Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Akciğer Kanserinde Erken Tanı İçin Yeni Bir Yöntem

14 Şubat 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) genellikle ölümcül bir durumdur, çünkü çoğu vaka ileri evrelere kadar teşhis edilemez ve teşhis edildikleri zaman ise cerrahi girişim artık mümkün değildir. Bu sebeple son zamanlarda yapılan çalışmalar erken tanı şansı üzerine odaklanıyor.

Sistemik tedavideki ilerlemelere rağmen, rezeke edilemeyen KHDAK tanısı konmuş hastalar için beş yıllık sağkalım oranı %10'dan azdır. Cerrahi rezeksiyon ve potansiyel tedavi hala mümkün olduğunda, yani Evre I ve II'de, KHDAK tanısı konma oranları artarsa dünya çapında KHDAK mortalitesi önemli ölçüde azaltılabilir. Yeni yapılan bir araştırmada EFIRM (Electric Field Induced Release and Measurement) teknolojisi kullanılarak erken tanı şansı arandı. Bu teknoloji son yıllarda noninvaziv sıvı biyopside en heyecan verici gelişmedir. Erken evre akciğer kanseri hastalarını bir kan veya tükürük testi ile tespit etme potansiyeli olan düşük maliyetli bu yöntem sayesinde, dünya çapında her yıl on binlerce insan kurtarılabilir.

Plazma Örneğiyle Tanı Mümkün Oldu

Daha önce, aynı araştırma ekibi EFIRM teknolojisini kullanarak geç evre KHDAK hastalarından alınan kan örneklerinde EGFR mutasyonunu (L858R ve Exon 19del) başarıyla ölçmüşlerdi. Bu çalışmada, mutasyonların erken evre hastalığı olan hastalardan alınan örneklerde bulunup bulunamayacağını araştırdılar.

Araştırmacılar, radyografik olarak belirlenen pulmoner nodülleri olan 248 hastanın plazma örneklerini topladılar. Bunlardan 44'ünde Evre I veya Evre II KHDAK tanısı kondu. EFIRM, 12 örnekten 11'inde p.L858R mutasyonunu ve 9 örnekten 7'sinde Exon 19del mutasyonunu saptamayı başardı. Yani yüzde 90'ın üzerinde duyarlılık ve yüzde 80 özgüllük ile sonuçlanmış oldu.

Araştırmacılar, bir bireyin plazmasındaki EGFR mutasyonlarını saptamanın, hastanın kanser olduğunu öngörmek için doğrudan kanıt sunmadığını vurgulamaktadır. Gelecekteki çalışmalarında, dolaşımda bir EGFR mutasyonunun bulunup bulunmadığının herhangi bir tahmini değere sahip olup olmadığını araştıracaklarını belirttiler. Günümüzde, biyopsi materyalinin bulunmadığı hastalarda sıvı biyopsi ile EFIRM uygulaması, tedavi seçimine rehberlik etmek için yararlı olabilir.

Araştırma ekibi yeni çalışmalarla analiz edilen mutasyonların sayısını ve hassasiyetini artırmak ve kitlesel taramayı kolaylaştırmak için süreci otomatikleştirmek adına çalışmaya devam ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wei F, et al. Electric Field–Induced Release and Measurement Liquid Biopsy for Noninvasive Early Lung Cancer Assessment. The Journal of Molecular Diagnostics, 2018; DOI: 10.1016/j.jmoldx.2018.06.008

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Belirlendi

12 Şubat 2019

2018 Nobel Tıp Ödülü'nü takiben, immünoterapinin kanserde kullanımı üzerindeki ilgi hiç olmadığı kadar yüksek hale gelmiştir. Yeni yapılan çok uluslu bir çalışmada, bağışıklık yanıtının düzenlenmesinde kilit rol oynayabilecek TIM-3 adlı bir moleküle ışık tutulmuştur.

Araştırmacılar, TIM-3 proteininin baskılanmış veya inaktif olduğu zaman, bağışıklık sisteminin tamamen serbest hale geldiğini ve T hücrelerinin kontrol edilemeyecek kadar fazla aktive edildiğini ve bunun da ender görülen bir lenfoma türüne yol açtığını bulmuşlardır. Bu ender görülen lenfoma türü, deri altı pannikülit T lenfoma (LTSCP) olarak isimlendirilmiştir.

Araştırma ekibi tarafından, doğrudan TIM-3 proteinine etki eden iki mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonların, lenfositlerin yüzeyinde oluşup kanser hücrelerine saldırmalarını engellediği görülmüştür. Ayrıca, immün yanıtın aşırı aktivasyonu ile ilişkili bu lenfoma türünün, düşünüldüğünden daha yaygın olduğu bulunmuştur. Her iki mutasyon da hem Doğu Asya, Avustralya ve Polinezya kökenli bireylerde hem de Avrupa kökenli bireylerde saptanmıştır.

HAVCR2 Geninde Mutasyon

Bu çalışma, Kanadalı ekiplerin elde ettiği bulgularla başlamıştır. Çalışma ekibi tarafından, erkek ve kız kardeşte aynı nadir görülen lenfoma formu bulunmuştur. Genomlarını sıraladıktan sonra araştırmacılar, her iki hastanın da aynı mutasyonu, TIM-3'ü kodlayan ve ebeveynleri tarafından aktarılan HAVCR2 adlı bir gen üzerinde taşıdıklarını keşfetmişlerdir.

Avustralya ve Fransa'daki meslektaşları ile yapılan görüşmelerde, ekip aynı mutasyona sahip (Tyr82Cys) benzer hasta gruplarının da olduğunu fark etmiştir. Bu hastaların çoğu Doğu Asya ve Polinezya kökenli iken, Avrupa kökenli hastalarda aynı gen üzerinde başka bir mutasyon (Ile97Met) tespit edilmiştir. Toplamda 17 çocuk ve erişkin vaka incelenerek bu bilimsel yayın oluşturulmuştur.

İnsanlarda TIM-3 molekülünün rolü ve aynı zamanda bu molekülün malign bir patolojiden ziyade inflamatuar olarak yeniden ele alınması ve tedavide immünosupresif ilaçların kullanılmasının teşvik edilmesi için güçlü bir argüman oluşturmaktadır. Bu nadir lenfoma formundaki hastalar için, immun supresif tedavi ile elde edilen sonuçların, sitotoksik kemoterapiden çok daha iyi olduğu ve çok daha az yan etkiye neden olduğu gözlenmiştir.

Araştırmacılar şimdi, bağışıklık sisteminin vücudun kendisine yöneldiği bir hastalık olan lupus gibi otoimmün hastalıkları olan hastaların bazı TIM-3 işlev bozukluğuna sahip olup olmadığını araştırmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gayden T, et al. Germline HAVCR2 mutations altering TIM-3 characterize subcutaneous panniculitis-like T cell lymphomas with hemophagocytic lymphohistiocytic syndrome. Nature Genetics, 2018; DOI: 10.1038/s41588-018-0251-4

Kanser İmmünoterapisinin Etkinliğini Artırmak İçin Nitrojen

07 Şubat 2019

İmmünoterapi adı verilen, vücuttaki kanser hücrelerine saldırabilmek için T hücrelerinin kullanılması yöntemi, kanser hastalarına umut olmuştur. Ancak günümüzde hala hastaların azınlığı immünoterapiden yararlanmaktadır ve bu tedavinin etkisini artırmak için araştırmacılar yeni yollar aramaya devam etmektedir.

Etkinliği iyileştirmek için kullanılabilecek olan bir yöntem, hangi hastaların immünoterapiye cevap vereceğini ve neden bazılarının cevap vermediğini belirleyebilmek için biyolojik ve aktivite bazlı belirteçlerin geliştirilmesidir. Yeni bir çalışmada, Notre Dame Üniversitesi'ndeki araştırmacılar prostat kanseri modellerindeki tümörleri incelediğinde, bir amino asidin nitrasyonunun T hücresi aktivasyonunu ve T hücresinin kanseri öldürme yeteneğini engelleyebileceğini buldular.

Çalışmada, araştırma ekibi, myeloid türevli baskılayıcı hücreler (MDSC'ler) tarafından üretilen ve reaktif nitrojen türleri (RNS) olarak adlandırılan yüksek reaktif moleküllerin, tirozin kinaz olarak adlandırılan lenfosit spesifik proteinde (LCK) bir amino asidin nitrasyonuna neden olduğunu açıkladılar. Bu süreç T hücre aktivasyonu için çok önemlidir. Nitrasyon, proteinlerde tirozin adı verilen amino asit molekülüne özel bir kimyasal grup olan "nitro" eklenmesi işlemidir. Bu değişiklikten sonra, protein genel yapısını değiştirebilir ve böylece farklı işlevler sergileyebilir. MDSC'ler ise tüm tümörlerin yüzde 90'ından fazlasını oluşturan solid tümörlerde yaygındır.

