Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Farklı hepatit virüsleri karaciğer kanserindeki klinik değişikliklere neden olabilir mi?

13 Mayıs 2015

Hepatoselüler karsinom (HCC) en yaygın görülen karaciğer kanseri türüdür. Bu kanser türüne sahip hastalarda hastalığın viral nedenine bağlı olarak bazı anlamlı klinik değişiklikler mevcuttur. Araştırmacılar bu farklılıkların diğer faktörlerin yanı sıra hepatit tipindeki farklarla da ilişkili olabileceği hipotezini ileri sürüyor.

rüsü iken hepatit C (HCV) bir RNA virüsüdür. Bugüne dek bu farkın  HCC'nin klinik-patolojik özelliklerini ya da hasta sonuçlarını etkileyip etkilemediği net değildi. Bu çalışmada, 1992 ile 2011 yılları arasında MD Anderson'da tedavi gören 815 HCC hastasının detaylı özellikleri, bir dizi hastalık durumu değişkenleri ve sağkalım oranları incelendi. Araştırmacılar HBV'li hastalarda daha genç yaşta HCC gelişimi ve daha agresif bir hastalık tablosu bulunma olasılığının HCV'li hastalardan daha fazla olduğunu saptadılar.

HCV'li kanser hastalarında genellikle şunlar görüldü;

  • Altta yatan siroz
  • Daha yüksek alkol ve sigara kullanım öyküsü
  • Yüksek diyabet oranı 

    Medyan sağkalım oranları HCV'li hastalarda 10.9 ay,  HBV'li hastalarda ise 9.3 ay olarak tespit edildi.
İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kaynak: Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/05/150513210046.htm 

Bitkisel Hayattaki İnsanlarda Bilinç Olabilir Mi?

22 Kasım 2019

Bilinç bozukluklarında, kesin tanı koyabilmek çoğu doktor için zorlayıcıdır. Genellikle insanların gözlerini çeşitli uyaranlara tepki olarak açabilme yeteneğini ve sözlü tepkilerini ve motor hareketlerini değerlendirmek için Glasgow Koma Ölçeği varyasyonları, fiziksel hasarı belirlemek için ise beyin taramaları kullanılır.

Koma durumundaki hastalarda geçici farkındalığın olduğu ama vücudun hiçbir yerinin hareket ettirelemediği duruma “gizli bilinç” adı verilir. Bu durumun önceden nadir görülen bir yanlış tanı olduğuna inanılıyordu. Günümüzde, 10 yıllık bir araştırmanın sonuçları birçok insanın bunu deneyimleyebileceğini gösteriyor. Uzmanlar bu hastalarda vücut aktif değilken zihinlerinin aktif olduğunu söylüyorlar. Bu tür bir durumun varlığı, bu hastaları uyandırabilecek tekniklerin geliştirilmesi için acil bir ihtiyaç yaratmaktadır.

1990'ların sonlarında, bitkisel hayatta olan kişilerin bilinçli bir farkındalığa sahip olmadıkları varsayılıyordu.  Bu hastalar uyku ve uyanıklık belirtileri gösterir ve zaman zaman gözlerini açarlar veya istem dışı hareketler yaparlardı. Öte yandan kendilerinin veya çevrelerindeki insanların farkında olmadıkları düşünülürdü.

İnsanların uyanık ve farkında oldukları ancak neredeyse tüm vücutlarını hareket ettiremedikleri kilit sendromu 1966'da tıp ders kitaplarında ilk defa tanımlandı. Kilit sendromundaki kişilerin nefes alması için yardıma ihtiyaçları vardır ve çoğu sadece göz hareketlerini kullanarak iletişim kurabilir. Fakat bu kişiler bir bilinç bozukluğuna sahip olarak sınıflandırılmazlar; çünkü komadaki, bitkisel hayattaki veya minimal bilinçli bir durumda olan insanların aksine tamamen bilinçlidirler. Bu hastalarda göz hareketleri sınırlıysa tanı aylar, hatta yıllar alabilir.

Cambridge Beyin Bilimleri’nden araştırmacılar, bitkisel durumdaki insanların da gizli bir farkındalığa sahip olup olmayacağını merak ettiler ve bu konudaki teorilerini test ettiler. İlk hastaları, bir virüsün vejetatif hale getirdiği bir kadındı. 1997'de, ailesinin resimlerini gösterirken veya tanıdık konuşmalar yaparken beyin aktivitesini ölçebilen pozitron emisyon tomografisini (PET) kullanarak hastanın beynini taradılar. Beyni sağlıklı bir insanın beyni gibi yanıt verdi. Bununla birlikte, bu durumda otomatik olarak da birçok sinirsel aktivite olduğundan sonuç mutlaka bilinçli olduğunu kanıtlamıyordu.

Baş Hareketleri Rastgele Değil, Bilinçli

Araştırmacılar, 2006 yılında, vejetatif durumdaki 23 yaşında bir kadının, evinde dolaşmayı veya tenis oynamayı hayal etmesini istediklerinde talimatlara cevap verebileceğini gösterdiler. Bu iki zihinsel görev, beyin taramalarından tespit edilebilecek farklı beyin aktivitesi gerektiriyordu. Bu, hastanın bilinçli bir şekilde kendisinin ve araştırmacıların farkında olduğunu ve taleplerine cevap verebilme yeteneğine sahip olduğunu onaylıyordu.

Sakatlanmalarının üzerinden aylar ya da yıllar geçen insanlarda gizli bilincin keşfedildiği biliniyordu ancak bu durumun daha yeni beyin yaralanmaları olan kişilerde de var olup olmadığı belirsizdi. Yapılan çalışmada ağır kafa travması olan, görünüşte bilinçsiz kişilerin 16 beynini taradı. Taramalar sırasında, hastalardan “sağ elinizi sıkmayı hayal edin” gibi zihinsel işler yapmalarını istendi. Davranışsal farkındalık kanıtı olmayan sekiz kişiden dördü talimatlarını izleyebildi.

Yapılan başka bir çalışmada ise bitkisel 16 gizli bilinç tanımladı. Bu tanı bazılarının hayatlarını değiştirdi. Mesela vejetatif bir durumda olduğu düşünülen bir adam, önceden rastgele olduğu sanılan sporadik baş hareketleri yapmaya başladı. Ancak araştırmacılar gizli bilincinin farkında olduktan sonra bu hareketlere daha fazla dikkat edildi. Bir araştırmacı, klavyeyi kontrol etmek için kullanılabilen başa takılan bir bilgisayar faresi geliştirdi. Hasta, bir sonraki çalışmasına katılmak için kendi rızasını vermek için araştırmacı ekibe bir e-posta yazmayı başardı.

Günümüzde dünyada bilinç bozukluğu olan kişilerin sayısının kesin olduğuna dair veri yoktur. Öte yandan uzmanlar komada, bitkisel hayatta veya minimal bilinçli olan 10 kişiden birinin aslında gizli bir bilince sahip olabileceğini ileri sürüyorlar ve bu hastalara daha iyi tanı konulabilmesi için bu tür çalışmaların devam etmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Helen Thomson. Shocking evidence shows people in vegetative states may be conscious, New Scientist 2019.

Avokado Açlık Hissini Baskılıyor

21 Kasım 2019

Illinois Teeknoloji Enstitüsü'nde Beslenme Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan yeni bir araştırma, rafine karbonhidratların yerine taze avokado içeren yemeklerin açlığı önemli ölçüde bastırabileceğini ve aşırı kilolu ve obez yetişkinlerde yemek memnuniyetini arttırabileceğini öne sürüyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nde şişmanlık oranları artmaya devam ederken, Illinois Tech'in bulguları basit diyet değişikliklerinin açlığın yönetimi ve metabolik kontrolün sağlanmasında önemli bir etkisi olabileceğini göstermektedir.

Nutrients dergisinde yayınlanan yeni araştırmada, bütün ve yarı taze Hass avokado'ların altı saatlik bir süre boyunca tokluk hissettirmesinin altında yatan fizyolojik etkileri değerlendirildi. Araştırmacılar bu etkileri 31 kilolu ve obez erişkinde randomize üç kollu çapraz bir klinik çalışmada değerlendirdiler. Bu diyet değişikliklerinin ayrıca düzenli bir günlük diyete sağlıklı yağlar ve lifler ekleyerek diyabet ve kardiyovasküler hastalık riskini daha da azalttığı, insülin ve kan glukoz değerlrini sınırladığı da gösterildi.

Obezitede Karbonhidratlar Mercek Altında

Beslenme Merkezi Direktörü Britt Burton-Freeman, “Obezitenin ana nedeni olarak yıllardır yağlar hedeflenmiştir ve şimdi karbonhidratlar iştah düzenleme ve kilo kontrolündeki rolleri nedeniyle inceleme altına alınmıştır. İştahı yönetmek için en uygun yemek kompozisyonu söz konusu olduğunda “her bedene uyan” bir çözüm yoktur. Ancak, farklı popülasyonlardaki gıda kimyası ve bunun fizyolojik etkileri arasındaki ilişkiyi anlamak iştah kontrolü ile şişmanlık oranlarını azaltmak için fırsatlar ortaya çıkarabilir, kişiselleştirilmiş diyet tavsiyelerine bizi bir adım daha yaklaştırıyor." şeklinde konuştu.

Araştırmada, avokado içeren öğünlerin yalnızca açlığın önemli ölçüde azalmasına ve katılımcıların ne hissettiğinin artmasına neden olmadığı, aynı zamanda PYY adlı bir bağırsak hormonunun fizyolojik yanıtının önemli bir elçisi olduğu bulundu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lanjun Zhu, Yancui Huang, Indika Edirisinghe, Eunyoung Park, Britt Burton-Freeman. Using the Avocado to Test the Satiety Effects of a Fat-Fiber Combination in Place of Carbohydrate Energy in a Breakfast Meal in Overweight and Obese Men and Women: A Randomized Clinical Trial. Nutrients, 2019; 11 (5): 952

Parkinson Tanısı Sırasındaki Şiddetli Kabızlık Daha Hızlı Hastalık İlerlemesi Mi Demek?

21 Kasım 2019

Parkinson hastalığının başlarındaki kabızlığın şiddeti, hastalığın ilerlemesini daha hızlı tahmin etmektedir. Kabızlık ayrıca tanıdan önce de sıklıkla bulunmaktadır. Kabızlık, Parkinson ile birlikte her zaman bulunmamakla birlikte, öngörücülüğü heterojen olabilir ve farklı ilerleme oranlarına sahip farklı Parkinson alt tipleri için bir belirteç olabileceği önerisini ortaya koymaktadır.

Bu duruma açıklık getirmek isteyen bir grup araştırmacı, kabızlığın parkinsonda motor ve bilişsel ilerlemeyi tahmin edip edemeyeceğini görmek için bir çalışma yaptı. Hastalar çalışmaya tanıdan ortalama olarak 0,4 yıl sonra dahil edildiler. Araştırmacılar çalışmalarında 281 parkinsonlu hastanın olduğu toplum bazlı bir kohorttan yararlandılar ve katılımcıları her 18 ayda bir MDS-UPDRS ve MMSE gibi standart değerlendirme yöntemleri ile 108. aya kadar takip ettiler. Çalışmadaki ortalama takip süresi 4,15 yıldı. Hastalar başlangıçta MDS-UPDRS kabızlık madde puanlarındaki kabızlığın ciddiyetine göre sınıflandırıldılar. 281 hastanın 43'ü hafif, 35'i orta-şiddetli kabızlık olarak sınıflandırıldı. Kaplan-Meier, demans, postüral instabilite ve ölüme doğru ilerleme oranları karşılaştırıldı. Kabızlık, hafif kabızlık veya orta-şiddetli kabızlık olarak sınıflandırılan hastalar arasında birçok demografik veya klinik değişkende (örneğin, yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, Hoehn ve Yahr evre, MDS-UPDRS part III veya levodopa eşdeğeri dozlar) fark yoktu. Gruplar arasındaki tek fark, orta ila şiddetli kabızlık grubunda, kabızlık ve hafif gruplara göre hafif ama anlamlı derecede düşük bir MMSE skoruydu (27,34 ve 28,54'e karşılık 28,36; P = 0,01).

Kabızlık ve Postüral Dengesizlik

Kaplan-Meier analizlerinde, başlangıçta orta ila şiddetli kabızlığa sahip olan grup, parkinson ile ilişkili demansın daha erken başlangıcına sahipti (P ​​<0,05) ve diğer gruplara göre daha hızlı Hoehn ve Yahr evre 3 veya daha ilerisine gitti. (P <0,05). Çalışmada üç grup arasında mortalite açısından bir fark olmadığını gözlemlendi. Bununla birlikte, erken demansa sahip olan hastaların daha erken postural dengesizlik geliştirdikleri görüldü.

Araştırmacılar kabızlığın inceledikleri kohortun üçte birini etkilediğini tespit ettiler, ve bu grupta kabızlığın, bilişsel işlevlerin bozulması ve hastalığın başlamasında önemli bir belirleyici olabileceğini belirttiler. Öte yandan bilim insanları sadece dört Likert puanına sahip UPDRS'nin yeterince hassas olamayacağını ve araştırmacıların konuyu ileride ele almayı ve hastaları ölümlerine kadar takip etmeyi planladıklarını eklediler. Araştırmacılar, özellikle hastada kabızlık varsa ve REM uyku davranışı bozukluğu [veya] postüral dengesizlik de buna eşlik ediyorsa, bu durumun Parkinson'un kolinerjik bir alt tipi olan kolinerjik bir işlev bozukluğu olabileceğine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel M. Keller Severe Constipation at Parkinson's Diagnosis Predicts Faster Disease Progression International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1554, presented October 8, 2018.

Akıllı Saatler ile Kalbimizi İzlemek Gerçekten İşe Yarıyor Mu?

20 Kasım 2019

Atriyal fibrilasyon, kalbin iki atriyumunun düzenli olarak kasılmadığı yaygın bir kalp rahatsızlığıdır. Bu rahatsızlık, sürekli veya aralıklı olabilir ve yaşla birlikte daha yaygın hale gelir. Atriyal fibrilasyonlu hastalarda kan pıhtısı oluşma ihtimali artar ve bu da felce neden olabilir. Atriyal fibrilasyonu olan kişiler, kan sulandırıcılara ve kalplerinin düzgün çalışmasına sağlamak için çeşitli ilaçlara ihtiyaç duyabilirler. Atriyal fibrilasyonu tedavi etmek için kullanılan kan sulandırıcıların yan etkileri beyinde veya bağırsakta kanamaya kadar değişen şiddette olabilir. Böyle bir tedavi ancak bir doktor tarafından düzenlenmeli ve takip edilmelidir.

Sağlığımız hakkında daha fazla bilginin bizim için iyi olduğu fikri, kalp atış hızı gibi temel fizyolojik istatistikler hakkında gerçek zamanlı geri bildirim sağlayan fitness takip cihazları ve adım sayarlar gibi giyilebilir teknolojilerde bir artışa neden olmuştur.

