Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Bir Damla Kan İle Kanser Teşhisi Mümkün Oluyor

28 Ocak 2016

Günümüzde kanser tespitinde genellikle invaziv yöntemler kullanılmakta ve doku örneklerinin patolojik incelemelerine göre kanser tanısı konulmaktadır. İsveç Umea Üniversitesinde görev yapan araştırmacılar kanseri erken evrede tespit etmenin hayati olduğunu düşünerek kan bazlı bir teşhis yöntemi üzerinde çalışmaya başladılar. Bu yöntemle belki de gelecekte akciğer kanseri teşhisinde invaziv bir yöntem olan biyopsinin bile gereksiz olabileceğini söylüyorlar.

Çalışmada araştırmacılar neredeyse bütün kanser çeşitleri tanımlanarak, kan bazlı biyopsilerin kanserin teşhisinde muazzam bir potansiyele sahip olduğu belirttiler.

Araştırmacılar Hollanda ve Amerikadan gelen araştırmacılar ile birlikte çalışarak tormbositlerin RNA'sıyla kan bazlı bir erken teşhis yöntemi araştırdılar. Araştırma sonuçları trombositlerin yeterli ve kolay erişilebilir  bir kaynak olduğunu tespit etmiş ve kanserin erken teşhisi ve tedavi yöntemi seçimi için kullanılabileceğini göstermiş.

 Araştırmacılar çeşitli kanser türlerine sahip 228 kişiyle birlikte 283 kan örneği incelemiş ve  55'inde kansere dair bir bulgu bulmamış.  Kan numunelerindeki RNA profilleri karşılaştırılarak yüzde 96 doğruluk oranı ile kanser teşhisi koyulabileceğini göstermişler. Çalışma grubundaki hastaların 39'una yüzde yüz sınıflandırma ile erken dönem kanser teşhisi koyulmuş

Aynı tekniği kullanıldığı devamındaki testlerde, araştırmacılar akciğer, meme, pankreas, rektum, beyin ,karaciğer ve kolon kanseri tanılı hastalarda yüzde 71 bir kadar eşsiz bir doğrulukla tümörlerin kökeni tanımlayabileceğini göstermişler.

Araştırmacılar tedavi seçeneklerinin değerlendirilmesi açısından ayrıca numunelerle  kanser tipindeki moleküler farklılığa bağlı olarak alt tiplendirmesinin de yapılabileceğini belirtmişler.

Literatür talep et

Referanslar :

Myron G. Best, et al. RNA-Seq of Tumor-Educated Platelets Enables Blood-Based Pan-Cancer, Multiclass, and Molecular Pathway Cancer Diagnostics. Cancer Cell, 2015; 28 (5): 666 DOI:10.1016/j.ccell.2015.09.018

Uyku Apnesinde Tedavinin Etkisi Değişkenlik Gösteriyor

22 Mayıs 2019

Yatar olmayan pozisyon ile karşılaştırıldığında yatar pozisyonda en az iki kat daha büyük bir apne-hipopne indeksi olarak tanımlanan POSA (pozisyonel uyku apnesi), OSA'dan (uyku apnesi) etkilenen tüm bireylerin yaklaşık yarısında görülür. Ancak, POSA’nın bu özelliğinin altında yatan mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir.

ABD’li araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir çalışmaya göre, anteroposterior velum ve dille ilişkili hava yolu tıkanıklığını gidermek için yapılan tedavilerin pozisyonel obstrüktif uyku apnesi (POSA) olan hastalarda, pozisyonel olmayan obstrüktif OSA'lılara göre daha etkili olabileceği gösterilmiştir.

Ekip, ilaçla indüklenen uyku endoskopisi (DISE) yapılan OSA'lı 65 yetişkin ile çalıştı. Bu hastaların 39’u POSA ve 26’sı pozisyonel olmayan OSA (N-POSA) tanısına sahipti. Ortalama yaş 52 ve ortalama VKİ 27.2 idi; %14'ünün VKİ'si 30'dan fazlaydı. Hastaların yaklaşık %85'i erkekti. DISE bulguları, VOTE (velum, orofarengeal lateral duvarlar, dil, epiglotis) sınıflandırması kullanılarak yatar ve lateral vücut pozisyonları için ayrı ayrı skorlandı.

POSA’da Tedaviler Daha Etkili

Çalışmada elde edilen bulgulara göre sırtüstü pozisyon, tüm kohortta ve ayrıca POSA ve N-POSA alt gruplarında anteroposterior velum- (OR, 7.28), dil- (OR, 29.4) ve epiglottis ile ilişkili (OR, 11.0) tıkanma oranları ile ilişkiliydi. Yatar pozisyon aynı zamanda sadece N-POSA grubundaki lateral vücut pozisyonu (OR, 0.22) ile karşılaştırıldığında düşük orofaringeal lateral duvar ilişkili obstrüksiyon oranları ile ilişkiliydi.

Bu sonuçlara göre OSA için çoğu cerrahi seçenek yumuşak damak ve dili kapsadığı ve damağın yanlarını kapsamadığı için, bu tedavi yan yattıklarında sıkıntı yaşamayan POSA’lılarda oldukça etkili olabilirken, N-POSA’lılarda benzer rahatlama etkisi göstermeyebilir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, POSA'lılarda, pozisyon değişikliklerinde daha fazla farklılaşabilecek spesifik solunum yolu anatomisi özelliklerinin olduğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden dil ve yumuşak damağı içeren tedaviler bu hasta grubunda daha etkili olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yalamanchili R, et al. Drug-Induced Sleep Endoscopy Findings in Supine vs Nonsupine Body Positions in Positional and Nonpositional Obstructive Sleep Apnea. JAMA Otolaryngol Head Neck Surg. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoto.2018.3692. [Epub ahead of print]a

Yoğun Bakım Ünitesi Stetoskopları Üzerindeki Bakteriyel Kirlenmenin Moleküler Analizi

17 Mayıs 2019

Belirli organizmalara odaklanan kültür temelli çalışmalarda, stetoskopların potansiyel nozokomiyal bakteriyel bulaş vektörleri olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kültür temelli çalışmaların, yalnızca öncelikli olarak ilgilenilen ajanları tanımlamaları ve mevcut olabilecek tüm mikrobiyal toplulukları tanımlayamamaları gibi sınırlamaları vardır.

Bu nedenle, yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan stetoskoplar üzerinde mevcut olan tüm bakteri topluluklarının tarafsız bir şekilde profillenmesini sağlamak için bakteriyel 16S ribozomal RNA gen dizilimi kullandılar. Standartlaştırılmış veya doktorlar tarafından tercih edilen yöntemler kullanılarak temizlikten önce ve sonra, iki ilave doktor stetoskop setini örneklediler.

Araştırmacılar, ilk stetoskop setinde (A grubu), uygulayıcılar (doktorlar, hemşireler ve solunum terapistleri) tarafından taşınan 20 stetoskopu, 20 bireysel kullanımlı hasta odası stetoskopunu ve 20 temiz, kullanılmamış bireysel kullanımlı stetoskopu test ettiler. İkinci sette (B setinde), standartlaştırılmış temizlemeden (60 saniye boyunca bir hidrojen peroksit beziyle kuvvetlice silerek kurumaya bırakılan) önce ve sonra örneklenen 10 uygulayıcı stetoskopunu test ettiler.

C setinde ise, uygulayıcının normal temizleme yöntemini kullandığı, temizlemeden önce ve sonra örneklenen 20 uygulayıcı stetoskopunu incelediler. Uygulayıcılar, stetoskoplarını temizlemek için hidrojen peroksit bezleri (n = 14), alkollü bezleri (n = 3) veya çamaşır suyu bezlerini (n = 3) kullandılar ve temizleme süresine ilişkin kişisel tercihlerini takip ettiler.

En Yaygın Bakteri Stafilokok

Araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan tüm stetoskopların, çeşitli patojenlerle önemli ölçüde kirlendiğini buldular. En yüksek bakteriyel kontaminasyon seviyeleri uygulayıcı stetoskoplarda, ardından hasta odası stetoskoplarında bulundu. Temiz stetoskoplar ve kontrollerdeki bakteriyel kirlenme seviyeleri arasındaki fark, birbirinden ayırt edilemeyecek kadar azdı.

Sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarla ilgili cinsler, doktor stetoskoplarında da yaygındı ve özellikle Stafilokok yoğunluğu yüksekti. Doktor stetoskoplarının temizlenmesi bakteri kirlenme seviyelerinde önemli bir düşüşe yol açtı, ancak bu seviyeler standartlaştırılmış veya doktor tarafından tercih edilen yöntemlerle sadece birkaç durumda temiz stetoskopların seviyelerine ulaştı ve bakteriyel topluluk kompozisyonu önemli ölçüde değişmedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Knecht VR, et al. (2018). Molecular analysis of bacterial contamination on stethoscopes in an intensive care unit. Infection Control & Hospital Epidemiology 2018, 1–7.

Ailesel Hiperkolesterolemide İnme Riski Artar Mı?

16 Mayıs 2019

Ailesel hiperkolesterolemi, serum LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) kolesterol seviyesinin artmasına ve koroner kalp hastalığı riskine yol açan yaygın bir otozomal dominant hastalıktır. Ailesel hiperkolesteroleminin iskemik inme dahil olmak üzere serebrovasküler hastalık riskini arttırıp arttırmadığı ise tartışılmaktadır. Bu konuyu incelemek isteyen Norveçli bir araştırma ekibi genetik olarak doğrulanmış ailesel hiperkolesterolemili bir grup insanda, tüm Norveç popülasyonu ile karşılaştırıldığında serebrovasküler hastalık insidansını inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, ailesel hiperkolesterolemili kişileri 2001 ve 2009 yılları arasında ülke genelinde serebrovasküler hastalık yatışları veritabanı ile ilişkilendirdiler. Bu hastalığa sahip olan 3.144 kişi için serebrovasküler hastalık nedeniyle hastaneye yatış oranlarını ve 3.166 kişi için iskemik inme oranlarını analiz ettiler.

Sınırlamaları Olan Bir Çalışma

Ailesel hiperkolesterolemili 19 kadın ve 27 erkek, 1.0 standart insidans oranı ile serebrovasküler hastalık tanısı almıştı; 9 kadın ve 17 erkek de iskemik inme geçirdi ve bunun da standart insidans oranı 1.0 olarak ölçüldü. Koroner kalp hastalığı hikayesi olan kadınlarda, serebrovasküler hastalık riskinde anlamlı olarak artış görüldü (tehlike oranı: 3.29), ancak bu durum erkekler için geçerli değildi.

Araştırmacılar gerçek lipit seviyeleri, ilaçlar ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi eksikliği ve vaka çalışmalarında doğal olan seçim yanlılığı konusu dahil olmak üzere çalışmalarının çeşitli sınırlamalara sahip olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte, Norveç'teki tüm doktorların ailesel hiperkolesteroleminin genetik testini ücretsiz olarak isteyebileceğini ve bunun da maliyete dayalı önyargı riskini azalttığını belirttiler.

Bu çalışma gerçek kolesterol / LDL seviyeleri, eşlik eden tedaviler ve diğer eşzamanlı risk faktörleri hakkında hiçbir bilgi vermeyen gözlemsel bir çalışmadır. Ancak yine de bir hastalık ya da hastalığın doğal tarihi hakkında fikir sahibi olmak için bu tür çalışmaların yapılması önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hovland A, et al. Risk of Ischemic Stroke and Total Cerebrovascular Disease in Familial Hypercholesterolemia. Stroke. 2018 Nov 21:STROKEAHA118023456. doi: 10.1161/STROKEAHA.118.023456. [Epub ahead of print]

Tüm Beyin Radyasyonu Kserostomiye Açabiliyor

15 Mayıs 2019

Tüm beyin radyasyon tedavisinde (WBRT) parotis bezlerine önemli miktarda radyasyon verilmektedir. Ancak bu müdahale sırasında parotis bezleri yeterince korunmamaktadır ve kserostomi hiçbir zaman advers bir etki olarak rapor edilmemektedir. WBRT gibi palyatif tedaviler alan hastalarda toksik etkilerin en aza indirilmesi çok önemlidir.

Yapılan yeni bir çalışmada, kserostominin WBRT'nin toksik bir yan etkisi olup olmadığı değerlendirildi.

