımcıya iki haftalık diyet uyguladı. KTH Royal Institute of Technology'nin SciLifeLab araştırma merkezindeki araştırmacılar, metabolizma ve bağırsak bakterilerinde sonradan oluşacak değişiklikleri belirlemek için klinik veriler ve big data analizlerini kombine ettiler. Böylece, bu kişilerde hepatik yağ sentezi belirteçlerinin düşmesi ile birlikte karaciğer yağlanmasının yanı sıra diğer kardiyometabolik risk faktörlerinin "hızlı ve dramatik" düşüşler gösterdiğini tespit edebildiler.

Düşük Kalorili Diyetin Faydalı Olduğu Görüldü

Katılımcılara eşit kalorili, yüksek protein ve düşük karbonhidratlı diyet uygulandı. Araştırmacılar, biyobelirteçleri tanımlamak için vücudun genom, proteom, transkriptom gibi çok sayıda veri setinin entegrasyonu anlamına gelen "multi-omics" yaklaşımını kullandılar.

Sonuçlar ise çok şaşırtıcı; Tehlikeli hepatik yağ metabolizmasının, B vitaminleri ve folik asit üreten bakterilerin hızla artması ile "kuvvetli bir şekilde ilişkili" olduğu görüldü. Bu durum, yağ asidi sentezinde yer alan genlerin ekspresyonunda bir azalma ile folat aracılı tek karbon metabolizması ve yağ asidi oksidasyonunda rol alan genlerin ekspresyonunda artış ile ilişkilendirildi.

Diyet, kilo kaybından bağımsız olarak, karaciğer yağının ve diğer kardiyometabolik risk faktörlerinin hızlı ve dramatik olarak düşmesine neden oldu. Bugüne kadar bilinmeyen altta yatan moleküler mekanizmaların artık daha net ortaya koyulması bundan sonra yapılacak çalışmalar için ışık tutar nitelikte. Bununla birlikte, diyetlerin karmaşık olduğunu ve bir diyet türünün herkese uymayacağının bilinmesi gerektiğini netleştirmekte fayda var. Tıpkı, hiperkolesterolemi olan kişilerin daha dikkatli olması gerektiği gibi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Adil Mardinoglu, et al. An Integrated Understanding of the Rapid Metabolic Benefits of a Carbohydrate-Restricted Diet on Hepatic Steatosis in Humans. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.01.005

Pankreas Kanserli Hastaların Uzun Dönem Sağkalımında Neoantijenler

13 Nisan 2018

Pankreatik duktal adenokarsinom, hastaların % 7'sinden daha az 5 yıldan fazla sağ kalım ile ölümcül bir kanserdir. T hücre immünitesi, istisnai birkaç uzun dönem sağ kalan hastanın sonuçlarıyla bağlantılıdır, ancak ilgili antijenler bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, pankreatik kanserli uzun süre sağ kalan hastalardaT-hücresi antijenlerinin tanımlanması için genetik, immünhistokimyasal ve transkripsiyonel immünoprofilleme, bilgisayarlı biyofizik ve fonksiyonel testler kullandılar. Tüm ekzom sekanslama ve “in-siliko” neoantijen tahmini kullanarak, hem en yüksek neoantijen sayısı hem de en fazla CD8 + T hücresi infiltratı birlikte olan tümörlerin, en uzun sağ kalımı olan hastaları sınıflandırdığını buldular. Uzun dönem sağ kalanlarda T-hücresi aktivasyonunu destekleyen spesifik neoantijen özelliklerini araştırdılar, bu kişilerin bir uygunluk modeli tarafından tanımlanan neoantijen nitelikleri ve tümör antijeni MUC16'da neoantijenler (CA125 olarak da bilinir) açısından zenginleştirildiğini keşfettiler.

T Hücre Reaktivasyonu

Enfeksiyöz hastalıktan türeyen peptidlere diferansiyel sunum ve homolojiyle neoantijenlere daha fazla bağışıklık kazandıran bir neoantijen kalite uygunluk modeli, iki bağımsız veri setinde uzun dönem sağ kalım saptarken, bir nicel antijen miktarı modeli yalnız artan neoantijen sayılarına daha büyük bağışıklık kazandıran belirlenmedi. Neoantijen moleküler taklit ile tutarlı, hem yüksek kaliteli neoantijenlere hem de öngörülen çapraz reaksiyonlu mikrobiyal epitoplara spesifik olan klonlar dahil olmak üzere, pankreatik kanser uzun dönem sağ kalanlarında, hem yüksek kaliteli hem de MUC16 neoantijenler için intratümoural ve geriye kalan dolaşımdaki T-hücrelerinin reaktivitesi saptadılar. Özellikle, yüksek kaliteli ve MUC16 neoantijenik klonların metastatik progresyon üzerinde seçici kaybını gözlemlediler ve bu neoantijen immüno-düzenlenmesini öneriyordu.

Araştırmacılar, pankreatik duktal adenokarsinomadaki T hücre hedefleri olarak benzersiz özelliklere sahip neoantijenler, daha geniş anlamıyla, neoantijen kalitesini, immünoterapilerin uygulanmasına yön verecek immünojenik tümörler için bir biyolojik belirteç olarak tanımladıklarını belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Balachandran et al. Identification of unique neoantijen qualities in long-term survivors of pancreatic cancer, Nature Vol.551/515 2017.

Kronik Ağrı ve Glutamat Tüketimi İlişkisi

12 Nisan 2018

Gelişmekte olan ülkelerde dahil olmak üzere tüm dünyada sık karşılaşılan ve hastaların yaşam kalitesini oldukça etkileyen rahatsızlıklardan birisi kronik ağrıdır. Bu nedenle tüm dünyada konu ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve konu halen araştırılmaya devam etmekte. Journal Nutrition’da yayınlanan, Kenya’da yapılan pilot çalışmada ise kronik ağrının diyetle ilişkisi olabileceği gösterildi. Bu çalışmada, diyetlerinden monosodyum glutamatı çıkaran katılımcıların şikayetlerinde gerileme olduğu gösterildi.

Glutamat, parmesan ve soya gibi gıdalarda doğal olarak bulunurken, çoğunlukla gıda katkı maddesi olarak kullanılıyor. Birçok ürünün içerisinde olan glutamat, içerik kısmında ‘’glutamat’’ ‘’hidrolize protein’’ ‘’protein isolat’’ ‘’protein ekstratı’’ gibi isimlerle geçmekte. Kenya halkı ise glutamata en çok günlük yemeklerde kullandıkları Mchuzi Mix denilen baharat karışımından dolayı yoğun miktarda maruz kalıyor. Aslında çalışmanın çıkış amacı, herhangi bir diyet değişikliğinin kullanılan besin desteklerine göre üstünlük gösterip göstermediğini anlamak üzerine olduğu için,  araştırmacılar Kenya’da bu tedavide en sık kullanılan asetominofen ile glutamatı çıkarma, su alımının arttırılması ve her ikisinin kombinasyonunu denediler. Katılımcılar en az 3 ay ya da daha fazla süredir en az 3 bölgede kronik ağrı yaşayan, çoğunlukla dünyada ve Amerika’da en sık görülen rahatsızlıklardan olan migren, baş ağrısı, kronik yorgunluk, bilişsel işlev bozukluğu, uyku bozuklukları gibi nörolojik şikayetlerden muzdarip kişilerden seçilmişti.

Glutamatın Kesilmesi Tek Başına Yeterli Bulundu

Bu kişiler öncelikle dört gruba ayrıldı. Su tüketiminin baş ağrısında önemi olduğu için gruplandırmada su tüketimi de dikkate alındı. Bu baharat karışımını tüketen kişilere benzer tatta glutamat içermeyen baharat karışımı verildi. Glutamat tüketmeyen ancak su tüketimi az olan gruba şişelenmiş su verildi ve günlük tüketimin sekiz bardak olması istendi ve kombinasyonlarına bu uygulamalar yapıldı. Kontrol grubu ise bunlara maruz kalmaya devam ederek asetominofen kullandı.

Çalışmanın sonuçları ise oldukça dikkat çekici; Monosodyum glutamatı diyetten çıkaran ve su tüketimini arttıran grup ve asetominofen kullanan grubun semptomlarında belirgin düzelmeler görüldü. Diyet değişikliğinin kronik ağrılarda bu denli etkin olması Kenya gibi ülkelerde düşük maliyetli tedavi seçeneği olması açısından, ve insan sağlığı açısından ümit verici.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kathleen F. Holton, Peter K. Ndege, Daniel J. Clauw. Dietary correlates of chronic widespread pain in meru, Kenya. Nutrition, 2018; DOI: 10.1016/j.nut.2018.01.016

Karaciğer Transplantasyonunun Bir Sağkalım Fayda Ölçütü Olarak MELD

11 Nisan 2018

Amerikan karaciğer nakli topluluğu, aciliyet temelli (MELD) veya fayda temelli (sağkalım yararı) önceliklendirmenin karaciğer paylaşımı için daha uygun bir sistem olup olmadığını zaman zaman tartışmaktadır. Aciliyet temelli paylaşım, organı olmadan ölmesi muhtemel olan bekleme listesi adayını önceliklendirir. ABD'deki mevcut MELD tabanlı paylaşım sistemi, MELD puanı bekleme listesi mortalitesini öngördüğünden, aciliyet temelli tasarlanır. Bununla birlikte, MELD temelli paylaşım, yüksek riskli adayların sınırlı bir organ arzının genel sağ kalım yararını yeterince maksimize etmeyebileceği endişesi nedeniyle son zamanlarda incelenmiştir.

