Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Babaların Beyinleri Kızlarına, Oğullarından Farklı Yanıt Veriyor mu?

21 Eylül 2017

Yapılan birçok araştırmada, babaların erkek ve kız çocuklarına, sonuçları etkileyebilecek şekilde farklı davrandıklarını göstermektedir. Bununla birlikte ortaya çıkan karmaşık tablo, ebeveynlik bakımı çalışmasının metodolojik zorlukları nedeniyle belirsizdir ve şimdiye kadar hiçbir çalışmada, gözlemlenen gerçek dünyada babalık davranışındaki cinsiyet farklılıklarının, erkek ve kız çocuklarına yönelik farklı baba beyin yanıtlarıyla ilişkili olma ihtimalini incelenmemiştir. Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, kız babalarının ve erkek babalarının doğal ortamlarında gözlemlenen günlük davranışlarını ve çocuk resim uyaranlarına nöral tepkilerini karşılaştırdılar. Çalışmada, Atlanta'dan küçük bir el bilgisayarın kemerlerine geçirilmesini ve  bir hafta boyunca giymeyi kabul eden, 30 kız ve 22 erkek olmak üzere toplam 52 yeni yürümeye başlamış çocuk babasından edinilen verileri kullandılar. Cihazı, 48 saatlik süre boyunca herhangi bir sesi kaydetmek için dokuz dakikada bir 50 saniye boyunca rastgele açtılar. Araştırmadaki babaların bazıları birden fazla çocuğa sahipti, ancak çalışma sadece bir oğlu veya kızı ile olan etkileşimleri üzerine odaklandı.

Araştırmacılar, erkek babaları ile karşılaştırıldığında, yürümeye yeni başlayan kız babalarının kızlarına daha dikkatli davrandıklarını, daha fazla şarkı söylediklerini, muhtemelen kızların duygularını erkeklerden daha çok kabul ettikleri için hüzün dahil olmak üzere duygular hakkında daha açık bir şekilde konuştuklarını, gelecekteki akademik başarıyla bağlantılı olarak daha analitik bir dil kullandıklarını ve beyinlerinin ödül ve duygu düzenlenmesi için önemli alanlar olan medial ve lateral orbitofrontal kortekslerinde [OFC], kızlarının mutlu yüz ifadelerine karşı daha güçlü nöral tepkiler verdiklerini gördüler. Buna karşın, erkek babalarının daha kaba ve karmakarışık bir oyun oynadıklarını (RTP), oğullarıyla daha fazla başarı dili kullandıklarını, daha fazla başarı dili kullandıklarını ve oğullarının nötr yüz ifadelerine medial OFC'lerinde daha güçlü bir nöral tepki verdiklerini gözlemlediler. Mutlu yüzlere yönelik mediyal OFC cevabı RTP ile negatif ilişkiliyken, mOFC'nin nötr yüzlere verdiği yanıt, özellikle erkek babaları için RTP ile pozitif ilişkiliydi.

Araştırmacılar sonuçların, gerçek dünyadaki babalık davranışının ve beyin işlevinin çocukların cinsiyetine bağlı olarak farklılaştığını gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Jennifer S. Mascaro, Kelly E. Rentscher, Patrick D. Hackett, Matthias R. Mehl, James K. Rilling. Child gender influences paternal behavior, language, and brain function.. Behavioral Neuroscience, 2017; 131 (3): 262

Uykumuzda Öğrenmek Mümkün mü?

25 Nisan 2018

Uykunun, öğrenme ve hafıza oluşumu için çok önemli olduğu bilinmektedir. Yeni araştırmalarda, uykudayken beynimizde neler olup bittiğini ve istirahat halinin öğrenmeyi ve hafıza oluşumunu nasıl etkilediği tam olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Önceki çalışmalar non-REM uykunun anıların birleştirilmesi için çok önemli olduğunu göstermiştir. Non- REM ikinci evresi sırasında bir elektroensefalogramda (EEG) görülebilen osilasyonel beyin aktivitesindeki “uyku iğcikleri”, veya ani yükselmelerin bu bellek konsolidasyonu için önemli olduğu gösterilmiştir. Bilim adamları ayrıca belirli anılarını özel olarak hedefleyebilmiş ve işitsel ipuçlarını kullanarak onları yeniden harekete geçirebilmiş ya da güçlendirebilmişlerdir. Ancak, bu başarıların ardındaki mekanizmalar şimdiye kadar gizemli kalmıştır. Araştırmacılar, bu tür mekanizmaların yeni bilgileri ezberlemede yardımcı olup olmadığı konusunda da habersizdir.

İngiltere’den araştırmacılar, belleğin uyku sırasında beyinde yeniden harekete geçmesini destekleyen nöral süreçleri araştıran bir çalışma yaptılar. Önceki araştırmalarda, bellek için uyku yararları ile ilişkilendirilen uyku iğciklerinin bu beyin dalgalarının reaktivasyona aracılık edip etmediğini araştırdılar. Bellek reaktivasyonunu destekliyorlarsa, bu iğciklerin gerçekleştiği zamanda bellek sinyallerini deşifre etmenin mümkün olduğunu öngördüler.

Bu hipotezlerini test etmek için, 46 katılımcıdan uykudan önce nesnelerin isimleri,  resimleri veya görüntüleri arasındaki ilişkileri öğrenmelerini istediler. Daha sonra, bazı katılımcılar 90 dakika uyurken, diğerleri uyanık kaldı. Kelimelerin yarısını,  yeni öğrenilen resimli anıların yeniden harekete geçmesini tetiklemek için uyku sırasında tekrarladılar. Katılımcılar uyandıktan sonra, onlara tekrar kelimeleri sundular ve onların nesne ve sahne resimlerini hatırlamasını istediler.

İğcik Paterni Öğrenmeyi Kolaylaştırıyor

Araştırmacılar, uykuda sunulan kelimelerle ilişkili olan resimler için sunulmayanlara göre hafızalarının daha iyi olduğunu gördüler. Bir EEG makinesi kullanarak, anıları yeniden aktive etmek için ilişkili kelimeleri çalmanın, katılımcıların beyinlerinde uyku iğlerini tetiklediğini de gördüler. EEG uyku iğcik paternleri, araştırmacılara katılımcıların sahnelerle ilgili anıları veya nesnelerle ilişkili anıları işleyip işlemediklerini gösterdi.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin,  iğciklerin uyku sırasında ilgili bellek özelliklerinin işlenmesini kolaylaştırdığını ve bu sürecin bellek konsolidasyonunu hızlandırdığını gösterdiğini belirttiler. Bu yeni bulguların, uyurken belleği artırmak için etkili stratejilere yol açabileceğini aktardılar. Uyku iğciklerin doğrudan indüksiyonunun hedeflenen bellek yeniden aktivasyonu ile birleştiğinde, uykudayken bellek performansını daha da geliştirmemizi sağlayabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Cairney, Scott A. et al. Memory Consolidation Is Linked to Spindle-Mediated Information Processing during Sleep Current Biology , Volume 28 , Issue 6 , 948 - 954.e4

Benimsenen Müzik Tarzı Beynin Yapısını Değiştiriyor

24 Nisan 2018

İnsanın yetenek gerektiren davranışları, çevresel talepleri eksiksiz karşılamak için beyin yapısının ve işlevin optimum adaptasyonunu gerektirir. Müzik yapmak, algılayıcı motor beyin alanlarındaki olağanüstü anatomik ve fonksiyonel değişikliklerin eşlik ettiği kapsamlı eğitimin performans hassasiyetini ve akıcılığını nasıl arttırdığını simgelemektedir. İşitsel alanda yapılan araştırmalar, müzikal eğitimin genel etkilerini değil, aynı zamanda uzmanlaşmış eğitimi ya da üslupsal benimseme olarak bilinen incelikli bilişsel adaptasyonları işaret etmektedir. Aslında, sadece düşük seviyeli işitsel algılama veya temel motor fonksiyonları, uygulanan enstrüman türüne göre farklı olarak şekillendirilmez. Müziğin yapısal özelliklerine dayanan daha yüksek müzik beklentileri, klasik, rock veya caz gibi pratik türler tarafından farklı şekilde biçimlendirilir. Öte yandan, bu son nokta ile ilgili bugüne kadarki hemen hemen tüm araştırmalar, işitme alanıyla sınırlı kalmıştır ve üretim üzerindeki müzik türüne ait benzer etkiler araştırılmamıştır.

Bir grup bilim insanı, yetenekli motor davranışlarında benimsenen uzmanlaşmış bilişsel-motor stratejiler için nörobiyolojik gerekçeleri ortaya koymak amacıyla, klasik ya da caz farklı müzik stillerinde eğitimin müzikal eylem planlamasını etkileyip etkilemediğini, etkiliyorsa nasıl etkilediğini araştırdı. Araştırmacılar çalışmalarında klasik veya caz eğitimine bağlı olarak hiyerarşik planlama süreçlerinin farklı kalibrasyonunu yansıtan iki müzik sanatçısı arasındaki davranışsal ve sinirsel farklılıkları ortaya koymaya çalıştılar.

Uyumsuz Ahenk

Araştırma kapsamındaki EEG çalışması, yüksek ve düşük düzeylerde eylem planlamasında klasik ve caz müzisyenleri arasındaki ilk kez kesin netleşmiş nörobiyolojik farklılıkları ve müzik yapımında benimsenen türe özgü bilişsel stratejileri açıkladı.  Piyanistler, dizi yapısının üst düzey planlamasını değerlendirmek için uyum ve bağlam uzunluğu açısından manipüle edilen ve tekli eylemlerin alt düzey parametre özelliklerini değerlendirmek için çalma biçimi bakımından, ses olmadan akor ilerlemelerini taklit ettiler. Caz piyanistleri, daha fazla sayıda tutum hatası pahasına, yanıt maliyetlerini etkisiz hale getirirken “uyumsuz ahengi” daha erken bir yeniden programlama negatifliği ve beta gücü azalmasıyla ortaya çıkardığı şekilde daha hızlı bir şekilde revize ettiler. Klasik piyanistler, teta güç artışı ile gösterilen “uyumsuz ahenk” sırasında daha fazla uyuşmazlık yaşıyorlardı, ancak yüksek doğruluk ve beta gücünün azalmasının işaret ettiği gibi, gerekli çalma tutumunu uygulamaya daha hazırdılar. Bu bulgular, eğitimin spesifik talep ve eylem odaklarının hiyerarşik eylem planlamasının farklı ağırlıklandırılmasına yol açtığını göstermektedir. Araştırmacılar bu bulguların, bir müzisyen bir veya diğer stil uyguladığında beyinde etkilenen kalıcı belirteçlerin farklı olduğunu kanıtladığını ileri sürdüler.

Mevcut çalışmanın bulguları, karmaşık eylemlerin rijid antiteler olmadığını, ancak daha önceki tecrübelere ve alışılmış eylem odağına bağlı olarak bilişsel motor stratejilerini yansıtabileceğini ortaya koymaktadır.  Yapı bazlı planlamanın eylem sırası seviyesinde ve tekli eylemler seviyesinde hareket parametresi tanımlaması eylem kontrolünde plastik (uyumlu) işlemlerdir, müzisyenlerin üslup özelliklerine bağlı olarak - eşit talimatlara ve görevlere rağmen - farklı kalibre edilirler. Dikkat çekici olarak, aksiyon kontrol hiyerarşisinde uzun vadeli uyarlanabilir plastisite, aynı görevin icrası sırasında caz piyanistlerinde yapısal esneklik ve klasik piyanistlerde hassas hareket doğruluğunda davranışsal yansıtıldı. Dolayısıyla, spesifik talepler ve daha önceki tecrübenin odak noktası, sanatçıların motor kontrol sisteminde dramatik ve kalıcı değişikliklerle sonuçlanarak, müzisyenler arasında "swing" ve "legit" tarz arasındaki büyük bölünme için nörobiyolojik hesaplar sağlanabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Bianco et al. Musical genre-dependent behavioural and EEG signatures of action planning. A comparison between classical and jazz pianists, NeuroImage 169 (2018) 383–394.

Halusinasyonların Temelinde Dopamin mi Var?

23 Nisan 2018

Beynimiz, sesler veya görüntüler çarpıtıldığında ya da belirsiz olduğunda boşlukları doldurmaya yardımcı olan duyusal beklentiler üretmek için önceki deneyimleri kullanır. Şizofrenili bireylerde bu süreç değişir ve bu bireylerde orada bulunmayan sesleri duymak gibi aşırı algısal çarpıklıklar oluşur. Buna duyusal halüsinasyonlar denir. Bu tarz halüsinasyonlar sebebi bilinmeyen bir şekilde dopamini bloke eden antipsikotik ilaçlarla tedavi edilebilmekteyse de aslında ne dopamin ne de etkili olduğu beyin bölgesi olan striatum, tipik olarak duyusal işleme ile ilgili değildir.

ABD’de yapılan yeni bir çalışmadaki araştırmacılar, işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının, aslında diğer insanlar arasında yaygın olan algısal bir bozulmanın abartılı bir versiyonunu yaşadığını, beklediklerini duymaya eğilimli olduklarını gösterdiler. Araştırmacılar ayrıca, yüksek dopamin düzeyinin bazı hastaları beklentilere daha fazla bağımlı hale getirebileceğini ve bunun da halüsinasyona neden olabileceğini buldu. Yakın zaman önce Current Biology'de yayınlanan bulgular, dopaminin üretimini hedef alan tedavilerin bu durumun hafifletilmesine neden yardımcı olabileceğini açıklıyor.

