Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Çocuk Yetiştirmenin İmmün Sisteme Olan Etkisi Gastroenteritten Fazla

03 Şubat 2016

Bağışıklık sistemi kişiden kişiye farklılık gösteren ve anlaşılması çok zor olan bir mekanizma. Bireylerin bağışıklık sistemini etkileyen faktörleri daha iyi anlayabilmek için Belçika VIB ve KU Leuven  ve İngiltere Babraham Enstitüsünde,  2-86 yaşları arasındaki 670 kişinin dahil olduğu bir araştırma yapıldı. Yaş, cinsiyet ve obezite de dahil olmak üzere bir dizi faktörün etkileri değerlendirildiği çalışmada, kişinin bağışıklık sistemini en çok etkileyen faktörlerden birinin çocuk yetiştirtirmek olduğu görüldü. Araştırmaya göre toplum genelindeki farklılığa rağmen, birlikte yaşayan ve çocuk büyüten bireylerin immün sistemindeki farklılıkları %50 oranında azalmış.

Araştırmacılar ilk defa yakın ilişkideki iki farklı bireyin bağışıklık sistemlerinin kıyaslandığını  belirttiler. Ebeveynliğin kişilerin kendi tercihleri ile oluşan  çevresel sorunların immün sistemlerini yeniden yapılandırdığını, şaşırtıcı olarak çocuk yetiştirmenin bağışıklık sistemini güçlü enteritlerden daha çok etkilediğini gösterdiler. Uyku yoksunluğu, stres, kronik enfeksiyonlar bizlere gri saçlardan daha fazlasını verdiğini, bunu her ebeveynin anlayacağını belirttiler.

Çalışmada, katılımcılar 3 yıl boyunca incelendi. Düzenli aralıklara yapılan immün sistem monitorizasyonu kişilerin grip aşısı ve gastroenteritte bile immün sistemlerinin zamanla istikrarlı olduğunu orjinal kararlı duruma sıçrama eğiliminde olduğunu gösterdiler.

Çocuk sahibi olmak dışında; yaş, obezite, cinsiyet, anksiyete ve depresyon gibi diğer etmenler değerlendirildiğinde, yaşın bağışıklık sistemimizde çok önemli olduğu ; yaşa bağlı aşılamaya verilen yanıtta azalma ve enfeksiyona karşı dirençte düşme olduğu görüldü.

Sonuç olarak araştırmacılara göre hepimiz istikrarlı bir bağışıklık sistemine sahibiz ve bağışıklık sistemimizin çok az bir kısmı genetik faktörlerden etkileniyor. Araştırmacılar bağışıklık sistemini belirleyen en önemli faktörün yaş olduğunu  ve bu büyük ihtimalle yaşla birlikte aşıya verilen yanıtın ve enfeksiyona olan direncin düşmesi ile ilgili olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  1. Edward J Carr, et al. The cellular composition of the human immune system is shaped by age and cohabitation. Nature Immunology, 2016; DOI: 10.1038/ni.3371

Transplant Alıcılarında Toksoplazmoz

21 Kasım 2019

Toksoplazmoz, dünya çapında  insanları ve diğer sıcakkanlı hayvanları enfekte eden zoonotik bir patojendir. Toksoplazmozun prevalansı ve klinik şiddeti coğrafi bölgelere göre değişmektedir. Birincil enfeksiyondan sonra, parazit doku kistleri içinde uykuya geçer ve ömür boyu varlığını korur. İnsanlara bulaş ise esas olarak, enfekte olmuş hayvanların dışkılarındaki oositler ile kontamine olmuş yiyecek veya suyun tüketilmesinden ya da içinde kist barındıran etlerin az pişmiş olarak yenmesinden kaynaklanır. Toksoplazmoz erişkinlerde büyük ölçüde asemptomatik olmasına rağmen, her yaştaki immün yetmezliği olan hastalarda yaşamı tehdit eden bir fırsatçı enfeksiyondur. Dolayısıyla nakil hastaları da bu fırsatçı patojen açısından risk altındadır.

Günümüzde bu enfeksiyonları önleme tedbirleri donörün, alıcının veya her ikisinin transplantasyon öncesi serolojik taramasına dayanmaktadır. Bununla birlikte bu konudaki kılavuzlar ve yönetmelikler ülkeler arasında büyük ölçüde farklılık göstermektedir. Kemoprofilaksi ile ilgili olarak, Fransa'da çok merkezli bir çalışma, bu alanda tedavi yönetimi ve süresi açısından farklı uygulamalar olduğunu ortaya koymuştur. Bazı uzmanlar, sağkalım oranlarını iyileştirmek için toksoplazma reaktivasyonunun erken teşhisini amaçlayan, hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HSCT) hastaları için sıkı bir klinik ve moleküler takip protokolü önermişlerdir ancak bu stratejinin fayda maliyet oranı hala tartışılmaktadır.

Seropozitif Hastalarda Sağkalım Daha Düşük

Transplantasyon sayıları arttıkça, artan sayıda hastanın toksoplazmoz riski altına girdiği düşünülebilir. Bu riski azaltmak için neler yapılabileceğini değerlendirmek isteyen bilim insanları Avrupa'daki HSCT ve katı organ nakli (SOT; kalp, böbrek veya karaciğer) hastaları için toksoplazmoz önleme uygulamalarını, yaygınlığını ve sonuçlarını gözden geçirdiler. Bu çalışmada araştırmacılar 2010-2014 yılları arasında tanı konulan toksoplazmoz vakaları hakkındaki nakil popülasyonu ve bu hastalara uygulanan önleme kılavuzları / düzenlemeleri ve hastaların klinik verileri hakkında elektronik verileri topladılar. Buna ek olarak ülkelerin %80'inde allo-hematopoetik kök hücre vericilerinin serolojik transplantasyon taraması yapılırken %100’ünde de organ donörlerinin taranması yapıldı. SOT alıcıları 6 ülkede sistematik olarak tarandı. Erişilen verilerdeki anti-Toksoplazma kemoprofilaksi oldukça heterojendi. Çalışmada toplam 87 toksoplazmoz vakası kaydedildi (58 allo-HSCTs, 29 SOT). Araştırmacılar yaptıkları analizlerde toksoplazma seropozitif alıcılar ile allo-hematopoetik kök hücre ve karaciğer alıcılarında 6 aylık sağkalım oranının daha düşük olduğunu gördüler. Kemoproflaksi, SOT alıcıları için sonuçları iyileştirmekteydi ancak toksoplazma hala organ nakli alıcıları arasında yüksek mortalite oranlarıyla ilişkiliydi. Araştırmacılar profilaktik tedavileri standardize etmek ve hasta yönetimini optimize etmek için acil olarak yeni kılavuzlara ihtiyaç olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gangneux et al. Toxoplasmosis in Transplant Recipients Emerging Infectious Diseases 2018;24(8):1497-1504.

Parkinson Tanısı Sırasındaki Şiddetli Kabızlık Daha Hızlı Hastalık İlerlemesi Mi Demek?

21 Kasım 2019

Parkinson hastalığının başlarındaki kabızlığın şiddeti, hastalığın ilerlemesini daha hızlı tahmin etmektedir. Kabızlık ayrıca tanıdan önce de sıklıkla bulunmaktadır. Kabızlık, Parkinson ile birlikte her zaman bulunmamakla birlikte, öngörücülüğü heterojen olabilir ve farklı ilerleme oranlarına sahip farklı Parkinson alt tipleri için bir belirteç olabileceği önerisini ortaya koymaktadır.

Bu duruma açıklık getirmek isteyen bir grup araştırmacı, kabızlığın parkinsonda motor ve bilişsel ilerlemeyi tahmin edip edemeyeceğini görmek için bir çalışma yaptı. Hastalar çalışmaya tanıdan ortalama olarak 0,4 yıl sonra dahil edildiler. Araştırmacılar çalışmalarında 281 parkinsonlu hastanın olduğu toplum bazlı bir kohorttan yararlandılar ve katılımcıları her 18 ayda bir MDS-UPDRS ve MMSE gibi standart değerlendirme yöntemleri ile 108. aya kadar takip ettiler. Çalışmadaki ortalama takip süresi 4,15 yıldı. Hastalar başlangıçta MDS-UPDRS kabızlık madde puanlarındaki kabızlığın ciddiyetine göre sınıflandırıldılar. 281 hastanın 43'ü hafif, 35'i orta-şiddetli kabızlık olarak sınıflandırıldı. Kaplan-Meier, demans, postüral instabilite ve ölüme doğru ilerleme oranları karşılaştırıldı. Kabızlık, hafif kabızlık veya orta-şiddetli kabızlık olarak sınıflandırılan hastalar arasında birçok demografik veya klinik değişkende (örneğin, yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, Hoehn ve Yahr evre, MDS-UPDRS part III veya levodopa eşdeğeri dozlar) fark yoktu. Gruplar arasındaki tek fark, orta ila şiddetli kabızlık grubunda, kabızlık ve hafif gruplara göre hafif ama anlamlı derecede düşük bir MMSE skoruydu (27,34 ve 28,54'e karşılık 28,36; P = 0,01).

Kabızlık ve Postüral Dengesizlik

Kaplan-Meier analizlerinde, başlangıçta orta ila şiddetli kabızlığa sahip olan grup, parkinson ile ilişkili demansın daha erken başlangıcına sahipti (P ​​<0,05) ve diğer gruplara göre daha hızlı Hoehn ve Yahr evre 3 veya daha ilerisine gitti. (P <0,05). Çalışmada üç grup arasında mortalite açısından bir fark olmadığını gözlemlendi. Bununla birlikte, erken demansa sahip olan hastaların daha erken postural dengesizlik geliştirdikleri görüldü.

Araştırmacılar kabızlığın inceledikleri kohortun üçte birini etkilediğini tespit ettiler, ve bu grupta kabızlığın, bilişsel işlevlerin bozulması ve hastalığın başlamasında önemli bir belirleyici olabileceğini belirttiler. Öte yandan bilim insanları sadece dört Likert puanına sahip UPDRS'nin yeterince hassas olamayacağını ve araştırmacıların konuyu ileride ele almayı ve hastaları ölümlerine kadar takip etmeyi planladıklarını eklediler. Araştırmacılar, özellikle hastada kabızlık varsa ve REM uyku davranışı bozukluğu [veya] postüral dengesizlik de buna eşlik ediyorsa, bu durumun Parkinson'un kolinerjik bir alt tipi olan kolinerjik bir işlev bozukluğu olabileceğine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel M. Keller Severe Constipation at Parkinson's Diagnosis Predicts Faster Disease Progression International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1554, presented October 8, 2018.

Analjezik Kullanımı ve Over Kanseri

21 Kasım 2019

Over kanseri, çeşitli değiştirilebilir risk faktörleri ile ilişkilendirilmiş olan, oldukça ölümcül bir malign neoplazmdır. Düzenli aspirin veya aspirin dışındaki nonsteroid antiinflamatuar ilaç (NSAID) kullanımı ve kullanım şekillerinin düşük over kanseri riski ile ilişkili olup olmadığını değerlendirmek için yapılan vaka kontrol çalışmalarında, düzenli olarak düşük dozda aspirin kullanan kadınlarda over kanseri riskinin azaldığı görülmüştü.

Yapılan yeni bir çalışma, 2 kohorttan verileri topladı. Bunlardan biri, 1980 ile 2014 yılları arasında veri toplayan NHS ve diğeri ise 1989'dan 2015'e kadar veri toplayan NHSII çalışmasıydı. NHS çalışmasında 93664 ve NHSII çalışmasında ise 111.834 kadının verileri toplandı. Takip NHS için 30 Haziran 2014 tarihinde NHSII için 30 Haziran 2015 tarihinde tamamlandı.

Her analjezik tipte (aspirin, düşük dozda aspirin, aspirin olmayan NSAID'ler ve asetaminofen) zamanlama, süre, sıklık ve kullanılan tablet sayısı değerlendirildi; maruz kalma bilgileri her 2 ila 4 yılda bir güncellendi.

Düşük Doz Aspirin İle Risk Azalıyor

NHS'de başlangıçta (1980) ortalama yaş 45.9 ve katılımcıların %93'ü Hispanik olmayan beyaz olarak tanımlandı. NHSII'de ise başlangıçta (1989) ortalama yaş 34,2 ve %92’si Hispanik olmayan beyaz olarak tanımlandı. Her iki kohorttaki toplam 205.498 kadın arasında 1054 epitelyal over kanseri vakası vardı. Dozu ne olursa olsun herhangi bir aspirin kullanılmayacak şekilde değerlendirildiğinde aspirin kullanımı ile over kanseri riski arasında önemli bir ilişki gözlenmedi. Bununla birlikte, düşük doz (100 mg) ve standart doz (325 mg) aspirin ayrı ayrı değerlendirildiğinde düşük doz aspirin için ters bir ilişki görülürken, standart doz aspirin için herhangi bir ilişki görülmedi.

Mevcut aspirin olmayan NSAID'lerin kullanımı ise over kanseri riskini arttırdı. Kullanım süresi ve toplam alınan ortalama tablet sayısı ile de over kanseri riskinde artış görüldü. Asetaminofen kullanımı için net bir ilişki yoktu.

Bu sonuçların, düşük doz aspirin düzenli kullanıcıları arasında over kanseri riskinde azalma olduğunu gösteren vaka kontrol çalışmaları ile tutarlı olduğu görülmektedir. Uzun süreli yüksek miktarlarda diğer analjeziklerin, özellikle de aspirin olmayan NSAID'lerin kullanımı ile over kanseri riskinde artış gözlenmiştir, ancak bu bulgunun başka çalışmalarla onaylanması gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Barnard MA, et al, Association of Analgesic Use With Risk of Ovarian Cancer in the Nurses’ Health Studies, JAMA Oncol. doi:10.1001/jamaoncol.2018.4149 Published online October 4, 2018.

Akıllı Saatler ile Kalbimizi İzlemek Gerçekten İşe Yarıyor Mu?

20 Kasım 2019

Atriyal fibrilasyon, kalbin iki atriyumunun düzenli olarak kasılmadığı yaygın bir kalp rahatsızlığıdır. Bu rahatsızlık, sürekli veya aralıklı olabilir ve yaşla birlikte daha yaygın hale gelir. Atriyal fibrilasyonlu hastalarda kan pıhtısı oluşma ihtimali artar ve bu da felce neden olabilir. Atriyal fibrilasyonu olan kişiler, kan sulandırıcılara ve kalplerinin düzgün çalışmasına sağlamak için çeşitli ilaçlara ihtiyaç duyabilirler. Atriyal fibrilasyonu tedavi etmek için kullanılan kan sulandırıcıların yan etkileri beyinde veya bağırsakta kanamaya kadar değişen şiddette olabilir. Böyle bir tedavi ancak bir doktor tarafından düzenlenmeli ve takip edilmelidir.

Sağlığımız hakkında daha fazla bilginin bizim için iyi olduğu fikri, kalp atış hızı gibi temel fizyolojik istatistikler hakkında gerçek zamanlı geri bildirim sağlayan fitness takip cihazları ve adım sayarlar gibi giyilebilir teknolojilerde bir artışa neden olmuştur.

