Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Ev Hemodiyalizi İle Karşılaştırıldığında Böbrek Transplantasyonu Yaşam Süresini Arttırıyor

16 Aralık 2015

Beş yıl boyunca takip edilen böbrek yetmezliği hastaları arasında, ev hemodiyalizi uygulanan hastaların böbrek transplantasyonu uygulanan hastalara göre 4 kat daha fazla olasılıkla öldüğü görüldü. Yapılan takip boyunca ileri yaşa sahip böbrek yetmezliği hastalarında ise ev hemodiyalizi uygulananların böbrek transplantasyon hastalarına göre neredeyse 5 kat fazla ölüm riskine sahip oldukları belirtildi.

Araştırmacılar, daha önce yapılan çalışmalarda böbrek yetmezliği hastalarında uzun dönem diyaliz uygulananların böbrek nakli yapılan hastalarla karşılaştırıldığında, daha erken öldükleri gösterildiğini, bununla birlikte bu çalışmaların hiçbirinde ABD vatandaşlarında alternatif bir diyaliz formu olan ev hemodiyalizi uygulanan hastalarda ki ölüm oranlarının gösterilmediğini söylediler.

Dr. Miklos Zsolt Molnar ve arkadaşları ABD’de 2007 ve 2011 yılları arasında, böbrek nakli yapılmış 2000 transplantasyon hastası ile ev hemodiyalizi uygulanmaya başlamış 2000 böbrek yetmezliği hastasının bilgilerini karşılaştırdılar.

Beş yıldan fazla süren takip boyunca, ev hemodiyalizi uygulanan hastaların transplantasyon hastalarına göre 4 kat daha fazla oranda öldüklerini gördüler. Araştırmacılar, dikkat çekici bir şekilde ırk ile etkileşimli olarak tedavi yöntemi ve mortalite arasında ilişki olduğunu gördüklerini belirttiler. Afro-Amerikanlarda mortalite riski birinci yıldan sonra artıyordu ve iki grup arasındaki sağkalım çizgileri de yine bu zaman noktasında itibaren ayrılıyordu. Beyazlarda ise iki grup arasında sağkalım çizgileri izlemin başından itibaren ayrıydı. Araştırmacılar, böbrek transplantasyon hastaları ile ev hemodiyalizi uygulanan hastalarda erken ölüm riski arasındaki farkın altındaki ırksal nedenlerini anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini söylediler.

Yaptıkları diğer bir çalışmada, Dr. Molner ve arkadaşları 65 yaşın üzerinde 480 ev hemodiyalizi uygulanan hasta ile 480 böbrek nakli yapılmış transplantasyon hastasını ölüm oranları bakımından karşılaştırdılar. Bu çalışmanın sonucunda ise, izlem boyunca, ev hemodiyalizi uygulanan hastalarda böbrek transplantasyonu yapılanlara göre neredeyse 5 kat daha yüksek ölüm oranları olduğunu gözlemlediler. Sonuçlar, farklı tipte böbrek donörleri ve çeşitli alıcı özelliklerine göre ayrılmış alt gruplarda tutarlıydı.

Araştırmacılar, ileri yaş grubu son dönem böbrek yetmezliğine sahip hasta grubunda, böbrek transplantasyonu uygulananlarda ev hemodiyalizi uygulanan hastalara göre,  aynı zamanda artmış yaşam kalitesi ve azalmış hospitalizasyon oranları olduğuna dair daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşündüklerini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

  www.sciencedaily.com/releases/2015/11/151106132920.htm

Biliyer Atrezili Bebeklerde En Etkili Yaklaşım Hangisi?

30 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, biliyer atrezili bebeklerde primer karaciğer transplantasyonun, biliyer-enterik drenaja (BED) göre daha uzun süreli sağkalım ile ilişkili olduğunu buldular.

Geçmişte, nakil yapılan bebeklerdeki yüksek ölüm oranı, bu tedavi yaklaşımının, BED tedavisi başarısız olan hastalar için ayrılan bir kurtarma prosedürüne ek olarak konumlanmasına neden olmuştu. Ancak, nakil yapılan bebeklerin post-op bakımındaki gelişmeler sayesinde bir grup bebekte doğrudan nakil yaklaşımının uygulanmasına imkan sağladı.

Güncel imkanlar ışığında bu iki yaklaşımı tekrar karşılaştırmayı amaçlayan araştırmacılar, 1990 ila 2015 yıllarını kapsayan Kaliforniya eyalet sağlık verilerinde,

  • 65 gün medyan yaşlı BED yapılan 313 hasta ve
  • 313 primer transplantasyon yapılan 313 hastaya ait bilgileri incelediler.

Birincil nakil grubu, BED grubuna göre daha yüksek üç aylık bir mortalite oranına sahipti. Öte yandan altı ay ve sonrasında, yine BED grubuna kıyasla ölüm oranları anlamlı derecede düşüktü (HR: 0,19). Bu duruma ek olarak, daha sonra nakil yapılan 147 BED hastasında (%46.9), birincil nakil grubundan önemli ölçüde daha yüksek bir ölüm oranı vardı (HR, 0.43).

Daha Uzun Sağkalım

Çalışma süresi boyunca karaciğer dağılımındaki önemli değişikliklerden dolayı, araştırmacılar 2002'den itibaren alıcılardaki sağkalımı karşılaştırdılar. Bu durum kurtarma karaciğer nakli yapılan hastaları kapsasa bile, birincil transplantasyon hastalarındaki üstünlük görülmeye devam etmiştir. Beklendiği gibi, araştırmacılar, daha önceki ve sonraki dönemler arasında BED tedavisi alan hastaların hayatta kalmasında önemli bir gelişme kaydedilmediğini belirttiler.

Bilim insanları biliyer atrezili bebeklerde şu anki pediatrik karaciğer transplantasyonunun mükemmel sonuçları ile, karaciğer yetmezliği gerektiren, yüksek oranda eşlik eden başarısızlık oranıyla birlikte hepatik portoenterostomi yoluyla biliyer drenajın, hala herkes için ilk tercih edilen tedavi seçeneği olup olmadığının tekrar tartışılması gerektiğini belirttiler.

Araştırmacılar her ne kadar bulgularının transplantasyonun BED’ten daha yüksek sağkalımlı bir tedavi olduğunu gösterse de bu yöntemin her bebek için uygun olmadığının altını çizdiler. Bu yüzden hangi hastaların biliyer drenaj prosedüründen en fazla faydalanabileceğini ve hangilerinin doğrudan birincil karaciğer nakline kadar ilerlemesini belirlemek için ileriye dönük çok merkezli çalışmaların yapılması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Elyse LeeVan et al. Biliary-Enteric Drainage vs Primary Liver Transplant as Initial Treatment for Children With Biliary Atresia JAMA Surg. Published online September 12, 2018

Yüksek Riskli Donörlerden Gelen Kalpler, Bekleme Listesinden Daha İyi Bir Seçenek Olabilir

21 Ekim 2019

Hastalık aktarma riski yüksek olan donör kalpleri, donör havuzunun giderek artan bir kısmını temsil etmektedir. Şu anda, yaklaşık 5 donör kalbin 1'i (%19,5) özellikle HIV, hepatit B veya hepatit C virüsünün enfeksiyon riski yüksek donörlerden gelmektedir. Mortalite riski farklı zaman noktalarında farklı olan bir analizde ortalama sağ kalım, yüksek riskli kalbi kabul eden grup için 4,31 yıl iken etmeyen grup için bu oran 3,84’tür.

Yapılan yeni bir çalışmada, hastalığın bulaşma riskinin artması nedeniyle donör kalbini reddetmenin kötü bir hamle olabileceği gösterildi. Yeni yayınlanan retrospektif çalışmada, 1 yıllık sağ kalım HIV veya hepatit B veya C virüsü ile enfeksiyon riski yüksek olan bir kişiden donör kalbi kabul eden hastalarda %92,1 iken; transplantasyonu reddeden kişilerde bu oran %81,3’tü ve çalışmada bu yararın tekliften sonraki 5 yıl boyunca da devam ettiği görüldü.

Araştırmacılar çalışma bulgularına dayanarak riskli bir kalp teklif edildiğinde, bunu reddederek bekleme listesinde kalmanın daha riskli bir seçenek olduğunu ileri sürdüler. Yüksek riskli bir kalbin, riskli olmayan bir donör kalbiyle eşzamanlı olarak sunulması nadir olduğu için, seçim genellikle yüksek riski olan allogrefti kabul etmek veya başka bir teklif yapılmadan önce belirsiz bir süre için bekleme listesinde kalmak yönündeydi.

Bakış Açısı Değişmeli

Araştırmacılar, 2007 ile 2017 arasında artmış riskli bir donör kalp allogrefti için teklif almış, izole edilmiş yetişkin kalp nakli adaylarına bakarak, Birleşik Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) kayıtlarından elde edilen verileri analiz ettiler. 10.851 aday için sunulan 2602 artmış riskli allogreft hakkındaki verileri değerlendirdiler. Tüm adaylar bir allogreft teklifi almıştı. Yüksek riskli kalbi reddedenlerin %58'i yüksek riskli olmayan bir donör kalbi almaya devam etti, %2,4'üne daha sonra yüksek riskli donör nakli yapıldı, %7,9'u ölüm veya hastalık ilerlemesi nedeniyle bekleme listesinden alındı ve %21,1’i tekliften 1 yıl sonra hala bir kalp bekliyordu.

Araştırmacılar, bu popülasyonda hala geri kazanılabilecek çok sayıda organ olduğunu ve bir nakil topluluğu olarak bakış açısının düşük riskli bağışçılardan artmış risk yönetimi için değiştirmeye başlamanın önemli olduğunu belirttiler. Bu donörlerin kurtarılamazlığını tetikleyen şeyin belirsizlik olduğunu, çünkü gerçek serokonversiyon riskinin düşük olduğunu vurguladılar. Bilim insanları HIV için %0,1'den daha az bulaşma riski olduğunun ve günümüzde bunu tedavi etmek için çok iyi ilaçlar olduğunun da altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michael S. Mulvihill, Morgan L. Cox, Muath Bishawi, Asishana A. Osho, Babatunde A. Yerokun, Cameron R. Wolfe, Adam D. DeVore, Chetan B. Patel, Matthew G. Hartwig, Carmelo A. Milano and Jacob N. Schroder. Decline of Increased Risk Donor Offers on Waitlist Survival in Heart Transplantation, J Am Coll Cardiol. Volume 72, Issue 19, November 2018.

Akut Alkolik Hepatitte Erken Karaciğer Transplantasyonu

07 Ekim 2019

Şiddetli akut alkolik hepatit (SAH), yüksek kısa süreli mortalite ile ilişkilidir ve ne yazık ki bu hastalarda medikal tedavi önemli bir sağ kalım avantajı sunamamaktadır. Avrupa'daki bir pilot çalışmada araştırmacılar ciddi komorbiditeler yokluğunda uygun psikososyal desteğe sahip olan SAH'lı dikkatle seçilmiş hastalarda karaciğer transplantasyonunun, tekrar içkiye başlama riski düşük olan hastalar için açık bir sağ kalım yararı sağladığını göstermiştir. Bu cesaret verici sonuçlara rağmen, ABD'de 6 aylık “içkisizlik” öyküsü olmayan SAH hastaları için karaciğer nakli tartışmalıdır.

Birleşik Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) kayıtları kullanılarak, SAH ve alkolik sirozlu karaciğer nakli alıcıları arasında nakil sonrası sonuçları gösterilmiştir. ABD'de artan alkolik karaciğer hastalığı yüküyle birlikte, kuruma özgü ve konsorsiyum temelli protokollerin ön sonuçları, SAH'li hastalarda erken (6 aydan daha kısa süre içkisizlik) karaciğer nakli cerrahisi ile 1 yıllık nakil sonrası sağ kalım önermiştir. SAH ile karşılaştırıldığında, ilaca bağlı karaciğer hasarı nedeniyle akut karaciğer yetmezliği olan hastalar sunum başlangıcında benzer bir keskinliğe sahiptir ve karaciğer nakli ameliyatı için listelenmeden önce benzer psiko-sosyal kaygılarla da karşılaşabilirler. Bununla birlikte, ABD'deki mevcut sağlık politikaları, ilaca bağlı karaciğer hasarı nedeniyle akut karaciğer yetmezliği için olduğu gibi SAH'lı  hastalara öncelik vermemektedir.

ABD'de karaciğer nakli yapılan SAH ile listelenen hastalar ve ilaca bağlı karaciğer hasarına bağlı olarak akut karaciğer yetmezliği olan hastalar arasında geçici eğilimler ve ilgili karaciğer nakli sonuçlarını inceleyen bir çalışma yapıldı. Araştırmacılar, UNOS veri tabanını kullanarak, ABD'de 2011'den 2016'ya kadar, SAH ya da ilaca bağlı karaciğer hasarı ile ilişkili akut karaciğer yetmezliği ile ilgili primer bir tanı ile karaciğer nakli için listelenen tüm hastaları analiz ettiler. İlaca bağlı karaciğer hasarı için listelenen hastalar ayrıca asetaminofen (APAP) ve APAP olmayan kohortlara da kategorize edildi. Akut viral hepatit veya bilinmeyen etiyoloji için listelenen hastalar dahil, akut karaciğer yetmezliği olan diğer tüm hastalar hariç tutuldu.

Bekleme Süresi Mortaliteyi Artırıyor

2011'den 2016'ya kadar, SAH tanısı konan karaciğer nakli bekleme listesine 186 hasta kaydedildi. Bu SAH bekleme listesi kayıt sahiplerinden %67,7'si karaciğer nakli ameliyatı geçirmişti. Buna karşılık, karaciğer nakli bekleme listesinde yeni kayıtlı hastaların APAP'li %36,3'ü ve APAP’siz %58,2'si karaciğer ameliyatı geçirmişti. SAH'li hastalarda karaciğer nakli için ortalama süre 10 gündü. Karaciğer nakil merkezlerinin sayısı, 2011 yılında 10 merkezden, 2016 yılında 27 merkeze yükselmişti. Sonuç olarak, SAH ile ilgili yıllık karaciğer nakli ile kaydedilen hastaların sayısı, 2011'de 14’den 2016 yılında 58'e yükselmişti. APAP'li hastalar ağırlıklı olarak kadındı ve karaciğer nakli bekleme listesine kayıt sırasında daha ciddi karaciğer hastalığı geçirmişti. Karaciğer nakli bekleme listesi kaydı sırasında, SAH'lı hastalarda MELD skoru> 26 olan hastaların yaklaşık dörtte üçünün ortalama MELD skoru 32’ydi. SAH'lı hastalarda APAP’li ve APAP’siz hastalara kıyasla kayıt sırasında şiddetli hepatik ensefalopati prevalansı daha yüksekti. APAP hastalarının SAH'ye göre 7 günlük, 15 günlük ve 30 günlük karaciğer nakli bekleme listesi mortalitesinin daha yüksek olduğu not edildi. Transplantasyon sonrası bir ve üç yıllık sağ kalım oranları üç grup arasında karşılaştırılabilirdi. Özellikle, SAH'nin nakil sonrası hayatta kalma oranı 3 yıldaki APAP’li ve APAP’sizleri aştı.

