Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

İnsan Karaciğeri Moleküler Ölçekte Nasıl Yaşlanır?

03 Mayıs 2018

Karaciğer oldukça sofistike bir metabolik fabrikadır. Tüm vücut homeostazını sürdürmek için gerekli olan geniş bir biyokimyasal fonksiyon dizisi gerçekleştirir ve periferik dokulardan kaynaklanan sinyalleri entegre etmek ve detaylandırmak için çok önemlidir. Karaciğer fizyolojisinin yaşlanma sırasında nasıl ve ne ölçüde etkilendiğine dair detaylar, temel biyolojik araştırmalara konu olmaya devam etmektedir. Diğer organlara kıyasla, fonksiyonelliği açısından karaciğerlerin benzersiz olduğu bilinmektedir. Karaciğer morfolojisinde ve fonksiyonlarında yaşla ilgili bazı değişikliklere rağmen, karaciğer diğer dokulara göre çok daha ileri yaşlarda işlevselliğini korumaktadır. Mevcut veriler daha yaşlı donörlerden nakillerin genç donörlerden elde edilenlerle karşılaştırılabilir süre ve başarı oranlarına sahip olduğunu göstermektedir.

DNA metilasyonu, yaşamda geçirdiği büyük yeniden yapılanma ve bir bireyin biyolojik çağındaki hızlanma / yavaşlama etkilerini tespit etme yeteneği nedeniyle insan yaşlanma çalışmalarında en fazla dikkat çeken epigenetik değişimdir.

Bir grup araştırmacının yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada, 12 ila 92 yıl arasında değişen sağlıklı karaciğer donörlerinden alınan karaciğer biyopsilerindeki proteazomların fonksiyonunun ve mikroRNA ekspresyonunun en azından 60 yaşına kadar büyük ölçüde korunduğu gösterilmişti. Araştırmacılar bu bulguları derinleştirmek ve tamamlamak için yaptıkları yeni çalışmada ise 13 ila 90 yaş arasında değişen 45 sağlıklı donörden alınan karaciğer biyopsilerinde genom çapında DNA metilasyonunu araştırdılar.  Infinium HumanMethylation450 BeadChip kullanarak, donörlerden toplanan karaciğer biyopsilerinin epigenetik profilini karakterize ettiler.

DNA Metilasyonu Anahtar

Analiz, 8823 yaşa bağlı farklı metile CpG probu ile DNA metilasyon paternlerinde büyük bir yeniden biçimlenmenin oluştuğunu gösterdi. Bu yaş ile ilgili değişiklikler özellikle 60 yaşından sonra düzelmeye eğilimliydi ve bu Horvath’ın saati (epigenetik saat) tarafından teyit edildi. Araştırmacılar sıkı seçim kriterlerini kullanarak, 75 genomik bölge de dahil olmak üzere yaşlanan karaciğerin bir DNA metilasyon imzasını tanımladılar. Bu imzanın diğer dokularla karşılaştırıldığında karaciğer için spesifik olduğunu ve obezite ile ilişkili biyolojik yaş-ivme etkilerini tespit edebildiğini gösterdiler. DNA metilasyon ölçümlerini mevcut ekspresyon verileriyle birleştirdiler.

Araştırmacılar, iki omik karakterizasyon arasındaki kesişimin düşük olmasına rağmen, her iki yaklaşımın da, insan karaciğerinin yaşlanmasında epitelyal-mezenkimal geçiş ve Wnt sinyal yolaklarının daha önce belirlenmemiş bir rolünü önerdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bacalini et al. Molecular aging of human liver: an epigenetic/transcriptomic signature, The Journals of Gerontology: Series A, gly048.

Erken Çocuklukta Stres Beyin Matürasyonunu Değiştiriyor

21 Eylül 2018

Hayvan ve insan çalışmaları, hem erken yaşamdaki travmatik olayların hem de devam eden stres dönemlerinin nörolojik gelişmeyi etkilediğini göstermiştir, ancak normatif adölesan nöro-olgunlaşma yörüngelerini düzenleyip düzenlemedikleri ve bunların nasıl düzenlendikleri belirsizliğini korumaktadır.

Radboud Üniversitesi araştırmacıları, 37 sağlıklı adölesanı yaklaşık 20 yıl boyunca izledikleri uzun dönemli bir çalışmada, erken yaşamdaki (0-5 yaş) ve devamındaki (14-17 yaş) stres faktörlerinin, (n = 37) gri cevher hacmindeki (GMV) değişikliklere (14-17 yaş) etkilerini belirlemeyi hedeflediler. Zamanlama ve stres tipinin, farklı GMV değişiklikleriyle ilişkili olduğunu gördüler.

1998 yılında, bir yaşındaki 129 çocuk ve ebeveynlerinden oluşan grup ilk kez test edildi. Araştırmacılar 20 yıl boyunca, çocukların ebeveynleri, arkadaşları ve sınıf arkadaşları ile oyun ortamlarını ve etkileşimlerini incelediler. Çocuklar ayrıca MRI taramalarına tabi tutuldular. Daha spesifik olarak, serebral olgunlaşma üzerindeki etkilere baktılar.

Araştırmacılar olumsuz yaşam olayları ve sosyal çevreden olumsuz etkiler olmak üzere iki tip stres seviyesinin, erken çocuklukta (0-5 yaş) ve ergenlikte (14-17 yaş), sosyal ve duygusal işleyişte önemli bir rol oynayan ve strese karşı duyarlı oldukları bilinen prefrontal korteks, amigdala ve hipokampüsün olgunlaşmasına etkilerini incelediler.

