Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

Fonksiyonel Nazal Cerrahi Bazı Hastalarda Kronik Baş Ağrısını Hafifletiyor

26 Mart 2019

Nazal cerrahi, plastik cerrahlar tarafından gerçekleştirilen en yaygın ameliyatlardan biridir. Fonksiyonel nazal cerrahi ile nazal solunumdaki iyileşme arasındaki bağlantı çok iyi kurulsa da, burnun anatomik düzeltmesinin bir sonucu olarak iyileşme gösteren başka ölçütler de vardır. Mevcut literatür, nazal mukozal temas noktalarını kaldırmak için yapılan ameliyatın kronik baş ağrısı hastalarında semptomları azaltabileceğini göstermektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu hipotezin geçerliliğinin belirlemek için “baş ağrısı”, “rinojenik baş ağrısı”, “temas noktası”, “migren” ve “cerrahi / endoskopi” terimleri kullanılarak sistematik bir literatür taraması yapıldı. Mukozal temas noktası baş ağrılarını tedavi etmek için ameliyat geçiren toplam 1577 hastayı kapsayan 39 makale belirlendi. Bu makalelerde septoplasti ve turbial redüksiyon, sıklıkla endoskopik sinüs cerrahisi ile kombinasyon halinde en sık uygulanan prosedürlerdi. Seçilen çalışmaların yaklaşık yarısı, tekrarlayan sinüs enfeksiyonu olan hastalarda sıklıkla yapılan endoskopik sinüs cerrahisiydi.

Baş Ağrısında Azalma

Veriler, fonksiyonel nazal cerrahinin kronik baş ağrısı semptomlarının azaltılmasında veya ortadan kaldırılmasında oldukça etkili olduğunu gösterdi. Hastaların yaklaşık yüzde 48'i ameliyattan sonra baş ağrılarının düzeldiğini, yüzde 37'sinin baş ağrısı şiddeti veya sıklığında iyileşme olduğunu bildirirken, sadece yüzde 15'i değişiklik olmadığını aktardılar. Nazal cerrahi geçiren hastalarda ortalama görsel analog skala skorlarının 7,4 ± 0,9'dan 2,6 ± 1,2'ye düştüğü ve baş ağrılı gün sayısının 22 ± 4,3 günden 6,4 ± 4,2 güne indiği saptandı. Preoperatif sinir bloğu testinde pozitif sonuç veren hastaların cerrahi müdahaleye iyi yanıt verme olasılıkları daha yüksekti. Çalışmada, endoskopik sinüs cerrahisinin, ameliyatın bir parçası olarak dahil edilmesi ile anlamlı şekilde ilişki bulundu. 

Araştırmacılar, sonuçların baş ağrısı semptomlarını iyileştirmek için nazal cerrahinin kullanılmasının, seçilmiş kronik baş ağrısı hastalarında uygun bir tedavi seçeneği olduğunu gösterdiğini belirttiler. Nazal cerrahiye verilen iyi yanıtlar, intranazal anatomi ve baş ağrısı geri bildirim döngüleri arasında önemli bir ilişki olduğunu gösterdi. Sonuçlar, bireysel cerrahi tedaviyi her hastanın kendine özgü anatomisine uyarlamaya yardımcı olmak için kapsamlı bir tanı çalışmasının önemini vurguluyordu. Çalışma sonucunda kronik baş ağrısının tedavisinde bu cerrahi yaklaşımdan faydalanabilecek hastaları belirlemek için dikkatli seçim kriterleri de dahil olmak üzere iyi kontrollü randomize çalışmalara olan ihtiyacın altı çizildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Rebecca L. Farmer, Ravi K. Garg, Ahmed M. Afifi. Can Functional Nasal Surgery Treat Chronic Headaches? A Systematic Review. Plastic and Reconstructive Surgery, 2018; 142 (6): 1583.

Kan-beyin Bariyeri Yıkımı İnsan Bilişsel İşlev Bozukluğunun Erken Bir Biyolojik Belirteci

26 Mart 2019

Bilişsel bozulma üzerindeki vasküler etkiler, nöro-patolojik, nöro-görüntüleme ve beyin omurilik sıvısı biyolojik belirteç çalışmaları ile gösterildiği gibi giderek artmaktadır. Ayrıca, beynin küçük damar hastalığının, Alzheimer hastalığının (AD) neden oldukları da dahil olmak üzere, dünya çapındaki tüm demansların yaklaşık %50'sine katkıda bulunduğu tahmin edilmektedir. AD'deki vasküler değişiklikler, tipik olarak amiloid-P (Aβ) ve daha yakın zamanda tau'nun vazoaktif ve / veya vaskülo-toksik etkilerine bağlanmıştır. Hayvan çalışmaları, Aβ ve tau'nun kan damarı anormalilerine ve kan-beyin bariyerinin (BBB) bozulmasına yol açtığını göstermektedir. Her ne kadar nörovasküler fonksiyon bozukluğu ve BBB yıkımı AD'de erken gelişse de, demanstan önce de gelişen AD klasik biyolojik belirteçleri Aβ ve tau'daki değişikliklerle nasıl ilişkili oldukları bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı bu soruyu ele almak için, BBB ile ilişkili kapiller mural hücre perisitinin yeni beyin omurilik sıvısı biyolojik belirteci çözünür trombosit kaynaklı büyüme faktörü reseptörü-β ve dinamik kontrastı arttırılmış manyetik rezonans görüntüleme ile bölgesel BBB geçirgenliğini kullanarak beyin kapiller hasarını incelediler.

Araştırmacılar, bilişsel işlev bozukluğu veya nöropsikolojik testlerde erken bilişsel gerilemesi olmayan 45 yaş ve üstü 161 yetişkini değerlendirdiler. Kaliforniya'daki 74 katılımcıyı ve Washington Üniversitesi'ndeki 87 kişiyi kaydettiler ve BOS’ta çözünür PDGFRβ'yi ölçtüler. 35 katılımcıdan oluşan bir alt gruba ayrıca amiloid-β için PiB-PET görüntüleme uyguladılar. 73 katılımcıdan oluşan başka bir kohorta, dinamik kontrastlı (DCE) MRG uyguladılar. Katılımcıları, BOS deneylerine dayanarak amiloid-beta (Ap) veya fosforile edilmiş Tau (pTau) mevcudiyeti için negatif veya pozitif olarak sınıflandırdılar.

Araştırmacılar artan BOS çözünür PDGFRβ'nin daha ileri Klinik Demans Derecesi bozukluğu ile ilişkili olduğunu buldular. Bu, daha fazla bilişsel işlev bozukluğu olan perisitlerin aşamalı hasarını gösteriyordu. Ayrıca, CDR 0 puanlarına göre CDR 0,5 olan katılımcılarda, Aβ veya pTau için pozitif veya negatif olup olmadıklarına bakılmaksızın, çözünür PDGFRβ'nin arttığını gözlemlediler. Bu bulgu, yine, saptanabilir nöronal dejenerasyondan bağımsız bir mekanizma öneriyordu.

DCE-MRG, beyin bölgelerinde CDR 0,5 ve CDR0 grupları arasında farklılıklar gösterdi. Ayrıca, daha yüksek BOS çözünür PDGFRβ, kovaryans (ANCOVA) modellerinin analizine göre, BOS Ap42 ve pTau için istatistiksel olarak kontrol ettikten sonra, bilişsel bozulmanın önemli bir göstergesi olarak kaldı. BOS'taki çözünür PDGFRβ seviyeleri ayrıca, bu biyolojik belirteç kullanımını daha da destekleyen, BOS / plazma albümin oranı ve BOS fibrinojen de dahil olmak üzere klasik BBB parçalayıcıları ile koreleydi. Buna karşılık, frontal ve temporal korteks, subkortikal beyaz madde, korpus kallozum, iç kapsül ve talamus ve striatum dahil derin gri madde bölgeleri, böyle DCE-MRG farklılıkları göstermedi. ANCOVA analizleri, hipokampus, parahippokampal gyrus ve hipokampal alt alanlarda bölgesel BBB geçirgenliğinin arttığının, BOS Aβ42 ve pTau kontrol edildikten sonra bile bilişsel bozulmanın önemli bir belirleyicisi olarak kaldığını gösterdi.

Vasküler Bozukluk Erken Dönem Belirteci

Araştırmacılar ayrıca 10 nöropsikolojik testten normalize edilmiş puanları kullanarak çeşitli bilişsel alanları değerlendirdiler. Etki alanı bozukluğu olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında, bellekte, dikkat / yürütme işlevinde ve dilinde veya global bilişte bozulma olanların biyolojik belirteç seviyelerinde yükselme olasılığı daha yüksekti.

CDR sonuçlarına benzer bir şekilde ve istatistiksel olarak amiloid seviyelerini kontrol ettikten sonra, PiB-PET taraması geçirmiş ve bir alan yetmezliği olan katılımcılar, aynı zamanda, bozulmamış olanlara göre artmış BOS çözünür PDGFR gösterdi. Nöropsikolojik testlere dayanarak bozulmuş ve engelsiz katılımcılar arasında BOS glial veya enflamatuar yanıt veya nöronal dejenerasyon belirteçleri arasında fark yoktu.

Araştırmacılar verilerin, erken bilişsel disfonksiyonu olan bireylerin, Alzheimer’in Aβ veya tau biyolojik belirteç değişikliklerinden bağımsız olarak beyin kapiller hasarı ve hipokampusta BBB yıkımı geliştirdiğini, BBB'nin Aβ ve tau’dan bağımsız olarak insan bilişsel işlev bozukluğunun erken bir biyolojik işareti olduğunu düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

D.A. Nation et al. Blood–brain barrier breakdown is an early biomarker of human cognitive dysfunction, Nature Med. Published online January 14, 2019.

Obez Fareler Doğal Bir Protein Kullanarak Kilo Verdiler

25 Mart 2019

Dünya çapında 650 milyondan fazla insanı etkileyen obezite; kanda insülin direnci, glukoz intoleransı, hipertansiyon ve yüksek lipidler gibi bozuklukları içeren çoğu metabolik sendromun arkasındaki ana sebeptir.

BP3, fibroblast büyüme faktörü (FGF) bağlayıcı proteinleri (BP) ailesine aittir. Salgılanan FGF bağlayıcı proteinler (FGFBP), yerel olarak hareket eden parakrin FGF'leri hücre dışı depolarından harekete geçirirler. FGF'ler, solucanlardan insanlara kadar değişen farklı organizmalarda bulunur ve hücre büyümesini düzenlemek ve yara iyileşmesine yanıt vermek gibi çok çeşitli biyolojik süreçlerde görev alırlar. Ayrıca bazı FGF'lerin hormon gibi davrandığı da bilinmektedir. 

