Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Metastatik Meme Kanseri ile Yaşarken Bilinmesi Gereken 5 Şey

11 Kasım 2019

Daha etkili ve çeşitli tedavilerin bir sonucu olarak, metastatik meme kanseri olan hastalar, özellikle de HER2-pozitif alt tipli hastalar daha uzun yaşarlar. Bu artan uzun ömür ile klinisyenler, bu hasta popülasyonunda psikososyal meseleleri içeren yaşam kalitesini ve hayatta kalma sorunlarını yönetme konusunda giderek daha fazla zorlanmaktadır. Metastatik meme kanserli hastalar ve aileleri, yaşam kalitesindeki ciddi sıkıntı ve bozulmayı en aza indirmek için ele alınması gereken karmaşık ihtiyaçlara sahiptir. Hastaların yaşam kalitesini ve refahını optimize etmek, mevcut ve beklenen ihtiyaçların değerlendirilmesine vurgu yaparak, palyatif ve destekleyici tedaviye disiplinler-arası bir yaklaşımın tam olarak sürece dahil edilmesini gerektirir. İşte metastatik meme kanseri ile yaşamak hakkında bilinmesi gereken beş şey:

1. Tedavi seçenekleri artıyor

Metastatik meme kanserli hastalar, hedefli tedavi ve immünoterapi dahil olmak üzere artan sayıda tedavi seçeneği ve klinik çalışmalara katılmak için artan sayıda fırsatla daha uzun yaşamaktadır.

2. Palyatif bir bakım planı temeldir

Destekleyici ve palyatif bakım, metastatik meme kanseri tanısının kesinleştiği günden itibaren akılda tutulmalıdır. Klinisyenler metastatik meme kanserli her hasta için semptom yönetimini içeren ve psikososyal endişeler ve desteğin yeterliliği dahil olmak üzere hem hasta hem de aile sorunlarını ele alan kapsamlı bir bakım planı geliştirmelidir.

3. Egzersiz ve farkındalığa dayalı stres azaltma, başlıca anksiyete ile başa çıkma stratejisidir

Egzersiz ve dikkat temelli tedaviler, genellikle metastatik meme kanseri tanısı ile ilişkili olan endişe ve depresif belirtilerle başa çıkmada mükemmel yaklaşımlardır.

4. Yaşam dengesinin korunması zorlayıcıdır

Metastatik meme kanseri, hastalarda işlev değişikliklerine neden olur, ilişkileri değiştirir ve hastaların kendilerine bakışlarını olumsuz etkiler. Metastatik meme kanserli hastalar metastatik meme kanseri ile iyi yaşayabilmek için normallik duygusunu yeniden kazanmaya çalışmak ve hayatlarını yeniden düzene sokmak gibi çeşitli stratejiler kullanırlar.

5. Kemik, metastatik yayılımın en yaygın görüldüğü bölgelerdendir

Metastatik meme kanserli hastaların %40 ila %75'i ilk tanıları sırasında kemik metastazına sahiptir ve yine bu hastalarda yapılan çalışmalarda %44 ile %71 arasında kemik metastazı vardır. Kemik metastazı olan hastalar genellikle ağrının yanı sıra hiperkalsemi, patolojik kırık ve mobilite kaybından şikayetçidirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Living With Metastatic Breast Cancer: 5 Things to Know Kate M. O'Rourke August 15, 2019 Medscape

FDA ve Flatiron Anlaştı

07 Kasım 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği'nin (ASCO) geçen yılki yıllık toplantısında, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), tedavi stratejisini yönlendirmek için kullanılan hassas onkoloji ilaçlarının güvenliliği ve etkinliği hakkında daha fazla bilgi edinmek için gerçek dünyadaki hasta verilerini kullanma yollarını ve bu yöntemlerin tanı sistemlerine ne ölçüde uygulandığını programda öne çıkardı.

Üç yıl önce FDA, geleneksel klinik çalışma ortamı dışındaki kaynaklardan elde edilen gerçek dünya verilerinin kanser tedavilerinin güvenliliği ve etkinliği konusunda kanıt toplamak için nasıl kullanılabileceğini araştırmak için sağlık teknolojisi şirketi Flatiron Health ile bir ortaklık kurdu.

Flatiron ile FDA ortaklığı, araştırma ve gerçek dünyadaki uygulamalardaki farklılıklar hakkında daha iyi bir görüş kazanmayı ve ilaçların piyasaya girdikten sonra güvenlik ve etkinlikleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. FDA, Flatiron'un 200'den fazla ABD kanser merkezinde tedavi gören 30.000 hastanın tanımlanmış elektronik sağlık kayıtlarını Foundation Medicine tarafından yapılan genetik testlerin sonuçları ile ilişkilendirdiği, kliniko-genomik veri tabanındaki verilerden faydalanmaktadır.

Veritabanı Yeni İmkanlara Olanak Sağlıyor

Daha önce FDA ve Flatiron, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde immünoterapinin benimsenmesini ve PD-L1 testinin kullanılmasını takip etmek için gerçek dünya verilerinin kullanımını tartışmışlardır. Kurum yetkilileri, uygulamalarda farklılıklar ve uyum sağlama hızı farkları olduğuna dikkat çekerek genel olarak, nivolumab ve pembrolizumabın 2015 yılında NSCLC'de onay almalarından bu yana, bu immünoterapilerin hızlı bir şekilde benimsendiği belirttiler.

Yakın zamanda yayınlanan bir makalede FDA, Flatiron ve Foundation Medicine'dan uzmanlar, Flatiron'un veritabanının geliştirilmesini tarif etmiş ve havuzdan toplanabilecek öğrenme türlerinden bazı örnekler sağlamışlardır. Örneğin uzmanlar, tümör tipleri arasında yüksek mikro uydu kararsızlığı oranını araştırmak için veri tabanını sorgulayabilmekteydiler.

Geçtiğimiz yıllarda FDA ilk kez, yüksek mikrosatellit instabilitesi (MSI) veya yanlış eşleşme onarım eksikliği ile karakterize gelişmiş katı tümörlere sahip hastalar için pembrolizumabı onayladığında, bir ilaç için doku agnostik bir göstergeyi onaylamış oldu. Bu süreçteki hızlandırılmış onay, yüksek MSI veya uyumsuzluk onarımı eksikliği ile karakterize 15 tip solid tümörü olan 149 hastayı kapsayan beş tek kollu çalışmadan elde edilen verilere dayandırılmıştı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Turna Ray At ASCO, FDA Discusses Use of Real-World Data Drawn From Flatiron Health's Clinico-Genomics Database Genomeweb Jun 04,2018

Kanser Hastalarında Antidepresanlar Sağkalımı Nasıl Etkiliyor?

04 Kasım 2019

Depresyon ve anksiyete kanserde sık görülür ve bu hastalarda antidepresanlar etkili bir tedavi olarak kabul edilir. Öte yandan kanser hastalarındaki antidepresan bağlılığı ile mortalite arasındaki ilişki belirsizdir. Bu alanda yapılan yeni çalışma, kanserli hastaların populasyonlu bir kohortunda antidepresana bağlılık ile tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışma kapsamında en az bir kez antidepresan alan kanserli 42.075 hastayı içeren 4 yıllık bir tarihsel kohort çalışması yapıldı. antidepresana bağlılık, uyumsuzluk (<% 20), zayıf (% 20-50), orta (% 50-80) ve iyi (>% 80) bağlılık olarak kategorize edildi. Bunlara ek olarak mortaliteyi etkileyebilecek demografik ve klinik değişkenler için düzeltilmiş çok değişkenli sağkalım analizleri yapıldı.

1.051.489 kişi-risk takibinde mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları ilaç kullanmayan gruba kıyasla düşük, orta ve iyi bağlılık gruplarında sırasılya sırasıyla 0.89 (% 95 güven aralığı [CI]: 0.83-0.95), 0.77 (% 95 CI: 0.66-0.72) ve 0.80 (% 95 CI: 0.76-0.85) idi. Tüm örneklemin ve depresyonlu bir alt grubun analizi, kanser alt tipleri için, meme, kolon, akciğer ve prostat kanserleri için benzer örgüleri ortaya çıkardı. Fakat melanom hastaları için durum farklıydı. Erken değişkenliğin çok değişkenli tahmin edicileri arasında erkek cinsiyet (HR 1.48 [% 95 CI: 1.42-1.55]), mevcut / geçmiş sigara içme durumu (HR 1.1, [% 95 CI: 1.04-1.15]; P <.0001), düşük sosyoekonomik durum ve daha fazla fiziksel komorbidite (HR 1.1, [95% CI: 1.03-1.17]; P <.0001) vardı.

Antidepresan ve Sağkalım İlişkisini Gösteren İlk Çalışma

Araştırmacılar bu çalışmanın, antidepresan ile daha yüksek bağlılığın kanser hastalarının ülke çapında geniş bir kohortunda tüm nedenlere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkili olduğunu gösteren ilk çalışma olduğunu belirttiler. Verilerinin, kanser hastaları arasında antidepresana bağlılığı cesaretlendirmek için acil ihtiyaçlara katkıda bulunduğunu söylediler. Öte yandan bu çalışma antidepresan tedavisine uyumu takip ederken, anti-kanser tedavisine uyumu takip etmiyordu. Yine de araştırmacılar depresyon tedavisi ile uyumlu olan kişilerin tüm tedavilerle daha uyumlu oldukları olabileceğinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirttiler. Ek olarak, çalışmada antidepresanların ne için reçete edildiğine veya hastanın antidepresanlara ihtiyaç duyup duymadığına veya tedaviye nasıl cevap verdiğine dair hiçbir ayrıntı yoktu.  Araştırmacılar ölçemedikleri depresyonun ciddiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmek istediklerini belirttiler. Bu durum da çalışmanın bir sınırlamalarından biriydi. Uzmanlar daha uzun süre yaşayan insanların yalnızca antidepresan ilaçları aldıklarını değil, aynı zamanda depresyonlarının da iyileştiği gösterilse sonuçların daha ikna edici olacağına dikkat çektiler.

Makalede, yazarlar çalışmanın sınırlamalarından birinin zihinsel sağlık teşhisine ilişkin veri eksikliği olduğunu kabul etmişlerdi. Ayrıca, sağkalım oranını azaltan bilinmeyen faktörlerin, uyumlu olmayan hastalarda daha yaygın olabileceğini de bu sınırlamalara eklediler. Araştırmacılar neoplazmanın derecelendirilmesi ve evrelendirilmesi gibi ölçülmemiş değişkenler nedeniyle hala eşlik edici faktörlerin olabileceğinin de akılda tutulması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shoval G et al. Adherence to antidepressant medications is associated with reduced premature mortality in patients with cancer: A nationwide cohort study. Depress Anxiety. 2019 Jul 22.

Kanser Tedavisi Sırasında Glikoz Alımı Kısıtlanmalı Mı?

