Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Glokom Hasarına Yönelik Bir Belirteç Bulundu

20 Haziran 2017

Dünya genelinde körlüğün önde gelen bir nedeni olan glokom, genellikle rutin bir göz muayenesinde teşhis edilir. Zamanla, gözün içindeki yüksek basınç göz sinirine zarar verir ve görme kaybına yol açar. Ne yazık ki, hangi hastaların en hızlı şekilde görme fonksiyonunu kaybedebileceğini doğru bir şekilde tahmin etmenin hiçbir yolu yoktur. Glokom, dünyadaki körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir ve 60 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Hastalık sık sık sessizce başlar, periferik görme kaybı yavaş yavaş ortaya çıkar ve erken farkedilmez. Zamanla, merkezi görme etkilenir, bu da agresif bir terapi başlamadan önce göz çoktan hasar görmüş demektir. Birçok hasta doktorları gözlerindeki basıncın arttığını keşfedince tedaviye başlarlar. Göz damlası gibi bu tedaviler gözdeki basıncı düşürmeyi amaçlar, ancak bu tür tedaviler glokomda tahrip olan hücreler olan retinalardaki gangliyon hücrelerini her zaman korumayabilir ve bu da görme kaybına neden olabilir. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları, fareler üzerinde çalışarak, muhtemelen hastalığın seyrini izlemek ve tedavinin etkinliği arttırmak için kullanılabilecek hasar belirteçlerini tespit ettiler.

Glokom uzmanları, görme alanı testiyle ganglion hücresi ölümünün neden olduğu görme kaybını izlemeye çalışırlar. İşte o zaman bir hasta yanıp sönen bir ışık gördüğünde bir düğmeye basar. Görme kaybedildiğinde, hastalar görme alanının çevresindeki yanıp sönen daha az ışık görürler ancak bu test her zaman tamamen güvenilir değildir, örneğin bazı yaşlı hastalar bu testi doğru şekilde uygulayamayabilir. Glokom fare modellerini inceleyen araştırmacılar, büyüme farklılaşması faktörü 15 (GDF15) olarak adlandırılan, hayvanların yaşları arttıkça molekülün seviyelerinin arttığını ve optik sinir hasarı geliştiğini belirten bir molekül tespit etti. Sıçanlardaki deneyleri tekrarladıklarında da aynı sonucu gördüler. Ayrıca, glokom, katarakt ve diğer sorunları tedavi etmek için göz ameliyatı geçiren hastalarda, araştırmacılar glokom hastalarının da gözlerinin sıvısında GDF15 seviyesinin yükseldiğini keşfettiler. Araştırmacılar, molekülün retina içindeki hücrelerin ölmesine neden olduğuna inanmıyor; bunun yerine, retinal hücrelerdeki stresin bir işareti olduğunu düşünüyorlar. Bu çalışmanın potansiyel kısıtlılığı, sıvı numunelerinin hastaların gözünden sadece bir kez alınmasıdır, bu nedenle zamanla GDF15 düzeylerini izlemek mümkün değildir. Gelecekteki çalışmalarında, hastalık ilerledikçe biyolojik belirteç düzeylerinin yükselip yükselmediğini belirlemek için biyomarkerin çeşitli zaman noktalarında ölçülmesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ban N, et al. GDF15 is elevated in mice following retinal ganglion cell death and in glaucoma patients. JCI Insight, 2017; 2 (9) DOI: 10.1172/jci.insight.91455

e-Sigara, Nikotin Bandı ve Nikotin Sakızından Daha Etkili Bulundu

16 Temmuz 2019

Sigarayı bırakmak için e-sigara kullananların, bant ya da sakız gibi nikotin alternatifi ürünleri kullananlara kıyasla, 1 yılda sigarayı bırakma ihtimalinin neredeyse iki katı olduğu tespit edildi. Çalışma NEJM’de çevrimiçi olarak yayınlandı. Hajek, "Bu çalışma, e-sigaraların sigarayı bırakmaya yardımcı olmadaki etkinliğini test eden ilk çalışmadır. E-Sigaralar, nikotin alternatifi ürünlerin altın standart kombinasyonundan neredeyse iki kat daha etkiliydi." dedi. Hajek, Çok sayıda sigara içicisi, e-sigaraların yardımıyla sigarayı başarıyla bıraktıklarını bildirmelerine rağmen sağlık uzmanları, randomize kontrollü çalışmalarda net kanıt bulunmadığı için kullanımlarını önerme konusunda isteksiz davrandılar." şeklinde sözlerini sürdürdü. Araştırmada Hajek ve meslektaşları tarafından sunulan kısa süreli güvenlilik verileri sonlanım noktaları açısından iyi görünmektedir. Editörlere göre ise, e-sigaraların uzun vadeli riskleri henüz bilinmemektedir ve bazı araştırmalar, e-sigara kullanıcılarının geleneksel sigara ile görülenlere benzer doku değişiklikleri yaşadıklarını göstermiştir. Buna karşın, nikotin alternatifi ürünlerin kabul edilebilir güvenlik profillerine sahip oldukları bilinmektedir.

Uzun Vadedeki Riskler Bilinmiyor

Davranış Bilimleri Araştırma Merkezi'nden Borrelli, "Ek bir sosyal çekince ise, yetişkin e-sigara kullanımının çocuklar ve genç yetişkinler üzerindeki etkisidir. Yetişkin kullanımı ile çocuklar yalnızca e-sigara buharına maruz kalmayıp aynı zamanda bağımlılık davranışını da modelleyebilir." diye sözlerine devam etti. Ayrı bir yazıda, dergi genel yayın yönetmeni Jeffrey M. Drazen ve ekibi, e-sigaralarda kullanılan aromalar göz önüne alındığında, çocuklara ve gençlere olası zararını yineledi. Çalışma, bazı aktif sigara içicilerin e-sigaralar yoluyla nikotin alarak sigarayı bırakabileceğini veya azaltabileceğini öne sürmesine rağmen, e-sigaralar şu anda regülasyon altında olmadığından, alınan nikotin miktarı ve bu ürünlerin uzun vadeli yan etkileri bilinmiyor. Çalışmayı yorumlayan Dr.Peters, “Bu noktada, hastalara uzun süreli e-sigara kullanımının artı ve eksilerini bilmediğimizi söylüyorum. E-sigaralar daha uzun bir süre boyunca düzenli bir şekilde incelenip çalışılana kadar standart yöntemlerin kullanmasını öneririm." şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy Peter Hajek, Ph.D., Anna Phillips-Waller, B.Sc., Dunja Przulj, Ph.D., Francesca Pesola, Ph.D., Katie Myers Smith, D.Psych., Natalie Bisal, M.Sc., Jinshuo Li, M.Phil., Steve Parrott, M.Sc., Peter Sasieni, Ph.D., Lynne Dawkins, Ph.D., Louise Ross, Maciej Goniewicz, Ph.D., Pharm.D

Sezaryenle Doğan Çocuklarda Gıda Alerjisi ve Hırıltılı Solunum

16 Temmuz 2019

Yapılan yeni bir çalışma ile sezaryen doğumun, vajinal doğumla karşılaştırıldığında erken çocukluk döneminde hırıltı veya gıda alerjisi riskini arttırıp arttırmadığı incelendi. Bebeğin hırıltısı ve 8 aydan sonra başlayan gıda alerjileri her 4-6 ayda bir 3 yaşına kadar her ankette rapor edildi.

Her ne kadar genetik çeşitlilik bazı bireyleri alerjik bozukluklara maruz bıraksa da, maternal obezite, aşırı steril ortamlara maruz kalma gibi diğer faktörler de rol oynayabilmektedir. Doğumda edinilmeyen mikrobiyom eksikliği astım ve alerjik bozukluklardaki artışı etkileyen biyomekanizma olarak öne sürülmüştür. Memeliler doğum sırasında yenidoğanlarını, yenidoğanın bağışıklık sisteminin gelişimine katkıda bulunduğu düşünülen maternal doğum kanalı mikroplarıyla aşılar. Yenidoğan, bu normal doğum sürecinde annenin vajinal ve dışkı mikrobiyomunu alır. Bu mikrobiyal maruz kalma ayrıca, yenidoğanın bağışıklık sisteminin dengelenmesine yardımcı olur. Sezaryen doğum ile doğan bebekler, doğum sırasında annelerinin vajinal ve rektum bakterilerini edinemezler. Bu önemli süreç bazı çalışmalarda doğum şeklinin çocukluk çağında alerjik bozukluk riskini neden etkilediğini açıklayabilir. Bununla birlikte, diğer çalışmalar doğum şekli ile alerjik bozukluk riski arasında anlamlı bir ilişki olmadığını göstermiştir. Bulgulardaki farklılıklar, mikrobiyom fertilizasyonunun etkisine aracılık edebilen veya değiştirebilen faktörlere bağlanabilir. Çalışmalar, örneğin emzirmenin astım, alerjik dermatit ve gıda alerjisi gibi alerjik hastalıkların gelişmesine karşı koruyucu bir etkisi olduğunu göstermiştir. Spesifik olarak anne sütü, anneden çocuğa aktarılan faydalı mikroplar içerir. Yaşamın ilk yılında emzirmek, doğum şekli ve alerjik bozukluklar arasındaki nedensel yolda olası bir aracı olabilir, ancak çalışmalar yetersizdir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı doğum şeklinin hırıltı veya gıda alerjisi riskini etkileyip etkilemediğini ve emzirmenin doğum şekli ile hırıltı veya gıda alerjisi arasında gözlenen ilişkiye aracılık edip etmediğini değerlendirmektir.

Upstate KIDS Çalışması, infertilite tedavisi ile çocuk gelişimi arasındaki ilişkiyi incelemek için kurulan uzunlamasına, prospektif bir doğum kohortudur. Kohort, Eylül 2008 ve Aralık 2010 arasında doğan New York Şehri hariç, New York Eyaleti'ndeki 5.753 canlı doğumu içeriyordu. 5 yaşından küçük çocuklarda astım tanısı koyma zorluğu nedeniyle erken çocukluk döneminde hırıltı semptomları kullanıldı. Çalışma anketlerinde çocuklarda astım, rinit ve ekzema için dünya çapında kabul görmüş ve standart bir tarama aracı olan Uluslararası Çocukluk Dönemi Astım ve Alerjiler Çalışması (ISAAC) anketi sonrasında bebeğin hırıltı durumunun maternal raporu modellenmiştir. Acil sezaryen doğumlu bebeklerde gıda alerjisi riski vajinal doğumlu bebeklere göre anlamlı olarak daha yüksekti (risk oranı = 3.02,% 95 güven aralığı: 1.26, 7.25). Planlanan sezaryen doğumlu bebeklerde anlamlı bir risk gözlenmedi. Doğum şekli ve hırıltı arasındaki ilişki gibi, maternal atopi de doğum şekli ve gıda alerjisi arasındaki ilişkide anlamlı bir etken değildi. Acil sezaryen doğum ile doğan çocuklarda, vajinal yolla doğan çocuklara kıyasla doğumdan 36 aya kadar artan hırıltı riski gözlendi. Bir çalışmada acil sezaryenli çocuklarda, planlanan sezaryen doğum ile yapılanlara göre daha yüksek astım riski gözlenirken, diğer bir çalışmada planlı sezaryenli çocuklarda daha yüksek bir risk gözlemlenmiştir. Mikrobiyom edinim hipotezi, sezaryen doğum ile dünyaya gelen çocuklar arasında hastalık gelişiminin ve değişmiş bağışıklık gelişiminin, maternal vajinal ve dışkı mikroflorasıyla sınırlı olmasından veya sınırlı temasından dolayı gecikmiş bağırsak kolonizasyonunun bir sonucu olabileceğini göstermektedir. Fetal membranların yırtılması, acil durum sezaryeninden önce oldukça sık görülür, bu muhtemelen vajinal bakterilerin fetusa yayılmasına neden olur. Bu nedenle, sezaryen doğum ile doğan çocuklar (özellikle planlanan sezaryen ile doğanlar) acil sezaryen doğum ve vajinal doğumla doğanlara kıyasla maternal vajinal ve dışkı mikroflorasına daha az maruz kalmaktadır. Bu hipotez göz önüne alındığında, alerjik bozuklukların, planlanan sezaryen yolla doğanlarda daha yaygın olması beklenir. Upstate KIDS Çalışması'nda acil durum sezaryeni ile doğum yapan bebekler grubunda belirgin şekilde artan hırıltı riski, vajinal mikrofloranın güçlü bir nedensel etkisi olmadığını göstermektedir.