Son zamanlarda, en çok satan fitness takip cihazına, kalp ritmini izleme ve özellikle atriyal fiblasyonu tespit etme özelliği eklendi. Uzmanlar, yaygın görülen bir sağlık durumu olan atriyal fibrilasyonun erken bir aşamada taranmasının sonuçlarının iyi olabileceği gibi başka yeni sorunlara da neden olabileceğini düşünüyorlar. Bu durumda oluşabilecek en kötü durum yanlış pozitifliktir. Bu durum gereksiz endişe ve tedavi yoluyla hastalığın kendisinden çok daha fazla hasara yol açabilir.

50 Atriyal Fibrilasyon Hastasını Tespit Etmek için 10.000 Kişi Taranmalı

İngiltere, Ulusal Sağlık Servisi, Ulusal Tarama Komitesi tarafından oluşturulan kanıta dayalı önerileri takip eder. Mevcut öneri, atriyal fibrilasyon için tarama yapılmaması şeklindedir. Bunun nedeni, tedavinin, semptomları olan veya başka bir durum için değerlendirilirken tespit edilen kişiler için işe yaradığına dair kanıtlara sahip olunmasıdır. Daha geniş, asemptomatik bir popülasyon için, tedavi alanlarının faydalarının, risklerden daha ağır bastığına dair hiçbir kanıt yoktur.

Yakın tarihli bir Amerikan çalışması, atriyal fibrilasyonu olan 50 kişiyi tespit etmek için 10.000 asemptomatik yaşlı kişinin taranması gerektiğini tespit etti ve bu 50 kişinin hepsinde felcin önlemesi için tedavi edilmesi gerektiği önerildi. Bir başka yeni bir çalışmanın ilk sonuçları göre ise, atriyal fibrilasyon teşhisi konan vakaların sadece üçte birinde konulan tanı, takip eden bir elektrokardiyogram ile doğrulanabildi.

İngiltere'de, SAFER (İnmeyi azaltmak için EKG ile Atriyal Fibrilasyon Taraması) araştırması, etik komite gözetimi ve bilgilendirilmiş onamı ile atriyal fibrilasyon için toplu taramanın yararlı olup olmadığını test etmeye başlamıştır. Uzmanlar bu tür taramanın önerilmesinden önce bu girişimin risk – fayda dengesinin net bir şekilde ortaya konması gerektiğini düşünüyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margaret McCartney. Using smart watches to monitor your heart could do more harm than good, New Scientist 2019.

Çok Fazla Sosyal Medya Kullanımı Gençlerde Depresyon Riskiyle İlişkili

20 Kasım 2019

Günümüzde gençler sosyal medya ve televizyon karşısında oldukça uzun vakit geçiriyorlar. Sosyal medya ve televizyonda, ergenler, mükemmel bir bedene sahip ve daha heyecan verici veya zengin bir yaşam tarzına sahip yaşıtlarını takip ediyorlar. Peki, bu kusursuz yaşantıları izlemek gençlerin psikolojileri üzerinde nasıl etkilere sahip?

Montreal Üniversitesi araştırmacıları bu soruya cevap aramak için yeni bir çalışma yaptılar. Çalışmalarında, gençlerin sosyal medyayı ve televizyonu izlemeleriyle, depresyon riskinin artıp artmadığını araştırdılar. Araştırma, belirli bir yılda bazı dijital medya biçimlerini kullanmak için harcanan zamanın artmasının aynı yıl içinde depresif belirtileri öngördüğünü ortaya koydu.

Çalışmaya, 12 ila 16 yaşları arasında takip edilen yaklaşık 4.000 Kanadalı genç dahil edildi. Katılımcılar, her yıl, sosyal medya, televizyon, video oyunları ve bilgisayar kullanımı olmak üzere dört farklı tür sosyal medya kullanım saati hakkında bilgi verdiler. Ayrıca, çalışmanın devam ettiği dört yıl boyunca çeşitli depresif belirtilerle ilgili anketleri tamamladılar.

Ortalamadan daha yüksek sosyal medya kullanımı ve televizyonun önünde geçirilen zaman, daha ciddi depresyon semptomlarıyla ilişkiliydi. Gençler sosyal medyayı kullandıklarında ve televizyon izlediklerinde, daha şiddetli depresyon semptomları görüldü. Daha yüksek seviyelerde video oyunu ve bilgisayar kullanımı, depresyon belirtileri ile ilişkili değildi.

Kesin Yargı için Daha Fazla Araştırmaya İhtiyaç Var

Araştırmacılar, bulguların, gençlerde depresyonun önlenmesinde faydalı olabileceğini belirttiler. Gençlerin sosyal medya ve televizyon kullanımını düzenlemenin, gençlerin depresif ruh halini veya depresif belirtilere karşı kırılganlığı yönetmelerine yardımcı olmanın bir yolu olabileceğini aktardılar.

Ebeveynlerin gereken özeni göstermeleri gerektiğini vurguladılar. Çocuklarının, sosyal medya ve televizyon kullanımlarını, depresyonun gelişmesini önlemek ve mevcut semptomları azaltmak için düzenlenmelerini önerdiler.

Araştırmacılar, gençlerin sosyal medya kullanımının yüksek depresyon oranları ile bağlantılı olduğunu doğrulamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini de eklediler. Çalışmalarının, depresyon ile fazla sosyal medya veya televizyon kullanımı arasında sebep-sonuç ilişkisi olup olmadığını kanıtlamadığının altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert Preidt. Too Much Social Media a Depression Risk for Teens, HealthDay 2019.

Pirfenidon, İPF Hastalarında Kardiyovasküler Olayları Nasıl Etkiliyor?

20 Kasım 2019

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), ağırlıklı olarak görece yaşlı yetişkinlerde görülen, geri dönüşümsüz, ilerleyici, öngörülemeyen ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığıdır. İPF'nin prognozu kötüdür, tanı süresinden itibaren 2-5 yıl ile birçok yaygın kansere kıyasla daha düşük medyan sağkalım oranlarına sahiptir. Yakın zamana kadar, IPF için hiçbir tedavi mevcut değildi. 2014 yılında, ABD'de IPF tedavisi için pirfenidon ve nintedanib olmak üzere iki ilaç onaylanmıştır. Pirfenidon, çeşitli in vivo modellerde fibrozisi yavaşlatan antifibrotik ve antienflamatuar özelliklere sahip oral küçük bir moleküldür. Nintedanib, trombosit kaynaklı büyüme faktörü reseptörü a ve b, fibroblast büyüme faktörü reseptörleri 1-3 ve IPF patogenezinde rol oynayan vasküler endotel büyüme faktörü reseptörleri 1-3 dahil çoklu reseptör tirozin kinazlarını inhibe eden yine oral küçük bir moleküldür.

Yapılan yeni bir çalışmada, pirfenidon’a ait üç randomize plasebo kontrollü çalışmada  İPF’li hastalardaki bazal kardiyovasküler (KV) risk faktörleri, eşlik eden KV ilaç kullanımı, majör olumsuz kardiyak olay artı (MACE-plus) ve kanama içeren advers olay (AE) riski değerlendirildi.

Çalışmaya pirfenidon faz III çalışmalarındaki hastalar dahil edildi. Çalışma kayıt dönemi öncesinde 6 ay içerisinde dengesiz veya kötüleşen kardiyak hastalığı olan hastalar çalışmaya kabul edilmedi. Başlangıçta tıbbi geçmiş ve tedavi sırasında eşlik eden KV ilaç kullanımı bildirildi. MACE-plus ve kanama olaylarını tanımlamak için AE'nin tercih ettiği terimlerin geriye dönük, kör bir incelemesi yapıldı. Çalışmada alt grup analizleri kapsamında, eşlik eden KV ilaç kullanımının pirfenidon tedavisinin klinik sonuçları nasıl etkilediği ile ilgili incelemeler de yapıldı.

Pirfenidon KV Hastalık Tedavisini Olumsuz Etkilemiyor

İnceleme için toplamda 1247 hasta çalışmaya dahil edildi [n = 623 pirfenidon (2403 mg / gün) ve n = 624 plasebo]. Katılımcılardaki medyan yaş 68’di. Bu kişilerin %74'ü erkek ve %65'i mevcut / eski sigara içicisiydi. Grupta yaygın olarak bildirilen KV risk faktörleri arasında hipertansiyon (%52), obezite (%44), hiperkolesterolemi (%23) ve hiperlipidemi (%23) vardı. Önceden var olan kalp hastalıkları koroner arter hastalığı (%16), miyokard enfarktüsü (% ) ve atriyal fibrilasyon (%5) idi. Lipid modifiye edici ajanlar (%60), antitrombotik ajanlar (%54) ve renin-anjiyotensin inhibitörleri (%39) grupta en yaygın olarak kullanılan KV ilaçlarıydı. MACE-plus ve kanama olaylarının insidansı pirfenidon ve plasebo grupları arasında benzerdi (MACE-plus olayları için %1.8 ve  2.9, kanama olayları için %3.7 ve %4.3). Heparin alan hastalar dışında, pirfenidon, eşlik eden KV ilaçlarından bağımsız olarak, etkililik sonuçları üzerinde plaseboya kıyasla yararlı bir etkiye sahipti.

KV risk faktörleri ve komorbiditeleri ve eşlik eden KV ilaçlarının kullanımı, İPF hastalarında yaygındır. Araştırmacılar incelenen popülasyonda pirfenidon'un KV veya kanama olayları riskini arttırmadığını tespit ettiklerini belirttiler. Varfarin de dahil olmak üzere pek çok eşzamanlı KV ilacının kullanılması, pirfenidonun etkinlik sonuçları üzerindeki faydalı etkisini olumsuz olarak etkilemediği bildirildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Glassberg MK et al. Cardiovascular Risks, Bleeding Risks, and Clinical Events from 3 Phase III Trials of Pirfenidone in Patients with Idiopathic Pulmonary Fibrosis. Adv Ther. 2019 Aug 10.

USPSTF BRCA 1 / 2 ile İlişkili Kanserlerin İçin Genetik Test Kılavuzu Yayınladı

20 Kasım 2019

Meme kanseri duyarlılığı 1 ve 2 genlerinin (BRCA1/2) potansiyel olarak zararlı mutasyonları meme, yumurtalık, fallop tüpü ve periton kanseri için artan risk ile ilişkilidir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kadınlar için meme kanseri, melanom dışı cilt kanserinden sonra en sık görülen kanserdir ve ikinci önde gelen kanser ölüm nedenidir. Genel popülasyonda BRCA1/2 mutasyonları 300 ila 500 kadında bir meydana gelir, meme kanseri vakalarının %5 ila 10'unu ve yumurtalık kanseri vakalarının %15'ini oluşturur. Bu konu ile yapılan güncel çalışmanın amacı, BRCA ile ilişkili kanserler için risk değerlendirmesi yapan genetik danışma ve genetik testler ile ilgili 2013 ABD Koruyucu Hizmetler Görev Gücü (USPSTF) önerisini güncellemekti.

USPSTF, BRCA ile ilişkili kanser teşhisi konmamış asemptomatik kadınlarda ve daha önce meme, yumurtalık, tubal teşhisi konmuş olan asemptomatik veya tedaviyi tamamlamış ve kanserden uzak sayılan periton kanseri kadınlarda potansiyel olarak zararlı BRCA1/2 mutasyonları için risk değerlendirmesi, genetik danışma ve genetik test hakkındaki kanıtları gözden geçirdi. Ek olarak USPSTF, yoğun kanser taraması, ilaçlar ve risk düşürücü cerrahi de dahil olmak üzere potansiyel olarak zararlı BRCA1/2 mutasyonu olan kadınlarda meme, yumurtalık, tubal veya peritoneal kanser riskini azaltmak için yapılan müdahaleleri de gözden geçirdi.

Riskli Gruplarda Genetik Danışmanlık Alınmalı

Ailesi veya kişisel öyküsü, BRCA1/2 genlerinde zararlı mutasyon riskinin artmasıyla ilişkili olan veya BRCA1/2 gen mutasyonları ile ilişkili bir atağa sahip olan kadınlar için risk değerlendirmesi amacıyla genetik danışma, genetik testler ve müdahalelere ait yeterli kanıt olduğu tespit edildi. Öte yandan kişisel veya aile öyküsü olan BRCA1/2 genlerinde zararlı mutasyon riski artışıyla ilişkili olmayan kadınlar için risk değerlendirmesi, genetik danışma, genetik test ve müdahalenin yararlarına dair çok zayıf olduğu görüldü. Aileden veya kişisel geçmişinden bağımsız olarak, USPSTF genel risk değerlendirmesi, genetik danışma, genetik test ve müdahalelerin orta ila küçük derecede kanıt olduğunu buldu.

USPSTF, birinci basamak klinisyenlerinin, hastanın kendisinde veya ailesinde meme, yumurtalık, tubal veya peritoneal kanser öyküsü olan veya BRCA1/2 gen mutasyonları ile ilişkili bir öyküye sahip olan ve uygun bir kısa ailesel risk değerlendirme aracı olan kadınlar için bu tür değerlendirmelerini önermektedir. Uzmanlara göre risk değerlendirme aracı üzerinde olumlu sonuç alan kadınlar genetik danışmanlık almalı ve danışmanlıktan sonra belirtilmişse genetik test almalıdır. USPSTF, kişisel veya aile öyküsü veya ataları potansiyel olarak zararlı BRCA1/2 gen mutasyonları ile ilişkili olmayan kadınlar için rutin risk değerlendirmesine, genetik danışma veya genetik testlerin mevcut kanıtlara dayalı olarak gerekli olmadığını düşünmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Preventive Services Task Force Risk Assessment, Genetic Counseling, and Genetic Testing for BRCA-Related Cancer US Preventive Services Task Force Recommendation Statement JAMA. 2019;322(7):652-665. doi:10.1001/jama.2019.10987

ABD’de Obezite Kanser Vakalarını Nasıl Etkiliyor?

19 Kasım 2019

Son araştırmalar, aşırı kilo ve obezite ile belirli kanserler arasındaki bir ilişkinin yanı sıra, genç bireylerde obezite ile ilişkili kanserlerin görülme sıklığının arttığını göstermiştir. Bununla birlikte, kanser kontrolü çabaları için önemli olmasına rağmen, bu değişikliklerden hangi popülasyon alt gruplarının en çok etkilendiği bilinmemektedir.

