Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Genç ve Genç Yetişkin 5 yıllık Sağ Kalımlı Kanser Hastaları Arasında Kardiyak Mortalite Riski

02 Ocak 2017

Hayatta kalan genç ve genç yetişkin kanser hastaları ile ilgili yeterince çalışma olmadığı herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Bu konuda bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu yetişkinlik ya da çocukluk çağının spesifik kanserlerine odaklanmıştır. Bu kişilerin uzun dönem advers sağlık riskleri, özellikle de kardiyotoksik tedavilerin kullanıldığı diğer kanser popülasyonlarında kardiyak hastalıklardaki artış ile ilgili çok az şey bilinmektedir.

İngiltere’den bir grup araştırmacı genç ve genç yetişkin 5 yıllık sağ kalımlı kanser hastaları arasında uzun dönem kardiyak mortalite riskini araştıran bir çalışma yaptılar. Bu büyük ölçekli popülasyon tabanlı çalışmaya 15-39 yaşları arasında, 1971-2006 yılları arasında tanı almış, 5 yıllık sağ kalıma sahip, 200,945 kişilik hasta grubunu dahil ettiler. Çalışmaya beyin ya da mesane tümörü dışında malign tümör tanılı bireyler dahil edildi. Standardize mortalite oranları, mutlak exess riskleri ve kümülatif riskleri hesapladılar. 

Araştırmacılar 200,945 kişiden 2,016 kişinin kardiyak hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördüler. Tüm kanser tipleri toplandığında, tüm kardiyak hastalık toplamı için standardize mortalite oranlarının 15-19 yaş arasında tanı alan bireylerde daha fazla olduğunu, 35-39 yaş arasındaki bireyler için ise 1,2 daha az olduğunu buldular. Benzer patern iskemik kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları ve kardiyomiyopatiler için hem standardize mortalite oranları hem de mutlak artmış riskler için de gözlendi. Genel popülasyondan beklenene göre Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 3,8, akut miyeloid lösemi sağ kalanlarında 2,7, mesane kanseri dışında genitoüriner kanser sağ kalanlarında 2, non-Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 1,7, akciğer kanseri sağ kalanlarında 1,7, akut miyeloid dışında lösemi sağ kalanlarında 1,6, santral sinir sistemi tümörleri sağ kalanlarında 1,4, servikal kanser sağ kalanlarında 1,3 ve meme kanseri sağ kalanlarında 1,2 kat daha fazla kardiyak ölüm sayısına rastladılar. 60 yaşın üzerindeki Hodgkin lenfoma sağ kalanları arasında toplam artmış ölüm sayısının neredeyse %30’u kalp hastalıkları nedeniyleydi. Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında kanser tanısının konulduğu yaşın sonrasında kardiyak nedenlerle gelişebilecek mortalite riskine karar vermede oldukça kritik olduğu sonucuna vardılar. Yaptıkları çalışma ile ilk kez uzun dönem izlemle geniş popülasyon tabanlı bir hasta grubundan 15-39 yaşları arasında kanser tanısı almış bireylerde sonrasında kardiyak ölüm riskinin hesaplandığını belirterek elde edilen verilerin kanıt tabanlı izlem kılavuzları geliştirilmesinde başlangıç temeli sağladığının altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Henson et al. Cardiac Mortality Among 200 000 Five-Year Survivors of Cancer Diagnosed at 15 to 39 Years of Age The Teenage and Young Adult Cancer Survivor Study, Circulation 2016;134:1519–1531

Babadan Kaynaklanan Over Kanseri Geni Tespit Edildi

04 Mayıs 2018

Ailesel Over Kanseri Veritabanı çalışmasında elde edilen yeni verilere göre X-kromozomu aracılığıyla kalıtılan yeni tespit edilen bir mutasyon, kadınlarda over kanseri ve babada ve oğullarda prostat kanserinin erken başlamasından kaynaklanıyor.

ABD New York Roswell Park Kanser Enstitüsü’nde görev yapan araştırmacılar, bir kadında over kanseri geliştiğinde, kız kardeşinin de over kanseri gelişimi açısından anneden daha fazla risk ile karşı karşıya kaldığını fark etmişlerdi. Bu gözlem, araştırmacıları potansiyel olarak babadan geçen X-kromozomundaki genlerin kızlarının over kanseri riskine katkıda bulunup bulunmadığını araştırmaya yönlendirdi.

Kanser Daha Erken Yaşta Başlıyor

Araştırmacılar, veritabanında kanserden etkilenen 186 kadından X kromozomunun bölümlerini sıraladılar ve torunların ve büyükannelerin çiftleri hakkında bilgi topladılar. Babaanneden miras kalan genlerle bağlantılı yumurtalık kanseri vakalarının anne genlerine bağlı vakalara göre daha erken yaşta başladığını ve babalar ile oğullarında prostat kanseri oranlarının yüksek olduğunu keşfettiler. Ek sekanslama, araştırmacıların X-kromozomu üzerinde daha önce bilinmeyen bir mutasyonu saptamasına yol açtı ve bu da over kanseri vakalarının ortalama 6 yıl öncesinden daha fazla gelişmesine neden olabilir.

X’e Bağlı Kalıtılan Bir Gen

Çalışma, X-kromozomundaki bir genin, BRCA genleri gibi bilinen diğer duyarlılık genlerinden bağımsız olarak bir kadının over kanseri geliştirme riskine katkıda bulunabileceğini tespit etti. Bununla birlikte, bu genin kimliğini ve fonksiyonunu doğrulamak için gelecek çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.

Araştırmacılara göre bu çalışmada elde edilen veriler neden çok sayıda kız kardeşin aynı kanserden etkilenebildiğinin nedenini bulmaya yardımcı olabilir. Bir babanın kromozomları, çocuklarının cinsiyetini belirlediğinden, kızlarının hepsi aynı X-kromozom genlerini taşımak zorundadır. İleride yapılması gereken, daha fazla aileyi sıralayarak doğru genin tespit edildiğinden emin olmaktır. Bu sayede erken tanı ve tedavi fırsatı olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Eng KH. et al. Paternal lineage early onset hereditary ovarian cancers: A Familial Ovarian Cancer Registry study. PLOS Genetics, 2018; 14 (2): e1007194 DOI: 10.1371/journal.pgen.1007194

Meme Kanserinde Son 10 Yıl

02 Mayıs 2018

Dünya çapında yaklaşık 500 bin insan, her yıl metastatik meme kanseri sebebiyle ölmektedir. Bu sebeple her ne kadar tedavide gün geçtikçe yeni gelişmeler olsa da meme kanseri önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uluslararası çok sayıda araştırmacının dahil olduğu son analizde, meme kanserinin son 10 yıldaki durumu incelendi ve gelişim alanları saptandı. Makale, metastatik meme kanseri hastaları için mevcut bakım, kaynaklar ve destek alanlarındaki boşlukları vurgulayarak, dünyanın çeşitli bölgeleriyle alakalı genel bir bakış sunmaktadır.

Primer araştırma, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilmiş olup, 34 ülkede yaklaşık 15.000 kişiden oluşan dört adet evrensel niteliksel ve nicel araştırmadan oluşmaktadır. İkincil araştırma, hakemli yayınların, hasta anket raporlarının ve medyada yer alan veya çevrimiçi makalelerin literatür taraması kullanılarak yapıldı.

Hastalar ve Bakım Verenler Daha Fazla Desteklenmeli

Elde edilen sonuçlara göre geçtiğimiz on yılda metastatik meme kanseri tedavisinde belli başlı iyileşmeler oldu. Hastalara ise metastatik meme kanseri hakkında yeterli bilgi verilmediği tespit edildi. Hastalar ve bakıcılar ile gerçekçi hedefler konusunda açık tartışmalara ihtiyaç vardır; bununla birlikte, hekimler, hastalarla iletişim konusunda eğitilmemektedir.

Hastaların yaşam kalitesini korumak çok önemli bir hedeftir; ancak bu durum iyileşmemiştir ve bazı durumlarda son on yılda azalmış bile olabilir. Metastatik meme kanseri hakkında kamu bilinci ve anlayışının da sınırlı olduğu görülmektedir. Hem hastalar hem de bakıcıları için iş istihdamı önemli bir sorun olmaya devam etmekte ve küresel olarak, önemli bir ekonomik yük mevcuttur. Bakım verenlerin desteklenmesi çok önemli olmakla birlikte bu genellikle göz ardı edilmektedir.

Klinisyenler, onkologlar, ilaç üreticileri, ödeyici kurum temsilcileri ve politika yapıcılar ile savunucuları, aileleri ve hastaları içeren sağlık hizmetleri uzmanları arasında güçlü ve birleşik küresel çaba, metastatik meme kanseri hastaları için yaşam kalitesini ve tedavi sonuçlarını iyileştirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardoso F. et al. Global analysis of advanced/metastatic breast cancer: Decade report (2005-2015). Breast. 2018 Apr 18;39:131-138.

Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma İçin İnterim PET-BT’ye Dayalı Yeni Bir Prognostik İndeks

24 Nisan 2018

Non-Hodgkin lenfoma erişkinlerde en sık görülen hematolojik malignitedir. Alt tiplerı arasında diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) dünya genelinde erişkinlerde en sık rastlanan durumdur ve Çin'deki non-Hodgkin lenfoma vakalarının % 40,1'ini ve Batı ülkelerindeki vakaların % 31'ini oluşturmaktadır. DLBCL moleküler profillerine göre farklı prognozları olan patolojik olarak heterojen bir hastalıktır. Bu nedenle, rekürrens ve progresyon için güçlü bir prognostik değeri olan risk faktörlerini tanımlamak çok önemlidir çünkü bu hastalar için zamanında başka bir tedavi rejimi düşünülebilir.

Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) skorlama sistemi, DLBCL için en yaygın kullanılan prognostik araçtır. Bununla birlikte, kötü sonuçlara sahip olan hastaları tutarlı bir şekilde belirleyememektedir. Son yıllarda, lenfoma doğrulama, tanı, evreleme, etkinlik değerlendirmesi ve prognostik değerlendirme için pozitron emisyon tomografi bilgisayarlı tomografi (PET-BT) kullanılmıştır. Çalışmalar, PET-BT'nin IPI skoru için bağımsız bir prognostik faktör olduğunu göstermesine rağmen, PET-BT kullanılarak yapılan prognostik değerlendirme halen tartışmalıdır.

Spesifik olarak, interim PET-BT'nin prognostik değeri tam olarak bilinmemektedir ve inter PET-BT yorumlaması için Deauville standartları ve ΔSUVmax yöntemi dahil olmak üzere yöntemler sürekli araştırma ve geliştirme aşamasındadır. DLBCL için daha uygun ve kapsamlı bir prognostik değerlendirme yöntemine ihtiyaç vardır.

Kong ve arkadaşları,  interim PET-BT'ye dayalı yeni bir prognostik indeksi araştırmak için 2 kür kemoterapi sonrası DLBCL tanılı 105 hastayı retrospektif olarak incelediler. > 60 yaş, Ann Arbor evre III / IV, non-germinal merkez B-hücresi (GCB) patolojik alt tipi ve pozitif bir interim PET-BT içeren yeni prognostik indeks, yüksek prognozlu grupta doğru prognostikasyon, klinik çalışmalarda tabakalaşma ve DLBCL hastaları için yeni stratejilerin tasarımı için daha güçlü bir potansiyele sahipti ve hastalık ilerlemesi ve ölümünün ön gördürücüsüydü.

Düşük Riskli Grupta Prongnozu Öngörmek

Çin’den araştırmacılar, bu yeni prognostik indeksin klinik değerini ve en az 6 kür kemoterapi uygulanan 70 DLBCL hastasında çeşitli klinik özellikler, histolojik özellikler, interim PET-BT, 3 yıllık progresyonsuz sağ kalım (PFS), 3 yıllık OS, hastalık progresyonu ve ölüm ile ilişkisini doğrulamak, ayrıca özgüllük ve duyarlılığını belirlemek amacıyla retrospektif bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, IPI ve yeni prognostik indeksin her ikisinin de 3 yıllık mortalite ile ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, sadece yeni prognostik indeks 3 yıllık progresyon ile ilişkiliydi.  Çok değişkenli analiz, yeni prognostik indeksin 3 yıllık progresyon ile ilişkili olduğunu, ancak genel sağ kalımla ilişkili olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar, yeni prognostik indeksin, düşük -orta derece ve orta-yüksek derece riskli grupların yanı sıra, düşük derece riskli gruplarda da 3 yıllık progresyonsuz sağ kalımı ve genel sağ kalımı ayırt ettiğini belirttiler.  Bu indeksin IPI'dan daha üstün kapsamlı bir prognostik model olduğuna dikkat çektiler. Tedavi stratejilerinin bu yeni prognostik indeks kullanılarak ayarlanıp ayarlanamayacağını araştırmak için prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu et al. Retrospective Analysis of a New Prognostic Score for Diffuse Large B-Cell Lymphoma Based on Interim Positron Emission Tomography-Computed Tomography, Acta Haematol 2018;139:148–157.

Meme Kanseri Hastalarında “Merhamet Görme” Korkusu Depresyona Yol Açıyor

06 Nisan 2018

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup görülme sıklığı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Meme kanseri olan hastalarda fiziksel yükün yanı sıra psikolojik açıdan da önemli sorunlar baş gösterebilmektedir. Farklı hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, başkalarından merhamet ve duygusal sinyaller alabilmenin önemini vurgulamıştır. Portekiz’de yapılan çalışmanın temel amacı, meme kanseri hastalarının örnekleminde sosyal desteğin ve başkalarından merhamet alma korkusunun depresyon belirtilerinin prediktörü olup olmadığını araştırmaktı.

Çalışmaya dahil edilen örneklem, metastatik olmayan meme kanseri tanılı 86 kadın hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar Portekiz'deki bir onkoloji merkezindeki radyoterapi servisinde çalışmaya dahil edilmiş ve orada valide edilmiş olan kendilerine ait sonuçları bildirdikleri raporları tamamlamışlardır. Klinik (kanser evresi, komorbiditeler) ve demografik değişkenler (yaş, eğitim), sosyal destek ve depresif belirtiler konusunda başkalarından merhamet alma korkusunun prediktif etkilerini incelemek için araştırmacılar, çoklu regresyon analizi yaptılar.

Merhamet Görme Korkusu Depresyonu Tetikliyor

Başkalarından merhamet alma korkusu, depresyon semptomatolojisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olan modelin tek anlamlı prediktörü olarak dikkat çekti (β = 0.44; p <0.001). Bu sonuçlar, destekleyici sosyal temasların ve sosyal ağların miktarının, kanser hastaları açısından başkalarından merhamet alma yetenekleri kadar önemli olmayabileceğini göstermektedir.

Bu bulgular, kanser hastalarında başkalarından merhamet alma korkusuna odaklanan ilk çalışmadır ve meme kanserinde depresyonla ilişkili olabilecek sosyal faktörlerin araştırılmasında önemli bir katkı olarak görülmektedir. Araştırmacıların önerisi meme kanserinde psikolojik tarama görüşmelerinde, hastaların depresyon ve sosyal destek düzeylerinin değerlendirilmesinin yanı sıra empati ve duygusal yardım alma ve diğer insanlardan destek alma yeteneklerini de değerlendirmenin gerekli olduğu yönünde.

Literatür talep et

Referanslar :

Trindade IA. et al. Going beyond social support: Fear of receiving compassion from others predicts depression symptoms in breast cancer patients. J Psychosoc Oncol. 2018 Mar 13:1-9.

Alkol Tüketimi Hematolojik Malignite Riski Etkiliyor Mu?

29 Mart 2018

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, 2012 yılında alkol tüketiminin yaklaşık 3,3 milyon ölümün nedeni olduğu tahmin edilnektedir; buna karşın, küresel hastalık ve yaralanma yükünün % 5,1'ini oluşturmaktadırr. İlginçtir, kanser tüm alkol atfedilebilir ölümlerin % 12,5'inden ve alkol kaynaklı hastalık ve yaralanma yükünün % 8,6'sından sorumludur. Bununla birlikte, böbrek hücreli karsinomu ve tiroid kanseri için alkol alımının koruyucu etkileri desteklenmiştir.

Lenfomalar ve lösemiler gibi hematolojik maligniteler, klinik özellikler, morfoloji, immünofenotipleme, sitogenetik ve moleküler genetiğin kombinasyonu açısından farklı özellikleri yansıtan çeşitli alt tiplere bölünmüş heterojen bir gruptur; insidansı yaşam tarzı ve diyetten etkilenebilir. Diyet faktörleri durumunda, lenfomaların riski ile ilgili çalışmaların sonuçlarında çeşitlilik görülmekte ve bu da beslenme kanseri epidemiyolojisi alanındaki daha ileri araştırmaların gerekliliğine işaret etmektedir. Dünya genelinde kişi başına düşen alkol tüketimindeki artış eğilimi ile birlikte, hematolojik maligniteler açısından alkol alımının olası etkileri meta analizlere değer görünmektedir.

Alkol Riski Azaltıyor Mu, Artırıyor Mu?

Yunanistan’dan araştırmacılar, erişkinlerde alkol / alkollü içecekler ile lenfoma / lösemiler arasındaki ilişkiyi araştırmak için alt grup analizleri dizisi ile birlikte, sistematik bir gözden geçirme ve meta-analiz yaptılar.

Araştırmacılar, uygun kohort çalışmaları, 31 Ağustos 2016 tarihine kadar PubMed veri tabanında araştırdılar. Hematolojik malignite (Hodgkin olmayan lenfoma [NHL] ve alt tipler, Hodgkin lenfoma [HL], lösemi ve alt tipler), zaman durumu (ever, current, former), tüketim seviyesi (hafif, ılımlı, ağır), alkollü içecek (toplam alkol, bira, likör, şarap) ve cinsiyet alt grubuna göre ayrı analizler gerçekleştirdiler.

 Orta ve ağır alkol tüketimi NHL riskinde azalma ile anlamlı derecede ilişkiliydi; hafif alkol alımında koruyucu bir eğilim gösterildi. NHL riski, özellikle bira tüketiminde azaldı. Bununla birlikte, diğer alkollü içecekler ile ilgili ilişki anlamsızdı. Alkolün başlıca diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) folliküler lenfoma (FL) ile ilgili yararlı etkileri vardı. Alkol kullanımı ile HL veya lösemi riski arasında da bir ilişki yoktu.

Araştırmacılar, çoğu solid malignitenin aksine, alkolün, özellikle de DLBCL ve FL alt tiplerinde NHL riski üzerinde koruyucu bir etki gösterdiği ve biranın önemli ölçüde yararlı olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Psaltopoulou et al. Alcohol consumption and risk of hematological malignancies: a metaanalysis of prospective studies. Int J Cancer. 2018 Feb 20.