Mikrobiyom Dışındaki Faktörler de Etkili Olabilir

Erken yaşam mikrobiyal transferiyle ilişkili olmayan diğer faktörler de doğum şekli ile hırıltı ve gıda alerjisi arasında gözlenen ilişkiye katkıda bulunabilir. Örneğin, yakın tarihli çalışmalar maternal obezitenin, artmış inflamasyon ve / veya değişmiş bağışıklık tepkisi yoluyla alerjik bozuklukların gelişmesi dahil, yenidoğan ve çocukluk çağı hastalıklarını etkileyebileceğini belirtmiştir. Maternal vücut kitle indeksinin artması, hipertansif bozukluklar ve diyabet gibi gebelik komplikasyonları da artmış sezaryen doğum oranları ile ilişkilidir. Tüm sezaryen doğumlar, yakın zamanda yapılan bir çalışmada doğumdan 36 ay sonra bebeklerde besin alerjisi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. Upstate KIDS kohortunda, sadece acil durum sezaryeni doktor tarafından teşhis edilen gıda alerjisi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. Sonuç olarak, sezaryen yoluyla, özellikle de acil durum sezaryeni ile doğan bebekler, vajinal doğum yoluyla doğanlara göre daha yüksek hırıltı ve gıda alerjisi riski altındaydı. Acil sezaryenle doğan bebeklerde hırıltı ve gıda alerjisi açısından belirgin bir şekilde artan risk ve ABD'de yüksek miktarda sezaryen doğum oranı göz önüne alındığında, acil sezaryenlerin çocuklarda uzun vadeli sağlık sonuçları üzerindeki olası etkilerini daha iyi anlamak önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Upstate KIDS Study Temilayo E. Adeyeye; Edwina H. Yeung; Alexander C. McLain; Shao Lin; David A. Lawrence; Erin M. Bell Am J Epidemiol. 2019;188(2):355-362.

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Fiziksel Aktivite Yaşlılarda Belleği Koruyabilir

12 Temmuz 2019

Fiziksel aktivitenin biliş üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğuna dair artan kanıtlara ek olarak yeni araştırmalar, bu faydaların Alzheimer hastalığının kan ve beyin biyobelirteçleri ve diğer ortak yaşa bağlı beyin patolojileri olan yaşlı yetişkinlere bile genellenebileceğini göstermektedir.

Illinois, Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezi'nden baş araştırmacı Dr. Aron S. Buchman yaptığı açıklamada "Araştırma ekibimiz, katılımcılarda ölümden ortalama 2 yıl önceki fiziksel aktivite seviyelerini ölçtüler ve ölümden sonra beyin dokularını inceleyerek daha fazla hareket etmenin beyin üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.” dedi.

Daha fazla hareket eden insanlar, hiç hareket etmeyenlere kıyasla daha iyi düşünme ve hafıza becerilerine sahipti. "Hareketin, beyinde mevcut demans belirtileri olduğunda da düşünme ve hafıza becerilerini korumaya yardımcı olacak bir rezerv sağlayabildiğini gördük." diye ekledi.

Araştırmacılar, fiziksel aktivite, Alzheimer Hastalığı ve diğer beyin patolojileri ile bilişsel kapasite arasındaki potansiyel ilişkileri incelemek için, Rush Bellek ve Yaşlanma Projesi'ne katılan 454 daha yaşlı yetişkin üzerinde çalıştılar.

Bu bireylerden 191'inde demans vardı. Çalışma için tüm katılımcılara 20 yıllık bir süre boyunca kapsamlı yıllık tıbbi muayene ve bilişsel test uygulandı. Ölümden sonra beyinleri üzerinde otopsi yapıldı.

Araştırma için, eğitimli teknisyenler 21 bilişsel test uyguladılar ve araştırmacılar bileşik genel bilişsel kapasite puanını hesapladılar. Ayrıca genel bir motor puanı oluşturmak için de 10 motor yetenek ölçtüler.

Araştırmacılar, araştırmada ortaya çıkmış olan deneklerin günlük toplam aktivitenin artmasının bilişsel fonksiyonları arttırdığının veya bunun tersine, kötü bilişsel fonksiyon / demansın bireylerin daha az aktif olmasına neden olabileceği gerçeğinin bir sonucu olabileceğini vurguladılar.

Daha fazla bilgi edinmek için bir dizi duyarlılık analizi yaptılar. Genel bilişsel kapasite için en düşük %5, %10 ve %15'i temsil eden katılımcıları sırayla dışladılar. Her örnekte, toplam günlük aktivite ve motor yetenekler bilişsel kapasiteyle bağımsız olarak ilişkili kaldı.

Bu bulguların halk sağlığı açısından önemli etkileri olabilir, çünkü daha fazla bilişsel aktivite veya fiziksel aktivite gibi esneklik faktörlerinin, Alzheimer hastalığını ve diğer ortak beyin patolojilerini azaltmak için etkili tedaviler olmasa bile yaşamın ileri yıllarında bilişsel fonksiyonlardaki bozulmayı azaltabileceği öne sürülüyor.

Yaşlı yetişkinler arasında daha aktif bir yaşam tarzıyla daha iyi bilişsel kapasite arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizmalar bilinmemektedir. Bachman bununla ilgili, "Bu potansiyel rezervin altında yatan moleküler mekanizmaları belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var." dedi.

Araştırmacılar son olarak, gelecekteki araştırmalarının, yaşamın geç dönemlerindeki hangi fiziksel müdahalelerin bu çalışmada belirtilen bilişsel rezerve katkıda bulunacağını belirlemek üzerine kurgulanacağını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Physical activity, common brain pathologies, and cognition in community-dwelling older adults Aron S. Buchman, Lei Yu, Robert S. Wilson, Andrew Lim, Robert J. Dawe, Chris Gaiteri, Sue E. Leurgans, Julie A. Schneider, David A. Bennett First published January 16, 2019, DOI: https://doi.org/10.1212/WNL.0000000000006954

ABD’de Genç Erişkinlerde Obezite İle İlişkili Kanser İnsidansı Artıyor

12 Temmuz 2019

Yeni bir gözlemsel çalışmaya göre 1995’ten 2014’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde, obeziteye bağlı 12 maligniteden altı tanesinin görülme sıklığı genç erişkinlerde (25-49 yaş) artmıştır. Bununla birlikte, bu kanser (kolorektal kanser hariç) vakaları yaşlı erişkinlerde de (50 yaş ve üstü) daha sık görülmeye başlamıştır.

Çalışma Lancet Halk Sağlığı'nda çevrimiçi yayınlandı. Ancak çalışmanın odak noktası olan genç yetişkinler, yaşlı yetişkinlerden daha büyük yıllık yüzde artışlarına sahipti. Genç erişkinlerde, görülme sıklığı artmış obeziteye bağlı 6 kanser tipi; multipl miyelom, kolorektal, uterus korpusu, safra kesesi, böbrek ve pankreas kanseridir. Öte yandan, gençlerde artmayan obeziteye bağlı 6 kanser tipi; meme, özofageal, gastrik kardiyak, karaciğer ve intrahepatik safra kanalı, tiroid ve over idi.

Obezite ile Kanser İlişkisi Net Değil

Bulgulara rağmen çalışma, obezite ve kanser arasındaki nedensel ilişkinin kanıtı değildir. Ayrıca, çalışmaya dahil olmayan bir uzman "obezite ile ilgili" kanserler kavramını sorgulamıştır. Seattle'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden Ruth Etzioni, verdiği demeçte “Halkı yanlış yönlendiren zararlı yayınlar hakkında endişeliyim.” şeklinde konuştu. Bununla birlikte, Amerikan Kanser Derneği Sürveyans ve Sağlık Hizmetleri Araştırma Programı'nın başkan yardımcısı olan Ahmedin Jemal, sonuçlar hakkında bir uyarıda bulundu. Basın açıklamasında, "Bulgularımız, daha yaşlı erişkinlerde ortaya çıkacak obezite ile ilgili kanser yükünün artmasının bir uyarısı olarak işlev görebilecek bir veriyi ortaya koyuyor." dedi. Jemal, genç erişkinlerde artmış obezite taraması yapılması gerektiğini vurguladı. Harvard Üniversitesi'nden Catherine Marinac ve Brenda Birmann, obezite ile ilgili bildirilen sonuçlarının makul olduğunu söylediler. Ancak araştırmacıların bu ilişkiyi yorumlamasının spekülatif olduğunu da eklediler. Araştırmacılar yalnızca obezite ile ilgili kanserlere bakmadılar ve diğer 18 (obezite ile ilgili olmayan) kanser hakkındaki insidans verilerini de incelediler. Çalışma tartışmaları bölümünde, yazarlar ABD'deki obezite hakkında kapsamlı yorumlarda bulundular ve yeni bulgularının vücut ağırlığında artış gösteren son trendlerle ilgili olabileceğini öne sürdüler. Çalışmanın yazarları, “Bu kanser insidansı eğilimleri ABD'de aşırı kilo veya şişmanlık prevalansındaki hızlı artıştan etkilenmiş olabilir. 1980 ve 2014 arasında, ABD'de obezite prevalansı %100'den fazla (%14,7'den %33,4'e) arttı." yorumunda bulundular.

Başyazar Sung, “Obezite, kanser riskine katkıda bulunabilecek sağlık koşullarıyla ilişkilidir. Örneğin, diyabet, safra kesesi taşları, enflamatuar barsak hastalığı ve dengesiz beslenme bunların arasında sayılabilir. Hepsi kanser yükünü arttırıyor."dedi. Amerikan diyetinin kalitesinin de son yıllarda kötüleştiğini belirten Sung, 2010-2012 arasında 20 ila 49 yaşları arasında olan yetişkinlerin yarısından fazlasının çok az meyve, sebze, kepekli tahıllar, balık ve kabuklu deniz ürünleri tüketirken çok fazla tuzlu yiyecek, fast food gıdalar ve şekerli içecekler tükettiklerini belirtti. 

Literatür talep et

Referanslar :

Emerging cancer trends among young adults in the USA: analysis of a population-based cancer registry Hyuna Sung, PhD Rebecca L Siegel, MPH Philip S Rosenberg, PhD Ahmedin Jemal, PhD

İnsanlar Sanal Gerçeklikte Gerçek Hayattakinden Farklı Davranıyorlar

11 Temmuz 2019

Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bir sanal gerçeklik (VR) deneyimi oldukça gerçekçi olabilir. Sanal gerçeklik, psikoloji ve diğer alanlarda bir araştırma aracı olarak giderek daha fazla kullanılmaktadır. Ancak yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgular araştırmacıların sınırlamaları göz önünde bulundurması gerektiğini göstermektedir.

İnsanların gerçek hayatta nasıl düşündüklerini ve davrandıklarını incelemek için VR kullanmak, temelde yanlış olan sonuçlara neden olabilir. Bu, araba kullanırken veya yürürken acil durumlarda nasıl karar vereceğimizi tahmin etmek gibi, gelecekteki davranışlarla ilgili doğru tahminler yapmak için VR’ı kullanan insanlar için derin etkilere yol açabilir. Bu konu ile ilgili çalışan araştırmacılar, VR'daki deneyimlerin gerçek yaşamı kötü bir şekilde yansıtabileceğini ileri sürdüler.

Bulaşıcı esneme, insanlarda ve birkaç diğer sosyal hayvanda görülen, yakınlarda bir esneme tespit ettiklerinde refleks olarak esnemek olarak tanımlanan iyi belgelenmiş bir fenomendir. Bununla birlikte bu yanıtın ilerlemesini etkileyen faktörler büyük ölçüde bilinmemektedir.

Yapılan yeni çalışmada araştırmacılar, özellikle bulaşıcı esnemeye odaklanarak, esnemeyi etkileyen faktörleri incelemek için sanal gerçeklik kullandılar ve "Sosyal varlığın" bulaşıcı esnemeyi engellediğini gösterdiler. İnsanlar izlendiklerine inandıklarında daha az esniyorlardı veya en azından dürtüye direniyorlardı. Araştırmacılar bunun, sosyal ortamlarda esnemenin birçok kültürde can sıkıntısı veya edepsizlik belirtisi olarak algılanmasından kaynaklanabileceğini düşündüler.

Sanal Ortamda “Sosyal Varlık”

Araştırmacılar çalışma için, VR ortamında bulaşıcı esneme sağlamaya çalıştılar. Test deneklerine bir kulaklık taktılar ve esneyen insan videolarına maruz bıraktılar. Bu koşullarda bulaşıcı esneme oranı %30-60'lık tipik gerçek yaşam oranına paralel olarak %38 bulundu. Bununla birlikte, sanal ortamda sanal bir insan avatarı veya sanal bir web kamerası ile izlenmek gibi, sosyal varlık çıktığında, bu deneklerin esnemesi üzerinde çok az etki gösterdi. Denekler bu koşullarda aynı oranda esnediler. Gerçek hayatta bulaşıcı esnemeyi tetikleyen uyaranlar sanal gerçeklikte de aynıydı, ama gerçek hayatta esnemeyi baskılayan uyaranlar sanal gerçeklikte aynı etkiyi göstermedi.

