Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

İnsan Sitomegalovirüsünün Hodgkin ve Non-Hodgkin Lenfomalar ile İlişkisi

01 Haziran 2017

İnsan sitomegalovirüsü (HCMV),  genellikle asemptomatik primer enfeksiyon ile sonuçlanır ve insanlarda ömür boyu devam edebilir. İmmünsüpresyon evrelerinde sporadik olarak tekrar aktif hale gelebilir. Transplantasyon alıcıları ve AIDS hastaları gibi immünsüpresif hastalarda, sitomegalovirüs sıklıkla ağır hastalıklara neden olur. Batı ülkelerinin yaklaşık %30-90'ı, gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun % 90'ından fazlası sitomegalovirüs ile enfektedir. Virüs tükürük, idrar ve anne sütü ya da organ transplantasyonu yoluyla bulaşır. Kuluçka süresi yaklaşık 4-8 ​​haftadır. HCMV enfeksiyonu genellikle asemptomatiktir fakat ateş, lenf nodu şişliği, gastrit, özofajit ve grip benzeri semptomlar gibi mononükleozdakilere benzer semptomlar nadiren görülür. HCMV, kanserojen bir virüs olarak bilinmemektedir fakat latent fazdaki HCMV, gastrik kanser ve T hücreli lenfomalar gibi bazı malignitelerle korelasyon göstermektedir. HCMV'nin Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomaları ile ilişkili olabileceğini gösteren bazı veriler mevcuttur.

Birincil enfeksiyondan sonra, HCMV latent faza girer ve bu fazda genomu epizom haline gelir. HCMV'nin latentleşmesine neden olan bazı faktörler vardır. Bu faktörlerden birisi UL138'dir ve latent faz sırasında eksprese edilen birkaç mRNA geninden biridir. HCMV replikasyonu, latent durumun yeniden aktifleştirilmesinde önemli bir role sahip çok erken genler (immediate early genes - IEI) de dahil olmak üzere gen alt grupları tarafından düzenlenir. UL138'in saptanması latent HCMV enfeksiyonunu ve IE1'in saptanması latent CMV enfeksiyonunun reaktivasyonunu gösterir. İran’dan bir grup araştırmacı, Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomalı hastalardan histolojik doku örneklerinde CMV latent enfeksiyon sıklığının saptamak amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar yaptıkları kesitsel çalışmada, Hodgkin lenfoma için 25 ve non-Hodgkin lenfoma için 25 örneği içeren toplam 50 parafin gömülü doku bloğu incelediler. RNA ekstraksiyonu ve cDNA hazırlamasından sonra, IEI mRNA'sının saptanmasında RT (Reverse-Transcription) –PCR’ı ve mRNA UL138'in tanımlanmasında nested PCR kullandılar. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfomalı 25 vakanın 5'inin (% 20) hem IE1 hem de UL 138 için pozitif olduğunu buldular. 25 Hodgkin vakasında yalnızca 1’inin (% 4) UL 138 için pozitif olduğunu ve vakaların hepsinin IE1 için negatif olduğunu gördüler. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfoma hastalarında, UL 138 için, % 20 ile nispeten yüksek bir ekspresyon oranı tespit edildiğini, bu nedenle latent CMV enfeksiyonunun hastalığın gelişiminde rol oynuyor olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hamide Mehravaran, Manoochehr Makvandi, Alireza Samarbaf Zade, Niloofar Neisi, Hadis Kiani, Hashem Radmehr, Toran Shahani, Seyedeh Zeinab Hoseini, Nastaran Ranjbari, Rahil Nahid Samiei. Association of Human Cytomegalovirus with Hodgkin’s Disease and Non-Hodgkin’s lymphomas, Asian Pac J Cancer Prev, 18 (3), 593-597.

Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma İçin İnterim PET-BT’ye Dayalı Yeni Bir Prognostik İndeks

24 Nisan 2018

Non-Hodgkin lenfoma erişkinlerde en sık görülen hematolojik malignitedir. Alt tiplerı arasında diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) dünya genelinde erişkinlerde en sık rastlanan durumdur ve Çin'deki non-Hodgkin lenfoma vakalarının % 40,1'ini ve Batı ülkelerindeki vakaların % 31'ini oluşturmaktadır. DLBCL moleküler profillerine göre farklı prognozları olan patolojik olarak heterojen bir hastalıktır. Bu nedenle, rekürrens ve progresyon için güçlü bir prognostik değeri olan risk faktörlerini tanımlamak çok önemlidir çünkü bu hastalar için zamanında başka bir tedavi rejimi düşünülebilir.

Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) skorlama sistemi, DLBCL için en yaygın kullanılan prognostik araçtır. Bununla birlikte, kötü sonuçlara sahip olan hastaları tutarlı bir şekilde belirleyememektedir. Son yıllarda, lenfoma doğrulama, tanı, evreleme, etkinlik değerlendirmesi ve prognostik değerlendirme için pozitron emisyon tomografi bilgisayarlı tomografi (PET-BT) kullanılmıştır. Çalışmalar, PET-BT'nin IPI skoru için bağımsız bir prognostik faktör olduğunu göstermesine rağmen, PET-BT kullanılarak yapılan prognostik değerlendirme halen tartışmalıdır.

Spesifik olarak, interim PET-BT'nin prognostik değeri tam olarak bilinmemektedir ve inter PET-BT yorumlaması için Deauville standartları ve ΔSUVmax yöntemi dahil olmak üzere yöntemler sürekli araştırma ve geliştirme aşamasındadır. DLBCL için daha uygun ve kapsamlı bir prognostik değerlendirme yöntemine ihtiyaç vardır.

Kong ve arkadaşları,  interim PET-BT'ye dayalı yeni bir prognostik indeksi araştırmak için 2 kür kemoterapi sonrası DLBCL tanılı 105 hastayı retrospektif olarak incelediler. > 60 yaş, Ann Arbor evre III / IV, non-germinal merkez B-hücresi (GCB) patolojik alt tipi ve pozitif bir interim PET-BT içeren yeni prognostik indeks, yüksek prognozlu grupta doğru prognostikasyon, klinik çalışmalarda tabakalaşma ve DLBCL hastaları için yeni stratejilerin tasarımı için daha güçlü bir potansiyele sahipti ve hastalık ilerlemesi ve ölümünün ön gördürücüsüydü.

Düşük Riskli Grupta Prongnozu Öngörmek

Çin’den araştırmacılar, bu yeni prognostik indeksin klinik değerini ve en az 6 kür kemoterapi uygulanan 70 DLBCL hastasında çeşitli klinik özellikler, histolojik özellikler, interim PET-BT, 3 yıllık progresyonsuz sağ kalım (PFS), 3 yıllık OS, hastalık progresyonu ve ölüm ile ilişkisini doğrulamak, ayrıca özgüllük ve duyarlılığını belirlemek amacıyla retrospektif bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, IPI ve yeni prognostik indeksin her ikisinin de 3 yıllık mortalite ile ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, sadece yeni prognostik indeks 3 yıllık progresyon ile ilişkiliydi.  Çok değişkenli analiz, yeni prognostik indeksin 3 yıllık progresyon ile ilişkili olduğunu, ancak genel sağ kalımla ilişkili olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar, yeni prognostik indeksin, düşük -orta derece ve orta-yüksek derece riskli grupların yanı sıra, düşük derece riskli gruplarda da 3 yıllık progresyonsuz sağ kalımı ve genel sağ kalımı ayırt ettiğini belirttiler.  Bu indeksin IPI'dan daha üstün kapsamlı bir prognostik model olduğuna dikkat çektiler. Tedavi stratejilerinin bu yeni prognostik indeks kullanılarak ayarlanıp ayarlanamayacağını araştırmak için prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Liu et al. Retrospective Analysis of a New Prognostic Score for Diffuse Large B-Cell Lymphoma Based on Interim Positron Emission Tomography-Computed Tomography, Acta Haematol 2018;139:148–157.

Karaciğer Transplantasyonunun Bir Sağkalım Fayda Ölçütü Olarak MELD

11 Nisan 2018

Amerikan karaciğer nakli topluluğu, aciliyet temelli (MELD) veya fayda temelli (sağkalım yararı) önceliklendirmenin karaciğer paylaşımı için daha uygun bir sistem olup olmadığını zaman zaman tartışmaktadır. Aciliyet temelli paylaşım, organı olmadan ölmesi muhtemel olan bekleme listesi adayını önceliklendirir. ABD'deki mevcut MELD tabanlı paylaşım sistemi, MELD puanı bekleme listesi mortalitesini öngördüğünden, aciliyet temelli tasarlanır. Bununla birlikte, MELD temelli paylaşım, yüksek riskli adayların sınırlı bir organ arzının genel sağ kalım yararını yeterince maksimize etmeyebileceği endişesi nedeniyle son zamanlarda incelenmiştir.

Oldukça önemli organ kaynağın kullanımını optimize etmek amacıyla, fayda temelli paylaşım şemaları önerilmiştir. Bir fayda tabanlı paylaşım sistemi, karaciğer transplantasyonundan (LT) sonra en iyi sağ kalım faydası sağlayacak olan bekleme listesi adaylarına öncelik tanır. Doğrudan sağ kalım faydası hedefleyen kompleks indeksler mümkündür, ancak mevcut MELD'e kıyasla puanlarda aşırı uyumsuzluk ve daha belirsizlik yaratan riskler üreterek karmaşık olabilir ve günümüzde uygulanan paylaşıma ciddi ve temel bir değişiklik gerektirir. Bu sebeplerden dolayı nakil topluluğu, sağ kalım faydasının doğrudan kullanımını bir paylaşım sistemi olarak kabul etmemiştir. Bunun yerine, sağ kalım göstergesi olarak MELD performansını iyileştirmeye odaklanmıştır.  MELD sağ kalım faydasının makul bir ön gördürücü ise, paylaşım sisteminde fayda temelli paylaşım ın yansıtıldığını rahatça hissetmek için hiçbir temel değişiklik yapılmamalıdır. Bu nedenle, LT'deki MELD ile ilişkili sağ kalım fayda miktarının net bir şekilde ölçülmesi, mevcut paylaşım modelinin diğer önerilen ya da tartışılan metriklere kıyasla daha güçlü olduğunu anlamak için gereklidir.

Yüksek MELD Skoru, Yüksek Sağkalım

Amerikalı araştırmacılar, ulusal kayıt verileri ve genelleştirilmiş gama parametrik modelleri kullanarak, LT ile çeşitli MELD skoru ve organ kalitesinde sağ kalım fayda miktarlarını belirlediler. 1 Ocak 2006 ile 31 Aralık 2016 tarihleri arasında 119.055 aktif yetişkin LT adayı tespit ettiler. Çok organlı nakil alan ya da statü 1 olarak sınıflandırılan ya da MELD istisnai puan alan LT adaylarını çalışmaya almadılar. Analizlere 74.196 adayı dahil ettiler. Transplantasyon olmadan beklenen relatif yaşam süresinin zaman oranlarını (TR) ve LT'den sonra kazanılan beklenen yaşam yılını hesapladılar.

MELD> 10 olan hastalarda LT’nin yaşam süresini uzattığını gördüler (TR> 1). En yüksek MELD, en uzun relatif beklenen yaşam süresi ile ilişkiliydi. MELD 11-15 için TR = 1,20, MELD 16-20 için TR: 2,49, MELD 21-25 için TR: 5,72, MELD 26-30 için 16,35, MELD 31-34 için TR: 43,21, MELD 35-40 için 128,25’ti. En yüksek MELD'ye sahip adaylar, MELD 11-15 için 0,2, 16-20 için 1,5, 21-25 için 3,5, 26-30 için 5,8, 31-34 için 6,9, 35-40 için 7,2 yıl olmak üzere daha uzun ömür kazandılar. Bu nedenle, adaylara MELD ile öncelik verilmesi, daha düşük hayatta kalma yararı olanlara göre daha yüksek bir nakil hayatta kalma oranı olan adaylara öncelik verilmesi için basit, etkili bir strateji olmaya devam etmektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Luo et al. MELD as a Metric for Survival Benefit of Liver Transplantation, Am J Transplant. 2018 Jan 9.

Alkol Tüketimi Hematolojik Malignite Riski Etkiliyor Mu?

29 Mart 2018

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, 2012 yılında alkol tüketiminin yaklaşık 3,3 milyon ölümün nedeni olduğu tahmin edilnektedir; buna karşın, küresel hastalık ve yaralanma yükünün % 5,1'ini oluşturmaktadırr. İlginçtir, kanser tüm alkol atfedilebilir ölümlerin % 12,5'inden ve alkol kaynaklı hastalık ve yaralanma yükünün % 8,6'sından sorumludur. Bununla birlikte, böbrek hücreli karsinomu ve tiroid kanseri için alkol alımının koruyucu etkileri desteklenmiştir.

Lenfomalar ve lösemiler gibi hematolojik maligniteler, klinik özellikler, morfoloji, immünofenotipleme, sitogenetik ve moleküler genetiğin kombinasyonu açısından farklı özellikleri yansıtan çeşitli alt tiplere bölünmüş heterojen bir gruptur; insidansı yaşam tarzı ve diyetten etkilenebilir. Diyet faktörleri durumunda, lenfomaların riski ile ilgili çalışmaların sonuçlarında çeşitlilik görülmekte ve bu da beslenme kanseri epidemiyolojisi alanındaki daha ileri araştırmaların gerekliliğine işaret etmektedir. Dünya genelinde kişi başına düşen alkol tüketimindeki artış eğilimi ile birlikte, hematolojik maligniteler açısından alkol alımının olası etkileri meta analizlere değer görünmektedir.

Alkol Riski Azaltıyor Mu, Artırıyor Mu?

Yunanistan’dan araştırmacılar, erişkinlerde alkol / alkollü içecekler ile lenfoma / lösemiler arasındaki ilişkiyi araştırmak için alt grup analizleri dizisi ile birlikte, sistematik bir gözden geçirme ve meta-analiz yaptılar.

Araştırmacılar, uygun kohort çalışmaları, 31 Ağustos 2016 tarihine kadar PubMed veri tabanında araştırdılar. Hematolojik malignite (Hodgkin olmayan lenfoma [NHL] ve alt tipler, Hodgkin lenfoma [HL], lösemi ve alt tipler), zaman durumu (ever, current, former), tüketim seviyesi (hafif, ılımlı, ağır), alkollü içecek (toplam alkol, bira, likör, şarap) ve cinsiyet alt grubuna göre ayrı analizler gerçekleştirdiler.

 Orta ve ağır alkol tüketimi NHL riskinde azalma ile anlamlı derecede ilişkiliydi; hafif alkol alımında koruyucu bir eğilim gösterildi. NHL riski, özellikle bira tüketiminde azaldı. Bununla birlikte, diğer alkollü içecekler ile ilgili ilişki anlamsızdı. Alkolün başlıca diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) folliküler lenfoma (FL) ile ilgili yararlı etkileri vardı. Alkol kullanımı ile HL veya lösemi riski arasında da bir ilişki yoktu.