Bu gözlemsel kohort çalışmasına, bir akademik merkez (Kuzey Carolina Üniversitesi Hastanesi) ve iki kamu hastanesinden (High Point Bölge Hastanesi ve Kuzey Carolina Rex Üniversitesi Hastanesi) 2 Kasım 2015 ile 20 Mart 2018 tarihleri arasındaki hastalar dahil edildi. Beyin metastazlarının tedavisi veya profilaksisi için WBRT alan yetişkin hastalar (n = 100) çalışmaya dahil edildi. Belirgin bazal x-kserostomisi olan veya WBRT'yi tamamlamayan veya en az 1 başlangıç sonrası anketi doldurmamış hastalar prospektif olarak analiz ve takipten çıkarıldı. Hastalar, kafatası ve C1 veya C2 omurunu kapsayan karşılıklı lateral alanlar kullanarak 3 boyutlu WBRT’ye tabi tutuldu.

Hastalar, başlangıçta WBRT'den hemen sonra, 1. ayda, 3. ayda ve 6. ayda, Michigan Üniversitesi Kserostomi Anketi'ni ve 4 puanlık rahatsızlık skoru anketini tamamladılar. Çalışmadaki birincil sonlanım noktası, 1 aylık kserostomi skoruydu. Araştırmacılar başlangıca göre 10 puanlık bir kötüleşme olacağı hipotezini geliştirmişlerdi.

Sınırlandırma Gerekli

Katılan 100 hastanın 73'ü analize uygundu, 55'i 1. ayda değerlendirilebilirdi. 73 hastanın 43’ü kadın (%59), 30’u erkek (%41) iken ortalama yaşları 61’di. En az 20 Gy (V20Gy) radyasyon alan hastalardaki ortalama parotis hacmi %47’ydi. Ortalama kserostomi skoru başlangıçta 7 puandı ve WBRT'den hemen sonra 21 puan, 1. ayda 23 puan, 3. ayda 21 puan ve 6. ayda 14 puan olmak üzere her bir değerlendirme periyodunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. 1. ayda, kserostomi skoru 19 hastada (%35) 20 puan veya daha fazla arttı. 1 aylık kserostomi skoru, sürekli değişken olarak parotis dozu ile ilişkiliydi. Parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda 35 puan ve parotis V20Gy < %47 olanlarda 9 puandı. 1 ayda kserostomi tarafından "oldukça rahatsız" veya "çok rahatsız" olduğunu bildiren hastaların oranı parotis V20Gy < %47 olanlarda %4 iken, parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda %50’ydi. 3. ayda bu fark %50’ye %0’dı. Kserostomi ilaç kullanımı ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, WBRT'nin sonrasında ortaya çıkan klinik olarak anlamlı kserostominin kalıcı olduğu ve parotis dozu ile ilişkili olduğunu belirttiler. Bulguların, WBRT uygulanan ve tükürük iyileşmesi için yeterince uzun süre dayanamayan hastalarda bu toksik etkileri en aza indirgemek ve parotis bezlerini korumak için sınırladırmaya olan ihtiyacı gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al. Assessment of Risk of Xerostomia After Whole-Brain Radiation Therapy and Association With Parotid Dose, JAMA Oncol 2018.

Optik-Sinir Kılıfı Menenjiyomu Sıklıkla Optik Nörit Olarak Değerlendiriliyor

14 Mayıs 2019

Optik-sinir kılıfı menenjiyomu (ONSM) klasik olarak progresif görsel kaybın, optik atrofinin ve retinal-koroidal kollaterallerinin mevcudiyetini gösterir, ancak üç bulgunun da aynı anda meydana gelmesi nadirdir. Bununla birlikte, zamanında tanı ve uygun tedavi olumlu görsel sonuçlar için çok önemlidir. Tanı hataları, optik sinir kılıfı menenjiyomlarının başlangıçtaki yanlış tanısına ve görme kaybına neden olabilir.

Bir grup araştırmacı tarafından, ONSM'nin başlangıçtaki yanlış tanısına katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı.

Araştırmacılar Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Ocak 2002-Mart 2017 tarihleri arasında nöro-oftalmoloji kliniğinde görülen, tek taraflı ONSM'li (%89,7) 39 hastanın 35'ini retrospektif olarak incelediler. Gözden kaçmış/gecikmiş tanı alan olgular için Tanı Hatası Değerlendirme ve Araştırma taksonomisi aracı kullanıldı.

Yanlış Tanı Maliyetleri Arttırıyor

Çalışmada tek taraflı ONSM'li 35 hastanın 30’u kadındı (%85,7) ve ortalama yaşları, 45'ti. Bunların 25’i (%71) ortalama 62,60 ay gecikmeli tanı almıştı. En yaygın tanı hataları, 25 kişiden %19'unda (%76) görülen klinisyen değerlendirme başarısızlığı (hipotez oluşturma ve ağırlık hataları) ve 15’inde (%60) görülen tanı testindeki hatalardı. En sık rastlanan başlangıç yanlış tanısı, optik nörit (25'ten 12'si - %48) ve ardından oküler bozuklukları olan hastalarda optik nöropatinin tanınamamasıydı. Yanlış tanı alan 5 hastaya (%20) gereksiz lomber ponksiyon, 12 hastaya (%48) gereksiz laboratuvar testleri ve 6 hastaya (%24) gereksiz steroid tedavisi uygulanmıştı. Başlangıçta yanlış tanı alan ve klinikte doğru tanı konan 16 hastadan 11'inde (%68,8) önceki manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sonuçları mevcuttu. 5’inde (%45,5) ONSM görülmesine rağmen nöro-radyolog olmayan bir kişi tarafından sağlıklı olarak yanlış değerlendirilmiş ve 6 hastada (%54,5) MRG hatalı uygulanmıştı (orbital sekans veya kontrast yok). 25 hastanın 16'sında (%64) kötü görsel sonuç vardı.

Araştırmacılar, önceden belirlenmiş yanlış tanıların, yanlış funduskopik incelemelerin, doğru testin yapılmaması (kontrastlı MR beyin / kılavuz) ve MRG sonuçlarının doğru şekilde yorumlamasındaki başarısızlığın en sık görülen tanı hataları nedenleri olduğunu belirttiler. Bu hataların daha kötü görsel sonuçlara ve artan maliyetle birlikte tanı gecikmesine sebep olduğunu aktardılar. Nöro-oftalmologlara daha kolay erişim, gelişmiş tanı stratejileri ve nöro-görüntüleme ile ilgili eğitimin, tanısal hataların önlenmesine yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kahraman-Koytak P, Bruce BB, Peragallo JH, Newman NJ, Biousse V. Diagnostic Errors in Initial Misdiagnosis of Optic Nerve Sheath Meningiomas. JAMA Neurol. 2018 Dec 17.

Oksipital Sinir Stimülasyonu Fibromiyalji ile İlişkili Ağrıyı Azaltıyor

13 Mayıs 2019

Fibromiyalji, yorgunluk, uyku, hafıza ve ruh hali sorunları ile birlikte yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı ile karakterize kronik bir hastalıktır. Son zamanlarda, oksipital sinir alanı uyarımı (ONS) fibromiyalji ile ilişkili ağrı için etkili bir potansiyel tedavi olarak önerilmiştir.

Oksipital sinirler, boynun ikinci ve üçüncü omurlarının yakınında ortaya çıkan iki çift sinirdir. ONS, derinin altına yerleştirilmiş küçük elektrotlar kullanılan ve oksipital sinirlerden geçen ve ağrı hissini engelleyen elektriksel darbeler gönderen bir tekniktir. Bununla birlikte bu teknikte, ağrı düzenlemesinin altında yatan nöral mekanizmalar tam olarak anlaşılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyalji hastalarında oksipital sinir stimülasyonunun ağrıyı baskılama yeteneğinin arkasındaki sinir mekanizması araştırıldı.

Araştırmacılar, C2 dermatomuna subkutan elektrotlar implante edilen yedi hastayı, bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) H215O aktivasyon çalışmasına dahil ettiler. Bu yedi hasta; çift kör, plasebo kontrollü bir çalışmanın parçası olan 40 hastadan oluşan bir gruptan seçildi ve altı ay sonra açık etiket takipleri yapıldı. Çalışmada hastalara hem “ON” (aktif stimülasyon) hem de “OFF” (stimülatör cihazı kapalı) koşulları sırasında, H215O PET taramaları yapıldı. Yine hem “ON” hem de “OFF” koşulları sırasında, implante fibromiyalji hastaları için elektroensefalogram (EEG) verileri de kaydedildi.

İnhibe Edici Yolak Uyarılıyor

 “OFF” durumuna göre ONS stimülasyonu, medial ağrı yolağını içeren dorsal lateral prefrontal korteks, ventral medial prefrontal korteks, bilateral anterior singulate korteks ve parahipokampal alanda aktivasyonla sonuçlandı. Bunlardan son ikisi azalan ağrı yolağını içermektedir. Lateral ağrı yolağını içeren sol somatosensöriyel kortekste ve diğer duyusal bölgeleri oluşturan görsel ve işitsel kortekste rölatif deaktivasyon gözlendi. EEG sonuçları ayrıca azalan ağrı yolağında aktivite artışı gösterdi. Ventral medial prefrontal kortekse uzanan prejener pregenual anterior singulat korteks, bu artışı teta, alfa1, alfa2, beta1 ve beta2 frekans bantlarında gösterdi.

Araştırmacılar, PET taramalarının, ONS'nin, fibromiyaljide inen ağrı inhibe edici yolağın ve lateral ağrı yolağının aktivasyonu yoluyla etkisini gösterdiğini belirttiler. EEG’de ise, inene inhibisyon sistemi alımından sorumlu olabilecek kortikal alanların aktivasyonunu gösterdiğini aktardılar. Araştırmacı ekip, bulgularının bu umut vaad eden tedavi yönteminin daha da geliştirilmesi için yeni imkanlar sağladığını belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Shaheen Ahmed, Mark Plazier, Jan Ost, Gaetane Stassijns, Steven Deleye, Sarah Ceyssens, Patrick Dupont, Sigrid Stroobants, Steven Staelens, Dirk De Ridder and Sven Vanneste. The effect of occipital nerve field stimulation on the descending pain pathway in patients with fibromyalgia: a water PET and EEG imaging study, BMC Neurology 2018 18:191.

Şekerli İçecekler, Yüksek Böbrek Hastalığı Riskini Nasıl Etkiliyor?

10 Mayıs 2019

Şimdiye dek yapılan çalışmalar tutarsız olmasına rağmen, şekerli içeceklerin tüketiminin böbrek hastalığı riskini etkilediği bildirilmiştir. Diyet kurallarını daha iyi belirlemek ve kronik böbrek hastalığı riski ile ilişkili tüm içecek türlerini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları yeni bir çalışmada, Mississippi Jackson’daki bir siyah erkek ve kadın kohortu olan Jackson Heart Study'de prospektif bir analiz gerçekleştirdiler. İçecek tüketimi, başlangıçta (2000-2004) uygulanan bir gıda sıklığı anketi kullanılarak değerlendirildi. Katılımcılar 2009-2013'e kadar takip edildi. Kronik böbrek hastalığı, başlangıçta 1,73  başına<60 ml / dak olması veya takip sırasında (2009-2013) başlangıçtaki 1,73 başına>60 ml / dak olan eGFR’ye göre ≥%30 düşüş olması şeklinde tanımlandı. Her bir içeceğin tüketimi, içecek paternelerini ve olay KBH arasındaki ilişkiyi tahmin etmek için lojistik regresyon kullanıldı. İçecek paternleri, tüketilen içeceklerin doğrusal kombinasyonları temelinde bileşenlerin yaratıldığı, temel bileşenler analizi kullanılarak ampirik olarak türetildi.

Şekerli İçecekler Riski Arttırıyor

Araştırmacılar 3003 katılımcının 185iünde (%6) ortalama 8 yıllık takip süresinde KBH meydana geldi. Başlangıçta  çalışmadaki ortalama yaş 54’tü, %64'ü kadın ve ortalama eGFR 1,73 başına 98ml/dk’ydı. Toplam enerji alımı; yaş, cinsiyet, eğitim, vücut kitle indeksi, sigara, fiziksel aktivite, hipertansiyon, diyabet, HDL kolesterol, LDL kolesterol, kardiyovasküler hastalık öyküsü ve bazal eGFR için ayarlandıktan sonra, temel bileşen analizinden türetilmiş bir içecek paterni, yüksek miktarda gazoz, şekerli meyve içecekleri ve su tüketimi, daha yüksek olay KBH oranları ile ilişkilendirildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, daha fazla şekerle tatlandırılmış içecek tüketiminin, bu toplum kökenli siyah Amerikalı kohortunda daha sonraki KBH riskiyle ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler. Bulguların halk sağlığı açısından güçlü etkileri olduğunu ve şekerli tatlandırılmış içecek tüketmenin olumsuz sağlık sonuçlarına neden olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Casey M. Rebholz, Bessie A. Young, Ronit Katz, Katherine L. Tucker, Teresa C. Carithers, Arnita F. Norwood, Adolfo Correa. Patterns of Beverages Consumed and Risk of Incident Kidney Disease. Clinical Journal of the American Society of Nephrology, 2018.