Araştırmacılar ABD'de SAH için karaciğer naklinin sürekli arttığını ve SAH için karaciğer transplantasyonunun, benzer 1 ve 3 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ile ve ilaca bağlı karaciğer hasarına bağlı akut karaciğer yetmezliğine benzer 30 günlük bekleme listesi ölümüyle ilişkili olduğunu gösterdiklerini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Puneet Puri, George Cholankeril, Thomas Y. Myint, Aparna Goel, Shiv Kumar Sarin, Ann M. Harper, Aijaz Ahmed. Early Liver Transplantation Is a Viable Treatment Option in Severe Acute Alcoholic Hepatitis, Alcohol Alcohol. 2018;53(6):716-718.

Antibiyotik Dirençli Enfeksiyonların Miktarı Artıyor

01 Ekim 2019

Yeni yayınlanan bir çalışma, Avrupa Birliği ve Avrupa Ekonomik Bölgesi'nde (AB / EEA) antibiyotiğe dirençli bakteriyel enfeksiyonlardan 33.000'den fazla kişinin öldüğünü bildirdi. Bu enfeksiyonların tahmini yükü 2007'den bu yana ikiye katlandı ve bu yük influenza, tüberküloz ve HIV'in toplam yüküne benzer bir seviyeye ulaştı.

Araştırmacılar, Avrupa Antimikrobiyal Direnç Gözetleme Ağı 2015 verilerinden 16 antibiyotik direnç-bakteri kombinasyonu ile enfeksiyonların insidansını tahmin ettiler. Beş enfeksiyon türüne yönelik hastalık sonuçları modellerini geliştirmek için sistematik literatür incelemeleri ve simülasyonlarını kullandılar.

Dört Bakteri Türü Yaygın Görüldü

Araştırmacılar, 2015 yılında antibiyotiğe dirençli bakterilerle 671,689 (%95 belirsizlik aralığı [UI], 583,148 - 763,966) enfeksiyon olduğunu tahmin ediyorlar. Bunların %63,5'i sağlık hizmeti ile bağlantılıydı ve 100.000 nüfus başına %72,4'üne (33,110'un 23,976'sı) atfedilebilen ölüme neden oldu. Bu bulgu, antibiyotiğe dirençli bakterilere sahip enfeksiyonların sağlığa etkilerinin ağırlıklı olarak hastanelerde ve diğer sağlık kurumlarında ortaya çıktığını göstermektedir. Genel olarak, antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlar, tahmini 33.110 (%95 UI, 28,480 - 38, 430) atfedilebilir ölümden sorumluydu.

Antibiyotiğe dirençli enfeksiyonların insidansı, 100.000 popülasyonda 131 (%95 UI, 113 - 149) idi ve 100.000 popülasyonda 6.44 (%95 UI, 5.54 - 7.48) ölümle ilişkilendirildi. Dört antibiyotiğe dirençli bakteri sağlık üzerinde en büyük etkiye sahipti. 

Bunlar:

  • Üçüncü kuşak sefalosporin dirençli Escherichia coli,
  • Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA),
  • Karbapenem dirençli Pseudomonas aeruginosa ve
  • Üçüncü kuşak sefalosporin dirençli Klebsiella pneumoniae.

1 yaşından küçük bebekler en yüksek yükü yaşarken, bunu 65 yaş ve üstü olanlar izler. Tahmini yük, diğer AB ve EEA ülkeleri ile karşılaştırıldığında, İtalya ve Yunanistan'da önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu yük tahminleri, halk sağlığı karar vericileri için bulaşıcı hastalıklara yönelik girişimlere öncelik veren yararlı bilgiler sağlamaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cassini A, et al. Attributable deaths and disability-adjusted life-years caused by infections with antibiotic-resistant bacteria in the EU and the European Economic Area in 2015: a population-level modelling analysis. Lancet Infect Dis. 2019 Jan;19(1):56-66.

Akut Böbrek Hasarlı Böbreklerin Nakli Yapılabilir Mi?

23 Eylül 2019

Yeni sonuçlanan çok merkezli ve birkaç yılı kapsayan bir gözlemsel çalışmada akut böbrek hasarı olan ölü donörlerin böbreklerinin nakillerde kullanımının güvenli olduğunu ortaya koydu. Uzmanlar bu bulguların nakil için kullanılabilecek çok daha fazla organa erişim imkanı sağlayabileceğini düşünüyorlar.

Ölü donörlerden gelen böbrek teklifini kabul etme kararının genellikle karmaşık olduğunu belirten araştırmacılar bu kararın birden fazla donöre, böbrek ve alıcı faktörüne ve ayrıca birçok lojistik kaygıya bağlı olabileceğini belirttiler. Çalışmadaki bulgular, akut böbrek hasarlı donörlerden gelen böbreklerin kullanılmasının şu anki uygulamanın bir parçası olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, bu durumun bu tür nakillerin birinci yılı sonrası sonuçları nedeniyle olumsuz olarak etkilenmesiyle oluştuğunu öne sürdüler. Bu yüzden de akut böbrek hasarının en ağır hallerine sahip donörlerden gelen böbrek nakillerinde alıcılardaki sonuçları daha iyi tespit etmek için ilave araştırma yapılması gerektiği düşüncesi ile çalışmayı başlattılar.

Yapılan çalışmaya 1679 olası donör dahil edildi ve bu donörlerin 1298’i (2430 tek böbrek nakli alıcısı) sonuç analizlerine dahil edildi. Analizdeki dışlama nedenlerine böbrek nakli, eksik laboratuvar değerleri veya 16 yaşından küçük donör yaşı dahil değildi. Genel olarak, 585 (%24) böbrek, hiçbiri diyaliz gerektirmeyen akut böbrek hasarlı (n = 322) donörlerdendi. Akut böbrek hasarlı donörlerin siyah tenli olma ve altta yatan hipertansiyona sahip olma olasılıkları daha yüksekti ve akut böbrek hasarı bulunmayanlara kıyasla daha yüksek ortalama böbrek donör profili indeksine (KDPI) sahiplerdi. Akut böbrek hasarlı donörlerden böbrek alanların yaşları daha büyüktü. Araştırmacılar, akut böbrek hasarından etkilenen donörlerden gelen böbreklerin daha uzun ortalama soğuk iskemi süresine sahip olduklarını, makine perfüzyonuna maruz kalma ihtimallerinin daha yüksek olduğunu ve biraz daha fazla insan lökosit antijen uyuşmazlığına sahip olduklarını belirttiler.

Azalmış Allogreft Sağkalımı ile İlişkili Değil

Çalışmaya dahil edilen kohort toplam 9479 hasta-yıl ve medyan takip süresi 4.0 yıl (çeyrekler arası aralık, 3.0-5.0 yıl) takip edildi. Çalışmada 402 ölüm ve 313 ölüm sansürlü greft başarısızlığı dahil olmak üzere toplam 623 (%26) tüm nedenli greft başarısızlığı meydana geldi. Tüm nedenlere bağlı greft yetmezliği; akut böbrek hasarı olmayan donörlerden gelen böbrekleri alan 475 (%26) böbrek alıcısı ve akut böbrek hasarı olan donörlerden gelen böbrekleri alan 475 (%25) böbrek alıcısında önemli ölçüde farklılık göstermedi (P=0,94). Araştırmacılar, bağışçının akut böbrek hasarı aşamasına göre kümülatif insidans eğrileri, birinci yılda akut böbrek hasarı evresi olan donörlerdeki böbreklerde, güven aralıkları sadece 85 böbrekte daha geniş olmasına rağmen, greft yetmezliği riskinde artış olduğunu tespit ettiler.

Araştırmada ilk yıl içindeki tüm nedenlere bağlı greft yetmezliğinin, donör akut böbrek hasarı evreleri arasında anlamlı farklılık göstermediği görüldü. Araştırmacılar sonuçlarını KDPI, soğuk iskemi süresi, kardiyak ölüm sonrası bağış, genişletilmiş kriterler, böbrek makinesi perfüzyonu, donör alıcı cinsiyet kombinasyonları, gecikmiş greft fonksiyonu ve pre-emptif transplant durumu gibi faktörlere göre ayarlandı.

Araştırmacılar ABD’de yaptıkları, ölü bir donör böbrek nakli kohortunu baz alan bu çok merkezli çalışmada, akut böbrek hasarlı donör böbreklerini kullanma konusundaki mevcut uygulamanın azalmış allogreft sağkalımı ile ilişkili olmadığını gösterdiler ve çalışmalarının sınırlı donör kaynağının daha iyi kullanılması için nakil bekleyen hastalar için yeni fırsatlar oluşturduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Isaac E. Hall et al. Deceased-donor acute kidney injury is not associated with kidney allograft failure Kidney International (2019) 95, 199–209

Daha Erken Canlı Donör Böbrek Değerlendirmesinin Sonuçları Ne Olur?

09 Ağustos 2019

Son dönem böbrek hastalığı olan uygun hastalar için, canlı donör böbrek nakli, hastanın sağ kalımını ve yaşam kalitesini arttırır ve diyalizle karşılaştırıldığında sağlık maliyetlerini düşürür. Bu, bir alıcının nakil öncesinde diyalize harcadığı süreyi önlemenin veya en aza indirmenin en umut verici yoludur. Ancak, mevcut standartlara göre yaşayan bir böbrek donör değerlendirmesini tamamlamak zaman ve çaba gerektirir. Pek çok bağışçı adayı ve planlanan alıcıları için bu değerlendirmeyi tamamlama süresi şu anda çok uzundur, bu da hastalar ve sağlık sistemi için istenmeyen bazı sonuçlar doğurabilir. Bu olası sonuçlar şu şekildedir:

  1. Potansiyel alıcıya hastalık veya ölüm nedeniyle nakil yapılamayabilir.
  2. Alıcı olması gerekenden daha uzun süre diyalizde kalabilir, bu da transplantasyon sonrası olumsuz sonuçlara, düşük yaşam kalitesine, diyalizle ilgili devam eden komplikasyon riskine ve daha yüksek sağlık maliyetlerine neden olabilir.
  3. Alıcı donör onaylanmadan önce diyalize başlayabilir, bu önleyici transplantasyonun yararlarını tehlikeye atabilir, yaşam kalitesini düşürür ve sağlık maliyetlerini arttırır.
  4. Alıcı, yaşayan bir donörün tespit edilmesi durumunda normalde başka bir alıcının yararlanabileceği ölü bir donörden gelen böbreği alabilir. Kötü zamanlanmış veya uzun süren yaşayan donör böbrek değerlendirmesi, bu olumsuz sonuçların herhangi birine katkıda bulunabilir.

2,7 Milyon Tasarruf

Yapılan yeni bir çalışmada bir grup araştırmacı, Nisan 2006 ile Mart 2014 tarihleri arasında değerlendirmeleri başlayan ve organlarını bağışlayan, Kanada'daki 5 organ nakli merkezinden 887 canlı böbrek donörünü incelediler. Araştırmacılar, bir dizi varsayımsal senaryo kullanarak daha kısa süren, yaşayan bir bağışçı değerlendirmesi tamamlama ve bağış işleminin; pre-emptif nakil sayısı, diyaliz için harcanan süre, önlenmiş diyaliz maliyetlerinden kaynaklı sağlık maliyetlerindeki tasarruf (2016 ABD doları) ve ek nakil sayısı üzerindeki etkisini değerlendirdiler.

Çalışma döneminde, donör nakli 3 ay önce olduğunda, sağlık sistemi alıcı başına ortalama 12,55 dolar tasarruf sağlayacaktı. 21 alıcı tamamen diyalizden kaçınabilirdi ve her yıl 57 ek nakil (%26 artış) gerçekleşebilirdi. Her yıl Ontario, Kanada'da yapılan 220 yaşayan böbrek nakli nakli için bu, yıllık toplam 2,7 milyon ABD Doları tutarında maliyet tasarrufu anlamına gelmekteydi.

Araştırmacılar, canlı donör adaylarının ve planlanan alıcılarının daha kısa zamanda değerlendirilmesinin, nakil için böbrek arzını arttırabileceğini belirttiler. İyileştirilmiş değerlendirme verimliliğinin, daha fazla önleyici nakil ve önlenmiş diyaliz maliyetleri ile sağlık hizmeti maliyetlerinde önemli tasarruf sağlayabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Habbous et al. Potential Implications of a More Timely Living Kidney Donor Evaluation, American Journal of Transplantation. 2018;18(11):2719-2729.

Alkol-İlişkili Karaciğer Hastalığı ve Karaciğer Transplantasyonu

09 Temmuz 2019

Alkol ilişkili karaciğer hastalığı (ALD), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki karaciğer nakli için en yaygın endikasyon olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu artışın nedenleri ve karaciğer nakli alıcıları arasında karaciğer nakli sonrası uzun dönem sonuçlar hakkındaki veriler eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada, 2002 ve 2016 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde ALD için karaciğer nakli eğilimlerini ve uzun dönem sonuçların incelenmesi amaçlandı. Araştırmacılar yaptıkları bu çok merkezli, prospektif, ulusal kohort çalışmasında, 1 Ocak 2002 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan tüm karaciğer transplantasyonlarını değerlendirmek için Birleşik Organ Paylaşımı veri tabanındaki verileri kullandılar. Çalışmadaki ana sonuçlar, hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu ve hepatoselüler karsinom (HCC) ile duyarlılık analizi içeren ALD için karaciğer naklinde ulusal ve bölgesel eğilimler, erken (karaciğer nakli sonrası ≤90 gün) ve geç (karaciğer nakli sonrası >90 gün) hasta ve greft sağ kalımıydı.

