Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Gliomda PD-L1 Pozitifliği

03 Ağustos 2017

Glioma oldukça agresif seyreden bir beyin kanseri türü olarak bilinmektedir. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma, programlanmış ölüm-ligand 1'in (PD-L1) gliomlarda anormal olarak eksprese edildiğini göstermiştir. Bununla birlikte, glioma hastalarında PD-L1 ekspresyonunun prognostik önemi henüz çözülmemiş haldedir. Yapılan bir meta analizde, gliomalı hastalarda yüksek PD-L1'in prognostik rolünü belirlemek amaçlandı. Bu hastalarda PD-L1 ekspresyonunu ve genel sağkalımı (OS) değerlendiren çalışmaları tanımlamak için elektronik veri tabanları tarandı. 1052 hastanın dahil edilmiş olduğu toplam 6 çalışma analize dahil edildi.

Toplanan sonuçlar, glioma hastalarında yüksek PD-L1 ekspresyonunun kötü OS ile ilişkili olduğunu gösterdi (HR = 1.30,% 95 GA: 1.02-1.65, P = 0.032). Alt grup analizi, glioblastomadaki (GBM) yüksek PD-L1 ekspresyonunun da kötü OS ile ilişkili olduğunu gösterdi (HR = 1.40,% 95 GA: 1.03-1.90, P = 0.030). Tersine, indeks alt-grup analizinde PD-L1 proteini de (HR = 1.43,% 95 GA: 0.97-2.10, P = 0.068) geni de (HR = 1.20,% 95 GA: 0.83-1.74, P = 0.322) ekspresyonu OS ile anlamlı derecede ilişkili bulunmadı. Elde edilen sonuca göre PD-L1, glioma veya glioblastomalı hastalardaki hastalık progresyonunu öngören umut verici bir biyobelirteç olabilir. Bununla birlikte, sınırlı örneklem büyüklüğü nedeniyle, bu sonucu doğrulamak için daha büyük popülasyonlu çalışmalar yapılmalıdır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Xue S, et al. The prognostic significance of PD-L1 expression in patients with glioma: A meta-analysis. Sci Rep. 2017 Jun 26;7(1):4231. doi: 10.1038/s41598-017-04023-x.

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Pediatrik Kanserlerde PD-L1 Ekspresyonu

18 Temmuz 2017

Tümör mikro ortamında programlanmış ölüm 1 (PD-1) sinyali, kansere karşı bağışıklık tepkilerini azaltır ve bu ekseni engellemek, çeşitli malignitelerde antitümör etkilere neden olur. Pediatrik hastalarda PD-1 blokajına ilişkin klinik çalışmalar henüz çok olgunlaşmış düzeyde değil ve ortak çocukluk çağındaki kanserlerde programlanmış ölüm-ligand 1 (PD-L1) ifadesi hakkında çok az şey biliniyor. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, pediatrik kanserlerde PD-L1 ekspresyonu ve tümörle ilişkili immün hücreleri (lenfositleri ve makrofajları) immünohistokimyasal yöntemle karakterize etmek amaçlandı.

Çalışmada değerlendirilebilir 451 tümörün 39'undaki (% 9) tümör hücrelerinin en az % 1'inde PD-L1 ekspresyonu görüldü. Burkitt lenfoma (% 80, 10 tümörün 8'i), glioblastoma multiforme (% 36, 14 tümörün 5'i) ve nöroblastom (% 118, tümörlerin 17'si) en sık görülen histotipleri oluşturdu. PD-L1 pozitifliği, nöroblastomlu hastalar arasında sağkalımın kötü olması ile ilişkiliydi (p = .004). Tümörlerin% 73'ünde lenfositler ve / veya makrofajlar vardı. Makrofajların, PD-L1-negatif tümörlere karşı PD-L1-pozitif olanlarda belirgin olarak daha yüksek olduğu görülmüştür (P <.001).

Pediatrik kanserlerin bir alt kümesi PD-L1 ekspresyonu sergilerken, çok daha büyük bir kısmı tümöre bağlı lenfositlerin infiltrasyonunu gösterir. PD-L1 ekspresyonu nöroblastomda kötü sonuç için bir biyolojik belirteç olabilir. Yapılacak yeni araştırmalar hem tanıda hem de kemoradyoterapiye maruz kaldıktan sonra çocukluk çağındaki kanserlerde PD-L1 ekspresyonunun öngörücü doğasını tanımlayacaktır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Majzner RG, et al. Assessment of programmed death-ligand 1 expression and tumor-associated immune cells in pediatric cancer tissues. Cancer. 2017 Jun 13. doi: 10.1002/cncr.30724. [Epub ahead of print]

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Metastatik Kanserlere Karşı Aşı mı Geliyor?