Araştırmacılar, çoğu solid malignitenin aksine, alkolün, özellikle de DLBCL ve FL alt tiplerinde NHL riski üzerinde koruyucu bir etki gösterdiği ve biranın önemli ölçüde yararlı olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Psaltopoulou et al. Alcohol consumption and risk of hematological malignancies: a metaanalysis of prospective studies. Int J Cancer. 2018 Feb 20.

Karaciğer Transplantasyonunda Akut Böbrek Hasarı ve Kombine Sıcak İskemi Süresi

17 Mart 2018

Karaciğer transplantasyonunda donör sıkıntısının üstesinden gelmek için dolaşım ölümünden sonra bağış (DCD) greftleri giderek artmaktadır. Bununla birlikte, bu marjinal greftlerin kullanımı, primer fonksiyon bozukluğu, erken allogreft disfonksiyonu ve iskemik kolanjiyopati ile ilişkili olup greft sağ kalımı oranları bozulmaktadır. Bu komplikasyonlar, ek donör sıcak iskemi zamanının (DWIT) sonucudur ve hepatik iskemi /reperfüzyon hasarında (IRI) artışa neden olur. Böbrek, hepatik IRI'dan mustarip olduğu bilinen bir organdır ve akut böbrek hasarı (AKI) da DCD greftleri kullanıldığında daha sık görülür. Genel olarak, AKI, karaciğer greft alıcılarının % 75'ini etkiler ve kronik böbrek hastalığı ve sağ kalım oranlarının bozulması ile ilişkilidir.

DCD karaciğerlerinin ilave DWİT'leri, agonal faz (yaşam desteğinin geri çekilmesi - dolaşımın durması) ve asistolik faz (dolaşımın durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere 2 periyoda ayrılabilir. DWIT'nin uzunluğu üzerinde çeşitli faktörler etkilidir. Hayati parametrelerin seyri ve agonel fazın uzunluğu bağışçılar arasında çok değişkendir ve asistolik fazın uzunluğu kurumsal ve ulusal protokollere bağlıdır. Agonal ve asistolik fazın her ikisinin de uzunluğu iskemik kolanjiyopatinin postoperatif gelişimi ve greft sağ kalım oranları ile ilişkilidir.

Farklı WIT'lerin hepatik IRI'ye ve AKI gelişimine etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Dahası, her bir transplantasyonda ayrı fazların uzunluğu değişir ve daha önce birlikte değerlendirilmemiştir. Uzun dönem sonuçlar üzerine AKI'nın negatif etkisi bu konuda daha fazla araştırmayı gerekli kılmaktadır.

WIT – AKI İlişkisi

Bir grup araştırmacı, bu farklı dönemlerde sıcak iskeminin DCD karaciğer transplantasyonunda postoperatif AKI gelişimine olan etkisini araştırmak amacıyla, 368 DCD greft alıcısı ile 2 merkezli retrospektif bir çalışma yaptılar. Donör sıcak iskemi süresini (DWIT), agonal faz (yaşam desteğinden çekilme - kardiyak arrest) ve asistolik faz (kalp durması - soğuk perfüzyon başlatma) olmak üzere ikiye ayırdılar. DWIT ve alıcı sıcak iskemi zamanı (RWIT) toplamı olarak tanımlanan kombine sıcak iskemi süresi (kombine WIT)olarak adlandırılan yeni bir sıcak iskemi periyodu ortaya çıkardılar.

Alıcıların % 65'inde AKI, % 41'inde şiddetli AKI görüldü (KDIGO evre 2/3). Kombine WIT'in uzunluğu AKI şiddetiyle, AKI olmayan alıcılarda 61 dakika, en şiddetli AKI'ya sahip olan alıcılarda 69 dakika olmak üzere anlamlı derecede arttı. Çok değişkenli analizde, kombine WIT'nin süresinin uzatılması, şiddetli AKI gelişme riski ile ilişkiliydi (her ekstra dakikada 1.032). Soğuk iskemi süresinin şiddetli AKI ile ilişkisi saptanmadı.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kalisvaart et al. The impact of combined warm ischemia time on development of acute kidney injury in donation after circulatory death liver transplantation: Stay within the golden hour, Transplantation. 2018 Jan 11.

ILTS’nin Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonu Rehberi

24 Şubat 2018

Canlı donor karaciğer transplantasyonu (LDLT), ölen bağışçı karaciğerlerinin yetersizliği nedeniyle önemli bir strateji olarak dünyada artan şekilde uygulanmaktadır. Uluslararası Karaciğer Transplantasyonu Derneği (ILTS), LDLT'yi çevreleyen uzman görüşleri, fikir birliği ve en iyi uygulamalardan oluşan bir koleksiyon sağlamak amacıyla bir kılavuz oluşturmuştur. Öneriler, Ulusal Tıp Kütüphanesi'ndeki donör transplantasyon endeksli literatürün, Öneri Kararlarının Değerlendirilmesi, Geliştirilmesi ve Değerlendirme metodolojisinin derecelendirmesini kullanarak yapılan bir analizden geliştirilmiştir. Doktorlar tarafından kullanılmak üzere hazırlanan bu öneriler, canlı donor karaciğer transplant alıcılarının bakımının tanı, tedavi ve önleyici yönlerine özel yaklaşımları desteklemektedir.

Öneriler:

  • Dünyadaki farklı kademelerde kadavra karaciğer greftlerinin bulunabilirliği, LDLT alıcısı seçim kriterlerini etkiler. Yüksek aciliyet LDLT, Asya'da LDLT için birincil endikasyondur ve kabul edilebilir sonuçlar ile gerçekleştirilebilirken, batı ülkelerinde LDLT genellikle daha düşük bir hastalık keskinliği olan hastalar için ayrılmıştır.
  • LDLT, HCC'li hastaların bekleme listesinden ayrılmasının önemli ölçüde azaltmaktadır. Milano kriterlerinin ötesinde daha ileri HCC'ye sahip hastalar LDLT'den yarar görebilirlerse de, bu ölçütlerin ne derece uzatılabileceği üzerinde fikir birliği yoktur.
  • Retransplantasyon, Budd-Chiari sendromu ve portal ven trombozu, deneyimli LDLT merkezlerinde LDLT için mutlak kontraendikasyon değildir.
  • “Small-for-Size Sendromunda (SFSS) greft hasarı ve işlev bozukluğu yalnızca greft boyutunun bir yansıması değil aynı zamanda greft kalitesi ve greft hiperperfüzyonuna neden olan alıcı portal hipertansiyon derecesi ile de ilgilidir.
  • SFSS'nin erken tanısı, önlenmesi ve yönetimi için portal ven ve hepatik arter hemodinamikleri izlenmesi önemlidir.
  • Splenik arter ligasyonu/embolizasyonu veya diğer portosistemik şantlarla portal in-flow modülasyonu SFSS'nin önlenmesi ve tedavisinde etkilidir.
  • Klinik çalışmaların eksikliği nedeniyle portal akışın modülasyonu için farmakolojik ajanların rolü bilinmemektedir.
  • Seçilen donör / alıcı kombinasyonlarında sol lob yetişkinden yetişkine LDLT başarıyla uygulanabilir.
  • Hepatik venöz out-flow artışı, greft fonksiyonunu optimize etmek için çok önemlidir ve birçok cerrahi tekniklerle başarılabilir.
  • Sol lob greft LDLT'sinde kaudat lob tutulumu ve revaskülarizasyon SFSS'yi önlemeye yardımcı olabilir.
  • LD greftlerinin çoklu hepatik arterlerinin rekonstrüksiyonunun, vaka bazında mı yoksa bir rutini mi temsil etmesi gerektiği konusunda fikir birliği yoktur.
  • Safra kanalı bölünme bölgesine birden fazla safra kanal anastomozu önlemek için özel dikkat gösterilmelidir.
  • Sağ karaciğer LDLT’si, verici-alıcı büyüklüğü eşleştirmesinin dayattığı kısıtlamayı aşabilir ve yetişkin LDLT'sinde aktif merkezlerde kullanılan en yaygın grefttir.
  • Başarılı bir sonuç için optimal hepatik venöz outflow anahtardır. Sağ karaciğer greftini boşaltmak için 5 mm'den büyük majör venöz dalları korumak ve yeniden yapılandırılması önerilir.
  • Karaciğer arter anastomozu için cerrahi alan büyütme (ya ameliyat mikroskopu ya da cerrahi döngüler aracılığıyla) kullanılmalıdır.
  • Kanal-kanal anastomozu, safra kanalı rekonstrüksiyonu için tercih edilen bir tekniktir.
  • Biliyer komplikasyonları azaltmak için dış veya iç safra stentlerinin rolü belirsizdir.
  • Çift-graftlı LDLT, yüksek oranda uzmanlaşmış LDLT merkezlerinde, verici/alıcı uyumsuzluğu engelleyici olduğunda tek sınıf LDLT'ye önemli bir alternatif sunmaktadır.
  • Çift-graftlı LDLT, sınırda gelecek karaciğer kalıntısı olan bağışçılar sağ lob alımından kaçınılarak vericinin güvenliğini artırabilir.
  • Oldukça uzmanlaşmış merkezlerde uygulandığında, genel sağ kalım oranı ile çift-greft ve tek greft alıcıları arasındaki uzun dönem komplikasyon insidansı ve şiddeti arasında herhangi bir fark yoktur.
  • LDLT sonuçlarına hacminin etkisi göz önüne alındığında, LDLT'ye giren nakil programlarının yanı sıra LDLT'yi sporadik olarak uygulayan programlar, öğrenme eğrisinin hasta sonuçları üzerindeki etkisini azaltmak için önlemler almayı düşünmelidir.
  • LDLT alıcılarının karın içi kanamaların gelişimi için perioperatif evredeki erken aşamalarda izlem ve HAT önerilir.
  • Red oranları LDLT ve DDLT alıcılarında benzerdir ve bu nedenle LD'ye karşı DD'ye dayalı bağışıklık baskılama protokollerinin modifikasyonu önerilir.
  • Biliyer sızıntılar, LDLT alıcılarında daha yaygındır. Yönetim, klinik tabloya dayanmaktadır ve gözlem, perkütan dren yerleşimi, safra stentlemesi ve / veya ameliyat müdahalesi içerebilir.
  • SFSS sendromu, LDLT'de daha sık görülür. Allogreft seçimi, giriş modifikasyonunun potansiyel kullanımı ve çıkışın optimizasyonu, SFSS insidansını azaltmak için kullanılması gereken stratejilerdir.
  • Anastomozlu safra yolları darlıkları LDLT'yi takiben daha sıktır ve endoskopik / perkütan balon dilatasyonu ve stent veya operatif revizyon ile başarıyla idare edilebilir.
  • Tekrarlayan hastalık (özellikle HCC, hepatit C virüsü) LDLT'de DDLT'ye kıyasla daha yaygın görülmemektedir
  • Canlı karaciğer transplantasyonu, pediatrik popülasyonda karaciğer transplantasyonunun mükemmel bir sonucu olan yerleşmiş bir formudur.
  • Pediyatrik LDLT'de yapılan işlerde, aile dinamikleri göz önüne alınmalıdır (örneğin, ailenin birden fazla çocuğu olabileceği veya uygun vericinin ailenin birincil geçim kaynağı olması durumunda).
Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Miller et al. The International Liver Transplantation Society Living Donor Liver Transplant Recipient Guideline,Transplantation 2017;101: 938–944.

Non-Hodgkin Lenfoma`da Hiperkalsemi Mekanizmaları ve İlişkili Sonuçlar

23 Şubat 2018

Non-Hodgkin lenfoma (NHL), heterojen bir hematolojik maligniteler grubudur. NHL hastalarının % 7-34'ü arasında, hastalığının bir sonucu olarak hiperkalsemi gelişir. B-hücresi NHL'sinde hiperkalseminin etiyolojisi kendisi heterojen olmakla birlikte, çoğunlukla 1,25-dihidroksikoleksisiferol seviyesi (kalsitriol), D vitamininin aktif metaboliti veya daha az sıklıkta paratiroid hormonu ile ilişkili proteine (PTHrP) bağlanır.

Şu ana kadar, ekstrarenal kalsitriolün NHL'de hiperkalseminin ana aracı olduğu iddiasını destekleyen hiçbir araştırma yapılmamıştır. Etkilenen kalsitriolün ekstrarenal kaynağı belirsizliğini korumaktadır ancak sarkoidozda mekanik olarak kalsitriol aracılı hiperkalsemiye benzer bir şekilde infiltratif makrofajlardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Malignite fizyolojisindeki PTHrP rolünün anlaşılması halen yetersizdir, kemik rezorpsiyonunda doğrudan bir role sahip ve malignite için uygun bir ortamı ve diğer daha az farklılaşmış hücreleri beslediği düşünülmektedir

Malignite hiperkalsemisinin gelişiminin genel olarak kanser hastaları için kötü prognostik bir faktör olduğu bilinmektedir, ancak günümüze kadar olan literatür solid tümörlü hastalarda bu sonuca destek olmuştur ve diğer hiperkalsemi nedenlerini kesinlikle dışlamamıştır. NHL hastalarında bazı hiperkalsemi etyolojilerinin altta yatan morbidite ya da sağ kalımı işaret edip etmediğine ilişkin doğrudan bir araştırma yapılmamıştır.

Kalsitriol Bir Belirteç Olabilir Mi?

Brown Üniversitesi Warren Alpert Tıp Fakültesi Rhode Island Hastanesi’nden araştırmacılar, yaptıkları tek merkez retrospektif incelemede NHL'de hiperkalsemi ile ilişkili insidans ve sonuçları değerlendirdiler.

Araştırmacılar, histolojik olarak NHL tanısı konmuş ve en az bir hiperkalsemi epizodu olan hastaların tıbbi kayıtlarını, tedaviye yanıt ve genel sağ kalımı içeren demografik ve lenfoma spesifik faktörler açısından incelediler. NHL'li 54 hasta, dahil edilme kriterlerini karşıladı. Hastaların çoğunda (% 57,4) diffüz büyük B hücreli lenfoma tanısı mevcuttu ve bunların % 70'i germinal olmayan merkez alt tipindeydi. Dahil edilen olguların yaklaşık yarısında (% 42,6) hiperkalseminin etiyolojisi üzerine serolojik araştırmalar yapılmıştı, ancak yalnızca 17 (% 31,5) hastada hem serum PTHrP hem de kalsitriol düzeyi uygun şekilde toplanmıştı. Hem serum kalsitriol hem de PTHrP'nin toplandığı 17 olgunun çoğunluğunda (% 61,1) serum kalsitriyol yükselmesi veya PTHrP'de yükselme saptanmadı. Kalsitriol yükselmesinin derecesi, kötü progresyonsuz sağ kalım ile korele bulundu, ancak genel sağ kalım ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, Non-Hodgkin lenfoma hastalarının hiperkalsemi geliştirmesinin ana mekanizmasının kalsitriol veya PTHrP aracılı olmadığı sonucuna vardılar. Kalsitriol aracılı hiperkalsemisi olan hastalarda daha kötü sonuç eğiliminin, kalsitriolün yüksek dereceli lenfoma için belirteç ya da daha ilerlemiş hastalık için bir belirteç olabileceğini düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Shallis RM, Rome RS, Reagan JL, Mechanisms of Hypercalcemia in non- Hodgkin Lymphoma and Associated Outcomes: a Retrospective Review, Clinical Lymphoma, Myeloma and Leukemia (2018).