Daha Erken Nakil Başarıyı Arttırıyor

Çalışma kohortu, ALD'li 9.438 hasta ile HCV enfeksiyonu ve HCC endikasyonları olanlar hariç tutularak ALD'si olmayan 23.475 hasta dahil olmak üzere toplam 32.913 hastadan oluşuyordu. ALD'li hastaların ortalama yaşı 54 ve ALD'si olmayan hastaların yaş ortalaması 54'tü. ALD'li hasta grubunda ALD'si olmayan hasta grubuna göre daha fazla erkek ve beyaz vardı. ALD için karaciğer nakli oranı 2002'de %24,2'den, 2010'da %27,2'ye ve 2016'da %36,7'ye yükseldi. HCV enfeksiyonu dahil edildiğinde, ALD için karaciğer nakli oranları 2002'de %15,3, 2010'da %18,6 ve 2016'da %30,6’ydı. Bu da ALD için karaciğer naklinde %100 artışı temsil ediyordu ve bunların %48'i karaciğer nakli için bir endikasyon olarak HCV enfeksiyonunda bir azalma ile ilişkilendirildi. ALD'deki artışın büyüklüğü bölgesel olarak heterojendi ve alkolik hepatiti düşündüren hasta özelliklerinde değişikliklerle ilişkiliydi. Kümülatif ayarlanmamış 5 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalımı ALD’li grup için %79 ve ALD’si olmayanlar için %80’di. Kümülatif ayarlanmamış 10 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ALD’li grup için %63 ve ALD‘li olmayanlar için %68’di. Çok değişkenli analizde ALD, karaciğer nakli sonrası geç ölüm riskinin artmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, alkolik hepatit için erken karaciğer nakli yapılmasının karaciğer nakli için daha geniş ALD kabulüne yol açabileceğini gösterdiğini belirttiler. ALD'li karaciğer nakli alıcıları arasında geç sağ kalımın, ALD’li olmayan alıcılar arasında olduğundan daha düşük olduğunu ve bunun, en iyi sonuçlarla ilişkili hasta profillerini tanımlamak için gelecekteki çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brian P. Lee, Eric Vittinghoff, Jennifer L. Dodge et al. National Trends and Long-term Outcomes of Liver Transplant for Alcohol-Associated Liver Disease in the United States,

Pediatrik Transplantasyon Hastalarında Sık Görülen ve Aşı İle Önlenebilir Enfeksiyonlar

10 Haziran 2019

Pediatrik transplantasyon alıcıları immün baskılama, transplant öncesi ve sonrası aşılara suboptimal yanıt ve transplantasyon yaşamın erken yaşlarında meydana geldiyse, potansiyel inmunizasyon nedeniyle aşı ile önlenebilir enfeksiyonlara karşı risk altındadır. Bununla birlikte, bu popülasyondaki aşı ile önlenebilir enfeksiyonlardan kaynaklanan hastalık insidansı ve yükü bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, pediatrik solid organ transplantasyonu alıcılarında, nakilden sonraki ilk 5 yıl içerisinde aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar için yatış sayısını ve ilişkili morbidite, mortalite ve maliyetleri belirlemeyi amaçladılar.

Araştırmacılar, katılımcı başına 5 yıllık bir takip süresiyle 1 Ocak 2004'ten 31 Aralık 2011'e kadar geriye dönük bir kohort çalışması gerçekleştirdiler. Pediatrik Sağlık Bilgi Sistemi aracılığıyla yapılan bu çok merkezli araştırmanın katılımcıları, nakil sırasında 18 yaşından daha genç olan solid organ nakli alıcılarıydı. Analiz Temmuz 2017'de başladı.

Nakil sonrası ilk 5 yıl boyunca aşı ile önlenebilir bir enfeksiyon için hastaneye yatışlar, Uluslararası Hastalık Sınıflandırması Dokuzuncu Revizyonu ve Uluslararası Hastalık Sınıflandırması ve İlgili Sağlık Sorunları Onuncu Revizyonu, klinik modifikasyon tanı kodları kullanılarak belirlendi. Bu hastaneye yatışlar sırasında klinik bakım, sonuçlar ve maliyetlerle ilgili veriler toplandı.

Aşılama Tedavi Maliyetini Azaltıyor

Tanımlanan 6.980 transplantasyon alıcısından 3.819’u erkekti (%54,7) ve transplantasyondaki ortalama yaş 8’di. Genel olarak, 1.092 hastada (%15,6) toplam 1.490 aşı ile önlenebilir enfeksiyon vakası vardı. 1.490 vakanın 195'inde (%13,1) enfeksiyon hastanede yatış sırasında meydana geldi. Vaka ölüm oranı tüm enfeksiyonlarda %1,7 idi. Enfeksiyonun hastanede yatış sırasında meydana geldiği transplantasyonlar hariç tutulduğunda (tüm hastalar yoğun bakım ünitesine gittiğinden), 1257 hastanın 213'ü (%17,0) yoğun bakım gerektiren aşı ile önlenebilir bir enfeksiyonla hastaneye yatırıldı. Çok değişkenli analizlerde, nakil sırasında 2 yaşında daha küçük olmak ve akciğer, kalp, bağırsak veya çoklu organ nakli, aşı ile önlenebilir bir enfeksiyondan hastaneye yatma riskinin artmasıyla pozitif olarak ilişkilendirildi. Aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar ile komplike olan transplantasyon hastaneye yatışlarda, aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar ile komplike olmayan transplantasyon hastaneye yatış işlemlerine kıyasla, ortalama 120.498 dolardan daha fazla maliyet ortaya çıktı.

Araştırmacılar aşı ile önlenebilir enfeksiyonlar için hastaneye yatışın, nakil sonrası ilk 5 yıl içerisinde, solid organ alıcılarının %15'inden fazlasında, genel popülasyondan 87 kat daha yüksek bir oranda meydana geldiğini belirttiler. Bu enfeksiyonlardan kaynaklanan önemli morbidite, mortalite ve maliyetlerin, tüm nakil adaylarını ve alıcılarını immünize etmenin önemini gösterdiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amy G. Feldman, Brenda L. Beaty, Donna Curtis et al. Incidence of Hospitalization for Vaccine-Preventable Infections in Children Following Solid Organ Transplant and Associated Morbidity, Mortality, and Costs, JAMA Pediatrics 2019.

Böbrek Transplantasyonu Lupus Nefritinde Sağ Kalımı Arttırıyor

31 Mayıs 2019

Lupus nefritine bağlı son dönem böbrek hastalığı (LN-SDBH) olan hastalarda erken ölüm oranlarının yüksek olduğu bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada, Amerika Birleşik Devletleri'nde LN-SDBH hastalarda böbrek naklinin sağ kalım üzerindeki potansiyel etkisi değerlendirildi. Araştırmacılar bu ülke çapındaki kohort çalışmasında, SDBH’li neredeyse tüm hastaların ulusal veri tabanı olan Amerika Birleşik Devletleri Renal Veri Sistemini kullandılar.

İlk böbrek nakli zamanla değişen bir maruziyet olarak analiz edildi. Birincil sonuçlar tüm nedenli ve nedene özgü ölümdü. Primer analizde böbrek nakli ile ilişkili bu sonuçların tehlike oranını tahmin etmek için zamana bağlı Cox regresyon analizi kullanıldı. Ardışık kohort eşleştirmesi, zamanla değişen değişkenlerin değerlendirilmesine izin veren Medicare hastalarıyla sınırlı ikincil bir analizde kullanıldı.

Araştırmacılar çalışmalarına, yeni bir böbrek alan 5.738'i (% 59) dahil olmak üzere, 1995-2015 yılları arasında nakil için bekleyen LN-SDBH'li 9.659 hastayı dahil ettiler. Bekleme listesindeki ortalama yaş 38 ve nakil sırasında 39’du. Transplantasyon bekleyen hastaların %82’si kadın, %48'i Afro-Amerikan ve %21'i İspanyol’du. Hipertansiyon, en sık görülen komorbiditeydi ve beklemedeki hastaların %79'unu etkiledi. 973 nakil alıcısı ve transplantasyon yapılmayan 1.697 hasta takip sırasında öldü. Ölüm oranları, 1000 kişi başına sırasıyla 22,5 ve 56,3’tü (tehlike oranı: 0,29).

Kardiyovasküler Hastalık ve Enfeksiyon Nedenli Ölüm Azalıyor

Transplantasyon, bekleme listesindeki hastalar arasında azalmış tüm nedenlere bağlı ölüm (düzeltilmiş tehlike oranı: 0,30) ile ilişkiliydi. Düzeltmeden sonra, böbrek nakli ölüm riskinde %70 azalma ile ilişkilendirildi. Karşılaştırmalı risklerin hesaplanmasından sonra, böbrek nakli, kardiyovasküler ölüm için %74 daha düşük riskle ilişkilendirildi. Spesifik olarak, nakil yapılan hastalarda koroner kalp hastalığı nedeniyle ölüm riski %70 daha düşük ve inme nedeniyle ölüm riski %61 daha düşüktü. Nedene özgü mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları, kardiyovasküler hastalık için 0,26, koroner kalp hastalığı için 0,30, enfeksiyon için 0,41 ve sepsis için 0,41’di.

Araştırmacılar böbrek transplantasyonunun, temel olarak kardiyovasküler hastalık ve enfeksiyon kaynaklı ölümlerin azalması nedeniyle sağ kalım avantajı ile ilişkilendirildiğini belirttiler. Bulguların, bu popülasyondaki sonuçları iyileştirmek adına nakil için zamanında yönlendirmenin faydasını vurguladığını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jorge et al.  Renal Transplantation and Survival Among Patients With Lupus Nephritis: A Cohort Study, Ann Intern Med 2019.

Obez Transplantasyon Alıcılarında Yağlı Karaciğerler Daha Kötü Sonuçlar Veriyor

20 Mart 2019

Transplantasyon uygulamaları, son 15 yıldan bu yana çok değişmiştir. Günümüzde özellikle genel durumu daha kötü hastaların transplantasyona girdiği izlenimi oluşmuştur. Kullanılan hemen hemen her organın kendisiyle ilişkili bazı riskleri vardır. Hangi organların hangi hastalara nakledileceğinin belirlenmesinde kullanılan veriler ise oldukça eskidir.

Geçmişte, karaciğer nakli uygunluğu için 35 kg/m²'lik bir sınır vücut kitle indeksi (VKİ) kullanılmış ve nakil yapılmadan önce hastalardan kilo vermeleri istenmiştir. Fakat karaciğer nakli için eşik değeri gün geçtikçe bir şekilde yükselmiş ve bu eşiğin bazen 40 kg/m²'ye ulaştığı kayıtlara geçmiştir.

Bir grup araştırmacı klinik çalışmalarında, obez karaciğer alıcılar ve yüksek oranda makrosteatotik karaciğerin, normal ağırlıktaki alıcılar ve normal aralıkta makrosteatozlu karaciğerden daha kötü sonuçlar verdiğini fark etmişlerdir.

Buradan yola çıkarak araştırmacılar, başarılı nakil işleminden önce greft biyopsisi yapılan 23.504 karaciğer donörünü ve alıcısını analiz etmişlerdir. Greftlerde, biyopside steatozun en az %30 olması, yüksek oranda makrosteatotik karaciğer olarak tanımlanmıştır. Obezite, asit hacmine göre ayarlandıktan sonra 35 kg/m²'nin üzerinde bir VKİ olarak tanımlanmıştır.

Vakalar; yüksek VKİ alıcılarında yüksek makrosteatoz greftler, yüksek VKİ alıcılarında normal greftler, normal VKİ alıcılarında yüksek makrosteatoz greftler ve normal VKİ alıcılarında normal greftler olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Gruplarda genel olarak, karaciğer alıcılarının 2675'inin yüksek bir VKİ'ye sahip olduğu ve 2002 karaciğerin yüksek makrosteatotik olduğu görülmüştür

Morbid Obez Hastalarda Organlar Dikkatli Seçilmeli

Kohortlarda yaş, son evre karaciğer hastalığı modeli (MELD) skoru, nakilde serum sodyumu veya bekleme listesine harcanan zaman arasında klinik olarak anlamlı bir fark yoktur. Yüksek VKİ - yüksek makrosteatoz kohortunda greftlerin, makrosteatoz dışında, diğer kohortlara göre biraz daha düşük risk altında olduğu görülmüştür.

Çalışmada, alıcılarda yüksek VKİ; alıcı yaşı, ek donör risk faktörleri, alıcı hastalık etiyolojisi ve transplantasyonda MELD skoru için ayarlamadan sonra, 30. ve 365. günlerdeki transplantasyon sonrası mortalitenin bağımsız bir belirleyicisidir. Bu hastalardaki greftin yüksek makrosteatozu, 30. gündeki mortalitenin en güçlü bağımsız belirleyicisidir. Bulgular, bu etkinin azalarak 365 güne kadar sürdüğünü göstermiştir.

Transplantasyon sonrası tüm zaman noktalarında, mortalite, yüksek makrosteatoz-yüksek VKİ kohortunda en yüksek ve normal greft-düşük VKİ kohortunda en düşük olduğu görülmüştür. Yüksek makrosteatoz- yüksek VKİ kohortu ve diğer kohortlar arasındaki farklar, tüm zaman noktalarında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Düşük makrosteatoz - yüksek VKİ ve yüksek makrosteatoz - normal VKİ kohortları arasındaki anlamlı fark saptanmamıştır.

Araştırmacılar, çalışmalarında elde ettikleri bulgular ve diğer verilerle birlikte, kimlerde kabul edilebilir bir nakil riski olduğunun yeniden tanımlanabileceğini belirtmişlerdir. Morbid obez olan hastalarda, nakledilecek organlar hakkında çok seçici olunması gerektiğine dikkat çekmişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

https://www.medscape.com/viewarticle/904708

Hepatit C ile Enfekte Bir Böbrek Enfekte Olmayan Alıcıya Nakledilebilir mi?

30 Ekim 2018

Kadavra-donörlerden böbrek transplantasyonları söz konusu olduğunda hastalar için bekleme süreleri birçok yerde beş yılı aşmaktadır. Bu duruma tezat olarak her yıl hepatit C virüsü (HCV) ile enfekte olmuş ölü donörlerden yüzlerce böbrek atılmakta ve hiçbir nakil merkezinin bunları kabul etmeyeceği endişesiyle pek çok böbrek alınmamaktadır. Öte yandan THINKER-1 dahil olmak üzere 2 küçük araştırmadan elde edilen ön veriler, HCV ile enfekte böbreklerin HCV-negatif hastalara güvenli bir şekilde nakledilebileceğini göstermiştir. Hastalara risk konusunda danışmanlık yapmak için yaşam kalitesi ve böbrek fonksiyonuna ilişkin ara dönem verilerine ihtiyaç vardır.

Tek merkezli, açık etiketli, randomize olmayan bir araştırma olan THINKER çalışmasında, 12 aylık HCV tedavi sonuçları, tahmini glomerüler filtrasyon oranı (eGFR) ve THINKER-1'deki 10 böbrek alıcısı için yaşam kalitesi ve 10 ek alıcıda 6 aylık veriler açıklandı. Çalışmaya 20 HCV negatif transplantasyon adayı dahil edildi. Katılımcılara, genotip 1 HCV ile enfekte olmuş hastalardan böbrek transplantasyonu uygulandı ve transplantasyon sonrası 3. günde doğrudan etkili antiviral tedavi verildi. Çalışmadaki primer sonlanım noktası alıcılardaki HCV kürüydü. Bununla birlikte, RAND-36 Fiziksel Bileşen Özeti (PCS), Zihinsel Bileşen Özeti (MCS),  kayıt sonrası ve nakil sonrası yaşam kalitesi puanları ve HCV-negatif böbreklerin alıcıları ile 1:5 eşleştirilmiş bir örnekte karşılaştırılan transplantasyon sonrası böbrek fonksiyonları değerlendirildi.

Değerli Bir Nakil Kaynağı

THINKER katılımcılarının yaş ortalaması 56,3 iken, hastaların % 70'i erkekti ve % 40'ı siyahtı. 20 katılımcının tümünde HCV tedavisi başarılı oldu. 20 alıcının hepsi, postoperatif 5. güne kadar yeni tespit edilebilir HCV RNA'ya sahipti, ancak 20 hastanın tümünde HCV tedavisinin başlanmasından sonraki dört hafta içinde HCV RNA'sı tespit edilemedi. Karaciğer ve böbrek komplikasyonları geçiciydi ya da başarıyla yönetiliyordu. Tüm katılımcılar ilk tedavi süreci ile 12 haftada sürekli virolojik yanıt aldılar ve ilk 10 katılımcı nakilden 12 ay sonra HCV-negatif kaldı.