01 Kasım 2019

Skuamöz hücreli karsinom (SCC), epitelinin skuamöz hücrelerinden kaynaklanan büyük bir malignite sınıfıdır ve dünya genelinde yılda bir milyondan fazla kanser ölümünden sorumludur. Bazı kanserler için moleküler hedefli tedaviye yönelik eğilime rağmen, SCC hastaları, henüz bu hastalıkla ilgili tespit edilebilmiş zayıf noktaların bulunmamasından dolayı bu gibi terapötik seçeneklerin uygulanmasından çok az fayda sağlamıştır. Aksine, onlarca yıllık platin bazlı kemoterapi veya radyasyon rejimleri hala birinci basamak tedavi seçenekleri olmaya devam etmekte ve bu nedenle SCC'nin benzersiz özelliklerine sınırlı özgüllüklerini korumaktadır. SCC'ler çeşitli anatomik bölgelerin tabakalı epitel katmanlarından kaynaklanır. SCC'lerin ortaya çıktığı dokuların benzersiz mikro-çevre ipuçlarına rağmen, SCC'lerin çoğu, önemli transkripsiyon düzenleyicileri p63 ve SOX2'yi içeren 3q kromozomunun amplifikasyonu gibi ortak onkogenik anormallikleri paylaşır.

Yapılan yeni bir çalışmada, hiperaktif GLUT1 aracılı glikoz akışı ile dikte edilen SCC'ler arasındaki istisnai glikoz bağımlılığının tanmlanması amaçlandı. Mekanik olarak, skuamöz soy transkripsiyon faktörleri p63 ve SOX2, SLC2A1'in intronik arttırıcı kümesini harekete geçirir. Yüksek glukoz akışı NADPH ve GSH'yi besler, böylece SCC tümörlerinde antioksidan kapasiteyi yükseltir. Ketojenik diyet ile sistemik glukoz kısıtlaması ve SGLT2 inhibitörü ile renal glukoz yeniden emiliminin inhibe edilmesi, intratumoral oksidatif stres ve tümör büyümesinin inhibisyonunu hızlandırır. Ayrıca, kan glukozunun azaltılması, SCC hücrelerinde PI3K / AKT sinyalini baskılayan kan insülin seviyelerini düşürür.

SCC’de Yüksek Glikoz Bağımlılığı

Uzmanlara göre glikozun sınırlandırılması ile sadece besin kazanımı etkilenmez, aynı zamanda, skuamöz onkogeniklik için gerekli olan metabolik, antioksidan ve tümör-içsel büyüme sinyalleme yollarını baskılayan derin bir sinerjik etki de potansiyel olarak önlenebilir. SGLT2 inhibisyonunun, diyabetik olmayan insanlarda ve CAG ile tedavi edilmiş farelerde klinik hipoglisemi olmadan iyi tolere edildiği göz önüne alındığında, FDA onaylı anti-diyabetik SGLT2 inhibitörlerinin tekrar kullanılması, mevcut tedavilerle güvenli ve etkili bir terapötik strateji kombinasyonu olarak izlenebilir ve terapötik olarak translasyona tabi tutulabilir. Araştırmacılara göre bu yaklaşım skuamöz kanserler ve SCC hastaları için terapötik çıktıların iyileştirilmesinde umut verici olabilir.

Araştırmacılar, bu araştırmaları ile, klinik olarak, SCC hastaları arasında kan glukoz konsantrasyonu ile arasında düşük sağkalımlara sebebiyet verebileceğine ilişkin güçlü bir korelasyon olduğunu gösterdiklerini belirttiler. Kısaca özetlemek gerekirse bu çalışma SCC'nin istisnai glikoz bağımlılığını tanımlamakta ve SCC’yi sistemik glikoz kısıtlaması ile güçlü bir şekilde etkilenebilecek, savunmasız bir kanser türü olduğunu öne sürmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hsieh MH et al. p63 and SOX2 Dictate Glucose Reliance and Metabolic Vulnerabilities in Squamous Cell Carcinomas. Cell Rep. 2019 Aug 13;28(7):1860-1878.e9.

Erken Başlangıçlı Kolorektal Kanserde Benzersiz Alt Gruplar

30 Ekim 2019

Erken başlayan kolorektal kanser (KRK), 50 yaşın üzerindeki yetişkinlerde standart KRK'den klinik ve genetik olarak farklı olmasına rağmen, dört ayrı kohorttan 36.000'den fazla hastanın retrospektif bir incelemesi, bu genç hastalar arasında benzersiz alt gruplar olduğunu göstermektedir. Yazarlar, yaşları 18 ila 29 arasında olan KRK hastalarının yanı sıra, enflamatuar barsak hastalığı (IBD) gibi tıbbi durumları önceden belirlenmiş olan hastalar için özel bir dikkatin ve daha fazla araştırmanın gerekli olduğunu söylüyor.

Houston'daki Teksas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi'ndeki Gastrointestinal Tıbbi Onkoloji Anabilim Dalı Başkanı Jonathan Loree "Onkologların, gençlerde kolorektal kanser insidansının artmakta olduğunun farkında olmaları ve bu genç hastalarda, farklı şekilde tedavi edilmesi gerekebilecek benzersiz alt gruplar bulunduğunu anlamaları gerekiyor. Erken başlayan kolorektal kanserler arasında farklı biyolojiklerin tanımlanmasının, bu hastalar için daha fazla kişiselleştirilmiş bakıma yol açacağını ve gelecekteki araştırma çabalarının yönlendirilmesine yardımcı olacağını umuyoruz." dedi.

Geleneksel Risk Faktörleri Genç Hastalarda Geçerli Değil

MD Anderson'daki GI Tıbbi Onkoloji Bölümü'nden çalışmanın bir diğer yazarı Scott Kopetz, "Doktorlar, kolorektal kanser için geleneksel risk faktörlerinin erken başlangıçlı hastalıklarda geçerli görünmediğini kabul etmelidir" dedi. Erken başlangıçlı KRK'nin rektumda ve inen kolonda bulunma ihtimalinin daha yüksek olduğunu, Hispanik kökenli hastalarda daha sık olduğunu ve aile öyküsü olmayan hastalarda sık tanı konduğunu belirtti. Kopetz, "Çalışmamız, bu kanserlerin biyolojisinin standart KRK'den farklı olduğunu ve belki de bu hastalarda gördüğümüz en kötü sonuçlarla ilişkili olduğunu göstermektedir." dedi.

Çalışma, 50 yaş ve üstü KRK'li hastalarla karşılaştırıldığında, erken başlangıçlı hastalığı olan hastaların;

  • senkronize metastatik hastalığa (P = 0.009),
  • mikrosatellit kararsızlığına (P = 0.038) ve
  • distalde primer tümörlere (P < 0.0001)

sahip olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösterdi. Ayrıca BRAF V600 mutasyonlarına sahip olma olasılıkları daha düşüktü (P < 0.001).

Çalışmada aynı zamanda konsensus moleküler alt tipleri (CMS) ile ilgili ayrımlar yapıldı. Araştırma, CMS1'in en yaygın alt tip olduğunu ve CMS2 prevalansının yaş grupları arasında nispeten stabil olduğunu ortaya koydu. Erken başlangıçlı hastalıkta CMS3 ve CMS4 nadirdi. 30 yaştan küçük hastaların 30 ila 49 yaşları arasındaki erken başlangıçlı hastalara göre;

  • adenomatoz polipozis coli (APC) mutasyonları (olasılık oranı [OR], 0.56; %95 güven aralığı [CI], 0.35 - 0.90; P = 0.015) ve
  • signet halka histolojisi (OR, 4.89; %95 CI, 3.23 - 7.39; P < 0.0001)

daha düşüktü.

Benzer şekilde, erken başlangıçlı hastalığı olan ve IBD gibi önceden mevcut durumları olan hastaların;

  • APC mutasyonlarına sahip olma olasılıkları (OR, 0.24; %95 CI, 0.07-0.7; P = 0.019) ve
  • müsin veya signet halka histolojisine sahip olma olasılığı (OR, 5.54; %95 CI, 2.24 - 13.74; P = 0.0004)

tıbbi koşulları önceden belirtmemiş olanlardan daha düşüktü .

Yazarlar, erken başlangıçlı KRK'nin farklı klinik ve moleküler özelliklere sahip olduğunu ve bir KRK'yi değerlendirirken yaşı temel bir faktör olarak kabul etmenin daha uygun olacağını belirttiler. Kopetz, "Bu hastalar arasında alt grupların daha fazla değerlendirilmesi önemlidir." diyerek standart KRK'li yaşlı hastalarda yaygın olarak görülen APC mutasyonlarının bulunmamasının, kanserojenezin potansiyel mekanizmalarını daha iyi anlamak için kapıyı açabileceğini söyledi. “Bu değişen KRK epidemiyolojisinin etiyolojisini anlamaya daha da yaklaşabiliriz” dedi.

Araştırmacılar ayrıca taramanın, 50 yaş ve üstü hastalarda KBH ile ilişkili insidansı ve mortaliteyi azalttığına dikkat çektiler. Bununla birlikte, 50 yaşından küçüklerde erken başlangıçlı hastalık prevalansının yıllık %1 ila %3 arttığını da eklediler. Kopetz, erken başlangıçlı KRK'nin artmış prevalansının, Amerikan Kanser Derneği tarama kılavuzlarında yapılan son değişiklikleri desteklediğini ve evrensel taramanın 45 yaşında başlamasını önerdiğini belirtti. “45 yaşından küçük hastalar için veriler henüz mevcut yöntemlerle evrensel taramayı desteklemiyor.” dedi.

Bununla birlikte gençlerin bağırsak alışkanlıklarında veya diğer açıklanamayan barsak semptomlarında bir değişiklik olduğunda yüksek bir şüphe indeksi ve "kolonoskopi yapmak için düşük bir eşik" sağlanmalıdır. Araştırmacılar, erken başlangıçlı KRK’lerin büyük çoğunluğunun sporadik olduğuna dikkat çekiyor. Vakaların sadece %4 - 21'i, kalıtsal polipozis olmayan kolorektal kanser (HNPCC) ve ailesel adenomatoz polipozis gibi genetik sendromlarla ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Tespit edilebilecek predispozan genetik koşulları olmayan erken başlangıçlı KRK (yaş <50 yaş) insidans artış eğilimi nedeniyle, erken başlangıçlı KRK’nın daha fazla karakterizasyonunun tanımlanması gerekiyor.

Kopetz, "Ek araştırmalarla birlikte bu çalışma, tarama çabalarını daha iyi yönlendirmek için kullanılabilir." diyerek ekliyor; "Örneğin, kolonun ve rektumun sol tarafındaki hastalığın prevalansı, daha az invaziv veya daha az kaynak yoğun olabilecek kolonoskopi dışındaki tarama testlerine izin verebilir."

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Clinical and Molecular Characterization of Early-Onset Colorectal CancerAlexandra N. Willauer, BSc1; Yusha Liu, MS2; Allan A.L. Pereira, MD, PhD1; Michael Lam, MD1; Jeffrey S. Morris, PhD3; Kanwal P.S. Raghav, MD1; Van K. Morris, MD1; David Menter, PhD1; Russell Broaddus, MD, PhD4; Funda Meric-Bernstam, MD5; Andrea Hayes-Jordan, MD6; Winston Huh, MD7; Michael J. Overman, MD1; Scott Kopetz, MD, PhD1; and Jonathan M. Loree,MD

Kahve Prostat Kanserini Engelliyor mu?