Oldukça önemli organ kaynağın kullanımını optimize etmek amacıyla, fayda temelli paylaşım şemaları önerilmiştir. Bir fayda tabanlı paylaşım sistemi, karaciğer transplantasyonundan (LT) sonra en iyi sağ kalım faydası sağlayacak olan bekleme listesi adaylarına öncelik tanır. Doğrudan sağ kalım faydası hedefleyen kompleks indeksler mümkündür, ancak mevcut MELD'e kıyasla puanlarda aşırı uyumsuzluk ve daha belirsizlik yaratan riskler üreterek karmaşık olabilir ve günümüzde uygulanan paylaşıma ciddi ve temel bir değişiklik gerektirir. Bu sebeplerden dolayı nakil topluluğu, sağ kalım faydasının doğrudan kullanımını bir paylaşım sistemi olarak kabul etmemiştir. Bunun yerine, sağ kalım göstergesi olarak MELD performansını iyileştirmeye odaklanmıştır.  MELD sağ kalım faydasının makul bir ön gördürücü ise, paylaşım sisteminde fayda temelli paylaşım ın yansıtıldığını rahatça hissetmek için hiçbir temel değişiklik yapılmamalıdır. Bu nedenle, LT'deki MELD ile ilişkili sağ kalım fayda miktarının net bir şekilde ölçülmesi, mevcut paylaşım modelinin diğer önerilen ya da tartışılan metriklere kıyasla daha güçlü olduğunu anlamak için gereklidir.

Yüksek MELD Skoru, Yüksek Sağkalım

Amerikalı araştırmacılar, ulusal kayıt verileri ve genelleştirilmiş gama parametrik modelleri kullanarak, LT ile çeşitli MELD skoru ve organ kalitesinde sağ kalım fayda miktarlarını belirlediler. 1 Ocak 2006 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 119.055 aktif yetişkin LT adayı tespit ettiler. Çok organlı nakil alan ya da statü 1 olarak sınıflandırılan ya da MELD istisnai puan alan LT adaylarını çalışmaya almadılar. Analizlere 74.196 adayı dahil ettiler. Transplantasyon olmadan beklenen relatif yaşam süresinin zaman oranlarını (TR) ve LT'den sonra kazanılan beklenen yaşam yılını hesapladılar.

MELD> 10 olan hastalarda LT’nin yaşam süresini uzattığını gördüler (TR> 1). En yüksek MELD, en uzun relatif beklenen yaşam süresi ile ilişkiliydi. MELD 11-15 için TR = 1,20, MELD 16-20 için TR: 2,49, MELD 21-25 için TR: 5,72, MELD 26-30 için 16,35, MELD 31-34 için TR: 43,21, MELD 35-40 için 128,25’ti. En yüksek MELD'ye sahip adaylar, MELD 11-15 için 0,2, 16-20 için 1,5, 21-25 için 3,5, 26-30 için 5,8, 31-34 için 6,9, 35-40 için 7,2 yıl olmak üzere daha uzun ömür kazandılar. Bu nedenle, adaylara MELD ile öncelik verilmesi, daha düşük hayatta kalma yararı olanlara göre daha yüksek bir nakil hayatta kalma oranı olan adaylara öncelik verilmesi için basit, etkili bir strateji olmaya devam etmektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Luo et al. MELD as a Metric for Survival Benefit of Liver Transplantation, Am J Transplant. 2018 Jan 9.

Yoğurt Kardiovasküler Hastalık Riskini Azaltır mı?

10 Nisan 2018

Artık herkesin bildiği gibi hipertansiyon kardiovasküler hastalıklar açısından önemli bir risk faktörü. Yapılan birçok çalışmada süt ürünleri tüketiminin  kardiyovasküler sağlık üzerindeki olumlu etkileri gösterildi. Ancak yoğurt burada diğerlerinden ayrılıyor, acaba yoğurt tek başına da bağımsız olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltıyor olabilir mi?

Bu sorudan yola çıkan araştırmacılar, 1980 yılından bu yana yaşları 30-55 yaşları arasında değişen 55.000 hipertansif kadın, ve 40-75 yaşları arasındaki 18.000 hipertansif erkek katılımcıya her yıl düzenli olarak 61 sorudan oluşan beslenmeleri ile ilgili bir anket göndererek yanıtlamalarını istedi. Ardından katılımcılar o yıl bir hekim tarafından kendilerine miyokard enfarktüsü, inme, damar tıkanıklığı gibi tanılardan biri koyuldu ise bildirdiler. Kontrol amaçlı olarak, araştırmacılar bildirilen tüm teşhislerin tıbbı kayıtlarına erişim izni talep ettiler.

Risk Anlamlı Şekilde Azalıyor

Çalışmanın sonuçları ise dikkat çekici;

  • Yüksek yoğurt alımı, miyokard infarktüsü riskinde kadınlarda yüzde 30 ve erkeklerde yüzde 19 azalma ile ilişkilendirildi.
  • Kadınlarda toplam 3,300 ve erkeklerde toplam 2,148 kardiyovasküler hastalık vakası vardı (miyokard enfarktüsü, inme ve revaskülarizasyon).
  • Yüksek miktarda yoğurt tüketen kadınlarda, revaskülarizasyona yönelik işlem riski % 16 daha düşüktü.

Her iki grupta, haftada iki porsiyon yoğurt tüketen katılımcılarda, takip periyodu boyunca majör koroner kalp hastalığı veya felç riski yaklaşık%20 daha düşüktü.

Yüksek katılımcı sayısına sahip ve 30 yıl gibi uzun bir sürede yapılmış olan çalışma sonuçları, yoğurtun tek başına ya da lif bakımından zengin meyveler, sebzeler ve tahıllar bakımından zengin bir diyetin tutarlı bir parçası olarak kalp sağlığına faydası olabileceğine dair önemli yeni kanıtlar sunuyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Justin R Buendia, Yanping Li, Frank B Hu, Howard J Cabral, M Loring Bradlee, Paula A Quatromoni, Martha R Singer, Gary C Curhan, Lynn L Moore. Regular Yogurt Intake and Risk of Cardiovascular Disease Among Hypertensive Adults. American Journal of Hypertension, 2018; DOI: 10.1093/ajh/hpx220

Depresyon İş Kazalarına Yol Açıyor

09 Nisan 2018

Colorado Sağlık Yüksekokulu Sağlık, Çalışma ve Çevre Merkezi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, depresyon, endişe ve yorgunluk yaşayan kadınların işyerinde yaralanma olasılığı diğer kadınlara göre daha yüksektir. Çalışmanın sonuçlarına göre, bu sağlık faktörleri kadınların yaralanma riskini önemli ölçüde etkilerken, erkeklerin riskini ise değiştirmiyor.

Yazarlar Colorado'nun en büyük işçi tazminat sigortacısı Pinnacol Assurance ile bir dizi endüstriden gelen 314 işletmenin hak talep sonuçlarını incelemek üzere işbirliği yaptı. Çalışmada, yöneticilerden emekçilere kadar değişen bir ölçekte 17.000'e yakın çalışan temsil edildi. Araştırmacılar, erkeklerin işle ilgili bir yaralanma riskinde uykusuzluk ve kaygı gibi davranışsal sağlık faktörlerinin doğrudan etkide bulunmadığını keşfetti. Kadınların ise zihinsel ve davranışsal sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarını bildirme oranları daha yüksekti ve bu koşullar iş başındayken yaralanma riskini artırdı. İş kazası geçiren kadınların neredeyse % 60'ı, yara almadan önce davranışsal bir sağlık sorunu yaşadığını bildirmişti. Buna karşın erkeklerde bu oran % 33'tür.

Bununla birlikte araştırmacılar, kadın ve erkeklerin işle ilgili yaralanma riskinde neden farklılıklar olduğunu anlamak için daha fazla araştırmanın yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. Genel olarak, geçmişte yaralanan işçilerin, cinsiyetlerine bakılmaksızın, daha fazla yaralanma ihtimali daha yüksekti.

Daha Entegre Bir Yaklaşım Gerekli

Araştırmanın bulguları, işçileri güvende tutmanın, tipik güvenlik programından daha fazlasını, yani sağlık, iyilik hali ve güvenliği birbirine bağlayan entegre bir yaklaşımı gerektirdiğini gösteriyor. Kadınların neden davranışsal sağlık endişelerini erkeklerden daha fazla yaşadığını açıklayan bir çok sosyal ve kültürel faktörlerin olduğu biliniyor ve kadınlar işte ve evde farklı streslerle karşı karşıya kalabilirler, bu gelecek araştırmalarda keşfedilmesi gereken bir şey. Bu çalışmada elde edilen ön bulgular nedenlerin daha derinlemesine inceleneceği ileri çalışmalarla desteklenmelidir. İşçi sağlığının önemli bir sacayağını duygu durumunun oluşturduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180213183545.htm

BCC ve Lipid Profili İlişkisi

07 Nisan 2018

Günümüze kadar yapılmış olan çok sayıda çalışmada, çeşitli kanser türlerine sahip hastalarda, kırmızı kan hücresi toplam lipidlerin yağ asidi kompozisyonunda farklı değişiklikler olduğu görülmüştür. Omega-3 / omega-6 oranının ise cilt kanserine sebep olan fotokarsinogenezin genel sonucunda önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, şimdiye kadar bazal hücreli karsinom (BCC) hastalarında doymamış yağ asidi profilini inceleyen bir çalışma yoktu. Bu nedenle, İran merkezli yapılan yeni bir çalışmada hastane verilerine dayalı bir vaka kontrol çalışması ile, yeni tanı konan BCC hastalarında kırmızı kan hücrelerinin yağlı asit kompozisyonu araştırıldı.

Bu çalışma İran, Tahran'daki Razi Hastanesi'ndeki yeni BCC hastaları üzerinde yürütüldü. Eritrosit membranlardaki yağ asidi konsantrasyonu gaz kromatografisiyle ekstraksiyon, saflaştırma ve preparasyondan sonra nispi değerler olarak tanımlandı.

Doymamış Yağ Asitlerinde Farklılıklar Tespit Edildi

Analizler BCC hastalarında heptadekenoik asit (p = 0.010) ve oleik asidin (p <0.001) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu. Çoklu doymamış yağ asitleri arasında, linoleik asit ve araşidonik asit de BCC hastalarında anlamlı derecede yüksekti (p <0.001). BCC hastalarında omega-3'ün anlamlı olarak daha düşük (p = 0.040) ve omega-6'nın anlamlı olarak daha yüksek (p = 0.002) olduğu belirtildi.