Araştırmacılar, bu çalışma dahilinde, hem sağlıklı katılımcılarda hem de şizofrenili katılımcılarda işitsel bir illüzyon yaratan bir deney tasarladılar. Duyusal beklentilerin oluşturulması ya da ortadan kaldırılmasının bu yanılsamanın gücünü nasıl değiştirebileceğini incelediler. Ayrıca, dopaminin salınmasını uyaran bir ilacın verilmesinden önce ve sonra dopamin salınımını ölçtüler.

Dopamin Arttıkça Bulgular Şiddetlendi

Halüsinasyonu olan hastalar, duyusal beklentilerin daha az güvenilir olduğu ve sağlıklı katılımcılarda yanılsamaların zayıflamış olduğu durumlarda bile, sesleri beklemek istediklerine benzer şekilde algılama eğilimindeydiler. Bu eğilimleri, dopamin salıcı bir ilaç verdikten sonra daha da kötüleşti. Yüksek dopamin salınımı ve daha küçük dorsal anterior singulatı olan katılımcılarda da bu bulgular daha belirgindi.

Herkes bazı algısal çarpıtmalara sahiptir, ancak elde edilen bu sonuçlar, aşırı dopaminin çarpık algılarımızı daha da şiddetlendireceğini göstermektedir. Araştırmacılara göre yeni terapiler, dorsal ön singulat korteksini de içerecek şekilde, algısal işlemenin modülasyonuyla ilişkili dopamin sistemi veya aşağı akış yollarını hedefleyerek bağlamsal bilginin işlenmesini iyileştirmeyi amaçlamalı.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Cassidy CM et al. A Perceptual Inference Mechanism for Hallucinations Linked to Striatal Dopamine. Current Biology, 2018; DOI: 10.1016/j.cub.2017.12.059

Ev Temizliği Akciğerler İçin Sigara Kadar Kötü mü?

19 Nisan 2018

Ev temizliği yapmak, solunum sistemi üzerinde potansiyel zararlı etkilere sahip kimyasal ajanlara maruz kalmayı gerektirmektedir. Bu temizlik maddeleri ile evde temizlik yapılması durumunda astım ve solunum yolu semptomları riskinin arttığını söylenebilir. Bununla birlikte, temizlik maddesinin solunum sağlığı üzerindeki uzun vadeli sonuçları ise iyi bir şekilde tanımlanmamıştır.

Norveçli araştırmacıların yapmış oldukları yeni çalışmada, ev temizliğinin, akciğer fonksiyonlarında azalma ve kronik hava yolu obstrüksiyonu üzerine uzun vadeli etkileri incelendi. Anket çalışmasında ECRHS (European Community Respiratory Health Survey) anketiyle yirmi yıldan fazla süredeki üç zaman noktasında çok merkezli bir nüfusa dayalı kohort araştırıldı. Çalışmaya anket modüllerine cevap veren 22 çalışma merkezinden en az bir akciğer fonksiyonu ölçümüne sahip 6230 katılımcı dahil edildi. Veriler, olası karıştırıcı faktörleri de ayarlayan karışık doğrusal modellerle analiz edildi.

FEV1 ve FVC Değerleri Azaldı

Çalışma, temizlik yapmayan kadınlarla karşılaştırıldığında ev temizliğinin şu gibi sonuçlara yol açtığını buldu:

  • Bir saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) veya bir kişinin bir saniye içinde zorla dışarı üflediği hava miktarı, evde temizlik yapan kadınlarda 3.6 mililitre (ml) / yıl daha hızlı ve temizlikçi olarak çalışan kadınlarda ise 3.9 ml / yıl daha hızlı bir şekilde azaldı.
  • Zorla yaşamsal kapasite (FVC) veya bir kişinin zorla nefes alabileceği toplam hava miktarı, evde temizlik yapan kadınlarda 4.3 ml / yıl, temizlikçi olarak çalışan kadınlarda ise 7.1 ml / yıl daha hızlı azaldı.

Yazarlar, temizleyici olarak çalışan kadınların hızlandırılmış akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün "20 paket-yıldan biraz daha az sigara içmekle karşılaştırılabilir" olduğunu buldular. Temizlik, erkeklerde veya kronik hava yolu obstrüksiyonunda akciğer fonksiyonlarında azalma ile anlamlı bir ilişki göstermedi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Svanes et al. Cleaning at home and at work in relation to lung function decline and airway obstruction. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, Feb 2018

Karbonhidratsız diyet karaciğer yağlanması ile nasıl savaşıyor?

17 Nisan 2018

Karbonhidrat kısıtlı diyet müdahalesi ‘’kilo kaybından bağımsız’’ olarak ciddi bir sağlık sorunu için etkin bir tedavi stratejisi olabilir. Geçtiğimiz günlerde Cell Metabolism’de yayınlanan çalışma bunu kanıtlar nitelikte. Karaciğer yağlanması, alkol tüketimi varlığında veya yokluğunda, insülin direnci ve metabolik sendrom ile ilişkili metabolik risk faktörlerine bağlı olarak hem NAFLD, hem de alkole bağlı yağlı karaciğer hastalığının (AFLD) patogenezinde en erken görülen anormalliktir.

İsveçli araştırmacılar kalori alımında azalma olmaksızın düşük karbonhidratlı beslenmenin metabolizma üzerine etkilerini inceleme amacı ile obezite ve yüksek karaciğer yağına sahip 10 katılımcıya iki haftalık diyet uyguladı. KTH Royal Institute of Technology'nin SciLifeLab araştırma merkezindeki araştırmacılar, metabolizma ve bağırsak bakterilerinde sonradan oluşacak değişiklikleri belirlemek için klinik veriler ve big data analizlerini kombine ettiler. Böylece, bu kişilerde hepatik yağ sentezi belirteçlerinin düşmesi ile birlikte karaciğer yağlanmasının yanı sıra diğer kardiyometabolik risk faktörlerinin "hızlı ve dramatik" düşüşler gösterdiğini tespit edebildiler.

Düşük Kalorili Diyetin Faydalı Olduğu Görüldü

Katılımcılara eşit kalorili, yüksek protein ve düşük karbonhidratlı diyet uygulandı. Araştırmacılar, biyobelirteçleri tanımlamak için vücudun genom, proteom, transkriptom gibi çok sayıda veri setinin entegrasyonu anlamına gelen "multi-omics" yaklaşımını kullandılar.

Sonuçlar ise çok şaşırtıcı; Tehlikeli hepatik yağ metabolizmasının, B vitaminleri ve folik asit üreten bakterilerin hızla artması ile "kuvvetli bir şekilde ilişkili" olduğu görüldü. Bu durum, yağ asidi sentezinde yer alan genlerin ekspresyonunda bir azalma ile folat aracılı tek karbon metabolizması ve yağ asidi oksidasyonunda rol alan genlerin ekspresyonunda artış ile ilişkilendirildi.

Diyet, kilo kaybından bağımsız olarak, karaciğer yağının ve diğer kardiyometabolik risk faktörlerinin hızlı ve dramatik olarak düşmesine neden oldu. Bugüne kadar bilinmeyen altta yatan moleküler mekanizmaların artık daha net ortaya koyulması bundan sonra yapılacak çalışmalar için ışık tutar nitelikte. Bununla birlikte, diyetlerin karmaşık olduğunu ve bir diyet türünün herkese uymayacağının bilinmesi gerektiğini netleştirmekte fayda var. Tıpkı, hiperkolesterolemi olan kişilerin daha dikkatli olması gerektiği gibi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Adil Mardinoglu, et al. An Integrated Understanding of the Rapid Metabolic Benefits of a Carbohydrate-Restricted Diet on Hepatic Steatosis in Humans. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.01.005

Kronik Ağrı ve Glutamat Tüketimi İlişkisi

12 Nisan 2018

Gelişmekte olan ülkelerde dahil olmak üzere tüm dünyada sık karşılaşılan ve hastaların yaşam kalitesini oldukça etkileyen rahatsızlıklardan birisi kronik ağrıdır. Bu nedenle tüm dünyada konu ile ilgili birçok çalışma yapılmış ve konu halen araştırılmaya devam etmekte. Journal Nutrition’da yayınlanan, Kenya’da yapılan pilot çalışmada ise kronik ağrının diyetle ilişkisi olabileceği gösterildi. Bu çalışmada, diyetlerinden monosodyum glutamatı çıkaran katılımcıların şikayetlerinde gerileme olduğu gösterildi.

Glutamat, parmesan ve soya gibi gıdalarda doğal olarak bulunurken, çoğunlukla gıda katkı maddesi olarak kullanılıyor. Birçok ürünün içerisinde olan glutamat, içerik kısmında ‘’glutamat’’ ‘’hidrolize protein’’ ‘’protein isolat’’ ‘’protein ekstratı’’ gibi isimlerle geçmekte. Kenya halkı ise glutamata en çok günlük yemeklerde kullandıkları Mchuzi Mix denilen baharat karışımından dolayı yoğun miktarda maruz kalıyor. Aslında çalışmanın çıkış amacı, herhangi bir diyet değişikliğinin kullanılan besin desteklerine göre üstünlük gösterip göstermediğini anlamak üzerine olduğu için,  araştırmacılar Kenya’da bu tedavide en sık kullanılan asetominofen ile glutamatı çıkarma, su alımının arttırılması ve her ikisinin kombinasyonunu denediler. Katılımcılar en az 3 ay ya da daha fazla süredir en az 3 bölgede kronik ağrı yaşayan, çoğunlukla dünyada ve Amerika’da en sık görülen rahatsızlıklardan olan migren, baş ağrısı, kronik yorgunluk, bilişsel işlev bozukluğu, uyku bozuklukları gibi nörolojik şikayetlerden muzdarip kişilerden seçilmişti.

Glutamatın Kesilmesi Tek Başına Yeterli Bulundu

Bu kişiler öncelikle dört gruba ayrıldı. Su tüketiminin baş ağrısında önemi olduğu için gruplandırmada su tüketimi de dikkate alındı. Bu baharat karışımını tüketen kişilere benzer tatta glutamat içermeyen baharat karışımı verildi. Glutamat tüketmeyen ancak su tüketimi az olan gruba şişelenmiş su verildi ve günlük tüketimin sekiz bardak olması istendi ve kombinasyonlarına bu uygulamalar yapıldı. Kontrol grubu ise bunlara maruz kalmaya devam ederek asetominofen kullandı.

Çalışmanın sonuçları ise oldukça dikkat çekici; Monosodyum glutamatı diyetten çıkaran ve su tüketimini arttıran grup ve asetominofen kullanan grubun semptomlarında belirgin düzelmeler görüldü. Diyet değişikliğinin kronik ağrılarda bu denli etkin olması Kenya gibi ülkelerde düşük maliyetli tedavi seçeneği olması açısından, ve insan sağlığı açısından ümit verici.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kathleen F. Holton, Peter K. Ndege, Daniel J. Clauw. Dietary correlates of chronic widespread pain in meru, Kenya. Nutrition, 2018; DOI: 10.1016/j.nut.2018.01.016

Yoğurt Kardiovasküler Hastalık Riskini Azaltır mı?

10 Nisan 2018

Artık herkesin bildiği gibi hipertansiyon kardiovasküler hastalıklar açısından önemli bir risk faktörü. Yapılan birçok çalışmada süt ürünleri tüketiminin  kardiyovasküler sağlık üzerindeki olumlu etkileri gösterildi. Ancak yoğurt burada diğerlerinden ayrılıyor, acaba yoğurt tek başına da bağımsız olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltıyor olabilir mi?

Bu sorudan yola çıkan araştırmacılar, 1980 yılından bu yana yaşları 30-55 yaşları arasında değişen 55.000 hipertansif kadın, ve 40-75 yaşları arasındaki 18.000 hipertansif erkek katılımcıya her yıl düzenli olarak 61 sorudan oluşan beslenmeleri ile ilgili bir anket göndererek yanıtlamalarını istedi. Ardından katılımcılar o yıl bir hekim tarafından kendilerine miyokard enfarktüsü, inme, damar tıkanıklığı gibi tanılardan biri koyuldu ise bildirdiler. Kontrol amaçlı olarak, araştırmacılar bildirilen tüm teşhislerin tıbbı kayıtlarına erişim izni talep ettiler.

Risk Anlamlı Şekilde Azalıyor

Çalışmanın sonuçları ise dikkat çekici;

  • Yüksek yoğurt alımı, miyokard infarktüsü riskinde kadınlarda yüzde 30 ve erkeklerde yüzde 19 azalma ile ilişkilendirildi.
  • Kadınlarda toplam 3,300 ve erkeklerde toplam 2,148 kardiyovasküler hastalık vakası vardı (miyokard enfarktüsü, inme ve revaskülarizasyon).
  • Yüksek miktarda yoğurt tüketen kadınlarda, revaskülarizasyona yönelik işlem riski % 16 daha düşüktü.

Her iki grupta, haftada iki porsiyon yoğurt tüketen katılımcılarda, takip periyodu boyunca majör koroner kalp hastalığı veya felç riski yaklaşık%20 daha düşüktü.

