Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Depresyondaki Anneler Çocukları İle Senkronize Olamıyor

01 Haziran 2016

İnsanlarla etkileşim halindeyken karşımızdaki kişiler ile senkronizeyizdir;  iletişimizin güzel gittiğini bilir ve konuşmalardan keyif alırız. Çalışmada ise depresyondaki annelerin çocukları ile olan senkronizasyonunu incelenerek psikolojilerine olan etkilerini anlamaya çalışılmış.

Bu amaçla 7-11 yaşları arası çocukları olan 44 depresyon öyküsü olan 50 depresyon öyküsü olmayan annenin sosyal iletişim ölçüsü olarak kalp hızı değişkenliği kullanılarak, çocukları ile yaptıkları pozitif ve negatif diyaloglar esnasında ölçülmüş. İlk diyalogta anne çocuk harika bir tatil planı yaparken, ikinci diyalogta ise aralarında geçen en son tartışma konusu (ör; ödevler, TV izleme, eve zamanında gelme, okul problemleri vb) hakkında konuşulmuş.

Depresyon öyküsü olmayan anneler negatif konuşmalar sırasında çocukları ile benzer psikolojik senkronizasyonunu gösterirken (tartışmanın negatif ve pozitif anlarında çocukları ile benzer kalp hızı değişkenliği) , depresyon öyküsü olan annelerde bu senkronizasyon olmadığı, hatta konuşma esnasında daha üzgün olan anne ve çocukların birbirleri ile çok farklı şekilde senkronize olduğu gözlenmiş. Depresyon öyküsü olmayan anne ve çocuklar arasında ise müthiş bir uyum söz konusu imiş. Bazı anne çocuklarda hayatları ile ilgili olan negatif tartışmalar sırasında bile anlık değişikler  uyum içerisinde gitmiş. Bunun zor tartışmalar esnasında koruyucu psikolojik mekanizma olarak geliştiğini ancak depresyon öyküsü olan annelerde bu mekanizmanın tam tersi yönde çalıştığını belirten araştırmacılara göre bir kişi iletişime daha konsantre olur iken diğeri etkileşimde uzaklaşmakta. Dolayısıyla bu iki kişi birbirinden uzaklaşarak, konuşmadan daha üzgün bir şekilde ayrılıyor.

Sonuç olarak çalışmaya göre iletişimler sırasındaki senkronizasyon aile pskilojisini olumsuz olarak etkileyerek nesiller arası geçişine neden olabiliyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

 1.    Mary L. Woody, Cope Feurer, Effua E. Sosoo, Paul D. Hastings, Brandon E. Gibb. Synchrony of physiological activity during mother-child interaction: moderation by maternal history of major depressive disorder. Journal of Child Psychology and Psychiatry, 2016; DOI:10.1111/jcpp.12562

Otistik Vakaların Beyin Dokusunda Yüksek Oranda Aluminyum Görülüyor

15 Ekim 2019

Otizm spektrum bozukluğu (ASD), bilinmeyen bir nedenden ötürü oluşan nörogelişimsel bir durumdur. Hem genetik hem de çevresel faktörlerin ASD'nin başlangıcı ve ilerlemesi ile ilişkili olması muhtemeldir, ancak etiyolojisinin altında yatan mekanizmaların multifaktöriyel olması beklenir.

Son zamanlarda etiyolojik sebeplerin arasına genetik duyarlılık ve toksinler gibi çevresel faktörlerin dahil edilmesi önerilmektedir. Bir alüminyum adjuvanı içeren pediyatrik aşılar, bebeğin alüminyuma maruz kalmasının dolaylı bir ölçüsüdür ve yapılmış olan bazı çalışmalarda bunların kullanımı, ASD'nin yaygınlığının artmasıyla ilişkili bulunmuştur. Son yıllarda bu konu oldukça popüler olmaya başlamıştır.

İngiltere merkezli yapılan bir çalışma ile ilk kez, otizm tanısı alan donörlerden alınan beyin dokusunun alüminyum içeriğini ölçmek için enine ısıtılmış grafit fırın atomik absorpsiyon spektrometrisi kullanıldı. Araştırmacılar ayrıca, floresan mikroskobu kullanarak beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici bir flor kullandılar.

Tutarlı Bir Şekilde Yüksek Alüminyum Düzeyleri

Çalışmanın sonuçlarına göre otizmde beyin dokusunun alüminyum içeriği tutarlı bir şekilde yüksekti. Her bir lob için 5 bireyden ortalama (standart sapma) alüminyum içeriği; oksipital lob için 3.82 (5.42), frontal lob için 2.30 (2.00), temporal lob için 2.79 (4.05) ve paryetal lob için 3.82 (5.17) μg / g kuru ağırlık şeklinde hesaplandı. Bu veriler, insan beyin dokusunda aluminyum için şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek değerlerden bazılarıydı ve araştırma ekibine göre 15 yaşındaki bir çocuğun oksipital lobunun alüminyum içeriğinin neden 8.74 (11.59) μg / g kuru ağırlıkta olduğunu sorgulamak gerekmekteydi.

10 donördeki beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici floresan mikroskobu kullanıldı. Alüminyum nöronlar ile ilişkili iken, meninkslerde, damarlarda, gri ve beyaz maddelerde mikroglia benzeri hücrelerde ve diğer inflamatuar nöronal olmayan hücrelerde hücre içinde mevcut olduğu ortaya çıktı. Nöronal olmayan hücrelerle ilişkili hücre içi alüminyumun yoğunluğu, otizm beyin dokusunda göze çarpan bir gözlemdi ve hem beyindeki alüminyumun kökenine hem de otizm spektrum bozukluğundaki varsayılan role ilişkin ipuçları sunabilirdi.

Bu çalışma ilk kez tutarlı bir şekilde otizmli kişilerin beyinlerinde hem hücre içi hem de hücre dışı alüminyum yüksekliğini gösteren ilk çalışma oldu. Araştırmacılar nedensellik ilişkisi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mold M, et al. Aluminium in brain tissue in autism. Journal of Trace Elements in Medicine and Biology Volume 46, March 2018, Pages 76-82

Gebelikte Maruz Kalınan Polen Bebeklik Astımına Neden Olabilir Mi?

14 Ekim 2019

Yeni araştırmalar, Avusturalya Melbourne'de yılın son üç ayında doğan çocukların astım gibi solunum yolu hastalıkları geliştirme riskini daha yüksek oranlarda taşıdıklarını ortaya çıkardı. Uluslararası araştırmacılardan oluşan bir ekip, bu çalışma için Melbourne, Danimarka ve Almanya'da doğan yüzlerce bebekten toplanan kordon kanını analiz etti.

Her iki yarıküredeki çimen poleninin en yüksek olduğu mevsim sırasında doğanların, umbilikal kord kanında alerjik hastalıkların gelişimini tahmin etmek için kullanılan bir işaretçi olan yüksek immünoglobulin E (IgE) seviyelerine sahip olduğunu keşfettiler. 

Baş araştırmacı La Trobe'nin Psikoloji ve Halk Sağlığı Okulu'ndan Doç. Dr. Bircan Erbaş’a göre, çalışmanın amacı hamilelik sırasında ve doğumdan hemen sonra yüksek çim polenlerine maruz kalmanın etkisini belirlemekti. Dr. Erbaş konu ile ilgili; “Birçok çalışma, kordon kanında yüksek IgE seviyelerine sahip bebeklerin daha sonra çocuklukta alerji geliştirmeye devam edebileceğini gösteriyor. Ancak rahim içinde polene maruz kalmadan nasıl etkilendiği hakkında çok az veri var.” şeklinde konuştu.

Hamilelikte Risk Artmıyor

Araştırmacılar, Ekim ve Aralık aylarında Melbourne'de doğan bebekler arasında yüksek IgE seviyeleri buldular. Avrupa'nın en yoğun polen mevsimi Nisan ayında doğan Alman ve Danimarkalı bebekler için IgE seviyeleri en yüksekti. Ancak, aynı zamanda tüm bir polen mevsimi boyunca hamile olunmasının da bebekler üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.

Bu bebeklerin daha düşük IgE seviyelerine sahip olduklarını gösterdiler. Bu önemli bir bulgudur ve duyarlılık bariyerinin olası gelişimini göstermektedir. Ancak, polen maruziyetinin özel risk süresi dönemlerini tanımlamak için çalışmalar devam etmektedir.

Araştırmacılar, çalışmanın sonuçlarının yüksek polen mevsimlerinde doğan tüm bebeklerin solunum yolu hastalığı veya başka alerjiler geliştireceğini göstermediğini de vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susanto N. et al. ,. Environmental grass pollen levels in utero and at birth and cord blood IgE: Analysis of three birth cohorts. Environment International, 2018; 119: 295 DOI: 10.1016/j.envint.2018.06.036

Deri Otofloresansı ile Diyabet ve Kardiyovasküler Hastalık Tahmin Edilebilir Mi?

11 Ekim 2019

Gelişmiş glikasyon son ürünleri veya AGE olarak bilinen "gliklenmiş" proteinler, yüksek kan basıncına katkıda bulunan kan damarı duvarları dahil olmak üzere daha sert dokular oluşturur. AGE'ler yaşlılıkla beraber doğal olarak dokularımızda birikir ancak diyabetli kişilerde veya durumun en erken aşamalarında olan ancak henüz teşhis edilmemiş kişilerde bu sürecin hızlandığı bilinmektedir.

AGE seviyeleri deri içinde ölçülebilir, çünkü kıvrık proteinler flüoresan ışığı farklı şekilde yansıtırlar. Bu durumdan yararlanan bilim insanlarıderiden AGE ölçümüne izin veren küçük bir el cihazı geliştirdiler. Bu cihaz cilde bir flüoresan ışık yansıtır ve ışınların nasıl geri döndüğünü tespit eder. Daha önceki çalışmalar, bir AGE okuyucusu ile ölçülen cilt otofloresansının, yaşlanma ile artan ve metabolik sendrom ve tip 2 diyabet ile ilişkili olan deride AGE birikimini tahmin ettiğini göstermiştir. 

Yapılan yeni bir çalışmada ise deri otofloresansı ölçümünün 4 yıllık tip 2 diyabet, kardiyovasküler hastalık (KVH) ve genel popülasyondaki mortalite riskini öngörüp öngöremediği araştırıldı.

Bu prospektif analiz için, 2007-2013 yılları arasında yapılan “Dutch Lifelines” Kohort Çalışması'na katılan, deri otofloresansı değerleri mevcut, bilinen diyabet veya KVH olmayan 72.880 katılımcı dahil edildi. Bireylere tip 2 diyabet tanısı, kendi bildirimleri veya takip sırasında açlık kan şekeri ≥7,0 mmol / l veya HbA1c ≥48 mmol / mol (≥6,5) olması ile kondu. Katılımcılara kendi bildirimlerine göre KVH (miyokard enfarktüsü, koroner girişimler, serebrovasküler olaylar, geçici iskemik atak, aralıklı klodikasyon veya vasküler cerrahi) tanısı kondu. Belediye Kişisel Kayıt veri tabanı kullanılarak ölüm oranı tespit edildi.

Diyabet ve Kardiyovasküler Hastalıklar Deri Otofloresansı ile Bağıntılı

Medyan 4 yıllık takip süresinden sonra (dağılım 0,5-10 yıl) 1056 katılımcı (%1,4) tip 2 diyabet geliştirdi, 1258 kişiye (%1,7) KVH tanısı konurken, 928 kişi (%1,3) öldü. Bazal deri otofloresansı, tip 2 diyabet ve / veya KVH'sı olan katılımcılarda ve ölenlerde, hayatta kalanlar ve iki hastalığa yakalanmayan kişilerle karşılaştırıldığında artmıştı. Deri otofloresansı, metabolik sendrom, glukoz ve HbA1c gibi çeşitli geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak tip 2 diyabet, KVH ve mortalite riskini öngördü.

Araştırmacılar, non-invazif cilt otofloresans ölçümünün, glisemik ölçümlerden ve metabolik sendromdan bağımsız olarak, tip 2 diyabet, KVH ve mortalite için gelecekteki risk taraması için klinik değere sahip olduğunu belirttiler ve bu teknolojinin ileride bu risklerin erken teşhisinde kullanılabileceğini ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert P. van Waateringe, Bernardina T. Fokkens, Sandra N. Slagter, Melanie M. van der Klauw, Jana V. van Vliet-Ostaptchouk, Reindert Graaff, Andrew D. Paterson, Andries J. Smit, Helen L. Lutgers, Bruce H. R. Wolffenbuttel.  Skin autofluorescence predicts incident type 2 diabetes, cardiovascular disease and mortality in the general population, Diabetologia 2018.

Astım Hastalarında Obezite Riski Daha Fazla

11 Ekim 2019

Avrupa Solunum Derneği Uluslararası Kongresi'nde (ERS International Congress 2018) sunulan yeni bir araştırma, yetişkinlikte astım geliştiren ve alerjik olmayan astımı olan hastaların yüksek obezite riskine sahip olduklarını göstermektedir.

Araştırmanın arkasındaki ekip, astım ile obezite arasındaki ilişkinin daha önce düşünülenden daha karmaşık olduğunu ve bu iki büyüyen sağlık sorununu daha iyi anlamak ve ele almak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu ileri sürdü. Araştırmacılar, obezitenin zaten astım için belki fizyolojik, belki de metabolik veya enflamatuvar bir değişim yoluyla tetikleyici olabileceğini bildiklerini fakat şimdiye kadar tersinin, yani astımın da obeziteye yol açıp açmayacağının doğruluğu konusunda çok az araştırma yapıldığını belirttiler. Bilim insanları yaptıkları yeni çalışma ile ilk defa bu iki durum arasındaki ilişkiyi gözlemleye yetecek kadar yeterli insan ve süreye sahip olduklarını vurguladılar.