Ortalama PCS ve MCS yaşam kalitesi skorları 4 haftada azaldı. Daha sonra PCS skorları ön transplantasyon değerlerinin üzerine çıkarken, MCS skorları başlangıç değerlerine döndü. Tahmini GFR'lerin, THINKER katılımcıları ile 6 ay (67,5'e karşı 66,2 mL / dak / 1.73 m2) ve 12 ay (72,8’e karşı 67,2 mL / dak / 1,73 m2) boyunca eşleştirilmiş HCV-negatif böbreklerin alıcıları arasında benzer olduğu görüldü.

Araştırmacılar, HCV ile enfekte böbreklerin transplantasyonu yapılan 20 HCV-negatif alıcıda, HCV tedavisinin, iyi bir yaşam kalitesi ve mükemmel böbrek fonksiyonu yaşattığını belirttiler. HCV enfekte vericilerin böbreklerinin değerli bir transplantasyon kaynağı olduğuna vurgu yaptılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Reese et al. Twelve-Month Outcomes After Transplant of Hepatitis C–Infected Kidneys Into Uninfected Recipients: A Single-Group Trial, Ann Intern Med 2018.

HCV Pozitif Donörlerden Böbrek Transplantasyonu

15 Ekim 2018

MELD (Model For End-Stage Liver Disease) döneminde eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonlarının (SLK) sayısında önemli bir artış görülmüştür. Ağustos 2017'den önce, ölen-verici böbreklerinin, diyalize giren ya da böbrek yetmezliğine sahip karaciğer yetmezliği olan hastalara tahsis edilmesine ilişkin özel bir ulusal politika yoktu. Kısa bir süre önce yeni bir SLK politikası uygulandı ve böbreklerin SLK alıcılarına tahsis edilmesi için standartlaştırılmış ulusal kılavuzlar oluşturuldu. SLK adayları, pediatrik hastalar, önceden yaşayan donörler ve yüksek duyarlılıktaki hastalar da dahil olmak üzere, yalnızca böbrek nakli alıcılarına göre öncelik almaya devam etmektedir. Bu durum, yalnızca böbrek transplantasyonu adayları için, mevcut olan havuzdaki yüksek kalitedeki böbreklerin azalmasına yol açmaktadır. Belirgin bir verici böbrek sıkıntısı mevcutken, yeni SLK yönergeleri tartışmalıdır. Çünkü yüksek kaliteli organlar, yalnızca böbrek alıcılarından uzaklaşmaktadır.

Sınırlı organ bulunabilirliğinin etkilerini azaltmaya yönelik atılacak en önemli adım, boşa çıkarılan organ sayılarını en aza indirmektir. ABD'de, aşırı doz uyuşturucu kullanımına bağlı ölümler son 15 yılda neredeyse üç katına çıkmıştır. Aşırı dozdan ölenorgan bağışçıları, 2000'de organ donörlerinin % 1,1'ini oluştururken, 2017'de bu oran % 13,4'e yükselmiştir. Aşırı dozda uyuşturucudan ölen potansiyel donörlerin dörtte biri HCV ile enfektedir. HCV için oldukça etkili ve iyi tolere edilen tedavi ile HCV-pozitif organların kullanımını genişletmek mümkündür.

Amerikalı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, Ocak 2013 ile Eylül 2017 arasında UNOS veri tabanını kullanarak SLK listeleme modelini analiz ettiler. HCV pozitif SLK bağışçıları için listelenen adayların sayısı 2013'te 398 (% 35,6), 2014'te 366 (% 31,1), 2015 yılında 331 (% 26,1), 2016 yılında 265 (% 21,2) ve Eylül 2017'de 194’tü (% 21,8). Bu düşüş, HCV seropozitif karaciğer transplantasyon adaylarındaki, 2013 yılında 2424'ten (% 38,2) 2016'da 2029'a (% 26,3) düşüşü yansıtıyordu. HCV pozitif SLK donörlerini kabul eden adayların 1009’ü (% 64,9) HCV pozitif iken 545’i (% 35,1) negatifti. Sadece HCV negatif donörlerden SLK'yı kabul eden adayların 461’i (% 11,1) HCV tanısı taşıyordu ve 3688’i (% 88,9) HCV negatifti.

Çok İyi Böbrekler HCV Nedeniyle Kullanılamıyor

Bu süre zarfında, en az bir böbreğin atıldığı HCV pozitif donörlerden yapılan 642 tek karaciğer nakli gerçekleştirildi. Atılma için en yaygın neden, mevcut bir alıcının olmamasıydı (374,% 58). Bu donörlerden alınan HCV pozitif böbreklerin ortalama KDPI'si 61 ± 20’di ve ayarlanmış KDPI ( HCV durumu çıkarılarak)  35,5 ± 18,4’tü. Ortalama donör yaşı 37,5 ± 10,9’du. Genel olarak, 918 HCV pozitif böbrek atıldı.

Araştırmacılar, HCV pozitifliğinden dolayı çok sayıda iyi kalitedeki böbreğin atıldığını belirttiler. Uygun hasta eğitimi ve bilgilendirilmiş onam ile birlikte transplantasyon sonrası HCV enfeksiyonu için son derece etkili ve güvenli doğrudan etkili antiviral (DAA) ajanların mevcudiyeti ile, HCV pozitif ve negatif alıcılar için HCV pozitif organların düşünülebileceğine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sibulesky L, Perkins JD, Landis CS, Johnson CK. Can we mitigate the effects of simultaneous liver-kidney transplantation through increased utilization of HCV positive donors?, American Journal of Transplantation 2018.

MELD-Na ve Acil Cerrahide Peri-operatif Sonuçlar

02 Ağustos 2018

Ocak 2016'da, Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru, kreatinin, bilirubin ve uluslararası normalize orana ek olarak serum sodyum seviyelerinin eklenmesi için resmi olarak güncellendi (MELD-Na).  MELD ve perioperatif morbidite ve mortalitenin bilinen korelasyonuna ek olarak, tipik olarak kabul edilemez sonuçlarla korelasyon gösteren MELD 17’lik skor eşikleri ile, azalan sodyum seviyeleri de, karaciğer transplantasyonundan önce artan bekleme listesi mortalitesi ile kabaca doğrusal olarak ilişkilidir. Etki, MELD skorları daha düşük olan hastalarda özellikle belirgindir. Hiponatremi, karaciğer transplantasyonu ve transplant cerrahisi sonrası sağ kalımın azalmasıyla ilişkilidir. MELD-Na, bu iki ölçümü bekleme listesi mortalite ve karaciğer transplantasyonu sonuçlarını öngörmek için birleştirmektedir. MELD-Na, yeni uygulamaya konulan bir model olduğu için, transplantasyon dışı cerrahide sonuçları tahmin etme kabiliyeti tam olarak değerlendirilmemiştir.

Amerikalı araştırmacılar, transplantasyon dışı acil cerrahi girişim uygulanan sirozlu hastaların potansiyel bir klinik karar verme aracı olarak, MELD-Na skorları ve perioperatif sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar. Operasyon kayıtlarını ve hasta tablolarını gözden geçirerek, hem intraoperatif olaylar hem de postoperatif komplikasyonlar ve taburcu olduktan sonraki geçiş bakım ihtiyacını değerlendirdiler. Sonuçların belirgin olarak kötüleştiği ayrı bir MELD-Na skor eşiği belirlenebileceğini düşündüler.

Araştırmacılar, 2001-2013 yılları arasında merkezlerinde acil cerrahi girişim uygulanan sirozlu hastaları retrospektif olarak incelediler (n = 85). Tek değişkenli ve çok değişkenli regresyon kullanarak risk eşikleri ve peri-operatif sonuçların ön gördürücülerini belirlediler.

Kesin MELD-Na Skorları için Daha Fazla Veri Gerekli

Morbidite ve mortalite çalışma popülasyonu boyunca yüksekti, ancak 17 (postoperatif komplikasyon), 19 (30-günlük mortalite) ve 12 (taburculuk sonrası geçişe ihtiyaç) skorlarında artmış kötü sonuçlarla ilişkili bazı eşikler tespit edildi. Postoperatif komplikasyonlar, eve taburculuk için bağımsız negatif ön gördürücülerdi.

Araştırmacılar, MELD-Na’nın, hastanın karaciğer hastalık şiddetini sağa kaydırarak hastalığın MELD-Na ile daha hızlı görünmesini sağlayarak klinik olarak soyutlanmış sık skorları belirgin şekilde değiştirdiğini belirttiler. Bu tür hastalar için cerrahi veya daha konservatif yönetim tekniklerinin kullanılıp kullanılmayacağının belirlenmesinde hekimlerin verilen bir MELD-Na skoru ile ilişkili önemli riskleri tartmalarının çok önemli olduğuna dikkat çektiler. Kesin MELD-Na eşiklerinin oluşturulması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Godfrey EL, et al., MELD-Na (the new MELD) and peri-operative outcomes in emergency surgery, The American Journal of Surgery (2018), https://doi.org/10.1016/j.amjsurg.2018.04.017

Karaciğer Transplantasyonunun Bir Sağkalım Fayda Ölçütü Olarak MELD

11 Nisan 2018

Amerikan karaciğer nakli topluluğu, aciliyet temelli (MELD) veya fayda temelli (sağkalım yararı) önceliklendirmenin karaciğer paylaşımı için daha uygun bir sistem olup olmadığını zaman zaman tartışmaktadır. Aciliyet temelli paylaşım, organı olmadan ölmesi muhtemel olan bekleme listesi adayını önceliklendirir. ABD'deki mevcut MELD tabanlı paylaşım sistemi, MELD puanı bekleme listesi mortalitesini öngördüğünden, aciliyet temelli tasarlanır. Bununla birlikte, MELD temelli paylaşım, yüksek riskli adayların sınırlı bir organ arzının genel sağ kalım yararını yeterince maksimize etmeyebileceği endişesi nedeniyle son zamanlarda incelenmiştir.

Oldukça önemli organ kaynağın kullanımını optimize etmek amacıyla, fayda temelli paylaşım şemaları önerilmiştir. Bir fayda tabanlı paylaşım sistemi, karaciğer transplantasyonundan (LT) sonra en iyi sağ kalım faydası sağlayacak olan bekleme listesi adaylarına öncelik tanır. Doğrudan sağ kalım faydası hedefleyen kompleks indeksler mümkündür, ancak mevcut MELD'e kıyasla puanlarda aşırı uyumsuzluk ve daha belirsizlik yaratan riskler üreterek karmaşık olabilir ve günümüzde uygulanan paylaşıma ciddi ve temel bir değişiklik gerektirir. Bu sebeplerden dolayı nakil topluluğu, sağ kalım faydasının doğrudan kullanımını bir paylaşım sistemi olarak kabul etmemiştir. Bunun yerine, sağ kalım göstergesi olarak MELD performansını iyileştirmeye odaklanmıştır.  MELD sağ kalım faydasının makul bir ön gördürücü ise, paylaşım sisteminde fayda temelli paylaşım ın yansıtıldığını rahatça hissetmek için hiçbir temel değişiklik yapılmamalıdır. Bu nedenle, LT'deki MELD ile ilişkili sağ kalım fayda miktarının net bir şekilde ölçülmesi, mevcut paylaşım modelinin diğer önerilen ya da tartışılan metriklere kıyasla daha güçlü olduğunu anlamak için gereklidir.

Yüksek MELD Skoru, Yüksek Sağkalım

Amerikalı araştırmacılar, ulusal kayıt verileri ve genelleştirilmiş gama parametrik modelleri kullanarak, LT ile çeşitli MELD skoru ve organ kalitesinde sağ kalım fayda miktarlarını belirlediler. 1 Ocak 2006 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 119.055 aktif yetişkin LT adayı tespit ettiler. Çok organlı nakil alan ya da statü 1 olarak sınıflandırılan ya da MELD istisnai puan alan LT adaylarını çalışmaya almadılar. Analizlere 74.196 adayı dahil ettiler. Transplantasyon olmadan beklenen relatif yaşam süresinin zaman oranlarını (TR) ve LT'den sonra kazanılan beklenen yaşam yılını hesapladılar.

MELD> 10 olan hastalarda LT’nin yaşam süresini uzattığını gördüler (TR> 1). En yüksek MELD, en uzun relatif beklenen yaşam süresi ile ilişkiliydi. MELD 11-15 için TR = 1,20, MELD 16-20 için TR: 2,49, MELD 21-25 için TR: 5,72, MELD 26-30 için 16,35, MELD 31-34 için TR: 43,21, MELD 35-40 için 128,25’ti. En yüksek MELD'ye sahip adaylar, MELD 11-15 için 0,2, 16-20 için 1,5, 21-25 için 3,5, 26-30 için 5,8, 31-34 için 6,9, 35-40 için 7,2 yıl olmak üzere daha uzun ömür kazandılar. Bu nedenle, adaylara MELD ile öncelik verilmesi, daha düşük hayatta kalma yararı olanlara göre daha yüksek bir nakil hayatta kalma oranı olan adaylara öncelik verilmesi için basit, etkili bir strateji olmaya devam etmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Luo et al. MELD as a Metric for Survival Benefit of Liver Transplantation, Am J Transplant. 2018 Jan 9.

Karaciğer Transplantasyonunda Akut Böbrek Hasarı ve Kombine Sıcak İskemi Süresi

17 Mart 2018

Karaciğer transplantasyonunda donör sıkıntısının üstesinden gelmek için dolaşım ölümünden sonra bağış (DCD) greftleri giderek artmaktadır. Bununla birlikte, bu marjinal greftlerin kullanımı, primer fonksiyon bozukluğu, erken allogreft disfonksiyonu ve iskemik kolanjiyopati ile ilişkili olup greft sağ kalımı oranları bozulmaktadır. Bu komplikasyonlar, ek donör sıcak iskemi zamanının (DWIT) sonucudur ve hepatik iskemi /reperfüzyon hasarında (IRI) artışa neden olur. Böbrek, hepatik IRI'dan mustarip olduğu bilinen bir organdır ve akut böbrek hasarı (AKI) da DCD greftleri kullanıldığında daha sık görülür. Genel olarak, AKI, karaciğer greft alıcılarının % 75'ini etkiler ve kronik böbrek hastalığı ve sağ kalım oranlarının bozulması ile ilişkilidir.

DCD karaciğerlerinin ilave DWİT'leri, agonal faz (yaşam desteğinin geri çekilmesi - dolaşımın durması) ve asistolik faz (dolaşımın durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere 2 periyoda ayrılabilir. DWIT'nin uzunluğu üzerinde çeşitli faktörler etkilidir. Hayati parametrelerin seyri ve agonel fazın uzunluğu bağışçılar arasında çok değişkendir ve asistolik fazın uzunluğu kurumsal ve ulusal protokollere bağlıdır. Agonal ve asistolik fazın her ikisinin de uzunluğu iskemik kolanjiyopatinin postoperatif gelişimi ve greft sağ kalım oranları ile ilişkilidir.