Ailesel Meme Kanseri Genetik Olmayan Yollarla Aktarılabiliyor

27 Mart 2018

Günümüzde ailesel meme kanseri riskiyle tarama amaçlı genetik test yapması önerilen yetişkinlerin sadece %20’sinde BRCA1 ve BRCA2 gibi bilinen meme kanseri genlerindeki mutasyonlar tespit edilebilmektedir. Bu da ailesel meme kanserinde genetik dışı bazı faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Melbourne Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ailelerinde çok sayıda meme kanseri vakası görülmüş olan 25 farklı aileden toplam 210 kişi üzerinde yeni bir çalışma yaptılar. Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre kadınlardaki meme kanseri riskini değiştiren, önceden bilinmeyen 24 epigenetik değişikliği tanımladılar ve bu değişikliklerin genlerin DNA sırasındaki değişiklikleri içermeden nesiller boyunca geçebileceğini gördüler. Araştırmacılara göre "Bu çığır açan çalışma, yalnızca birçok meme kanseri vakası olan ailelerden gelen kadınlar için yararlı değildir, tüm kadınlar için meme kanseri risk tahminini geliştirecek ve meme kanseri için epigenetik terapötiklerin geliştirilmesinin yolunu açacaktır."

DNA Metilasyonu Genetik Varyasyonu Taklit Ediyor

Nature Communications'da yayınlanan çalışma, DNA metilasyonu denilen epigenetik değişimlere bakıyor. Burada metil grubu kimyasalları DNA'nın dizisini değiştirmeden farklılaştırabilmektedir. DNA metilasyonu, bir aileye meme kanserine predispozan genetik varyasyonu taklit edebilir. Çalışma, genomunu sistematik olarak tarayan ve DNA metilasyonunun kalıtsal olduğu yerlere bakan ve bunu ailevi meme kanserine ilk uygulayanlardan çalışma olma özelliğini taşıyor.

Çalışmada kullanılan yöntemler meme kanserine uygulandığında çok başarılı oldu ve daha da heyecan verici olan diğer birçok kalıtsal hastalığa uygulanabilir olmasıdır. Araştırmacılar bu çalışmayı moleküler biyologlar ve istatistikçiler arasında kurulan çok verimli bir iş birliğinin sonucu olarak görüyorlar. Araştırmacılar, sonraki basamaklarda meme kanseri ile ilişkili metilasyon belirteçlerini taramak için testler geliştirmek için daha fazla çalışma yapılmasını ümit ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Joo JE. et al. Heritable DNA methylation marks associated with susceptibility to breast cancer. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-03058-6

Non-Hodgkin Lenfoma`da Hiperkalsemi Mekanizmaları ve İlişkili Sonuçlar

23 Şubat 2018

Non-Hodgkin lenfoma (NHL), heterojen bir hematolojik maligniteler grubudur. NHL hastalarının % 7-34'ü arasında, hastalığının bir sonucu olarak hiperkalsemi gelişir. B-hücresi NHL'sinde hiperkalseminin etiyolojisi kendisi heterojen olmakla birlikte, çoğunlukla 1,25-dihidroksikoleksisiferol seviyesi (kalsitriol), D vitamininin aktif metaboliti veya daha az sıklıkta paratiroid hormonu ile ilişkili proteine (PTHrP) bağlanır.

Şu ana kadar, ekstrarenal kalsitriolün NHL'de hiperkalseminin ana aracı olduğu iddiasını destekleyen hiçbir araştırma yapılmamıştır. Etkilenen kalsitriolün ekstrarenal kaynağı belirsizliğini korumaktadır ancak sarkoidozda mekanik olarak kalsitriol aracılı hiperkalsemiye benzer bir şekilde infiltratif makrofajlardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Malignite fizyolojisindeki PTHrP rolünün anlaşılması halen yetersizdir, kemik rezorpsiyonunda doğrudan bir role sahip ve malignite için uygun bir ortamı ve diğer daha az farklılaşmış hücreleri beslediği düşünülmektedir

Malignite hiperkalsemisinin gelişiminin genel olarak kanser hastaları için kötü prognostik bir faktör olduğu bilinmektedir, ancak günümüze kadar olan literatür solid tümörlü hastalarda bu sonuca destek olmuştur ve diğer hiperkalsemi nedenlerini kesinlikle dışlamamıştır. NHL hastalarında bazı hiperkalsemi etyolojilerinin altta yatan morbidite ya da sağ kalımı işaret edip etmediğine ilişkin doğrudan bir araştırma yapılmamıştır.

Kalsitriol Bir Belirteç Olabilir Mi?

Brown Üniversitesi Warren Alpert Tıp Fakültesi Rhode Island Hastanesi’nden araştırmacılar, yaptıkları tek merkez retrospektif incelemede NHL'de hiperkalsemi ile ilişkili insidans ve sonuçları değerlendirdiler.

Araştırmacılar, histolojik olarak NHL tanısı konmuş ve en az bir hiperkalsemi epizodu olan hastaların tıbbi kayıtlarını, tedaviye yanıt ve genel sağ kalımı içeren demografik ve lenfoma spesifik faktörler açısından incelediler. NHL'li 54 hasta, dahil edilme kriterlerini karşıladı. Hastaların çoğunda (% 57,4) diffüz büyük B hücreli lenfoma tanısı mevcuttu ve bunların % 70'i germinal olmayan merkez alt tipindeydi. Dahil edilen olguların yaklaşık yarısında (% 42,6) hiperkalseminin etiyolojisi üzerine serolojik araştırmalar yapılmıştı, ancak yalnızca 17 (% 31,5) hastada hem serum PTHrP hem de kalsitriol düzeyi uygun şekilde toplanmıştı. Hem serum kalsitriol hem de PTHrP'nin toplandığı 17 olgunun çoğunluğunda (% 61,1) serum kalsitriyol yükselmesi veya PTHrP'de yükselme saptanmadı. Kalsitriol yükselmesinin derecesi, kötü progresyonsuz sağ kalım ile korele bulundu, ancak genel sağ kalım ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, Non-Hodgkin lenfoma hastalarının hiperkalsemi geliştirmesinin ana mekanizmasının kalsitriol veya PTHrP aracılı olmadığı sonucuna vardılar. Kalsitriol aracılı hiperkalsemisi olan hastalarda daha kötü sonuç eğiliminin, kalsitriolün yüksek dereceli lenfoma için belirteç ya da daha ilerlemiş hastalık için bir belirteç olabileceğini düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Shallis RM, Rome RS, Reagan JL, Mechanisms of Hypercalcemia in non- Hodgkin Lymphoma and Associated Outcomes: a Retrospective Review, Clinical Lymphoma, Myeloma and Leukemia (2018).

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Yaşlı Meme Kanseri Hastalarında Görülen Problemler

05 Ocak 2018

Meme kanseri, 60 yaş ve üstü kadınlar arasında 60 yaşından küçük kadınlara göre daha yaygındır. Bununla birlikte, genç kadınların meme kanseri deneyimleri hakkında yaşlı kadınların deneyimlerine göre çok daha fazla şey biliyoruz. Bu tür bilgiye sahip olmak örneğin, tedavi kararlarını yönlendirmek veya psikososyal bakım sağlamak için önemlidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmanın amacı, 70 yaş ve üzeri meme kanseri olan kadınların deneyimlerini anlamaya yönelikti. Hollanda'da meme kanseri geçirmiş yaşlı 21 hasta ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapıldı. Bu kadınların deneyimlerini yansıtan temaları uyandırmak için çalışmada açık kodlama ve yakınlık diyagramı kullanıldı.

Meme Kanseri İle Yaşamak

Verilerden dört tema çıktı: meme kanseri ile yaşamak ve bununla baş etmek, bilgi alışverişi ve bilinçli seçim, destek deneyimleri ve günlük yaşam üzerindeki etkisi. Meme kanseri olmanın bazı kadınları şaşırttığı görüldü. Ancak meme kanserli yaşlı kadınlar bununla oldukça iyi baş ettiler ve özellikle onkoloji hemşirelerinden aldığı destekten memnun kaldılar. Tedaviye bağlı rahatsız edici yan etkileri ve görünüşteki değişiklikler, komorbid hastalıklar, net bilgi eksikliği ve / veya destekleyici olmayan bir ortam, meme kanseri ile yaşamlarını zorlaştıran faktörler olarak bulundu.

Sonuç olarak meme kanserli yaşlı kadınların çoğu hastalıklarını oldukça iyi ele aldıkları halde, bazı kadınlar zorluklarla karşılaşmaktadır. Destek eksikliği, eşlik eden hastalıklar ve tedavi yan etkileri ekstra önem arz eder. Hemşirelerin risk altındaki kadınlara ve erken müdahaleye gösterdikleri dikkat, bireysel acı çekmelerini gidermekte ve bu kadının güçlü yanlarını dikkate alarak kendi kendini yönetmeyi geliştirebilmektedir. Hastalar genel olarak hemşirelerden almış oldukları destekten memnun kalmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

van Ee B E et al. Open Wounds and Healed Scars: A Qualitative Study of Elderly Women's Experiences With Breast Cancer. Cancer Nurs. 2017 Dec 21. doi: 10.1097/NCC.0000000000000575. [Epub ahead of print]

Nonskuamoz Vulvar Kanser Vakaları İncelendi

27 Aralık 2017

Etlik Zübeyde Hanım Kadın Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, kadın hastalıkları kliniğinde 21 yıl içerisinde tedavi edilen skuamoz olmayan hücre tipi vulvar kanserli hastaları değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptı ve elde ettikleri bulguları geçtiğimiz günlerde yayınladı.

Ocak 1992 ile Ağustos 2013 yılları arasında vulvada skuamöz kanser nedeniyle tedavi edilen 14 hastanın verileri değerlendirildi. Hastaların yaşı, tümörün histopatolojik tanısı, tümör boyutu, tümör yerleşimi, tıbbi veya cerrahi tedavi, tedavi, tekrarlama ve sağkalım oranları analiz edildi.