Yüksek katılımcı sayısına sahip ve 30 yıl gibi uzun bir sürede yapılmış olan çalışma sonuçları, yoğurtun tek başına ya da lif bakımından zengin meyveler, sebzeler ve tahıllar bakımından zengin bir diyetin tutarlı bir parçası olarak kalp sağlığına faydası olabileceğine dair önemli yeni kanıtlar sunuyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Justin R Buendia, Yanping Li, Frank B Hu, Howard J Cabral, M Loring Bradlee, Paula A Quatromoni, Martha R Singer, Gary C Curhan, Lynn L Moore. Regular Yogurt Intake and Risk of Cardiovascular Disease Among Hypertensive Adults. American Journal of Hypertension, 2018; DOI: 10.1093/ajh/hpx220

Depresyon İş Kazalarına Yol Açıyor

09 Nisan 2018

Colorado Sağlık Yüksekokulu Sağlık, Çalışma ve Çevre Merkezi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, depresyon, endişe ve yorgunluk yaşayan kadınların işyerinde yaralanma olasılığı diğer kadınlara göre daha yüksektir. Çalışmanın sonuçlarına göre, bu sağlık faktörleri kadınların yaralanma riskini önemli ölçüde etkilerken, erkeklerin riskini ise değiştirmiyor.

Yazarlar Colorado'nun en büyük işçi tazminat sigortacısı Pinnacol Assurance ile bir dizi endüstriden gelen 314 işletmenin hak talep sonuçlarını incelemek üzere işbirliği yaptı. Çalışmada, yöneticilerden emekçilere kadar değişen bir ölçekte 17.000'e yakın çalışan temsil edildi. Araştırmacılar, erkeklerin işle ilgili bir yaralanma riskinde uykusuzluk ve kaygı gibi davranışsal sağlık faktörlerinin doğrudan etkide bulunmadığını keşfetti. Kadınların ise zihinsel ve davranışsal sağlık sorunlarıyla karşılaştıklarını bildirme oranları daha yüksekti ve bu koşullar iş başındayken yaralanma riskini artırdı. İş kazası geçiren kadınların neredeyse % 60'ı, yara almadan önce davranışsal bir sağlık sorunu yaşadığını bildirmişti. Buna karşın erkeklerde bu oran % 33'tür.

Bununla birlikte araştırmacılar, kadın ve erkeklerin işle ilgili yaralanma riskinde neden farklılıklar olduğunu anlamak için daha fazla araştırmanın yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. Genel olarak, geçmişte yaralanan işçilerin, cinsiyetlerine bakılmaksızın, daha fazla yaralanma ihtimali daha yüksekti.

Daha Entegre Bir Yaklaşım Gerekli

Araştırmanın bulguları, işçileri güvende tutmanın, tipik güvenlik programından daha fazlasını, yani sağlık, iyilik hali ve güvenliği birbirine bağlayan entegre bir yaklaşımı gerektirdiğini gösteriyor. Kadınların neden davranışsal sağlık endişelerini erkeklerden daha fazla yaşadığını açıklayan bir çok sosyal ve kültürel faktörlerin olduğu biliniyor ve kadınlar işte ve evde farklı streslerle karşı karşıya kalabilirler, bu gelecek araştırmalarda keşfedilmesi gereken bir şey. Bu çalışmada elde edilen ön bulgular nedenlerin daha derinlemesine inceleneceği ileri çalışmalarla desteklenmelidir. İşçi sağlığının önemli bir sacayağını duygu durumunun oluşturduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180213183545.htm

Preeklampsi Taramasında Yeni Yöntem

06 Nisan 2018

Preeklampsi gebeliklerin yaklaşık %2 - %3 aralığında görülebilen ve hem anne hem de çocuk için ciddi sağlık etkileri olabilen önemli bir sorundur. Durum yüksek tansiyon ile karakterizedir. Etkilenen bazı kadınlarda böbrek, karaciğer, kanama ve nörolojik problemlerle ilişkili çok ciddi hastalıklar gelişir. Fetusta büyüme geriliği olabilir ve muhtemelen ölebilir. Riskler, preeklampsinin çocuklarda uzun süreli sağlık sorunları ile ilişkili olan 37. gebelik haftasından önce, erken doğuma yol açması durumunda özellikle yüksektir. Bu yüzden durumun erken tanınması ve önlemlerin alınması kritik önem taşır.

Son zamanlardaki çalışmalarda elde edilen kanıtlar, yüksek riskli kadınlara düşük doz aspirin verilmesinin, en şiddetli preeklampsi prevalansının %60'dan fazla azaltılabileceğini göstermektedir, ancak tedavi 16 haftalık gebeliğin öncesinde başlanmalıdır. Bu nedenle, erken tanı önemlidir. İngiltere’de NICE’ın önerisi ilk trimesterde tıbbi hikayeye dayalı bir listenin gözden geçirilmesidir. Alternatif olarak ilk trimesterde yapılan kombine test ile bu duruma erken tanı konmaya çalışılır. Bu testte ortalama arter basıncı (MAP), rahim arter pulsatillik endeksi (UTA-PI) ve serum plasental büyüme faktörü (PIGF) ölçülür.

SPREE çalışması adı verilen çalışmada gösterilen alternatif yaklaşımla preeklampsi için ilk üç aylık dönem taramasının performansı mevcut NICE yöntemiyle karşılaştırıldı. Çalışma, Nisan ve Aralık 2016 tarihleri ​​arasında İngiltere'deki yedi Ulusal Sağlık Servisi (NHS) doğum hastanesinde gerçekleştirildi. Çalışmada 11 ila 13 haftalık gebelikteki tekil gebeliklerin anne özellikleri ve tıbbi öykü kayıtları ile MAP, UtA-PI ve PlGF ölçümleri kaydedildi.

Erken Tanı Oranı %80’e Kadar Yükseldi

Gebelik sırasında herhangi bir noktada ortaya çıkan preeklampsi, 16,747 gebeliğin 473'ünde (% 2.8) bulundu ve 142 (% 0.8) hastada preterm preeklampsi görüldü. Tüm preeklampsi ve preterm preeklampsi için NICE kontrol listesinin tespit oranları sırasıyla %30.4 ve %40.8 idi. Ayrıca, NICE önerisi ile uyumu yüksek risk altında olan kadınların ilk trimesterden aspirin ile tedavi edilmesi gerekliliği sadece %23 oranında belirlendi. Eğer tarama ilk üç aylık kombine test ile gerçekleştirilmişse, tüm preeklampsi ve preterm preeklampsi için tespit oranları sırasıyla %42.5 ve %82.4'e kadar yükseldi.

Elde edilen bulgular, maternal karakteristiklere ve kolay ölçülebilen belirteçlere dayanan basit algoritmanın kullanımının, preterm preeklampsi geliştirme riskindeki kadınların yaklaşık %80'ini tanımlayabileceğini ve bu kadınların profilaktik aspirinden fayda görebileceğini göstermektedir. İlk üç aylık kombine test, http://www.fetalmedicine.org ve Fetal Medicine Foundation uygulamasıyla basit ve kullanıcı dostu bir risk hesaplayıcısı olarak serbestçe kullanılabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Tan MY. et al. Comparison of diagnostic accuracy of early screening for pre-eclampsia by NICE guidelines and a method combining maternal factors and biomarkers: results of SPREE. Ultrasound in Obstetrics & Gynecology, 2018 DOI: 10.1002/uog.19039

Kurşun Maruziyeti Prematür Ölümleri Artırıyor mu?

05 Nisan 2018

Kurşun maruziyeti, önemli sağlık problemlerine yol açtığı düşünülen bir sorundur. Maruz kalma, yakıt, boya ve sıhhi tesisatta kullanılan kurşunun yanı sıra, gıdalardan gelen sürekli maruziyetler, endüstriyel kaynaklardan kaynaklanan emisyonlar ve kurşun akülerden kaynaklanan kirlenme sonucu ortaya çıkar.

Yeni tahminler, ABD'de iskemik kalp hastalığından 185.000 ölüm dahil olmak üzere kardiyovasküler hastalığa bağlı 256000 erken ölümün orta yaşlı ve yaşlı erişkinlerde (şu anda 44 yaş ve üzerindeki kişiler) tarihsel kurşun maruziyetiyle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçlara Lancet Halk Sağlığı dergisinde yayınlanan yaklaşık 20 yıl boyunca 14300 kişiyi takip eden gözlemsel bir çalışmayla ulaşıldı.

Kurşun Maruziyeti Kalp Hastalıklarına Yol Açıyor

Düşük düzeydeki kurşun maruziyetinin prematüre ölüm riskini arttırmadığı düşünülen önceki tahminlerin aksine, bu yeni çalışma, düşük düzeydeki kurşun maruziyetinin (kanın beher litresi başına 1-5 mikrogram arasında) özellikle kardiyovasküler hastalıktan kaynaklanan erken ölüm riskini artırdığını göstermektedir. Kurşun maruziyeti yüksek kan basıncına, arterlerin sertleşmesine ve iskemik (koroner) kalp hastalığına yol açmaktadır.

Çalışma, 1988 ve 1994 yılları arasında 20 yaş ve üzeri ABD'de 14289 kişi için Üçüncü Ulusal Sağlık ve Beslenme Sınavı Anketi'nden (NHANES-III) elde edilen verileri ve 2011 yılı sonu verilerini kullanmıştır. Tüm katılımcılara geçmişte ve devam eden maruziyetin bir ölçüsü olarak çalışmanın başlangıcında kurşun için bir kan testi ve kadmiyum için bir idrar testi uygulandı. Ortalama 19.3 yıl sonunda, 4422 kişi ölürken bunların 1801’i kardiyovasküler hastalıktan  ve 988’i kalp hastalığından öldü.

Başlangıçta, katılımcıların kanındaki ortalama kurşunun seviyesi 2.7 µg / dL idi, ancak 1'den 56 µg / dL'ye kadar bir dağılım gösteriyordu. Beş katılımcıdan biri (3632 kişi) 5 µg / dL veya daha yüksek seviyelere sahipti ve kanlarında en yüksek kurşun düzeyi olanlar daha yaşlı, daha az eğitimli, çoğunlukla erkek, sigara içicisi, daha fazla alkol tüketen, daha az sağlıklı beslenen, daha yüksek kolesterol ve daha yüksek hipertansiyon veya diyabete sahip insanlardan oluşuyordu.

Araştırmacılar Önlenebilecek Ölüm Oranlarını Da Hesapladılar

Neredeyse 10 katılımcıdan birisinin kan testine göre saptanamayan kurşun seviyeleri vardı, bu nedenle referans seviyesi 0.7 µg / dL (% 8, 1150/14289 katılımcı) olarak belirlendi. Genel olarak, daha düşük seviyelere (1 µg / dL) sahip olanlara kıyasla yüksek kurşuna (6.7 µg / dL) sahip olan kişiler, herhangi bir nedenden ötürü %37 daha fazla erken ölüm riski, %70 daha fazla kardiyovasküler ölüm riski ve iki kat daha fazla iskemik kalp hastalığından ölüm riskine sahipti.

Bu risk seviyelerini kullanarak, araştırmacılar ayrıca, ABD'de 44 yaş ve üzeri erişkinlerde, kurşuna tarihsel maruziyetin olmamış olması halinde önlenebilecek mevcut ölüm oranını da tahmin etmişlerdir.

Genel olarak, ABD'de her yıl tüm ölümlerin %18'inin (412000 / 2.3 milyon) 1 µg / dL'nin üzerinde kurşun seviyeleri olan kişiler arasında olacağını tespit etmişlerdir. Erken kardiyovasküler hastalık ölümlerinin %28.7'sinin (256000/892000) ve iskemik kalp hastalığı ölümlerinin yüksek bir oranının (tüm iskemik kalp hastalığı ölümlerinin% 37.4'ünün [185000/495000]) kurşun maruziyetine bağlı olabileceğini tahmin ettiler.

Çalışmada bazı kısıtlamalar olsa da ve elde edilen sonuçlar tahmine dayalı olsa da kurşun maruziyetinin toplum üzerindeki riskini göstermiş olması açısından önemli bir çalışma olarak değerlendirildi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Lanphear B. et al. Low-level lead exposure and mortality in US adults: a population-based cohort study. The Lancet Public Health, 2018 DOI: 10.1016/S2468-2667(18)30025-2

Kalori Kısıtlamasının İnsan Sağlığı Üzerindeki Faydaları

04 Nisan 2018

Kalori kısıtlamasının insanlar üzerindeki etkilerini araştıran yeni bir çalışma, kalori alımının 2 yıl boyunca %15 oranında azaltılmasının yaşlanma ve metabolizmayı yavaşlattığı ve yaşa bağlı hastalıklara karşı koruma sağladığını gösterdi. Bu çalışma, kalori kısıtlamasının sistemik oksidatif stresi azalttığını buldu, ki bu da kanser, diyabetin yanı sıra Alzheimer ve Parkinson gibi yaşa bağlı nörolojik durumlara bağlıdır.

Kalorileri kısıtlamak, bazal metabolizmanızı yavaşlatabilir ve eğer metabolizmanın yan ürünleri yaşlanma süreçlerini hızlandırırsa, birkaç yıl boyunca sürdürülen kalori kısıtlaması, kronik hastalık riskini azaltmaya ve yaşam süresini uzatmaya yardımcı olabilir.