Test odasında gerçek bir kişinin olması ise, esneme üzerinde VR ortamındaki her şeyden daha önemli bir etkiye sahipti. Denekler, eşlik edenleri görmüyor veya duymuyor olsalar da, bir araştırmacının var olduğunu bilmek, deneklerin esnemelerini azalttı.

Araştırmacılar, insanların VR'da psikolojik olarak nasıl tepki verdikleri ile gerçek hayatta nasıl tepki verdikleri arasında önemli bir fark olduğunu belirttiler. Katılımcılar VR'da sunulan sosyal uyaranlara karşı hassas olsalar da, bulaşıcı esneme ile kanıtlandığı gibi, sonuçların sosyal faktörlerin gerçek dünyadaki ve sanal ortamlardaki etkisinde büyük bir farklılık olduğunu ortaya koyduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew C. Gallup, Daniil Vasilyev, Nicola Anderson, Alan Kingstone. Contagious yawning in virtual reality is affected by actual, but not simulated, social presence. Scientific Reports, 2019; 9 (1).

Bir Sonraki Grip Pandemisini Tahmin Edebilir miyiz?

11 Temmuz 2019

Dünya çapında grip salgınları (pandemiler), influenza A virüslerinden kaynaklanmaktadır ve insanların bu virüse karşı koruyucu bağışıklık tepkileri yoktur. Günümüzde hangi influenza virüsü suşlarının bir salgına neden olabileceği tahmin edilememektedir.

Küresel grip salgınlarını belirleyen tüm faktörler (viral, insan, hayvan, genetik, immünolojik, epidemiyolojik ve çevresel) hakkındaki bilgiler ile yeni grip salgınları tahmin edilebilir ve bir dizi antijenik olarak farklı influenza virüsüne karşı koruyucu grip aşıları geliştirilebilir. İnfluenza virüslerini ve bunların konakçı ile etkileşimlerini anlamada ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, bir virüsü pandemiyi başlatabilen bir virüs yapan spesifik özellikler hala bilinmiyor.

Sürveyans ve deneysel veriler, insan enfeksiyonu sayıları, var olan popülasyon bağışıklığı ve ilgili virüsün doğadaki prevelansı hakkındaki verilerle birlikte, Grip Riski Değerlendirme Aracı (IRAT; CDC tarafından geliştirilen) veya Grip Pandemik Risk Değerlendirmesi (TIPRA; WHO tarafından geliştirilen) ile de değerlendirilebilir. Farklı alt tiplerdeki birkaç yüksek ve düşük patojenik influenza virüsünün IRAT değerlendirmesi, en yüksek pandemik potansiyele ve 2013'te ortaya çıkan H7N9 virüslerine etki etmiştir. Deneysel testler ve hesaplamalı risk değerlendirmesi, karar vericilerin potansiyel olarak sınırlı olan önlemleri (örneğin, antiviraller) tahsis etmelerine yardımcı olabilecek dolaşımdaki virüslerin pandemik potansiyelini belirlemek için önemlidir. Bununla birlikte, deneysel virüs karakterizasyonu ve risk değerlendirmesi birkaç ay sürer ve akut bir pandemik salgının gerisinde kalır.

Yapılan yeni bir araştırmada, influenza virüslerinin salgın potansiyelini daha iyi değerlendirmek için ihtiyaç duyulacak bilgilerin bir kısmı özetlendi.

Veri Madenciliği

Araştırmacılar çalışmalarında; 

  • Memeli hücrelerinde insan tipi reseptörlere bağlanma veya verimli replikasyon sağlayan mutasyonları belirlemeye yönelik kapsamlı mutajenez çalışmaları, 
  • İnfluenza virüslerinin etkin şekilde bağlandığı sialiloligosakaritlerin kataloglanması, 
  • Naif ve enfekte olmuş veya aşılanmış hayvanlarda kapsamlı bulaş çalışmaları,
  • İnfluenza virüsü bulaş çalışmaları için yeni hayvan modelleri geliştirme,
  • Kanatlı hayvanlarda, domuzlarda ve Afrika ile Güney Amerika gibi belirli coğrafi bölgelerde influenza virüsü sürveyansını genişletme,
  • Pandemik suşların ortaya çıkmasını kolaylaştıracak çevresel faktörleri inceleme ve çevrimiçi sosyal ağlarda paylaşılan veri madenciliği için sağlam hesaplama araçları geliştirme

gibi konuların üzerinde odaklanılmasının önemini vurguladılar.

Bu verilerin bir kısmının ayrıca antijenik olarak çeşitli influenza virüslerine karşı koruma sağlayan influenza aşılarının geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirttiler. Bu tür bilgilerin, evrensel influenza aşılarının gelişimi için ek stratejiler önerebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gabriele Neumann, Yoshiro Kawaoka. Can We Predict The Next Influenza Pandemics? J Infect Dis. 2019 Jan 31.

Güneş Koruyucular Cildimizi Nasıl Korur?

10 Temmuz 2019

Tüm güneş kremlerinin aktif madde ve emülsiyon olmak üzere iki ana kısmı vardır. Aktif madde, güneşten korunma işini yapar. Bunlar, UV emiciler ve UV reflektörleri olarak iki kategoriye ayrılır. UV emiciler, UV radyasyonunu emen ve çok düşük bir ısı seviyesine dönüştüren kimyasallardır. UV emici kimyasallara ayrıca “organik” de denir, çünkü tüm organik maddeler için bir temel olan karbon atomları içerirler.

Bazıları, güneş yanığına neden olduğu ve cilt kanseri riskini arttırdığı bilinen spektrumun UVB kısmını emerken, diğerleri spektrumun UVA kısmını emer. Son araştırmalar, daha uzun UVA dalga boylarının sadece derinin daha derin katmanlarına nüfuz etmekle kalmayıp aynı zamanda DNA hasarına karşı bağışıklık tepkisini tehlikeye sokarak cilt kanserine de katkıda bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, en iyi korumayı sunduğu için “geniş spektrum” etiketli güneş kremleri önerilir. UV reflektörleri çoğunlukla UV radyasyonunu emen ve dağıtan çinko oksit ve titanyum dioksit gibi oksitlerden oluşur.

Çoğu güneş koruyucuda normalde birden fazla ve genellikle altıya kadar veya daha fazla aktif bileşen bulunur. Emülsiyon etken maddeyi taşır. Genellikle, bir miktar yağ ve su, ayrıca diğer maddelerden oluşur. Bunlar ürünü korudukları için önemlidir.

SPF Ne Demektir ve Nasıl Ölçülür?

SPF güneşten korunma faktörü anlamına gelir. UV'nin ekrandan ne kadar geçtiğinin ölçüsüdür. Sayı ne kadar yüksek olursa, UV o kadar az geçer. SPF 30, otuzda bir veya UV'nin %3,3'ünün cildinize ulaşmasını izin verir. Bu, UV'nin %96,7'sini filtrelediği anlamına gelir. 50'lik bir SPF ile UV ışınlarının %98'i filtrelenir.

Ne Zaman ve Nasıl Uygulanmalıdır?

Güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce güneş kremi uygulanması, ürünün cilde düzgün şekilde bağlanmasını sağlar. Birçok güneş kreminin iki saatte bir yeniden uygulanması ve cömertçe kullanılması önerilir. Çoğu insan, etikette iddia edilen güneşten korunmayı sağlamak için gereken güneş koruyucu miktarının çok azını kullanır. Ekstremite başına, yüze, ön ve arka gövdeye bir çay kaşığı, yani toplamda yani yedi çay kaşığı (35ml) uygun bir miktardır.

Cildi korumak için ayrıca şapkalar, gölge yerler, kıyafetler ve hatta en yüksek UV dönemlerinde iç mekanda kalmak önemlidir. Öğle saatlerine yaklaştıkça, öğleden sonra ve öğleden sonra saat 12.30 arasında UV yükselir.

Dünya Sağlık Örgütü, UV Endeksi 3 veya daha yukarı olduğunda cildin güneşten korunmasını önerir.

Literatür talep et

Referanslar :

Terry Slevin. Explainer: how does sunscreen work, what is SPF and can I still tan with it on?, The Conversation January 7, 2018

Erken Başlangıçlı Tip 2 Diyabet Hastalarında Artmış Mental Hastalık Riski

10 Temmuz 2019

Yeni araştırmalar, 40 yaşından önce tip 2 diyabet gelişen insanların (Erken başlangıçlı Tip 2 Diyabet), 40 yaşından sonra (Geç başlangıçlı Tip 2 Diyabet ) gelişenlere kıyasla hastaneye yatış riski açısından daha yüksek risk altında olduklarını ve yine akıl hastalıkları ile ilişkili rahatsızlıklardan hastaneye yatış risklerinin arttığını gösteriyor.

Hong Kong Çin Üniversitesi ve Galler Prensi Hastanesinden  Dr. Calvin Ke ve arkadaşları tarafından yürütülen ve geniş bir popülasyonu kapsayan çalışmanın bulguları çevrimiçi olarak 14 Ocak'ta yayınlandı.

10 ila 39 yaşları arasında tip 2 diyabet gelişenler, 40 yaşından sonra diyabet gelişen hastaların 60 yaşına kadarki tüm hastaneye yatış nedenlerini kapsayacak şekilde karşılaştırıldığında, 40 yaş öncesinde diyabet gelişen grubun yatış riskinin iki kat fazla olduğu görüldü ve bu grupta yatış nedenlerinin üçte birinden fazlasının akıl hastalığına bağlı olduğu gözlemlendi.

Çalışmanın yazarları erken başlangıçlı Tip 2 diyabet hastalarının hastane yatış oranlarındaki artış ile ilgili, 40 yaşından önce daha önce bilinmeyen bir ciddi akıl hastalığı yükü bulduklarını ve nedenlerini anlamanın zihinsel sağlık hizmetlerini iyileştirmek için elzem olduğunu belirttiler. Ke ve ortak yazarlar, en azından aşırı risklerin bir kısmı değiştirilebilir risk faktörlerinden kaynaklandığından, sonuçların "kümülatif maruziyetin kardiyometabolik risk faktörlerine olumsuz etkilerini azaltmak için erken müdahalenin önemine" işaret ettiğini vurguladılar.

Erken Başlangıçlı Tip 2 Diyabetin Benzersiz Yönlerini Tanıma

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Philip S. Zeitler, ne akıl hastalığı ne de genel hastaneye yatış bulgularının kendisini şaşırtmadığını söylerek ekledi: “Açıkçası, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sistemimiz farklı ve bireylerin zihinsel sağlık başvuruları için sigorta kapsamında olma olasılıkları daha düşük, bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri'ndeki istatistiklerimiz biraz farklı olsa da şaşırmam.”

“Ancak erken başlangıçlı tip 2 diyabette artan zihinsel sağlık sorunları kavramı hiç şaşırtıcı değil. Bunu çocuklarımızda görüyoruz - depresyon, anksiyete ve intihar düşüncesi veya girişimleri gibi kronik ruh sağlığı sorunları gibi. Yetişkinlerde depresyon ve anksiyete ile tip 2 diyabet arasında iyi bilinen, muhtemelen iki yönlü karmaşık bir ilişki var."

Zeitler, erken başlangıçlı tip 2 diyabeti olan hastalarla ilgilenen klinisyenlerin, bunun  geç başlangıçlı tip 2 diyabetten farklı olduğunun farkında olmalarını tavsiye ediyor. “Daha agresif, daha fazla komplikasyonlu ve genellikle akıl hastalıkları, stresli ortamlar, vb. ile daha da karmaşık bir hale geliyor.”

Özetle Ke ve arkadaşları bu çalışmanın işaret ettiği bulguların politika belirleyicilerine, ödeme yapanlara, hastalara ve sağlık hizmetleri sağlayıcılarına harekete geçmeleri ve karşılanmayan bu ihtiyacı karşılamaları için acil bir çağrı niteliğinde olduğuna vurgu yapıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Excess Burden of Mental Illness and Hospitalization in Young-Onset Type 2 Diabetes: A Population-Based Cohort Study

Calvin Ke, MD; Eric Lau, PhD; Baiju R. Shah, MD, PhD; Thérèse A. Stukel, PhD; Ronald C. Ma, MB BChir; Wing-Yee So, MBChB, MD; Alice P. Kong, MD; Elaine Chow, MBChB, PhD; Philip Clarke, PhD; William Goggins, ScD; Juliana C.N. Chan, MBChB, MD; Andrea Luk, MBChB, MD

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Alkol-İlişkili Karaciğer Hastalığı ve Karaciğer Transplantasyonu

09 Temmuz 2019

Alkol ilişkili karaciğer hastalığı (ALD), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki karaciğer nakli için en yaygın endikasyon olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu artışın nedenleri ve karaciğer nakli alıcıları arasında karaciğer nakli sonrası uzun dönem sonuçlar hakkındaki veriler eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada, 2002 ve 2016 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde ALD için karaciğer nakli eğilimlerini ve uzun dönem sonuçların incelenmesi amaçlandı. Araştırmacılar yaptıkları bu çok merkezli, prospektif, ulusal kohort çalışmasında, 1 Ocak 2002 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan tüm karaciğer transplantasyonlarını değerlendirmek için Birleşik Organ Paylaşımı veri tabanındaki verileri kullandılar. Çalışmadaki ana sonuçlar, hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu ve hepatoselüler karsinom (HCC) ile duyarlılık analizi içeren ALD için karaciğer naklinde ulusal ve bölgesel eğilimler, erken (karaciğer nakli sonrası ≤90 gün) ve geç (karaciğer nakli sonrası >90 gün) hasta ve greft sağ kalımıydı.