Farklı WIT'lerin hepatik IRI'ye ve AKI gelişimine etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Dahası, her bir transplantasyonda ayrı fazların uzunluğu değişir ve daha önce birlikte değerlendirilmemiştir. Uzun dönem sonuçlar üzerine AKI'nın negatif etkisi bu konuda daha fazla araştırmayı gerekli kılmaktadır.

WIT – AKI İlişkisi

Bir grup araştırmacı, bu farklı dönemlerde sıcak iskeminin DCD karaciğer transplantasyonunda postoperatif AKI gelişimine olan etkisini araştırmak amacıyla, 368 DCD greft alıcısı ile 2 merkezli retrospektif bir çalışma yaptılar. Donör sıcak iskemi süresini (DWIT), agonal faz (yaşam desteğinden çekilme - kardiyak arrest) ve asistolik faz (kalp durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere ikiye ayırdılar. DWIT ve alıcı sıcak iskemi zamanı (RWIT) toplamı olarak tanımlanan kombine sıcak iskemi süresi (kombine WIT)olarak adlandırılan yeni bir sıcak iskemi periyodu ortaya çıkardılar.

Alıcıların % 65'inde AKI, % 41'inde şiddetli AKI görüldü (KDIGO evre 2/3). Kombine WIT'in uzunluğu AKI şiddetiyle, AKI olmayan alıcılarda 61 dakika, en şiddetli AKI'ya sahip olan alıcılarda 69 dakika olmak üzere anlamlı derecede arttı. Çok değişkenli analizde, kombine WIT'nin süresinin uzatılması, şiddetli AKI gelişme riski ile ilişkiliydi (her ekstra dakikada 1.032). Soğuk iskemi süresinin şiddetli AKI ile ilişkisi saptanmadı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kalisvaart et al. The impact of combined warm ischemia time on development of acute kidney injury in donation after circulatory death liver transplantation: Stay within the golden hour, Transplantation. 2018 Jan 11.

ILTS’nin Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonu Rehberi

24 Şubat 2018

Canlı donor karaciğer transplantasyonu (LDLT), ölen bağışçı karaciğerlerinin yetersizliği nedeniyle önemli bir strateji olarak dünyada artan şekilde uygulanmaktadır. Uluslararası Karaciğer Transplantasyonu Derneği (ILTS), LDLT'yi çevreleyen uzman görüşleri, fikir birliği ve en iyi uygulamalardan oluşan bir koleksiyon sağlamak amacıyla bir kılavuz oluşturmuştur. Öneriler, Ulusal Tıp Kütüphanesi'ndeki donör transplantasyon endeksli literatürün, Öneri Kararlarının Değerlendirilmesi, Geliştirilmesi ve Değerlendirme metodolojisinin derecelendirmesini kullanarak yapılan bir analizden geliştirilmiştir. Doktorlar tarafından kullanılmak üzere hazırlanan bu öneriler, canlı donor karaciğer transplant alıcılarının bakımının tanı, tedavi ve önleyici yönlerine özel yaklaşımları desteklemektedir.

Öneriler:

  • Dünyadaki farklı kademelerde kadavra karaciğer greftlerinin bulunabilirliği, LDLT alıcısı seçim kriterlerini etkiler. Yüksek aciliyet LDLT, Asya'da LDLT için birincil endikasyondur ve kabul edilebilir sonuçlar ile gerçekleştirilebilirken, batı ülkelerinde LDLT genellikle daha düşük bir hastalık keskinliği olan hastalar için ayrılmıştır.
  • LDLT, HCC'li hastaların bekleme listesinden ayrılmasının önemli ölçüde azaltmaktadır. Milano kriterlerinin ötesinde daha ileri HCC'ye sahip hastalar LDLT'den yarar görebilirlerse de, bu ölçütlerin ne derece uzatılabileceği üzerinde fikir birliği yoktur.
  • Retransplantasyon, Budd-Chiari sendromu ve portal ven trombozu, deneyimli LDLT merkezlerinde LDLT için mutlak kontraendikasyon değildir.
  • “Small-for-Size Sendromunda (SFSS) greft hasarı ve işlev bozukluğu yalnızca greft boyutunun bir yansıması değil aynı zamanda greft kalitesi ve greft hiperperfüzyonuna neden olan alıcı portal hipertansiyon derecesi ile de ilgilidir.
  • SFSS'nin erken tanısı, önlenmesi ve yönetimi için portal ven ve hepatik arter hemodinamikleri izlenmesi önemlidir.
  • Splenik arter ligasyonu/embolizasyonu veya diğer portosistemik şantlarla portal in-flow modülasyonu SFSS'nin önlenmesi ve tedavisinde etkilidir.
  • Klinik çalışmaların eksikliği nedeniyle portal akışın modülasyonu için farmakolojik ajanların rolü bilinmemektedir.
  • Seçilen donör / alıcı kombinasyonlarında sol lob yetişkinden yetişkine LDLT başarıyla uygulanabilir.
  • Hepatik venöz out-flow artışı, greft fonksiyonunu optimize etmek için çok önemlidir ve birçok cerrahi tekniklerle başarılabilir.
  • Sol lob greft LDLT'sinde kaudat lob tutulumu ve revaskülarizasyon SFSS'yi önlemeye yardımcı olabilir.
  • LD greftlerinin çoklu hepatik arterlerinin rekonstrüksiyonunun, vaka bazında mı yoksa bir rutini mi temsil etmesi gerektiği konusunda fikir birliği yoktur.
  • Safra kanalı bölünme bölgesine birden fazla safra kanal anastomozu önlemek için özel dikkat gösterilmelidir.
  • Sağ karaciğer LDLT’si, verici-alıcı büyüklüğü eşleştirmesinin dayattığı kısıtlamayı aşabilir ve yetişkin LDLT'sinde aktif merkezlerde kullanılan en yaygın grefttir.
  • Başarılı bir sonuç için optimal hepatik venöz outflow anahtardır. Sağ karaciğer greftini boşaltmak için 5 mm'den büyük majör venöz dalları korumak ve yeniden yapılandırılması önerilir.
  • Karaciğer arter anastomozu için cerrahi alan büyütme (ya ameliyat mikroskopu ya da cerrahi döngüler aracılığıyla) kullanılmalıdır.
  • Kanal-kanal anastomozu, safra kanalı rekonstrüksiyonu için tercih edilen bir tekniktir.
  • Biliyer komplikasyonları azaltmak için dış veya iç safra stentlerinin rolü belirsizdir.
  • Çift-graftlı LDLT, yüksek oranda uzmanlaşmış LDLT merkezlerinde, verici/alıcı uyumsuzluğu engelleyici olduğunda tek sınıf LDLT'ye önemli bir alternatif sunmaktadır.
  • Çift-graftlı LDLT, sınırda gelecek karaciğer kalıntısı olan bağışçılar sağ lob alımından kaçınılarak vericinin güvenliğini artırabilir.
  • Oldukça uzmanlaşmış merkezlerde uygulandığında, genel sağ kalım oranı ile çift-greft ve tek greft alıcıları arasındaki uzun dönem komplikasyon insidansı ve şiddeti arasında herhangi bir fark yoktur.
  • LDLT sonuçlarına hacminin etkisi göz önüne alındığında, LDLT'ye giren nakil programlarının yanı sıra LDLT'yi sporadik olarak uygulayan programlar, öğrenme eğrisinin hasta sonuçları üzerindeki etkisini azaltmak için önlemler almayı düşünmelidir.
  • LDLT alıcılarının karın içi kanamaların gelişimi için perioperatif evredeki erken aşamalarda izlem ve HAT önerilir.
  • Red oranları LDLT ve DDLT alıcılarında benzerdir ve bu nedenle LD'ye karşı DD'ye dayalı bağışıklık baskılama protokollerinin modifikasyonu önerilir.
  • Biliyer sızıntılar, LDLT alıcılarında daha yaygındır. Yönetim, klinik tabloya dayanmaktadır ve gözlem, perkütan dren yerleşimi, safra stentlemesi ve / veya ameliyat müdahalesi içerebilir.
  • SFSS sendromu, LDLT'de daha sık görülür. Allogreft seçimi, giriş modifikasyonunun potansiyel kullanımı ve çıkışın optimizasyonu, SFSS insidansını azaltmak için kullanılması gereken stratejilerdir.
  • Anastomozlu safra yolları darlıkları LDLT'yi takiben daha sıktır ve endoskopik / perkütan balon dilatasyonu ve stent veya operatif revizyon ile başarıyla idare edilebilir.
  • Tekrarlayan hastalık (özellikle HCC, hepatit C virüsü) LDLT'de DDLT'ye kıyasla daha yaygın görülmemektedir
  • Canlı karaciğer transplantasyonu, pediatrik popülasyonda karaciğer transplantasyonunun mükemmel bir sonucu olan yerleşmiş bir formudur.
  • Pediyatrik LDLT'de yapılan işlerde, aile dinamikleri göz önüne alınmalıdır (örneğin, ailenin birden fazla çocuğu olabileceği veya uygun vericinin ailenin birincil geçim kaynağı olması durumunda).
İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Miller et al. The International Liver Transplantation Society Living Donor Liver Transplant Recipient Guideline,Transplantation 2017;101: 938–944.

Karaciğer Transplantasyonundan Sonraki 24 Saatte Ölümle İlişkili Faktörler

18 Ocak 2018

Avrupa Karaciğer Çalışmaları Derneği ve Amerika Karaciğer Hastalıkları Araştırma Birliği'nden gelen raporlar, karaciğer transplantasyonunda son 25 yıldaki sonuçların istikrarlı bir şekilde iyileştiğini gösteriyor. 2014'te, sağ kalım oranları ameliyattan bir yılda % 96'ya, on yılda % 70'e ulaştı. Akut rejeksiyona bağlı greft kaybı azalmaya devam ederken, ilk operatif yılda enfeksiyonlar ve perioperatif cerrahi komplikasyonlar ölümlerin veya greft kayıplarının yaklaşık % 60'ını oluşturmaktadır.

Amerika’dan araştırmacılar, kadavra ortotopik karaciğer transplantasyonu için sunulan son dönem karaciğer hastalığına sahip yetişkin hastalarda 24 saatlik mortalite ve özellikle intrakardiyak ve pulmoner tromboemboli (ICPTE)  nedeniyle ölümle ilişkili alıcı risk faktörlerini inceleyen bir çalışma yaptılar. Standart Transplant Analizi ve Araştırma elektronik veri tabanı dosyalarını retrospektif olarak incelediler. 2002-2013 yılları arasında Organ Alımı ve Transplantasyon Ağı'ndan elde edilen 65308 erişkin karaciğer transplant alıcılarının elektronik dosyalarını değerlendirdiler. Mortalite, ICPTE'nin yıkımı nedeniyle 24 saatlik mortalite riskini tahmin etmek için çok değişkenli lojistik regresyon modelinin analizi ve mortalite neden analizini kullandılar. Perioperatif mortalite, verici ve alıcı demografik bilgiler, verici ölüm nedeni, greft iskemi zamanı, alıcı son evre karaciğer hastalığının etiyolojisi, fonksiyonel durum, komorbiditeler ve laboratuar değerlerini incelediler.

Ameliyat Sonrası İlk 24 Saat Mortalite %1,3

Araştırmacılar, 41.324 hastayı dahil ettiler. 38.293 kişi (% 92,6’sı) nakilden 30 gün sonra hayatta kaldı. Postoperatif mortalite 24 saatte 547 (% 1,3)  ve sonraki 30 gün içinde 2484’tü (% 6,0). Kontrolsüz kanama (57 hasta,% 0,14), yıkıcı ICPTE (54 hasta,% 0,13) ve primer greft başarısızlığı (49 hasta,% 0,12) 24 saatlik mortaliteye en çok ve eşit oranda katkıda bulundu. ICPTE için çok değişkenli regresyon analizinde alıcıların pulmoner emboli, portal ven trombozu, fonksiyonel durum (Karnofsky skoru) b20, preoperatif ventilatör desteği, diyabet ve Asya etnik kökeni ile ilgili geçmişi, dikkat çekici bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Bu risk faktörleri, yıkıcı bir ICPTE'nin; c-istatistiği 0.70 genel riskini hesaplamak için bir indeks olarak ifade edildi.

Araştırmacılar, yıkıcı ICPTE’nin, yetişkin kadavra karaciğer transplantasyonundan sonra 24 saatlik ölüm oranına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu belirttiler. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fukazawa et al. Factors associated with mortality within 24 h of liver transplantation: An updated analysis of 65,308 adult liver transplant recipients between 2002 and 2013, Journal of Clinical Anesthesia 44 (2018) 35–40.

Share 35 Uygulaması ve Karaciğer Transplantasyonu

02 Ocak 2018

2002'de Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) puanlama sistemi için model uygulanması, ölü donör karaciğer organ bağışında gerekli yeniden düzenlemede, aday bekleme listesi önceliği, karaciğer nakli (KT) yapılmaması durumunda tahmini 3 aylık ölüm riski ile belirlenmiştir. MELD sisteminin uygulanmasından bu yana, transplantasyonda ortalama MELD puanı, kademeli olarak artan bekleme listesi adaylarının hastalık derecesine paralel olarak, yıllık bazda artmıştır. Birleşmiş Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) veri tabanına göre, 2002'de, tüm yetişkin KT alıcılarının %4'ünden biraz daha fazlasında MELD puanı 40 ya da daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. 2014 yılına gelindiğinde, bu nüfus için nakil sayısı yaklaşık % 12'ye yükselmiştir ve bu karaciğer transplantasyonunu bekleyen çok sayıda aday ve ölü donör organlarının yetersizliği arasındaki artan dengesizliği yansıtmaktadır. Bu dengesizlik, donör spesifik alan (DSA) içindeki adaylara, vericinin DSA'sının dışında bulunan ancak donör bölgesi içinde olan, potansiyel olarak kritik derecede kötü olan adaylardan önce, DSA'larında tedarik edilen ölü donör karaciğerleri için öncelik verilen organ dağıtım sistemi ile daha da güçlenmiştir. Ülkenin yüksek nüfuslu metropol bölgelerinde, alıcıları mümkün olan en yüksek MELD skoru 40 ile nakletmek rutin hale gelmiştir.

2013 yılında, bu krizi hafifletmek ve en zorlu KT adaylarına organ erişimini artırmak için UNOS, bir bölgedeki MELD skoru 35 veya daha yüksek olan tüm hastalara, vericinin DSA'sında 35'in altındaki bir MELD puanına sahip yerel adaylardan daha öncelik verildiği, bir bölgesel Share 35 politikası uygulamıştır. Transplantasyon sırasında Share 35’in, MELD puanı 40 veya daha yüksek olan alıcıların transplantasyonu üzerindeki etkisinin ulusal analizi, sonuçlarda küçük ancak önemli bir genel iyileşme olduğunu ortaya koymuştur. Organ donörü sıkıntısı, özellikle de rekabetin en fazla olduğu ve alıcıların transplantasyon öncesinde Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru 40'a ulaşan Birleşik Devletlerin bölgelerinde devam etmektedir. Son derece rekabetçi bölgelerdeki Share 35'in faydaları kolektif ulusal tecrübeyi incelerken küçümsenebilir.