Araştırma, Avrupa Topluluğu Solunum Sağlığı Araştırması'nın bir parçasıydı ve araştırmanın başlangıcında 12 ülkeden obez olmayan (vücut kitle indeksi < 30 kg/m2) 8.618 kişi içeriyordu. Çalışmada katılımcıların, astım ve astım atağı geçirmeleri veya önceki 12 ay içinde bir nefes darlığı atağı ile uyanmaları veya astım ilaçları kullanmaları ile astım hastalığına sahip oldukları kabul edilmiştir.

1990’larda çalışmaya dahil edilmeye başlanan katılımcılar sonraki 10 yıl ve sonraki 20 yıl zaman aralıklarında takip edildi. Araştırmacılar, çalışmanın başlangıcında astıma sahip olma ile 10 yıl sonra obez olma olasılığı arasındaki ilişkileri incelediler. Çalışmada ayrıca ilk 10 yıl içinde astım geliştirmiş olan bireyler ve 20 yıllık obezite riski de araştırıldı. Çalışmada yaş, cinsiyet,  ülke ve fiziksel aktivite de dahil olmak üzere diğer risk faktörleri de dikkate alındı.

Obezite Yetişinlik Astımı ile İlişkili

Çalışmanın başlangıcında astımı olanların %10,2'sinin on yıldan beri obez olduklarını tespit edildi. Astımı olmayanların %7,7'si başlangıçtan on yıl sonra obez hale geldiler. Obezite riskindeki artış, astımı erişkin yaşlarda başlayan insanlarda daha da yüksekti. Buna ek olarak astımı olan ancak alerjisi olmayan kişilerde risk daha fazlaydı..

Araştırmacılar 20 yıllık bir süre zarfında çok sayıda kişiyi çalışmalarına dahil ederek, özellikle yetişkinlikte astıma yakalanan ve alerjik olmayan astıma sahip hastalarda astımın obeziteye nasıl sebep olduğunu gözlemeyebildiklerini belirttiler. Çalışmadaki bulgular, iki durum arasındaki ilişkinin daha önce fark edilenden daha karmaşık olduğunu gösterdi. Halen astımın neden obezite geliştirme riskini arttırdığı ve tedavilerin bu risk üzerinde herhangi bir etkisinin nasıl olduğu anlaşılamadı. Bilim insanları bu soruların cevaplarını bulabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

ERS 2018 Abstract no: OA297, "Effect of asthma on the development of obesity among adults: Results of the European Community Respiratory Health Survey (ECRHS)", S. Moitra et al; Asthma in children and adults: long-term aspects, 9:30 hrs CEST, Sunday 16 September, room 7.3M, Paris Expo Porte de Versailles.

Hindistan`da 7 Yaşındaki Bir Çocuğun Ağzındaki Kesede 526 Diş Bulundu

10 Ekim 2019

Hindistan’da yedi yaşında bir çocuğun ağzından, içinde 526 dişin bulunduğu bir kese başarılı bir operasyon ile çıkarıldı. Araştırmacılar bu vakanın, dünyada bir bireyin bu kadar çok fazla dişe sahip olduğunun tespit edildiği ilk vaka olduğunu düşünüyorlar.

Araştırmacılar buna, kompaund kompozit odontoma olarak bilinen ve çok nadir görülen bir durumun sebep olduğunu belirttiler. Kompaund kompozit odontomaya neden olan şeyin net olmadığını, ancak genetik bir neden veya radyasyon gibi çevresel faktörlerden kaynaklanabileceğini söylediler.

Yedi yaşındaki erkek çocuk, sağ alt çenesindeki azı dişlerinin yanında şişlik ve ağrı nedeniyle Hindistan’ın Chennai kentindeki Saveetha Dental College ve Hospital'a başvurdu. Doktorlar çocuğun röntgenini ve bilgisayarlı tomografisini çektikten sonra, alt çenesinde anormal dişler ile dolu bir kese buldular.

İki cerrah, genel anestezi uyguladıktan sonra çeneyi açtılar ve yukarıdan çenenin içine girdiler. Kemiği yandan kırmadıkları için rekonstrüksiyon ameliyatı gerekmedi. İçinden yaklaşık 200 gram ağırlığındaki keseyi dikkatlice çıkardılar ve küçük, orta ve büyük boy olmak üzere toplam 526 diş buldular. Araştırmacılar kesenin içeriğini incelediler. Keseyi boşaltmak ve içindeki yüzlerce dişi keşfetmek için dört ila beş saat harcadılar. 

İlk Bulgular 3 Yaşta

Kesenin içinde 0,1 milimetre (0,004 inç) ila 15 milimetre (0,6 inç) arasında değişen toplam 526 diş mevcuttu. En küçük parçanın bile bir diş olduğunu kanıtlayacak şekilde tespit edilen her dişte bir taç, kök ve enamel kaplama vardı.

Çocuk ameliyattan üç gün sonra taburcu edildi. İşlem sonrası çocuğun ağzında sağlıklı 21 dişi mevcuttu. Araştırmacılar, çocuğun bu fazladan dişleri bir süredir taşıyor olabileceğini belirttiler. Çocuğun ebeveynleri, çocuklarının çenesindeki şişliği ilk kez 3 yaşındayken fark ettiklerini ancak bu yaşlarda çocuğun sabit durup, doktorların onu incelemelerine izin vermediği için fazla bir şey yapamadıklarını söylediler.

Uzmanlar yaptıkları keşfin, diş ile ilgili durumlara mümkün olduğunca erken müdahale etmenin önemli olduğunu gösterdiğini aktardılar. Kırsal alanlara erişim sorunlu kalmasına rağmen, diş sağlığı ve ağız sağlığı konusundaki farkındalığın arttığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manveena Suri. Doctors find 526 teeth in boy's mouth in India, CNN 2019.

21 Yaşın Altına Tütün Satışlarının Yasaklanması Sigara Kullanımını Azalttı

10 Ekim 2019

Dünya Sağlık Örgütü'nün yakın zamanda yayınladığı 2019 küresel tütün salgını raporu tütün tüketimini azaltmak için ilerleme kaydedilmesine rağmen, ülkelerin insanların sigara içmesini engellemek için yeterince çaba göstermediği endişesini vurgulamaktadır. Dünyada yaklaşık 1,1 milyar sigara içen kişi olduğu tahmin edilmektedir.

Sigara, ABD'de her yıl yalnızca 400.000'den fazla ölümden sorumludur, sigara içenlerin büyük çoğunluğu 21 yaşından önce kullanmaya başlamaktadır. Haziran 2019 itibariyle, 18 ABD eyaleti ve 400'den fazla bölge, 21 yaşın altındaki genç yetişkinlerin bir perakendeciden veya distribütörden yasal olarak tütün satın alamayacağını söyleyen tütün 21 yasasını kabul etmiştir.

Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptıkları araştırmada, “tütün 21” politikalarının etkisini incelediler. 21 yaşın altındaki insanlara tütün satışını yasaklayan yerel ABD yasalarının, 18-20 yaşları arasında sigara içmeyi azalttığını tespit ettiler.

Araştırmacılar bu yeni yasanın etkilerini araştırmak için, yıllık kesitsel bir araştırma olan Davranışsal Risk Faktörü Gözetim Sistemi aracılığıyla ABD'de 2011'den 2016'ya kadar toplanan 18-25 yaş grubundaki 54.371 kişinin verilerini analiz ettiler. Farklı regresyonları kullanarak, metropolitan/mikropolitan istatistik bölgelerde (MMSA) yaşayan 18-20 yaş arasındaki kişilerde tütün 21 politikaları ile sigara kullanımı arasındaki ilişkiyi gözden geçirdiler. Devlet sigara vergileri, dumansız iç hava kısıtlamalarına maruz kalma ve yıllık hane geliri gibi faktörleri de kontrol ettiler.

Gençlerde Sigara Tüketimini Azalttı

Araştırmacılar, politikaların uygulanmadığı bölgelerdeki gençlere kıyasla politikanın uygulandığı alanlardaki kişilerde, 18-20 yaşlarında sigara tiryakisi olma olasılığının, tahminen yüzde 1,2 puan azaldığını buldular. Bununla birlikte, politikanın uygulandığı alanlarda 23-25 yaş arasındaki sigara içme olasılığında önemli bir değişiklik olmadığını gördüler.

Araştırmacılar, bulgularının genç erişkinlerde sigara içmeyi azaltma aracı olarak tütün alım yaşını 21'e çıkarmaya yönelik çabalara ampirik destek sağladığını söylediler. Ayrıca, yerel tütün 21 politikalarını önleyen devlet yasalarının halk sağlığını engelleyebileceğini öne sürdüler. Analizin, tütün 21 yasası yerel düzeyde uygulansa bile sigara kullanımını azaltmanın etkili bir yolu olduğunu gösterdiğini vurguladılar.

Bununla birlikte çalışmada, tütün 21 yasalarının, e-sigaralar gibi diğer tütün ürünlerinin kullanımını veya ürünler arasında herhangi bir ikame yapılmasını nasıl etkilediğine bakılmamıştır. ABD'deki gençler arasında e-sigaralar en yaygın tütün ürünü olmaya devam ettiği için bu önemli bir sınırlamadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stijntje Dijk, Pat Lok. Banning tobacco sales to under 21s reduces smoking, study finds, BMJ 2019;366:l4956.

Uykusuzluk Tedavisi Fibromiyaljiyi De İyileştirebilir Mi?

10 Ekim 2019

Pilot bir çalışmadan elde edilen ön bulgular, uykusuzluk için bilişsel davranışçı tedavinin (CBT-I) ko-morbid fibromiyaljisi olan hastalarda kortikal gri maddenin atrofisini yavaşlatabileceğini hatta tersine çevirebileceğini göstermektedir. Çalışmanın sonuçları, sekiz haftalık CBT-I'in fibromiyalji ve uykusuzluğu olan hastalarda merkezi sinir sistemi yapısını değiştirebileceğini göstermektedir. CBT-I alan kişilerde tedavi sonrası kortikal kalınlıkta artışlar görülürken, kontrol grubundaki bireylerde korteksin bazal değere göre inceltildiği görülmüştür. Öte yandan çalışma şaşırtıcı bir şekilde, ağrı için yapılan bilişsel davranışçı terapi (CBT-P), CBT-I ile benzer sonuçlar veremedi.

Missouri Üniversitesi psikiyatri bölümünden araştırmacılar CBT-P'nin sadece kortikal atrofiyi azalttığı görülmesine rağmen tedavi sonrasında kortikal kalınlıkta artışlar sağladığını öne sürdüler. Araştırmacılara göre uykusuzluk sıklıkla fibromiyalji ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Bilişsel Aktivasyon Stres Teorisi (CATS), ağrı ve yorgunluk gibi şikayetlerin paylaşılan bir altta yatan psikobiyolojik duyarlılıktan kaynaklanabileceğini öne sürmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanarak yapılan araştırmalar, fibromiyaljinin bazı beyin bölgelerinde kortikal gri maddenin atrofisi ile ilişkili olduğunu da göstermiştir.

Nöral Plastisitede Düzelme

Yapılan çalışmada araştırmacılar, CBT-I ve CBT-P'nin fibromiyalji ve kronik uykusuzluk üzerindeki etkinliğini araştıran daha geniş bir klinik çalışmanın verilerini kullandı. Bu yeni çalışmaya 2009 – 2012 yılları arasında dahil edilen katılımcılar, ana çalışmaya katılan bireylerden seçildi ve bu  alt gruba sekiz haftalık tedavi öncesi ve sonrasında MRG yapıldı. Çalışmada katılımcılar, otuz yedi hasta rastgele olarak CBT-I, CBT-P veya bir bekleme listesi kontrol grubuna atandı. Her iki müdahale grubunda da haftada bir eğitimli bir terapistle yapılan 50 dakikalık bireysel seanslar mevcuttu. Çalışmadaki CBT-I, uyku hijyeni eğitimi ise uyaran kontrolü, otojenik rahatlama, uyku kısıtlaması ve bilişsel terapiden oluşuyordu. CBT-P ise ağrı eğitimi, progresif kas gevşemesi, pacing aktivitesi için uyarlamalı teknikler, görsel görüntü gevşemesi ve bilişsel yeniden yapılanmayı içermekteydi

Araştırmacılar çalışmadaki ön bulguların fibromiyali hastaları için klinik etkileri olduğunu belirttiler. Özellikle nispeten kısa bir müdahale olan CBT-I'nin ağrıyla ilişkili, uyumsuz nöral plastisiteyi tersine döndürebileceğinin veya tamamen iyileştirebileceğinin gösterilmesi kronik ağrı çeken bu insanlar açısından oldukça önemli olduğunun altını çizdiler. Araştırmacılar bulgularının fibromiyaljiyi anlama ve tedavi etme yolunda önemli bir adım olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Christina S. McCrae et al. Gray Matter Changes Following Cognitive Behavioral Therapy for Patients With Comorbid Fibromyalgia and Insomnia: A Pilot Study. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2018; 14 (09): 1595

Uluslararası Toplantıda Uzmanlar Sjögren Sendromunu Konuştular

08 Ekim 2019

14. Uluslararası Sjögren Sempozyumu, 18-21 Nisan 2018 tarihlerinde Washington'da gerçekleştirildi. Son 3 yıldaki tanı ve klinik gelişmeleri tartışmak üzere düzenlenen bu disiplinlerarası toplantıya oftalmoloji, diş sağlığı, romatoloji, iç hastalıkları, nöroloji, radyoloji, patoloji ve temel tıp uzmanları katıldı. Etkinlikte ek olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) ve ilaç endüstrisinden konuşmacılar da sunumlar yaptılar. Toplantıda Sjögren Sendromu Vakfı’ndan hastalar, Sjören Sendromunun (SS) yaşam kalitesi üzerindeki etkileri konusundaki endişelerini dile getirdiler ve bu alandaki mevcut tedavilerin yetersiz kaldığına dikkat çektiler. Diğer romatoloji toplantılarının aksine bu sempozyum, birden fazla tıbbi disiplinin temsilcileri, denetleyici ve kural koyucu kurum temsilcileri, ilaç sektörü temsilcileri ve hasta savunucu gruplarının da dahil olduğu çok yönlü bir katılımcı profiline sahipti. Bu sayede sempozyum; multidisipliner tanı, tedavi ve işbirlikçi araştırma koordinasyonu için katılımcılara eşsiz bir fırsat sundu ve farklı uzmanlık alanlarındaki yaygın yanlış anlamalarla ilgili doğrudan tartışmaların yapılmasına zemin hazırladı.