25 Ekim 2019

Bilim insanları ilk kez kahvede bulunan ve prostat kanserinin büyümesini engelleyebilecek bileşikler belirlediler. Yapılan çalışmada, hücre kültüründe ve bir fare modelinde ilaca dirençli kanser hücreleri üzerinde yapılan bir pilot çalışmadır ve henüz insanlarda test edilmemiştir. Çalışma, hakemli Prostat dergisinde yayımlandıktan sonra Barselona'daki Avrupa Üroloji Birliği kongresinde sunulmuştur.

Kahve, insan sağlığını hem olumlu hem de olumsuz yönde etkilediği gösterilmiş olan karmaşık bir içecektir. Bazı kahve türlerinin, prostat kanserleri de dahil olmak üzere, bazı kanserlerin görülme sıklığındaki bir azalmaya bağlı olduğuna dair artan kanıtlar vardır. Japon bilim insanları hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle, kahvede bulunan iki bileşiğin prostat kanseri hücreleri ve Cabazitaxel gibi yaygın anti-kanser ilaçlarına dirençli hücrelerde büyümeyi engelleyebildiklerini ortaya çıkardılar. Araştırmacılar başlangıçta doğal olarak kahvede bulunan altı bileşiği in vitro insan prostat kanseri hücrelerinin çoğalması üzerinde test ettiler. Kahweol asetat ve cafestol ile muamele edilmiş hücrelerin kontrollerden daha yavaş büyüdüğünü buldular. Daha sonra bu bileşikleri farelere (16 fare) nakledilen prostat kanseri hücrelerinde test ettiler. 4 fare kontrol edildi, 4'ü kahweol asetat, 4'ü kafestol ile muamele edildi, geri kalan fareler de kahweol asetat ve kafestol kombinasyonu ile tedavi edildi. Çalışma lideri Dr Hiroaki Iwamoto (Kanazawa Üniversitesi Tıp Bilimleri Enstitüsü, Bütünleyici Kanser Tedavisi ve Üroloji Anabilim Dalı, Japonya, çalışmanın ilk yazarı) şunları söyledi: "Kahweol asetat ve cafestol'ün farelerde kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ettiğini bulduk. Fakat kombinasyon sinerjistik olarak çalışıyor gibiydi, tedavi edilmeyen farelere kıyasla önemli ölçüde daha yavaş bir tümör büyümesine yol açtı. 11 gün sonra, tedavi edilmemiş tümörler orijinal hacminin yaklaşık 3 buçuk katı (%342) kadar büyürken, her iki bileşik ile muamele edilmiş fareler orijinal boyutunun yaklaşık bir buçuk (%167) katından daha fazla büyümüştür. Bu bulguları perspektifte tutmak önemlidir. Bilimsel olarak uygulanabilir, ancak daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Ayrıca ddoğal tümör hücrelerinde değil, transplante tümör hücrelerinde de büyüme azalması bulduk." şeklinde açıkladı.

İleri Araştırmalara İhtiyaç Var

Araştırmanın sonuçları, bu bileşiklerin doğru koşullarda ilaca dirençli prostat kanseri hücreleri üzerinde bir etkiye sahip olduğu ve ayrıca daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu yönündedir. Çalışmacılar bununla ilgili "Şu anda bu bulguları daha büyük bir numunede ve daha sonra insanlarda nasıl test edebileceğimizi düşünüyoruz.” diyerek açıkladılar.

Kahweol asetat ve kafetal, Arabica kahvesinde doğal olarak bulunan hidrokarbonlar olduğundan, kahve yapma işleminin bu bileşiklerin kahvede kalmasını etkileyip etkilemediği de çalışmada incelenmiştir. Profesör Atsushi Mizokami (Kanaryawa Üniversitesi Tıp Bilimleri Enstitüsü, Bütünleşik Kanser Tedavisi ve Ürolojisi Anabilim Dalı, Japonya) çalışma ile ilgili şunları ekledi: "Kahvenin hem olumlu hem de olumsuz etkileri olabilir (örneğin, hipertansiyonu artırabilir), bu nedenle klinik uygulamaları düşünmeden önce bu bulguların arkasındaki mekanizmalar hakkında daha fazla bilgi edinmemiz gerekir. Bununla birlikte bu sonuçları doğrulayabilirsek, ilaca dirençli prostat kanserini tedavi etmek için adaylarımız olabilir. "

Bağımsız bir yorum da, Profesör Zoran Culig (Innsbruck Tıp Üniversitesi, Deneysel Üroloji Profesörü)'den geldi: "Bunlar ilginç bulgular. Bu ilk sonuçların, araştırmacıları androjen reseptörünü eksprese eden hasta kaynaklı ksenograftlar gibi daha yeni geliştirilen modelleri kullanmaya motive edeceğini umuyorum. Bu tür deneyler muhtemelen bu tür tedavinin gelecekteki perspektifi konusunda kesin bir cevap verecektir. "

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hiroaki Iwamoto, Kouji Izumi, Ariunbold Natsagdorj, Renato Naito, Tomoyuki Makino, Suguru Kadomoto, Kaoru Hiratsuka, Kazuyoshi Shigehara, Yoshifumi Kadono, Kazutaka Narimoto, Yohei Saito, Kyoko Nakagawa‐Goto, Atsushi Mizokami. Coffee diterpenes kahweol acetate and cafestolynergistically inhibit the proliferation and migration of prostate cancer cells. The Prostate, 2018; 79 (5): 468 DOI: 10.1002/pros.23753

Akciğer Kanserinde BT Eşliğinde Biyopsi

22 Ekim 2019

Bilgisayarlı tomografi eşliğinde akciğer biyopsisi, pulmoner nodüllerin karakterizasyonu için geçerli ve güvenli bir prosedürdür. Geçtiğimiz yıllarda, bu teknik esasen saptanmamış pulmoner lezyonların malign doğasını doğrulamak için kullanılmıştır. Ancak bugün rolü tamamen yenilenmiştir. Hedefe yönelik tedavi ve immünoterapinin ortaya çıkmasıyla, akciğer kanseri için lezyonun doğru bir moleküler karakterizasyonunu gerçekleştirmek için yeterli biyolojik materyal elde etme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, edinilmiş ilaç direnci mekanizmalarının olasılığı, bazı durumlarda bu lezyonların zaman içinde yeniden oluşumuna yol açabilmektedir. Bu nedenlerden ötürü, bilgisayarlı tomografi eşliğinde akciğer biyopsisi talebinin gelecekte artacağı muhtemeldir.

Pulmoner tümör, insidans ve prognoz açısından genel popülasyon üzerindeki etkisinden dolayı bugünün tıbbı için çok güncel bir konudur. Son on yılda, tedavinin etkinliğini ve hasta sağkalımını arttırmaya yönelik çarpıcı çabalara rağmen, akciğer tümörleri hala kanserle ilişkili ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir. Tümör biyopsisi, teşhis yolunda ve akciğer kanserlerinin klinik yönetiminde, sadece lezyonun neoplastik yapısını doğrulayabildiği için değil, aynı zamanda terapötik, prognostik, genotipik ve moleküler özelliklerinin tam olarak nitelendirilebilmesi nedeniyle büyük öneme sahiptir. Görüntüleme muayenesi tekniklerinin, özellikle de göğüs yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografinin (BT) artmasıyla, ABD'de her yıl teşhis edilen tahmini 150.000 yeni soliter nodül vakasıyla tespit edilen pulmoner nodül sayısı da artmaktadır. Ek olarak, özellikle tedaviye daha fazla cevap vermeyen veya beklenmedik bir hastalık ilerlemesi gösteren hastalar için yeniden biyoloji kavramı, onkolojik hastaların uzun süreli takibinde gerekli bir adım olarak giderek daha fazla kabul edilmektedir. Sonuç olarak, gelecekte akciğer biyopsilerinin sayısının da artacağı muhtemeldir, bu nedenle her modern radyoloğun BT eşliğinde akciğer biyopsisi yapabilmesinin ve en önemli prosedürel ayrıntılarını bilmesinin nedeni budur. Kişiselleştirilmiş tıp çağında, hedefe yönelik terapiden ve immünoterapiden faydalanacak hastaların doğru seçimi için akciğer tümörünün moleküler karakterizasyonu zorunludur; dahası, ilaç direnci mekanizmalarının geliştirilmesi, biyolojik tedavilerin uzun vadeli etkinliğini sınırlandırmakta ve yeni mutasyonların gelişip gelişmediğini belirlemek için tümörün yeniden incelenmesini gerektirmektedir. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde her radyolog, pulmoner nodüllerin transtorasik biyopsisine güvenmelidir, çünkü hastanın klinik yönetimi ve prognozu için tahmin edilemez avantajları olan güvenli bir prosedürdür. Moleküler tanılamada en umut verici yeniliklerden biri de “sıvı” biyopsidir. Sıvı biyopsi, dolaşımdaki tümör DNA'sının amplifikasyonu yoluyla periferik kandaki veya diğer biyolojik sıvılardaki (idrar, ekshalasyon, vb.) tümör mutasyonlarının tanımlanmasından oluşur. Ancak duyarlılığı %60 ile %80 arasında değişmekle birlikte hala çok yüksek bir teşhis doğruluğuna ulaşamamaktadır. Perkütan biyopsi prosedüründeki teknik iyileşme tarafında, sanal navigasyon sistemlerinin kullanılması, girişimsel radyologların topluluğunda kesinlikle büyük beklentiler yaratmıştır. Ana sınırlama, yüksek maliyettir. Bununla birlikte uygulaması, özellikle plevral yüzeyden uzakta küçük lezyonlar için, teşhis doğruluğu ve komplikasyon oranı açısından mükemmel sonuç göstermiştir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Transthoracic computed tomography-guided lung biopsy in the new era of personalized medicine Umberto Russo1, Vittorio Sabatino1, Rita Nizzoli2, Marcello Tiseo2, Salvatore Cappabianca3, Alfonso Reginelli3, Gianpaolo Carrafiello4, Luca Brunese5 & Massimo De Filippo*

Tümörler Nasıl Evrilir?

16 Ekim 2019

Onkolojideki en büyük zorluk, tümörlerin zaman içinde değişmesi, iyi huyludan habisliğe ilerlemesi, metastatik hale gelmesi ve belirli tedavilere direnç geliştirmesidir. Bu süreç, kanser hücrelerini ve bunların mikro ortamlarını içerir ve tümör içi heterojenliği ile sonuçlanır. Temel soru, bir kanserin bir sonraki evrimsel basamağını tahmin etmenin mümkün olup olmadığıdır.

Hastalar arasında tekrarlayan genomik değişimler, kanser progresyonunun öngörülmesi için değerli olan tekrarlanan evrimsel süreçleri yansıtmaktadır. Çok bölgeli dizileme, bir tümördeki bazı genomik değişikliklerin zamanla ortaya çıkmasına izin verir, ancak hastalar arasında tekrarlanan bu değişikliklerin net bir şekilde tanımlanması önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

Kullanışlı Bir Yöntem

Yeni bir araştırmada aktarımla öğrenmeye dayanan bir makine öğrenmesi kullanılarak, kanser evrimi ve verideki gürültünün stokastik etkilerin aşılmasına ve kanser kohortlarındaki gizli evrimsel kalıpların tanımlanmasına izin veren bir yöntem geliştirildi. Akciğer, meme, renal ve kolorektal kanserden çok bölgeli sekans veri setlerine uygulandığında (178 hastanın 768 örneği), kullanılan bu yöntem, tek örnekli kohortlardaki tekrarlanan hasta alt gruplarında tekrarlanan evrimsel yörüngeleri saptadı (n = 2,935). Kullanılan yöntem, tümörlerinin nasıl evrimleştiğine dayanarak hastaları sınıflandırmak için bir araç sağladı.