Buna ek olarak, BCC hastalarında toplam çoklu doymamış yağ asidi (p <0.001) ve omega-6 çoklu doymamış yağ asitleri / omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (p = 0.002) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi.

Bu çalışmada yeni BCC hastalarında n-6 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin yüksek ve n-3 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin ise düşük olduğu gösterildi. Ayrıca sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında doymamış yağ asidi dağılımında bazı farklılıkların olduğu belirtildi. Bu çalışma, BCC gelişiminde lipidlerin önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Rahrovani F. et al. Erythrocyte Membrane Unsaturated (Mono and Poly) Fatty Acids Profile in Newly Diagnosed Basal Cell Carcinoma Patients. Clin Nutr Res. 2018 Jan;7(1):21-30

Preeklampsi Taramasında Yeni Yöntem

06 Nisan 2018

Preeklampsi gebeliklerin yaklaşık %2 - %3 aralığında görülebilen ve hem anne hem de çocuk için ciddi sağlık etkileri olabilen önemli bir sorundur. Durum yüksek tansiyon ile karakterizedir. Etkilenen bazı kadınlarda böbrek, karaciğer, kanama ve nörolojik problemlerle ilişkili çok ciddi hastalıklar gelişir. Fetusta büyüme geriliği olabilir ve muhtemelen ölebilir. Riskler, preeklampsinin çocuklarda uzun süreli sağlık sorunları ile ilişkili olan 37. gebelik haftasından önce, erken doğuma yol açması durumunda özellikle yüksektir. Bu yüzden durumun erken tanınması ve önlemlerin alınması kritik önem taşır.

Son zamanlardaki çalışmalarda elde edilen kanıtlar, yüksek riskli kadınlara düşük doz aspirin verilmesinin, en şiddetli preeklampsi prevalansının %60'dan fazla azaltılabileceğini göstermektedir, ancak tedavi 16 haftalık gebeliğin öncesinde başlanmalıdır. Bu nedenle, erken tanı önemlidir. İngiltere’de NICE’ın önerisi ilk trimesterde tıbbi hikayeye dayalı bir listenin gözden geçirilmesidir. Alternatif olarak ilk trimesterde yapılan kombine test ile bu duruma erken tanı konmaya çalışılır. Bu testte ortalama arter basıncı (MAP), rahim arter pulsatillik endeksi (UTA-PI) ve serum plasental büyüme faktörü (PIGF) ölçülür.

SPREE çalışması adı verilen çalışmada gösterilen alternatif yaklaşımla preeklampsi için ilk üç aylık dönem taramasının performansı mevcut NICE yöntemiyle karşılaştırıldı. Çalışma, Nisan ve Aralık 2016 tarihleri ​​arasında İngiltere'deki yedi Ulusal Sağlık Servisi (NHS) doğum hastanesinde gerçekleştirildi. Çalışmada 11 ila 13 haftalık gebelikteki tekil gebeliklerin anne özellikleri ve tıbbi öykü kayıtları ile MAP, UtA-PI ve PlGF ölçümleri kaydedildi.

Erken Tanı Oranı %80’e Kadar Yükseldi

Gebelik sırasında herhangi bir noktada ortaya çıkan preeklampsi, 16,747 gebeliğin 473'ünde (% 2.8) bulundu ve 142 (% 0.8) hastada preterm preeklampsi görüldü. Tüm preeklampsi ve preterm preeklampsi için NICE kontrol listesinin tespit oranları sırasıyla %30.4 ve %40.8 idi. Ayrıca, NICE önerisi ile uyumu yüksek risk altında olan kadınların ilk trimesterden aspirin ile tedavi edilmesi gerekliliği sadece %23 oranında belirlendi. Eğer tarama ilk üç aylık kombine test ile gerçekleştirilmişse, tüm preeklampsi ve preterm preeklampsi için tespit oranları sırasıyla %42.5 ve %82.4'e kadar yükseldi.

Elde edilen bulgular, maternal karakteristiklere ve kolay ölçülebilen belirteçlere dayanan basit algoritmanın kullanımının, preterm preeklampsi geliştirme riskindeki kadınların yaklaşık %80'ini tanımlayabileceğini ve bu kadınların profilaktik aspirinden fayda görebileceğini göstermektedir. İlk üç aylık kombine test, http://www.fetalmedicine.org ve Fetal Medicine Foundation uygulamasıyla basit ve kullanıcı dostu bir risk hesaplayıcısı olarak serbestçe kullanılabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Tan MY. et al. Comparison of diagnostic accuracy of early screening for pre-eclampsia by NICE guidelines and a method combining maternal factors and biomarkers: results of SPREE. Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 2018 DOI: 10.1002/uog.19039

Meme Kanseri Hastalarında “Merhamet Görme” Korkusu Depresyona Yol Açıyor

06 Nisan 2018

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup görülme sıklığı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Meme kanseri olan hastalarda fiziksel yükün yanı sıra psikolojik açıdan da önemli sorunlar baş gösterebilmektedir. Farklı hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, başkalarından merhamet ve duygusal sinyaller alabilmenin önemini vurgulamıştır. Portekiz’de yapılan çalışmanın temel amacı, meme kanseri hastalarının örnekleminde sosyal desteğin ve başkalarından merhamet alma korkusunun depresyon belirtilerinin prediktörü olup olmadığını araştırmaktı.

Çalışmaya dahil edilen örneklem, metastatik olmayan meme kanseri tanılı 86 kadın hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar Portekiz'deki bir onkoloji merkezindeki radyoterapi servisinde çalışmaya dahil edilmiş ve orada valide edilmiş olan kendilerine ait sonuçları bildirdikleri raporları tamamlamışlardır. Klinik (kanser evresi, komorbiditeler) ve demografik değişkenler (yaş, eğitim), sosyal destek ve depresif belirtiler konusunda başkalarından merhamet alma korkusunun prediktif etkilerini incelemek için araştırmacılar, çoklu regresyon analizi yaptılar.

Merhamet Görme Korkusu Depresyonu Tetikliyor

Başkalarından merhamet alma korkusu, depresyon semptomatolojisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olan modelin tek anlamlı prediktörü olarak dikkat çekti (β = 0.44; p <0.001). Bu sonuçlar, destekleyici sosyal temasların ve sosyal ağların miktarının, kanser hastaları açısından başkalarından merhamet alma yetenekleri kadar önemli olmayabileceğini göstermektedir.

Bu bulgular, kanser hastalarında başkalarından merhamet alma korkusuna odaklanan ilk çalışmadır ve meme kanserinde depresyonla ilişkili olabilecek sosyal faktörlerin araştırılmasında önemli bir katkı olarak görülmektedir. Araştırmacıların önerisi meme kanserinde psikolojik tarama görüşmelerinde, hastaların depresyon ve sosyal destek düzeylerinin değerlendirilmesinin yanı sıra empati ve duygusal yardım alma ve diğer insanlardan destek alma yeteneklerini de değerlendirmenin gerekli olduğu yönünde.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Trindade IA. et al. Going beyond social support: Fear of receiving compassion from others predicts depression symptoms in breast cancer patients. J Psychosoc Oncol. 2018 Mar 13:1-9.

Hemofilide Programlı Spor Terapisi

05 Nisan 2018

Spor ve egzersiz terapisi, günümüzde çok sayıda farklı hastalıkların tedavi planına daha fazla entegre olmaya başladı. Bu terapinin yararları üzerine çok sayıda yüksek kalitede kanıtlar elde edilmiş olsa da kardiyovasküler hastalıklarda veya nadir görülen hastalıklar için bir tedavi seçeneği olarak spor terapisi kavramından bahsetmek henüz mümkün değildir.

Son on sekiz yıl içinde Almanya’daki Wuppertal Üniversitesi’nde spor hekimliği araştırmacıları durumu analiz ederek bir model, içerikle "Programlı Spor Terapisi" (PST) kavramını geliştirdiler. Bu modeli nadir hastalıkların önemli bir grubunu oluşturan hemofilili insanların tedavisine eklemek ilk hedefleri odu. Birçok çalışma, hemofilili insanlarda motor becerilerin azaldığını göstermiştir ve sağlıklı insanlarla arada oluşan fark ise yıllar içerisinde arış göstermektedir. Bu ilerlemeyi azaltmanın tek yolu, hemofilili insanların gereksinimlerine uyarlanmış uygun bir tedavidir.

Programlı Spor Terapisi Tüm Nadir Hastalıklar İçin Model Olabilir

Hemofili, özellikle, spor tedavileri ve fizyoterapi birlikte düzenli bir şekilde koordine edilmelidir ve ilk olarak kanama sonrası akut faz ve sonrasında akut faz bittikten sonraki döneme uyarlanmalıdır. Tüm farklı zorlukları dikkate alan bir model, araştırma ekibinin önerdiği dişli çark modeli olabilir.

Hemofili nadir görülen bir hastalık olduğundan, klasik grup terapilerinin uygulanmasının çoğu zaman imkansız olmasına yol açar ve bu yüzden yeni eğitim kavramları gereklidir. Gözetimli özerk bir ev eğitimi ile birlikte spor terapi kampları kombinasyonu ile PST, temel becerileri geliştirmek ve hemofilili insanlar ve belki de diğer nadir hastalıkları olan hastalarda bireysel durumu iyileştirmek için yardımcı olur. Toplanacak olan deneyim ve bilimsel veriler "Programlı Spor Terapisi (PST)" nin başarısını kanıtlayacaktır ve hatta bu model diğer nadir hastalıklar için bir model olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hilberg T. Programmed Sports Therapy (PST) in People with Haemophilia (PwH) "Sports Therapy Model for Rare Diseases". Orphanet J Rare Dis. 2018 Mar 5;13(1):38.

Kurşun Maruziyeti Prematür Ölümleri Artırıyor mu?

05 Nisan 2018

Kurşun maruziyeti, önemli sağlık problemlerine yol açtığı düşünülen bir sorundur. Maruz kalma, yakıt, boya ve sıhhi tesisatta kullanılan kurşunun yanı sıra, gıdalardan gelen sürekli maruziyetler, endüstriyel kaynaklardan kaynaklanan emisyonlar ve kurşun akülerden kaynaklanan kirlenme sonucu ortaya çıkar.