IVC Filtreleri Pulmoner Embolili Hastalarda Mortalite Riskini Arttırabilir

09 Mayıs 2019

Akut pulmoner emboli yaşlı erişkinlerde yaygın bir morbidite ve mortalite nedenidir. İnferior vena kava (IVC) filtreleri pulmoner emboliyi önlemek için sıklıkla kullanılır. Ancak, cihazın etkinliğini ve güvenliğini destekleyen kanıtlar yetersizdir.

Son yıllarda, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), IVC filtrelerinin güvenilirliği konusunda endişelerini dile getirmektedir. Yine bazı çalışmalar da bu teknolojinin kullanımında geçici bir düşüş olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, sınırlı kapasiteye sahip idari verileri kullanan bazı araştırmacılar, IVC filtrelerinin kullanımının azalmış ölüm riski oranları ile ilişkili olduğunu bulmuşlar ve kullanımlarını önermişlerdir.

Yapılan yeni çalışmada, Medicare yararlanıcılarında pulmoner emboli için IVC filtrelerinin kullanımı ile mortalite oranları arasındaki ilişki üç ayrı istatistiksel yaklaşım kullanılarak saptanmaya çalışıldı. Çalışmada, pulmoner embolili ileri yaşlı bireylerde IVC filtrelerinin kullanımının mortalite yararı göstermediği ve ölüm riski taşıyabildiği gösterildi. Sonuçlar, venöz tromboembolizmi olan hastalarda IVC filtrelerinin kullanımıyla ilişkili 30 günlük mortaliteyi değerlendiren gözlemsel bir çalışmanın bulgularıyla tutarlıydı.

Araştırmacılar, idari veri tabanlarının incelemelerinde gözlemlenen mortalite yararlarının, temel özellikleri ayarlandıktan sonra devam edip etmediğini belirlemek için, IVC takılmış pulmoner embolide akıntı tanısı konulan ve taburcu edilmiş pulmoner embolili yaşlı hastaların ve benzer IVC takılmamış hastaların sonuçlarını tanımlama ve karşılaştırmada, Medicare yatan hasta talep verileri ve ICD-9-CM tanı kodlarını kullandılar. Araştırmacılar, temel özelliklerdeki potansiyel dengesizlikleri hesaba katmak için ters olasılık ağırlıklı (IPW) bir düzenleme şeması kullandılar. Pulmoner embolili IVC filtresi takılmış ve takılmamış hastalar için, her bir özelliğin tam olarak eşleşmesi için uygun bir kohort oluşturdular.

Riski Azaltmıyor, Arttırıyor

Çalışma süresi boyunca akut PE nedeniyle hastaneye yatırılan 214.579 Medicare yararlanıcısının (ortalama yaşları 77,8) %13,4'üne bir IVC filtresi takıldı. Filtresiz grup ile karşılaştırıldığında, filtreli grupta 30 günlük mortalite oranının düzeltilmiş tehlike oranı 1,02’ydi. IPW analizinden elde edilen bulgular istatistiksel olarak anlamlıydı.

Yatıştan 30 gün sonra hayatta kalan hastalar arasında, filtreli grubun %20,5’inin, filtresiz grubun ise %13,4’ünün bir yıl içinde öldüğü görüldü. Hasta özelliklerine göre ayarlandıktan sonra, filtreli grupta bir yıllık mortalite için oran oranı 1,35’ti. IPW modelinde, düzeltilmiş tehlike oranı 1,56’ydı.

Bireysel olarak eşleşmiş bir kohortta, akut pulmoner emboli ile hastaneye yatırılan 76.198 yararlanıcının %18,2'sine filtre takılmıştı. IVC filtresinin bağımlı değişken olarak kullanıldığı karma modellerde, filtreli grupta 30 günlük mortalite, bir yıllık mortalite gibi yüksekti.

Araştırmacılar, istatistiksel ayarlama yöntemlerindeki bulguların, IVC filtre kullanımı ile düşük ölüm oranı arasında bir ilişki göstermediğini, aksine risk artışı gösterdiğini belirttiler. IVC filtrelerinin etkililiğini ve güvenliğini değerlendirmek için çeşitli hasta alt gruplarında daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Bikdeli et al. Association of Inferior Vena Cava Filter Use With Mortality Rates in Older Adults With Acute Pulmonary Embolism, JAMA Intern Med. Published online December 10, 2018.

Kalp Yetmezliği Olan Kişilerde Grip Aşısı Ölüm Riskini Azaltıyor

08 Mayıs 2019

Grip enfeksiyonu, kalp yetmezliği olan hastalar için oldukça ciddi bir durumdur. Grip gibi enfeksiyonlar, vücudun enerji talebini artırarak, kalbin daha güçlü pompalamasını gerektirir.  Kalp yetmezliği olan hastalarda influenza aşılaması ile sonuç arasındaki ilişki hakkında çok az veri mevcuttur.

Yapılan yeni bir çalışmada, yeni tanı almış kalp yetmezliği hastalarında influenza aşılamasının uzun süreli sağ kalım ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar, 1 Ocak 2003 ile 1 Haziran 2015 tarihleri arasında Danimarka'da kalp yetmezliği tanısı almış ve 18 yaşından büyük tüm hastaları kapsayan ülke çapında bir kohort çalışması yaptılar (n = 134.048). Ülke çapındaki kayıtları kullanarak ilişkili verileri topladılar. Takip sırasındaki aşılama durumu, sayısı ve sıklığı, zaman ilişkili Cox regresyonunda zamana göre değişen değişkenler olarak değerlendirildi.

Etkili, Güvenli ve Düşük Maliyetli

Çalışmada ortalama takip süresi 3,7 yıl (çeyrekler arası aralık, 1,7-6,8 yıl) iken takip oranı %99,8’di. Çalışma kohortunun aşı kapsamı, çalışma süresi boyunca %16 ila %54 arasında değişti. Düzeltilmemiş analizde, takip sırasında bir veya daha fazla aşı uygulaması, daha yüksek ölüm riskiyle ilişkilendirildi. Daha sonra veriler, dahil edilme tarihi açısından düzeltmeler yapıldıktan sonra, komorbiditeler, ilaçlar, hane halkı geliri ve eğitim düzeyi, vac1 aşılama uygulaması, %18'lik bir azalmış ölüm riski ile ilişkilendirildi (tüm nedenler: tehlike oranı 0,82; kardiyovasküler nedenler: tehlike oranı 0,82). Yıllık aşılama, yılın başında aşılama (Eylül-Ekim arası) ve daha fazla kümülatif aşı sayısı, aralıklı aşılama ile karşılaştırıldığında ölüm riskinde daha fazla azalma ile ilişkilendirildi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların ışığında, kalp yetmezliği olan hastalarda influenza aşı uygulamasının, eşlik eden etkenler açısından kapsamlı ayarlamalar yapıldıktan sonra hem tüm nedenli ölüm hem de kardiyovasküler ölüm riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu belirttiler. Yıl içinde erken dönemde yapılan aşılama ve sık aşılamanın, aralıklı ve geç aşılamaya kıyasla ölüm riskinde daha büyük düşüşler ile ilişkilendirildiğine dikkat çektiler. Çalışma sonuçlarının, etkili, güvenli ve düşük maliyetli bir müdahale ile önemli fayda sağlanabileceğini göstermesi bakımından oldukça önemli olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Daniel Modin et al. Influenza Vaccine in Heart Failure: Cumulative Number of Vaccinations, Frequency, Timing, and Survival: A Danish Nationwide Cohort Study. Circulation, 2018.

Gebelik Sonrası Epilepsi Hastalarında Nöbet Sıklığı Artıyor Mu?

07 Mayıs 2019

Amerikan Epilepsi Derneği (AES) 72. Yıllık Toplantısı’nda sunulan yeni bir çalışmada, frontol lob epilepsisi olan kadınların %53'ünün hamilelik sırasında gebelikten öncekine kıyasla nöbet sıklığının arttığı gösterildi.

Araştırmacılar yaptıkları gözleme dayanarak, fokal veya jeneralize epilepsili kadınlarda gebelik ve doğum sonrası dönemde artmış nöbet sıklığının daha olası olup olmadığını ve nöbet başlangıç bölgesinin lokalizasyonuna göre değişip değişmediğini değerlendirmeyi amaçladılar. Çalışmada ayrıca, antiepileptik ilaç rejiminin bu kötüleşmeyi etkileyip etkilemediği de değerlendirildi.

Çalışmaya katılan merkezlerde 2013'ten itibaren hamile kadınlar prospektif olarak takip edildi. Antiepileptik ilaç (AED) rejimleri, nöbet sıklığı ve gebelik sonuçları hakkındaki bilgileri klinik veri tabanından sağladılar. Epilepsi tipini / sendromunu, nöbet tiplerini ve sıklığını, AED rejimlerindeki değişiklikleri ve hamilelik sonuçlarını rutin olarak belgeleyen hasta çizelgeleriyle geriye dönük olarak bu bilgileri desteklediler.

Çalışmaya 2013-2018 yılları arasında takip edilen epilepsili 99 kadından 114 gebelik verisi dahil edildi. Hastalar; jenalize epilepsili 37 kadın, fokal epilepsili 62, frontal fokal epilepsili 15, diğer fokal epilepsili 47 kadını içeriyordu. Kohortun ortalama yaşı 31’di ve çoğu beyazdı. Araştırmacılar gebe kalmadan önce 9 ay boyunca, hamilelik sırasında ve doğumdan 9 ay sonra nöbet sıklığnıı kaydettiler. Tüm nöbetler, her katılımcı için 9 aylık aralıklarla toplandı.

Gebelik Sonrası Nöbetler Daha Sık

Sonuçlar; nöbetlerin gebelik sırasında, jeneralize epilepsili kadınların %5,5'inde, fokal epilepsili kadınların %22,6'sında, frontal lob epilepsisi olan kadınların %53'ü’nde gebelik öncesi dönemine göre daha sık olduğunu gösterdi. Jeneralize epilepsili kadınlarda, fokal epilepsili kadınlara kıyasla, gebelikte nöbet kötüleşme ihtimali önemli ölçüde azdı. Fokal epilepsili kadınlar arasında, frontal fokal epilepsisi olanlarda, gebelikte başka bir fokal epilepsisi olanlara göre nöbet yaşama olasılığı anlamlı derecede daha yüksekti.

Jeneralize epilepsili kadınların % 94,6'sı, frontal fokal epilepsili hastaların %20'si ve diğer fokal epilepsili hastaların %10,6'sı, gebe kalma döneminde ikiden fazla AED ile tedavi olarak tanımlanan politerapi alıyordu. Politerapi için ayarlama yapıldıktan sonra, frontal fokal epilepsili kadınlarda, diğer fokal epilepsili tipteki kadınlara kıyasla, gebelikte nöbet yaşama ihtimali önemli ölçüde arttı.

Analiz, doğum sonrası dönemde, jeneralize epilepsili kadınların %12,12'sinde, fokal epilepsili kadınların % 7,14'ünde ve frontal lob epilepsisi olan kadınların % 20'sinde gebelik öncesi dönemlere göre nöbetlerin daha sık olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, hamilelikteki bazı fizyolojik değişikliklerin nöbetlerinin geçici olarak kötüleşmesine yol açtığını belirttiler. Bu değişikliklerin moleküler temellerinin ne olduğunu anlamak için daha ileri araştırmalar yapmayı planladıklarını aktardılar. Gebelikte frontal lob epilepsisi olan kadınların daha yakından izlenmesinin gerekliliğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Paula Voinescu et al. Variations in Seizure Frequency During Pregnancy and Postpartum by Epilepsy Type American Epilepsy Society (AES) 72nd Annual Meeting 2018. Abstract 3.236,presented December 3, 2018.