Nitrasyon İle Etki Arttı

Prostat kanseri genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Bununla birlikte, agresif prostat kanseri vakaları için etkili bir tedavi yoktur. Amerikan Kanser Cemiyeti'ne göre, prostat kanseri, ABD'de akciğer kanserinin ardında erkekler için kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir.

Ekip, LCK proteinini aktif tutacak ve kanser hücrelerini öldürme işini yapmasına izin verecek olan nitrasyonu bloke etmek için tedavi yöntemlerini test etti. Tümör modellerini, RNS'yi sınırlı derecede nötralize edebilen bir immün kontrol noktası blokajı veya ürik asit ile tedavi ettiklerinde, modeller çok az tepki verdi.

Bu yöntemleri birleştirdiklerinde, RNS'yi baskılayabildiklerini ve sitotoksik T hücrelerini aktive edebileceklerini gördüler. Araştırmacılar, bir sonraki çalışmalar için hedeflerinin, çalışmayı genişletmek ve daha iyi prognoz için bu tip bir modifikasyonu tanıyabilen yeni antikorları araştırmak olduğunu belirttiler.

MDSC'lerin birçok solid tümörde yüksek miktarda bulunması nedeniyle araştırmacılar, prostat kanseri modellerinde bulunan sonuçların diğer solid tümörlere uygulanma olasılığının yüksek olduğunu iddia ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng S, et al. Myeloid-derived suppressor cells inhibit T cell activation through nitrating LCK in mouse cancers. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 115 (40): 10094 DOI: 10.1073/pnas.1800695115

Üçlü Negatif Meme Kanserinde Yeni Bir Tedavi Hedefi

06 Şubat 2019

Son zamanlarda araştırmacılar, agresif meme kanseri hücrelerinin, fetal meme dokusunda bulunan plastisitesi yüksek erken bir hücresel forma geri döndüğünü keşfetmişlerdir. Bu hücresel yeniden programlamanın; kanserin yeni hücre tipleri oluşturma, ilaç direnci geliştirme ve vücuttaki diğer yerlere metastaz yapma yeteneğinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir. Sox10'un bu süreçteki rolünü belgeleyen yeni bir çalışma, araştırmacıların kanser konusundaki anlayışında önemli bir dönüm noktasını temsil etmekte ve agresif meme kanserini teşhis ve tedavi etmek için yeni yollar açabileceği düşünülmektedir. Üçlü negatif meme kanserini tedavi etmekteki temel zorluk, bu kanserlerin heterojen oluşudur.

Tek bir hücreden bir fare veya insan gibi tam bir organizmaya dönüşmek için, embriyonik ve fetal hücreler hızla bölünebilir, vücut boyunca hareket edebilir ve çok sayıda farklı hücre tipine dönüşebilir. Ancak yetişkin hücrelerde bu yetenek kaybolur. Ancak bu dönüşüm yeteneği henüz anlaşılmayan nedenlerden dolayı yeniden uyandırılabilir ve hücreleri kanser hücrelerine dönüştürebilir. 

Agresif meme kanserlerinde, bu değişimin genetik programlarını düzenleyen güvenlik mekanizmalarının kaybolduğu görülmüştür. Bu nedenle hücresel plastisitenin altında yatan bu süreçler yeniden aktive olarak tümör gelişimini tetiklemektedir. 

Sox10 Tümör Gelişiminde Etkili

Yeni çalışmada araştırmacılar, kromatin adı verilen bir pakette sıkıca sarılmış fare meme hücresi DNA'larının hangi kısımlarının spesifik genleri daha erişilebilir hale getirdiğini incelemişlerdir. Kromatin analizi, hem fetal hücrelerde hem de meme tümör hücrelerinin bir alt popülasyonunda, genomun aynı alanlarının erişilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sox10 olarak adlandırılan bir ana gen düzenleyicisinin, çeşitli gelişimsel süreçleri başlatmak için DNA'ya bağlandığı görülmüştür.

Plastisitesi yüksek olan fetal hücrelerde, Sox10 için bağlanma bölgelerinin, düşük plastisiteli ve kromatini kapalı olan sağlıklı yetişkin hücrelere kıyasla çok daha açık ve erişilebilir olduğu görülmüştür.

Daha sonra ekip, Sox10'un, açık bölgelerdeki genlere bağlanarak onları aktive ettiğini, böylece meme kanserinin evrimleşme ve metastaz yapma yeteneği ile ilgili hücresel özelliklerden sorumlu olan genleri doğrudan düzenlediğini göstermiştir. Sox10'un yüksek seviyelerine sahip olan meme kanseri hücreleri hareket etme kabiliyetini elde etmiştir. Sonuçlar bu kadar dramatik bulununca, Sox10'un bu genlere bağlanmasını engellemek amacıyla bir teknik kullanıldığında, Sox10'a erişemeyen meme hücreleri tümör oluşturamamıştır.

Bu sonuçlardan yola çıkan araştırma ekibi oldukça heterojen olan üçlü negatif meme kanserinde Sox10’un iyi bir tedavi hedefi olabileceği sonucuna varmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dravis C, et al. Epigenetic and Transcriptomic Profiling of Mammary Gland Development and Tumor Models Disclose Regulators of Cell State Plasticity. Cancer Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.001

Radyoterapide Yeni Ufuklar

29 Ocak 2019

Günümüzün X-ışınlı tıbbi cihazlarında, elektronlar yaklaşık bir metre uzunluğundaki tüp benzeri bir hızlandırma yapısından geçerek, aynı zamanda ve aynı yönde boru boyunca dolaşan bir radyofrekans alanından enerji kazanmaktadır. Elektronların enerjisi daha sonra X-ışınlarına dönüştürülür. Son birkaç yıldır, PHASER adlı ekip, hızlandırıcı prototipler geliştirip test etmektedir. Bu testlerde özel prototip şekilleri ve boru içine radyofrekans beslemenin yeni yolları denenmektedir. Bu bileşenler halihazırda simülasyonlar ile öngörüldüğü şekilde performans göstermekte ve kompakt boyutta daha fazla gücü destekleyen hızlandırıcı tasarımlarının yolunu açmaktadır.

Prensip olarak, protonlar X-ışınlarından daha az zararlıdır, çünkü tümör öldürücü enerjilerini vücutta daha sınırlı bir hacimde depolarlar. Bununla birlikte proton terapisi, protonları hızlandırmak ve enerjilerini ayarlamak için büyük tesisler gerektirir. Ayrıca, ışınları hedefe doğru yönlendirmek için bir hastanın vücudunun etrafında yavaşça hareket eden yüzlerce ton ağırlığında mıknatıslar kullanır.

Daha Az Yan Etki İle Hızlı ve Güçlü Tedavi

Yakın zamanda ABD’deki iki farklı araştırma ekibinden biri X-ışınlarını, diğeri protonları kullanarak tümörler için olası tedaviler geliştirmek üzere iki projeye devam etmek için çok önemli fonlar almışlardır. Her ikisinin de arkasındaki fikir; kanser hücrelerini, organlar ve diğer dokuların etkilenmeyeceği kadar hızlı bir şekilde imha etmektir. Bu sayede kullanılacak olan radyasyon terapisinin çevre dokulara zarar vermemesi planlanmaktadır.

Bir terapi seansının radyasyon dozunu bir saniyeden daha az süren tek bir flaşla sunmak, organ ve dokuların sürekli hareketine karşı terapiyi yönetmenin en kolay yolu ve bugün kullandığımız yöntemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olacaktır. Yüksek yoğunluklu radyasyonun yeterince verimli bir şekilde verilebilmesi için bugünün teknolojisinden yüzlerce kat daha güçlü olan hızlandırıcı yapılar inşa edilmektedir.

Araştırma ekibi radyasyon dozunu çok hızlı uygularken sağlıklı hücrelerin daha az zarar gördüğünü farelerde gözlemlemiştir. Bu yöntemin tümör öldürücü etkisi de, geleneksel uzun süreli maruz bırakma etkisine eşit ve hatta kısmen daha yüksek olmuştur. Sonuçlar insan için geçerli bulunursa, radyasyon terapisi alanı için tamamen yeni bir paradigma olacaktır.