BP1, BP2 ve BP3; FGF proteinlerine bağlanan ve FGF proteinlerinin vücuttaki aktivitelerini arttıran "şaperon" proteinleridir. Üretimi çeşitli kanser türlerinde artmış olan BP1 geni uzun süredir araştırılmaktadır. Bu, bazı kanserlerin büyümesinin, FGF'lerin aşırı verilmesiyle bağlantılı olduğunu düşündürmektedir. 

Georgetown Üniversitesi öncülüğünde yapılan yeni bir araştırmada, araştırmacılar BP3'ün obezite gelişimindeki rolünü anlamayı amaçladılar. Kanser araştırmacıları, kanserdeki olası rolü için araştırdıkları bu proteinin, metabolizmanın güçlü bir düzenleyicisi olduğunu ortaya çıkardılar. Çalışmada bu proteinin, obez farelerin laboratuvar da zorlu ekspresyonunun, sürekli yemek yemek için genetik bir yatkınlıklarına rağmen yağ kütlelerinde kayda değer bir azalmaya neden olduğu görüldü.

Yeni Tedaviler İçin Umut

FGFBP3 (BP3), metabolik sendromun fare modellerinde yağ ve glikoz metabolizmasını değiştirdi. BP3 eksik fareler, azalmış hepatik ve serum trigliseritleriyle, bozulmuş lipit metabolizma yolakları sergilediler. Obez farelerde eksojen BP3 ekspresyonu, hiperglisemi, hepatosteatoz ve kilo artışını azalttı, karaciğerde ve adipoz dokularda de novo lipojenezi köreltti, dolaşımdaki adiponektini ve NEFA (esterleşmemiş yağ asidi)'yı arttırdı. Çalışmada ayrıca bu girişimlerin farelerde hiperglisemi gibi obezite ile ilgili rahatsızlıkları azalttığı ve karaciğer yağlarını ortadan kaldırdığı da tespit edildi. Klinik incelemeler ve farelerin mikroskobik incelemeleri yan etki göstermedi.

Araştırmacılar bu şaperonun, metabolizmanın kontrolünde rol oynayan üç FGF proteinine (19, 21 ve 23) bağlandığını buldular. FGF19 ve FGF 21 sinyalleri karbonhidratların ve yağların depolanmasını ve kullanımını düzenlerken; FGF23, fosfat metabolizmasını kontrol etmekteydi.

Araştırmacılar bulguların, BP3'ün, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı ve tip 2 diabetes mellitus içeren metabolik sendromla ilişkili patolojiyi tersine çevirmek için yeni bir tedavi olabileceğini önerdiğini belirttiler. BP3'ün yapay bir ilaç değil, doğal bir protein olması nedeniyle, rekombinant insan BP3'ün klinik denemelerinin son klinik öncesi çalışmalardan sonra başlayabileceğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Elena Tassi, Khalid A. Garman, Marcel O. Schmidt, Xiaoting Ma, Khaled W. Kabbara, Aykut Uren, York Tomita, Regina Goetz, Moosa Mohammadi, Christopher S. Wilcox, Anna T. Riegel, Mattias Carlstrom, Anton Wellstein. Fibroblast Growth Factor Binding Protein 3 (FGFBP3) impacts carbohydrate and lipid metabolism. Scientific Reports, 2018; 8 (1).

Krono-Beslenme ve Kardiyometabolik Sağlık İlişkisi

22 Mart 2019

İnsan vücudu, sirkadiyen ritim veya kronotip olarak bilinen iç saatimiz tarafından düzenlenen 24 saatlik bir döngüde çalışmaktadır. Bu dahili saat, ne zaman yemek yiyeceğiniz, uyuyacağınız ve uyanacağınız gibi birçok fiziksel işlevi düzenlemektedir. Bir bireyin kronotipi, o kişinin erken uyanma ya da geç yatma yönünde doğal bir tercih yapmasına neden olur. Krono-beslenme; beslenme epidemiyolojisinde yeme davranışının zamanlamasını, sıklığını ve düzenliliğini içeren gelişmekte olan bir araştırma alanıdır. Bugüne kadar, bir bireyin sirkadiyen tipolojisinin krono-beslenme ile kardiyometabolik sağlık arasındaki ilişkiyi nasıl etkilediği az sayıda çalışmada araştırılmıştır. 

Bir grup araştırmacı tarafından, erken yatıp erken kalkmak ya da geç yatıp geç kalkmanın sağlığı etkileyip etkilemediğini analiz eden yeni bir uluslararas bir inceleme yapıldı. Çalışmada, geç yatan kişilerin, daha kararsız yeme düzenlerine sahip olduklarından ve daha sağlıksız yiyecekler tükettiklerinden, sağlık risklerinin arttığı ortaya çıktı.

Kalp hastalığı ve tip 2 diyabet gibi durumların akşam kronotipi olan insanlarla bağlantılı olduğunu kanıtlayan çalışmalar araştırmacılar tarafından incelendi. Yatağa geç gidenlerin, erken yaşlarda daha fazla alkol, şeker, kafeinli içecekler ve fast-food tüketen sağlıksız diyetlere sahip olduğu görüldü. Bu kişilerin, kahvaltıyı kaçırıp günün ilerleyen saatlerinde yemek yedikleri ve bu nedenle sürekli kararsız yeme düzenlerine sahip oldukları rapor edildi. Yine bu kişilerin diyetlerinin daha az tahıl, çavdar ve sebze içerdiği ve daha az ama daha büyük öğünler yedikleri saptandı. Bilim insanlarına göre bu durum, geç saatlerde uyuyanların potansiyel olarak neden kronik hastalıklara sahip olma riskinin yüksek olduğunu açıkladı.

Sirkadiyen ritim, glikozun vücutta metabolize edilme şeklini etkilediğinden, günün geç saatlerinde yemek yemenin, tip 2 diyabet riskinin artmasıyla da bağlantılı olduğu bulundu. Geç saatlerde uyuyan kişilerin, erken uyuyup erken uyanan insanlara göre tip 2 diyabet geçirme ihtimalinin 2,5 kat daha fazla olduğu gösterildi. Bunun, özellikle vardiyalı çalışan kişiler üzerinde etkili olduğu görüldü.

Uyku Tipi Yaş ve Sosyal Etkenlerden Etkileniyor

Çalışmada, insanların erken ve geç yatma tercihlerinin yaşam döngüsünde farklı noktalarda değiştiği görüldü. Sabah kronotipinin çocuklarda daha sık olduğu ve sadece üç haftalıkken ortaya çıktığı ortaya çıktı. Ancak bu durumun çocukluk döneminde değiştiği gözlendi. Çalışmada, 2 yaşındakilerin %90'ından fazlası sabah tercihine sahip olduğu, ancak bu oranın 6 yaşında %58 ve ergenlik döneminde akşam tercihine doğru kaydığı belirlendi. Bu akşam tercihi, bir yetişkin 50 yaşlarının başlarına gelinceye kadar devam ediyor ve daha sonra sabah tercihine geri dönmeye başlıyordu.

Araştırmada etnik köken ve toplumun da kronotipi etkilediği saptandı. Aynı ülkedeki kentsel ve kırsal bölgelerde yaşayan insanlar arasında da farklılıklar olabileceği anlaşıldı. Benzer şekilde başka bir çalışmada ise, gün ışığına maruz kalmanın uykuyu etkilediği gösterildi. Dışarıda fazladan geçirilen her saat, 30 dakikalık 'daha geç uyku' ile ilişkilendirildi ve şehir ortamlarının gürültüsü, çevre aydınlatması ve kalabalık, bazı bölgelerdeki insanların sabah veya akşam tercihlerini arttırdı.

Araştırmacılar kronotip, krono-beslenme ve kardiyometabolik sağlık sonuçları arasındaki etkileşimi anlamak için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Suzana Almoosawi Snieguole Vingeliene Frederic Gachon Trudy Voortman Luigi Palla Jonathan D Johnston Rob Martinus Van Dam Christian Darimont Leonidas G Karagounis. Chronotype: Implications for Epidemiologic Studies on Chrono-Nutrition and Cardiometabolic Health. Advances in Nutrition, 2018.

Multipl Myelom ve Pemfigius Vulgaris Birlikteliği

22 Mart 2019

Pemfigus, epitel hücre adezyon moleküllerine karşı otoantikorların neden olduğu deri ve mukozal membranların kronik kabarmasıyla seyreden önemli bir hastalıktır. Pemfigus ve malignite arasındaki ilişki onlarca yıldır iyi bilinmektedir, ancak pemfigus vulgaris ile multipl miyelom arasında anlamlı bir ilişki şimdiye dek bulunmamıştır. Madagaskar’da çalışmakta olan bir araştırma grubu ise pemfigus vulgarisli bir hastada multipl myelom geliştiğini raporladılar.

Hastalık geçmişi olmayan 55 yaşında bir Madagaskarlı erkek, son 2 aydır gövde ve kafa derisini kaplayan büllöz ve eroziv cilt lezyonları nedeni ile bir sağlık merkezine başvurdu. Hastada mukoza zarı tutulumu görülmedi. Deri biyopsisi ve epidermisteki hücreler arası alanlarda immünoglobulin G birikmesini ortaya çıkaran perilezyonel cildin doğrudan immünofloresansı üzerine pemfigus vulgaris tanısı kondu. Enzime bağlı immünosorbent analizinde, desmoglein-1 ve 3'e karşı serum otoantikor endeksi sırasıyla 112 RU/mL ve 34 RU/mL olarak bulundu. Serum immünoelektroforezi, lambda serbest hafif bir zincirle birlikte belirgin şekilde yükselmiş bir immünoglobulin G seviyesine (2880 mg/dL) sahip monoklonal bir gamopatiyi gösterdi.

Tedaviye Yanıt Görüldü

Çalışmada, kemik iliği aspiratı %6 plazma hücresi infiltrasyonu gösterdi. Kreatinin kan testi ve tüm vücut radyografik incelemeleri dahil olmak üzere yapılan diğer araştırmalar, başlangıçta immünoglobulin G tipinde multipl miyelomunun klinik evre I olduğuna işaret etti. Altı ay sonra kemik tomografisinde toraks ve lomber omurganın vertebral kompresyon kırığı olduğu görüldü. Melfalan ve prednizon dahil anti-miyelom tedavisi, monoklonal immünoglobulin G konsantrasyonunda ani bir düşüşe yol açtı. Deri ve hematolojik remisyon 12 ay boyunca sürdürüldü.