Stres Pubertal Gelişimi Hızlandırırken Zihinsel Gelişimi Olumsuz Etkiliyor

Çocukluktaki hastalık ya da boşanma gibi olumsuz deneyimlerden kaynaklanan stresin, ergenlik döneminde prefrontal korteksin ve amigdalanın daha hızlı olgunlaşmasıyla ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, ergenlik döneminde okulda düşük akran saygısı gibi olumsuz bir sosyal ortamdan kaynaklanan stres, beyin bölgesi hipokampusunun ve prefrontal korteksin bir başka bölümünün daha yavaş olgunlaşmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar, bulguların erken çocuklukta stresin pubertal gelişmeyi hızlandırdığını, olumsuz adölesan sosyal ortamının, potansiyel zihinsel sağlık etkileri ile beyin olgunlaşmasını bozduğunu gösterdiğini belirttiler. Gecikmiş anterior singulat olgunlaşmasının daha çok antisosyal özellikler ile ilişkili olduğunu aktardılar. Yaptıkları çalışmanın nedensellik için kesin kanıtlar sunmadığını fakat, hayvan çalışmalarına dayanarak, bu mekanizmaların gerçekten nedensel olduğunu öne sürebileceklerini eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Anna Tyborowska, Inge Volman, Hannah C. M. Niermann, J. Loes Pouwels, Sanny Smeekens, Antonius H. N. Cillessen, Ivan Toni, Karin Roelofs. Early-life and pubertal stress differentially modulate grey matter development in human adolescents. Scientific Reports, 2018; 8.

Diyabetli Yetişkinler İçin Sürekli Glikoz Takip Sistemi

20 Eylül 2018

Diyabet tanılı kişiler ya tip 1 diyabette olduğu gibi yeterli insülin üretemezler ya da insülini uygun şekilde kullanamazlar. Vücut yeterli insüline sahip olmadığında veya mevcut insülini etkili bir şekilde kullanamadığı zaman, şeker kanda birikir. Yüksek kan şekeri seviyeleri kalp hastalığına, felce, körlüğe, böbrek yetmezliğine ve ayak parmaklarının veya ayakların amputasyonuna yol açabilir. Diyabetle yaşayan bireyler, hastalık yönetiminin bir parçası olarak kan glikoz seviyelerini düzenli olarak izlemelidir.

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), 18 yaş ve üstü diyabetli kişilerde kullanılmak üzere Eversense Sürekli Glikoz İzleme (CGM) sistemini onayladı. Bu sistem, 90 güne kadar giyilebiliyor ve glikozu tespit etmek için tamamen implante edilebilir bir sensör içeriyor.

Eversense CGM sisteminde, ayakta tedavi prosedürü sırasında uzman bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından cildin hemen altına implante edilen küçük bir sensör kullanılıyor. İmplant edildikten sonra sensör, diyabetli yetişkinlerde glukoz seviyelerini 90 güne kadar düzenli olarak ölçüyor. İmplante sensör, glukoz seviyelerini ölçmek ve glikoz seviyeleri çok yüksek (hiperglisemi) veya çok düşük (hipoglisemi) durumunda kullanıcıları uyarmak için bir mobil uygulamaya bilgi göndermek için yeni bir ışık tabanlı teknoloji ile çalışıyor. Sensör, kan şekerine maruz kaldığında, sensör tarafından ölçülen az miktarda ışık üreten bir flüoresan kimyasal ile kaplanıyor. Her beş dakikada bir, akıllı telefon veya tablet gibi cihazlara özel bir mobil uygulama çalıştıran mobil cihaza ölçümler gönderiliyor.

Bağımsız Bir Komite Tarafından Onaylandı

FDA, 18 yaş ve üstü diyabetli 125 kişiden alınan klinik çalışma verilerini değerlendirdi ve Eversense CGM sistemi tarafından elde edilen ölçümleri laboratuvar bazlı bir glikoz analiz cihazı ile elde edilen sonuçlarla karşılaştırarak cihazın etkinliğini gözden geçirdi. Eversense CGM sisteminin 90 günlük implante edilebilir sensörünün güvenliği ve implant için kullanılan prosedür klinik çalışmalarda da değerlendirildi. Bu çalışmalar sırasında, implante sensör ile ciddi bir olumsuz olay yaşayan kişilerin oranı yüzde 1'den daha azdı. FDA, Eversense CGM sisteminin güvenliğini ve etkinliğini bağımsız bir şekilde değerlendirmek üzere bir Danışma Komitesi toplantısı düzenledi. Komite, Eversense CGM sisteminin faydalarını kabul etti.

Sensörün takılması, çıkarılması ve aşınması ile ilgili olası olumsuz etkiler arasında; alerjik reaksiyon, kanama, morarma, enfeksiyon, ağrı veya rahatsızlık, skarlaşma veya cilt renk değişikliği, çıkarılma sırasında sensör kırılması, deri enfeksiyonu, incelme, renk bozulması veya kızarıklık mevcuttu. CGM sisteminin kullanımı ile ilişkili diğer riskler, cihaz tarafından sağlanan bilgilerin yanlış olması veya uyarıların kaçırılması durumlarında hipoglisemi veya hiperglisemi içeriyordu.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.fda.gov/newsevents/newsroom/pressannouncements/ucm611454.htm

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Nazal Fırça Testi İle Astım Tanısı Mümkün Mü?

19 Eylül 2018

Astım, her yaşta yaygın görülen ve tanı konulmasında zorluklar yaşanan bir hastalıktır. Tanı konulmadığında, kısıtlı aktivite, acil servis ziyaretleri ve yatışlara yol açabilir. Hafif ve orta şiddette astımı teşhis etmek zor olabilir çünkü semptomlar zamanla değişir ve diğer solunum rahatsızlıkları ile komplike olabilir. Halen, solunum fonksiyon testleri (SFT) astım için en güvenilir tanı aracıdır. Ancak, bu testleri gerçekleştirmek için gerekli ekipmana ve uzmanlığa erişim, astımın sıklıkla tanı konduğu ve tedavi edildiği birincil samak ortamlarında her zaman yaygın değildir. Astım ve diğer solunum yolu hastalıkları arasında tek başına SFT'yle ayrım yapmak zordur.