Bu konu ile ilgili yakın tarihli bir çalışmanın amacı, obezite ile ilişkili kanserlerin ve obezite ile ilişkili olmayanların yaş dağılımındaki zamansal değişimleri ırk / etnik köken ve cinsiyete özgü tabakalara göre incelemekti. Bu populasyona dayalı, kesitsel çalışmada, 1 Ocak 2000 - 31 Aralık 2016 tarihleri ​​arasında obezite ile ilişkili kanserlerinve obezite ile ilişkili olmayan olay tanısı alan Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonuç Sonuçları alanlarında yaşayan bireyler değerlendirildi. Çalışmanın veri analizi 1 Ağustos 2018 ile 30 Haziran 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Çalışmanın ana sonuçları ve ölçütleri, vakaların ırk / etnik köken ve cinsiyete özgü tabakalara göre yaş dağılımındaki değişimlerdir. Tüm obezite ile ilişkili kanserlerin ve obezite ile ilişkili olmayanlar için, insidans oranlarındaki değişiklikler, olayların sayısı ve vakaların popülasyon alt grupları arasında dağılımı incelenmiştir. Bir yaş grubu ile ilişkili oranlardaki yıllık değişimin, obezite ile ilişkili kanserlerin olmayanlarda olduğundan daha büyük (veya daha az) bir oranda artacağını (azaldığını) belirlemek için ırk / etnik köken ve cinsiyete göre sınıflandırılmış lojistik regresyon analizi yapıldı. Her obezite ile ilişkili kanserlerin için çalışma süresince vaka sayısındaki değişimi vurgulamak ve obezite ile ilişkili kanser olmayanları seçmek için de çalışmada ısı haritaları oluşturuldu.

Obezite Daha Genç Gruplara Kayıyor

Çalışma popülasyonu 2.665.574 olay obezite ile ilişkili kanserlerin vakası (%70,3 kadın) ve 3.448.126 olay obezite ile ilişkili kanserlerin dışı vaka (%32,0 kadın) içermekteydi. 2000'den 2016'ya kadar yaşa göre dağılım, olay vakalarının yüzdesinin hem obezite ile ilişkili kanserlerinhem de OAC olmayanlar için 50-64 yaş grubunda arttığını göstermekteydi. Bu yaş grubundaki obezite ile ilişkili kanserlerin sayısındaki artış, İspanyol olmayan beyaz kadınlardaki %25,3 ile İspanyol erkeklerdeki %197,8’lik oran arasında değişmişti. 20- 49 yaş grubundaki OAC sayısındaki değişim, İspanyol olmayan beyaz kadınlarda −5.9 ile İspanyol kadınlarda %94.6 arasında ve İspanyol kadınlarda %94.6 ile obezite ile ilişkili kanserlerin sayısındaki artış arasında değişmiştir. 65 yaş üstü grupta ise oranlar Hispanik olmayan beyaz kadınlardaki %2.5 ile Hispanik kadınlardaki % 102.0 arasında değişmekteydi.

Lojistik regresyon analizi, 50-64 yaş grubundaki bireyler için obezite ile ilişkili kanserlerin olmayanlara göre obezite ile ilişkili kanserlerin oranlarında daha fazla yıllık bir artış, 65 yaş ve üstü gruptaki bireylerde ise düşüş gösterdi. 50-64 yaş grubundaki erkekler arasında, Latin kökenli olmayan siyah erkeklerde obezite ile ilişkili kanserlerin obezite ile ilişkili kanser olmayan oran oranları (ORs) oranı 1.005 (% 95 CI, 1.002-1.008) arasında değişmekteydi. , 1.012-1.014) Hispanik olmayan beyaz erkeklerde, yıllık artışın Hispanik olmayan siyah erkeklerde obezite ile ilişkili kanserlerin olmayanlara göre obezite ile ilişkili kanserlerin için %0,5 ve Hispanik olmayan beyaz erkeklerde obezite ile ilişkili kanserlerinolmayanlara göre %1,3 daha yüksek olduğu görüldü. 50-64 yaş grubundaki kadınlarda, obezite ilişkili olayan oranların oranı ile obezite ile ilişkili olan veya ilişkili olmayan kanserlerin oranı, İspanyol olmayan kadınlarda 1.002 (% 95 CI, 0.999-1.006) ile 1.005 (% 95 CI, 1.002-1.009) arasında değişmiyordu.

65 yaş ve üstü erkek ve kadınlarda, obezite ile ilişkili kanserlere karşılık obezite ile ilişkili kanserlerin olmayan OR'ler oranı tüm ırk / etnik köken grupları için tutarlı bir şekilde 1.000'den azdı, bu da obezite ile ilişkili kanserlerin grubunun bu yaş grubunda bir düşüş yaşadığını, bununla birlikte obezite ile ilişkili kanserler olmayanların daha küçük bir azalma veya zaman içinde bir artış ile hayatta kaldıklarını göstermekteydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile 2000'den 2016'ya kadar olay obezite ile ilişkili kanserlerden genç yaş gruplarına doğru bir kayma olduğunu ortaya konduğunu belirttiler. Bulgular halk sağlığı açısından önemli etkilere sahipti ve obeziteyi azaltmak ve kişiselleştirilmiş tarama programlarını uygulamak için yapılan müdahalelere ihtiyaç olduğunu göstermekteydi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Siran M. Koroukian et al. Changes in Age Distribution of Obesity-Associated Cancers JAMA Netw Open. 2019 Aug; 2(8): e199261. Published online 2019 Aug 14.

Beyaz Önlük Hipertansiyonu, Kalp Hastalığı Kaynaklı Ölüm Riskini İkiye Katlıyor

18 Kasım 2019

Doktor muayenehanelerinde yüksek tansiyona sahip, ancak ofis dışında normotansif olmak olarak tanımlanan beyaz önlük hipertansiyonu olan hastalar için uzun dönem kardiyovasküler riskler belirsizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, normal kan basıncı olan insanlara kıyasla, beyaz önlük hipertansiyonu (hipertansiyon ilaçları kullanmayan hastalarda) ve beyaz önlük etkisi (hipertansiyon ilaçları alan hastalarda) ile ilişkili riskler değerlendirildi.  Araştırmacılar, PubMed ve EMBASE veri tabanlarını, dil kısıtlaması olmadan, başlangıçtan Aralık 2018'e kadar ilgili çalışmalar için taradılar. Normotansiyona kıyasla beyaz önlük hipertansiyonu (WCH) veya beyaz önlük etkisinin ( WCE) kardiyovasküler riskini değerlendiren, en az 3 yıllık takip süresi olan gözlemsel çalışmaları analize dahil ettiler.

Beyaz Önlük Hipertansiyonu, Normal Hipertansiyona Dönüşebilir

Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından finanse edilen çalışmaya, tedavi edilmemiş WCH veya tedavi edilmiş WCE’ye sahip 25.786 katılımcı ve normal kan basıncına sahip 38.487 kişiyi içeren, ortalama 3 ila 19 yıl takipli 27 gözlemsel çalışma dahil edildi. Normottansiyona kıyasla, tedavi edilmemiş WCH, kardiyovasküler olaylar (tehlike oranı [HR], 1,36) tüm nedenlere bağlı mortalite (HR, 1,33) ve kardiyovasküler mortalite (HR, 2,09) için risk artışı ile ilişkilendirildi, bununla birlikte kardiyovasküler olayların tanımında inme içeren çalışmalarda WCH riski daha azdı (HR, 1,26). Tedavi edilen WCE ile kardiyovasküler olaylar (HR, 1,12), tüm nedenlere bağlı ölüm (HR, 1,11) veya kardiyovasküler mortalite (HR, 1,04) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Bulgular, çeşitli duyarlılık analizlerinde devam etti.

Araştırmacılar, tedavi edilmemiş beyaz önlük hipertansiyonunun, kardiyovasküler olaylar ve tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu belirttiler. Klinik dışı kan basıncı izlemesini öneren son kılavuzların, hipertansiyonun tanısında ve yönetiminde kritik öneme sahip olduğunu vurguladılar ve bulgularının klinik uygulamada bu izlemenin daha geniş bir şekilde uygulanmasını desteklediğini söylediler. İzole edilmiş klinik içi hipertansiyonu olan tedavi edilmemiş hastaların, sürekli hipertansiyona geçiş açısından yakından izlenmesi gerektiğin, bununla birlikte tedavi alan hastaların aşırı agresif yönetim tarafından zarar görmüş olabileceğini de aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Elisabeth Mahase. White coat hypertension linked to double the risk of death from heart disease, study finds, BMJ 2019;365:l4186.

İleri Evre Akciğer Kanserinde Hastalar Tedavi Başarısını Nasıl Tanımlıyor?

18 Kasım 2019

Amerika Birleşik Devletleri'nde akciğer kanseri, kanser teşhislerinin %14'ünü ve yıllık %28'inin kanser ölümlerini oluşturmaktadır. İlerlemiş akciğer kanseri için hiçbir tedavi olmadığından, birincil tedavi hedefi sağkalımı uzatmaktır. İleri akciğer kanserli hastalar için başarılı tedavi sadece sağkalımı arttırmakla kalmaz, aynı zamanda süreçte yaşam kalitesini ve işlevselliğini de korur. Bununla birlikte, hastalar için tedavi başarısının tanımı, yeni bulgulara göre hastalar kemoterapiye maruz kaldıkça değişmektedir.

Bu konuyu aydınlatmak isteyen bir grup araştırmacının yaptığı yeni bir çalışma amacı, bireysel tercihlerin, özelliklerin ve tedavi deneyimlerinin tedavi başarısının anlamını etkileyip etkilemediğini tespit etmekti. Çalışma ileri evre küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda gözlemsel, boylamsal bir kohortu kullanılarak nicel olarak yürütüldü. Çalışmadaki veri kaynakları, hastaların tıbbi kayıtları ve hasta görüşmelerini içermektedir. Veriler χ2, Fisher’ın kesin ve McNemar’ın testleri ve lojistik regresyonlar kullanılarak analiz edildi.

Önemli Olan Tek Şey Sağkalım ve Yaşam Kalitesi Değil

Çalışmanın 235 kişiden oluşan ilk görüşmelerinde, hastaların %12'si hayatta kalmayı tek başına tedavi başarısı için tanımlarken; diğerleri tedavi başarısını sağkalım artı yaşam kalitesi ve önemli bir kişisel hedefe ulaşmak gibi diğer yönler olarak tanımladılar. Kemoterapiye girerken, hastaların %47'si tedavi başarı tanımlarını değiştirdi. İki değişkenli analiz, düşük geliri olan hastaların, tedavi başarı tanımlarını, yüksek gelirli meslektaşlarına kıyasla daha fazla değiştirme eğiliminde olduklarını gösterdi(P = 0,025).

Kemoterapi alarak, hastalar hayatta kalma olasılıklarını arttırmayı ve yaşam kalitesini ve işlevselliğini korumak isterler. Bir hastanın tedavi başarısı tanımı, tedavi devam ettikçe sıklıkla değişmekte ve bu durum klinik bakımları boyunca hasta-sağlayıcı iletişimini sağlamayı uygun kılmaktadır. Çalışma süresince araştırmacılar hastalar için hayatta kalmaktan başka önemli olan başka birçok şey bulduklarını ve bu şeylerin tek başına yaşam kalitesi ile ilişkili olmadığını belirttiler. Örneğin, bir hasta için neyin önemli olduğunu sorduğunda, torun mezuniyetini görmek için yaşamak istediğini söyledi. Çalışma sonuçları, ilerlemiş küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarla sınırlıydı ve çoğunlukla ABD Midwest olmak üzere ağırlıklı olarak beyaz hasta popülasyonundan hastalar çalışmaya dahil edilmişti. Araştırmacılar akciğer kanseri için iyi bir örneklemleri olduğunu ve bu gibi bir çalışma için bu kadar hasta elde etmenin zor olduğunu belirttiler. Ancak çalışmalarının bu bölgede yaşayan insanlarla sınırlı olduğunu ve diğer insan gruplarına uygulanamayabileceğine de dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

K.M. Islam et al. Patient-Defined Treatment Success: Perspectives of Patients With Advanced-Stage Lung Cancer Journal of Oncology Practice 2019 15:9, e758-e768

Obezite Çocuklarda MS Riskini ve Şiddetini Nasıl Etkiliyor?

18 Kasım 2019

Obezitenin, pediatrik multipl skleroz (MS) riskini arttırdığı bilinmektedir, ancak bu durumun hastalık seyri ile ilişkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Bu alanda yapılan çalışmanın amacı, obezitenin pediatrik MS riski ve MS'li çocuklarda birinci basamak tedavi yanıtı ile ilişkisini araştırmaktı.

Yapılan bu tek merkezli retrospektif çalışmada, Almanya, Göttingen, Çocukluk ve Ergenlikte MS Merkezi'nde tıbbi kayıtlar ve veri tabanı kullanıldı. Çalışmaya relapsing remitting pediatrik MS’li ve son 6 ay içinde vücut kitle indeksi (VKİ) ölçümü kaydı olan 453 hasta dahil edildi. Çalışmadaki hastaların hastalık başlangıç tarihleri 28 Nisan 1990 ile 26 Haziran 2016 arasındaydı ve hastaların ortalama hastalık süresi 38,4 aydı. Çalışma verileri ise 14 Temmuz 2016 tarihinden 18 Aralık 2017'ye kadar toplanmıştı.

VKİ'lere ilişkin veriler, Alman VKİ referansları kullanılarak cinsiyete ve yaşa göre sınıflandırıldı ve risk oranı (OR) tahminleri için ülke çapındaki bir çocuk sağlığı anketinden elde edilen 14747 kontrolün VKİ verileriyle karşılaştırılma yapıldı. Temel manyetik rezonans görüntüleme bulguları, birinci ve ikinci MS atakları arasındaki aralıklar, interferon beta-1a veya -1b ile glatiramer asetat ile tedavi öncesi ve sırasında yıllık nüks oranları, glatiramer asetat, ikinci basamak tedavi sıklığı ve Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği (EDSS) skorları; kilolu olmayan (BMI≤90th yüzdelik), kilolu (BMI> 90-97. yüzdelik) ve obez (BMI> 97. yüzdelik) hastalar arasında karşılaştırıldı.

Çocuklarda Tedavi Dozlarında VKİ Göz Önünde Bulundurulmalı

Toplamda 306'sı (%67.5) kadın olan ve MS tanısı sırasındaki ortalama yaşları 13.7 olan pediatrik MS'li 453 hasta çalışmaya dahil edildi. Tanıda 126 hasta (% 27.8) aşırı kilolu ya da obezdi, her iki cinsiyette de istatistiksel olarak anlamlı iki kat MS ile ilişkili obezite vardı (kızlarda OR, 2.19;% 95 CI, 1.5-3.1; P <.001 vs erkek OR, 2.14). % 95 CI, 1.3-3.5; P = 0.003). Kilolu olmayan hastalarla karşılaştırıldığında obez hastalarda, birinci basamakta interferon beta ve glatiramer asetat ile daha fazla relaps hızı (ARR, 1.29 ve 0.72; P <.001) ile daha yüksek oranda ikinci basamak tedavi oranı mevcuttu (21 [% 56.8) ] 37 vs 48 [% 38.7] 124; P = .06). Öte yandan hastalar arasındaki temel nörolojik görüntüleme bulguları, birinci ve ikinci MS atakları arasındaki aralık, ön tedavi nüksleri ve EDSS ilerleme skorları VKİ ile bağıntılı değildi.