CALERIE (Enerjinin Tüketimi Azaltmanın Uzun Vadeli Etkilerinin Kapsamlı Değerlendirilmesi), obez olmayan insanlarda kalori kısıtlamasının metabolik etkilerini test eden ilk randomize kontrollü çalışmadır. Çalışmanın ikinci evresinde, 21 yaş ve 50 yaş arasında, kalori alımını 2 yıl boyunca %15 azaltan ve metabolizma ve oksidatif stres için ek ölçümlerden geçirilen, 53 sağlıklı, obez olmayan erkek ve kadından elde edilen sonuçlar bildirilmiştir. Kalori azaltış oranları, 2 hafta boyunca katılımcıların dokuları tarafından emilen izotopların oranı üzerinden, kalori seviyesini doğru bir şekilde belirleyen bir teknikle bireysel olarak hesaplanmıştır.

Metabolizma Yavaşlaması Anahtar Olarak Görülüyor

Kalori kısıtlama grubundakiler, belirli bir diyet izlemedikleri halde kilo kaybı çalışmanın amacı olmamasına rağmen ortalama 9 kilo verdiler. Anemi, aşırı kemik kaybı veya adet bozuklukları gibi hiçbir yan etki görülmedi; tersine ruh hali ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesinde iyileşmeler görüldü. Böylece zaten sağlıklı ve zayıf olan insanların bile bir kalori kısıtlama rejiminden yararlanabileceği görülmüş oldu.

Laboratuvar hayvanlarında kalori kısıtlaması çekirdek vücut sıcaklığını ve dinlenme metabolik hızını düşürür. CALERIE çalışmasındaki amaç da “hızlı” ya da “yavaş” metabolizma tartışmalarının en sık ortaya çıktığı, kalori kısıtlamasının kilo vermeye değil, yaşlanmaya etkisini incelemekti. Memelilerde metabolizma ne kadar hızlıysa yaşam süresi o kadar kısadır.

Antioksidan mekanizmalar ve diyet ve biyolojik faktörler gibi birçok faktör, metabolizmayı etkiler, ancak mevcut teoriler, sağlıklı bir yaşlanma için daha yavaş bir metabolizmanın en faydalısı olduğunu göstermektedir.

Katılımcıların sayısı nispeten küçük ve insan ömrü bağlamında çalışma süresinin kısa olmasına rağmen, çalışma katılımcılarında yaşlanmanın belirteçleri iyileşti. Sonraki adımlar, insan yaşlanmasının sağlam biyobelirteçlerini oluşturmak ve kalori kısıtlamasının, kalori kısıtlamasını taklit eden antioksidan gıdalar veya resveratrol gibi maddelerle bağlantılı olarak etkisini incelemek olacak.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Redman LM. et al. Metabolic Slowing and Reduced Oxidative Damage with Sustained Caloric Restriction Support the Rate of Living and Oxidative Damage Theories of Aging. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.02.019

Elektronik Sigaranın Zararları Faydalarından Daha Fazla

04 Nisan 2018

Elektronik sigaraların (e-sigara) popülaritesi son on yılda ABD'de hızla artmıştır. E-sigaranın asıl kullanım amacı, sigara içenlerin sigarayı bırakmasına yardımcı olmak olsa da sigara içmeye başlamaları için teşvik edici bir faktör olma riski de göz ardı edilmemelidir. Eldeki kanıtlara dayanarak, Dartmouth araştırmacıları, nüfus düzeyinde e-sigara kullanımı ile ilgili sağlık yararları ve zararları arasındaki dengeyi ölçtüler ve e-sigaraların, sonunda sigara içen kişi haline gelen ergen ve genç yetişkin sayısını önemli ölçüde artırabildiğini buldular.

ABD’li araştırmacı ekibi, ulusal sağlık ve tütün kullanım araştırmaları anketleri ve yayınlanmış literatürden yararlanarak, sigara içenler arasında e-sigara kullanımı ile sigarayı bırakanları ve hiç sigara içmemişlerde e-sigara kullanımı ile sigara içicisi haline gelenleri inceleyerek kazanılan veya kaybedilen toplam beklenen yaşam süresini beklenen hesapladılar. Elde edilen sonuçlara göre e-sigaralar, sigara içicisi haline gelen ergenlerin ve genç yetişkinlerin sayısını önemli ölçüde artırabileceğinden, 1,5 milyondan fazla hayat kaybına yol açabilir.

Yarardan Ziyade Zarar Getiriyor

Sonuçlar, e-sigara kullanımına ilişkin mevcut bilimsel kanıtlara ve sigara kullanımına kıyasla e-sigara kullanımının göreceli zararıyla ilgili iyimser varsayımlara dayanarak, e-sigara kullanımının faydadan ziyade nüfus düzeyinde daha fazla zarara yol açtığını gösteriyor. Tütün kullanımını kontrol çabaları, 1990'lı yıllardan beri gençlerin sigara içme düzeyinde önemli bir azalmaya yol açarken, e-sigaralar bu eğilimi yavaşlatma veya hatta tersine çevirme potansiyeline sahiptir.

E-sigaralar gelecekte net nüfus düzeyinde bir fayda sağlayacaksa, gençler ve genç yetişkinler arasında e-sigara kullanımını azaltmak için etkili ulusal ve yerel çabalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, çocuk dostu lezzetlerin (örneğin, meyve aromalı e-sigaralar) mevcudiyetini azaltarak ve bilinen toksin seviyesini azaltan ürün standartlarını düzenleyerek, ergenlere ve genç yetişkinlere hitap eden e-sigaralar yapan düzenleyici boşlukları da kapatmamız gerekiyor. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Soneji SS. et al. Quantifying population-level health benefits and harms of e-cigarette use in the United States. PLOS ONE, 2018; 13 (3): e0193328 DOI: 10.1371/journal.pone.0193328

Otizmin Oluşum Mekanizmaları Aydınlatılmaya Devam Ediyor

02 Nisan 2018

Otizm spektrum bozukluğu, günümüzde toplumda yaygınlığını gittikçe arttıran bir şekilde görülmektedir. Öyle ki son raporlar ABD’de her 68 çocuktan birinde bu otizm spektrum bozukluğu olduğunu gösteriyor. Hastalığın altında yatan mekanizma ise tam olarak bilinmese de çok sayıda hipotez mevcut. En son hipotez ise Houston Üniversitesi araştırmacılarından geldi: buna göre, beynin hipokampusunun bir kısmı olan dentat girus adı verilen bölgedeki kusurlar, nükleer reseptör LXRβ (Karaciğer X reseptörü Beta) tarafından regüle edilmektedir. Dentat girus, duygu ve hafızadan sorumludur ve otizm spektrum bozukluklarında önemli bir rolü olduğu bilinmektedir.

Dentat girusun büyümesinin veya nörogenezinin regülasyonu doğum öncesi ve doğum sonrası dönemde gerçekleşir. Araştırmacıların elde etmiş olduğu bulgular, dentat girus nörogenezindeki erken değişikliklerin, sonuçta normal sosyal işlevde yer alan devreyi inşa etmek için anormal bir şablon sağladığını gösteriyor.

Çalışmaları, dentat girusun nörogenezindeki bozuklukların, otizm spektrum bozukluklarının etiyolojisinde ve ilişkili davranışlarında rol oynadığını öne sürmektedir. Özellikle, nükleer reseptör LXRβ'deki kusurlar dentat girustaki kusurların muhtemel sebebi olarak ortaya çıkmıştır.

Bu Gri Madde Neden Önemlidir?

Fizyoloji dünyasında, nükleer reseptörler günü yönetmektedir. Bunlar hormonları kontrol eden ve metabolizmayı düzenleyen hücreler içindeki bir protein sınıfıdır. Bu proteinlerden biri, LXRβ, otizmin doğuşunun anahtarını tutan element olabilir.

Fare modelinde LXRβ’yı ortadan kaldırmak, otistik davranışa ve bilişsel esnekliği azaltmaya yol açtı. LXRβ’nın silinmesi, anormal sosyal etkileşim ve tekrarlayıcı davranışlar da dahil olmak üzere ve otistik benzeri davranışlara ve dentat girusta hipoplaziye veya gelişim geriliğine neden olduğu görüldü.

Davranışsal çalışmalar LXRβ'nın ablasyonunun majör otizm spektrum bozukluğu semptomlarıyla ilgili davranış bozukluklarına neden olduğunu doğruladı. Çalışmada elde edilen bulguların gösterdiği üzere LXRβ, dentat girus gelişimi ve otizmde önemlidir ve reseptör hakkında daha fazla çalışma, otizmin tedavi edilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Cai Y. et al. Liver X receptor β regulates the development of the dentate gyrus and autistic-like behavior in the mouse. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201800184 DOI: 10.1073/pnas.1800184115.

Yeni Kelimeler Öğrenirken Beynimiz Hangi Mekanizmaları Kullanıyor?

02 Nisan 2018

Yeni bir araştırmaya göre yeni bir dil öğrenmek, sanattan ziyade bir bilim olabilir. Çalışmada görevli olan psikologlar, bilinmeyen nesnelerin isimlerini öğrendiğimizde, öğrenme ile ilgilenen beyin bölgelerinin, isimlerin karşılık geldiği nesneleri aktif olarak öngördüğünü buldular. Nasıl ki bilim adamları, bilimsel bir teoriyi test ediyorsa, beyin de isimlendirme konusundaki bu tahminleri test eder.

Ekip, Alzheimer hastalığından etkilenen bir beyin bölgesi olan ve bazı gelişimsel dil bozukluklarından sorumlu olan hipokampusun, bir "öner ve doğrula" stratejisiyle nesnelerin isimlerinin öğrenilmesinde önemli bir rol oynadığını buldu. Bu stratejiyi kullanarak, öğrenenler, duydukları sözcüklerin, gördükleri nesnelerin hangisine karşılık geldiğini aktif olarak tahmin ederler.

Öner-Doğrula Mekanizmasında Hipokampus Kritik Rol Oynuyor

Çalışmaya dahil edilen yirmi üç yetişkin, bir MRG tarayıcısındayken kelimeleri dinleyerek birden fazla nesnenin olduğu görsellere baktı. MRG tarayıcı, psikologların katılımcıların hafıza ve dikkat testlerini yürütürken hangi beyin bölgelerinin aktif olduğunu görmesini sağladı. Sözler ve nesneler, çalışma katılımcılarına tamamen yeni olacak şekilde düzenlendi. Birden fazla bilinmeyen kelime ve nesne eşzamanlı olarak sunulduğundan, hangi kelimelerin hangi nesneye karşılık geldiği hemen belli değildi. Kelimelerin hangi görsellerle eşleştirildiği sadece birkaç dakika içinde öğrenilebilirdi. MRG taramaları, hipokampusun bu öneri-doğrulama mekanizmasının merkezinde olduğunu ortaya çıkardı. Özellikle, yetişkinlerin zamanla nesnelere denk gelen kelimeleri hatırlamalarına yardımcı oldu.

Baş araştırmacı Dr. Sam Berens bulguları şöyle yorumluyor: “Çocuklar yeni dilleri öğrenmek için kayda değer bir yeteneğe sahipler ve erken dil gelişimi sırasında bir öner-doğrula stratejisi kullanıp kullanmadıkları tartışılıyor. Çalışmamız, hipokampusun öner-doğrula mekanizmasını destekleyebileceğini gösteriyor”.

Araştırma ekibi, Alzheimer hastalığında dil öğreniminin nasıl etkilendiğini ve bazı öğrenme stratejilerinin durumdan diğerlerine göre daha az etkilenip etkilenmediğini araştırmaya devam ediyor.  Elde edecekleri bulgular tedavi kararlarının yönlendirilmesinde etkili olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Berens SC. et al. Cross-situational learning is supported by propose-but-verify hypothesis testing. Current Biology, 2018 DOI: 10.1016/j.cub.2018.02.042

Sigara İşitme Kaybına Yol Açıyor

30 Mart 2018

Bilindiği üzere sigaranın sağlık üzerinde çok sayıda olumsuz etkisi bulunmaktadır. Son dönemde yapılan yeni bir çalışma bu risklerin üzerine bir yenisini ekledi. Oxford University Press tarafından yayınlanan Nikotin & Tütün Araştırması'nda 8 yıl boyunca 50.000'den fazla katılımcının araştırıldığı bir çalışmaya göre, sigara içmek işitme kaybı riskini artırmaktadır.

Araştırmacılar, çalışma kapsamında bir teknisyen tarafından gerçekleştirilen ses testini ve her bir katılımcı tarafından tamamlanmış sağlıkla ilgili bir yaşam tarzı anketini içeren yıllık sağlık kontrollerinden elde edilen verileri analiz etti. Sigara içme durumunun (şimdiki içici, eski içici ve hiç sigara içmeyen), günde içilen sigara sayısının ve sigara bırakma süresinin işitme kaybı derecesine etkisini incelediler. Mesleki gürültüye maruz kalma da dahil olmak üzere faktörler için ayarlama yapıldıktan sonra bile araştırmacılar, sigara içenler arasında hiç sigara içmeyenlere kıyasla 1.2 ila 1.6 kat artmış işitme kaybı riskine dikkat çektiler.

Risk Artışı Sigara Bırakıldıktan 5 Yıl Sonra Geri Dönebiliyor

Sigara ve yüksek frekanslı işitme kaybı arasındaki ilişki, düşük frekanslı işitme kaybından daha güçlü iken, sigara tüketimi ile hem yüksek hem de düşük frekanslı işitme kaybı riski artmış olarak bulundu. Sigarayı bıraktıktan sonra ise 5 yıl içinde artmış olan işitme kaybı riskinde bir azalma görülebilmiştir.