Projelerin bir diğer önemli hedefi, radyasyon terapisini dünya çapında hastalar için daha erişilebilir hale getirmektir.

Kanser İmmünoterapisinde NK Hücreleri

28 Ocak 2019

İmmünoterapi, günümüzde kanser tedavisinin önemli bir öğesi haline gelmiş ve çok sayıda farklı malignite türünde yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Ancak, oldukça başarılı anti-tümör etkilerine rağmen, bu ajanlara ortalama olarak hastaların sadece %25'i yanıt vermekte ve bu da aşılması gereken önemli bir durum olarak karışımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve immün direncin üstesinden gelmek için yenilikçi yolları açığa çıkarmak, kanser immünoterapisinde karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarısı büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapinin vaad ettiği başarıyı genişletmek için uygun bir aday olarak göze çarpmaktadır. Yakın zaman önce yapılmış olan bir çalışmada, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yollar belirlenmiş ve elde edilen bu bulguların kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebileceği düşünülmüştür.

Yeni Bir Yolak

Çalışmada aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterilmiştir. Transgenik fareler kullanılarak, tümör eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44’e bağlanması, tümör büyümesini sınırlandırabilmiştir. Ayrıca NKp44'ün bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla korele bulunmuştur.

Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen, immün homeostaza etki eden efektör-hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgulamaktadır. Aynı zamanda, bu ilginç sonuçların klinik uygulamasını etkileyebilecek olan klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği karmaşıklıkların altını çizmektedir.

Kanser immünoterapisi hakkında çok sayıda etkililik çalışmasının yanı sıra, daha iyi hedeflerin belirlenmesi adına yapılan bu tarz çalışmalar sayesinde, klinik etkililik düzeylerinin en üst seviyeye çekilmesi umulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Canter RJ, et al. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018 Aug 7;6(1):79. doi: 10.1186/s40425-018-0392-0.

Prostat Kanserinde Anti-Androjen Tedavi Direncinin Göstergesi Olarak Glutamin

25 Ocak 2019

Amerikan Kanser Derneği'ne göre prostat kanseri, her yıl ABD'de yaklaşık 30.000 kişinin ölümüne neden olan, erkeklerde ölümle sonuçlanmada ikinci sırada gelen kanser türüdür. En sık görülen tip olan adenokarsinom, erken evrelerde tedavi edilebilir ve genellikle tümör büyümesini uyaran bir erkek cinsiyet hormonu olan androjen de dahil olmak üzere terapilere iyi yanıt verir.

Bununla birlikte bazı hastalarda kanser, androjen hedefli tedaviye dirençli hale gelebilir ve böylece kanser tekrar yayılır. Yeni yapılan bir çalışmaya göre bu direncin olası bir nedeni, çalışmadaki bazı adenokarsinoma hücrelerinin, normalde prostat kanseri hastalarının %1'inden azında görülen nadir bir tip olan nöroendokrin kansere dönüşmesine bağlı olduğu şeklindedir.

Bu dönüşüm, nöroendokrin prostat kanserinin özellikle agresif olması, daha kolay metastaz yapması ve hem androjen hedefli tedaviye hem de kemoterapiye daha dirençli olması nedeniyle önemli bir problemdir. Yayınlanan araştırmaya göre, androjen hedefli tedavi alan hastaların yaklaşık dörtte birinin, nöroendokrin prostat kanserinin özelliklerini gösteren ve tedaviye dirençli tümörler ile nüks edebileceği görülmektedir.

Bu süreç hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için, kanser hücrelerinin, tümör yakınındaki destekleyici hücrelerle nasıl etkileştikleri laboratuar fareleri üzerinde incelenmiştir. Bu etkileşimlerin, amino asit glutamin düzeyini arttırdığı ve destekleyici hücreleri kanser hücreleri için yakıt sağlayan fabrikalara dönüştürdüğü keşfedilmiştir.

Glutamin Testi Pratikte Kullanılabilir

Glutaminin kanser gelişimini hızlandırdığı bilinse de, prostat kanseri hücrelerindeki rolünün, adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser hücrelerine dönüşmek üzere yeniden programlanmasını tetiklemesi yeni ve önemli bir bulgudur.

Ekip ayrıca androjen hedefli tedavinin kanser mikro çevresini nasıl etkilediğini de incelemiştir. Bu tür bir terapinin, hücresel ortamı, prostatta adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser tipi hücrelere dönüşmesine yol açacak şekilde değiştirdiği görülmüştür.

Araştırmacılar farelerde bulguların doğrulanmasında son adım olarak, tedaviye yanıt veren prostat kanseri ve tedaviye dirençli prostat kanseri olan küçük hasta gruplarının plazmasında glutamin seviyelerini karşılaştırmıştır. İkinci grupta glutamin düzeylerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur.

Bu bulgunun, prostat kanseri hastalarının tedavisi için potansiyel etkileri vardır. Çalışma, glutamin ölçen basit bir kan testinin, bir prostat kanseri hastasında androjen hedefli terapinin başarısızlık ihtimalini ve hatta tedavi direncinin ne zaman meydana geleceğini tahmin edebilecek bir gösterge olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışma ekibi, bu hipotezi test etmek için yeni çalışmalar yapmayı planlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Mishra R, et al. Stromal epigenetic alterations drive metabolic and neuroendocrine prostate cancer reprogramming. Journal of Clinical Investigation, 2018; DOI: 10.1172/JCI99397

Prostat Kanserinde Agresif Seyirle İlişkili Yeni Bir Mutasyon Keşfedildi

23 Ocak 2019

Bilim insanları tarafından, bazı genetik mutasyonlarla prostat kanserinin saldırganlığı, hastalığın gelişme riski ve hastaların daha düşük hayatta kalma oranları arasında bir bağlantı keşfedilmiştir. ANO7 olarak adlandırılan genin, prostat kanseri hastalarının teşhisini iyileştirmede hayati bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.

Günümüz teknolojisinde agresif prostat kanserini erken evrede teşhis etmenin henüz kesin bir yolu bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki gibi genetik mutasyonların, doğru teşhis testlerinin geliştirilmesine yol açması beklenmektedir. Bu da, hastaların mümkün olan en iyi tedaviyi alacağı anlamına gelmektedir.

Araştırmacılar tarafından, 1.700 prostat kanseri hastasından gelen DNA'lar ve hastalıkla ilişkili genetik mutasyonları araştırmak için benzer sayıda sağlıklı erkek üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Daha önceki araştırmalar ANO7 geninin prostat kanseri için önemli bir gen olabileceğini gösterdiğinden, bu çalışmada da özellikle ANO7 genindeki mutasyonlar incelenmiştir. Araştırma Uluslararası Kanser Dergisi'nde yayınlanmış ve İngiltere'deki Dünya Kanser Araştırmaları, Kanser Vakfı, Finlandiya Akademisi, Sigrid Jusélius Vakfı, Turku Üniversitesi Hastanesi ve hükümet araştırma fonu tarafından finanse edilmiştir.

ANO7’de Farklı Mutasyonlar Tanımlandı

Çalışmada, ANO7 genindeki küçük genetik değişikliklerin hastanın agresif prostat kanseri geliştirme riskini arttırdığı görülmüştür. Prostat kanseri tedavisindeki en büyük ihtiyaçlardan biri saldırgan kanserleri erken dönemde teşhis edebilmektir. Bu çalışma sayesinde, ANO7 için yapılacak genetik testlerle erken evrede hastaları tespit etme umudu doğmuştur.

Araştırmada prostat kanseri gelişme riskinin yanı sıra, hastalığın şiddeti ve daha kısa sağkalım ile ilişkili özel genetik mutasyonlar da bulunmuştur. Burada ANO7'nin işlevi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak daha fazla araştırma ile hastalığın tedavisi için yeni yollar geliştirilmesi beklenmektedir.

Bu çalışma her ne kadar büyük bir nüfusa sahip olsa da, çalışmanın esas olarak Kuzey Avrupa'da beyaz bir nüfusa yönelik olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Bulguları doğrulamak için diğer demografik bilgileri de içeren daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kaikkonen E, et al. ANO7 is associated with aggressive prostate cancer. International Journal of Cancer, 2018; DOI: 10.1002/ijc.31746

MAPK/ERK Yolundaki Mutasyonlar Kanseri Nasıl Tetikliyor?