Karaciğer Transplantasyonundan Sonraki 24 Saatte Ölümle İlişkili Faktörler

18 Ocak 2018

Avrupa Karaciğer Çalışmaları Derneği ve Amerika Karaciğer Hastalıkları Araştırma Birliği'nden gelen raporlar, karaciğer transplantasyonunda son 25 yıldaki sonuçların istikrarlı bir şekilde iyileştiğini gösteriyor. 2014'te, sağ kalım oranları ameliyattan bir yılda % 96'ya, on yılda % 70'e ulaştı. Akut rejeksiyona bağlı greft kaybı azalmaya devam ederken, ilk operatif yılda enfeksiyonlar ve perioperatif cerrahi komplikasyonlar ölümlerin veya greft kayıplarının yaklaşık % 60'ını oluşturmaktadır.

Amerika’dan araştırmacılar, kadavra ortotopik karaciğer transplantasyonu için sunulan son dönem karaciğer hastalığına sahip yetişkin hastalarda 24 saatlik mortalite ve özellikle intrakardiyak ve pulmoner tromboemboli (ICPTE)  nedeniyle ölümle ilişkili alıcı risk faktörlerini inceleyen bir çalışma yaptılar. Standart Transplant Analizi ve Araştırma elektronik veri tabanı dosyalarını retrospektif olarak incelediler. 2002-2013 yılları arasında Organ Alımı ve Transplantasyon Ağı'ndan elde edilen 65308 erişkin karaciğer transplant alıcılarının elektronik dosyalarını değerlendirdiler. Mortalite, ICPTE'nin yıkımı nedeniyle 24 saatlik mortalite riskini tahmin etmek için çok değişkenli lojistik regresyon modelinin analizi ve mortalite neden analizini kullandılar. Perioperatif mortalite, verici ve alıcı demografik bilgiler, verici ölüm nedeni, greft iskemi zamanı, alıcı son evre karaciğer hastalığının etiyolojisi, fonksiyonel durum, komorbiditeler ve laboratuar değerlerini incelediler.

Ameliyat Sonrası İlk 24 Saat Mortalite %1,3

Araştırmacılar, 41.324 hastayı dahil ettiler. 38.293 kişi (% 92,6’sı) nakilden 30 gün sonra hayatta kaldı. Postoperatif mortalite 24 saatte 547 (% 1,3)  ve sonraki 30 gün içinde 2484’tü (% 6,0). Kontrolsüz kanama (57 hasta,% 0,14), yıkıcı ICPTE (54 hasta,% 0,13) ve primer greft başarısızlığı (49 hasta,% 0,12) 24 saatlik mortaliteye en çok ve eşit oranda katkıda bulundu. ICPTE için çok değişkenli regresyon analizinde alıcıların pulmoner emboli, portal ven trombozu, fonksiyonel durum (Karnofsky skoru) b20, preoperatif ventilatör desteği, diyabet ve Asya etnik kökeni ile ilgili geçmişi, dikkat çekici bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Bu risk faktörleri, yıkıcı bir ICPTE'nin; c-istatistiği 0.70 genel riskini hesaplamak için bir indeks olarak ifade edildi.

Araştırmacılar, yıkıcı ICPTE’nin, yetişkin kadavra karaciğer transplantasyonundan sonra 24 saatlik ölüm oranına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Fukazawa et al. Factors associated with mortality within 24 h of liver transplantation: An updated analysis of 65,308 adult liver transplant recipients between 2002 and 2013, Journal of Clinical Anesthesia 44 (2018) 35–40.

Share 35 Uygulaması ve Karaciğer Transplantasyonu

02 Ocak 2018

2002'de Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) puanlama sistemi için model uygulanması, ölü donör karaciğer organ bağışında gerekli yeniden düzenlemede, aday bekleme listesi önceliği, karaciğer nakli (KT) yapılmaması durumunda tahmini 3 aylık ölüm riski ile belirlenmiştir. MELD sisteminin uygulanmasından bu yana, transplantasyonda ortalama MELD puanı, kademeli olarak artan bekleme listesi adaylarının hastalık derecesine paralel olarak, yıllık bazda artmıştır. Birleşmiş Organ Paylaşımı Ağı (UNOS) veri tabanına göre, 2002'de, tüm yetişkin KT alıcılarının %4'ünden biraz daha fazlasında MELD puanı 40 ya da daha yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. 2014 yılına gelindiğinde, bu nüfus için nakil sayısı yaklaşık % 12'ye yükselmiştir ve bu karaciğer transplantasyonunu bekleyen çok sayıda aday ve ölü donör organlarının yetersizliği arasındaki artan dengesizliği yansıtmaktadır. Bu dengesizlik, donör spesifik alan (DSA) içindeki adaylara, vericinin DSA'sının dışında bulunan ancak donör bölgesi içinde olan, potansiyel olarak kritik derecede kötü olan adaylardan önce, DSA'larında tedarik edilen ölü donör karaciğerleri için öncelik verilen organ dağıtım sistemi ile daha da güçlenmiştir. Ülkenin yüksek nüfuslu metropol bölgelerinde, alıcıları mümkün olan en yüksek MELD skoru 40 ile nakletmek rutin hale gelmiştir.

2013 yılında, bu krizi hafifletmek ve en zorlu KT adaylarına organ erişimini artırmak için UNOS, bir bölgedeki MELD skoru 35 veya daha yüksek olan tüm hastalara, vericinin DSA'sında 35'in altındaki bir MELD puanına sahip yerel adaylardan daha öncelik verildiği, bir bölgesel Share 35 politikası uygulamıştır. Transplantasyon sırasında Share 35’in, MELD puanı 40 veya daha yüksek olan alıcıların transplantasyonu üzerindeki etkisinin ulusal analizi, sonuçlarda küçük ancak önemli bir genel iyileşme olduğunu ortaya koymuştur. Organ donörü sıkıntısı, özellikle de rekabetin en fazla olduğu ve alıcıların transplantasyon öncesinde Son Dönem Karaciğer Hastalığı (MELD) skoru 40'a ulaşan Birleşik Devletlerin bölgelerinde devam etmektedir. Son derece rekabetçi bölgelerdeki Share 35'in faydaları kolektif ulusal tecrübeyi incelerken küçümsenebilir.

Share 35 Bekleme Sürelerini Azaltıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları tek merkezli analizde, Share 35 uygulamasında sonra MELD 40 ve üzeri alıcılarda karaciğer transplantasyonunun sonuçlarını incelediler. 21 Nisan 2002 tarihinden 15 Mayıs 2015 tarihine kadar MELD skoru 40 veya daha yüksek olan 207 karaciğer nakli alıcılarının retrospektif analizini yaptılar.

Araştırmacılar, çok değişkenli analizde, MELD 40 ya da daha yüksek karaciğer transplantasyonunda greft sağ kalımının en güçlü belirleyicisi olarak Share 35'in uygulanmasını tanımladılar. 1 yıllık greft sağ kalımını Share 35 sonrasın %94 iken Share 35 öncesi % 75 buldular. Alıcılar transplantasyona kadar Share 35 sonrası (10 gün), Share 35 öncesine göre (16 gün) daha az zaman bekledi ve daha az hasta nakilden önce 28 günden fazla hastanede yatırıldı (% 6'ya karşılık % 18). Çok değişkenli analizde, listeye alındığında şeker hastalığı olan alıcılar, nakil sonrası hasta mortalitesinin güçlü öngörücüsü olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, Share 35 politikasının uygulanmasının, organ erişimini geliştirerek ve aday bekleme sürelerini en aza indirgeyerek sonuçlar üzerinde belirgin bir etkiye sahip olduğunu belirttiler. Share 35 sonrasında, 40 veya daha yüksek bir MELD skoruna ulaşan alıcıların, 1 yıllık greft sağ kalımında iyileşme sağladıklarını aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Nekrasov et al. Improvement in the Outcomes of MELD ≥ 40 Liver Transplantation: An Analysis of 207 Consecutive Transplants in a Highly Competitive DSA, Transplantation 2017;101: 2360–2367.

Böbrek Transplantasyonunda Hibrid Perfüzyonun Gecikmiş Greft Fonksiyonu Üzerine Etkisi

25 Ekim 2017

Gecikmiş greft fonksiyonu (DGF), transplantasyondan sonra önemli bir prognostik faktördür. Rejeksiyon ve enfeksiyon gibi yüksek komplikasyon oranları, azalmış uzun dönem greft sağ kalım oranı, uzamış hastanede yatış süresi ve yüksek maliyetler ile ilişkilidir. Brezilya'da ölen bağışçılardan alınan böbrek nakillerinin % 50 ila % 80'i DGF ile sonuçlanmaktadır. Brezilya'daki bu sorun çoğunlukla 20 saatten uzun olan statik soğuk iskemi zamanı (CIT) ve beyin ölümünden sonra vericilerin yetersiz bakımından kaynaklanmaktadır. Beyin ölümünden sonra vericinin bakımı genellikle kalabalık olan kamusal yoğun bakım ünitelerinde mümkün değildir ve kalifiye profesyoneller veya vericiler için bakım görevlisi bulunmamaktadır. Buna ek olarak, genişletilmiş ölçütlere sahip bağışçıların kullanımı (UNOS EÇG sistemi kriterleri) artmaktadır. Bunlar halen Brezilya'daki bağışçıların % 20-30'unu oluşturur ve DGF oranının artmasına katkıda bulunmaktadır. Brezilya'da, uzun CIT, organların bağışı ve bunların lojistiğine bağlıdır. CIT'yi azaltmak için, laboratuar uyumluluk testini, alıcıların hazırlığı ve transplantasyon merkezine erken gelişleri optimize etmek gereklidir.

Yapılan çalışmalar, nakil sonrası birinci ve üçüncü yılda DGF'nin azaltılmış riski ve daha iyi greft sağ kalımı gibi sonuçlarda, makine perfüzyonunun (MP) statik soğuk saklama yönteminden (CS) daha iyi sonuçlar verdiğini göstermiştir. Bu bulgular, hem standart donör organlarda hem de donörler tarafından genişletilmiş kriterlere sahip organlarda gözlenmiştir.

Hibrit Perfüzyon Nakil Sonuçlarını İyileştirebilir mi?

Brezilya’dan araştırmacılar, CIT sonrası MP’nin, nakil hastalarının sonuçlarını iyileştirip iyileştirmediğini anlamak için bir çalışma yaptılar. Merkezlerinde DGF oranı %70-80 gibi yüksek oranlardaydı ve böbrekleri nakil için genellikle 22 saatten daha uzun süreli CIT sonrasında alıyorlardı. Böbrekler merkeze gelişlerinden önce uzun süreli statik soğuk depolamadan sonra MP'ye bağlanıyordu.

Araştırmacılar, CIT sonrası MP ile korunmuş (Hybrid Perfusion - HP)  böbrek nakli yapılan hastalarda, DGF insidansını, süresini ve hastane kalış süresini analiz ettiler. Şubat 2013 ile Temmuz 2014 arasında nakledilen, HP ile korunmuş 54 ölen bağışçı böbreğini çalışmalarına dahil ettiler ve bunları Kasım 2008'den Mayıs 2012'ye kadar CS ile korunmuş 101 böbrek nakli ile karşılaştırdılar. HP grubunda DGF insidansının %61,1 iken CS grubunda % 79,2, ortalama DGF süresinin HP grubunda 5 gün iken CS grubunda 11 gün ve ortalama hastanede yatış süresinin HP grubunda 13 iken CS grubunda 18 gün olduğunu gördüler. Makine perfüzyonuyla gözlemlenen DGF'deki düşüş, 50 yaşın üzerindeki vericilerde görülmedi. Çok değişkenli analizde CIT için düzeltilmiş DGF için risk faktörleri, donör yaşı ve MP kullanımının yokluğuydu.

Araştırmacılar,  HP'nin kullanımının böbrek fonksiyonunun daha hızlı iyileşmesine ve hastanede kalış süresinin kısalmasına katkıda bulunduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ana Cristina Carvalho Matos, Lúcio Roberto Requiao Moura, Milton Borrelli Jr, Mario Nogueira Jr, Gabriela Clarizia, Paula Ongaro, Marcelino Souza Durao Jr, and Alvaro Pacheco-Silva. Impact of Machine Perfusion after Long Static Cold Storage on Delayed Graft Function Incidence and Duration and Time to Hospital Discharge, Am J Transplant. 2015; 15 (suppl 3).

Sitomegalovirüs Enfeksiyonunda Bir Gizem Perdesi Daha Aralandı

18 Ekim 2017

Belirli sitomegalovirüs (CMV) epitoplarının kronik CD8+ bellek T hücre enflasyonuna neden oluduğu bilinmektedir. Ancak CD4 bellek T hücre  enflasyonunundaki kapsamı iyi incelenmemiştir. İnsan CMV'sine (HCMV) özgü CD4+ T hücreleri, HIV + HCMV + deneklerinde yükselmiştir. HCMV epitopuna spesifik CD4+ T hücre bellek enflasyonunun HIV enfeksiyonu sırasında meydana gelip gelmediğini belirlemek için, bir grup araştırmacı HCMV plazma viremisine sahip, HLA- DR7 +  uzun dönem ilerlemesi olmayan HIV deneklerinde dolaşan CD4+ T hüceleri karakterize etmede glikoprotein B DYSNTHSTRYV (DYS) epitopu ile yüklü HLA-DR7 (DRB1 * 07: 01) tetramerlerini kullandılar.

HCYS ile spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsör, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi. Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'den oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlanmadan değil, çok işlevli idi ve yüksek ex vivo granzyme B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR seviyeleri gösteriyordu; ancak daha az co-expresse CD38 + ve HLA-DR + idi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğine işaret etmektedir.

CMV CD4+ T Hücrelerini Nasıl Etkiliyor?

DYS spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsörleri, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi.

Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'ten oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlı değil, çok işlevliydiler ve yüksek ex vivo granzim B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR aktivitesine sahiptiler. Öte yandan bu hücreler daha az CD38 + ve HLA-DR + eksprese etmekteydi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğini önermektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Abana et al. Cytomegalovirus (CMV) Epitope–Specific CD4+ T Cells Are Inflated in HIV+ CMV+ Subjects The Journal of Immunology, 2017.

Kore’de Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonunda Bağışçı Güvenliği Araştırıldı

03 Ekim 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT), son dönem karaciğer hastalığı için tercih edilen bir tedavi yöntemidir fakat kadavra bağışçıların yetersizliği hala sorun teşkil etmektedir. Canlı donör karaciğer transplantasyonu (LDLT), 1988 yılında pediatrik alıcılar ve 1993 yılında yetişkin alıcılar ile yapıldığından beri, LDLT dünya çapında yaygın şekilde kullanılmaya başlanmış ve kadavradan karaciğer transplantasyonuna (DDLT) etkin ve hayat kurtarıcı bir alternatif haline gelmiştir. LDLT, DDLT'ye göre, organın doğrudan bulunabilirliği, düşük alıcı morbiditesi olan elektif cerrahi ve birincil disfonksiyon insidansı gibi belirgin avantajlara sahiptir. LDLT, alıcılar için iyi sonuçlar alınmasına rağmen çok karmaşık bir cerrahi prosedürdür ve verici güvenliği kaygı konusu olmaya devam etmektedir.

