Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Çevresel Sigara Dumanı ve Kanser

29 Haziran 2016

Sigara içilmesi ile birçok kanser riskinde artış oluştuğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Çevresel sigara dumanına maruz kalmak da belirli kanser türlerinin oluşumunda riski arttırmaktadır. Özellikle akciğer kanserinde bu riskin bariz bir şekilde artış gösterdiği biliniyor.

2002 yılında yapılmış bir araştırmada 38 tane çalışma incelenmiş ve akciğer kanseri dışındaki kanser türleri ve çevresel sigara maruziyeti arasındaki ilişki ortaya konulmuştu. O zamandan bugüne kadar çok sayıda çalışma biriktiği için araştırmacılar 87 çalışmalık yeni bir analiz yaptılar ve bu analizin sonuçları geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bu çalışmada da akciğer ve meme kanseri dışındaki kanser türleri ile çevresel sigara dumanı maruziyeti arasındaki ilişki incelendi.

Bu metaanalizin sonuçlarına göre çevresel sigara dumanı maruziyeti ile riski artmayan kanser türleri nazofarenks kanseri, baş-boyun kanseri, çeşitli sindirim kanalı kanserleri (mide, rektum, kolorektal, karaciğer ve pankreas), endometrium, over, mesane ve beyin kanserleri olarak sıralandı. Bazı kanser türleri içinse veriler sınırlıydı ve bir ilişki gösterilemedi; bu kanserler özefagus, kolon, safra kanseri ve lenfoma olarak tespit edildi.

Serviks kanserş içinse artmış bir riskten bahsetmek mümkün. Çalışma sonucuna göre çevresel sigara dumanı maruziyeti ile serviks kanseri oluşma riski %58’lik bir artış gösteriyor. Hatta HPV enfeksiyonu ve cinsel aktif yaşam gibi diğer bağımsız değişkenler dışlandığında dahi riskin %29’luk bir artış oranını korudğu görülüyor.

Total kanser oluşum riskinin ise %13’lük bir artış gösterdiği çıksa da bu sonucun birçok bağımsız değişkenden etkilenmiş olduğu söylenebilir.

Çalışma her ne kadar yol gösterici olsa da kendi içerisinde çok sayıda eksikliği de mevcut. Ancak ne olursa olsun çevresel sigara dumanı maruziyetinin belirli kanser türleri gelişimi üzerindeki etkisi ve insan sağlığını kötüleştirici etkiye sahip olduğu yadsınamaz.

Literatür talep et

Referanslar :

 Lee P et al. Epidemiological evidence on environmental tobacco smoke and cancers other than lung or breast. Regul Toxicol Pharmacol. 2016 Jun 16. pii: S0273-2300(16)30170-2. doi: 10.1016/j.yrtph.2016.06.012. [Epub ahead of print]

Babadan Kaynaklanan Over Kanseri Geni Tespit Edildi

04 Mayıs 2018

Ailesel Over Kanseri Veritabanı çalışmasında elde edilen yeni verilere göre X-kromozomu aracılığıyla kalıtılan yeni tespit edilen bir mutasyon, kadınlarda over kanseri ve babada ve oğullarda prostat kanserinin erken başlamasından kaynaklanıyor.

ABD New York Roswell Park Kanser Enstitüsü’nde görev yapan araştırmacılar, bir kadında over kanseri geliştiğinde, kız kardeşinin de over kanseri gelişimi açısından anneden daha fazla risk ile karşı karşıya kaldığını fark etmişlerdi. Bu gözlem, araştırmacıları potansiyel olarak babadan geçen X-kromozomundaki genlerin kızlarının over kanseri riskine katkıda bulunup bulunmadığını araştırmaya yönlendirdi.

Kanser Daha Erken Yaşta Başlıyor

Araştırmacılar, veritabanında kanserden etkilenen 186 kadından X kromozomunun bölümlerini sıraladılar ve torunların ve büyükannelerin çiftleri hakkında bilgi topladılar. Babaanneden miras kalan genlerle bağlantılı yumurtalık kanseri vakalarının anne genlerine bağlı vakalara göre daha erken yaşta başladığını ve babalar ile oğullarında prostat kanseri oranlarının yüksek olduğunu keşfettiler. Ek sekanslama, araştırmacıların X-kromozomu üzerinde daha önce bilinmeyen bir mutasyonu saptamasına yol açtı ve bu da over kanseri vakalarının ortalama 6 yıl öncesinden daha fazla gelişmesine neden olabilir.

X’e Bağlı Kalıtılan Bir Gen

Çalışma, X-kromozomundaki bir genin, BRCA genleri gibi bilinen diğer duyarlılık genlerinden bağımsız olarak bir kadının over kanseri geliştirme riskine katkıda bulunabileceğini tespit etti. Bununla birlikte, bu genin kimliğini ve fonksiyonunu doğrulamak için gelecek çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.

Araştırmacılara göre bu çalışmada elde edilen veriler neden çok sayıda kız kardeşin aynı kanserden etkilenebildiğinin nedenini bulmaya yardımcı olabilir. Bir babanın kromozomları, çocuklarının cinsiyetini belirlediğinden, kızlarının hepsi aynı X-kromozom genlerini taşımak zorundadır. İleride yapılması gereken, daha fazla aileyi sıralayarak doğru genin tespit edildiğinden emin olmaktır. Bu sayede erken tanı ve tedavi fırsatı olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Eng KH. et al. Paternal lineage early onset hereditary ovarian cancers: A Familial Ovarian Cancer Registry study. PLOS Genetics, 2018; 14 (2): e1007194 DOI: 10.1371/journal.pgen.1007194

Pankreas Kanserli Hastaların Uzun Dönem Sağkalımında Neoantijenler

13 Nisan 2018

Pankreatik duktal adenokarsinom, hastaların % 7'sinden daha az 5 yıldan fazla sağ kalım ile ölümcül bir kanserdir. T hücre immünitesi, istisnai birkaç uzun dönem sağ kalan hastanın sonuçlarıyla bağlantılıdır, ancak ilgili antijenler bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, pankreatik kanserli uzun süre sağ kalan hastalardaT-hücresi antijenlerinin tanımlanması için genetik, immünhistokimyasal ve transkripsiyonel immünoprofilleme, bilgisayarlı biyofizik ve fonksiyonel testler kullandılar. Tüm ekzom sekanslama ve “in-siliko” neoantijen tahmini kullanarak, hem en yüksek neoantijen sayısı hem de en fazla CD8 + T hücresi infiltratı birlikte olan tümörlerin, en uzun sağ kalımı olan hastaları sınıflandırdığını buldular. Uzun dönem sağ kalanlarda T-hücresi aktivasyonunu destekleyen spesifik neoantijen özelliklerini araştırdılar, bu kişilerin bir uygunluk modeli tarafından tanımlanan neoantijen nitelikleri ve tümör antijeni MUC16'da neoantijenler (CA125 olarak da bilinir) açısından zenginleştirildiğini keşfettiler.

T Hücre Reaktivasyonu

Enfeksiyöz hastalıktan türeyen peptidlere diferansiyel sunum ve homolojiyle neoantijenlere daha fazla bağışıklık kazandıran bir neoantijen kalite uygunluk modeli, iki bağımsız veri setinde uzun dönem sağ kalım saptarken, bir nicel antijen miktarı modeli yalnız artan neoantijen sayılarına daha büyük bağışıklık kazandıran belirlenmedi. Neoantijen moleküler taklit ile tutarlı, hem yüksek kaliteli neoantijenlere hem de öngörülen çapraz reaksiyonlu mikrobiyal epitoplara spesifik olan klonlar dahil olmak üzere, pankreatik kanser uzun dönem sağ kalanlarında, hem yüksek kaliteli hem de MUC16 neoantijenler için intratümoural ve geriye kalan dolaşımdaki T-hücrelerinin reaktivitesi saptadılar. Özellikle, yüksek kaliteli ve MUC16 neoantijenik klonların metastatik progresyon üzerinde seçici kaybını gözlemlediler ve bu neoantijen immüno-düzenlenmesini öneriyordu.