17 Ocak 2019

Sağlıklı hücreler; nasıl ve ne zaman büyüyeceği, bölüneceği ve göç edeceğini belirlemek için merkezi Ras/Erk büyüme sinyal yoluna (Ras/MAPK yolu olarak da bilinir) güvenir. Ancak bu mesajların iletilmesine dair kusurlar, hücrelerde kontrolsüz büyümeye ve agresif davranışa neden olabilir. Bu tür mutasyonlar insan kanserlerinin çoğunda bulunur ve Ras/Erk yolunu tedavi etmek kanser araştırmalarında temel hedeflerden biridir.

Yıllar süren araştırmalar Ras/Erk güdümlü kanserlerin, mutasyonların bu yolağı büyüme sinyalinde takılı şekilde bıraktığı durumlarda meydana geldiğinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu mutasyonların geri çevrilmesine yönelik hedefli tedaviler için çaba sarf edilmiş, ancak şimdiye kadar çoğu klinik çalışma başarısız olmuştur. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada ise UCSF'de geliştirilen yüksek verimli bir teknik ile bu yol hakkında şaşırtıcı bir keşif yapılmıştır.

Optogenetik adı verilen teknik, nörolojide sıklıkla kullanılır ve bu teknik nöronların, ağlarındaki elektriksel aktivite modellerini kontrol etmesine ve çalıştırmasına izin verir. Hücrelerdeki kimyasal iletişim kalıplarını tek tek keşfetmek için bu yaklaşımı kullanan yeni araştırma, bazı Ras/Erk mutasyonlarının, hücresel büyüme sinyallerinin yoğunluğundan ziyade zamanlamayı değiştirerek kanseri tetikleyebileceğini ortaya çıkarmıştır. Çalışma aynı zamanda, sinyal zamanlamasının bulanıklaşmasının, hatalı Ras/Erk sinyalini kapatmak için tasarlanan hedeflenmiş bazı ilaçların neden paradoksal olarak yeni bir tümör oluşumu riskini yükseltebildiğini açıklamayı hedeflemektedir.

Ras/Erk yolu karmaşıktır, ancak temelinde, hücrenin dışından gelen büyüme sinyallerine yanıt olarak düşen domino taşları gibi birbirini aktive eden dört proteinin (Ras, Raf, Mek ve Erk) kaskadı vardır. Ras, hücre zarında bulunur ve gelen sinyalleri alır, sonra bu sinyalleri Raf ve Mek'e doğru iletir, onları işlemden geçirir ve çoğaltır. Nihayet Erk, sinyali hücre çekirdeğine taşır ve uygun genetik yanıtı oluşturur. 

Şimdiye dek büyüme sinyallerinin zamanlamasının hücrelerin davranışlarını nasıl etkilediği anlaşılamamıştır. Bu soruyu ele almak için, yürütülen çalışmada yeni bir optogenetik araçtan yararlanılmıştır.

Optogenetik Araçtan Faydalanıldı

Hücrelerin farklı Ras aktivasyon modellerine karşı tepkilerinin izlenmesi için, OptoSOS sistemi çok sayıda sağlıklı ve kanserli hücreye yönlendirilmiş ve bu hücrelerin farklı grupları bir laboratuvar kabındaki bir dizi küçük boşluklara yerleştirilmiştir. Bu kaplar, OptoPlate olarak adlandırılan özel olarak tasarlanmış bir cihazla aydınlatılarak, çeşitli test desenleriyle, yüzlerce farklı deneysel hücre grubu hızlı bir şekilde uyarılmış ve aynı anda bir mikroskop altında yanıtlar okunmuştur.

Bu teknikler, sağlıklı hücrelerin uzun süreli büyüme sinyallerine seçici bir şekilde tepki verdiklerini, bununla birlikte, titreşimsiz ve gürültülü sinyalleri görmezden geldiklerini ortaya çıkarmıştır. Aksine, araştırmacılar, küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) hücre hatlarının bu aralıklı gürültülü sinyalleri daha güçlü ve sürekli sinyaller olarak yorumladıklarını ve bunun da aşırı büyümeyi ve tümör oluşumunu tetiklediğini bulmuşlardır.

Bu çalışmada görüldüğü üzere yakın gelecekte, hücresel devrelerin nasıl çalıştığına ve nasıl kırıldıklarına dair daha niceliksel ve sistematik bir anlayışa ulaşmak için optogenetik gibi sorgulayıcı araçlar kullanılabilir. Bu yaklaşım, hatalı işlev içeren birçok hastalıkta neyin ters gittiğini ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bugaj LJ, et al. Cancer mutations and targeted drugs can disrupt dynamic signal encoding by the Ras-Erk pathway. Science, 2018; 361 (6405): eaao3048 DOI: 10.1126/science.aao3048

HPV Taraması mı Pap Testi mi?

16 Ocak 2019

Kanadalı kadınlarda yapılan büyük bir klinik çalışmada, erken evre serviks kanserinin tanınmasında HPV tarama testlerinin Pap smear testine göre daha başarılı olduğu tespit edildi. Pap testi günümüzde serviks kanseri taramasında standart olarak kullanılıyor. Dünya çapında, serviks kanseri kadınlar için dördüncü ölüm sebebi olarak sıralanıyor. Araştırmacılar, artık standart olarak HPV testlerinin kullanılmaya başlanması ve Pap testinden uzaklaşılması gerektiğini düşünüyor.

Önceki araştırmalarda da HPV testinin, bir Pap testi ile karşılaştırıldığında, kanserli hale gelmeden önce anormal servikal hücrelerini daha yüksek oranda saptayabildiği gösterilmişti. Örneğin, 2009 tarihli bir çalışmada Hindistan'da HPV testi sonrasında daha az sayıda serviks kanseri ve daha az ölüm vakası rapor edilmiştir. Çalışma, serviks kanseri taramalarının yaygın olmadığı daha fakir ülkelerde HPV testini desteklemiştir.

16.000 Kadınla Yapılan Yeni Bir Çalışma

Yeni çalışma, HPV testinin Amerika Birleşik Devletleri gibi iyi kurulmuş tarama programlarına sahip ülkelerde de tespit oranlarını arttırabileceğini göstermektedir. 1950'lerden beri, ABD’de yeni serviks kanseri vakalarının sayısı ve ölümler azalmıştır. Amerikan Kanser Derneği, 2018'de 13.240 yeni vaka ve 4.170 ölüm olacağını tahmin etmektedir. Bu düşüş, esas olarak hücrelerin serviksten çıkarıldığı ve anormal büyüme açısından incelendiği Pap testi ile yapılan taramadan kaynaklanmaktadır. Ancak test bazen kanserin erken belirtilerini gözden kaçırır.

HPV testi, Pap testine benzer şekilde, serviksten sürüntü ile alınan hücrelerde viral bir enfeksiyonun varlığını kontrol eder. Bu testte alınan pozitif bir sonucu takiben, doktorlar anormal hücreler için serviksi inceler.

Yeni çalışmada, yerleşik bir tarama programında 16.000 Kanadalı kadının yarısında HPV testi ve geri kalanında Pap testi uygulandı. Dört yıl sonra, olası atlanmış vakaları kontrol etmek için hastalara her iki test de birlikte yapıldı. Başlangıçta HPV testi negatif olan kadınlar için Pap testi sonrası üç yeni vaka tespit edildi. Başlangıçta Pap testi negatif olan kadınlar içinse HPV testinden sonra 25 ilave vaka bulundu.

Elde edilen sonuçlar taramada HPV testinin daha başarılı olduğunu gösteriyor, ancak HPV testi ile tarama sistemine geçiş için hastalar ve doktorların eğitim alması gerekecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ogilvie G, et al. Effect of screening with primary cervical HPV testing vs cytology testing on high-grade cervical intraepithelial neoplasia at 48 months. JAMA. Vol. 320, July 3, 2018, p. 43. doi:10.1001/jama.2018.7464.

CRISPR İle Geliştirilen Kanser Hücreleri Kendi Türüne Saldırıyor

15 Ocak 2019

Kan dolaşımında dolaşan kanser hücrelerinin, köken aldıkları ana tümörleri bulabilmeleri ve bunlara geri dönebilmelerini sağlayan bir içgüdüleri vardır. Bu yeteneklerden yararlanmak için araştırmacılar, bu hareketli tümör hücrelerini, karşılaştıkları yerleşik tümör hücrelerinde ölümü tetikleyen bir proteini salgılayacak şekilde tasarladılar. Yani kanserle savaşan kanser hücreleri ürettiler.