Son zamanlarda, en çok satan fitness takip cihazına, kalp ritmini izleme ve özellikle atriyal fiblasyonu tespit etme özelliği eklendi. Uzmanlar, yaygın görülen bir sağlık durumu olan atriyal fibrilasyonun erken bir aşamada taranmasının sonuçlarının iyi olabileceği gibi başka yeni sorunlara da neden olabileceğini düşünüyorlar. Bu durumda oluşabilecek en kötü durum yanlış pozitifliktir. Bu durum gereksiz endişe ve tedavi yoluyla hastalığın kendisinden çok daha fazla hasara yol açabilir.

50 Atriyal Fibrilasyon Hastasını Tespit Etmek için 10.000 Kişi Taranmalı

İngiltere, Ulusal Sağlık Servisi, Ulusal Tarama Komitesi tarafından oluşturulan kanıta dayalı önerileri takip eder. Mevcut öneri, atriyal fibrilasyon için tarama yapılmaması şeklindedir. Bunun nedeni, tedavinin, semptomları olan veya başka bir durum için değerlendirilirken tespit edilen kişiler için işe yaradığına dair kanıtlara sahip olunmasıdır. Daha geniş, asemptomatik bir popülasyon için, tedavi alanlarının faydalarının, risklerden daha ağır bastığına dair hiçbir kanıt yoktur.

Yakın tarihli bir Amerikan çalışması, atriyal fibrilasyonu olan 50 kişiyi tespit etmek için 10.000 asemptomatik yaşlı kişinin taranması gerektiğini tespit etti ve bu 50 kişinin hepsinde felcin önlemesi için tedavi edilmesi gerektiği önerildi. Bir başka yeni bir çalışmanın ilk sonuçları göre ise, atriyal fibrilasyon teşhisi konan vakaların sadece üçte birinde konulan tanı, takip eden bir elektrokardiyogram ile doğrulanabildi.

İngiltere'de, SAFER (İnmeyi azaltmak için EKG ile Atriyal Fibrilasyon Taraması) araştırması, etik komite gözetimi ve bilgilendirilmiş onamı ile atriyal fibrilasyon için toplu taramanın yararlı olup olmadığını test etmeye başlamıştır. Uzmanlar bu tür taramanın önerilmesinden önce bu girişimin risk – fayda dengesinin net bir şekilde ortaya konması gerektiğini düşünüyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margaret McCartney. Using smart watches to monitor your heart could do more harm than good, New Scientist 2019.

Çok Fazla Sosyal Medya Kullanımı Gençlerde Depresyon Riskiyle İlişkili

20 Kasım 2019

Günümüzde gençler sosyal medya ve televizyon karşısında oldukça uzun vakit geçiriyorlar. Sosyal medya ve televizyonda, ergenler, mükemmel bir bedene sahip ve daha heyecan verici veya zengin bir yaşam tarzına sahip yaşıtlarını takip ediyorlar. Peki, bu kusursuz yaşantıları izlemek gençlerin psikolojileri üzerinde nasıl etkilere sahip?

Montreal Üniversitesi araştırmacıları bu soruya cevap aramak için yeni bir çalışma yaptılar. Çalışmalarında, gençlerin sosyal medyayı ve televizyonu izlemeleriyle, depresyon riskinin artıp artmadığını araştırdılar. Araştırma, belirli bir yılda bazı dijital medya biçimlerini kullanmak için harcanan zamanın artmasının aynı yıl içinde depresif belirtileri öngördüğünü ortaya koydu.

Çalışmaya, 12 ila 16 yaşları arasında takip edilen yaklaşık 4.000 Kanadalı genç dahil edildi. Katılımcılar, her yıl, sosyal medya, televizyon, video oyunları ve bilgisayar kullanımı olmak üzere dört farklı tür sosyal medya kullanım saati hakkında bilgi verdiler. Ayrıca, çalışmanın devam ettiği dört yıl boyunca çeşitli depresif belirtilerle ilgili anketleri tamamladılar.

Ortalamadan daha yüksek sosyal medya kullanımı ve televizyonun önünde geçirilen zaman, daha ciddi depresyon semptomlarıyla ilişkiliydi. Gençler sosyal medyayı kullandıklarında ve televizyon izlediklerinde, daha şiddetli depresyon semptomları görüldü. Daha yüksek seviyelerde video oyunu ve bilgisayar kullanımı, depresyon belirtileri ile ilişkili değildi.

Kesin Yargı için Daha Fazla Araştırmaya İhtiyaç Var

Araştırmacılar, bulguların, gençlerde depresyonun önlenmesinde faydalı olabileceğini belirttiler. Gençlerin sosyal medya ve televizyon kullanımını düzenlemenin, gençlerin depresif ruh halini veya depresif belirtilere karşı kırılganlığı yönetmelerine yardımcı olmanın bir yolu olabileceğini aktardılar.

Ebeveynlerin gereken özeni göstermeleri gerektiğini vurguladılar. Çocuklarının, sosyal medya ve televizyon kullanımlarını, depresyonun gelişmesini önlemek ve mevcut semptomları azaltmak için düzenlenmelerini önerdiler.

Araştırmacılar, gençlerin sosyal medya kullanımının yüksek depresyon oranları ile bağlantılı olduğunu doğrulamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini de eklediler. Çalışmalarının, depresyon ile fazla sosyal medya veya televizyon kullanımı arasında sebep-sonuç ilişkisi olup olmadığını kanıtlamadığının altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert Preidt. Too Much Social Media a Depression Risk for Teens, HealthDay 2019.

ABD’de Obezite Kanser Vakalarını Nasıl Etkiliyor?

19 Kasım 2019

Son araştırmalar, aşırı kilo ve obezite ile belirli kanserler arasındaki bir ilişkinin yanı sıra, genç bireylerde obezite ile ilişkili kanserlerin görülme sıklığının arttığını göstermiştir. Bununla birlikte, kanser kontrolü çabaları için önemli olmasına rağmen, bu değişikliklerden hangi popülasyon alt gruplarının en çok etkilendiği bilinmemektedir.

Bu konu ile ilgili yakın tarihli bir çalışmanın amacı, obezite ile ilişkili kanserlerin ve obezite ile ilişkili olmayanların yaş dağılımındaki zamansal değişimleri ırk / etnik köken ve cinsiyete özgü tabakalara göre incelemekti. Bu populasyona dayalı, kesitsel çalışmada, 1 Ocak 2000 - 31 Aralık 2016 tarihleri ​​arasında obezite ile ilişkili kanserlerinve obezite ile ilişkili olmayan olay tanısı alan Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonuç Sonuçları alanlarında yaşayan bireyler değerlendirildi. Çalışmanın veri analizi 1 Ağustos 2018 ile 30 Haziran 2019 tarihleri arasında gerçekleştirildi.

Çalışmanın ana sonuçları ve ölçütleri, vakaların ırk / etnik köken ve cinsiyete özgü tabakalara göre yaş dağılımındaki değişimlerdir. Tüm obezite ile ilişkili kanserlerin ve obezite ile ilişkili olmayanlar için, insidans oranlarındaki değişiklikler, olayların sayısı ve vakaların popülasyon alt grupları arasında dağılımı incelenmiştir. Bir yaş grubu ile ilişkili oranlardaki yıllık değişimin, obezite ile ilişkili kanserlerin olmayanlarda olduğundan daha büyük (veya daha az) bir oranda artacağını (azaldığını) belirlemek için ırk / etnik köken ve cinsiyete göre sınıflandırılmış lojistik regresyon analizi yapıldı. Her obezite ile ilişkili kanserlerin için çalışma süresince vaka sayısındaki değişimi vurgulamak ve obezite ile ilişkili kanser olmayanları seçmek için de çalışmada ısı haritaları oluşturuldu.

Obezite Daha Genç Gruplara Kayıyor

Çalışma popülasyonu 2.665.574 olay obezite ile ilişkili kanserlerin vakası (%70,3 kadın) ve 3.448.126 olay obezite ile ilişkili kanserlerin dışı vaka (%32,0 kadın) içermekteydi. 2000'den 2016'ya kadar yaşa göre dağılım, olay vakalarının yüzdesinin hem obezite ile ilişkili kanserlerinhem de OAC olmayanlar için 50-64 yaş grubunda arttığını göstermekteydi. Bu yaş grubundaki obezite ile ilişkili kanserlerin sayısındaki artış, İspanyol olmayan beyaz kadınlardaki %25,3 ile İspanyol erkeklerdeki %197,8’lik oran arasında değişmişti. 20- 49 yaş grubundaki OAC sayısındaki değişim, İspanyol olmayan beyaz kadınlarda −5.9 ile İspanyol kadınlarda %94.6 arasında ve İspanyol kadınlarda %94.6 ile obezite ile ilişkili kanserlerin sayısındaki artış arasında değişmiştir. 65 yaş üstü grupta ise oranlar Hispanik olmayan beyaz kadınlardaki %2.5 ile Hispanik kadınlardaki % 102.0 arasında değişmekteydi.

Lojistik regresyon analizi, 50-64 yaş grubundaki bireyler için obezite ile ilişkili kanserlerin olmayanlara göre obezite ile ilişkili kanserlerin oranlarında daha fazla yıllık bir artış, 65 yaş ve üstü gruptaki bireylerde ise düşüş gösterdi. 50-64 yaş grubundaki erkekler arasında, Latin kökenli olmayan siyah erkeklerde obezite ile ilişkili kanserlerin obezite ile ilişkili kanser olmayan oran oranları (ORs) oranı 1.005 (% 95 CI, 1.002-1.008) arasında değişmekteydi. , 1.012-1.014) Hispanik olmayan beyaz erkeklerde, yıllık artışın Hispanik olmayan siyah erkeklerde obezite ile ilişkili kanserlerin olmayanlara göre obezite ile ilişkili kanserlerin için %0,5 ve Hispanik olmayan beyaz erkeklerde obezite ile ilişkili kanserlerinolmayanlara göre %1,3 daha yüksek olduğu görüldü. 50-64 yaş grubundaki kadınlarda, obezite ilişkili olayan oranların oranı ile obezite ile ilişkili olan veya ilişkili olmayan kanserlerin oranı, İspanyol olmayan kadınlarda 1.002 (% 95 CI, 0.999-1.006) ile 1.005 (% 95 CI, 1.002-1.009) arasında değişmiyordu.

65 yaş ve üstü erkek ve kadınlarda, obezite ile ilişkili kanserlere karşılık obezite ile ilişkili kanserlerin olmayan OR'ler oranı tüm ırk / etnik köken grupları için tutarlı bir şekilde 1.000'den azdı, bu da obezite ile ilişkili kanserlerin grubunun bu yaş grubunda bir düşüş yaşadığını, bununla birlikte obezite ile ilişkili kanserler olmayanların daha küçük bir azalma veya zaman içinde bir artış ile hayatta kaldıklarını göstermekteydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile 2000'den 2016'ya kadar olay obezite ile ilişkili kanserlerden genç yaş gruplarına doğru bir kayma olduğunu ortaya konduğunu belirttiler. Bulgular halk sağlığı açısından önemli etkilere sahipti ve obeziteyi azaltmak ve kişiselleştirilmiş tarama programlarını uygulamak için yapılan müdahalelere ihtiyaç olduğunu göstermekteydi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Siran M. Koroukian et al. Changes in Age Distribution of Obesity-Associated Cancers JAMA Netw Open. 2019 Aug; 2(8): e199261. Published online 2019 Aug 14.

Beyaz Önlük Hipertansiyonu, Kalp Hastalığı Kaynaklı Ölüm Riskini İkiye Katlıyor

18 Kasım 2019

Doktor muayenehanelerinde yüksek tansiyona sahip, ancak ofis dışında normotansif olmak olarak tanımlanan beyaz önlük hipertansiyonu olan hastalar için uzun dönem kardiyovasküler riskler belirsizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, normal kan basıncı olan insanlara kıyasla, beyaz önlük hipertansiyonu (hipertansiyon ilaçları kullanmayan hastalarda) ve beyaz önlük etkisi (hipertansiyon ilaçları alan hastalarda) ile ilişkili riskler değerlendirildi.  Araştırmacılar, PubMed ve EMBASE veri tabanlarını, dil kısıtlaması olmadan, başlangıçtan Aralık 2018'e kadar ilgili çalışmalar için taradılar. Normotansiyona kıyasla beyaz önlük hipertansiyonu (WCH) veya beyaz önlük etkisinin ( WCE) kardiyovasküler riskini değerlendiren, en az 3 yıllık takip süresi olan gözlemsel çalışmaları analize dahil ettiler.

Beyaz Önlük Hipertansiyonu, Normal Hipertansiyona Dönüşebilir

Ulusal Sağlık Enstitüleri tarafından finanse edilen çalışmaya, tedavi edilmemiş WCH veya tedavi edilmiş WCE’ye sahip 25.786 katılımcı ve normal kan basıncına sahip 38.487 kişiyi içeren, ortalama 3 ila 19 yıl takipli 27 gözlemsel çalışma dahil edildi. Normottansiyona kıyasla, tedavi edilmemiş WCH, kardiyovasküler olaylar (tehlike oranı [HR], 1,36) tüm nedenlere bağlı mortalite (HR, 1,33) ve kardiyovasküler mortalite (HR, 2,09) için risk artışı ile ilişkilendirildi, bununla birlikte kardiyovasküler olayların tanımında inme içeren çalışmalarda WCH riski daha azdı (HR, 1,26). Tedavi edilen WCE ile kardiyovasküler olaylar (HR, 1,12), tüm nedenlere bağlı ölüm (HR, 1,11) veya kardiyovasküler mortalite (HR, 1,04) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Bulgular, çeşitli duyarlılık analizlerinde devam etti.

Araştırmacılar, tedavi edilmemiş beyaz önlük hipertansiyonunun, kardiyovasküler olaylar ve tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu belirttiler. Klinik dışı kan basıncı izlemesini öneren son kılavuzların, hipertansiyonun tanısında ve yönetiminde kritik öneme sahip olduğunu vurguladılar ve bulgularının klinik uygulamada bu izlemenin daha geniş bir şekilde uygulanmasını desteklediğini söylediler. İzole edilmiş klinik içi hipertansiyonu olan tedavi edilmemiş hastaların, sürekli hipertansiyona geçiş açısından yakından izlenmesi gerektiğin, bununla birlikte tedavi alan hastaların aşırı agresif yönetim tarafından zarar görmüş olabileceğini de aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Elisabeth Mahase. White coat hypertension linked to double the risk of death from heart disease, study finds, BMJ 2019;365:l4186.

Soğuk Parmakların Olası Nedenleri

15 Kasım 2019

Soğuk parmakları veya elleri, özellikle soğuk bir günde tecrübe etmek normaldir. Ancak, sıcak bir günde bile soğuk parmaklara sahip olmak bazen altta yatan bir sorunun işareti olabilir. Soğuk parmakların birçok nedeni vardır.

El parmakları ve ayak parmakları vücudun geri kalanından biraz daha soğuk olmasının nedeni vücudun ilk önce göğüs ve karın içindeki temel organlara kan ve sıcaklık göndermesidir.

Bazı ilaçlar bazen soğuk parmaklara veya ellere neden olabilir. Amfetaminler, dekonjestanlar ve bazı kanser ilaçları gibi kan akışını etkileyen ilaçlar, ellerde ve parmaklardaki küçük kan damarlarının spazmına neden olabilir. Bu kas kasılması, ellere akan kan miktarını azaltır, bu da parmakların soğumasına neden olur.