Araştırmacılar, pankreatik duktal adenokarsinomadaki T hücre hedefleri olarak benzersiz özelliklere sahip neoantijenler, daha geniş anlamıyla, neoantijen kalitesini, immünoterapilerin uygulanmasına yön verecek immünojenik tümörler için bir biyolojik belirteç olarak tanımladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Balachandran et al. Identification of unique neoantijen qualities in long-term survivors of pancreatic cancer, Nature Vol.551/515 2017.

Sıcak Çay İçmek Kanser Riskini Artırabilir mi?

24 Mart 2018

Dünyanın her yerinde, sıcak çay çok sevilen ve tüketilen bir içecektir. Dünya Kanser Araştırma Fonu'na göre, özofagus kanseri dünya genelinde sekizinci en yaygın kanser türüdür. Yüksek sıcaklıktaki çay tüketimi özofagus kanseri için bir risk faktörü olarak öne sürülmüş olsa da, sürekli bir ilişki gözlenmemiştir ve herhangi bir ilişkinin alkol ve tütüne maruziyetten bağımsız olup olmadığı değerlendirilmemiştir. Çin, çayın en çok tüketildiği ve özofagus kanser vakalarının en yüksek olduğu bir ülkedir.

Çin'deki Pekin Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptığı yakın tarihli bir araştırmada, çayın tüketildiği sıcaklığın özellikle de zaten olumsuz sağlık sonuçları riski taşıyan belirli gruplarda sağlığı etkileyebileceği bulundu.

Araştırmacılar, yüksek sıcaklıkta çay tüketimi ile birlikte alkol tüketimi ve sigara içilmesi ile ilgili belirlenmiş risk faktörlerinin özofagus kanseri riski ile ilişkili olup olmadığını incelediler. Araştırmayı Çin Ulusal Doğal Bilim Vakfı ve Ulusal Merkez Araştırma ve Geliştirme Programı'nın bir parçası olarak gerçekleştirdiler. Araştırmacılar, amacı Çin'de kalp rahatsızlıkları, kanser ve şeker hastalığı dahil olmak üzere kronik hastalıkların gelişimine ilişkin verileri toplamakta olan China Kadoorie Biobank çalışmasının katılımcılarının sağlığını izlediler. Sonuçlarının tutarlı olmasını sağlamak için, bilim adamları mevcut bir kanser teşhisi bulunan katılımcıların yanı sıra çay, alkol ve sigara içmekten vazgeçmiş katılımcıları çalışmaya dahil etmediler. Sonuçta, 30 ila 79 yaşları arasındaki 456.155 yetişkin katılımcının verilerini analiz ettiler. Bütün bu katılımcıların sağlık gelişmeleri daha sonra 9,2 yıllık bir ortalama süreyle takip edildi. Bu dönemde 1731 katılımcı özofagus kanseri tanısı aldı.

Tek Başına Risk Yüksek Değil

Yüksek sıcaklıkta çayın içilmesi, alkol tüketimi ya da sigara içimi ile birlikte, özofagus kanseri riski, sadece sıcak çay içmekten daha yüksek bulundu. Çayı haftada birden daha az tüketen ve günlük 15 g'dan daha az alkol tüketen katılımcılarla karşılaştırıldığında, sıcak çay ve günde 15 gr veya daha fazla alkol tüketenler, 5,0 risk oranı ile özofagus kanseri için en büyük riski taşıyordu. Benzer şekilde, günlük sıcak çay içip sigara içenlerin risk oranı değeri 2,03’tü. Sadece sıcak çay içenlere ve alkol almayan ya da sigara içmeyen bireylerin özofagus kanseri riski daha yüksek değildi ve bu üç davranışın uyumlu bir etkisinin önemli bir risk faktörü olduğunu düşündürüyordu.

Araştırmacılar bulgulara dayanarak, insanların alışkanlıklarını dikkatlice seçmeleri gerektiğini ve günlük içki veya sigarayı bırakamayanların çok yüksek sıcaklıklarda çay içmekten kaçınmalarının uygun olacağını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Yu et al. Effect of Hot Tea Consumption and Its Interactions With Alcohol and Tobacco Use on the Risk for Esophageal Cancer: A Population-Based Cohort Study,  Annals Of İnternal Medicine 2018.

Mide Kanseriyle Alakalı Ayrıntılı Genom Analizi Yapıldı

28 Şubat 2018

Küresel bir perspektiften bakıldığı zaman gastrik kanserin, kanserin en yaygın ve öldürücü formlarından biri olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu Asya'da, tütsülenmiş gıda tüketiminin yaygın olması nedeniyle gastrik kanser insidansı son derece yüksektir. Günümüze kadar yapılmış olan çalışmalarda, gastrik kanser tanısında biyolojik belirteç olarak bir veya birkaç gen belirlenemedi ve gastrik kanser tedavisinde önemli olabilecek genlerin ayrıntılı tanımlaması yapılamadı.

Çin’de yapılan yeni bir çalışmada, normal mide dokuları ile GC dokuları arasında farklı olarak eksprese edilen genleri ayırt etmek için Gen İfade Omnibus (GEO) veritabanına yüklenen dokular, tüm genom geniş ifade profilleme dizileri ile analiz edildi. GSE13911, GSE19826 ve GSE79973, GPL570 platformunu temel aldı ve GSE29272, GPL96 platformunu temel aldı. İki platformdan farklı eksprese edilen genler taranarak bu iki platformun kesişim noktası seçildi. Bunun peşi sıra farklı laboratuvarlardan gelen sıralama verilerinde ortak olan farklı eksprese edilen genler tespit edildi. Son olarak, 384 gastrik kanser örneğinden 3 yukarı doğru düzenlenmiş ve 34 aşağı doğru düzenlenmiş farklı eksprese edilen gen elde edildi.

Çok Sayıda Gen Tespit Edildi

Aşağı doğru düzenlenmiş gen sayısı, yukarı doğru düzenlenmiş genlerin sayısından daha büyük olduğu için, aşağı düzenlenmiş farklı eksprese olan genler üzerinde işlevsel analiz ve yolak zenginleştirme analizi gerçekleştirildi. Analizin sonucunda, salgılanan fosfoprotein 1 (SPP1), sülfataz 1 (SULF1), trombospondin 2 (THBS2), ATPaz H + / K + taşıyan beta altbirimi (ATP4B), gastrik intrinsik faktör GIF) ve gastrokine 1 (GKN1) gibi gastrik kanserle ile ilişkili en önemli genler tespit edildi. Bu genlerin prognostik gücü, Oncomine veritabanında ve Kaplan-Meier plotter (KM-plotter) analizi ile doğrulandı. Ayrıca gastrik asit sekresyonu, toplayıcı kanal asit sekresyonu, azot metabolizması ve ilaç metabolizması gastrik kanser ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Bu nedenle araştırmacılara göre, bu genler ve yollar gastrik kanserli hastalarda tanı ve klinik etkileri geliştirme potansiyel hedefleri olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Fei HJ et al. Identification of significant biomarkers and pathways associated with gastric carcinogenesis by whole genome-wide expression profiling analysis. Int J Oncol. 2018 Jan 11. doi: 10.3892/ijo.2018.4243. [Epub ahead of print]

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Nonskuamoz Vulvar Kanser Vakaları İncelendi

27 Aralık 2017

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, kadın hastalıkları kliniğinde 21 yıl içerisinde tedavi edilen skuamoz olmayan hücre tipi vulvar kanserli hastaları değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptı ve elde ettikleri bulguları geçtiğimiz günlerde yayınladı.

Ocak 1992 ile Ağustos 2013 yılları arasında vulvada skuamöz kanser nedeniyle tedavi edilen 14 hastanın verileri değerlendirildi. Hastaların yaşı, tümörün histopatolojik tanısı, tümör boyutu, tümör yerleşimi, tıbbi veya cerrahi tedavi, tedavi, tekrarlama ve sağkalım oranları analiz edildi.