Bu uluslararası toplantı, Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Alan Baer, Esen Akpek; Ulusal Sağlık Enstitüsü'nden Ilias Alevizos, Sjögren Sendromu'nun koordinasyonundan Kathy Hammitt ve sürekli olarak SS hastalarının bakımını en iyi hale getirme hedefini gündemde tutan Steven Taylor’ın olağanüstü çabaları sayesinde düzenlendi. Toplantıda beş kıtadaki 35'ten fazla ülkeyi temsil eden 350'den fazla tıp uzmanı mevcuttu ve dünyaca ünlü Johns Hopkins fakülte ve düzenleyici kurum üyeleri tarafından en son gelişmeler ve tedaviler üzerine sunumlar yapıldı.

Toplantıdaki sunumlarda, primer SS için tanı kriterleri, SS’teki yeni tedavi çalışmaları, tedavide doğru yolakların hedeflenmesi, hasta tarafından bildirilen oküler semptomlar ile nesnel bulguların karşılaştırlması ve SS patogenezi gibi konulara değinildi.

Tanı ve Tedavi Zor

SS hastalarının romatologların en zor hastaları arasında olduğu kabul edilmektedir. SS'li hastalar, geçirecekleri ameliyatlar öncesi önlemlerden, diğer uzmanlar tarafından yapılan laboratuvar testlerinin yorumlanmasına kadar her şey için romatologlarına başvururlar. Öte yandan bu hastalar sağlık hizmeti alırken yaşadıkları karmaşa, sağlık sistemi ile ilgili sıkıntılar ve doktor ziyaretlerindeki süre kısıtlamaları nedeniyle internet bloglarındaki yanlış bilgilere yönelmek zorunda kalırlar.

Günümüzde SS, araştırmacılar için multidisipliner bir hastalık olarak ileri klinik ve temel araştırmalar açısından çok sayıda fırsat sunmaktadır. Romatoid artrit ve bununla ilgili hastalıklar için geliştirilen yeni tedavilerin bol olduğu bu dönemde, SS hastalarının tedavisi, romatologlara onların uzun yıllar süren eğitimlerine yaraşır bir zorluk oluşturmaktadır. SS, infiltratif lenfositik bir bozukluğa bağlı olması ve genetik ve klinik özellikleri ile sistemik lupus eritematozus ile örtüşen semptomları olan bir hastalıktır. Kuru göz semptomları olan SS'li hastaların yaklaşık yarısı SS ile mücadeleleri sırasında romatoloji bölümlerinde bile yanlışlıkla lupus tanısı alabilmektedirler. Sistemik lupus genellikle glomerülonefrit, hemolitik anemi ve plevral efüzyon gibi durumlara neden olan bir antikor ve immün kompleks bozukluğu olarak kabul edilirken, SS yüksek lenfoma ve infiltratif nöropatiler ile karakterize bir hastalık olarak görülmektedir.

14. Uluslararası Sjögren Sempozyumu, yeni biyobelirteçler kullanarak hasta alt gruplarının tespitini geliştirmek ve kişiselleştirilmiş tıbbın araçlarına dayanan tedavileri rasyonel olarak geliştirmek için paha biçilemez bir fırsat sağlamıştır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert I. Fox, MD, PhD; Carla M. Fox, RN Updates in Sjögren Syndrome, Medscape, November 06, 2018

Annedeki Diyabetin Bebeğin Kalp Gelişimine Etkisi

07 Ekim 2019

Konjenital kalp hastalığı (KKH) en sık görülen doğum defektidir. Yenidoğan bakımındaki gelişmelere rağmen, bebeklerde bulaşıcı hastalık harici sebeplerden ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir.

KKH, cenine etki eden genetik ve genetik olmayan veya "çevresel" faktörler arasındaki karmaşık bir etkileşimin sonucudur. Genetik katkı yapanlar, artan bir şekilde tanımlanmış olsa da, çevresel faktörler önemli bir araştırma alanıdır. Bu çevresel faktörlerden biri maternal hiperglisemidir.

Birçok epidemiyolojik çalışma, anne diyabetiyle etkilenen annelerden doğan bebeklerde KKH riskinin artması arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermiştir. Tip 1 ve tip 2 diyabet, spesifik KKH alt tipleri ile bağlantılıdır. Tip 1 diyabetli annelerin bebeklerinde, konotrunkal malformasyonlar ve atriyoventriküler septal defektler ile daha büyük bir ilişki vardır. Tip 2 diyabeti olan annelerin bebeklerinde ise sol ventrikül çıkış yolu obstrüktif malformasyon riski vardır.

Mekanizmayı Öğrenmek Oldukça Önemli

Fetüsün maternal diyabete maruz kaldığı gebelik yaşı da önemlidir. Gebelik öncesi ve ilk trimesterde maternal diyabet fetüsü, kalbi, büyük damarları ve nöral tüpü etkileyen diyabetik embriyopatiyle ilişkilendirilir. Maternal diyabet gebeliğin ikinci yarısında geliştiğinde fetal makrozomi, kardiyomiyopati, artmış perinatal komplikasyon insidansı ve mortalite ile ilişkilidir.

Diyabet, metabolizmada çok sayıda bileşenin anormal homeostazıyla sonuçlanan genel metabolik sendroma yol açan karmaşık bir hastalıktır. Bu karmaşıklığa rağmen, hipergliseminin tüm diyabet formlarında primer teratojen olduğu tespit edilmiştir. Ancak tam olarak maternal hipergliseminin bebeklerde doğum kusurlarına nasıl neden olduğu hala bilinmemektedir.

Araştırmacılar maternal diyabetin nihayetinde fetal gelişim sırasında genlerin ifade edildiği seviyeleri etkileyebileceğini düşünmektedirler. Hiperglisemik koşullar sırasında gelişmekte olan kalpteki hücresel ve moleküler değişikliklerin yapılması, daha yeni, yüksek verimli genomik teknolojilerle mümkün olabilecektir. Bunu yapmak, bu bozulmaları mekanik olarak ve hatta tek hücreli bir seviyeye kadar tanımlamamızı sağlayacaktır.

Bu hücresel sırların kilidinin açılması, fetusun KKH gelişmesi riskini azaltmak için olası müdahalelere kapıyı açar. Sonuçta amaç; bu bulguları, çevresel risk faktörlerine sahip anneleri ve çocuklarını kardiyak düzenleyici genlerdeki genetik çeşitlilikler açısından tarayarak tersine çevirmektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Minakova E, et al. Maternal immune activation, central nervous system development and behavioral phenotypes. Birth Defects Research, 2018; DOI: 10.1002/bdr2.1416

Alzheimer’da Tau Proteini

07 Ekim 2019

Massachusetts General Hospital araştırmacılarının yaptığı araştırma, Alzheimer hastalığında amiloid-beta (A-beta) plaklarının ve protein tau içeren nörofibrilerin beyindeki zararlı etkilerini nasıl oluşturduğuna dair yeni bir ışık tutuyor. Bulgular, biri veya diğeri yerine her iki patolojik proteine ​​yönelik stratejilerin, umut verici tedavi seçenekleri olabileceğini gösteriyor.

Çalışma, a-beta ve tau'nun beyin fonksiyonlarını bozmak için birlikte çalıştığını ve bu bozukluğun belirli yönleri için tau'nun baskın olduğunu gösteren artan kanıtları pekiştiriyor. Bu sinerjiyi engellemenin yollarını bulmak için moleküler düzeyde nasıl etkileşime girdiklerini öğrenmek ise yeni hedef.

Bu yönde yapılan çalışmada ekip, Alzheimer için oluşturdukları fare modelinde sinir aktivitesini ölçtü. A-beta insan formunu aşırı ifade eden bir modelde yapılan deneyler, plakların nöronların hiperaktivitesine yol açtığına dair önceki çalışmalarda elde edilen sonuçları doğruladı. Farklı tau biçimlerini aşırı ifade eden iki fare modeliyle yapılan araştırmalar ise ilk kez, yüksek protein seviyelerinin nöral aktivitede önemli bir azalma ile ilişkili olduğunu buldu.

Tau Daha Baskın

Hem A-beta hem de tau aşırı eksprese eden yeni bir fare modeli ile yapılan deneyler, her iki patolojik proteinin varlığında, a-beta ile ilişkili hiperaktivitenin ortadan kalktığını ve tau'nun nöronal susturma etkisinin baskın olduğunu buldu.

Tau ekspresyonunu bloke eden araştırmacılar, sadece bu proteini aşırı eksprese eden farelerde nöronal aktiviteyi normal seviyelere döndürürken, her iki patolojik proteini eksprese eden hayvanlarda ise nöronal aktivite geri gelmedi.

Yazarlar bulgularının, a-beta bloke edici tedavilerin klinik çalışmalarında neden Alzheimer hastalığı olan hastaların semptomlarını iyileştirmekte zorluk yaşadıklarını açıklamaya yardımcı olabileceğini belirtiyorlar. Araştırma ekibinin elde ettiği bulgular ışığında önerileri a-beta ve tau’yu birlikte hedefleyecek tedavi yaklaşımlarının ele alınması gerektiği yönünde. Çalışma sonucunda iki hedefin birlikte inhibe edilmesi durumunda sinerjistik bir yarar olabileceği düşüncesine varıldı ve elde edilen bulgular, Nature Neuroscience dergisinde yayınlandı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Busche MA, et al. Tau impairs neural circuits, dominating amyloid-β effects, in Alzheimer models in vivo. Nature Neuroscience, 2018; 22 (1): 57 DOI: 10.1038/s41593-018-0289-8

Antibiyotik Dirençli Enfeksiyonların Miktarı Artıyor

01 Ekim 2019

Yeni yayınlanan bir çalışma, Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesi'nde (AB / EEA) antibiyotiğe dirençli bakteriyel enfeksiyonlardan 33.000'den fazla kişinin öldüğünü bildirdi. Bu enfeksiyonların tahmini yükü 2007'den bu yana ikiye katlandı ve bu yük influenza, tüberküloz ve HIV'in toplam yüküne benzer bir seviyeye ulaştı.

Araştırmacılar, Avrupa Antimikrobiyal Direnç Gözetleme Ağı 2015 verilerinden 16 antibiyotik direnç-bakteri kombinasyonu ile enfeksiyonların insidansını tahmin ettiler. Beş enfeksiyon türüne yönelik hastalık sonuçları modellerini geliştirmek için sistematik literatür incelemeleri ve simülasyonlarını kullandılar.

Dört Bakteri Türü Yaygın Görüldü

Araştırmacılar, 2015 yılında antibiyotiğe dirençli bakterilerle 671,689 (%95 belirsizlik aralığı [UI], 583,148 - 763,966) enfeksiyon olduğunu tahmin ediyorlar. Bunların %63,5'i sağlık hizmeti ile bağlantılıydı ve 100.000 nüfus başına %72,4'üne (33,110'un 23,976'sı) atfedilebilen ölüme neden oldu. Bu bulgu, antibiyotiğe dirençli bakterilere sahip enfeksiyonların sağlığa etkilerinin ağırlıklı olarak hastanelerde ve diğer sağlık kurumlarında ortaya çıktığını göstermektedir. Genel olarak, antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlar, tahmini 33.110 (%95 UI, 28,480 - 38, 430) atfedilebilir ölümden sorumluydu.

Antibiyotiğe dirençli enfeksiyonların insidansı, 100.000 popülasyonda 131 (%95 UI, 113 - 149) idi ve 100.000 popülasyonda 6.44 (%95 UI, 5.54 - 7.48) ölümle ilişkilendirildi. Dört antibiyotiğe dirençli bakteri sağlık üzerinde en büyük etkiye sahipti. 

Bunlar:

  • Üçüncü kuşak sefalosporin dirençli Escherichia coli,
  • Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA),
  • Karbapenem dirençli Pseudomonas aeruginosa ve
  • Üçüncü kuşak sefalosporin dirençli Klebsiella pneumoniae.

1 yaşından küçük bebekler en yüksek yükü yaşarken, bunu 65 yaş ve üstü olanlar izler. Tahmini yük, diğer AB ve EEA ülkeleri ile karşılaştırıldığında, İtalya ve Yunanistan'da önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu yük tahminleri, halk sağlığı karar vericileri için bulaşıcı hastalıklara yönelik girişimlere öncelik veren yararlı bilgiler sağlamaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cassini A, et al. Attributable deaths and disability-adjusted life-years caused by infections with antibiotic-resistant bacteria in the EU and the European Economic Area in 2015: a population-level modelling analysis. Lancet Infect Dis. 2019 Jan;19(1):56-66.

Artritli Kişilerde Depresyon ve Anksiyete Daha Mı Yaygın?

01 Ekim 2019

Günümüzde tahminen 54.4 milyon (%22.7) Amerikalı yetişkin, doktor tanılı artrite sahiptir. 2012 yılında yayınlanan bir raporda, artritli 45 yaş üstü yetişkinlerin yaklaşık üçte birinin anksiyete veya depresyona sahip olduğu, bu grubun içinde de anksiyetenin depresyondan daha yaygın olduğu bildirilmiştir. Artritli erişkinlerdeki ruh sağlığı durumunu inceleyen çalışmalar, büyük ölçüde depresyona, artrit alt tiplerine ve orta yaşlı ve yaşlı yetişkinlere odaklanmış ya da ulusal olarak temsili olmamıştır.