Araştırma ekibi kullandığı bu yönteme REVOLVER adını verdi. Kanserde tekrarlanan evrimin tespiti, hastalık yönetimine evrimsel yaklaşımların uygulanması için kritik öneme sahiptir. Hastaların tümörlerinin tekrarlayan evrimsel paternlere dayanarak tabakalaşması, bilim insanlarına ve doktorlara habis progresyonun gelecekteki adımlarını tahmin etmede yardımcı olabilir, böylece potansiyel olarak optimal ve kişiselleştirilmiş klinik kararlar hakkında yol gösterici olabilir.

Araştırma ekibine göre REVOLVER, hem ikili hem de CCF (kanser hücresi fraksiyonu) değerleriyle birlikte kullanılabilir ve hasta başına çoklu skorlu filogenetik ağaçlar sağlayan herhangi bir yöntemle birlikte kullanılabilir. Bu yöntem geniş bir girdi verisine uyarlanabilir ve bu da daha büyük veri setleriyle kolayca kullanılabilir olmasını sağlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Caravagna G, et al. Detecting repeated cancer evolution from multi-region tumor sequencing data. Nat Methods. 2018 Sep;15(9):707-714.

Hava Kirliliği Ağız Kanseri Riskini Arttırıyor Mu?

14 Ekim 2019

Yeni yayınlanan bir makalede elde edilen bulgulara göre yüksek düzeydeki hava kirleticileri, özellikle ince partikül madde (PM2.5) ve daha az oranda ozon, ağız kanseri geliştirme riskinin artmasıyla bağlantılı olabilir.

Hava kirliliğinin, özellikle PM2.5'in solunum ve kardiyovasküler sağlığa zararlı olduğu bilinirken, ağır metaller ve petrokimyasal bitkilerden kaynaklanan emisyonların da hastalığın gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir. Araştırma ekibi, hava kirleticilerinin ağız kanseri gelişimindeki rollerini değerlendirmek için çeşitli ulusal veri tabanlarını inceledi. Tayvan'da 66 hava kalitesi izleme istasyonunda 2009 yılında ölçülen ortalama hava kirletici seviyelerini (bunlar: kükürt dioksit, karbon monoksit, ozon, azot monoksit, azot dioksit ve çeşitli boyutlarda ince parçacıklı madde) incelediler.

Düzey Yükseldikçe Risk Artıyor

2012-2013 yıllarında 40 yaş ve üstü, önleyici sağlık hizmetlerine başvurmuş 482.659 erkek hastanın sağlık kayıtlarını incelediler ve sigara / tütün çiğneme oranları hakkında bilgi edindiler. Bu veriyi 2009 yılına ait hava kirletici düzeylerine dair veriyle kombine ederek değerlendirdiler.

2012-2013 döneminde bu grupta 1617 ağız kanseri vakası teşhis edildi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde sigara içimi ve tütün çiğneme, riski anlamlı bir şekilde arttırıyordu. Bunun yanı sıra çok yüksek seviyede PM2.5 tespit edildi. Potansiyel olarak etkili faktörleri dikkate aldıktan sonra artan PM2.5 seviyelerinin artan ağız kanseri riski ile ilişkili olduğu sonucuna varıldı. 26.74 µg / m3'ün altındaki seviyelerle karşılaştırıldığında, 40.37 µg / m3'ün üzerinde olanlarda, ağız kanseri riski %43 artıyordu.

Ancak bu çalışma gözlemsel bir çalışma olduğu için kesin sonuca varmak mümkün değildir. PM2.5'in ne kadar miktarda ağza girdiği veya bu kirletici maddeye ne kadar süreyle maruz kalındığı hakkında da veri eksikliği vardır. Bu sebeple yapılacak olan yeni çalışmalarla bu çalışmada elde edilen sonuçların onaylanması mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yu-Hua Chu, Syuan-Wei Kao, Disline Manli Tantoh, Pei-Chieh Ko, Shou-Jen Lan, Yung-Po Liaw. Association between fine particulate matter and oral cancer among Taiwanese men. Journal of Investigative Medicine, 2018; jim-2016-000263 DOI: 10.1136/jim-2016-000263

Kalıtsal Melanomda İmmünoterapi Etkisi

11 Ekim 2019

Bir cilt kanseri olan melanomun kalıtsal olan türünde genellikle kötü bir prognoz vardır. CDKN2A geninin konjenital mutasyonları, kalıtsal cilt kanseri için bilinen en güçlü risk faktörleridir. Önceki araştırmalara göre, bu gende mutasyon taşıyan melanomlu bireylerin de kötü prognozları vardır.

Metastaz yapmış olan melanomda geleneksel kemoterapiye sınırlı bir cevap vardır. Son yıllarda ise, birçok melanom hastasının iyi yanıt verdiği yeni immünolojik tedaviler ortaya çıkmıştır. Bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri adı verilen bu ilaçlar bağışıklık sisteminde fren mekanizmalarını düzenleyerek kanseri tedavi eder. James P. Allison ve Tasuku Honjo bu keşif sayesinde Fizyoloji ve Tıp alanında 2018 Nobel Ödülü’nü kazandılar.

Yeni bir çalışmada, Karolinska Enstitüsü'ndeki araştırmacılar kalıtsal CDKN2A mutasyonu ve metastatik melanomu olan bireyler için immünolojik kontrol noktası tedavisinin ne kadar etkili olduğunu incelediler. Sonuçlar, melanom hastalarının immünoterapi ile tedavi edildiği önceki büyük ölçekli çalışmalarla karşılaştırıldı.

Oldukça Başarılı Yanıt Oranları Görüldü

Araştırmacılar, metastatik melanomlu mutasyon taşıyıcıların şaşırtıcı bir şekilde immünoterapiye iyi cevap verdiğini gördüler. Çalışmaya dahil edilen 19 CDKN2A mutasyonu olan hastaların yaklaşık üçte ikisinde tümörlerin küçüldüğü ve hastaların üçte birinde ise tamamen ortadan kalktığı görüldü. Daha önceki çalışmalarda beklenen yanıt, hastaların üçte birinden fazlasının tedaviye yanıt vermesi ve tümörlerin on beş hastanın yalnızca bir tanesinde ortadan kalkmasıydı.

Araştırmacılar ayrıca CDKN2A mutasyonu olan melanom tümörlerinin CDKN2A mutasyonu olmayan tümörler ile karşılaştırıldığında daha fazla sayıda mutasyona sahip olduğunu keşfettiler. Araştırmacılara göre, iyi terapötik etkinlik için olası bir açıklama, birçok mutasyona sahip CDKN2A mutasyona uğramış tümör hücrelerinin, bağışıklık sisteminin yabancı olarak tanınmasını daha kolay bulduğu sağlıklı hücrelere benzer hale gelmesidir.

Araştırma ekibinin bu bulgulardan çıkarmış olduğu sonuç, CDKN2A mutasyonu taşıyan hastaların immünoterapiye iyi yanıt verebileceği şeklinde oldu. Bu bulgularının daha ileri faz çalışmalarla desteklenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Helgadottir H. Et al,. Efficacy of novel immunotherapy regimens in patients with metastatic melanoma with germline CDKN2A mutations. Journal of Medical Genetics, 2018; jmedgenet-2018-105610 DOI: 10.1136/jmedgenet-2018-105610

Ürotelyal Karsinom Yerleşimine Göre Mutasyonel Farklılıklar

08 Ekim 2019

Şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalarda üst traktusun ürotelyal kanserlerinin çok az bir kısmı yeni nesil sekanslama yöntemleriyle incelenmiştir. Bu sebeple ABD’de yapılan yeni bir çalışmada üst traktusun ve mesanenin ürotelyal karsinomları arasındaki genomik farklılıkları araştırmak hedeflendi.

Araştırma ekibi bu amaçla ileriye dönük olarak yeni nesil sekanslama yöntemlerini kullanarak tümörleri test etti ve germline DNA ile eşleştirdi. Kohort 195 üst traktus hastasını ve 454 mesane hastasını içeriyordu. Üst traktus kanserli 29 hastada sonraki mesane kanseri öyküsü için her iki tümör de klonal ilişkilerini değerlendirmek üzere analiz edildi.

Klonal İlişki Tanımlandı

Daha yüksek üst traktus klinik durumuna ilerledikçe, RTK / RAS yolunda az değişiklik olurken, TP53 / MDM2'de daha fazla değişiklik olduğu görüldü. Mesaneye kıyasla üst traktusta, TP53, RB1 ve ERBB2 daha az sıklıkla değişmişti (sırasıyla %26'ya karşılık %46; %3'e karşılık %20, %8'e karşılık %19 Q <0,001). FGFR3 ve HRAS ise daha sık değişmişti (sırasıyla %40’a karşı %26; %12'ye karşılık %4, Q <0.001). Tümör mutasyonel yükünün, MSIsensor skorunun ve mutasyonal imzanın bütünleşik analizi temelinde, üst traktus tümörlerinin %7.2'si, MSI-yüksek / MMR-eksik (MSI-H / dMMR) olarak sınıflandırılmıştır. Üst traktus sonrası mesane rekürrensi riski FGFR3, KDM6A, CCND1 ve TP53'teki mutasyonlarla anlamlı şekilde ilişkiliydi. Aynı hastanın mesanesine karşılık gelen üst traktus tümörleriyle karşılaştırılması, klonal ilişkilerini desteklemektedir.

Üst traktus ve mesane ürotelyal karsinomları, ortak genomik değişikliklerin prevalansında önemli farklılıklar göstermektedir. Her iki tümör öyküsü olan bireylerde, mesane ve üst traktus her zaman klonal olarak ilişkiliydi. Üst traktusun genomik karakterizasyonunun mesane rekürrensi riski hakkında bilgi sağlayacağı ve Lynch sendromu ile ilişkili tümörleri tanımlayabileceği belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Audenet F, et al. Clonal relatedness and mutational differences between upper tract and bladder urothelial carcinoma, Clin Cancer Res. 2018 Oct 23. pii: clincanres.2039.2018. doi: 10.1158/1078-0432.CCR-18-2039

Kanser İlaçlarının Test Edilmesi İçin İnsan Tümörlerini Taklit Eden Yeni Bir Model

01 Ekim 2019

Miyeloid hücre lösemi-1 (MCL-1), birçok kanserin sürekli büyümesi için gerekli olan bir prostat B hücre lenfoma 2 (BCL-2) ailesin bir üyesidir. MCL-1, kanser hücrelerinin, normal olarak hasarlı veya istenmeyen hücreleri vücuttan yok eden programlanmış hücre ölümü veya apoptoz sürecinden kaçmasına izin verir. Bu kadar çok kanser hücresi hayatta kalmak için MCL-1'e bağımlı olduğu için, teorik olarak bu zayıf noktaya saldıran bir ilacın, apoptozu başarılı bir şekilde tetikleyip kanser hücrelerini yok edilebilmesi muhtemeldir.