Araştırmacılar bu çalışmada, artan pediatrik MS riskinin obezite ile ilişkili olduğunun ve obez hastalar birinci basamak ilaçlara iyi cevap vermediğinin ortaya konduğunu belirttiler. Bu durumu değiştirilmiş farmakokinetik tedaviye cevapta en muhtemel faktörler olarak ortaya çıktığını ileri süren bilim insanları, sağlıklı kiloya ulaşmanın veya dozu VKİ'ye göre ayarlamanın tedaviye yanıtı artırabileceğini düşündüklerini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Huppke B et al. Association of Obesity With Multiple Sclerosis Risk and Response to First-line Disease Modifying Drugs in Children. JAMA Neurol. 2019 Jul 15.

Soğuk Parmakların Olası Nedenleri

15 Kasım 2019

Soğuk parmakları veya elleri, özellikle soğuk bir günde tecrübe etmek normaldir. Ancak, sıcak bir günde bile soğuk parmaklara sahip olmak bazen altta yatan bir sorunun işareti olabilir. Soğuk parmakların birçok nedeni vardır.

El parmakları ve ayak parmakları vücudun geri kalanından biraz daha soğuk olmasının nedeni vücudun ilk önce göğüs ve karın içindeki temel organlara kan ve sıcaklık göndermesidir.

Bazı ilaçlar bazen soğuk parmaklara veya ellere neden olabilir. Amfetaminler, dekonjestanlar ve bazı kanser ilaçları gibi kan akışını etkileyen ilaçlar, ellerde ve parmaklardaki küçük kan damarlarının spazmına neden olabilir. Bu kas kasılması, ellere akan kan miktarını azaltır, bu da parmakların soğumasına neden olur.

Hipotiroidizmli bir insanda, tiroid bezi yeterince hormon üretmez ve bu da soğuk intoleransına neden olabilir. Ayrıca vücutta kan akışının azalmasına neden olabilir, bu da parmaklarda soğuk hissine neden olabilir.

Raynaud Hastalığı Düşünülmeli

Bazen de Raynaud fenomeni veya sendromu olarak da adlandırılan Raynaud hastalığı, hem el parmakları hem de ayak parmaklarını veya daha az yaygın olarak burun ve kulakları etkiler. Strese veya soğuğa maruz kalmak, bölgeye kan dolaşımını azaltabilir. Bu azalmış kan dolaşımı, Raynaud'un özelliği olan “Beyaz Parmak Atağı” denilen şeye neden olur. Durum çok hafif ila oldukça şiddetli arasında değişebilir ve hatta hali hazırda dolaşım bozukluğu olan bazı kişilerde parmaklarda veya ayak parmaklarında yaralara veya ülserasyonlara neden olabilir. Raynaud'u olan insanlar kafein ve nikotin kullanmaktan kaçınmalıdır çünkü bu uyarıcılar semptomları kötüleştirebilir.

Nadir durumlarda, vücudun herhangi bir yerinde oluşan ve daha sonra koldaki bir artere giden kan pıhtısı soğuk parmaklara neden olabilir. Bu pıhtı parmakların, elin ve kolun aniden soğumasına ve ağrı hissine neden olabilir. Acil servise gitmeyi gerektiren tıbbi bir acil durumdur.

B-12 Vitamini, hayvansal ürünlerde bulunur ve kırmızı kan hücrelerinin ve sinir hücrelerinin üretiminde önemli bir rol oynar. B-12 vitamini eksikliği, uyuşukluk, karıncalanma ve parmaklarda soğuk hissine neden olabilir.

Aneminin birçok farklı nedeni ve türü vardır, ancak semptomları genellikle soğuk el, ayak parmaklarını ve elleri içerir. Kansızlığı olan kişilerde ayrıca halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, soluk cilt ve baş dönmesi de olabilir.

Periferik arter hastalığı (PAD), genellikle yaşlı erişkinlerde görülen bir kardiyovasküler hastalıktır. Bu hastalıkta, kollar veya bacakların atardamarlarında plak birikir ve el veya ayaklara kan akışını engeller. Durum genellikle bacaklarda ve ayaklarda meydana gelse de, kollarda ve ellerde PAD olması mümkündür. Vücudun bu bölgesindeki PAD belirtileri kollarda ağrı ve krampları, soğuk ve uyuşmuş elleri ve soluk mavi parmakları içerir. Bazı insanlar da yaralar geliştirip yaraların zamanla kötüleştiğini veya iyileşmediğini görebilir.

Stres ve anksiyete soğuk parmaklara ve ellere de neden olabilir. Büyük miktarda stres veya anksiyete durumunda epinefrin dalgalanmaları yaygındır. Bu hormon, eller ve parmaklardaki kan damarlarının daraltan ve parmaklara giden kan akışını azaltan bir reaksiyon zincirini tetikler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nicole Galan. Potential causes of cold fingers, Medical News Today 2019.

Sağlık Hizmetlerinde Yapay Zekanın Kullanılması

15 Kasım 2019

Yapay zekanın popüler bir alt disiplini olan makine öğrenmesi, büyük veri kümeleri kullanır ve değişkenler arasındaki etkileşim modellerini tanımlar. Bu teknikler daha önce bilinmeyen ilişkileri keşfedebilir, yeni hipotezler üretebilir, araştırmacıları ve kaynakları en verimli yönlere doğru yönlendirebilir. Makine öğremesi finans, otomatik sürüş, akıllı ev gibi çeşitli alanlarda uygulanabilir. Tıpta makine öğrenmesi, otomatik klinik karar sistemleri oluşturmak için yaygın olarak kullanılır.

Makine öğrenmesine yönelik çoğu yaklaşım denetimli ve denetimsiz olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Denetlenen yöntemler sınıflandırma ve regresyon için mükemmeldir. Son örnekler arasında göğüs röntgeni akciğer nodülü tespiti, antikoagülasyon tedavisinin risk tahmin modelleri, kardiyomiyopatide otomatik defibrilatörlerin implantasyonu, inme ve inme-benzeri sınıflamasında kullanım, CD4 + T hücre heterojenliğinin modellenmesi, bulaşıcı hastalıklarda sonuç tahmini, EKG’de aritmi tespiti ve silico klinik araştırmasının tasarımı ve geliştirilmesi vardır.

Denetimsiz öğrenme etiketli veri gerektirmez. Verilerde mevcut olan gizli kalıpları belirlemeyi amaçlar ve genellikle veri araştırmalarında ve yeni hipotezlerin oluşturulmasında kullanılır.

Derin öğrenme, eğitim veri setlerinden otomatik tahminler üretmek için birden fazla yapay nöronal ağ katmanını kullanarak insan beyninin çalışmasını taklit eden bir makine öğrenmesi alt kümesidir. Derin öğrenme stratejisine dayalı modeller çoklu parametrelere ve katmanlara sahip olma eğilimindedir. Bu nedenle, model aşırı-uyarlaması kötü prediktif performansa yol açabilir. Eğitim örneği boyutunu arttırmak, gizli katman sayısını azaltmak ve verilerin iyi dengelenmiş olmasını sağlamak, aşırı-uyarlama önlenmesine yardımcı olabilir. Genel olarak derin öğrenme, görüntünün tanınmasında ve olaylar arasındaki zamansal ilişkileri kullanarak hastalığın başlangıcını modellemekte zorlayıcıdır.

Yapay Zeka Uygulamaları Kanser, Sinir Sistemi ve Kardiyovasküler Hastalıklara Odaklanıyor

Sağlık hizmetlerinde artan yapay zeka uygulamasına rağmen, araştırmalar temel olarak kanser, sinir sistemi ve kardiyovasküler hastalıklar üzerine yoğunlaşmaktadır, çünkü bunlar engellilik ve ölümlerin önde gelen nedenleridir. Bununla birlikte, bulaşıcı ve kronik hastalıklar da dikkat çekmektedir. Klinik iç görünün çıkarılmasını iyileştirerek ve bu tür iç görüyü iyi eğitilmiş ve onaylanmış bir sisteme sokarak artık birçok durum için erken tanı konulabilir.

Tedavi etkinliği ve sonuç tahmini, hastalık yönetimi stratejileri ve kişiselleştirilmiş bakım planlarında potansiyel klinik etkileri olan önemli alanlardır. On yıl önce, kanser sonuçlarını tahmin etmek için sadece moleküler ve klinik bilgilerden yararlanılmaktaydı. Genomik, proteomik ve görüntüleme teknolojileri dahil olmak üzere yüksek verimli teknolojilerin geliştirilmesiyle birlikte, yeni girdi parametreleri türleri toplanmış ve tahmin için kullanılmıştır. Büyük bir örneklem büyüklüğü ve histolojik veya patolojik değerlendirmeler içeren entegre multimodal veri tipleri ile bu yöntemler kanser duyarlılığı, sonuç tahmini ve prognoz doğruluğunu önemli ölçüde arttırabilir.

Makine öğrenmesi, artık ilaç geliştirme maliyetlerinin yüksek olması, ilaç hedeflerinin karakterizasyonunu yönlendiren 3 boyutlu yapısal bilgilerin bulunmasının artması ve klinik çalışmalarda oldukça düşük başarı oranları nedeniyle ilaç keşfi sürecinde kullanılmaktadır. Makine öğrenmesi, alanlar arası bağlantı kurmak için bir köprü olarak kullanılabilir. Endikasyonlarının veya yan etkilerinin tartışılması gibi bağlamsal ipuçlarını tanıyarak yeni onaylanmış bir ilacı tanımlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nariman Noorbakhsh-Sabet, Ramin Zand, Yanfei Zhang, Vida Abedi. Artificial Intelligence Transforms the Future of Health Care, The American Journal of Medicine (2019) 132:795−801.

Hemofili Taşıyıcılığı Bireylerin Sağlığını Nasıl Etkiliyor?

15 Kasım 2019

Hemofili taşıyıcısı olan pıhtılaşma faktörü VIII veya IX geninde kusurlu kadınların faktör aktivitesi, iki X kromozomundan birinde rastgele bir baskılanmanın meydana geldiği iyonlaşma nedeniyle normal ve düşük seviyeler arasında değişecektir. Dolayısıyla, bu taşıyıcılar, 40 U/dL'nin altında bir faktör aktivitesine sahip olabilir ve dolayısıyla bu hastaların hemofili olduğu düşünülebilir.  Taşıyıcıların çoğu tanılarını hemofili olan bir erkek akrabaya bağları aracılığıyla alırlar, ancak bu durum kanama belirtileri ile ve/veya anormal bir laboratuvar testini takiben ortaya çıkabilir.

Hemofili taşıyıcısı olan X kromozomunda engelli bir faktör VIII veya IX geni olan kadınların önemli bir kısmı, şiddetli olmayan hemofili hastası erkeklerle kıyaslanabilecek seviyede pıhtılaşma faktörü aktivitelerine sahip olabilirler. Bu nedenle bu kişilerin kanama eğiliminde artış gözlenebilir. Taşıyıcılar arasında uzun vadeli ortak sonuçların ortaya konduğu veriler sınırlıdır. Bu yüzden yeni yapılan bir çalışmada bu tür hastaların başlangıçtaki yaşı, eklem ile ilgili tanıların sıklığını, eklem ameliyatını ve hemofili taşıyıcıları arasındaki ilgili hastaneye yatışları genel popülasyondan cinsiyet ve doğum tarihi ile eşleştirilen kontrollerle karşılaştırıldı.

Çalışma kapsamında 1941-2008 doğumlu hemofili taşıyıcıları, hemofili tedavi merkezlerinin (HTCs) veri tabanları ve İsveç Ulusal Hasta Kayıtları ile tespit edildi. Her bir taşıyıcı için, İsveç nüfusunu karşılaştırma olarak kullanan beş kişiye kadar katılımcı çalışmaya dahil edildi. Araştırmada 1987-2008 dönemi verileri kullanıldı.

Eklem ile İlişkili Hastalık Riski 2,4 Kat Daha Fazla

Tanımlanan 539 potansiyel taşıyıcı arasında, 213’ü bilinen bir faktör aktivitesine sahipti. Faktör aktivitesinin azaldığı ve bilinmeyen faktör aktivitesinin olduğu taşıyıcılar, eklemle ilgili ilk tanılarını, karşılaştırma grubuna kıyasla çok daha erken yaşlarda almışlardır. Aynı alt gruplar, genel popülasyona kıyasla eklem ilişkili tanılar için toplam 2.3 ve 2.4 kat daha yüksek bir risk oranına saihpt. Ek olarak, bu kişilerde eklemle ilişkili poliklinik yatış riski 3.2 kat daha fazlaydı (% 95 CI: 1.2, 9.1) ve 2.5 kat (% 95 CI: 1.6, 3.7). Bu durum, normal faktör aktivitesi olanlar kişilerde gözlenmiyordu.

Hemofili taşıyıcıları eklem komorbiditeleri için önemli bir risk taşır. Bu risk faktör aktivitesi ile ilişkili görünmektedir. Bulgularımız, HTC'lerde düzenli klinik takibin önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, verilerimiz, hemofili taşıyıcıları arasında beklenenden çok daha yüksek bir eklem hastalığı yükünün varlığını göstermektedir. Sonuçlar, kanama riski ile ilgili daha fazla araştırma yapılmasını ve hafif hemofili hastalarına benzer şekilde bu popülasyonun daha yakın klinik takibi stratejilerinin önemine dikkat çekmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Osooli M et al. Joint comorbidities among Swedish carriers of haemophilia: A register-based cohort study over 22 years. Haemophilia. 2019 Aug 14.

Kanserli Kadınlar Doğurganlık Nasıl Korunmalı?

15 Kasım 2019

Üreme çağındaki birçok kadına her yıl kanser teşhisi konur. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında yaklaşık 843.820 kadına kanser teşhisi kondu ve bu vakaların 89.000'inden fazlası 45 yaşın altındaydı. Kore'de, kanserli kadın hasta sayısı 2014'te 104.175’ti. 2011-2015 yılları arasında kanser tanısı alan tüm hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %70.7’ydi ve bu oran sürekli olarak daha iyiye gitmekteydi. Özellikle kemoterapi ve radyoterapinin tanı ve tedavisinde tıbbi teknolojinin gelişimi, bu kanser hastaların hayatta kalma oranını arttırmıştır. Hem kemoterapi hem de radyoterapi, foliküler azalmaya bağlı olarak yumurtalık fonksiyon kaybına neden olur. Özellikle siklofosfamid gibi alkilleyici maddeler gonadotoksiktir ve erken over yetmezliğine neden olur.

Çocuk doğurmanın mesleki veya kişisel nedenlerden dolayı ertelenmesinin sosyal eğilimlerine göre, kanserli birçok hasta henüz aile planlamasına başlamamış veya bunu tamamlamamıştır. Kadınlar için kanser tedavisine bağlı kısırlık, benlik saygısı kaybıyla ilişkili olabilir ve psikososyal sıkıntıya neden olabilir. Bu nedenle kanserli gençlerin doğurganlık potansiyellerini korumaları için fırsatların sağlanması için çaba gösterilmelidir. Endokrin fonksiyon ve doğurganlığın geri kazanılması anlamına gelen over fonksiyonunun geri kazanılması, kanserden kurtulduktan sonra üreme çağındaki kadınların yaşam kalitesini artıracaktır.