Bu bilgi eksikliklerini gidermek için CDC, 2015–2017 Ulusal Sağlık Mülakat Anketi (NHIS) verilerini analiz etti. Çalışmada 18 yaş üstündeki katılımcılar arasındaki artritli erişkinlerde klinik olarak kaygı ve depresyon belirtilerinin ulusal prevalansı tahmin edilmeye çalışıldı. Artritli erişkinler arasında, yaşa göre standartlaştırılmış anksiyete ve depresyon belirtileri prevalansları, artritsiz erişkinlerdeki %10,7 ve %4,7 oranları ile karşılaştırıldığında sırasıyla %22,5 ve %12,1 olarak tespit edildi. Artritli erişkinlerde anksiyete ve depresyonu ele almak için başarılı tedavi yaklaşımları çok yönlüdür ve taramaları, ruh sağlığı profesyonellerine yönlendirmeleri ve zihinsel sağlığı geliştirmek için düzenli fiziksel aktivite ve öz-yönetim eğitimine katılım gibi kanıta dayalı stratejileri içermektedir.

CDC, 2015, 2016 ve 2017'deki NHIS verilerini birleştirdi ve araştırmaya dahil olan Örnek Yetişkin bileşeninden, bir yetişkin için rastgele bilgi toplandı. 3 yıl süren anketlere cevap verme oranları %53,0 ile %55,2 arasında değişmekteydi ve 3 yıl süre zarfında 93,442 katılımcı örneklemi sağlandı. Örnek yetişkinlerin yaklaşık yarısının (46.742) rastgele seçilen bir alt kümesi, 3 yıl boyunca Yetişkin İşlevselliği ve Engellilik ekini tamamladı. Çalışmada bir bireyin artrite sahip olması "Bir doktor veya başka bir sağlık uzmanı tarafından size artrit, romatoid artrit, gut, lupus veya fibromiyaljiye sahip olduğunuz söylendi mi?" sorusuna yanıt olarak "evet" vermesi olarak tanımlandı.

Genç Artritlilerde Depresyon ve Anksiyete Daha Fazla

Hazırlanan rapor, artritli ABD yetişkinleri arasında klinik olarak ilgili endişe ve depresyon semptomlarına dair ulusal tahminler sunmaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri'nde, artrite eşlik eden anksiyete, depresyon veya her ikisine sahip olan 10,3 milyon yetişkinin olduğu tahmin edilmektedir. Anksiyete ve depresyon belirtilerinin görülme sıklığı, artritli erişkinlerde artritsiz olanlara göre daha yüksek ve artritli erişkinler arasında, yaşlı erişkinlere göre daha genç erişkinlerde önemli ölçüde daha yüksekti.

Artrit ve kronik ağrılı erişkinlerde anksiyete ve depresyon belirtileri sırasıyla %31.2 ve %18.7 arasında bildirildi. Artrit hastaları için fiziksel ve zihinsel sağlık yönetimini karmaşıklaştırabilecek kronik ağrı ve endişe veya depresyon arasında potansiyel bir bağlantı vardı. Buna ek olarak bir kişide artrit olması, depresyon tedavisine olan bağlılığın azalması ile ilişkilendirildi ve 2000-2001 yıllarında, artritli ve majör depresyonlu ankete katılan her beş kişiden yaklaşık birinde geçmiş yıl içinde intihar düşüncesi bildirildi. Klinik tabanlı romatizmal hastalık çalışmalarında, hem kaygı hem de depresyon tedaviye verilen yanıtın azalması ve düşük yaşam kalitesi ile ilişkili bulundu. Ek olarak, Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü, zihinsel sağlık sorunu olan kişilerin yalnızca yarısının tedavi göreceğini tahmin etmektedir. Mevcut analiz, artritli erişkinlerde tedavi prevalansının özellikle kaygı için benzer veya daha düşük olabileceğini göstermektedir.

Anksiyete ve depresyon semptomları prevalansı en yüksek olan artritli yetişkin gruplarının tedavi öncelikleri yüksek olsa da, her göstergenin genel prevalansı, artritsiz yetişkinler ile karşılaştırıldığında artritli tüm yetişkinlerin zihinsel sağlık taramasından fayda sağlayacağını göstermektedir. Araştırmacılar, sağlık hizmeti sağlayıcılarının bu hastaları tarayıp, tedavi ederek ve anksiyete ve depresyon semptomlarını azaltmaya yardımcı olacak etkili bir farmakolojik olmayan strateji olan fiziksel aktiviteyi teşvik ederek yardımcı olabileceklerini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Guglielmo D et al. Symptoms of Anxiety and Depression Among Adults With Arthritis — United States, 2015–2017 Morbidity and Mortality Weekly Report. 2018;67(39):1081-1087.

Egzersiz Alzheimer Hastalarında Düşme Riskini Azaltabilir

30 Eylül 2019

Alzheimer hastalığı, beyin hücrelerinin ölümüne yol açan değişikliklere neden olan bir sinir sistemi hastalığıdır. Hafıza kaybının yanı sıra düşünme ve karar verme ile ilgili problemlere neden olan bir tür demanstır. Alzheimer hastası olan kişiler de diğer bunama türlerindeki kişilerin yaşadığı gibi, normal insanların rutin olarak değerlendirebileceği günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluklar yaşarlar.

Demans, hem hastalara hem de bakım verenlere önemli bir yük oluşturur. Bellek, dil ve karar verme ile ilgili sorunların yanı sıra depresyon, anksiyete, duygudurum değişiklikleri, artan sinirlilik ve kişilik ve davranış değişiklikleri gibi nöropsikiyatrik belirtilere neden olabilir. Alzheimer hastası olan kişiler de demansı olmayanlara göre iki kat daha fazla düşme riskine sahiptir. Demansı olan yaşlı yetişkinlerin yaklaşık %60'ı her yıl en az bir kez düşmektedir.

Araştırmacılar, nöropsikiyatrik belirtilere sahip olmanın, Alzhemer hastalığı olan kişilerdeki düşme riskini arttırdığını belirtiyorlar. Ayrıca, egzersizin demanslı yaşlı erişkinlerdeki düşme sayısını azaltabileceği de biliniyor. Bununla birlikte, nöropsikiyatrik semptomların düşme riskini nasıl arttırabileceğine dair çok fazla bir şey bilinmemektedir. Demans ve nöropsikiyatrik semptomları olan kişilerde egzersizin düşme riskini azaltma potansiyeli hakkında da çok az veri vardır.

Risk Artıyor

Bu konuda daha fazla bilgi edinmek adına araştırmacılar daha yaşlı yetişkinler için bir egzersiz programının Alzheimer hastalığını nasıl etkilediğini araştıran bir çalışmayı (FINALEX çalışması) gözden geçirdiler. Çalışmada, demansın farklı aşamalarında olan ve nöropsikiyatrik belirtilerle yaşayan bir grup insan vardı. Bulgular Amerikan Geriatri Derneği Dergisi'nde yayınlandı.

FINALEX çalışmasındaki verileri inceleyen araştırmacılar, egzersiz yapan kişilerin egzersiz yapmayanlara göre daha düşük bir düşme riski olduğunu saptadılar. Psikolojik testlerde daha düşük puan alan ve egzersiz yapmayanlarda ise düşme riski daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçların yol gösterici olduğunu belirten araştırmacılar, daha geniş gruplarda yapılacak araştırmalarla bu sonuçların onaylanması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Roitto HM, et al. Relationship of Neuropsychiatric Symptoms with Falls in Alzheimer's Disease - Does Exercise Modify the Risk? Journal of the American Geriatrics Society, 2018; DOI: 10.1111/jgs.15614

Aşı Üretiminde Maliyeti Düşüren Yeni Bir Yol Geliştirildi

27 Eylül 2019

Aşılar, bulaşıcı hastalıklarla savaşmak ve yok etmek için en etkili araçlardır. Günümüzde birçok aşı hücre kültüründe veya yumurtalarda üretilmek zorundadır, ki bu yöntem pahalıdır ve kontaminasyon riski taşır. Ek olarak, aşıların çoğu imalatçılardan sağlık bakım kliniklerine taşınırken buzdolabında tutulmalıdır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde, bu tür soğuk depolama gereksinimleri aşı maliyetinin %80'inden fazlasını oluşturabilir.

Canlı zayıflatılmış aşılar (LAV) genellikle tek doz uygulanırlar, hızlı bağışıklık başlangıcı ve dayanıklı koruma avantajlarına sahiptir. DNA aşıları kimyasal stabilite, üretim kolaylığı ve soğuk zincir gereksinimi olmaması avantajlarına sahiptir. LAV ve DNA aşılarının güçlü yönlerini birleştirebilme yeteneği, soğuk zincir ve hücre kültürünü adventif ajan potansiyeli ile ortadan kaldırarak gelecekteki aşı gelişimini değiştirebilir.

Texas Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları, güvenlik veya etkililiğini azaltmadan, aşı üretim ve depolama maliyetlerini %80'e kadar azaltan aşılar üretmek için daha az pahalı bir yol geliştirdiler. Yakın zamanda küresel bir halk sağlığı aciliyetine neden olan bir patojen olan Zika virüsü (ZIKV) için başlatılan aşı programında bir ZIKV LAV genomunun cDNA kopyası bir DNA plazmidine dönüştürüldü. DNA-LAV plasmidi, LAV'nin replikasyonunu başlatmak için klinik olarak kanıtlanmış bir cihaz olan TriGrid ™ kullanılarak farelere verildi.

0.5μg DNA-LAV plazmid kadar düşük tek dozluk bir immünizasyon, A129 farelerinde % 100 serokonversiyon sağladı. Tüm serokonversiyonlu fareler, saptanabilir enfeksiyöz virüslerin göstermediler ve ZIKV tehdidinden sonra nötralize edici antikor titerleri artmadı, sterilize edici bağışıklık geliştirdiler. Bağışıklama ayrıca güçlü T hücresi tepkilerini ortaya çıkardı. Gebe farelerde, DNA-LAV aşısı, ZIKV ile indüklenen hastalığa ve maternalden fetal geçişe karşı tamamen koruyucuydu. Fetal serumda maternal-fetal humoral transfere işaret eden yüksek düzeyde nötralize edici aktiviteler tespit edildi. Erkek farelerde, tek dozluk bir aşılama, testis enfeksiyonunu, yaralanmayı ve oligospermiyi tamamen önledi.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın tek bir düşük dozdan sonra, bir DNA aşısının doymuş koruyucu bağışıklığa neden olabileceğini gösteren ilk çalışma olduğunu belirttiler. Bu aşı teknolojisinin potansiyel olarak birçok viral patojen için canlı azaltılmış aşıların geliştirilmesi için evrensel bir platform görevi görebileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jing Zou, Xuping Xie, Huanle Luo, Chao Shan, Antonio E. Muruato, Scott C. Weaver, Tian Wang, Pei-Yong Shi. A single-dose plasmid-launched live-attenuated Zika vaccine induces protective immunity. EBioMedicine, 2018.

Çocukluk Çağı Obezitesinin Artışında Astımın Rolü Var Mıdır?

27 Eylül 2019

Hem astım hem de obezitenin kökenleri erken yaşlarda olduğundan, astım obezite birlikteliğinin de çocuk gelişiminin bu kritik zaman diliminde kurulması mümkündür. Önceki çalışmalar, prenatal diyet veya maternal obezite gibi rahim içi maruziyetlerde, her iki bozukluğun da artmış riske sahip olabileceğini göstermiştir. Yapılan yeni bir çalışma da bunu destekler niteliktedir. Bugüne kadar yapılmış en büyük uluslararası çalışma olan bu çalışmaya göre, astımlı bebeklerin obez olma olasılığı daha yüksektir.

Astım, ABD 'de yaklaşık yaklaşık 6.5 milyon çocuğu etkilemektedir. Kronik bir çocukluk çağı hastalığıdır ve eğer obezite riskini arttırıyorsa, ebeveynlere ve doktorlara nasıl davranılacağı konusunda tavsiyelerde bulunulabilir ve küçük çocukların sağlıklı bir şekilde büyümelerine yardımcı olunabilir.

Yürütülen bu çalışma, erken başlangıçlı astım ve obezite ile ilgili en büyük çalışmadır. Avrupa çapında 20.000'den fazla katılımcının verisi incelenmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre hışıltı ve nefes darlığının ötesinde astım, gençleri hayatın sonraki dönemlerinde diğer sağlık sorunlarına daha duyarlı hale getiren bulgulara da yol açabilmektedir.

İlaç Kullanımıyla Risk Artıyor

Avrupa genelinde toplanan, çocukların sağlığı ile ilgili büyük veriden yararlanan bilim adamları Danimarka, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere 1990 ve 2008 yılları arasında doğan 21.130 çocuğu araştırdılar. Çocuklar 3 ila 4 yaşlarında astım teşhisi almışlardı ve bilim adamları çocukları 8 yaşına kadar izlediler. Amaçları erken başlangıçlı astımın oluşturduğu sağlık risklerine odaklanmaktı.

Araştırmacılar, astım tanısı alan çocukların astım tanısı olmayanlara göre, obez olma risklerinin %66 daha yüksek olduğunu buldular. Kalıcı hışıltılı semptomları olan çocuklar için obezite geliştirme riski, bu semptomları olmayan çocuklara göre %50 daha yüksekti. Çalışmaya göre aktif astımı olan çocukların obezite geliştirme olasılığı astımlı ve hışıltılı olmayanlara göre neredeyse iki kat daha fazlaydı. Bulgular, ABD'de yapılan ve astımın obezite riskini arttırdığını gösteren daha önceki, ancak daha küçük popülasyonlu çalışmalarla tutarlıydı.