Yapılan çalışmalarda, sağlıklı karaciğer vericileri için mortalite ve morbidite oranlarının % 0 ile % 67 arasında değiştiğini bildirilmiştir. Risk faktörlerini daha iyi anlamak ve LDLT için komplikasyon oranlarını doğru bir şekilde belirlemek için büyük ölçekli prospektif kohort araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kore’den araştırmacılar, Koreli karaciğer vericileri arasındaki morbidite ve komplikasyon risklerini, ulusal olarak temsili bir Koreli hasta kohortundan prospektif olarak toplanan verileri kullanarak araştırdılar. 2014 yılında ülke çapında bir organ nakli kayıt sistemi olan Koreli Organ Transplantasyonu Kayıt Sistemi oluşturuldu. Araştırmacılar, Nisan 2014 ile Aralık 2015 tarihleri ​​arasında 832 yaşayan karaciğer bağışçısının prospektif olarak toplanan verilerini gözden geçirdiler. Bağışçıları 59 kişiden oluşan sol lob grubu ve 773 kişiden oluşan sağ lob grubu olmak üzere ikiye ayırdılar ve greft tipleri ile kalan karaciğer hacimleri ve komplikasyonları arasındaki ilişkileri incelediler. Ortalama takip süresi 19 aydı. Çalışma süresi boyunca, 553 erkek ve 279 kadın karaciğer bağışladı ve karaciğer bağışından dolayı ölümle karşılaşılmadı. Genel, safra ve majör komplikasyon (grade III) oranları sırasıyla % 9,3, % 1,7 ve % 1,9’du. Greft tipleri ve kalan karaciğer hacmi, genel, biliyer ve majör komplikasyon oranları bakımından anlamlı olarak farklıydı. Major komplikasyonları olan 16 hastanın 9'unda (% 56,3) biliyer komplikasyonlar (2 biliyer striktür ve 7 safra kaçağı) mevcuttu. Karaciğer bağışından 6 ay sonra 832 donörden ortalama aspartat transaminaz, alanin aminotransferaz ve toplam bilirubin düzeyleri sırasıyla 23.968.1 IU / L, 20.9611.3 IU / L ve 0.860.4 mg / dL’ydi.

 Araştırmacılar, canlı karaciğer vericilerinde biliyer komplikasyonların en sık karşılaşılan morbidite tipleriolduğunu ve canlı donör hepatektominin minimal ve kolaylıkla kontrol edilen komplikasyonlar ile başarıyla uygulanabildiğini belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Lee et al. Donor Safety in Living Donor Liver Transplantation: The Korean Organ Transplantation Registry Study, Liver Transplantation 23 999–1006 2017.

Karaciğer Transplantasyonunda VKİ İle Genel Sağ Kalım İlişkisi Yeniden Araştırıldı

28 Eylül 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT) son dönem karaciğer hastalığı olan hastalarda kesin tedavi yöntemidir. Çalışmalar, LT sonrası mortalite için risk faktörlerinin donör yaşı, soğuk iskemi süresi, Birleşmiş Devletler İçin Organ Paylaşımı Acil Durum Ağı (1, 2A, 2B veya 3) (United Network for Organ Sharing Urgency Status) ve alıcı vücut kitle indeksi (VKİ) olduğu gösterilmiştir. Alıcı VKİ’si ve transplantasyon sanrası sonuçlar arasında çelişkili sonuçlar bildiren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bazı çalışmalar, aşırı düşük VKİ'ye sahip olan LT alıcılarının daha yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulurken, bazıları obez hastaların veya yüksek VKİ'nin yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulmuştur.

Obezite, kronik karaciğer hastalığı da dahil olmak üzere, artan morbidite ve mortalite riski ile ilişkilidir. Yani, yeni LT bekleme listesi kaydedilen nüfustaki obezite prevalansı yüksektir. Bununla birlikte, pek çok nakil programı obez adaya LT'yi düşürür, çünkü perioperatif ve postoperatif komplikasyonlar ve ölüm riskini yüksek olmayan adaylara göre daha yüksektir. Dahası, obez bekleme listesi adaylarının LT için daha uzun bir bekleme süreleri vardır ve Son Aşama Karaciğer Hastalığı (MELD) için bir Model alma ihtimali, normal ağırlıklı adaylardan% 30-% 38 daha düşüktür. Amerika’dan araştırmacılar, MELD sisteminin kurulmasından sonra VKİ ve LT sonrası sağ kalım arasındaki ilişkiyi yeniden incelemek ve MELD kategorisine göre en yüksek LT sonrası sağ kalım şansıyla ilişkili VKİ aralığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 27 Şubat 2002 ile 31 Aralık 2013 arasında LT uygulanan Organ Alımı İşlem ve Transplantasyon Ağı veri tabanından 18 yaş ve üzeri hastaların retrospektif bir kohortu belirlediler ve 14 Mart 2014’e kadar takip ettiler. Hastaların MELD puanlarını 10 ya da daha düşük (MELD1), 11-18 arası (MELD2), 19-24 arası (MELD3) ve 25 ya da daha yüksek (MELD4) olarak sınıflandırdılar. Analitik kohortta 48.226 hastanın % 14,8'i MELD1,% 33,7'si MELD2,% 19,6'sı MELD3 ve % 32,0'ı MELD4 olarak sınıflandırıldı. Hastaların % 25'i ortalama 1371 gün izlem sonrası öldü. MELD1 grubu için, 30 ila 33 arasında değişen VKİ’ye sahip hastalar, 30’dan düşük veya 33 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalım sonucu ile ilişkilendirildi. MELD2 grubu için 28'den 37'ye değişen VKİ’ye sahip hastalar, 28’den düşük veya 37 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalıma sahipti. MELD3 için, sağ kalım sonucu artan VKİ ile düzeliyordu.  MELD4 için ise, sağ kalım sonuçları hasta VKİ'si ile ilişkili bulunmadı.

Araştırmacılar, LT hastalarında obezitenin, yüksek transplantasyon sonrası mortaliteyle her zaman ilişkili olmadığını ve sağ kalım olasılığını belirlemek için VKİ ve MELD kategorisi arasındaki etkileşimin önemli olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Chang et al. Reexamining the Association of Body Mass Index With Overall Survival Outcomes After Liver Transplantation, Transplantation Direct 2017;3: e172.

Eş Zamanlı Böbrek-Karaciğer Transplantasyonuyla Böbrek Reddi Oranı Azalabilir mi?

19 Eylül 2017

Yapılan yeni bir araştırmada, tek başına böbrek transplantasyonu ile karşılaştırıldığında eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonunun uzun vadeli yararlar sağlayabileceği tespit edildi. Yüksek ve düşük donör spesifik alloantikor düzeyleri olan hastalar arasında, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, böbrek için daha düşük oranda hücresel ve antikor aracılı red ve kronik hasar geliştiği ve transplantasyon sonra ki beş yılda daha iyi genel böbrek fonksiyonları sağlandığı gösterildi. Transplantasyon sonrası organ reddi, birkaç dakika, günler ya da aylar içinde meydana gelebilir. Bazı vakalarda ise, hasarın ortaya çıkması birkaç yıldan fazla sürer ve böbrek fonksiyonlarında azalma meydana gelir ve nakledilen organın reddi gerçekleşir. Buna kronik böbrek hasarı denir. Daha önce yapılmış araştırmalarda, kombine veya eş zamanlı karaciğer-böbrek nakline sahip hastaların hiperakut ve akut rejeksiyondan korunabildiği gösterilmiştir. Yapılan bu çalışmada ise, ilk kez eş zamanlı karaciğer-böbrek naklinin potansiyel uzun vadeli etkileri, böbrek hasarı ve fonksiyonları değerlendirildi.

Araştırmacılar, sağlıklı bir karaciğerin, böbrek transplantasyon alıcılarında nakledilen organın reddedilmesine yol açabilen, dolaşımdaki donör spesifik alloantikor seviyelerini azalttığını bildiklerini, elde ettikleri bulguların, eşzamanlı karaciğer-böbrek naklinde sağlıklı bir karaciğerin bu olumlu yararlarının uzun süre devam edebileceğini ve karaciğerin, hücresel redde karşı koruyucu bir role sahip olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Araştırmacılar, 14 tanesi donör spesifik alloantikorlu ve 54 tanesi düşük alloantikorlu ya da hiç verici spesifik alloantikor içermeyen toplam 68 karaciğer-böbrek alıcısının böbrek biyopsilerini incelediler ve sonuçları, yüksek ve düşük verici-spesifik alloantikora sahip olanları da dikkate alarak, tek başına böbrek transplantasyonu yapılan hastaların biyopsileriyle karşılaştırdılar. Değerlendirmeyi yaparken, genel beş yıllık hasta /greft veya transplant sağ kalımı, akut red, kronik böbrek hasarı ve diğer tüm böbrek fonksiyon ölçütlerine baktılar. Araştırmacılar, donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, transplantasyondan beş yıl sonra akut red oranının % 7.1 iken böbrek nakli yapılan benzer hastalarda % 46.4 olduğunu gördüler. Yine bu hastalarda, hiç kronik transplantasyon-ilişkili böbrek hasarına rastlanmazken, sadece böbrek nakli yapılanlarda %53,6 oranında rastlandığını buldular. Donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılan hastalar, transplantasyondan beş yıl sonra stabil glomerüler filitrasyon hızına sahipken, tek başına böbrek nakli yapılan hastalarda glomerüler filitrasyon hızında yüzde 44'lük bir düşüş mevcuttu. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın umut verici olduğunu, çünkü eş zamanlı karaciğer-böbrek transplantasyon alıcılarında böbrek transplantasyonunun uzun vadeli sonuçlarını olumlu şekilde etkileyen, konağın bağışıklık yanıtlarını modüle etmede iyi işleyen bir karaciğer allogreftinin gücünü ispatladıklarını belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Timucin Taner, Julie K. Heimbach, Charles B. Rosen, Scott L. Nyberg, Walter D. Park, Mark D. Stegall. Decreased chronic cellular and antibody-mediated injury in the kidney following simultaneous liver-kidney transplantation. Kidney International, 2016; 89 (4): 909.

Saf Laparoskopik Donör Hepatektomi ve Laparoskopi Yardımlı Donör Hepatektomi Sonuçları Karşılaştırıldı

25 Ağustos 2017

Canlı donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), kadavra donörden (DLT) karaciğer transplantasyonuna bir alternatif haline gelmiştir. En azından DLT ile eşdeğer olan sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, LDLT'nin genişlemesi, sağlıklı bir bireyde önemli karaciğer rezeksiyonu ile ilişkili önemli cerrahi risklerle kısıtlanmıştır ve donör morbidite oranı % 20 ila % 40 arasında bildirilmiştir. Açık donör hepatektomi güvenli bir prosedür olarak nitelendirilmesine rağmen, şimdiye kadar yapılan en büyük inceleme, canlı donörlerin % 38'inde komplikasyon bildirmiştir. Özellikle, herni ve paralizi, kronik abdominal rahatsızlık ve uzun süren sosyal iyileşme gibi karın duvar komplikasyonları önemli sayıda canlı donörde tespit edilmiştir. Konvansiyonel açık karaciğer cerrahisiyle karşılaştırıldığında, laparoskopik karaciğer cerrahisinde postoperatif ağrı azaltılarak, iyileşme süresinin kısaltılmış ve cerrahi morbidite azaltılmıştır.

Son dönemde minimal invaziv karaciğer ameliyatı yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Laparoskopik major hepatektomi, saf laparoskopi, laparoskopi yardımlı (veya hibrid) teknik ve el yardımlı teknik olmak üzere 3 ana teknik kullanılmaktadır. Bu yaklaşımlardan herhangi birinin diğerlerinden üstün olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Laparoskopik Karaciğer Rezeksiyonu için yapılan ikinci Uluslararası Konsensus Konferansı'ndan yapılan açıklamada, 18 erişkin verici laparoskopik cerrahi, gelişimin en erken safhasıydı (IDEAL'in Balliol Sınıflamasına göre, IDEAL evre 2a). Japonya’dan araştırmacılar, saf laparoskopik donör hepatektomi (PLDH) ile hibrid donör hepatektomi arasındaki kısa dönem sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar ve pnömoperitonyum nedenli kan kaybının azaldığını ispatlamak için ardışık laparoskopik donör hepatektomi ameliyatlarında hibridden safa doğru gelişen aşamalı değişiklikleri gözden geçirdiler.

Araştırmacılar merkezlerinde, 2007'de laparoskopi yardımlı donör hepatektomiyi (LADH) başlattılar ve 2012'de saf laparoskopik verici hepatektomi (PLDH) olarak değiştirdiler. Çalışmaya LADH yapılan 40 canlı donör ve PLDH yapılan 14 canlı donör dahil ettiler. Yardımlıdan saf donör hepatektominin teknik yönlerini ve sonuçlarını ve LADH ve PLDH sonrası alıcıların karaciğer allogreft sonuçlarını incelediler. Araştırmacılar PLDH grubunda 81,07 ± 52,78 g ve LADH grubunda 238,50 ± 177,05 g olacak şekilde anlamlı derecede daha az kan kaybı gözlemlediler ancak ameliyat süresi PLDH grubunda 454,93 ± 85,60 dakika iken LADH grubunda 380,40 ± 44,08 dakika ile göre anlamlı olarak daha uzundu. Postoperatif komplikasyon oranlarında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. Karaciğer allogrefti sonuçları, açık canlı donör hepatektomi ile uyumlu ve kabul edilebilirdi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Takahara et al. The First Comparative Study of the Perioperative Outcomes Between Pure Laparoscopic Donor Hepatectomy and Laparoscopy-Assisted Donor Hepatectomy in a Single Institution, Transplantation 2017;101: 1628–1636.