Daha Erken Nakil Başarıyı Arttırıyor

Çalışma kohortu, ALD'li 9.438 hasta ile HCV enfeksiyonu ve HCC endikasyonları olanlar hariç tutularak ALD'si olmayan 23.475 hasta dahil olmak üzere toplam 32.913 hastadan oluşuyordu. ALD'li hastaların ortalama yaşı 54 ve ALD'si olmayan hastaların yaş ortalaması 54'tü. ALD'li hasta grubunda ALD'si olmayan hasta grubuna göre daha fazla erkek ve beyaz vardı. ALD için karaciğer nakli oranı 2002'de %24,2'den, 2010'da %27,2'ye ve 2016'da %36,7'ye yükseldi. HCV enfeksiyonu dahil edildiğinde, ALD için karaciğer nakli oranları 2002'de %15,3, 2010'da %18,6 ve 2016'da %30,6’ydı. Bu da ALD için karaciğer naklinde %100 artışı temsil ediyordu ve bunların %48'i karaciğer nakli için bir endikasyon olarak HCV enfeksiyonunda bir azalma ile ilişkilendirildi. ALD'deki artışın büyüklüğü bölgesel olarak heterojendi ve alkolik hepatiti düşündüren hasta özelliklerinde değişikliklerle ilişkiliydi. Kümülatif ayarlanmamış 5 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalımı ALD’li grup için %79 ve ALD’si olmayanlar için %80’di. Kümülatif ayarlanmamış 10 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ALD’li grup için %63 ve ALD‘li olmayanlar için %68’di. Çok değişkenli analizde ALD, karaciğer nakli sonrası geç ölüm riskinin artmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, alkolik hepatit için erken karaciğer nakli yapılmasının karaciğer nakli için daha geniş ALD kabulüne yol açabileceğini gösterdiğini belirttiler. ALD'li karaciğer nakli alıcıları arasında geç sağ kalımın, ALD’li olmayan alıcılar arasında olduğundan daha düşük olduğunu ve bunun, en iyi sonuçlarla ilişkili hasta profillerini tanımlamak için gelecekteki çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Brian P. Lee, Eric Vittinghoff, Jennifer L. Dodge et al. National Trends and Long-term Outcomes of Liver Transplant for Alcohol-Associated Liver Disease in the United States,

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

Kalp ve Akciğer Naklinde Yüksek HLA Uyumu Sonrasında Gelişen Cilt Kanseri İle İlişkili Bulundu

08 Temmuz 2019

Büyük bir retrospektif çalışma, akciğer ve kalp nakli sonrası de novo cilt kanseri oranlarının donör ve alıcı HLA antijenlerinin iyi eşleşmesi durumunda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Dr. Sarah T. Arron, HLA uyumsuzluğu olan akciğer ve kalp alıcılarının daha yakın eşleşmeye sahip olanlardan daha az cilt kanseri geçirdiklerini belirtti. “Bu, uyumsuz hastaların bağışıklık sisteminin, nakledilen organı korumak için gerekli olan yüksek bağışıklık bastırma seviyesine rağmen cilt kanseri hücrelerini tanımaya ve savaşmaya devam edebileceğini göstermektedir. Organ nakli alıcılarını tedavi eden internistler ve dermatologlar, torasik nakil yapılan ve iyi eşleşmiş bir organ alan hastalarda cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceğinin farkında olmalılar." şeklinde konuştu. Greft reddi riskini azaltan immün sistemi baskılayan rejimlerin, solid organ nakli alıcılarında majör bir morbidite kaynağı olarak kanser riskini arttırdığı belirtildi. Daha fazla araştırma yapmak için ekip, 2003 ve 2008 yılları arasında 10 bin 500'den fazla akciğer, kalp, pankreas, karaciğer ve böbrek alıcısı hakkındaki verileri inceledi.

Antijen Uyuşmazlığı Koruyucu Bir Etkiyle İlişkili

 Özellikle, her bir uyuşmayan alel için cilt kanseri riskinde %7 ila %8 oranında bir azalma bulundu. Alt grup analizi, HLA antijen uyumsuzluğunun akciğer alıcılarında (aHR, 0.70) ve kalp alıcılarında (aHR, 0.75) önemli bir koruma sağladığını, ancak karaciğer, böbrek veya pankreas alan hastalar için bunun geçerli olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, "Skuamöz hücreli karsinom ve melanom için aHR'ler, herhangi bir cilt kanseri için olanlara benzerdi, ancak HR, daha az sayıda olay nedeniyle melanom için istatistiksel olarak anlamlı değildi." şeklinde açıkladılar. Bu bulgular ışığında, "İyi eşleşmiş kalp ve akciğer nakli alıcılarının nakil sonrası cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceği" sonucuna varıldı. Arron, “Farklı immünosüpresif ilaçların bu bulguyu nasıl etkilediğini öğrenmek için gelecekteki çalışmalara hala ihtiyaç var.” dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Association of HLA Antigen Mismatch With Risk of Developing Skin Cancer After Solid-Organ Transplant Yi Gao, MD1; Amanda R. Twigg, MD2; Ryutaro Hirose, MD3; et al Garrett R. Roll, MD3; Amy S. Nowacki, PhD4; Edward V. Maytin, MD, PhD5; Allison T. Vidimos, RPh, MD5; Raja Rajalingam, PhD6; Sarah T. Arron, MD, PhD2 JAMA Dermatol. 2019;155(3):307-314. doi:10.1001/jamadermatol.2018.4983

Erişkinlerde İnvaziv Grup B Streptokok Enfeksiyonları Artıyor

05 Temmuz 2019

Gebe olmayan erişkinlerde istilacı Grup B Streptococcus (GBS) hastalığının halk sağlığı yükü önemli bir şekilde artmaya devam etmektedir. Görülme sıklığı erkekler, 65 yaş ve üstü olanlar ve siyahlar arasında en yüksek olup yaşla birlikte artmaktadır. Klindamisine dirençli izolatların yüzdesi de artış göstermektedir. 

Konunun araştırmacıları, "Gebe olmayan erişkinlerde GBS'deki artış, obezite ve diyabet gibi altta yatan koşulların artan prevalansına paralel ilerliyor." şeklinde açıkladılar. Araştırmacılar, Aktif Bakteriyel Çekirdek sürveyansı ile 21.250 hastayı içeren, 2008'den 2016'ya kadar istilacı GBS tespitinde bulunan popülasyon temelli bir çalışma yürüttüler. Bu süre zarfında, gebe olmayan yetişkinler arasında istilacı GBS insidansı, 2008'de 100.000 nüfus başına 8.1 vakadan anlamlı bir şekilde yükseldi. Araştırmacılar, "Bu çalışmanın odağı, istilacı GBS hastalığı ile sınırlıydı. Grup B Streptococcus, idrar yolu enfeksiyonları, invaziv olmayan cilt ve yumuşak doku enfeksiyonları ve zatürre de dahil olmak üzere önemli miktarda noninvaziv yüke neden oluyor.” yorumunda bulundular.

Doğru Antibiyotik Seçimi Önemli

GBS'nin antimikrobiyal direncindeki eğilimlerin farkındalığı, duyarlılık sonuçları bulunmadığında ve ampirik tedavi gerekli olduğunda önemlidir. Klindamisin direncinin, birinci basamak antimikrobiyal bir ajan olarak kabul edildiği cilt ve yumuşak doku enfeksiyonlarında (SSTI) direncin belirlenmesi özellikle klinik öneme sahiptir. GBS enfeksiyonlarını tanımlamak zor olabilir, zira GBS enfeksiyonlarını geliştirmek için olağandışı epidemiyolojik maruziyetlere gerek yoktur. Klinik sendromlar genellikle GBS'ye özgü olmadığı için, teşhise yardımcı olacak kültürleri toplamak kritik önem taşır. Klindamisine karşı artan direnç, klindamisinin, özellikle beta-laktam antibiyotiklere alerjisi olanlarda, SSTI'ler ve solunum yolu enfeksiyonları için yaygın bir ampirik tedavi olduğu için, β-laktamlar ve vankomisin hala genel olarak GBS tedavisi için güvenilir antibiyotiklerdir. İdeal olarak, bu klinik durumlarda ampirik tedavi, GBS'ye karşı özellikle bir β-laktam veya vankomisin gibi bir antibiyotik içermelidir, çünkü klindamisin ve makrolidler, mevcut dönemde güvenilir ajanlar değildir. Öte yandan, önceden bilinen herhangi bir ön koşulu bulunmayan bir hastanın steril alan kültüründe GBS'yi bulmak, hastanın tanınmayan diyabet veya diğer altta yatan koşullara sahip olabileceği konusunda bir ipucu olabilir.

Çalışmacılardan Barshak; "Serotip dağılımı ve antibiyotik direncindeki gelecekteki eğilimleri izlemek için sürmekte olan sürveyans garanti altına alınmıştır. Obezite ve diyabet gibi risk faktörlerini azaltmaya yönelik cildin bütünlüğünü korumaya ve optimal yara bakımı sağlamaya yönelik çabaların yanı sıra, doktorların bu konuda bilinçlendirilmesi GBS enfeksiyonlarını önleyecektir.” şeklinde sözlerini bitirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Epidemiology of Invasive Group B Streptococcal Infections Among Nonpregnant Adults in the United States, 2008-2016 Louise K. Francois Watkins, MD, MPH; Lesley McGee, PhD; Stephanie J. Schrag, DPhil

Genotoksik Kolibaktin Kolon Kanserini Nasıl Tetikliyor?

04 Temmuz 2019

İnsan bağırsak mikrobiyotası üyeleri, kolorektal kanserin (CRC) gelişimi ve ilerlemesinde rol oynamaktadır. CRC ile ilişkili bu mikroorganizmalar, genotoksinlerin üretimi de dahil olmak üzere çeşitli mekanizmalar yoluyla karsinojenezi etkileyebilir. Kolibaktin, bazı bağırsak kommensal Escherichia coli suşları (pks + E. coli) dahil olmak üzere, pks genomik adayı barındıran organizmalar tarafından yapılan genotoksik ikincil bir metabolittir. Memeli hücrelerinin pks + E. coli ile geçici enfeksiyonu, hücre siklusunun durmasına, DNA çift iplik kopmasına ve yaşlanmaya neden olur. Ayrıca, kollibaktin üreten E. coli, kolit ile ilişkili CRC'nin birçok fare modelinde tümör ilerlemesini hızlandırır ve ailevi adenomatoz polipozlu ve CRC'li hastalarda fazla eksprese edilir. Kolibaktinin kanserle olan güçlü ilişkisine rağmen, aktif genotoksik metabolit, bugüne kadar bilim insanları tarafından tam olarak izole edilememiş ve dolayısıyla bu ilişkinin mekanizması sınırlı derecede anlaşılabilmiştir.

Son on yılda, çoklu tamamlayıcı yaklaşımlar, kolibaktinin kimyasal yapısı hakkında dolaylı bilgiler sağlamıştır. İlginç bir şekilde, metabolitlerin pks + E. coli'nin mutant suşlarından izolasyonu ve yapısal karakterizasyonu, kolibaktinin muhtemelen DNA alkilleyici doğal ürünlerde bulunan reaktif bir yapısal motif olan bir siklopropan halka içerdiğini ortaya koymuştur. Bu, kolibaktinin DNA'yı kovalent olarak değiştirebileceği varsayımını ortaya çıkarmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, aktif genotoksinin kimyasal yapısı ve etki şekli hakkında bilgi edinmek için, pks + E. coli ile enfekte insan hücrelerinden gelen kolibaktin DNA eklentilerini (addukt) tanımlayıp yapısal olarak karakterize etmeyi amaçladılar.

Kolibaktin DNA Hasarına Yol Açıyor

Araştırmacılar, hedeflenmemiş sıvı kromatografisi-kütle spektrometresi bazlı DNA adduktomiklerini kullanarak, geçici olarak pks + E. coli ile enfekte olmuş memeli hücre soylarında bulunan DNA eklentilerini veya pks genlerini kaybeden bir mutant suşu karşılaştırdılar. Pks + E. coli'ye maruz kalan hücrelere özgü iki adenin eklentisini keşfettiler. Bu eklentiler bilinen kolibaktin biyosentetik öncüllerinin izotopik etiketli versiyonlarının E. coli-memeli hücre sistemine beslenmesiyle pks-ilişkili olduğu doğruladılar. Pks-bağımlı eklentiler ayrıca, klinik olarak kolibaktin üreten E. coli izolatlarına maruz kalan insan hücrelerinde ve pks + E. coli ile monoklonlanmış farelerin kolonik epitel hücrelerinde de bulundu.