Hipotiroidizmli bir insanda, tiroid bezi yeterince hormon üretmez ve bu da soğuk intoleransına neden olabilir. Ayrıca vücutta kan akışının azalmasına neden olabilir, bu da parmaklarda soğuk hissine neden olabilir.

Raynaud Hastalığı Düşünülmeli

Bazen de Raynaud fenomeni veya sendromu olarak da adlandırılan Raynaud hastalığı, hem el parmakları hem de ayak parmaklarını veya daha az yaygın olarak burun ve kulakları etkiler. Strese veya soğuğa maruz kalmak, bölgeye kan dolaşımını azaltabilir. Bu azalmış kan dolaşımı, Raynaud'un özelliği olan “Beyaz Parmak Atağı” denilen şeye neden olur. Durum çok hafif ila oldukça şiddetli arasında değişebilir ve hatta hali hazırda dolaşım bozukluğu olan bazı kişilerde parmaklarda veya ayak parmaklarında yaralara veya ülserasyonlara neden olabilir. Raynaud'u olan insanlar kafein ve nikotin kullanmaktan kaçınmalıdır çünkü bu uyarıcılar semptomları kötüleştirebilir.

Nadir durumlarda, vücudun herhangi bir yerinde oluşan ve daha sonra koldaki bir artere giden kan pıhtısı soğuk parmaklara neden olabilir. Bu pıhtı parmakların, elin ve kolun aniden soğumasına ve ağrı hissine neden olabilir. Acil servise gitmeyi gerektiren tıbbi bir acil durumdur.

B-12 Vitamini, hayvansal ürünlerde bulunur ve kırmızı kan hücrelerinin ve sinir hücrelerinin üretiminde önemli bir rol oynar. B-12 vitamini eksikliği, uyuşukluk, karıncalanma ve parmaklarda soğuk hissine neden olabilir.

Aneminin birçok farklı nedeni ve türü vardır, ancak semptomları genellikle soğuk el, ayak parmaklarını ve elleri içerir. Kansızlığı olan kişilerde ayrıca halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, soluk cilt ve baş dönmesi de olabilir.

Periferik arter hastalığı (PAD), genellikle yaşlı erişkinlerde görülen bir kardiyovasküler hastalıktır. Bu hastalıkta, kollar veya bacakların atardamarlarında plak birikir ve el veya ayaklara kan akışını engeller. Durum genellikle bacaklarda ve ayaklarda meydana gelse de, kollarda ve ellerde PAD olması mümkündür. Vücudun bu bölgesindeki PAD belirtileri kollarda ağrı ve krampları, soğuk ve uyuşmuş elleri ve soluk mavi parmakları içerir. Bazı insanlar da yaralar geliştirip yaraların zamanla kötüleştiğini veya iyileşmediğini görebilir.

Stres ve anksiyete soğuk parmaklara ve ellere de neden olabilir. Büyük miktarda stres veya anksiyete durumunda epinefrin dalgalanmaları yaygındır. Bu hormon, eller ve parmaklardaki kan damarlarının daraltan ve parmaklara giden kan akışını azaltan bir reaksiyon zincirini tetikler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nicole Galan. Potential causes of cold fingers, Medical News Today 2019.

Sağlık Hizmetlerinde Yapay Zekanın Kullanılması

15 Kasım 2019

Yapay zekanın popüler bir alt disiplini olan makine öğrenmesi, büyük veri kümeleri kullanır ve değişkenler arasındaki etkileşim modellerini tanımlar. Bu teknikler daha önce bilinmeyen ilişkileri keşfedebilir, yeni hipotezler üretebilir, araştırmacıları ve kaynakları en verimli yönlere doğru yönlendirebilir. Makine öğremesi finans, otomatik sürüş, akıllı ev gibi çeşitli alanlarda uygulanabilir. Tıpta makine öğrenmesi, otomatik klinik karar sistemleri oluşturmak için yaygın olarak kullanılır.

Makine öğrenmesine yönelik çoğu yaklaşım denetimli ve denetimsiz olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Denetlenen yöntemler sınıflandırma ve regresyon için mükemmeldir. Son örnekler arasında göğüs röntgeni akciğer nodülü tespiti, antikoagülasyon tedavisinin risk tahmin modelleri, kardiyomiyopatide otomatik defibrilatörlerin implantasyonu, inme ve inme-benzeri sınıflamasında kullanım, CD4 + T hücre heterojenliğinin modellenmesi, bulaşıcı hastalıklarda sonuç tahmini, EKG’de aritmi tespiti ve silico klinik araştırmasının tasarımı ve geliştirilmesi vardır.

Denetimsiz öğrenme etiketli veri gerektirmez. Verilerde mevcut olan gizli kalıpları belirlemeyi amaçlar ve genellikle veri araştırmalarında ve yeni hipotezlerin oluşturulmasında kullanılır.

Derin öğrenme, eğitim veri setlerinden otomatik tahminler üretmek için birden fazla yapay nöronal ağ katmanını kullanarak insan beyninin çalışmasını taklit eden bir makine öğrenmesi alt kümesidir. Derin öğrenme stratejisine dayalı modeller çoklu parametrelere ve katmanlara sahip olma eğilimindedir. Bu nedenle, model aşırı-uyarlaması kötü prediktif performansa yol açabilir. Eğitim örneği boyutunu arttırmak, gizli katman sayısını azaltmak ve verilerin iyi dengelenmiş olmasını sağlamak, aşırı-uyarlama önlenmesine yardımcı olabilir. Genel olarak derin öğrenme, görüntünün tanınmasında ve olaylar arasındaki zamansal ilişkileri kullanarak hastalığın başlangıcını modellemekte zorlayıcıdır.

Yapay Zeka Uygulamaları Kanser, Sinir Sistemi ve Kardiyovasküler Hastalıklara Odaklanıyor

Sağlık hizmetlerinde artan yapay zeka uygulamasına rağmen, araştırmalar temel olarak kanser, sinir sistemi ve kardiyovasküler hastalıklar üzerine yoğunlaşmaktadır, çünkü bunlar engellilik ve ölümlerin önde gelen nedenleridir. Bununla birlikte, bulaşıcı ve kronik hastalıklar da dikkat çekmektedir. Klinik iç görünün çıkarılmasını iyileştirerek ve bu tür iç görüyü iyi eğitilmiş ve onaylanmış bir sisteme sokarak artık birçok durum için erken tanı konulabilir.

Tedavi etkinliği ve sonuç tahmini, hastalık yönetimi stratejileri ve kişiselleştirilmiş bakım planlarında potansiyel klinik etkileri olan önemli alanlardır. On yıl önce, kanser sonuçlarını tahmin etmek için sadece moleküler ve klinik bilgilerden yararlanılmaktaydı. Genomik, proteomik ve görüntüleme teknolojileri dahil olmak üzere yüksek verimli teknolojilerin geliştirilmesiyle birlikte, yeni girdi parametreleri türleri toplanmış ve tahmin için kullanılmıştır. Büyük bir örneklem büyüklüğü ve histolojik veya patolojik değerlendirmeler içeren entegre multimodal veri tipleri ile bu yöntemler kanser duyarlılığı, sonuç tahmini ve prognoz doğruluğunu önemli ölçüde arttırabilir.

Makine öğrenmesi, artık ilaç geliştirme maliyetlerinin yüksek olması, ilaç hedeflerinin karakterizasyonunu yönlendiren 3 boyutlu yapısal bilgilerin bulunmasının artması ve klinik çalışmalarda oldukça düşük başarı oranları nedeniyle ilaç keşfi sürecinde kullanılmaktadır. Makine öğrenmesi, alanlar arası bağlantı kurmak için bir köprü olarak kullanılabilir. Endikasyonlarının veya yan etkilerinin tartışılması gibi bağlamsal ipuçlarını tanıyarak yeni onaylanmış bir ilacı tanımlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nariman Noorbakhsh-Sabet, Ramin Zand, Yanfei Zhang, Vida Abedi. Artificial Intelligence Transforms the Future of Health Care, The American Journal of Medicine (2019) 132:795−801.

Obez Hastalarda Astım Riski Nasıl Artıyor?

14 Kasım 2019

Astım ve obezite prevalansı, hem ayrı ayrı hem de birlikte olarak son yıllarda ABD'de önemli ölçüde artmıştır. Obezite, yüksek vücut kitle indeksi olan kişilerde görülen hava yollarının sistemik ve lokalize enflamasyonuna yol açabilmesi nedeniyle astım için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeple astım-obezite sendromu, astım şiddetine orantısız olarak katkıda bulunan ve terapiye karşı duyarsızlığa neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur.

ABD’nin her iki yakasından bilim insanlarından oluşan bir araştırmacı takımı, obez bireylerdeki daha yüksek şiddetli astım riskini bu hastalardaki tedavi kontrolünün azalması ve kortikosteroid tedavisine yanıtın azalmasına bağlamaktadırlar. Bununla birlikte, önceki çalışmalarda bazı obez bireylerin hava yolu enflamasyonu tarafından tetiklenmeyen fakat bu bireylerin hava yollarındaki düz kaslardaki bir alerjene normalden yüksek yanıtın geliştiği tipte bir astıma sahip olabilecekleri ileri sürülmüştür. Bu hastalardaki hiperreaktivite, kas kasılması ve spazm oluşturarak solunum yollarının daralmasına neden olur ve dolayısıyla kolay nefes almaya engel olur.

Bağışık Sisteminin Düz Kaslar Üzerindeki Etkileri

Araştırma ekibi yaptıkları çalışmada insan hava yolu düz kas hücrelerine (Human Airway Smooth Muscle - HASM) histamin uyguladılar. Histamin, vücudun bağışıklık sisteminin bir alerjene tepki olarak ürettiği kimyasal bir ajandır. Karbakol ise hava yollarını kontrol eden sinir sisteminin kısmi olarak uyaran bir ilaçtır. Bu maddeler ile hava yolu hücrelerinin uyarılması, hücrelerin kas kasılmasını taklit eden kalsiyumu serbest bırakmasına neden olur. Yapılan testlerde araştırmacılar obez donörlerden gelen kas hücrelerinin normal kilolu vericilere ait hücrelere kıyasla daha fazla kalsiyum saldığını ve daha fazla kısalmaya (kas kasılması sırasında ortaya çıkan bir işleve) sahip olduklarını buldular. Bunlara ek olarak kadın obez donörlerden gelen hücrelerin, erkek obez donörlerden gelenlere kıyasla daha fazla kalsiyum salınımı yaptığı da tespit edildi.

Bu çalışma ile insan hava yolu kültürü üzerinde obezitenin hiperreaktivite reaksiyonunu tetiklenebildiği kanıtlandı. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, obezitenin yapısal hücreler (veya hava yolu düz kas hücreleri) üzerindeki etkilerinin tanımlanabilmesi ve steroid kullanımı olmaksızın astım tedavisini iyileştirmek için yeni hedefe yönelik yaklaşımlara yol açabilecek eşsiz bir bakış açısı oluşturduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Orfanos S et al. Obesity increases airway smooth muscle responses to contractile agonists. Am J Physiol Lung Cell Mol Physiol. 2018 Aug 30.

Nikotin Bantları mı E-Sigaralar Mı?

13 Kasım 2019

Günümüzde bir çok kişi e-sigaraları genellikle sigarayı bırakma amacıyla kullanmaktadır. Ancak sigarayı bırakma tedavileri olarak onaylanan nikotin ürünlerine kıyasla e-sigaraların bu konudaki etkinlikleri ile ilgili kanıtlar sınırlıdır.

UK National Health Service sigarayı bırakma hizmetlerine katılan yetişkinlere rastgele olarak, 3 aya kadar sağlanan ürün kombinasyonları veya bir e-sigara başlangıç ​​paketi (ikinci nesil doldurulabilir bir e-sigara dahil olmak üzere) bir şişe nikotin e-sıvısı [mililitrede 18 mg] ile), lezzetin daha fazla e-sıvısı ve bunların seçimindeki güçlülüğü satın almak için bir tavsiye ile tercih ettikleri nikotin ikame ürünlerini tahsis etti. Tedavi en az 4 hafta boyunca haftalık davranış desteği de içermekteydi. Çalışmadaki birincil sonuç, son ziyarette biyokimyasal olarak doğrulanmış olan 1 yıl boyunca sigarayı bırakmış olmaktı. Takipte kaybedilen veya biyokimyasal doğrulama sağlamayan katılımcıların yok sayılmadığı kabul edildi. İkincil sonuçlar katılımcı tarafından bildirilen tedavi kullanımı ve solunum semptomlarını içermekteydi.

E-Sigara ile Daha Fazla Kişi Sigarayı Bıraktı

Çalışma kapsamında toplam 886 katılımcıya randomizasyon uygulandı. 1 yıllık yoksunluk oranı, e-sigara grubunda, nikotin replasman grubundaki %9.9'a kıyasla % 18.0’ydi (göreceli risk, 1.83;% 95 güven aralığı [CI], 1.30 ila 2.58; P <0.001). 1 yıllık yoksunluğu olan katılımcılar arasında, e-sigara grubundakilerin, atanmış ürünlerini 52 haftada kullanmaları, nikotin replasman grubundakilerden 52 haftada daha yüksekti (% 80 [79 katılımcının 63'ü] vs,% 9'u [4 44 katılımcı]). Genel olarak, boğaz veya ağız tahrişi e-sigara grubunda daha sık iken (% 65,3, nikotin replasman grubunda% 51,2) bulantı ise nikotin replasman grubunda daha sıktı (% 37,9, vs. e-sigara grubu). E-sigara grubu, öksürük ve balgam üretimi insidansında, başlangıçtan 52 haftaya kadar nikotin replasman grubuna göre daha hızlı azalma kaydetti(öksürük için göreceli risk, 0.8;% 95 CI, 0.6 ila 0.9; balgam için göreceli risk, 0.7 % 95 CI, 0.6 ila 0.9). İki grup arasında hışıltı insidansı veya nefes darlığı açısından anlamlı fark yoktu.

Araştırmacılar E-sigaraların, sigara bırakma konusunda nikotin replasman tedavisinden daha etkili olduğunu fakat çalışmalarındaki sonuçlar değerlendirilirken her iki ürüne de eşlik eden davranışsal desteğin de hesaba katılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hajek et al. A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy N Engl J Med 2019; 380:629-637

IVF Sırasında Tek Embriyo Transferi Neden Bazen Çoğul Gebeliklere Neden Olur?

13 Kasım 2019

Çoğul gebeliğin önlenmesi ve fetal ölümler, düşük yapma, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı gibi risklerin önlenmesi için, yardımcı üreme tedavisi (ART) sırasında, birkaç embriyo yerine tek bir embriyonun kadının rahimine transferinin daha iyi olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, tek embriyo transferi (SET) yapıldığında bile, bazı kadınlar ikizlere hatta üçüzlere hamile kalabilmektedir. 2008 yılında, Japonya Doğum ve Jinekoloji Derneği (JSOG), çoklu doğumları azaltmak için tek embriyo transferinin kabul edilmesini önermiştir. O zamandan beri klinik gebelik oranını iyileştirmek için blastosist transferi ve dondurulmuş-çözünmüş embriyo transferi kullanılarak yapılan elektif yardımcı üreme tedavisi sayısı artmıştır. ICSI ve AH dahil olmak üzere, blastosist kültürü ve zona pellucida manipulasyonu, monozigotik ikizlik için önemli bir risk faktörü olarak bildirilmiştir. Öte yandan, tüm bu çalışmaların transfer edilen bir embriyo ve spontan konsepsiyon ile üretilen dizigotik gebelik olgularını içeriyor olabileceği de bilinmektedir.