Lenfoma Alt Gruplarında İnsidans, Sağ kalım ve Mortalite İçin Uzun Dönem Zaman Eğilimleri

23 Ağustos 2017

Genel non-Hodgkin lenfoma (NHL)  insidansı, 1990'ların ortalarından önce küresel olarak giderek artmıştır. Daha sonra zaman eğilimleri,  Avrupa gibi bazı bölgelerde insidans sürekli artarken diğer bölgelerde düşecek şekilde farklılaşmıştır. Hodgkin lenfoma (HL)  insidansı nispeten sabittir ancak temporal eğilimler içerisinde coğrafi farklılıklar da gözlenmiştir. Lenfoma tanısı ve sınıflandırılmasındaki değişiklikler nedeniyle, zaman eğilimlerini yorumlamada, hastalık oluşumundaki gerçek değişiklikleri, bu faktörlerin zaman içindeki değişimlerinin neden olduğu artefaktlardan ayırt etmek bir zorluk haline gelmiştir. Geçen on yıllarda HL ve NHL mortaliteside farklı zamansal eğilimler göstermiştir. HL mortalitesi 1960'lardan beri istikrarlı bir şekilde azalırken, NHL mortalitesi 1990'ların ortasından önce artarken, sonra azalmıştır. Relatif sağ kalım, nüfusa dayalı kanser sağ kalım analizinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Lenfoma hastalarının daha önceki relatif sağ kalım analizleri, hasta sosyodemografik özelliklerine ve lenfoma özelliklerine göre değişmekle birlikte, zamanla düzelme göstermiştir. Spesifik lenfoma alt tipleri için epidemiyolojik modeller daha az açıktır. İnsidans, mortalite ve sağ kalım genellikle ayrı olarak yorumlanır, ancak kansere karşı gelişme, önleme, tanı, tedavi ve destekleyici bakım da dahil olmak üzere kanser kontrol spektrumunun birden fazla bileşenine dayanır. Bu nedenle insidans, mortalite ve sağ kalım trendlerini eşzamanlı olarak incelemek daha değerlidir. Bu kombine yaklaşım, kanser kontrol önlemlerinin ve etkileşimlerinin artmış sağ kalım üzerindeki bağımsız etkisini anlamak için yararlıdır.

Kanada’dan bir grup araştırmacı, Kanada Manitoba 'daki yetişkinlerde lenfoid malignite insidansı, mortalitesi ve relatif sağ kalımındaki 30 yıllık zaman eğilimlerini incelediler. 1984 ile 2013 yılları arasında tanı konan lenfoma olgularını, 2008 WHO lenfoid neoplaziler için sınıflama sistemine göre sınıflandırdılar. Manitoba Yaşam İstatistikleri Kurumu'ndan 1984-2014 arasındaki ölüm verilerini aldılar. İnsidans ve mortalitedeki zaman eğilimlerini incelerken, yıllık yüzde değişimini ve ortalama yıllık yüzde değişimini hesaplamak için regresyon analizi kullandılar. Yaş, periyod ve kohortun, insidans ve ölüm zamanı eğilimlerine etkilerini ölçmek için, yaş-periyod-kohort modellemesi yaptılar. Yaşa özgü ve standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalımı hesapladılar ve Poisson regresyon modelini relatif sağ kalımdaki zaman eğilimlerini test etmek için kullandılar.

Araştırmacılar, çalışma süresince erkeklerde ve kadınlarda toplam HL insidansının istikrarlı olduğunu gördüler. Yaşa göre standardize edilmiş toplam NHL insidansı yılda yaklaşık % 4 oranında artarak 2000 yılına kadar yükseliyordu ve bu eğilim cinsiyet ve NHL alt türüne göre değişiyordu. Toplam HL mortalitesi, erkeklerde yıllık % 25 ve kadınlarda % 2,7 oranında sürekli olarak azalırken, toplam NHL mortalitesi erkeklerde 1998'e kadar yılda % 4,4 oranında ve kadınlarda 2001'e kadar yılda % 3,2 oranında artıp daha sonra ise erkeklerde yılda % 3,6 oranında ve kadınlarda yılda % 2,5 oranında azalıyordu. Yaşa göre standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalım, 1984-1993 yılları arasındaki % 72,6'dan 2004-2013 yılları arasında % 85,8'e ve NHL için 1984-1993 yılları arasındaki % 57,0'dan 2004-2013 yılları arasında % 67,5'e yükseliyordu. Foliküler lenfoma için 1984-1993'te % 65,3'ten 2004-2013'de % 87,6'ya en büyük iyileşme ile NHL alt türleri için de değişen oranlarda sağ kalımda iyileşme gözlendi. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ye X, Mahmud S, Skrabek P, et al. Long-term time trends in incidence, survival and mortality of lymphomas by subtype among adults in Manitoba, Canada: a population-based study using cancer registry data. BMJ Open 2017;7:e015106.

Karaciğer Nakli Sonrası Olumsuz Kardiyovasküler Sonuçlar İçin Risk Değerlendirmesi

15 Ağustos 2017

Kardiyovasküler olaylar, karaciğer transplantasyonundan sonra önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir ve yaşlanan nüfus ile non-alkolik yağlı karaciğer hastalığındaki devam eden artışla birlikte transplantasyon gereksinimdeki artış, kardiyovasküler olayların görülme sıklığını da artıracaktır. Bu giderek artan hasta popülasyonunda, optimal kardiyovasküler risk sınıflandırma yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır. Spesifik hasta risk profilleri ve netleştirilmiş tarama yöntemleri daha belirgin olarak karakterize edildiğinde, kardiyak risk sınıflandırması için çok yönlü bir yaklaşım uygulanabilir bu da, transplantasyon sonrası kardiyovasküler olaylarının oranlarını düşürme amacı ile farklı test süreçlerinin risk, yarar ve maliyet etkinliğini dengelemeye yardımcı olabilir.

Amerika’dan araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler olayların tanımlanmasını netleştirmek, insidansı karakterize etmek ve risk faktörlerini tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar bu çalışmada farklı kardiyak test yöntemlerinin performans özelliklerini değerlendirdiler. 2002 ve 2016 yılları arasında konu ile ilgili yayınlanan araştırmalar için MEDLINE, EMBASE, Web of Science ve Scopus veri tabanlarını araştırdılar. Araştırmacılar incelemelerine, 26 benzersiz kohorttan 57.493 hastayı temsil eden 29 çalışmayı dahil ettiler. Bu çalışmaların 23'ünde karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler olayların ön gördürücüleri araştırılırken ve 6’sında öncelikle risk sınıflandırması için kardiyak görüntüleme performans özelliklerine odaklanılmıştı. Araştırmacılar sonuçları incelediklerinde, kardiyovasküler sonuçların tanımlamalarının son derece tutarsız olduğunu gördüler. İnsidans oranları, 6 aydan daha kısa sonuçlar için % 1 ila % 41 ve 6 aydan uzun sonuçlarda % 0 ila % 31 olacak şekilde çok değişkendi.  Çok değişkenli analizler, yaşlılık ve kalp hastalığı öyküsünün transplantasyon sonrası kardiyovasküler olayların en tutarlı ön gördürücüleri olduğunu gösteriyordu. Çeşitli kardiyak görüntüleme yöntemlerinin prediktif kapasitesi de farklıydı.

Araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler sonuçların gerçek insidansının, sonuç tanımlamasına ilişkin görüş birliğinin bulunmaması nedeniyle büyük oranda bilinmediğini belirttiler. Bununla birlikte, düşük veri kalitesi ve bilgi boşluklarının, sonuçların ön gördürücülerini açıkça tanımlama yeteneğini sınırladığına, ancak mevcut verilerin ileri yaş veya önceden var olan kalp hastalığı olan hastalar için daha agresif bir risk sınıflandırma protokolünü desteklediğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Monica A. Konerman, Danielle Fritze, Richard L. Weinberg, Christopher J. Sonnenday, and Pratima Sharma. Incidence of and Risk Assessment for Adverse Cardiovascular Outcomes After Liver Transplantation: A Systematic Review, Transplantation 2017;101: 1645–1657.

Hematolojik Malignitelerde Irk ve Etnik Farklılıklar

15 Ağustos 2017

Amerikan Kanser Derneği'ne göre, 2017'de Amerika Birleşik Devletleri'nde tanısı konmuş yaklaşık 1.688.780 yeni kanser vakası ve 600.920 kanser ölümü olacağını öngördüklerini açıkladı. Bu yeni kanser tanılarından yaklaşık 172.910’unun hematolojik maligniteleri olan hastalar olması ve yaklaşık 58.300'ünün bu hastalıklar nedenli ölmesi bekleniyor. Ülkenin sürekli değişen demografisi dikkate alındığında, bu tanı ve ölümlerin büyük bir kısmının gelecekte ırksal ve etnik azınlıklarda olacağını tahmin etmek mantıklı görünüyor. Aslında, 2055 yılında ABD'nin tek bir ırk veya etnik çoğunluğa sahip olmayacağı öngörülüyor. Pek çok araştırmada, kanser tanısı alan ırk ve etnik azınlık hastalarında zayıf sağlık sonuçları gösteriliyor ancak bunların hematolojik maligniteleri olan hastalarda aynı olup olmadığı bilinmiyor. Yeni kemoterapötiklerin ve hedefe yönelik moleküler, hücresel ve immünolojik tedavilerin ortaya çıkmasıyla, farklı sonuçlara götürebilecek bakımdaki farklılıkların belirlenmesi önemlidir.

Non-Hodgkin lenfoma tanısı alan hastalar için önemli ırk farklılıkları mevcuttur. Yapılan bir çalışmada, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), folliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositik lösemi (CLL) / Küçük lenfositik lenfoma (SLL) tanısı alan hastalar için 1992-2010 yılları arasındaki SEER (Surveillance, Epidemiology, and End Results Program) veri tabanını analiz edilmiştir. 65 yaş ve üzeri hastaların, siyah hastalar en düşük DLBCL ve FL insidans oranlarına sahip olduğu görülmüştür. Aynı yaş grubunda Latin olmayan beyazlar en yüksek KLL / SLL insidansına sahiptir. Nadir görülen non-Hodgkin lenfomalar arasında benzer ırk farklılıkları mevcuttur. NK / T hücre non-Hodgkin lenfomaları tanısı alan hastalar için, Asya-Pasifik adalıların (API), Hispanik beyazlarla birlikte yaşa göre düzeltilmiş insidans oranları en yüksektir. Ergen ve genç yetişkinler için siyahlar ve API'lerin, diğer gruplara göre ileri evrede tanı konulması ihtimali daha yüksektir. İlginç bir şekilde ekstranodal tutulum Hispanik olmayan beyazlar için önemli bir advers risk faktörüdür ancak diğer ırk grupları için değildir.

1992-2005 yılları arasında teşhis edilen DLBCL için sağ kalımdaki ırk farklılıkları evreye göre değişmektedir. Evre I hastalık için, Hispanik olmayan beyazlar % 67 ile en iyi 5 yıllık sağ kalım oranına sahipken, siyahlar için bu oran % 60’dır. Evre IV hastalıkta, % 35 ile API'ler en kötü sağ kalım oranına sahipken, Hispanik olmayan beyazlar %41 ile en iyi sağ kalım oranına sahiptir.

Folliküler lenfoma, ırk farklılıklarına göre değişir. Evre II-IV'te sağ kalımı öngören tutarlı bir ırk model yoktur. Siyah hastalar evre II hastalık için, Hispanik beyazlar evre III hastalık için ve Hispanik olmayan beyazlar evre IV hastalık için en iyi sağ kalım oranlarına sahiptir.

KLL / SLL için, evre II ve III hastalar için anlamlı bir ırk farkı yoktu. Evre I hastalarda, API'ler en iyi sağ kalım oranına sahipken, non-Hispanik beyazlar evre IV hastalar arasında en iyi sağ kalıma sahiptir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kirtane, Kedar, and Stephanie J. Lee. "Racial and Ethnic Disparities in Hematologic Malignancies." Blood (2017): blood-2017.

Canlı Donörden Sağ Lob Karaciğer Transplantasyonunda Anormal Portal Venöz Dallar İçin Malatya Yaklaşımı

21 Temmuz 2017

Yaşayan donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), özellikle kadavradan greftlerin yetersiz olduğu bölgelerde, son dönem karaciğer hastalığı için etkili bir tedavidir. Sol taraf greftler çocuklar için ve kısa boylu yetişkinler için yaygın olarak kullanılmasına rağmen, çoğu yetişkin için LDLT'de sağ lob grefti kullanılır. Bununla birlikte, sağ lob greftinde 2 portal venöz açıklığa neden olan anormal portal ven dallanması (APVB),% 6-22 oranında görülen yaygın anatomik varyasyonlardan biridir. Transplantasyon sırasında bu damarların rekonstrüksiyonu zor olabilir ve hatta böyle APVB'ye sahip bağışçılar genellikle sağ lob canlı donörler olarak diskalifiye edilmiştir. APVB'li donörlerden sağ lob karaciğer greftlerinin kullanılmasını sağlamak için çeşitli rekonstrüksiyon yöntemleri denenmektedir. Tüm bu cerrahi tekniklerin farklı zorlukları mevcuttur.

Türkiye’de İnönü Üniversitesi Karaciğer Transplantasyonu Kliniği’nden araştırmacılar yaptıkları çalışmada, sağ lob LDLT'sinde APVB'si olan 126 hastada portal ven rekonstrüksiyonu ile ilgili tecrübelerimizi sundular ve Malatya Yaklaşımı olarak adlandırdıkları bir cerrahi tekniği ve klinik sonuçlarını tanımladılar. Bu teknik, APVB'yi birleştirir ve safenöz ven kanalı tarafından çevresel bir çit ile huni şeklinde bir ortak uzantı elde eder. Araştırmacılar merkezlerinde Mart 2002'den Haziran 2016 sonuna kadar, 361’i kadavradan ve 1414’ü canlı donörden olmak üzere toplam 1776 karaciğer transplantasyonu uyguladılar.  Canlı donörden karaciğer transplantasyonlardan 1192’sinde sağ lob grefti kullanıldı ve bunların 126'sının (% 10,6) APVB'si mevcuttu. Hastaları uygulanan cerrahi tekniklere göre iki gruba ayırdılar. Malatya Yaklaşım uygulanan grup 91 kişiden ve daha önce tanımlanan diğer tekniklerin uygulandığı grup 35 kişiden oluşuyordu. Her iki grup portal ven trombozu (PVT), postoperatif 90 günlük mortalite ve sağ kalım açısından karşılaştırıldı.

Malatya Yaklaşımı uygulanan grupta 3 hastada (% 3,3) ve diğer yaklaşımların uygulandığı grupta 10 hastada (% 28,6) PVT gelişti. 90 günlük mortaliteye bakıldığında, Malatya Yaklaşımı grubunda biri PVT ile ilişkili 8 ölüm gözlenirken, diğer tekniklerin uygulandığı grupta 9’u PVT ile ilişkili 15 ölüm gözlendi. Malatya Yaklaşım grubunda 999,1 gün ve diğer grup için 1024,7 gün olmak üzere, her iki grupta da ortalama takip süresi benzerdi. Malatya Yaklaşım grubunda uzun dönem sağ kalım %84,6 iken diğer yaklaşımların uygulandığı grupta bu oran % 40’tı.

Araştırmacılar, uyguladıkları bu tekniğin sağ lob LDLT sırasında, APVB vakalarında, PVT ve mortaliteleri önlemede umut vaat ettiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Yilmaz et al. Reconstruction of Anomalous Portal Venous Branching in Right Lobe Living Donor Liver Transplantation: Malatya Approach, Liver Transplantation 23 751–761 2017 AASLD.