Bu vaka pemfigus vulgaris ve multipl myelom birlikteliğinin görüldüğü ender vakalardan biri olarak literatürdeki yerini aldı. Araştırmacılar, altta yatan paraneoplastik hastalık durumunda bile ayırıcı tanıda pemfigus vulgarisin düşünülmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sendrasoa F. Et al, Pemphigus Vulgaris as the First Manifestation of Multiple Myeloma, J Med Case Reports. 2018;12(255)

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Riski İle İlişkili Genler Bulundu

21 Mart 2019

Dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğu (DEHB), çocukların %5'ini ve yetişkinlerin %2,5'ini etkileyen oldukça kalıtsal bir çocukluk davranış bozukluğudur. Yaygın genetik varyantlar, DEHB duyarlılığına büyük ölçüde katkıda bulunur, ancak bugüne kadar bu varyantların hiçbiri DEHB ile güçlü bir şekilde ilişkilendirilememiştir. Genlerimiz, genetik faktörlerin riskin %75'ini oluşturduğu DEHB de dahil olmak üzere zihinsel bozuklukların gelişimi için çok önemlidir. Şimdiye kadar, bu genlerin tanımlanması için yapılan çalışmalarda henüz net sonuçlar elde edilememiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, Danimarka iPSYCH projesi, Harvard ve MIT Broad Enstitüsü, Massachusetts General Hastanesi, SUNY Upstate Tıp Üniversitesi ve Psikiyatrik Genomik Konsorsiyumu'ndan araştırmacılar tarafından, ilk kez DEHB riskini artıran genetik varyantlar belirlendi. Çalışmada, tüm genomdaki genetik çeşitliliği, DEHB'li 20.000'den fazla kişi ve belirli bir genetik değişkene sahip kişilerin, sahip olmayanlara kıyasla artmış DEHB riski olan on iki lokasyondan 35,000 kişinin genetik varyasyonları karşılaştırıldı.

Çalışmada DEHB'nin altta yatan biyolojisi hakkında önemli yeni bilgiler bulundu. Örneğin, bazı genler beyin hücrelerinin birbirleriyle iletişimi için önemliyken, diğerleri dil ve öğrenme gibi bilişsel işlevler için önemlidir. Sonuçlar, risk varyantlarının, genlerin ne kadar eksprese edileceğini kontrol ettiğini ve etkilenen genlerin çoğunlukla beyinde eksprese edildiğini genel anlamda ortaya koydu.

Genetik Varyantlar, Davranışsal Özelliklere Paralel

Araştırmacılar yeni sonuçları, genel popülasyondaki DEHB davranışlarının sürekli ölçülmesinin genetik bir çalışmasından elde edilen sonuçlarla da karşılaştırdılar. DEHB tanısına neden olan aynı genetik varyantların, aynı zamanda genel popülasyondaki dikkatsizlik ve dürtüselliği etkilediğini keşfettiler. Risk değişkenleri popülasyonda yaygındı ve bireylerde risk varyantları ne kadar fazlaysa, DEHB benzeri özelliklere sahip olma eğiliminin de o kadar fazla olduğu görüldü.

 Araştırmacılar ayrıca diğer hastalık ve özelliklerle genetik örtüşmeyi de incelediler. Bu sayede DEHB ile eğitim arasında güçlü bir negatif genetik korelasyon bulundu. Buradan, DEHB riskini arttıran ortalama genetik varyantlarda, genel popülasyondaki DEHB olmadan bu varyantları taşıyan insanlar için eğitim sistemindeki performansı da olumsuz yönde etkilediği anlamı çıkarıldı. DEHB ve obezite arasında pozitif bir korelasyon vardı. DEHB riskini arttıran varyantlar, popülasyonda aşırı kilo ve tip 2 diyabet riskini de arttırıyordu. 

Araştırmacılar, bulguların, DEHB'ye ilişkin daha fazla araştırma için önemli bir temel oluşturduğunu ve bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Demontis et al. Discovery of the first genome-wide significant risk loci for attention deficit/hyperactivity disorder. Nature Genetics, 2018.

Akut Alevlenmeli İPF Hastalarında Kan Dekorin Seviyeleri Prognostik Belirteç Olabilir

21 Mart 2019

Akut alevlenmeler olarak da bilinen akut solunum fonksiyonlarının kötüleşmesi, idiyopatik pulmoner fibrozisli (İPF) hastaların klinik sonuçları üzerinde önemli bir olumsuz etkiye sahip olabileceği düşünülmektedir. Bu akut olayların, tanıdan bir yıl sonra İPF vakalarının yaklaşık %8,6'sında meydana geldiği ve tanıdan üç yıl sonra % 23,9'a çıktığı bildirilmiştir.

Akut alevlenmelerin başlamasından sonra İPF hastalarının ölüm oranı yaklaşık %50'dir. Bu yüksek ölüm oranı, gerekli önlemeyi sağlamak için bu akut olayların gelişmesine katkıda bulunabilecek risk faktörlerini tanımanın önemini vurgulamaktadır.

Dekorin, kolajen fibrillogenezinde kritik bir rol oynayan ve enflamasyon, yara iyileşmesi ve anjiyogenezi düzenleyen küçük lösin bakımından zengin tekrar proteoglikandır. İPF’de, fibrotik lezyonlarda eksprese edilir. Ayrıca, dekorin intratrakeal gen transferinin, bleomisin ile indüklenen pulmoner fibrozisi inhibe ettiği gösterilmiştir. Her ne kadar bu sonuçlar, dekorinin pulmoner fibrozisteki kritik rolünü öne sürse de, idiyopatik interstisyel pnömoninin akut alevlenmesindeki (AE-İİP) rolü ayrıntılı olarak açıklanamamıştır.

Yürütülen yeni bir çalışmada Japon araştırmacılar, dekorin proteininin, İPF ve İİP hastalarında akut alevlenmelerin gelişimi ve ilerlemesindeki rolünü değerlendirdiler.

Araştırmacılar, hastanelerine başvuran AE-İİP hastalarını geriye dönük olarak analiz ettiler. İlk olarak serum dekorin düzeylerini; AE-İİP'li hastalar, stabil idiyopatik interstisyel pnömoni (SD-İİP) hastaları ve sağlıklı denekler arasında karşılaştırdılar. Daha sonra AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile klinik parametreler arasındaki ilişki analiz edildi. Son olarak, AE-İİP hastalarında serum dekorin düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişki değerlendirildi. İİP, yayınlanan kılavuzlara göre İPF ve non-İPF olarak ayrıldı.

AE-İİP hastalarının serum dekorin seviyelerinin, hem sağlıklı deneklerin hem de SD-İİP hastalarınınkinden anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. Serum dekorin düzeyleri, tüm İİP hastaları incelendiğinde, klinik parametrelerle ve prognozla ilişkili bulunmadı. İPF hastalarında serum dekorin düzeylerinin oksijenlenme ile anlamlı bir korelasyon gösterdiği saptandı. Ayrıca serum dekorin düzeyi düşük olan IPF hastalarında, serum dekorin düzeyi yüksek olan hastalara göre anlamlı derecede daha fazla sağkalım oranı elde edildi.

Araştırmacılar çalışma sonucunda, kandaki dekorin proteinlerinin azalmış seviyelerinin, akut alevlenmeler yaşayan idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında daha düşük ölüm riski ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Serum dekorin düzeylerinin AE-İPF'de potansiyel bir prognostik biyolojik belirteç olarak kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Nikaido et al. Serum decorin is a potential prognostic biomarker in patients with acute exacerbation of idiopathic pulmonary fibrosis,  Journal of Thoracic Disease 2018.

Işık Kirliliği Yaşlı Erişkinlerde Uykusuzluğa Neden Olabilir

19 Mart 2019

Dış mekanlardaki yapay gece aydınlatması, gün geçtikçe artan bir çevre kirliliği biçimi olarak ele alınmaktadır. İç mekan veya dış mekan kaynaklarından gelen gece aydınlatmasına artmış maruziyet, yapılan çalışmalar ile insan sağlığı üzerinde bir dizi zararlı etki ile ilişkilendirildi. 

Güney Koreli araştırmacılar tarafından, yaşlı erişkinlerde dış mekan gece aydınlatması ve uykusuzluk arasındaki olası ilişkiyi hipnotik ilaç reçeteleriyle değerlendiren popülasyon temelli bir kohort çalışması yapıldı.

Çalışmada 2002–2013 Ulusal Sağlık Sigortası Hizmeti-Ulusal Örnek Kohortundan (NHIS-NSC) elde edilen veriler kullanılırken, 60 yaş ve üstü toplam 52.027 yetişkin çalışmaya dahil edildi. Aydınlatma verileri, yapay aydınlatmanın uydu haritalamasına dayandırıldı. Her idari bölgedeki tahmini ışık kirliliği düzeyi, bireysel maruz kalma seviyesini belirlemek için bireylerin yerleşim bölgeleri ile eşleştirildi.

Bu kohorttaki 52.027 hastanın 11.738'i (%22) hipnotik ilaçlar reçete edilmiş hastalardı. Dış mekanda yapay gece aydınlatmasına maruz kalma oranının artmasının (ayrılan dört grup), hipnotik reçetelerin ve günlük doz alımının artmış prevalansıyla ilişkili olduğu görüldü. En düşük maruz kalma oranına sahip grup olan Grup1'deki bireylerle karşılaştırıldığında, reçeteli günler ve tüm hipnotik ilaçların ve belirli hipotonik ilaçların günlük tanımlı dozları için regresyon katsayıları, dış ortam yapay gece ışığının yüksek olduğu bölgelerde yaşayanlar arasında anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptandı (Grup2 ila Grup4).

Sirkadiyen Ritim Üzerine Etkili

Yapılan çalışma ile araştırmacılar, geceleri "ışık kirliliği" olarak adlandırılan yapay, dış mekan ışığının uygunsuz veya aşırı kullanılmasının, insan sağlığı ile bağlantılı yeni bir çevresel faktör olarak ortaya çıktığını bildirdiler. İç mekan veya dış mekanlarda yapılan yapay gece ışıklandırmasının sirkadiyen ritmin bozulmasına neden olduğunu ve bunun da kanser, diyabet, obezite ve depresyon gibi metabolik ve kronik hastalıklara yol açabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, yaşlı yetişkinlerin hipnotik ilaç kullanımıyla değerlendirilen, geceleri yapay dış mekan ışığına maruz kalma ve uykusuzluk arasındaki önemli bir ilişkiyi bildiren ilk popülasyon temelli araştırma olduğunu aktardılar. Dış mekanda yapay gece ışığına maruz kalmanın, yaşlı erişkinlerde hipnotik ilaçların reçetelenmesi ile anlamlı olarak ilişkili olduğunu kanıtladılar. Bulgular, açık hava yapay gece ışığının uyku bozukluklarına neden olabileceği hipotezi ile de tutarlıydı.

Literatür talep et

Referanslar :

Jin-young Min, Kyoung-bok Min. Outdoor Artificial Nighttime Light and Use of Hypnotic Medications in Older Adults: A Population-Based Cohort Study. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2018; 14 (11): 1903.