Hastaların yaş ortalaması 53 idi. Ana şikayet vulvar pruritus (% 71) olarak kaydedildi. Ortalama tümör boyutu 2.4 cm (aralık: 0.5-6 cm) idi. Olguların% 65'inde tümör labia majörde lokalize olarak bulundu. Hastaların histopatolojik tanısı: 5 hastada malign melanom, 5 hastada bazal hücreli karsinom, 2 hastada müsinöz adenokarsinom, bir hastada apokrin bez karsinoması ve 1 hastada malign periferik sinir kılıfı tümörü olarak kaydedildi.

Nadir Görülen Agresif Bir Tümör

11 hastada cerrahi ilk tedaviydi. 8 hastaya radikal vulvektomi ve bilateral inguinofemoral lenfadenektomi uygulandı. Diğer üç hastada lenfadenektomi yapılmadan lokal eksizyon yapıldı. Radikal ameliyat geçiren sekiz hastanın beşinde (% 62.5) lenf nodu metastazı vardı. Bu 5 hastanın ikisinde bilateral lenf nodu metastazı vardı. Ortalama izlem süresi 49.2 ay (dağılım 12-72 ay) idi. Sekiz (% 57.1) hastada ilk rekürrens vardı. Bu hastalarda rekürrens için ortalama süre 19.5 ay (dağılım 6-48 ay) olarak hesaplandı.

Skuamoz olmayan hücreli vulva kanseri nadir görülen bir hastalıktır ve heterojen bir tümör grubu oluşturmaktadır. Melanom, en agresifi olarak göze çarpmaktadır. Bu nadir tümörlerin tedavisini standardize etmek için çok merkezli prospektif çalışmalar gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Akdağ Cırık D et al. Analysis of non-squamous vulvar cancer cases: A 21-year experience in a single center. Turk J Obstet Gynecol. 2014 Sep;11(3):165-169. doi: 10.4274/tjod.83436. Epub 2014 Sep 15.

GBM’de Radyolojik Değerlendirmenin Önemi

25 Kasım 2017

Glioblastomadaki manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) değerlendirilmesi zor olabilir. Bu sebeple yeni klinik çalışmalarda değerlendirici hatasını en aza indirmek için tek bir merkezi laboratuarda yapılan değerlendirmeler kullanılmaya başlandı. Tekrarlayan glioblastomaya sahip hastalarda yapılan CABARET çalışmasında, hastanelerde değerlendirilen hastalık durumu ve daha sonra körleştirilmiş merkez uzman tarafından yapılan radyolojik inceleme karşılaştırıldı.

Hastalık durumunun lokal ve merkezi değerlendirilmesi için MRG sonuçları ve belirlenen zaman noktalarında klinik durum kullanıldı. Klinik durum lokal olarak belirlendi. Her iki değerlendirmede de Nöro-Onkolojide Yanıt Değerlendirme (RANO) kriterleri kullanıldı. Progresyonsuz sağkalım (PFS) ve yanıt oranları için lokal ve merkezi değerlendirmeler karşılaştırıldı. Merkezi gözden geçirme progresyon tarihleri ​​için aradaki değişkenlik değerlendirildi.

PFS Açısından Anlamlı Fark Görüldü

Merkezi gözden geçirme, değerlendirilebilir 89 hastanın (n = 40) % 45'inde daha kısa PFS ile sonuçlandı. Medyan PFS 3.9 aya (lokal) karşılık 3.6 ay (merkez) olarak ölçüldü (HR: 1.5,% 95 güven aralığı 1.3-1.8, p <0.001). Yanıtlar daha sık olarak lokal değerlendirmede saptanırken (n = 16,% 18) merkezi olarak daha az belgelendi (n = 11,% 12). 120 hastanın yedisi, lokal olarak belirlenmiş progresyon olmadığı için merkezi belirlenen progresyon sonrası 6 aydan uzun süre çalışmaya devam etti. Merkezi çalışan 3 ayrı gözden geçiren tarafından incelenen taramaların% 33'ü progresyon tarihi ile tamamen uyumluydu.

Lokal ve merkezi PFS tarihleri ​​arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olsa da, 0.3 aylık medyan fark oldukça küçüktür. Merkezi incelemedeki değişkenlik önceki çalışmalarla uyumludur ve bu bağlamda MRG yorumlamasındaki zorlukları vurgulamaktadır. Hastaların küçük bir kısmı, merkezi olarak belirlenen progresyon tarihinin çok ötesinde tedaviden yarar sağladı, bu da radyolojik sonuçlarla birlikte klinik durumun da önemli bir yol gösterici olduğunu tekrar kanıtlamış oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Field KM et al. Comparison between site and central radiological assessments for patients with recurrent glioblastoma on a clinical trial. Asia Pac J Clin Oncol. 2017 Nov 8. doi: 10.1111/ajco.12806. [Epub ahead of print]

Serviks Kanserinde Histolojinin Prognostik Rolü

22 Kasım 2017

Serviks kanseri özellikle gelişmekte olan ülkelerde en sık görülen neoplazilerden biridir. Serviks kanseri ile ilgili literatüre bakıldığı zaman en sık rastlanan histopatolojik tip skuamöz hücreli karsinomdur (SCC), bunu adenokarsinom (AC) ve adenoskuamöz karsinom (ASC) izlemektedir. Ancak histolojik türe göre prognoz tartışmalıdır ve net olarak bilinmemektedir.

Meksika merkezli yapılan yeni bir çalışmanın amacı, en erken dönemde serviks kanserinin en sık görülen histolojilerinin prognozlarını tanımlamak ve karşılaştırmak olarak belirlendi. Bu amaçla Meksika'nın Instituto Nacional de Cancerología programına katılan hastaların kayıtlarını, SCC, AC ve ASC histolojik tipleri de dahil olmak üzere IA cerrahi olarak IA2-IB1 ve IIA1 aşamaları ile gözden geçirildi. Başka bir malign neoplazi, servikal kanser in situ, lokal olarak ilerlemiş neoplazm ve metastatik neoplazmı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Açıklayıcı ve karşılaştırmalı bir analiz yapıldı. Her bir histolojik tip için Kaplan-Meier yöntemi ile genel sağkalım (OS) ve hastalıksız dönem hesaplandı ve log-rank testi ile karşılaştırıldı.

Histolojik Grupların Sağkalım Değerleri Benzer Bulundu

Çalışmaya dahil edilen hastaların 131’inde (% 64.9) SCC, 57’sinde (% 28.2) AC ve 14’ünde ASC (% 6.9) bulunmaktaydı. Bu üç histolojik tipteki kanserler için ortalama 5 yıllık DFS ve OS değerleri hesaplanarak kıyaslandı.

Üç histolojik grup arasında sağkalım değerleri açısından herhangi bir fark olmadığı görüldü. Beş yıllık DFS, SCC için % 94.4, AC için % 98.1 ve ASC için % 92.3 idi (p = 0.55). SCC için 5 yıllık OS % 97.9, AC için % 97.8 ve ASC için% 100 idi ve istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p = 0.702).

Bu tek merkezli yapılan büyük çalışma erken evrede serviks kanserinde histolojiye göre sağkalımların değerlendirildiği önemli bir çalışma olarak literatüre eklenmiş oldu. DFS ve OS, erken evrelerde en sık görülen histolojik serviks kanseri tipleri arasında fark göstermedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Barquet-Muñoz SA et al. Histology as Prognostic Factor in Early-Stage Cervical Carcinoma. Experience in a Third-Level Institution. Rev Invest Clin. 2017 Sep-Oct;69(5):286-292.

Kansere Karşı Çinko

03 Kasım 2017

Geçmişte yapılmış olan araştırmalar çinkonun insan sağlığını korumak için şart olduğunu ve özefagusu kanserden koruduğunu göstermişti. Bununla birlikte çinkonun özofagusta kanseri önleme yeteneği tam olarak anlaşılamamıştır. Dr Zui Pan'in liderliğinde bir ekip, çinkonun kanser hücrelerinin büyümesini seçici olarak durdurduğunu, ancak normal özofagus epitel hücrelerine bu yönde bir etkide bulunmadığını keşfetti.

Ulusal Kanser Enstitüsüne göre, özefagus kanseri, tüm dünyada kanser ölümlerinde altıncı sırada. Enstitü, 2016'da Amerika Birleşik Devletleri'nde neredeyse 16.000 özofagus kanseri ölümü olduğunu tahmin etmektedir. Beş yıllık ortalama sağkalım oranı ise yüzde 20'den az. Bu çalışmanın özefagus kanserinin önlemesi ve daha iyi tedavisi için bir yol sağlayabileceği umuluyor.