25 Şubat 2016

Kanser immünoterapisi son yıllarda üzerinde çok çalışma yapılan ve oldukça ilgi çeken bir tedavi yöntemidir. Kanser immünoterapisinde fikir, vücudun kendi immün hücrelerinin, hastalığa sebep olan kanser hücrelerini tanımaları için aktive etmek ve kanserli hücrelere saldırması için onları eğitmektir. Toksik kemoterapötik ilaçların tüm vücuda dağılmasının yerine, kanser immünoterapisi, sadece vücudun kendi immün hücrelerini kullanarak stratejik hedeflemeye olanak sağlamaktadır. Bahsedilen, kanser için bir çeşit aşıdır. Bunu keşfetmek ve daha fazla potansiyeli göstermek için birçok klinik çalışma yapılmaktadır.

Nanoteknoloji, kanser immünoterapisine muazzam katkılar sağlamaktadır. İn-situ aşılama immünoterapi stratejisi, doğrudan lokal tümör aracılı immünosupresyonu aşmak için tanımlanan tümörleri manipüle eder ve daha sonra metastazları tedavi etmek için sistemik anti-tümör immünitesini stimüle eder.

Dartmounth’s Tıp Fakültesi Fiering laboratuvarında yapılan yeni bir çalışmada, immün sistemi stimüle etmek için adjuvan olarak boş börülce mozaik virüsü kullanıldı. Diğer pek çok aşıda olduğu gibi bu virüslerin çekirdek DNA’ları yoktu fakat immün sistem tarafından yüzeyleri sayesinde tanınabiliyorlardı.

Araştırmacılar börülce mozaik virüsünden 30nm büyüklüğündeki partikülleri inhale etmenin, farelerde melanomun metastatik akciğer kanserlerinini ve meme kanserini azalttığını keşfettiler. Aynı zamanda bu partiküllerin, derideki kolon metastatik büyümeleri ve sıvı üreten over kanserini de tedavi edebildiğini belirttiler. Araştırmacılar tam etkinin IL-12,IFN- γ, adaptif bağışıklık ve nötrofilleri gerektirdiğini eklediler.  İnhale edilen börülce mozaik virüsü partiküllerinin, anti-tümör immün yanıtın önemli bir parçası olarak,  hızla alındığını ve tümörün mikro çevresindeki nötrofilleri aktive ettiğini belirttiler. Börülce mozaik virüsü nanopartiküllerinin stabil, toksik olmayan, ilaçlar ve antijenler ile modifiye edilebilir olduklarını, bu özellikleri ile birlikte doğal immünojeniteleri ve zayıf immünojenik tümörlere karşı kanıtlanmış etkililiklerinin, börülce mozaik virüsünü metastatik kanserlere karşı çok önemli kıldığını söylediler.

 Araştırmacılar kanser hücrelerinin ölümündeki gerçek mekanizmayı henüz tam olarak çözemediklerini fakat belirli proteinleri baz aldığı göz önüne alındığında immün sistem ile ilgili olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca sistemin çok umut verici olduğunu eklediler. Yeni sistemin nanoterapötiklerin çoğunda yaşanan hasta organlara dozun ulaşmasındaki sorunları doğrudan hasta organlara uygulama ile büyük ölçüde önlediği belirtildi. Çalışmadaki ilginci bir nokta doğal bağışıklık hücresi olan nötrofiller viral enfeksiyona cevap vermesidir. Bilim adamları, doğal immün yanıtın normal dokuları koruyup neden tümörü hedef aldığının nedeninin ise henüz net olmadığını söylediler.

Börülce mozaik virüsünün mekanizmasını anlaşılması, insanlarda kullanılabilirliği ve tedavi sonuçlarını iyileştirebilirliği ile ilgili daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

: Lizotte et al. In situ vaccination with cowpea mosaic virus nanoparticles suppresses metastatic cancer Nature Nanotechnology (2015) doi:10.1038/nnano.2015.292

PD-L1 Ekspresyonu / Yeni Umutlar

05 Şubat 2016

ABD’de her yıl yaklaşık 8500 yeni hasta testis kanseri tanısı almaktayken bunların %95’ini germ hücreli tümörler oluşturmaktadır. Çoğu germ hücreli tümör hastalık metastaz yapsa bile tedavi edilebilir ancak %10-15 kadar vakada birinci basamak cisplatin temellik kombinasyon kemoterapisine rağmen yanıt alınamıyor.