Yakın zamanda, 2007 ve 2014 yılları arasında JSOG tarafından kaydedilen 937 yardımcı üreme tedavisve 848 yardımcı üreme tedavisi olgusuna dayanan retrospektif bir gözlem çalışması yapıldı.

Yöntemlere Göre Değişen Oranlar

Araştırmacılar, zigotik bölünme prevalansını etkileyen olası faktörleri tanımlamak ve analizi “gerçek” zigotik bölünmeye sınırlamak için fetüs sayısının gebelik keselerinin (GSs) sayısını aştığı gebelikleri belirlediler. Çoklu lojistik regresyon analizi, yardımcı üreme tedavisi sonrası tekil gebelik kullanılarak kontrol olarak yapıldı. Çalışmada p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.

Çalışma kapsamına alınan tarih aralığında Taze ve donmuş-çözünmüş yardımcı üreme tedavisi ile 4310 ikiz (gebeliklerin %1,56’i) ve 109 üçüz (gebeliklerin %0,04'ü) olmak üzere 276.934 klinik gebelik (% 29,5 / SET) elde edilmişti. yardımcı üreme tedavisinden sonra dikoryonik ikizlerin cinsiyet analizine göre, zigot bölünmesi ile çoklu gebelik prevalansı %1,36’ydı. İstatistiksel analizler, tekil gebeliklere kıyasla, zigotik bölünme gebeliklerinin, donmuş-çözünmüş embriyo transferi döngüleri (olasılık oranı [OR] = 1,34), blastosist kültürü (OR = 1,79) veya AH (OR = 1,21) ile ilişkili olduğunu gösterdi. Taze embriyo transferi döngülerinde, tek blastosist transferinden sonra zigotik bölünme hamilelik prevalansı, yarık embriyoları ile yapılan yardımcı üreme tedavisi sikluslarından anlamlı olarak daha yüksekti (OR = 2,20). Bununla birlikte, ovaryan stimülasyon ve fertilizasyon yöntemlerinde anlamlı bir fark saptanmadı.

Bilim insanları yaptıkları çalışma ile gebelik sonucu oluşacak muhtemel ikiz ve üçüz vakasında kullanılan yardımcı üreme tedavisi yönteminin etkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Y Ikemoto, K Kuroda, A Ochiai, S Yamashita, S Ikuma, S Nojiri, A Itakura, S Takeda. Prevalence and risk factors of zygotic splitting after 937 848 single embryo transfer cycles. Human Reproduction, 2018.

Kanımızda D Vitamini Seviyeleri Kalp Sağlığımız Hakkında Ne Söylüyor?

11 Kasım 2019

D vitamininin sağlıklı kemikler için önemli olduğu iyi bilinmektedir, bununla birlikte kalp ve kaslar dahil olmak üzere vücudun diğer bölgelerinde önemli roller oynadığına dair kanıtlar giderek artmaktadır. Fiziksel zindelik için güvenilir bir gösterge olan kardiyorespiratuvar iyilik hali, kalp ve akciğerlerin egzersiz sırasında kaslara oksijen sağlamasıdır. En iyi egzersiz sırasında maksimum oksijen tüketimi ölçülür ve bu VO2 max olarak adlandırılır. Daha fazla kardiyorespiratuvar spor yapan kişiler daha sağlıklı ve daha uzun yaşarlar. Serum D vitamini düzeyleri ile kardiyorespiratuvar iyilik hali (CRF) arasındaki ilişkiyi araştıran az sayıdaki çalışma çelişkili sonuçlar bildirmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (2001-2004) verileri kullanılarak ABD nüfusunun temsili bir örneğinde D vitamini seviyeleri ile CRF arasındaki ilişki araştırıldı.

Çalışmaya 20 ila 49 yaş arasındaki katılımcılar dahil edildi.  Katılımcılar D vitamini düzeylerine göre 4 gruba ayrıldı. VO2 max ve D vitamini seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemek için yaş, cinsiyet, ırk, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabet, sigara kullanımı, C-reaktif protein, hemoglobin ve glomerüler filtrasyon hızı için ayarlama yapılarak ve yapılmadan, tarama ağırlıklı lineer regresyon kullanıldı.

Daha Yüksek D Vitamini, Daha İyi CRF

1995 katılımcılarının %45,2'si kadın, %49,1'i beyaz, %13'ü hipertansiyon, %4'ü diyabet hastasıydı. Ortalama ± SD yaşı 33 ± 8,6 yıldı, ortalama ± SD vitamin D düzeyi 58 ± 5,3 nmol / L ve ortalama ± SD VO2 maks 40 ± 9,7 ml / kg / dk’ydı. En yüksek çeyrekteki D vitamini düzeyine sahip katılımcılar, en düşük çeyrekteki katılımcılardan anlamlı derecede daha yüksek CRF'ye sahipti (fark %4,3). Potansiyel karıştırıcıların düzeltilmesinden sonra, en yüksek ve en düşük D vitamini çeyrekleri arasındaki fark hala anlamlı düzeydeydi (fark 2,9). Düzeltilmemiş ve düzeltilmiş lineer regresyonda, D vitamini seviyesindeki her 10 nmol / L artış, VO2 maks'de önemli bir artış ile ilişkiliydi (sırasıyla β = 0,78 ml / kg / dak, β = 0,51 ml / kg / dak).

Araştırmacılar, serum D vitamini düzeyleri ile CRF arasında bağımsız ve güçlü bir ilişki bulduklarını ancak sonuçların D vitamini desteğinin CRF üzerine etkisini inceleyen klinik çalışmalarla doğrulanması gerektiğini belirttiler. Sağlıklı kemikler için optimum D vitamini seviyelerinin bilindiğini, ancak kalbin en iyi şekilde çalışması için ne kadar gerekli olduğunun belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amr Marawan, Nargiza Kurbanova, Rehan Qayyum. Association between serum vitamin D levels and cardiorespiratory fitness in the adult population of the USA. European Journal of Preventive Cardiology, 2018; 204748731880727.

İlaçların Güvenliliğini Takip Etmek İçin Yeni Bir Sistem - Sentinel

08 Kasım 2019

Mayıs 2008’de, Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bölümü, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından, tıbbi ürün güvenliği gözetimi için ulusal bir elektronik sistem olan Sentinel Sistemini oluşturmak üzere Sentinel Girişimi'nin başlatıldığını duyurdu. Bu sistem, FDA'nın tıbbi ürünlerin güvenliğini proaktif olarak değerlendirmesine izin vererek FDA tarafından düzenlenen ürünlerin kullanımından sonra bildirilen advers olayları izleyen mevcut FDA gözetim yeteneklerini tamamlamaktaydı.

Sentinel Sistemi, 2007 tarihli ABD Gıda ve İlaç İdaresi Değişiklikleri Yasası (FDAAA) Kongresi tarafından zorunlu tutulan Aktif Satış Sonrası Risk Belirleme ve Analiz (ARIA) sistemini içermektedir. Sistem ek olarak Satış Sonrası Hızlı Bağışıklama Güvenlik İzleme Sistemi (PRISM) ve Kan Sürveyansı Sürekli Aktif Ağı (BloodSCAN) ile kan ve kan ürünlerinin düzenleyici incelemesini destekler.

Öncü Sistem - Mini Sentinel

Sentinel Sistemi'nin geliştirilmesinin ilk aşamalarından biri, böyle bir ulusal sistem oluşturmak için gerekli bilimsel yaklaşımların uygulanabilirliğini test etmek ve geliştirmek için 2009'da başlatılan bir pilot program olan Mini Sentinel'i içeriyordu. 2014 yılında FDA, Mini-Sentinel pilotundan tamamen operasyonel Sentinel Sistemi'ne geçiş yapmaya başladı. Sentinel Sistemi, Mini-Sentinel pilotunun başarısı üzerine inşa edilecek ve analiz için analitik programların oluşturulmasına uzaktan katılacak veri ortağının güvenli veri ortamına uzaktan çalışmasını sağlamak için Ortak Veri Modeline sahip dağıtılmış bir veritabanı olan Sentinel altyapısını kullanacaktı. FDA ayrıca, güvenlik gözetimi dışındaki sorular için Sentinel altyapısının kullanımını geliştirmeyi, özellikle de FDA'nın halk sağlığının korunmasında ve teşvik edilmesindeki önemini araştırmaktadır.

Mini-Sentinel pilotu, Sentinel Sisteminin FDA’nın güvenlik gözetimine sağlayabileceği önemli katkıları göstermiştir. Bununla birlikte uzmanlara göre, bu sistemin toplum sağlığını ilgilendiren konularda kural koyma ve düzenleme gibi alanlara daha fazla katkı sağlayabilecek yönleri daha iyi kullanmaya ve anlamaya devam edilmeli ve sonuçta hastalar ve sağlık profesyonelleri tıbbi ürünlerin güvenli kullanımı konusunda bilgilendirmelidir. Sentinel altyapısındaki iyileştirmeler, yöntemler ve personel uzmanlığı, tamamen olgun bir Sentinel Sistemi'nin ele alabileceği güvenlik sorularının etkisini genişletmeye devam etmesi beklenmektedir. Bilim insanları, aynı derecede önemli olan, bu zengin veri kaynaklarını kullanarak halk sağlığını bilgilendirmek için geniş çapta kanıt oluşturmayı destekleyen ulusal bir kaynağa doğru çabalarını benzer girişimlerle koordine ederek Sentinel Sistemi'nin sürekli büyümesini amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ball R et al. The FDA's sentinel initiative--A comprehensive approach to medical product surveillance. Clin Pharmacol Ther. 2016 Mar;99(3):265-8.

Yeni DNA Aracı İnsanların Boyunu Doğru Tahmin Edebiliyor

08 Kasım 2019

Geleneksel genetik testler tipik olarak, bir kişinin genlerinde veya kromozomlarında meme kanseri gibi hastalıklar için daha yüksek bir risk gösterebilen spesifik bir değişiklik arar.

Yapılan yeni bir araştırmada, makine öğrenmesi kullanılarak İngiltere'deki yaklaşık 500.000 yetişkinin tam genetik yapısı analiz edildi. Doğrulama testlerinde bilgisayar, herkesin boyunu kabaca doğru şekilde tahmin etti. Yeni modelde araştırmacılar, yüksek boyutlu istatistiklerde modern yöntemler kullanarak, boy, topuk kemik yoğunluğu ve eğitimsel kazanım gibi kalıtsal ama son derece karmaşık insan kantitatif özellikleri için genomik belirleyiciler oluşturdular. Araştırmacılar, sağlık verileri için uluslararası bir kaynak olan Birleşik Krallık Biobank'ın verilerini kullandılar. Algoritmayı kullanarak her bir katılımcının DNA'sını değerlendirdiler ve bilgisayarı bu farklılıkları ortaya çıkarmak için eğittiler.

Oluşturulan belirleyiciler, eğitim için kullanılmayan verilerde, üç özellik için toplam varyansın sırasıyla yaklaşık %40, %20 ve %9'unu açıklıyordu. Örneğin, tahmin edilen boy gerçek boyla ∼0,65 koreleydi. Doğrulama örneklemlerindeki çoğu bireyin gerçek boyları tahminin birkaç santimetresi dahilindeydi. Boy için açıklanan varyans oranı, genom çapında karmaşık özellik analizinden (GCTA) tahmin edilen ortak SNP kalıtılabilirliği ile karşılaştırılabilir ve asimptotik değerine yakın gibi görünüyordu. Boy belirleyicisindeki yaklaşık 20k aktifleştirilmiş SNP'ler, insan boyunun genetik mimarisini ortaya çıkarmaktaydı. Sonuçlar, daha önceki genom çapında ilişki çalışmalarında (GWAS) bulunan diğer veri kümeleri ve SNP'ler kullanılarak örneklem dışı doğrulandı.

Aynı Yöntem Genetik Hastalıklar İçin de Kullanılabilir

Araştırmacılar şu anda kalp hastalığı, diyabet ve meme kanseri gibi sağlık riskleri ile ilgili diğer karmaşık özellikleri tahmin etmek için bu yöntemi uygulamayı planlıyorlar. Daha büyük ve daha çeşitli veri kümelerinde algoritmaları geliştirmeye devam edeceklerini belirtiyorlar. Bununla tekniklerinin daha da doğrulanacağını ve bu önemli özelliklerin ve hastalık risklerinin genetik mimarisini haritalamaya yardımcı olmaya devam edeceğini aktarıyorlar.

Günümüzde genomik bir testin kişi başı maliyeti ortalama 50 $'lık yanak sürüntüsü kadar ucuzdur. Araştırmacılar genetik temelli hastalıklar için belirleyicileri hesaplama yöntemi, yapılacak erken müdahaleler ile tedavi maliyetlerinde milyarlarca dolar tasarruf edebileceğini ve daha da önemlisi daha çok kişinin hayatının kurtarılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Louis Lello, Steven G. Avery, Laurent Tellier, Ana I. Vazquez, Gustavo de los Campos, Stephen D. H. Hsu. Accurate Genomic Prediction of Human Height. Genetics, 2018; 210 (2): 477.

İnflamasyon Yaşlılarda Kemik İyileşme Yeteneğinin Kaybına Neden Oluyor

08 Kasım 2019

18 Mart'ta yayınlanan Ulusal Bilim Akademisi Bildirileri'ndeki (PNAS) farelerde ve insanlarda yapılan bir araştırmanın bulgusuna göre kronik inflamasyondaki artış, zedelenen kemiklerin artan yaşla birlikte iyileşememelerinin ana nedenidir.

Sonuçlar, proteinlerin ve insan hücrelerinin yaşamı için gerekli olan büyük moleküllerin yıpranma ve aşınma nedeniyle bağışıklık sistemini tetiklediği bilinen bir mekanizma etrafında döner. İlk olarak istilacı mikropları yok etmedeki rolü üzerinde çalışılan bu sistem aynı zamanda vücudun kendi proteinlerine karşı da inflamasyona neden olabilir, bu da yaralanma bölgesinde enfeksiyonla savaşan ve iyileşme sürecine geçiş yapan doğal bir mekanizmadır.

İskeleti zayıflatan hastalıklar, Amerika Birleşik Devletleri'nde oldukça yaygındır ve bir raporda, her beş yaralanmadan üçünden fazlasının kas-iskelet sisteminde olduğu tahmin edilmektedir. Nadiren ölümcül olmakla birlikte, kemik kırıkları yaşam kalitesini büyük ölçüde azaltır.

NYU Tıp Fakültesi Ortopedi Cerrahisi ve Hücre Biyolojisi bölümlerinde görev yapan kıdemli çalışma yazarı Philipp Leucht, “Sonuçlarımız, yaşa bağlı inflamasyonun kemiklerin iyileşmesini sağlayan iskelet kök hücrelerinin sayısındaki ve fonksiyonundaki düşüşün suçlusu olduğunu savunuyor.” şeklinde konuştu.