Bu çalışma, kanserle savaşmak için kanser hücrelerini kullanan ilk çalışma oldu. Önceki çalışmalar ise, örneğin, dolaşımda olmayan tümör hücrelerine kanser öldürücü virüsler vermek için dolaşımdaki tümör hücrelerini kullanmıştır. Ancak yeni yaklaşım, saldırgan kanser hücrelerini manipüle etmek ve onlara daha fazla ihtiyaç duyulmadığında kendini imha etme yeteneği gibi daha sofistike özellikler vermek için CRISPR / Cas9 adlı bir gen düzenleme teknolojisini kullandı.

Tekniğin oluşturulması için ilk olarak, araştırmacılar birçok kanser hücresinde hücre ölümünü tetikleyebilecek bir protein araştırdılar. S-TRAIL adı verilen bir protein olan kazanan aday, çeşitli kanser hücrelerini öldürdü ve sağlıklı hücreler için toksik değildi.

İki Farklı Yöntem Başarılı Oldu

Daha sonra takım iki farklı yaklaşımı test etti. Araştırmacılar, glioblastom hücrelerindeki genleri düzenlemek için CRISPR'yi kullanarak bir çok S-TRAIL ürettiler ve daha sonra hücreleri ölümcül proteine ​​karşı hassas olan kanser hücreleri üzerinde serbest bıraktılar. Diğer bir yaklaşımda, bilim adamları S-TRAIL'in etkilerine duyarlı olan glioblastoma hücrelerini aldılar ve hücrelere protein üretmek için genleri vermeden önce bu duyarlılığı veren genleri kestiler.

Araştırmacılar, her iki çeşit mühendislik kullanılan hücrenin farelerde tümörlerin büyüklüğünü, tedaviyi almayan farelere kıyasla azalttığını gördüler. Tedavi verilen fareler de daha uzun yaşadı.

 

Her yaklaşımın artıları ve eksileri var

Araştırmacılara göre klinik bir ortamda, S-TRAIL'e henüz dirençli olmayan hücrelerin kullanılması biraz uzun zaman alabilir. Bu bekleme süresi bir çok hasta için problem oluşturabilir. S-TRAIL'e halihazırda dirençli olan standart hücrelerle inşa edilen diğer yaklaşım, hastanelere hızlı ve kolay erişim için stoklanabilir. Fakat bu hücreler bir hastaya yabancı olacağından, vücudun bunları reddetmesi daha büyük bir risk oluşturacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Reinshagen C, et al. CRISPR-enhanced engineering of therapy-sensitive cancer cells for self-targeting of primary metastatic tumors. Science Translational Medicine. Vol. 10, July 11, 2018. doi:10.1126/scitranslmed.aao3240.

Dev Kanser Hücreleri

24 Aralık 2018

Poliploidal kanser hücreleri, yani her bir kromozomun ikiden fazla kopyasına sahip olan hücreler, diğer kanser hücrelerinin çoğundan daha büyüktür, kemoterapiye ve radyasyon tedavisine dirençlidir ve hastalık nüksetmesi riskini arttırırlar. Brown Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışma, bu "dev" kanser hücrelerinin temel fiziksel özelliklerini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Araştırmada dev hücrelerin daha katı ve diğer kanser hücrelerine göre daha fazla hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bu sebeple de daha ciddi hastalıklara yol açabildiği görüldü.

Çalışmada araştırma ekibi, meme kanserinin son derece agresif ve eradike edilmesi zor olan üçlü negatif türüne odaklandılar. Bu meme kanseri türünde hücrelerin yüzde 2-5'inin, normal hücrelerde bulunan iki yerine her bir kromozomun dört, sekiz veya on altı kopyaya sahip olduğu poliploidal dev kanser hücreleri olduğunu buldular. Daha fazla kromozomlu hücreler, diğer organizmalardaki poliploidal hücrelere benzer şekilde, normal hücrelere oranla daha büyüktü. Kemoterapi ile meme kanseri hücrelerini tedavi ettikten sonra, ekip üç ila 10 kat daha fazla dev kanser hücresi buldu. Bu iki bulgu da dev hücrelerin daha fazla ilaca dirençli olduğunu doğruladı.

Yapısal Açıdan Farklılıklar Barındırıyor

Bunu takiben araştırmacılar, yüksek basınçlı helyum gazı içeren özel bir teknik kullanarak poliploid dev hücreleri de içeren kanser dokusuna nano boyutlu floresan madde enjekte ettiler. Maddelerin dev hücrelerin içinde iki katı kadar yavaş hareket ettiğini gören araştırmacılar bu hücrelerin daha katı olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılar, bu katılığın dev hücrelerin çok büyük olmasına izin verdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar ayrıca, dev hücrelerin daha fazla aktin içerdiğini buldular. Aktin, hücrelere şekil vermek ve hareket etmelerine izin vermek için tel-kablo benzeri yapılar oluşturan bir biyopolimerdir. Kanser hücreleri hareket ettiğinde, yayılabilir veya metastaz yapabilirler. Dev kanser hücreleri de standart kanser hücrelerine göre farklı hareket eder. Diğer kanser hücrelerine göre daha yavaş hareket ederler, ancak daha uzağa gidebilirler.

Araştırmanın bir sonraki adımı, hedefe yönelik bir tedavi geliştirmek için spesifik farklılıklar bulmaya çalışmak üzere dev kanser hücrelerine moleküler düzeyde bakmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Xuan B, et al. Dysregulation in Actin Cytoskeletal Organization Drives Increased Stiffness and Migratory Persistence in Polyploidal Giant Cancer Cells. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-29817-5

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Pankreas Kanseriyle İlişkili Gen Mutasyonları Tanımlandı

13 Aralık 2018

Halihazırda, çoğunlukla sadece aile öyküsü olan pankreas kanseri hastalarına tanısal amaçlı genetik testler uygulanıyor. Oysa ki bu, tüm pankreatik kanser vakalarının sadece yüzde 10'unu oluşturur. Yapılan araştırmalar, bu test yönergelerinin aile öyküsü olmayan pankreatik kanser hastalarının yüzde 90'ını dışladığını gösteriyor. Veriler aile üyelerinin kanser risklerini anlamak için DNA testi yaptırmalarını önermektedir.

Çoğu zaman, pankreas kanseri, vücudun diğer bölgelerine yayıldığı zamana kadar, yani geç evrelere kadar teşhis edilmez. Amerikan Kanser Derneği'nin tahminlerine göre, bu yıl 55.000 Amerikalı pankreas kanser tanısı alacak ve 44.000 kişi de hastalık sebebiyle ölecek.

Yapılan yeni bir araştırmada Mayo Clinic’te görev yapan araştırmacılar altı gende pankreas kanseri riskini önemli derecede artıran mutasyonları tanımladılar. Ancak, araştırmacılar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan hastalarda da bu genetik mutasyonları buldukları için, tüm pankreas kanseri hastaları için yeni tedavi standardı olarak genetik test yapılmasını önermektedirler.

Altı Gen Artmış Riske Yol Açıyor

Bu çalışma, tüm pankreas kanseri hastaları için bugüne kadarki en kapsamlı verileri içermektedir. Aynı zamanda bu çalışma, her bir genle ilişkili kanser riskinin büyüklüğüne dair tahminler sunan ilk çalışmadır. Bu mutasyonları sadece aile öyküsü ile açıklamak mümkün değildir. Eğer genetik test sadece ailede pankreas kanseri öyküsü olan hastalarda yapılırsa, o zaman az sayıda hastaya yarar sağlayacaktır.

Genetik testler, 2000 ve 2016 yılları arasında Mayo Clinic'te görülen 3,030 pankreas hastası üzerinde uygulandı. 21 kanser geninin test sonuçları, pankreas kanseri olmayan 123,000'den fazla hastanın benzer sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmada, artmış pankreas kanseri riskine bağlı altı gen bulundu: BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1 ve ATM. Bu genetik mutasyonlar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan kanser hastalarının % 5,2'si dahil olmak üzere tüm pankreas kanseri hastalarının yüzde 5,5'inde tanımlanmıştır.