Son yıllarda kanser bağışıklık döngüsünün aydınlatılması ile birlikte immünoterapilere olan ilgide de artış oluşmaya başladı. Özellikle PD-1 ve PD-L1’i hedefleyen moleküllerle yapılan klinik çalışmalarda çok umut verici ve yüz güldürücü verilere ulaşıldı. İsviçre merkezli yapılan bu çalışmada araştırıcılar testis germ hücreli tümörlerinde PD-L1 ekspresyonunu incelediler.

Çalışmada

479 tümör preparatı immuno histo kimyasal yöntemle incelenerek PD-L1 pozitifliği açısından değerlendirildi. İncelenen örneklerin 208’i saf seminom, 121’i non-seminom, 20’si intratübülüler germ hücreli sınıflandırılamamış neoplazi (IGNU) ve 20’si ise non-neoplastik testiküler dokuydu.

PD-L1 pozitif ekspresyonu seminomların %73’ünde ve non-seminomların ise %64’ünde mevcuttu. 20 IGNU ve 20 non neoplastik testiküler dokuda ise PD-L1 ekspresyonu tespit edilmedi. Bunun yanı sıra seminomlarda PD-L1 pozitif stromal hücreler tespit edilmesine rağmen non seminomlarda ise bu hücrelere rastlanmadı.

Boyamaya ait özellikler incelendiği zaman testiküler tümör hücrelerinde anti PD-L1 antikorunun daha baskın olarak membranöz boyanma paterni gösterdiği tespit edildi. Stromal hücrelere bakıldığı zaman da PD-L1 ekspresyonu izlendi.

Her ne kadar toplumda görülme sıklığı ve tedaviye yanıtsız olan hasta yüzdesi diğer kanser türlerine göre daha düşük oranlarda bulunuyor olsa da testiküler germ hücreli tümörlerde PD-L1 ekspresyonunun bu derece yüksek oranlarda görülmesi, klasik tedavilere yanıt vermeyen hastalar için yeni bir umut olabilir. İmmün kontrol noktası inhibitörleri ile bu tarz hastalarda tedavi yanıtı alınıp alınamayacağı ileride yapılacak olan çalışmalarla değerlendirilmelidir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Fankhauser CD et al. Frequent PD-L1 expression in testicular germ cell tumors. Br J Cancer. 2015 Jul 28;113(3):411-3.

Kanser Immunolojisi ve Biyobelirteçler

28 Ocak 2016

Kanser tedavisinde geçmişte herhangi bir seçici özelliği olmayan kimyasal kemoterapi ilaçları kullanılmaktayken bunların yerini artık hedefe yönelik olarak kullanılan ilaçlar almaya başladı. Kimyasal ilaç üretimi yerini biyolojik ilaç üretimine bıraktı. Son yıllarda ise kanser immunoterapisi ve özellikle de immün kontrol noktası inhibitörlerinin önemi artmaya ve bu konuda çok sayıda çalışma yapılmaya başlandı.

Bu tarz hedefe yönelik ilaçların daha etkili kullanılabilmesi, hasta seçiminde çok önemli rolü olan biyobelirteçlerin geliştirilmesi ile mümkün olmaktadır.

İmmun kontrol noktası inhibitörleri arasında özellikle programlı ölüm 1 (PD-1) ve programlı ölüm ligandı 1 (PD-L1) ön plana çıktı ve bunların inhibisyonu ile çok sayıda kanser türünde başarılı sonuçlar alınabileceği ortaya atıldı. Ancak yapılan çalışmalarda bu noktaları inhibe etmenin her ne kadar faydalı sonuçlar oluşturduğu gösterilse de bu etki tüm popülasyonda homojen olarak görülmüyor.

PD-1 ve PD-L1 inhibitörleri ile yapılan çeşitli klinik çalışmalarda görüldü ki prediktif bir biyobelirteç belirlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. İmmunohistokimya ile PD-L1 ekspresyonu tespit edilen hastalarda daha yüksek yanıt oranları ve sağ kalım sürelerinin elde edildiği gösterildi. Bu sebeple bu testin doğru hasta popülasyonu seçiminde kullanılması gerektiği önerilmeye başlandı.