Çalışmanın araştırmacıları, büyük bir örneklem büyüklüğü, uzun takip süresi ve işitme kaybının objektif olarak değerlendirilmesi sebebiyle, sigara içmenin işitme kaybının bağımsız bir risk faktörü olduğuna dair güçlü kanıtlar sunduğunu belirttiler. Bu sonuçlar, sigaranın işitme kaybı için nedensel bir faktör olduğunu desteklemektedir ve işitme kaybının gelişmesini engellemek veya geciktirmek için tütün kontrolüne duyulan ihtiyacı vurgulamak önemlidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hu H. et al. Smoking, Smoking Cessation, and the Risk of Hearing Loss: Japan Epidemiology Collaboration on Occupational Health Study. Nicotine & Tobacco Research, 2018; DOI: 10.1093/ntr/nty026

Sendromun Tedavisi Birada mı Gizli?

30 Mart 2018

Metabolik sendrom, kişinin yüksek tansiyon, abdominal obezite, yüksek trigliserit seviyeleri, düşük HDL seviyeleri ve yüksek açlık kan şekeri olmak üzere beş metabolik bozukluktan en az iki tanesine sahip olduğu durumdur. metabolik sendromlu kişiler diyabet, kalp rahatsızlığı ve inme gibi diğer sağlık problemleri riskine sahiptir ve aynı zamanda bu kişilerde bilişsel bozukluk riski daha fazladır.

Oregon Eyalet Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'nden (OSU) araştırmacılar yaptıkları çalışmada, bira içinde vazgeçilmez bir madde olan şerbetçiotunda bulunan bir flavonoid olan Xanthohumol'un (XN) bir formunun ve bileşiğin iki hidrojenlenmiş türevlerinin metabolik sendroma sahip insanlarda insülin direncinin yanı sıra, bu durum tarafından indüklenen ters öğrenme ve hafıza zayıflamalarını iyileştirmeye yardımcı olabileceğini ortaya koydular.

İnsülin Direncini Azaltıyor

Araştırmacılar bir önceki çalışmalarında, XN'yi metabolik sendrom için olası bir tedavi olarak işaret etmişlerdi ancak XN insan vücudunda meme kanseri gelişimini teşvik edebilen, 8-prenylnaringenin (8-PN) adı verilen bir östrojen metabolitine dönüşür. XN'i uzun süre almak potansiyel olarak östrojenik yan etkilere neden olabilir. 8-PN'nin metabolize olabilmesi için XN molekülünde spesifik bir "çift bağ" gerekir. Araştırmacılar, molekülü hidrojenize ederek bu çift bağdan kurtulmanın, bu metabolit artık oluşumunu engelleyeceğini düşünerek, bu teoriyi yeni çalışmalarında test ettiler. Yüksek yağlı bir diyetten kaynaklanan obeziteye sahip farelerde, XN ve XN-α, β-dihidro-XN (DXN) ve tetrahidro-XN'in (TXN) iki hidrojenlenmiş türevinin etkilerini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, üç bileşiğin de, özellikle TXN  'nin, kemirgenler arasındaki tip 2 diyabet için büyük bir risk faktörü olan insülin direncini azaltmada etkili olduğunu buldular. Ayrıca, DXN ve TXN'nin, XN'den daha etkili olduğunu ve en önemlisi hiçbir olumsuz etki üretmediğini gözlemlediler. Bir su labirentindeki obez fareleri değerlendirdiklerinde ise, üç bileşiğin de mekânsal öğrenme ve hafızada gelişmelere neden olduğunu keşfettiler. Fare çalışmasında XN, DXN ve TXN'nin hepatotoksik olmadığını gösterdiler.

Araştırmacılar, artık orijinal yararlı etkilere sahip olan ancak yan etkileri olmayan bileşiklere sahip olduklarını belirttiler. Bulguların metabolik sendrom nedeniyle kognitif bozukluklar yaşayan insanlar için önemli olabileceğini söylediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Miranda et al. Non-estrogenic Xanthohumol Derivatives Mitigate Insulin Resistance and Cognitive Impairment in High-Fat Diet-induced Obese Mice, Scientific Reportsvolume 8, Article number: 613 (2018).

Gülümseme Şekline Göre Cinsiyet Belli Olur mu?

27 Mart 2018

Otomatik cinsiyet tanıma teknolojisi günümüzde zaten mevcut olsa da, var olan yöntemler statik görüntüler kullanır ve sabit yüz özelliklerini karşılaştırır. Bradford Üniversitesi tarafından yapılan yeni araştırmada ise, gülümsemenin dinamik hareketini erkekler ve kadınlar arasında otomatik olarak ayırt etmek için kullanan ilk araştırma olma özelliğini taşıyor.

Araştırma ekibi, başta gözler, ağız ve burnun etrafı olmak üzere çalışmada kullanılacak sistem için yüzdeki 49 yer işareti çizdi. Bunu, altta yatan kas hareketlerinden kaynaklanan yüzün nasıl değiştiğini değerlendirmek için kullandılar ve gülümsemenin farklı noktaları arasındaki mesafeyi ölçerek ve hareket akışını değerlendirerek ölçtüler. Daha sonra kadınlar ve erkekler arasında gözlemlenebilir farklılıklar olup olmadığını test ettiler ve kadınların gülümsemelerinin daha geniş olduğunu gördüler.

Kadınlar Daha Geniş Bir Gülümsemeye Sahip

Baş araştırmacı, Bradford Üniversitesi'nden Profesör Hassan Ugail: “Kadınların gülüşlerini daha net gösterdikleri düşünülüyordu ve araştırmalarımız da bunun doğru olduğunu ortaya koyuyor. Kadınlar kesinlikle daha geniş gülümsüyor, ağızlarını ve dudak bölgelerini erkeklerden daha fazla genişletiyorlar."

Ekip analizlerini kullanarak bir algoritma oluşturdu ve 109 kişinin gülümsedikleri sırada çekilen video görüntüsünü kullanarak test etti. Bilgisayar, vakaların %86'sında cinsiyetleri doğru bir şekilde belirleyebiliyordu ve ekip doğruluğun kolayca geliştirilebileceğine inanıyor. Araştırmacılar bu araştırmayı, sadece kavramı test ettiklerinden dolayı oldukça basit bir makine sınıflandırması kullanarak yaptılar, ancak daha sofistike yapay zeka kullanıldığı zaman, tanıma oranları artıracaktır.

Bu sistem, bir gülümseme sırasında yüzün altında yatan kas hareketini ölçtüğü için, örneğin, cerrahi sonrası, fiziksel özellikler değişse bile, bu dinamiklerin aynı kalacağı düşünülüyor. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ugail H. et al. Is gender encoded in the smile? A computational framework for the analysis of the smile driven dynamic face for gender recognition. The Visual Computer, 2018; DOI: 10.1007/s00371-018-1494-x

Cep Telefonu Radyasyonuna Yüksek Maruziyet Tümörlere Neden Olabilir

27 Mart 2018

X-ışınları ve gama ışınları gibi yüksek frekanslı radyasyon ve bazı daha yüksek enerjili morötesi radyasyon, iyonlaştırıcı radyasyon olarak bilinir çünkü atomlardaki elektronları ve diğer yüklü parçacıkları yok edebilirler. Hücrelerin içindeki DNA'ya zarar verecek kadar enerjiyi taşıyarak kansere neden olabilirler. Bununla birlikte, radyofrekans radyasyon (RFR) spektrumun daha düşük enerjili ucundadır ve yüklü parçacıkları yok edemez ve atom yapısını değiştiremez, ancak atomlar ve moleküllerin titremesine neden olabilir. Besin, doku ve su tutan diğer maddeler tarafından büyük miktarda absorbe edilirse ısı üretir. RFR, DNA'ya zarar vererek kansere neden olabilen radyasyon türü olmasa da, dokuyu kansere yol açabilecek başka şekillerde değiştirebileceği yönünde endişeler mevcuttur. RFR'ye insan maruziyetinin ana kaynağını cep telefonu el cihazlarının kullanımı oluşturuyor.

ABD Ulusal Sağlık Enstitüsünün (NIH) bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'nın, (NTP) cep telefonları tarafından yayılan radyofrekans radyasyonun (RFR) etkilerini inceleyen, biri sıçanlarda ve diğeri farelerde yapılan iki büyük "toksikoloji ve karsinogenez" çalışmalarının yeni sonuçlarını içeren taslak raporlarına göre, radyofrekans radyasyona yüksek maruziyet, erkek sıçanların kalplerinde sinir çevresinde doku tümörleri ile sonuçlandı, ancak bu dişi sıçan veya erkek- dişi farelerde gözlenmedi.

Schwann Hücreleri Etkileniyor

Çalışmalar için sıçanları ve farelerin farklı RFR seviyelerine maruz bırakıldığıı özel odalar oluşturuldu. Maruziyet günde 9 saati aşkın bir süre, 10 dakika açık, 10 dakika kapalı olacak şekilde gerçekleşti ve 2 yıl devam etti. Araştırmacılar, bir fare ya da sıçanın ömründeki 2 yılın insandaki yaklaşık 70 yıla denk geldiğini söyledi. RFR'ye maruziyet düzeyleri, ABD'deki cep telefonlarında yasal olarak izin verilen azami seviyenin yaklaşık dört katına kadar değişmekteydi. Hayvanlar, ABD'de sesli çağrı yapmak ve metin göndermek için kullanılan 2G ve 3G sinyallerinkiyle aynı frekans ve modülasyona maruz bırakıldılar.

Araştırmacıların erkek sıçanların kalplerinde, periferik sinirleri çevreleyen koruyucu ve destekleyici dokuyu oluşturan Schwann hücrelerinden gelişen, nadiren kanseröz olan schwannom adı verilen tümör insidansının, izin verilen cep telefonu emisyonlarının ötesinde olan RFR seviyelerine maruz kaldıkça arttığını gösterdiler. Ayrıca, bu RFR düzeylerinin hem erkek hem de dişi sıçanlarda kalp dokusunda olağandışı hasarlanma şekillerine yol açtığını buldular. Bununla birlikte, farelerde RFR maruziyetinden kaynaklanan sağlık sorunları için çok az kanıt mevcuttu.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Toxicology and Carcinogenesisstudies in HSD:Sprague Dawley SD Rats Exposed to Whole-Body Radio Frequency Radiation at a Frequency (900 Mhz) And Modulations (GSM and CDMA) Used by Cell Phones, March 26 to 28, 2018, National Toxicology Program

Şekerli İçeceklerin Her Gün Tüketimi İnfertilite İle İlişkili Bulundu

26 Mart 2018

İnfertilite tüm dünyada sık görülmekte olup, tedavilerinin maliyeti ülkelere ciddi yük bindirmektedir.  Değiştirilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi, farkındalık yaratmaya, gebe kalmaya çalışan çiftlerin yaşadığı psikolojik stres ve maddi yükü azaltmaya yardımcı olabilir. İnfertilite için, diyet gibi yaşam tarzı faktörleri değiştirilebilir risk faktörleri arasında sayılabilir. Bununla birlikte, son bir buçuk asırda bir ABD'li bireyin ortalama diyetinde şeker eklenmesinde önemli bir artış meydana gelmiştir. Bu toplam şeker alımının üçte biri, kilo alımı ve tip 2 diyabet gibi durumlarla ilişkili olan gazoz ve diğer şekerli içeceklerden gelir. Gazoz içmek erken menstrüasyon ve zayıf semen kalitesi ile ilişkili bulunmuştur ancak gazozun doğurganlık üzerinde doğrudan etkileri araştıran az çalışma mevcuttur.

Boston Üniversitesi Halk Sağlığı Kurumu'ndan araştırmacılar, gazoz içmek ile infertilite arasındaki olası ilişkileri daha ayrıntılı bir şekilde araştırmak için, 21-45 yaşları arasında olan 3.828 kadın ile 1.045 erkek partneri incelediler.

Meyve Suları ve Diyet İçeceklerin Etkisi Yok

Tüm katılımcılar ABD veya Kanada'da yaşıyordu ve Gebelik Araştırması Online web tabanlı ileriye dönük kohort çalışmasının bir parçasıydı. Katılımcıların tıbbi geçmişi, yaşam tarzı faktörleri ve diyet ile ilgili verileri toplandı. Ayrıca, katılımcılar hamile kalana veya 12 aylık takip periyodu sona erene kadar her 2 ayda bir takip anketi doldurdular.

Araştırmacılar, verilerini değerlendirdiklerinde, gazoz içmenin ayda ortalama erkek ve kadın konsepsiyonunda yüzde 20'lik bir düşüş ile bağlantılı olduğunu ortaya koydular. Her gün en az bir gazoz içen kadınlar aylık %25; günde en az bir gazoz içen erkeklerin eşleri ise başarıyla gebe kalma ihtimalini aylık %33 düşürdü. Araştırmacılar infertilite ile meyve suları veya diyet gazoz içmek arasında kuvvetli bir ilişki bulamadılar. Obezite, kafein alımı, alkol, sigara ve genel diyet kalitesi gibi birçok faktörü kontrol ettikten sonra da şekerle tatlandırılmış içeceklerin alımı ile düşük doğurganlık arasında pozitif ilişkiler gözlendi.