Share 35 Bekleme Sürelerini Azaltıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları tek merkezli analizde, Share 35 uygulamasında sonra MELD 40 ve üzeri alıcılarda karaciğer transplantasyonunun sonuçlarını incelediler. 21 Nisan 2002 tarihinden 15 Mayıs 2015 tarihine kadar MELD skoru 40 veya daha yüksek olan 207 karaciğer nakli alıcılarının retrospektif analizini yaptılar.

Araştırmacılar, çok değişkenli analizde, MELD 40 ya da daha yüksek karaciğer transplantasyonunda greft sağ kalımının en güçlü belirleyicisi olarak Share 35'in uygulanmasını tanımladılar. 1 yıllık greft sağ kalımını Share 35 sonrasın %94 iken Share 35 öncesi % 75 buldular. Alıcılar transplantasyona kadar Share 35 sonrası (10 gün), Share 35 öncesine göre (16 gün) daha az zaman bekledi ve daha az hasta nakilden önce 28 günden fazla hastanede yatırıldı (% 6'ya karşılık % 18). Çok değişkenli analizde, listeye alındığında şeker hastalığı olan alıcılar, nakil sonrası hasta mortalitesinin güçlü öngörücüsü olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, Share 35 politikasının uygulanmasının, organ erişimini geliştirerek ve aday bekleme sürelerini en aza indirgeyerek sonuçlar üzerinde belirgin bir etkiye sahip olduğunu belirttiler. Share 35 sonrasında, 40 veya daha yüksek bir MELD skoruna ulaşan alıcıların, 1 yıllık greft sağ kalımında iyileşme sağladıklarını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nekrasov et al. Improvement in the Outcomes of MELD ≥ 40 Liver Transplantation: An Analysis of 207 Consecutive Transplants in a Highly Competitive DSA, Transplantation 2017;101: 2360–2367.

Böbrek Transplantasyonunda Hibrid Perfüzyonun Gecikmiş Greft Fonksiyonu Üzerine Etkisi

25 Ekim 2017

Gecikmiş greft fonksiyonu (DGF), transplantasyondan sonra önemli bir prognostik faktördür. Rejeksiyon ve enfeksiyon gibi yüksek komplikasyon oranları, azalmış uzun dönem greft sağ kalım oranı, uzamış hastanede yatış süresi ve yüksek maliyetler ile ilişkilidir. Brezilya'da ölen bağışçılardan alınan böbrek nakillerinin % 50 ila % 80'i DGF ile sonuçlanmaktadır. Brezilya'daki bu sorun çoğunlukla 20 saatten uzun olan statik soğuk iskemi zamanı (CIT) ve beyin ölümünden sonra vericilerin yetersiz bakımından kaynaklanmaktadır. Beyin ölümünden sonra vericinin bakımı genellikle kalabalık olan kamusal yoğun bakım ünitelerinde mümkün değildir ve kalifiye profesyoneller veya vericiler için bakım görevlisi bulunmamaktadır. Buna ek olarak, genişletilmiş ölçütlere sahip bağışçıların kullanımı (UNOS EÇG sistemi kriterleri) artmaktadır. Bunlar halen Brezilya'daki bağışçıların % 20-30'unu oluşturur ve DGF oranının artmasına katkıda bulunmaktadır. Brezilya'da, uzun CIT, organların bağışı ve bunların lojistiğine bağlıdır. CIT'yi azaltmak için, laboratuar uyumluluk testini, alıcıların hazırlığı ve transplantasyon merkezine erken gelişleri optimize etmek gereklidir.

Yapılan çalışmalar, nakil sonrası birinci ve üçüncü yılda DGF'nin azaltılmış riski ve daha iyi greft sağ kalımı gibi sonuçlarda, makine perfüzyonunun (MP) statik soğuk saklama yönteminden (CS) daha iyi sonuçlar verdiğini göstermiştir. Bu bulgular, hem standart donör organlarda hem de donörler tarafından genişletilmiş kriterlere sahip organlarda gözlenmiştir.

Hibrit Perfüzyon Nakil Sonuçlarını İyileştirebilir mi?

Brezilya’dan araştırmacılar, CIT sonrası MP’nin, nakil hastalarının sonuçlarını iyileştirip iyileştirmediğini anlamak için bir çalışma yaptılar. Merkezlerinde DGF oranı %70-80 gibi yüksek oranlardaydı ve böbrekleri nakil için genellikle 22 saatten daha uzun süreli CIT sonrasında alıyorlardı. Böbrekler merkeze gelişlerinden önce uzun süreli statik soğuk depolamadan sonra MP'ye bağlanıyordu.

Araştırmacılar, CIT sonrası MP ile korunmuş (Hybrid Perfusion - HP)  böbrek nakli yapılan hastalarda, DGF insidansını, süresini ve hastane kalış süresini analiz ettiler. Şubat 2013 ile Temmuz 2014 arasında nakledilen, HP ile korunmuş 54 ölen bağışçı böbreğini çalışmalarına dahil ettiler ve bunları Kasım 2008'den Mayıs 2012'ye kadar CS ile korunmuş 101 böbrek nakli ile karşılaştırdılar. HP grubunda DGF insidansının %61,1 iken CS grubunda % 79,2, ortalama DGF süresinin HP grubunda 5 gün iken CS grubunda 11 gün ve ortalama hastanede yatış süresinin HP grubunda 13 iken CS grubunda 18 gün olduğunu gördüler. Makine perfüzyonuyla gözlemlenen DGF'deki düşüş, 50 yaşın üzerindeki vericilerde görülmedi. Çok değişkenli analizde CIT için düzeltilmiş DGF için risk faktörleri, donör yaşı ve MP kullanımının yokluğuydu.

Araştırmacılar,  HP'nin kullanımının böbrek fonksiyonunun daha hızlı iyileşmesine ve hastanede kalış süresinin kısalmasına katkıda bulunduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ana Cristina Carvalho Matos, Lúcio Roberto Requiao Moura, Milton Borrelli Jr, Mario Nogueira Jr, Gabriela Clarizia, Paula Ongaro, Marcelino Souza Durao Jr, and Alvaro Pacheco-Silva. Impact of Machine Perfusion after Long Static Cold Storage on Delayed Graft Function Incidence and Duration and Time to Hospital Discharge, Am J Transplant. 2015; 15 (suppl 3).

Sitomegalovirüs Enfeksiyonunda Bir Gizem Perdesi Daha Aralandı

18 Ekim 2017

Belirli sitomegalovirüs (CMV) epitoplarının kronik CD8+ bellek T hücre enflasyonuna neden oluduğu bilinmektedir. Ancak CD4 bellek T hücre  enflasyonunundaki kapsamı iyi incelenmemiştir. İnsan CMV'sine (HCMV) özgü CD4+ T hücreleri, HIV + HCMV + deneklerinde yükselmiştir. HCMV epitopuna spesifik CD4+ T hücre bellek enflasyonunun HIV enfeksiyonu sırasında meydana gelip gelmediğini belirlemek için, bir grup araştırmacı HCMV plazma viremisine sahip, HLA- DR7 +  uzun dönem ilerlemesi olmayan HIV deneklerinde dolaşan CD4+ T hüceleri karakterize etmede glikoprotein B DYSNTHSTRYV (DYS) epitopu ile yüklü HLA-DR7 (DRB1 * 07: 01) tetramerlerini kullandılar.

HCYS ile spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsör, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi. Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'den oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlanmadan değil, çok işlevli idi ve yüksek ex vivo granzyme B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR seviyeleri gösteriyordu; ancak daha az co-expresse CD38 + ve HLA-DR + idi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğine işaret etmektedir.

CMV CD4+ T Hücrelerini Nasıl Etkiliyor?

DYS spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsörleri, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi.

Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'ten oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlı değil, çok işlevliydiler ve yüksek ex vivo granzim B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR aktivitesine sahiptiler. Öte yandan bu hücreler daha az CD38 + ve HLA-DR + eksprese etmekteydi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğini önermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Abana et al. Cytomegalovirus (CMV) Epitope–Specific CD4+ T Cells Are Inflated in HIV+ CMV+ Subjects The Journal of Immunology, 2017.

Kore’de Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonunda Bağışçı Güvenliği Araştırıldı

03 Ekim 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT), son dönem karaciğer hastalığı için tercih edilen bir tedavi yöntemidir fakat kadavra bağışçıların yetersizliği hala sorun teşkil etmektedir. Canlı donör karaciğer transplantasyonu (LDLT), 1988 yılında pediatrik alıcılar ve 1993 yılında yetişkin alıcılar ile yapıldığından beri, LDLT dünya çapında yaygın şekilde kullanılmaya başlanmış ve kadavradan karaciğer transplantasyonuna (DDLT) etkin ve hayat kurtarıcı bir alternatif haline gelmiştir. LDLT, DDLT'ye göre, organın doğrudan bulunabilirliği, düşük alıcı morbiditesi olan elektif cerrahi ve birincil disfonksiyon insidansı gibi belirgin avantajlara sahiptir. LDLT, alıcılar için iyi sonuçlar alınmasına rağmen çok karmaşık bir cerrahi prosedürdür ve verici güvenliği kaygı konusu olmaya devam etmektedir.

Yapılan çalışmalarda, sağlıklı karaciğer vericileri için mortalite ve morbidite oranlarının % 0 ile % 67 arasında değiştiğini bildirilmiştir. Risk faktörlerini daha iyi anlamak ve LDLT için komplikasyon oranlarını doğru bir şekilde belirlemek için büyük ölçekli prospektif kohort araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kore’den araştırmacılar, Koreli karaciğer vericileri arasındaki morbidite ve komplikasyon risklerini, ulusal olarak temsili bir Koreli hasta kohortundan prospektif olarak toplanan verileri kullanarak araştırdılar. 2014 yılında ülke çapında bir organ nakli kayıt sistemi olan Koreli Organ Transplantasyonu Kayıt Sistemi oluşturuldu. Araştırmacılar, Nisan 2014 ile Aralık 2015 tarihleri ​​arasında 832 yaşayan karaciğer bağışçısının prospektif olarak toplanan verilerini gözden geçirdiler. Bağışçıları 59 kişiden oluşan sol lob grubu ve 773 kişiden oluşan sağ lob grubu olmak üzere ikiye ayırdılar ve greft tipleri ile kalan karaciğer hacimleri ve komplikasyonları arasındaki ilişkileri incelediler. Ortalama takip süresi 19 aydı. Çalışma süresi boyunca, 553 erkek ve 279 kadın karaciğer bağışladı ve karaciğer bağışından dolayı ölümle karşılaşılmadı. Genel, safra ve majör komplikasyon (grade III) oranları sırasıyla % 9,3, % 1,7 ve % 1,9’du. Greft tipleri ve kalan karaciğer hacmi, genel, biliyer ve majör komplikasyon oranları bakımından anlamlı olarak farklıydı. Major komplikasyonları olan 16 hastanın 9'unda (% 56,3) biliyer komplikasyonlar (2 biliyer striktür ve 7 safra kaçağı) mevcuttu. Karaciğer bağışından 6 ay sonra 832 donörden ortalama aspartat transaminaz, alanin aminotransferaz ve toplam bilirubin düzeyleri sırasıyla 23.968.1 IU / L, 20.9611.3 IU / L ve 0.860.4 mg / dL’ydi.

 Araştırmacılar, canlı karaciğer vericilerinde biliyer komplikasyonların en sık karşılaşılan morbidite tipleriolduğunu ve canlı donör hepatektominin minimal ve kolaylıkla kontrol edilen komplikasyonlar ile başarıyla uygulanabildiğini belirttiler. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lee et al. Donor Safety in Living Donor Liver Transplantation: The Korean Organ Transplantation Registry Study, Liver Transplantation 23 999–1006 2017.

Karaciğer Transplantasyonunda VKİ İle Genel Sağ Kalım İlişkisi Yeniden Araştırıldı

28 Eylül 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT) son dönem karaciğer hastalığı olan hastalarda kesin tedavi yöntemidir. Çalışmalar, LT sonrası mortalite için risk faktörlerinin donör yaşı, soğuk iskemi süresi, Birleşmiş Devletler İçin Organ Paylaşımı Acil Durum Ağı (1, 2A, 2B veya 3) (United Network for Organ Sharing Urgency Status) ve alıcı vücut kitle indeksi (VKİ) olduğu gösterilmiştir. Alıcı VKİ’si ve transplantasyon sanrası sonuçlar arasında çelişkili sonuçlar bildiren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bazı çalışmalar, aşırı düşük VKİ'ye sahip olan LT alıcılarının daha yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulurken, bazıları obez hastaların veya yüksek VKİ'nin yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulmuştur.

Obezite, kronik karaciğer hastalığı da dahil olmak üzere, artan morbidite ve mortalite riski ile ilişkilidir. Yani, yeni LT bekleme listesi kaydedilen nüfustaki obezite prevalansı yüksektir. Bununla birlikte, pek çok nakil programı obez adaya LT'yi düşürür, çünkü perioperatif ve postoperatif komplikasyonlar ve ölüm riskini yüksek olmayan adaylara göre daha yüksektir. Dahası, obez bekleme listesi adaylarının LT için daha uzun bir bekleme süreleri vardır ve Son Aşama Karaciğer Hastalığı (MELD) için bir Model alma ihtimali, normal ağırlıklı adaylardan% 30-% 38 daha düşüktür. Amerika’dan araştırmacılar, MELD sisteminin kurulmasından sonra VKİ ve LT sonrası sağ kalım arasındaki ilişkiyi yeniden incelemek ve MELD kategorisine göre en yüksek LT sonrası sağ kalım şansıyla ilişkili VKİ aralığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 27 Şubat 2002 ile 31 Aralık 2013 arasında LT uygulanan Organ Alımı İşlem ve Transplantasyon Ağı veri tabanından 18 yaş ve üzeri hastaların retrospektif bir kohortu belirlediler ve 14 Mart 2014’e kadar takip ettiler. Hastaların MELD puanlarını 10 ya da daha düşük (MELD1), 11-18 arası (MELD2), 19-24 arası (MELD3) ve 25 ya da daha yüksek (MELD4) olarak sınıflandırdılar. Analitik kohortta 48.226 hastanın % 14,8'i MELD1,% 33,7'si MELD2,% 19,6'sı MELD3 ve % 32,0'ı MELD4 olarak sınıflandırıldı. Hastaların % 25'i ortalama 1371 gün izlem sonrası öldü. MELD1 grubu için, 30 ila 33 arasında değişen VKİ’ye sahip hastalar, 30’dan düşük veya 33 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalım sonucu ile ilişkilendirildi. MELD2 grubu için 28'den 37'ye değişen VKİ’ye sahip hastalar, 28’den düşük veya 37 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalıma sahipti. MELD3 için, sağ kalım sonucu artan VKİ ile düzeliyordu.  MELD4 için ise, sağ kalım sonuçları hasta VKİ'si ile ilişkili bulunmadı.