Huntington Hastalığında Beynin Destek Hücreleri Kusurlu Olgunlaşma Gösteriyor

06 Mayıs 2019

Huntington hastalığı, hipomiyelinizasyon ve nöron kaybıyla karakterize bir hastalıktır. Hastalık, mutasyona uğradığında hastalığa neden olan bir proteini kodlayan bir gendeki mutasyonun (Huntingtin geni) sonucu ortaya çıkmaktadır. Huntington hastalığı, kişilik değişikliklerine ve motor koordinasyon kaybına yol açar. Şu anda hastalığı tedavi edebilecek veya hatta yavaşlatabilecek bir tedavi yoktur. Doktorlar sadece semptomlarının bir kısmını hafifletebilecek ilaçlar sunabilmektedirler.

Huntington hastalığı dahil beyindeki glial hücreleri ve dejeneratif hastalıkları araştıran ve anlamlı, hastalık değiştirici bir tedavi bulmayı amaçlayan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, beyindeki glial hücrelere moleküler seviyede ne olduğunu belirlemek için yola koyuldular. Huntington hastalığındaki miyelin kaybının temelini değerlendirmek için, mutant Huntingtin (mHTT) embriyolarından veya normal kontrollerden türetilmiş insan embriyonik kök hücrelerinden (hESC'ler) bipotansiyel glial progenitör hücreler (GPC'ler) ürettiler ve gen ekspresyonunda mHTT'ye bağlı değişiklikleri değerlendirmek için RNA sekanslaması gerçekleştirdiler.

Çalışmada, Huntington hastalığı olan hastalarda glial hücre olgunlaşmasının ciddi şekilde bozulduğunu ve bunun beyinde görülen anormalliklerin önemli bir sebebi olduğunu gösterdiler. Bu bozulma, motor fonksiyonundaki değişikliklerin yanı sıra davranış değişikliklerine de yol açıyordu. Ayrıca bu, beyindeki en yaygın glial türü olan ve diğer şeylerin yanı sıra nöronlar arasındaki iletişimi düzenleyen işlevsiz astrositlere neden oluyordu. Zayıf glial olgunlaşma, beyindeki sinir yollarını çevreleyen ve normal olarak sinirsel iletişime izin veren ve hızlandıran miyelinin eksikliğine yol açıyordu.

Sağlıklı Glial Hücre Nakli ile Olumlu Sonuçlar

Glial hücre olgunlaşmasının başarısızlığı, davranışsal anormallikleri ve psikotik düşünmeyi içeren hastalıkların ortak bir unsuru gibi görünmektedir. Huntington hastalığında görülen başarısız glial hücre olgunlaşması, şizofrenide glial hücrelerin rolünün incelendiği önceki çalışmalarla benzerdir.

Araştırmacılar daha sonra, glial hücre nakli için çalıştılar. Huntington hastalığından muzdarip olan farelere sağlıklı glial hücreler naklettiler. Bu, farelerin ömrünü uzattı ve hastalığın semptomlarını hafifletti.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının; Huntington hastalığının, beynin destek hücreleri olan glial hücrelerde işlevsel olmayan olgunlaşma veya formasyonun bir sonucu olarak, davranışsal ve motor değişikliklere neden olduğunu gösterdiğini belirttiler. Aynı zamanda, Huntington hastalığı ve diğer benzer nörodejeneratif hastalıklar için olası bir tedavi olarak glial hücre tedavisinin potansiyelini vurguladığını aktardılar. Uzun dönemde, araştırma sonuçlarını ve glial hücreleri Huntington hastalığına yönelik bir tedavi geliştirmek için kullanabilmeyi amaçladıklarını söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Mikhail Osipovitch, Andrea Asenjo Martinez, John N. Mariani, Adam Cornwell, Simrat Dhaliwal, Lisa Zou, Devin Chandler-Militello, Su Wang, Xiaojie Li, Sarah-Jehanne Benraiss, Robert Agate, Andrea Lampp, Abdellatif Benraiss, Martha S. Windrem, Steven A. Goldman. Human ESC-Derived Chimeric Mouse Models of Huntington’s Disease Reveal Cell-Intrinsic Defects in Glial Progenitor Cell Differentiation. Cell Stem Cell, 2018.

Kısa Dönem PPI Tedavisi Kemiğe Zarar Vermeyebilir

02 Mayıs 2019

Epidemiyolojik çalışmalar, proton pompası inhibitörü (PPI) tedavisini osteoporotik kırıklarla ilişkilendirmiştir. Bununla birlikte, proton pompası inhibitörlerinin doğrudan osteoporoza neden olup olmadığı açık değildir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, sağlıklı postmenopozal kadınlarda, dekslansoprazol ve esomeprazolün kemik dönüşümü, kemik mineral yoğunluğu, gerçek fraksiyonel kalsiyum emilimi (TFCA), serum ve idrar seviyeleri ve paratiroid hormon düzeyleri (PTH) üzerindeki etkisini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, 4 kasım 2010'dan 7 Ağustos 2014'e kadar ABD'de 12 merkezden, normal kalsiyum alımı ve D vitamini statüsüne sahip, 115 sağlıklı, menopoz sonrası kadının (45 ila 75 yaş arası) prospektif, çok merkezli, çift-kör bir çalışmasını gerçekleştirdiler. Kadınlar, 26 hafta boyunca günlük olarak dekslansoprazol (60 mg), esomeprazol (40 mg) veya plasebo verilen gruplara randomize edildi. 0 (başlangıç), 13 ve 26 haftalarda, prokollajen tip 1 N-terminal propeptid (P1NP) ve tip 1 kollajen C-terminal telopeptid’in (CTX) plazma seviyeleri ölçüldü. Primer sonuçlar, P1NP ve CTX'te 0 ila 26 haftaları arasında yüzde değişimiydi. Ayrıca serum, idrar mineral, BMD, PTH (tüm denekler) ve TFCA (n = 30) seviyelerinde ki değişimler ölçüldü.

Değerler Normal Aralıkta

Çalışma sonuçları incelendiğinde başlangıç ile 26. hafta arasında kemik döngüsü belirteçlerinde grup içi anlamlı bir fark görülmedi. Dekslansoprazol grubunda (0.12 ng/mL) CTX seviyelerinde anlamlı bir artış yoktu. Bu değerler normal sınırlar içinde kalmasına rağmen, esomeprazol ve dekslansoprazol gruplarında, 26 haftada P1NP (sırasıyla %18,2 ve %19,2) ve CTX (sırasıyla %22,0 ve %27,4) düzeylerinde önemli ölçüde artış mevcuttu. 26. haftada serum veya idrar mineralleri, BMD veya PTH düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Proton pompası inhibitörü tedavisi TFCA'yı azaltmadı.

Araştırmacılar, proton pompası inhibitörü tedavisi verilen kadınlarda, plasebo verilen kadınlara kıyasla kemik döngüsü belirteçlerinde anlamlı artışlar tespit ettiklerini, ancak seviyelerin normal referans aralığında kaldığını belirttiler. BMD, PTH, serum veya idrar mineral seviyelerinde veya TFCA'daki değişimde, gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığını aktardılar. Bulguların, proton pompası inhibitörü ile yapılan 26 haftalık tedavinin kemik homeostazı üzerinde klinik olarak anlamlı bir etkisinin olmadığını gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Karen E. Hansen, Jeri W. Nieves, Sai Nudurupati, David C. Metz, Maria Claudia Perez. Dexlansoprazole and Esomeprazole Do Not Affect Bone Homeostasis in Healthy Postmenopausal Women, Gastroenterology 2018.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

Fibromiyaljide Sigara Kullanımı, Bilişsel İşlevi Nasıl Etkiliyor?

29 Nisan 2019

Fibromiyalji, Birleşik Devletler’deki yetişkin nüfusun %2 ila %6,4'ünü etkilediği tahmin edilen yaygın bir hastalıktır. Kronik yaygın ağrı, fibromiyaljinin temel bir belirtisi olsa da, “fibrofog” olarak adlandırılan bilişsel bozulma da hastalığın temel bir özelliğidir ve ağrı semptomlarından bile daha fazla engelleyici olabilir. Yapılan çalışmalar, fibromiyalji hastalarının %50-80'inin bellek azalması, mental konfüzyon ve konsantrasyon güçlüğü yaşadığını bildirmektedir. Fibromiyalji hastalarında bilişsel işlev bozukluğu için risk faktörleri ile ilgili sınırlı veri vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyaljili hastalarda sigara kullanımı ile bilişsel işlev arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Mayıs 2012 - Kasım 2013 tarihleri arasında 668 fibromiyalji hastasını incelediler. Hastalar sigara içme durumuna göre “sigara içenler” ve “içmeyenler” olarak sınıflandırıldı. Çalışmadaki birincil sonuç bilişsel işlevdi (MASQ). İkincil sonuçlara ise fibromiyalji semptom şiddeti (FIQ-R), yaşam kalitesi (SF-36), yorgunluk (MFI-20), uyku (MOS-uyku ölçeği), kaygı ( GAD-7) ve depresyon (PHQ-9) dahil edildi. Sürekli ve kategorik değişkenler için sırasıyla bağımsız t testleri ve Ki-kare testleri yapıldı. Sigara içmenin, birincil ve ikincil sonuçları ön gördürüp gördürmediğini belirlemek için çok değişkenli regresyon analizi kullanıldı.

Sigara İçenlerde Bilişsel Kayıp

Çalışmaya dahil edilen hastaların 94’ü (%14,07)  sigara içicisi olduğunu bildirdi. Sigara içmek; düşük eğitim düzeyi, bekar olmak ve genç yaş ile ilişkiliydi. Analizler ayrıca sigara içiminin, düşük toplam bilişsel fonksiyonel puan ve dil, sözel bellek, görsel-uzaysal bellek ve dikkat için düşük MASQ alt ölçek puanlarında risk faktörü olduğunu gösterdi. Benzer şekilde; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz de sigara kullanımını, bu puanlar için risk faktörü olarak tanımladı. İkincil sonuçlara göre sigara; daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha fazla yorgunluk, artan uyku problemleri ve artan anksiyete ve depresyon ile ilişkiliydi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz sigara kullanımını daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha büyük uyku sorunları ve artan kaygı ve depresyon için bir risk faktörü olarak gösterdi.

Araştırmacılar fibromiyalji hastalarında sigara içmenin bilişsel işlev bozukluğu için bir risk faktörü olduğunu belirttiler. Ayrıca, sigara içen fibromyalji hastalarının artmış semptom şiddeti, daha kötü yaşam kalitesi indeksleri, daha kötü uyku ve artmış anksiyete ve depresyon bildirme olasılığının daha yüksek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryan D'Souza, Lin Ge, Terry Oh, Arya Mohabbat, Ann Vincent, W. Michael Hooten, Li Jiang, Mary Whipple, Samantha McAllister, Zhen Wang, Wenchun Qu. Tobacco Use in Fibromyalgia Is Associated with Cognitive Dysfunction: A Prospective Cohort Study, ASRA’s 17th Annual Pain Medicine Meeting November 15-17, 2018.

Toplumda Demans Oranı Katlanarak Büyüyor

26 Nisan 2019

Demansla yaşayan bireylerin sayısı gittikçe artmakta ve bu da dünyadaki aileleri, toplulukları ve sağlık bakım sistemlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu zorluklara başarılı bir şekilde yanıt vermek için, demans hastalık yükünün doğru bir şekilde anlaşılması gerekir. “Global Hastalıklar, Yaralanmalar ve Risk Faktörleri Yükü Çalışması (GBD) 2016 Demans İşbirlikleri” raporuna göre 1990-2016 yılları arasında hasta sayısı ikiye katlanmıştır.

GBD 2016, 1990'dan 2016'ya kadar 195 ülkeden demans verilerini çeşitli kayıt sistemlerinden, yayınlanan bilimsel literatür ve anketlerden sistematik tarama yöntemiyle topladı.

Sayı İkiye Katlandı

Araştırmacılar, 26 yıllık çalışma döneminde, yaşa göre düzeltilmiş demans prevalansında sadece %1,7'lik bir artış olduğunu, 1990'da 100.000 nüfus başına 701 vakadan, 2016'da 712'ye ulaştığını belirttiler. Bununla birlikte, nüfusun yaşlanması ve büyümesi nedeniyle, dünya çapında demanstan etkilenen insan sayısı 1990’daki 20,2 milyon’dan 2016’da 43,8 milyon’a, yani %117’lik bir artışla iki katından fazla katlandı.