Mount Sinai araştırmacıları, hafif- orta astımda nazal fırça tabanlı bir klasifikatör tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Hafif-orta astımlı hastalar ve kontrol grubundan oluşan 190 kişiye nazal fırçalama ve nazal örneklerin RNA sekanslamasını uyguladılar. Çalışmaya öncülük eden veri bilimcileri, astım olan ve olmayan hastalarda burun fırçalamasından elde edilen genetik verilere makine öğrenimi algoritmalarını uyguladılar. Bu sağlam veri toplama ve makine öğrenimi analiziyle, astım durumunun göstergesi olan 90 genlik bir biyolojik belirteç belirlediler. Bu klasifikatör, RNA sekanslama ile belirlenen astımlı ve kontrol deneklerinin bir test seti, mikroışın ile belirlenen iki bağımsız vaka kontrol kohortu ve sınıflandırmanın düşük bir yanlış sınıflandırma oranına sahip olduğu alerjik rinit, üst solunum yolu enfeksiyonu, kistik fibrozis, sigara kullanımı gibi diğer solunum rahatsızlıklarına sahip beş kohort olmak üzere toplam sekiz test setinde kuvvetli prediktif değer ve duyarlılık ile gerçekleştirildi.

Ucuz ve Seçici

Araştırmacılar, basit bir nazal fırça ve temel takip veri analizi ile test edilebilecek, genetik bir astım biyolojik belirteci belirlediklerini, bu ucuz tanı testiyle, hafif ila orta derecede astımın doğru bir şekilde tanımlanabileceğini ve alerjik rinit, sigara, üst solunum yolu enfeksiyonu ve kistik fibrozis gibi diğer solunum durumlarından ayırt edebileceğini belirttiler. Burun fırça testinin saniyeler aldığını, klinisyenler, özellikle astım tanısının ön cephesinde bulunan birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcıları için, bu testin erken ve doğru tanı ile hasta sonuçlarını büyük ölçüde iyileştirebileceğini aktardılar. Bu testi klinik uygulamaya sokma yolundaki bir sonraki adımın, daha geniş bir hasta popülasyonunda yapılacak bir çalışma olduğunu söylediler. Büyük kohortlarda prospektif doğrulamayla, astım biyolojik belirtecinin, zaman ve kaynakların sıklıkla pulmoner fonksiyon testini engellediği klinik cephelerde astım tanısına yardımcı olmak için minimal invaziv bir testin geliştirilmesine yol açabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gaurav Pandey, Om P. Pandey, Angela J. Rogers, Mehmet E. Ahsen, Gabriel E. Hoffman, Benjamin A. Raby, Scott T. Weiss, Eric E. Schadt, Supinda Bunyavanich. A Nasal Brush-based

Beynimiz İşlenmiş Gıdaları Tercih Ediyor

18 Eylül 2018

Araştırmacılar, sadece yağ veya sadece karbonhidrat içeren gıdalardan ziyade beynin ödül merkezinin hem yağ hem de karbonhidrattan yüksek olan gıdalara değer verdiğini gösterdiler. 206 yetişkin üzerinde yapılan araştırma, bu tür gıdaların vücudumuzun gıda tüketimini yöneten doğuştan gelen sinyallerden faydalandığı fikrini desteklemektedir.

Gıdaların besin değeri ile olan ilişkisini düzenleyen biyolojik süreç, organizmaların uyumlu kararlar verebilmeleri için bir yiyeceğin değerini dikkatli bir şekilde tanımlamak için gelişti. Örneğin, tükettiği gıdanın az enerji sağlaması durumunda, bir farenin açıkta koşma ve kendini yırtıcıya gösterme riskiyle karşı karşıya kalmaması gerekir.

Çalışmaya dahil edilen katılımcılara, çoğunlukla yağ, çoğunlukla şeker ve yağ+karbonhidrat kombinasyonunu içeren alışıldık aperatiflerin fotoğrafları gösterilirken beyin taramasından geçirildiler.

Sadece ilk tercih ettikleri yiyecekleri alabilecekleri sınırlı miktarda para harcayabildiklerinde, katılımcılar yağ ve karbonhidratları birleştiren yiyecekler için daha fazla ödeme yapmaya istekliydi. Dahası, yağ-karbonhidrat bileşimi, beyindeki ödül merkezindeki nöral devreleri, en sevilen yiyeceklerden daha fazla, potansiyel olarak daha tatlı ya da daha enerji yoğun bir gıda ya da daha büyük bir porsiyondan da daha fazla çalıştırdı.

İşlenmiş Gıdaları Daha Fazla İstiyoruz

Araştırmacılar, avcı-toplayıcı atalarımızın çoğunlukla odunsu bitkileri ve hayvan etlerini yediklerini belirtti. Doğada, yağ ve karbonhidrat yüksek gıdalar çok nadirdir ve metabolizmayı yavaşlatan liflere sahip olma eğilimindedir. Buna karşılık, işlenmiş gıdaların yüksek yağ ve yüksek karbonhidratlı yüklere sahip olması çok yaygındır.

Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesinden ve yaklaşık 12.000 yıl önce tahıl ve süt üretiminin gelişmesinden sonra, yağ ve karbonhidratları birlikte tüketme fırsatları artmış olsa da, 11 gram yağ ve 17 gram karbonhidrat içerebilen donut gibi işlenmiş gıdalara sadece 150 yıldır ulaşabiliyoruz.

Bilim adamları, geçmiş deneyimlerimizin, karbonhidratların besleyici özellikleri ile beyindeki dopamini, henüz bilinmeyen bir metabolik sinyal yoluyla serbest bıraktığına inanıyorlar. Bu tür sinyaller ne ve ne kadar yediğimizi düzenlemeye yardım ediyor gibi görünüyor.

Araştırmacılar, yağ ve karbonhidrat sinyal yollarının eşzamanlı aktivasyonunun, insan fizyolojisinin işlemek için evrimleşmediği bir etki başlattığını öne sürüyorlar. Bu öneriye uygun olarak, tek başına yağa veya karbonhidratlara erişimine izin verilen kemirgenler, toplam günlük kalori alımını ve vücut ağırlığını tek başına düzenler. Fakat yağ ve karbonhidratlara sınırsız erişim verildiğinde, hızla kilo alırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

DiFeliceantonio AG. et al. Supra-Additive Effects of Combining Fat and Carbohydrate on Food Reward. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.05.018 

Kan-Beyin Bariyerindeki Aktif Akış Taşıyıcıları

17 Eylül 2018

Kan-beyin bariyeri (BBB), beyni potansiyel olarak zararlı endojen ve eksojen maddelerden koruyarak beyin homeostazisine katkıda bulunur. ATP-bağlayıcı kaset (ABC) gen ailesinin BBB aktif ilaç akışlı taşıyıcıları, MSS'den ilaç dağıtımı ve ortadan kaldırılmasının önemli belirleyicileri olarak giderek daha fazla kabul edilmektedir.