Yeni tahminler, ABD'de iskemik kalp hastalığından 185.000 ölüm dahil olmak üzere kardiyovasküler hastalığa bağlı 256000 erken ölümün orta yaşlı ve yaşlı erişkinlerde (şu anda 44 yaş ve üzerindeki kişiler) tarihsel kurşun maruziyetiyle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçlara Lancet Halk Sağlığı dergisinde yayınlanan yaklaşık 20 yıl boyunca 14300 kişiyi takip eden gözlemsel bir çalışmayla ulaşıldı.

Kurşun Maruziyeti Kalp Hastalıklarına Yol Açıyor

Düşük düzeydeki kurşun maruziyetinin prematüre ölüm riskini arttırmadığı düşünülen önceki tahminlerin aksine, bu yeni çalışma, düşük düzeydeki kurşun maruziyetinin (kanın beher litresi başına 1-5 mikrogram arasında) özellikle kardiyovasküler hastalıktan kaynaklanan erken ölüm riskini artırdığını göstermektedir. Kurşun maruziyeti yüksek kan basıncına, arterlerin sertleşmesine ve iskemik (koroner) kalp hastalığına yol açmaktadır.

Çalışma, 1988 ve 1994 yılları arasında 20 yaş ve üzeri ABD'de 14289 kişi için Üçüncü Ulusal Sağlık ve Beslenme Sınavı Anketi'nden (NHANES-III) elde edilen verileri ve 2011 yılı sonu verilerini kullanmıştır. Tüm katılımcılara geçmişte ve devam eden maruziyetin bir ölçüsü olarak çalışmanın başlangıcında kurşun için bir kan testi ve kadmiyum için bir idrar testi uygulandı. Ortalama 19.3 yıl sonunda, 4422 kişi ölürken bunların 1801’i kardiyovasküler hastalıktan  ve 988’i kalp hastalığından öldü.

Başlangıçta, katılımcıların kanındaki ortalama kurşunun seviyesi 2.7 µg / dL idi, ancak 1'den 56 µg / dL'ye kadar bir dağılım gösteriyordu. Beş katılımcıdan biri (3632 kişi) 5 µg / dL veya daha yüksek seviyelere sahipti ve kanlarında en yüksek kurşun düzeyi olanlar daha yaşlı, daha az eğitimli, çoğunlukla erkek, sigara içicisi, daha fazla alkol tüketen, daha az sağlıklı beslenen, daha yüksek kolesterol ve daha yüksek hipertansiyon veya diyabete sahip insanlardan oluşuyordu.

Araştırmacılar Önlenebilecek Ölüm Oranlarını Da Hesapladılar

Neredeyse 10 katılımcıdan birisinin kan testine göre saptanamayan kurşun seviyeleri vardı, bu nedenle referans seviyesi 0.7 µg / dL (% 8, 1150/14289 katılımcı) olarak belirlendi. Genel olarak, daha düşük seviyelere (1 µg / dL) sahip olanlara kıyasla yüksek kurşuna (6.7 µg / dL) sahip olan kişiler, herhangi bir nedenden ötürü %37 daha fazla erken ölüm riski, %70 daha fazla kardiyovasküler ölüm riski ve iki kat daha fazla iskemik kalp hastalığından ölüm riskine sahipti.

Bu risk seviyelerini kullanarak, araştırmacılar ayrıca, ABD'de 44 yaş ve üzeri erişkinlerde, kurşuna tarihsel maruziyetin olmamış olması halinde önlenebilecek mevcut ölüm oranını da tahmin etmişlerdir.

Genel olarak, ABD'de her yıl tüm ölümlerin %18'inin (412000 / 2.3 milyon) 1 µg / dL'nin üzerinde kurşun seviyeleri olan kişiler arasında olacağını tespit etmişlerdir. Erken kardiyovasküler hastalık ölümlerinin %28.7'sinin (256000/892000) ve iskemik kalp hastalığı ölümlerinin yüksek bir oranının (tüm iskemik kalp hastalığı ölümlerinin% 37.4'ünün [185000/495000]) kurşun maruziyetine bağlı olabileceğini tahmin ettiler.

Çalışmada bazı kısıtlamalar olsa da ve elde edilen sonuçlar tahmine dayalı olsa da kurşun maruziyetinin toplum üzerindeki riskini göstermiş olması açısından önemli bir çalışma olarak değerlendirildi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Lanphear B. et al. Low-level lead exposure and mortality in US adults: a population-based cohort study. The Lancet Public Health, 2018 DOI: 10.1016/S2468-2667(18)30025-2

Cilt Kanseri İnsidansı Artış Gösteriyor

05 Nisan 2018

Merkel hücreli karsinom, nadir görülen bir cilt kanseri türüdür ve her yıl birkaç bin kişiyi etkilemektedir. Bu sayı melanomun etkilediği onbinlere kıyasla oldukça düşük kalıyor. Ancak, diğer cilt kanserleri kadar yaygın olmamasına rağmen, Merkel hücreli karsinom çok agresif ve genellikle ölümcül bir hastalıktır ve yeni araştırmalara göre daha yaygın hale gelmektedir. Melanom ile karşılaştırıldığında, Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma ihtimali çok daha yüksek, bu yüzden insanların bunun farkında olması önemlidir. ABD’li araştırmacılar Ulusal Kanser Enstitüsü'nden SEER-18 kayıt defterindeki verileri inceledikten sonra, bu kanser türünün son yıllarda beklenenden daha fazla arttığını tespit ettiler.

2000-2013 yılları arasında rapor edilen Merkel hücreli karsinom vakalarının sayısının yüzde 95 oranında arttığı görüldü. Bu oran melanom için yüzde 57 ve diğer kötü huylu tümörler için yüzde 15 olarak hesaplandı.  Araştırma ekibi, ABD’deki mevcut nüfus trendlerine dayanarak Merkel hücreli karsinom vaka sayısının 2013'teki yaklaşık 2,500 vakadan 2025'te 3,200'ün üzerine çıkacağını öngörüyor. Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom da erkeklerde, beyaz ırkta ve 50 yaşından büyük insanlarda daha sık görülmektedir. Araştırmacılar ABD nüfusunun yaşlanmasının, Merkel hücreli karsinomda artışa neden olduğuna inanıyorlar, çünkü bu kanser yaşlı bireylerde daha yaygındır.

Erken Teşhis ve Tedavi Edilmezse Agresif Seyrediyor

Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom erken teşhis edildiğinde en iyi prognoza sahiptir. Hastalık erken aşamalarında başarıyla tedavi edilebilirken tanıda geç kalınırsa, hızla büyüyebilir ve metastaz yapması muhtemel oldukça agresif bir kanser türüdür. Son birkaç yılda ortaya çıkan immünoterapi tedavilerinin önceki kemoterapi tedavilerine kıyasla hayatta kalma oranlarını önemli oranda iyileştirmesine rağmen, metastatik Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma potansiyeli hala yüksek.

Merkel hücreli karsinom, melanomdan farklı olarak ciltte koyu bir ben olarak görülmez. Bunun yerine, kırmızı, mor veya cilt renginde olan bir yumru gibi gözükür. Bu yumru hızlı büyüme eğilimindedir ve kist veya folikülitlerin aksine yumuşamaz. Bu sebeple özellikle cildinizdeki diğer lekelerden farklı veya hızlı büyüyen yeni, olağan dışı bir büyüme fark ederseniz, en kısa zamanda bir dermatoloğa görünmenizde fayda var.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180216174658.htm

Kalori Kısıtlamasının İnsan Sağlığı Üzerindeki Faydaları

04 Nisan 2018

Kalori kısıtlamasının insanlar üzerindeki etkilerini araştıran yeni bir çalışma, kalori alımının 2 yıl boyunca %15 oranında azaltılmasının yaşlanma ve metabolizmayı yavaşlattığı ve yaşa bağlı hastalıklara karşı koruma sağladığını gösterdi. Bu çalışma, kalori kısıtlamasının sistemik oksidatif stresi azalttığını buldu, ki bu da kanser, diyabetin yanı sıra Alzheimer ve Parkinson gibi yaşa bağlı nörolojik durumlara bağlıdır.

Kalorileri kısıtlamak, bazal metabolizmanızı yavaşlatabilir ve eğer metabolizmanın yan ürünleri yaşlanma süreçlerini hızlandırırsa, birkaç yıl boyunca sürdürülen kalori kısıtlaması, kronik hastalık riskini azaltmaya ve yaşam süresini uzatmaya yardımcı olabilir.

CALERIE (Enerjinin Tüketimi Azaltmanın Uzun Vadeli Etkilerinin Kapsamlı Değerlendirilmesi), obez olmayan insanlarda kalori kısıtlamasının metabolik etkilerini test eden ilk randomize kontrollü çalışmadır. Çalışmanın ikinci evresinde, 21 yaş ve 50 yaş arasında, kalori alımını 2 yıl boyunca %15 azaltan ve metabolizma ve oksidatif stres için ek ölçümlerden geçirilen, 53 sağlıklı, obez olmayan erkek ve kadından elde edilen sonuçlar bildirilmiştir. Kalori azaltış oranları, 2 hafta boyunca katılımcıların dokuları tarafından emilen izotopların oranı üzerinden, kalori seviyesini doğru bir şekilde belirleyen bir teknikle bireysel olarak hesaplanmıştır.

Metabolizma Yavaşlaması Anahtar Olarak Görülüyor

Kalori kısıtlama grubundakiler, belirli bir diyet izlemedikleri halde kilo kaybı çalışmanın amacı olmamasına rağmen ortalama 9 kilo verdiler. Anemi, aşırı kemik kaybı veya adet bozuklukları gibi hiçbir yan etki görülmedi; tersine ruh hali ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesinde iyileşmeler görüldü. Böylece zaten sağlıklı ve zayıf olan insanların bile bir kalori kısıtlama rejiminden yararlanabileceği görülmüş oldu.