Yeni Koruma Seçenekleri

Over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu, acil kemoterapiye ihtiyaç duyan veya over stimülasyonu yapmak istemeyen kanserli erişkin hastalarda doğurganlığın korunmasında önemli bir seçenektir. Yumurtalık doku donması, kanserli prepubertal hastaların doğurganlığını korumak için tek seçenektir. Yakın tarihli bir derlemede, donmuş çözülmüş over transplantasyonunun yaklaşık 90 canlı doğuma yol açtığı ve gebe kalma oranının yaklaşık %30 olduğu bildirildi. Endokrin fonksiyon iyileşmesi, nakil sonrası 3.5 ile 6.5 ay arasında %92.9 oranında gözlenmekteydi.

Kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler, kanserden kurtulanların sayısını ve prognozunu arttırmıştır. Üreme uzmanlarına erken sevk, ergenlik öncesi ve doğurganlık çağındaki kanser hastaları için çok önemlidir. Embriyo veya oosit kriyoprezervasyonu doğurganlığın korunmasında standart yöntemdir, over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu gibi yöntemler ise henüz araştırma evresindedir. Bu yöntemlerden ikincisi, kanser tanısı almış prepubertal kızlar için tek doğurganlık koruma seçeneğidir. Yeniden implantasyondan sonra endokrin fonksiyonunun iyileşmesi iyi tespit edilmiştir ve canlı doğum oranı önemli ölçüde artmaktadır. Araştırmacılar yaptıkları incelemeye dayanarak, kanserli gençlerdeki endokrin fonksiyon ve doğurganlığı korumak amacıyla over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu kanser tedavisinden önce dikkatlice düşünülmesi gerekildiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sooyoung Kim et al. Ovarian tissue cryopreservation and transplantation in patients with cancer Obstet Gynecol Sci. 2018 Jul; 61(4): 431–442

Obez Hastalarda Astım Riski Nasıl Artıyor?

14 Kasım 2019

Astım ve obezite prevalansı, hem ayrı ayrı hem de birlikte olarak son yıllarda ABD'de önemli ölçüde artmıştır. Obezite, yüksek vücut kitle indeksi olan kişilerde görülen hava yollarının sistemik ve lokalize enflamasyonuna yol açabilmesi nedeniyle astım için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeple astım-obezite sendromu, astım şiddetine orantısız olarak katkıda bulunan ve terapiye karşı duyarsızlığa neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur.

ABD’nin her iki yakasından bilim insanlarından oluşan bir araştırmacı takımı, obez bireylerdeki daha yüksek şiddetli astım riskini bu hastalardaki tedavi kontrolünün azalması ve kortikosteroid tedavisine yanıtın azalmasına bağlamaktadırlar. Bununla birlikte, önceki çalışmalarda bazı obez bireylerin hava yolu enflamasyonu tarafından tetiklenmeyen fakat bu bireylerin hava yollarındaki düz kaslardaki bir alerjene normalden yüksek yanıtın geliştiği tipte bir astıma sahip olabilecekleri ileri sürülmüştür. Bu hastalardaki hiperreaktivite, kas kasılması ve spazm oluşturarak solunum yollarının daralmasına neden olur ve dolayısıyla kolay nefes almaya engel olur.

Bağışık Sisteminin Düz Kaslar Üzerindeki Etkileri

Araştırma ekibi yaptıkları çalışmada insan hava yolu düz kas hücrelerine (Human Airway Smooth Muscle - HASM) histamin uyguladılar. Histamin, vücudun bağışıklık sisteminin bir alerjene tepki olarak ürettiği kimyasal bir ajandır. Karbakol ise hava yollarını kontrol eden sinir sisteminin kısmi olarak uyaran bir ilaçtır. Bu maddeler ile hava yolu hücrelerinin uyarılması, hücrelerin kas kasılmasını taklit eden kalsiyumu serbest bırakmasına neden olur. Yapılan testlerde araştırmacılar obez donörlerden gelen kas hücrelerinin normal kilolu vericilere ait hücrelere kıyasla daha fazla kalsiyum saldığını ve daha fazla kısalmaya (kas kasılması sırasında ortaya çıkan bir işleve) sahip olduklarını buldular. Bunlara ek olarak kadın obez donörlerden gelen hücrelerin, erkek obez donörlerden gelenlere kıyasla daha fazla kalsiyum salınımı yaptığı da tespit edildi.

Bu çalışma ile insan hava yolu kültürü üzerinde obezitenin hiperreaktivite reaksiyonunu tetiklenebildiği kanıtlandı. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, obezitenin yapısal hücreler (veya hava yolu düz kas hücreleri) üzerindeki etkilerinin tanımlanabilmesi ve steroid kullanımı olmaksızın astım tedavisini iyileştirmek için yeni hedefe yönelik yaklaşımlara yol açabilecek eşsiz bir bakış açısı oluşturduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Orfanos S et al. Obesity increases airway smooth muscle responses to contractile agonists. Am J Physiol Lung Cell Mol Physiol. 2018 Aug 30.

Onkologların En Zor Sorusu – Ne Kadar Ömrüm Kaldı?

14 Kasım 2019

"Ne kadar ömrüm kaldı?" Bu, hastaları derinden etkileyen önemli bir sorudur. Günümüzde büyük veri ve çevrimiçi prognostik araçlar yardımıyla bile, immünoterapiler ve hedefli tedaviler bu soruyu cevaplamayı çok zor hale getirdi. Bu yüzden prognostik tahmin yapmak, bir bilimden çok bir sanat haline gelmiştir ve klinik deneyim ve sezgiye dayanan dikkatli, adım adım bir yaklaşım gerektiren bir durumdur.

Öncelikle Hastaların Ne Bilmek İstediğini ve Zaten Ne Bildiklerini Anlayın

Prognoz konusu, hasta ve ailesi için birçok açıdan yaklaşılması çok zor bir konudur. Hastaların %5 ila %20'si ciddi bir hastalık tanısı konduğunda prognozunu bilmek istemezler. Çoğu, neyin yanlış olduğunu bilmek ister, ancak ne kadar zamanları olursa olsun, herkes bunu bilmek istemez. Bu durum, prognozu hastadan daha fazla bilmek isteyen aile üyeleri tarafından daha karmaşık hale getirilebilir.

Bir hekimin akut miyeloid lösemili yaşlı bir hasta ile bir odada bir arada bulunup kemoterapi hakkında konuştuklarını varsayalım. Bir aile üyesi “Prognoz nedir?” diye soracak. Hastaya dönüp 'Bu duymak istediğin bir şey mi?' diye sorulduğunu düşünelim. Bunu yapmak her zaman ilginçtir, çünkü bazen hastalar bu bilgiyi isteyeceklerdir. Öte yandan çoğu zaman da hastalar bunları duymakta tereddüt etmektedirler.

Ortalamalar Değil Bireyler

Kullanılan araç ne olursa olsun, çoğu zaman iki parça bilgi sağlayacaktır: hastanın iyileşme şansı ya da kanseri tedavi edilemez ise hastanın ne kadar zamanı kaldığı. Bu sayılar kaçınılmaz olarak hasta için odak noktası haline gelecektir. Öte yandan bu sorunun sadece bir parçasıdır. Çünkü her hasta farklıdır ve bu bilgileri her bireye uyarlamak zordur. Herkesin hastalığı farklı şekilde davranır

Ne Zaman Prognoz Hakkında Bilgi Verilmeli?

Bir doktor hastanın prognozuna dair bilgi sahibi olduğunda, asıl önemli soru, ne zaman verileceği sorusudur. Buradaki ilk belirleyici, tedavi edilen kanser türüdür. Örnek olarak akut miyeloid lösemili hastalarda doktorlar hastalığın başlangıcında hastalarla ile prognoz hakkında konuşmak zorundadır. Çünkü burada kullanılan yoğun kemoterapi ile tedavi ile ilgili de önemli miktarda ölüm oranı mevcuttur. Hastalarla başlamak üzere olunan terapiden ölme şansı hakkında konuşulmazsa hastalar için bir kötülük yapıyor olabilirsiniz. Bu konuşmanın bir kısmı da tabii ki hastalığın uzun dönem prognozu ve tedavinin uzun vadeli kazançlarını içermelidir.

Diğer taraftan, Miyelodisplastik Sendromlara hastalar için zamanlama hastalığın ciddiyetine ve hastanın ne kadarını bildiğine bağlıdır. Bu anlamda, bir hastanın ne kadar zamanı kaldığı sorusunu cevaplama söz konusu olduğunda, belki de en yararlı rehber doktorun bu işi ne kadar zamandır yaptığıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

'How Long Do I Have?' Tackling Oncology's Most Difficult Question Liam Davenport August 12, 2019 Medscape

Bir İPF Mücadelesi – Korkudan Cesarete

14 Kasım 2019

Bir İPF hastası yakını Christie, annesinin hastalığı ile nasıl mücadele ettiğini ve hayatına yön vermek için korkularını nasıl kontrol ettiğini anlatıyor:

"Annem Holly'nin hayatını kurtaracak akciğer naklini beklemek, bana içimdeki korku ve cesaret dinamiklerini keşfetme fırsatı verdi. Bu duygular hayatım boyunca itici güçlerdi. 28 yaşındayım, ama annemin ölümcül bir hastalığı olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalana kadar kendimi bir yetişkin gibi hissetmedim. Evlenmenin yanı sıra, ki bu bence yaptığım en "yetişkince" şeydi, son on yılda yaptığım hiçbir şey kendimi çok “yetişkin” hissettirmedi. Yaptığım ya da yapmadığım, yaşamı şekillendiren kararların çoğu korkuyla şekillendi.

Birbirini takip eden üç yılbaşı tatilinde bir sonraki yıldaki hedefim olarak “Korkunun pilotun olmasına izin verme!” yazdım. Son yılbaşı gecesi, en kötü kabuslarımdan birinde uyandım, ya da uyuyabilseydim uyanacaktım. Yoğun bakım ünitesinde annemi ziyaret edebilmek için yılın ilk Seattle-San Francisco uçuşundaydım. Korku o zaman bile pilotumdu. Annemin gerçekte nasıl olduğunu bilmeme kaygısı beni ona doğru itmişti. Kötü olsaydı bile -ve öyleydi- bunu kendi gözlerimle görmem gerekiyordu. İdiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) anneme bu kadar kısa sürede ödettiği bedeli görünce şok oldum. Uzun zamandır, bu hastalığın ona ne yapacağını bilmek istemiyordum. En sonunda, bundan kaçınmanın bir yolu olmadığında kabusun ortasına kök saldım ve elimden gelen her bilgiyi emdim. Bir süredir şüpheli olduğum şeyi izledim, dinledim ve işledim…Bu hastalık annemi öldürüyordu.

Ziyaretimizden bir saat kadar sonra tuvalete koştum. Anneme başımın döndüğünü söyleyemedim ve kusmak istedim. Ondan pek çok kez yaptığı gibi beni panik ataktan konuşarak çıkarmasını istemedim. O sıkışık tuvalet kabinin duvarında ağlayıp, yere yığılırken bir şey fark ettim. Korku kesinlikle gitmemişti, ama onunla olan ilişkim değişmişti. Onun iyiliği için kendimde bir güç buldum ve onunla paniği reddetme yeteneği buldum. Daha önce çok az kez korkum üzerinde bu tür bir gücüm olmuştu.

Bu durumu ne görmezden gelebilirdim ne de değiştirebilirdim. Beni korkuttuğu için önemli değilmiş gibi davranamazdım da. Beni yolumun içinde dondurmasına ya da beni tamamen bir başka yöne yönlendirmesine izin vermek yerine korkumla yürümek zorundaydım. Telafi etmeyi öğrendim. Sinirlerim yatıştıktan sonra yürüyüşe çıktım. Kocamı, en iyi arkadaşımı ya da bir dizi inanılmaz destekçimi aradım.

Bununla başa çıktım - ve hala onunla kendimce başa çıkıyorum.

Artık Korkularım Pilot Değil

Korkum annem yaşarken ve kötü de olsa nefes alırken yas tutmamı istedi. Bunun yerine, başarılı tedaviyi görselleştirmeye odaklanmaya çalıştım. IPF ile ilgili tek iyi şey, bir akciğer nakli ile tamamen tedavi edilebilmesidir. Bu yaklaşım bir kürden ziyade tedavi olarak kabul edilir. Çünkü bu durumda hasta, hastalıklı organlarını, yaşam boyu süren diğer zorluklar ve risklerle takas etmiş olur. Bu uç bir durumdur ve herkes için doğru seçim değildir.

Annem nakli denemeye karar verdiğinde, her şeyin yoluna girme şansı olduğunu biliyordum. Aklımı serbest bırakıp kötü sonuçların da var olduğu her ihtimali keşfetmesine izin vermedim. Gerçeği inkar etmedim ama her zaman şeytanları eğlendirmemeyi öğrendim. Birkaç yıldır bu yönüm üzerine çok çalışıyorum. Bir ebeveyni kaybetmenin en büyük tehdidi, bunun kararlılığımı arttırmak için yapılan son test olmasıdır.

Bütün bu deneyim bana korkum hakkında yeni bir bakış açısı kazandırdı. Tüm yetişkin yaşamım boyunca, bunun yenilmez olduğuna ikna olmuştum. Beni çıldırtıyordu. Beni umutsuzluğa çekiyor ve kendinden duyduğum şüphe ile beni tekrar tekrar felç ediyordu. En büyük korkularımdan biriyle yüzleşmek beni korkuya rağmen kararlı olmaya gücü bulmaya zorladı.

Korkusuz muydum? Kesinlikle hayır. Sadece güçsüz olmadığımı öğrendim. Korkum üzerinde kontrol sahibi olmak için büyüdüm. Şimdi ben pilotum ve beni bekleyen fırsatlardan gurur duyduğum bir hayat yaratmak için sabırsızlanıyorum. Bu fırsatlar zaten kendilerini bir bir sunuyorlar, bu anlattıklarım da onlardan biri."

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

From Fearful to Fierce: How IPF Helped Me Find My Fighting Spirit, Christie Patient May 31, 2019, Pulmonary Fibrosis News

Kırık Kalp Sendromu Kansere Yol Açabilir Mi?

14 Kasım 2019

Sevilen bir kişiyi kaybetmenin aşırı stresi, önceki araştırmalarda kalp sıkıntısı ile ilişkilendirilmiş olmasına rağmen, yeni yapılan bir çalışma, kırık kalp sendromlu altı kişiden birinin de kanser olduğunu tespit etti. Daha da kötüsü, bu kişilerin teşhisten beş yıl sonra kanserden hayatta kalma olasılıkları daha düşüktü.