Çinko Aşırı Aktif Kalsiyum Sinyallerini Engelliyor

Çinko, pek çok proteinde ve birçok enzimde yer alan önemli bir elementtir ve çinko olmaması, hücrelerin işlevini imkânsız hale getirmektedir. Zenginleştirilmiş gıdalar, ıspanak, keten tohumları, sığır eti, kabak çekirdeği ve karides ve istiridye gibi deniz ürünleri çinko içerir. Ancak daha önce neden aynı çinko fizyolojik konsantrasyonlarının kanser hücresi büyümesini inhibe ettiğini, normal hücreleri inhibe etmediğini bilmiyorduk. Bu çalışma, çinkonun, normal hücrelerde görülmeyen kanser hücrelerinde görülen aşırı aktif kalsiyum sinyallerini engellediğini ortaya koydu ve dolayısıyla çinko seçici olarak kanser hücresi büyümesini engellemektedir. Yani çinko ve kalsiyum arasında çapraz bağlantı olabileceği anlamına geliyor.

Araştırmacılar, ileride bu iki sinyalin birbirini nasıl bağladığını ve birbirlerini nasıl etkilediğini inceleyeceklerini belirtti. Bu sayede daha iyi bir önleme ve tedavi stratejisi geliştirmede yön gösterici bulgular edilmesi umuluyor.

Özefagus kanseri ve çinko arasındaki bağlantıda elde edilen bu yeni bulgular tükettiğimiz gıdaların dengeli dağılımına dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu. Çinko, kanser dışında birçok hastalığın da gelişiminde kilit rolde olabilir ve kalsiyumla ilişkisinin çözülmesi daha bilinmeyen birçok gizemi de aydınlatabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Choi S et al. Selective inhibitory effects of zinc on cell proliferation in esophageal squamous cell carcinoma through Orai1. The FASEB Journal, 2017; fj.201700227RRR DOI: 10.1096/fj.201700227RRR

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

HPV Aşısının Toplum Üzerindeki Etkisi

19 Ekim 2017

İnsan papilloma virüsü (HPV), serviks kanseri ve serviksteki diğer malign ve benign neoplastik lezyonların önde gelen nedeni olarak bilinmektedir. HPV aşılamanın üç potansiyel hedefi vardır: geçişi, enfeksiyonu ve hastalığı önlemek. Ancak günümüzde HPV aşılaması sonucunda elde edilen sağlık sonuçlarına dair çok fazla veri yok. Bu yüzden İtalya merkezli yapılan bir çalışma ile, HPV aşı stratejisinin İtalya'daki etkisini değerlendirmek amaçlandı.

Özel Bir Modelde Etki İncelendi

Çalışmada kullanılmak üzere İtalyan kadının teorik bir kohortunda enfeksiyon sürecini tahmin etmek için çok aşamalı morbidite-mortalite modeli geliştirildi. Markov süreci dokuz sağlık durumunu (sağlık, anogenital siğiller, grade 1 ve grade 2/3 servikal intraepitelyal neoplazi, servikal kanser, anal kanser, servikal kansere bağlı ölüm, anal kanser ve diğer nedenler) ve her yaş için 26 geçiş durumunu düşünüyordu. Model ulusal ve uluslararası literatürdeki mevcut verilere göre oluşturuldu. Aşılamanın etkinliği, İtalya'da gözlemlenen modeller ve aşılama kapsam oranları ile ilgili bir literatür incelemesi göz önüne alınarak gerçekleştirildi. Herhangi bir müdahale (serviks kanseri taraması) ve aşılama stratejileri senaryoları için yaşam beklentisi (ex), Kalite Düzeltilmiş Yaşam Yılları (QALY), Özürlülük Düzeltilmiş Yaşam Yılları (DALY) ve atfedilebilir risk (AR) tahmin edildi.

Elde Edilen Fayda Sınırlı

Model, 100.000 İtalyan kadından oluşan bir kohortta, e0'ın 83.1 yıl olduğunu gösterdi. Geçerli HPV aşı stratejisi ile e0, 83.2 (+0.1) yıla yükselmektedir. HPV ile ilgili hastalıklar tamamen değerlendirildiğinde, QALY'ler müdahale grubunda 82.7'den aşılama grubunda 82.9'a (+0.2 QALY) yükselmektedir. Aşı nedeniyle DALY 0.6 azalmaktadır. Son olarak AR, 100.000 kadın başına tüm nüfusta 93 ve aşılanmamış olanlarda 265 vakaya eşittir.

Servikal kansere bağlı mortalite göz önüne alındığında, HPV aşılaması, İtalyan kadın nüfusunda sağlık birimi kazanımları üzerinde düşük bir etkiye sahip gibi gözükmektedir. Tersine, çeşitli HPV ile ilişkili ve kanser morbidite koşulları içerildiğinde, aşılama etkisi oldukça dikkat çekici hale gelebilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Marcellusi A. Impact of HPV vaccination: health gains in the Italian female population. Popul Health Metr. 2017 Sep 29;15(1):36. doi: 10.1186/s12963-017-0154-0.

Glioblastomada Perivasküler Niş

18 Ağustos 2017

Perivasküler niş, glioblastomda (GBM) yerleşik hücre tipleri arasındaki hücrelerarası iletişim için kritiktir ve glioma kök hücre mikro ortamının korunmasında hayati bir rol oynar. GBM'de birbirinden farklı çok sayıda mikrovasküler modellerin var olduğu birçok araştırmada gösterilmiştir. Farklı mikrovasküler modellerin perivasküler nişteki farklı patolojik yapılarla ilişkili olduğu ima edilebilir. Bununla birlikte, perivasküler nişin patolojik yapısı hala net değildir. Çin merkezli yapılan yeni bir araştırmada perivasküler nişin patolojik yapısı anlaşılmaya çalışıldı. Çalışmada çoklu-fleoresans kullanarak perivasküler nişte CD34, CD133, Nestin, α-SMA, GFAP ve CD14 ekspresyonunu saptayarak GBM'deki farklı mikrovasküler model nişlerinin (MVPN) dağılımını ve biyolojik özellikleri araştırıldı.

Yapılan araştırma sonucunda dört temel mikrovasküler model tanımlandı: mikrovasküler filizlenme (MS), vasküler küme (VC), vasküler çelenk (VG) ve glomerüloid vasküler çoğalma (GVP). Dört çeşit oluşumdaki her belirteç alanının oranı analiz edildiğinde sonuçlar, MS ve VC'de CD34, CD133 ve Nestin ekspresyonunun VG ve GVP'deki değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğunu gösterdi (P <0.05). Üstelik sonuçlar, α-SMA ekspresyonunun MS, VC, VG ve GVP'de farklı olduğunu gösterdi (P <0.05). Bununla birlikte, her formasyon tipinde GFAP ve CD14 ekspresyonu anlamlı bir fark göstermedi (P> 0.05). Bu çalışma glioblastomadaki perivasküler nişin biyolojik yapısına göre farklı modelleri ilk kez ortaya koymuştur. Daha ileri çalışmalarla bu modellerin hastalık üzerindeki etkisi de daha net anlaşılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen J, et al. The pathological structure of the perivascular niche in different microvascular patterns of glioblastoma. PLoS One. 2017 Aug 3;12(8):e0182183. doi: 10.1371/journal.pone.0182183. eCollection 2017.