Böbrek Transplantasyon Alıcılarında Periferik Arter Hastalığı ile Greft Yetmezliği İlişkisi Araştırıldı

07 Temmuz 2017

Periferik arter hastalığı (PAH), 70 yaş üzeri ve diyabet, böbrek yetmezliği veya kardiyovasküler risk faktörleri bulunan hastalarda yaygındır. PAH hastalarında kardiyovasküler olay riski 3-5 kat artmaktadır. Düşük ayak bileği-brakiyal indeks (ABI), yaş, cinsiyet ve diğer risk faktörleri alındığında bile, koroner arter hastalığı (KAH), serebrovasküler olay (SVO) ve geçici iskemik atak (GIA) riskiyle ilişkili bulunmuştur. PAH tanısı tipik olarak ABI ölçümüyle konur ve yapılan çalışmalarda ABI'nın genel sağ kalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. PAH'a sahip, son dönem böbrek yetmezliği (ESRD) hastalarında kardiyovasküler mortalite riski yüksektir. PAH bu popülasyonda fonksiyonel bozukluğa da yol açabilir. KAH, nakil öncesi ve sonrası SDBY'li hastalarda mortalitenin ana nedenidir. Preoperatif kardiyovasküler mortalite ve greft başarısızlığı açısından daha yüksek risk altındaki hastaların tanımlanması, postoperatif kardiyovasküler sonuçların kimde daha kötü olabileceğini önceden tahmin etme ve muhtemelen agresif risk faktörü değişikliklerine izin verme açısından risk gruplandırması yapılmasına imkan sağlar.

PAH, koroner arter bypass cerrahisi geçiren hastalarda kötü postoperatif sonuçlarla ilişkilendirilmiştir. ABI yoluyla alt ekstremite vasküler fizyolojik değerlendirmesinin, transplantasyon öncesi değerlendirmenin bir parçası olabileceği düşünülmektedir. Amerika’dan araştırmacılar, PAH'ın postoperatif dönemde greft yetmezliği ve ölümü ön gördürüp gördüremeyeceğini belirlemek için, PAH için vasküler değerlendirme yapılan böbrek transplantasyon alıcılarını incelediler. PAH şiddetini, primer sonlanım noktaları olan organ yetmezliği ve ölüm ile sekonder son noktalar olan miyokard enfarktüsü, GIA / inme ve ekstremite iskemisi, kangren veya ampütasyon ile ilişkilendirdiler.

Araştırmacılar, yaş, cinsiyet, sigara içme öyküsü, hipertansiyon, diyabet, inme, koroner arter hastalığı veya kalp yetmezliği, uzun süredir diyalize girmek gibi bilinen kardiyovasküler risk faktörlerine göre ayarlama yaptıktan sonra, böbrek nakli öncesindeki 5 yıl içinde anormal bir ABI ile ölçülen PAD ile greft yetmezliği ve mortalite oranlarının korelasyonunu analiz ettiler. Transplantasyon yapılan 1055 hastadan, nakilden önceki 5 yıl içindeki arteriyel çalışmaları mevcut olan 819'unun verilerini değerlendirdiler. 819 böbrek transplantasyon alıcısının % 46'sında PAH mevcut olduğunu gördüler. Düşük ABI’nın, organ yetmezliği, ölüm ve ikincil sonlanım noktaları için bağımsız ve anlamlı bir öngördürücü olduğunu gösterdiler. Düşük ABI’nın, greft yetmezliği açısından üç kat, nakilden sonra ölüm riski açısından 2 kat ve sekonder sonlanım noktalar açısından üç kat daha fazla risk ile ilişkili olduğunu buldular.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Patel et al. Peripheral arterial disease preoperatively may predict graft failure and mortality in kidney transplant recipients, Vascular Medicine 1–6 2017.

Maraton Koşmak Kısa Süreli Böbrek Hasarına Neden Olabiliyor

16 Haziran 2017

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, maraton koşmanın yarattığı fiziksel stres kısa süreli böbrek hasarına neden olabiliyor. Araştırmaya dahil edilen koşucuların böbrekleri, maraton sonrası iki gün içinde tamamen iyileşse de, maratonların popülaritesini arttırdığı bu dönemde, bu yorucu aktivitenin potansiyel uzun vadeli etkileri ile ilgili soru işaretleri akla geliyor. Daha önce yapılmış araştırmalarda, sıcak havalarda maden çalışmaları, şeker kamışı toplama ve askeri eğitim gibi olağandışı yoğun faaliyetlerde bulunmanın böbreklere zarar verebileceği gösterildi. Maraton koşmanın böbrek sağlığı üzerindeki etkileri hakkında ise oldukça az şey biliniyor.

Araştırmacılar prospektif gözlemsel çalışmalarına, 2015 Hartford Maratonu'nda koşan 22 maraton koşucusunu dahil ettiler. Koşucuların ortalama yaşı 44’tü ve % 41'i erkekti. Katılımcılardan 26,2 mil maraton koşmadan önce ve sonra kan ve idrar örnekleri topladılar. Örnekler, maraton öncesi 24 saat (gün 0), maraton sonrası hemen (gün 1) ve maraton sonrası 24 saatte (gün 2) toplandı. İdrar mikroskopisi analizinin yanı sıra serum kreatinin, kreatin kinaz ve idrar albumin ölçümleri yapıldı. Altı idrar hasar biyolojik belirteci (IL-6, IL-8, IL-18, böbrek hasar molekülü 1, nötrofil jelatinaz ile ilişkili lipokalin ve tümör nekroz faktörü α) ve iki idrar tamir biyolojik belirteci (YKL-40 ve monosit kemoatraktan protein 1) ölçüldü. Akut böbrek hasarı (AKI) evre 1, 0. günden sonraki 48 saat içinde serum kreatinin düzeyinde 1,5 ila 2 kat veya 0,3 mg / dL artış olarak tanımlandı ve AKI 2. evre, kreatinin düzeyinde 2-3 kattan fazla artış olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, incelenen koşucuların % 82'sinin yarıştan hemen sonra evre 1 ve 2 AKI tablosu gösterdiğini tespit ettiler. %73'ünde mikroskopik tübüler hasar tanısı vardı. Serum kreatinin, idrar albümin ve hasar ve onarım biyolojik belirteç seviyeleri 1. günde zirve yaptı, 0. ve 2. günlere kıyasla belirgin şekilde yükseldi. Serum kreatin kinaz seviyeleri, 0. günden 2. güne kadar anlamlı olarak artmaya devam etti. Araştırmacılar, böbreğin, maratonun fiziksel stresine, hasar ile tepki verdiğini belirttiler. Maraton ile ilgili böbrek hasarının potansiyel nedenlerinin, maraton sırasında meydana gelen temel vücut ısısındaki devamlı artış, dehidrasyon ya da böbreklere azalmış kan akışı olduğunu aktardılar. Araştırmacılar, maraton koşusu ile ilişkili kalp fonksiyonlarında da değişiklikler olduğunu gösterdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sherry G. Mansour, Gagan Verma, Rachel W. Pata, Thomas G. Martin, Mark A. Perazella, Chirag R. Parikh. Kidney Injury and Repair Biomarkers in Marathon Runners. American Journal of Kidney Diseases, 2017

Organ Naklinde Reddi Önceden Haber Veren Yeni Bir Yöntem Gösterildi

24 Mayıs 2017

Tüm dünyada organ nakli sıklığı giderek artmaktadır. Bununla birlikte, organın türüne bağlı olarak, çoğu zaman nakledilen organa, alıcının bağışıklık sistemi saldırdığı ya da ’reddettiği’ için, nakillerin %20 ile 50'si beş yıl içinde başarısız olmaktadır. Pennsylvania Üniversitesi Perelman Tıp Fakültesi’nden araştırmacılar, organ nakli reddi için, standart yöntemlerle karşılaştırıldığında, daha erken uyarı sağlayan ve daha invaziv ve ağrılı bir iğne biyopsisi yerine yalnızca bir kan testi gerektiren yeni bir yöntem keşfettiler. Transplantasyon reddi tespiti için bu yeni yaklaşımın geçerliliği daha sonraki çalışmalarda da doğrulanırsa, doktorlar transplantasyon alıcılarını daha sağlıklı tutmayı sağlayabilirler. Daha iyi bir biyolojik belirteç ile immünosüpresif ilaçlar kullanan bu hastaların çoğunda, transplantasyon reddi evrelerini tersine çevirmek mümkün olabilir. Doktorlar, reddi daha erken tespit edebildiklerinde, sürece daha etkin müdahale edebilirler. Bununla birlikte, transplantasyon alıcıları, organ reddi meydana gelmediğinde, immünosupresif ilaçları düşük idame dozlarında kullanabilirler böylece bu ilaçların, kanser, yüksek tansiyon, fırsatçı enfeksiyonlar ve böbrek hasarı gibi yan etkilerinden de kurtulabilirler.

Yeni yöntem, normalde çoğu hücre tipinden salınan, eksozomlar olarak bilinen küçük, kapsül benzeri yapıları içeriyor. Eksozomların nasıl oluştukları henüz tam olarak bilinmese de, bu kapsüllerin ana hücrelerindeki, komşu hücrelerin aktivitelerini etkileyebilecek, protein ve diğer molekülleri içerdiği biliniyor. Ana hücrelerinde olduğu gibi, eksozomların yüzeylerinde, vücudun bir parçası olarak bağışıklık sistemince tanınmalarını sağlayan ve genellikle MHC antijenleri olarak adlandırılan, protein belirteçleri bulunuyor. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmada donör eksozomlarının farklı yüzey işaretlerinin, bu küçük yapıların kan testlerinde saptanmasına ve potansiyel nakil reddi ataklarını öngörmesine izin verebileceğini düşündüler. Farelere insan pankreatik adacık hücrelerinin nakledildiği standart bir laboratuvar modelini kullanarak, farelerin kanlarında, nakledilen insan hücrelerindeki eksozomları tespit edip miktarlarını ölçebildiklerini gösterdiler. Ayrıca, farelerde nakillerin immün reddini başlattıklarında, ölçülen nakledilen adacık eksozom seviyelerinde keskin ve hızlı bir düşüş fark ettiler.

Araştırmacılar, insanlarda, transplantasyon-eksosom stratejisinin ilk araştırmasında, adacık hücrelerinin nakledildiği 5 alıcının depolanmış kan plazması örneklerini incelediler ve nakilleri takiben bu numunelerde donör eksozomlarını tespit edebildiler. Düşen eksozom ölçümünün, insanlardaki nakil reddinin öngörülmesinde yararlı olabileceğine dair bazı ön kanıt da buldular. Nakledilen adacık hücrelerini reddeden bir hastada, nakledilen hücrelerin çalışmamaya başlamasından altı buçuk ay önce alınan bir kan örneğinde, verici eksozom seviyesinde dik bir düşüş saptadılar ve hastada klinik diyabet bulguları gelişti. Araştırmacılar, bu yaklaşıma ait kapsamlı bir incelemede  donör doku eksozomlarını, şu anda en yaygın organ nakli türü olan böbrek naklinde de izole edebileceklerini ve tespit edebileceklerini, sadece kanda değil idrarda da donör-böbrek eksozomlarının izole edilebileceğini ve niceliksel olarak tespit edilebileceğini ve böylece kan testlerinden daha az invaziv olan idrar testlerinin yapılabileceğini gösterdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Prashanth Vallabhajosyula, Laxminarayana Korutla, Andreas Habertheuer, Ming Yu, Susan Rostami, Chao-Xing Yuan, Sanjana Reddy, Chengyang Liu, Varun Korutla, Brigitte Koeberlein, Jennifer Trofe-Clark, Michael R. Rickels, Ali Naji. Tissue-specific exosome biomarkers for noninvasively monitoring immunologic rejection of transplanted tissue. Journal of Clinical Investigation, 2017.

Otoimmün Hepatit Hastalarında Karaciğer Transplantasyonu Sonrası Sağ Kalım

08 Mayıs 2017

Otoimmün hepatit (OİH) nadir görülen, genellikle kronik seyreden bir karaciğer hastalığıdır. Tedavisi yoktur ve prognozu kötüdür. Çoğunlukla kortikosteroidlerle tek başına ya da azatioprin ile kombinasyon halinde immünsüpresif tedavi, vakaların % 80-90'ında sağ kalımda fayda sağlar.

Karaciğer transplantasyonu, siroz semptomlarına sahip immünsüpresif tedaviye rağmen ilerlemiş karaciğer hastalığı olan hastalarda geçerli bir tedavi seçeneğidir. OİH, Avrupa ve Amerika’daki nakillerin % 4-5'ini oluşturur. OİH için transplantasyon sonuçları diğer endikasyonlara göre daha iyidir.

OİH için tanı skorlama sistemleri, tekrarlayan OİH hastalarını saptamak için tasarlanmamıştır ve bu popülasyonda çalışılmamıştır. Amerikan Karaciğer Hastalıkları Araştırmaları Derneği tarafından 2010 yılından itibaren, karaciğer transplantasyonu sonrası tekrarlayan OİH için, çalışmalarda doğrulanmamış olmasına rağmen tanı kriterleri, transaminazların yükselmesi, persistan otoantikorlar, hipergammaglobulinemi ya da IgG düzeylerinde yükselme, uyumlu histopatolojik bulgular, alternatif etiyolojilerin dışlanması ve steroidlere yanıt olarak tanımlanmıştır.

Otoimmün hepatit, olguların% 11 - 40'ında tekrarlanabilirken, 2012 ELTR raporunda, OİH için transplantasyon yapılan hastaların sadece % 0,6'sının tekrarlayan OİH yüzünden öldüğü bildirilmiştir. 2008'de Birleşik Krallık'ta tek merkezli bir çalışmada, primer biliyer kolanjitli hastalara kıyasla OİH hastalarında daha yüksek primer hastalık rekürrensi nedenli total greft kaybı riski ve greft kaybı gösterilmiştir.

OİH nüksü için risk faktörleri tartışmalıdır. Alıcı HLA genotipleri DR B1 * 0301 veya DRB1 * 0401, hastalık rekürrensi riski ile ilişkilendirilmiştir. Alınan karaciğerin yüksek nekroenflamatuvar aktivitesi ve düşük kontrollü hastalığın, rekürrens için prediktif faktörler olduğu gösterilmiştir. Transplantasyondan sonra steroidlerin hızlı şekilde bırakılmasının, hastalık rekürrensinde artmış risk ile ilişkili olduğu raporlanmıştır. Başka otoimmün hastalıklar ve transplantasyon öncesi yüksek transaminazlar ve IgG'nin de rekürrens riski artışı ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Uzun süreli kortikosteroid tedavisi OİH rekürrensinin önlenmesinde, beş yıllık takipte %6 ve on yıllık takipte %10 tekrarlama oranları ile, enfeksiyon ve osteoporoz oranında artış olmaksızın güvenli ve etkili gibi gözükmektedir.

Finlandiya’dan araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası rekürrens OİH oranlarını, OİH rekürrensinin sağ kalım ve fibrozis üzerindeki etkisini değerlendirmek ve OİH rekürrensi için risk faktörlerini anlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, karaciğer trasplantasyonundan önce OİH tanılı, transplantasyondan en az 1 yıl sonraki 1 ya da daha fazla protokol biyopsisi olan 42 hastayı, ortalama 5 yıl boyunca takip ettiler. Takip karaciğer biyopsilerini, OİH rekürrensi, fibrozis progresyonu ve siroz gelişimi için yeniden değerlendirdiler.