Hastaların yaş ortalaması 53 idi. Ana şikayet vulvar pruritus (% 71) olarak kaydedildi. Ortalama tümör boyutu 2.4 cm (aralık: 0.5-6 cm) idi. Olguların% 65'inde tümör labia majörde lokalize olarak bulundu. Hastaların histopatolojik tanısı: 5 hastada malign melanom, 5 hastada bazal hücreli karsinom, 2 hastada müsinöz adenokarsinom, bir hastada apokrin bez karsinoması ve 1 hastada malign periferik sinir kılıfı tümörü olarak kaydedildi.

Nadir Görülen Agresif Bir Tümör

11 hastada cerrahi ilk tedaviydi. 8 hastaya radikal vulvektomi ve bilateral inguinofemoral lenfadenektomi uygulandı. Diğer üç hastada lenfadenektomi yapılmadan lokal eksizyon yapıldı. Radikal ameliyat geçiren sekiz hastanın beşinde (% 62.5) lenf nodu metastazı vardı. Bu 5 hastanın ikisinde bilateral lenf nodu metastazı vardı. Ortalama izlem süresi 49.2 ay (dağılım 12-72 ay) idi. Sekiz (% 57.1) hastada ilk rekürrens vardı. Bu hastalarda rekürrens için ortalama süre 19.5 ay (dağılım 6-48 ay) olarak hesaplandı.

Skuamoz olmayan hücreli vulva kanseri nadir görülen bir hastalıktır ve heterojen bir tümör grubu oluşturmaktadır. Melanom, en agresifi olarak göze çarpmaktadır. Bu nadir tümörlerin tedavisini standardize etmek için çok merkezli prospektif çalışmalar gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Akdağ Cırık D et al. Analysis of non-squamous vulvar cancer cases: A 21-year experience in a single center. Turk J Obstet Gynecol. 2014 Sep;11(3):165-169. doi: 10.4274/tjod.83436. Epub 2014 Sep 15.

Adjuvan Tedavide Kilo Alınması ve Sağkalım İlişkisi

11 Aralık 2017

Teşhis sırasında obez ve aşırı kilolu olan kadınlar meme kanseri ve buna bağlı kötü sonuçlar açısından önemli bir risk altındadır. Kadınlar meme kanseri tanısından sonra ve erken evre hastalık için kemoterapi sırasında kilo alma eğilimi gösterirler ve bu da daha kötü sonuçlar için riski artırır.

Hastalar Üç Grupta Toplanarak Analiz Edildi

Adjuvan kemoterapi sırasında kazanılan kilonun daha kötü sağkalım sonuçları ile ilişkili olup olmadığı ABD merkezli yapılan yeni bir çalışma ile araştırıldı. Bu amaçla erken evre meme kanseri için adjuvan üçüncü kuşak kemoterapi alan hastalar hakkındaki veriler araştırıldı.

Cox regresyonuna göre tek değişkenli ve çok değişkenli analizler, kemoterapinin başından sonuna kadar vücut kitle indeksi (VKİ) değişimine göre üç grupta yapıldı: > 0.5 kg / m2 kaybı veya kazanımı ve stabil VKİ (± 0.5 kg / m2). Bu gruplarda sağkalım sonuçları incelendi.

Kilo Alınması İle Hafif Artış Gösteren Risk

Çalışmaya 1998 hasta dahil edildi. 50 yaşın üzerindeki kadınlarda ve postmenopozal durumlarda adjuvan kemoterapi sırasında kilo verme eğilimi daha yüksekken, 30 yaş altı kadınlar daha fazla kilo aldı (P <0.001). Kemoterapi sonrası 1 yıllık dönemde hastalar orijinal ağırlığına geri dönme eğilimindeydi (ρ = -0.3, P <0.001). Çok değişkenli analizde, VKİ'yi korumakla karşılaştırıldığında VKİ> 0,5 kg / m2 düzeyinde artış, derece, evre ve radyasyona göre düzeltilmiş şekilde lokal ve bölgesel tekrarlama riskini arttırmaktaydı (HR: 2.53;% 95 GA, 1.18-5.45; P = 0.017).

Erken evre meme kanseri için adjuvan kemoterapi sırasında ağırlık değişimi hem kilo artışı hem de kilo kaybı dengeli bir şekilde ortaya çıkabilir. Dahası, bu varyasyon geçici bir değişim gibi gözükmekte ve rekürrens oranlarını ve genel sağkalımı belirgin olarak etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Schvartsman G et al. Association between weight gain during adjuvant chemotherapy for early-stage breast cancer and survival outcomes. Cancer Med. 2017 Oct 10. doi: 10.1002/cam4.1207. [Epub ahead of print]

BRCA Mutasyonunda Cerrahi Öncesi Genetik Tanının Önemi

30 Kasım 2017

BRCA mutasyonunun günümüzde meme kanseri için önemli bir risk faktörü olduğu bilinmekte ve hatta bu mutasyona sahip bireylerde koruyucu olarak cerrahi işlem yapılabilmektedir. Güney Kore’de çok merkezin dahil olduğu yeni bir araştırmada, BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamana göre meme kanserine sahip mutasyon taşıyıcılarının cerrahiye karar verme durumları değerlendirildi. İkinci amaç olarak ise cerrahi tedavi sonrasında meme kanseri sonuçlarını incelemekti.

Yapılan bu çalışma, invaziv meme kanseri tanısı alan, BRCA mutasyonu için test edilen ve 2004 ile 2015 yılları arasında Seoul, Samsung Medical Center'da primer cerrahi ile tedavi edilen 164 hastanın retrospektif bir çalışmasıydı. Ameliyat türleri ve BRCA test sonucunun zamanlaması gözden geçirildi. BRCA mutasyonuna sahip meme kanseri hastalarının cerrahi karar verme yöntemlerini BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamanlamaya göre incelediler.

Ameliyattan Önce BRCA Tayini Cerrahi Yöntem Kararını Etkileyebilir

Araştırmada elde edilen bulgulara göre cerrahi öncesi BRCA test sonuçlarını yalnızca 15 (% 9.1) hasta biliyordu; 149'u (% 90.9) ameliyat sonrası sonuçları öğrendi. Tek taraflı kanserli hastalarda ameliyattan önce BRCA mutasyon statüsü bilinen gruplar ile ameliyat öncesi BRCA durumu bilinmeyen gruplar arasında anlamlı farklılık vardı (p = 0.017). İpsilateral meme tümörü rekürrensi olan (p = 0.765) ve karşı taraf meme kanseri (p = 0.69) olan cerrahi tipler arasında ise anlamlı bir fark gözlenmedi.

Cerrahi öncesi genetik tanıya sahip olmak, meme kanseri olan BRCA mutasyon taşıyıcılarında tek taraflı mastektomiyi veya bilateral mastektomiyi seçmek için cerrahi karar üzerinde etkili olabilir. İlk cerrahiden sonra BRCA mutasyon durumu hakkında bilgi edinmek bu hastalar için ilave ameliyatlara neden oldu. Bu nedenle, cerrahi seçime katılmadan önce genetik danışmanlık ve genetik testlerin yapılması ve meme kanseri riski yüksek hastalar için tedavi stratejilerinin geliştirilmesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Park S et al. Genetic Diagnosis before Surgery has an Impact on Surgical Decision in BRCA Mutation Carriers with Breast Cancer. World J Surg. 2017 Nov 16. doi: 10.1007/s00268-017-4342-7. [Epub ahead of print]

Serviks Kanserinde Histolojinin Prognostik Rolü

22 Kasım 2017

Serviks kanseri özellikle gelişmekte olan ülkelerde en sık görülen neoplazilerden biridir. Serviks kanseri ile ilgili literatüre bakıldığı zaman en sık rastlanan histopatolojik tip skuamöz hücreli karsinomdur (SCC), bunu adenokarsinom (AC) ve adenoskuamöz karsinom (ASC) izlemektedir. Ancak histolojik türe göre prognoz tartışmalıdır ve net olarak bilinmemektedir.

Meksika merkezli yapılan yeni bir çalışmanın amacı, en erken dönemde serviks kanserinin en sık görülen histolojilerinin prognozlarını tanımlamak ve karşılaştırmak olarak belirlendi. Bu amaçla Meksika'nın Instituto Nacional de Cancerología programına katılan hastaların kayıtlarını, SCC, AC ve ASC histolojik tipleri de dahil olmak üzere IA cerrahi olarak IA2-IB1 ve IIA1 aşamaları ile gözden geçirildi. Başka bir malign neoplazi, servikal kanser in situ, lokal olarak ilerlemiş neoplazm ve metastatik neoplazmı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Açıklayıcı ve karşılaştırmalı bir analiz yapıldı. Her bir histolojik tip için Kaplan-Meier yöntemi ile genel sağkalım (OS) ve hastalıksız dönem hesaplandı ve log-rank testi ile karşılaştırıldı.

Histolojik Grupların Sağkalım Değerleri Benzer Bulundu

Çalışmaya dahil edilen hastaların 131’inde (% 64.9) SCC, 57’sinde (% 28.2) AC ve 14’ünde ASC (% 6.9) bulunmaktaydı. Bu üç histolojik tipteki kanserler için ortalama 5 yıllık DFS ve OS değerleri hesaplanarak kıyaslandı.

Üç histolojik grup arasında sağkalım değerleri açısından herhangi bir fark olmadığı görüldü. Beş yıllık DFS, SCC için % 94.4, AC için % 98.1 ve ASC için % 92.3 idi (p = 0.55). SCC için 5 yıllık OS % 97.9, AC için % 97.8 ve ASC için% 100 idi ve istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p = 0.702).