HER2 Durumuna Göre Tümör Yükü Değerlendirmesi

09 Ağustos 2017

Mide kanseri özellikle Uzakdoğu ırklarında beslenme alışkanlıklarının da etkisiyle sık görülmektedir. Japonya merkezli yapılan yeni bir çalışmada mide kanseri hastalarında F18-FDG PET / BT ile değerlendirilen metastatik tümör yükünün klinik değeri incelendir. Araştırmacılar bu yükü HER2 durumu göz önüne alarak bulmayı amaçladılar. Çalışmada Ocak 2006 ile Aralık 2014 arasında Yonsei Kanser Merkezi'nde lokal olarak ilerlemiş veya metastatik mide kanseri olan 124 hasta retrospektif olarak incelendi. Bu hastalara ilk basamak kemoterapiden önce temel FDG PET / BT uygulanmıştı. Hastalarda maksimum standart alım değeri (SUVmax) ile birlikte WB (tüm vücut) SUVmax, WB SUVmean, WB metabolik tümör hacmi (WB MTV) ve WB toplam lezyon glikolizisi (WB TLG) değeri hesaplandı. Tüm metabolik olarak aktif metastatik lezyonlarda (SUV eşiği ≥2.5 veya ≤2.5 için % 40 izokontur) bu incelemeler yapıldı ve bunların hasta sağkalım sonuçlarıyla ilişkisi saptandı.

SUVmax, HER2-pozitif gastrik kanserlerde HER-2 negatif ile karşılaştırıldığında daha yüksekti (medyan 12.1’e karşılık 7.4, p <0.001). Tüm hastalar arasında, yüksek metastatik tümör yükü göstergesi olan WB TLG> 600 olması durumunda hem progresyonsuz sağkalımda [HR, 2.003; 95% CI, 1.300-3.086; P = 0.002] hem de genel sağkalımda (HR, 3.001;% 95 GA, 1.950-4.618; P <0.001), WB TLG ≤ 600'e göre daha kötü sonuçlar alındı. Trastuzumab ile tedavi edilen HER2-pozitif gastrik kanser hastalarında, metabolik tümör yükünün yüksek olması daha kötü genel sağkalım ile ilişkili bulundu. HER2-pozitif gastrik kanserlerde ayrıca HER2-negatif gastrik kanserlere kıyasla SUVmax daha yüksekti.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlar PET/BT kullanılarak HER2 durumuna göre mide kanseri hastalarında bazı prognostik öngörülerin yapılabileceğini gösterdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Park JS, et al. The prognostic value of volume-based parameters using 18F-FDG PET/CT in gastric cancer according to HER2 status. Gastric Cancer. 2017 Jun 22. doi: 10.1007/s10120-017-0739-0. [Epub ahead of print]

Sigara ve HPV Enfeksiyonu İlişkisi

01 Ağustos 2017

Gerek HPV gerekse de sigaranın servikal kanser açısından risk faktörleri olduğu bilinmektedir. Yeni bir çalışmada da aktif ve pasif sigara içiciliğinin yüksek riskli HPV enfeksiyonu ve CIN 2+ gelişimindeki rolü incelendi. Çalışma kapsamında 1999-2007 yılları arasında Çin'in 10 ilinde serviks kanseri taramaları için yapılan kesitsel 12 çalışmadan elde edilen veriler toplandı. Toplam 16.422 kadın ve 2.392 yüksek riskli HPV (hr-HPV) pozitif kadın ve 381 CIN2 + vakası analiz edildi. Havuzlanmış odds oranları (OR) ve % 95 güven aralıkları cinsel ve cinsel olmayan karıştırıcı faktörleri kontrol eden lojistik regresyon modelleri kullanılarak hesaplandı.

Aktif sigara içimi ile hr-HPV enfeksiyonu ve CIN2 + arasında aşırı yükselmiş bir risk vardı. Hiç sigara içmeyenlerle içenler kıyaslandığı zaman ayarlanmış OR hr-HPV enfeksiyonu için 1.45 (% 95 GA = 1.10-1.91) ve CIN2 + için 1.89 (% 95 GA = 1.03-3.44) olarak hesaplandı. Pasif sigara içimi, hr-HPV enfeksiyonunda düzeltilmiş OR 1.11 (1.00-1.24) ile hafifçe artmış bir risk oluşturdu ancak pasif duman maruziyeti ile CIN2 + arasında istatistiksel bir ilişki gözlenmedi. Sigaraya hiç maruz kalmayanlarla kıyaslandığında, aktif ve pasif sigara içenlerde HPV enfeksiyonu riski 1.57 kat artmış (% 95 GA = 1.14-2.15) ve CIN2 + riski 1.99 kat daha fazla (% 95 GA = 1.02-3.88) olarak bulundu .

Çalışmadan elde edilen sonuçlar bir şekilde sigaraya maruz kalınması durumunda özellikle yüksek riskli HPV enfeksiyonu riskinin arttığını gösterdi. Bu da ileride gelişecek serviks kanseri için önemli bir risk oluşturmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng RM, et al. Role of active and passive smoking in high-risk human papillomavirus infection and cervical intraepithelial neoplasia grade 2 or worse. J Gynecol Oncol. 2017 Mar 24. [Epub ahead of print]

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Eğitimle Serviks Kanseri Erken Teşhisi Şansı Artıyor

29 Haziran 2017

Serviks kanserinin önlenmesi için kadınların etkili bir şekilde eğitimi sayesinde, serviks kanseri taramasının bilinirliğinin ve kullanımının artış gösterdiği görüldü. Bununla birlikte, bu artışın devam etmesi için daha fazla çaba sarf etmek gerekmektedir. Bu tarz bir davranış değişikliğini sürdürmek için de sağlık profesyonellerinin daha az tecrübeli olan kendi akranlarını eğitmesi etkili bir araç olarak kullanılabilir. Nijerya merkezli yapılan bir çalışma ile, akran sağlık eğitiminin algılama, tarama isteği ve kadınlar tarafından serviks kanseri taramasına alınma üzerindeki etkinliğini değerlendirmek amaçlandı.

Çalışma Nijerya, Enugu eyaletindeki 2 kent şehrinde gerçekleştirildi. 300 kadını seçmek için çok aşamalı örnekleme kullanıldı. Akran sağlık eğitimi 3 ay boyunca ayda bir kez olmak üzere üç ardışık oturum şeklinde sağlandı. Veriler, başlangıçta ve eğitim sonrasında, valide edilmiş anketler kullanılarak toplandı.

Çalışma sonucunda katılımcıların servikal kanser için bireysel risk algılamasında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme ve tarama yoluyla erken teşhisin faydalarının algılanmasında bir artış gözlendi. Serviks kanseri taramasının% 6.8 oranında arttığı ve gözlemlenen farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p = 0.02) görüldü. Bu durum medeni durum, eğitim düzeyi, istihdam durumu ve parite ile anlamlı düzeyde ilişkiliydi (p <0.05). Akran sağlık eğitimi, tarama yoluyla serviks kanserinin erken tespitinin yararları konusunda kadınların algı düzeyini arttırmak için etkili bir stratejidir. Servikal kanser taramalarının miktarının arttırılması için de etkilidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mbachu C, et al. Effects of peer health education on perception and practice of screening for cervical canceramong urban residential women in south-east Nigeria: a before and after study.

Dirençli Genler Servikal Kanser Prognozunu Etkiliyor

16 Haziran 2017

Tümör hücreleri çeşitli kemoterapi rejimlerine karşı çoklu ilaç direnci (MDR) geliştirebilir. Tüm kanser türlerinde görülebilecek olan bu fenomen servikal kanserde de görülebilir. Bu tür bir direnç, kemoterapi ilaçlarına karşı hücrelerin duyarlılığını azaltır ve servikal kanser tedavisinde başarısızlığa ve hastalığın ilerlemesine neden olur. Çin merkezli yapılan bir çalışmada çoklu ilaç direncine sahip servikal kanserde MDR1, akciğer direnç proteini (LRP) ve plasental glutatyon S transferaz π 1'in (GSTP1) rolü ve bu genlerin prognostik değeri araştırıldı.

Bu direnç ilişkili genlerin mRNA ekspresyon seviyeleri 47 servikal kanserli ve 20 sağlıklı servikal doku örneğinde belirlendi. Daha sonra, veriler klinikopatolojik parametrelerle birlikte analiz edildi. Servikal kanserde MDR1, LRP ve GSTP1'in mRNA ekspresyon seviyeleri sırasıyla 0.57 ± 0.32, 0.58 ± 0.29 ve 0.44 ± 0.24, sağlıklı servikal dokulardaki mRNA ekspresyon seviyeleri ise sırasıyla 0.19 ± 0.10, 0.17 ± 0.14 ve 0.18 ± 0.10 idi. Yani, bu genlerin ekspresyon seviyeleri sağlıklı servikal dokuya kıyasla servikal kanserde anlamlı olarak daha yüksekti (P ​​<0.05).