MCL-1 inhibitörleri, birçok kan kanserinin sürekli büyümesi için gerekli olan bir proteinin yanı sıra meme kanserleri ve melanom dahil olmak üzere solid tümörler için hedeflenen bir proteini hedefleyerek çalışır. Yakın zamanda, fare MCL-1 ile karşılaştırıldığında insanlara altı kat daha yüksek afinite gösteren, oldukça spesifik bir MCL-1 inhibitörü, S63845 tarif edilmiştir. Laboratuvarda kanser hücresi ölümünü tetiklediği bilinmesine rağmen, şimdiye kadar bu ilacın gerçek yaşam hastalarında nasıl çalışacağını tahmin etmek için doğru bir araç yoktur.

Klinik Test Yapmadan Klinik Verilere Ulaşmak

Walter ve Eliza Hall Enstitüsü araştırmacıları, insan kanserlerinin karmaşıklığını taklit ederek anti-kanser ilaçlarının doğru bir şekilde genetik olarak test edilmesini sağlayan yeni bir laboratuvar modeli tasarladılar. Klinik öncesi kanser modellerinde bu ilacının etkinliğini ve tolerabilitesini doğru bir şekilde test etmek için, MCL-1'in insan homoloğu ile değiştirildiği bir insanlaştırılmış Mcl-1 (huMcl-1) fare suşu geliştirdiler. huMcl-1 fareleri, vahşi tip farelerden fenotipik olarak ayırt edilemezken MCL-1 inhibitörü S63845'e daha duyarlıydı. huMcl-1; E-Myc farelerinden dönüştürülmemiş hücreler ve lenfomalar, kontrol muadillerine göre S63845'e in vitro daha duyarlıydı. HuMcl-1, Eµ-Myc lenfoma hücreleri, huMcl-1 farelerine transplante edildiğinde, tek başına S63845 ile ve siklofosfamid ile birlikte S63845 ile tedavisi, sırasıyla, farelerin ∼%60'ında ve ∼%100'ünde uzun süreli remisyona yol açtı.

Araştırmacılar sonuçların, MCL-1 inhibitörlerini test etmek için huMcl-1 fare modelinin potansiyelini ve klinik translasyon için güvenilirliğin ve tolere edilebilirliğin kesin tahminlerini mümkün kıldığını belirttiler. Bu modeli kullanarak, hangi tip kanserlerin MCL1 inhibitörlerine duyarlı olduğu, hangi hastaların fayda sağlayacağı, hangi kombinasyon tedavilerinin en etkili olacağı ve en iyi doz rejimlerinin kullanılacağı gibi kilit soruların ele alınabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margs S. Brennan, Catherine Chang, Lin Tai, Guillaume Lessene, Andreas Strasser, Grant Dewson, Gemma L. Kelly, Marco J. Herold. Humanized Mcl-1 mice enable accurate preclinical evaluation of MCL-1 inhibitors destined for clinical use. Blood, 2018; 132 (15): 1573.

Meme Kanserinde Adjuvan Tedavinin Önemi

26 Eylül 2019

2012 yılında yayınlanmış olan verilere göre dünya çapında yaklaşık 1.67 milyon kadına meme kanseri teşhisi kondu ve bu ikinci en sık görülen kanser türü oldu. Kırk yıl öncesine gidersek, bu kadınlar yüksek ölüm oranı ve sınırlı tedavi seçenekleri ile karşı karşıyaydı. Bununla birlikte, 2018'e geldiğimizde son derece farklı bir durum mevcut. Günümüzde erken evre meme kanseri tanısı alan ve yeterli tedaviye erişebilen kadınlar, çok sayıda tedavi seçeneğine ve yaklaşık %90 oranında iyileşme şansına sahip.

Sonuçlardaki bu iyileşmenin temelinde multidisipliner yaklaşımın daha fazla kullanılması ve üç sistemik tedavi yönteminin geliştirilmesi yatıyor. Bunlar kemoterapi, endokrin tedavisi ve hedefe yönelik tedavilerdir.

Önemli Gelişmeler Sağlandı

Meme kanserinin sistemik adjuvan tedavisi, 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında yapılan bir çok sayıda çalışma sonrasında oturmaya başladı. Bu yaklaşım sayesinde erken evrede tanı almış olan bir çok hasta için ölüm sebebi olan uzak metastaz sorununun önüne geçilmiş oldu. Bu çalışmaların sonucunda onkologlar, hangi hastaların adjuvan tedavi görmesi gerektiğine karar vermek amacıyla tedaviden sonra nüks riskini tahmin etmek için farklı araçlar (örneğin tümör boyutu, lenf nodu durumu veya hormon reseptörü durumu gibi) kullanmak zorunda kaldılar. Bu hasta grubuna yüksek riskli hastalar denildi.

1980'lerin başından sonra, sistematik ve daha uzun süreli tedavi rejimlerinin kullanılması sayesinde tedavi sonuçlarında önemli bir ilerleme kaydedildi. Yeni tedavi ajanları kullanıma girdi ve kullanılan adjuvan tedavi süresi uzadı. Örneğin hormon tedavisi için uygun olan erken evre meme kanseri olan kadınlar 10 yıldan daha uzun süren sistemik tedavi alabilmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler sonucunda tedavi standartlarının sistematik olarak iyileşmesi sağlandı. Bu ilerleme büyük ölçüde meme kanseri biyolojisinin daha iyi anlaşılması, hastaların yaşam kalitesine daha fazla odaklanılması ve sistemik ve hedefe yönelik ajanların daha fazla kullanılması sayesinde oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pondé NF, et al. Progress in adjuvant systemic therapy for breast cancer. Nat Rev Clin Oncol. 2019 Jan;16(1):27-44.

Serviks Kanseri Taramasında Evde Uygulama Kitleri

25 Eylül 2019

HPV testleri şu anda Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın olarak kullanılsa da yalnızca kadınların kliniğe gelmesini gerektirecek şekilde uygulanmaktadır. "Vücudum, Testim" adı verilen çalışma ise, kadınların evde kendileri topladıkları ve postayla geri gönderdikleri vajinal örneklerin, tarama için uygulanabilir bir yaklaşım olduğunu gösterdi.

Evde HPV testi, düzenli tıbbi bakıma erişimi olmayan ve tarama yapılmama riski en yüksek olan kadınlara ulaşma potansiyeline sahiptir. Kadınlar, ergenlik döneminde HPV aşısı yaptırmadıkları veya önerilen kılavuzlara göre tarama yapılmadıkları için serviks kanseri nedeniyle ölmektedirler. Amerikan Kanser Derneği, bu yıl ABD'de 4100'den fazla kadının serviks kanseri sebebiyle öleceğini tahmin ediyor.

Evde Yapılan Taramada İyi Sonuçlar Elde Edildi

Çalışmada, 193 kadın sitoloji sonuçlarının tümü için yüksek riskli HPV’ye sahipti. Yüksek riskli HPV prevalansı kendi kendine alınan ev numunelerinde (%12.4) klinisyen örneklerinde (%11.4; P=0.79) ve klinikte kendi kendine alınan örneklerde (%15.5; P=0.21 ) farklı değildi. Tüm örnek tiplerinde yüksek riskli HPV pozitifliği, artan servikal anormallik dereceleriyle artmıştı (P <.001). Kendi kendine alınan ev numuneleri, tüm yüksek dereceli skuamöz intraepitelyal lezyonlar ve servikal intraepitelyal neoplazi 2 veya daha kötü vakalarda tanımlanmış yüksek riskli HPV’leri tespit etti. Saptama; T vaginalis, M genitalium, C trachomatis ve N gonore için örnek tipleri arasında benzerdi.

ABD'de serviks kanseri taraması için uygun olan kadınların yaklaşık %20'si, önerilen zaman aralığında test edilmediğini bildirmiştir. Bu nedenle, bu kadınlar için tarama oranlarının arttırılması büyük önem taşımaktadır. Kendi kendine toplama işlemini daha verimli ve uygun maliyetli hale getirme yollarını belirlemek ve servikal kanser taramasında kendi kendine toplamanın klinik kullanımı için FDA tarafından onay almak gibi daha yapılacak çok iş var.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Des Marais AC, et al. Home Self-Collection by Mail to Test for Human Papillomavirus and Sexually Transmitted Infections. Obstet Gynecol. 2018 Dec;132(6):1412-1420.

Birinci Basamakta Serviks Kanseri Taraması

21 Eylül 2019

Literatürde birincil yüksek riskli insan papilloma virüsü (hrHPV) testinin göreceli yararları ve zararları ile ilgili yeterli miktarda veri bulunmamaktadır. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada ilgili kanıtlar toplanarak kılavuzların bilgilendirilmesi amaçlanmıştır.

Bu çalışma ile çeşitli serviks kanseri tarama stratejilerinin yararlarını ve zararlarını modelleyerek ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücünü bilgilendirmek amaçlandı. Model olarak 21 yaşında taramaya alınan kadınların hipotetik bir kohortunun mikrosimülasyon modeli kullanılan çalışmada elde edilen bulgular JAMA Network’te yayınlandı.

Sitoloji, hrHPV testi ve sitoloji + hrHPV birlikteliği ile tarama, değişen yaşlar ve şartlar için değerlendirildi. Mevcut rehber ilkelere dayalı tarama stratejilerine göre, sadece sitoloji 21 yaşından itibaren her 3 yılda bir, sitoloji + hrHPV ise 30 ila 65 yaş arası her beş yılda bir uygulanıyor.

Yeni Öneriler Sunuldu

Tarama yapılmamasına kıyasla, modellenen tüm serviks kanseri tarama stratejilerinin, kanser vakalarında ve ölümlerinde ve yaşam yıllarında önemli kazanımlara neden olduğu tahmin edildi. Kılavuz ilkelerine dayalı stratejilerle ilişkili serviks kanseri ölümleri, 1000 kadın başına 0,30 ila 0,76 ölüm arasında değişmekte iken, birincil hrHPV testi veya sitoloji ile birlikteliğe dayanan yeni stratejiler, 1000 kadın başına 0,23 ila 0,29 arasında değişen az sayıda serviks kanseri ölümü ile ilişkilendirildi. Tüm analizlerde, 5 yıllık aralıklarla ortaya çıkan birincil hrHPV test stratejileri etkili oldu.

Bu mikrosimülasyon modelleme çalışmasında, primer hrHPV taramasının her 5 yılda bir yapıldığında makul bir zarar ve yarar dengesine sahip olabileceği tahmin edildi. 30 yaşındayken sitolojiden hrHPV testlerine geçiş, kolposkopiyi zararlar için bir araç olarak kullanırken en etkili kar zarar oranını verdi.

Bu çalışma ile 30 yaşından itibaren her 5 yılda bir primer hrHPV taramasının yapılması önerildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jara J.Kim et al, Screening for Cervical Cancer in Primary Care A Decision Analysis for the US Preventive Services Task Force, JAMA. 2018;320(7):706-714. doi:10.1001/jama.2017.19872

Metastatik Serviks Kanseri Hastalarında Pelvik Radyasyon Tedavisi ile Sağkalım İlişkisi

20 Eylül 2019

Pelvik kemoradyasyon lokal ileri evre serviks kanseri için bakım standardıdır. Ancak, metastatik serviks kanseri için lokal radyasyon tedavisinin rolü henüz net olarak anlaşılamamıştır. Buna karşın lokal tedavilerin bazı metastatik kanserli hastalarda sağkalım artışı ile ilişkili olabileceğine dair kanıtlar gittikçe artmaktadır.