Araştırmacılar sonuçların, barsak bakteriyel genotoksin kolibaktininin in vivo DNA'yı alkillediğine dair doğrudan kanıtlar sunduğunu, bunun da kolibaktinin CRC'ye nasıl katkıda bulunabileceği hakkında mekanik bilgiler sağladığını belirttiler. Pks + E. coli'nin memeli hücrelerinde ve farelerde DNA eklenti üretme kabiliyetinin, kolibaktinin kanser gelişimine veya ilerlemesine dahil edilmesine destek sağladığını aktardılar. Kolibaktinin aracılık ettiği DNA hasarının ve bunun sonucunda ortaya çıkan genomik dengesizliğin, potansiyel olarak kolorektal karsinojenezin altında yatan bir aracısı olabileceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wilson et al. The human gut bacterial genotoxin colibactin alkylates DNA,  Science 363, 709 (2019).

Karaciğer Yağlanması ile Osteoporotik Kırıkların İlişkisi Araştırıldı

04 Temmuz 2019

Araştırmacılar, alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) erişkinlerde kemik mineral yoğunluğu (BMD) ve osteoporotik kırık riski üzerindeki etkisini incelediler. Bununla birlikte, NAFLD'nin kemik sağlığını olumsuz şekilde etkileme derecesi belirsizliğini korumaktadır. Bu meta-analiz, görüntüleme ile tanımlanmış veya biyopsi ile kanıtlanmış NAFLD'nin, orta yaşlı ve yaşlı bireylerde (esas olarak Çinli erkeklerde) düşük BMD ile kendisinin bildirdiği bir osteoporotik kırık öyküsü ile ilişkili olduğunu göstermektedir. NAFLD, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde en yaygın karaciğer hastalığıdır ve genel popülasyondaki yetişkinlerin en az %25 ila %30'unu etkilediği tahmin edilmektedir. NAFLD, yalnızca karaciğer ile ilişkili morbidite ve mortalite ile değil aynı zamanda kardiyovasküler hastalıklar ve diğer ekstrahepatik hastalıklar (örneğin, tip 2 diyabet, kronik böbrek hastalığı ve kolorektal kanser) gelişme riski ile de ilişkilidir.

Osteoporoz, düşük BMD ve kemik mikro mimarisinde bozulma ile karakterize, kemik kırılganlığında artış ile kendini gösteren bir iskelet hastalığıdır. Osteoporoz, ilerleyen yaşta kümülatif kırık oranlarının yüksek olması nedeniyle halk sağlığı problemidir. Özellikle, kalça kırığı yüksek sağlık maliyetleri ile birlikte artan morbidite ve mortalite riskiyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğundan, tüm osteoporotik kırıkların en ciddi olanıdır. Bu nedenle, osteoporoz için yeni ve potansiyel olarak değiştirilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi klinik pratikte önemli bir konudur.

Karaciğer Yağlanması Kemik Kırığı Riskini Arttırıyor

Son zamanlarda, NAFLD ve osteoporoz arasında olası bir ilişkinin varlığı, önemli bir bilimsel ilgi yarattı. Birçok gözlemsel kesitsel veya vaka kontrol çalışması, orta yaşlı ve yaşlı bireylerde görüntüleme tanımlı veya biyopsi ile kanıtlanmış NAFLD ve BMD ölçümü arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bununla birlikte, bu tür çalışmalardan elde edilen bulgular şu ana kadar tutarsız ve çelişkili olmuştur. Bazı çalışmalar NAFLD ile azalan BMD arasında, özellikle de Çinli erkeklerde önemli bir ilişki olduğunu bildirirken, bazılarında NAFLD ile artan BMD arasında önemli bir ilişki olduğunu bildiren çalışmalar da mevcuttur. Ayrıca, düşük BMD ile NAFLD'nin ciddiyeti arasında bir ilişki olup olmadığı da belirsizliğini korumaktadır.

Son zamanlarda, Çinli orta yaşlı ve yaşlı bireylerin bazı büyük kesitsel çalışmaları da, ultrason tanısı almış NAFLD'nin yaşlı erkeklerde, kendisinin bildirdiği bir osteoporotik kırık öyküsü ile önemli derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Genel olarak, mevcut bulgular, literatürde mevcut olan tek meta-analizin sonuçlarını ~25 kat arttırılmış bir örneklem büyüklüğü ile desteklemekte ve daha da genişletmektedir. Bununla birlikte, NAFLD ile osteoporoz riski arasındaki ilişkiyi ele almak için uzun vadeli ve iyi tasarlanmış ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Şu anda NAFLD'nin osteoporotik kırık riskini arttırabileceğine dair biyolojik olarak kabul edilebilirlik kanıtı ortaya çıkmıştır. Gerçekten de, NAFLD (özellikle çeşitli seviyelerde hepatik fibrozisli alkolik olmayan steatohepatit [NASH]) insülin direncini şiddetlendirebilir ve sitokinlerin ve kemik demineralizasyonunu ve osteoporozu teşvik edebilen moleküllerin salınmasına neden olabilir. NAFLD şiddetine göre çeşitli iskelet bölgelerinde BMD'de anlamlı ve tutarlı bir farklılık göstermemesine rağmen, sirozlu hastalarda, özellikle de alkolik sirozlu veya ilerlemiş kolestatik karaciğer hastalığı olanlarda osteoporozun sık görülen bir komplikasyon olduğu bilinmektedir. Bu klinik ortamda, ana risk faktörleri hastalık şiddeti, yaşlılık ve kolestaz süresidir. NAFLD'de osteoporoz riski ile ilgili çelişkili literatür ve NAFLD'yi hem osteoporoz hem de uzun vadeli kırık riski ile ilişkilendiren temel biyolojik mekanizmalarla ilgili ortaya çıkan veriler göz önüne alındığında meta-analizin konusunun klinik olarak anlamlı olduğu anlaşılmıştır. Sonuç olarak, gözlemsel çalışmaların (ağırlıklı olarak Asya etnik kökene sahip orta yaşlı ve yaşlı bireyleri içeren) bu kapsamlı meta-analizinin sonuçları, görüntüleme veya histoloji ile tespit edilen NAFLD'nin, bildirilmiş bir osteoporotik kırık öyküsü ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Non-alcoholic Fatty Liver Disease Is Associated With a History of Osteoporotic Fractures but Not With Low Bone Mineral Density Alessandro Mantovani; Marco Dauriz; Davide Gatti; Ombretta Viapiana; Giacomo Zoppini; Giuseppe Lippi; Christopher D. Byrne; Fabrice Bonnet; Enzo Bonora; Giovanni Targher Aliment Pharmacol Ther. 2019;49(4):375-388.

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

Hafta Sonu Kurtarma Uykusu, Hafta İçi Uyku Yetersizliğinden Kaynaklanan Sağlık Hasarlarını Geri Almıyor

03 Temmuz 2019

Çağımızda obezite ve diyabet gittikçe daha büyük sağlık krizleri haline gelmektedir ve araştırmalar kötü uykuyu bu tür metabolik problemlerle ilişkilendirmektedir. Uyku uzmanları her gece en az 7 saat kesintisiz uykuyu tavsiye etmektedirler. Bununla birlikte yapılan araştırmalara göre ABD'deki her üç yetişkinden biri yetersiz uyku almaktadır.

İnsanlar genellikle hafta sonları, hafta içi çalışma günlerinde ortaya çıkan uyku kaybından kurtulmak için uyku süresini arttırırlar. İsteğe bağlı hafta sonu iyileşme uykusunun, tekrarlayan yetersiz uyku nedeniyle metabolik düzensizliği önleyip önlemediği ise şimdiye dek bilinmemekteydi.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hafta sonu uzun saatler boyunca uyumanın bu metabolik hasarı telafi edip edemeyeceğini test etmeyi amaçladılar. Sürekli yetersiz uyku (9 gece) ve isteğe bağlı hafta sonu iyileşme uykusunu takiben tekrarlayan yetersiz uyku sırasında; uyku, sirkadiyen zamanlama, enerji alımı, kilo alımı ve insülin duyarlılığını değerlendirdiler. Sağlıklı 36 genç yetişkini rastgele olarak; kontrol (CON; 9 saatlik uyku, n = 8), hafta sonu iyileşmesi olmadan uyku kısıtlaması (SR; 5 saatlik uyku, n = 14) ve hafta sonu iyileşme uykusu ile uyku kısıtlaması (WR; 5 gün hafta için yetersiz uyku, sonra 2 gün hafta sonu kurtarma uykusu, sonra 2 gece yetersiz uyku, n = 14) olmak üzere üç gruba ayırdılar.

Yetersiz Uykunun Etkilerini Silmiyor

SR ve WR grupları için yetersiz uyku, yemekten sonra enerji alımı ve vücut ağırlığını bazala göre arttırdı. İsteğe bağlı hafta sonu kurtarma uykusu sırasında katılımcılar kümülatif olarak başlangıç seviyesinden yaklaşık 1,1 saat daha fazla uyudular ve akşam yemeğinden sonra enerji alımı yetersiz uykuya göre azaldı. Ancak, hafta sonundan sonra tekrarlayan yetersiz uyku sırasında sirkadiyen faz ertelendi ve akşam yemeğinden sonra enerji alımı ve vücut ağırlığı bazal seviyeye göre arttı. SR'de tüm vücut insülin duyarlılığı, yetersiz uyku sırasında bazala karşı yaklaşık %13 azalırken, WR'de tüm vücut, hepatik ve kas insülin duyarlılığı, tekrarlayan yetersiz uyku sırasında bazala göre yaklaşık %9-27 azaldı. Ayrıca, hafta sonu boyunca toplam uyku süresi kadınlarda erkeklere göre daha düşüktü ve enerji alımı kadınlarda başlangıç seviyelerine geriledi, ancak erkeklerde durum böyle değildi.

Araştırmacılar bulguların, hafta sonu iyileşme uykusunun, tekrarlayan yetersiz uyku ile ilişkili metabolik düzensizliği önlemede etkili bir strateji olmadığını gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Depner et al. Ad libitum Weekend Recovery Sleep Fails to Prevent Metabolic Dysregulation during a Repeating Pattern of Insufficient Sleep and Weekend Recovery Sleep, Current Biology,volume29, issue 6, P957-967.E4, March 18, 2019.

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamogram şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Çocukları yine de yaşlıydı; peki ya 8 ve 11 yaşlarında ki kuzım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

Literatür talep et

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

Balık Yağı İnme Riskini Azaltıyor

02 Temmuz 2019

Temel yağ asitlerinin adipoz doku seviyeleri hakkındaki verileri içeren yeni bir balık yağı ve iskemik inme çalışması, eikosapentaenoik asit (EPA) alımının, docoheksaenoik asit (DHA) veya toplam balık yağı alımına göre daha büyük bir yarar sağladığını ortaya koymuştur.

Danimarka’nın Aalborg Üniversitesi Hastanesi’ndeki Kardiyoloji Kliniği’nden araştırmacı Stine Krogh Venø verdiği demeçte, “Sonuçlarımız, balık yağlarının daha yüksek diyet alımlarının - ve özellikle de EPA’nın yüksek yağ dokusu seviyelerinin - iskemik inme riskinde bir azalmaya neden olduğunu gösteriyor." dedi.

“Bu çalışmayla, omega 3 yağ takviyesi yerine diyetle balığın alımının daha faydalı olduğunu ve düzenli olarak balık yemenin hala besin takviyesiyle DHA veya EPA alımından daha yararlı bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Ancak ayrı ayrı yağ asitlerine baktığımızda EPA alımının DHA alımından daha fazla yararlı olduğunu gösterdik.”

REDUCE-IT çalışmasının son raporları dikkate alındığında, sonuçlar özellikle, plaseboya karşı yüksek dozda saflaştırılmış bir EPA ürünü ile kardiyovasküler olayların dramatik bir şekilde düşmesi bakımından ilgi çekicidir. Çalışmanın baş araştırmacısı, Brigham ve Kadın Hastanesi'nden Dr. Deepak Bhatt şu anki çalışmasıyla ilgili olarak “REDUCE-IT'de EPA'nın yüksek oranda saflaştırılmış bir etil esteri (icosapent etil) ile inmede önemli ölçüde anlamlı -%28’lik- bir azalma gördük ve bu çalışmada daha yüksek EPA seviyeleri ile ilişkili olarak %26 daha düşük bir inme oranı bulduk." dedi.