Bu tek merkezli yapılan büyük çalışma erken evrede serviks kanserinde histolojiye göre sağkalımların değerlendirildiği önemli bir çalışma olarak literatüre eklenmiş oldu. DFS ve OS, erken evrelerde en sık görülen histolojik serviks kanseri tipleri arasında fark göstermedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Barquet-Muñoz SA et al. Histology as Prognostic Factor in Early-Stage Cervical Carcinoma. Experience in a Third-Level Institution. Rev Invest Clin. 2017 Sep-Oct;69(5):286-292.

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

HPV Aşısının Toplum Üzerindeki Etkisi

19 Ekim 2017

İnsan papilloma virüsü (HPV), serviks kanseri ve serviksteki diğer malign ve benign neoplastik lezyonların önde gelen nedeni olarak bilinmektedir. HPV aşılamanın üç potansiyel hedefi vardır: geçişi, enfeksiyonu ve hastalığı önlemek. Ancak günümüzde HPV aşılaması sonucunda elde edilen sağlık sonuçlarına dair çok fazla veri yok. Bu yüzden İtalya merkezli yapılan bir çalışma ile, HPV aşı stratejisinin İtalya'daki etkisini değerlendirmek amaçlandı.

Özel Bir Modelde Etki İncelendi

Çalışmada kullanılmak üzere İtalyan kadının teorik bir kohortunda enfeksiyon sürecini tahmin etmek için çok aşamalı morbidite-mortalite modeli geliştirildi. Markov süreci dokuz sağlık durumunu (sağlık, anogenital siğiller, grade 1 ve grade 2/3 servikal intraepitelyal neoplazi, servikal kanser, anal kanser, servikal kansere bağlı ölüm, anal kanser ve diğer nedenler) ve her yaş için 26 geçiş durumunu düşünüyordu. Model ulusal ve uluslararası literatürdeki mevcut verilere göre oluşturuldu. Aşılamanın etkinliği, İtalya'da gözlemlenen modeller ve aşılama kapsam oranları ile ilgili bir literatür incelemesi göz önüne alınarak gerçekleştirildi. Herhangi bir müdahale (serviks kanseri taraması) ve aşılama stratejileri senaryoları için yaşam beklentisi (ex), Kalite Düzeltilmiş Yaşam Yılları (QALY), Özürlülük Düzeltilmiş Yaşam Yılları (DALY) ve atfedilebilir risk (AR) tahmin edildi.

Elde Edilen Fayda Sınırlı

Model, 100.000 İtalyan kadından oluşan bir kohortta, e0'ın 83.1 yıl olduğunu gösterdi. Geçerli HPV aşı stratejisi ile e0, 83.2 (+0.1) yıla yükselmektedir. HPV ile ilgili hastalıklar tamamen değerlendirildiğinde, QALY'ler müdahale grubunda 82.7'den aşılama grubunda 82.9'a (+0.2 QALY) yükselmektedir. Aşı nedeniyle DALY 0.6 azalmaktadır. Son olarak AR, 100.000 kadın başına tüm nüfusta 93 ve aşılanmamış olanlarda 265 vakaya eşittir.

Servikal kansere bağlı mortalite göz önüne alındığında, HPV aşılaması, İtalyan kadın nüfusunda sağlık birimi kazanımları üzerinde düşük bir etkiye sahip gibi gözükmektedir. Tersine, çeşitli HPV ile ilişkili ve kanser morbidite koşulları içerildiğinde, aşılama etkisi oldukça dikkat çekici hale gelebilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Marcellusi A. Impact of HPV vaccination: health gains in the Italian female population. Popul Health Metr. 2017 Sep 29;15(1):36. doi: 10.1186/s12963-017-0154-0.

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Akciğer Kanserinde Yutma Zorluğu ve Yaşam Kalitesi

19 Eylül 2017

İleri evre akciğer kanserinde, doğrudan tümör invazyonu veya sinir basısı nedeniyle disfaji yani yutma bozukluğu görülebilir. Bunun yanı sıra anti-kanser tedavileri ve eşlik eden hastalık durumları da disfajik semptomlara neden olabilir. Akciğer kanserli hastalardaki disfajik semptomları gidermek için konuşma ve dil terapisinin yanı sıra tıbbi ve cerrahi müdahaleler kullanılabilir. Akciğer kanseri hastaları için potansiyel olarak kısa prognoz göz önüne alındığında, bu hastalardaki bakımın amacı semptom yükünü azaltmak ve yaşam kalitesini en üst düzeye çıkarmak olmalıdır. Bu amaca yönelik olarak, yutma zorlukları da tanınmalı ve tedavi edilmelidir.

Yeni bir çalışmada, ileri evre akciğer kanseri olan hastalarda disfajinin yaygınlığı yaşam kalitesi üzerinki etkisi saptanmaya çalışıldı. Bu amaçla tek merkezli, prospektif, araştırmacı bir çalışma yapıldı. Disfajinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek için daha önce valide edilmiş olan, EAT-10 değerlendirmesi ve SWAL-QOL değerlendirmesi kullanıldı. Çalışmada yer alan yetmiş iki katılımcı, EAT-10 değerlendirmesinin tamamlanmasından sonra disfaji yaşadığı tespit edilen% 18.1’lik kitleye denk gelmekteydi. SWAL-QOL kullanılarak daha ileri düzeyde değerlendirildiğinde, bu hastalarda yorgunluk ve yemek zamanı süresinin artması, besin seçimi zorlukları ve yeme tutkusu azalması nedeniyle azalmış yaşam kalitesi kaydedildi. Hastalarda ayrıca sık boğaz temizleme, öksürme ve farengeal tıkanıklık hissi bildirildi. Bu çalışmanın da onayladığı şekilde disfaji, ileri evre akciğer kanserinde yaşam kalitesini etkileyebilecek potansiyel bir semptomdur. Hastalar, bakıcılar ve sağlık uzmanları bunun farkında olmalı ve gerekli önlemler erkenden alınmalıdır. Bu rahatsız edici durumun optimal yönetimini belirlemek içinse daha yaygın popülasyonlarda girişimsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Brady GC et al. An investigation of the prevalence of swallowing difficulties and impact on quality of life in patients with advanced lung cancer. Support Care Cancer. 2017 Sep 2. doi: 10.1007/s00520-017-3858-6. [Epub ahead of print]

Meme Kanseri Sonrası Hamilelik Tekrarlama Riskini Arttırıyor mu?

11 Eylül 2017

Meme kanseri üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen kanserdir. Çocuk doğurmayı geciktirme yönündeki mevcut eğilimler göz önüne alındığında, genç kadınlarda henüz çocuk sahibi olmadan önce de gebelik görülebilir. Yeni teşhis edilen meme kanseri olan genç kadınların yarısı çocuk sahibi olmakla ilgileniyorsa da, tedaviden sonra% 10'dan daha azı gebe kalmaktadır. Doktorlar ve hastalar, gebeliğin, özellikle ER pozitif hastalığı olan kadınlar için, meme kanseri nüksünün görülme olasılığını artırabileceğinden uzun süredir endişe duyuyorlardı. ER-pozitif meme kanseri östrojen ile beslendiğinden korku, hamilelik dönemindeki hormon seviyelerinin, herhangi bir okült kanser hücresini büyümek için besleyebilir korkusu vardı.

ER pozitif kanserli kadınlarda gebelikle ilgili bir diğer endişe, gebelik başlamadan önce adjuvan hormon tedavisini kesmektir. Böyle bir hormon tedavisi kanser tekrarını önlemeye yardımcı olur ve kadınların en az 5 yıl ve bazı durumlarda en fazla 10 yıl bu tedaviyi alması önerilir. 1.207 hasta ile, meme kanseri sonrası hamileliğin güvenliğini araştıran büyük bir çalışmada bu sorunlar ele alındı. Bu çalışma popülasyonu, 2008'den önce 50 yaşın altında metastatik olmayan meme kanseri tanısı alan kadınları içermektedir. %57’lik çoğunluk ER pozitif kansere sahipti ve% 40'tan fazlasında büyük tümör boyutu ve prognostik faktörlerin kötü olduğu aksiller lenf düğümlerine yayılım vardı. Çalışmaya dahil edilen 1.207 hasta arasında 333 kadın hamile kaldı. ER pozitif meme kanseri olan kadınlar, ER negatif hastalığı olanlardan daha geç gebelik elde etme eğilimindeydi; ER pozitif hastalığı olan hastaların% 23'ünde tanıdan 5 yılın ötesinde gebelik vardı, buna karşılık ER negatif tümörlü hastalarda bu oran% 7 idi.

Kanser taramasından yaklaşık 10 yıl sonra yapılan bir medyan takip sonrasında, ER durumu ne olursa olsun, gebe kalan ve almayan kadınlar arasında hastalıksız sağkalıma ilişkin bir fark bulunmadı. İkincil analizler, hamileliği tamamlamamış olması veya kürtaj yaptırıp yaptırmadığına bakılmaksızın, gebe kalmamış kadınlara kıyasla hastalıksız sağkalımda herhangi bir fark bulunmadığını gösteriyor.ER pozitif kanserden kurtulanların arasında, hamile kalanlar ve kalmayanlar arasında genel sağkalıma ilişkin bir fark da yoktu. Bu çalışmada emzirmeye ilişkin sınırlı veri olmasına rağmen, meme cerrahisinden sonra bile emzirmenin mümkün olduğunu düşündürmektedir. Yani 1.200 kadının retrospektif çalışmasından elde edilen bu veriler hamileliği düşünen meme kanseri hastalarına güvence sağlamaktadır. Çalışmada, ER pozitif tümörleri bulunan meme kanseri tanısı ile erken teşhis sonrasında gebe kalan kadınların, hamile kalanlara göre kanser tekrarlaması ve ölüm şansı yüksek değildi.