Aspirin Gibi İlaçlar Inflamasyona Bağlı Yaşlanmaya Bir Çözüm Olabilir mi ?

Bu çalışma, kemik iliğinde kök hücre sayısının ilerleyen yaşla birlikte önemli ölçüde azaldığı ve kök hücre sayısı düştükçe kırıkların iyileşmesinin daha uzun sürdüğü insanlar üzerinde yapılan gözlemlere dayanmaktadır. Araştırma ekibi daha sonra ilgili mekanizmaları keşfetmek için fare modellerine geçmiştir.

Araştırmacılar, genç farelerden alınıp yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılan kök hücrelerin bölünme ve çoğalma ihtimalinin dört kat daha az olduğunu, yaşlanma denilen geri dönüşümsüz bir durum haline getirdiğini buldular. Geçmiş çalışmalar, yaşlanan kök hücrelerin kısır döngü içinde iltihaplanmayı teşvik eden sinyaller gönderdiğini de gösteriyordu.

Çalışma ekibi spesifik olarak, kök hücrelerin genç farelerden yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılmasının, dolaylı olarak immünite ile ilgili anahtar protein olan NF-κB'yi aktive ettiğini buldu. İmmün cevabın bilinen bir merkezi olan NF-κB, birkaç pro-enflamatuar genin açılması için DNA ile etkileşime girer. Deneyler, bu proteinin sinyallerinin iskelet kök hücrelerinin çoğalmayı durdurmasına neden olduğunu gösterdi.

NYU Tıp Fakültesi'nde yüksek lisans öğrencisi olan çalışma yazarı Anne Marie Josephson, “Bu sonuçlar, yaşlılarda kemik iyileşmesini engelleyen faktörün kronolojik yaş değil, iltihap olduğunu gösteriyor.” şeklinde açıkladı. Bulguların gelecekteki tedavilere çevrilmesinin önündeki bir engelin, kemik hücrelerinin anti-enflamatuar ilaçlarla gençleştirilmesinin, kemik kırılmasının hemen ardından başarılı kemik iyileşmesi için gerekli olan akut enflamasyonu da engelleyeceğini söyledi.

Ayrıca aspirinin bir bileşeni olan sodyum salisilat ile tedavinin, NF-κB sinyallerini bastırdığı ve ilişkili yaşlı kaynaklı kronik enflamasyona baskı yaparak, iskelet kök hücrelerinin sayısını ve kemik iyileştirici katkısını arttırdığı görüldü. Diğer deneyler anti-enflamatuar tedavinin, kök hücrelerde binlerce genin etkisini değiştirerek genç iskelet kök hücrelerinde görülen genetik profile geri döndürdüğünü ortaya koydu. Bu, kök hücre havuzlarını oluşturmak için anti-enflamatuar ilaçların kemik kırılmasından sonra değil, kalça veya diz protezi gibi elektif ortopedik ameliyatlardan önceki haftalarda kullanılabileceğini gösterdi. Bu gibi durumlarda, anti-enflamatuar ilaçlar, ameliyattan önce kullanılır ve daha sonra normal iyileşme için gerekli olan akut inflamasyona yol açmak için hemen kesilir.

Ek olarak genetik sonuçlar, kemik hasarını hızlı bir şekilde takip eden iltihap türünden ödün vermeden kök hücrelerde yaşa bağlı kronik iltihaplanmayı azaltmak için gelecekteki ilaç tedavileri tarafından hedef alınabilecek sinyal yollarını önermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NYU Langone Health / NYU School of Medicine. "'Inflamm-aging' causes loss of bone healing ability in the elderly." ScienceDaily. ScienceDaily, 18 March 2019.

Alerji Tedavisinde İmmünoterapi

08 Kasım 2019

Alerjiler, alerjen denilen maddeye karşı bağışıklık sisteminin gösterdiği reaksiyondur. Bağışıklık sistemi alerjeni zararlı olarak görür ve ona saldırır. Yılın belirli zamanlarında veya tüm yıl boyunca ortaya çıkabilir.

Mevsimsel alerjiler yılın belirli zamanlarında meydana gelir. Buna saman nezlesi de denir. Ağaç, yabani ot veya ot polenleri soluduğunuz alerjenlere örnektir. Yıl boyunca görülen çevresel alerji tetikleyicileri arasında toz, küf ve evcil hayvan tüyleri bulunur. Kontakt alerjiler, prezervatif ve tıbbi eldiven gibi eşyalarda bulunan latekse karşıdır. Böcek sokması alerjileri arılar veya diğer böceklerden kaynaklanabilir. Böcek alerjileri çok ciddi olabilir. Yiyecek alerjileri genellikle kabuklu deniz ürünleri, buğday ve yumurtayı içerir.

Bir alerjene birden fazla kez maruz kaldıktan sonra bir alerji gelişebilir. Alerjiler çocuklarda ve yaşlılarda en sık görülür, ancak herkes alerjik reaksiyon gösterebilir. Ailede alerji öyküsü veya astım gibi tıbbi bir durum varsa risk artar.

Alerji testi, mevcut tedavilerin hangisinin hastada işe yarayabileceğini belirlemek için anahtardır. Bazı formüller, örneğin öküz otu, polen ve ot gibi mevsimsel alerjileri olan kişiler içindir, bazıları ise evde bulunan toz akarları gibi yıl boyunca görülen alerjileri hedefler. Bazı formüller farklı yaş grupları için onaylanmıştır.

Hafif semptomlar hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı veya burun tıkanıklığıdır. Anafilaksi belirtileri nefes alma veya yutma, döküntü veya kurdeşen veya şiddetli şişliği içerir. Ayrıca öksürük, hırıltı veya baş dönmesi hissedilebilir. Anafilaksi, acil tedavi gerektiren ani, hayatı tehdit eden bir reaksiyondur.

Semptomları hafifletmek için alerji ilaçları kullanılabilir ama bu her zaman çözüm olmaz. Kullanılan bir tedavi yöntemi de immünoterapidir.

Yeni İmmünoterapi Seçenekleri

İmmünoterapi kişiyi alerjenlere duyarsızlaştırmayı, uzun süreli rahatlama sağlamayı ve astım riskini azaltmayı amaçlamaktadır. Son gelişmeler bu seçeneği daha cazip hale getirmiştir. Allerji aşıları ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan tek immünoterapi tedavisiyken, son yıllarda dilaltı immünoterapilerin etkili olduğu kanıtlanmıştır.

Dilaltı immünoterapide, tabletler bir ya da iki dakika dilaltında çözüldükten sonra yutulur. Hastaya bağlı olarak, tabletler haftada üç kez veya günlük sıklıkta alınır. İlaçlar zaman içinde kümülatif etkiye sahiptir, hem hedef alerjene toleransı arttırır hem de semptomları kolaylaştırır. İmmünoterapinin etkileri süresiz olarak devam etmez ve tekrarlanması gerekebilir, ancak tipik olarak tedaviden en az iki yıl sonra semptomlarda gözle görülür bir iyileşme beklenir.

Yapılan çeşitli çalışmalarda, tabletleri aldıktan üç yıl sonra en fazla yarar sağlandığı gösterilmiştir. İki yıllık tedaviye değinen çalışmalar, bu kısaltılmış rotanın iyi sonuçlar vermediğini bulmuştur.

Her tedavide olduğu gibi bu tedavide de yan etkilerin görülmesi mümkündür ve yan etkiler genellikle tedavinin başlangıcında ortaya çıkar. Mide sorunları veya ağızda kaşıntı gibi, genellikle hafif şiddette yan etkiler görülür.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Len Canter. Should You Try Allergen Immunotherapy?, HealthDay 2019.

Klinik Çalışmalarda Elektronik Sağlık Kayıtlarının Önemi

07 Kasım 2019

Elektronik sağlık kaydı (EHR), tıbbi personele gerekli bilgileri sağlayan veya hasta bakımı ve sağlık hizmeti raporunu veren, bir hasta hakkında elektronik sağlık bilgilerinin dijital bir deposu olarak tanımlanabilir. Gerçek dünyadaki klinik kararlara rehberlik edebilecek etkin ve düşük maliyetli kanıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. EHR, klinik araştırmalardaki bu ihtiyacı karşılamak için fırsatlar sunmaktadır. 2009 Yılı Ekonomik ve Klinik Sağlık Kanunu Sağlık Bilgi Teknolojisi'nin yürürlüğe girmesinden itibaren 8 yıl içinde kullanım oranlarındaki 5 kat artış ile, ABD'deki hastane bazlı hekimlerin %100'ü ve muayenehane bazlı hekimlerin %90'ı EHR’yi kullanıyor. EHR'ler temelde sadece bir tür gerçek dünya verisi olmalarına rağmen, son teknolojik gelişmelerle birlikte, hekim ve hastanelerin EHR’leri kullanmaya başlamasına doğru olan eğilim, hasta sağlığı hakkındaki soruları yanıtlamaya yardımcı olmak için EHR'de rutin olarak toplanan verileri kullanma konusunda eşi görülmemiş bir fırsat sunmaktadır.

EHR, klinik araştırmaların maliyetlerini ve sürelerini azaltma, klinik karar verme için daha iyi kanıtlar oluşturma ve sağlık hizmetlerini iyileştirme arayışında önemli bir araç olabilir. Son on yılda, EHR’ler giderek daha fazla klinik araştırmayı hızlandırmak, kolaylaştırmak ve geliştirmek için fırsatlar sunmuştur. EHR; klinik çalışmalarda, prestijli fizibilite değerlendirmesinde, hastaların çalışmaya dahil edilmesinde ve tedavi sunumunda veri toplanmasına yardımcı olmak gibi geniş bir kullanım alanı sunmaktadır. Bu fırsatları tam olarak değerlendirmek için sağlık hizmeti paydaşları, veri kalitesi/bütünlüğü, bilgi güvenliği, paydaş katılımı ve araştırma altyapısı ile ilgili yönetişim ölçeğinin arttırılması gibi EHR verilerinin kullanılmasındaki kritik zorluklarla mücadele etmek için bir araya gelmelidirler. Akademik çevreler, hükümet, ilaç endüstrisi ve hastalar, hizmet sağlayıcılar, araştırmacılar ve sağlık otoritelerinin bakış açılarını temsil eden uzman topluluklardan liderler, bir etkinlik kapsamında bir araya geldiler ve EHR'lerin klinik araştırmalarda kullanılmasının önündeki engelleri belirlemek ve potansiyel çözümler üretmek için iş birliği yaptılar. Katılımcılar çalışmalarda EHR'nin kullanımını çevreleyen çeşitli konular tespit ettiler ve bunlara çözümler önerdiler.

Paydaşlar Bir Araya Gelmeli

EHR verilerinin tıbbi araştırmalara dahil edilmesindeki zorluklar ve yaklaşımlar, araştırma çabalarına, bu verilerin kullanımını en üst düzeye çıkarmak için kalitenin ve erişilebilirliğin ve araştırma katılımcılarının (hastalar ve klinisyenler dahil) deneyimlerine odaklanmaktadır. EHR verilerinden kaynaklanan sağlam araştırma sonuçları, klinisyenlerin her gün gördüğü hasta türlerine genellenebilir. Bununla birlikte, bu sonuçların klinik bakımı gerçekten etkilemesi için, EHR araştırma sonuçlarının sağlık otoritesi standartlara uygun olduğu koşullar ve gereksinimler hakkında sürekli gelişen tartışma üzerine inşa edilmesi gereklidir. Randomizasyon sağlık bakımı sistemine entegre edilebildiğinde ve EHR verileri tam sonuçlarla yeterli kalitede olduğunda, bazı paydaşlar sonuçlara dayanarak kararlar alabilecektir. EHR verilerinin başarılı bir şekilde kullanılmasını sağlamak için, çalışma verilerinin sağlık otoritelerinin çerçeve hedeflerine ulaşmak için veri bütünlüğü standartlarına, doğruluğuna ve kanıtlarına göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Uzmanlar, belirttikleri zorlukların ele alınmasının gelecekteki klinik araştırmaların daha verimli, uygun maliyetli ve klinik karar vermeyle alakalı olmasını sağlamaya yardımcı olabileceğini düşünüyorlar. Sonuç olarak, bu zorluklara çözüm bulmak toplum sağlığını ve sağlık bakımını iyileştirme yolunda devam eden iyileştirmeleri güvence altına alacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Raman SR et al. Leveraging electronic health records for clinical research. Am Heart J. 2018 Aug;202:13-19.

FDA Şüpheli E-Sigara Vakalarını Araştırıyor

04 Kasım 2019

Günümüzde özellikle de gençler ve sigarayı bırakmak isteyen yetişkinler arasında e-sigara kullanımı gün geçtikçe artmaktadır. Bazı ülkelerde e-sigara kullanımı normal sigaraya kıyasla daha az zararlı olduğu düşünüldüğü için sigara içicilere hekimler tarafından bile önerilmiştir. Öte yandan daha önceden sigara içmemiş popülasyonda e-sigara kullanımının insanları sigara içmeye başlamasını kolaylaştırdığına dair yayınlar da mevcuttur. E-sigaraların zararları hakkında hala günümüzde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu konu ile ilgili ABD’den gelen yeni bir haber, e-sigaraların güvenliliği hakkında soru işaretlerini arttırdı. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), e-sigaralar ve nöbetler veya diğer nörolojik semptomlar arasındaki olası bir bağlantıyı araştırmaya devam ediyor ve doktorlar ve halkı, e-sigara kullanımından sonra herhangi bir nöbet vakası ile ilgili ayrıntıları kurumun Güvenlik Raporlama Portalı aracılığı ile bildirilmesine teşvik ediyor.

Araştırma için Bildirimler Çok Önemli

FDA, e-sigara veya nikotin buharlaştırma cihazlarıyla ilgili 35 nöbet raporu bulunduğunu açıkladı be bu vakalarını ilkini bir uyarı olarak Nisan ayında yayınladı. 7 Ağustos itibariyle FDA’ye, e-sigara kullanıcılarında görülen toplam 127 nöbet ya da diğer nörolojik semptom raporunlandı(Nisan ayından bu yana 92 ​​yeni rapor). Kurum nöbetlere ek olarak, bazı kullanıcılar nöbetlerle ilgili olabilecek veya olmayabilecek bayılma veya titremelerin de rapor edildiğini belirtti. Bildirilen vakalar 2010 yılına dayanmaktaydı. FDA, e-sigara kullanımı ile nöbet riski veya diğer nörolojik semptomlar arasında doğrudan bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bilimsel araştırmasını sürdürüyor. Uzmanlar ek raporlar veya bu olaylar hakkında daha ayrıntılı bilgi ile analizlerinin geliştirilmesine, bu konu ile ilgili ortak risk faktörlerini tanımlanmasına, nikotin içeriği veya formülasyonu gibi herhangi bir e-sigara ürünü özelliğinin nöbetlere katkıda bulunmasının daha muhtemel olup olmadığını belirlemeye yardımcı olacağını belirttiler.