Bhatt, EPA’nın tutarlı bir şekilde kardiyovasküler faydalarla ilişkili olmasına rağmen, bu çalışmada DHA'nın durumunun daha karışık olduğunu belirtmekte fayda olduğu noktasına dikkat çekerek “LDL-kolesterol hikayesinin tamamen ortaya çıkmasında olduğu gibi zaman alacak olsa da önümüzdeki yıllarda EPA'nın kardiyovasküler sağlıktaki koruyucu rolünü destekleyen daha da fazla veri olacağını tahmin ediyorum.” dedi.

Mevcut çalışma, katılımcılara diyet balığının tüketimini sorarak yalnızca önemli balık yağı yağ asitlerinin alımını değerlendirmeye çalışmak yerine, araştırmacıların bu yağ asitlerinin doku seviyeleri hakkında veri toplamaları yönünden olağandışıdır. Venø, "Doku seviyeleri hakkında veri sahibi olmak çok nadir bir durum ve bu da sonuçlarımızı çok daha güvenilir hale getiriyor." diye vurguladı. Daha önceki bazı çalışmaların kırmızı kan hücrelerinde yağ asidi seviyelerini ölçtüğünü, ancak yağ dokusu ölçümlerinin son 1 ila 3 yıl boyunca diyet alışkanlıklarını yansıttıklarından daha bilgilendirici olduğunu, kırmızı kan hücresi seviyelerinin son birkaç ayla daha fazla ilişkili olduğunu belirtti. “Bu nedenle, yağ dokusu düzeyleri uzun süreli diyetin iyi ve güvenilir bir göstergesidir.“ diye devam etti.

Makalede araştırmacılar, lipitler üzerindeki farklı etkilerin bu çalışmada DHA ve EPA için görülen farklı sonuçları açıklayabileceğini belirttiler: "Hem EPA hem de DHA, plazma trigliseritlerini düşürür, ancak DHA, düşük arter lipoprotein [LDL] kolesterolü yükseltir, bu da büyük arter ateroskleroz felci ile ilişkili olarak EPA ve DHA ilişkileri arasındaki farkın bir açıklaması olabilir.” şeklinde açıkladılar. Çalışmacılar ayrıca, kardiyoembolik inmede artışın beklenmedik olduğunu, çünkü EPA ve DHA'nın genellikle antitrombotik etkilere sahip olduğuna inanıldığını söylediler.

Venø, kardiyoembolik inme sonuçlarının dikkatle yorumlanması gerektiği konusunda uyarmadan geçmedi, çünkü göreceli olarak az sayıda olay vardı ki zira çalışmada toplam 1879 iskemik inmeden sadece 99’u kardiyoembolik inme ile ilişkiliydi. Bununla birlikte yazarlar, önceki bazı çalışmaların, yüksek miktarda deniz n-3 PUFA alımıyla birlikte atriyal fibrilasyon riskinin daha yüksek olduğunu ve atriyal fibrilasyonun kardiyoembolizmin risk faktörü olmasından dolayı, bulguların olası bir açıklamasını sağlayabileceğini not etmişlerdir. Venø, "Bu yine, EPA ile AF riskinin yüksek olduğu REDUCE-IT'deki gözlemlere uyuyor." diye ekledi. Deniz kaynaklı n-3 PUFA'ların alımının orta yaşlı bireyleri, aterosklerotik kökenli iskemik inme gelişimine karşı koruyabileceği belirtildi. Bu sonuçların diğer aterosklerotik vasküler olaylarla ilgili kanıtlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, balık tüketiminin iskemik kalp hastalığına karşı koruduğuna dair önemli epidemiyolojik kanıtlar olduğunu ve son zamanlarda deniz kaynaklı n-3 PUFA ‘nın majör aterosklerotik bozukluk ve periferik arter hastalığı riskini de azaltabileceğini gösterdiklerini söyledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Marine n-3 Polyunsaturated Fatty Acids and the Risk of Ischemic Stroke Stine K. Venø, MD; Christian S. Bork, MD; Marianne U. Jakobsen, MSc, PhD; Søren Lundbye-Christensen, MSc, PhD; Peter L. McLennan, BSc, PhD; Flemming W. Bach, MD, DMSc; Kim Overvad, MD, PhD; Erik B. Schmidt, MD, DMSc

Avustralya’da İkinci Bir Buçuk Yumurta İkizi Olgusu Görüldü

01 Temmuz 2019

Genel olarak bilinen, ikizlerin ya iki yumurta ve iki spermin iki ayrı embriyo yarattığı tek yumurta ikizleri ya da bir embriyonun her çocuk için normal gelişimini sürdürmeden önce ikiye böldüğü tek yumurta ikizlerinden oluştuğudur. Her bir sperm hücresi babanın DNA'sının yarısını içerir. Fakat spermden sperme özdeş değildir, çünkü her insan ailesinden gelen genetik materyalin bir karışımıdır ve her seferinde bu tam DNA setinin biraz farklı bir çeşidi spermin içine bölünür. Bazı spermler, çocuğun bir erkek çocuğa dönüşmesine neden olan babanın Y kromozomunun bir kopyasını içerirken, bazıları ise bir kız çocuğuna dönüşmesine neden olan babanın X kromozomunu taşır.

Avustralyalı araştırmacılar, annenin DNA'sının her iki bebek için aynı olduğu, ancak babanın DNA'sının her iki ikizde farklı olduğu bir yumurta ve iki spermden ortaya çıkan ikinci bir ikiz vakası tanımladılar.

Bir buçuk yumurta ikizler olarak adlandırılan bu ikizler son derece nadir görülüyor. Rapor edilen diğer tek vaka ise 2007 yılında ortaya çıkmıştı. Bu rapor, tek yumurta ya da çift yumurta ikizlerinin dışında üçüncü tür ikizlik durumunun olduğunu onaylıyor.

Brisbane'de yaşayan ve şimdi 4 buçuk yaşında olan Avustralya ikizleri vakasında, annenin yumurtası, bir X kromozomu taşıyan bir spermle ve bir de Y kromozomunu taşıyan bir spermle döllenmişti. Hamileliğin erken döneminde yapılan ultrason, her iki fetusun da aynı plasentayı paylaştığını gösterdi ve doktorlar, fetüslerin tek yumurta ikizi olduğunu varsaydılar.

Ancak sekiz hafta sonra yapılan ultrasonda, tek yumurta ikizlerinde imkansız olduğu düşünülen bir çocuğun erkek, diğerinin kız olduğunu gördüklerinde bunun olağanüstü bir şey olduğunu düşündüler.

Araştırmacılar, döllenmeden sonra yumurtadan alınan DNA ve iki spermin bölündüğünü ve daha sonra üç embriyo oluşturmak için ayrıldığını söylüyorlar. Bunlardan ikisinde, canlı embriyo yapmak için yeterli yumurta DNA'sı ve sperm DNA'sı vardı. Sadece sperm DNA'sı ile kalan embriyo, uygun değildi.

Doktorlar Bebekleri Yakından Takip Ediyor

Araştırmacılar erkek ve kız çocuklarda, annelerinin DNA'sını %100 ortak buldular, fakat taşıdıkları baba DNA'ları sadece %78 oranında aynıydı. Birinde ambigus genitale doktorların dikkatini çekti.

Araştırmacılar bu olgunun doktorların inandığından daha yaygın olup olmadığını görmek için 968 çift yumurta ikizleri ve ebeveynleri ile ilgili uluslararası bir veri tabanını incelediler. Hiçbiri aynı düzeni göstermedi.

İki spermden elde edilen tuhaf DNA kombinasyonu nedeniyle, doktorlar ikizlerin üreme organlarının kansere karşı savunmasız olabileceğinden endişe duyuyorlar. Kız bebeğin yumurtalığında bazı değişiklikler olduğu ortaya çıkması nedeniyle yumurtalıkları çıkarıldı. Erkek bebeğin ise testisleri ultrason takibi ile izleniyor.

Literatür talep et

Referanslar :

M.T. Gabbett et al. Molecular Support for Heterogonesis Resulting in Sesquizygotic Twinning, N Engl J Med 2019; 380:842-849.

Aromalı E-Sigara Gençler Arasında Yeni Bir Salgın Mı?

01 Temmuz 2019

Amerikan gençliğinde giderek popülerleşen elektronik sigaraların, potansiyel olarak daha tehlikeli olan aromalandırılmış tütün ürünlerinin kullanımındaki artışla ilişkilendirilebileceğini ortaya atan bir çalışma yayınlandı.

Genelde tütün kullanımı, Amerikadaki orta öğrenim ve lise öğrencileri arasında azalmaktadır. Herhangi bir tütün ürününü kullanan öğrencilerin oranı 2014 yılında %17.3'ten 2017'de %13.6'ya düşmüştür.Ancak aromalı ürünler için tablo farklı görünmektedir. Tütün kullanan gençlerin arasında, aromalı ürün kullanma oranı 2014 yılında %69,4'ten 2016'da %57,7'ye düşerken, 2017'de %63,6'ya yükselmiştir.

Konu ile ilgili Omaha'daki Nebraska Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Hongying Dai, "Diğer tütün ürünlerindeki kötü tat nedeniyle kullanımı azaldıkça aromalı e-sigara kullanımı artmaya devam etti." sözlerini sarf etti.

Dai, e-postayla yaptığı açıklamada, "Hiçbir tür tütün kullanımı gençler için güvenli değildir." dedi.

Günümüzde büyük ABD tütün şirketlerinin hepsi e-sigara geliştirmektedir. Pille çalışan bu aletler, parlak bir hazne içerisinde sıvı nikotin ve tat vericileri, kullanıcıların soludukları bir buhar bulutuna dönüştüren bir ısıtma elemanına sahiptir. Aromaların birçoğunun yenmesi güvenli kabul edilirken, bazı eski araştırmalar bu kimyasallardan çıkan buharı solumanın akciğerlere, damarlara ve kalbe zarar verebileceğini öne sürüyor. E-sıvılar nikotin içermediğinde bile, buharlar solunduğunda ciğerler hala tatlandırıcı kimyasallara maruz kalıyor.

Durumun araştırılması için yürütülen Ulusal Gençlik Tütün Araştırması'na 2014-2017 yılları arasında 78.265 katılımcı dahil edildi. Çalışma süresince gençlerin içtiği mentollü sigara kullanım oranlarında herhangi bir değişiklik olmamakla birlikte nargile, puro ve çiğneme tütünü gibi diğer aromalandırılmış ürünlerin popülerliği azalırken aromalı e-sigara kullanımı belirgin artış gösterdi. Bu durum ile ilgili Dai, "Bu nedenle, 2016'dan 2017'ye, aromalı tütün kullanımı oranındaki artış, e-sigaralarda lezzet kullanımının artmasından kaynaklanmaktadır." dedi.

Araştırma, elektronik sigara kullanımının veya aromalandırılmamış tütün kullanımının ergenlik döneminde veya yaşamlarının daha sonraki dönemlerinde sağlığı doğrudan etkileyip etkilemediğine bakmamakla birlikte önemli bir soruya; elektronik sigaraların normal sigara içenlerin sigara alışkanlıklarını terketmelerine veya en baştan başlamalarının engellenmesine yardımcı olup olmadığı konusuna da açıklık getirmiyor. Yine de, New York'taki Rochester Üniversitesi Tıp Merkezi’nden bu çalışmaya katılmamış bir araştırmacı olan İrfan Rahman’ın bu çalışmayla ilgili yorumu, elektronik sigara kullanımının gençler ve ergenler arasında giderek daha popüler hale geldiğini gösteren kanıtlar ortaya koyduğu yönünde. Rahman, "Aromalı tütün ürünlerinin (örneğin e-sigara ve aromalı sıvılarının) kullanımının arttığını zaten biliyorduk," şeklinde konuştu ve bu aromalı tütün kullanımıyla belirli sağlık sorunları arasında doğrudan ilişki kuran çalışmalar ortaya çıktıkça, yükselen bu oranların biraz düşmesinin muhtemel olduğunu sözlerine ekledi.

Rahman, özellikle pazarda önemli bir paya sahip olan bir e-sigara markasının, 2017 yılında mango ve salatalık gibi gençler arasında popüler olan bir dizi lezzetle, aromalı tütün kullanımının patlamasına neden olduğuna vurgu yaptı.

Honolulu'daki Hawaii Üniversitesi Kanser Araştırma Merkezi'nden, araştırmaya katılmamış başka bir araştırmacı olan Thomas Wills de; ”E-sigara kullanımının nedenleri üzerine yapılan araştırmalar göstermiştir ki, ilgi çekici tatlardaki bu ürünler gençler arasında e-sigara kullanımının artmasında önemli bir etkendir ve tütün ürünleri pazarlamasına daha fazla maruz kalmak da bu ürünlerin kullanımını arttırmaktadır." dedi.

Wills e-posta ile yaptığı açıklamayı, "Yeni nesil e-sigaraların yeni bir nikotin bağımlılığı salgınını başlatıp başlatmayacağını görmek muhtemelen bir kaç yılı alacaktır." sözleri ile tamamladı.   