Hemofilide Egzersizin Yeri

19 Mart 2019

Hemofili tanısı ile hayatını sürdüren kişilerde, kanama riskinden dolayı spor ve yorucu egzersiz çoğunlukla hekimler tarafından önerilmemektedir. Ancak günlük düzenli yapılan egzersizin genel sağlık üzerine olumlu etkileri olduğu bilinmektedir. Bu sebeple yayınlanan yeni bir derlemede, egzersizin artılarını ve eksilerini araştıran çalışmalar sunuldu ve düzenli egzersizin hemofilideki yeri tartışılmıştır.

Fiziksel aktivite ve sporun genel popülasyondaki olumlu etkisi herkes tarafından kabul edilir. Sporun kas kapasitesini ve dayanıklılığını arttırdığı, kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı, bağışıklık sisteminin işlevini iyileştirdiği, ancak belki de en önemlisi yaşam kalitesini arttırdığı gösterilmiştir. Hemofilide ise egzersiz, kanama riskine karşı potansiyel faydaları olan iki tarafı keskin bir kılıç gibidir. Tekrarlanan eklem kanaması, kanama rezorbe edildiğinde ağrı ve hareketsizlik periyoduna neden olarak, özellikle uyluk kaslarında kas atrofisine yol açar.

Egzersizin Pozitif Etkisi Görüldü

Hemofili hastalarında egzersizin etkisini araştırmış olan çoğu çalışma düşük geçerliliğe sahip olsa da, var olan randomize çalışmalar bize hemofili hastalarının kas fonksiyonunun, dayanıklılığının ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesi açısından egzersizden fayda gördüklerini göstermektedir. Bu çalışmaların sonuçları derinlemesine incelendiği zaman artan kanama oranlarının bir sorun oluşturmadığı görülmektedir.

Yazarlar ayrıca, farklı ülkelerdeki genel nüfusa kıyasla hemofili hastalarının mevcut fiziksel durumunu analiz eden çalışmaları da gözden geçirmişlerdir. Son olarak, egzersizin global ve spesifik koagülasyon faktörleri üzerindeki etkisi hakkındaki güncel bilgileri inceleyen araştırma ekibi, egzersizin hem sağlıklı kişilerde hem de hemofili B ve hafif/orta hemofili A hastalarında faktör VIII seviyelerini arttırdığını göstermişlerdir.

Trombin oluşumu veya tromboelastogram ile değerlendirilen global koagülasyon kapasitesini inceleyen araştırma ekibi, ağır hemofili A veya hemofili B’de egzersiz sonrası bunun arttığına dair herhangi bir kanıt bulamadılar.

Bu çalışmada elde edilen veriler ışığında araştırma ekibi, doktor kontrolünde yapılacak olan egzersizin hemofili hastalarında sağlık düzeylerini iyileştirici önemli pozitif etkileri olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Zetterberg E, et al. Impact of Exercise on Hemophilia. Semin Thromb Hemost. 2018 Nov;44(8):787-795.

Büyük İskender Hangi Hastalık Nedeniyle Öldü?

18 Mart 2019

Büyük İskender'in milattan önce 323’deki ölümü, 2300 yıldan daha uzun bir süredir gizemini korumaktadır. Ölmeden hemen önce, 32 yaşındaki İskender’de ateş, karın ağrısı, ilerleyici, simetrik, artan bir felç rapor edildi. Bununla birlikte ölümünden hemen öncesine kadar akli durumu yerinde kaldı. İskender’in bedeni, ölümünden sonra altı gün boyunca herhangi bir ayrışma belirtisi göstermedi.

Eski Yunanlılar, İskender'in bu gizemli ölümünün onun bir tanrı olduğunu kanıtladığını düşündüler. Antik hükümdarının enfeksiyon, alkolizm veya cinayetten ölmüş olabileceği de iddia edildi.

Dunedin Tıp Fakültesinde Kıdemli Öğretim Görevlisi ve klinisyeni Dr. Katherine Hall, hiçbir iddianın, İskender’in vücudunun ölümünden altı gün sonra herhangi bir bozulma belirtisi göstermemesi gerçeğine dair makul ve uygulanabilir bir açıklama sağlayan, kapsamlı bir cevap veremediğini düşünüyor. Bunun yerine ölümünün nedeninin, nörolojik bozukluk Guillain-Barré Sendromu (GBS) olabileceğini savunuyor.

En Ünlü Sahte Ölüm

Büyük İskender’in ölümünün en göze çarpan özelliğinin, aşırı derecede rahatsız olmasına rağmen akli durumu yerinde kalması olduğunu ve bunun, ilerleyici, simetrik, artan bir felç geliştirdiğine dair kanıtlarla birleştirildiğinde, büyük olasılıkla bir Campylobacter pylori enfeksiyonundan kaynaklanan otoimmün bozukluk olan Guillain-Barré Sendromu'nun (GBS) bir alt türünden öldüğünü düşünülüyor. Bilim insanları GBS’nin ayrıca, vücudunun çürümemesini de açıklayabileceğini ve ölümünün, bugüne kadar kaydedilen en ünlü yalancı ölüm veya sahte ölüm teşhisi olabileceğini belirtiyorlar.

Antik zamanlarda nabız yerine nefes kontrolü ile ölüm tanısı konduğunu ve GBS’nin neden olduğu felç türü ve düşük oksijen alımı ile birlikte, genellikle nefes alıp vermenin görünürlüğünü azalttığı biliniyor. Vücudunun sıcaklık otoregülasyonunun olası bir başarısızlığı ve göz bebeklerinin sabitleşip büyümesinin, vücudunun günlerce bozulmamasının bir mucize nedeniyle değil, henüz ölmediği için olduğuna işaret edildi.

Araştırmacı, insanların hala İskender ile ilgilendiğini çünkü savaşçı-kahraman olarak görülen, psikolojik olarak kompleks ve karmaşık bir insan olduğunu belirtti. Ölüm nedeninin kalıcı gizeminin hem toplum hem de akademik ilgiyi çekmeye devam ettiğini, bununla beraber İskender’in, felce neden olan ancak konfüzyon veya bilinç kaybı yaşatmadığı bilinen GBS’nin akut motor aksonal nöropati varyantına maruz kaldığına inandığını aktardı.

Literatür talep et

Referanslar :

Katherine Hall. Did Alexander the Great Die from Guillain-Barré Syndrome? The Ancient History Bulletin, 2018; Vol. 32: pp. 106-128.a

Düşük Akciğer Fonksiyonu Demans Riskinde Artışla İlişkili Bulundu

18 Mart 2019

Demans ve hafif bilişsel bozukluk sıklığının yüksek olması, bu durumları ön plana çıkarmıştır ve gelişimine katkıda bulunabilecek potansiyel değiştirilebilir risk faktörlerini bulmak toplumsal açıdan çok önemlidir. Yapılan önceki çalışmalar, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik bronşit ve astım gibi akciğer hastalıklarının, daha yüksek bir demans riski veya bilişsel yetenek kötüleşmesine neden olabileceğini göstermiştir. Ancak bu durumların birbiriyle nasıl bağlantılı olduğu tam olarak ortaya konmamıştır. Araştırmacılar, enflamasyon, oksidatif stres ve akciğer bozukluklarının neden olduğu anormal doku oksijenasyonunun önemli bir rol oynayabileceğine inanmaktadırlar.

Yapılan yeni bir çalışmada, orta yaştaki bozulmuş akciğer fonksiyonunun veya akciğer hastalığının, daha sonraki yaşamda görülen demans ve hafif bilişsel bozulma (MCI) riskinin daha yüksek olması ile ilişkili olacağı hipotezi test edildi.

Araştırmacılar, spirometri uygulanan ve akciğer sağlığı hakkında sorular sorulan (1987-1989) toplam 14.184 ARIC çalışması katılımcısını değerlendirdiler. ARIC çalışması, ortalama olarak 23 yıl boyunca takip edilen, dört ABD topluluğundan, yaş ortalaması 54,2 yıl olan 15.792 kişiyi kapsıyordu. Bu özel analiz için,% 17,6'sı KOAH, % 5,9'u restriktif akciğer yetmezliği tanılı, % 33,5'i normal akciğer fonksiyon sonuçları olan ancak solunum semptomları gösteren ve % 43,1’i sağlıklı akciğerlere sahip olduğu kabul edilen 14.184 kişinin klinik kayıtları incelendi. Demans ve MCI’ya,  tüm kohortta hastaneye yatış tanı kodları (1987-2013) kullanılarak ve kapsamlı bir nörobilişsel sınava (2011-2013) katılan % 42'sinde yargılama ile karar verildi.

Restriktif ve Obstrüktif Akciğer Hastalarında %27 Daha Fazla Demans

Kararlı ve ayarlanmış sonuçlar kullanılarak yapılan analizlerde, demans veya MCI oranları restriktif ve obstrüktif akciğer hastalığı olan katılımcılar arasında hastalık veya solunum semptomları olmayanlara göre daha yüksekti. Solunum fonksiyonlarında azalma olan orta yaştaki erişkinlerin daha sonraki yaşamda demans veya bilişsel bozulma gelişme riskinin % 27'ye varan bir oranda daha yüksek olduğu gösterildi. Bu risk paterni, idiyopatik pulmoner fibroz (IPF) gibi kısıtlayıcı akciğer hastalıkları olan hastalarda daha belirgindi.  Bu bağlantı, sadece sigara içmeyenlerle sınırlı olan analizlerde benzer bir şekilde mevcuttu ve Hem alzheimer hastalığı ilişkili demans ve serebrovasküler etyolojili demans için de mevcuttu. Çalışmalarda düşük zorlu tahmini ekspiratuar hacim ve vital kapasitenin artmış demans riski ile ilişkili olduğu görüldü.

Araştırmacılar yaptıkları geniş çaplı çalışmanın sonuçlarının, bu akciğer hastalıklarının, özellikle de restriktif akciğer bozukluğu bozukluklarının önlenmesinin, demans ve bilişsel bozulmanın insidansını ve yükünü azaltmaya yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pamela L Lutsey, Nemin Chen, Maria C. Mirabelli, Kamakshi Lakshminarayan, David S Knopman, Keith A Vossel, Rebecca F Gottesman, Thomas H Mosley, Alvaro Alonso. Impaired Lung Function, Lung Disease and Risk of Incident Dementia, American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine 2018.

Beyinde Alzheimer Hastalığıyla İlişkili DNA Rekombinasyonu

15 Mart 2019

Alzheimer hastalığı günümüzde ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir. Öte yandan bu hastalığın nedeni hala tam olarak bilinmemektedir ve bu hastalarda anlamlı sonuçlar gösteren bir tedavi yoktur. Alzheimer hastalığı tanısı alan kişi sayısı giderek artmaktadır ve hastaların bakım için yıllık sağlık maliyeti hatırı sayılır düzeydedir. Hastaların yanı sıra, aile üyelerine de büyük zorluklar getirmektedir. Demans hastalarının bakıcıları önemli duygusal, finansal ve fiziksel zorluklar yaşamaktadırlar.