Araştırmacılar, ABD genelinde tüketilen şekerli içeceklerin miktarına bakıldığında bulgularının halk sağlığı için önemli etkileri olabileceğini belirttiler. Hamilelik planlayan çiftlerin, diğer olumsuz sağlık etkilerini de dikkate alarak, bu içeceklerin tüketimini sınırlamalarını önerdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hatch, EE; Wesselink, AK; Hahn, KA; Michiel, JJ; Mikkelsen, EM; Sorensen, HT; Rothman, KJ; Wise, LA. Intake of Sugar-sweetened Beverages and Fecundability in a North American Preconception Cohort, Epidemiology January 30 2018.

3D Yazıcınız Varsa Steteskopunuz Hazır!

26 Mart 2018

Bir steteskop, klinik değerlendirmede basit bir araçmış gibi görünse de çok önemli klinik kararların verilmesi için kullanılabilmektedir. Medikal malzemelere erişimin kısıtlı olduğu bazı bölgelerde ise bir steteskop yaşam ve ölüm arasındaki fark olabilir. ABD’li bir araştırmacı ekibi, dünyadaki medikal malzemelere sınırlı erişime sahip alanlarda kullanılmak üzere 3D baskılı bir stetoskop için açık kaynaklı, klinik olarak onaylanmış bir şablon geliştirdi.

Çalışmanın araştırmacılarından olan Dr Loubani, Gazze'deki hastanelerde tıbbi malzemelerin sık sık az olduğu zamanlar boyunca acil servis doktoru olarak çalıştı. Dr Loubani, "Biz doktorlar ve müttefik sağlık profesyonellerinin kaliteli bir şey elde edebilmelerini istedik. Bu çalışma, akustik kalitenin, stetoskopumuzda birinci sınıf bir stetoskoptakinin aynısı olduğunu onayladı" diyor.

3 Saatte 3 Dolara Üretilmesi Mümkün

Bir steteskopun 3D basılması fikri, Dr Loubani oyuncak bir stetoskopla oynarken doğdu ve işlevini oldukça iyi bir şekilde gerçekleştirdiğini fark etti. Bu fikir, Loubani ve bir mühendis ekibinin, geri dönüştürülmüş plastik kullanılarak oluşturulabilecek bir 3D baskılı stetoskop için bir açık erişim şablonu tasarlamasına neden oldu.

Glia modeli olarak adlandırılan stetoskop, maliyetleri düşük tutmak ve başkalarına kolayca kod erişimine izin vermek için ücretsiz açık kaynaklı yazılım kullanılarak yapıldı. Glia şablonunda, stetoskop üç saatten daha az bir sürede yapılabilir ve 3 dolardan daha az maliyete mal olur. 3D yazıcı ve bahçe sandalyeleri ve Lego yapmak için kullanılan bir plastik olan ABS'ye erişim sağlayan herkes bu cihazı oluşturabilir. Cihazın yapılan validasyon çalışmasının sonuçları, piyasadaki en iyi stetoskoplar ile aynı akustik kaliteye sahip olduğunu göstermektedir.

Cihaz şu anda Gazze'deki doktorlar ve sağlık profesyonelleri tarafından klinik olarak kullanılıyor ve aynı zamanda Londra, Ontario'daki Londra Sağlık Bilimleri Merkezi'nde klinik çalışmaları devam ediyor.

Doktorların büyük ölçüde ultrason, BT ve diğer diagnostik teknolojilere güvendiği büyük yerleşim yerlerinde tanı ve tedavi için stetoskoplar hayati olarak görülmeyebilir. Ancak, bu tarz tanısal araçlara erişimin olmadığı düşük gelirli topluluklarda, stetoskop gerekli bir araçtır Çalışma ekibi için sıradaki umut, kıt kaynaklara sahip yerlerde yerinde yapılabilecek veya geliştirilebilecek diğer tıbbi cihazlar için şablonlar yaratmak oldu.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Pavlovsky A. et al. Validation of an effective, low cost, Free/open access 3D-printed stethoscope. PLOS ONE, 2018; 13 (3): e0193087 DOI: 10.1371/journal.pone.0193087

Balık Yağı Düşündüğümüz Kadar Sağlıklı Olmayabilir

23 Mart 2018

Non-alkolik steatohepatit (NASH), karaciğerde alkol tüketiminden kaynaklanmayan yağ birikimi ile karakterize enflamasyon ve karaciğer hücresi hasarı olarak tanımlanır. NASH'de oluşan karaciğer hasarı karaciğer sirozu ve karaciğer kanseri riskini artırabilir. NASH, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) daha ciddi bir şeklidir. NASH için önemli risk faktörlerinden bazıları aşırı kiloluluk ve obezite, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol ve tip 2 diyabettir ve bunlar diyetten ciddi şekilde etkilenen faktörlerdir. Amerika Birleşik Devletleri'nde NAFLD'ye sahip insanların yaklaşık yüzde 20'sinin de NASH'ya sahip olduğu ve durumun yaşla birlikte daha yaygın olduğu tahmin edilmektedir.

İspanya Granada Üniversitesi'nden araştırmacılar, sıçanları inceleyerek, ayçiçeği yağı veya balık yağı alımı için yaşam boyu almanın, organı non-alkolik steatohepatit (NASH) karşı savunmasız bırakarak karaciğerde değişikliklere neden olduğunu buldular.

Araştırmacılar, ayçiçeği yağı, balık yağı ve sızma zeytinyağı gibi farklı diyet yağlarının sıçan karaciğeri üzerindeki etkilerini analiz ettiler. Bu yağların her birinin hayat boyu alınmasının, kemirgenlerin karaciğerlerinin yapısını nasıl etkilediğine, ayrıca gen ekspresyonu, karaciğer fibrozisine, oksidatif strese ve telomer uzunluğuna nasıl etki ettiğine baktılar. Ayrıca, farklı diyet yağlarının bir sonucu olarak karaciğerin yaşla nasıl geliştiğini değerlendirdiler.

En Az Zararı Zeytinyağı Veriyor

Araştırmacılar sadece karaciğer yağının yaşla biriktiğini bulmanın yanı sıra karaciğerde biriken yağ türünün, yediğimiz yağların türünden etkilendiğini ortaya koydular. Balık yağı ve ayçiçeği yağının farelerin karaciğer sağlığını olumsuz etkilediğini gösterdiler. Yaşam boyu ayçiçeği yağı alımının karaciğer fibrozisini tetiklediği ve organ yapısını değiştirdiğini, gen ekspresyonunda değişikliğe yol açtığını ve karaciğer hücrelerinde oksidasyonun arttığını tespit ettiler. Balık yağı yaşla birlikte oksidasyonu yoğunlaştırdı, elektron taşıma zinciri aktivitesini düşürdü ve göreceli telomer uzunluğunu arttırdı. Bununla birlikte, zeytinyağının karaciğere en az zarara neden olduğu bulundu.

Araştırmacılar, elde ettikleri bu bulguların, saf zeytinyağının daha sonraki hayatta karaciğer sağlığı için en iyi diyet yağı olabileceğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

A.Varela-Lopez et al. Gene pathways associated with mitochondrial function, oxidative stress and telomere length are differentially expressed in the liver of rats fed lifelong on virgin olive, sunflower or fish oils, The Journal of Nutritional Biochemistry Volume 52, February 2018, Pages 36-44.

Alzheimer’da Hücre Terapisi ile Beyin Fonksiyonları İyileşti

21 Mart 2018

Bir orkestra gibi, beyninizde pek çok öğenin düzgün çalışması için mükemmel bir koordinasyon gerekmektedir. Bu elemanlardan biri bile senkronize değilse, tüm topluluğu etkiler. Örneğin Alzheimer hastalığında, belirli nöronlara verilen hasar, beyin dalgası ritimlerini değiştirebilir ve bilişsel işlevlerin kaybına neden olabilir. İnhibitör internöron olarak adlandırılan bir tür nöron, beyin ritmlerini yönetmek için özellikle önemlidir. Yeni bir çalışmada, Gladstone Institutes araştırmacıları, bu internöronları genetik olarak geliştirmenin ve beyine nakledilmesinin Alzheimer hastalığının bir fare modelinde terapötik yararlarını ortaya çıkardı.

İnternöronlar, nöronlar arasındaki karmaşık ağları kontrol ederek, birbirleriyle uyumlu bir şekilde birbirlerine sinyal göndermelerine izin verir. İnhibitör internöronları orkestra şefleri olarak düşünebilirsiniz, uyarıcı nöronların ne zaman hareketlenip ve ne zaman duracaklarını ayarlarlar. Bu iki nöron tipi arasındaki bir dengesizlik olması, uyumsuzluk yaratır ve Alzheimer hastalığı, epilepsi, şizofreni ve otizm gibi birçok nörolojik ve psikiyatrik bozuklukta görülür.

Şefi Olmayan Bir Orkestra

Araştırmacıların daha önceki çalışmaları Alzheimer'ın fare modellerinde inhibitör internöronların düzgün çalışmadığını gösterdi. Böylece, uyarıcı ritimler bozulur ve uyumlu bir şekilde işlev görmez ve beyin ağlarında bir dengesizliğe neden olur. Bu, sırayla, bellek oluşumunu etkiler ve Alzheimer hastalığı olan hastalarda sıklıkla görülen epileptik aktiviteye yol açabilir. Araştırma ekibi, bu inhibitör internöronların işlevlerini iyileştirmek için bir yol buldu. Bu gelişmiş internöronların, Alzheimer farelerinin anormal beynine transplante edildiğinde, uyarıcı hücrelerin aktivitesini doğru bir şekilde kontrol edip beyin ritmlerini yeniden sağladıklarını gösterdiler.

İlk olarak, normal internöronları transplante ettikleri zaman, Alzheimer hastalığının beyinde toksik bir ortam yaratması nedeniyle faydalı bir etki görmediler. Araştırmacılar daha sonra, genetik olarak, inhibitör internöronların aktivitesini Nav1.1 adlı bir protein ekleyerek artırdı. Gelişmiş fonksiyona sahip olan internöronların toksik hastalık ortamının üstesinden gelebildiğini ve beyin fonksiyonunu geri getirdiğini keşfettiler.

Alzheimer Hastalığı için Tasarlanmış İletkenler

Bulgular sonunda Alzheimer hastalığı olan hastalar için yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesine yol açabilir. Araştırmacılara göre bu hücre mühendisliği ve transplantasyon yaklaşımının rejeneratif tıpta başka alanlarda da uygulanabilecek olmasının yanı sıra, bulgular, internöronların Alzheimer hastalığının önemli yönlerini etkileyebileceğini destekliyor.

Hücre tedavisinin farelerden insanlara çevrilip çevrilemeyeceğinin incelenmesine ek olarak, araştırma ekibi, inhibitör internöronların işlevini arttırmak için potansiyel ilaçları alternatif bir yol olarak belirlemek için çalışıyorlar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Martinez-Losa M. et al. Nav1.1-Overexpressing Interneuron Transplants Restore Brain Rhythms and Cognition in a Mouse Model of Alzheimer's Disease. Neuron, 2018 DOI: 10.1016/j.neuron.2018.02.029

Tip 2 Diyabette Kan Şekeri Kontrol Hedefleri Tekrar Değerlendirildi

19 Mart 2018

Tip 2 diyabet tanısı konduktan sonra, hastalara genellikle kan şekeri düzeylerini kontrol altında tutmak için bir glikatlanmış hemoglobin (HbA1c) testi öneriliyor. Test, bir kişinin kan şekeri düzeylerini son 2 veya 3 ay boyunca ortalama olarak, yüzde 6,5'lik bir HbA1c skoruyla ortalıyor. Ancak bazı çalışmalar, HbA1c testinin şu anda ABD'de aşırı kullanılabileceğini ve bunun gastrointestinal problemler, aşırı düşük kan şekeri, kilo artışı ve hatta konjestif kalp yetmezliği gibi bir dizi yan etkiye sahip olan hipoglisemik ilaçlarla aşırı tedaviye neden olabileceğini öneriyor.

Amerikan Hekim Birliği (American College of Physicians - ACP), doktorlara tip 2 diyabetli kişilerin tedavisi hakkında daha iyi ve daha bilinçli kararlar vermeye yardımcı olmak için mevcut çeşitli kılavuzları ve mevcut kanıtları inceledi. Araştırmacılar, hamile olmayan ayaktan tedavi gören erişkinlerde tip 2 diyabet tedavisi için hemoglobin A1c (HbA1c) hedeflerini konu alan İngilizce olarak yayınlanan ulusal yönergeler için Ulusal Clearinghouse Kılavuzu ve Kılavuzlar Uluslararası Ağ kitaplığını araştırdılar. Ulusal Sağlık ve Bakım Enstitüsü ve Klinik Sistem Geliştirme Enstitüsü'nden kılavuzlar belirlediler. Buna ek olarak, Amerikan Klinik Endokrinologlar ve Amerikan Kolej Endokrinoloji Derneği, Amerikan Diyabet Birliği, İskoç Üniversitelerarası Kılavuz Ağı ve ABD Gazi İlişkileri Dairesi ve Savunma Bakanlığı Bölümü tarafından yaygın olarak kullanılan 4 kılavuzu gözden geçirdiler.