Halk arasında “Kırık Kalp Sendromu” olarak da bilinen Takotsubo sendromu (TTS), ciddi psikolojik veya fiziksel stres ortamında ortaya çıkabilecek akut bir kalp yetmezliği durumudur. TTS'nin patofizyolojisini açıklamak için çoklu teoriler öne sürülmüş olsa da, bu durumun tam mekanizması halen belirsizliğini korumaktadır. Şimdiye kadar, birkaç olgu sunumu, malignite ve kemoterapi uygualması sırasında  TTS oluşumunu tanımlamıştır. Ancak TTS'de gelişimde malignite veya kemoterapinin fiziksel ve duygusal stres açısından nasıl bir rol oynadığı net değildir. Malignitenin kendisinden ziyade malignite tedavisinin TTS gelişimi ile ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Uluslararası Takotsubo Kayıt Defteri'nden (InterTAK Kayıt Defteri) gelen verileri kullanan son yayınlarda, akut ortamdaki TTS sonuçlarının akut koroner sendromda (ACS) bulunanlara benzer yüksek morbidite ve mortalite taşıdığını tespit edildi. Bu, klinik seyrin potansiyel olarak üçlü malignite, tedavi ve TTS gelişiminden etkilenebileceği zorlu bir klinik senaryoyu ortaya koymaktadır. Uzmanlar TTS konusundaki anlayışımızı malignite ile ilgili olarak geliştirmek, TTS'nin potansiyel tetikleyicileri, özellikle de daha kötü bir sonuçla ilişkili olanlar için tanısal çalışmayı anlama konusundaki anlayışımızı geliştirmemize yardımcı olabileceğini düşünüyorlar. Malignitenin TTS'li hastaların klinik sonuçları üzerindeki etkisi hakkında sadece çok sınırlı sayıda veri vardır. Küçük ölçekli çalışmalar malignitenin TTS'nin uzun dönem sonuçlarını etkileyebileceğini bildirmiştir.

Yeni yapılan bir çalışmanın amacı, bu hastalardaki klinik özellikteki farklılıkları ve malignitesi olan veya olmayan TTS hastalarında hem kısa hem de uzun vadeli sonuçları araştırmak ve sonrasında bu sonuçları malignitesi olan veya olmayan ACS hastaları ile karşılaştırmaktı.

Kırık Kalpli Hastalarda En Sık Görülen Kanser, Meme Kanseri

Çalışmadaki TTS hastaları Uluslararası Takotsubo Kayıt Defteri’nden kaydedildi. TTS kohortu, klinik özelliklerdeki farklılıkları araştırmak ve kısa ve uzun vadeli mortaliteyi değerlendirmek için malignitesi olan ve olmayan hastalara bölündü. Malignitesi olan veya olmayan TTS hastalarının bir alt grubu ile malignitesi olan veya olmayan akut koroner sendrom (ACS) hastaları arasındaki uzun vadeli mortalite ile kıyaslanarak alt grup analizi yapıldı. 1604 TTS hastasının %16.6'sında malignite gözlendi. Malignitesi olan hastalar daha yaşlı ve fiziksel tetikleyicilere sahip olma olasılığı daha yüksekti, ancak malignitesi olmayanlara göre duygusal tetikleyicilere sahip olma olasılığı daha düşüktü.

Maligniteli hastalarda uzun dönem mortalite daha yüksekti (P ​​<0.001), kısa dönem sonuçları karşılaştırılabilirdi (P = 0.17). Bu hastalarda en sık görülen kanser türü meme kanseriydi. Diğer kanserler, sindirim sistemi, solunum sistemi, iç cinsiyet organları ve cilt gibi alanları etkilemekteydi. Bir başka alt grup analizinde ise, uzun süreli mortalite, maligniteli TTS hastaları ve kötü huylu ACS hastaları arasında karşılaştırılabilirdi (P = 0.13). Çalışmada malignite, uzun vadeli ölümlerin bağımsız bir belirleyicisi olarak ortaya çıkmaktaydı.

Araştırmacılar çok sayıda TTS hastasının malignite ile ilişkili olduğunu, malignite öyküsü TTS riskini artırabileceğini ve bu nedenle bu hastalarda malignite açısından uygun tarama düşünülmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Can a Broken Heart Contribute to Cancer? July 17, 2019 Drug.com

Nikotin Bantları mı E-Sigaralar Mı?

13 Kasım 2019

Günümüzde bir çok kişi e-sigaraları genellikle sigarayı bırakma amacıyla kullanmaktadır. Ancak sigarayı bırakma tedavileri olarak onaylanan nikotin ürünlerine kıyasla e-sigaraların bu konudaki etkinlikleri ile ilgili kanıtlar sınırlıdır.

UK National Health Service sigarayı bırakma hizmetlerine katılan yetişkinlere rastgele olarak, 3 aya kadar sağlanan ürün kombinasyonları veya bir e-sigara başlangıç ​​paketi (ikinci nesil doldurulabilir bir e-sigara dahil olmak üzere) bir şişe nikotin e-sıvısı [mililitrede 18 mg] ile), lezzetin daha fazla e-sıvısı ve bunların seçimindeki güçlülüğü satın almak için bir tavsiye ile tercih ettikleri nikotin ikame ürünlerini tahsis etti. Tedavi en az 4 hafta boyunca haftalık davranış desteği de içermekteydi. Çalışmadaki birincil sonuç, son ziyarette biyokimyasal olarak doğrulanmış olan 1 yıl boyunca sigarayı bırakmış olmaktı. Takipte kaybedilen veya biyokimyasal doğrulama sağlamayan katılımcıların yok sayılmadığı kabul edildi. İkincil sonuçlar katılımcı tarafından bildirilen tedavi kullanımı ve solunum semptomlarını içermekteydi.

E-Sigara ile Daha Fazla Kişi Sigarayı Bıraktı

Çalışma kapsamında toplam 886 katılımcıya randomizasyon uygulandı. 1 yıllık yoksunluk oranı, e-sigara grubunda, nikotin replasman grubundaki %9.9'a kıyasla % 18.0’ydi (göreceli risk, 1.83;% 95 güven aralığı [CI], 1.30 ila 2.58; P <0.001). 1 yıllık yoksunluğu olan katılımcılar arasında, e-sigara grubundakilerin, atanmış ürünlerini 52 haftada kullanmaları, nikotin replasman grubundakilerden 52 haftada daha yüksekti (% 80 [79 katılımcının 63'ü] vs,% 9'u [4 44 katılımcı]). Genel olarak, boğaz veya ağız tahrişi e-sigara grubunda daha sık iken (% 65,3, nikotin replasman grubunda% 51,2) bulantı ise nikotin replasman grubunda daha sıktı (% 37,9, vs. e-sigara grubu). E-sigara grubu, öksürük ve balgam üretimi insidansında, başlangıçtan 52 haftaya kadar nikotin replasman grubuna göre daha hızlı azalma kaydetti(öksürük için göreceli risk, 0.8;% 95 CI, 0.6 ila 0.9; balgam için göreceli risk, 0.7 % 95 CI, 0.6 ila 0.9). İki grup arasında hışıltı insidansı veya nefes darlığı açısından anlamlı fark yoktu.

Araştırmacılar E-sigaraların, sigara bırakma konusunda nikotin replasman tedavisinden daha etkili olduğunu fakat çalışmalarındaki sonuçlar değerlendirilirken her iki ürüne de eşlik eden davranışsal desteğin de hesaba katılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hajek et al. A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy N Engl J Med 2019; 380:629-637

IVF Sırasında Tek Embriyo Transferi Neden Bazen Çoğul Gebeliklere Neden Olur?

13 Kasım 2019

Çoğul gebeliğin önlenmesi ve fetal ölümler, düşük yapma, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı gibi risklerin önlenmesi için, yardımcı üreme tedavisi (ART) sırasında, birkaç embriyo yerine tek bir embriyonun kadının rahimine transferinin daha iyi olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, tek embriyo transferi (SET) yapıldığında bile, bazı kadınlar ikizlere hatta üçüzlere hamile kalabilmektedir. 2008 yılında, Japonya Doğum ve Jinekoloji Derneği (JSOG), çoklu doğumları azaltmak için tek embriyo transferinin kabul edilmesini önermiştir. O zamandan beri klinik gebelik oranını iyileştirmek için blastosist transferi ve dondurulmuş-çözünmüş embriyo transferi kullanılarak yapılan elektif yardımcı üreme tedavisi sayısı artmıştır. ICSI ve AH dahil olmak üzere, blastosist kültürü ve zona pellucida manipulasyonu, monozigotik ikizlik için önemli bir risk faktörü olarak bildirilmiştir. Öte yandan, tüm bu çalışmaların transfer edilen bir embriyo ve spontan konsepsiyon ile üretilen dizigotik gebelik olgularını içeriyor olabileceği de bilinmektedir.

Yakın zamanda, 2007 ve 2014 yılları arasında JSOG tarafından kaydedilen 937 yardımcı üreme tedavisve 848 yardımcı üreme tedavisi olgusuna dayanan retrospektif bir gözlem çalışması yapıldı.

Yöntemlere Göre Değişen Oranlar

Araştırmacılar, zigotik bölünme prevalansını etkileyen olası faktörleri tanımlamak ve analizi “gerçek” zigotik bölünmeye sınırlamak için fetüs sayısının gebelik keselerinin (GSs) sayısını aştığı gebelikleri belirlediler. Çoklu lojistik regresyon analizi, yardımcı üreme tedavisi sonrası tekil gebelik kullanılarak kontrol olarak yapıldı. Çalışmada p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.

Çalışma kapsamına alınan tarih aralığında Taze ve donmuş-çözünmüş yardımcı üreme tedavisi ile 4310 ikiz (gebeliklerin %1,56’i) ve 109 üçüz (gebeliklerin %0,04'ü) olmak üzere 276.934 klinik gebelik (% 29,5 / SET) elde edilmişti. yardımcı üreme tedavisinden sonra dikoryonik ikizlerin cinsiyet analizine göre, zigot bölünmesi ile çoklu gebelik prevalansı %1,36’ydı. İstatistiksel analizler, tekil gebeliklere kıyasla, zigotik bölünme gebeliklerinin, donmuş-çözünmüş embriyo transferi döngüleri (olasılık oranı [OR] = 1,34), blastosist kültürü (OR = 1,79) veya AH (OR = 1,21) ile ilişkili olduğunu gösterdi. Taze embriyo transferi döngülerinde, tek blastosist transferinden sonra zigotik bölünme hamilelik prevalansı, yarık embriyoları ile yapılan yardımcı üreme tedavisi sikluslarından anlamlı olarak daha yüksekti (OR = 2,20). Bununla birlikte, ovaryan stimülasyon ve fertilizasyon yöntemlerinde anlamlı bir fark saptanmadı.

Bilim insanları yaptıkları çalışma ile gebelik sonucu oluşacak muhtemel ikiz ve üçüz vakasında kullanılan yardımcı üreme tedavisi yönteminin etkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Y Ikemoto, K Kuroda, A Ochiai, S Yamashita, S Ikuma, S Nojiri, A Itakura, S Takeda. Prevalence and risk factors of zygotic splitting after 937 848 single embryo transfer cycles. Human Reproduction, 2018.

Beyin Dalgalarının Kişiselleştirilmiş Tedavilere Yönlendirici Etkileri

13 Kasım 2019

Geçtiğimiz çeyrek yüzyılda, sinirbilimde, canlı insan beyninin içini görmeyi mümkün kılan nörogörüntüleme tekniklerinden, invaziv olmayan elektriksel beyin stimülasyonuna, hayvanlar üzerinde araştırma yapabilmek için lazer ışını kullanarak nöronların seçici aktivasyonuna kadar birçok gelişme görüldü. sinirbilim alanının popülaritesini, 1969'daki kuruluşundan günümüze 40.000 üyeye kadar düzenli olarak tırmanan Sinirbilimciler Derneği'nde bir üyesi patlamasından anlamak mümkün. Yine de, bu yeniliklerin herhangi biri, akıl hastalıklarının klinik tedavilerinde iyileşmelere neden olmuşsa, bu iyileşmeler çok sınırlıdır.

Geliştirilen yeni model, bilinen geleneksel tanı ve tedavi yöntemlerini beynin biyolojik konsepti ile bir devre ağı olarak birleştiriyor. Devre veya ağ yaklaşımı, beyindeki milyarlarca nöronun birbirleriyle elektriksel sinyallerle nasıl iletişim kurduğuna odaklanmaktadır. Yeni modelde akıl hastalığının ne olduğu ile ilgili yeni bir anlayış oluşturma umuduyla, anksiyete veya depresyon gibi mevcut büyük tanı kategorileri ortadan kaldırılmaktadır.

Araştırmadan Kliniğe

Dünyada 405 milyon insan depresyon, 274 milyon insan da anksiyete bozukluğu yaşamaktadır. Lancet'te 2013 sayısında yayınlanan bir araştırmaya göre, bu hastalıklar, dünya çapında yıllık yaklaşık 50 milyar dolarlık ekonomik maliyetle engellilik ve verimlilik kaybının ana nedenleridir. Mevcut tedavi modeli, eleme yöntemiyle bir tedavi bulmaya dayanmaktadır.

Hastalar, her yeni ilaç denediklerinde yeni yan etkilerle boğuşur veya ilaçları her değiştirdiklerinde geri çekilme yaşarlar. Bu süreçte uyuşturuculardan konuşma terapisine, birleşik tedavilere ve tekrar geri dönerek hastalar kendileri için neyin işe yaradığını ararlar. Bazen bunu asla bulamazlar.

NIMH projesi olan RDoC, sinirbilimi ve yeni klinik modelleri birleştiren araştırma hızını artırmayı başardı ve her biri dört ila beş yıl boyunca yılda ortalama 400.000 dolar harcadığı yaklaşık 30 bursu finanse etti. Bu araştırmaların hepsi hala devam etmektedir, bu nedenle henüz bu araştırmaların klinik bakımda değişikliklere neden olması için çok erkendir.

Bazı sinirbilim temelli tedavi yöntemleri, klinik kapıyı kırmaya yakındır. Transkraniyal manyetik stimülasyon veya çeşitli beyin devrelerini aktive eden derin beyin stimülasyonu gibi beyin stimülasyon yöntemleri, duygusal bozuklukların tedavisi için umut verici sonuçlar göstermiştir. Araştırmacılar,  bu alandaki bireyselleştirilmiş tedavilerin geniş çapta nasıl kullanılacağı henüz net olmasa da, bu yöntemleri denemenin zamanının geldiğine inanıyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brain waves by Tracie White, Stanford Medicine

Genomik Profilleme Kanser Tedavisi Sonuçlarını Nasıl Etkiliyor?

13 Kasım 2019

Genomik tümör profillemesi, her bir hasta için özel ve hassas tedavi vermek için kullanılabilecek tümör dokularındaki birçok genomik değişikliğin tanımlanmasına imkan sağlayan yeni bir tekniktir. Bu teknolojinin kullanımı ve bunun klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkisi hakkındaki veri eksikliği, Suudi Arabistan'dan bir grup araştırmacıyı bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya teşvik etti. Çalışma kapsamında birbirini izleyen 50 erişkin hastanın metastatik solid organ kanserli, tedavi standardına karşı dirençli olan tümör dokuları genomik olarak profillendi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 56’ydı ve kadınlar hasta grubunun %76'sını oluşturuyordu. Tüm hastalar ağır şekilde tedavi edildi. Hastaların %52'si göğüs, akciğer kanseri veya yumurtalık kanseri gibi ciddi kanser türlerine sahipti. Yapılan analizlerde hastaların %88'inde en az bir genetik değişiklik tespit edildi. Tümör profilleme;

  • genel hasta popülasyonunun %58’inde,
  • meme kanseri hastalarının %87 ve
  • akciğer kanseri hastalarının %14'ünde

tedavi kararlarını yönlendirici oldu.