İnsan beyninin çeşitliliği ve karmaşıklığının, sabit bir genom içinde kodlandığı yaygın olarak kabul edilir. Moleküler çeşitliliği artırmak için germline DNA dizilerini değiştiren somatik gen rekombinasyonu bu kodu teorik olarak değiştirebilir, ancak bu beyinde belgelenmemiştir. 

Stanford Burnham Prebys Medical Discovery Institute (SBP) 'den bilim adamlarının yaptıkları yeni bir çalışmada, Alzheimer hastalığına sahip beyinler içinde binlerce yeni gen varyantı üreten nöronlarda gen rekombinasyonu belirlendi. 

Araştırmacılar, tek ve çok hücreli numunelere odaklanan yeni analitik yöntemler kullanarak Alzheimer hastalığını tanımlayan toksik beta amiloid proteinlerini üreten APP geninin, nöronlarda yeni gen varyantlarına yol açarak genomik bir mozaik oluşturduğunu buldular. Süreç, ters transkripsiyon ve varyantların orijinal genom içerisine yeniden yerleştirilmesini gerektirdi ve hücrenin DNA planında kalıcı DNA dizisi değişiklikleri üretti.

Antiviral Tedavilerden Yararlanılabilir

Alzheimer hastalığı beyin örneklerinin %100'ünün, normal beyinlerden alınan örneklerle karşılaştırıldığında, aşırı miktarda farklı APP gen varyantı içerdiği saptandı. Bu Alzheimer açısından zengin varyasyonlar arasında, ailevi Alzheimer hastalığında bilinen mutasyonlarla aynı, 11 tek nükleotid değişikliği tanımlandı. Bir mozaik desende bulunmasına rağmen, aynı APP varyantları, Alzheimer hastalığının en yaygın formunda gözlendi, bu da nöronlardaki gen rekombinasyonunun hastalıkla ilişkili olduğunun anlaşılmasını sağladı.

Bilim adamları, gen rekombinasyon sürecinin, HIV'in hücreleri enfekte etmek için kullandığı tip ile aynı tipteki bir enzim olan reverse transkriptaz adı verilen bir enzime ihtiyaç duyduğunu buldular. Araştırmacılar, HIV veya AIDS'in Alzheimer hastalığına neden olduğuna dair herhangi bir tıbbi kanıt bulunmamasına rağmen, reverse transkriptazı bloke eden HIV tedavisinde kullanılan, FDA onaylı mevcut antiretroviral tedavilerin de rekombinasyon sürecini durdurabileceğini ve Alzheimer hastalığı için yeni bir tedavi olarak keşfedilebileceğini ileri sürdüler. Yaşlanan HIV hastalarında antiretroviral ilaç kullanımında kanıtlanmış Alzheimer hastalığının göreceli yokluğuna dikkat çekerek bu olasılığı desteklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ming-Hsiang Lee, Benjamin Siddoway, Gwendolyn E. Kaeser, Igor Segota, Richard Rivera, William J. Romanow, Christine S. Liu, Chris Park, Grace Kennedy, Tao Long, Jerold Chun. Somatic APP gene recombination in Alzheimer’s disease and normal neurons. Nature, 2018. 

Mikroglialar Enflamasyon Sırasında Farklı Yanıtlar Veriyor

15 Mart 2019

Beyin, kendine özgü bağışıklık hücreleri ve mekanizmaları olan, vücudun geri kalanından farklı ve eşsiz bir organdır. Mikroglialar ise nöral çevreyi aktif olarak destekleyen, savunan ve modüle eden merkezi sinir sisteminin yerleşik, konusunda uzmanlaşmış fagositleridir. Mikroglia; enfeksiyonlara, toksinlere veya kirleticilere karşı yanıt verir ve böylece nöronal sağlığı destekleyip normal beyin işlevini sağlar. Mikroglia, homeostatik bozulmaları algılayabilir ve çevre ile merkezi sinir sistemi arasındaki bağışıklık tepkilerini koordine edebilir. İşlevsel olmayan mikroglial yanıtların Alzheimer, Parkinson ve multipl sklerozun yanı sıra beyin kanseri gibi kronik nörolojik hastalıkları kötüleştirdiği düşünülmektedir. Bununla birlikte, akut nöro-enflamatuar süreçler sırasındaki etkileri çoğunlukla belirsizdir. Akut enflamasyon, kronik enflamasyon ve/veya nörodejeneratif süreçlerle sonuçlanabilecek olan erken evreyi temsil eder. Bu nedenle, bu çok erken pertürbasyon fazındaki mikroglial yanıtların, hücrelerin rolü ve adaptif kapasiteleri hakkında önemli bilgiler sağlayabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, erken akut enflamatuvar koşullar altında mikroglial yanıtların heterojenitesini ortaya koymanın yanı sıra, enflamasyonun iyileşmesine katkıda bulunabilecek ve kronik bir faza neden olan bir hastalığa girmekten kaçınabilecek potansiyel yararlı ipuçlarını aydınlatmak amaçlandı. Çalışmada araştırmacılar tek hücreli RNA dizilimi ve çok renkli flow sitometrinin bir kombinasyonunu kullanarak, akut bir enfeksiyonu taklit eden ve beyindeki enflamasyon sinyallerini tetikleyen bir bakteriyel bileşen olan lipopolisakkarit enjekte edilmiş farelerin beyninde mikrogliayı kapsamlı bir şekilde profillediler. Modern tek hücreli dizileme ve çok renkli flow sitometri ile birlikte kullanıldığında bu model, transkriptomik seviyede mikroglia aktivasyonunun ayrıntılı bir şekilde belirlenmesine olanak sağladı.

Farklı Enflamatuvar Kaynaklı İzler

Araştırmacılar, tipik mikroglial homeostatik imzanın belirgin bir küresel down-regülasyonunu ve aynı anda enflamasyonla klasik olarak aktive edilen genlerin up-regülasyonunu gözlemlediler. Daha fazla literatür taraması yapıldığında, akut sistemik enflamasyon altındayken, mikroglianın nörodejeneratif hastalıklarla ilişkili profillerden açıkça farklı olan oldukça aktif bir durum sunduğu görüldü. Çalışmada ayrıca, aktive hücreler arasında öngörülemeyen heterojenlik fark edildi. Araştırmacılar, reaktif bir mikroglia alt kümesinin, lipopolisakkaritin neden olduğu enflamatuvar uyaranlara karşı daha az duyarlı olabileceğini veya kısmen aktif durumdan geri dönebileceğini ileri sürdüler. 

Çalışmada elde edilen bulgular, enflamatuvar koşullarda mikroglia yanıtlarının heterojen olduğunu ve nörodejeneratif hastalıklar bağlamında açıklanan cevaplardan açıkça farklı olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, enflamatuvar koşullar altındaki mikroglianın tek hücreli transkriptomik profilinden elde edilen bu sonuçların, beyin bozukluklarına verilen spesifik yanıtları netleştirecek yeni kaynakların kurulmasına katkıda bulunacağını ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Carole Sousa, Anna Golebiewska, Suresh K Poovathingal, Tony Kaoma, Yolanda PiresAfonso, Silvia Martina, Djalil Coowar, Francisco Azuaje, Alexander Skupin, Rudi Balling, Knut Biber, Simone P Niclou, Alessandro Michelucci. Singlecell transcriptomics reveals distinct inflammationinduced microglia signatures. EMBO reports, 2018; 19 (11): e46171.

Yüksek ve Düşük Vücut Kitle İndeksi Mortaliteyi Arttırıyor

12 Mart 2019

İdeal olarak 21-25 kg/m² aralığında bir vücut kitle indeksine sahip olmak sağlıklı olarak kabul edilmektedir. Yeni yapılan bir araştırmaya göre ise bu aralığın dışına çıkıldığı zaman beklenen yaşam süresi azalmaktadır. Daha spesifik olarak, 30 kg/m² veya daha yüksek bir vücut kitle indeksi, sağlıklı bir vücut kitle indeksi aralığına kıyasla yaşam süresinde 4 yıllık bir azalmaya yol açmaktadır. Benzer şekilde, 18,5 kg/m² ya da daha düşük bir vücut kitle indeksi de 4,5 yıla kadar azalan bir yaşam beklentisine neden olmaktadır.

İngiliz araştırmacılar, vücut kitle indeksi ile tüm sonuçlara ve nedenlere bağlı ölüm oranlarını üç sonuç düzeyi boyunca incelemek için popülasyona dayalı bir kohort çalışması yaptılar:

Seviye 1: Bulaşıcı hastalıklar, bulaşıcı olmayan hastalıklar, yaralanmalar ve dış nedenler.

Seviye 2: Kanser ve kardiyovasküler hastalıklar gibi hastalık grupları dahil olmak üzere bulaşıcı olmayan hastalıklar.

Seviye 3: Akciğer kanseri ve kalp yetmezliği gibi yaygın ölüm nedenleri olan veya vucüt kitle indeksi ile önemli ilişkilere sahip olması beklenen spesifik hastalık ve yaralanma tipleri.

Çalışmada, 16 yaş ve üstü 3.632.674 kişiden oluşan bir popülasyon değerlendirildi. Araştırmacılar, bağlantılı mortalite ve vücut kitle indeksi bilgisinin mevcut olduğu ve 15 ila 50 kg/m² aralığında bir vücut kitle indeksine sahip olan bireyleri incelediler.

Katılımcılar dört vücut kitle indeksi kategorisinde gruplandırıldı:

1. Zayıf, <18,5 kg/m² (n = 112.077)

2. Sağlıklı ağırlık, 18.5 ila 24,9 kg/m² (n = 1.793.989)

3. Fazla kilolu, 25,0 ila 29,9 kg/m² (n = 1.151.359)

4. Obez, ≥ 30,0 kg/m² (n = 575,249).

Düşük Vücut Kitle İndeksi de Riskli

Fazla kilonun koruyucu olabileceğini gösteren bazı eski kanıtların aksine, tüm nedenlere bağlı ölümlerin, 21 ila 25 kg/m²'nin dışında risk artışı gösterdiği görüldü. Spesifik olarak kanser, kardiyovasküler, solunum, kan/endokrin, karaciğer sirozu, diğer sindirim, kas-iskelet sistemi ve ürogenital nedenler dahil olmak üzere seviye 2 ölüm sonuçlarının çoğunluğu için, normal ağırlık aralığının üzerindeki ve altındaki vücut kitle indeksleri, artan ölüm riskine bağlandı.