MRD1'in mRNA ekspresyon seviyeleri, iyi diferansiye edilmiş grupta (0.68 ± 0.27) kötü diferansiye grupla (0.38 ± 0.33; P <0.05) karşılaştırıldığında daha yükselmiş olarak bulundu. LRP ve GSTP1 içinse mRNA ekspresyon seviyeleri ile tümör farklılaşması veya klinik evre arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (P> 0.05). Çok değişkenli lojistik regresyon, farklılaşma derecesinin ve MDR1 gen ekspresyon düzeylerinin servikal kanser prognozunun prediktörü olduğunu göstermiştir (P <0.05). MDR1 negatif gruptaki hastaların hayatta kalma oranı MDR1 pozitif gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti (P ​​<0.05). Tüm bu sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda, MDR1 gen ekspresyonunun servikal kanserde zayıf sağkalımın bir göstergesi olduğunu önermektedir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Yang F, et al. Expression levels of resistant genes affect cervical cancer prognosis. Mol Med Rep. 2017 Mar 15. doi: 10.3892/mmr.2017.6328. [Epub ahead of print]

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

Serviks Neoplazmı ve TLR ilişkisi

24 Ocak 2017

Bağışıklık sistemi insan papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonuna karşı savunmada ve kalıcılığında kritik bir rol oynamaktadır. Toll benzeri reseptörler (TLR'ler) doğuştan gelen bağışıklık tepkisinin aktivasyonundan sorumlu membran reseptörleridir ve TLR ekspresyonu ile servikal kanser arasındaki bir ilişki gösterilmiştir. Tümör nekroz faktörleri (TNF) ise, deri ve mukoza inflamasyonunun ana mediyatörleri arasındadır. 

Brezilya merkezli yapılan bir çalışma ile TLR ve TNF bağışıklık ekspresyonu, servikal kanser ve premalign servikal lezyonlar arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmanın sonuçları geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Jinekolojik prosedürler ile çalışmada kullanılmak üzere 64 gömülü doku elde edildi. Servikal intraepitelyal neoplazisi (CIN) olan 35 örnek ve servikal skuamöz hücreli karsinoma (CSCC) olan 10 örnek ile normal servikal özellik gösteren 19 örnek kullanıldı. Bu örneklerde TLR2, TLR3, TLR4, TNF-α ve TNF-β ekspresyonu, immünohistokimya ile ölçüldü ve düşük ve yüksek ekspresyon seviyelerine derecelendi.

Çalışma sonuçlarına göre servikal kanser ve CIN gruplarında TLR2 ile TNF-α ve TNF-β'nın ekspresyon seviyeleri arasında bir ilişki vardı (sırasıyla p = 0.01 ve p = 0.021). Bu iki grupta TLR4 ekspresyonu TNF-α ve TNF-β ekspresyonu ile ilişkiliydi (sırasıyla p = 0.016 ve p = 0.025). Tersine, TLR3, herhangi bir grupta TNF-α veya TNF-β ile istatistiksel olarak ilişkili değildi.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre servikal kanserde TNF-α ve TNF-β'nın immünolojik cevabı ile TLR2 ve TLR4 yolaklarının ilişkisi olabilir. Bu belirteçler, serviks kanseri ve premalign lezyonlarda normal kontrollere kıyasla daha yüksek seviyelerde eksprese edilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Matos I et al. Association between Toll-like receptor and tumor necrosis factor immunological pathways in uterine cervical neoplasms. Tumori. 2016 Nov 15:0. doi: 10.5301/tj.5000576. [Epub ahead of print]

Genç ve Genç Yetişkin 5 yıllık Sağ Kalımlı Kanser Hastaları Arasında Kardiyak Mortalite Riski

02 Ocak 2017

Hayatta kalan genç ve genç yetişkin kanser hastaları ile ilgili yeterince çalışma olmadığı herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Bu konuda bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu yetişkinlik ya da çocukluk çağının spesifik kanserlerine odaklanmıştır. Bu kişilerin uzun dönem advers sağlık riskleri, özellikle de kardiyotoksik tedavilerin kullanıldığı diğer kanser popülasyonlarında kardiyak hastalıklardaki artış ile ilgili çok az şey bilinmektedir.

İngiltere’den bir grup araştırmacı genç ve genç yetişkin 5 yıllık sağ kalımlı kanser hastaları arasında uzun dönem kardiyak mortalite riskini araştıran bir çalışma yaptılar. Bu büyük ölçekli popülasyon tabanlı çalışmaya 15-39 yaşları arasında, 1971-2006 yılları arasında tanı almış, 5 yıllık sağ kalıma sahip, 200,945 kişilik hasta grubunu dahil ettiler. Çalışmaya beyin ya da mesane tümörü dışında malign tümör tanılı bireyler dahil edildi. Standardize mortalite oranları, mutlak exess riskleri ve kümülatif riskleri hesapladılar. 

Araştırmacılar 200,945 kişiden 2,016 kişinin kardiyak hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördüler. Tüm kanser tipleri toplandığında, tüm kardiyak hastalık toplamı için standardize mortalite oranlarının 15-19 yaş arasında tanı alan bireylerde daha fazla olduğunu, 35-39 yaş arasındaki bireyler için ise 1,2 daha az olduğunu buldular. Benzer patern iskemik kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları ve kardiyomiyopatiler için hem standardize mortalite oranları hem de mutlak artmış riskler için de gözlendi. Genel popülasyondan beklenene göre Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 3,8, akut miyeloid lösemi sağ kalanlarında 2,7, mesane kanseri dışında genitoüriner kanser sağ kalanlarında 2, non-Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 1,7, akciğer kanseri sağ kalanlarında 1,7, akut miyeloid dışında lösemi sağ kalanlarında 1,6, santral sinir sistemi tümörleri sağ kalanlarında 1,4, servikal kanser sağ kalanlarında 1,3 ve meme kanseri sağ kalanlarında 1,2 kat daha fazla kardiyak ölüm sayısına rastladılar. 60 yaşın üzerindeki Hodgkin lenfoma sağ kalanları arasında toplam artmış ölüm sayısının neredeyse %30’u kalp hastalıkları nedeniyleydi. Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında kanser tanısının konulduğu yaşın sonrasında kardiyak nedenlerle gelişebilecek mortalite riskine karar vermede oldukça kritik olduğu sonucuna vardılar. Yaptıkları çalışma ile ilk kez uzun dönem izlemle geniş popülasyon tabanlı bir hasta grubundan 15-39 yaşları arasında kanser tanısı almış bireylerde sonrasında kardiyak ölüm riskinin hesaplandığını belirterek elde edilen verilerin kanıt tabanlı izlem kılavuzları geliştirilmesinde başlangıç temeli sağladığının altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Henson et al. Cardiac Mortality Among 200 000 Five-Year Survivors of Cancer Diagnosed at 15 to 39 Years of Age The Teenage and Young Adult Cancer Survivor Study, Circulation 2016;134:1519–1531

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

Over Kanseri ve Beslenme Alışkanlığı İlişkisi

25 Ekim 2016

Over kanseri günümüzde ABD’de kanser ölümleri arasında en sık görülen beşinci sebep. Her ne kadar beyaz ırka sahip kadınlarda beş yıllık sağ kalım oranı 70’li yıllardaki %35’lik değerden günümüzde %46’ya kadar yükseldiyse de siyah ırkta bu oran %42’den %38’e geriledi.

Geçmişte yapılan bazı çalışmalarda günlük laktoz tüketimi ile over kanseri gelişimi arasında bir ilişki bulunmuş olsa da diğer bir kısım çalışmada ise bu tez kanıtlanamamıştı. Şimdiye kadar yapılan çalışmaların genellikle Avrupa merkezli ve beyaz kadın popülasyonunda yapıldığını göz önünde bulunduran New Jersey’deki Rutgers Kanser Enstitüsü araştırmacılarının öncü olduğu bir grup, sadece Afrika asıllı Amerikalılar üzerinde çalışmaya karar verdiler.