Araştırmacılar ortalama beş yıllık izlem boyunca 15 hastada histolojik OİH rekürrensi tanısıyla karşılaştılar. Tekrarlayan OİH 2 hastada progresif fibrozise neden oldu iki hastada tek bir hasta veya greft kaybına neden olmadı. Tekrarlayan OİH'lı üç hastada transaminazlar normaldi. Eşlik eden kolanjiti olmayan hastalarda OİH rekürrensi daha sıktı. Antimetabolitsiz immünsüpresyon, OİH rekürrensi riskini arttırıyordu. 1,5 ve 10 yıllık dönemde hasta sağ kalım oranları sırasıyla % 94,% 86 ve% 86 ve ve greft sağ kalım oranları sırasıyla % 91,% 77 ve% 74'tü. OİH rekürrensi sağ kalımı etkilemiyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, 5 yılda OİH rekürrensinin %36 oranında ortaya çıktığını ve hasta ve greft sonuçlarını etkilemediğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Puustinen, Lauri, et al. "Histologic surveillance after liver transplantation due to autoimmune hepatitis." Clinical Transplantation (2017).

SLE Hastalarında Non-Hodgkin Lenfoma Daha Sık mı Görülüyor?

02 Mart 2017

Bağışıklık sistemi, malign hücrelerin yok edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, bu tür hücrelere izin veren bir etkileşime sahipken, adaptif bağışıklık sistemi ise eradikasyonlarında önemlidir. Bağışıklık sisteminin düzensizliği malignitelerden korunma kabiliyetini önemli ölçüde etkiler ve hatta büyümelerinin kolaylaştırılmasına bile yol açabilir.

Daha önce otoimmünitenin çeşitli malignitelerde artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Romatoid artrit, dermatomiyozit ve polimiyozit, sistemik skleroz, Sjögren sendromu ve enflamatuvar barsak hastalığı gibi spesifik otoimmün bozuklukların, kanser riski artışı ile ilişkili olduğu bulunmuştur.

Sistemik lupus eritematosus (SLE), bağışıklık sisteminin normal aktivitesini tehlikeye atan multi-sistemik otoimmün bir hastalıktır. Son yıllarda, çeşitli malignitelerin SLE'ye de katkıda bulunabileceğine dair artan kanıtlar vardır. Spesifik kanserleri inceleyen birçok çalışmada, özellikle non-Hodgkin lenfoma ve Hodgkin lenfoma olmak üzere hematolojik kanserlerde artmış bir risk ortaya konmuştur.

İsrail’den bir grup araştırmacı yaptıkları geniş ölçekli toplum temelli bir araştırmada SLE varlığı ile çeşitli maligniteler arasındaki ilişkiyi incelediler. Verileri İsrail'deki en büyük devlet sağlık hizmetleri organizasyonu olan ClalitHealth Hizmetleri'nden sağladılar. SLE tanısı alan tüm yetişkin hastaları çalışmalarına dahil ettiler. Toplam 5018 SLE hastası ve yaş/ cinsiyet uyumlu 25.090 kontrol ile kesitsel popülasyon temelli bir çalışma oluşturdular. Tüm katılımcıların tıbbi kayıtları malignitelerin belgelendirilmesi için analiz ettiler. Her malignite için, lojistik regresyon modellerini, yaş, cinsiyet, VKİ, sigara içimi ve sosyoekonomik durumu kontrol ederek ayrı ayrı yaptılar.

Araştırmacılar SLE hastaları arasında herhangi bir malignite tanısı ile karşılaşma sıklığının daha yüksek olduğunu gördüler. SLE tanısının, karıştırıcı değişkenler için düzeltme yapıldıktan sonra, daha fazla oranda non-Hodgkin lenfoma, Hodgkin lenfoma, multipl miyelom, serviks maligniteleri ve genital organ maligniteleri ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu buldular. Sonuçlar, karıştırıcı değişkenler (yaş, cinsiyet, VKİ, sigara içimi ve sosyoekonomik durum) için düzeltme yapıldıktan sonra bile hala dikkat çekiciydi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Azrielant et al. Correlation between systemic lupus erythematosus and malignancies: a cross-sectional population-based study, Immunol Res (2017). doi:10.1007/s12026-016-8885-8

Yetişkinlerde ve Çocuklarda Kutanöz Lenfomalar

01 Mart 2017

Primer kutanöz lenfomalar, ektranodal non-Hodgkin lenfomalar olup tanı sırasında ekstrakutanöz tutulum kanıtı yoktur. Kutanöz lenfomalarda, kutanöz T hücreli lenfoma (CTCL) ve kutanöz B hücreli lenfomalar olarak ayırt edilir. Kutanöz lenfomaların görülme oranı, yaş ve etnik köken, coğrafik ve ırksal açılardan farklılıklar gösterir. Yetişkinlerde, primer kutanöz lenfoma olgularının yaklaşık % 75-80'ini CTCL'ler temsil ederken, % 20-25'ini kutanöz B hücreli lenfomalar oluşturur. Çocuklarda ise kutanöz B hücreli lenfomalar oldukça nadir görülür. 

CTCL'ler ağırlıklı olarak yaşlı hastaları etkileyen non-Hodgkin lenfomalardır ve ortalama tanı yaşı 55-60 yaştır. Çocuklukta çağı başlangıçlı kutanöz lenfoma nadirdir, ancak hayatın ilk on ayı kadar erken dönemlerde de ortaya çıkabilir. Erkekler kadınlardan neredeyse iki kat daha fazla etkilenmektedir ve bu erkeğin baskınlığı yaşla birlikte artmaktadır. Klinikopatolojik bulgular yetişkinlerde ve gençlerde benzer olabilir.  Bununla birlikte, yaş grupları arasında bazı CTCL varyantlarının prevelansında farklılıklar mevcuttur. Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda kutanöz lenfoma tanısı koymak zor olabilir, çünkü enflamatuar dermatozlar CTCL'yi hem klinik hem de histolojik olarak taklit edebilir. 

Kutanöz T hücre lenfomaları son derece polimorf bir klinik spektrum ile karakterizedir. En Son Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (WHO-EORTC) sınıflandırmasına göre, kutanöz T hücre ve NK hücreli lenfomalar hem indolent hem de daha agresif antiteleri içeren alt gruplara ayrılır. Mikozis fungoides (MF) ve CD30 + lenfoproliferatif bozukluklar yetişkinlerde ve çocuklarda ortaya çıkan kutanöz lenfomaların büyük bir kısmını oluşturur. MF erişkinlerde ve çocuklarda CTCL'nin en sık görülen tipidir ve yetişkinlerde primer kutanöz T hücre lenfomalarının% 50'sini adölesan ve çocuklarda %30’unun temsil eder. Yetişkinlerde klasik Alibert-Bazin tipi MF en yaygındır, buna karşın follikülotropik MF, pagetoid retiküloz ve granülomatöz gevşek deri gibi varyantları nadirdir. Yetişkinlerde tipik olarak bulunan klasik Alibert-Bazin tipi MF'nin tersine, çocukluk yaş grubunda hipopigmente MF gibi bazı varyantlar en sık görülür. Lenfomatoid papüloz (LP) ve primer kutanöz anaplastik büyük hücreli lenfoma (ALCL) içeren CD30+ lenfoproliferatif hastalıklar, yetişkinlerde ve çocuklarda CTCL'nin ikinci en sık görülen alt tipini oluşturur. Ancak pediatrik popülasyonda LP daha sık görülür ve primer kutanöz ALCL çok nadirdir.

Çocuklarda lenf nodu ve iç organ tutulumu nadirdir. Hastalığın gidişatı ve prognozu yetişkinlerle benzerdir. Hastalıkta prognoz evreye göre değişir ve MF'de en önemli prognostik faktör, cilt tutulumunun derecesi ve ekstrakutanöz hastalığının olup olmamasıdır. Pediatrik hastaların büyük çoğunluğunda hastalık kendinin erken evrede gösterir ve erişkinlerde görülebilen, eritrodermik MF ve geniş hücreli dönüşüm gibi ilerlemiş evrelere ilerleme çok nadirdir. 

Tedavi seçimine ise, hastanın yaşı ne olursa olsun, deri tutulumunun derecesine ve ekstrakutanöz hastalığın olup olmamasında göre karar verilir. Erken hastalığı olan çoğu CTCL hastasında, cildi hedef alan tedavi kullanılarak hastalığının tamamen ortadan kaldırılması sağlanabilir. Bununla birlikte, tedavinin kesilmesinden sonra nüks sıktır, tekrarlayan tedavi döngüleri ve sürekli izlem gerektirir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Katalin Ferenczi , Hanspaul S. Makkar. Cutaneous lymphoma: Kids are not just little people, Clinics in Dermatology (2016) 34, 749–759

Genç ve Genç Yetişkin 5 yıllık Sağ Kalımlı Kanser Hastaları Arasında Kardiyak Mortalite Riski

02 Ocak 2017

Hayatta kalan genç ve genç yetişkin kanser hastaları ile ilgili yeterince çalışma olmadığı herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Bu konuda bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu yetişkinlik ya da çocukluk çağının spesifik kanserlerine odaklanmıştır. Bu kişilerin uzun dönem advers sağlık riskleri, özellikle de kardiyotoksik tedavilerin kullanıldığı diğer kanser popülasyonlarında kardiyak hastalıklardaki artış ile ilgili çok az şey bilinmektedir.

İngiltere’den bir grup araştırmacı genç ve genç yetişkin 5 yıllık sağ kalımlı kanser hastaları arasında uzun dönem kardiyak mortalite riskini araştıran bir çalışma yaptılar. Bu büyük ölçekli popülasyon tabanlı çalışmaya 15-39 yaşları arasında, 1971-2006 yılları arasında tanı almış, 5 yıllık sağ kalıma sahip, 200,945 kişilik hasta grubunu dahil ettiler. Çalışmaya beyin ya da mesane tümörü dışında malign tümör tanılı bireyler dahil edildi. Standardize mortalite oranları, mutlak exess riskleri ve kümülatif riskleri hesapladılar. 

Araştırmacılar 200,945 kişiden 2,016 kişinin kardiyak hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördüler. Tüm kanser tipleri toplandığında, tüm kardiyak hastalık toplamı için standardize mortalite oranlarının 15-19 yaş arasında tanı alan bireylerde daha fazla olduğunu, 35-39 yaş arasındaki bireyler için ise 1,2 daha az olduğunu buldular. Benzer patern iskemik kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları ve kardiyomiyopatiler için hem standardize mortalite oranları hem de mutlak artmış riskler için de gözlendi. Genel popülasyondan beklenene göre Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 3,8, akut miyeloid lösemi sağ kalanlarında 2,7, mesane kanseri dışında genitoüriner kanser sağ kalanlarında 2, non-Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 1,7, akciğer kanseri sağ kalanlarında 1,7, akut miyeloid dışında lösemi sağ kalanlarında 1,6, santral sinir sistemi tümörleri sağ kalanlarında 1,4, servikal kanser sağ kalanlarında 1,3 ve meme kanseri sağ kalanlarında 1,2 kat daha fazla kardiyak ölüm sayısına rastladılar. 60 yaşın üzerindeki Hodgkin lenfoma sağ kalanları arasında toplam artmış ölüm sayısının neredeyse %30’u kalp hastalıkları nedeniyleydi. Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında kanser tanısının konulduğu yaşın sonrasında kardiyak nedenlerle gelişebilecek mortalite riskine karar vermede oldukça kritik olduğu sonucuna vardılar. Yaptıkları çalışma ile ilk kez uzun dönem izlemle geniş popülasyon tabanlı bir hasta grubundan 15-39 yaşları arasında kanser tanısı almış bireylerde sonrasında kardiyak ölüm riskinin hesaplandığını belirterek elde edilen verilerin kanıt tabanlı izlem kılavuzları geliştirilmesinde başlangıç temeli sağladığının altını çizdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Henson et al. Cardiac Mortality Among 200 000 Five-Year Survivors of Cancer Diagnosed at 15 to 39 Years of Age The Teenage and Young Adult Cancer Survivor Study, Circulation 2016;134:1519–1531

Uzun Dönem Sağ Kalan Lenfoma Hastalarında Kanserin Etkileri

29 Aralık 2016

Kanserli hastalar arasında hayatta kalanların sayısının giderek artmasıyla kanser kronik, hayatı etkileyen bir durum olarak nitelendirilebilir. Non-Hodgkin lenfoma’ya  (NHL) sahip ve hayatta kalan hastalar kanser tedavisinin depresyon, anksiyeteyi içeren, yaşam kalitelerini etkileyen, psikososyal çeşitli advers fiziksel geç etkilerini yaşamaktadırlar. Uzun-dönem sağ kalan hastaların bu problemleri açık şekilde raporlamalarına rağmen bu durum araştırmacılar tarafından daha az dikkate alınmaktadır. Kanserli kişilerin yaşam kalitelerini tanımlamak ve ölçmek kolay değildir. Var olan çoğu ölçüt kanserle ilişkili fiziksel semptomlara odaklanmaktadır ve komorbit durumlarla sonuçlanabilen nefes darlığı ya da hareket kısıtlılığı gibi genel semptomları içermektedir. Yapılan son çalışmalarda, medikal komorbiditeler, kanserin kendi özelliklerinden daha çok sağlık ilişkili yaşam kalitesindeki değişim ile açıklanmaktadır. 

Kanserin Etkileri Versiyon 2 Anketi  (IOCv2) özellikle uzun dönem kanser sağ kalanlarında yaşam kalitesini ve kanserin hem pozitif hem de negatif etkilerini değerlendirmek üzere tasarlanmıştır. Meme kanseri ve lenfoma sağ kalanlarında kullanılmıştır. Daha önce İngiltere'deki lenfoma ve lösemi hastalarında tanıdan 5-40 yıl sonra depresyon psikolojik stres düzeyleri genel popülasyona göre 3 kat daha fazla bulunmuştur ve bu semptomların negatif IOC skorları ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Kanserlerin tip ve evreleri ya da rekürren olup olmamalarının pozitif ya da negatif IOC üzerinde yaşam kalitesi ile ilişkili olmadığı gösterilmiştir. Pozitif IOC puanları etnik köken, eğitim düzeyi ve sosyal destek gibi faktörleri yansıtan farklı bir ilişki paterni göstermiştir. 

Bu faktörlerin etkileşimlerinin nasıl olduğu ve farklı sağ kalımı olan gruplar arasında nasıl farklılık gösterebildiğinin daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Böylece daha çok ihtiyacı olan bireylerin tanımlanabileceği ve kimin erken fizyolojik müdahalelerden faydalanabileceğinin anlaşılacağı düşünülmektedir. Kanser hastaları için spesifik sağlık müdahalelerinin araştırılması ve geliştirilmesi sadece negatif etkileri azaltmakla kalmayıp kullanılan tedavilerin pozitif etkilerine ulaşma ve devam ettirme potansiyelini de maksimize etmektedir. 