Vücut kitle indeksinin yaşam beklentisi üzerindeki etkisini değerlendirmek için araştırmacılar, 40 yaş üstü kadın ve erkekler için beklenen ölüm yaşını, vücut kitle indeksi kategorisine göre değerlendirdiler. Sağlıklı kiloda, sigara içmeyen 40 yaşındaki bir insan için beklenen ölüm yaşı erkekler için 82,2, kadınlar için 84,3 olarak belirlendi. Düşük kiloluluk, aşırı kiloluluk ve obezite gibi durumların tümünün, bu yaşam beklentilerinde azalmaya yol açtığı saptandı. Genel olarak obezitenin; erkeklerde 4,2 yıl ve kadınlarda 3,5 yıl kısalmaya yol açtığı belirlendi. Sınıf 3 obezitenin ise, yaşam beklentisini erkeklerde 9,1; kadınlarda ise 7,7 yıl azaltmakta olduğu görüldü.

Elde edilen bulgular ile normal aralıktaki vücut kitle indeksine sahip olmanın değeri bir kez daha ortaya kondu.

Literatür talep et

Referanslar :

Krishnan Bhaskaran et al, Association of BMI with overall and cause-specific mortality: a population-based cohort study of 3·6 million adults in the UK. Lancet Diabetes Endocrinol. 2018 Dec;6(12):944-953.a

Tempolu Yürüyüş ile Diz Cerrahisi Azaltılabilir Mi?

12 Mart 2019

Yeni yapılan bir çalışmaya göre diz osteoartriti olan veya bu açından yüksek risk altında olan kişiler, günde sadece 5 dakikalık tempolu bir yürüyüş ile 5 yıllık total diz replasmanı riskini azaltabilmektedir. Newark'taki Delaware Üniversitesi'nde fizik tedavi alanında araştırma yapan bilim insanları, önceki çalışmaların tempolu yürümenin yararlı olup olmadığı ya da bu hasta popülasyonunda daha fazla yaralanmaya neden olup olmayacağı konusunda değişken sonuçlara ulaşıldığını belirttiler. Bilim insanları ACR 2018’de yayınlanan bu yeni çalışmanın diz osteoarteriti olan hastalar için bir başlangıç noktası olduğunu ve bulguların sağlık hizmeti maliyetleri üzerinde de büyük etkiye sahip olacağını öne sürdüler. Mevcut kayıtlara göre 2005 yılında toplam 450.000 kişide diz protezi varken bu sayının 2030'da 3.4 milyon olacağı çalışma ile öngörüldü.

Bu beş yıllık çalışma için araştırmacılar, Osteoartrit Girişimi'ne kayıtlı olan ve çalışma süresince total diz artroplastisi geçirmemiş hastaları 48 ay boyunca çalışmalarına dahil ettiler. Ekip, çalışma katılımcılarının yürüme hızını sınıflandırmak için ivme ölçer verilerinden faydalandı. Çalışmada yürüme hızlarına göre; 1 adım/dakikadan az olanlar "yürüme yürüyüşü", 1 ila 49 adım/dk "çok hafif yürüme", 50 ila 100 adım/dk "hafif yürüme veya gezinti", 100 adım/dk veya daha üzeri ise "orta veya şiddetli yürüyüş" olarak tanımlandı. Çalışmada seçilen grubunun yaş ortalaması 65, ortalama vücut kitle indeksi 28.4 kg/m² ve katılımcıların %55'i kadındı.

Tempolu Yürüyüş, Artroplastiyi Azaltıyor

5 yıllık süre zarfında, 1854 katılımcı en az 7 gün boyunca bir ivme ölçer kullandı ve bu hastalara toplam 108 diz protezi uygulaması yapıldı. Çalışmada, günlerinin 5 dakikasını yürüme için ayırmayanlara kıyasla, 5 dakikalık orta – şiddetli yürümeye ayıran katılımcılarda total diz replasman oranının %16 azaldığı görüldü (tehlike oranı: 0,84; %95, güven aralığı: 0,72 - 0,98). Öte yandan bu sürenin 5 dakikalık çok hafif veya hafif yürümeyle değiştirilmesinin katılımcılara bir etkisi olmadı. Ek olarak, radyografik ve semptomatik diz osteoartriti olan katılımcılar arasında da bir fark bulunamadı.

Bilim insanlarına göre bu bulgular, cerrahların, romatologların ve birinci basamak doktorlarının hastaları ortak bir biçimde yönetmeleri gerektiğinin önemini vurguladı. Araştırmacılara göre daha aktif olan hastalarda, eklemleri destekleyebilecek ve kıkırdakları koruyabilecek kas kondisyonu ve sıvı üretiminin devamlılığı korundu. Çalışmada, aktif yaşamanın genel sağlık ve vücut ağırlığının da ön görücüsü olduğunun, bu durumun da eklemlere binen ağırlık üzerinde etkili olduğunun altı çizildi. Tüm bu bulguların makul bir biçimde birbirileri ile uyuştuğunu belirten araştırmacılar, çalışmalarının hem hastalar hem de sağlık çalışanları için total diz replasmanını geciktirici bir yöntemi işaret etmesi nedeniyle değerli olduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Master H et al. Friend or Foe: Does Walking at Higher Intensities Increase or Decrease the Risk of Total Knee Arthroplasty over Five Years?American College of Rheumatology (ACR) 2018 Annual Meeting: Abstract 1166. Presented October 22, 2018

Probiyotik Basil Efendi, Stafilokoku Yendi

08 Mart 2019

Probiyotik beslenmenin insan sağlığını iyileştirdiği düşünülmektedir. Özellikle, gıdalar ile alınan canlı probiyotik bakterilerin, patojenler tarafından bağırsak kolonizasyonunu azalttığı ve dolayısıyla enfeksiyona karşı duyarlılığı azalttığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, bu etkilerin altında yatan mekanizmalar henüz yeterince anlaşılmamıştır.

Stafilokok enfeksiyonları her yıl dünya çapında on binlerce ölüme neden olmaktadır. Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), birçok insanda ciddi bir hastalık nedeni olarak bilinir. S. aureus genellikle burun ya da bağırsakta herhangi bir zarara yol açmadan yaşayabilir. Bununla birlikte, eğer cilt bariyeri bozulursa veya bağışıklık sistemi tehlikeye girerse, bu kolonileştirici bakteriler ciddi enfeksiyonlara neden olabilirler. Stafilokok enfeksiyonlarını önlemek için bir strateji S. aureus kolonizasyonunu ortadan kaldırmaktır. Ancak, bazı dekolonizasyon stratejileri tartışmalıdır, çünkü bunlar önemli miktarda topikal antibiyotik gerektirir ve sınırlı bir başarıya sahiptir. Bu yaklaşımların etki alanı sınırlı olduğu için bakteriler bağırsaktan hızlı bir şekilde yeniden kolonize olurlar.

Yapılan yeni bir çalışmada probiyotik Bacillus bakterisinin tüketiminin, kırsal Taylandlı bir popülasyonda tehlikeli patojen Staphylococcus aureus'un kolonizasyonunu tamamen ortadan kaldırdığı gösterildi. Araştırmacılar, Bacillus bakterisinin, S. aureus bakterilerinin sağlıklı bireylerin bağırsağında ve burnunda büyümesini engellediğini buldular. Daha sonra, bir fare çalışma modeli kullanarak, bunun nasıl olduğunu belirlediler.

Basil Olan Bireylerde Stafilokok Yok

Bilim insanları çalışmalarına Tayland kırsalından 200 gönüllüyü dahil ettiler. Bilim insanları ilk olarak, S. aureus'un yokluğu ile ilişkili bakteri için, katılımcılardan alınan fekal örnekleri analiz ettiler. Birçok probiyotik üründe diğer bakterilerle karıştırılan tip B. subtilis başta olmak üzere, Bacillus açısından 101 örneği pozitif buldular. Daha sonra aynı 200 kişiyi bağırsakta (25 pozitif) ve burunda (26 pozitif) S. aureus açısından incelediler. Araştırmacılar çarpıcı bir şekilde, Bacillus'un bulunduğu örneklerin hiçbirinde S. aureus bulamadılar.

Fare çalışmalarında, bakterilerin bağırsakta büyümesi için çalışması gereken bir S. aureus algılama sistemini keşfettiler. Şaşırtıcı bir şekilde, insan dışkılarından elde ettikleri 100'den fazla Bacillus izolatının tümü, bu sistemi etkin bir şekilde inhibe etti. Kromatografi ve kütle spektrometresi teknikleri kullanarak, S. aureus algılama sistemini inhibe eden spesifik Bacillus maddesi olarak özel bir lipopeptit sınıfı olan fengisinleri tanımladılar. Ek testler fengisinlerin birkaç farklı S. Aureus suşunda aynı etkiye sahip olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar bulgularını doğrulamak için, S. aureus ile farelerin bağırsaklarını kolonize ettiler ve probiyotik alımını taklit etmek için B. Subtilis sporları ile beslediler. Her iki günde verilen probiyotik Bacillus, farelerin bağırsaklarında S. aureus'u elimine etti. Fengisin üretiminin kaldırıldığı, Bacillus kullanılarak yapılan testte S. Aureus beklendiği gibi büyüdü.

Araştırmacılar, çalışmada enfeksiyöz hastalıkların azaltılmasında probiyotik beslenmenin öneminin altını çizen ayrıntılı bir moleküler mekanizma sunduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pipat Piewngam, Yue Zheng, Thuan H. Nguyen, Seth W. Dickey, Hwang-Soo Joo, Amer E. Villaruz, Kyle A. Glose, Emilie L. Fisher, Rachelle L. Hunt, Barry Li, Janice Chiou, Sujiraphong Pharkjaksu, Sunisa Khongthong, Gordon Y. C. Cheung, Pattarachai Kiratisin, Michael Otto. Pathogen elimination by probiotic Bacillus via signalling interference. Nature, 2018.

Şiddetli Skolyoz Vakaları Vücudun Uygunsuz Manganez Kullanımı ile İlişkili Olabilir

07 Mart 2019

Her yıl yaklaşık 3 milyon yeni skolyoz vakasına teşhis konmaktadır. Bu vakaların çoğu hafiftir ve sadece takip gerektirir. Bazı durumlarda, omurgalarında orta dereceli bir eğilme geliştiren çocukların, büyümelerini tamamlayana kadar bir sırt desteği takmaları gerekebilir. Nadir durumlarda ise eğriliğin düzeltilmesi için ameliyat gerekebilir. Skolyoz vakaları, ailelerde kümelenme eğilimindedir. Bu durum birçok farklı genin, hastalığın riskini artırmada küçük bir rol oynadığını düşündürmektedir. Skolyoz veya omurga eğriliği tanısı alan çocukların çoğunun bilinen hiçbir risk faktörü yoktur. Şiddetli adölesan idiopatik skolyozun (AIS) öngörülmesindeki genetik faktörler büyük ölçüde bilinmemektedir.