Araştırmacılar, LT hastalarında obezitenin, yüksek transplantasyon sonrası mortaliteyle her zaman ilişkili olmadığını ve sağ kalım olasılığını belirlemek için VKİ ve MELD kategorisi arasındaki etkileşimin önemli olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Chang et al. Reexamining the Association of Body Mass Index With Overall Survival Outcomes After Liver Transplantation, Transplantation Direct 2017;3: e172.

Eş Zamanlı Böbrek-Karaciğer Transplantasyonuyla Böbrek Reddi Oranı Azalabilir mi?

19 Eylül 2017

Yapılan yeni bir araştırmada, tek başına böbrek transplantasyonu ile karşılaştırıldığında eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonunun uzun vadeli yararlar sağlayabileceği tespit edildi. Yüksek ve düşük donör spesifik alloantikor düzeyleri olan hastalar arasında, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, böbrek için daha düşük oranda hücresel ve antikor aracılı red ve kronik hasar geliştiği ve transplantasyon sonra ki beş yılda daha iyi genel böbrek fonksiyonları sağlandığı gösterildi. Transplantasyon sonrası organ reddi, birkaç dakika, günler ya da aylar içinde meydana gelebilir. Bazı vakalarda ise, hasarın ortaya çıkması birkaç yıldan fazla sürer ve böbrek fonksiyonlarında azalma meydana gelir ve nakledilen organın reddi gerçekleşir. Buna kronik böbrek hasarı denir. Daha önce yapılmış araştırmalarda, kombine veya eş zamanlı karaciğer-böbrek nakline sahip hastaların hiperakut ve akut rejeksiyondan korunabildiği gösterilmiştir. Yapılan bu çalışmada ise, ilk kez eş zamanlı karaciğer-böbrek naklinin potansiyel uzun vadeli etkileri, böbrek hasarı ve fonksiyonları değerlendirildi.

Araştırmacılar, sağlıklı bir karaciğerin, böbrek transplantasyon alıcılarında nakledilen organın reddedilmesine yol açabilen, dolaşımdaki donör spesifik alloantikor seviyelerini azalttığını bildiklerini, elde ettikleri bulguların, eşzamanlı karaciğer-böbrek naklinde sağlıklı bir karaciğerin bu olumlu yararlarının uzun süre devam edebileceğini ve karaciğerin, hücresel redde karşı koruyucu bir role sahip olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Araştırmacılar, 14 tanesi donör spesifik alloantikorlu ve 54 tanesi düşük alloantikorlu ya da hiç verici spesifik alloantikor içermeyen toplam 68 karaciğer-böbrek alıcısının böbrek biyopsilerini incelediler ve sonuçları, yüksek ve düşük verici-spesifik alloantikora sahip olanları da dikkate alarak, tek başına böbrek transplantasyonu yapılan hastaların biyopsileriyle karşılaştırdılar. Değerlendirmeyi yaparken, genel beş yıllık hasta /greft veya transplant sağ kalımı, akut red, kronik böbrek hasarı ve diğer tüm böbrek fonksiyon ölçütlerine baktılar. Araştırmacılar, donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, transplantasyondan beş yıl sonra akut red oranının % 7.1 iken böbrek nakli yapılan benzer hastalarda % 46.4 olduğunu gördüler. Yine bu hastalarda, hiç kronik transplantasyon-ilişkili böbrek hasarına rastlanmazken, sadece böbrek nakli yapılanlarda %53,6 oranında rastlandığını buldular. Donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılan hastalar, transplantasyondan beş yıl sonra stabil glomerüler filitrasyon hızına sahipken, tek başına böbrek nakli yapılan hastalarda glomerüler filitrasyon hızında yüzde 44'lük bir düşüş mevcuttu. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın umut verici olduğunu, çünkü eş zamanlı karaciğer-böbrek transplantasyon alıcılarında böbrek transplantasyonunun uzun vadeli sonuçlarını olumlu şekilde etkileyen, konağın bağışıklık yanıtlarını modüle etmede iyi işleyen bir karaciğer allogreftinin gücünü ispatladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Timucin Taner, Julie K. Heimbach, Charles B. Rosen, Scott L. Nyberg, Walter D. Park, Mark D. Stegall. Decreased chronic cellular and antibody-mediated injury in the kidney following simultaneous liver-kidney transplantation. Kidney International, 2016; 89 (4): 909.

Saf Laparoskopik Donör Hepatektomi ve Laparoskopi Yardımlı Donör Hepatektomi Sonuçları Karşılaştırıldı

25 Ağustos 2017

Canlı donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), kadavra donörden (DLT) karaciğer transplantasyonuna bir alternatif haline gelmiştir. En azından DLT ile eşdeğer olan sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, LDLT'nin genişlemesi, sağlıklı bir bireyde önemli karaciğer rezeksiyonu ile ilişkili önemli cerrahi risklerle kısıtlanmıştır ve donör morbidite oranı % 20 ila % 40 arasında bildirilmiştir. Açık donör hepatektomi güvenli bir prosedür olarak nitelendirilmesine rağmen, şimdiye kadar yapılan en büyük inceleme, canlı donörlerin % 38'inde komplikasyon bildirmiştir. Özellikle, herni ve paralizi, kronik abdominal rahatsızlık ve uzun süren sosyal iyileşme gibi karın duvar komplikasyonları önemli sayıda canlı donörde tespit edilmiştir. Konvansiyonel açık karaciğer cerrahisiyle karşılaştırıldığında, laparoskopik karaciğer cerrahisinde postoperatif ağrı azaltılarak, iyileşme süresinin kısaltılmış ve cerrahi morbidite azaltılmıştır.

Son dönemde minimal invaziv karaciğer ameliyatı yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Laparoskopik major hepatektomi, saf laparoskopi, laparoskopi yardımlı (veya hibrid) teknik ve el yardımlı teknik olmak üzere 3 ana teknik kullanılmaktadır. Bu yaklaşımlardan herhangi birinin diğerlerinden üstün olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Laparoskopik Karaciğer Rezeksiyonu için yapılan ikinci Uluslararası Konsensus Konferansı'ndan yapılan açıklamada, 18 erişkin verici laparoskopik cerrahi, gelişimin en erken safhasıydı (IDEAL'in Balliol Sınıflamasına göre, IDEAL evre 2a). Japonya’dan araştırmacılar, saf laparoskopik donör hepatektomi (PLDH) ile hibrid donör hepatektomi arasındaki kısa dönem sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar ve pnömoperitonyum nedenli kan kaybının azaldığını ispatlamak için ardışık laparoskopik donör hepatektomi ameliyatlarında hibridden safa doğru gelişen aşamalı değişiklikleri gözden geçirdiler.

Araştırmacılar merkezlerinde, 2007'de laparoskopi yardımlı donör hepatektomiyi (LADH) başlattılar ve 2012'de saf laparoskopik verici hepatektomi (PLDH) olarak değiştirdiler. Çalışmaya LADH yapılan 40 canlı donör ve PLDH yapılan 14 canlı donör dahil ettiler. Yardımlıdan saf donör hepatektominin teknik yönlerini ve sonuçlarını ve LADH ve PLDH sonrası alıcıların karaciğer allogreft sonuçlarını incelediler. Araştırmacılar PLDH grubunda 81,07 ± 52,78 g ve LADH grubunda 238,50 ± 177,05 g olacak şekilde anlamlı derecede daha az kan kaybı gözlemlediler ancak ameliyat süresi PLDH grubunda 454,93 ± 85,60 dakika iken LADH grubunda 380,40 ± 44,08 dakika ile göre anlamlı olarak daha uzundu. Postoperatif komplikasyon oranlarında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. Karaciğer allogrefti sonuçları, açık canlı donör hepatektomi ile uyumlu ve kabul edilebilirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Takahara et al. The First Comparative Study of the Perioperative Outcomes Between Pure Laparoscopic Donor Hepatectomy and Laparoscopy-Assisted Donor Hepatectomy in a Single Institution, Transplantation 2017;101: 1628–1636.

Karaciğer Nakli Sonrası Olumsuz Kardiyovasküler Sonuçlar İçin Risk Değerlendirmesi

15 Ağustos 2017

Kardiyovasküler olaylar, karaciğer transplantasyonundan sonra önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir ve yaşlanan nüfus ile non-alkolik yağlı karaciğer hastalığındaki devam eden artışla birlikte transplantasyon gereksinimdeki artış, kardiyovasküler olayların görülme sıklığını da artıracaktır. Bu giderek artan hasta popülasyonunda, optimal kardiyovasküler risk sınıflandırma yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır. Spesifik hasta risk profilleri ve netleştirilmiş tarama yöntemleri daha belirgin olarak karakterize edildiğinde, kardiyak risk sınıflandırması için çok yönlü bir yaklaşım uygulanabilir bu da, transplantasyon sonrası kardiyovasküler olaylarının oranlarını düşürme amacı ile farklı test süreçlerinin risk, yarar ve maliyet etkinliğini dengelemeye yardımcı olabilir.

Amerika’dan araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler olayların tanımlanmasını netleştirmek, insidansı karakterize etmek ve risk faktörlerini tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar bu çalışmada farklı kardiyak test yöntemlerinin performans özelliklerini değerlendirdiler. 2002 ve 2016 yılları arasında konu ile ilgili yayınlanan araştırmalar için MEDLINE, EMBASE, Web of Science ve Scopus veri tabanlarını araştırdılar. Araştırmacılar incelemelerine, 26 benzersiz kohorttan 57.493 hastayı temsil eden 29 çalışmayı dahil ettiler. Bu çalışmaların 23'ünde karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler olayların ön gördürücüleri araştırılırken ve 6’sında öncelikle risk sınıflandırması için kardiyak görüntüleme performans özelliklerine odaklanılmıştı. Araştırmacılar sonuçları incelediklerinde, kardiyovasküler sonuçların tanımlamalarının son derece tutarsız olduğunu gördüler. İnsidans oranları, 6 aydan daha kısa sonuçlar için % 1 ila % 41 ve 6 aydan uzun sonuçlarda % 0 ila % 31 olacak şekilde çok değişkendi.  Çok değişkenli analizler, yaşlılık ve kalp hastalığı öyküsünün transplantasyon sonrası kardiyovasküler olayların en tutarlı ön gördürücüleri olduğunu gösteriyordu. Çeşitli kardiyak görüntüleme yöntemlerinin prediktif kapasitesi de farklıydı.

Araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler sonuçların gerçek insidansının, sonuç tanımlamasına ilişkin görüş birliğinin bulunmaması nedeniyle büyük oranda bilinmediğini belirttiler. Bununla birlikte, düşük veri kalitesi ve bilgi boşluklarının, sonuçların ön gördürücülerini açıkça tanımlama yeteneğini sınırladığına, ancak mevcut verilerin ileri yaş veya önceden var olan kalp hastalığı olan hastalar için daha agresif bir risk sınıflandırma protokolünü desteklediğine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Monica A. Konerman, Danielle Fritze, Richard L. Weinberg, Christopher J. Sonnenday, and Pratima Sharma. Incidence of and Risk Assessment for Adverse Cardiovascular Outcomes After Liver Transplantation: A Systematic Review, Transplantation 2017;101: 1645–1657.

Canlı Donörden Sağ Lob Karaciğer Transplantasyonunda Anormal Portal Venöz Dallar İçin Malatya Yaklaşımı

21 Temmuz 2017

Yaşayan donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), özellikle kadavradan greftlerin yetersiz olduğu bölgelerde, son dönem karaciğer hastalığı için etkili bir tedavidir. Sol taraf greftler çocuklar için ve kısa boylu yetişkinler için yaygın olarak kullanılmasına rağmen, çoğu yetişkin için LDLT'de sağ lob grefti kullanılır. Bununla birlikte, sağ lob greftinde 2 portal venöz açıklığa neden olan anormal portal ven dallanması (APVB),% 6-22 oranında görülen yaygın anatomik varyasyonlardan biridir. Transplantasyon sırasında bu damarların rekonstrüksiyonu zor olabilir ve hatta böyle APVB'ye sahip bağışçılar genellikle sağ lob canlı donörler olarak diskalifiye edilmiştir. APVB'li donörlerden sağ lob karaciğer greftlerinin kullanılmasını sağlamak için çeşitli rekonstrüksiyon yöntemleri denenmektedir. Tüm bu cerrahi tekniklerin farklı zorlukları mevcuttur.

Türkiye’de İnönü Üniversitesi Karaciğer Transplantasyonu Kliniği’nden araştırmacılar yaptıkları çalışmada, sağ lob LDLT'sinde APVB'si olan 126 hastada portal ven rekonstrüksiyonu ile ilgili tecrübelerimizi sundular ve Malatya Yaklaşımı olarak adlandırdıkları bir cerrahi tekniği ve klinik sonuçlarını tanımladılar. Bu teknik, APVB'yi birleştirir ve safenöz ven kanalı tarafından çevresel bir çit ile huni şeklinde bir ortak uzantı elde eder. Araştırmacılar merkezlerinde Mart 2002'den Haziran 2016 sonuna kadar, 361’i kadavradan ve 1414’ü canlı donörden olmak üzere toplam 1776 karaciğer transplantasyonu uyguladılar.  Canlı donörden karaciğer transplantasyonlardan 1192’sinde sağ lob grefti kullanıldı ve bunların 126'sının (% 10,6) APVB'si mevcuttu. Hastaları uygulanan cerrahi tekniklere göre iki gruba ayırdılar. Malatya Yaklaşım uygulanan grup 91 kişiden ve daha önce tanımlanan diğer tekniklerin uygulandığı grup 35 kişiden oluşuyordu. Her iki grup portal ven trombozu (PVT), postoperatif 90 günlük mortalite ve sağ kalım açısından karşılaştırıldı.

Malatya Yaklaşımı uygulanan grupta 3 hastada (% 3,3) ve diğer yaklaşımların uygulandığı grupta 10 hastada (% 28,6) PVT gelişti. 90 günlük mortaliteye bakıldığında, Malatya Yaklaşımı grubunda biri PVT ile ilişkili 8 ölüm gözlenirken, diğer tekniklerin uygulandığı grupta 9’u PVT ile ilişkili 15 ölüm gözlendi. Malatya Yaklaşım grubunda 999,1 gün ve diğer grup için 1024,7 gün olmak üzere, her iki grupta da ortalama takip süresi benzerdi. Malatya Yaklaşım grubunda uzun dönem sağ kalım %84,6 iken diğer yaklaşımların uygulandığı grupta bu oran % 40’tı.

Araştırmacılar, uyguladıkları bu tekniğin sağ lob LDLT sırasında, APVB vakalarında, PVT ve mortaliteleri önlemede umut vaat ettiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yilmaz et al. Reconstruction of Anomalous Portal Venous Branching in Right Lobe Living Donor Liver Transplantation: Malatya Approach, Liver Transplantation 23 751–761 2017 AASLD.