Daha Uzun Progresyonsuz Sağkalım

Anlamlı hastalık yanıt oranları (tam remisyon, parsiyel remisyon ve stabil hastalık), terapi kararını tümör profili tarafından yönlendirilenlere (29 hastanın 25'i; %86) ve terapi kararına genomik bulgular tarafından yönlendirilmediğine benzerdi (29 hastanın 25'i; %86, 21 hastanın 17'si; %81; P=0.72). Öte yandan, tümör profilleme sonuçlarına dayanarak tedavi kararı alındığında belirlenen medyan progresyonsuz sağkalım bulgular tarafından desteklenenler arasında anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla 12.0 ve 5.2 ay; tehlike oranı %95 ve CI:0.32 idi [0.13-0.81]; P = 0.017). Genel sağkalım farkı tahmin edilemeyecek olsa da, 12 aylık sağkalım, desteklenen ve desteklenmeyen gruplarda sırasıyla %64 ve %53 idi.

Sonuç olarak, kanser hastalarındaki hassas tıp yaklaşımları, onkoloji topluluğu için hala önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Ancak bu teknolojiler özellikle ilerlemiş hastalık durumlarında yararlanılabilecek terapötik seçeneklerin sayısını arttırabilir. Araştırmacılar kendileri ve diğerleri tarafından gösterilen potansiyel faydaya rağmen, ideal istenen etkiyi elde etmek için hala uzun bir yol olduğunun altını çizdiler. Gelecekteki araştırmalar, hastalık süresince genomik profil teknolojisinin ne zaman gerçekleştirileceğine, en güvenilir ve doğrulanmış sıvı biyopsi tekniğinden yararlanarak uygun adayların seçilmesine yardımcı olan en güvenilir biyobelirteçler olan en verimli ve onaylanmış platforma hitap edebilmelidir. Uzmanlar, özellikle gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerdeki hastalar için tümör profili oluşturmayı daha uygun maliyetli hale getirmek için yeni yollarının araştırılması gerektiğinin önemine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ezzeldin M. Ibrahim et al. Genomic Profiling for Patients with Solid Tumors: A Single-Institution Experience Annals of Clinical Oncology doi:10.31487/j.ACO.2019.02.04 Volume 2(2): 3-7

Kanımızda D Vitamini Seviyeleri Kalp Sağlığımız Hakkında Ne Söylüyor?

11 Kasım 2019

D vitamininin sağlıklı kemikler için önemli olduğu iyi bilinmektedir, bununla birlikte kalp ve kaslar dahil olmak üzere vücudun diğer bölgelerinde önemli roller oynadığına dair kanıtlar giderek artmaktadır. Fiziksel zindelik için güvenilir bir gösterge olan kardiyorespiratuvar iyilik hali, kalp ve akciğerlerin egzersiz sırasında kaslara oksijen sağlamasıdır. En iyi egzersiz sırasında maksimum oksijen tüketimi ölçülür ve bu VO2 max olarak adlandırılır. Daha fazla kardiyorespiratuvar spor yapan kişiler daha sağlıklı ve daha uzun yaşarlar. Serum D vitamini düzeyleri ile kardiyorespiratuvar iyilik hali (CRF) arasındaki ilişkiyi araştıran az sayıdaki çalışma çelişkili sonuçlar bildirmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (2001-2004) verileri kullanılarak ABD nüfusunun temsili bir örneğinde D vitamini seviyeleri ile CRF arasındaki ilişki araştırıldı.

Çalışmaya 20 ila 49 yaş arasındaki katılımcılar dahil edildi.  Katılımcılar D vitamini düzeylerine göre 4 gruba ayrıldı. VO2 max ve D vitamini seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemek için yaş, cinsiyet, ırk, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabet, sigara kullanımı, C-reaktif protein, hemoglobin ve glomerüler filtrasyon hızı için ayarlama yapılarak ve yapılmadan, tarama ağırlıklı lineer regresyon kullanıldı.

Daha Yüksek D Vitamini, Daha İyi CRF

1995 katılımcılarının %45,2'si kadın, %49,1'i beyaz, %13'ü hipertansiyon, %4'ü diyabet hastasıydı. Ortalama ± SD yaşı 33 ± 8,6 yıldı, ortalama ± SD vitamin D düzeyi 58 ± 5,3 nmol / L ve ortalama ± SD VO2 maks 40 ± 9,7 ml / kg / dk’ydı. En yüksek çeyrekteki D vitamini düzeyine sahip katılımcılar, en düşük çeyrekteki katılımcılardan anlamlı derecede daha yüksek CRF'ye sahipti (fark %4,3). Potansiyel karıştırıcıların düzeltilmesinden sonra, en yüksek ve en düşük D vitamini çeyrekleri arasındaki fark hala anlamlı düzeydeydi (fark 2,9). Düzeltilmemiş ve düzeltilmiş lineer regresyonda, D vitamini seviyesindeki her 10 nmol / L artış, VO2 maks'de önemli bir artış ile ilişkiliydi (sırasıyla β = 0,78 ml / kg / dak, β = 0,51 ml / kg / dak).

Araştırmacılar, serum D vitamini düzeyleri ile CRF arasında bağımsız ve güçlü bir ilişki bulduklarını ancak sonuçların D vitamini desteğinin CRF üzerine etkisini inceleyen klinik çalışmalarla doğrulanması gerektiğini belirttiler. Sağlıklı kemikler için optimum D vitamini seviyelerinin bilindiğini, ancak kalbin en iyi şekilde çalışması için ne kadar gerekli olduğunun belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amr Marawan, Nargiza Kurbanova, Rehan Qayyum. Association between serum vitamin D levels and cardiorespiratory fitness in the adult population of the USA. European Journal of Preventive Cardiology, 2018; 204748731880727.

Hemofili Hastalarının Ağız Sağlığı, Yaşam Kalitelerini Nasıl Etkiliyor?

11 Kasım 2019

Sağlıkta yaşam kalitesini ölçmek, sağlığın insan yaşamındaki etkisini anlamada ve klinik karar vermede önemlidir. Özellikle hemofili gibi kronik hastalıklar için yaşam kalitesi tedavi planının yönünü belirler. Son zamanlarda hemofili hastalarının daha uzun ömürlü olmaları, bu hastalardaki odağı, yaşam boyu iyi ağız sağlığını korumak gibi, hastalığın kendisinden ziyade diğer sağlık sorunlarına kaydırmıştır.

Sağlıkla ilgili yaşam kalitesi çok boyutlu bir kavram olsa da sağlık ve engellilik ile ilgili sağlık algılarını içerir. Konjenital kanama bozuklukları doğrudan oral dokuları hedeflemeyebilir. Bununla birlikte, ağız sağlığı genel sağlık sorunlarının bir sonucu olarak etkilenebilir. Kötü ağız sağlığı, pıhtılaşma bozuklukları olan çocuklarda oral bölgeden kanamanın ana risk faktörü olarak kabul edilir ve kanama ile ilişkili işlemleri kapsayan diş tedavileri ile sonuçlanır.

Ağız sağlığı durumunun günlük aktiviteler üzerindeki etkisini belirlemek için yemek yeme, gülme, konuşma, öğrenme ve duygusal iyilik gibi ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi parametreleri ölçülebilir. Bu ölçüm, bir kişinin sosyal ve duygusal deneyimini ve fiziksel işleyişini değerlendirmek ve bakımını yapmak için geleneksel objektif tıbbi değerlendirme yönteminden farklılaşmaya izin verir. Hemofili hastalarında yaşam kalitesinin sadece tedavi rejimi ve kanama sıklığı gibi klinik yönlerden değil, aynı zamanda sosyal destek ve benlik saygısı gibi psikososyal değişkenlerden de etkilendiği bilinmektedir.

Ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesinin (OHRQoL) öznel değerlendirmesi; çocukların yemek yerken, uyurken ve sosyal etkileşimde bulunurlarken sergiledikleri özgüvenlerini ve mevcut ağız sağlığı durumlarından memnuniyetlerini yansıtır. Pediatrik Ağız Sağlığı ‐ İlgili Yaşam Kalitesi (POQL) okul öncesi ve okul çağındaki çocuklar için nispeten yeni bir OHRQoL aracıdır.

Yaşam Kalitelerini Etkilemiyor

Gerçekleştrirlen yeni bir çalışmada,  hemofili hastalarının ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi ve bu çocukların ağız sağlığı durumu değerlendirilmiştir. Bu kesitsel çalışmada 2-14 yaş arasındaki hemofilli çocukların ve sağlıklı akranlarının, bakım sağlayıcılar tarafından rapor edilen ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi ele alınmıştır. Yaşam kalitesi ölçümü için POQL aracı kullanılmıştır. Anket formu ile toplanan araştırma verileri, ölçülen parametrelere ait kıstaslar ve kişisel bilgi soruları için kodlanmıştır ve sosyal bilimler için çok değişkenli bir istatistiksel analiz programı olan SPSS'ye aktarılmıştır

Hemofili hastalarında primer diş hekimliği DMFT skorlarının kontrol grubundan yüksek olduğunu görülmüştür. Ortalama değer hemofili grubunda 3,5 ve kontrol grubunda 2,6 olarak bulunmuştur. Yüksek DMFT puanlarına rağmen, hemofili ve kontrol grupları ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi puanlarında anlamlı bir farklılık gösterilmemiştir. Ortalama puanlar hemofili grubunda 63,9 ve kontrol grubunda 85,3 olarak bulunmuştur.

Araştırmacılar düşük ağız sağlığı ölçümlerine rağmen, hemofili hastaları ve ebeveynlerinin ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesinde sağlıklı akranlarından bir fark olmadığını bildirmişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yazicioglu et al. Parent’s report on oral health‐related quality of life of children with haemophilia, Haemophilia. 2019;1–7.

Metastatik Meme Kanseri ile Yaşarken Bilinmesi Gereken 5 Şey

11 Kasım 2019

Daha etkili ve çeşitli tedavilerin bir sonucu olarak, metastatik meme kanseri olan hastalar, özellikle de HER2-pozitif alt tipli hastalar daha uzun yaşarlar. Bu artan uzun ömür ile klinisyenler, bu hasta popülasyonunda psikososyal meseleleri içeren yaşam kalitesini ve hayatta kalma sorunlarını yönetme konusunda giderek daha fazla zorlanmaktadır. Metastatik meme kanserli hastalar ve aileleri, yaşam kalitesindeki ciddi sıkıntı ve bozulmayı en aza indirmek için ele alınması gereken karmaşık ihtiyaçlara sahiptir. Hastaların yaşam kalitesini ve refahını optimize etmek, mevcut ve beklenen ihtiyaçların değerlendirilmesine vurgu yaparak, palyatif ve destekleyici tedaviye disiplinler-arası bir yaklaşımın tam olarak sürece dahil edilmesini gerektirir. İşte metastatik meme kanseri ile yaşamak hakkında bilinmesi gereken beş şey:

1. Tedavi seçenekleri artıyor

Metastatik meme kanserli hastalar, hedefli tedavi ve immünoterapi dahil olmak üzere artan sayıda tedavi seçeneği ve klinik çalışmalara katılmak için artan sayıda fırsatla daha uzun yaşamaktadır.

2. Palyatif bir bakım planı temeldir

Destekleyici ve palyatif bakım, metastatik meme kanseri tanısının kesinleştiği günden itibaren akılda tutulmalıdır. Klinisyenler metastatik meme kanserli her hasta için semptom yönetimini içeren ve psikososyal endişeler ve desteğin yeterliliği dahil olmak üzere hem hasta hem de aile sorunlarını ele alan kapsamlı bir bakım planı geliştirmelidir.

3. Egzersiz ve farkındalığa dayalı stres azaltma, başlıca anksiyete ile başa çıkma stratejisidir

Egzersiz ve dikkat temelli tedaviler, genellikle metastatik meme kanseri tanısı ile ilişkili olan endişe ve depresif belirtilerle başa çıkmada mükemmel yaklaşımlardır.

4. Yaşam dengesinin korunması zorlayıcıdır

Metastatik meme kanseri, hastalarda işlev değişikliklerine neden olur, ilişkileri değiştirir ve hastaların kendilerine bakışlarını olumsuz etkiler. Metastatik meme kanserli hastalar metastatik meme kanseri ile iyi yaşayabilmek için normallik duygusunu yeniden kazanmaya çalışmak ve hayatlarını yeniden düzene sokmak gibi çeşitli stratejiler kullanırlar.

5. Kemik, metastatik yayılımın en yaygın görüldüğü bölgelerdendir

Metastatik meme kanserli hastaların %40 ila %75'i ilk tanıları sırasında kemik metastazına sahiptir ve yine bu hastalarda yapılan çalışmalarda %44 ile %71 arasında kemik metastazı vardır. Kemik metastazı olan hastalar genellikle ağrının yanı sıra hiperkalsemi, patolojik kırık ve mobilite kaybından şikayetçidirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Living With Metastatic Breast Cancer: 5 Things to Know Kate M. O'Rourke August 15, 2019 Medscape

İlaçların Güvenliliğini Takip Etmek İçin Yeni Bir Sistem - Sentinel

08 Kasım 2019

Mayıs 2008’de, Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bölümü, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından, tıbbi ürün güvenliği gözetimi için ulusal bir elektronik sistem olan Sentinel Sistemini oluşturmak üzere Sentinel Girişimi'nin başlatıldığını duyurdu. Bu sistem, FDA'nın tıbbi ürünlerin güvenliğini proaktif olarak değerlendirmesine izin vererek FDA tarafından düzenlenen ürünlerin kullanımından sonra bildirilen advers olayları izleyen mevcut FDA gözetim yeteneklerini tamamlamaktaydı.

Sentinel Sistemi, 2007 tarihli ABD Gıda ve İlaç İdaresi Değişiklikleri Yasası (FDAAA) Kongresi tarafından zorunlu tutulan Aktif Satış Sonrası Risk Belirleme ve Analiz (ARIA) sistemini içermektedir. Sistem ek olarak Satış Sonrası Hızlı Bağışıklama Güvenlik İzleme Sistemi (PRISM) ve Kan Sürveyansı Sürekli Aktif Ağı (BloodSCAN) ile kan ve kan ürünlerinin düzenleyici incelemesini destekler.