FDA, nörolojik semptomları değerlendiren sağlık hizmeti sağlayıcılarının hastalara e-sigara kullanımı hakkında soru sormasını ve olası vakaları bildirmesini teşvik etmektedir. Kurum yetkilileri, sağlık profesyonellerinin, tüketicilerin, ebeveynlerin, öğretmenlerin ve diğer ilgili yetişkinlerin yanı sıra genç ve genç yetişkin kullanıcıların, FDA'ya e-sigara kullanımından sonra geçmiş ve gelecekteki nöbet olayları hakkında ayrıntılı bilgi vermesinin çok önemli olduğu belirttiler.

Kurum halen e-sigara kullanımı ile ilgili nörolojik problemler, sağlık yetkilileri ayrıca diğer haber kuruluşları tarafından da açıklanan, ABD’li gençler ve genç yetişkinler arasında bu durum ile ilişkili potansiyel olarak ortaya çıkan 15 şiddetli akciğer problemi vakasını araştırmaya devam etmektedir. Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği'ne göre, 31 Temmuz itibarıyla ABD zehir kontrol merkezleri, bu yıl e-sigara cihazları ve sıvı nikotin ile ilgili toplam 2439 maruz kalma vakasını yönetmiştir.

Bu rakamların yüksekliğine dikkat çeken uzmanlar, kullanıcıların e-sigaralara şüphe ile yaklaşması gerektiğini ve kullanım sırasında oluşan her türlü sağlık olayı ile ilgili kendilerine bildirim yapmalarını istedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Megan Brooks FDA Investigating Reports of Neurologic Risks Tied to Vaping August 09, 2019 Medscape

Ünlü Basketbol Koçu David Blatt MS Tanısı Aldı

01 Kasım 2019

Eski Cavaliers ve Darüşafakka basketbol takımlarının koçu David Blatt kendisine multipl skleroz teşhisi konduğunu açıkladı. 60 yaşındaki Blatt, şu anda EuroLeague'deki Yunan takımı Olympiacos'a koçluk yapıyor ve takımı tarafından basınla paylaşılan bildirisinde, hastalıklarla savaşırken koçluğa devam etmeyi planladığını söyledi.

Blatt konu ile ilgili olarak “Ben bir koçum ve işim birçok insana liderlik etmek, öğretmek ve ilham vermek. Çevik ya da aktif olmamak, bunları yapma yeteneğimi etkilemiyor.”dedi ve "Şanslıyım. Engelli olduğumu kabul eden ve üstesinden gelmeme yardım eden doktorlar ve fizyoterapistler var. Nasıl şikayet edebilirim ki? Kesinlikle bu yapamam ve yapmayacağım. Şikayet etmek boşa çok zaman harcıyor. Oyuncularımdan ve çalışanlarımdan kendilerinin en iyi versiyonu olmalarını rica ederken, kendimden aynı şeyi yapmamı rica ediyorum.” diye ekledi.

Hiçbir Şeyden Vazgeçmeyeceğim

Blatt, açıklamasından birkaç ay önce kendisine primer progresif MS teşhisi konduğunu ve hastalığın başlangıçta bacağında yorgunluk, denge ve güç sorunları olarak ortaya çıktığını söyledi. Deneyimli koç aktif kalmak için güç ve denge egzersizleri yaptığını belirtti.

2014 yılında Cavaliers'in baş antrenörü olarak görev almadan önce EuroLeague'deki en iyi antrenörlerden biriydi. Kısa süre sonra LeBron James Cleveland'a dönmüş ve bunu takiben Cavaliers, 2015 NBA Finalleri'nde Warriors'a yenilmişti. Blatt, 2016 yılında Darüşşafaka Tekfen İstanbul ile birlikte EuroLeague'e geri döndü ve geçen yaz da Olympiacos'u devraldı.

Blatt, “Bunun hayatımı bugünden itibaren nasıl değiştireceğini ve nasıl değiştirebileceğini anlamadaki ilk şok ve acıyı aştığımda hiçbir şeyden vazgeçmediğime karar verdim.” dedi ve “Sadece bu duruma adapte olacağım ve uyum sağlayacağım. Hayatımı mümkün olduğunca normal bir şekilde sürdürmenin yollarını bulacağım.” diye ekledi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Former Cavaliers coach David Blatt diagnosed with multiple sclerosis by Greg Joyce  August 19, 2019 | 12:35pm New York Post

Kendi Teşhisinizi Hastalarla Paylaşmalı mısınız?

30 Ekim 2019

Minnesota, Minneapolis'te birinci basamak doktoru olan Dr. Heather Thompson Buum, göğüs kanseri yolculuğunu bazı hastalarıyla paylaşma kararının, uygulamasına ve kişisel yaşamına yeni bir dinamik getirdiğini söylüyor.

Minnesota Üniversitesi'nden olan Thompson, 11 Mart'ta Aile Hekimliği Dergisi'nde çevrimiçi yayınlanan bir makalede “Tecrübelerimi başkalarına yardım etmek için kullanabilmek son derece yararlı oldu.“ diye belirtiyor.

Meme kanseri olan hastalarıyla empati kurabildiğini ve aynı fiziksel ve duygusal yükselmeler, aksilikler ve ilaç yan etkilerinden bazılarını yaşadığını bilmelerini istediğini ve onlarla paylaştığını söyledi.

Açıklıklığın hastanın doktor rolüne ilişkin zihinindeki kavramına insaniyet ve kırılganlık ekleyebileceğini, ayrıca kendisine açılan hastalardan kişisel olarak faydalandığını da sözlerine ekledi.

Hikayesini paylaştığında, hastaların davranışlarının değiştirdiğini gözlemlediğini belirtiyor. “Muayene odasında, gözle görülür bir şekilde rahatlıyorlar; gözlerindeki panik dağılıyor, çatık kaşları gevşiyor, sıkılmış çene gevşeyip yerini hafif bir gülümsemeye bırakıyor.” diye yazıyor.

Peki Ya Çok Fazla Bilgi?

Ancak, hangi hastalarına söyleyeceğini ve ne kadar bilgi paylaşacağını belirlemek konusunda hala zorlandığını kabul ediyor. Kişinin gizlilik konusunda hassas biri gibi görünüp görünmediğini veya profesyonel bir mesafeyi korumak isteyebileceğini düşünerek ipuçlarını aradığını söylüyor.

Bununla birlikte, onun açıklamaları meme kanseri hastalarının ötesine de geçiyor. Örneğin, diğer hastaların da sağlık sistemi ile ilgili sıkıntıları olduğunda kişisel deneyimlerini paylaşabilir ve empati kurabilir halde oluyor. Ancak kişisel bilgilerin paylaşılması ile ilgili tıbbi literatürün karışık olduğunu da kabul ediyor. "70'lerinin sonlarında veya 80'lerinin başında olan meslektaşlarımdan bazıları hatırlayacaktır, eğitimdeyken, açıkça kilinisyenlere hastayla özdeşim kurmamaları söylendi, çünkü klinisyenin değerlendirmesini ve nesnelliğini etkileyebilir deniliyordu." şeklinde konuşuyor.

Ayrıca içinde bulunduğumuz sosyal medyadaki açıklık çağında ve tıbbi eğitimdeki değişikliklerin varlığında bir hastanın bir doktordan duymak istediği şeylerin nesillerindeki inançlarıyla uyumlu olduğunun hatırlanmasının önemli olduğunu vurguluyor.

Deneyimini paylaşmanın değerlendirmesini etkilediğine inanmadığını fakat tartışmaya açık olduğunu söylese de hastalar üzerinde olumsuz bir etki görmediğini söyleyerek ekliyor, “Umarım hastalarım buna empatinin nihai bir ifadesi olarak bakarlar”.

2016 yılında teşhisi konduğunda, Thompson kendi hastanesinde seçtiği bakım ekibi, hastalarının kendisi için seçeceği bakımı aldıklarını bilmelerine yardımcı oluyor. Bir hasta ile uzun süredir devam eden bir ilişkiye sahip olmasının hikayesini paylaşma kararını etkileyebileceğini söylüyor -  bazı hastalarına 15 yıldan fazla bir süredir tedavi hizmeti sunuyor.

Paylaşmanın muhtemel bir dezavantajı, kanseri geri dönen veya ilerleyen bir hastanın durumunu, kurtulan bir hekimin durumu ile makul bir şekilde karşılaştırabilmesi, ancak kanserli hastaların ve ailelerinin, her hastada kanserin farklı şekilde tezahür ettiğini iyi bildiklerini de ekliyor.

Güç Dengesizliği

Bellevue Edebiyat Dergisi'nin yazarı ve editör yardımcısı olan New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde doktora yapan Danielle Ofri, düşünülmesi gereken bir başka şeyin olduğunu söylüyor: Doktorlar bu tür bilgileri bir hastayla paylaşmaya karar verdiklerinde dikkate almaları gereken doğal güç dengesizliği.

“Hastalar 'Hayır, lütfen bana söyleme!' demeyecekler.” şeklinde yorum yaptı.

"Tabi ki bazı durumlarda, paylaşımın yararı açıktır. Örneğin, bir doktor hastayla aynı prosedür veya yapılan bir testten geçerse ve bununla ilgili korkuları hissedebiliyorsa bu konudaki paylaşımlar faydalı olabilir." diyerek açıkladı.

Fayda ve zarar analizini iyi yapmak gerektiğini vurgulayan Ofri, "Yaşamının sonu gelmiş birine verilen bakım, sevilen birine konulan kötü bir teşhis ya da çok sevilen birinin kaybı gibi çok faktörlü durumlarda paylaşımanın yararı biraz bulanıklaşır." dedi.

Ofri ayrıca, elbette hamilelik gibi bazı durumların da hastalardan saklanamayacağını belirtti. Hamileyken, hastaların kendi gebeliklerinden ve ebeveynliklerinden tavsiye verdikleri için mutlu ve gururlu olduklarını söyledi.

“Odada uzman olmaktan hoşlanıyorlardı, ben de, onların tavsiyelerini almaktan mutlu oluyordum.” dedi.

Yaşlanan babasına bakarken, bunu kendine saklamaya karar verdiğini, kısmen bu hikayeyi anlatmadan da empatik olabileceğini düşündüğü için bunu paylaşmamaya karar verdiğini söyledi. Ayrıca paylaşmamasının ardındaki bir diğer neden de hastaların bu durumu öğrendiklerinde kendilerini bir şeyler yapmak zorunda hissedebileceklerini, ona hediye vermek isteyebileceklerini, ki bu bir çok kültürde çok yaygın bir gelenek, dolayısıyla bu tarz bir durumdan uzak istemesiydi.

Son olarak  “Yol gösterici bir soru; bu benim hastam için faydalı mı? Cevap ‘olabilir’ ise tamam, ancak olmadığını düşünüyorsanız açıklamamak en iyisi.” dedi. “Onlara bir kere söylediğinde geri alamazsın.”

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sharing My Diagnosis: How Much is Too Much? Heather A. Thompson Buum, MD http://www.annfammed.org/content/17/2/173.full

Parkinson Hastalığı İlerledikçe Uyku Bozukluğu Çeşitleri De Artıyor

28 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada, Parkinson hastalığının farklı evrelerinde çeşitli uyku bozuklukları formlarının yaygın olduğu ve bu farklı formların farklı etiyolojik mekanizmalara sahip olabileceği gösterildi. Singapur'daki Ulusal Sinir Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacılar, Parkinson hastalarının herhangi bir sayıda uyku bozukluğu yaşayabildiği ve uyku bozukluklarının prodromal bir semptom olabileceğinin giderek daha fazla kabul gördüğünü belirttiler.

Araştırmacılar, Parkinson İlerleme Belirteçleri Girişimi (PPMI) gözlemsel klinik çalışmasından 5 yıllık anket verilerini kullanarak, aşırı gündüz uykululuk (EDS), uykusuzluk, muhtemel hızlı göz hareketi (REM) ve uyku davranış bozukluğundaki (pRBD) uzun süreli değişiklik parametrelerini karşılaştırdılar. Araştırmaya 218 erken Parkinson hastası ve 102 sağlıklı kontrol katılımcısı dahil edildi. Çalışmadaki hastalık durumları, RBD Tarama Anketi (> 5), Epworth Uykululuk Skalası (≥10) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS) Bölüm 1.7 (≥2) puanlarıyla tanımlandı. Katılımcıların ilaç kayıtları, Parkinson ilaçlarının ve uykuya bağlı sakinleştiricilerin kullanımına ilişkin demografik verileri ve bilgileri ortaya koydu. Klinik motor değerlendirmeleri için ise Hoehn ve Yahr evrelemesi ve Hareket Bozukluğu Derneği (MDS) –UPDRS Bölüm III kullanıldı.

Başlangıçta, Parkinson hastaları ve sağlıklı kontroller yaş, vücut kitle indeksi ve uyku ilişkili ilaçların kullanımı bakımından benzerdi. Parkinson hastalarında MDS-UPDRS, Hoehn ve Yahr skorları daha yüksekti. Ek olarak Parkinson grubunda erkeklerin oranı sağlıklı kontrol grubundan daha yüksekti (sırasıyla %68.8 ve %56.9; P = 0.05). Parkinson hastalarında uykusuzluk prevalansı başlangıçta %21 iken bu oran 5 yıl içinde %56'ya yükseldi. EDS prevalansı ise %17'den %32'ye yükseldi. Prevalanstaki en az artış %22'den %30'a çıkış ile pRBC’de görüldü. Başlangıçtan 2 yıl sonra, EDS ve pRBD'deki artışlar genel olarak aynı seviyedeyken, uykusuzluk bazal seviyeden 5. yıla kadar düzenli olarak arttı.

Farklı Evrelerde Farklı Uyku Bozuklukları

Sağlıklı kontrol grubunda uykusuzluk bazal seviye ile 2 ve 3 yıl arasında (%22'de) arttı, fakat 4 ve 5 yıllarında düşüş gösterdi. Bu gruptaki EDS miktarı esas olarak bazal seviyeden 5. yıla kadar sabitti (en yüksek prevalans 4. yılda %14 idi). Herhangi bir zamanda sağlıklı kontrol grubunda pRBD tespit edilmedi.

Araştırmacılar uykusuzluk ve EDS birlikteliği ile ilgili anket verilerinin yalnızca örtüşmeyi gösterdiğini, uykusuzluğun EDS ile sonuçlandığına veya EDS’den kaynaklandığına dair bir şey söylemek için ellerinde yeterli veri olmadığını vurguladılar. Çalışma sırasında birden fazla uyku bozukluğu olan hastaların oranının zamanla arttığını belirten araştırmacılar, bu grubun hala nispeten küçük grup olduğunu ve bu nedenle farklı uyku bozukluğu biçimlerinin farklı patogenezlere sahip olmasının muhtemel olduğunu ileri sürdüler.

Başlangıçta Parkinson hastalarının;

  • %31,7'si bir çeşit uyku bozukluğu,
  • %11,5'i iki tip ve
  • %1,4'ü her üç tipte de rapor etmiştir.

Beş yılda;

  • %39.0 bir tip,
  • %23.4 iki tip ve
  • %7.3 her üç tipte bildirmiştir.

Araştırmacılar anketlere verilen cevaplara dayanan bu sonuçların, Parkinson hastalarının genel olarak örtüşme yetersizliği ile ilgili popülasyonları üzerinde yapılan polisomnografi ile elde edilen sonuçlara tekabül ettiğini belirttiler.