2016'da demanslı olanların 27 milyonu kadın, 16,8 milyonu ise erkekti. Demansa bağlı ölümlerin sayısı 1990 ile 2016 arasında %148 arttı. Demans, 2016'da küresel olarak beşinci büyük ölüm nedeni olup, 2,4 milyon ölüme neden oldu.

Rapordaki verilere göre genel olarak, 28,8 milyon sakatlık ayarlı yaşam yılı demansa bağlandı; bunların 6,4 milyonu dört değiştirilebilir risk faktörüne bağlanabildi: yüksek vücut kitle indeksi, yüksek açlık plazma glikozu, sigara ve yüksek şekerli içeceklerin alımı.

2050 yılında, demans ile yaşayan insan sayısının 100 milyon civarında olabileceği tahmin edilmektedir. Bu sebeple önleme veya iyileştirici tedavide atılımlar yapılıncaya kadar, demans dünya çapında sağlık hizmetleri sistemleri için artan bir zorluk olmaya devam edecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

GBD 2016 Dementia Collaborators. Global, regional, and national burden of Alzheimer's disease and other dementias, 1990-2016: a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study 2016. Lancet Neurol. 2019 Jan;18(1):88-106.

Grip Aşısı Hastanede Yatış Riskini Azaltıyor

24 Nisan 2019

İnfluenza virüsüne karşı aşılamanın tipik olarak, enfeksiyondan sonra hastalık şiddetini azaltarak, şiddetli gribe karşı korumayı arttırdığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, çalışmalar bu korumayı tutarlı bir şekilde doğrulayamamış ve grip aşısının şiddetli hastalıkların önlenmesinde etkinliğini gösteren kanıtlar sınırlı kalmıştır.

Aşılamanın yetişkinler arasında grip nedenli yatışı önlemedeki etkinliğini anlamak için, 2015-2016'da başlatılan, çok yıllı, test negatif bir vaka kontrol çalışması olan ABD'deki Hastanede Yatan Yetişkin Grip Aşısı Etkililik Ağı (HAIVEN) yapıldı.

Araştırmacılar, 8 ABD hastanesine başvuran, akut solunum yolu hastalığı olan 18 yaşından büyük 1467 yetişkini çalışmalarına dahil ettiler. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile influenza testi pozitif olanları vaka; negatif olanları kontrol olarak belirlediler. Aşı etkinliği, yaşa, komorbiditelere ve diğer karıştırıcı faktörlere göre ayarlanan lojistik regresyon ile hesaplandı ve kırılganlık, 2 yıllık aşılama öyküsü ve klinik sunuma göre sınıflandırıldı.

Aşılama ile Daha Az Hastaneye Yatış

Araştırmacılar, 236 vaka ve 1231 kontrolden gelen verileri analiz ettiler. İnfluenza vakalarında 192 hastada influenza A vardı ve bunlardan 180'inde o sırada baskın suş olan influenza A (H1N1) pdm09 vardı. Kalan 44 hastada ise influenza B vardı. Katılımcıların yaş ortalaması 58’di. Vakaların %34'ü ve kontrollerin %38'i 65 yaş ve üstüydü. Hastaların %90'ından fazlası, influenza komplikasyonu riskini arttıran 1 ya da daha fazla komorbiditeye sahipti. Kalp rahatsızlığı (%53), diyabet (%36) ve böbrek rahatsızlıkları (%36) ise en sık karşılaşılanlardı. Vakaların %50’si ve kontrollerin %70'i aşılıydı.

Çalışmada aşılamanın, influenza A (H1N1) pdm09 nedeniyle hastanede yatışı önlemede %51 oranında ve influenza B virüs enfeksiyonu nedeniyle hastanede yatışı önlemede %53 oranında etkili olduğu tespit edildi. Sonuçlar ayrıca aşılamanın tüm yaş grupları için eşit derece koruyucu olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, 2015-2016’da Amerika’da influenza A (H1N1) pdm09 baskın sezonu boyunca, aşılamanın, çoğu kez komorbidite veya yaş nedeniyle ciddi grip komplikasyonları riski altında olan yetişkinler arasında yatış riskini yarıya indirdiğini gördüler. Bununla birlikte, tek bir mevsimden gelen verilerin, influenza A H3N2'nin baskın olduğu diğer mevsimlere genellenemeyeceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. M Ferdinands et al. Prevention of Influenza Hospitalization Among Adults in the United States, 2015–2016: Results From the US Hospitalized Adult Influenza Vaccine Effectiveness Network (HAIVEN), The Journal of Infectious Diseases, Published online December 14, 2018.

Oligo-Amenoreli Sporcularda Östrojen Replasmanı

19 Nisan 2019

Dayanıklılık ve zayıflama sporlarına katılan, normal kilolu kadın sporcuların düşük enerji kullanabilirliği, menstrüal disfonksiyon (oligo-amenore) ve düşük kemik mineral yoğunluğu üçlüsünü geliştirebilecekleri bilinmektedir. Öte yandan bu hastalardaki oligo-amenore östrojen replasmanının kemikler üzerindeki etkisine ilişkin veriler halen yetersizdir. Birçok doktor, sınırlı destekleyici verilere rağmen bu durumlarda kombine oral kontraseptifleri reçete etmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, transdermale karşı oral östrojen replasmanının, oligo-amenorede ağırlık taşıma aktivitesinde rol oynayan kemiklerin üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırmacılar yaşları 15-25 arasında değişen 121 oligo-amenore hastasını, sürekli siklik oral mikronize progesteron ile 17β-estradiol transdermal yama (YAMA), kombine etinil östradiol veya desogestrel hapı (HAP) ya da östrojen / progesteron yok (YOK) olmak üzere 3 gruba randomize etmişlerdir. Çalışmada tüm katılımcılara kalsiyum ve D vitamini desteği verilmiştir. Bölgesel kemik mineral yoğunluğu, lomber omurga, femur boynu, total kalça, başlangıçta 6 ve 12 ay boyunca çift enerjili X ışını absorpsiyometrisi kullanılarak değerlendirilmiştir.

Randomize gruplar, başlangıçta yaş, vücut kitle indeksi veya BMD Z skorları açısından farklılık göstermemiştir. ITT analizinde omurga ve femur boynu BMD Z skorları YAMA grubunda, HAP ve YOK gruplarına göre; kalça BMD Z- skorları ise YAMA grubunda HAP grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Tamamlayıcı analizinde de benzer bulgular kaydedilmiştir.

Disiplinlerarası Yaklaşım

YAMA grubunda BMD'de %2,5'ten fazla artış elde etme olasılığı YOK grubundan; omurga için 11,2 kat, femur boynu için 10,76 kat, total kalçada 6,27 kat ve tüm vücut (baş hariç) %44 daha yüksek bulunmuştur. Buna karşılık, HAP'ın hiçbir yerde koruyucu olmadığı saptanmıştır.

6. ve 12. aylardaki biyokimyasal ölçümler, YAMA ve HAP grubunda östradiolün daha fazla biyoyararlanımı göstermiş ve hem YAMA hem de HAP grupları çalışma ilaçlarına iyi bir uyum sağlamıştır.

Araştırmacılar, 12 ayın üzerindeki transdermal östradiolün, genç oligo-amenoresinde, özellikle etinil östradiol içeren kontraseptif hap/oral kontraseptiflerle karşılaştırıldığında BMD'yi iyileştirdiğini belirtmişlerdir. Oligo-amenorenin, biyopsikososyal bir yaklaşım kullanılarak disiplinlerarası bir ekiple tedavi edilmesi gerektiğini ve transdermal 17 beta-estradiolün, özellikle kritik ergen ve genç yetişkin yıllarında kemik büyümesini optimize etmek için tedavide kullanılabileceğini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Ackerman et al. Oestrogen replacement improves bone mineral density in oligo-amenorrhoeic athletes: a randomised clinical trial, Br J Sports Med 2018.

Kan Testi ile Beyin Sarsıntılarını Tespit Etmek Mümkün Mü?

18 Nisan 2019

Üniversitesi öğrencisi sporculardan oluşan büyük bir grupta, beyin sarsıntısı öncesi ve sonrasında, sarsıntı ile ilgili yedi biyolojik belirteci inceleyen ve üç bölümden oluşan bir çalışmanın sonuçları, kadın sporcularda bir biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu, erkek sporcularda ise iki biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Çalışmada ayrıca, siyah ve beyaz sporcuların birbirinden farklı biyolojik belirteçlerinin daha yüksek seviyelerde olduğu görülmüştür.

Çalışmanın birinci bölümünde araştırmacılar, "normal" biyolojik belirteç seviyelerini değerlendirmiş ve onları etkileyen faktörleri belirlemeye çalışmışlardır. İkinci aşamada, kafa darbelerine maruz kalma geçmişinin biyolojik belirteç seviyelerindeki farklılıkları ve biyolojik belirteçlerin klinik verilerle nasıl bağıntılı olduğunun açıklayıp açıklanamayacağı incelenmiştir. Üçüncü kısımda ise, olguların klinik olarak teşhis edilmiş beyin sarsıntısına uyumlu olup olmadığı ve ilk iki çalışmada tanımlanan faktörleri hesaba katarak tanı doğruluğunun yakalanıp yakalanmayacağı tespit edilmiştir.

Irk, Cinsiyet Farklılıkları

İlk çalışmada araştırmacılar, 256 erkek ve 159 kadın da dahil olmak üzere Florida Üniversitesi’nden 415 sporcuyu incelemişlerdir. Çalışmada, çalışmaya dahil edilme kriteri olarak, her sporcunun rekabetçi spor sezonu dışındaki 2011-2017 arasında alınan kan örnekleri incelenmiştir. Araştırmacılar bu numunelerde yedi biyolojik belirteci değerlendirmiş, ancak analizlerinin bir kısmını tüm katılımcılarda tespit edilebilir ve ölçülebilir konsantrasyonlara ulaşan dört biyobelirteç ile sınırlandırmışlardır. Bu biyobelirteçler sırasıyla Aß-amiloid peptidi 42 (Aß42), toplam Tau, S100B ve UCH-L1'dir. Çalışmadaki katılımcıların ortalama yaşı 19’dur (19 - 23). Irk analizleri yalnızca beyaz (n = 244) veya siyah (n = 156) olarak sınıflandırılan katılımcıları içerecek şekilde ayarlanmıştır.

Çalışmada, erkeklerin UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonlarının daha yüksek olduğu, kadınlarda ise bazal CNPase düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Siyah katılımcıların UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonları beyaz katılımcılara kıyasla daha düşüktür. Bunun tersine, beyaz katılımcıların Ap42 ve CNPase bazal seviyeleri daha yüksektir. Öte yandan, ırk veya cinsiyetin bazal toplam Tau konsantrasyonları üzerine etkisi olmadığı görülmüştür.

Araştırmacılar ayrıca 31 kadın sporcunun bir alt kümesi üzerinde güvenilirlik analizleri yapmışlardır. Bu kadınlar gönüllü olarak yaklaşık 6 ay arayla iki kan örneği vermişlerdir. Bununla birlikte, dört biyolojik belirteç seviyesinden hiçbiri klinik testlerde güvenilirliği doğrulamak için yeterince düşmemiş veya artmamıştır.

Araştırmacılar gelecekteki araştırmaların, tek bir biyobelirtece güvenmektense, biyobelirteç panellerinin kullanılmasının daha çok tercih edileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir. Öte yandan çalışmaya hangi biyobelirteçlerin dahil edileceğine karar vermeden önce kapsamlı araştırma yapılmasının gerekliliğinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Breton M. Asken  et al .Concussion Biomarkers Assessed in Collegiate Student-Athletes (BASICS) I Neurology Dec 2018, 91 (23) e2109-e2122

Gebelikte İnsülin Pompası Kullanışlı Mı?

17 Nisan 2019

Yeni yapılan bir çalışmada, insülin pompalarının glisemik kontrol için tip 1 diyabetli (T1D) hamile kadınlarda günlük olarak yapılan çoklu enjeksiyonlardan daha az etkili olabileceği gösterilmiştir.

Toronto Üniversitesi tarafından yapılan çalışmaya göre, insülin pompası kullanan kadınlar daha kötü glisemiye sahiptir ve günlük çoklu enjeksiyon kullananlara göre hedef kan şekerine daha az süre sahip olmuşlardır. Pompa kullanıcıları arasında gestasyonel hipertansiyon, yenidoğan hipoglisemisi ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uzun süreli kalışlar da daha sık görülmüştür.