Manganez hem önemli bir mineral hem de toksindir. Yüksek dozlarında, titreme ile karakterize kalıcı bir nörolojik durum olan ve yürüme zorluğunun yanı sıra saldırganlık ve halüsinasyonlar gibi psikiyatrik belirtilere neden olabilen manganizm ortaya çıkabilir. Bu mineral ayrıca Parkinson hastalığı, şizofreni ve yüksek tansiyon ile ilişkilendirilmiştir. İnsan vücudunun manganeze eser miktarlarda ihtiyacı vardır ve bu miktar sadece gıdalarla kolayca elde edilebilir. Ancak hayvan çalışmaları, manganez eksikliğinin yağ ve şekeri metabolize etmede, büyümede, yürümede zorluğa ve omurga gelişiminde sorunlara yol açabileceğini göstermektedir.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları yaptıkları yeni bir çalışmada, şiddetli skolyozlu çocukların, manganezin hücrelerinin içine girip kullanılmasını zorlaştıran bir gen varyantı taşıyabilme ihtimallerinin, hastalığı olmayan çocukların iki katı olduğunu buldular. Çalışma sonuçları, vücudun, kemik ve kıkırdak büyümesi için gerekli olan manganezi tam olarak kullanamamasının bazı şiddetli skolyoz vakalarından sorumlu olabileceğini düşündürüyordu.

SLC39A8 Geni ve Manganez

Araştırmacılar şiddetli AIS ile ilişkili genetik varyasyonu tanımlamak için, 457 şiddetli AIS olgusu ve 987 kontrol ile ekzon-çapında ilişkilendirme çalışması gerçekleştirdiler. Sağlıklı çocukların sadece yüzde 6'sında ve ağır skolyozlu çocukların yüzde 12'sinde SLC39A8 geninde bir varyant buldular. Ayrı bir grubun gerçekleştirdiği 1.095 sağlıklı çocukta ve orta ila şiddetli skolyozlu 841 çocukta yapılan ikinci bir analizde de, araştırmacılar skolyozlu çocuklarda varyantın yaklaşık iki kat daha fazla olduğunu gördüler.

Bilim insanları zebra balıklarının sessizleştirilmiş bir SLC39A8 geni ile yetiştirildiğinde, balıkların dikenlerinde eğrilikler de dahil olmak üzere hareket ve iskelet anormallikleri geliştirdiklerini gördüler.

Araştırmacılar, genetik varyantı olan çocukların manganez eksikliğine sahip olmadıklarını fakat vücutlarının manganezi diğer insanlar kadar verimli kullanamıyor olabileceklerini belirttiler. Genetik varyantın, geni tamamen çalışmaz hale getirmediğini, ancak en iyi şekilde çalışmasını engellediğini aktardılar. Bilim insanları sonuçlarının, skolyoz tedavisinde yeni diyetsel girişimlere ışık tuttuğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Haller et al. A missense variant in SLC39A8 is associated with severe idiopathic scoliosis. Nature Communications, 2018; 9 (1).

Bakteriyi Tanıyan Telefon Uygulaması

06 Mart 2019

Sağlık sektörü için önemli bir keşif olabilecek yeni bir cep telefonu uygulaması ve laboratuvar kiti, bir akıllı telefonun dünyanın herhangi bir yerindeki hastadan bakterileri tanımlamasına izin vermektedir. Yeni uygulama ile, doktorların hastaları teşhis edebilmesi ve bir saatlik bir ofis ziyareti sırasında uygun antibiyotiği reçeteleyebilmesi hedeflenmektedir. Bunun da hastaların daha hızlı iyileşmesine ve daha düşük tedavi maliyetlerine yol açması planlanmaktadır.

UC Santa Barbara’da çalışan bilim adamları tarafından geliştirilen "İdrar yolu sepsis hastalarında akıllı telefon tabanlı patojen tanısı" çalışması, EbioMedicine dergisinde yayınlanmıştır. Algılama sistemi, en yaygın görülen enfeksiyonlardan olan idrar yolu enfeksiyonlarının hızlı bir şekilde teşhis edilmesini başarmıştır. Uygulama, bir kimyasal reaksiyonu ölçmek için bir akıllı telefonun kamerasını kullanmakta ve yaklaşık bir saat içinde bir teşhis belirleyebilmektedir. Bu basit, düşük maliyetli test dünyanın en uzak lokasyonlarında bile gerçekleştirilebilmektedir.

İdrar yolu enfeksiyonları için bu basit test, klinik teşhislerin fazlaca önem kazandığı kısa bir zaman diliminde; yani 1 saat, 18 saat ve 28 saatte tanı koyabilmektedir. Araştırmacılar bu laboratuvar testinin, uzman olmayan kullanıcıların kolayca erişebileceği heyecan verici bir potansiyele sahip olduğunu düşünmektedirler.

Oldukça Basit Bir Test

Uygulamanın kullanım süreci oldukça basittir. Hastanın idrar numunesinin küçük bir hacmi, telefonun kamerası ve teşhis kiti kullanılarak akıllı telefon uygulaması tarafından toplanır ve analiz edilir. Ek özel materyal gerektirmez. Kurumların işbirliği, dünyanın herhangi bir yerindeki bakteriyel enfeksiyonları teşhis etmek için sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından kullanılabilecek hızlı, düşük maliyetli teşhisler geliştirmek için başlatılmıştır. Test hızlı bir şekilde gerçekleştirilebilir ve laboratuar kiti 100 dolardan daha az bir maliyetle üretilebilir. Kit olduktan sonra tek ihtiyacınız bir akıllı telefon, bir sıcak tabak, LED ışıkları ve bir karton kutudur.

Bu telefon uygulaması Android işletim sistemi için geliştirilmiştir ve Google Play Store'dan indirilebilir. Uygulamayı açtıktan sonra kullanıcı, test örneklerini çalıştırmadan önce adım adım bir öğreticiden eğitim alır.

Bu buluş, alanında ilk olması itibariyle oldukça heyecan vericidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Barnes L, et al. Smartphone-based pathogen diagnosis in urinary sepsis patients. EBioMedicine, 2018; DOI: 10.1016/j.ebiom.2018.09.001

İlk Aşılamasında Advers Olay Yaşayan Çocuklar Yeniden Aşılanmalı Mı?

06 Mart 2019

Bağışıklama (immünizasyon) sonrası yan etkiler (BSYE) sık görülürken, önceden BSYE öyküsü olan hastaların tekrar immünizasyon güvenliği konusunda sınırlı veri bulunmaktadır.

Yapılan yeni bir çalışmada, BSYE nükslerinin oranını ve şiddetini tahmin etmek amaçlandı. Araştırmacılar önceden BSYE geçiren hastaların reimmünizasyonu hakkında bilgi toplayan Kanada Quebec’teki BSYE pasif sürveyans sistemindeki verileri analiz ettiler. Quebec'te, sağlık çalışanlarının yasal olarak Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılan Aşı Advers Olay Raporlama Sistemi'ne (VAERS) benzer “pasif sürveyans” sistemine ilişkin “olağandışı veya şiddetli” bir BSYE’yi rapor etmeleri gerekmektedir. Çalışmaya 1998 ve 2016 yılları arasında sürveyans sistemine ilk aşılamasında BSYE bildiren 5,600 hasta dahil edildi. BSYE nüks oranı, rekürrens gösteren hasta sayısı / tekrar tedavi edilen toplam hasta sayısı olarak hesaplandı.

Genel olarak, mevcut takip verilerine sahip 1.731 hastanın 1.350'si (%78) reimmünize edilmişti, bunların % 59'u 2 yaşından küçüktü. BSYE, bu hastaların % 16’sında (215/1350) nüksetti. Nüks gözlenen hastaların % 18'inde de (42/215) nüks, ilk BSYE'den daha şiddetli olarak değerlendirildi. En yakın eklemin ötesine uzanan ve 4 gün veya daha uzun süren geniş lokal reaksiyonlar en yüksek nüks oranına sahipti (% 67). Hipotonik hipertansiyon atakları olan hastalar en düşük nüks oranına sahipti (% 2). İncelenen verilerde alerji benzeri olayların hastaların % 12'sinde (76/659) nüksettiği tespit edildi ancak bu hastaların hiçbirinde anafilaksi şiddetinde bir reaksiyon gözlenmedi. Suçiçeği aşısı ile birlikte olan veya olmayan, kızamık kabakulak kızamıkçık aşısını takiben, 33 hastanın hiçbirinde nüks yoktu. Ciddi olmayan BSYE'leri olan hastalar ile karşılaştırıldığında, ciddi BSYE'leri olanlara % 80’e karşı %60 oranı ile daha az sıklıkla tekrar immünizasyon uygulanmıştı.

Nüks Oranları Aşı Tiplerine Göre Değişmiyor

2 yaşın altındaki çocuklarda, yeniden aşılanmış olmaları ve tekrarlayan reaksiyonlara sahip olma olasılıkları daha yaşlı olanlara göre daha yüksekti. Nüks riski erkekler ve kadınlar için benzerdi. Nüks oranı, çoğu başlangıç BSYE'si olan hastalar için benzerdi. Ayrıca nüks oranlarının farklı aşı tipleri arasında anlamlı bir farklılık göstermediği görüldü. BSYE'lerin difteri-tetanoz-boğmaca aşılarında görüldüğü çocuklarda yeniden aşılama oranı en yüksekti (% 90).

Araştırmacılar, hafif veya orta şiddette BSYE hikayesi olan hastaların çoğunun güvenli bir şekilde yeniden aşılanabileceğini belirttiler. Tekrar immünizasyon olasılığı daha düşük olan, ciddi BSYE'lerı olan hastalarda ise ek çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Zafack JG, Toth E, Landry M, Drolet JP, Top KA, De Serres G. Rate of Recurrence of Adverse Events Following Immunization: Results of 19 Years of Surveillance Ii Quebec, Canada, Pediatr Infect Dis J. 2018 Sep 10.

Hamilelikteki Depresyon Anneler İçin Bebeği Anlamayı Zorlaştırıyor

05 Mart 2019

Geçtiğimiz 12 ayda Avrupalıların yaklaşık % 8'inde depresyon görülmüştür. Özellikle kadınlarda depresyonun (% 9,7), oransal olarak erkeklerden % 50 daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Bipolar bozukluk ise bir yıl içinde Avrupalıların yaklaşık % 1'inde görülmektedir. Bu veriler baz alındığında AB'de her yıl 5,1 milyondan fazla doğumda, hamile olan kadınların önemli bir kısmının, depresyon veya bipolar bozukluktan muzdarip olacağı öngörülmektedir.

Yapılan yeni bir pilot çalışmada, depresyon veya bipolar bozukluğa sahip hamile kadınların, bebeklerin yüz ifadelerini ve nasıl güldükleri veya ağladıklarını, sağlıklı kontrollere göre farklı yorumladıkları gösterilmiştir. Araştırma sırasında iyi olan, fakat önceden depresyon öyküsü olan 22 hamile kadın ve yine araştırma sırasında iyi olan fakat geçmişte bipolar bozukluk öyküsü olan 7 kadın, sağlıklı gebeliği olan 28 kadın ile karşılaştırılmıştır. Çalışmada ek olarak kontrol grubu kapsamında 18 hamile olmayan kadın da test edilmiştir.