Astım, fiziksel aktiviteye engel olarak kabul edilir ve bu da vücutta yağ birikmesine yol açabilecek bir durumdur. Ayrıca geçmişten beri yüksek dozda inhale kortikosteroidlerin astımlı çocuklarda obezite riskini arttırdığı varsayılmıştır. Çalışmada bu durumları destekler şekilde, ilaç kullanan astımlı çocukların obezite geliştirme riski en yüksek bulunmuştur.

Elde edilen bulgular astım ve obezite ilişkisini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır ve sağlık çalışanlarını bu konu üzerine eğilmeye teşvik eder niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zuelma A, et al. Does early onset asthma increase childhood obesity risk? A pooled analysis of 16 European cohorts. European Respiratory Journal, 2018; 52 (3): 1800504 DOI: 10.1183/13993003.00504-2018

Bağırsak Mikrobiyotası Alzheimer Hastalığını Etkiliyor Mu?

27 Eylül 2019

Alzheimer hastalığından muzdarip hastalarda bağırsak mikrobiyotasındaki değişiklikler, kandaki artmış bakteriyel endotoksinlerle ilişkili olabilir. Bilim insanları bu durumun potansiyel yeni tedavilere yol açabilecek bir bulgu olduğunu düşünüyorlar.

55 katılımcıdan oluşan bir çalışma, Alzheimerlı hastalar ve sağlıklı akranları arasında bağırsak mikrobiyotasının bileşiminde belirgin farklılıklar olduğunu ve bu farklılıkların zaman içinde devam ettiğini gösterdi. Buna ek olarak çalışmada toplanan kan numuneleri, yaygın bir bakteriyel endotoksinin serum seviyesinin, sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hastalarda daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu bulgu da Alzheimerın enflamatuvar doğasının güncel hipotezlerini destekleyebileceğini ortaya koydu. Öte yandan araştırmacılar, gruplar arasında mikrobiyota farklılıkları görülmesine rağmen, bu aşamada bu tür farklılıkların ne gibi etkilerinin olduğunu söylemenin mümkün olmadığının altını çizdiler. Bağırsak bakterileri ve işlevleri hakkında henüz çok fazla şey bilinmediğini, bazıları iyi tanımlanmış olmasına rağmen, bu bakterilerin bir çoğunun son zamanlarda keşfedildiğini belirttiler. Bu yüzden Alzheimer olan ve olmayanlar arasındaki bağırsak mikrobiyotasındaki farklılıklara neyin neden olduğunu henüz net olarak bilinmiyor ancak bilim insanları bu durumun yine de araştırılmaya değer kilit bir soru olduğunu belirtiyorlar.

Her Tür Herkes İçin Faydalı Değil

Önceki çalışmalar bağırsak mikrobiyomundaki değişikliklerin sadece gastrointestinal bozukluklarda değil, aynı zamanda Alzheimer da dahil olmak üzere merkezi sinir sisteminde de olduğunu göstermektedir. Aslında enflamasyonun, Alzheimerın gelişiminde amiloid-beta peptidlerinin birikmesi ile karakterize edilen merkezi bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar tarafından geçmişte, bağırsak mikrobiyotasının, bu enflamasyonun potansiyel bir kaynağı olabileceği öne sürülmüştür. Bu konudaki güncel hipotez, bağırsak mikrobiyotasındaki değişimlerin bağırsak bariyerinin daha geçirgen olmasına neden olabileceği ve gram negatif bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) gibi bakteri bileşenlerinin dolaşıma girmesine ve kan-beyin bariyerini geçmesine olanak sağlaması üzerine kuruludur.

Çalışmadaki sonuçların izlem sırasında alınan örneklerle karşılaştırılması, hem filum hem de cins düzeyindeki bağırsak mikrobiyotasının zamanla sabit olduğunu gösterdi. Alınan kan örnekleri de Alzheimerlı katılımcılarda serum LPS düzeylerinin hasta olmayanlara göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar verilerinin, Alzheimer hastalığı ile bağlantılı olarak belirli bir bağırsak mikrobiyota kompozisyonunun varlığına işaret ettiğini belirttiler ve bu durumun daha geçirgen bir bağırsak bariyerini tetikleyerek hastalık patolojisinde rol oynayabileceğini öne sürdüler.

Araştırmalarının şu anki bölümünde Alzheimerlı hastalarda görülen bileşimdeki değişikliklerle korelasyonları araştırmak için geniş bir proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin panelini ve bağırsak mikrobiyom metabolitlerini inceleyen bilim insanları, bağırsak bakterileri ve konakçıları arasındaki ilişki çok karmaşık olduğunu ve bir kişi için faydalı olan bir türün diğer bir kişi için zararlı olabileceğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nicola Lopizzo, Gut Microbiota Signature Altered in Alzheimer's Disease 31st European College of Neuropsychopharmacology (ECNP) Congress. Abstract 117, presented October 7, 2018.

Böbrek Taşları Nasıl Oluşur?

26 Eylül 2019

Böbrek taşları, kalsiyum gibi bazı minerallerin fazlası idrarda biriktiğinde oluşan katı, çakıl benzeri bir kum olup ciddi ağrıya yol açar. Erişkinlerin yanı sıra artan şekilde çocuklar da bu taşlardan muzdariptir. ABD’de yapılan yeni bir araştırmada, idrardan kalsiyumu uzaklaştıran TRPV5 adlı iyon kanalı proteininin yüksek çözünürlüklü bir görüntüsünü yakalamak için 2017 Nobel Ödüllü kriyo-elektron mikroskobu (cryo-EM) tekniği kullanılarak böbrek taşlarının nasıl oluştuğuna dair yeni ipuçları bulundu.

TRPV5'in moleküler yapısından elde edilen yeni bilgilerle, araştırmacılar artık risk altındaki popülasyonlardaki böbrek taşlarını tedavi etmek ve önlemek için TRPV5 ile etkileşime giren bileşikleri keşfetmek için biyoinformatiği kullanabilecekler. Ekibin bulguları Nature Communications'da yayınlandı.

Yapıda Görev Yapan Elemanlar Ayrıntılı Bir Şekilde İncelendi

Araştırmacı ekip, TRPV5 iyon kanalı proteininin hem açık hem de kapalı durumda görüntüsünü yakaladı. Tüm hücrelerin dış zarlarında, sodyum, potasyum veya kalsiyum gibi küçük iyonların akışına izin veren kanallar vardır. Bu iki yönlü hareket, örneğin, bir bağışıklık tepkisini tetikleme, beyin hücreleri arasında iletişim kurma ve böbreği filtreleme gibi birçok role yardımcı olur.

Kalsiyumun %99'una yakın bir kısmı böbrek tübülleri tarafından tekrar emilir ve TRPV5 sadece idrardaki kalsiyum seviyesinin korunduğu tübülleri düzenleyen hücrelerde yapılır. Böbrek taşlarının çoğu kalsiyum içerir ve idrarda çok fazla kalsiyum bu ağrılı birikintilerin oluşumuna öncülük eder.

Cryo-EM, bağımsız dondurulmuş protein moleküllerinin binlerce görüntüsünü almak için bir elektron ışını kullanır. Algoritmalar daha sonra moleküler yapının genel resmini netleştirmek için çoklu görüntüleri birleştirir. Bu yöntem sayesinde ilk kez bu proteinin membran lipitlerini aktive ederek nasıl açıldığını görebildiler.

Buna ek olarak ekip, kanalın gözeneğinin hareket etmesine neden olmadan doğrudan kanalın gözeneğini tıkayan, kalmodulin adlı bir protein varlığındaki kapalı bir kanalın yapısını keşfetti. Bu, yeni bağlanma ortakları ve ilaç keşfi için yararlı olabilecek benzersiz bir TRPV5 inhibisyon mekanizması ortaya çıkardı.

Yapılan deneyde TPRV5 yapısında bir lipit ile temas eden amino asitler değiştirildiğinde, TRPV5 kalsiyumun hücreye akmasına izin vermedi. Kanalda başka bir TPRV5 amino asidi değiştirildiğinde ise Kalmodulin'in inhibe edici etkisi kayboldu. Araştırmacılar elde edilen tüm bu bulguların yeni ilaç keşiflerine kapı açabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Taylor E. Et al. Structural insights on TRPV5 gating by endogenous modulators. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-06753-6

Yorgun ve Depresif Hissetmenizin Nedeni Gluten Olabilir Mi?

26 Eylül 2019

Gluten, ciddi bir otoimmün durum olan ve insanların yaklaşık %1’inde görülen çölyak hastalığına neden olan bir proteindir. İnsanların %12'si ise ekmek ve makarna gibi glutence zengin gıdalar yedikten sonra şişkinlik, kramp, yorgunluk, depresyon ve diğer belirtilere sahip olduklarını belirtiyorlar. Ancak araştırmacılar bu “çölyaksız gluten duyarlılığının” gerçekten olup olmadığına dair bir fikir birliğinde değiller.

Birkaç çalışmada, gluten olmayan inaktif bir madde yediklerinde bile bazı hastaların gluten duyarlılığı hissettiği gösterildi. Diğer bazı çalışmalar ise fruktanlar diye adlandırılan bazı karbonhidratların bağırsak semptomları için muhtemelen daha suçlu olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte gluten bağırsak rahatsızlıklarına neden olmasa bile, diğer sindirim sistemi dışı semptomları tetikleyebilir. Avustralya’daki bir grup araştırmacı glutenin gastrointestinal ve psikiyatrik etkilerini test ettiler. Bu sebeple gluten duyarlılığı olan 14 kişi üzerinde çalıştılar. Çalışmadaki katılımcılardan iki hafta arayla ayrı günlerde özel bir yoğurt yemeleri istendi. Günlerden birinde yoğurt gluten içeriyordu, diğer gün ise glutensizdi.

Gluten Depresyona Yol Açıyor

Başka bir çalışmada ise, katılımcılardan iki hafta arayla ayrı günlerde muffin kek yemesi istendi. Benzer şekilde günlerden birinde muffin gluten içeriyordu, diğer gün ise glutensizdi. Glutenli ve glütensiz ürünler aynı tada sahipti ve katılımcılar hangi gün glutenli ürünleri yediklerini bilmiyorlardı.

Gönüllüler, yediklerinden bağımsız olarak benzer şişkinlik ve kramplar bildirdiler. Bu da önceki çalışmalarda elde edilen bulguları destekler nitelikteydi. Semptomlar muhtemelen yeme korkusundan kaynaklanıyordu.

Ancak çalışmada elde edilen tek bulgu bu değildi. Katılımcılar glutenli yoğurdu yedikten sonra daha fazla yorgun hissettiklerini bildirdiler. Glutenli muffini yiyen katılımcılarda ise daha az pozitif duygular bildirildi. Bu etkilerin ölçülen boyutu küçüktü, ancak neden bazı insanların glutensiz yedikten sonra daha iyi hissettiklerini açıklayabilir nitelikteydi.

Araştırma ekibinin daha önce gluten duyarlılığı olan 22 katılımcı üzerinde yapmış oldukları çalışmada, glutenin depresyonla alakalı semptomlara yol açtığı gösterilmişti. Başka bir İtalyan çalışması da 59 kişi üzerinde aynı etkiyi göstermişti. Bu çalışmada elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir. Araştırma ekibi şimdi bu bulguların neden oluştuğunu anlamaya çalışıyor.

Psöriazis ve Erektil Disfonksiyon İlişkili Mi?

25 Eylül 2019

Sedef hastalığı (psöriyazis), özellikle psikolojik komorbiditesi olan hastalarda cinsel işlev bozukluğu riskini arttırabilir. Cinsel işlev bozukluğu olan hastalarda tedavi optimize edilmelidir. Cinsel sağlık, yaşamın önemli bir yönüdür. Artan bilimsel kanıtlar, sedef hastalığı ile cinsel işlev bozukluğu (SD) ve erektil disfonksiyon (ED) arasında potansiyel bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Yapılan yeni bir incelemede, sedef hastalığı ile SD ve ED arasındaki epidemiyolojik ilişkiler ve tedavi sonuçları hakkındaki mevcut bilimsel kanıtlar değerlendirildi.

Çalışmada kullanılan bilgi kaynakları, Scopus arama motorunu kullanarak MEDLINE ve Embase veri tabanlarıydı. Araştırma 25 Ağustos 2017 tarihinde yapıldı. Arama terimleri sedef hastalığı ve cinsel işlev bozukluğuydu ve arama 4 araştırma sorusuna cevap veren İngilizce dilinde yayınlanan epidemiyolojik çalışmalar ile sınırlıydı. Kalite, Kanıta Dayalı Tıp Merkezine göre değerlendirildi.

Psöriyazis Cinsel Bozukluk ile Birlikte Seyrediyor

İncelemeye 52.520 psöriyazis vakasını ve 1.806.022 kontrolü içeren 25 çalışma dahil edildi. Çalışmaların 19'u kesitsel, 3'ü klinik, 3'ü yarı deneysel, 2'si popülasyon temelli kohort, 1'i popülasyon temelli vaka kontrol çalışmasıydı. SD sıklığı %40,0 ile %55,6 ve ED sıklığı %34,2 ile %81,1 arasında değişmekteydi Bu çalışmaların ikisi, fiziksel ve psikolojik komorbiditeler ayarlandıktan sonra sedef hastalığı ile SD arasında bir ilişki olduğunu gösteriyordu. 8 çalışmanın beşi ED ve sedef hastalığı arasında bağımsız bir ilişki gösterdi. Psöriyazis hastaları arasında SD ile en güçlü ilişkiyi gösteren özellikler; anksiyete ve depresyon (5 çalışmanın 5'inde), psöriyatik artrit (4 çalışmanın 3'ünde) ve genital sedef hastalığıydı (7 çalışmanın 5'inde). ED ile ilgili olarak anksiyete ve depresyon (2 çalışmanın 2'sinde) ve ileri yaş (3 çalışmanın 3'ünde) en güçlü ilişkiyi gösterdi. Biyolojik ilaç kullanılan 3 klinik çalışmanın hepsi, plaseboya kıyasla SD'de bir iyileşme gösterdi.