Literatür talep et

Referanslar :

Changes in Flavored Tobacco Product Use Among Current Youth Tobacco Users in the United States, 2014-2017 Hongying Dai, PhD1 JAMA Pediatr. 2019;173(3):282-284. doi:10.1001/jamapediatrics.2018.4595

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Bebek Ne Kadar Çok Evcil Hayvanla Karşılaşırsa Alerji Riski O Kadar Düşük Oluyor

28 Haziran 2019

Alerjiler 20. yüzyılın ortasından bu yana yükselişe geçmiştir, ancak bunlara neyin neden olduğu hala bilinmemektedir. Bazı çalışmalar erken yaşlarda evcil hayvan bakımının, kişiyi daha sonraki yaşlarda alerji gelişiminden koruyabileceğini göstermiştir.

İsveç Göteborg Üniversitesi araştırmacılarının yaptıkları yeni bir çalışmada, yaşamın ilk yılında kedi / köpek edinme ve sonrasında alerji gelişimi arasında doza bağlı bir ilişki olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar, Mölndal ve Kiruna'dan 7-8 yaş arası 1029 çocuğun kesitsel ankete dayalı bir çalışması ve çocuk doktorları tarafından alerji ve astım açısından klinik olarak değerlendirilen Västra Götaland ilçesinden 8-9 yaş arası 249 çocuğun doğum kohortu olmak üzere iki kohortu araştırdılar. Kesitsel çalışmada, aynı alanlardaki çocukların önceki iki çalışmasında kullanılan astım ve alerji hakkında onaylanmış soruları soruldu. Doğum kohort çalışmasında astım ve alerji tanısı önceden tanımlanmış klinik kriterlere dayanıyordu ve laboratuvar değerlendirmesinde kan eozinofilleri, cilt prick testleri ve spesifik immünoglobulin E analizleri yapıldı. Yaşamın ilk yılında evcil hayvanlara ilişkin bilgiler, kesitsel kohortta geriye dönük olarak ve doğum kohortunda prospektif olarak toplandı.

“Mini-Çiftlik” Etkisi Alerjiden Koruyor

Araştırmacılar, yaşamın ilk yılı boyunca evde fazla sayıda kedi ve köpek olması ile daha az astım, alerjik rinokonjonktivit veya egzama gibi alerjik bulgular arasında bir doz-yanıt ilişkisi gördüler. Kesitsel kohortta, alerji insidansı, evcil hayvanı olmayan bir evde ilk 12 ayını geçiren çocuklarda %49'du. Bu, bebeklikte bir evcil hayvanla yaşayan çocuklarda %43'e, üç evcil hayvanla yaşayan çocuklarda %24'e düşüyordu. Çocuklardan ikisi, beş evcil hayvanla yaşadılar ve ikisinde de alerji yoktu. Doğum kohortunda ise, ilk yıllarında evcil hayvanlarla yaşamayan çocuklar için alerji oranı %48, bir evcil hayvanla yaşayan çocuklar için %35 ve iki ya da daha fazla evcil hayvanla yaşayan çocuklar için %21’di. Evdeki hayvan sayısının artmasıyla birlikte, polenlerin yanı sıra hayvanlara duyarlılık da azaldı.

Araştırmacılar, 7-9 yaş arası çocuklarda alerjik hastalık prevalansının, yaşamın ilk yılında evde çocukla birlikte yaşayan evcil hayvan sayısı arttıkça, doza bağlı bir şekilde azaldığını belirttiler. Bunun, kedilerin ve köpeklerin alerji gelişimine karşı koruduğu “mini-çiftlik” etkisini düşündürdüğünü aktardılar. Evcil hayvanların insan bağışıklık sistemini harekete geçiren mikroplar taşıdığını ve böylece çocukların alerjik olmadıklarını düşündüklerini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hesselmar B, Hicke-Roberts A, Lundell A-C, Adlerberth I, Rudin A, Saalman R, et al. (2018) Pet-keeping in early life reduces the risk of allergy in a dose-dependent fashion. PLoS ONE 13(12): e0208472.

Akut İskemik İnmede Obezite Paradoksu

28 Haziran 2019

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada akut iskemik inme (AIS) hastalarından oluşan büyük bir kohortta vücut kitle indeksi ile bu hastalardaki 90 günlük sonuçlar arasındaki ilişkiyi tanımlamayı amaçladılar.

Farklı akut hastalıklar için vücut kitle indeksi yüksek olan bireyler arasında hayatta kalma avantajı gözlendi ve bilim insanları bu durumu “obezite paradoksu” olarak adlandırdı. Bu konuda yapılan önceki çalışmalar obezite paradoks fenomenini zayıflatmış ve karışık sonuçlar vermişti.

Bilim insanları çok merkezli NIH FAST-MAG akut inme çalışmasına katılan tüm AIS hastalarını inceledi. Çalışmada analiz edilen 3 aylık sonuçlara: ölüm; engellilik veya ölüm (modifiye Rankin Skalası, mRS 2-6); ve düşük inme ile ilişkili yaşam kalitesi (İnme Darbe Ölçeği, SIS <70) dahil edildi. Vücut kitle indeksi ile ilişkiler tek değişkenli ve 12 ek prognostik değişkene ayarlanan çok değişkenli modellerde analiz edildi.

Yüksek Vücut Kitle İndeksi, Daha Az Mortalite

1033 AIS hastasında yaş ortalaması 71 iken, hastaların %45'i kadın, NIHSS 10,6 ve vücut kitle indeksi 27 idi. Yüksek BMI ile ölüm riski, doğrusal olarak azalmıştı. Mortalite için oranlar kilolu, normal, aşırı kilolu, obez ve ağır obez vücut kitle indeksi kategorilerinde düşmüştü. Özürlülük riskinin vücut kitle indeksi ile U şeklinde bir ilişkisi vardı. Düşük, normal, aşırı kilolu, obez ve ciddi obez için engellilik veya ölüm oranları, ilk 4 kategoride düşmüştü. Bu ilişki diğer prognostik faktörler için ayar yapıldıktan sonra zayıfladı. Benzer fakat anlamlı olmayan, inme ile ilişkili yaşam kalitesinde düşük trendler görülmüştür.

Araştırmacılar ilginç bir şekilde akut iskemik inme sonuçlarının obezite paradoksu ile karakterize olduğunu belirttiler. Artmış vücut kitle indeksi, genel olarak düşük 3 aylık mortalite ve çoğu kilo aralığında düşük engellilik ile ilişkiliydi. Araştırmacılar bu bulgularının hastalar için bir öneri hükmü taşımadığını, obezitenin hiçbir şekilde koruyucu bir etkisi olmadığının altını çizdiler ve hastaların inme geçirseler de geçirmeseler de fazla kilolarından kurtulmaları gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu Zuolu et al. The Obesity Paradox Characterizes Outcome from Acute Ischemic Stroke: Evidence from 1033 Patients AAN 2019 P3.3-031 11:30 AM - 6:30 PM, Tuesday, May 7

Zihin Okuma İmplantı İle Duyulanlar Çözülebilir mi?

27 Haziran 2019

Yeni bir teknik ile insanların hangi kelimeleri duyduğunu anlayıp onları bir robot sesinde çoğaltabilecek bir cihaz tanıtıldı. Cihazın konuşamayan insanların zihinlerini okumak için kullanılabilecek yeni teknolojilere ön ayak olabileceği düşünülüyor.

Bu teknikte, ameliyattan önce insanları izlemek için beyne yerleştirilen geçici elektrotlar kullanılıyor. Araştırmacılar bundan sonraki adımda ise kalıcı bir implant yapabilmeyi amaçlıyorlar. Bu yöntem ile şimdiye kadar sadece insanların dinlediği basit kelimeler çözülebildi. Ancak araştırmacılar, bu tekniği daha da geliştirerek insanların düşünüp konuşmadıklarını da çözmeyi umuyorlar. Bu yöntem başarılı olursa, bir inmeden sonra felç olan ya da motor nöron hastalığı geçiren ve konuşamayan insanlara yardımcı olabileceği düşünülüyor.

Bu kişiler şu anda, kafalarının dışına elektrotlar yerleştiren bir kulaklık kullanarak bilgisayar konuşması yapabiliyorlar. Bunlar, kullanıcıların önlerindeki bir ekranda harfleri seçmelerine olanak sağlayan basit beyin aktivitesini algılayabiliyor, ancak bu şekilde iletişim kurmak oldukça yavaş gerçekleşiyor.

Columbia Üniversitesi Zuckerman Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, konuşmanın yazmaktan çok daha hızlı olduğunu ve bu insanlara aileleriyle tekrar konuşma fırsatı sunmak istediklerini belirtiyorlar. Araştırmacılar doğrudan beyne bağlanan elektrotları kullanmaya çalışıyorlar.

Sağlıklı İnsanlar Yapay Zekayı Anlayabildi

Araştırmacılar, potansiyel olarak riskli olduğundan, epilepsi ameliyatı geçiren kişilerin nöbetlerinin nereden geldiğini bulmak amacıyla geçici olarak beynin içine veya yüzeyine yerleştirilen elektrotlardan faydalandılar. Birkaç günlüğüne, hastanede bu tür elektrotlara sahip olan 5 kişiden cümle kayıtlarını dinlemelerini istediler. Beyin aktiviteleri, grubun yapay zeka konuşma tanıma yazılımını eğitmek için kullanıldı. Daha sonra hastalar, 0 ila 9 arasında okunan 40 sayıyı dinlediler. Yapay zeka, duyduklarını çözmeye çalıştı ve kelimeleri tekrarladı. Tekniğin başarısı, ayrı bir sağlıklı gönüllü grubu tarafından ölçüldü. Gönüllü gruptaki insanlar, yapay zekanın söylediklerinin dörtte üçünü doğru bir şekilde anladılar.

Bu konu ile ilgilenen diğer çalışma grupları, insanların bir fMRI beyin tarayıcısının içine girdiği zihin okuma yolları geliştiriyorlar. Şimdiye kadar birinin bakmakta olduğu nesneler veya ünlüler gibi basit kavramlar çözülebildi. Bununla birlikte bu ekipman küçük bir oda kadar alan kapladığından, bu yöntemin pratik olmayacağı düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Clare Wilson. Mind-reading implant can decode what your ears are hearing, New Scientist 29 January 2019.

`Küçük, daha küçükle buluşuyor`: Diyet Nanopartikülleri Bağırsak Mikrobiyomunu Etkiliyor

27 Haziran 2019

Bağırsak mikrobiyomu sadece gıda işlemede anahtar değil, aynı zamanda çeşitli hastalıklar için de kabul edilebilir bir belirleyicidir. Johannes Gutenberg Üniversitesi Mainz Üniversitesi Tıp Merkezi'nden araştırmacılar nanopartiküllerin bağırsak mikroorganizmaları üzerindeki etkilerini araştırdılar. Ultra küçük parçacıklar, bağırsak mikroorganizmalarına yapışır, böylece yaşam döngülerini ve konakçı ile çapraz etkileşimlerini etkiler. Araştırmacıların gözlemlerinden biri, nanopartiküllerin bağlanmasının, mide kanserinde yer alan bir patojen olan Helicobacter pylori ile enfeksiyonu inhibe ettiği idi. Bu bulgular daha fazla epidemiyolojik çalışmayı teşvik edecek ve yiyecekler için potansiyel 'probiyotik' nanopartiküllerin geliştirilmesinin önünü açacaktır.

Belki önemsenmeyecek kadar küçük boyutlarından dolayı nanopartiküller, mikro yapılara yapışma gibi benzersiz özelliklere ve yeteneklere sahiptir. Nanoteknoloji, hem tüketici endüstrisi hem de tıp için önemli bir inovasyon faktörüdür. Tıpta, odak noktası teşhis ve terapötiklerin geliştirilmesine odaklanırken, endüstri esas olarak ürün optimizasyonuna yöneliktir. Bu nedenle, sentetik nanoparçacıklar, yiyecek özelliklerini geliştirmek için katkı maddesi olarak zaten kullanılmaktadır. Peki nanoteknolojiyi gıdada daha verimli ve güvenli bir şekilde nasıl kullanabiliriz? Ve daha fazla yararlanılması gereken nanoparçacıkların bilinmeyen etkileri var mıdır?

Beslenme, mikrobiyomun çeşitliliğini ve bileşimini güçlü bir şekilde etkiler. 'Mikrobiyom' bir insanda bulunan tüm kolonize mikroorganizmaları, özellikle bağırsaktaki tüm bakterileri tanımlar. Diğer bir deyişle, mikrobiyomunuz, bağırsak floranızın yanı sıra cildinizi, ağzınızı ve burun boşluğunuzu kolonize eden mikroorganizmaları içerir.