Meme Kanseri Tekrarından Korunmanın Yollarından Birisi de Spor

28 Ağustos 2017

Erken evre meme kanseri bulunan kadınların yaklaşık dörtte birinde sonunda metastazlar ve ölüm riski oluştuğu bilinmektedir. Meme kanseri olan hastalar için yayınlanan kanıta dayalı bir incelemeye göre fiziksel aktivite ve kilo almadan kaçınma kanser tekrarlaması ve ölüm riskini azaltabilen en önemli yaşam tarzı seçimleri olarak ön plana çıkıyor. Çalışmada literatür taraması yapılarak 67 yayınlanmış makale gözden geçirildi. Egzersiz, kilo, diyet, sigara kullanımı ve daha fazlası gibi çeşitli yaşam tarzı faktörlerine bakaa araştırmacılar, kadınların hayatta kalma şansını artırmak ve kanser tekrarlama riskini azaltmak için yapabilecekleri değişiklikleri incelediler. Çalışmada elde edilen önemli bulgular şu şekilde:

Kilo almamak - meme kanseri tedavisi sırasında veya sonrasında kilo almak, meme kanseri ile ilgili ölümle bağlantılı bulundu. Tanıda fazla kilolu veya obez olan kadınlarda da daha kötü prognoz görüldü.

Egzersiz - Hastalar haftada beş gün günde en az 30 dakika orta derecede egzersiz yapmalı veya haftada 75 dakika yoğun egzersiz yapmalıdır. Büyük kas grupları için iki ila üç seans güce dayalı egzersizler de önerilir.

Diyet - belirli bir diyet tipinin meme kanseri nüksetme riskini azalttığı gösterilememiştir. Kanıtlar, hastaların soyadan kaçınmak zorunda olmadığını ve yüksek kalorili et proteininin yerine kullanılırsa kilo yönetimine yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Vitamin takviyesi - daha fazla kanıt gerekmekle birlikte C vitamininin orta düzeyde tüketilmesi faydalı olabilir. Kemoterapi ve hormonal tedaviler kemik yoğunluğunu azaltabileceğinden, D vitamini takviyeleri kemik gücünde uygun seviyeleri korumak için alınabilir.

Sigara – hastalar sigarayı bırakmalıdır. Bir meme kanseri teşhisi sonrasında sigarayı bırakmanın rekürrens üzerindeki etkisi belli olmamasına rağmen, sigaradan kaynaklı sağlık sorunlarından oluşan ölüm riski bırakmak için güçlü bir neden oluşturmaktadır.

Alkol - alkollü içecek tüketimini günde bir veya daha az ile sınırlamak ikinci bir meme kanseri riskini azaltabilir.

Yazarlar, bu tavsiyelerin meme kanseri olan tüm kadınlar için geçerli olmayabileceğine dikkat çekiyorlar. Bazı meme kanserleri agresif biyolojiye sahiptir ve en özenli yaşam tarzı davranışlarına rağmen tekrar eder. Ama elde edilen veriler ve öneriler oldukça değerli.

Literatür talep et

Referanslar :

Hamer J, et al. Lifestyle modifications for patients with breast cancer to improve prognosis and optimize overall health. CMAJ, February 2017 DOI: 10.1503/cmaj.160464

Lenfoma Alt Gruplarında İnsidans, Sağ kalım ve Mortalite İçin Uzun Dönem Zaman Eğilimleri

23 Ağustos 2017

Genel non-Hodgkin lenfoma (NHL)  insidansı, 1990'ların ortalarından önce küresel olarak giderek artmıştır. Daha sonra zaman eğilimleri,  Avrupa gibi bazı bölgelerde insidans sürekli artarken diğer bölgelerde düşecek şekilde farklılaşmıştır. Hodgkin lenfoma (HL)  insidansı nispeten sabittir ancak temporal eğilimler içerisinde coğrafi farklılıklar da gözlenmiştir. Lenfoma tanısı ve sınıflandırılmasındaki değişiklikler nedeniyle, zaman eğilimlerini yorumlamada, hastalık oluşumundaki gerçek değişiklikleri, bu faktörlerin zaman içindeki değişimlerinin neden olduğu artefaktlardan ayırt etmek bir zorluk haline gelmiştir. Geçen on yıllarda HL ve NHL mortaliteside farklı zamansal eğilimler göstermiştir. HL mortalitesi 1960'lardan beri istikrarlı bir şekilde azalırken, NHL mortalitesi 1990'ların ortasından önce artarken, sonra azalmıştır. Relatif sağ kalım, nüfusa dayalı kanser sağ kalım analizinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Lenfoma hastalarının daha önceki relatif sağ kalım analizleri, hasta sosyodemografik özelliklerine ve lenfoma özelliklerine göre değişmekle birlikte, zamanla düzelme göstermiştir. Spesifik lenfoma alt tipleri için epidemiyolojik modeller daha az açıktır. İnsidans, mortalite ve sağ kalım genellikle ayrı olarak yorumlanır, ancak kansere karşı gelişme, önleme, tanı, tedavi ve destekleyici bakım da dahil olmak üzere kanser kontrol spektrumunun birden fazla bileşenine dayanır. Bu nedenle insidans, mortalite ve sağ kalım trendlerini eşzamanlı olarak incelemek daha değerlidir. Bu kombine yaklaşım, kanser kontrol önlemlerinin ve etkileşimlerinin artmış sağ kalım üzerindeki bağımsız etkisini anlamak için yararlıdır.

Kanada’dan bir grup araştırmacı, Kanada Manitoba 'daki yetişkinlerde lenfoid malignite insidansı, mortalitesi ve relatif sağ kalımındaki 30 yıllık zaman eğilimlerini incelediler. 1984 ile 2013 yılları arasında tanı konan lenfoma olgularını, 2008 WHO lenfoid neoplaziler için sınıflama sistemine göre sınıflandırdılar. Manitoba Yaşam İstatistikleri Kurumu'ndan 1984-2014 arasındaki ölüm verilerini aldılar. İnsidans ve mortalitedeki zaman eğilimlerini incelerken, yıllık yüzde değişimini ve ortalama yıllık yüzde değişimini hesaplamak için regresyon analizi kullandılar. Yaş, periyod ve kohortun, insidans ve ölüm zamanı eğilimlerine etkilerini ölçmek için, yaş-periyod-kohort modellemesi yaptılar. Yaşa özgü ve standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalımı hesapladılar ve Poisson regresyon modelini relatif sağ kalımdaki zaman eğilimlerini test etmek için kullandılar.

Araştırmacılar, çalışma süresince erkeklerde ve kadınlarda toplam HL insidansının istikrarlı olduğunu gördüler. Yaşa göre standardize edilmiş toplam NHL insidansı yılda yaklaşık % 4 oranında artarak 2000 yılına kadar yükseliyordu ve bu eğilim cinsiyet ve NHL alt türüne göre değişiyordu. Toplam HL mortalitesi, erkeklerde yıllık % 25 ve kadınlarda % 2,7 oranında sürekli olarak azalırken, toplam NHL mortalitesi erkeklerde 1998'e kadar yılda % 4,4 oranında ve kadınlarda 2001'e kadar yılda % 3,2 oranında artıp daha sonra ise erkeklerde yılda % 3,6 oranında ve kadınlarda yılda % 2,5 oranında azalıyordu. Yaşa göre standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalım, 1984-1993 yılları arasındaki % 72,6'dan 2004-2013 yılları arasında % 85,8'e ve NHL için 1984-1993 yılları arasındaki % 57,0'dan 2004-2013 yılları arasında % 67,5'e yükseliyordu. Foliküler lenfoma için 1984-1993'te % 65,3'ten 2004-2013'de % 87,6'ya en büyük iyileşme ile NHL alt türleri için de değişen oranlarda sağ kalımda iyileşme gözlendi. 

Literatür talep et

Referanslar :

Ye X, Mahmud S, Skrabek P, et al. Long-term time trends in incidence, survival and mortality of lymphomas by subtype among adults in Manitoba, Canada: a population-based study using cancer registry data. BMJ Open 2017;7:e015106.

Hematolojik Malignitelerde Irk ve Etnik Farklılıklar

15 Ağustos 2017

Amerikan Kanser Derneği'ne göre, 2017'de Amerika Birleşik Devletleri'nde tanısı konmuş yaklaşık 1.688.780 yeni kanser vakası ve 600.920 kanser ölümü olacağını öngördüklerini açıkladı. Bu yeni kanser tanılarından yaklaşık 172.910’unun hematolojik maligniteleri olan hastalar olması ve yaklaşık 58.300'ünün bu hastalıklar nedenli ölmesi bekleniyor. Ülkenin sürekli değişen demografisi dikkate alındığında, bu tanı ve ölümlerin büyük bir kısmının gelecekte ırksal ve etnik azınlıklarda olacağını tahmin etmek mantıklı görünüyor. Aslında, 2055 yılında ABD'nin tek bir ırk veya etnik çoğunluğa sahip olmayacağı öngörülüyor. Pek çok araştırmada, kanser tanısı alan ırk ve etnik azınlık hastalarında zayıf sağlık sonuçları gösteriliyor ancak bunların hematolojik maligniteleri olan hastalarda aynı olup olmadığı bilinmiyor. Yeni kemoterapötiklerin ve hedefe yönelik moleküler, hücresel ve immünolojik tedavilerin ortaya çıkmasıyla, farklı sonuçlara götürebilecek bakımdaki farklılıkların belirlenmesi önemlidir.