Ancak unutulmaması gereken noktalardan biri mevcut testler arasında değerlendirme yapıldığında metodoloji açısından ve PD-L1 ekspresyonu açısından bir heterojenite olduğu görülüyor. Bu da bu biyobelirteçin daha da geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Sonuç olarak PD-1 ve PD-L1 hedeflenmesi gereken önemli immün kontrol noktaları olmasına rağmen uygun hastalarda daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşmak kaliteli biyobelirteçlerle mümkün olabilecektir. Mevcutta kullanılmakta olan immunohistokimyasal yöntemler seçici olsa da daha iyisi hedeflenmelidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Adam J. et al. [PD-L1 expression: An emerging biomarker in non-small cell lung cancer] Ann Pathol. 2016 Jan 14. pii: S0242-6498(15)00221-7

Mide Kanserinde PDL1 Ekspresyonu

29 Aralık 2015

Son yıllarda kanser immünolojisi ve bu immünoloji siklusunda yer alan öğeler bilim adamlarının odağında olup bu konu üzerinde bir çok çalışma yapılmaktadır. Çeşitli kanser tiplerinde yapılan çalışmalarda hücre yüzey proteini olan programlı ölüm-1 (PD-1) ve bunun ligandının (PD-L1) değişen oranlarda eksprese edildiği gösterilmiştir.

Daha önce yapılmış çalışmalarda gözlenen durum eğer tümörde PD1 veya PDL1 ekspresyonu varsa hastalığın kötü prognoza sahip olacağı yönünde. Bu sonuca farklı tümör tiplerinde yapılmış olan çalışmalarla ulaşılmıştır.

Çin merkezli yapılan bir araştırma ile gastrik kanser hastalarında da PD1 veya PDL1 ekspresyonunun kötü prognozla ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve 431 gastrik kanser hastasının tümör örnekleri immunohistokimya ile değerlendirildi. Tümörün PDL1 ekspresyonu ve intratümöral PD1 (+) hücre infiltrasyonuna bakıldı, PD1 / PDL1 ekspresyonu ve klinik ve patolojik bulgular arasındaki ilişkiler değerlendirildi.

128 hastada (%29.6) yüksek PDL1 ekspresyonu tespit edildi. PDL1 eskpresyonu olduğu tümör içi PD1(+) hücre infiltrasyonu ile onaylandı. PDL1 ekspresyonunun genel sağ kalım üzerindeki etkisini değerlendirmek için çok değişkenli analiz yöntemi uygulandı ve sonuçta yüksek PDL1 ekspresyonu ile daha kötü genel sağ kalım olduğu görüldü. İstatistiksel analizin evre II/III gastrik kanser hastalar için anlamlı olduğu ve PDL1 ekspresyonunun bu grup gastrik kanser hastalarında bağımsız bir prognostik faktör olduğu bulundu.

Son yıllarda yapılan kanser immünolojisi araştırmalarında temel odak noktası olan PD1 ve PDL1’in gastrik kanser için de önemli bir biyobelirteç olabileceği bu çalışma sonucunda kanıtlanmış oldu. Araştırıcılar daha geniş hasta popülasyonlarında ve prospektif olarak dizayn edilmiş çalışmalarla da bu ilişkinin kanıtlanması gerektiği yorumunda bulundular.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  Tamura T et al. Programmed Death-1 Ligand-1 (PDL1) Expression Is Associated with the Prognosis of Patients with Stage II/III Gastric Cancer. Anticancer Res. 2015 Oct;35(10):5369-76.

NK Hücrelerinin Tümör Hücrelerini Yok Edici Etkisini Arttırmak Mümkün Mü?

29 Kasım 2015

İmmün sistemimiz tıpkı enfeksiyonları kontrol altına aldığı gibi, kanser hücrelerinin oluşumu ve çoğalmasını da kontrol altında tutmakla sorumludur. Vücudumuzda her gün bazı hücreler kanser hücresi olma potansiyeline sahip çoğul hücrelere dönüşür ve düzgün çalışan immün sistemimiz bu hücreleri tanıyıp yok eder.  Bundan yola çıkarak son yıllarda kanser tedavisi için immünoterapi kullanımı gündeme gelmiştir. Tümör tedavisinde immünoterapi uygulamaları büyük umut vaat etmektedir. Kanser hastalarında mortalitenin en büyük nedenlerinden biride metastazlardır. Tümör metastazlarının engellenmesi kanser tedavisinde başarı oranını arttıracaktır. Son yıllarda araştırmacılar buna yönelik çalışmaları arttırdılar. Avusturya Bilim Akademisi Moleküler Biyoloji Enstitüsü’nden bir gurup araştırmacı yaptıkları bir çalışmanın sonuçlarıyla, metastazların önlenmesinde immün sistemi uyandıran yeni ajanların kullanılmasına olanak sağlayacak yeni bir mekanizmanın varlığını gösterdiler.