ABC taşıyıcıları, tüm memeli türlerinde hücresel membranlar boyunca çözünen maddelerin translokasyonu için ATP hidrolizinin enerjisini kullanan çok bölgeli integral membran proteinleridir. ABC taşıyıcıları, tüm protein ailelerinin en büyüklerinden birini oluşturur ve kanserlere ve patojenik mikropların ilaçlara direnci dahil olmak üzere birçok önemli biyomedikal fenomenin merkezinde yer alır. ABC taşıyıcılarının yapısının ve fonksiyonunun aydınlatılması, işlevlerini kontrol etmek için ajanların rasyonel tasarımı için gereklidir.

ABC taşıyıcıları, ilaç dispozisyonu ve yanıtı için giderek artan bir şekilde önemli kabul edilmektedir. İnsan çoklu ilaç direnci (MDR1) (ABCB1) geninin şifrelenmiş ürünü olan P-glikoprotein (Pgp), bu taşıyıcının, günümüzde klinik kullanımda yapısal olarak farklılaşan çeşitli ilaçlar dahil olmak üzere geniş bir substrat spesifitesine sahip olmasıyla özel bir klinik ilgiye sahiptir. Ayrıca, bu akış taşıyıcının mide bağırsak sistemi ve beyin kılcal damar endotel hücreleri gibi belirli doku bölümlerinde ekspresyonu, birçok ilacın ağızdan emilimini ve MSS girişini sınırlar. Pgp, BBB'yi oluşturan çok büyük çeşitte lipofilik ilaçları beynin kapiller endotelyal hücrelerinden aktif olarak taşıyabilen BBB'nin temel bir öğesi olarak gösterilmiştir. BBB'deki ABC akış taşıyıcıların sonuçları, beyne nüfuz edebilecek ilaçların negatif toksik etkilerini asgariye indirmek veya bunlardan kaçınmaktır. Ayrıca, epilepsi gibi nörolojik bozukluklar, BBB'de ABC akış taşıyıcıların aşırı ekspresyonu ile ilişkili olabilir ve bu da tedavi edici ilaca dirençle sonuçlanır.

Akış Modülasyonu Bir Çok Hastalık İçin Umut

Pgp eksprese eden hücre dizilerinin kullanımı, Pgp baskılanmış farelerin üretimi ve ayrıca hayvanlarda Pgp inhibitörleri kullanılarak yapılan çalışmalar, ilaç dispozisyonu için aktif nakil süreçlerinin rolü hakkında daha iyi bir anlayışa katkıda bulunmuştur. Pgp'ye ek olarak, çoklu ilaç dirençli protein (MRP; ABCC) familyasına ait ABC taşıyıcıları ve meme kanseri direnç proteini (BCRP; ABCG2) ilaç dispozisyonunda rol oynar. Bununla birlikte, memeli ABC taşıyıcıları ailesi, çok daha geniş bir ailedir ve fonksiyonel olarak çok çeşitlidir.

BBB'yi oluşturan beyin kılcal endotel hücrelerinin luminal bölgedeki yerleşimleri, akım pompaları gibi güçleri ve ilaç taşıyıcıları gibi çoklu özelliğinden dolayı, Pgp, MRP2 ve BCRP gibi ABC taşıyıcıları, tedavi edici ilaçların beyne girmesi için BBB'yi modifiye etmek üzere tasarlanmış manevralar için açık bir hedeftir. Dahası, BBB'deki bu tür ABC taşıyıcılarının, epilepsi gibi beyin hastalıklarının farmakolojik özelliklerinin önemli bir patomekanizması olarak aşırı eksprese edildiğini gösteren biriken kanıtlar göz önünde bulundurulduğunda, bu taşıyıcıların farmakolojik modülasyonu, bu tür hastalıklarda tıbbi intraktabilitenin üstesinden gelmek için yeni bir rasyonel strateji oluşturabilir. Daha spesifik taşıma inhibitörleri, spesifik antikorlar, baskılanmış veya transgenik hayvanlar ve in vivo görüntüleme teknikleri gibi gelişmiş araçların mevcudiyeti, 11C etiketli substratlarla pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak, farklı ABClerin daha ayrıntılı bilgisinin edinilmesini ve fizyolojik ve patolojik koşullar altında beyne ilaç aktarımını modüle etmek için etkileşimleri kolaylaştıracaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wolfgang Löscher and Heidrun Potschka, Blood-Brain Barrier Active Efflux Transporters: ATP-Binding Cassette Gene Family, The Journal of the American Society for Experimental NeuroTherapeutics Vol. 2, No. 1, 2005.

Doğru Yöntemle Sodyum Ölçümü Mortalite İle İlişkiyi Doğruluyor

17 Eylül 2018

Tuzlu yiyeceklerin yüksek tansiyona katkısı olduğu bilinmektedir, ancak bu doğrusal ilişkinin kardiyovasküler hastalık ve ölüm riskini arttırıp arttırmadığı tartışmalıdır. Son kohort çalışmaları bu ilişkiyi desteklememektedir. Sodyumun yanlış ölçümleriyle yapılan birçok kohort çalışması, mortalite ile J-şekilli bir ilişki olduğunu bildirmiştir.

Bir kişinin idrar örneğinde ne kadar tuz atıldığını belirlemek için sodyum alımı bir spot testi kullanılarak ölçülebilir. Bununla birlikte, idrardaki sodyum seviyeleri gün boyunca dalgalanma gösterebilir, bu yüzden bir kişinin sodyum seviyesinin belirli bir günde kesin ölçüsü tam 24 saatlik bir örneklem gerektirir. Ayrıca, sodyum tüketimi günden güne değişebilir, tam olarak sodyum örneği alımı için en iyi yöntem birden fazla günde örnek alınmasıdır.