Laboratuvar hayvanlarında kalori kısıtlaması çekirdek vücut sıcaklığını ve dinlenme metabolik hızını düşürür. CALERIE çalışmasındaki amaç da “hızlı” ya da “yavaş” metabolizma tartışmalarının en sık ortaya çıktığı, kalori kısıtlamasının kilo vermeye değil, yaşlanmaya etkisini incelemekti. Memelilerde metabolizma ne kadar hızlıysa yaşam süresi o kadar kısadır.

Antioksidan mekanizmalar ve diyet ve biyolojik faktörler gibi birçok faktör, metabolizmayı etkiler, ancak mevcut teoriler, sağlıklı bir yaşlanma için daha yavaş bir metabolizmanın en faydalısı olduğunu göstermektedir.

Katılımcıların sayısı nispeten küçük ve insan ömrü bağlamında çalışma süresinin kısa olmasına rağmen, çalışma katılımcılarında yaşlanmanın belirteçleri iyileşti. Sonraki adımlar, insan yaşlanmasının sağlam biyobelirteçlerini oluşturmak ve kalori kısıtlamasının, kalori kısıtlamasını taklit eden antioksidan gıdalar veya resveratrol gibi maddelerle bağlantılı olarak etkisini incelemek olacak.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Redman LM. et al. Metabolic Slowing and Reduced Oxidative Damage with Sustained Caloric Restriction Support the Rate of Living and Oxidative Damage Theories of Aging. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.02.019

Elektronik Sigaranın Zararları Faydalarından Daha Fazla

04 Nisan 2018

Elektronik sigaraların (e-sigara) popülaritesi son on yılda ABD'de hızla artmıştır. E-sigaranın asıl kullanım amacı, sigara içenlerin sigarayı bırakmasına yardımcı olmak olsa da sigara içmeye başlamaları için teşvik edici bir faktör olma riski de göz ardı edilmemelidir. Eldeki kanıtlara dayanarak, Dartmouth araştırmacıları, nüfus düzeyinde e-sigara kullanımı ile ilgili sağlık yararları ve zararları arasındaki dengeyi ölçtüler ve e-sigaraların, sonunda sigara içen kişi haline gelen ergen ve genç yetişkin sayısını önemli ölçüde artırabildiğini buldular.

ABD’li araştırmacı ekibi, ulusal sağlık ve tütün kullanım araştırmaları anketleri ve yayınlanmış literatürden yararlanarak, sigara içenler arasında e-sigara kullanımı ile sigarayı bırakanları ve hiç sigara içmemişlerde e-sigara kullanımı ile sigara içicisi haline gelenleri inceleyerek kazanılan veya kaybedilen toplam beklenen yaşam süresini beklenen hesapladılar. Elde edilen sonuçlara göre e-sigaralar, sigara içicisi haline gelen ergenlerin ve genç yetişkinlerin sayısını önemli ölçüde artırabileceğinden, 1,5 milyondan fazla hayat kaybına yol açabilir.

Yarardan Ziyade Zarar Getiriyor

Sonuçlar, e-sigara kullanımına ilişkin mevcut bilimsel kanıtlara ve sigara kullanımına kıyasla e-sigara kullanımının göreceli zararıyla ilgili iyimser varsayımlara dayanarak, e-sigara kullanımının faydadan ziyade nüfus düzeyinde daha fazla zarara yol açtığını gösteriyor. Tütün kullanımını kontrol çabaları, 1990'lı yıllardan beri gençlerin sigara içme düzeyinde önemli bir azalmaya yol açarken, e-sigaralar bu eğilimi yavaşlatma veya hatta tersine çevirme potansiyeline sahiptir.

E-sigaralar gelecekte net nüfus düzeyinde bir fayda sağlayacaksa, gençler ve genç yetişkinler arasında e-sigara kullanımını azaltmak için etkili ulusal ve yerel çabalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, çocuk dostu lezzetlerin (örneğin, meyve aromalı e-sigaralar) mevcudiyetini azaltarak ve bilinen toksin seviyesini azaltan ürün standartlarını düzenleyerek, ergenlere ve genç yetişkinlere hitap eden e-sigaralar yapan düzenleyici boşlukları da kapatmamız gerekiyor. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Soneji SS. et al. Quantifying population-level health benefits and harms of e-cigarette use in the United States. PLOS ONE, 2018; 13 (3): e0193328 DOI: 10.1371/journal.pone.0193328

Otizmin Oluşum Mekanizmaları Aydınlatılmaya Devam Ediyor

02 Nisan 2018

Otizm spektrum bozukluğu, günümüzde toplumda yaygınlığını gittikçe arttıran bir şekilde görülmektedir. Öyle ki son raporlar ABD’de her 68 çocuktan birinde bu otizm spektrum bozukluğu olduğunu gösteriyor. Hastalığın altında yatan mekanizma ise tam olarak bilinmese de çok sayıda hipotez mevcut. En son hipotez ise Houston Üniversitesi araştırmacılarından geldi: buna göre, beynin hipokampusunun bir kısmı olan dentat girus adı verilen bölgedeki kusurlar, nükleer reseptör LXRβ (Karaciğer X reseptörü Beta) tarafından regüle edilmektedir. Dentat girus, duygu ve hafızadan sorumludur ve otizm spektrum bozukluklarında önemli bir rolü olduğu bilinmektedir.

Dentat girusun büyümesinin veya nörogenezinin regülasyonu doğum öncesi ve doğum sonrası dönemde gerçekleşir. Araştırmacıların elde etmiş olduğu bulgular, dentat girus nörogenezindeki erken değişikliklerin, sonuçta normal sosyal işlevde yer alan devreyi inşa etmek için anormal bir şablon sağladığını gösteriyor.

Çalışmaları, dentat girusun nörogenezindeki bozuklukların, otizm spektrum bozukluklarının etiyolojisinde ve ilişkili davranışlarında rol oynadığını öne sürmektedir. Özellikle, nükleer reseptör LXRβ'deki kusurlar dentat girustaki kusurların muhtemel sebebi olarak ortaya çıkmıştır.

Bu Gri Madde Neden Önemlidir?

Fizyoloji dünyasında, nükleer reseptörler günü yönetmektedir. Bunlar hormonları kontrol eden ve metabolizmayı düzenleyen hücreler içindeki bir protein sınıfıdır. Bu proteinlerden biri, LXRβ, otizmin doğuşunun anahtarını tutan element olabilir.

Fare modelinde LXRβ’yı ortadan kaldırmak, otistik davranışa ve bilişsel esnekliği azaltmaya yol açtı. LXRβ’nın silinmesi, anormal sosyal etkileşim ve tekrarlayıcı davranışlar da dahil olmak üzere ve otistik benzeri davranışlara ve dentat girusta hipoplaziye veya gelişim geriliğine neden olduğu görüldü.

Davranışsal çalışmalar LXRβ'nın ablasyonunun majör otizm spektrum bozukluğu semptomlarıyla ilgili davranış bozukluklarına neden olduğunu doğruladı. Çalışmada elde edilen bulguların gösterdiği üzere LXRβ, dentat girus gelişimi ve otizmde önemlidir ve reseptör hakkında daha fazla çalışma, otizmin tedavi edilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Cai Y. et al. Liver X receptor β regulates the development of the dentate gyrus and autistic-like behavior in the mouse. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201800184 DOI: 10.1073/pnas.1800184115.

Yeni Kelimeler Öğrenirken Beynimiz Hangi Mekanizmaları Kullanıyor?

02 Nisan 2018

Yeni bir araştırmaya göre yeni bir dil öğrenmek, sanattan ziyade bir bilim olabilir. Çalışmada görevli olan psikologlar, bilinmeyen nesnelerin isimlerini öğrendiğimizde, öğrenme ile ilgilenen beyin bölgelerinin, isimlerin karşılık geldiği nesneleri aktif olarak öngördüğünü buldular. Nasıl ki bilim adamları, bilimsel bir teoriyi test ediyorsa, beyin de isimlendirme konusundaki bu tahminleri test eder.

Ekip, Alzheimer hastalığından etkilenen bir beyin bölgesi olan ve bazı gelişimsel dil bozukluklarından sorumlu olan hipokampusun, bir "öner ve doğrula" stratejisiyle nesnelerin isimlerinin öğrenilmesinde önemli bir rol oynadığını buldu. Bu stratejiyi kullanarak, öğrenenler, duydukları sözcüklerin, gördükleri nesnelerin hangisine karşılık geldiğini aktif olarak tahmin ederler.

Öner-Doğrula Mekanizmasında Hipokampus Kritik Rol Oynuyor

Çalışmaya dahil edilen yirmi üç yetişkin, bir MRG tarayıcısındayken kelimeleri dinleyerek birden fazla nesnenin olduğu görsellere baktı. MRG tarayıcı, psikologların katılımcıların hafıza ve dikkat testlerini yürütürken hangi beyin bölgelerinin aktif olduğunu görmesini sağladı. Sözler ve nesneler, çalışma katılımcılarına tamamen yeni olacak şekilde düzenlendi. Birden fazla bilinmeyen kelime ve nesne eşzamanlı olarak sunulduğundan, hangi kelimelerin hangi nesneye karşılık geldiği hemen belli değildi. Kelimelerin hangi görsellerle eşleştirildiği sadece birkaç dakika içinde öğrenilebilirdi. MRG taramaları, hipokampusun bu öneri-doğrulama mekanizmasının merkezinde olduğunu ortaya çıkardı. Özellikle, yetişkinlerin zamanla nesnelere denk gelen kelimeleri hatırlamalarına yardımcı oldu.

Baş araştırmacı Dr. Sam Berens bulguları şöyle yorumluyor: “Çocuklar yeni dilleri öğrenmek için kayda değer bir yeteneğe sahipler ve erken dil gelişimi sırasında bir öner-doğrula stratejisi kullanıp kullanmadıkları tartışılıyor. Çalışmamız, hipokampusun öner-doğrula mekanizmasını destekleyebileceğini gösteriyor”.