Avustralya’dan ve Almanya’dan araştırmacılar, Cbl-b adı verilen bir molekülün, natural killer (NK) hücrelerinin kanseri reddetmesinde moleküler bir engelleyici gibi davrandığını gördüler. Bu molekülün inaktive edilmesi yoluyla NK hücrelerinin tümör hücrelerini yok edici etkisinin arttırılabildiğini gösterdiler. Ayrıca metastatik tümörlere karşı NK hücre aktivitesinin yine bu molekül tarafından engellendiğini buldular.

Almanya’daki Max Planck Derneği Lead Discovery Center araştırmacılarıyla birlikte, NK hücrelerindeki Cbl-b tarafından düzenlenen TAM reseptörlerine karşı inhibitör bir molekül geliştirdiler. Bu molekülü kullanarak TAM reseptörlerini bloke edip, melanom ve meme kanserindeki metastaz progresyonu azalttılar.

Yapılan bu çalışma sonuçları ayrıca 50 yıldan uzun süredir açıklanamamış bir mekanizmayı da aydınlatmış oldu. Dünyada kullanılan en yaygın antikoagülan olan varfarinin model sistemlerinde tümör metastazlarını azalttığı biliniyordu fakat varfarinin bunu hangi mekanizma ile yaptığı açıklanamıyordu. Bu çalışma ile NK hücrelerinde tanımlanan Cbl-b/TAM reseptör yolağının inhibisyonu yoluyla, varfarinin anti-metastatik etkilere sahip olduğunu gösteren moleküler bir açıklama sağlandı. Aynı zamanda varfarinin kanser tedavisinde kullanımının yeniden araştırılması fikri de ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılara göre, kanser hastalarını öldüren asıl neden metastazlar ve bu metastazları önlemek için doğal bağışıklık sistemini güçlendiren Cbl-b veya TAM inhibitörlerinin geliştirilmesi mümkün görünüyor. Bulguları ilerletmek ve oluşabilecek yan etkileri görmek için daha fazla araştırmanın yürütülmesine ihtiyaç var.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

http://www.nature.com

Kanserde Tedaviler Tümörün Genetik Haritasına Göre Planlanıyor

29 Kasım 2015

Kanser tedavisinde son 10 yılda ki gelişmelerle, artık sadece kişiye özel tedaviler değil, tümöre özel tedavilerin de yolu açıldı. Teknoloji ürünü yöntemlerle kanser hücresinin genetik haritası çıkartılıyor ve o genetik yapıya etki eden akıllı ilaçlarla tümör yok ediliyor.

Günümüzde yavaş yavaş tedavi protokollerine girmeye başlayan yeni nesil DNA dizilimleme ( next generation sequencing) yöntemiyle tümörün genetik haritası çıkartılıyor, böylece örneğin sadece böbrek tümörlerinde var olduğunu düşünülen bir mutasyonun, meme tümörlerinde de olduğunu görülüp bu mutasyona özgü akıllı ilaçlar kullanılabiliyor. Artık tümörler çıktıkları organdan ziyade genetik özelliklerine göre tedavi edilmeye başlanıyor. Bu sayede hastalar hem gereksiz ilaç ve yan etki yükünden kurtuluyor hem de doğru ilaçla etkin tedavi şansı yakalıyor. Tümörün genetik profiline bakarak uygulanacak tedavinin planlaması, onkolojinin geleceği gibi görünüyor ve son 3-4 yıldır özellikle bu alanda ki çalışmalar hız kazanıyor.