Bir başka araştırmacı grubu ise hastalık ilerledikçe bireysel hastalardaki uyku bozukluğu formlarında fazla örtüşme olmamasının, her bir hastadaki uyku bozukluğu çeşidinin farklı bir etiyolojiden köken alması ile ilişkili olabileceğini belirtti ve bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Progression of sleep disorders spectrum in Parkinson’s Disease: A 5 year clinical longitudinal study International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1641, presented October 9, 2018.

Gut Hastalığında Genetik Nedenler, Diyetten Daha Baskın

28 Ekim 2019

Araştırmacılar, 16.000'den fazla denekte diyet ve genetik değişkenler üzerinde yapılan meta-analize göre gutun temel olarak diyetten kaynaklandığı varsayımının yanlış olduğunu söylüyorlar. Yeni yayınlanan analize göre, en "gut ilişkili" yiyecekler ve diyetler bile serum ürat seviyelerinde %1'den az varyansa sahipken, bu durumun neredeyse %24'ü genetik faktörlerle açıklanıyor. Araştırmanın sonuçları, hiperüriseminin, temel olarak diyetin neden olduğu genel algılara meydan okuduğunu ve genetik farklılıkların genel popülasyondaki hiperürisemiye diyet maruziyetinden çok daha fazla katkısı olduğunu gösteriyor.

Gut hastalığı olan kişiler, gutun beslenme alışkanlıkları ve sağlıksız bir yaşam tarzının neden olduğu bir durum olduğu önyargısı altında yaşarlar ve bu algı ne yazık ki sağlık çalışanları arasında da yaygındır. Sonuç olarak, gut olduğu bilinen hastalar, ciddiye alınmayacaklarından ya da yaşam tarzı alışkanlıklarından sorumlu tutulacaklarından korktukları için yardım aramakta isteksizdirler. Veriler, hiperürisemi ve guta yatkınlığı arttıran şartların değiştirilemez olduğunu gösteriyor. Öte yandan araştırmacılar, bu zararlı ancak yerleşik görüşlere ve uygulamalara karşı çıkarak gutun toplumsal yükünü azaltmak ve ciddi engelleri aşmak için bir fırsat sunulabileceğini ileri sürüyorlar.

Yeni Bulgular Diyet Önerilerini Değiştirmiyor

Araştırma ekibi, beş ABD kohort çalışmasından alınan kesitsel gıda frekansı verilerinin bir meta analizini gerçekleştirdi. Bireysel yiyecekleri serum ürat düzeyleri ile olan ilişkilerde sistematik olarak analiz ettiler ve diyet faktörleri ile ilişkili varyansları genom çapında yaygın olan tek nükleotid varyantlarıyla ilişkilendirdiler. Araştırmacılar ayrıca, kalıtımsal farklılıkların yalnızca doğrudan serum ürat düzeyleriyle ilişkili olanları değil, aynı zamanda kahve, alkol veya şeker tatlandırılmış içeceklerin tüketimi gibi gut riskine katkıda bulunabilecek gıda tercihlerindeki farklılıkları da içerdiğini belirttiler.

Araştırmacılar bulgularını ekstrapolasyona karşı uyarmalarına rağmen, çalışılan popülasyonlardaki hiperürisemi sebebinin, klinik olarak belirgin gut hastalarından önemli ölçüde farklı olma olasılığının düşük olduğunu da belirttiler. Çalışmanın, gut hastalarının aşırı derecede yüksek riskli yiyecekleri aşırı tüketmekten kaçınmak için diyetlerini değiştirmeleri gerektiğine dair kılavuz önerilerindeki bir değişikliğin destekleyici kanıtlar sunmamakta olduğunun da özellikle altını çizdiler.

Gut hastalığının günlük pratikte genel olarak kötü yönetildiğini ileri süren araştırmacılar bunun nedenlerinin tam olarak anlaşılmamış olduğunu, ancak hastaların ve sağlık profesyonellerinin gutun nedenlerini ve tedavisini suboptimal anlayışlarının bunda önemli bir faktör olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tanya J Major et al. Evaluation of the diet wide contribution to serum urate levels: meta-analysis of population based cohorts BMJ 2018;363:k3951

Akdeniz Diyeti Alzheimer Gelişimini Yavaşlatabilir Mi?

25 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışma Akdeniz diyetine bağlılığın, Alzheimer hastalığı patolojisinin biyolojik işareti olan Aβ-amiloid (Aβ) birikimindeki zamanla azalmaya ile ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı kabul edilen ve Alzheimer riski altında bulunan Avustralya Yaşlanma, Biyobelirteçler ve Yaşam Tarzı (AIBL) Çalışması'ndan 77 katılımcının dahil olduğu kohorttaki genel Akdeniz diyeti uyumu için daha yüksek bir başlangıç ​​skoru, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile ölçüldüğünde daha az Aβ birikimi ile önemli ölçüde ilişkilendirildi.

Akdeniz diyetinin özellikle hafıza ve düşünme sonuçlarında faydalar gösterdiğini söyleyen araştırmacılar Alzheimer patolojisinin beyindeki gerçek birikimi ile bu diyete bağlılık arasında bir ilişki olup olmadığına bakmanın önemli olduğunu belirttiler. Yeni analiz, AIBL Yaşlanma Çalışması'na katılan ve en az 60 yaşlarında (ortalama yaş, 71.1 yıl; %51 erkek) 77 yetişkini içermekteydi ve katılımcıların hepsi başlangıçta bilişsel olarak "normal" olarak sınıflandırılmıştı. Çalışmada ayrıca 11C-Pittsburgh B bileşiği PET okumaları temelinde, bazal değerde en az 1.4 olan standartlaştırılmış bir alım değeri oranı (SUVR) ya da sıfırdan 36'ya kadar olan Aβ birikimi oranıyla "Aβ akümülatörleri" olarak kabul edildiler. Başlangıçta PET 18. ve 36. aylarda Aβ yükünü ölçmek için kullanıldı. Çalışmada açlık kan örnekleri apolipoprotein E (ApoE) genotiplemesi açısından değerlendirildi. Böylelikle tüm çalışma popülasyonunun %42’sinin en az bir APOE Ɛ4 alel taşıdığı tespit edildi.

Yüksek Meyve Alımı ile Daha Az Aβ Birikimi

Başlangıçta, tüm katılımcılar önceki 12 ay boyunca besin alımına ilişkin 74 maddelik Victoria Gıda Sıklığı Anketi Konseyini doldurdular. Bu, 0'dan 9'a kadar değişen bireysel Akdeniz diyeti skorlarını oluşturmak için kullanıldı. Tüm kohortun ortalama Akdeniz diyeti skoru 4 olarak bulundu.

Akdeniz diyetinin bireysel bileşenlerini değerlendirirken, sadece yüksek meyve alımı, Aβ birikiminin daha az olmasıyla önemli ölçüde bağlantılıydı. Araştırmacılar çalışma bulgularının gücünün şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Bulgular bireylerin Alzheimer hastalığını geciktirmek için diyetlerini değiştirmek gibi basit ama etkili yöntemlere sahip olduğunu işaret etti. Bilim insanları hastalardan Akdeniz diyetini takip etmelerini istemenin sadece Alzheimer riskini azaltmanın yanı sıra birçok yönden yararlı olduğunu düşündüren kanıtlar olduğuna dikkat çektiler.

Araştırmacılar  özellikle meyve tüketimi hakkındaki bulguların büyüleyici olduğunu ve bilimsel olarak makul olduğunu söyleseler de, bulgularının sadece gözlemsel bir çalışma bazlı olduğunu belirttiler ve asıl kanıtın randomize klinik deneylerden gelmesi gerektiğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stephanie R. Rainey-Smith et al. Mediterranean diet adherence and rate of cerebral Aβ-amyloid accumulation: Data from the Australian Imaging, Biomarkers and Lifestyle Study of Ageing Translational Psychiatry volume 8, Article number: 238 (2018)

Alzheimer Hastalarında Lomber Ponksiyon Hangi Durumlarda Kullanılmalı?

22 Ekim 2019

Alzheimer hastalığının erken ve doğru teşhisi, hastalığın ilerlemesini durdurma veya yavaşlatma potansiyeline sahip olan tedaviler mevcut olduğunda kritik öneme sahiptir. Bilim insanları bu alanda geliştirilen yeni kriterlerin, lomber ponksiyon kullanımı ile Alzheimer hastalığı ve diğer demanslara tanı koyma sürecinde uygunluğu konusunda bu alandaki tıbbi uzmanlara gerekli rehberliği sağlayacağını düşünüyorlar. Böylece demans hastalarına ve ailelerine onları bekleyen hastalığa uyum sağlayabilmek için hazırlık yapma imkânı verilebilecek.

Alzheimer hastalığı genellikle fiziksel sağlık, tıbbi geçmiş ve hafıza değerlendirmesi, düşünme ve akıl yürütme konularında kapsamlı bir inceleme ile teşhis edilir. Lomber ponksiyon ABD'de şu anda Alzheimer tanısında rutin klinik uygulamada olmasa da uzmanlar, Alzheimer hastalığının biyolojik belirteçlerini test etmek için beyin-omurilik sıvısını (BOS) almanın maliyet etkin ve güvenli bir yol olduğunu düşünüyorlar. Bu yolla hekimler hastalığın seyrinin çok erken dönemlerinde hem kendileri hem de hastalar için çok önemli tanı bilgilerine sahip olabiliyorlar.

Yeni kriterleri geliştiren çalışma grubunun bu girişimi, Nükleer Tıp ve Moleküler Görüntüleme Derneği (SNMMI) ve Alzheimer Derneği tarafından geliştirilen 2013 AUC'yi tamamlamaktadır. Yeni AUC kriterleri, klinisyenlerin aşağıdaki hasta popülasyonlarını lomber ponksiyon için uygun ve uygunsuz olarak kabul etmelerini önermektedir:

Lomber Ponksiyonun Uygun Olduğu Hastalar

• Hasta öznel bilişsel düşüşe (SCD) sahiptir ve Alzheimer hastalığı için bellekte kalıcı bir düşüş, daha genç başlama yaşı (>60), son 5 yıl içinde başlayan gibi belirtilere bağlı olarak artan risk altında olduğu düşünülmektedir. Bu durumda BOS biyobelirteç testini yapma kararı kişiye özel olmalı ve hastanın, ailenin ve doktorun hastanın bilişsel düşüşü ile ilgili ortak endişesi ile desteklenmelidir.

• Hastada kalıcı, ilerleyen ve açıklanamayan hafif bilişsel bozulma (MCI) vardır. MCI bilişsel testlerde hafif açıkları içerir, ancak fonksiyonel yeteneklerde değişiklik yoktur.

• Hastanın olası Alzheimer hastalığı olduğunu belirten semptomları vardır, bu da demansın başka bir nedene bağlı olabileceği anlamına gelir.

• Hastanın erken yaşta başlayan MCI veya demansı vardır (<65).

• Hasta, tipik başlangıç ​​yaşı olan muhtemel Alzheimer hastalığı için temel klinik kriterleri karşılamaktadır.

• Hastanın baskın semptomu, sanrılar ve deliryum gibi açıklanamayan davranışsal değişikliktir ve hastada Alzheimer hastalığı teşhisi düşünülmektedir.

Lomber Ponksiyonun Uygunsuz Olduğu Hastalar

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiş, yaşına göre normal zihinsel işlev aralığında ve Alzheimer hastalığı için önemli risk faktörlerinden yoksundur.

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiştir, ancak hastanın aile öyküsü nedeniyle Alzheimer hastalığı riski altında olduğu düşünülmektedir.

• Hastanın SCD'si vardır fakat aile öyküsünde Alzheimer olmaması veya çevresindeki insanların bu konuda bir endişesi olmaması gibi göstergelere dayanarak doktor tarafından Alzheimer hastalığı için yüksek risk altında olduğu düşünülmemesi

• Hastanın Parkinson hastalığı ve Lewy vücut demansı gibi rahatsızlıkların güçlü bir göstergesi olan hızlı göz hareketi (REM) uyku davranış bozukluğu belirtileri vardır.

• Hastaya Alzheimer tanısı konmuştur ve test ile hastalığının evresinin veya ciddiyetinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.

• Hasta, bilişsel bozukluğu olmayan bir apolipoprotein E-e4 (ApoE-e4) taşıyıcısıdır. ApoE-e4, geç başlangıçlı Alzheimer riski ile kuvvetli bir şekilde ilişkili genetik bir mutasyondur.

• Test, erken başlangıçlı bir Alzheimer formuna neden olan nadir bir genetik mutasyon taşıdığından şüphelenilen kişiler için genotipleme yerine kullanılmaktadır.

AUC çalışma grubundan kriterleri klinik pratikte uygulanmalarına ilişkin önerilerini içermektedir. Araştırmacılar BOS biyobelirteç testinin, testin uygunluğunu belirleyebilecek, hastayı ve aileyi faydalar ve riskler hakkında eğitebilecek, prosedürün belirlenmiş yönergeleri izlemesini sağlayabilecek ve sonuçları hastanın tedavi planına entegre edebilecek demans uzman doktorlar tarafından yapılmasının öneminin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Leslie M. Shaw et al. Appropriate use criteria for lumbar puncture and cerebrospinal fluid testing in the diagnosis of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018

Joker: Sadece Ben Miyim Yoksa Dünya Daha Çılgına Mı Dönüyor?

21 Ekim 2019

“Sadece ben miyim yoksa dünya daha mı çılgına dönüyor?” yeni Joker filminde Arthur Fleck psikoloğuna sorar.

Asıl cevap her ikisi de.

Fleck, akıl sağlığına olan tutkusunu yitiren bir adam, ancak “orada” dünyası, kanunsuzluk, eşitsizlik, yolsuzluk, kesintiler ve çaresizlikten oluşan bir barut fıçısı. Joker’in hikayesi 1980’lerin başında düzenlenmiş, ancak günümüzde giderek artan çılgınlık bilinçli bir şekilde çınlar. Filmde psikoloğu, “Bunlar zor zamanlar” diyor ve kameraya dönerek göz kırpıyor.

Pensilvanya Üniversitesi’nde profesörlük yapan nörokriminolog Adrian Raine, büyük yankı uyandıran Joker filmi hakkındaki yorumlarını bir yazı ile açıkladı.

Profesör Raine filmde genetiğin, çocukluk çağı travmasının, tedavi edilmeyen akıl hastalığının ve toplumsal provokasyonun bir araya gelmesiyle bir insanın şiddete ne kadar meyilli olacabileceğinin çok doğru bir şekilde anlatıldığını söylüyor ve ekliyor; “Film, bir araya geldiğinde bir katil yaratan arka plan ve koşulların şaşırtıcı bir şekilde doğru bir tahminiydi. 42 yıldır suç ve şiddetin nedenini araştırıyorum. Ve bu filmi izlerken, bunun bir ilham kaynağı olduğunu düşündüm. Bu filmi derslerimde bir eğitim aracı olarak kullanmak için daha ayrıntılı incelemeyi düşünüyorum. Sınıfta tüm bu faktörler hakkında konuşuyorum ve dürüst olmak gerekirse, bu faktörleri oldukça güçlü bir şekilde gösteren çok dramatik ve stilize edilmiş bir film olsa bile, bu parçaların tümüne uyan gerçek bir hikaye elde etmek gerçekten zor.”