Yeni çalışma, Avrupa ve Kuzey Amerika'da 31 merkezden T1D'li kadınlarda sürekli glikoz izlemi olan ve olmayanlarda gebelik sonuçlarını karşılaştıran CONCEPTT çalışmasındaki 248 katılımcıdan elde edilen verilerin önceden belirlenmiş bir analizidir. Çalışma, sürekli glikoz izleminin hem pompa hem de günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının sonuçlarını iyileştirdiğini bulmuştur.

İnsülin Pompası İle Elde Edilen Sonuçlar Daha Kötü

Gebeliğin ilk üç ayında HbA1c ve hedef glukoz değerinde geçirilen zaman, her iki grupta da benzerdir. 34 haftaya varınca HbA1C, günlük çoklu enjeksiyon grubunda taban çizgisinden 0.55 puan daha düşükken, insülin pompası kullanıcılarında sadece 0.32 puan düşüktür (P = 0.001).

24 haftada, günlük çoklu enjeksiyon grubunun %72,1'i HbA1c hedefini %6,5'in altında tutarken, pompa kullanıcılarının %63,1'i bunu sağlayabilmiştir (p = 0,009). 34 haftada, günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının %65,1'i hedef glukoz değerini tuttururken, pompa kullanıcılarının %52'si tutturabilmiştir (P = 0,001).

Hipertansif bozukluklar, pompa grubunun %14,4'ünde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %5,2'sinde görülmüştür (P = 0.025). Neonatal hipoglisemi, pompa grubunun %31,8'inde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %19,1'inde meydana gelmiştir (P = 0.05). Pompa kullanıcılardan doğan bebeklerin yoğun bakımda bulunma sürelerinin 24 saatten daha uzun olma olasılığı da daha yüksek bulunmuştur (%44,5'e karşılık %29,6).

Bu çalışma ile gebelikte düzenli kan şekeri takibinin değeri anlaşılmış ve kullanılacak yöntem olarak günlük çoklu insülin enjeksiyonu önerilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Feig DS, et al. Pumps or Multiple Daily Injections in Pregnancy Involving Type 1 Diabetes: A Prespecified Analysis of the CONCEPTT Randomized Trial. Diabetes Care. 2018 Dec;41(12):2471-2479.a

Akut Flasit Miyelit Daha İyi Tanımlanabilir Mi?

16 Nisan 2019

Akut flasit miyelit (AFM), klinik spektrumu ve ilişkili patojenleri kısmen tanımlanmış, çocuklarda ortaya çıkan çocuk felci benzeri bir hastalıktır. Vaka tanımı, kasıtlı olarak tüm potansiyel AFM vakalarını yakalamak için epidemiyolojik sürveyansı da kapsamaktadır. Kısıtlayıcı, homojen bir alt popülasyonun tanımlanmasının, ortaya çıkan bu hastalığı anlamamıza yardımcı olması beklenmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin (CDC) AFM vaka tanımının olası alternatif tanıları ne derece içerdiğini ve araştırma çalışmalarına dahil etmek için AFM'nin biyolojik homojenliğini zenginleştiren bir vaka tanımının uygunluğunu değerlendirmeyi amaçladılar.

Çalışmada CDC vaka tanımı kullanılarak 2012 ve 2016 yılları arasında AFM tanısı almış 18 yaşından küçük çocukların retrospektif vaka analizi gerçekleştirildi. AFM'nin CDC vaka tanımına dayalı olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'dan alınan hastalar Grup1; şüpheli AFM'nin değerlendirilmesi için Johns Hopkins Transvers Miyelit Merkezine başvuran hastalar Grup2 olarak adlandırıldı. Tanımlanabilir alternatif tanıları olan olguları tanımlamak için hastaların kayıtları ve görüntüleme verileri 3 nörolog tarafından eleştirel olarak incelendi ve geri kalan hastalar kısıtlayıcı AFM'li (rAFM) olarak tanımlandı. Klinik özellikler, rAFM'li olgular ile alternatif tanıları olanlar arasında karşılaştırıldı ve bu AFM gruplarını ayırt eden bir olgu tanımlaması yapıldı. Bu tanımlamanın puanlayıcılar arası güvenilirliği, bir dördüncü nörolog tarafından bir vaka alt grubu için doğrulandı. Çalışmadaki veri analizleri Mayıs 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasındaki vakalar ile sınırlandırıldı.

Daha Kısıtlayıcı Bir Tanım Mümkün

CDC'nin AFM vaka tanımına uyan ve dahil edilen 45 hastanın, yaş ortalaması 6,1’di. Bunların 27’si (%60) erkek, 37'si (%82) beyaz, 3'ü (%7) Asya kökenli, 1'i (%2) İspanyol ve 4'ü (%9) karışık ırk/etnik kökenliydi. Dahil edilen hastalardan 34'ü rAFM olarak sınıflandırıldı ve 11 tanesinde ise transvers miyelit, diğer demiyelinizan sendromlar, omurilik inmesi, Guillain-Barre sendromu, Chiari I myelopati ve menenjit dahil alternatif tanılar saptandı. Gruplar arasında farklılık gösteren faktörler temel olarak zayıflık asimetrisi, alt motor nöron belirtileri, önceki viral sendrom, saatlerce veya günlerce sürebilen semptomlar, duyusal defisitlerin yokluğu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularıydı. Yapılan çalışma ile incelenen popülasyonda yeni bir vaka tanımı geliştirildi ve bu tanım ile rAFM grubu güvenilir bir şekilde tanımlanabildi.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışma bulgularının, rAFM'nin tanımının gelecekteki araştırma çalışmalarına katılım kriterleri için bir plan oluşturduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew J. Elrick, Eliza Gordon-Lipkin, Thomas O. Crawford et al. Clinical Subpopulations in a Sample of North American Children Diagnosed With Acute Flaccid Myelitis, 2012-2016, JAMA Pediatr. 2018.

İBH’de Prostat Kanseri Riski Oluşur Mu?

16 Nisan 2019

Yeni bir çalışmaya göre, inflamatuar barsak hastalığı (İBH) olan erkekler, İBH olmayan erkeklere göre prostat kanseri geliştirme riski açısından klinik olarak anlamlı bir şekilde dört ila beş kat daha fazla risk altındadır.

Epidemiyolojik araştırmalar İBH ile prostat kanseri gelişim riski açısından bir ilişki olduğunu göstermiştir, ancak bu ilişki prostat spesifik antijen (PSA) kullanıma girdikten sonra incelenmemiştir. Bu sebeple toplanan bir ABD’li araştırma grubu, bu ilişkiyi incelemeye karar verilmiştir.

Çalışma ekibi 1996-2017 yılları arasında tıp merkezlerinde prostat kanseri taraması yapılan 1033 erkek İBH hastasını, İBH'ı olmayan 9306 kontrolle karşılaştırdı. On yıllık prostat kanseri insidansı İBH'lı erkeklerde %4,4 iken bu oran kontrollerde %0.65 olarak hesaplandı (tehlike oranı (HR) 4.84; P<0.001). Klinik olarak anlamlı prostat kanseri içinse insidans, sırasıyla %2.4 ve %0.42 idi (HR, 4.04; P<0.001).

Riskte Önemli Bir Artış Görüldü

Yürütülen bu çalışma, tek bir akademik tıp merkezini içeren ve 1996'dan 2017'ye kadar yapılan retrospektif ve eşleştirilmiş bir kohort çalışmasıydı. İBH'lı erkek hastalar (vakalar = 1033), İBH'ı olmayan erkeklerle (kontroller = 9306) 1:9 oranında rastgele eşleştirildi. Tüm hastalara en az bir prostat spesifik antijen (PSA) tarama testi uygulandı.

İBH'lı erkekler, 55 yaşlarından itibaren İBH'sız erkeklerden daha yüksek ortalama PSA düzeylerine sahipti. Yani İBH olan erkeklerde sistemik tedavi gerektiren prostat kanseri riski önemli oranda artış gösteriyordu. Araştırmacılar, her şey yolundaymış hissi veren inflamatuar barsak hastalığı olan bir erkektekiyüksek PSA'nın sadece bağırsak iltihabından geldiğinin varsayılmaması ve hastanın prostat kanseri için kontrol edilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Burns JA, et al. Inflammatory Bowel Disease and the Risk of Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Dec 4. pii: S0302-2838(18)30938-2. doi: 10.1016/j.eururo.2018.11.039. [Epub ahead of print]

Uzun Dönem Sebze ve Meyve Tüketimi İle Kognitif İşlev İlişkisi

15 Nisan 2019

Diyetin yaşa bağlı kognitif işlevdeki rolü, gün geçtikçe daha fazla ilgi çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Diyet ve kognitif işlev arasındaki ilişki hakkındaki geçmiş çalışmalar, muhtemelen küçük örneklem büyüklükleri, sınırlı diyet bilgisi ve daha kısa takip süreleri nedeniyle tutarsız sonuçlar vermiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, uzun dönem sebze ve meyve tüketiminin geç yaşam subjektif kognitif işlev (SCF) ile olası ilişkisi değerlendirilmiştir. Ispanak ve marul gibi yeşil yapraklı sebzeler; brokoli, karnabahar, lahana, lahana turşusu ile Brüksel lahanası gibi sebzeler ve domates, domates suyu, domates sosu, havuç, patates/tatlı patates, kabak, ve ıspanak gibi karotenoid bakımından zengin gıdalar değerlendirilen spesifik yiyecekler arasındadır.

Çalışmada, 1986'da ortalama 51 yaşında olan 27.842 erkek arasında, sebze ve meyve tüketiminin gelecekteki SCF ile ilişkisini incelemek için multinomial lojistik regresyon kullanılmıştır. Ortalama diyet alımı, 2002'ye kadar her 4 yılda bir toplanan 5 gıda sıklığı anketinden hesaplanmıştır. SCF skoru, 6 maddelik bir anket kullanılarak iki kez (2008 ve 2012) değerlendirilmiş; geçerlilik APO ε4 genotip ile güçlü ilişkiler tarafından desteklenmiştir. Bu anketlerden elde edilen iki puanın ortalaması iyi, orta ve kötü SCF olarak sınıflandırılmıştır.

Daha Fazla Meyve – Sebze, Daha Fazla Bilişsel İşlev

Toplam sebze, toplam meyve ve meyve suyunun daha yüksek alımlarının her biri, major diyet dışı faktörleri ve toplam enerji alımı kontrol edildikten sonra, orta veya zayıf SCF oranlarının düşük olmasıyla anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Toplam meyve alımı ile ilişkinin, ana diyet faktörleri için ayarlamalar yapıldıktan sonra zayıf olduğu görülmüştür. Bu modelde, sebze alımı için çok değişkenli olasılık oranları (%95 güven aralığı) (en üste karşı en alt seviye), orta dereceli SCF için 0,83 (0,76-0,92) ve zayıf SCF için 0,66 (0,55-0,80) bulunmuştur. Portakal suyu için, <1 porsiyon/ay alım miktarına kıyasla günlük tüketim, oldukça düşük SCF oranlarıyla ilişkilendirilmiştir (0,53 [0,43-0,67]). SCF değerlendirmesinden 18 ila 22 yıl önce daha fazla sebze ve meyve tüketimi, daha fazla proksimal alımdan bağımsız olarak düşük SCF oranlarıyla ilişkili bulunmuştur.

Araştırmacılar bulguların, sebze, meyve ve portakal suyu tüketiminin SCF üzerindeki uzun dönem faydalı rolünü desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yuan et al. Long-term intake of vegetables and fruits and subjective cognitive function in US men, Neurology January 01, 2019; 92 (1).

Doğa Dostu Diyetlerle Daha Sağlıklı Yaşam

11 Nisan 2019

Yiyecek üretimi iklim değişikliğinin önemli bir sebebi olduğundan, Tulane ve Michigan Üniversitesi'nden araştırmacılar, Amerikalıların günlük diyet seçimlerinin etkileri hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışmışlardır. Yiyecek üretimi ile ilgili sera gazı emisyonları hakkında geniş bir veri tabanı oluşturmuş ve insanlara 24 saat boyunca ne yediklerini soran bir anket yapmışlardır. Çalışmada 16.000’den fazla kişiden gelen veri toplanmıştır.