Araştırma ekibi, Alzheimer hastalığında dil öğreniminin nasıl etkilendiğini ve bazı öğrenme stratejilerinin durumdan diğerlerine göre daha az etkilenip etkilenmediğini araştırmaya devam ediyor.  Elde edecekleri bulgular tedavi kararlarının yönlendirilmesinde etkili olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Berens SC. et al. Cross-situational learning is supported by propose-but-verify hypothesis testing. Current Biology, 2018 DOI: 10.1016/j.cub.2018.02.042

MS Lezyonlarını Saymanın Daha Kolay Bir Yolu Mümkün mü?

31 Mart 2018

Multipl skleroz, merkezi sinir sisteminde oluşan demiyelinizan lezyonlarla karakterize edilen nöroenflamatuvar bir hastalıktır. MR görüntüleme, özellikle beynin beyaz maddesinde, bu lezyonların gözlenmesi için en yaygın kullanılan yöntemdir. MR görüntülemede yeni lezyonların bulunması sıklıkla hastalık aktivitesinin önemli bir klinik belirteci olarak kabul edilir, ancak hastalığın ciddiyetinin MR görüntülemeye dayalı ölçümleri zordur. Beyaz cevherdeki toplam lezyon yükü veya beyin boyutunun hacim veya hacim fraksiyonu olarak ölçülen "lezyon yükü" genellikle MS çalışmalarında, tipik olarak hastalık ciddiyetinin bir ölçümü olarak ve bir klinik araştırma sonucu olarak kullanılır. Bununla birlikte, lezyon yükü, hastalığın şiddetinin klinik ölçümleri ile şaşırtıcı derecede zayıf bir ilişki gösterir.

Konfluent Lezyonları Saymak Zor

Geçmiş yıllarda, birkaç klinik çalışma, hastanın beynindeki lezyon sayısını olası bir ilgi sonucu olarak tartıştı. Bu çalışmalarda, başlangıçtaki lezyon sayımının Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS) ile korelasyonlu olduğu gösterilmiş ve lezyon sayımındaki değişiklikler, EDSS'deki değişikliklerle korele olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, beynin biyolojik açıdan belirgin lezyonlarının doğru bir şekilde bulunması maliyetli ve lojistik açıdan zorlayıcı olabilir, tipik olarak sık takip ziyaretlerinde elde edilen taramaların uzman incelemesi veya otomatik analizini gerektirir. Lezyon yükü yüksek ve birçok konfluent (birleşik) lezyonu olan hastalarda bu süreç özellikle zordur. Konfluent lezyonlar genellikle, patolojik olarak farklı lezyonlar (yani zamanla birbirinden ayrılan uzaysal olarak yapısal hasar kaynaklarına bağlı olarak ortaya çıkan lezyonlar) birbirine yakın olduğunda ortaya çıkar ve lezyon dokusundan daha geniş bir bağlantı bölgesi oluşturur. Lezyon yükünün seviyesine bağlı olarak, konfluent lezyonlar tek bir bağlantı kenarına sahip 2 üst üste yerleşmiş lezyondan, geniş beyaz madde paylarını kapsayan düzinelerce bağlı lezyona kadar değişebilir. Bu tür konfluent dokuların varlığı, herhangi bir ziyarette beyindeki farklı lezyonların sayısını tahmin etmeyi zorlaştırabilir veya imkansız hale getirebilir.

Amerika’dan araştırmacılar bu sorunu gidermek için yaptıkları çalışmada, tek bir kesitsel MR görüntüleme çalışmasından lezyon sayımlarının geçerli ve güvenilir tahminlerini elde etmek için istatistiksel bir analiz tekniği geliştirdiler.  

Araştırmacılar, her bir lokalizasyonda bir lezyon olasılığını değerlendirmek için MR görüntüleme kullandılar. Bu haritanın dokusunu yeni bir teknik kullanarak nicelleştirdiler ve bir lezyon merkezine benzeyen kümeleri saydılar. Tekniğin geçerliliği,  bir ölçüt standart sayıma kıyasla, 60 kişide derinlemesine incelendi ve güvenilirlik, klinik olarak stabil bir denekten 7 noktada elde edilen 14 tarama kullanılarak belirlendi.

Önerilen sayı ve ölçüt standart sayısı, yüksek korelasyona sahipti ve anlamlı olarak farklı değildi. Tekrarlanan taramalarda önerilen sayının değişkenliği lezyon yükününkiyle eşdeğerdi. Lezyon yükü ve yaşı hesaplandıktan sonra, Genişletilmiş Özürlülük Durumu Ölçeği ile lezyon sayımı negatif olarak ilişkilendirildi. Ortalama lezyon boyutu, tek başına lezyon yüküne veya lezyon sayısına göre Genişletilmiş Özürlülük Durumu Ölçeği ile daha yüksek bir ilişkiye sahipti.

Araştırmacılar çalışmalarında, kesitsel verileri kullanarak patolojik olarak farklı lezyonları saymak için yeni bir teknik sunduklarını ve belirsiz bilgileri kurtarma kabiliyetini gösterdiklerini belirttiler. Önerilen sayının, lezyon yüküne ya da tek başına lezyon sayımına göre daha fazla EDSS puanıyla korele olan lezyon boyutunun daha doğru tahmin edilmesini sağladığını aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Dworkin et al. An Automated Statistical Technique for Counting Distinct Multiple Sclerosis Lesions, AJNR Am J Neuroradiol 2018.

Hemofilili Erişkinlerde Hareket Tarzı Farklılaşıyor

30 Mart 2018

Hemofili, kanama pıhtılaşma bozukluğuna yol açan kronik bir hastalıktır ve eklem içine kanamaların yaygın olması sebebiyle hemofili hastalarında hareket bozukluğu da gözlemlenebilmektedir. Hemofili olan erişkin kişilerin hareket davranışları konusunda günümüze kadar sınırlı sayıda araştırma yayınlanmıştır. Hipoteze göre fiziksel aktiviteden kaçınılması ve daha sedanter bir yaşam sürülmesinin daha zayıf fiziksel işlevlere neden olduğu varsayılmaktadır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir araştırmada hemofili hastası olan ve sağlıklı yetişkinler arasındaki hareket davranışındaki farklılıkları belirlemek amaçlandı. Elde edilen bulgular Hemophilia dergisinin Mart 2018 sayısında yayınlandı.

Hareket davranışı bir akselerometre kullanılarak, yatmak, oturmak, ayakta durmak, yürümek, koşmak ve bisiklete binmek gibi aktivitelerle değerlendirildi. Aktivitelere harcanan süre, hemofili hastaları ve sağlıklı yetişkinler arasında, faaliyetler için harcanan toplam süre ve olarak harcanan zamanın yüzdesi kullanılarak karşılaştırıldı.

Hemofili Şiddeti Arttıkça Hareket Azalıyor

Çalışmaya 115 hemofili hastası (ortalama yaş 42.8 ± 15.1, şiddetli 42.1 ± 13.6) ve 98 sağlıklı yetişkin (yaş ortalaması 41.9 ± 15.5) dahil edildi. Elde edilen sonuçlar, ciddi hemofili hastalarında, oturma ve durma süresinin sağlıklı yetişkinlerden daha fazla oturduğunu gösterdi (sırasıyla 4.5 [CI 0.6-8.4] ve 4.2 [CI 1.8-6.6] saat / hafta) Yine ciddi hemofili hastalarının sağlıklı erişkinlere göre daha az yürüdüğü ve koştuğu da görüldü(sırasıyla 3.4 [CI 1.4-5.3] saat ve 33.6 [CI 19.0-41.7] dak / hafta) . Hafif / orta hemofilili hastalar ise, sağlıklı yetişkinlerden daha fazla ayakta durmaktadır (3,3 [CI 0,1-6,4] saat / hafta). Bu farklılıklara giyme süresi yüzdesi olarak bakıldığında ise ortadan kaybolduğu görüldü.

Çalışmanın sonuçlarına göre şiddetli hemofilili erişkinlerin hareket davranışı, daha az yürüme ve daha az koşma nedeniyle, sağlıklı yetişkinlerden farklıdır. Diğer faaliyetler ve duruşlarda ya da hareket davranışlarının gün içinde dağılımı arasında ise fark bulunmadı. Hafif / orta hemofilili yetişkinler ve sağlıklı yetişkinler arasında ise anlamlı bir farklılık bulunmadı.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Timmer MA. et al. Movement behaviour in adults with haemophilia compared to healthy adults. Haemophilia. 2018 Mar 1. doi: 10.1111/hae.13441. [Epub ahead of print]

İPF’li Hastaların Ekip Merkezli Bakımını İyileştirmek İçin Bir Eğitim Girişimi

30 Mart 2018

İnterstisyel akciğer hastalığı (ILD) programı ile İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) en iyi bakım uygulamalarını temsil eden bir dizi kalite göstergesinin uygulanması ve değerlendirilmesi sürecinde İPF’nin tedavisi karmaşıktır. 2015 yılında National Jewish Health (NJH), temel kalite göstergelerini, klinik uygulamayı ve İPF hasta bakımı algısını nasıl etkileyebileceklerinin ölçmeye yönelik bir proje tasarlamak ve uygulamak için ILD bölümü sağlık uzmanları (10 doktor, 4 hemşire, 2 tıbbi asistan, 1 doktor asistanı) ve mesleki eğitim ve biyoistatistik ekiplerini birleştirdi. Araştırmacılar, İPF bakım ölçütlerinin performansını, yoğun bir eğitim ve uygulama geliştirme girişimi yoluyla iyileştirmenin mümkün olduğunu kanıtladılar. Ayrıca, kalite göstergelerinin iyileştirilmiş dokümantasyonuna ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiler ve hasta merkezli İPF ekip tabanlı bir yaklaşımın geliştirilmesinde bir İPF hasta eğitimi etkinleştirme kartının etkisini değerlendirdiler.

ILD ekibi, Plan-Do-Study-Act (PDSA) basamaklı yaklaşımını kullanarak, İPF'li hastaların bakımıyla ilgili mevcut uygulamaları ve süreçleri gözden geçirdiler ve çalışmada ele alınacak sekiz ölçüt belirlediler. Ölçütler prospektif olarak izlendi ve 15 Ocak 2016 ile 15 Ocak 2017 (n = 587 İPF hastası) arasında üçer aylık dönemlerde hekimler tarafından ölçüldü ve daha sonra başlangıç olarak 2014 takvim yılı ile karşılaştırıldı (n = 276 İPF hastaları). Ölçütler, temel elektronik tıbbi kayıt (EMR) denetimleri, disiplinler arası ILD ekibinin üyeleriyle yapılan görüşmeler ve hakemli bir literatür taraması ile harmanlanmış bir yaklaşımla seçildi ve geliştirildi.