Öncü Sistem - Mini Sentinel

Sentinel Sistemi'nin geliştirilmesinin ilk aşamalarından biri, böyle bir ulusal sistem oluşturmak için gerekli bilimsel yaklaşımların uygulanabilirliğini test etmek ve geliştirmek için 2009'da başlatılan bir pilot program olan Mini Sentinel'i içeriyordu. 2014 yılında FDA, Mini-Sentinel pilotundan tamamen operasyonel Sentinel Sistemi'ne geçiş yapmaya başladı. Sentinel Sistemi, Mini-Sentinel pilotunun başarısı üzerine inşa edilecek ve analiz için analitik programların oluşturulmasına uzaktan katılacak veri ortağının güvenli veri ortamına uzaktan çalışmasını sağlamak için Ortak Veri Modeline sahip dağıtılmış bir veritabanı olan Sentinel altyapısını kullanacaktı. FDA ayrıca, güvenlik gözetimi dışındaki sorular için Sentinel altyapısının kullanımını geliştirmeyi, özellikle de FDA'nın halk sağlığının korunmasında ve teşvik edilmesindeki önemini araştırmaktadır.

Mini-Sentinel pilotu, Sentinel Sisteminin FDA’nın güvenlik gözetimine sağlayabileceği önemli katkıları göstermiştir. Bununla birlikte uzmanlara göre, bu sistemin toplum sağlığını ilgilendiren konularda kural koyma ve düzenleme gibi alanlara daha fazla katkı sağlayabilecek yönleri daha iyi kullanmaya ve anlamaya devam edilmeli ve sonuçta hastalar ve sağlık profesyonelleri tıbbi ürünlerin güvenli kullanımı konusunda bilgilendirmelidir. Sentinel altyapısındaki iyileştirmeler, yöntemler ve personel uzmanlığı, tamamen olgun bir Sentinel Sistemi'nin ele alabileceği güvenlik sorularının etkisini genişletmeye devam etmesi beklenmektedir. Bilim insanları, aynı derecede önemli olan, bu zengin veri kaynaklarını kullanarak halk sağlığını bilgilendirmek için geniş çapta kanıt oluşturmayı destekleyen ulusal bir kaynağa doğru çabalarını benzer girişimlerle koordine ederek Sentinel Sistemi'nin sürekli büyümesini amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ball R et al. The FDA's sentinel initiative--A comprehensive approach to medical product surveillance. Clin Pharmacol Ther. 2016 Mar;99(3):265-8.

Yeni DNA Aracı İnsanların Boyunu Doğru Tahmin Edebiliyor

08 Kasım 2019

Geleneksel genetik testler tipik olarak, bir kişinin genlerinde veya kromozomlarında meme kanseri gibi hastalıklar için daha yüksek bir risk gösterebilen spesifik bir değişiklik arar.

Yapılan yeni bir araştırmada, makine öğrenmesi kullanılarak İngiltere'deki yaklaşık 500.000 yetişkinin tam genetik yapısı analiz edildi. Doğrulama testlerinde bilgisayar, herkesin boyunu kabaca doğru şekilde tahmin etti. Yeni modelde araştırmacılar, yüksek boyutlu istatistiklerde modern yöntemler kullanarak, boy, topuk kemik yoğunluğu ve eğitimsel kazanım gibi kalıtsal ama son derece karmaşık insan kantitatif özellikleri için genomik belirleyiciler oluşturdular. Araştırmacılar, sağlık verileri için uluslararası bir kaynak olan Birleşik Krallık Biobank'ın verilerini kullandılar. Algoritmayı kullanarak her bir katılımcının DNA'sını değerlendirdiler ve bilgisayarı bu farklılıkları ortaya çıkarmak için eğittiler.

Oluşturulan belirleyiciler, eğitim için kullanılmayan verilerde, üç özellik için toplam varyansın sırasıyla yaklaşık %40, %20 ve %9'unu açıklıyordu. Örneğin, tahmin edilen boy gerçek boyla ∼0,65 koreleydi. Doğrulama örneklemlerindeki çoğu bireyin gerçek boyları tahminin birkaç santimetresi dahilindeydi. Boy için açıklanan varyans oranı, genom çapında karmaşık özellik analizinden (GCTA) tahmin edilen ortak SNP kalıtılabilirliği ile karşılaştırılabilir ve asimptotik değerine yakın gibi görünüyordu. Boy belirleyicisindeki yaklaşık 20k aktifleştirilmiş SNP'ler, insan boyunun genetik mimarisini ortaya çıkarmaktaydı. Sonuçlar, daha önceki genom çapında ilişki çalışmalarında (GWAS) bulunan diğer veri kümeleri ve SNP'ler kullanılarak örneklem dışı doğrulandı.

Aynı Yöntem Genetik Hastalıklar İçin de Kullanılabilir

Araştırmacılar şu anda kalp hastalığı, diyabet ve meme kanseri gibi sağlık riskleri ile ilgili diğer karmaşık özellikleri tahmin etmek için bu yöntemi uygulamayı planlıyorlar. Daha büyük ve daha çeşitli veri kümelerinde algoritmaları geliştirmeye devam edeceklerini belirtiyorlar. Bununla tekniklerinin daha da doğrulanacağını ve bu önemli özelliklerin ve hastalık risklerinin genetik mimarisini haritalamaya yardımcı olmaya devam edeceğini aktarıyorlar.

Günümüzde genomik bir testin kişi başı maliyeti ortalama 50 $'lık yanak sürüntüsü kadar ucuzdur. Araştırmacılar genetik temelli hastalıklar için belirleyicileri hesaplama yöntemi, yapılacak erken müdahaleler ile tedavi maliyetlerinde milyarlarca dolar tasarruf edebileceğini ve daha da önemlisi daha çok kişinin hayatının kurtarılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Louis Lello, Steven G. Avery, Laurent Tellier, Ana I. Vazquez, Gustavo de los Campos, Stephen D. H. Hsu. Accurate Genomic Prediction of Human Height. Genetics, 2018; 210 (2): 477.

İnflamasyon Yaşlılarda Kemik İyileşme Yeteneğinin Kaybına Neden Oluyor

08 Kasım 2019

18 Mart'ta yayınlanan Ulusal Bilim Akademisi Bildirileri'ndeki (PNAS) farelerde ve insanlarda yapılan bir araştırmanın bulgusuna göre kronik inflamasyondaki artış, zedelenen kemiklerin artan yaşla birlikte iyileşememelerinin ana nedenidir.

Sonuçlar, proteinlerin ve insan hücrelerinin yaşamı için gerekli olan büyük moleküllerin yıpranma ve aşınma nedeniyle bağışıklık sistemini tetiklediği bilinen bir mekanizma etrafında döner. İlk olarak istilacı mikropları yok etmedeki rolü üzerinde çalışılan bu sistem aynı zamanda vücudun kendi proteinlerine karşı da inflamasyona neden olabilir, bu da yaralanma bölgesinde enfeksiyonla savaşan ve iyileşme sürecine geçiş yapan doğal bir mekanizmadır.

İskeleti zayıflatan hastalıklar, Amerika Birleşik Devletleri'nde oldukça yaygındır ve bir raporda, her beş yaralanmadan üçünden fazlasının kas-iskelet sisteminde olduğu tahmin edilmektedir. Nadiren ölümcül olmakla birlikte, kemik kırıkları yaşam kalitesini büyük ölçüde azaltır.

NYU Tıp Fakültesi Ortopedi Cerrahisi ve Hücre Biyolojisi bölümlerinde görev yapan kıdemli çalışma yazarı Philipp Leucht, “Sonuçlarımız, yaşa bağlı inflamasyonun kemiklerin iyileşmesini sağlayan iskelet kök hücrelerinin sayısındaki ve fonksiyonundaki düşüşün suçlusu olduğunu savunuyor.” şeklinde konuştu.

Aspirin Gibi İlaçlar Inflamasyona Bağlı Yaşlanmaya Bir Çözüm Olabilir mi ?

Bu çalışma, kemik iliğinde kök hücre sayısının ilerleyen yaşla birlikte önemli ölçüde azaldığı ve kök hücre sayısı düştükçe kırıkların iyileşmesinin daha uzun sürdüğü insanlar üzerinde yapılan gözlemlere dayanmaktadır. Araştırma ekibi daha sonra ilgili mekanizmaları keşfetmek için fare modellerine geçmiştir.

Araştırmacılar, genç farelerden alınıp yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılan kök hücrelerin bölünme ve çoğalma ihtimalinin dört kat daha az olduğunu, yaşlanma denilen geri dönüşümsüz bir durum haline getirdiğini buldular. Geçmiş çalışmalar, yaşlanan kök hücrelerin kısır döngü içinde iltihaplanmayı teşvik eden sinyaller gönderdiğini de gösteriyordu.

Çalışma ekibi spesifik olarak, kök hücrelerin genç farelerden yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılmasının, dolaylı olarak immünite ile ilgili anahtar protein olan NF-κB'yi aktive ettiğini buldu. İmmün cevabın bilinen bir merkezi olan NF-κB, birkaç pro-enflamatuar genin açılması için DNA ile etkileşime girer. Deneyler, bu proteinin sinyallerinin iskelet kök hücrelerinin çoğalmayı durdurmasına neden olduğunu gösterdi.

NYU Tıp Fakültesi'nde yüksek lisans öğrencisi olan çalışma yazarı Anne Marie Josephson, “Bu sonuçlar, yaşlılarda kemik iyileşmesini engelleyen faktörün kronolojik yaş değil, iltihap olduğunu gösteriyor.” şeklinde açıkladı. Bulguların gelecekteki tedavilere çevrilmesinin önündeki bir engelin, kemik hücrelerinin anti-enflamatuar ilaçlarla gençleştirilmesinin, kemik kırılmasının hemen ardından başarılı kemik iyileşmesi için gerekli olan akut enflamasyonu da engelleyeceğini söyledi.

Ayrıca aspirinin bir bileşeni olan sodyum salisilat ile tedavinin, NF-κB sinyallerini bastırdığı ve ilişkili yaşlı kaynaklı kronik enflamasyona baskı yaparak, iskelet kök hücrelerinin sayısını ve kemik iyileştirici katkısını arttırdığı görüldü. Diğer deneyler anti-enflamatuar tedavinin, kök hücrelerde binlerce genin etkisini değiştirerek genç iskelet kök hücrelerinde görülen genetik profile geri döndürdüğünü ortaya koydu. Bu, kök hücre havuzlarını oluşturmak için anti-enflamatuar ilaçların kemik kırılmasından sonra değil, kalça veya diz protezi gibi elektif ortopedik ameliyatlardan önceki haftalarda kullanılabileceğini gösterdi. Bu gibi durumlarda, anti-enflamatuar ilaçlar, ameliyattan önce kullanılır ve daha sonra normal iyileşme için gerekli olan akut inflamasyona yol açmak için hemen kesilir.

Ek olarak genetik sonuçlar, kemik hasarını hızlı bir şekilde takip eden iltihap türünden ödün vermeden kök hücrelerde yaşa bağlı kronik iltihaplanmayı azaltmak için gelecekteki ilaç tedavileri tarafından hedef alınabilecek sinyal yollarını önermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NYU Langone Health / NYU School of Medicine. "'Inflamm-aging' causes loss of bone healing ability in the elderly." ScienceDaily. ScienceDaily, 18 March 2019.

Alerji Tedavisinde İmmünoterapi

08 Kasım 2019

Alerjiler, alerjen denilen maddeye karşı bağışıklık sisteminin gösterdiği reaksiyondur. Bağışıklık sistemi alerjeni zararlı olarak görür ve ona saldırır. Yılın belirli zamanlarında veya tüm yıl boyunca ortaya çıkabilir.

Mevsimsel alerjiler yılın belirli zamanlarında meydana gelir. Buna saman nezlesi de denir. Ağaç, yabani ot veya ot polenleri soluduğunuz alerjenlere örnektir. Yıl boyunca görülen çevresel alerji tetikleyicileri arasında toz, küf ve evcil hayvan tüyleri bulunur. Kontakt alerjiler, prezervatif ve tıbbi eldiven gibi eşyalarda bulunan latekse karşıdır. Böcek sokması alerjileri arılar veya diğer böceklerden kaynaklanabilir. Böcek alerjileri çok ciddi olabilir. Yiyecek alerjileri genellikle kabuklu deniz ürünleri, buğday ve yumurtayı içerir.

Bir alerjene birden fazla kez maruz kaldıktan sonra bir alerji gelişebilir. Alerjiler çocuklarda ve yaşlılarda en sık görülür, ancak herkes alerjik reaksiyon gösterebilir. Ailede alerji öyküsü veya astım gibi tıbbi bir durum varsa risk artar.

Alerji testi, mevcut tedavilerin hangisinin hastada işe yarayabileceğini belirlemek için anahtardır. Bazı formüller, örneğin öküz otu, polen ve ot gibi mevsimsel alerjileri olan kişiler içindir, bazıları ise evde bulunan toz akarları gibi yıl boyunca görülen alerjileri hedefler. Bazı formüller farklı yaş grupları için onaylanmıştır.

Hafif semptomlar hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı veya burun tıkanıklığıdır. Anafilaksi belirtileri nefes alma veya yutma, döküntü veya kurdeşen veya şiddetli şişliği içerir. Ayrıca öksürük, hırıltı veya baş dönmesi hissedilebilir. Anafilaksi, acil tedavi gerektiren ani, hayatı tehdit eden bir reaksiyondur.

Semptomları hafifletmek için alerji ilaçları kullanılabilir ama bu her zaman çözüm olmaz. Kullanılan bir tedavi yöntemi de immünoterapidir.

Yeni İmmünoterapi Seçenekleri

İmmünoterapi kişiyi alerjenlere duyarsızlaştırmayı, uzun süreli rahatlama sağlamayı ve astım riskini azaltmayı amaçlamaktadır. Son gelişmeler bu seçeneği daha cazip hale getirmiştir. Allerji aşıları ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan tek immünoterapi tedavisiyken, son yıllarda dilaltı immünoterapilerin etkili olduğu kanıtlanmıştır.

Dilaltı immünoterapide, tabletler bir ya da iki dakika dilaltında çözüldükten sonra yutulur. Hastaya bağlı olarak, tabletler haftada üç kez veya günlük sıklıkta alınır. İlaçlar zaman içinde kümülatif etkiye sahiptir, hem hedef alerjene toleransı arttırır hem de semptomları kolaylaştırır. İmmünoterapinin etkileri süresiz olarak devam etmez ve tekrarlanması gerekebilir, ancak tipik olarak tedaviden en az iki yıl sonra semptomlarda gözle görülür bir iyileşme beklenir.

Yapılan çeşitli çalışmalarda, tabletleri aldıktan üç yıl sonra en fazla yarar sağlandığı gösterilmiştir. İki yıllık tedaviye değinen çalışmalar, bu kısaltılmış rotanın iyi sonuçlar vermediğini bulmuştur.

Her tedavide olduğu gibi bu tedavide de yan etkilerin görülmesi mümkündür ve yan etkiler genellikle tedavinin başlangıcında ortaya çıkar. Mide sorunları veya ağızda kaşıntı gibi, genellikle hafif şiddette yan etkiler görülür.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Len Canter. Should You Try Allergen Immunotherapy?, HealthDay 2019.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image