Brigham ve Kadın Hastanesi'ndeki (Brigham and Women's Hospital) araştırmacılar tarafından yapılan ve çoklu ölçümler kullanılan yeni bir çalışmada, doğru olarak ölçülen sodyum alımının mortalite ile doğrusal bir ilişki gösterdiği doğrulandı. Araştırmacılar, çoklu ardışık olmayan 24 saatlik idrarın altın standart yöntemiyle ölçülen çeşitli tahmini sodyum alımlarını karşılaştırdılar ve mortalite ile ilişkilerini değerlendirdiler. Önceki çalışmalar spot örnekleri ve Kawasaki formülünü kullanmış olsa da, araştırmacılar çoklu, ardışık olmayan idrar örnekleri ortalamasını kullanan altın standart yönteme dayanan ölçümler dahil olmak üzere birden fazla yolla sodyum alımını değerlendirdiler.

Sodyum Alımı Mortaliteyi Etkiliyor

Hipertansiyon Önleme Çalışmaları katılımcıları için, yaklaşık 3.000 prehipertansiyon hastasını içeren sonuçları incelediler. Sodyum alımı; altın standart olan ortalama ölçülen (araştırma boyunca üç ila yedi 24 saatlik idrar sodyum ölçümünün ortalaması), ortalama tahmini (Kawasaki formülü kullanılarak 24 saatlik idrar sodyum konsantrasyonundan üç ila yedi tahmini 24 saatlik idrar sodyum atılımının ortalaması), ilk ölçülen (her çalışmanın başlangıcında ölçülen 24 saatlik idrar sodyumu), ilk tahmini (Kawasaki formülü kullanılarak ilk 24 saatlik idrarın sodyum konsantrasyonundan tahmin edilen 24 saatlik idrar sodyumu) olmak üzere dört şekilde değerlendirildi. Çalışmaya pre-hipertansiyonu olan ve sodyum müdahalesi görmeyen 30-54 yaş arası 2974 kişiyi dahil ettiler.

Ortalama 24 yıllık takip süresince 272 ölüm gerçekleşti. Altın standart yöntemle ölçülen ortalama sodyum alımı 3769 ± 1282 mg/gündü. Ortalama tahmini sodyum, alım miktarını 1297 mg / gün fazla tahmin etti. Ortalama tahmini değer, daha düşük seviyelerde fazla tahmin ve daha yüksek seviyelerde düşük tahminle sistematik olarak önyargılıydı. Ölçülen ortalama sodyum mortalite ile doğrusal bir ilişki gösterdi. Ortalama tahmini sodyum mortalite ile J-şekilli bir ilişki ortaya çıktı. İlk ölçülen ve ilk tahmini sodyum ise ilişkiyi düzleştirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng J He, Norm R C Campbell, Yuan Ma, Graham A MacGregor, Mary E Cogswell, Nancy R Cook. Errors in estimating usual sodium intake by the Kawasaki formula alter its relationship with mortality: implications for public health†. International Journal of Epidemiology, 2018.

Müziği Algılama Şeklimiz Empati Yeteneğimize Göre Farklılaşıyor

14 Eylül 2018

Yapılan bir araştırmaya göre, daha yüksek empatisi olan kişilerin beyninin, dinledikleri müziği işleyişi diğerlerinden farklıdır.

Araştırmacılar, düşük empatili insanlarla karşılaştırıldığında, daha yüksek empatisi olanların, beynin ödül sisteminin daha fazla katılımı ile birlikte tanıdık müziğin yanı sıra sosyal bilgilerin işlenmesinden sorumlu alanlarda işlediğini buldular.

Yüksek empati ve düşük empati duyan insanlar, müzik dinlerken, işitsel, duygu ve duyusal-motor işleme ile ilgili beyin bölgelerine yaklaşık olarak eşit katılım dahil olmak üzere, müzik dinlerken birçok ortak alanı paylaşırlar. Ancak iki beyin arasında çok anlamlı en az bir fark olduğu artık biliniyor. Yüksek empatiye sahip insanlar, başkaları için empati duyduklarında aktif olan alanlar gibi beynin sosyal devresine daha fazla katılım ile tanıdıkları müziği işlerler. Onlar da ödül sisteminin artan aktivasyonu ile gösterildiği gibi, müzik dinlemekten daha fazla keyif alıyor görünmektedir.

2014 yılında araştırmacılar, nüfusun yaklaşık yüzde 20'sinin oldukça empatik olduğunu bildirdi. Bunlar özellikle duyarlı ve sosyal ve duygusal uyaranlara güçlü tepki veren insanlardır.

Empati Yüksek Olunca Farklı Devreler Çalışıyor

Araştırmadaki katılımcılar 20 UCLA lisans öğrencisi idi. Aşina olan ya da bilmedikleri müzik alıntılarını dinlerken her biri bir MR makinesinde tarandı. Tanıdıkları müzikler, taramadan önce katılımcılar tarafından seçildi.

Daha sonra her bir kişi empati alanındaki bireysel farklılıkları değerlendirmek için standart bir anketi tamamladı. Araştırmacılar daha sonra müzik dinleme sırasında beynin hangi alanlarının empati ile ilişkili olduğunu görmek için karşılaştırmalı değerlendirmeler yaptılar.

Beyin taramalarının analizi, yüksek empatili dinleyicilerin, tanıdık müziği dinlerken, müzikten hoşlanıp hoşlanmadıklarına bakılmaksızın, beynin ödül sisteminin bir parçası olan dorsal striatumda daha fazla aktivite yaşadıklarını gösterdi. Ödül sistemi zevk ve diğer olumlu duygular ile ilgilidir. Alanın bozulması, bağımlılık yapan davranışlara yol açabilir.

Buna ek olarak, çalışmada daha yüksek empatiye sahip kişilerin beyin taramaları, sosyal dünyanın işlenmesinden sorumlu olan prefrontal korteksin medial ve lateral alanlarında ve diğerlerinin analiz edilmesi ve anlaşılması için kritik olan temporoparietal bağlantıda daha fazla aktivasyon kaydetti.