Bilim adamları ve klinisyenler, konakçı üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkileri nedeniyle mikrobiyomlarla ilgilenmektedirler. Bunlar arasında bağışıklık sistemimizin modülasyonu, metabolizması, vasküler yaşlanma, beyin işleyişi ve hormonal sistemimiz bulunur. Mikrobiyomun bileşimi, kardiyovasküler hastalıklar, kanser, alerji, obezite ve hatta zihinsel bozukluklar gibi çeşitli bozuklukların gelişmesinde önemli bir rol oynuyor gibi görünmektedir. Profesör David J. konu ile ilgili "Bu nedenle, beslenme ve içerdiği nanopartiküller mikrobiyom-konak dengesini etkileyebilir ve sonunda insan sağlığını etkiler. Potansiyel riskleri azaltmak ve ideal olarak sağlığı geliştirmek için diyet nanoparçacıklarının etkisinin anlaşılması gerekir." şeklinde konuşmuştur.

Mainz Üniversitesi Tıp Merkezi'nde Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı Profesör Roland Stauber, “Çalışmalarımızdan önce nano katkı maddelerinin gastrointestinal florayı doğrudan etkileyip etkilemediğini ve bunun nasıl yapıldığını kimse incelememişti. Bu nedenle, şu anda kullanılan veya gelecekte kullanılacak nano boyuta indirgenmiş gıda katkı maddelerine ne olacağını taklit etmek için açıkça tanımlanmış özelliklere sahip çok çeşitli teknik nanoparçacıklar üzerinde çalıştık. Parçacıkların laboratuvardaki sindirim sisteminin farklı ortamları içindeki yolculuğunu simüle ederek, test edilen tüm nanomalzemelerin gerçekten bakterilere bağlanabildiğini gördük.” şeklinde açıkladı.

Bilim adamları çalışmalarında, bu bağlayıcı süreçlerin farklı sonuçlara sahip olabileceğini keşfettiler. Bir yandan nanoparçacık bağlı mikroorganizmalar bağışıklık sistemi tarafından daha az etkili bir şekilde tanındı ki bu, artan enflamatuar tepkilere yol açabilmektedir. Öte yandan 'nano-gıdalar' yararlı etkiler göstermiştir. Hücre kültürü modellerinde silika nanoparçacıkları, mide kanserinde rol oynayan ana ajanlardan biri olarak kabul edilen Helicobacter pylori'nin bulaşıcılığını inhibe etmiştir.

Bu durum ile ilgili Stauber, "Doğal olarak ortaya çıkan nanoparçacıkları da bira gibi benzer etkiler gösteren yiyeceklerden izole etmemiz şaşırtıcıydı. Günlük yiyeceğimizdeki nanopartiküller, sadece kasıtlı olarak eklenenler değildir, aynı zamanda hazırlık sırasında doğal olarak da üretilebilirler. Nanopartiküller zaten halihazırda bulunmaktadır." sözlerini kullandı.

Çalışmanın sonuçları, mikrobiyomu fonksiyonel gıdalarda faydalı içerikler olarak modüle etmek adına sentetik veya doğal nanoparçacıkların geliştirilmesi ve kullanılması için stratejiler üretilmesine izin verecektir. Stauber ve ekibi, “Buradaki zorluk, belki gelecekte probiyotik gıda takviyesi olarak bile istenebilecek, amaca uygun nanoparçacıkları tespit etmektir.” diye de ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Materials provided by Johannes Gutenberg Universitaet Mainz.

1. Svenja Siemer, Angelina Hahlbrock, Cecilia Vallet, David Julian McClements, Jan Balszuweit, Jens Voskuhl, Dominic Docter, Silja Wessler, Shirley K. Knauer, Dana Westmeier, Roland H. Stauber. Nanosized food additives impact beneficial and pathogenic bacteria in the human gut: a simulated gastrointestinal study. npj Science of Food, 2018; 2 (1) DOI: 10.1038/s41538-018-0030-8

 

Aşılanmamış Bir Çocukta Tetanoz Vakası

26 Haziran 2019

Tetanoz, Clostridium tetani bakterisinin neden olduğu akut bir nöromüsküler hastalıktır. Toprakta bulunan bakteriyel sporlar, vücuda deride bozulma yoluyla girebilir, ardından 3 ila 21 gün arasında değişen sürede (genellikle 8 gün içinde) klinik hastalık başlar. 2017 yılında, hiçbir aşılama yapılmamış 6 yaşında bir çocuk bir çiftlikte dışarıda oynarken alnında laserasyon geçirdi ve yarası evde temizlendi ve dikildi. Altı gün sonra çocukta ağlama, çene sıkma ve istemsiz üst ekstremite kas spazmları, ardından boyun ve sırtın yayılması (opistotonus) ve genelleşmiş spastisite izleri vardı. O günün ilerleyen saatlerinde, nefes alma zorluğunun başlangıcında ebeveynler, çocuğu doğrudan üçüncü basamak bir pediatrik tıp merkezine yönlendiren acil sağlık hizmetleri ile iletişim kurdu. Çocuk daha sonra tetanoz tanısı aldı ve normal faaliyetlerine devam etmeden önce yaklaşık 8 hafta yatılı bakım ve ardından rehabilitasyona ihtiyaç duydu.

Hastaneye varışta, çocukta çene kası spazmı (trismus) vardı. Çocuk endişeli bir hal içerisindeydi ve su istemek için ağzını açamadı. Diyafragmatik ve laringeal spazmın yol açtığı solunum sıkıntısı sedasyon, endotrakeal entübasyon ve mekanik ventilasyon gerektiriyordu. Tetanoz immün globulin (3.000 ünite), difteri, tetanoz toksoidleri ve aselüler boğmaca aşısı (DTaP), varsayılan tetanoz tedavisi için uygulandı. Pediatrik yoğun bakım ünitesine kabul edilerek kulak tıkacı ve minimum stimülasyon ile karanlık bir odada bakım gördü (stimülasyon spazmlarının yoğunluğunu arttırdığı için). İntravenöz metronidazol başlatıldı, kafa derisi laserasyonu sulandı ve debride edildi.

Takip eden dönemde hastadaki opistotonus kötüleşti ve hasta otonomik dengesizlik geliştirdi (hipertansiyon, taşikardi ve 36.1°C - 40.5°C vücut sıcaklığı). Ağrısını ve kan basıncını kontrol etmek için sürekli intravenöz ilaç infüzyonları ve kas spazmlarını yönetmek için nöromüsküler blokaj ile tedavi edildi. Uzun süreli ventilatör desteği için 5. günde trakeostomi yapıldı. Hastanede 35. günden başlayarak, hasta, nöromüsküler blokajdan 5 günlük bir kesime tolere etti. 44. günde ventilatör desteği kesildi ve berrak sıvı yudumlarını tolere etti. 47. günde ara bakım ünitesine transfer edildi. Üç gün sonra hasta, yardım alarak 6-7 metre yürüdü. 54. günde trakeostomi kaldırıldı ve 3 gün sonra, 17 gün boyunca kalacağı bir rehabilitasyon merkezine transfer edildi.

Çocuk yoğun bakım ünitesinde 47 gün olmak üzere toplam 57 gün yatan hasta akut bakım gerektiriyordu ve yatan hasta masrafları 811.929 dolardı (hava taşımacılığı, yatan hasta rehabilitasyonu ve ayaktan takip masrafları hariç). Yatan hasta rehabilitasyonundan bir ay sonra hasta, koşu ve bisiklet dahil tüm normal aktivitelere geri döndü. Doktorlar tarafından tetanoz aşılamasının riskleri ve yararları hakkında kapsamlı bir inceleme olmasına rağmen, aile, ikinci doz DTaP dozunu ve önerilen diğer aşıları reddetti.

72 Kat Daha Fazla Maliyet

Bu, Oregon'da son 30 yılda görülen ilk pediatrik tetanoz vakasıdır. Tetanoz teşhisi klinik bulgulara dayanarak konulur, çünkü C. tetani bakterisinin yaralardan büyümesi zordur. Çocuğun yırtılmasından kaynaklanan bir yara kültürü, C. tetani'yi büyütmemiştir. Bununla birlikte, negatif bir yara kültürü hastalığı dışlamaz. Bu çocuğun önlenebilir hastalığını tedavi etmek için sağlık hizmeti maliyetleri, ABD'deki bir pediatrik hastaneye yatış için ortalama 11.143 ABD Doları (2012) maliyetinin yaklaşık 72 katıydı. Yetişkin tetanoz vakalarını açıklayan yeni bir raporda 22.229 dolar ile 1.024.672 dolar arasında değişen hastane masrafları yer aldı.

Tetanoz toksoid içeren aşıların (tetanoz toksoid inaktive edilmiş aşı veya tetanoz toksoid içeren bir kombinasyon aşı) ve tetanoz immün globulinin yaygın olarak kullanılması, yara tedavisi için tetanoz immün globulin oranının %95 oranında düşmesine ve tetanoz vakalarının sayısında 1940'lı yıllardan beri %99'luk bir azalmaya neden oldu. 2009'dan 2015'e kadar, ABD'de 197 tetanoz vakası ve 16 tetanozla ilişkili ölüm bildirilmiştir. Aşılanmamış veya yetersiz aşılanmış kişiler, yaşlarına bakılmaksızın tetanoz için risk altındadır ve tetanoz hastalığından iyileşmenin bağışıklık kazandırmadığı bilinmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Guzman-Cottrill JA, Lancioni C, Eriksson C, Cho Y, Liko J. Notes from the Field: Tetanus in an Unvaccinated Child — Oregon, 2017. MMWR Morb Mortal Wkly Rep 2019;68:231–232.

Kadınlar Aynı Yaştaki Erkeklerden Metobolik Olarak Daha Genç Beyinlere Sahip

25 Haziran 2019

Önceki çalışmalarda, beyin yaşlanması ve nörodejeneratif hastalıklar da dahil olmak üzere beyinde birçok cinsiyete bağlı farklılıklar tanımlanmıştır. Bu çalışmaların birçoğu, özellikle yaşları eşleşen kadın ve erkekleri karşılaştırarak gerçekleştirilmiştir. Cinsiyet farklılıkları hem gelişim hem de yaşlanma sırasında beyin morfolojisi ve fizyolojisini etkilemektedir.

Tüm beyinler yaşlandıkça küçülür ve erkeklerde kadınlara göre daha hızlı küçülme eğilimi olduğu düşünülmektedir. Beyin enerji için büyük miktarda glikoz tüketir, ancak kullanım şekli yaşla birlikte değişir. Evrim teorisyenleri, kadınların erkeklerle karşılaştırıldığında daha genç beyinlere (neoteny) sahip olabileceğini öngörmüşlerdir, ancak şimdiye kadar bu teoriyi destekleyen bulgular, bazıları çelişkili olan postmortem transkripsiyonel analizlerle sınırlı kalmıştır.

Bir grup bilim insanı bu hipotezi in vivo test etmek için yaptıkları çalışmada, 200'den fazla normal yetişkinde, yetişkin yaşamı boyunca oksijen ve glukoz miktarını ölçerek beyin metabolizmasını ortaya çıkarmaya yardımcı bir görüntüleme tekniği olan bir beyin pozitron emisyon tomografisi (PET) veri setindeki cinsiyet farklılıklarını analiz ettiler. Araştırmacılar, doğum tarihi yerine metabolizmaya dayanan bu çalışmada, yetişkin kadın beyninin erkek beyninden ortalama olarak 3,8 yaş daha genç olduğunu buldular.

Her Yaşta Kadın Beyni Daha Genç

Çalışmada, metabolik beyin yaşlarını tanımlamak için, 20-82 yaş arası, bilişsel olarak normal 205 yetişkinden oluşan kohorttan elde edilen multiparametrik beyin PET görüntüleme veri setine bir makine öğrenme algoritması uygulandı. Yetişkin yaşamı boyunca dişi beynin, erkek beynine kıyasla kronolojik yaşlarına göre daha düşük metabolik beyin yaşına sahip olduğu gösterildi. Kadınlarda göreceli olarak daha genç metabolik beyin yaşının yetişkinlikte devam etmesi, gelişimin kısmen beyin yaşlanmasındaki cinsiyet farklılıklarını etkileyebileceğini gösteriyordu. Sonuçlar ayrıca doğal beyin yaşlanmasının yörüngelerinin bireyler arasında önemli ölçüde değiştiğini ve bunu ölçmek için bir yöntem sağlandığını da ortaya koydu.

Araştırmacılar, metabolik beyin yaşlanmasının hem erkeklerde hem de kadınlarda kronolojik yaşlanma ile korele olduğunu, ancak her yaşta kadınların beyninin erkeklerden metobolik olarak daha genç olduğunu gösterdiklerini belirttiler. Elde ettikleri bulguların, kadınların ileriki yıllarda zihinsel olarak keskin kalma ihtimallerinin erkeklerden neden daha fazla olduğunu açıklamaya yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Goyal et al. Persistent metabolic youth in the aging female brain, PNAS February 19, 2019 116 (8) 3251-3255.

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image