Bu genetik mutasyonlara sahip hastalar, pankreas kanseri için daha yüksek bir risk altındadır, ancak bu, hastalık geliştirecekleri anlamına gelmez. Bu çalışmanın sonucu, pankreas kanserinin altta yatan genetik nedenleri hakkında daha iyi moleküler anlayışa sahip olunmasını sağlayacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Kanser riski, pankreas kanseri, genetik geçiş, gen, mutasyon, gen analizi, genetik tarama, BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1, ATM

İnfantil Fibrosarkomda NTRK Pozitifliği

05 Aralık 2018

Konjenital/infantil fibrosarkom pediatrik yaş grubunda görülen nadir bir tümördür. Genellikle beş yaş altı çocuklarda ve daha çok ekstremitelerde görülür. Biyolojik davranışı erişkin fibrosarkomlarından daha iyidir. Bu hastalık, iğsi hücrelerin kesişen fasikülleri ve çoğu durumda ETV6-NTRK3 gen füzyonu ile karakterizedir.

İnfantil fibrosarkomun diğer iğsi hücreli tümörlerle histolojik olarak örtüşmesi durumunda, tanı zor olabilir ve çoğu zaman moleküler onay gerektirir. Bu noktada yakın zaman önce geliştirilen bir pan-TRK antikoru, NTRK füzyonları olan tümörleri tanımlamak için umut vadediyor. Harvard araştırmacıları da yapmış oldukları çalışma ile infantil fibrosarkom için pan-TRK immünohistokimyasının tanısal açıdan potansiyelini değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışmada 15 infantil fibrosarkom dahil olmak üzere 210 olgunun tüm doku kesitleri değerlendirildi. Diğer tümör tiplerine bakıldığında beşer adet lipofibromatoz benzeri nöral tümör ve lipofibromatozis, birer adet ilkel miksoid mezenkimal tümör bebeklik dönemi (PMMTI) ve düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, on beşer adet fibröz hamartom (FHI), miyofibroma / miyofibromatozis ve desmoid tip fibromatozis ve birer adet düşük dereceli fibromiksoid sarkom, sinoviyal sarkom, iğsi hücreli rabdomiyosarkom, malign periferik sinir kılıfı tümörü, fibrosarkomatöz dermatofibrosarkom protuberans (F-DFSP) ve nodüler fasiit tespit edildi.

Pan-TRK Pozitifliği Görüldü

İmmünohistokimya, bir tavşan monoklonal pan-TRK antikoru kullanılarak gerçekleştirildi. 15 hastanın tümünde pan-TRK için immünoreaktivite ve 14’ünde diffüz immünoreaktivite (hücrelerin>% 50'si) gözlendi. Pan-TRK, beş (% 100) lipofibromatozise benzer nöral tümörde de pozitif idi. 190 histolojik kesitten, diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, beş PMMTI, beş FHI (ağırlıklı olarak ilkel miksoid spindle-hücre bileşenlerini vurgulayan), üç F-DFSP, bir düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, bir miyofibroma ve bir iğsi hücreli rabdomiyosarkom dahil olmak üzere 16 (% 8) olguda kaydedildi..

Elde edilen sonuçlara göre diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, infantil fibrosarkom için oldukça hassas ancak tamamen spesifik olmayan bir diagnostik belirteçtir ve TRK-hedefli tedavi için hasta seçiminde yardımcı olabilir. Beklendiği gibi, NTRK1 füzyonlarını barındıran lipofibromatoz benzeri nöral tümörler, yaygın pan-TRK immün reaktivitesini de gösterir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hung YP, et al. Evaluation of pan-TRK immunohistochemistry in infantile fibrosarcoma, lipofibromatosis-like neural tumour and histological mimics. Histopathology. 2018 Oct;73(4):634-644.

Kanserleşmede NK Hücreler Nasıl Bir Rol Oynuyor?

04 Aralık 2018

Kanser tedavisinde immünoterapinin önemi gün geçtikçe artmaktadır ve bir çok farklı malignitede başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bununla birlikte, anti-tümör etkileri oldukça etkileyici olmasına rağmen, hastaların ortalama sadece % 25'i yanıt vermekte ve bu sebeple aşılması gereken engeller bulunmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve bağışıklık direncini yenmek için yenilikçi yolların ortaya çıkarılması, karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarıları büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapi için de çekici bir aday olabilir. Yeni bir çalışma, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yolları belirledi ve bu bulgular kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebilir. Aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterildi. Transgenik fareler kullanılarak yapılan çalışmada, tümör-eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44 bağlanımı, tümör büyümesini sınırlandırabildi.  NKp44'ün de bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla koreleydi.

NK Hücreleri Potansiyel Adaylar Olabilir

PDGF-DD izoformunun neden bazı kanserlerde upregüle olduğunu ve NK hücrelerinin bir hedefi olarak seçildiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen immün homeostaza etki etmekle birlikte hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgularken, aynı zamanda, bu klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği klinik uygulamaları etkileyebilecek karmaşıklıkların altını çiziyor.

Bu etkinin kanser tedavisine uygulanacak kadar güçlü olup olmadığı bilinmemekle birlikte, NK hücrelerinin ve kanser biyolojisinin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, yenilikçi tedavilerin geliştirilebilmesi için elde edilen bulgular oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert J. Canter, William J. Murphy. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018; 6: 79.

Güneş Kremi Melanom Riskini %40 Azaltıyor

28 Kasım 2018

Melanom, 25-49 yaşlarındaki Avustralyalı erkeklerde en sık rastlanan kanser olup, 25-49 yaşlarındaki kadınlarda ise meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir. Üç Avustralyalıdan yaklaşık ikisinde, 70 yaşına geldiğinde melanom veya diğer cilt kanseri türleri teşhis edilmektedir. JAMA Dermatoloji dergisinde yayınlanmış olan yeni bir çalışma, 40 yaşın altındaki gençlerde güneş koruyucu kullanımı ile melanom riski arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışma olma özelliğine sahiptir. Çalışma, Avustralya Melanom Aile Çalışmasına katılan yaklaşık 1700 kişiden toplanan verileri analiz etti.

Düzenli Kullanımla Risk Azalıyor

Yapılan çalışma, çocukluk ve yetişkinlikte güneş koruyucu kullanımının 18-40 yaşlarındaki gençlerde melanoma karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Düzenli olarak güneş kremi kullananlar için risk, ara sıra kullananlara göre yüzde 35 - 40 oranında azaldı. Özellikle çocukluk çağında, güneşe maruz kalma ve güneş yanığının melanom riski ile ilişkisi iyi bilinmektedir ve bu çalışma güneş korumasının güneş ışığının zararlı etkilerine karşı koruyucu olduğunu göstermiştir. Düzenli güneş koruyucu kullanıcılarının demografik özellikleri incelendiğinde bu bireylerin sıklıkla İngiltere/Kuzey Avrupa kökenli, daha yüksek eğitim seviyesine, daha açık cilt pigmentasyonuna ve güçlü bir güneş yanığı geliştirme profiline sahip genç kadınlar oldukları gözlendi. İnsanlar erkek, yaşlı, daha az eğitimli veya güneş yanığı daha koyu veya daha dirençli olan bir cilde sahiplerse güneş koruyucu kullanma olasılıkları daha azdı.

Güneş koruyucuların yaygın şekilde ulaşılabilir olmasına ve güneşten korunma için önerilmesine rağmen, güneş koruyucularının kullanımını optimize etmek hala zorlayıcı bir durumdur ve kullanımları üzerindeki tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma, güneş kreminin etkili bir güneş koruması şekli olduğunu ve genç bir yetişkinde melanom gelişme riskini azalttığını doğrulamaktadır. Bu çalışma, melanom gelişme riskini azaltmak için UV İndeksi 3 veya daha yüksek derecelerde güneş koruyucuların hem çocukluk hem de yetişkinlik döneminde düzenli olarak uygulanmasının önemini bir kez daha göstermiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Watts CG, et al. Sunscreen Use and Melanoma Risk Among Young Australian Adults. JAMA Dermatology, 2018; DOI: 10.1001/jamadermatol.2018.1774

Bellek T Hücrelerinin Kanser İmmünolojisinde Rolü

20 Kasım 2018

CD8 + T lenfositler, anti-tümör etki gösteren önemli hücrelerdir. Çoğu kanser immünoterapi yaklaşımı, malign hücrelere özgü gelişen sitotoksik T lenfositleri (CTL) çoğaltmaya çalışır. Son zamanlarda tanımlanan bellek CD8 + T hücrelerinin, doku-yerleşik bellek T (TRM) hücreleri olarak adlandırılan alt popülasyonu, periferik dokularda yerleşir ve dolaşıma girmezler. Bu T hücresi alt kümesi, Runx3 +, Notch +, Hobit +, Blimp1 +, BATF +, AHR +, EOMESneg ve Tbetlow gibi transkripsiyon faktörleri profiline sahip özel ve bağımsız bir bellek T hücre soyu olarak kabul edilir. 