Tipik olarak, insanlar diğer insanlarla etkileşime girdiği veya onları düşündüğü zaman, beynin bu alanları aktif hale gelir. Müzik dinlerken empati ile olan ilişkilerini gözlemlemek, bu dinleyicilere müziği yapan insanla karşılaşması için bir vekil olarak işlev gördüğünü gösterebilir.

Beyin taramalarının analizinin ötesinde, araştırmacılar sadece davranışsal verilere de bakmışlardı. Bu veriler de aynı zamanda daha yüksek empatiye sahip insanların bilmedikleri müzikleri daha güçlü bir şekilde tercih ettikleirini gösteriyor.

Bu çalışmada elde edilen veriler de empati ve günlük aktivitelerin farklı nörofizyolojik etkileri ile alakalı ilişkiyi güçlendirecek bulgular ortaya koymaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wallmark Z. Neurophysiological Effects of Trait Empathy in Music Listening. Frontiers in Behavioral Neuroscience, 2018; 12 DOI: 10.3389/fnbeh.2018.00066

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Beyninizin Anatomik Yapısı Yemek Seçimlerinizi Etkiliyor

13 Eylül 2018

Ne yiyeceğimizi seçeceğimiz, iki ana mekanizmaya bağlıdır. İlk olarak, bir yemeğin tadı ve sağlık durumu gibi farklı özelliklere bir değer atfedilir. Daha sonra, her bir özelliğe verdiğimiz önemi göz önünde bulundurarak, en yüksek genel değere sahip olan yiyecekleri seçeriz.

Bireyin sağlıklı yiyecekleri seçebilme yeteneğini öngören beyin yapıları olup olmadığını araştırmak için yapılan yeni bir çalışma, yemek seçimlerini yaparken dört çalışmadaki katılımcıların beyinlerinin anatomik görüntüleme verilerini inceledi.

Dört çalışmaya 78 kadın ve 45 erkek katıldı. Üç çalışmada, katılımcılar bir MR tarayıcının içine yerleştirildi. Araştırmacılar katılımcılara yiyeceklerin fotoğraflarını gösterdiler ve çalışmanın sonunda belirli bir yiyeceği ne kadar yemek istediklerini sordular. Onlara kararlarını üç koşula dayalı olarak vermeleri söylendi: her zamanki tercihleri ne olurdu ve yiyeceklerin tadına ve sağlıklılıklarına göre nasıl önceliklendirirlerdi.

Dördüncü çalışmada, katılımcılara ya normal olarak seçecekleri, ya da istemedikleri şeylerden kaçınarak seçtikleri bir yiyecek seçmeleri söylendi. Bu grup katılımcılara, çalışma sonunda yemek yemeye hak kazanacak bir gıda maddesi için ödeyecekleri fiyatı belirtmeleri ve fiyatların $ 0 ile 2.50 aralığında olması gerektiği belirtildi.

Gri Madde Hacmi Artınca Daha Sağlıklı Besinler Tercih Ediliyor

İlk üç çalışmadan elde edilen yapısal görüntüleme verileri, dorsolateral prefrontal kortekste (dlPFC) ve ventromedial prefrontal korteksteki (vmPFC) gri madde hacminin, sağlıklı gıda maddelerinin seçimini öngördüğünü göstermektedir. Kısacası, iki beyin bölgesinde daha fazla gri madde hacmine sahip olan katılımcılar, yiyeceklerin sağlıklı olmasına daha fazla önem verdi ya da yiyeceklerin sağlıkları üzerine etkilerine odaklanmaları istendiğinde, gıda seçimlerinde daha fazla disiplin sergilediler.

Dördüncü çalışmanın sonuçları diğer çalışmaların bulgularını doğruladı. Ayrıca farklı katılımcılar ve farklı bir görevde, vmPFC ve dlPFC'deki gri madde hacmi, diyetin kendi kendini kontrol ettiğini öngördü. Birlikte değerlendirildiğinde, sonuçlar ilk kez dlPFC ve vmPFC'nin nöroanatomisindeki farklılıkların bireylerin sağlıklı gıda seçimleri yapma kabiliyetini etkilediğini gösterdi.

Bu çalışmanın bulguları, ileri araştırmalar için bir ilk adım olabilir ve anoreksiya nervoza gibi işlevsiz kontrol yetenekleri ile karakterize olan yeme bozukluklarında erken tanıya yardımcı olabilir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Beyin, korteks, gri madde, ak madde, açlık, tokluk, sağlıklı beslenme, abur cubur, korteks, dorsolateral prefrontal, ventromedial prefrontal

Büyük Bedenlerin Ölçülerinin Normalleşmesinde Büyük Risk

07 Eylül 2018

Daha büyük beden ölçülerinin damgalanmasının azaltılması girişimleri vücut pozitifizminin desteklenmesine yardımcı olurken, yeni bir çalışmada elde edilen bulgular, bu durumun aşırı kilolu olmanın yarattığı sağlık risklerinin göz ardı edilmesine sebep olabileceğini gösteriyor.

Fazla kilolu veya obez olan 23.460 kişiden elde edilen verilerin analizi, İngiltere'de kiloyu yanlış algılama durumunun arttığını ortaya koymuştur. Daha düşük eğitim düzeyine ve gelire sahip olan bireylerin kilo durumlarını hafife aldıkları ve sonuç olarak kilo vermeyi denememe olasılıklarının arttığı görülüyor.

Azınlık etnik grup mensupları ağırlıklarını, beyaz nüfusa göre daha fazla yanlış algılıyor. Obezite dergisinde yayınlanan sonuçlara göre, kilolarını yanlış algılayan aşırı kilolu kişilerin sayısı 1997 ve 2015 yılları arasında erkeklerde % 48.4'ten % 57.9'a, kadınlarda ise % 24.5'den % 30.6'ya çıkmıştır. Obez olarak sınıflandırılan bireyler arasında ise, 2015 yılında kilolarını yanlış değerlendiren erkeklerin oranı 1997'nin neredeyse iki katıydı (% 12'ye karşılık% 6,6). Çalışmada, ağırlık algısı hakkında  sorular içeren İngiltere için yıllık Sağlık Araştırması verileri kullanılmıştır.