Araştırmacılar yaptıkları 28 çalışmanın bu sistematik derlemesinde, sedef hastalığı olan hastalarda, yüksek SD riski ile ilişkli olan fiziksel ve psikolojik komorbiditeler olduğunu gösterdiklerini belirttiler. Anksiyete, depresyon, psöriatik artrit, genital lezyonlar ve ileri yaş varlığında, SD farkındalığının özellikle önemli olduğunu aktardılar. Biyolojik ilaçların, sedef hastalığı olan hastalarda SD'de iyileşme ile ilişkili olduğunu da vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alejandro Molina-Leyva et al. Association Between Psoriasis and Sexual and Erectile Dysfunction in Epidemiologic Studies JAMA Dermatol. 2019;155(1):98-106.

Biyoelektronik İlaç Yapıldı

25 Eylül 2019

Araştırmacılar, biyoelektronik tıbbın ilk örneğini geliştirdiler: Sinir rejenerasyonunu ve hasarlı bir sinirin iyileşmesini hızlandıran, implante edilebilir, vücutta biyolojik olarak bozunabilen bir kablosuz cihaz. Cihaz, bir cerrahi onarım işleminden sonra sıçanlarda hasar görmüş sinirlere elektrik darbeleri verdi, sinirlerin yeniden büyümesini hızlandırdı ve kas gücü ve kontrolünün iyileşmesini hızlandırdı. Cihaz, bir kuruş büyüklüğüne ve bir kâğıt sayfası kalınlığına sahip. Yaralanmış bir siniri saran ince ve esnek cihaz, vücutta zararsız bir şekilde parçalanmadan günler önce seçilen zaman noktalarında elektrik darbeleri iletiyor. Cihaz, vücudun dışındaki bir verici tarafından kablosuz olarak kontrol ediliyor.

Bilim adamları, bu tür mühendislik teknolojilerinin bir gün insanlarda çeşitli tıbbi durumlar için ilaç tedavilerini tamamlayabileceğini veya yerini alabileceğini öngörüyorlar. Araştırmacıların “biyoelektronik tıbbı” olarak adlandırdıkları bu teknoloji, klinik olarak ilgili bir süre boyunca ve gerekli olduğu yerde doğrudan tedavi sağlar ve sonra vücut tarafından emilir. Böylece geleneksel, kalıcı implantlarla ilişkili yan etkileri veya riskleri azaltır.

Cihaz insanlarda test edilmemiş olsa da, bulgular sinir hasarı hastaları için gelecekteki tedavi seçeneği olarak umut vermektedir. Ameliyat gerektiren olgularda standart uygulama, ameliyat sırasında iyileşmeye yardımcı olmak için bazı elektriksel uyarıları uygulamaktır. Ancak şimdiye kadar doktorlar, iyileşme süreci boyunca çeşitli zaman noktalarında sürekli olarak bu iletiyi sağlayacak bir araçtan yoksundu. Bu cihazla, planlı olarak verilen elektriksel uyarımın sinir iyileşmesini daha da arttırabildiği gösterilmiş oldu.

Verilen İletiler İyileşmeyi Hızlandırdı

Araştırmacılar, yaralı siyatik sinirleri olan sıçanlarda bu biyoelektronik cihazı incelediler. Cihazı bir, üç veya altı gün boyunca farelere günde bir saat elektrik stimülasyonu sağlayarak kontrol grubundaki farelerle kıyasladılar ve 10 hafta boyunca sinir iyileşmelerini izlediler.

Herhangi bir elektriksel stimülasyonun, sıçanların kas kütlesini ve kas gücünü kazanmasına yardımcı olmakta hiç olmadığı kadar iyi olduğunu buldular. Ek olarak, sıçanların aldığı bu terapinin gün sayısı arttıkça iyileşme hızlanıyor ve kaslar güçleniyordu. Cihazın hiçbir olumsuz biyolojik etkisi görülmedi.

Ek olarak başka bir çalışma cihazın geçici bir kalp pili olarak da çalışabildiğini, omuriliğe ve vücuttaki diğer stimülasyon bölgelerine bir arabirim olarak çalışabileceğini gösterdi. Bu bulgular, sadece periferal sinir sisteminin ötesinde geniş bir yarar olduğunu göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Koo J. et al. Wireless bioresorbable electronic system enables sustained nonpharmacological neuroregenerative therapy. Nature Medicine, 2018; DOI: 10.1038/s41591-018-0196-2

Sezaryen Sonrası Değişen Mikrobiyota Bebeğin Bağışıklık Sistemini Etkiliyor

23 Eylül 2019

Sezaryen ile doğum oranı dünya çapında artmaktadır. İnsanlar genelde mikropsuz ve steril olarak doğarlar ancak doğum, hayati öneme sahip bakterilerin, bağırsak, cilt ve akciğerlerde dahil olmak üzere vücutta kolonileşmeye başladığı ilk an olarak kabul edilir. Araştırmacılar uzun zamandır bu erken kolonizasyonun daha sonraki sağlık durumu için önemli olduğunu düşünmektedirler. Bununla birlikte, sezaryenle doğum, normalde bebeğin bağışıklık sistemi ile etkileşime giren bazı bakterilerin anneden yeni doğana geçmesini engelleyebilmektedir. Anneden yeni doğana mikrobiyota geçişinin, sezaryen doğum yoluyla bozulup bozulmadığı ve eğer böyleyse bunun insan fizyolojisini etkileyip etkilemediği henüz tam olarak bilinmemektedir.

Lüksemburg Üniversitesi Lüksemburg Biyoloji Merkezi'nden bilim adamları, doğal bir vajinal doğum sırasında annenin bağırsağından belirli bakterilerin bebeğe geçtiğini ve bebeğin bağışıklık yanıtlarının uyarıldığını gözlemlediler. Sezaryen ile doğan çocuklarda ise bu etkileşim çok daha azdı. Araştırmacılar, epidemiyolojik açıdan bakıldığında, sezaryen doğumlu çocukların vajinal olarak doğan bebeklere kıyasla kronik, bağışıklık sistemine bağlı hastalıklara neden daha sık sahip olduklarını açıklayabileceğini belirttiler.

Sezaryan ile Doğan Bebeklerin Bağışıklık Stimülasyonu Daha Az

Araştırmacılar bunun ilk kanıtını, yarısı sezaryen ile doğan yeni doğanlar çalışmasında buldular. Vajinal olarak doğan bebeklerde bağışıklık sistemini uyaran spesifik bakteri tetikleyicileri mevcuttu. Buna karşın, sezaryen ile doğan çocuklarda immün stimülasyon ya daha düşüktü (çünkü bakteri tetikleyicileri çok daha düşük seviyelerde bulunuyordu) ya da diğer bakteri maddeleri bu ilk bağışıklık reaksiyonlarının gerçekleşmesini engelliyordu.

Vajinal yolla doğan yeni doğanlarda lipopolisakarit biyosentezi dahil olmak üzere çeşitli fonksiyonel yolaklar çok miktarda mevcuttu. Bu zenginleştirilmiş fonksiyonları, vajinal doğum durumunda annelerden yeni doğanlara geçen birey-spesifik suşlarla ilişkiliydi. Primer insan bağışıklık hücrelerinin vajinal yolla yeni doğanların dışkı örneklerinden izole edilen lipopolisakarit ile uyarılması, daha yüksek seviyelerde tümör nekroz faktörü (TNF-a) ve interlökin 18 (IL-18) ile sonuçlandı. Buna göre, neonatal kan plazmasında gözlenen TNF-a ve IL-18 seviyeleri, vajinal yolla doğumdan sonra daha yüksekti.

Araştırmacılar, sonuçların sezaryen ile doğum oranının neonatal bağışıklık sistemi hazırlama için kritik bir pencere sırasında spesifik mikrobik suşların, ilişkili fonksiyonel repertuarların ve bağışıklık uyarıcı potansiyelin anneden yeni doğan geçişini bozduğunu desteklediğini belirttiler ve bebeklerin bağışıklık gelişimi açısından oldukça önemli olan bu durumun etkisinin daha fazla araştırılmaya ihtiyaç duyduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Linda Wampach, Anna Heintz-Buschart, Joëlle V. Fritz, Javier Ramiro-Garcia, Janine Habier, Malte Herold, Shaman Narayanasamy, Anne Kaysen, Angela H. Hogan, Lutz Bindl, Jean Bottu, Rashi Halder, Conny Sjöqvist, Patrick May, Anders F. Andersson, Carine de Beaufort, Paul Wilmes. Birth mode is associated with earliest strain-conferred gut microbiome functions and immunostimulatory potential. Nature Communications, 2018; 9 (1).

Ayakta Antibiyotik Yazma Çılgınlığı

20 Eylül 2019

Daha önce yapılan araştırmalar, antibiyotiklerin genellikle boğaz ağrısı veya öksürük gibi bazı semptomlar için ihtiyaç olmamasına rağmen reçetelendiklerini göstermiştir. Bu tür hastalıkların çoğuna virüsler neden olmaktadır ve bu nedenle bu hastalar, sadece bakteriyel enfeksiyonları tedavi eden antibiyotiklerden faydalanamazlar.

Bir grup araştırmacı tüm ayakta tedavi edilen hastalarda antibiyotik reçetelerini incelediler ve buldukları sonuçlar bu ilaçların kötüye kullanımının semptomdan bağımsız olarak büyük bir sorun olduğunu işaret etti. Yapılan incelemede klinisyenlerin incelenen olguların yarısında ya antibiyotik reçete etmek için çok zayıf bir nedenleri olduğu ya da hiç bir sebep göstermedikleri bulundu. Bilim insanları antibiyotiklerin yaklaşık %80'inin ayaktan hastaya reçete edildiği düşünüldüğünde bu durumun endişe verici olduğunu belirttiler.

Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu (AHRQ) tarafından finanse edilen araştırma, Kasım 2015'ten Ekim 2017'ye kadar 279.169 hastaya 514 klinikte 2.413 klinisyen tarafından verilen 509.534 ayaktan antibiyotik reçetesini analiz etti. Çalışmada reçete yazanlar arasında hekimler, doktorlar, hemşireler ve hekim asistanları, birinci basamak dahiliye, obstetri / jinekoloji, aile hekimliği, dermatoloji, kardiyoloji ve gastroenteroloji gibi uzmanlıklar yer alıyordu. Araştırmacılar, antibiyotiklerin %46'sının enfeksiyonla ilgili bir tanı olmadan reçete edildiğini belirttiler. Bu hastaların %29'luk kısmında enfeksiyon tanısı dışında bir tanı mevcutken (yüksek tansiyon veya yıllık ziyaret gibi) ve %7'lik kısmında hiç bir tanı belirtilmeden reçeteleme yapılmıştı. Araştırmacılar, bu olguların bir kısmının özensiz tanı kodlamasıyla ilişkili olabileceğini belirttiler. Öte yandan virüslerin neden olduğu bu tür enfeksiyonlara antibiyotik reçetelenmesinin belirsiz veya uygun olmayan nedenlerle antibiyotik reçeteleme alışkanlığını iyi yansıttığını eklediler.

Hastalar Antibiyotik İstiyorlar

Antibiyotiklerin %20'si hastaların şahsen ziyaretleri dışında reçete ediliyordu. Bunların da çoğu telefonla (%10) reçeteleniyordu. Diğer kanallar sırasıyla reçetelemeye izin veren fakat semptom tanısı ve teste sahip olmayan bir elektronik sağlık kayıt sistemi ile (%4), tekrar reçetesi (%4) ve bir internet sitesiydi (%1). Bu kanallar üzerinde kadınlardaki tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları veya gençlerde akne için antibiyotik kullanımı gibi klinik olarak uygun durumlar da vardı. Araştırmacılar, bu reçetelerin hangisinin tam olarak klinik açıdan uygun olduğunu araştırmanın sonraki aşamasında analiz edecekleri belirttiler.

Bilim insanları, antibiyotiklerin 40 yıl süren randomize kontrollü çalışmalarının çoğunda antibiyotiklerin öksürük ve sinüs enfeksiyonuna yardımcı olmadığı gösterilmesine rağmen hala birçok insanın antibiyotik kullanmadan daha iyi olmayacaklarına inandıklarını ve özel olarak bu ilaçları doktordan talep ettiklerini belirtiyorlar. Özellikle de yoğun kliniklerde doktorlar için en etkili ve kolay yolun hala antibiyotik reçetelemek olduğunu belirten araştırmacılar, bu alışkanlıkla mücadele etmek için mevcut verilerin daha fazla incelenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jeffrey A. Linder, MD, MPH; Tiffany Brown, MPH; Ji Young Lee, MS; Kao-Ping Chua, MD, PhD; Michael A. Fischer, MD, MS Non-Visit-Based and Non-Infection-Related Ambulatory Antibiotic Prescribing IDWeek 2018 Friday, October 5, 2018: 2:00 PM-3:15 PM Presentation 1632

Fibromiyalji Etiyolojisi Sır Olmaktan Çıkıyor

20 Eylül 2019

Günümüzde fibromiyalji için tedavi seçenekleri oldukça sınırlıdır. Bu yüzden bu alanda potansiyel bir tedavi hedefinin belirlenmesi yenilikçi ve daha etkili tedavilerin geliştirilmesine yol açabilir. Buna ek olarak fibromiyaljili hastaların beyinlerinde objektif nörokimyasal değişiklikler bulmak, çoğu hastanın semptomlarının hayali olduğu ve burada gerçekten yanlış bir şey olmadığı söylenen, çoğu hastanın yüzleştiği kalıcı stigmanın azaltılmasına yardımcı olabilir.

Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre kronik yaygın ağrı, uyku sorunları, yorgunluk ve düşünme ve hafıza ile ilgili sorunlar gibi semptomlarla karakterize edilen fibromiyalji, sadece ABD'de yaklaşık 4 milyon yetişkini etkilemektedir. Bu önemli sorunu araştırmak isteyen bilim insanları, beyin omurilik sıvısındaki yüksek iltihaplı protein düzeyleri de dahil olmak üzere bu hastalıktaki nöroinflamasyon potansiyel bir rolünü incelediler. Daha önce yapılan hiçbir çalışma fibromiyalji hastalarında direkt olarak nöroinflamatasyonu göstermeyi başaramamıştı.

Bir bakşa ekip tarafından yapılan 2015 yılındaki araştırmada, kronik bel ağrısı olan hastaların beyinlerinde nöroinflamatasyonu (özellikle glial hücrelerin aktivasyonu) belgelemek için birleşik MR / PET taraması kullanılmıştır. Benzer glial aktivasyonun fibromiyalji hastalarında da bulunabileceğini hipotezini öne süren ekip, yaptıkları yeni çalışmada 20 fibromiyalji hastası ve 14 kontrol gönüllüsünün dahil olduğu çalışmalarında aktif glial hücreler tarafından aşırı eksprese edilen translokatör proteinine (TSPO) bağlanan aynı PET radyofarmasötikini kullandı.

Bu araştırma ekibi ile eş zamanlı olarak Karolinska Enstütisü'ndeki bir başka ekip, TSPO-bağlayıcı PET izleyiciyle benzer bir çalışma için 11 hastanın dahil edildiği eşit sayıda hasta ve kontrol grubu oluşturdu. Bu radyofarmasötik görüntüleme iki tür glial ve mikroglia ile astrosit olmak üzere iki tür hücreye bağlandığı için 11 hastayı da görüntülemeye tabii tuttular. Buna ek olarak her iki merkezde de fibromiyalji hastaları semptomlarını değerlendirmek için birer anket doldurdular. MGH ekibi, Karolinska grubunun yürüttüğü benzer soruşturmanın farkına vardığında, ekipler verilerini tek bir çalışmada birleştirmeye karar verdiler.

Her İki Grupta Da Benzer Sonuçlar

Her iki merkezden elde edilen sonuçlar, fibromiyalji hastalarının beyninin çeşitli bölgelerinde glial aktivasyonunun kontrol katılımcılarından önemli ölçüde daha yüksek olduğunu tespit etti. MGH ekibinin kronik sırt ağrısı çalışmasına kıyasla, TSPO yükselmeleri beyin boyunca daha yaygındı. Karolinska grubunda ise fibromiyaljinin daha karmaşık semptom paternlerine karşılık geldiği gösterildi. Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda nöroinflamasyonun bildirildiği duygusal işleme ile ilgili bir alan olan singulat korteks denilen bir yapıdaki TSPO seviyeleri, yorgunluk düzeylerini bildiren hastalarla eşleşmiştir. Karolinska ekibinin astrosit bağlayıcı izleyici ile yaptığı çalışmalar, hastalar ve kontroller arasında çok az fark bulmuş, bu durum da araştırmacılara mikroglia'nın fibromiyalji hastalarında artan nöroinflamasyondan sorumlu olduğunu düşündürmüştür.

Çalışma sonuçları gözlemlenen glial hücre aktivasyonunun, ağrı yollarını hassaslaştırdığına ve yorgunluk gibi semptomlara katkıda bulunduğu düşünülen enflamatuvar mediatörleri serbest bıraktırdığına işaret ediyor. Araştırmacılar özellikle iki büyük merkezin verilerinin birleştirilmesi ve her iki sitede de benzer sonuçların görülmesinin çıktıların güvenilirliğini arttırdığını belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation. Brain, Behavior, and Immunity, 2018

Kirli Hava Solumak Matematik ve Dil Yeteneğinizi Olumsuz Etkileyebilir

19 Eylül 2019

Kirli hava solumak, akciğerlerimize zarar verir ve kanser de dahil olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açabilir. Bu durum uzun zamandır bilinse de yeni yapılan bir araştırmala bunun çok daha ötesinde olayların mümkün olduğu ortaya çıktı: Kirli hava solumak aynı zamanda matematik ve dil becerilerinize de zarar veriyor.

Pekin Üniversitesi'nden Xiaobo Zhang ve meslektaşları 2010 ve 2014 yılları arasında Çin'de 10 yaşından büyük 31.959 kişinin bilişsel test puanlarını karşılaştırdılar ve bu puanları katılımcıların yaşadığı şehirlere ait hava kalitesi verileri ile eşleştirdiler. Hava kirliliğinin hem matematik hem de sözel test performanslarını olumsuz yönde etkilediğini tespit ettiler. Bu düşüş muhtemelen uzun vadeli maruz kalma ile daha belirgin hale geliyor.

Ayrıca sözel test puanlarında erkekler kadınlardan daha fazla düşüş yaşadılar. Zhang bunun sebebinin hava kirliliğinin beynin beyaz maddesinin yoğunluğunu azaltmasıyla ilgili olabileceğini söyledi. Çünkü dil becerileri beynin bu bölgesinde şekilleniyordu. Önceki çalışmalar erkeklerin kadınlardan daha az beyaz madde kullanma eğiliminde olduğunu göstermişti. Bu sebeple biliş testleri sırasında, bu tür hasarlara karşı daha duyarlı hale geliyorlardı.

Belirgin Hasar Oluşuyor

Zhang’e göre kirli bölgelerde yaşayan yaşlı insanlar üzerinde görülen etki daha büyük olabilir. Oluşan bilişsel düşüş, yaşlıların günlük işlerini yürütme ve yüksek riskli kararlar alma yeteneğini etkileyebilir. Ayrıca Alzheimer ve demans gibi birçok hastalık için bir risk faktörüdür.

Hava kirliliği beyne birkaç yoldan zarar verebilir. Diğer araştırmalar havadaki kirleticilerin beyne toksin şeklinde taşınabildiğini, yetersiz oksijen sebebiyle de dokuların zarar görebileceğini göstermiştir. Kirli havaya uzun süre maruz kalmak bu sebeple bilişsel işlevleri azaltıp nörolojik bulgulara yol açabilir. Bazı kirleticiler de stres ve depresyona yol açabilir, bu da bilişsel performansı etkileyebilir.

Araştırma ekibine göre bilişsel düşüş topluma büyük bir yük getiriyor. Hava kalitesi geçmişe göre daha iyi olmasına rağmen bazı bölgelerde henüz kat edilmesi gereken çok yol var.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Xiaobo Zhang et al., Breathing polluted air may make you worse at maths and language, Proceedings of the National Academy of Sciences, DOI: 10.1073/pnas.1809474115

Bir Yıl Erken Okula Başlayan Çocuklarda Dikkat Eksikliği Artıyor Mu?

18 Eylül 2019

Çocuklarda dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı oranı son 20 yılda çarpıcı biçimde artmıştır. Sadece 2016'da, ABD'li çocukların %5'inden fazlası aktif olarak DEHB için ilaç tedavisi görmüştür. Uzmanlar bu artışın, hastalığın daha iyi tanınması, durumun görülme sıklığındaki gerçek bir artış ve bazı durumlarda yanlış teşhis de dahil olmak üzere bir dizi faktör tarafından beslendiğine inanıyorlar.

Okul çağından küçük çocuklardaki DEHB tanı oranı, küçük yaşa değil de DEHB'ye atfedilebilecek davranışlardaki yaşa bağlı varyasyon nedeniyle, daha büyük çocuklara göre daha yüksek olabilir. ABD eyaletlerinin çoğu, devlet okullarına giriş için isteğe bağlı yaş sınırlarına sahiptir. Bu nedenle aynı sınıf içinde yaş sınır tarihine yakın doğum günleri olan çocukların yaşları yaklaşık 1 yıl değişebilir. 1 Eylül sınır tarihi olan eyaletlerde, 31 Ağustos’ta doğan bir çocuk, okulun ilk gününde 1 Eylül’de doğan bir sınıf arkadaşından tam bir yıl daha küçüktür. Bu yaştaki küçük çocuklar hareketsiz oturmak ve sınıfta uzun süre konsantre olmakta zorlanabilmektedirler.

Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarının önderlik ettiği yeni bir araştırmada, anaokuluna kayıt yaptırmak için çocukların 1 Eylül’e kadar 5 yaşında olma zorunluluğu olan ve olmayan eyaletlerde Ağustos ve Eylül ayında doğmuş çocuklar arasındaki DEHB tanısı oranları karşılaştırıldı. Çalışmada, 2007'den 2015'e kadar, büyük bir sigorta veri tabanından gelen veriler kullanıldı. DEHB tanısı, Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması 9. revizyon tanı kodları ile belirlendi. Ayrıca, 1 Eylül sınır tarihi olan ve olmayan eyaletlerde ağustos ayında doğan çocuklar ile Eylül ayında doğan çocuklar arasındaki DEHB tedavisini karşılaştırmak için reçete kayıtları kullanıldı.

Yaş Farkı Etkili

Çalışma popülasyonu, 2007 ile 2009 yılları arasında doğan ve Aralık 2015'e kadar takip edilen ABD devletlerinin tümünde 407.846 çocuğu içeriyordu. 1 Eylül sınır tarihi olan eyaletlerde çocuklar arasında “iddiaya dayalı” DEHB tanısı oranı Ağustos ayında doğanlarda 10.000 çocukta 85,1’di (36.319 çocuk arasında 309 vaka) ve Eylül ayında doğanlarda 10.000 çocukta 63,6’ydı (35.363 çocukta 225 vaka). Mutlak fark 10.000 çocukta 21,5'ti ve 1 Eylül tarih sınırı olmayan eyaletlerde buna karşılık gelen fark 10.000 çocukta 8,9'du.

DEHB tedavisinin oranı, Ağustos ayında doğanlarda 10.000 çocukta 52,3 (36.319 çocuktan 192'sinde) ve Eylül ayında doğanlarda 10.000 çocukta 40,4'tü (35.353 çocuktan 143'ü), mutlak fark 10.000 çocuk başına 12,5’ti. Bu farklılıklar diğer aydan-aya karşılaştırmalar için ve anaokulu için Eylül ayı sınır tarihleri olmayan eyaletlerde gözlenmedi. Ek olarak, 1 Eylül tarih sınırı olan eyaletlerde astım, diyabet veya obezite oranlarında Ağustos ve Eylül doğumlu çocuklar arasında önemli bir fark gözlenmedi.

Araştırmacılar Ağustos ayında doğan çocuklar için DEHB'nin tanı ve tedavi oranlarının, 1 Eylül'de anaokuluna giriş sınırı olan eyaletlerde Eylül ayında doğan çocuklardan daha yüksek olduğunu belirttiler. Bilim insanlarına göre 6 yaşındaki bir çocukta normal davranışın ne olabileceğini, aynı sınıftaki büyük akranların davranışlarına göre göreceli olarak anormal görünebileceklerini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Timothy J. Layton, Michael L. Barnett, Tanner R. Hicks, Anupam B. Jena. Attention Deficit–Hyperactivity Disorder and Month of School Enrollment. New England Journal of Medicine, 2018; 379 (22): 2122.

DDT İsimli Böcek İlacı Maruziyeti Otizm İle İlişkili Bulundu

18 Eylül 2019

Çoğu zengin ülkede on yıllardır yasaklanmış olsa da, böcek ilacı olan DDT, gerek bugün doğmuş olan gerekse de gelecekte doğacak bebeklerin otizm geliştirmesinde önemli bir risk faktörü olabilir. Finlandiya'da yapılan bir araştırma, annelerin kanlarında yüksek DDT maruziyeti belirtilerinin bulunması durumunda otizmli çocuk sahibi olma olasılıklarının yükseldiğini gösterdi.

DDT, hastalık taşıyan sivrisinekleri öldürmek için 1940'lardan itibaren büyük miktarlarda kullanıldı. Ama 1970'lerde ve 1980'lerde Batı ülkelerinde yaygın bir şekilde yasaklandı çünkü elde edilen kanıtlar bu ilacın laboratuvar hayvanlarında çeşitli kanserlere ve yaban hayatında bozulmuş üremeye yol açtığını gösterdi.

Ancak insektisitlerin doğada kaybolması on yıllar alır, bu yüzden insanlar hala kontamine olmuş su ve yiyecekleri tüketmektedir. Bu ilaç tüketildikten sonra vücut yağına karışır ve kan sisteminde dolaşmaya başlar. Bu şekilde hamilelerden fetüse geçişi de olur. Bunun otizmde artmış bir riske sebep olup olmadığını tanımlamak için araştırma ekibi 1983-2005 yılları arasında bir milyondan fazla kadından alınan kan örneklerini analiz etti.

DDT ile İlişki Tespit Edildi

Ekip, DDT'nin uzun ömürlü bir çöküş ürünü olan DDE için katılımcıların kan örneklerini taradı. Elde edilen bulgulara göre otistik çocuk sahibi olan annelerde ortalama DDE seviyeleri daha yüksekti. Otizmli olmayan çocukların annelerin kanında, ortalama olarak mililitrede 811 piktogram DDE vardı. Ancak otistik çocukların annelerinde bu değer ortalama 1032 piktogramdı.

En yüksek DDE seviyesine sahip ve otistik çocukları olan kadınları inceleyen ekip, DDT'ye yüksek oranda maruz kalmanın otizmli bir çocuk sahibi olma olasılığını ortalama üçte bir oranında arttırdığı hesapladı. DDE’nin otizm için de risk faktörü olan düşük doğum ağırlığı ve prematüriteyi de tetiklediği geçmişte yapılan çalışmalarda bulunmuştu.

Ekip ayrıca, poliklorlu bifeniller (PCB) denilen diğer uzun ömürlü kirleticiler için de numuneleri de taradı. Fakat bunlar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunamadı.