Kan Şekeri İlişkili Semptomlar Azaltılmalı

Araştırmacılar, var olan kuralların arkasındaki kanıtların analizinin, yüzde 7 veya daha az hedefine yönelik tedavinin yaklaşık yüzde 8'lik hedeflere kıyasla ölümleri veya kalp krizi veya felç gibi makrovasküler komplikasyonlar azaltmadığını ve bununla birlikte önemli hasarlara neden olduğunu buldular. Kanıtlar, tip 2 diyabetlilerin çoğunun HbA1c'ye yüzde 7 ile yüzde 8 arasında olmasının, uzun vadeli faydaların düşük kan şekeri, ilaç yükü ve maliyet gibi zararlar ile en iyi şekilde dengede olacağını gösterdi. ACP, 80 yaş ve üzerindeki hastalar ya da bunama, kanser veya konjestif kalp yetmezliği gibi kronik hastalıklarla yaşayan hastalara HbA1c düzeylerini düşürmek yerine yüksek kan şekeri ile ilişkili semptomları azaltmaya odaklanan bir tedavi önerdi.

ACP'nin rehberlik bildirgesi kan şekerini kontrol etmek için ilaç tedavisine odaklansa da, egzersiz, beslenme değişiklikleri ve kilo kaybı gibi diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri ile başarılabilirse daha düşük bir tedavi hedefinin daha uygun olduğu bildirildi. Klinisyenlerin, farmakoterapinin faydaları ve zararları, hastanın tercihleri, hastaların genel sağlık ve yaşam beklentileri, tedavi yükü ve bakım maliyetleri üzerine yapılan tartışmalara dayanarak, tip 2 diyabetli hastalarda glisemik kontrol hedeflerinin kişiselleştirmesi gerekliliği vurgulandı. % 6,5'den daha düşük HbA1c düzeyleri elde eden tip 2 diyabetli hastalarda farmakolojik tedavinin azaltılması önerildi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Qaseem et al. Hemoglobin A1c Targets for Glycemic Control With Pharmacologic Therapy for Nonpregnant Adults With Type 2 Diabetes Mellitus: A Guidance Statement Update From the American College of Physicians, Annals of Internal Medicine 2018.

Astımda Solunum Yolları Neden Kapanıyor?

16 Mart 2018

Houston Metodoloji Araştırma Enstitüsü'ndeki İmmünoloji ve Transplantasyon Merkezi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışmada, dünya genelinde astım hastası olan 300 milyon kişinin yaşamını değiştirebilecek, astım atakları sırasında akciğerlerin hava yollarının kapanmasına nelerin neden olduğuna dair yeni bir açıklama getirildi.

Akciğer solunum yollarının iç astarı, havanın içeri ve dışarı dolaşmasına izin veren epitel hücrelerden oluşur ve bu iç astar hava yollarını açık tutar. Bu epitel hücrelerinde, epitel yüzeyini nemlendiren ve sağlıklı tutmak için hayati önem taşıyan, müsin üreten hücreler adı verilen çok önemli bir hücre türü bulunur ve hava yollarının yüzeyini korumak için müsin salgılarlar. Müsin üretimi normalde sıkı bir şekilde kontrol edilir, ancak çok fazla üretimi önemli sağlık sorunlarına neden olur. Astımın temel özelliklerinden biri, solunum yollarının müköz membranlarından salınan bu proteinin aşırı üretilmesidir. Bu, akciğerlerdeki mukoza solunum yollarının tıkanmasına, hastaları nefessiz kalmasına ve bazen de solunum yetmezliğine neden olmaktadır. Araştırmacılar, bu sorunu çözmek için manipüle edilebilecek, iki molekül arasında bir etkileşim keşfettiler.

IL-9 Merkezde

Bulgularının merkezinde, interlökin 9 (IL-9) adı verilen küçük bir protein aracılığıyla akciğerlerdeki müsin üreten hücrelerle iletişim kuran T helper hücrelerin tanımlanması yer aldı. Araştırmacılar büyük miktarlarda IL-9'un T helper hücreler tarafından nasıl üretildiğini çözdüler.  OX40, T helper hücrelerindeki IL-9 genini aktive ediyor, bu da gen ekspresyonunu düzenleyen süper arttırıcıların güçlü bir moleküler mekanizması aracılığıyla IL-9'un aşırı üretimine yol açıyordu.

Astımda, akciğerlerdeki T helper hücreleri hiperaktiftir ve OX40 adlı bir molekülü eksprese ederler. Bağışıklık hücrelerinin hayatta kalmasına yardımcı olmak için OX40, T helper hücrelerinin IL-9'u bol miktarda üretmesine neden olan ve hangi genlerin aktifleştiğini kontrol eden DNA bölgeleri olan süper arttırıcıları organize eder. Bu, hava yollarında müsinin büyük miktarlarda üretimine yol açarak sonunda tıkanmalara neden olur.

Araştırmacılar, kimyasal inhibitörleri kullanarak IL-9 üretimini önlemek için bu IL-9 gen süper-güçlendiricilerinin organizasyonunu durdurmanın yeni bir yolunu buldular ve bu yaklaşımın, astım tedavisinde yeni tedavilere olanak sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Xiang Xiao, Yihui Fan, Junhui Li, Xiaolong Zhang, Xiaohua Lou, Yaling Dou, Xiaomin Shi, Peixiang Lan, Yue Xiao, Laurie Minze, Xian Chang Li. Guidance of super-enhancers in regulation of IL-9 induction and airway inflammation. The Journal of Experimental Medicine, 2018; jem.20170928 DOI: 10.1084/jem.20170928.

Yaratıcı Beyin Farklı Şekilde Bağlantı Yapıyor

16 Mart 2018

Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı'nda yayınlanan yeni bir çalışmada, günlük nesneler için yaratıcı kullanımlar bulması istenen insanların beyin taramaları üzerinde çalışan bilim insanları, en yaratıcı tepkilerle ilişkili belirli bir bağlantı modeli buldular. Daha sonra bu modeli, bu ağdaki bağlantılarına dayanarak başkalarının yanıtlarını tahmin etmek için kullandılar.

Araştırmacılar, yaratıcılığa katılan beyin ağını tanımlamak için toplam 163 gönüllü topladılar ve tuğla, bıçak veya ip gibi günlük nesneler için yaratıcı fikirler düşünmeye çalıştıklarında beyinlerini taramak için fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) teknolojisini kullandılar. Daha sonra katılımcılardan gelen yanıtları gözden geçirmek ve fikirlerinin ne kadar yaratıcı olduğunu değerlendirmek için "puanlayıcıları"  eğittiler. Aratırmacılar bu ağdaki bağlantı gücünü, yanıtlarının kalitesiyle yaratıcı bir biçimde düşünülmesi ile orantıladı.İnsanların fikirlerini (beyin taramalarına dayanarak) nasıl yarattığını belli bir derece doğrulukla tahmin edilebileceğini göstermek için tahmini modelleme kullandılar. Önceki araştırmalardan beyin verilerini yeniden analiz ettiler ve sadece bu insanların beyin ağlarındaki bağlantıların gücünü ölçerek, fikirlerinin ne kadar orijinal olacağını tahmin edebildiklerini buldular.

Farklı Ağlar Arasında İşbirliği

Araştırmacılar, daha yaratıcı insanların, aynı anda birlikte çalışmayan beyin ağlarına eşzamanlı olarak dahil olabildiğini gördüler. Veriler beyindeki belli bölgelerin yaratıcı düşünceye dahil olduğunu gösterdiğini, kanıtların yaratıcı düşüncede önemli rol oynadığı görünen olağan mod ağı, dikkat çekici ağ ve yürütme kontrol ağı olmak üzere üç alt ağı işaret ettiğini gözlemlediler.

Araştırmacılar, olağan mod ağı hafıza ve zihinsel simülasyonda yer aldığı için, düşünme, hayal gücü ve spontan düşünme gibi süreçlerde önemli bir rol oynadığını belirttiler. Bunun yaratıcılık açısından, beyin fırtınası için önemli olduğunu düşündüklerini aktardılar. Fakat bu şekilde her zaman en yaratıcı düşünceye rastlanamayacağını söyleyen araştırmacılar çünkü hafızadan orijinal olmayan bir hafızanın da çağırabileceğini belirttiler. Uyarıcı ağın hem çevresel hem de içsel olarak önemli bilgiyi tespit ettiğini ve yaratıcılıkta, olağan mod ağından çıkan fikirleri gruplamaktan sorumlu olabileceğine dikkat çektiler. Yürütme kontrol ağının ise, insanların yararlı fikirlere odaklanmalarına yardımcı olmak için çalıştığını belirttiler. Bu sistemler arasındaki eş zamanlılığın yaratıcılık için önemli olduğunu, daha esnek düşünen ve daha yaratıcı fikirler üreten insanların, genellikle birlikte çalışmayan ve bu sistemleri çevrimiçi hale getiren bu ağlarla etkileşime geçebildiklerinin altını çizdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Roger E. Beaty, Yoed N. Kenett, Alexander P. Christensen, Monica D. Rosenberg, Mathias Benedek, Qunlin Chen, Andreas Fink, Jiang Qiu, Thomas R. Kwapil, Michael J. Kane, Paul J. Silvia. Robust prediction of individual creative ability from brain functional connectivity. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201713532 DOI: 10.1073/pnas.1713532115

RCC Sağkalımı Tahmini İçin RISK Skoru İşe Yarar Mı?

14 Mart 2018

Renal hücreli karsinomda (RCC)günümüze kadar birkaç inflamatuvar belirteç, potansiyel biyolojik belirteç olarak çalışılmıştır. Ancak bu çalışmalar derinlemesine incelendiği zaman az sayıdaki rapor, agrege ve berrak hücreli olmayan histolojilerdeki prognostik değerlerini analiz etmiştir. ABD merkezli bir grup araştırmacı ise belirli spesifik inflamatuvar belirteçlerin bir RCC Inflamatuvar Skoruna (RISK) göre kombine edilmesinin, berrak hücreli ve berrak hücreli olmayan olmayan RCC'ye sahip hastalarda genel sağkalımın (OS) titiz bir prognostik göstergesi olabileceğini varsayıyorlar.

Araştırmacılar yapmış oldukları çalışmada RISK gelişimi için preoperatif C-reaktif protein (CRP), albümin, eritrosit sedimantasyon hızı (ESR), düzeltilmiş kalsiyum ve aspartat transaminazın alanin transaminaz (AST / ALT) oranının kombinasyonunu kullandıları. RISK, şebeke arama metodolojisi, alıcı işletim karakteristiği (ROC) analizi ve duyarlılık özgüllük dengeleme analizi kullandıkları RISK'ın prognostik değeri Kaplan-Meier yöntemi ve Cox oransal regresyon modelleri kullanılarak analiz edildi. Tahmin doğruluğu için, Boyut, Sınıf ve Nekroz (SSIGN) skoru, Kaliforniya Üniversitesi-LOS Angeles (UCLA) Entegre Evreleme Sistemi (UISS) ve Leibovich Prognoz Puanı (LPS) RISK ile karşılaştırıldı.

RISK İle Kıyaslanabilir Bir Özgüllük Elde Edildi

Nefrektomi uygulanan 391 RCC hastasında RISK eğrisi altındaki alan (AUC) 0.783 olarak hesaplandı ve bu skor, SSIGN (AUC 0.776, p = 0.82) ve UISS (AUC 0.809, p = 0.317) ile karşılaştırılabilir düzeyde bulundu. Lokalize hastalığı olan hastalar arasında RISK'i ve LPS için AUC sırasıyla 0.742 ve 0.706 idi (p = 0.456). Çok değişkenli analizde ise artan RISK grubu ile OS arasında aşamalı istatistiksel olarak anlamlı ters ilişki (hepsi p <0.001) gözlemlendi.

Bu çalışmada elde ettikleri sonuçlara göre araştırmacılar RISK’in, berrak hücreli ve berrak hücreli olmayan RCC’de nefrektomiyle tedavi edilen hastalar için, diğer histopatolojik prognostik araçlarla karşılaştırılabilir hassasiyetle, OS'nin bağımsız ve önemli bir prediktörü olarak önerdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sekar RR. et al. A novel preoperative inflammatory marker prognostic score in patients with localized and metastatic renal cell carcinoma. Asian J Urol. 2017 Oct;4(4):230-238. doi: 10.1016/j.ajur.2017.04.002. Epub 2017 May 10.

Diş Gıcırdatması ve Tedavisi

12 Mart 2018

Oldukça sık rastlanan bruksizm, çoğunlukla uyku esnasında oluşan güçlü çene hareketlerinin neden olduğu çeneleri sıkma, dişleri gıcırdatma durumudur. Genellikle bu alışkanlığa sahip kişiler dişlerini gıcırdattıklarının farkında değildir. Diş gıcırdatma nedenleri hakkında çeşitli görüşler vardır. Stres, bruksizmin hem ortaya çıkma nedeni hem de olayın şiddetini artıran en önemli faktör olarak belirlenmiştir. Aşırı sinirli, hassas, titiz bir yapıya sahip olmak ve dişlerin diziliş ve sıralanışındaki bozukluklar bruksizmin diğer ortaya çıkma sebeplerindendir.

Diş gıcırdatma tedavinin amacı dişlerde çene ekleminde oluşabilecek kalıcı zararları önlemek ve ağrıyı ortadan kaldırmaktır. Öncelikle oluşumunda büyük bir etken olan stresten kurtulmak gerekmektedir. İkinci olarak da dişler koruma altına alınmalıdır. Korunmak için kişiden kişiye değişen silikon plaklar kullanılmaktadır. Uyku sırasında dişlerin birbirleri ile temasını engellemek amacı ile alt ve üst çene dişlerinin arasına yerleştirilerek kullanılan “gece koruyucuları”, diş gıcırdatması semptomatik tedavisinde kullanılan en önemli araçtır. Ancak gece koruyucuları çoğunlukla tek başlarına yeterli olamayabilir. Etkili olsa da, ağız koruyucusunun kaynakta bruksizmi durdurması olası değildir. Sadece dişler ve çenemdeki hasarı azaltır. Şu anda uyku bruksizmi durdurabilen tanınmış bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır.