Amerika ve İngiltere’den bir grup araştırmacı İngiliz NHL hastalarında IOCv2 kullanarak yaşam kalitesini incelemek ve Amerikan NHL hastaları ile aradaki farklılıkları araştırmak amacıyla bir çalışma yaptılar. 326 İngiliz ve 667 Amerikan NHL hastasına 37-madde IOCv2 ve psikolojik sıkıntılar, yorgunluk ve sosyal destek anketlerini uyguladılar.

Araştırmacılar IOCv2’nin İngiliz hastalarda yüksek iç tutarlılık ile iyi güvenilirlik gösterdiğini gördüler. Amerikan hastalar ile karşılaştırdıklarında ise İngiliz hastalarda dikkat çekici şekilde daha yüksek negatif ve daha yüksek pozitif IOC değerlerine sahipti. Her iki grupta da genç hastalarda tanıdan bu yana geçen süre daha kısaydı ve sosyal destek düzeyleri daha azdı. Yine her iki grupta yüksek negatif IOC yorgunluk ve depresif semptomlar ile dikkat çekici şekilde ilişkiliydi. Yüksek pozitif IOC ise kadın cinsiyet, daha uzun hastalık süresi, tanı sırasında ileri evre ve daha iyi sosyal destek ile ilişkili bulundu. Daha düşük pozitif IOC ise, beyaz etnik köken, yüksek eğitim seviyeleri ve yorgunluk ile ilişkiliydi. 

Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında IOCv2’nin her iki ülke için de güvenilir ve uygulanabilir olduğunu belirttiler. Klinik özelliklerden bağımsız olarak her iki ülkede de psikososyal faktörlerin yaşam kalitesi üzerinde çok önemli etkisi olduğunu söylediler. NHL hastalarında IOCv2’nin kanser ilişkili sonuçların analiz edilmesinde bir tarama ve değerlendirme ölçütü olarak önemli potansiyele sahip olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sarker et al. Comparison of the impact of cancer between British and US long-term non-Hodgkin lymphoma survivors, Support Care Cancer. 2016 Nov 8

Mesleki Maruziyet Lenfatik/Hematopoetik Maligniteler Riskini Artıyor mu?

07 Kasım 2016

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) genotoksik, mutajenik, teratojenik ve karsinojenik etkilere sahip bir grup yaygın çevresel kirleticilerdir. PAH’lar etkilerini spesifik aromatik hidrokarbon reseptörlerine bağlanarak bununla birlikte genotoksik ve oksidatif strese neden olan reaktif metobolitlerin oluşmasıyla gösterirler. Bu yolaklar pro-apopitotik olayların başlamasının yanı sıra antijen ve mitojen sinyalizasyonuna yol açan B ve T hücrelerinde bozulmuş Ca2+ dengesi ile bağlantılıdır. Bununla beraber farklı PAH’lar immünotoksik aktiviteye sahiptirler, lenfosittik popülasyonlara engel olurlar ve lenfohemopoetik karsinogenezisin artmasına katkıda bulunurlar.

Mesleki PAH maruziyeti, deri yoluyla PAH alımı büyük olmasına rağmen, primer olarak inhalasyon yoluyla meydana gelir. Kömürün ışıl bozunması ya da kömür kaynaklı ürünlerin kullanılması ile ilgili işlerde çalışanların biyolojik örneklerinde yüksek seviyede PAH’a rastlanmaktadır. Bu çalışanlarda solunum yolu, üriner sistem ve deri kanserleri risklerinin arttığı bilinmektedir fakat lenfatik ve hematopoetik neoplazmları risklerinin arttığına dair çok sınırlı sayıda kanıt mevcuttur.

Amerika ve İtalya’dan araştırmacılar mesleki PAH maruziyeti ve lenfatik/hematopoetik neoplazm riski arasındaki ilişkiyi ölçmeyi amaçlayan sistematik bir inceleme ve mevcut kohort çalışmalarının meta-analizi yürüttüler. PAH maruziyeti altındaki çalışanlar arasında hodgkin lenfoma (HL), non-Hodgkin lenfoma (NHL), lösemi ya da multiple miyelom (MM) insidansı ve bu hastalıklar kaynaklı mortalite ile ilgili mesleki kohort çalışmaların sistematik bir incelemesini raporladılar.

Araştırmacılar rastgele etki modelini kullanarak meta-analitik tahminleri hesapladılar. Her tip neoplazm, meslek ya da endüstri için meta-rölatif riski(meta-RR) ayrı ayrı hesapladılar. Çalışmaları için 12’si demir-çelik dökümhaneleri, 11’i alüminyum tesisi, 6’sı ağır sanayi, 6’sı karbon elektrot imalathanesi çalışanı, 2’si asfalt işçisi, 2’si kreozot maruziyetli işçiler, biri katran damıtma tesisi çalışanı ve biri hem katran damıtma tesisi hem de çatı ustası toplam 41 kişi belirlediler.

Araştırmacılar yüksek PAH maruziyetine yol açan meslek ya da endüstrilerde çalışan kişiler arasında lenfatik ve hematopoetik neoplazm oluşumunda dikkat çekici bir artmış risk gözlemlemediler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Alicandro et al. Occupational exposure to polycyclic aromatic hydrocarbons and lymphatic and hematopoietic neoplasms: a systematic review and meta‑analysis of cohort studies, Arch Toxicol August 2016

Beslenme Alışkanlıkları Non-Hodgkin Lenfoma ve Multiple Miyelom Riskini Etkiliyor mu?

01 Kasım 2016

Hematolojik maligniteler, epidemiyolojik özellikleri, klinik davranışları ve prognozları açısından farklılıklar gösteren heterojen hastalık gruplarıdır. 2012 yılında tüm dünyada 900,000’in üzerinde yeni hematolojik malignite vakası ve 570,000 ölüm gerçekleşmiştir. Yetişkinler arasında en sık rastlanan hematolojik malignite tipi Non-Hodgkin lenfomalardır (NHL).

Multiple Miyelom (MM) tüm dünyada tüm Kanser sebepli ölümlerin %1’inden ve tüm kanser vakalarının %0,8’inden sorumlu, plazma hücrelerinden gelişen yaygın bir malign lenfoid neoplazmdır.

Hematolojik maligniteler için risk oluşturan ve koruyucu faktörler araştırılmaktadır fakat sınırlı sayıda kanıt elde edilebilmiştir. NHL ve bazı spesifik alt grupları için bazı virüsler, otoimmün hastalıklar, mesleki maruziyetler ve sigara kullanımı gibi risk faktörleri tanımlanmıştır. Bununla birlikte MM içinde bazı mesleki maruziyetler, iyonize radyasyon, fazla kilolu ya da obez olmak gibi bazı risk faktörleri tanımlanmıştır.

İtalya’dan bir grup bilim insanı, çiftlik ve kümes hayvanlarıyla çalışan çiftçiler, kasaplar ve mezbaha çalışanları gibi mesleklere sahip kişiler arasında hematolojik malignitelerin daha sık görüldüğünü ve bundan yola çıkarak hayvansal gıdalarla hematolojik malignite riski arasında bir ilişki olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar bununla ilgili daha önce başka çalışmalar yapıldığını fakat sonuçların çelişkili olduğunu belirttiler. Hayvansal kökenli gıdaların tüketimi ile NHL ve MM gelişme riski arasındaki ilişkiyi inceleyen 2014 Kasım’a kadar yayınlanmış gözlemsel çalışmalar ve meta-analizlerin kapsamlı bir incelemesini yaptılar. Maksimum olasılık tahmini ile rastlantısal etkiler modelini kullanarak özet rölatif risklerini (SRR) ve %95 güven aralıklarını hesapladılar.

Araştırmacılar 33 bağımsız çalışmadan toplam 16,525 NHL ve 3665 MM vakasını çalışmalarına dahil ettiler. NHL riski ile kırmızı et tüketimi arasında ilişki olduğunu gördüler. Çalışmaların sonuçları arasında heterojenitenin yüksek olmasına rağmen MM riski ile balık ve deniz mahsülü tüketimi arasında ters bir ilişki olduğunu gözlemlediler. Süt ve süt ürünleri tüketimi ve NHL riski arasında ise pozitif bir ilişki mevcuttu.

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında hayvansal besinlerin NHL ve MM etiyolojisinde rol oynayabildiklerini, kırmızı et ve süt ürünlerinin riski arttırırken balık tüketiminin riski azalttığını belirttiler. Çalışma sonuçları ışığında beslenmede kırmızı et tüketimi yerine sebze, baklagil ve balık tüketimini önerebileceklerini söylediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Saverio Cainia et al. Food of animal origin and risk of non-Hodgkin lymphoma andmultiple myeloma: A review of the literature and meta-analysis, Critical Reviews in Oncology/Hematology 100 (2016) 16–24

Transplantasyon Hastalarında Bekleme Listeleri İyileştirilebilir mi?

31 Ekim 2016

Böbrek yetmezliği bireylerin hayatını ciddi tehdit altına alan bir hastalıktır. Böbrek yetmezliği genellikle obezite, diyabet, hipertansiyon ve damar hastalıkları ile ilişkili olarak meydana gelir ve SDBY hastaları genel popülasyona göre 3,6 kat daha yüksek mortaliteye sahiptir. Böbrek transplantasyonunun sağ kalıma faydası bilinmektedir ve mortalite oranının transplantasyon yapılanlarda kontrol gruplarına göre %48-82 oranında daha düşük olduğu gösterilmiştir. Transplantasyonun potansiyeli, donör organlarının bulunmasında sıkıntı yaşanması, yeterince organ bulunamaması ve buna bağlı bekleme listesinde bekleme sürelerinin giderek artması nedenleriyle sınırlıdır.

2014 yılında Amerika’da böbrek transplantasyonunun etkililiğini artırmak için yüksek kalitedeki greftlerin; yaş, diyaliz öyküsü, diyabet durumu ve daha önce transplantasyon öyküsü gibi değişkenleri değerlendirerek öngörülen yaşam süresi beklentisi en yüksek olan adaylarla eşleştirilmesi şeklinde dizayn edilen tahmini transplantasyon sonrası sağ kalım skoru (EPTS) uygulanılmaya başlanmıştır.

Bu hastalardaki kırılganlığın sebebi daha kötü sağ kalım ve böbrek transplantasyon adayları arasında artan kaynak gereksinimleri ile ilişkilidir fakat değerlendirmeler zaman, maliyet ve doğrudan hasta etkileşimlerini gerektirmektedir.

Atlanta’dan bir grup araştırmacı transplantasyon hastalarında bekleme listesi, hastaneye yatışlarının hastaların daha sağlıklı olmaları için bir öncü olabileceğini ve kötü sonuç riskini azaltabileceğini düşündüler. Araştırmacılar 2000-2011 yılları arasında transplantasyon bekleme listesinde devam eden Medicare sağlık sigortalı 51,111 yetişkin SDBY hastasının US Böbrek Veri Sistemi verilerini analiz ettiler.

Araştırmacılar verileri analiz ettiklerinde mevcut hastaların ağırlıklı olarak daha yüksek kaynak ihtiyacı, artmış bekleme listesi mortalitesi ve azalmış nakil olasılığına sahip olduklarını gördüler. Sağ kalım faydası korunmuş olmasına rağmen greft ve alıcı sağ kalımı düşüktü. Bekleme listesi başvurularının tek başına uygulandığı bir modelle listeye girme sonrası mortalitenin önceden tahmin edilmesinde EPTS’den daha iyi sonuç alındığı gözlendi. Araştırmacılar kısmen uzun ömürlü eşleştirmeye dayalı mevcut böbrek paylaştırma politikasının transplantasyon adaylarının hastaneye yatış kayıtlarının dikkate alınmasıyla dikkat çekici şekilde geliştirebileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Raymond J Lynch et al. First-year waitlist hospitalization and subsequent waitlist and transplant outcome, doi: 10.1111/ajt.14061

Dendritik Hücreler Organ Reddinde Anahtar Rol Oynuyor

20 Ekim 2016

University of Pittsburgh School of Medicine’den araştırmacıların liderlik ettiği çok uluslu bir araştırma grubunun yaptığı çalışmada böbrek ve kalp transplantasyonu altındaki farelerde organ reddi riskini azaltan belirli hedef donör hücreler tanımlandı. Çalışmanın sonuçlarının insanlarda organ transplantasyonu sonrası organ reddi için koruyucu ve tedavi edici yeni yollar geliştirilmesinde kullanılabileceği düşünülüyor.

Araştırmacılar organ transplantasyonu için son 20 yıldır herhangi bir gelişme yaşanmadığını belirtiyorlar ve hala hastaların dikkat çekici bir kısmının immünsupresif tedavilere rağmen red nedeniyle greftlerini kaybettiklerine dikkat çekiyorlar. Transplantasyon sonrası organ reddi probleminin üstesinden gelmek için yeni metotlar geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu ve çalışmalarının bu yolda atılmış önemli bir adım olabileceğini aktarıyorlar.

Transplantasyon sonrası immünsupresif tedaviler kullanılmadığı takdirde alıcıların immün sistem tarafından özellikle de T hücrelerce transplante edilen organın hızlı bir şekilde reddi meydana geliyor. Organ transplantasyonunda başarı, reddi önleyici ilaçlar uygulayarak lenf nodlarında, dalakta ya da greftte T Hücrelerinin aktivasyonunu önlemeye bağlı. Eğer T hücre aktivasyonu meydana gelirse reddi durdurmak daha zor hale geliyor. T hücreler tamamen aktif hale gelebilmek için dendritik hücreler denen oldukça özelleşmiş hücre tipleri ile fiziksel temasta bulunmaya ve onlardan yardım almaya ihtiyaç duyuyorlar. Transplantasyon sonrasında dendritik hücrelerin ana fonksiyonu, vücutta immün yanıta neden olan lenfoid dokulardaki donör-reaktif T hücrelere donörden kaynaklı antijenleri sunmak.

Araştırmacılar çalışmalarında dendritik hücrelerin, transplante edilen organın reddinde, T hücreleri aktive ederek anahtar rol oynadığını gördüler. Farelerde kalp ya da böbrek grefti ile gelen donör dendritik hücrelerinin hızlı bir şekilde alıcının dendritik hücreleri ile yer değiştirdiğini böylece greftte T lenfosit aktivasyonunu başlatarak organ reddi riskini arttırdıklarını gözlemlediler. Dendritik hücrelerin sadece greft-boşaltıcı lenfoid organlarda antijen sunucu hücreler olarak anahtar rol oynamadığını bununla beraber transplante edilen organlarda da kritik fonksiyonları olduğunu kanıtladılar. Çalışmada transplantı infiltre eden dendritik hücreleri saf dışı bırakmanın proliferasyonu ve greftteki T hücre sağ kalımını azalttığını böylece transplantın sağ kalımının uzatıldığını gösterdiler.

Araştırmacılar bundan sonraki adımlarının transplante edilen organlardaki dendritik hücreleri spesifik olarak hedef alan metotlar geliştirmek olduğunu ve bu metodlar ile hastaların bütün immün savunmalarını riske atmadan organ reddini önlemek ve durdurmanın mümkün olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Quan Zhuang et al. Graft-infiltrating host dendritic cells play a key role in organ transplant rejection. Nature Communications, 2016

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image