Araştırma ekibine göre elde edilen bu bulgular doğru bir şekilde yorumlanmalı ve DDT'nin gerçekten otizmle bağlantılı olup olmadığını ve DDT'nin bir neden olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brown A. et al, Exposure to insecticide DDT linked to having a child with autism, American Journal of Psychiatry, DOI: 10.1176/appi.ajp.2018.17101129

Yenilikçi Görüntüleme Teknikleri ile Yeni Radyolojik Sınırlar

17 Eylül 2019

Radyoloji; yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük veriler kullanan yeni görüntü değerlendirme araçlarının ortaya çıkmasıyla yeni bir çağın eşiğine gelmiştir. İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı radyolojinin uygulama yöntemini de temelden değiştiriyor.

Kanser dünyası immüno-onkolojide gerçek bir devrim yaşıyor. Her geçen yıl, kanseri tedavi etmenin olası yollarını ortaya çıkaran bağışıklık sistemlerinin yeni aktivasyonları ile yüzlerce yeni klinik çalışma başlatılıyor. Bunlar arasında kişiselleştirilmiş tıp da önemli bir rol oynuyor.

Moleküler görüntülemenin daha kişiselleştirilmiş tedaviye rehberlik etme potansiyeline sahip olması, radyologların tümör yanıtını değerlendirmek için yeni yollar bulmaları gerektiği anlamına geliyor.

Çok Sayıda Yeni Yöntem Mevcut

Kanser immünoterapisinin daha yaygın kullanılması standart radyolojik ölçümlerin de değişmesine yol açıyor. Tedavinin başlarında görülen durumun yanlışlıkla progresyon olarak değerlendirilmemesi için radyologların uzmanlığı oldukça önem kazanıyor. Bunun yanı sıra artan sayıda yapay zekanın dahil edildiği incelemeler de yapılıyor.

Yeni yapılacak bir tıbbi konferansta yapay zeka teknolojileri oldukça büyük yer tutacak. Moleküler beyin görüntülemesi için FDG dışı PET izleyicileri içeren yeni PET teknolojileri de sıcak bir konu. Ayrıca, hızlı kas-iskelet sistemi görüntüleme ve makine öğreniminin MRG'yi hızlandırmak için kullanılabileceği şekilde hızlandırılmış diğer teknikler üzerine bir oturum yapılacak.

Buna ek olarak bu yıl RSNA’nın düzenleyeceği 431 eğitim kursu olacak. Bu eğitim kurslarında tüm bu yeni teknolojiler ve yeni yaklaşımlarla radyoloji camiasını eğitmeyi amaçlayan fikir liderleri, özellikle kanser tedavisinde daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşıma ulaşılmasını umuyorlar.

Yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük datanın kullanılması ile radyolojinin artık yeni bir çağın eşiğinde olduğunu söylemek mümkün. Bu yeni çağa uygun bir şekilde eğitim içerik ve yöntemleri de tekrardan gözden geçiriliyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

New Frontiers in Radiology Powered by Innovative Imaging - Medscape - Nov 19, 2018.

Azalan Akciğer Fonksiyonu ve Kardiyovasküler Risk

17 Eylül 2019

Kardiyak ve pulmoner fonksiyonlar genellikle birbirinden ayrı olarak incelenmektedir. Ancak, bozulmuş akciğer fonksiyonunun, kardiyovasküler mortalitede neredeyse iki kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir ve akciğer hastalığı olan insanlar arasında koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği daha yaygındır.

Hem 1 saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) hem de zorlu vital kapasite (FVC) yaşla birlikte doğal olarak düşmektedir. Bu düşüşün hızının çevresel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Akciğer fonksiyonundaki hızlı düşüş, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkilidir ve düşüş oranı kardiyovasküler mortaliteyle ilişkilidir, ancak düşüşün kardiyovasküler olaylarıyla nasıl ilişkili olduğu bilinmemektedir. Erken veya yeni başlayan kalp yetmezliği, spirometrik ölçümlerinde hızlı bozulmaya neden olabilir, ancak erken veya tanı konmamış kalp yetmezliğine sekonder hızlı akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün, kısa dönemde kalp yetmezliğinin tahmin edilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, akciğer fonksiyonundaki düşüşün, kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı ve inme ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Araştırmacılar analiz için, koroner kalp hastalığı olmayan ve 1. ziyarette (1987-1989) ve 2. ziyarette (1990-1992) spirometri uygulanan 10.361 ARIC (Topluluklarda Ateroskleroz Riski) katılımcısı hakkındaki verileri incelediler. Çalışmada hızlı akciğer fonksiyon düşüşü 2,9 ± 0,2 yıl boyunca FEV1 (yılda>%1,9 düşüş) veya FVC'deki (yılda>% 2,1 düşüş) düşüşün en büyük çeyrekliği (n = 2585) olarak tanımlandı.

FEV1’deki Hızlı Düşüş, Kalp Yetmezliğinin Öncüsü

FEV1 veya FVC'de hızlı düşüş ve bunun ardından gelen kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı, inme veya bunların kombinasyonu arasındaki ilişki; bazal spirometri değeri, demografi, boy, vücut kitle indeksi, kalp hızı, diyabet, hipertansiyon, düşük yoğunluklu lipoprotein, lipit düşürücü ilaç kullanımı, B tipi natriüretik peptid için N-terminal prohormon fragmanı ve sigara kullanımı için ayarlanan çok değişkenli Cox regresyon kullanılarak değerlendirildi.

Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 54 ± 6 yıldı, %56'sı kadındı ve %81'i beyazdı. 17 ± 6 yıllık takipte, kalp yetmezliği %14, koroner kalp hastalığı %11, inme %6 ve kompozit %24 olarak gerçekleşti. FEV1 ve FVC'deki hızlı düşüş, kalp yetmezliği riskinin artmasıyla ilişkiliydi. İzlemin ilk yılında en prognostik olanı FEV1'deki hızlı düşüştü. FEV1'deki hızlı düşüş, aynı zamanda inme ile de ilişkiliydi.

Araştırmacılar akciğer fonksiyonlarında seri spirometri ile değerlendirilen hızlı bir düşüşün, daha sonraki koroner kalp hastalığının, özellikle de kalp yetmezliğinin görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Odilson M. Silvestre, Wilson Nadruz Jr., Gabriela Querejeta Roca, Brian Claggett, Scott D. Solomon, Maria C. Mirabelli, Stephanie J. London, Laura R. Loehr and Amil M. Shah. Declining Lung Function and Cardiovascular Risk,J Am Coll Cardiol. 2018;72:1109-1122.

40’lı ve 50’li Yaşlarda Forma Girmek Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

16 Eylül 2019

Boş zamanlarında fiziksel aktivitenin (LTPA: Leisure Time Physical Activity) orta yaştaki yararları belirlenmiş olmasına rağmen, uzun süreli katılımın sağlık etkileri ve ergenlik ile orta yaş arasındaki LTPA'daki değişimler belgelenmemiştir. Bu yüzden bir grup araştırmacı LTPA yaşam seyri paternleri ile mortalite arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bir çalışma yaptılar.

Çalışmada Yerleşim ve Katılımcılar Bu prospektif kohort çalışmasında, 1995-1996 yılları arasında kurulan Ulusal Sağlık Enstitüleri AARP (eski Amerikan Emekli Sanayicileri Derneği) Diyet ve Sağlık Çalışması verileri kullanılmıştır. Verilerin analizi Mart 2017 - Şubat 2018 tarihleri ​​arasında yapılmıştır. California, Florida, Louisiana, New Jersey, Kuzey Carolina ya da Pennsylvania ya da 2 büyükşehir bölgesinde (Atlanta, Georgia ya da Detroit, Michigan) 6 eyalette yaşayan 315059 yetişkin AARP üyesi için analiz edildi.

Başlangıç mülakatında katılımcılar tarafından bildirilen LTPA değerleri (saat / hafta) 15 ila 18, 19 ila 29, 35 ila 39 ve 40 ila 61 yaş gruplarına göre ayrıldı. Araştırmacılar çalışmalarında ana sonuç olarak 31 Aralık 2011 tarihine kadar mevcut olan tüm nedenli, kalp damar hastalıkları ile ilişkili ve kansere bağlı ölüm kayıtlarını aldılar.

Geç de Olsa Aktivite Artışı Riski Düşürüyor

315.059 katılımcının 183.451'i (%58,2) erkekti ve katılımcılar 50-71 yaşları arasındaydı. Çalışmada on farklı LTPA yönelimi (zamanla LTPA'nın sürdürülmesi, arttırılması ve azaltılması olarak sınıflandırılmıştır) tanımlanmış ve tüm nedenlerden dolayı 71.377 ölüm, kalp damar hastalıklarına bağlı 22.219 ölüm ve kanser nedeniyle 16.388 ölüm meydana gelmiştir. Yetişkinlik döneminde sürekli olarak etkin olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında, her yaş döneminde en yüksek LTPA miktarını koruyan katılımcılar tüm nedenlere, kalp damar hastalıklarına bağlı ve kansere bağlı ölüm riski düşüktü. Örneğin, sürekli olarak hareketsiz olan katılımcılarla karşılaştırıldığında, daha yüksek miktarda LTPA'nın sürdürülmesi, daha düşük nedenlerle (tehlike oranı [HR], 0.64;% 95 CI, 0.60-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.58; 95 % CI, 0.53-0.64) ve kansere bağlı (HR, 0.86;% 95 CI, 0.77-0.97) mortalite ile ilişkili bulundu. Yetişkin yaşamı süresinin çoğu boyunca daha az aktif olan ancak daha sonraki yetişkinlik döneminde (40-61 yaş arası) LTPA'yı arttırmış olan yetişkinlerde tüm nedenler (HR, 0.65;% 95 CI, 0.62-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.57;% 95 CI, 0.53-0.61) ve kansere bağlı (HR, 0.84;% 95 CI, 0.77-0.92) mortalite için daha düşük risk taşımaktaydı.

Daha yüksek LTPA seviyelerinin sürdürülmesi ve yetişkinliğin ilerleyen dönemlerinde LTPA'nın artması, orta yaşta fiziksel aktiviteye başlamak için çok geç olmadığını işaret edici şekilde daha düşük ölüm riskiyle ilişkiliydi. Araştırmacılar aktif olmayan yetişkinlerin daha aktif bir yaşam sürmelerinin teşvik edilmesi gerektiğini, hali hazırda aktif olan genç yetişkinlerin yaşlandıkça aktivite seviyelerini korumaya çalışmaları gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pedro F. Saint-Maurice, PhD et al. Association of Leisure-Time Physical Activity Across the Adult Life Course With All-Cause and Cause-Specific Mortality JAMA Netw Open. 2019;2(3):e190355.

Prediyabetli Üç Yetişkinden Biri Artritli

12 Eylül 2019

Günümüzde yaklaşık olarak 54 milyon Amerikalı yetişkinin artritli ve yaklaşık 84 milyon ABD'li yetişkinin prediyabetli olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, prediyabetli erişkinlerde artrit prevalansı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu iki sağlık durumunun nasıl ilişkili olduğunu ve bunların fiziksel hareketsizlik ve obezite ile nasıl bağıntılı olduğunu anlamak amaçlandı. Araştırmacılar çalışmaları için, 2009'dan 2016'ya kadarki Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketlerinden (NHANES) verileri incelediler. Veriler, açlık plazma glukoz ölçümü ve artrit verileri içeren 20 yaş ve üstü 10.179 erişkinden gelen bilgileri içeriyordu.

Yapılan incelemede araştırmacılar, prediyabetli yetişkinler arasında artritin yıllık düzeltilmemiş prevalansının %32,0 olduğunu veya bunun da tahminen 26 milyon insana denk geldiğini gördüler. Benzer şekilde, diyabetli yetişkinler arasında yıllık düzeltilmemiş artrit prevalansı %42,0’ydi ve bu da  yaklaşık 13 milyon kişiye denk geliyordu.

Artritli ve Diyabetli Hastaların Yarısı Obez ve Hareketsiz

Araştırmacılar, artrit prevalansının prediyabetli erişkinler ve diyabetli erişkinler arasında anlamlı olarak farklı olmadığını da buldular. Bununla birlikte prevalans, prediyabetli erişkinlerde, prediyabetsiz veya diyabetsizlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hem prediyabet hem de artritli bireyler arasında boş zamanlardaki fiziksel hareketsizlik ve obezitenin düzeltilmemiş prevalans oranları ise sırasıyla %56,5 ve %50,1’di.

Araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde prediyabetli 3 erişkinden yaklaşık 1 tanesinde artrit olduğunu belirttiler. Her iki durumda da kişilerin en az yarısı fiziksel olarak etkin olmadığını veya obeziteye sahip olduklarını, bunun da tip 2 diyabet riskini daha da arttırdığını aktardılar. Sonuçların, klinisyenlerin artrit hastaları arasında prediyabet kontrolü yapma ihtiyacını vurguladığını söylediler.

Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı profesyonellerinin kanıta dayalı fiziksel aktivite müdahalelerini teşvik ederek fiziksel aktivitenin artrit spesifik sınırlamalarını aşabileceklerinin altını çizdiler. Klinisyenlerin, artritle ilgili fiziksel aktivite önündeki sınırlamaların üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için kanıta dayalı artrit müdahalelerini kullanabileceklerini vurguladılar.

Ulusal Diyabet Önleme Programı'nın yaygınlaştırılmasının, artritli yetişkinler arasında tip 2 diyabet gelişme riskini potansiyel olarak azaltabileceğini ve artrit kaynaklı ağrılarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michelle Sandoval-Rosario et al. Prevalence of Arthritis Among Adults with Prediabetes and Arthritis-Specific Barriers to Important Interventions for Prediabetes — United States, 2009–2016, MMWR Morb Mortal Wkly Rep. November 9, 2018 / 67(44);1238–1241.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image