[Joker’i henüz izlememiş olanlar için bu kısımdan sonrası spoiler içerebilir]

Raine ayrıca Arthur Fleck’in rahatsız edici dönüşümüne sebep olan faktörlerin bir listesini de sunuyor. Bunlar arasında çocukken ihmal edilmek, fiziksel istismar, evlatlık olmak ve bunu dramatik bir şekilde öğrenmek, yoksulluk, anne-bebek bağ sürecinin sağlıksız olması ve hatta yetersiz beslenmek gibi faktörlerin bulunduğunu söyleyen Raine, akıl hastalığı olan insanların tehlikeli olarak damgalanmasının da çok yanlış olacağının altını çiziyor.

Filmde Arthur’un işten kovulmasına sebep olan arkadaşına zarar vermesi, dövüldüğünde başka insanları dövmesi, evlatlık olduğunu öğrendiğinde annesine zarar vermesi gibi örnekler, bu örneğin reaktif agresif olduğunu gösteriyor ve Raine bu durumu “Zihinsel sağlık sorunları olan insanlar üzerinde yaptığımız çalışmalar bu insanların hepsinin tepkisel saldırganlık gösterdiğini ortaya koyuyor.” şeklinde açıklıyor.

Raine’e Arthur’a ne teşhisi koyacağı sorulduğunda ise “Şizotipal kişilik bozukluğu” cevabını veriyor. Şizotipal kişilik bozukluğunun, şizofrenin daha sakin bir alt tipi olduğunu; ancak garip inançlar, tuhaf davranışlar ve konuşma şekli, aile dışından hiç kimse ile yakınlık kuramama gibi şizofrenide görülen belirtilerin bu hastalıkta tanı kriterleri arasında olduğunu açıklıyor.

Raine ayrıca bu örnekle Arthur Fleck'in hayatı boyunca özgür iradesi olmadığını düşündüğünü, yürüyen bir saatli bomba olduğunu ve tek gerekenin dayak yemek/işten kovulmak gibi bir tetikleyici olduğunu ve hiç kimsenin aslında bu şekilde doğmadığını vurguluyor.

 

Kaspaz-2 Enzim İnhibitörü, Yağlı Karaciğer Hastalığını İyileştirmek İçin Umut Vaad Ediyor

18 Ekim 2019

Araştırmacılar, fare ve insan doku örneklerini kullanarak, protein parçalayan bir enzim olan kaspaz-2'nin, kronik ve agresif bir karaciğer rahatsızlığı olan, alkolik olmayan steatohepatit (NASH) için kritik bir rolü olduğunu keşfettiler. Kaspaz-2'nin kritik rolünü tanımlayarak ekip, bu enzimin inhibitörünün NASH'e yol açan ilerlemeyi durdurmak için etkili bir yöntem olabileceğini belirtti.

NASH, kronik karaciğer hastalıklarının bir spektrumunu içeren ve karaciğer transplantlarının önde gelen bir nedeni haline gelen alkolsüz yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) en agresif formudur. Hem NAFLD hem de NASH'ın nedeni bilinmemektedir, ancak araştırmalar iyi huylu NAFLD'nin agresif NASH'a ilerlemesini hızlandıran bir faktörün karaciğerde proteinlerin yanlış katlanmasının neden olduğu yüksek endoplazmik retikulum (ER) stresi olduğunu göstermektedir. Bunun sonucunda, karaciğer dokusunda aşırı kolesterol ve trigliserit birikimi oluşur.

Anahtar Nokta Kaspaz-2’nin Artan Ekspresyonu

Fare modellerinde yapay olarak bu stresi oluşturan araştırmacılar, NASH patogenezinde yer alan molekülleri tanımladılar. Bu modeli kullanarak, NASH'in başlamasının kaspaz-2'nin artan ifadesi ile ilişkili olduğunu buldular.

Sonraki aşamada, insanlarda kaspaz-2 ekspresyonunun da yüksek olduğunu doğrulamak için benign NAFLD veya agresif NASH'lı hastalardan toplanan insan karaciğer örneklerini incelediler. Karaciğer ER stresine ve yüksek yağlı diyete tabi tutulan farelerde kaspaz-2 geninin silinmesi veya farelere spesifik bir kaspaz-2 inhibitörü kullanımıyla, kaspaz-2'nin NASH'ın tüm bulgularından sorumlu olduğunu gösterdiler.

Bu çalışma ile araştırma ekibi, kaspaz-2'nin SREBP1 ve 2'nin aktive edilmesinde kritik bir role sahip olduğunu keşfetti. Bunlar karaciğerde gerçekleşen bir süreç olan lipogenezin ana düzenleyicileridir. Kaspaz-2'nin, sit-1 proteazı adı verilen başka bir proteini bölerek SREBP1 ve 2 aktivasyonunu kontrol ettiği bulundu.

NASH olmayan bireylerde ise SREBP1 ve SREBP2'nin aktiviteleri kontrol altında tutulur ve bu da karaciğerde aşırı lipid birikiminin önlenmesi için gereklidir. Ancak, NASH hastalarında karaciğerde fazla miktarda trigliserid ve kolesterol birikir. Bu durum, yüksek SREBP1 ve SREBP2 aktiviteleri ve artmış kaspaz-2 ifadesi ile ilişkilidir.

Araştırma ekibi sonraki basamakta, NASH'ın önlenmesi için kullanılabilecek daha etkili ilaç benzeri kaspaz-2 inhibitörlerinin geliştirilmesine ve sonuçta bir tedavi seçeneği sunmaya çalışıyor. Elde ettikleri bu sonuçları insan çalışmalarıyla da onaylamak istiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ju Youn Kim et al. ER Stress Drives Lipogenesis and Steatohepatitis via Caspase-2 Activation of S1P. Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.cell.2018.08.020

Görsel Auralı Migren Atakları Atriyal Fibrilasyon İçin Risk Faktörü Mü?

18 Ekim 2019

Önceki araştırmalar auralı migrenin, inme veya geçici iskemik atak riskini arttırdığını göstermiştir. Atriyal fibrilasyon, kardiyoembolik inmenin yaygın bir nedenidir. Bilim adamları, migren ile görsel aura ve kardiyoembolik inme arasındaki ilişkinin daha yüksek oranda atriyal fibrilasyon ile açıklanıp açıklanamayacağını henüz tam olarak anlayamamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, topluluklarda ateroskleroz riskinde migren ile görsel aura ve atriyal fibrilasyon arasındaki ilişki test edildi. Bu uzunlamasına, toplum temelli bir kohort çalışması olan Topluluklarda Ateroskleroz Riski çalışmasında, katılımcılara 1993-1995'te migren öyküsü için mülakat yapıldı ve katılımcılar 2013 yılına kadar atriyal fibrilasyon olayı için takip edildi. Atriyal fibrilasyon, EKG'ler, taburcu kodları ve ölüm sertifikaları kullanılarak tanımlandı. İnme tanısı ise hem bilgisayar kaynaklı tanı hem de doktor tıbbi kayıt incelenmesi ile tanımlandı ve farklılıklar bir hekim grubu tarafından incelendi. Baş ağrısı olmayan kontrollerle karşılaştırıldığında, migren ve alt tipleri ile atriyal fibrilasyon arasındaki ilişkiyi incelemek için çok değişkenli Cox modelleri kullanıldı. Atriyal fibrilasyonun görsel aura ile ilişkili inme riski olan bir migren aracısı olup olmadığını test etmek için ilişki analizi yapıldı.

Görsel Auralı Migren Hastaları Atriyal Fibrilasyon Açısından Taranmalı

Çalışmada, önceden atriyal fibrilasyon veya inme öyküsü olmayan ve baş ağrısı için değerlendirilen 11,939 katılımcının 426'sı görsel auralı migren, 1.090’ı görsel aurasız migren, 1.018’i migren dışı baş ağrısı ve 9.405’i baş ağrısı olmadığını bildirdi. Yirmi yıllık izlem süresinde, atriyal fibrilasyon, migrenli 1.516 kişinin 232'sinde (%15) ve baş ağrısı olmayan 9.405 kişinin 1.623'ünde (%17) meydana geldi. Birden fazla eşlik eden etken açısından düzenleme sonrasında görsel auralı migren, baş ağrısı olmamasına ve görsel aura içermeyen migrene kıyasla artan atriyal fibrilasyon riski ile ilişkili bulundu.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, atriyal fibrilasyonun görsel auralı migren inme riski için potansiyel bir mediyatör olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Auralı migrenin, atriyal fibrilasyon riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu ve bunun potansiyel olarak iskemik felçlere yol açabileceğini aktardılar. Auralı migreni olan kişilerin, kalp ve kan damarlarını kontrol etmeye yardımcı olan otonom sinir sistemi problemleri nedeniyle atriyal fibrilasyon riskinin daha yüksek olabileceğinide vurguladılar. Görsel auralı migreni olan kişilerin atriyal fibrilasyon için taranması gerekip gerekmediğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sen et al.  Migraine with visual aura is a risk factor for incident atrial fibrillation, Neurology  December 11, 2018; 91 (24).

Kan Basıncı ile İlgili Şimdiye Kadar Yapılmış En Büyük Genetik Çalışma

16 Ekim 2019

Tansiyon ya da kan basıncı, kalbin kanı pompalarken damar cidarında oluşturduğu basınçtır ve mm cıva (Hg) olarak ifade edilir. Bu basıncın istenilen değerlerin üzerinde olması durumu ise hipertansiyon olarak tanımlanır.

Normal kan basıncı değerleri sırasıyla sistolik için en çok 130 mm Hg, diastolik için ise en çok 85 mm Hg olmalıdır, bu değerler normal kan basıncı değerleridir. Sınırda normal değerler; sistolik kan basıncı için 130-139 mm Hg, diastolik kan basıncı içi 85-89 mm Hg'dır. Hipertansiyon sınırı ise sistolik kan basıncı için 140 mm Hg ve diastolik kan basıncı için 90 mm Hg'dır.

Hipertansiyonun genetik bir yönü olduğu düşüncesi ile yola çıkılan, bir milyondan fazla insanla şimdiye kadar yapılmış en büyük genetik analiz, yüksek tansiyonla ilişkili 535 yeni gen tespit etti. Şimdiye kadar tanımlanan tüm genetik varyantlar, yalnızca farklı kan basıncı olan iki kişi arasındaki farkın %3 ila %4'ünü açıklamaktaydı. Ancak bu yeni çalışma, kan basıncını etkileyen üç kat daha fazla genetik özellik tespit etti.

7 Milyon Varyant İncelendi

Nature Genetics'de yayınlanan bulgular, gelecekte kardiyovasküler hastalık önleme potansiyeli olan kan basıncı düzenlemesi için yeni biyolojik yollar belirlemiş oldu. Bilim adamları, sistolik ve diyastolik kan basıncı ve nabız basıncı ile olan ilişki için yaklaşık 7 milyon ortak genetik varyantı incelediler. Bir bireyin kan basıncını etkileyen toplam 535 yeni gen tanımladılar. Böylece tanımlanmış olan toplam 901 gen oldu.

Ayrıca hipertansiyon ve yaşam tarzı riskleri arasında genetik bir örtüşme vardır, örneğin bir kişinin meyve, su, çay, kafein, alkol ve tuz alımı ile de ilişkili birçok tansiyon geni mevcuttur. Bu bilgiler toplandıkça hipertansiyonla daha etkili mücadele etmek mümkün olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Evangelos Evangelou et al. Genetic analysis of over 1 million people identifies 535 new loci associated with blood pressure traits. Nature Genetics, 2018; 50 (10): 1412 DOI: 10.1038/s41588-018-0205-x

Düşük Bakır Seviyeleri ile Daha Şişman Yağ Hücreleri İlişkisi

15 Ekim 2019

Bakır insan biyolojisi için olmazsa olmazdır ve saç-göz rengindeki pigmentlerin oluşumundan yeni kan damarlarının üretimine kadar birçok işlemde yardımcı rolü vardır. Bakır aynı zamanda biliş için de önemlidir. Yapılan çalışmalarda bakır dengesizlikleri çeşitli nörolojik bozukluklarla ilişkilendirilmiş ve değişen bakır seviyeleri, depresyon ve uyku düzenindeki değişikliklerle bağlantılı bulunmuştur.

PLOS Biyoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, bakır dengesinin adiposit adı verilen yağ depolama hücrelerinin fizyolojisindeki rolünü özetlemektedir. Araştırmacılar bu çalışmada, adipositlerin bakırı nasıl kullandığını anlamaya odaklandılar. Bunu, ilk olarak laboratuvarda, olgunlaşmış adipositlere kimyasal olarak işaret edilebilecek olan, fare yağ hücresi öncüleri yetiştirerek yaptılar. Araştırmacılar, hücrelerin bakır alımını ve bu gelişim süreci boyunca ürettikleri proteinleri izlediler.

Araştırmacılar, olgunlaşma sırasında adipositlerin öncül olarak iki kat fazla bakırı hücre içine aldığını tespit ettiler. Ayrıca birkaç bakır içeren proteinlerin daha fazla miktarda bulunduğunu, özellikle öncül hücrelerde olduğundan 70 kat daha yüksek seviyelerde ortaya çıkan, "sıradışı şekilde düzenlenmiş" semikarbazaide duyarlı amin oksidaz (SSAO) denilen bir enzim olduğunu buldular. Geçmişte yapılan çalışmalar, SSAO'nun bakıra bağımlı olduğunu ve yağ dokusunda bol olduğunu göstermişti. Ancak hücresel bakır seviyelerinin SSAO'yu nasıl etkilediği ve SSAO aktivitesinin adiposit metabolizması ile nasıl bağlantılı olduğu belirsizliğini korudu.

Bakır Yokken Aşırı Büyüyen Yağlı Hücreler Oluştu

Hücrelerin bakır tüketiminin SSAO'nun işlevini etkileyip etkilemediğini test etmek için ekip, adiposit olgunlaşması sırasında bakır kullanılabilirliğini sınırladı. Bakır eksikliğinin, hücrelerin olgunlaşmış yağ hücrelerine dönüşmesini engellemediğini, ancak bakır yoksun hücrelerin, sağlıklı hücrelerin boyutlarının iki katından daha fazlasına büyüdüğünü ve hücrelerden daha fazla yağ molekülleri içerdiğini buldular. Bu test bakırın, adipositlerin sağlıklı gelişimi ve metabolizması için önemli olduğunu gösterdi.

Bu sonuç, hücresel bakır seviyelerinin SSAO işlevi için gerekli olduğunu ve bu enzimi etkisizleştirmenin yağ hücrelerinin anormal şekilde büyümesine neden olduğunu doğruladı. Ancak hala belirsizliğini koruyan şey, bu hücrelerin nasıl bu kadar çok lipit biriktirdiği oldu.

Araştırmacılar, SSAO'yu yağlı karaciğer hastalığı ve diyabeti olan insanların kan akışında izlemek için çalışmalar planladıklarını, çünkü SSAO'nun bu kişilerin kanlarında yüksek seviyelerde bulunduğunu bildirdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yang H. Et al. Copper-dependent amino oxidase 3 governs selection of metabolic fuels in adipocytes. PLOS Biology, 2018; 16 (9): e2006519 DOI: 10.1371/journal.pbio.2006519

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image