Araştırmacılar, diyetleri, tüketilen her 1000 kalori başına sera gazı emisyonu miktarına göre sıralamış ve bunları beş gruba ayırmışlardır. Daha sonra, ABD Sağlıklı Beslenme Endeksi kullanılarak, her bir diyette tüketilen gıdaların besin değerini, federal bir diyet kalitesi ölçüsü olarak değerlendirmiş ve diğer önlemler üzerindeki en düşük etkiye sahip grupları karşılaştırmışlardır

Protein Miktarı Arttıkça Karbon Ayak İzi Büyüyor

Çalışmada en düşük karbon ayakizi grubundaki Amerikalıların, sağlıklı bir diyetle beslendiği belirlenmiştir. Bununla birlikte, bu diyetler ayrıca sağlıklı olmayan, yani şekerler ve rafine tahıllar gibi bazı düşük emisyonlu maddeleri de içermektedir. Ayrıca, muhtemelen et ve süt alımının düşük olmasından dolayı bu kişilerin demir, kalsiyum ve D vitamini gibi önemli değerlerinde eksiklik olduğu görülmüştür.

En yüksek etki grubundaki diyetlerin, en düşük etki grubundakilerin ortaya çıkardığı emisyondan beş kat daha fazla emisyona sebep olduğu bulunmuştur. En yüksek etkili diyetlerin, düşük etkili diyetlere göre 1000 kalori başına daha fazla miktarda et (sığır eti, dana eti, domuz eti ve av hayvanı), süt ve katı yağ içerdiği görülmüştür. Genel olarak, yüksek etkili diyetler, toplam proteinlerde ve hayvansal protein gıdalarında daha fazla yoğunlaşmıştır.

Araştırmacılar, araştırmanın halkın ve politika yapıcıların diyet kalitesini arttırmanın çevreye de yardımcı olabileceğini anlamalarına yardımcı olacağını ummaktadırlar. Araştırmacılara göre hem daha sağlıklı diyetlere sahip olunabilir hem de gıda kaynaklı emisyonlar azaltılabilir. Bunun için gıdaların diyetten tamamen çıkarılması gerekmemektedir. Örneğin, diyetteki kırmızı et miktarı azaltılarak ve kırmızı et yerine tavuk, yumurta veya fasulye gibi diğer proteinli yiyecekler tüketilerek hem daha sağlıklı bir beslenme hem de karbon ayak izinde azalma sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tulane University. "Lower-carbon diets aren't just good for the planet, they're also healthier." https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190124084758.htm

Araştırmacılar Alzheimer Hastalığını Tahmin Etmek İçin MRG Kullanıyor

11 Nisan 2019

Alzheimer hastalığı, hafıza ile düşünme becerilerini yok eden, ilerleyici ve geri döndürülemez bir beyin hastalığıdır. Alzheimer hastalığı, dünyadaki en yaygın bunama nedenidir ve küresel olarak (özellikle ABD'de) bu hastalıktan muzdarip nüfusun artacağı ön görülmektedir. Ulusal Sağlık Enstitüsüne göre günümüzde bu hastalık 5,5 milyon Amerikalıyı etkilemektedir.

Yeni ilaç tedavileri geliştirildikçe, bu ilaçlardan yararlanacak hastalıkları daha erken tanımak daha önemli hale gelmektedir.  Alzheimer hastalığı riski yüksek olan bir varyant olan APOE4 gen testleri ve bilişi (kognisyon) ölçmek için kullanılan standart anketler gibi yaygın öngörücü modeller sınırlamalara sahiptir. Bu testler ileride bu hastalığa yakalanma ihtimali olan sağlıklı bireylerin tanınabilmesini sağlamaktadır.

Difüzyon tensör görüntüleme (DTI) kullanılarak beynin MRG incelenmesi, demans riskinin analizi için umut verici bir seçenektir. Bu testler beynin beyaz maddesinin durumunu değerlendirir. DTI, fraksiyonel anizotropi de dahil olmak üzere farklı beyaz madde bütünlüğü ölçümleri sağlar, su moleküllerinin beyaz madde yolakları boyunca nasıl hareket ettiğini ölçen bir ölçümdür. Daha yüksek bir fraksiyonel anizotropi değeri, suyun yolak boyunca daha düzenli bir şekilde hareket ettiğini gösterirken; daha düşük bir değer de yolakların zarar görebileceği anlamına gelmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, normal biliş ya da hafif bilişsel bozulma veya Alzheimer demansa sahip kişilerde, kontrollere kıyasla DTI farklılıklarını ölçmüşlerdir. Hastalığın ilerlemesine odaklanan büyük ve çok bölgeli bir çalışma olan Alzheimer Hastalığı Nöro-Görüntüleme Girişimi'nden alınan 61 kişi üzerinde beyin DTI muayeneleri yapmışlardır.

%95 Doğru Tahmin Oranı

Çalışmada incelenen hastaların yaklaşık yarısı Alzheimer hastalığına yakalanmış ve bu hastaların beyinlerinde ölçülebilir DTI farklılıkları tespit edilmiştir. Hastalığa yakalanan insanların, yakalanmayanlara göre daha düşük fraksiyonel anizotropiye sahip olduğu görülmüştür. Ayrıca bazı ön beyaz madde yolaklarının istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır.

Araştırmacılar, fraksiyonel anizotropi değerlerini ve diğer ilişkili beyaz madde bütünlüğü ölçütlerini kullanarak, Alzheimer hastalığına yakalanacağını tahmin etmede %89 doğruluk elde etmişlerdir. Mini-mental State Muayenesi ve APOE4 gen testinin %70-71 civarında doğruluk oranına sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda yeni yöntemin potansiyeline dikkat çeken araştırmacılar, çalışmadaki katılımcılarının yaklaşık 40'ında beyaz madde yolaklarının daha ayrıntılı bir analizini yaparak %95’lik doğruluk oranı yakalamayı başarmışlardır.

Araştırmacılar, yaklaşımın rutin klinik kullanım için hazır olmadan önce daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir. Sonuçların Alzheimer hastalığı için risk altındaki kişilerin tanı çalışmalarında DTI'nın gelecekteki rolüne işaret ettiğini aktarmışlardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Brain Imaging May Help Predict Dementia Years Before Symptoms - Medscape - Nov 29, 2018.

İş Yükü Fazlalığı Kadınlara Kilo Aldırıyor

10 Nisan 2019

Günümüzde, iş hayatının stresinin sağlığımız üzerindeki olumsuz etkileri ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. İsveç’te 3800’den fazla katılımcıyla yapılan yeni bir çalışmaya göre iş yükü fazlalığının kadınların kilo almasında bir rol oynadığı görülmüştür.

İsveç’te toplum bazlı yapılan bu çalışmaya 3872 çalışan dahil edilmiştir. Çalışmadaki kadın ve erkekler, 20 yıl boyunca üç kez teste tabi tutulmuş ve 30 ila 50 yaş arasında veya 40 ila 60 yaşları arasında iki grupta takip edilmişlerdir.

İş yoğunluğu seviyesini tahmin etmek için, katılımcılara çalışma hızları, psikolojik baskılar, görevleri için yeterli zaman olup olmadığı ve onlara gelen işle ilgili taleplerin ne sıklıkla çelişkili olduğu sorulmuştur. İş yerinde kontrol ile ilgili sorular, yeni bir şeyi ne sıklıkla öğrendikleri, işin hayal gücü mü yoksa ileri beceriler mi gerektirdiği ve cevap veren kişinin kişisel olarak ne yapacağını ve nasıl yapacağını seçebildiğine karar verip veremediği gibi konular ele alınmıştır.

Kadınlar Daha Fazla Etkilendi

Sonuçlar, yaptıkları işte düşük kontrol derecesine sahip olan katılımcıların, çalışma süresince %10 veya daha fazla bir ağırlık artışı ile önemli ölçüde kilo aldıklarını göstermiştir. Bu durum hem kadınlar hem de erkekler için geçerlidir. Öte yandan, çok sayıda iş talebine uzun süre maruz kalmak sadece kadınlar üzerinde etki göstermiştir. Yüksek beklentiler altında çalışan kadınların yarısından fazlasında, 20 yılda önemli bir kilo artışı olmuştur. Bu kilo artışının, düşük beklentiler altında çalışan kadınlardan %20 daha fazla olduğu saptanmıştır.

Araştırmacılar altta yatan sebepleri araştırmamakla birlikte, kadınların etkilenmesinin sebebinin iş yerindeki yüksek beklentilerin üstüne evlerinde aldıkları ağır sorumlulukların da etkili olabileceğini düşünmüşlerdir. Bu durum kadınlar için egzersiz yapmak ve sağlıklı bir hayat yaşamak için zaman bulmayı zorlaştırdığından, kilo artışı ile bağdaştırılmıştır.

Akademik bir eğitim almış veya eğitim görmemiş olmanın çalışma sonuçları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görülmüştür. Diyet kalitesi veya diğer yaşam tarzı faktörlerinin de herhangi bir etkisi kanıtlanamamıştır. Bununla birlikte, diyet alımı ile ilgili bilgiler katılımcılardan geldiği için olası bir yanlış yönlendirme ihtimali düşünülmüştür.

İşle ilgili strese bağlı problemler göz önüne alındığında, yürütülen bu çalışmanın halk sağlığı açısından da önemli olduğu görülmektedir. Araştırmacılar, strese duyarlı grupların ve işle ilgili stresi azaltma çalışmalarının belirlenmesinin, sadece kilo alımında değil, aynı zamanda kardiyovasküler hastalık ve diyabet gibi kronik hastalıklarda da riski azaltabileceğini düşünmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sofia K. et al. Occupational stress is associated with major long-term weight gain in a Swedish population-based cohort. International Archives of Occupational and Environmental Health, 2018; DOI: 10.1007/s00420-018-1392-6

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

Olası REM Uykusu Davranış Bozukluğu İçin Risk Faktörleri

03 Nisan 2019

REM uykusu, uykunun rüya halidir. Normal REM uykusu sırasında beynimiz, kaslarınızın hareket etmesini önlemek için sinyaller gönderir. Ancak, REM uyku davranışı bozukluğu olan kişilerde bu sinyaller bozulmuştur. Bir kişi bağırmak, kollarını savurmak, yumruk atmak, tekmelemek şeklinde kendine veya uyku partnerine zarar verecek şekilde sesli veya eylemsel şiddet içeren rüyalar görebilir.

REM uyku davranış bozukluğu hakkında hala çok fazla şey bilinmese de, ilaçlardan kaynaklanabileceği veya Parkinson hastalığı, Lewy cisimcikli demans veya çoklu sistem atrofisi gibi başka bir nörolojik durumun erken bir işareti olabileceği düşünülmektedir. Bu uyku bozukluğuna bağlı yaşam tarzı ve kişisel risk faktörlerini belirlemek, gelişme ihtimalini azaltmanın yollarını bulmaya yardımcı olacaktır.

Yapılan yeni bir çalışmada, 30.097 kişilik bir ulusal kohortta idiyopatik REM uyku davranışı bozukluğunun (RBD) sosyodemografik, sosyoekonomik ve klinik ilişkileri değerlendirildi.

Çalışma için, “Canadian Longitudinal Study on Aging” çalışmasının bir parçası olan 45-85 yaş arası kişiler incelendi. Katılımcılar, Olası RBD (pRBD) için %94 özgüllük ve %87 duyarlılığa sahip bir anket olan “REM Uyku Davranışı Bozukluğu Tek Soru Taraması” ile tarandı. Tanısal doğruluğu arttırmak için, apne veya non-REM parasomnia (genç başlangıçlı pRBD) için pozitif taramalar ve hasta tarafından bildirilen bunama veya Parkinson hastalığı çalışmanın dışında tutuldu. Kesitsel olarak bir dizi sosyodemografik, yaşam tarzı ve ruh sağlığı değişkeni analiz edildi. Potansiyel korelasyonlar çok değişkenli lojistik regresyon ile değerlendirildi.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

30.097 katılımcının 958'inde (%3,2) pRBD olduğu tespit edildi. Erkek cinsiyeti (olasılık oranı 2,09) ve düşük eğitim (olasılık oranı 0,95) pRBD ile ilişkiliydi. PRBD'ye sahip katılımcılar daha fazla sigara içiyordu (paket/yıl olasılık oranı 1,01) ve ılımlı-ağır içiciler olma olasılıkları daha yüksekti (olasılık oranı 1,25). PRBD ile depresyon için hasta tarafından bildirilen antidepresan tedavisi (olasılık oranı 2,77), psikolojik stres (olasılık oranı 1,61), ruhsal hastalık (olasılık oranı 2,09) ve travma sonrası stres bozukluğu (olasılık oranı 2,68) arasında güçlü bir ilişki vardı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, daha önce bildirilen pRBD ve sigara içme, düşük eğitim ve erkek cinsiyet arasındaki ilişkileri desteklediğini ve daha önce alkol kullanımı ve psikolojik sıkıntı ile bildirilmemiş ilişkiler bulduğunu belirttiler. PRBD için risk faktörlerinin, daha önce nörodejeneratif sinükleinopatiler için tanımlananlardan farklı olduğunu aktardılar ve bulgularının bu hastalığın daha iyi anlaşılıp, yeni tedavi olanakları sağlamasını umduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Chun Yao, Seyed-Mohammad Fereshtehnejad, Mark R. Keezer, Christina Wolfson, Amélie Pelletier, Ronald B. Postuma. Risk factors for possible REM sleep behavior disorder A CLSA population-based cohort study, Neurology, 2018.