ABD merkezli yapılan yeni bir çalışmada, tek başına kemoterapi ve kemoradyasyon ile tedavi edilen metastatik servikal kanserli hastalarda genel sağkalım değerlendirildi. Bu sebeple Ulusal Kanser Veri Tabanı, yeni teşhis edilmiş metastatik serviks kanseri olan ve radyasyon terapisi olan ve olmayan kemoterapi alan hastaları belirlemek için kullanıldı. Yalnızca radyasyon terapisi ile tedavi gören veya hiç tedavi görmemiş, cerrahi geçirmiş veya bazal değişkenleri eksik olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kemoradyoterapi terapi grubunda brakiterapi tedavisi olsun ya da olmasın pelvik eksternal ışın radyasyon tedavisi alan hastalar alındı.

Radyoterapi Eklenince Daha Uzun Sağkalım

2004-2014 arasında, metastatik serviks kanseri olan 3169 hasta arasında (ortalama [SD] yaş, 53.6 [12.9] yıl; yaş aralığı, 19-90 yıl), 808 hasta yalnız kemoterapi ve 2361 hasta pelvik kemoradyoterapi aldı. 13,3 aylık takip sonrasında görüldü ki kemoradyoterapi almış olmak, gerek tek değişkenli analizde (tehlike oranı [HR], 0.65 [% 95 CI, 0.60-0.71]; P <.001) gerekse de çok değişkenli analizde (HR, 0.72 [% 95 CI, 0.66-0.79]; P <.001) sadece kemoterapiye göre daha iyi sağ kalım sağlıyordu.

Ortalama sağ kalım süresine bakıldığında analiz, kemoradyoterapi alan hastalar arasında daha iyiydi (14.4 aya karşılık [% 95 CI, 12.8-15.7] 10.6 ay [% 95 CI, 9.7-11.3]; P <.001). Ortanca sağkalım, 45 Gy'ye eşit veya daha yüksek dozda terapötik radyasyon tedavisi alan hastalarda anlamlı derecede uzundu.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre pelvik radyasyon ve kemoterapi tedavisi ile tedavi edilen yeni tanı konulan metastatik serviks kanseri, sadece kemoterapiyle yapılan tedaviye kıyasla daha uzun sağkalım ile ilişkilendirildi. Çalışmanın sonuç kısmında metastatik serviks kanseri için lokal radyasyon tedavisini değerlendiren prospektif çalışmalar yapılması gerektiği önerildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang Y. et al, Association of Definitive Pelvic Radiation Therapy With Survival Among Patients With Newly Diagnosed Metastatic Cervical Cancer, JAMA Oncol. 2018;4(9):1288-1291. doi:10.1001/jamaoncol.2018.2677

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

İPF Hastalarında Kanser Nasıl Seyrediyor?

18 Eylül 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve akciğer kanseri arasında bir ilişkinin var olduğu bilinmesine rağmen, Birleşik Krallık ve Japonya'da yapılan önceki çalışmalar, bu hastalar arasındaki akciğer kanseri prevalansını birbirinden farklı, değişen aralıklarda tahmin etmiştir.

İnterstisyel akciğer hastalığı (İAH) ise, interstisyum denilen alveollerin çevresini ve dokusunu etkileyen birbirinden farklı bir çok akciğer hastalığından oluşan geniş bir hastalık yelpazesi için kullanılan bir terimdir. Sebebi henüz bilinmeyen İLD’lerin bir tanesi de İPF'dir.

Pittsburgh Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışma, İPF’li veya İAH'lı hastalar ile genel popülasyondaki akciğer kanseri insidansını karşılaştırmayı amaçladı. Araştırmacılar çalışmaları için 2000 ve 2015 yılları arasında toplanan Simmons Interstisial Akciğer Hastalığı Merkezi'nden alınan verileri kullandılar.

Ekip, 1108 İPF hastasını ve İPF dışı İLD'li 841 hastayı içeren 1953 hastadan elde edilen verileri analiz etti. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 31 İPF’li ve 16 IPF dışı İLD hastasının akciğer kanserine yakalandığı tespit edildi. Araştırmacılar, iki grup arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığını belirttiler ve İPF hastalarının genel popülasyona kıyasla akciğer kanseri insidansının 3,34 kat daha fazla, İPF dışı İLD’si olan hastalarının insidansının ise 2,3 kat daha yüksek olduğunu buldular.

Bilim insanları ek olarak İPF ve İPF dışı İLD grupları arasındaki ile genel popülasyonda ortaya çıkan akciğer kanserinin özelliklerini araştırdılar ve bu gruplar arasında bir farklılık olup olmadığını anlamaya çalıştılar.

Sigara İçiminden Bağımsız Risk Faktörü

Çalışmada İPF'deki akciğer kanserinin, sporadik akciğer kanserinden fenotipik olarak ayırt edici olduğunu bulundu. Fenotipik olarak ayırt ediciliğin İPF hastalarında belirli kanser özelliklerinin, genel popülasyondaki akciğer kanserinden farklı olduğu anlamına geldiğini belirten araştırmacılar, İPF hastalarında akciğer kanserinin daha çok alt lobları etkilediğini ve sıklıkla skuamöz hücreli karsinom tipinde olduğunu belirttiler.

İlginç bir şekilde, araştırmada İPF olmayan akciğer kanseri hastaları ile karşılaştırıldığında daha az İPF hastasında sigara içeme öyküsü olduğu tespit edildi. Bilim insanlarına göre bu durum İPF'nin akciğer kanseri için bir sigaradan bağımsız risk faktörü olduğu fikrini destekliyor.

Araştırmacılar, İPF hastalarının akciğer kanserindeki mortalite açısından İPF dışı İLD grubuyla karşılaştırıldığında İPF hastaları arasındaki mortalite oranının daha kötü olduğunu buldular.

Sonuçlara göre araştırmacı ekip, akciğer kanserinin genel popülasyona kıyasla İPF hastalarında yaklaşık 3,34 kat daha fazla görülmekte olduğunu ve akciğer kanseri olmaksızın İPF’e kıyasla, skuamöz hücreli karsinom ve alt lobun tutulumuyla daha kötü prognoz ile ilişkili bulduklarını belirttiler.

Bilim insanları son olarak, bu popülasyonda akciğer kanseri taramasının hastalığın seyrini gerçekten etkileyeceğine inanılıyorsa akciğer kanserinin İPF hastalarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yoon JH et al. Characteristics of lung cancer among patients with idiopathic pulmonary fibrosis and interstitial lung disease – analysis of institutional and population data Respiratory Research 2018 19:195

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

Kanser Ağrı Kontrolünde Teknolojik Destek

12 Eylül 2019

Randomize bir çalışma, klinik algoritmalar kullanan bir akıllı telefon uygulamasının, kontrol hastalarına kıyasla metastatik, solid organ kanserli hastalarda ağrı azaltmada %20 oranında ve ağrı ile ilgili hastanede yatışta %69 oranında etkili olduğunu gösterdi. EPAL adı verilen bu akıllı telefon uygulaması, Partners HealthCare Pivot Labs, MGH Kanser Merkezi ve MGH Palyatif Bakım Bölümü arasındaki iş birliğinin bir parçası olarak geliştirildi.

Ağrı, ileri evre malignitesi olan hastaların %70 ila %90'ını etkiler ve yaşam kalitesinin düşmesine ve sağlık hizmetlerinin kullanımının artmasına neden olur. Dahası, mevcut palyatif bakım sağlayıcı eksikliğinin, nüfus yaşlandıkça daha da kötüleşmesi bekleniyor.

ePAL'in işlevleri arasında ağrı izleme, bariyer tanımlama, müdahale, günlük uyarlanmış yapay zeka eğitim koçluğu mesajları, videolu bir eğitim kütüphanesi ve zihin-vücut terapileri sayılabilir. Çalışma için MGH Palyatif Bakım Kliniği'nden 112 hasta, normal bakım alan bir kontrol grubuna veya akıllı telefon uygulamasını alan bir müdahale grubuna randomize edildi. Her grupta 56 hasta vardı.

Girişim grubundaki hastaların yaş ortalaması 54,6 idi; 31'i erkek, 25'i kadındı. Kontrol grubunda ise yaş ortalaması 50,7 idi; 30'u kadın, 26'sı erkekti. Bu kanser hastaları arasında gastrointestinal kanser en yaygındı, bunu meme kanseri ve akciğer kanseri izliyordu. Her gruptaki katılımcıların çoğu iyi eğitim düzeyine sahip, yarısından fazlası bir lisans derecesi veya daha yüksek dereceye sahipti.

Daha İyi Klinik Sonuçlar Elde Edildi

8 haftalık bir süre zarfında, ePAL grubundaki hastalar, akıllı telefonlarıyla ağrıyı yönetme yeteneklerini geliştirmeyi amaçlayan günlük bir koçluk mesajı aldılar. Mesajlar anlaşılması kolay dil ve formatta çerçevelendi.

Haftada üç gün, uygulama hastaları son 24 saat içinde ortalama ağrı skorlarını 0 (ağrı yok) ile 10 (akla gelebilecek en kötü acı) arasında bir ölçekte girmeye teşvik edildi. Bu verileri kullanarak, yapay zeka algoritması acil olmayan ve acil ağrı arasında ayrım yapar ve ağrı kontrolünü iyileştirmek için daha fazla bir şeyin gerekip gerekmediğine karar verir.

Hasta şiddetli, yeni veya artan ağrıya sahip olduğuna veya ağrı kontrolüne yardımcı olmak için klinisyen girdisine ihtiyaç duyulduğuna karar vermişse, yapay zeka uygulama sırasında triyaj hemşiresi tarafından taşınan güvenli bir telefona doğrudan bir uyarı gönderdi. Hasta bir saat içinde telefonla arandı.

Uygulama ayrıca hemşireye sorun hakkında bilgi içeren güvenli bir e-posta mesajı da gönderdi. Bu, geri arama sırasında bilgilerin tekrarlanması gerekliliğini ortadan kaldırdı. Mesai saatlerinden sonra ise, uygulama hastayı çağrıdaki palyatif bakım klinisyenine yönlendirdi.

Çalışmanın başında, her iki tedavi grubundaki hastalar için ortalama ağrı seviyeleri 4.0 idi. Genel bakım alan hastalar için bu, çalışmanın 8 haftalık seyri boyunca değişmedi. EPAL kullanan hastalar, 8 hafta sonunda, 4.0'dan 2.99'a inecek şekilde ağrı şiddetinde %20 düşüş bildirdiler.

EPAL kullanıcıları arasında, sadece dört tane ağrıya bağlı yatan hasta oldu. Kontrol grubu içerisinde 20 tane hastane yatışı vardı. EPAL kullanıcılarında herhangi bir nedenle hastanede yatışta kontrol hastalarına göre %40 azalma oldu (15'e karşı 25 yatış; P = 0.048).

Bununla birlikte, ePAL kullananlar için anksiyete puanları artarken olağan bakım alanlarda düştü (6.67 ila 7.68 ve 5.9 ila 5.03; P = 0.015). Araştırmacılar ayrıca, basitçe acının sorulmasının bazı insanlarda endişe yaratabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar sonuç olarak, bu tarz teknolojilerin hayatımıza daha fazla girmesi ile daha iyi hasta bakımının mümkün olabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Palliative Care in Oncology Symposium (PCOS) 2018. Abstract 76, presented November 16, 2018.