Son yıllarda üzerine dikkat çekilen kişiye özel tedavi uygulamalarının yanında günümüzde gelinen noktada her tümörlerin kendine özgü bir karaktere sahip canlılar olduğu fikri hakim. Bu nedenle cerrahiyi anatomik olarak kişiye özelleştirmek yetmiyor, tedaviyi biyolojik olarak tümöre de özelleştirmek gerekiyor. Kanser hücrelerinin genetik yapısının biyopsi veya ameliyat materyallerinden alınan doku örneklerinde yapılırken, yakın gelecekte sıvı biyopsi diye adlandırılan bir yöntem ile kan ile de bu testlerin yapılabilir hale geleceği düşünülüyor.

Tümörün genetik profilini ortaya koyan ve tedavi sonuçlarını olumlu yönde etkileyen bu tür yöntemlerin ülkemizdeki kullanımı ise biraz gecikmeli oluyor. Gelişmiş ülkelerde özellikle meme kanserinde kullanılan ve tümörün parmak izini ortaya çıkaran yeni nesil DNA dizilimleme yöntemi, ülkemizde sadece bazı merkezlerde kullanılıyor. Özellikle tedavi seçeneği kısıtlı olan tümörlerde yeni geliştirilen moleküllerin kullanılmasına imkân sağlayan bu testler henüz SGK’nın ödeme kapsamına alınmıyor. Şu anda ülkemizde kolon kanseri için RAS mutasyonları, melanom için BRAF mutasyonu, akciğer kanseri için EGFR, ALK testleri SGK kapsamında yapılabiliyor ve uygulanacak tedavinin belirlenmesinde kullanılıyor. Diğer kanserler için kullanılan diğer geniş profilli testlerin de SGK kapsamına alınması bekleniyor. Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Harvard Medical School ve Sağlık Bakanlığı arasında yapılan işbirliği kapsamında, tümörün moleküler yapısı ve kişinin genetik özellikleri incelendikten sonra etkin ilacın uygulanacağı “Onkogen Projesi” için ilk adımlar atılıyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

ntv.com.tr 23 Ekim 2015 Cuma

Kanserin Kökenlerini Belirlemede Sağlıklı Deri Kullanılabilir mi?

21 Mayıs 2015

Science dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre normal deri beklenmedik derecede yüksek sayıda kanserle ilişkili mutasyonlar barındırmaktadır. Bu çalışma, hücrelerin kansere dönüşmede geçirdiği ilk aşamaları aydınlatmakta ve bu hastalığın kökenleri hakkında daha fazla bilgi edinmek üzere normal dokuyu analiz etmenin önemini ortaya koymaktadır.

Araştırmacılar, dört hastadan alınan 234 biyopsi örneğinde gerçekleştirilen ultra derin genetik dizi analiziyle her bir santimetre kare deride kanser ile ilişkili 100'den fazla mutasyon ile birlikte toplam 3,760 mutasyon tespit ettiler. Bu mutasyonları taşıyan hücreler klonlar olarak bilinen hücre kümeleri oluşturmuştu ve normal klonların yaklaşık iki katı büyüklüğünde olan bu klonların hiçbiri kanserli hale gelmemişti.

Gözlenen mutasyonlar, daha nadir ve bazen ölümcül bir deri kanseri formu olan melanom yerine, derinin skuamöz hücreli karsinomu olarak bilinen, güneşe maruz kalımla bağlantılı en yaygın ve tedavi edilebilir deri kanseri formuyla ilişkili paternleri sergilemekteydi.

Bu çalışmada kullanılan deri örnekleri, görmeyi engelleyen gözkapağı derisi fazlalığını çıkarmak üzere rutin cerrahi uygulanan 55 -73 yaş arası dört kişiden alınmıştı. Her bir bireyin yaşamı boyunca gözkapaklarının güneş ışığına maruz kalmasıyla mutasyonlar birikmişti. Araştırmacılar, güneşe maruz kalan her bir deri hücresinin genomunda neredeyse her gün ortalama bir yeni mutasyonun oluştuğunu tahmin ediyorlar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak: Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/05/150521143851.htm

Telomer biyobelirteci, kanseri yıllar öncesinden haber veren bir kan testinin geliştirilmesini sağlayabilir

01 Mayıs 2015

Telomerler, kromozomların uçlarında bulunan ve onların yıpranıp bütünlüklerini kaybetmelerini önleyen DNA dizileridir ve DNA'nın çözülmesini durdurarak onun bütünlüğünü korumaya yardımcı olurlar. Yaşlandıkça telomerler giderek kısalır ve yetişkin çağa geldiğimizde uzunlukları doğumdaki uzunluklarına kıyasla yarı yarıya daha kısadır; yaşlılık çağına girildiğinde ise uzunlukları bir kez daha yarıya iner. Bilim adamları kandaki telomerlerin biyolojik yaşın bir belirteci olduğunu düşünmekte, ancak kanser gelişen insanlarda nasıl bir değişikliğe uğradıklarını da halen incelemektedirler.