Kilonun Yanlış Algılanması Büyük Tehlike Oluşturuyor

Araştırmacılar daha büyük bedenli moda pazarının muazzam potansiyelini örnek vererek, perakendecilerin aşırı kilolu ve obez olmanın normalleşmesine katkıda bulunmuş olabileceğini belirttiler. Bu tür vücut pozitifleştirme hareketi daha büyük bedenlerin damgalanmasının azaltılmasına yardımcı olurken, aşırı kilolu olmanın sağlık üzerindeki negatif sonuçlarını derinleştirebilir. İngiltere'deki kilo yanlış algılanmasının artması endişe verici ve muhtemelen bu normalleşmenin bir sonucudur.

Etkili halk sağlığı müdahale programlarına ulaşmak için, aşırı kiloluluk ve obezite ile ilişkili riskleri önceliklendirmek hayati önem taşımaktadır. Kilolarını yanlış anlama eğilimi gösterenlerin belirlenmesi, farklı grupların özel ihtiyaçlarını hedefleyen obezite önleme stratejilerinin tasarlanmasında yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/06/180622104517.htm

Otizmi Kandan Tespit Etmek Mümkün Olabilir

07 Eylül 2018

Bir araştırma ekibi, otizm için fizyolojik bir test üzerinde yapmış oldukları çalışmalarını yayınladıktan bir yıl sonra, bir takip çalışması ile testin başarısını doğruladılar. Klinisyenlerin teşhis sürecini destekleyen fizyolojik test, çocukların teşhis edildiği yaşın azaltılması ve daha erken tedavi sağlama potansiyeline sahiptir. Kan örneğindeki metabolitleri temel alan bir algoritma kullanan çalışmanın sonuçları, geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Daha önceki çalışmadan bağımsız olarak otizm spektum bozukluğu tanılı çocuk gruplarına bakan ekip benzer başarılar elde etti. Çocuklarda otizm olup olmadığını yüzde 88 başarı oranıyla tahmin edebildiler.

Otizmde daha erken tanı, çocuklara erken müdahale edilmesi nedeniyle daha iyi sonuçlara yol açacak şekilde kabul edilmektedir. Ancak, tanı sadece klinik gözlemlere bağlı olduğundan, çoğu çocuk 4 yaşından sonra otizm tanısı alabilmektedir.

Otizm spektrum bozukluğunun tek bir göstergesini aramak yerine, geliştirilen yaklaşım, şüphelenilen bağlantılar ile ilişkili iki hücresel yolak (hücre fonksiyonunu kontrol eden moleküller arasındaki bir dizi etkileşim) ile ilgili metabolitlerde pattern aramak için büyük veri tekniklerini kullanır.

Algoritma 24 Metaboliti İnceliyor

2017'deki ilk başarı, yaklaşık yarısına otizm spektum bozukluğu teşhisi konmuş olan, 149 kişilik bir grubun verilerini analiz etti. Grubun her bir üyesi için araştırmacılar, iki hücre yolu ve 24 metabolitle ilgili verileri elde etti. Bunlar metionin döngüsü ve transsülfürasyon yoluna ait metabolitlerdi. Gruptaki bir bireyin verilerini kasıtlı olarak ihmal eden araştırmacılar, kalan veri kümesini ileri analiz tekniklerine tabi tuttu ve tahmin algoritması oluşturmak için sonuçları kullandı. Algoritma daha sonra atlanan bireyden gelen veriler hakkında bir tahmin yaptı. Yöntem, tüm katılımcıların yüzde 96,1'ini ve otizm spektrum bozukluğu grubunun yüzde 97,6'sını doğru bir şekilde tanımladı.

Yeni çalışma, araştırmacıların bağımsız bir veri kümesine yaklaşımını uyguluyor. Hahn ve ekibi, klinik çalışmalarla uzun bir veri toplama sürecinden kaçınmak için, orijinal çalışmada analiz ettiği metabolitleri içeren mevcut veri kümelerini araştırdı. Araştırmacılar, Arkansas Çocuk Araştırmaları Enstitüsü'nün araştırmacıları tarafından yürütülen otizmli toplam 154 çocuğu içeren üç farklı çalışmadan uygun verileri belirlediler. Veriler, orijinal öngörücü algoritmayı oluşturmak için kullandıkları 24 metabolitin sadece 22'sini içeriyordu, ancak Hahn, mevcut bilgilerin test için yeterli olacağını belirledi.

İkinci Çalışma İle Sonuçlar Onaylandı

Ekip, tahminsel algoritmayı yeniden oluşturmak için bu yaklaşımı kullandı ve bu sefer başlangıçtaki 149 çocuktan 22 metabolitin verilerini kullandı. Algoritma daha sonra test amacıyla yeni 154 çocuk grubuna uygulandı. Her bireye öngörü algoritması uygulandığında, otizmi yüzde 88 doğrulukla öngördü.

Hahn, orijinal doğruluk oranı ile yeni çalışmanın sonuçları arasındaki farkın birkaç faktöre bağlı olabileceğini, en önemlisi de ikinci veri setinde metabolitlerin iki tanesinin bulunmadığını söyledi. İki metabolitin her biri, önceki çalışmada güçlü göstergeler olmuştur. Genel olarak, ikinci çalışma da orijinal sonuçları doğrulamış oldu ve yaklaşımla ilgili çeşitli değişkenler hakkında bilgi sağladı.

Araştırma ekibi testi geliştirip tüketici versiyonunu hizmete sokmayı amaçlıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Howsmon DP. et al. Multivariate techniques enable a biochemical classification of children with autism spectrum disorder versus typically-developing peers: A comparison and validation study. Bioengineering & Translational Medicine, 2018; DOI: 10.1002/btm2.10095

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Pre-menopozal Kadınlarda VKİ Arttıkça Meme Kanseri Riskinin Azaldığı Tespit Edildi

05 Eylül 2018

Obezitenin postmenopozal kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, North Carolina Lineberger Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmanın sonuçları, premenopozal kadınlar için bunun tersinin doğru olduğunu gösterdi.