Çalışmada popülasyon temelli bir baz kontrol çalışması olan Afrika-Amerikan Kanser Epidemiyolojisi Çalışması’nın verileri değerlendirildi. Bu çalışmada 11 eyaletteki 20-79 yaş aralığında Afrika asıllı Amerikalı yeni tanı almış invaziv epitelyal over kanserine sahip hastaların verileri mevcuttu. Rastgele telefon araması yöntemi ile de Afrika asıllı Amerikalı olan sağlıklı kontrollerden oluşan bir kontrol grubu oluşturuldu. Sonuçta çalışmaya 490 kanser vakası ve 656 kontrol dahil edilmiş oldu.

Katılımcılara anket yoluyla çeşitli sorular sorularak risk faktörleri belirlenmeye çalışıldı. Bu sorular arasında beslenme alışkanlıkları ve güneşin altında ne kadar zaman geçirdiklerine dair sorular da vardı.

Araştırmacılar hem laktoz alımının hem de tam yağlı süt tüketiminin over kanseri riskini anlamlı oranda artırdığını tespit ettiler. Düşük yağlı ve yağsız süt tüketenlerde ise herhangi bir risk görülmedi. Peynir ve yoğurt ürünlerinin de herhangi bir risk oluşturmadığı görüldü. Yiyeceklerle veya suplementer olarak alınan kalsiyumun ise riski anlamlı şekilde azalttığı tespit edildi. D vitamini ile over kanseri riski arasında herhangi bir bağlantı bulunamamış olsa da çalışmaya katılan kadınların sadece %20’sinden daha azının günlük önerilen 600 IU (ya da 70 yaşın üstünde 800 IU) D vitamini aldığını tespit ettiler.

Araştırmada aynı zamanda güneş altında geçirilen sürenin artırılması durumunda over kanseri oluşum riskinin azalabileceği tespit edildi. Beyaz kadınlar için günde 15 dakika güneşin altında kalmak gerekli ve D vitamininin sentezi için yeterli olabilirken, Afrika asıllı kadınlarda bu süre cilt pigmentleri nedeniyle 5-10 kat daha uzun. Ayrıca cilt kanseri riski açısından da güneş altında geçirilen süreye dikkat edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Araştırmacılara göre çalışmaya dahil edilen büyük popülasyon sayesinde coğrafi ve sosyoekonomik açıdan farklı sınıflarda bir çok hasta ve kontrolün incelenmiş olması çalışmayı güçlü kılıyor. Bu çalışmanın sonuçlarının diğer bir önemli yanı ise over kanseri için bir erken tarama yöntemi bulunmaması sebebiyle riskin azaltılması konusunda topluma yol gösteriyor olması.

Literatür talep et

Referanslar :

 Qin B et al. Dairy, calcium, vitamin D and ovarian cancer risk in African–American women. British Journal of Cancer, 2016; DOI: 10.1038/bjc.2016.289 

Serviks Kanserinde Binlerce Hayat Kurtarmak Mümkün

07 Eylül 2016

Serviks kanserinin oluşum hızı son yıllarda özellikle etkili tarama ve aşılama programları sayesinde gelişmiş ülkelerde azalmaya başladı. Ancak bazı Doğu Avrupa ülkelerinde ise bu oranlar hala oldukça yüksek. Bunun temel sebebi ise yaygın bir tarama programının yerleştirilememiş olması. Bu ülkeler arasında Estonya, Letonya, Litvanya, Belarus, Bulgaristan ve Rusya yer alıyor.

Önümüzdeki 25 yıl boyunca serviks kanserinin bu ülkelerdeki dağılımının nasıl olacağını tahmin etmek üzere istatistiksel bir tahmin çalışması uygulandı. Bu nüfus temelli çalışmada, 2017-2040 yılları arasındaki gelecekte olası yeni vaka sayısına ulaşmak için iki senaryoda modelleme geliştirildi. A senaryosunda tarama programı olmamasına devam edilirken, B senaryosunda ise 2017’den itibaren etkili bir tarama programı başlatıldığı var sayıldı.

Etkili bir tarama programının olmadığı senaryoda serviks kanseri insidansının çoğu ülkede artarak devam edeceği öngörüldü. Yaş standardize oranlara bakıldığı zaman Estonya, Letonya, Litvanya ve Belarus’ta insidansın 100 binde 88’e kadar yükselebileceği hesaplandı. Bu oran oldukça yüksek.

Etkili bir tarama programı olması durumunda ise ciddi anlamda fayda görüleceği ve 2040 yılında beklenen insidans oranlarından %50-60 civarında daha düşün insidansların elde edilebileceği hesaplandı. Bu da Estonya’da 1500 ve Rusya’da ise 150.000’den daha fazla kadının hastalıktan korunacağı anlamına geliyor. Altı ülkenin toplamına bakıldığında ise 2017 başından itibaren etkili bir tarama programı başlatılması durumunda 180.000 yeni tanıdan korunulmuş olması mümkün olabilecek.

Bu altı Doğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi insidansın göreceli yüksek olduğu ve etkili bir tarama programının uygulamada olmadığı ülkelerde alınacak önlemlerle çok sayıda kadının hayatını kurtarmak mümkün olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

 Vaccarella S et al. Preventable fractions of cervical cancer via effective screening in six Baltic, central, and eastern European countries 2017-40: a population-based study. Lancet Oncol. 2016 Aug 23. pii: S1470-2045(16)30275-3. doi: 10.1016/S1470-2045(16)30275-3. [Epub ahead of print]

Yaşlı Kadınlarda Rutin Servikal Tarama

27 Temmuz 2016

Günümüzde bir çok ABD merkezli tanı ve tedavi kılavuzuna baktığımız zaman eğer tanımlanmış risk faktörleri yoksa yaşlı insanlarda rutin sağlık taramasının önerilmediğini görüyoruz. Ancak Illinois Üniversitesi’nde görev yapan araştırmacıların bulgularına göre 65 yaş üstü insanlarda rutin Pap smear ile servikal tarama sayesinde serviks kanseri gelişimi riski azalıyor.

Pap smear ile servikal tarama başladıktan sonra erken dönemde yapılan araştırmalarda bu testin 50 yaşın üstündeki kadınlarda rutin olarak yapılması önerilmiyordu. İlerleyen yıllarda ise bu üst sınır daha ileri yaşlara taşınmaya başladı. Hastalık ise genellikle 65 yaş altı kadınlarda görülmesine rağmen 65 yaş üstü kadınlarda ise daha ölümcül seyredebiliyor.

Pap testi sonrası anormal aktivite izlenen kadınlarda servikse yapılan lokal işlem sonrasında kanserleşmenin önüne geçmek mümkün olabiliyor. Araştırmacılar 65 yaş üstünde rutin pap taraması ile kanser oluşum riskinin azaltılabileceği hipotezi ile bir çalışma tasarladılar.

Baş araştırıcı Rosenblatt ve arkadaşları 1991-1999 arasındaki Medicare sağlık verisini inceleyerek 1200 serviks kanseri tanılı ve 10 binden fazla kişilik kanser tanısı almayan grubun verilerini incelediler. Araştırmacılar serviks kanseri tanısından iki ile yedi yıl öncesinde hangi hastaların pap smear ile taranmış olduğunu belirlediler.

Araştırmacılar verileri değerlendirdiği zaman kontrol grubuna kıyasla serviks kanseri tanılı grupta pap smear ile tarama hikayesine daha az rastlandığını tespit ettiler. Bu sonuç 65 yaş üstü kadınların da rutin pap smear ile servikal taramadan fayda göreceğini gösteriyor.

Araştırmacılara göre yaşlı hastalarda pap smear ile servikal taramanın faydaları ve maliyet etkililiği daha farklı çalışmalarla da değerlendirilmeli, eğer yeterli veriye ulaşılırsa da kılavuz önerileri tekrardan gözden geçirilmeli.

Literatür talep et

Referanslar :

 Karin A et al. Case-control study of cervical cancer and gynecologic screening: A SEER-Medicare analysis. Gynecologic Oncology, 2016; DOI: 10.1016/j.ygyno.2016.06.016

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Uzun süre oturmak meme ve over kanseri riskini artırıyor mu?