Böbrek Transplantasyon Alıcılarında Periferik Arter Hastalığı ile Greft Yetmezliği İlişkisi Araştırıldı

07 Temmuz 2017

Periferik arter hastalığı (PAH), 70 yaş üzeri ve diyabet, böbrek yetmezliği veya kardiyovasküler risk faktörleri bulunan hastalarda yaygındır. PAH hastalarında kardiyovasküler olay riski 3-5 kat artmaktadır. Düşük ayak bileği-brakiyal indeks (ABI), yaş, cinsiyet ve diğer risk faktörleri alındığında bile, koroner arter hastalığı (KAH), serebrovasküler olay (SVO) ve geçici iskemik atak (GIA) riskiyle ilişkili bulunmuştur. PAH tanısı tipik olarak ABI ölçümüyle konur ve yapılan çalışmalarda ABI'nın genel sağ kalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. PAH'a sahip, son dönem böbrek yetmezliği (ESRD) hastalarında kardiyovasküler mortalite riski yüksektir. PAH bu popülasyonda fonksiyonel bozukluğa da yol açabilir. KAH, nakil öncesi ve sonrası SDBY'li hastalarda mortalitenin ana nedenidir. Preoperatif kardiyovasküler mortalite ve greft başarısızlığı açısından daha yüksek risk altındaki hastaların tanımlanması, postoperatif kardiyovasküler sonuçların kimde daha kötü olabileceğini önceden tahmin etme ve muhtemelen agresif risk faktörü değişikliklerine izin verme açısından risk gruplandırması yapılmasına imkan sağlar.

PAH, koroner arter bypass cerrahisi geçiren hastalarda kötü postoperatif sonuçlarla ilişkilendirilmiştir. ABI yoluyla alt ekstremite vasküler fizyolojik değerlendirmesinin, transplantasyon öncesi değerlendirmenin bir parçası olabileceği düşünülmektedir. Amerika’dan araştırmacılar, PAH'ın postoperatif dönemde greft yetmezliği ve ölümü ön gördürüp gördüremeyeceğini belirlemek için, PAH için vasküler değerlendirme yapılan böbrek transplantasyon alıcılarını incelediler. PAH şiddetini, primer sonlanım noktaları olan organ yetmezliği ve ölüm ile sekonder son noktalar olan miyokard enfarktüsü, GIA / inme ve ekstremite iskemisi, kangren veya ampütasyon ile ilişkilendirdiler.

Araştırmacılar, yaş, cinsiyet, sigara içme öyküsü, hipertansiyon, diyabet, inme, koroner arter hastalığı veya kalp yetmezliği, uzun süredir diyalize girmek gibi bilinen kardiyovasküler risk faktörlerine göre ayarlama yaptıktan sonra, böbrek nakli öncesindeki 5 yıl içinde anormal bir ABI ile ölçülen PAD ile greft yetmezliği ve mortalite oranlarının korelasyonunu analiz ettiler. Transplantasyon yapılan 1055 hastadan, nakilden önceki 5 yıl içindeki arteriyel çalışmaları mevcut olan 819'unun verilerini değerlendirdiler. 819 böbrek transplantasyon alıcısının % 46'sında PAH mevcut olduğunu gördüler. Düşük ABI’nın, organ yetmezliği, ölüm ve ikincil sonlanım noktaları için bağımsız ve anlamlı bir öngördürücü olduğunu gösterdiler. Düşük ABI’nın, greft yetmezliği açısından üç kat, nakilden sonra ölüm riski açısından 2 kat ve sekonder sonlanım noktalar açısından üç kat daha fazla risk ile ilişkili olduğunu buldular.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patel et al. Peripheral arterial disease preoperatively may predict graft failure and mortality in kidney transplant recipients, Vascular Medicine 1–6 2017.

Maraton Koşmak Kısa Süreli Böbrek Hasarına Neden Olabiliyor

16 Haziran 2017

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, maraton koşmanın yarattığı fiziksel stres kısa süreli böbrek hasarına neden olabiliyor. Araştırmaya dahil edilen koşucuların böbrekleri, maraton sonrası iki gün içinde tamamen iyileşse de, maratonların popülaritesini arttırdığı bu dönemde, bu yorucu aktivitenin potansiyel uzun vadeli etkileri ile ilgili soru işaretleri akla geliyor. Daha önce yapılmış araştırmalarda, sıcak havalarda maden çalışmaları, şeker kamışı toplama ve askeri eğitim gibi olağandışı yoğun faaliyetlerde bulunmanın böbreklere zarar verebileceği gösterildi. Maraton koşmanın böbrek sağlığı üzerindeki etkileri hakkında ise oldukça az şey biliniyor.

Araştırmacılar prospektif gözlemsel çalışmalarına, 2015 Hartford Maratonu'nda koşan 22 maraton koşucusunu dahil ettiler. Koşucuların ortalama yaşı 44’tü ve % 41'i erkekti. Katılımcılardan 26,2 mil maraton koşmadan önce ve sonra kan ve idrar örnekleri topladılar. Örnekler, maraton öncesi 24 saat (gün 0), maraton sonrası hemen (gün 1) ve maraton sonrası 24 saatte (gün 2) toplandı. İdrar mikroskopisi analizinin yanı sıra serum kreatinin, kreatin kinaz ve idrar albumin ölçümleri yapıldı. Altı idrar hasar biyolojik belirteci (IL-6, IL-8, IL-18, böbrek hasar molekülü 1, nötrofil jelatinaz ile ilişkili lipokalin ve tümör nekroz faktörü α) ve iki idrar tamir biyolojik belirteci (YKL-40 ve monosit kemoatraktan protein 1) ölçüldü. Akut böbrek hasarı (AKI) evre 1, 0. günden sonraki 48 saat içinde serum kreatinin düzeyinde 1,5 ila 2 kat veya 0,3 mg / dL artış olarak tanımlandı ve AKI 2. evre, kreatinin düzeyinde 2-3 kattan fazla artış olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, incelenen koşucuların % 82'sinin yarıştan hemen sonra evre 1 ve 2 AKI tablosu gösterdiğini tespit ettiler. %73'ünde mikroskopik tübüler hasar tanısı vardı. Serum kreatinin, idrar albümin ve hasar ve onarım biyolojik belirteç seviyeleri 1. günde zirve yaptı, 0. ve 2. günlere kıyasla belirgin şekilde yükseldi. Serum kreatin kinaz seviyeleri, 0. günden 2. güne kadar anlamlı olarak artmaya devam etti. Araştırmacılar, böbreğin, maratonun fiziksel stresine, hasar ile tepki verdiğini belirttiler. Maraton ile ilgili böbrek hasarının potansiyel nedenlerinin, maraton sırasında meydana gelen temel vücut ısısındaki devamlı artış, dehidrasyon ya da böbreklere azalmış kan akışı olduğunu aktardılar. Araştırmacılar, maraton koşusu ile ilişkili kalp fonksiyonlarında da değişiklikler olduğunu gösterdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sherry G. Mansour, Gagan Verma, Rachel W. Pata, Thomas G. Martin, Mark A. Perazella, Chirag R. Parikh. Kidney Injury and Repair Biomarkers in Marathon Runners. American Journal of Kidney Diseases, 2017

İnsan Sitomegalovirüsünün Hodgkin ve Non-Hodgkin Lenfomalar ile İlişkisi

01 Haziran 2017

İnsan sitomegalovirüsü (HCMV),  genellikle asemptomatik primer enfeksiyon ile sonuçlanır ve insanlarda ömür boyu devam edebilir. İmmünsüpresyon evrelerinde sporadik olarak tekrar aktif hale gelebilir. Transplantasyon alıcıları ve AIDS hastaları gibi immünsüpresif hastalarda, sitomegalovirüs sıklıkla ağır hastalıklara neden olur. Batı ülkelerinin yaklaşık %30-90'ı, gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun % 90'ından fazlası sitomegalovirüs ile enfektedir. Virüs tükürük, idrar ve anne sütü ya da organ transplantasyonu yoluyla bulaşır. Kuluçka süresi yaklaşık 4-8 ​​haftadır. HCMV enfeksiyonu genellikle asemptomatiktir fakat ateş, lenf nodu şişliği, gastrit, özofajit ve grip benzeri semptomlar gibi mononükleozdakilere benzer semptomlar nadiren görülür. HCMV, kanserojen bir virüs olarak bilinmemektedir fakat latent fazdaki HCMV, gastrik kanser ve T hücreli lenfomalar gibi bazı malignitelerle korelasyon göstermektedir. HCMV'nin Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomaları ile ilişkili olabileceğini gösteren bazı veriler mevcuttur.

Birincil enfeksiyondan sonra, HCMV latent faza girer ve bu fazda genomu epizom haline gelir. HCMV'nin latentleşmesine neden olan bazı faktörler vardır. Bu faktörlerden birisi UL138'dir ve latent faz sırasında eksprese edilen birkaç mRNA geninden biridir. HCMV replikasyonu, latent durumun yeniden aktifleştirilmesinde önemli bir role sahip çok erken genler (immediate early genes - IEI) de dahil olmak üzere gen alt grupları tarafından düzenlenir. UL138'in saptanması latent HCMV enfeksiyonunu ve IE1'in saptanması latent CMV enfeksiyonunun reaktivasyonunu gösterir. İran’dan bir grup araştırmacı, Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomalı hastalardan histolojik doku örneklerinde CMV latent enfeksiyon sıklığının saptamak amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar yaptıkları kesitsel çalışmada, Hodgkin lenfoma için 25 ve non-Hodgkin lenfoma için 25 örneği içeren toplam 50 parafin gömülü doku bloğu incelediler. RNA ekstraksiyonu ve cDNA hazırlamasından sonra, IEI mRNA'sının saptanmasında RT (Reverse-Transcription) –PCR’ı ve mRNA UL138'in tanımlanmasında nested PCR kullandılar. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfomalı 25 vakanın 5'inin (% 20) hem IE1 hem de UL 138 için pozitif olduğunu buldular. 25 Hodgkin vakasında yalnızca 1’inin (% 4) UL 138 için pozitif olduğunu ve vakaların hepsinin IE1 için negatif olduğunu gördüler. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfoma hastalarında, UL 138 için, % 20 ile nispeten yüksek bir ekspresyon oranı tespit edildiğini, bu nedenle latent CMV enfeksiyonunun hastalığın gelişiminde rol oynuyor olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hamide Mehravaran, Manoochehr Makvandi, Alireza Samarbaf Zade, Niloofar Neisi, Hadis Kiani, Hashem Radmehr, Toran Shahani, Seyedeh Zeinab Hoseini, Nastaran Ranjbari, Rahil Nahid Samiei. Association of Human Cytomegalovirus with Hodgkin’s Disease and Non-Hodgkin’s lymphomas, Asian Pac J Cancer Prev, 18 (3), 593-597.

Organ Naklinde Reddi Önceden Haber Veren Yeni Bir Yöntem Gösterildi

24 Mayıs 2017

Tüm dünyada organ nakli sıklığı giderek artmaktadır. Bununla birlikte, organın türüne bağlı olarak, çoğu zaman nakledilen organa, alıcının bağışıklık sistemi saldırdığı ya da ’reddettiği’ için, nakillerin %20 ile 50'si beş yıl içinde başarısız olmaktadır. Pennsylvania Üniversitesi Perelman Tıp Fakültesi’nden araştırmacılar, organ nakli reddi için, standart yöntemlerle karşılaştırıldığında, daha erken uyarı sağlayan ve daha invaziv ve ağrılı bir iğne biyopsisi yerine yalnızca bir kan testi gerektiren yeni bir yöntem keşfettiler. Transplantasyon reddi tespiti için bu yeni yaklaşımın geçerliliği daha sonraki çalışmalarda da doğrulanırsa, doktorlar transplantasyon alıcılarını daha sağlıklı tutmayı sağlayabilirler. Daha iyi bir biyolojik belirteç ile immünosüpresif ilaçlar kullanan bu hastaların çoğunda, transplantasyon reddi evrelerini tersine çevirmek mümkün olabilir. Doktorlar, reddi daha erken tespit edebildiklerinde, sürece daha etkin müdahale edebilirler. Bununla birlikte, transplantasyon alıcıları, organ reddi meydana gelmediğinde, immünosupresif ilaçları düşük idame dozlarında kullanabilirler böylece bu ilaçların, kanser, yüksek tansiyon, fırsatçı enfeksiyonlar ve böbrek hasarı gibi yan etkilerinden de kurtulabilirler.

Yeni yöntem, normalde çoğu hücre tipinden salınan, eksozomlar olarak bilinen küçük, kapsül benzeri yapıları içeriyor. Eksozomların nasıl oluştukları henüz tam olarak bilinmese de, bu kapsüllerin ana hücrelerindeki, komşu hücrelerin aktivitelerini etkileyebilecek, protein ve diğer molekülleri içerdiği biliniyor. Ana hücrelerinde olduğu gibi, eksozomların yüzeylerinde, vücudun bir parçası olarak bağışıklık sistemince tanınmalarını sağlayan ve genellikle MHC antijenleri olarak adlandırılan, protein belirteçleri bulunuyor. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmada donör eksozomlarının farklı yüzey işaretlerinin, bu küçük yapıların kan testlerinde saptanmasına ve potansiyel nakil reddi ataklarını öngörmesine izin verebileceğini düşündüler. Farelere insan pankreatik adacık hücrelerinin nakledildiği standart bir laboratuvar modelini kullanarak, farelerin kanlarında, nakledilen insan hücrelerindeki eksozomları tespit edip miktarlarını ölçebildiklerini gösterdiler. Ayrıca, farelerde nakillerin immün reddini başlattıklarında, ölçülen nakledilen adacık eksozom seviyelerinde keskin ve hızlı bir düşüş fark ettiler.

Araştırmacılar, insanlarda, transplantasyon-eksosom stratejisinin ilk araştırmasında, adacık hücrelerinin nakledildiği 5 alıcının depolanmış kan plazması örneklerini incelediler ve nakilleri takiben bu numunelerde donör eksozomlarını tespit edebildiler. Düşen eksozom ölçümünün, insanlardaki nakil reddinin öngörülmesinde yararlı olabileceğine dair bazı ön kanıt da buldular. Nakledilen adacık hücrelerini reddeden bir hastada, nakledilen hücrelerin çalışmamaya başlamasından altı buçuk ay önce alınan bir kan örneğinde, verici eksozom seviyesinde dik bir düşüş saptadılar ve hastada klinik diyabet bulguları gelişti. Araştırmacılar, bu yaklaşıma ait kapsamlı bir incelemede  donör doku eksozomlarını, şu anda en yaygın organ nakli türü olan böbrek naklinde de izole edebileceklerini ve tespit edebileceklerini, sadece kanda değil idrarda da donör-böbrek eksozomlarının izole edilebileceğini ve niceliksel olarak tespit edilebileceğini ve böylece kan testlerinden daha az invaziv olan idrar testlerinin yapılabileceğini gösterdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Prashanth Vallabhajosyula, Laxminarayana Korutla, Andreas Habertheuer, Ming Yu, Susan Rostami, Chao-Xing Yuan, Sanjana Reddy, Chengyang Liu, Varun Korutla, Brigitte Koeberlein, Jennifer Trofe-Clark, Michael R. Rickels, Ali Naji. Tissue-specific exosome biomarkers for noninvasively monitoring immunologic rejection of transplanted tissue. Journal of Clinical Investigation, 2017.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image