Non-Hodgkin lenfoma tanısı alan hastalar için önemli ırk farklılıkları mevcuttur. Yapılan bir çalışmada, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), folliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositik lösemi (CLL) / Küçük lenfositik lenfoma (SLL) tanısı alan hastalar için 1992-2010 yılları arasındaki SEER (Surveillance, Epidemiology, and End Results Program) veri tabanını analiz edilmiştir. 65 yaş ve üzeri hastaların, siyah hastalar en düşük DLBCL ve FL insidans oranlarına sahip olduğu görülmüştür. Aynı yaş grubunda Latin olmayan beyazlar en yüksek KLL / SLL insidansına sahiptir. Nadir görülen non-Hodgkin lenfomalar arasında benzer ırk farklılıkları mevcuttur. NK / T hücre non-Hodgkin lenfomaları tanısı alan hastalar için, Asya-Pasifik adalıların (API), Hispanik beyazlarla birlikte yaşa göre düzeltilmiş insidans oranları en yüksektir. Ergen ve genç yetişkinler için siyahlar ve API'lerin, diğer gruplara göre ileri evrede tanı konulması ihtimali daha yüksektir. İlginç bir şekilde ekstranodal tutulum Hispanik olmayan beyazlar için önemli bir advers risk faktörüdür ancak diğer ırk grupları için değildir.

1992-2005 yılları arasında teşhis edilen DLBCL için sağ kalımdaki ırk farklılıkları evreye göre değişmektedir. Evre I hastalık için, Hispanik olmayan beyazlar % 67 ile en iyi 5 yıllık sağ kalım oranına sahipken, siyahlar için bu oran % 60’dır. Evre IV hastalıkta, % 35 ile API'ler en kötü sağ kalım oranına sahipken, Hispanik olmayan beyazlar %41 ile en iyi sağ kalım oranına sahiptir.

Folliküler lenfoma, ırk farklılıklarına göre değişir. Evre II-IV'te sağ kalımı öngören tutarlı bir ırk model yoktur. Siyah hastalar evre II hastalık için, Hispanik beyazlar evre III hastalık için ve Hispanik olmayan beyazlar evre IV hastalık için en iyi sağ kalım oranlarına sahiptir.

KLL / SLL için, evre II ve III hastalar için anlamlı bir ırk farkı yoktu. Evre I hastalarda, API'ler en iyi sağ kalım oranına sahipken, non-Hispanik beyazlar evre IV hastalar arasında en iyi sağ kalıma sahiptir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kirtane, Kedar, and Stephanie J. Lee. "Racial and Ethnic Disparities in Hematologic Malignancies." Blood (2017): blood-2017.

Meme Kanserinde Sosyal Desteğin Önemi

09 Ağustos 2017

Meme kanseri mağdurlarında yetersiz sosyal desteğin kansere bağlı mortalitede belirgin bir artış ve yaşam kalitesinde azalma ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmanın amacı, meme kanseri hastaları ile diğer bazı hastalıklarda sosyal desteğin katkılarının incelenmesi ve kıyaslanması planlandı.

Çalışmada uygulanan anketle elde edilen veriler ulusal sağlık kayıtları ile ilişkilendirildi. Çalışma grubunu meme kanseri olan (n = 64), depresyonu olan (n = 471), arteriyel hipertansiyonu olanlar (n = 841) ve sağlıklı kontroller (n = 6274) oluşturdu. Sosyal destek Sarason'un Sosyal Destek Anketinin (SSQ) 6 maddelik kısaltılmış versiyonu ile ölçülmüştür. Modifiye Antonucci'nin (1986) bireyler ağı sosyal destek konvoy modeli, sosyal desteğin baskın yönünü ölçmek için kullanıldı.

Bütün katılımcılar için sosyal desteğin temel sağlayıcısı, eş veya partner (% 94.3), yakın akraba (% 12.0) ve arkadaş (% 5.4) idi. Tüm gruplarda, özellikle meme kanseri ve arteriyel hipertansiyon grubunda, eş veya ortak en önemli destekçiydi. Depresyon şikayeti bulunan grup, her bir değerlendirme alanında sosyal desteğin anlamlı olarak daha düşük olduğunu bildirdi (p <0.001). Katılımcıların toplamının% 24,6'sı sosyal desteğin yeterince baskın olduğunu bildirdi.

Sosyal destek iyi bilinen bir refah belirleyicisidir. Bu çalışma, meme kanserinin kurtarma aşamasında eşin veya partnerin merkezi rolüne destek veriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Salakari M, et al. Social support and breast cancer: A comparatory study of breast cancer survivors, women with mental depression, women with hypertension and healthy female controls. Breast. 2017 Jun 28;35:85-90. doi: 10.1016/j.breast.2017.06.017. [Epub ahead of print]

Sigara ve HPV Enfeksiyonu İlişkisi

01 Ağustos 2017

Gerek HPV gerekse de sigaranın servikal kanser açısından risk faktörleri olduğu bilinmektedir. Yeni bir çalışmada da aktif ve pasif sigara içiciliğinin yüksek riskli HPV enfeksiyonu ve CIN 2+ gelişimindeki rolü incelendi. Çalışma kapsamında 1999-2007 yılları arasında Çin'in 10 ilinde serviks kanseri taramaları için yapılan kesitsel 12 çalışmadan elde edilen veriler toplandı. Toplam 16.422 kadın ve 2.392 yüksek riskli HPV (hr-HPV) pozitif kadın ve 381 CIN2 + vakası analiz edildi. Havuzlanmış odds oranları (OR) ve % 95 güven aralıkları cinsel ve cinsel olmayan karıştırıcı faktörleri kontrol eden lojistik regresyon modelleri kullanılarak hesaplandı.

Aktif sigara içimi ile hr-HPV enfeksiyonu ve CIN2 + arasında aşırı yükselmiş bir risk vardı. Hiç sigara içmeyenlerle içenler kıyaslandığı zaman ayarlanmış OR hr-HPV enfeksiyonu için 1.45 (% 95 GA = 1.10-1.91) ve CIN2 + için 1.89 (% 95 GA = 1.03-3.44) olarak hesaplandı. Pasif sigara içimi, hr-HPV enfeksiyonunda düzeltilmiş OR 1.11 (1.00-1.24) ile hafifçe artmış bir risk oluşturdu ancak pasif duman maruziyeti ile CIN2 + arasında istatistiksel bir ilişki gözlenmedi. Sigaraya hiç maruz kalmayanlarla kıyaslandığında, aktif ve pasif sigara içenlerde HPV enfeksiyonu riski 1.57 kat artmış (% 95 GA = 1.14-2.15) ve CIN2 + riski 1.99 kat daha fazla (% 95 GA = 1.02-3.88) olarak bulundu .

Çalışmadan elde edilen sonuçlar bir şekilde sigaraya maruz kalınması durumunda özellikle yüksek riskli HPV enfeksiyonu riskinin arttığını gösterdi. Bu da ileride gelişecek serviks kanseri için önemli bir risk oluşturmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng RM, et al. Role of active and passive smoking in high-risk human papillomavirus infection and cervical intraepithelial neoplasia grade 2 or worse. J Gynecol Oncol. 2017 Mar 24. [Epub ahead of print]

Sosyal Medyada Meme Kanseri

20 Temmuz 2017

Sosyal medya platformları günümüzde çok sayıda aktif kullanıcıya hitap etmektedir. ABD’de bakıldığı zaman Facebook’un bu platformlar arasında en yaygın olarak kullanıldığı görülüyor. Meme kanseri taramaları için bu sosyal paylaşım platformlarının ne kadar aktif kullanılabileceği bir araştırma ile değerlendirildi. Yapılan araştırmada yaş gruplarına göre 3 temel alanın tespiti hedeflendi: (1) meme kanseri taramasına ilişkin en yaygın kullanılan terim ve ifadeler, (2) diğer kadınların etkileşime girdiği en yaygın paylaşılan web sitesi bağlantıları ve (3) en yaygın şekilde paylaşılan web sitesi bağlantıları.

15 Kasım - 15 Aralık 2016 tarihleri ​​arasında 1 ay içinde 1,1 milyondan fazla kadın Facebook kullanıcısı tarafından üretilen meme kanseri tarama anahtar kelimeleri ile ilişkili öyküler ve 1.7 milyondan fazla etkileşimi (hikayelerle ilgili yorumlar, yeniden paylaşımlar ve emoji reaksiyonları) analiz etmek için bir web aracı kullanıldı.

Sonuçlara göre ortalama olarak, ay boyunca 59.000 benzersiz öykünün her biri 1.5 kere yeniden paylaşıldı, yaklaşık 8 kez yorum yapıldı ve diğer kullanıcılar tarafından 20'den fazla kez tepki gösterildi. Yayınlanan hikayeler en çok 45-54 yaş arasındaki kadınlar tarafından yazılmıştı. Kullanıcılar, ağırlıklı olarak e-ticaret sitelerine (12.200 / 1.7 milyon, en popüler bağlantıların% 36'sı), ünlü haber sitelerine (n = 8800,% 26) ve büyük savunma kuruluşlarına web bağlantılarını paylaştı, yeniden paylaştı, yorumladı ve tepki verdi. Bu çalışmadaki verilere göre Facebook'ta kadınlar, meme kanseri ve taramayla ilgili ticari ve bilgilendirici web sitelerinin bağlantılarını paylaştı ve tepki gösterdi. Bu bilgi, meme kanseri taraması konusunda dolaylı olarak temel konuların daha iyi anlaşılması yoluyla ve bu alan içerisindeki içerikler üzerine yazarlık yapan kadınlara ödenen mesajlaşma yollarını anlama yoluyla hastalara ulaşmayı sağlayabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Huesch M, et al. Frequencies of Private Mentions and Sharing of Mammography and Breast Cancer Terms on Facebook: A Pilot Study. J Med Internet Res. 2017 Jun 9;19(6):e201. doi: 10.2196/jmir.7508.