EML4-ALK Varyantının ALK+ KHDAK’da Alektinib Tedavisine Etkisi

11 Eylül 2019

ALEX çalışmasında alektinib, krizotinib’e kıyasla PFS değerinde anlamlı üstünlük göstermiştir (tabakalı HR 0.47,% 95 CI 0.34-0.65, p <0.001)

Medyan PFS, alektinib ile 34.8 aya karşı krizotinib ile 10.9 ay (tabakalı HR 0.43,% 95 CI 0.32-0.58)'dır. ALEX çalışmasından EML4-ALK değişken alt grubuna ilişkin veriler bildirilmiştir.

Alt grup analizine Evre IIIB / IV ALK pozitif KHDAK olan ve önceden sistemik tedavi almamış hastalar kaydedildi ve asemptomatik CNS metastazları olan hastalar buna dahildi. ALK yeniden düzenlemesi, bazal örnekler kullanılarak yeni nesil sekanslama (NGS)  FoundationOneVR (doku) ve Foundation ACT (plazma) ile değerlendirildi. RECIST v1.1 kriterlerine göre PFS, objektif yanıt oranı (ORR) ve yanıt süresi (DoR) EML4-ALK varyantı için değerlendirildi.

Alektinib ile EML4-ALK varyantından bağımsız etkinlik

EML4-ALK 1, 2 ve 3a/b, varyantların % 90'ını oluşturuyordu (varyant 2 en az yaygındı). Birincil veri seti analizinde, alektinib ve krizotinib ile tedavi edilen EML4-ALK varyant grupları arasında PFS ve ORR açısından anlamlı bir farklılık yoktu ve medyan yanıt süreleri  dikkate alındığında Alektinib ile tedavi edilen grupta varyantlar arasında sonuçlar benzerken, krizotinib için bu geçerli değildi. Bu sonuçlar, alektinib’in ALK pozitif KHDAK hastalarında EML4-ALK varyantından bağımsız olarak krizotinib’e göre daha üstün olduğunu göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Impact of the EML4-ALK variant on the efficacy of alectinib (ALC) in untreated ALK1 advanced NSCLC (aNSCLC) in the global phase III ALEX study R. Dziadziuszko, T.S. Mok, D.R. Camidge, A.T. Shaw, J. Noe, M. Nowicka, T. Liu,E. Mitry, S. Peter, Oncology and Radiotherapy, Medical University of Gdansk, Gdansk, Poland, Clinical Oncology, The Chinese University of Hong Kong, Hong Kong, China, Medical Oncology, University of Colorado, Aurora, CO, USA, MGH Cancer Center, Massachusetts General Hospital, Boston, MA, USA, Oncology Biomarker Development, F. Hoffmann-La Roche Ltd, Basel, Switzerland, Product Development Oncology, F. Hoffmann-La Roche Ltd., Basel, Switzerland, Multidisciplinary Oncology Center, Centre Hospitalier Universitaire Vaudois - CHUV, Lausanne, Switzerland

Mide Kanseri Lenfadenektomi’de Floresan Görüntüleme

10 Eylül 2019

Koreli bir araştırma ekibine göre indosiyanin yeşili (ICG) ile floresan görüntüleme gastrik kanser nedeniyle ameliyat edilen hastalarda lenfadenektomiyi etkin bir şekilde yönlendirebilir. Seul Yonsei Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çalışan araştırmacılar, robotik gastrektomiden bir gün önce, endoskopik peritumoral ICG'yi submukozal tabakaya enjekte ettikleri 40 hasta üzerinde çalıştılar. Yakın kızılötesi (NIR) görüntülemenin kullanılması, tüm hastalar için tam lenfadenektomi gerçekleştirmelerine ve intraoperatif olarak lenfadenektominin bütünlüğünü değerlendirmelerine izin verdi.

Sonuçlar, daha önce ICG kullanmadan aynı prosedürü uygulamış olan 40 karşılaştırılabilir tarihi kontrolün sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Genel olarak, kontrol grubunda 35,2'ye kıyasla, ICG grubunda hasta başına alınan ortalama toplam 48,9 lenf nodu vardı ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlıydı.

Nodal istasyon 2, 6, 7, 8 ve 9'da daha fazla sayıda lenf nodu alındı. Ek olarak, beş NIR grubu hastasında lenf nodu metastazı vardı ve hepsi floresandı. Bu nedenle, araştırmacılar floresan lenfografinin tam ve kapsamlı bir lenfadenektomi için gerekli tüm lenf nodlarını tanımlamak için intraoperatif olarak faydalı olabileceğini öne sürdüler.

Morbiditeyi Azaltmak Mümkün Olabilir

Rezektabl gastrik kanserli hastalar için gastrektomi sırasındaki lenfadenektominin kapsamı, cerrahi literatürde tartışılmaya devam ediyor. Gerçek bir terapötik fayda sağlar mı yoksa sadece daha kesin bir evreleme imkanı mı elde edilmiş olur konusu tartışılıyor. Açık olan şey ise, genişletilmiş lenfadenektominin daha fazla teknik beceri gerektirdiği ve artan morbidite ile ilişkili olabileceğidir.

Araştırmacılar bu çalışmada cerrahi morbiditeyi en aza indirirken geleneksel genişletilmiş lenf nodu diseksiyonu ile karşılaştırılabilir bir lenfadenektomi elde etmek için yeni görüntüleme tekniklerini daha efektif kullanmayı amaçladılar. Elde ettikleri sonuçlara göre de floresan görüntüleme sayesinde lenfadenektomi daha efektif bir şekilde yönlendirilebilir. Bu sayede hastalardaki cerrahiye ikincil morbidite minimuma indirgenebilir. Yöntemin rutin kullanıma girmesi için değerlendirilmesi önerildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fluorescent Imaging Aids Lymphadenectomy in Gastric Cancer - Medscape - Nov 21, 2018.

Cilt Kanseri Bağışıklık Sistemini Nasıl Engeller?

09 Eylül 2019

Bağışıklık sistemi tarafından saldırıyı önlemek için cilt kanseri hücreleri tarafından kullanılan yeni bir sinyal yolu keşfedildi. Hayvan modeli ve insan doku örneklerinin analizi sonucunda ICER adlı bir proteinin önemli rol oynadığı, ICER mevcut olmadığında tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gösterildi.

Evrim boyunca, bağışıklık sistemi vücudu dışarıdan istila eden patojenleri tespit etmek ve büyük hasara yol açmadan önce onları yok etmek için etkili mekanizmalar geliştirmiştir. Bununla birlikte, vücut aynı zamanda içerideki tehlikelere de maruz kalır. Bu tür tehditler, nihayetinde bir tümörün gelişebileceği genetik mutasyonlar halini alabilir. Fakat bu anormal hücreler, bağışıklık sistemi tarafından algılanmayı nasıl engeller? Hangi bağışıklık kaçırma mekanizmalarını kullanır? Kanser tedavisinde yeni immünoterapi yaklaşımları geliştirebilmek için önce bu mekanizmaları tanımlamak gerekir.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Olabilir

Diğer özelliklerinin yanı sıra, kanser hücreleri çok hızlı büyüme ile karakterize edilir. Tümör hücreleri, bunun için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Melanomlarda metabolik ciro oranının özellikle yüksek olduğunu gösteren Alman araştırmacılar, bu durumun tümör ortamının anormal bir şekilde asitleşmesine neden olduğunu gördüler. Bu asidik mikro molekül nedeniyle, tümöre göç eden makrofajlar adı verilen bazı bağışıklık hücreleri, spesifik bir anti-enflamatuar makrofaj alt tipi olan M2 makrofajlara dönüşür.

M2 makrofajları genellikle yara iyileşme süreçlerinde ve hasarlı dokunun yenilenmesinde rol oynar. Bu özellikler tümörün büyümesine de yarar. Mekanizmanın daha ayrıntılı bir analiziyle araştırmacılar, uyarılabilir cAMP erken baskılayıcı (ICER) olarak bilinen bir proteinin, M2 alt tipine makrofaj dönüşümü sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. ICER'i ortadan kaldırırlarsa veya karşılık gelen sinyal yolunu keserlerse kanserin büyümesinin yavaşladığını kanıtlayabildiler. Örnek olarak insan dokusunu kullanan benzer deneylerde de benzer sonuçlar elde ettiler.

Araştırma ekibi kanser immünoterapisi için olası güçlü bir hedef bulduklarına inanıyor ve daha ileri çalışmalarla bulgularını desteklemeyi umuyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Toszka B. et al. Tumor immunoevasion via acidosis-dependent induction of regulatory tumor-associated macrophages. Nature Immunology, 2018; 19 (12): 1319 DOI: 10.1038/s41590-018-0226-8

Fekal Gizli Kan Testi Gerçekten Etkili Mi?

02 Eylül 2019

Fekal gizli kan testi günümüzde kolorektal kanser (KRK) taramasında rutin olarak önerilen testlerden biridir. Yeni tamamlanan bir çalışmada bu testin ne kadar etkili olduğu değerlendirildi.

Finlandiya fekal gizli kan tarama programı (2004-2011), 60 ila 69 yaşları arasındaki 320.000'den fazla erkek ve kadında yürütüldü. Katılımcılar rastgele tarama ve kontrol kollarına atandılar. 2015 yılında yayınlanan bu çalışmadan elde edilen sonuçlarda, önceki birkaç randomize tarama çalışmasında elde edilen bulguların aksine, iki kol arasındaki KRK mortalitesi açısından bir fark bulunmadı. Yeni tamamlanan çalışmada ise araştırma ekibi mortalitenin ötesindeki farklılıkları inceledi.

Yapılan analize göre fekal gizli kan testinin erkeklerde birkaç farklı sonucu iyileştirmede etkili olduğu, ancak kadınlarda etkili olmadığı görüldü. Sol taraf tümörleri olan erkeklerde bu test özellikle faydalıydı. Bu alt grupta, fekal gizli kan taraması daha iyi genel sağkalım, daha düşük radikal olmayan rezeksiyon oranları ve postoperatif kemoterapiye azaltılmış bir ihtiyaç görüldü. Bununla birlikte, bu yararlar kadınlarda veya sağ taraflı tümörleri olan erkeklerde görülmedi.

Bulguların Ayrıntıları

Çalışmadaki 321.311 kişiden, tarama kolunda 743, kontrol kolunda 617 KRK vakası tespit edildi. Tarama grubundaki hastaların, tüm tümörün başarılı bir şekilde çıkarılmasını deneyimleme olasılığı daha yüksek, kemoterapi gerektirme olasılığı daha düşük ve acil ameliyat geçirme olasılığı daha düşüktü.

Kontrol grubunda, tarama grubundaki hastalara göre %50 daha fazla acil ameliyat, %40 daha fazla tümör eksizyonu ve %20 daha fazla kemoterapi tedavisi uygulandı. KRK, kadınlarda erkeklere göre daha azdı: %0.34'e karşılık %0.50 (risk oranı [RR], 0.82). Kadınların sağ yerleşimli tümörlere sahip olma olasılığı erkeklere göre daha yüksekti (%32.0'a karşılık %21.3 (RR, 1.51).