Solid tümörler de dahil olmak üzere lenfoid olmayan dokularda TRM hücrelerinin tutulmasında büyük rol oynayan CD103 (aE (CD103) -7) ve CD49a (VLA-1 veya α1.1) integrinleri ve C-tipi lektin CD69'un ekspresyonu ile tanımlanır. CD103 epitelyal hücre markerı e-kaderine bağlanır, böylece epitelyal tümör bölgelerinde malign hücrelerle yakın temasta yer ve tutulumu desteklenmektedir. 

TRM ve İmmünoterapi Başarısı

CD103 - e-kaderin etkileşimi, özellikle, kanser hücreleri üzerindeki ICAM-1 ekspresyonu eksik olduğunda, hedef hücre ölümüne yol açan litik granüllerin polarize ekzositozu için gereklidir. TRM hücreleri ayrıca yüksek seviyelerde sitotoksik özelliklerini destekleyen granzim B, IFNy ve TNFa eksprese eder. Dahası, doku dendritik hücrelerini hedefleyen lokal immünizasyon yolu ve çevresel faktörlerin (yani TGF-β, IL-33 ve IL-15) varlığı, bu T hücresi alt tipinin farklılaşmasını teşvik eder. 

Hem spontan tümör modellerinde hem de aşılanmış tümörlerde, doğal TRM hücreleri veya kanser aşısı ile tetiklenen TRM, tümör büyümesini doğrudan kontrol etmektedir. Bu sonuçlara göre, akciğer kanseri de dahil olmak üzere çeşitli kanserlerde TRM infiltrasyonu, CD8 + T hücrelerinden bağımsız olarak hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde daha iyi klinik sonuçlara yol açmaktadır. 

TRM hücreleri ayrıca, ağırlıklı olarak PD-1, CTLA-4 ve Tim-3 gibi kontrol noktası reseptörlerini eksprese eder. Akciğer kanserinden izole edilen TRM hücreleri üzerindeki nötralize edici antikorlarla PD-1 blokajı, otolog tümör hücrelerine karşı sitolitik aktiviteyi arttırır. Bu nedenle, TRM hücreleri, tümör immün sürveyansında önemli bileşenleri temsil ediyor gibi görünmektedir. 

Kanser aşıları veya diğer immünoterapötik yaklaşımlarla TRM indüksiyonu bu tedavilerin başarısı için kritik olabilir. Bu veriler, TRM hücrelerinin çeşitli kanserlerde immün kontrol noktası inhibitörlerinin başarısında rol oynayabileceklerini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mami-Chouaib F, et al. Resident memory T cells, critical components in tumor immunology. J Immunother Cancer. 2018 Sep 4;6(1):87. doi: 10.1186/s40425-018-0399-6.

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

PD-L1 Pozitif Ana Tümör ve Metastazlarda Tedavi Yanıtı

06 Kasım 2018

Programlanmış hücre ölüm-1 / programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolunu hedefleyen immünoterapi, kabul edilebilir bir güvenlik profiline sahip olup, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının beyin metastazlarında umut verici bir antitümör aktivitesi göstermiştir. Bununla birlikte, yanıt oranları sıklıkla primer lezyonlar ve intrakranial lezyonlar arasında farklılık gösterir. Yanıt biyobelirteçlerinin ayrıntılı karakterizasyonlarını tanımlamak için çalışmalar gereklidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, ileri evre KHDAK’ta eşleştirilmiş primer ve beyin metastatik lezyonlar arasındaki PD-1 / PD-L1 blokajının iki ana yanıt biyobelirtecinin, PD-L1 ekspresyonunun ve CD8 + tümör infiltre lenfosit (TIL) yoğunluğunun, farklılıklarının karşılaştırması amaçlandı.

Farklılaşmalar Görüldü

Primer lezyonlar veya beyin metastazları arasında, sadece az sayıda hasta, hem tümör hücreleri hem de tümör infiltre eden immün hücreler üzerinde ortak PD-L1 ekspresyonunu barındırmaktaydı. Ek olarak, CD8 + TIL sayısının primer akciğer kanserine göre beyin metastazlarında anlamlı olarak daha az olduğunu buldular. Beyin metastazlarında düşük stromal CD8 + TIL sayıları, yüksek stromal CD8 + TIL sayımlarına kıyasla anlamlı olarak daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu.

Özellikle, primer akciğer kanserleri ve bunların karşılık gelen beyin metastazları arasında PD-L1 ekspresyonu ve CD8 + TIL yoğunluğunda bir tutarsızlık olduğu bu çalışma ile gösterildi. Bu tür heterojenlikler, beyin metastazlarının meydana geldiği zaman ile önemli ölçüde ilişkilidir. Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, klinik uygulamada dikkat edilmesi gereken anti-PD-1 / PD-L1 tedavisi için biyobelirteçlerin mekansal ve zamansal heterojenliğini vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhou, et al. Programmed death ligand 1 expression and CD8+ tumor-infiltrating lymphocyte density differences between paired primary and brain metastatic lesions in non-small cell lung cancer. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Apr 15;498(4):751-757. doi: 10.1016/j.bbrc.2018.03.053. Epub 2018 Mar 17.

İBH`de Bağırsak Kanseri Riskinin Erken Tespitine Yönelik Bir Çalışma Yayınlandı

24 Ekim 2018

Londra Queen Mary Üniversitesi'nden bir araştırmacı ekibi, inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH) olan hastalarda bağırsak kanserinin erken gelişiminde rol oynayan genetik olayları inceleyip yayın haline getirdiler. Elde edilen bilgiler, yüksek kanser riski taşıyan İBH hastalarını sınıflandırmak amaçlı basit tanısal testlerin tasarlanması için kullanılabilir. İBH, bireyin bağırsak kanseri geliştirme riskini iki katından daha fazla artırır ve bu risk, uzun bir süre boyunca İBH'ye maruz kaldıklarında daha da yükselir. İBH’de kimlerin bağırsak kanseri geliştireceğini tahmin edebilmek, karşılanmamış büyük bir ihtiyaçtır. Eğer bunu doğru bir şekilde yapabilseydik; en çok ihtiyaç duyan ve en düşük riskli bireyleri daha net belirleyebilir ve hangi genetik mutasyonların İBH ile ilişkili erken bağırsak kanseri gelişiminde rol oynadığını belirleyebilirdik. Bu mutasyonlar, kimin yüksek riskte olduğunu kestirmek için basit bir tanısal testin temelini oluşturabilir.

Ekip, İBH ile ilişkili kolorektal kanserli hastalardan alınan kanserli ve kanserli olmayan doku örneklerinin genetik sekanslarına baktı. Araştırmacılar, dizileri karşılaştırarak, malignitenin gelişmesine yol açan olayların bir zaman çizelgesini oluşturabiliyorlardı.

Mutasyonların Gelişim Zamanlaması Farklılaşıyor

Özellikle analiz, p53 olarak bilinen 'tümör baskılayıcı' proteindeki değişiklikler gibi kanser gelişiminin başlangıcında ortaya çıkan bazı genetik değişimleri tanımlamıştır. Fonksiyonunun değişmesi ya da kaybolmasıyla sonuçlanan p53'teki değişiklikler, İBH ile ilişkili olmayan bağırsak kanserlerinin gelişiminde genellikle geç evrelerde ortaya çıkar ve bu durum İBH’den gelişen kolorektal kanserler için farklılaşmıştır.