Demansı Tespit Etmek için Kısa Bilişsel Testler Ne Kadar Güvenli?

02 Nisan 2019

Demans, yaşlanan dünya nüfusu için her geçen gün daha önemli bir toplumsal sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden bu hastalığa erken, hızlı ve kolay bir şekilde tanı koymak klinisyenler için önemlidir. Öte yandan bu amaçla kullanılan kısa bilişsel değerlendirmelerin yanlış pozitif ve yanlış negatif demans sınıflamasına neden olabileceği de bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yanlış sınıflandırma belirleyicilerini, Mini-Zihinsel Durum Muayenesi (MMSE), Hafıza Bozukluğu Taraması (MIS) ve hayvan isimlendirme testi (AN) olmak üzere 3 kısa bilişsel değerlendirme ile tanımlamayı amaçlamışlardır.

Çalışmaya referans standardı olarak, düzeltilmiş demans tanısı (DSM-III-R ve DSM-IV kriterleri) ile tanı almış hastalardan oluşan, nüfus temelli ABD Yaşlanma, Demografi ve Hafıza Çalışması'ndan 824 yaşlı birey dahil edilmiştir. MMSE (kesim noktası <24), MIS (kesim noktası <5) ve AN (kesim noktası <9) ile yanlış negatif, yanlış pozitif ve genel yanlış sınıflandırma belirleyicileri çok değişkenli fraksiyonel polinomial regresyon modellerinde ayrı ayrı analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen yirmi iki aday belirleyici, sosyodemografik, demans risk faktörleri ve potansiyel test yanlılığı etkenlerine sahiptir.

Huzur Evinde İkamet Etmek Sonuçları Etkiliyor

Araştırmacılar yaptıkları analizde, 301 (%35,7) katılımcıda en az bir değerlendirme ile yanlış sınıflandırma gerçekleşirken, sadece 14 (%1,7) katılımcıda 3 değerlendirme ile de yanlış sınıflandırılma yapıldığını tespit etmişlerdir. Her 3 değerlendirme tarafından yanlış sınıflandırma yapılan hastalar incelendiğinde, bu hastalarda farklı belirleyici paternlerin varlığı tespit edilmiştir.

Eğitim yılları, MMSE ile daha yüksek yanlış-negatifleri ve daha düşük yanlış-pozitif oranlarını öngörmekte iken; huzurevinde ikamet etmek, AN ile daha düşük yanlış-negatifleri ve daha yüksek yanlış-pozitifleri öngörmektedir.

Değerlendirmeler arasında yanlış negatifler, tutarlı bir şekilde en çok bildiren kaynaklı zayıf belleğin yokluğuyla tahmin edilmiştir. Yanlış pozitifler, en çok yaş, bakım evi ve Kafkas dışı etnik köken ile tahmin edilmiştir(hepsi en az 2 modelde). Tüm değerlendirmelerde genel yanlış sınıflandırma için tek tutarlı tahmin edici, yetersiz puanlanmış, bildirici bazlı belleğin yokluğudur.

Demansın, genellikle teste özgü önyargılar ve kabuller nedeniyle kısa bilişsel değerlendirmeler kullanılırken sıklıkla yanlış sınıflandırıldığının altını çizen araştırmacılar, kesin demans tanısı için hastaların ayrıntılı incelenmesinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Janice M. Ranso et al. Predictors of dementia misclassification when using brief cognitive assessments, Neurology Clinical Practice 2018.

Genetiği Değiştirilmiş Ev Bitkileri Evdeki Havayı Temizleyebilir

01 Nisan 2019

Günümüzde ev içi havada alerjenleri ve toz parçacıklarını uzak tutmak için HEPA hava filtreleri kullanılmaktadır. Bununla birlikte bazı tehlikeli bileşikler bu filtrelerde takılmayacak kadar küçüktür. Klorlu suda küçük miktarlarda bulunan kloroform veya benzinin bileşeni olan benzen gibi küçük moleküller evde su kaynattığımızda veya araçlarımızı eve yakın park ettiğimizde evlerimizde zamanla birikir. Yapılan önceki çalışmalar hem benzen hem de kloroformun uzun süreli maruziyetini kanserle ilişkili olduğunu göstermiştir. Gelişmiş ülkelerin kentsel ev içi havası genellikle formaldehit, benzen ve kloroform gibi uçucu organik kanserojen madde ile kirlenir. Bu nedenle evlerde VOC'lerin temizlenmesi için pratik ve sürdürülebilir bir teknolojiye ihtiyaç vardır.

Vücudumuzda 2E1, benzeni fenol adlı bir kimyasal haline ve kloroformu karbon dioksit ve klorür iyonlarına dönüştürür. Fakat 2E1 karaciğerlerimizde bulunur ve alkol içtiğimizde aktifleşir. Bu nedenle havadaki kirleticileri işlememize yardımcı olamaz.

Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, kloroform ve benzeni ortamdaki havadan uzaklaştırmak için, insanlar dahil tüm memelilerde bulunan sitokrom P450 2E1 veya kısaca 2E1 adlı proteini kullanmaya karar verdiler.  Bilim insanları bu reaksiyonu insan vücudunun dışında, 'yeşil karaciğer' kavramının bir örneği olan bir bitkide gerçekleştirmeyi düşündüler. Bitkiler besinlerini üretmek için karbondioksit ve klorür iyonlarını ve hücre duvarlarının bileşenlerini yapmak için fenol kullandıklarından 2E1, bitki için de faydalı olacaktı. Araştırmada bu amaçla yaygın bulunan bir ev bitkisinin (salon sarmaşığı) genetiği değiştirildi.

Araştırmacılar, 2E1'in farklı bir formunu yapmak için talimatlar veren genin sentetik bir versiyonunu yaptılar. Daha sonra her hücrede bu genin proteininin eksprese edilmesi için gen salon sarmaşığının içine yerleştirildi. Modifiye edilmiş bu bitki, bu bileşikleri bitkilerin kendi büyümelerini desteklemek için kullanabilecekleri moleküllere dönüştüren 2E1’i eksprese etmeyi başardı.

6 Günde Kloroform Tamamen Ortadan Kayboldu

Araştırmacılar daha sonra genetiği değiştirilmiş bitkilerin normal salon sarmaşıklarına kıyasla kirletici maddeleri havadan ne kadar temizleyebileceğini test ettiler. Her iki bitki türü de cam tüplere kondu ve her bir tüpe benzen veya kloroform gazı eklendi. 11 gün boyunca, her bir kirleticinin konsantrasyonunun her tüpte nasıl değiştiği takip edildi.

Genetiği değiştirilmemiş bitkiler için, her iki gazın konsantrasyonu zamanla değişmedi. Ancak, modifiye edilmiş bitkilerin olduğu tüplerde kloroformun konsantrasyonu, üç gün sonra %82 oranında azaldı ve altıncı günde neredeyse tespit edilemez düzeye geldi. Benzer şekilde; benzen konsantrasyonu da genetiği değiştirilmiş bitki şişelerinde azaldı. Sekizinci güne kadar, benzen konsantrasyonu yaklaşık %75 oranında düştü.

Araştırmacılar, kirletici seviyelerindeki bu değişiklikleri tespit etmek için, evlerde bulunanlardan çok daha yüksek kirletici konsantrasyonları kullandılar. Ancak, aynı zaman dilimi içerisinde ev seviyelerinin daha hızlı olmasa da benzer şekilde düşmesini bekliyorlar. Transgenik bitkiler kullanan biyofiltrelerin, uçucu organik kanserojen maddeleri ev havasından uygun oranlarda çıkarabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Long Zhang, Ryan Routsong, Stuart E. Strand. Greatly Enhanced Removal of Volatile Organic Carcinogens by a Genetically Modified Houseplant, Pothos Ivy (Epipremnum aureum) Expressing the Mammalian Cytochrome P450 2e1 Gene. Environmental Science & Technology, 2018.

Probiyotik Kullanımı Antibiyotik Reçete Edilmesini Azaltabilir

29 Mart 2019

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'ne (CDC) göre, ABD'de yılda iki milyon antibiyotik dirençli enfeksiyon vakası görülmektedir ve bu vakaların 23.000 tanesi ölümle sonuçlanmaktadır. Uzmanlara göre antibiyotik direnci ile en etkin mücadele stratejisi antibiyotik kullanımını azaltmaktır.

Probiyotik kullanımının yararlarını araştıran bir çalışmada probiyotiklerin kullanımı, bebeklerde ve çocuklarda antibiyotik tedavisine olan ihtiyaçta azalmayla ilişkili bulundu. Bu yeni çalışma, Uluslararası Bilimsel Probiyotikler ve Prebiyotikler Derneği tarafından desteklendi ve çalışmada inceleme kapsamında on iki araştırmanın sonuçları bir araya getirildi.

Çalışmada, günlük sağlık takviyesi olarak probiyotik alan bebeklere ve çocuklara %29 oranında daha az antibiyotik reçete edildiği saptandı. Analiz sadece en yüksek kalitedeki çalışmalarla tekrarlandığında, bu oran %53'e yükseldi. İncelenen bu araştırmalarda probiyotik olarak Lactobacillus ve Bifidobacterium suşları kullanıldı.

Bulgular Tıpta Probiyotiklerin Konumunu Değiştirebilir

Araştırmacılar bulguların, antibiyotik kullanımını azaltmanın potansiyel bir yolunun, düzenli olarak probiyotik kullanımı olabileceğini işaret ettiğini aktardılar. Probiyotiklerin tüketilmesinin, bazı yaygın akut solunum ve gastrointestinal enfeksiyon türlerinin sıklığını, süresini ve şiddetini azalttığına dair kanıtların zaten mevcut olduğunu; asıl sorunun, "Bu azalmanın antibiyotiklerin azalan kullanımıyla ilişkili mi?" olduğunu vurguladılar ve yaptıkları çalışma ile arada bir ilişki olduğunu gösterdiler.

Araştırmacılar ayrıca sürekli olarak probiyotik kullanımının antibiyotik reçetelerinde genel bir azalmayla ilişkili olup olmadığını görmek için, her yaşta ve özellikle yaşlılarda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğuna dikkat çektiler. Eğer bu ilişki gösterilebilirse, bu durumun genel tıpta probiyotiklerin kullanımı üzerinde büyük bir etkiye sahip olabileceğini belirttiler.

Probiyotiklerin, özellikle solunum yolundaki ve sindirim sistemindeki enfeksiyonlarla mücadeleye nasıl yardımcı olduğunun hala tam olarak netleştirilemediğini söyleyen araştırmacılar, diğerlerinin yanı sıra, probiyotiklerin patojen inhibitörü üretimi, bağışıklık düzenlemesi gibi birçok potansiyel mekanizma olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar, probiyotiklerin bu etkilerini tam olarak nasıl gösterdiklerini bilmediklerinin altını çizseler de insan bağışıklık sisteminin gastrointestinal sistemde yoğun yerleşimi nedeniyle, sağlıklı bakterileri sindirmenin bağırsak enfeksiyonlarına bağlı bakteriyel patojenleri rekabetçi bir şekilde dışlayabileceğini ve bağışıklık sistemini başkalarıyla savaşmaya yönlendirebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Karen Taber, “Probiotic Use May Reduce Antibiotic Prescriptions, Researchers Say” Georgetown University Medical Center, September 14, 2018

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image