Ölçütler Sonuçları İyileştiriyor

Girişimin ilk 3 ayında, başlangıç EMR raporları, listelenen ölçütler üzerindeki kendi performanslarını değerlendirmek için bireysel sağlayıcılara dağıtıldı, sağlayıcılardan anahtar kalite performans ölçümleri hakkındaki geribildirim raporlarına yanıt olarak bir kendi kendini yansıtma anketi doldurmaları istendi ve ILD hemşireleri, hastaları yönlendirmek için sistem tabanlı kaynaklara katılmak suretiyle, sağlayıcı performansını ve hasta verilerini yakından takip etmek ve sağlık ekibine hasta eğitimi vermesine yardımcı olmak için eğitildi. Her 4 ayda bir, ikinci PDSA döngüsünün uygulanması boyunca, eğitim ve öğretim ILD ekibine dağıtıldı. Eğitim, dokümantasyon ve takip için yeni süreçler, İPF için farmakolojik olmayan tedaviler ve hasta eğitimi stratejileri de dahil olmak üzere ihtiyaç değerlendirmesinde tanımlanan boşlukları ele aldı, multidisipliner ekip eğitimi, rol oynama gösterileri ve EMR dokümantasyon eğitimi içeriyordu.

Araştırmacılar, İPF tanısı alan hastaların klinikte kullanılacakları bir hasta eğitim etkinleştirme kartı geliştirdiler. Karta ek olarak, İPF hasta ziyaretleri için özel olarak geliştirilen iki tedavi talimatı seti de dahil olmak üzere, girişim sırasında başka birçok müdahale yapıldı. Birincil sonuç ölçütü, belgelenen sekiz ölçüt ve hemşire tarafından yönlendirilen eğitim kartı müdahalesine uygun olarak, her üç ayda bir ziyarette kaydedilen veriler başına ölçütlerin oranıydı.

Ölçülen tüm alanlarda toplam sağlayıcı ölçütleri zaman içinde gelişti. Genel olarak, sekiz ölçütten her birine ilişkin dokümantasyon ve davranışların ortalama göreli yüzde değişimi, başlangıçtan girişim sonuna % 141 arttı. ILD bölümü sağlayıcıları, programın belirli unsurları hakkında geri bildirim sağlamak için girişim sonunda incelendi. Bu sağlayıcıların % 71'i, program aracılığıyla, ağırlık kaybı yönetimi ve gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gibi konuları İPF hastalarıyla konuşmanın yararlarını ifade etti ve % 51'i programın kendilerini, İPF hastaları eğitim sınıfları veya destek grupları gibi örgütsel destek kaynaklarını konuşmalarını veya başvurmalarını motive ettiğini belirtti. Bütün sağlayıcılar, programın onları, ILD hemşirelerini İPF hasta ziyaretinde isteyerek dahil etmeye ve örgütsel destek kaynaklarını konuşmaya veya bunlara yönlendirmeye teşvik ettiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Fernández Pérez ER, Zelarney P, Thomas S, et al. An educational initiative to improve the team-based care of patients with idiopathic pulmonary fibrosis. ERJ Open Res 2018; 4: 00093-2017 [https://doi.org/10.1183/23120541.00093-2017].

Sigara İşitme Kaybına Yol Açıyor

30 Mart 2018

Bilindiği üzere sigaranın sağlık üzerinde çok sayıda olumsuz etkisi bulunmaktadır. Son dönemde yapılan yeni bir çalışma bu risklerin üzerine bir yenisini ekledi. Oxford University Press tarafından yayınlanan Nikotin & Tütün Araştırması'nda 8 yıl boyunca 50.000'den fazla katılımcının araştırıldığı bir çalışmaya göre, sigara içmek işitme kaybı riskini artırmaktadır.

Araştırmacılar, çalışma kapsamında bir teknisyen tarafından gerçekleştirilen ses testini ve her bir katılımcı tarafından tamamlanmış sağlıkla ilgili bir yaşam tarzı anketini içeren yıllık sağlık kontrollerinden elde edilen verileri analiz etti. Sigara içme durumunun (şimdiki içici, eski içici ve hiç sigara içmeyen), günde içilen sigara sayısının ve sigara bırakma süresinin işitme kaybı derecesine etkisini incelediler. Mesleki gürültüye maruz kalma da dahil olmak üzere faktörler için ayarlama yapıldıktan sonra bile araştırmacılar, sigara içenler arasında hiç sigara içmeyenlere kıyasla 1.2 ila 1.6 kat artmış işitme kaybı riskine dikkat çektiler.

Risk Artışı Sigara Bırakıldıktan 5 Yıl Sonra Geri Dönebiliyor

Sigara ve yüksek frekanslı işitme kaybı arasındaki ilişki, düşük frekanslı işitme kaybından daha güçlü iken, sigara tüketimi ile hem yüksek hem de düşük frekanslı işitme kaybı riski artmış olarak bulundu. Sigarayı bıraktıktan sonra ise 5 yıl içinde artmış olan işitme kaybı riskinde bir azalma görülebilmiştir.

Çalışmanın araştırmacıları, büyük bir örneklem büyüklüğü, uzun takip süresi ve işitme kaybının objektif olarak değerlendirilmesi sebebiyle, sigara içmenin işitme kaybının bağımsız bir risk faktörü olduğuna dair güçlü kanıtlar sunduğunu belirttiler. Bu sonuçlar, sigaranın işitme kaybı için nedensel bir faktör olduğunu desteklemektedir ve işitme kaybının gelişmesini engellemek veya geciktirmek için tütün kontrolüne duyulan ihtiyacı vurgulamak önemlidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hu H. et al. Smoking, Smoking Cessation, and the Risk of Hearing Loss: Japan Epidemiology Collaboration on Occupational Health Study. Nicotine & Tobacco Research, 2018; DOI: 10.1093/ntr/nty026

Sendromun Tedavisi Birada mı Gizli?

30 Mart 2018

Metabolik sendrom, kişinin yüksek tansiyon, abdominal obezite, yüksek trigliserit seviyeleri, düşük HDL seviyeleri ve yüksek açlık kan şekeri olmak üzere beş metabolik bozukluktan en az iki tanesine sahip olduğu durumdur. metabolik sendromlu kişiler diyabet, kalp rahatsızlığı ve inme gibi diğer sağlık problemleri riskine sahiptir ve aynı zamanda bu kişilerde bilişsel bozukluk riski daha fazladır.

Oregon Eyalet Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden (OSU) araştırmacılar yaptıkları çalışmada, bira içinde vazgeçilmez bir madde olan şerbetçiotunda bulunan bir flavonoid olan Xanthohumol'un (XN) bir formunun ve bileşiğin iki hidrojenlenmiş türevlerinin metabolik sendroma sahip insanlarda insülin direncinin yanı sıra, bu durum tarafından indüklenen ters öğrenme ve hafıza zayıflamalarını iyileştirmeye yardımcı olabileceğini ortaya koydular.

İnsülin Direncini Azaltıyor

Araştırmacılar bir önceki çalışmalarında, XN'yi metabolik sendrom için olası bir tedavi olarak işaret etmişlerdi ancak XN insan vücudunda meme kanseri gelişimini teşvik edebilen, 8-prenylnaringenin (8-PN) adı verilen bir östrojen metabolitine dönüşür. XN'i uzun süre almak potansiyel olarak östrojenik yan etkilere neden olabilir. 8-PN'nin metabolize olabilmesi için XN molekülünde spesifik bir "çift bağ" gerekir. Araştırmacılar, molekülü hidrojenize ederek bu çift bağdan kurtulmanın, bu metabolit artık oluşumunu engelleyeceğini düşünerek, bu teoriyi yeni çalışmalarında test ettiler. Yüksek yağlı bir diyetten kaynaklanan obeziteye sahip farelerde, XN ve XN-α, β-dihidro-XN (DXN) ve tetrahidro-XN'in (TXN) iki hidrojenlenmiş türevinin etkilerini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, üç bileşiğin de, özellikle TXN  'nin, kemirgenler arasındaki tip 2 diyabet için büyük bir risk faktörü olan insülin direncini azaltmada etkili olduğunu buldular. Ayrıca, DXN ve TXN'nin, XN'den daha etkili olduğunu ve en önemlisi hiçbir olumsuz etki üretmediğini gözlemlediler. Bir su labirentindeki obez fareleri değerlendirdiklerinde ise, üç bileşiğin de mekânsal öğrenme ve hafızada gelişmelere neden olduğunu keşfettiler. Fare çalışmasında XN, DXN ve TXN'nin hepatotoksik olmadığını gösterdiler.

Araştırmacılar, artık orijinal yararlı etkilere sahip olan ancak yan etkileri olmayan bileşiklere sahip olduklarını belirttiler. Bulguların metabolik sendrom nedeniyle kognitif bozukluklar yaşayan insanlar için önemli olabileceğini söylediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Miranda et al. Non-estrogenic Xanthohumol Derivatives Mitigate Insulin Resistance and Cognitive Impairment in High-Fat Diet-induced Obese Mice, Scientific Reportsvolume 8, Article number: 613 (2018).

Alkol Tüketimi Hematolojik Malignite Riski Etkiliyor Mu?

29 Mart 2018

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, 2012 yılında alkol tüketiminin yaklaşık 3,3 milyon ölümün nedeni olduğu tahmin edilnektedir; buna karşın, küresel hastalık ve yaralanma yükünün % 5,1'ini oluşturmaktadırr. İlginçtir, kanser tüm alkol atfedilebilir ölümlerin % 12,5'inden ve alkol kaynaklı hastalık ve yaralanma yükünün % 8,6'sından sorumludur. Bununla birlikte, böbrek hücreli karsinomu ve tiroid kanseri için alkol alımının koruyucu etkileri desteklenmiştir.