Meme kanseri, yaşlı kadınlarda daha yaygındır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama tanı yaşı 62’dir. Obezite, menopoz sonrası kadınlarda meme kanserine yönelik daha yüksek risk oluşturur.

Genç kadınlarda meme kanseri daha az yaygın olduğu için, araştırmacılar 55 yaşından küçük 758.592 kadından oluşan bir grup için meme kanseri riskini araştırmak için 19 farklı çalışmadan veri topladılar.

Çalışmalar genellikle daha az sayıda premenopozal meme kanserine sahiptir, çünkü meme kanseri genç yaşlarda daha az yaygındır ve kanıtlar postmenopozal meme kanserinde olduğu kadar güçlü değildir.

Premenapozal Dönemde İlişki Terse Dönüyor

Araştırmacılar bu grupta VKİ yükseldikçe kanser riskinin azaldığı bir trend gördüler.Daha yüksek VKİ'nin daha düşük kanser riskine sahip olduğu bir eşik tespit edilemedi. VKI ile ilişkili en büyük risk azalması 18 ve 24 yaşları arasındaydı ve bu süre boyunca VKİ’deki her beş ünite artışına bağlı olarak yüzde 23 daha düşük meme kanseri riski vardı. 25 ila 34 yaşlarında, VKİ’deki her beş ünite artış yüzde 15 daha düşük riskle bağlantılıydı. VKİ için 35-44 yaş arasında yüzde 13 daha düşük bir risk ve 45-54 yaşlarında VKİ için yüzde 12 daha düşük bir risk vardı.

Ayrıca östrojen veya progesteron-reseptör pozitif meme kanseri için daha yüksek vücut kitle indeksine bağlı riskin azaldığını gördüler, ancak üçlü negatif meme kanseri veya hormon reseptör negatif meme kanseri için tutarlı bir ilişki görmediler.

Bulgular enteresan olsa da bu çalışma, meme kanserini önlemek amacıyla kilo almaya çalışmak için bir neden değildir. Daha ağır kadınlarda menopoz öncesi genel meme kanseri riski daha düşüktür, ancak dikkate alınması gereken nokta sağlıklı bir kiloyu yönetmenin birçok yararı olduğudur. Bu çalışmada amaçlanan, genç kadınlarda meme kanseri riskine neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

The Premenopausal Breast Cancer Collaborative Group. Association of Body Mass Index and Age With Subsequent Breast Cancer Risk in Premenopausal Women. JAMA Oncology, 2018 DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.1771

Kafeinin Mitokondri Yoluyla Damar Endotelini Koruduğu Tespit Edildi

31 Ağustos 2018

Kafein tüketimi tip II diyabet, kalp hastalığı ve inme de dahil olmak üzere birçok hastalık için daha düşük risklerle ilişkilendirilmiştir, ancak bu koruyucu etkilerin altında yatan mekanizma açık değildir. Alman araştırmacılar daha önce, fizyolojik olarak ilgili konsantrasyonlarda (dört veya daha fazla fincan kahvenin ardından ulaşılan seviyelerde) kafeinin kan damarlarının iç kısmını kaplayan endotelyal hücrelerin fonksiyonel kapasitesini geliştirdiğini ve etkinin mitokondriyi içerdiğini göstermişlerdi. Yaptıkları yeni çalışmada, kafeinin, düzenleyici bir proteinin mitokondriye migrasyonunu arttırdığını, işlevlerini geliştirdiğini ve kardiyovasküler hücreleri hasardan koruduğunu gösterdiler.

Araştırmacılar, daha önce hücre döngüsünün bir inhibitörü olarak bilinen p27 adı verilen bir proteinin, kalbin başlıca hücre tiplerinde mitokondride mevcut olduğunu buldular.  Bozulmamış mitokondriye ihtiyaç duyan endotel hücrelerinin göç kapasitesi, tamamen mitokondriyal p27'ye bağımlıydı. Mitokondriyal p27, mitokondriyal membran potansiyelini ve adenosin trifosfat (ATP) içeriğini arttırdı. P27'nin alan haritalaması, bu gelişmeler için N ve C-terminallerinin gerekli olduğunu ortaya çıkardı. Bu bölgelerin daha ileri analizi, p27'nin mitokondriye translokasyonunun ve promigrator aktivitesinin serin 10 ve treonin 187'ye bağlı olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca, mitokondriyal p27, kardiyomiyositleri apoptosise karşı korudu. Mitokondriyal p27 kardiyak miyofibroblast farklılaşması için gerekli ve yeterliydi. p27 eksikliği ve yaşlanmanın kalp mitokondrilerinde solunumu azalttığı tespit edildi. Kafein, p27 eksikliği olan hayvanlarda solunumu arttırmazken, yaşlı fareler, 10 gün boyunca içinde kafein bulunan içme suyu ile iyileşme gösterdi. Dahası, transkriptom değişikliklerini p27'ye bağlı bir şekilde uyararak, çoğunlukla mitokondriyal süreçlerle ilgili genleri etkiledi. Ayrıca, prediyabetik farelerde miyokard enfarktüsünden sonra enfarkt boyutunu azalttı ve mitokondriyal p27'yi arttırdı.

Mitokondriyal p27 Artışı Faydalı Mı?

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, mitokondriyal p27'yi mitokondriye bağlı süreçleri geliştiren ve mitokondriyal p27'de kafeinin yeni bir etki şekli olarak bir artış oluşturan ortak bir payda olarak karakterize ettiğini belirttiler. Mitokondriyal p27'nin etkisi ile kalp kasının korunmasını ve onarılmasını destekleyen bu sonuçların, kalp kasının hasardan korunması için daha iyi stratejilere yol açabileceğini aktardılar. Yaşlı popülasyonda ek bir besin faktörü olarak kahve tüketimi ya da kafeinin kullanılabileceğini, ayrıca, mitokondriyal p27'nin artırılmasının sadece kardiyovasküler hastalıklarda değil, aynı zamanda sağlığın iyileştirilmesinde de potansiyel bir tedavi strateji olarak kullanılabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Niloofar Ale-Agh