Bir grup araştırmacı, semptomatik uyku bruksizmi olan hastalarda masseter ve temporalis kaslarına onabotulinum toksin-A (BoNT-A) enjeksiyonlarının emniyetini ve etkinliğini test eden bir çalışma yaptılar. 18-58 yaşları arasında klinik olarak tanı konmuş uyku bruksizmi olan ve polisomnografi ile doğrulanan katılımcılar, plasebo kontrollü, 1: 1 paralel tasarımlı, açık etiketli uzamalı randomize çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara BoNT-A 200 ünite (her massetere 60, her temporalise 40) veya plasebo verildi ve ilk tedavi ziyaretinden 4-8 hafta sonra değerlendirildi. Birincil etkinlik sonlanım noktası klinik global izlem (CGI) ve ikincil etkinlik sonlanım noktası, enjeksiyondan 4-8 hafta sonra bruksizmin ve ağrının değişiminin görsel analog skalasıydı (VAS). Eksplatuvar sonlanım noktaları modifiye Montreal Bruksizm Anketi, Baş Ağrısı Etki Testi-6, toplam Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi, Epworth Uykuluk Ölçeği, Kişinin Kendi Bildirdiği Kaygı Ölçeği ve polisomnografi verileriydi.  Advers olaylar kaydedildi.

Botoks Tedavisi Olumlu Sonuçlar Veriyor

Çalışmaya 31 katılımcı dahil edildi ve 23 kişi randomize edildi. BoNT-A'ya randomize edilen 13'ü ve plaseboya randomize edilen 9'u da çalışmayı tamamladı. Plasebo enjeksiyonu verilen kişiler diş gıcırdatma konusunda iyileşme olmadığını bildirdiler, ancak botoks alanlar semptomlarının "çok daha iyi" ya da "çok geliştirildi" olduğunu bildirdiler. botoks kullananlar ağrıda azalma olduğunu bildirdiler, ancak plasebo enjeksiyonu olanlar için ağrı şiddetinde herhangi bir değişiklik yoktu. CGI ve VAS değişimi BoNT-A grubunun lehineydi. Araştırma sonlanım noktalarının hiçbirinde anlamlı bir değişiklik olmamasına karşın, toplam uyku süresi ve diş gıcırdatma sürelerinin sayısı / süresi BoNT-A grubunun lehineydi. BoNT-A'ya randomize edilen iki katılımcı, gülümsemelerinde kozmetik bir değişiklik olduğunu bildirdi. Disfaji veya çiğneme yan etkisi rapor edilmedi.

Araştırmacılar yaptıkları plasebo kontrollü pilot çalışmada, BoNT-A’nın etkili ve güvenli bir şekilde uyku bruksizmini geliştirdiğini belirttiler. Bulguların doğrulanması için geniş çok merkezli çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

: William G. Ondo, Jerald H. Simmons, Muhammad H. Shahid, Vera Hashem, Christine Hunter and Joseph Jankovic. Onabotulinum toxin-A injections for sleep bruxism  A double-blind, placebo-controlled study, Neurology 2018.

Uygunsuz Antibiyotik Reçete Etme Hasta Yaşına ve Irka Göre Değişiyor

12 Mart 2018

Son yıllarda tüm dünyada gereksiz ve uygunsuz antibiyotik kullanımı giderek artıyor ve ilaçlara karşı gelişen direnç nedeniyle gelecekte önemli sağlık sorunları yaşanmasından endişe ediliyor. Reçeteyi yazmayı etkileyen faktörleri anlamak antibiyotiklerin kötüye kullanımını nasıl azaltacağını belirlemek için kritik önem taşıyor.

Yapılan yeni bir çalışmada, Kuzey Karolina, Charlotte merkezli Carolinas HealthCare System'deki, 898 sağlayıcı ve 246 poliklinik uygulamasıyla, 281.315 erişkin ve pediatrik hastanın reçete modellerini gözden geçirdiler. Bu hastalar, viral üst solunum yolu enfeksiyonu, bronşit, sinüzit ve süpüratif olmayan orta kulak iltihabı olmak üzere rutin olarak antibiyotik kullanımı gerektirmeyen dört ortak durum için 1 Ocak 2014 ile 31 Mayıs 2016 tarihleri arasında tedavi altına alındı. Çalışma verileri, hasta, sağlayıcı ve uygulama faktörlerini analiz etmek için elektronik sağlık kayıtlarından sağlandı. Hasta faktörleri arasında ziyaret endeksi, yaş, ırk, cinsiyet, hastanın sağlığı ve hastanın ortalama ziyaret sayısı vardı. Sağlayıcıların reçete yazma kalıpları, yaşı ve sağlayıcı türüne göre gözden geçirildi. Uygulayıcı özellikleri, uygulama türü, kırsal ve şehir olmak üzere uygulama yeri ve ziyaret yılını içermekteydi.

Antibiyotik Reçete Etme Eğilimlerini Şartlar Etkiliyor

Araştırmacılar, bir antibiyotiğin potansiyel olarak uygun olmayan şekilde reçete edildiği en yaygın endikasyonun akut bronşit olduğunu gördüler. Poliklinik başvurusunda bir antibiyotik reçete edilme riski, 40-64 yaşlarındaki yetişkin hastalar için daha yüksekti ve reçete edilme oranları, 64 yaşından büyük yetişkinlerde azaldı. Beyaz erişkin ve pediyatrik hastaların yanı sıra özel sigortalı yetişkin hastaların bu viral hastalıklar için uygun olmayan antibiyotik tedavisi görme olasılığı daha yüksekti. Hasta ve uygulama faktörlerine göre düzeltildikten sonra, yetişkin hastalar için hekim sağlayıcılara kıyasla bir antibiyotik reçete etme olasılığı yüzde 15 oranında daha yüksekti. Sağlayıcı yaşı, bu hastalıklar için daha yüksek oranda antibiyotik reçete etme ile anlamlı derecede ilişkiliydi, bu risk 61 yaşına kadar arttı. Aile hekimliği uygulamaları en yüksek reçete yazma oranına sahipken, pediatrik uygulamalar en düşük orandaydı. Pediatrik uygulamalarda, acil bakım uygulamalarına kıyasla bir antibiyotik reçete etme olasılığı yüzde 16 daha azdı. Metropolit alanda görülen yetişkinler için antibiyotik alma riski, kırsal alanlarda görülenlerden % 36 daha fazlaydı.

Araştırmacılar, bulguların bir sonucu olarak, uygun reçete uygulamasını iyileştirmede ve antibiyotik direncini azaltmada daha etkili olabilecek bakımların, sağlayıcı türlerinin ve hasta özelliklerine yönelik müdahaleleri önerdiğini belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Monica L. Schmidt, Melanie D. Spencer, Lisa E. Davidson. Patient, Provider, and Practice Characteristics Associated with Inappropriate Antimicrobial Prescribing in Ambulatory Practices. Infection Control & Hospital Epidemiology, 2018; 1.

Cinsiyet Mikrobiyotanın Strese Verdiği Yanıtı Etkileyebilir

09 Mart 2018

Kötü bir diyetin sağlıksız olduğunu biliyoruz, ancak yeni bir çalışma stresin de bedenlerimize gerçekten kötü bir diyet gibi zararlı olabileceğini ortaya koyuyor. Nature Scientific Reports’ta yayınlanan çalışmaya göre tamamen sağlıklı mikrobiataya sahip fareler strese maruz bırakıldığında özellikle dişi fare barsak mikroorganizmaları yüksek yağlı ve sağlıksız beslenen fareler ile benzer özellikler göstermeye başlamış.

Stresin Fiziksel ve Zihinsel Etkileri İncelendi

Araştırmacılar stresin mikrobiataya etkisini gözlemlemek amacı ile 8 haftalık büyük bir fare grubunu eşit sayıda dişi ve erkek olmak üzere bölerek, grupların yarısına sağlıksız yüksek yağ içerikli diyet uyguladı. 16 haftanın ardından bütün fareler 18 gün boyunca hafif strese maruz bırakıldı. Bu süreçte stresin farelerin mikrobiatasını nasıl etkilediğini görmek için, farelerin stres öncesi ve sonrası toplanan fekal örneklerinden DNA analizi yapıldı. Ayrıca farelerin alanlarında ne kadar ve nereye gittikleri takip edilerek farelerin anksiyete değerlendirmesi yapılması hedeflendi.

Dişi Farelerin Mikrobiatası Değişkenlik Gösterdi

Sonuçta cinsiyetler arasından şaşırtıcı farklılıklar tespit edilmiş: Yüksek yağlı beslenen erkekler, aynı diyete sahip dişi farelerden daha fazla kaygı sergilemiş ve bu grupta hareketin belirgin azaldığı gözlenmiş. Ancak sadece dişi farelerde, mikrobiatanın yüksek yağlı beslenen grup ile benzer özellik göstermesi ise çalışmaya dikkat çekici özellik kazandırıyor.

Görünen o ki, her ne kadar stresi psikolojik bir fenomen olarak düşünsek de, farklı fiziksel değişikliklere neden olabiliyor. Toplumda kadınlar stresle ilişkili olarak daha yüksek depresyon ve anksiyeteye eğilim gösterseler de, cinsiyet uyumsuzluğunun olası bir kaynağı bağırsak mikrobiyotasının erkeklerde strese karşı verdiği farklı yollarda olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Bridgewater LC et al. Gender-based differences in host behavior and gut microbiota composition in response to high fat diet and stress in a mouse model. Scientific Reports, 2017; 7 (1) DOI: 10.1038/s41598-017-11069-4

Atipik Parkinsonizm Nedir?

09 Mart 2018

Parkinson hastalığı beyinde başta hareket değişikliğine neden olan ilerleyici bir hastalıktır. En sık görülen semptomlardan bazıları, tremor, kas sertliği ve yürüyüş değişiklikleridir. Parkinson hastalığına sahip bazı insanlar, hastalığa özgü semptomların yanı sıra, hastalığın tipik olmayan diğer semptomlarını yaşar ve bu durum atipik Parkinsonizm veya Parkinsonizm artı sendromu olarak adlandırılır. Atipik Parkinsonizm, geleneksel Parkinson hastalığı tedavilerine cevap vermeyebilir; bu nedenle, hastaların etkili olması muhtemel tedavileri almasını sağlamak için doğru tanı yapılması önemlidir.

Parkinson hastalığının kesin sebebi bilinmese de hastalığın, substantia nigra adı verilen beynin içindeki hücreleri yok ettiği bilinmektedir. Atipik Parkinson hastalarında, substantia nigra'da ve beyindeki bu alanın dışındaki hücrelere genellikle dopamin transmissions hasar görür. Hastalar Parkinson hastalığına bağlı olmayan ek belirtilerle karşılaşabilirler.

Atipik Parkinsonizm, Parkinson hastalığının belirtileri ile birlikte görülen, kortikobazal dejenerasyon, Lewy cisimcikli demans, progresif supranüklear felç, multiple sistem atrofi, normal basınçlı hidrosefali ve vasküler Parkinsonizm gibi çeşitli form veya türlere sahiptir.

Kesin Tanı Testi Yok

Parkinson hastalığını veya atipik Parkinsonizm için kesin bir tanı testi yoktur. Bunun yerine, bir kişinin genel semptomları düşünülmeli ve diğer hastalıklar ekarte edilmelidir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRI) taraması, pozitron emisyon tomografisi, tiroit, karaciğer fonksiyonları, böbrek fonksiyonları ve daha fazlasını test etmek için kan testleri istenebilir. Beyindeki dopamin miktarını artırmak için tasarlanmış bir ilaç reçete edilebilir. Hastanın belirtileri düzelirse, doktorlar Parkinson hastalığı tanısı koyabilirler. Bununla birlikte, tipik Parkinsonizm olan bir kişi bu ilaçla iyileşmeyi sağlayamaz, çünkü Parkinson hastalığı için tasarlanan ilaçların atipik Parkinsonizm üzerinde etkisi yoktur. Bazen kesin bir teşhis koymak, Parkinson hastalığı semptomları hastalığa bağlı en yaygın kategorilere uymaması nedeniyle zaman alabilir.

Atipik Parkinsonizm için herhangi bir tedavi mevcut değildir, ancak bazı ilaçlar semptomların şiddetini azaltmaya yardımcı olabilir.  Parkinson hastalığı ve atipik Parkinsonizm her zaman engellenemez, ancak kişinin kaçınılması gereken beyin hasarı, sık sarsıntılar, karbon monoksit, ağır metaller ve pestisitler gibi toksik maddelere maruz kalma gibi bazı risk faktörleri vardır. Bu risklerin bir kısmından kaçınmak için kimyasal maruziyetleri sınırlayarak ve bir bisiklet veya motosiklet kullanırken kask takarak koruyucu adımlar atılabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

What is atypical Parkisonism? By Rachel Nall, RN, BSN, CCRN Last reviewed: Mon 8 January 2018 on Medical News Today

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image