Lenfomalar ve lösemiler gibi hematolojik maligniteler, klinik özellikler, morfoloji, immünofenotipleme, sitogenetik ve moleküler genetiğin kombinasyonu açısından farklı özellikleri yansıtan çeşitli alt tiplere bölünmüş heterojen bir gruptur; insidansı yaşam tarzı ve diyetten etkilenebilir. Diyet faktörleri durumunda, lenfomaların riski ile ilgili çalışmaların sonuçlarında çeşitlilik görülmekte ve bu da beslenme kanseri epidemiyolojisi alanındaki daha ileri araştırmaların gerekliliğine işaret etmektedir. Dünya genelinde kişi başına düşen alkol tüketimindeki artış eğilimi ile birlikte, hematolojik maligniteler açısından alkol alımının olası etkileri meta analizlere değer görünmektedir.

Alkol Riski Azaltıyor Mu, Artırıyor Mu?

Yunanistan’dan araştırmacılar, erişkinlerde alkol / alkollü içecekler ile lenfoma / lösemiler arasındaki ilişkiyi araştırmak için alt grup analizleri dizisi ile birlikte, sistematik bir gözden geçirme ve meta-analiz yaptılar.

Araştırmacılar, uygun kohort çalışmaları, 31 Ağustos 2016 tarihine kadar PubMed veri tabanında araştırdılar. Hematolojik malignite (Hodgkin olmayan lenfoma [NHL] ve alt tipler, Hodgkin lenfoma [HL], lösemi ve alt tipler), zaman durumu (ever, current, former), tüketim seviyesi (hafif, ılımlı, ağır), alkollü içecek (toplam alkol, bira, likör, şarap) ve cinsiyet alt grubuna göre ayrı analizler gerçekleştirdiler.

 Orta ve ağır alkol tüketimi NHL riskinde azalma ile anlamlı derecede ilişkiliydi; hafif alkol alımında koruyucu bir eğilim gösterildi. NHL riski, özellikle bira tüketiminde azaldı. Bununla birlikte, diğer alkollü içecekler ile ilgili ilişki anlamsızdı. Alkolün başlıca diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) folliküler lenfoma (FL) ile ilgili yararlı etkileri vardı. Alkol kullanımı ile HL veya lösemi riski arasında da bir ilişki yoktu.

Araştırmacılar, çoğu solid malignitenin aksine, alkolün, özellikle de DLBCL ve FL alt tiplerinde NHL riski üzerinde koruyucu bir etki gösterdiği ve biranın önemli ölçüde yararlı olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Psaltopoulou et al. Alcohol consumption and risk of hematological malignancies: a metaanalysis of prospective studies. Int J Cancer. 2018 Feb 20.

MS’de Yaşam Kalitesi Değerlendirmesinde Hastalarla Nörologların Algıları Farklı

28 Mart 2018

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin demiyelinizasyon ve nörodejenerasyona yol açan kronik enflamatuar bir hastalıktır. Yaşam kalitesi (YK) değerlendirmesinin kronik hastalık sonuç ölçümünde birçok belirgin faydası vardır. Dünya Sağlık Örgütü, YK'yı, yaşadığı kültür ve değerler sistemi bağlamında, amaçları, beklentileri, standartları ve endişeleri ile ilgili olarak bireyin yaşam algısı olarak tanımlar. YK'nın bazı tanımları, sağlık durumunun öznel hasta perspektifine odaklanırken, diğer yapılar daha geniştir ve sağlık, konut ve diğer maddi koşulların objektif göstergelerini içerir. Çoğu YK modeli sağlıkta fiziksel, zihinsel, sosyal ve fonksiyonel yönleri içeren çok boyutlu bir kavramsal yaklaşımı yansıtır. Sağlık-ilişkili YK (SİYK), çok boyutlu, fiziksel ve mesleki fonksiyon, duygusal durum, sosyal etkileşim ve somatik duyumları kapsar. Bu nedenle, SİYK anketleri, hastalık etkisinin geniş kapsamlı ve öznel bir ölçümünün yanı sıra, tedavinin ve yan etkilerin varlığının etkisinin ölçümünü sağlamayı amaçlamaktadır.

Multipl skleroz, yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler. MS hastalarında farklı çalışmalar YK'yı araştırmış olsa da, sonuçlar bölgelere, kültürlere ve sağlık sistemi bakımından farklılık gösterebilir. Son yıllarda, SİYK ölçümleri, hastalık ilerlemesi, tedavi yanıtı ve MS hastalarının ihtiyaç duyduğu yardım düzeyinin değerlendirilmesi için gittikçe daha fazla önemsenmektedir. SİYK değerlendirilmesinin NEDA (No Evidence of Disease Activity – Hastalık Aktivitesine Dair Kanıtın Olmaması) tanımına dahil edilmesi tavsiye edilmektedirler.

Arjantin’den araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, bir MS hastası kohortunda SİYK'yı etkileyen farklı faktörleri analiz ettiler ve MS'de SİYK'nın hasta ve doktor algılaması arasındaki farkları değerlendirdiler.

Araştırmacılar yaptıkları kesitsel çalışmaya, e-posta anketine cevap verecek toplam 700 MS hastası ve 300 nöroloğu davet ettiler. Anket, demografik veriler hakkında bilgi topladı ve Kısa Form anketini (SF-36) içeriyordu. Anketi doldurduktan sonra, hastalara SF-36 tarafından değerlendirilen alt alanların her birinin standart bir yazılı açıklaması verildi ve hangisinin sağlıkla ilişkili genel sağlık durumunun en önemli belirleyicileri olduğunu belirlemeleri istendi.

Canlılık Hastalar için Daha Önemli
 

Ankete toplam 135 nörolog ve 380 MS hastası yanıt verdi. Araştırma popülasyonu yaş ortalaması 42,1 ± 10,5’ti ve % 61'i relapsing-remitting MS tanılıydı. SF-36 sonuçlarında, fiziksel işlev 68,4 ± 30, fiziksel rol sınırlılığı 56,8 ± 41,7, canlılık 47,6 ± 21,4, ağrı 71,2 ± 26,1, sosyal işlev 72,6 ± 28,6, duygusal rol kısıtlılığı 63,2 ± 39,8, zihinsel sağlık 60 ± 14,1 ve genel sağlık 55,8 ± 22’ydi. MS'de en önemli YK belirteçleri olarak fiziksel işlev (%75) ve fiziksel rol kısıtlılığı (% 70) ve ardından duygusal rol kısıtlılığı (% 52) düşünüldü. Bununla birlikte, hastalar fiziksel işlev için (% 58) ve fiziksel rol kısıtlılığı (% 46) için önemli derecede farklı önem seviyeleri atamış ve canlılığı (% 52) hekimlerinden daha önemli bulmuşlardır. SF-36 anketinin sonuçları, hastalar ile nörologlar arasındaki algılama farklılığı ile önemli derecede koreleydi.

Araştırmacılar, MS'de YK ile ilgili endişelerın hastalar ve doktorlar için farklı olduğunu belirttiler. Gerçek hasta gereksinimlerini daha iyi anlamak için iletişimin geliştirilmesinin esas olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ysrraelit MC, Fiol MP, Gaitán MI and Correale J (2018) Quality of Life Assessment in Multiple Sclerosis: Different Perception between Patients and Neurologists. Front. Neurol. 8:729. doi: 10.3389/fneur.2017.00729

Gülümseme Şekline Göre Cinsiyet Belli Olur mu?

27 Mart 2018

Otomatik cinsiyet tanıma teknolojisi günümüzde zaten mevcut olsa da, var olan yöntemler statik görüntüler kullanır ve sabit yüz özelliklerini karşılaştırır. Bradford Üniversitesi tarafından yapılan yeni araştırmada ise, gülümsemenin dinamik hareketini erkekler ve kadınlar arasında otomatik olarak ayırt etmek için kullanan ilk araştırma olma özelliğini taşıyor.

Araştırma ekibi, başta gözler, ağız ve burnun etrafı olmak üzere çalışmada kullanılacak sistem için yüzdeki 49 yer işareti çizdi. Bunu, altta yatan kas hareketlerinden kaynaklanan yüzün nasıl değiştiğini değerlendirmek için kullandılar ve gülümsemenin farklı noktaları arasındaki mesafeyi ölçerek ve hareket akışını değerlendirerek ölçtüler. Daha sonra kadınlar ve erkekler arasında gözlemlenebilir farklılıklar olup olmadığını test ettiler ve kadınların gülümsemelerinin daha geniş olduğunu gördüler.

Kadınlar Daha Geniş Bir Gülümsemeye Sahip

Baş araştırmacı, Bradford Üniversitesi'nden Profesör Hassan Ugail: “Kadınların gülüşlerini daha net gösterdikleri düşünülüyordu ve araştırmalarımız da bunun doğru olduğunu ortaya koyuyor. Kadınlar kesinlikle daha geniş gülümsüyor, ağızlarını ve dudak bölgelerini erkeklerden daha fazla genişletiyorlar."

Ekip analizlerini kullanarak bir algoritma oluşturdu ve 109 kişinin gülümsedikleri sırada çekilen video görüntüsünü kullanarak test etti. Bilgisayar, vakaların %86'sında cinsiyetleri doğru bir şekilde belirleyebiliyordu ve ekip doğruluğun kolayca geliştirilebileceğine inanıyor. Araştırmacılar bu araştırmayı, sadece kavramı test ettiklerinden dolayı oldukça basit bir makine sınıflandırması kullanarak yaptılar, ancak daha sofistike yapay zeka kullanıldığı zaman, tanıma oranları artıracaktır.

Bu sistem, bir gülümseme sırasında yüzün altında yatan kas hareketini ölçtüğü için, örneğin, cerrahi sonrası, fiziksel özellikler değişse bile, bu dinamiklerin aynı kalacağı düşünülüyor. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ugail H. et al. Is gender encoded in the smile? A computational framework for the analysis of the smile driven dynamic face for gender recognition. The Visual Computer, 2018; DOI: 10.1007/s00371-018-1494-x

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image