Kontrol kolunda sağkalım, KRK'li erkeklerde tarama kolunda olduğundan daha kötüydü (HR, 1.31), ancak kadınlarda farklı değildi (HR, 1.07). Ancak sağkalım yararı sağ taraf tümörleri olan erkeklerde görülmedi (HR, 1.19). Sağkalım oranları kadınlarda tümörün lokasyonundan etkilenmedi. Erkekler arasında, 5 yıllık genel sağkalım oranları, tarama kolunda %68.8, kontrol kolunda %61.5 idi. Kadınlar arasında, oranlar sırasıyla %70.7 ve %71.5 idi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Koskenvuo L, et al. Sex differences in faecal occult blood test screening for colorectal cancer. Br J Surg. Published online November 21, 2018.

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

KRK Tedavisinde Bekle ve Gör Yöntemi İşe Yarıyor Mu?

23 Ağustos 2019

Bekle ve gör yönetimi, neoadjuvan kemoradyoterapiden sonra klinik tam cevap veren rektal kanserli hastalara büyük pelvik cerrahiden kaçınmak için bir fırsat sağlayabilmesi nedeniyle kullanılmaktadır. Ancak, cerrahi rezeksiyon ile tedavi edilen hastalarla karşılaştırıldığında, lokal büyümeye ilişkin belirsizlikler nedeniyle henüz standart bir yöntem olarak kabul görmemektedir.

İngiltere’den bir araştırma ekibi kemoterapiye klinik tam yanıttan sonra lokal büyümeyi etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla bir meta analiz yapmak için 11 farklı çalışmadan elde edilen verileri kullandı. Çalışmaya ortanca takip süresi 38 ay olan 602 hasta (12,4 ay ile 60 ay arası) alındı. İki yıllık toplam lokal büyüme insidansı %21 idi ve çalışmalar arasında yüksek düzeyde bir heterojenite vardı.

Evre Arttıkça Risk Artıyor

Lokal büyüme riskinin artmasıyla ilişkili tek faktör klinik T (cT) evresinin artmasıydı. 2008'den sonra tedavi edilen hastalar arasında, iki yıllık kümülatif lokal yeniden büyüme insidansı evre cT1 ve cT2 tümörlerinde %19'dan cT3 için %31'e ve cT4 için %37'ye kadar yükselmiştir.

Kurtarma operasyonu geçiren 137 hasta arasında 131'i R0 statüsüne ulaştı. Lokal büyüme sonrası üç yıllık sağkalım, kurtarma operasyonu geçirenlerde %80, kurtarma tedavisi almayanlarda ise %55 idi. Genel olarak, beş yıllık sağkalım %87 ve beş yıllık büyüme göstermeyen hastalıksız sağkalım %81 idi. Üç yıllık uzak metastaz insidansı %9 idi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre artan tümör evresi, bekle ve gör yöntemiyle tedavi edilen kemoradyoterapiyi takiben klinik tam yanıtı olan hastalarda rektal kanser lokal büyümesi için daha yüksek bir risk oluşturur. Bu çalışmanın klinik önemi ile ilgili olarak, bekle ve gör için uygun olmayan bir hasta alt grubu tespit edilemedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Chadi SA, et al. Factors affecting local regrowth after watch and wait for patients with a clinical complete response following chemoradiotherapy in rectal cancer (InterCoRe consortium): an individual participant data meta-analysis. Lancet Gastroenterol Hepatol. 2018 Dec;3(12):825-836.

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

İleri Kolorektal Kanserli Hastalarda NGS Tabanlı Onkojenik Mutasyon Analizi

19 Ağustos 2019

Kansere yol açan genetik değişikliklerin karakterizasyonunun bu hastaların hedefe yönelik tedavisinin sonuçlarını tahmin etmede önemli olduğu günümüzde bilinmektedir. Öte yandan bu alanda hala daha fazla kanıt oluşturulmasına ihtiyaç vardır.  

Bir grup araştırmacı, kişiselleştirilmiş bir anti-EGFR tedavisi sağlamak için 526 kolorektal kanserli (CRC) hastanın mutasyon profilini yeni nesil sekanslama (NGS) ile değerlendirmeyi amaçladılar. Yapılan çalışmada, NGS platformunu kullanarak 22 kanserle ilişkili genin 507 sıcak nokta (hot spot) mutasyonu sistematik olarak saptandı ve onkojenik mutasyonların klinikopatolojik özellikleri ve anti-EGFR yanıtı ile korelasyonu araştırıldı. Çin Tıp Bilimleri Akademisinde (CAMS), Anti-EGFR tedavisi alan hastalar için, Solid Tümörlerde Yanıt Değerlendirme Kriterleri'ne göre bilgisayarlı tomografi taraması ile klinik yanıt değerlendirilmesi yapıldı (RECIST, sürüm 1.1).

Çalışmadaki panel KRAS, NRAS, BRAF, PIK3CA, EGFR, AKT1, ERBB2, PTEN, STK11, MAP2K1, ALK, DDR2, CTNNB1, MET, TP53, SMAD4, FBXW7, FGFR3, NOTCH1, ERBB4, FGFR1 ve FGFR2 dahil 22 kansere bağlı gende 507 sıcak nokta mutasyonunu saptamak üzere kullanıldı. Toplanan 526 KRK hastasından 316'sı erkek, 210'u kadındı ve ortalama yaş 57 idi. Uzak metastazı olan 238 hastada (%45,2) karaciğer metastazı, 113 hastada (%21,5) akciğer metastazı ve 98 hastada (%19,2) diğer metastazlar (periton, kemik, uterus, yumurtalık, adrenal bez vb.) %18,6) tespit edildi. En sık görülen mutasyonlar sırasıyla; TP53 (%56,7), KRAS (%48,1), PIK3CA (%9,3), FBXW7 (%5,5), SMAD4 (%4,4), NRAS (%4,4), BRAF (%3,6), AKT1 (%1,7), CTNNB1 (%1,0), PTEN (%0,8), EGFR (%0,6), ERBB4 (%0,2), FGFR1 (%0,2) mutasyonları olarak bulundu. Ancak, bu hasta grubunda dokuz gen ile ilişkili (MAP2K1, NOTCH1, STK11, FGFR2, FGFR3, DDR2, MET, ALK ve ERBB2) herhangi bir somatik mutasyon bulunamadı. 526 (%56,7) tümörün 298’inin KRAS, NRAS, BRAF veya PIK3CA'da mutasyonlarını barındırdığı tespit edildi. KRAS, NRAS, BRAF ve PIK3CA'da eşlik eden mutasyonlar, 298 tümörün 49'unda (%16,4)  tespit edildi. İki farklı KRAS mutasyonuna sahip 3 tümör, KRAS mutasyonuna ve BRAF mutasyonuna sahip 3 tümör, KRAS mutasyonuna ve bir PIK3CA mutasyonuna sahip 35 tümör, bir NRAS mutasyonuna ve bir PIK3CA mutasyonuna sahip 3 tümör, BRAF'e ve PIK3CA mutasyonuna sahip 4 tümör, bir KRAS mutasyonu ve iki PIK3CA mutasyonu olan 1 tümör vardı.

Eşlik eden mutasyonlara sahip tümörlerde PIK3CA mutant alel frekansları ile KRAS, NRAS veya BRAF mutant alel frekansları arasında orta düzeyde bir ilişki vardı (r = 0.55, P <0.01) . KRAS ve PIK3CA mutasyonları, KRAS kodon 12 mutasyonlu 159 (%29) tümörün 29'unda gözlendi. KRAS mutasyonlarının sıklığı özellikle ileri yaştaki sağ tarafta kolon veya rektum kanseri bulunan ve akciğer metastazı olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. PIK3CA mutasyonlarının sağ taraflı kolon kanseri olan hastalarda ortaya çıkması ise daha olasıydı. 179 RAS doğal tip mKRK hastasının 56'sı (%31,3) hastaya anti-EGFR antikoru setuksimab kemoterapiyle  birlikte verildi. Klinik cevap 54 mKRK hastasında değerlendirildi. PR 24 (%44,4) hastada gözlendi ve 17/24 (%70,8) hastada en az 6 ay boyunca yanıt alındı. 22 hastanın hepsinde vahşi tip olarak tanımlanan 22 gen tespit edilirken, 1-2 gende mutasyon tespit edilen 32 hasta vardı.

NGS ile Hedefe Yönelik Tedavinin Başarısı Ön Görülebiliyor

Sonuçlar, tespit edilen tüm vahşi tip 22 gen mutasyonuna sahip hastaların  PFS’lerinin 9,9 (%95 CI 5.8–12.8) ay olduğunu gösterdi. Bu süre herhangi bir mutasyonu olan hastalardaki 5,8 aylık(%95 CI 4.4-7.4) süreden belirgin derecede daha uzundu. Çalışmada BRAF mutasyon olan hasta oranı %3.6 idi. Bu oran, batılı popülasyonlarda bildirilen oranlara göre daha düşüktü. Böylelikle Çin KRK hastalarında BRAF mutasyonunun daha az yaygın olduğu araştırmacılar tarafından ortaya koyulmuş oldu.

BRAF mutasyonundaki ırksal farklılıklar aynı zamanda evre III KRK hastalarında Yoon tarafından da kanıtlanmıştır. Önceki gözlemler PIK3CA mutasyonlarının KRAS mutasyonları ile belirgin bir şekilde ilişkili olduğunu göstermiştir. Araştırmarcılar, PIK3CA kanserin ilerlemesini arttırmak için BRAF veya KRAS mutasyonlarının ile birlikte çalışıyor olabileceğini düşünüyorlar.

Çalışmada ayrıca, PIK3CA mutasyonlarının mutasyona uğramış allel frekanslarının, KRAS, NRAS ve BRAF mutasyonlarının mutant alel frekansları ile anlamlı şekilde korele olduğu ortaya kondu. Bu da eşlik eden PIK3CA ve RAS / BRAF mutasyonlarının genellikle aynı tümör popülasyonunda meydana geldiğini ortaya çıkardı. Akciğer kanserinde yapılan önceki bir çalışma ile uyumlu olarak , BRAF kinaz bozukluğu mutasyonlarının genellikle KRAS mutasyonları ile birlikte olduğu, ancak PIK3CA mutasyonlarının olmadığı da tespit edildi.

Araştırmacı ekibe göre çalışmalarındaki  başlıca kısıtlamalardan birisi, anti-EGFR tedavisi alan sadece 56 hastayla sınırlı olması olduğunu belirttiler ve sonuçlarının doğrulanması için daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Sonuç olarak bu çalışmada NGS tarafından tespit edilen kanserle ilişkili 22 vahşi tip genin hepsinde setuksimab tedavisinin daha iyi bir sonuc verdiğiyle ilişkili sonuçlar elde edildi. Bilim insanları, mutasyon paternlerinin NGS ile belirlenmesinin, KRK'nin moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına ve hedefli tedavi tahmininin iyileştirilmesine yardımcı olabileceğini ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NGS-based oncogenic mutations analysis in advanced colorectal cancer patients improves targeted therapy prediction  Weihua Lia, Tian Qiua, Lei Guoa, Jianming Yinga,⁎, Aiping Zhoub,⁎⁎ a Departments of Pathology, Beijing, 100021, China b Medical Oncology, Beijing, 100021, China

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image