D Vitamini Düşüklüğü Mesane Kanseri Riskini Arttırıyor

18 Temmuz 2017

Vücut tarafından güneş ışığına maruz bırakılarak üretilen D vitamini, vücudun kalsiyum ve fosfat düzeylerini kontrol etmesine yardımcı olur. D vitamini yağlı balıklar ve yumurta sarısı gibi besin kaynaklarından da elde edilebilir. Geçmişte yapılmış olan çalışmalar D vitamini eksikliğini kardiyovasküler hastalık, bilişsel bozukluk, otoimmün hastalıklar ve kanser gibi bir dizi sağlık sorunu ile ilişkilendirdi.

Düşük güneş ışığı seviyesi olan ülkelerde, tek başına yiyeceklerden yeterli miktarda D vitamini elde etmek zordur. İngiltere'de yetişkinlerin 1 / 5'inde eksik D vitamini, 3 / 5'inde ise düşük seviyeleri vardır. Bu daha koyu ciltli insanlarda özellikle görülür: Kışın, İngiltere'deki koyu tenli insanların %75'inde D vitamini seviyesi düşüktür. İngiltere merkezli yapılan yeni bir çalışmada Warwick Üniversitesi'nden araştırmacılar D vitamini ve mesane kanseri riski arasındaki bağlantıyı araştırdılar. Konuyla ilgili 112 ila 1125 katılımcının olduğu 7 farklı çalışma değerlendirildi. 7 çalışmanın 5'inde düşük D vitamini düzeyleri, mesane kanseri riskinde artışa neden oldu.

Ayrı bir deneyde, araştırmacılar daha sonra, geçiş epitel hücreleri olarak bilinen mesaneyi tutan hücrelere baktılar ve bu hücrelerin D vitaminini aktive edebildiklerini ve yanıt verdiklerini buldular. Araştırmacılara göre bu ilişkiyi test etmek için daha fazla klinik çalışma gerekiyor, ancak yapılan çalışmada kandaki düşük D vitamini seviyelerinin mesane içindeki hücrelerin anormal hücrelere karşı yeterli tepki vermesini engelleyebileceği gösteriliyor. D vitamini kullanımı ile potansiyel olarak kansere karşı koruyucu bir etki oluşturulabileceği düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

www.sciencedaily.com/releases/2016/11/161107110336.htm 

Meme Kanserinde Depresyon Riski

06 Temmuz 2017

Meme kanseri kadınlar arasında en yaygın görülen kanserler arasında başı çekmektedir. Tüm kanser türlerinde de olduğu gibi meme kanseri hastalarında da hastalığın beraberinde psikolojik sorunlar görmek mümkün olabilmektedir. Özellikle depresyon yaygın olarak görülür. Yapılan yeni bir çalışmayla çeşitli değerlendirme yöntemleri kullanılarak meme kanseri hastalarındaki depresyon riski tahmin edilmeye çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen 410 hastadan tanı konduktan 2 ± 1 ay sonra depresyona karşı savunmasızlık verisi toplanmıştır. Veriler toplanırken DRQ-7 ve PHQ-4 anketleri kullanıldı. PHQ-4 mevcut depresyon durumu hakkında bilgi verirken gelecek hakkında herhangi bir tahmin yürütmez. DRQ-7 anketi ise depresyon riskini tahmin etmeye çalışır.

Analizde DRQ-7 maddeleri, yalnızlık, sinirlilik, kalıcı hüzün ve duygunun düşük kabulünü ve aynı zamanda PHQ-4'ten üç maddeyi (anhedoni, depresyondaki ruh hali, endişe) değerlendirildi. DRQ-7 skoru > 6/23 olması, depresyon sonuçlarını 0.73 özgüllük, 0.83 duyarlılık, 0.68 PPV ve 0.86 NPV ile tanımladı. PHQ-4 skorunun ise > 3/12 olması, DRQ-7'ye göre az oranda iyi ancak daha az doğru bir şekilde tahmin yürüttürdü. DRQ-7 ve yeni bir kesme puanı olan PHQ-4, yeni teşhis edilen meme kanseri hastalarında depresyon riski açısından klinik olarak erişilebilir tarayıcılardır. Koruyucu müdahaleler için hastaları seçmek için kullanılması önerilmektedir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Weihs KL, et al. Predicting Future Major Depression and Persistent Depressive Symptoms: Development of a Prognostic Screener and PHQ4 cutoffs in Breast Cancer Patients. Psychooncology. 2017 Jun 9. doi: 10.1002/pon.4472. [Epub ahead of print]

Mesane Kanseri Sonrası Yaşam Kalitesi

06 Temmuz 2017

Kas invaziv mesane kanseri (MIBC) geçirmiş olan hastalar, tedavi sonrası dönemde kanser tanısı ve tedavisinin fiziksel ve psikososyal yan etkilerini yaşamayı sürdürürler. Bu olumsuz yan etkilerin sağlıkla ilişkili yaşam kaliteleri üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bugüne kadar, fiziksel aktivite ve psikososyal destek gibi rehabilitasyon müdahalelerinin, kanserden kurtulanların yaşam kaliteleri üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Ne yazık ki, MIBC kurbanları için rehabilitasyon veya hayatta kalma programları için özel bir kılavuz yok. Yapılacak olan yeni bir çalışmada MIBC’den kurtulanlarda egzersize dayalı ve psikososyal rehabilitasyon müdahalelerinin etkilerini değerlendirmek amaçlandı.

BMJ dergisinde yayınlanan bu incelemenin yaklaşımı Cochrane metodolojisiyle tutarlıdır. Randomize kontrollü çalışmalar ve randomize edilmemiş çalışmalar bu analize dahil edilecektir. Çalışmaya dahil edilmesi planlanan hastalar, MIBC tanısı alan ya da radikal sistektomi endikasyonu olan yüksek riskli non-MIBC hastalarıdır (≥18 yaş). Çalışmaya dahil edilen hastalara iki tür müdahale uygulanması planlanıyor: egzersiz ve psikososyal rehabilitasyon müdahaleleri. Birincil sonlanım ölçütleri, hasta tarafından bildirilen sonuçlar  ve fiziksel uygunluktur. Araştırmalar, iki inceleme yazarı tarafından, Kontrollü Çalışmaların Cochrane Merkezi Kayıt Defteri, MEDLINE, Embase, Web of Science ve Fizyoterapi Kanıt Veritabanı'nı arayarak bağımsız olarak belirlenecektir. Üçüncü gözden geçiren, anlaşmazlıklar tarafından sorulacak. Önyargı riski Cochrane Collaboration aracı ve Newcastle-Ottawa Ölçeği kullanılarak değerlendirilecektir.

İncelenen çalışmaların homojen dağılımı yeterli ise, meta-analiz yapılması planlanıyor. Bu gözden geçirmenin geniş kapsama sahip olması etkin rehabilitasyon müdahaleleri hakkında kapsamlı bir görüşe sahip olmak için gereklidir. Bu çalışmanın sonuçlarının yakın gelecekte yayınlanması bekleniyor. Böylece mesane kanserinden kurtulan ancak fiziksel ve psikososyal advers etkileri yaşayan hastalarda etkili olabilecek rehabilitasyon yöntemlerinin belirlenmesi amaçlanıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rammant E, et al. Rehabilitation interventions to improve patient-reported outcomes and physical fitness in survivors of muscle invasive bladder cancer: a systematic review protocol. BMJ Open. 2017 Jun 6;7(5):e016054. doi: 10.1136/bmjopen-2017-016054.

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Eğitimle Serviks Kanseri Erken Teşhisi Şansı Artıyor

29 Haziran 2017

Serviks kanserinin önlenmesi için kadınların etkili bir şekilde eğitimi sayesinde, serviks kanseri taramasının bilinirliğinin ve kullanımının artış gösterdiği görüldü. Bununla birlikte, bu artışın devam etmesi için daha fazla çaba sarf etmek gerekmektedir. Bu tarz bir davranış değişikliğini sürdürmek için de sağlık profesyonellerinin daha az tecrübeli olan kendi akranlarını eğitmesi etkili bir araç olarak kullanılabilir. Nijerya merkezli yapılan bir çalışma ile, akran sağlık eğitiminin algılama, tarama isteği ve kadınlar tarafından serviks kanseri taramasına alınma üzerindeki etkinliğini değerlendirmek amaçlandı.

Çalışma Nijerya, Enugu eyaletindeki 2 kent şehrinde gerçekleştirildi. 300 kadını seçmek için çok aşamalı örnekleme kullanıldı. Akran sağlık eğitimi 3 ay boyunca ayda bir kez olmak üzere üç ardışık oturum şeklinde sağlandı. Veriler, başlangıçta ve eğitim sonrasında, valide edilmiş anketler kullanılarak toplandı.

Çalışma sonucunda katılımcıların servikal kanser için bireysel risk algılamasında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme ve tarama yoluyla erken teşhisin faydalarının algılanmasında bir artış gözlendi. Serviks kanseri taramasının% 6.8 oranında arttığı ve gözlemlenen farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p = 0.02) görüldü. Bu durum medeni durum, eğitim düzeyi, istihdam durumu ve parite ile anlamlı düzeyde ilişkiliydi (p <0.05). Akran sağlık eğitimi, tarama yoluyla serviks kanserinin erken tespitinin yararları konusunda kadınların algı düzeyini arttırmak için etkili bir stratejidir. Servikal kanser taramalarının miktarının arttırılması için de etkilidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mbachu C, et al. Effects of peer health education on perception and practice of screening for cervical canceramong urban residential women in south-east Nigeria: a before and after study.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image