Yayınlanan yeni bir çalışmada araştırmacılar, 792 kişide telomer uzunluğunu 13 yıllık dönemde birkaç kez ölçmüştür. Katılımcıların 135'inde sonradan lösemi ile prostat, deri ve akciğer kanseri dahil çeşitli kanserler gelişmiştir. Sonradan kanser tanısı konan katılımcıların telomerleri ilk birkaç yıl içinde çok daha hızlı yaşlanmış ve telomerlerinin kanser gelişmeyen katılımcılara kıyasla 15 yaş kadar daha yaşlı olduğu görülmüştür.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak : Medical News Today, http://www.medicalnewstoday.com/articles/293339.php

Yeni bulgular beyin kanseri hücrelerinde tedaviyi iyileştirebilir mi?

09 Nisan 2015

GLDC adı verilen bir enzim mevcut olmadığında, beyin tümörü hücreleri metabolizmanın toksik yan ürünlerinin birikmesi nedeniyle ölmektedir. Araştırmacılar, glioblastoma tümör hücrelerinin bir alt kümesinde, bu enzimin aşırı düzeyde eksprese edildiğini buldular.

Hücreler glisin aminoasidini parçalamak için de GLDC'ye gerek duyar. GLDC yokluğunda glisin beyinde birikir ve ciddi zekâ geriliğiyle sonuçlanabilen non-ketonik hiperglisinemi adlı bozukluğa yol açar. GLDC, glioblastoma hücrelerinin bir alt kümesinde sıklıkla aşırı aktiftir. Araştırmacılar, bu durumun yalnızca glioblastoma hücrelerinde meydana geldiğini ve söz konusu hücrelerde serin aminoasidini glisine dönüştüren SHMT2 geninin de aşırı eksprese edildiğini keşfettiler. SHMT2'nin oksijenin az olduğu bölgelerde aşırı aktif olması hücrede glisin seviyesinin yükselmesine neden olur ve bu glisinin GLDC tarafından parçalanması gerekmektedir. GLDC yokluğunda hücreler glisini farklı yollarla parçalamaya çalışır ve bu nedenle toksik ürünler oluşturur. Oluşan toksik ürünler hücreleri öldürür. Araştırmacılara göre beyin kanseri hücreleri GLDC'ye o denli bağımlıdır ki hücreler GLDC'yi kaybettiklerinde ölmektedirler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak: Medical News Today, http://www.medicalnewstoday.com/articles/292149.php

Kanser ilerlemesinin temelinde, melanomun glutamine olan bağımlılığı mı var?

17 Şubat 2015

Melanom hücreleri çoğalmak için çeşitli besin kaynaklarına ihtiyaç duyarlar. Sanford-Burnham Tıp Araştırmaları Enstitüsü'ndeki araştırmacılar glutamin kaynağı mevcut olmadığında melanom hücrelerinin çoğalmasının durduğunu ve öldüklerini keşfetmişlerdir. Araştırmacılar bu çalışma ile ilk kez glutaminin melanom hücreleri tarafından nasıl metabolize edildiğini ve glutamine karşı iştahlarının trikarboksilik asit (TCA) döngüsüyle nasıl ilerlediğini göstermişlerdir.

Bu hücrelerin glutamine duydukları ihtiyaç normal melanositlerin besin gereksinimlerinden farklıdır ve sağlıklı melanositleri tümörijenik hale gelecek şekilde dönüştüren BRAF, NRAS ve p53 gibi DNA mutasyonlarından tamamen bağımsızdır. Bu çalışma ile melanom hücre dizileri ile metabolomik teknolojisinin kombinasyonunu kullanarak glutamin ve glutamin türevlerinin TCA döngüsüne hem giriş hem de çıkışını yöneten ana enzim yollarını ortaya konmuştur.  Bu bulgular, potansiyel olarak besinsel müdahaleler veya glutamin alım inhibitörleri yoluyla tümörlere glutamin rezervini sınırlayan bir tedavi stratejisi için rasyonel gerekçeyi ortaya koymaktadır. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak: Science Dailyhttp://www.sciencedaily.com/releases/2015/02/150217144244.htm

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image