Ekip, bu erken genetik değişikliklerin tespit edilmesinin, hangi İBH'li hastaların erken bağırsak kanseri riski altında olduğunu tespit etmek için gösterge olarak kullanılabileceğini ümit ederek hastanın yakın gözetimini sağlamış ve en iyi tedavi seçenekleriyle zamanında müdahale edilmesini mümkün kılmıştır. Öte yandan, İBH hastalarının kanser gelişimi açısından düşük risk altında olanlarının tanımlanması da hastaları gereksiz endişelerden kurtarabilir. Bu heyecan verici araştırmada, İBH ile ilişkili bağırsak kanserinin zaman içinde nasıl geliştiği incelendi ve malignite başlangıcında veya öncesinde meydana gelen önemli genetik değişiklikler tespit edildi. Ekibin gelecek çalışmalardaki amacı bu bilginin, İBH hastalarının klinik değerlendirmelerini, takiplerini ve tedavilerini geliştirmek açısından nasıl kullanılabileceğini araştırmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Baker AM, et al. Evolutionary history of human colitis-associated colorectal cancer. Gut, 2018; gutjnl-2018-316191 DOI: 10.1136/gutjnl-2018-316191

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Böbrek Kanseri İnsidansı Artmaya Devam Ediyor

16 Ekim 2018

Böbrek kanseri toplumda nadir olmayan sıklıkta görülen ve hayatı tehdit eden önemli kanser türlerinden biridir. 2010 yılında 50.000'den fazla Amerikalıya böbrek ve renal pelvis kanseri teşhisi konmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Kanser Kayıtları ve SEER (Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonlandırma Sonuçları) birleşik verileri, tüm kanser olaylarını içermektedir. Bu verilerin kullanılmış olduğu yeni bir çalışma güncel insidans verilerini sunmakta, eğilimleri değerlendirmekte ve coğrafik dağılımı literatüre yansıtmaktadır.

Otopsi veya ölüm sertifikası verilmiş olan olguların dışlandığı çalışmada, her yıl için Amerika Birleşik Devletleri Kanser İstatistikleri raporlama kriterlerini karşılayan, 2001'den 2010'a kadar tanı alan invaziv, mikroskopik olarak doğrulanmış böbrek ve renal pelvis kanserleri incelendi. Histoloji kodları, vakaları böbrek hücresi karsinomu olarak sınıflandırdı. Oranlar ve eğilimler SEER Stat adı verilen yöntem kullanılarak tahmin edildi.

İnsidansta Belirgin Bir Artış Var

Toplam 342.501 renal hücreli karsinom olgusu teşhis edildi. Renal hücreli karsinom insidansı 2001 yılında 10.6 / 100.000 kişiden 2010 yılında 12.4 / 100.000'e yükselmiş ve 70 ila 74 yaşlarına kadar artmıştır. Erkeklerde insidans oranı kadınlardan neredeyse iki kat fazlaydı. Yüzde/yıllık değişim, kadınlarda erkeklere göre, 20-24 yaşlarında ve III. derece tümörlerde daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre böbrek kanserleri için yüzde/yıllık değişim insidansı 2001'den 2010'a yükseldi. Asya / Pasifik Adaları’ndan olanlar ve 20 ila 24 yaşındaki bireyler en yüksek yüzde değişim oranına sahipti. Bazı artışlar lokalize hastalıktan kaynaklanırken, en yüksek yıllık yüzde değişim dereceli tümörlerde daha agresif hastalık olduğu gösterildi. Risk faktörlerini belirlemek için bu eğilimlerin ve epidemiyolojik çalışmanın sürekli izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

King SC, et al. Continued increase in incidence of renal cell carcinoma, especially in young patients and high grade disease: United States 2001 to 2010. J Urol. 2014 Jun;191(6):1665-70. doi: 10.1016/j.juro.2013.12.046. Epub 2014 Jan 11.

Diyabet, Renal Hücreli Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Diabetes Care'de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre tip 2 diyabet, bağımsız olarak kadınlarda böbrek hücreli karsinom riskinin artmasıyla ilişkili bulundu. Erkeklerde ise bu riske yönelik anlamlı bir ilişki gözlenmedi.

Hemşirelerin Sağlık Çalışmasında (NHS) yer alan 117.570 kadının ve Sağlık Profesyonelleri Takibi Çalışması'nda (HPFS) yer alan 48,866 erkeğin verilerini analiz eden Boston'daki Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu'nun, Rebecca E. Graff ve meslektaşları, çok değişkenli analizde tip 2 diyabetli kadınların, diyabetik olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında, RCC için 1,5 kat artmış risk taşıdığını buldular. 5 yıl veya daha az süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlar, diyabetik olmayan kadınlara kıyasla 2 kat daha fazla RCC riski taşımaktaydı. Araştırmacılar, 5 yıldan uzun süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlarda ise RCC riskinin anlamlı derecede yüksek olmadığını bildirdiler.

>Erkeklerde Herhangi Bir Risk Artışı Tespit Edilmedi

Erkeklerin verilerini de inceleyen araştırma ekibinin bulgularına göre erkeklerde tip 2 diyabet, RCC riski ile anlamlı bir şekilde ilişkili değildi. NHS çalışmasının katılımcıları 1976’dan itibaren ve HPFS çalışmasının katılımcıları ise 1986'dan itibaren 2014 yılına kadar takip edilmişlerdi.

Araştırmacılar, NHS çalışmasında 38 yıllık takip sırasında 120 ölümcül vaka dahil olmak üzere 418 RCC vakasını ve HPFS çalışmasında 28 yıllık takip süresince 302 RCC vakasını doğruladı.

Bu çalışma kronik bir otoimmün hastalık olan tip 2 diyabet ile böbrek kanserini ilişkilendiren bu boyutta yapılmış olan ilk çalışma olarak literatürdeki yerini aldı. Çalışmanın bulguları diyabetin erken evrelerinde hastaların RCC riski açısından da takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Graff RE. et al. Type 2 diabetes in relation to the risk of renal cell carcinoma among men and women in two large prospective cohort studies. Diabetes Care. 2018; published online ahead of print.

Böbrek Kanserinde Yeni Bir Hedef Mutasyon Belirlendi

05 Ekim 2018

En sık görülen böbrek kanseri tipinin yüzde 90'ından fazlası, VHL olarak adlandırılan önemli bir tümör baskılayıcı gen kaybına yol açan genetik bir değişikliğe sahiptir. Science dergisinde yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar böbrek kanserinin gelişmesine yardımcı olan bu genetik değişimin yeni bir etkisini tespit ettiler: ZHX2 olarak adlandırılan bir proteinin bu hücrelerde fazla biriktiğini ve kanserli diğer sinyalleri açmaya yardımcı olduğunu keşfettiler. Bulguları, ZHX2'nin en yaygın böbrek kanseri türü olan berrak hücreli renal karsinom için potansiyel yeni bir tedavi hedefi olduğunu göstermektedir.

Bu protein, kendi başına veya kombinasyon halinde böbrek kanserini tedavi etmek için kullanılan potansiyel bir terapötik hedef olabilir. Araştırmacılar için bir sonraki adım, terapötik olarak nasıl hedef alabileceklerini anlamaya çalışmak olacaktır. Berrak hücreli form, renal hücreli karsinomun en sık görülen tipidir ve tüm vakaların yaklaşık yüzde 70'ini oluşturmaktadır. Berrak hücreli renal karsinomlu hastaların yaklaşık yüzde 90'ında genetik mutasyonlar veya VHL'nin işlevlerini kaybetmelerine neden olan değişiklikler vardır. VHL'nin işlevi kaybolduğunda, hücreler kan damarlarının büyümesini tetikleyen sinyaller biriktirebilir. VHL, berrak hücreli renal karsinomda en önemli tümör baskılayıcıdır. VHL kaybının böbrek kanserine nasıl katkıda bulunduğunu ve terapötik olarak bunu nasıl hedef alacağımızı anlamak önemlidir.

Yeni Bir Hedef Belirlendi

Berrak hücreli renal karsinom için bakım standardının bir parçası olarak VHL kaybının aşağı akış etkisi olan anormal kan damarı üretimindeki hücre sinyallerini bloke eden, ABD Gıda ve İlaç İdaresi onaylı ilaçlar bulunmaktadır. Hastalar bu ilaçlara çok az tepki gösterebilir veya direnç geliştirebilir, bu yüzden araştırmacılar anormal kanserli büyümeyi hızlandıran VHL fonksiyonuna sahip olmayan hücrelerde biriken diğer hedefleri araştırmak istediler.

Araştırmacılar VHL kaybolduğunda kansere yol açabilecek yeni molekülleri keşfetmek için bir tarama tekniği geliştirdiler. Bu, VHL'ye sahip olmayan böbrek kanseri hücrelerinin genellikle daha fazla ZHX2'ye sahip olduğunu belirlemelerine yol açtı. ZHX2'yi laboratuar modellerinden eleyerek, kanser hücresi büyümesini, invazyonunu ve kanserin yayılmasını önlediler.

Bu farklı yola özgün tedavilerin geliştirilmesi ile daha başarılı tedavi sonuçları elde etmek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang J, et al. VHL substrate transcription factor ZHX2 as an oncogenic driver in clear cell renal cell carcinoma. Science, 2018; 361 (6399): 290 DOI: 10.1126/science.aap8411

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image