16 Şubat 2016

Cancer Epidemiology, Biomarkers and Prevention dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre boş zamanlarının çoğunu oturarak geçiren kadınlarda multipl miyelom, meme ve over kanserleri riskinde artış olabilir.

Günümüzde televizyon, bilgisayar ve video oyunlarının yaygın kullanımı nedeniyle oturarak geçirdiğimiz süre uzamıştır. Bu değişikliğe bağlı olarak, oturarak geçirilen süre ve kanser riski arasındaki ilişki henüz tam  olarak bilinmemektedir. Bu konudaki kanıtlar, kanserin önlenmesi ile fiziksel aktivite arasındaki bağlantıyı gösteren kanıtlara kıyasla daha azdır.

Son 20-30 yılda oturarak geçirilen zaman, ulaşımdaki gelişmeler, bilgisayar ve video oyunlarının yaygın kullanımı nedeniyle giderek arttığından, oturarak geçirilen zamanın olumsuz sonuçları giderek daha dikkat çeken bir konu haline geldi.

Amerikan Kanser Derneği Kanser Önleme Çalışması II Beslenme Kohort Çalışması Sonuçları
Bu çalışmada, kanser tanısı konmamış 69.260 erkek ve 77.462 kadının verileri analiz edildi ve çalışma süresince (1992-2009) 18.555 erkek ve 12.236 kadına kanser teşhisi kondu.

Çalışmanın yazarları, çalışmaya katılan kadınların oturarak uzun zaman geçirmeleri nedeniyle multipl miyelom, invazif meme kanseri ve over kanserine yakalanma olasılığının daha yüksek olduğunu saptadılar. Ancak erkeklerde, oturarak geçirilen zamanın uzunluğu ile kanser riski arasında bir ilişki saptanamadı.

Araştırmacılar, oturarak geçirilen süre ve kanser riski arasındaki ilişki açısından erkek ve kadınlar arasındaki farkları anlamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medical News Today, http://www.medicalnewstoday.com/articles/296883.php

Glioblastoma’yı Dirençli Hale Getiren Malignite Ağı

28 Ocak 2016

Beyin kanserleri arasında glioblastoma multiforme en malign tip olarak bilinmektedir. Bevasizumab gibi tedavilerle belirli oranlarda yanıt alınmakta olmasına rağmen hastaların büyük kısmında beklenen yaşam süresi 1 yıldan kısadır. Bu dirence yol açan mekanizmalar yıllardır araştırılmaktaydı.

Heidelberg Üniversitesi’nde görev alan araştırmacıların son yayınlarına göre glioblastoma hücreleri birbirleriyle uzun hücresel uzantılarla bağlıdır. Kanser hücreleri bu bağlantıları iletişim için kullanarak kendilerini tedavinin yol açtığı hasardan korumuş olurlar. Araştırıcılar bu bağlantıyı kestiklerinde ise kanser hücreleri beyini invazyonda yeterince başarı sağlayamadılar ve radyasyon tedavisine daha iyi yanıt verdiler.

Malign glioblastomları da içeren tedavisi olmayan astrositomlar sağlıklı beyin dokusunun içine miçel gibi yayılım gösterirler. Bu sebeple tam olarak cerrahi ile alınmaları mümkün olmaz ve yoğun tedaviye rağmen bir şekilde büyümeye devam ederler. Etkili direnç mekanizmalarına sahip oldukları düşünülmektedir.

Bu çalışmada araştırıcılar insan glioblastoma hücrelerini farelere transfer ederek bir yıl boyunca büyümelerini izlediler. Özel bir mikroskopi tekniği kullanarak beynin derinliklerine kadar bilgi toplamayı başardılar. Bu sayede kanser hücrelerinin çok ince bağlantılarla birbirleriyle iletişim kurduklarını ve beyini zamanla invaze ettiklerini gözlemlediler.

Araştırıcılar beyin kanseri hastalarından alınan doku örneklerini inceledikleri zaman da bu bağlantıları görmeyi başardılar. Bu bağlantı sayısı ne kadar fazlaysa kanser de o kadar agresif oluyordu. Bundan yola çıkarak araştırıcılar tümör mikrotüp bağlantıları ile tedavi direnci arasında bir bağlantı olduğu hipotezini ortaya attılar. Bu hipotez üzerine incelemeler yaptıklarında bu mikrotüp ağındaki kanser hücrelerinin çok zor hasar gördüğünü, görse b,le hızlıca tamir edildiğini; ancak bu ağ dışındaysa öldüklerini gördüler.

Bu bağlantıları oluşturmak için kanser hücreleri, sinir sisteminin erken dönemlerdeki gelişiminde aktif olan moleküler sinyal yolaklarını kullanıyorlar. Bu ağın zayıflatıldığı tümörlerin radyoterapiye çok iyi yanıt verdiği görülüyor.

Bu çalışma sayesinde çok ölümcül olan bu kanser türünde tedavilerin nereye yönlendirilmesi konusunda ilerideki araştırmalara yol gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Harald Sontheimer. Brain cancer: Tumour cells on neighbourhood watch. Nature, 2015; DOI: 10.1038/nature15649

Mide Kanserini Önlemek Mümkün mü?

28 Ocak 2016

Gastrik kanserin, dünya üzerinde kanser sebepli ölümlere bakıldığında en yaygın üçüncü sebep olduğu görülüyor. Helicobacter pylori adı verilen ve mide ülseri oluşmasının başlıca sebebi olan kanserle enfekte olan insanlarda gastrik kanser gelişme riskinin normale göre çok daha fazla olduğu görülüyor.

Popülasyonun yaklaşık üçte ikisinin sistemlerinde H. pylori bakterisi bulunuyor ancak çoğunlukla herhangi bir huzursuzluk veya semptoma yol açmıyor. Ancak yine de kısa süreli antibiyotik ve proton pompa inhibitörü tedavisi ile eradike edilmesi mümkündür.

McMaster Üniversitesi araştırmacıları tarafından Cochrane kütüphanesi üzerinde yapılan sistematik bir analizle h pylori eradikasyonu ile gastrik kanser oluşumunun engellenme olasılığı araştırıldı. Çalışmada en az 1 hafta h. pylori tedavisi alınması ile plasebo ya da hiçbir tedavi alınmamasının etkilerini kıyaslamak üzere yayınlanmış tüm makaleler bir meta analize sokuldu. Çalışma sonucunda h. pylori eradikasyonu ile gastrik kanser insidansının azalıp azalmayacağı test edildi.

Çalışmaya dahil edilen yayınlarda en az 2 yıllık takip ve katılanlar arasında en az 2 tane gastrik kanser tanısı alınması şart koşuldu. Bu kirterlere uyan 6 çalışma ve 6500’den fazla erişkin çalışma popülasyonunu oluşturdu. Çalışmada genellikle antibiyotikle birlikte proton pompa inhibitörü kombine kullanımı ile h pylori eradikasyonu hedeflendi. Çalışmanın sonucuna göre 1 ya da 2 haftalık kombinasyon ile plasebo veya ilaç kullanmamaya göre anlamlı bir şekilde gastrik kanser oluşumunun engellendiği gösterildi.

Çalışma sonucuna göre H pylori eradikasyon tedavisi verilen hastalar için gastrik kanser oluşum oranı 51/3294 (%1.6) iken bu oran tedavi verilmeyen veya plasebo kullanan popülasyonda ise 76/3203 (%2.4) olarak hesaplandı. Ancak ölüm sayısı az olduğu için sağ kalım üzerindeki etki açısından herhangi bir kıyaslama yapılamadı.

Bu çalışma sonucuna göre 1 ya da 2 haftalık H pylori eradikasyonu ile belirli oranlarda gastrik kanser oluşumunun önüne geçilebilir. Bu konu üzerinde yapılacak daha ileri çalışmalar ile klinisyenler açısından bu tedavinin önemi daha net bir şekilde anlaşılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Paul Moayyedi, Richard Hunt, David Forman. Helicobacter pylori eradication for the prevention of gastric neoplasia. Cochrane Review, 2015 DOI: 10.1002/14651858.CD005583

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image