Çalışmada hamileliğin 27. ve 39. haftaları arasında, tüm kadınların, hem bebek hem de yetişkinlerde mutlu ve üzgün yüzlere, gülüp ağlamaya nasıl yanıt verdikleri test edilmiştir. Çalışmaya katılan kadınlardan, bebeklerin yüz ve vokal duygularını (gülümsemeler, kahkahalar ve çığlıklar dahil), ne kadar mutlu veya sıkıntılı olduklarını değerlendirmeleri beklenmiştir. Katılımcılardan ayrıca, farklı yoğunluk düzeylerinde mutluluk, üzüntü, korku ve iğrenme gibi yetişkin yüz ifadelerini tanımlamaları istenmiştir.

Anne Bebek Etkileşiminin Önemi

Çalışma sonucunda, sağlıklı hamile kadınlara kıyasla bipolar bozukluğu olan gebe kadınların, tüm yüz ifadelerini tanımakta zorlandıkları görülmüştür. Bu kadınların, mutlu yetişkin yüzlerini daha iyi tanıdıkları, fakat mutlu bebek yüzlerini “pozitif bir yüz işleme” eğilimi ile daha olumlu değerlendirdikleri gözlemlenmiştir. Buna karşılık, önceden depresyonu olan gebe kadınlar, yetişkin yüz ifadelerinin tanınmasında ve bebek ağlamasını puanlamada negatif bir yanlılık göstermiştir.

Araştırmacılar depresyon veya bipolar bozukluğu olan gebe kadınların, şu anda depresif ya da manik epizodlar yaşamamış olsalar bile, bebeklerin yüz ve vokal duygularının farklı bir şekilde işlediklerini belirtmişlerdir. Bu farklılıkların, bu kadınların gelecekteki bebeklerinin duygusal sinyallerini uygun bir şekilde tanıma, yorumlama ve cevap verme yeteneklerini bozabileceğini aktarmışlardır. Bilim insanları ek olarak, depresyon ve bipolar bozukluğun yüksek oranda kalıtımsal olduğunu ve bu gibi duygudurum bozukluğu olan ebeveynlerin % 60'ının çocuklarının bir ruhsal bozukluk geliştirmesinin daha muhtemel olduğunu belirtmişlerdir. Genetik yapının da bu hastalıklarda önemli bir rol oynadığını belirten araştırmacılar, genetik etkinin yanı sıra bebeklerin anneleri ile erken etkileşimin kalitesinin de hastalıkların gelişiminde önemli olabileceğini belirttiler ve araştırmalarının bu ilişkiye ışık tutması açısından önemini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjertrup et al. Hormones, Emotional processing and prepartum Attachment in Pregnant women with Affective Disorders (HEAPAD), The European College of Neuropsychopharmacology (ECNP), European College of Neuropsychopharmacology 2018.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

Çocukluk Çağı Travmaları ve Depresyon DNA Yaşlanmasını Hızlandırıyor

04 Mart 2019

Major depresif bozukluk, mortalite ve yaşlanma ile ilişkili hastalıklarda artmış risk ile bağlantılıdır. Günümüzde ciddi depresyon ve travmanın daha kısa ömür ile ilişkili olduğuna dair kanıtlar artmaktadır.

Majör depresyonun, daha yüksek epigenetik yaşlanma ile ilişkili olup olmadığını, majör depresyonun klinik özelliklerinin bu paternler üzerinde daha fazla bir etkisi olup olmadığını inceleyen yeni bir çalışma yapılmıştır.

Araştırmada, Hollanda Depresyon ve Anksiyete Çalışması’ndan 811 depresyon hastası ve yaşam boyu psikiyatrik bozukluğu ve düşük depresif belirtileri olmayan 319 kontrol hastasının kanlarındaki tüm metilasyon alanları kullanılarak DNA yaşı hesaplandı. Kronolojik yaşta gerileyen DNA metilasyon yaş tahminlerinin kalıntıları, epigenetik yaşlanmayı belirtmek için hesaplandı. Major depresyonun tanısı ve klinik özellikleri anketler ve psikiyatrik görüşmelerle değerlendirildi. Analizler; sosyodemografik özellikler, yaşam tarzı ve sağlık durumu açısından düzeltildi. Sonuçları doğrulama için ek olarak postmortem beyin depresyonu tespit edilen 74 hasta ve 64 kontrol olgusu değerlendirildi. Kan ve beyinde epigenetik yaşlanmanın altında yatan biyolojik süreçler hakkında bilgi edinmek için, ConsensusPathDB kullanılarak, yolak zenginleştirme (Pathway Enrichment) analizi yapıldı.

Metilasyon Düzeyleri Erken Uyarı Olabilir

Araştırmacılar, majör depresyonlu hastalarda kontrol deneklerine kıyasla belirgin şekilde daha yüksek epigenetik yaşlanma gördüler ve artan semptom şiddeti ile belirgin bir doz etkisi buldular. Majör depresyonlu insanlardan elde edilen DNA, sağlıklı insanlara göre biyolojik olarak yaklaşık 8 ay daha yaşlıydı. Bazı aşırı şiddetli depresyon vakalarında, hastaların kronolojik yaştan 10 ila 15 yaş daha büyük biyolojik yaşa sahip oldukları görüldü. Depresyon grubunda epigenetik yaşlanma, çocukluk çağı travma skoru ile pozitif ve anlamlı düzeyde ilişkiliydi. Vaka kontrol farkı, postmortem beyin örneklerinin bağımsız bir veri setinde doğrulandı. Bulgular özellikle de genetik ontoloji açısından incelendiğinde fark daha belirgindi.

 Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, belirli lokuslardaki metilasyon düzeylerinin yaşla birlikte arttığını veya azaldığını, dolayısıyla bu metilasyon paterninin biyolojik yaşın iyi bir göstergesi olduğunu belirttiler. Bilim insanları ayrıca DNA metilasyonunun yaşla birlikte değiştiğinin keşfedilmesinin çeşitli pratik sonuçlarının da olabileceğini aktardılar. Araştırmacılar keşiflerinin yaş ilişkili hastalıklarda, özellikle epigenetik saatlerinde önemli kaymalar göstererek, aşırı uçlarda bulunan hastalarda erken uyarı işareti olarak yararlı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Laura K.M. Han, Moji Aghajani, Shaunna L. Clark, Robin F. Chan, Mohammad W. Hattab, Andrey A. Shabalin, Min Zhao, Gaurav Kumar, Lin Ying Xie, Rick Jansen, Yuri Milaneschi, Brian Dean, Karolina A. Aberg, Edwin J.C.G. van den Oord, Brenda W.J.H. Penninx. Epigenetic Aging in Major Depressive Disorder. American Journal of Psychiatry, 2018; 175 (8): 774.

Fazla A Vitamini Kemik Kırığı Riskini Arttırabilir

01 Mart 2019

A vitamini; büyüme, görme, bağışıklık ve organ fonksiyonu dahil olmak üzere birçok biyolojik süreç için önemli olan bir vitamindir. Vücudumuz kendi kendine A vitamini sentezlememektedir, ancak et, süt ürünleri ve sebzeleri içeren sağlıklı bir beslenmenin vücudun ihtiyacını karşılamaya yeterli olması beklenmektedir. Bazı güncel çalışmalardan elde edilen veriler, A vitamini takviyeleri alan kişilerin kemik hasarı riskini arttırabileceğini öne sürmektedir. Farelerdeki önceki çalışmalar, A vitamininin insanlarda önerilen günlük miktarın 13-142 katı kadar kısa süreli doz aşımının sadece 1-2 hafta sonra kemik kalınlığında azalmaya ve kırık riskinde artışa neden olduğunu göstermiştir. Kemirgenlerde yapılan çalışmaların çoğu, kısa süreler boyunca yüksek dozda A vitamini kullanımını incelemiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, A vitamini takviyesi alan kişiler tarafından tüketildiği gibi, daha uzun zaman aralıklarında daha yüksek miktarda alınan A vitamini dozlarının farelerde kemik fenotipine etkileri incelenmiştir.

Çalışmada 1, 4 ve 10 hafta boyunca, farelere insan üst sınırında  (UTL; 20 ug retinil asetat / g chow) bir kontrol diyeti modellenmiş ve bu üst limitin 3 katı A vitamini içeren bir diyet verilmiştir. Verilen ilave doz ile birlikte periosteal çevredeki zamana bağlı değişimler ve kemik mineral içeriği kaydedilmiştir.

Osteoklastların Önemi

Kemik korteksindeki azalma, üç nokta eğme testi ile analiz edildiğinde, öngörülen gücün zaman içinde anlamlı olarak azaldığı görülürken, kemik dayanıklılığı açısında bulguların anlamı olmadığı gözlenmiştir. Tibia ve vertebradaki trabeküler kemikler, diyette A vitamini artışından etkilenmemiştir. Dinamik histomorfometri, periosteal bölgede ek doz A vitamini ile bir haftalık tedaviden sonra kemik oluşumunun önemli ölçüde azaldığını göstermiştir. A vitamini miktarının artması, gelişmiş endokortikal kemik oluşumu ile ilişkili bir yanıt olan, azalan kemik iliği bölgesiyle sonuçlanan endokortikal sirkümferansı azaltmıştır. Bifosfonat varlığında, A vitamininin kortikal kemik üzerinde hiçbir etkisi görülmemiştir. Bu durum araştırmacılara, osteoklast sayısının kortikal kemikte yapılan gen veya serum TRAP5b ve CTX analizinde kemik rezorpsiyonu üzerine etkisi saptanmasa da osteoklastların önemli olduğunu düşündürmüştür.

Araştırmacılar sonuçların, klinik olarak uygun A vitamini dozlarının kortikal kemik miktarını olumsuz etkilediğini gösterdiğini belirtmişler ve insanların aşırı takviye konusunda dikkatli olmaları gerektiğini aktarmışlardır. Bundan sonraki çalışmalarda, insan kaynaklı A vitamini dozlarının, egzersizin neden olduğu kemik büyümesini etkileyip etkilemediğini ve yaşlılarda görüldüğü gibi iskeletin büyümesinin durduğu yaşlı farelerde vitamin A takviyesinin etkilerini araştırmayı amaçladıklarını belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Vikte Lionikaite, Karin L Gustafsson, Anna Westerlund, Sara H Windahl, Antti Koskela, Juha Tuukkanen, Helena Johansson, Claes Ohlsson, Herschel H Conaway, Petra Henning, Ulf H Lerner. Clinically relevant doses of vitamin A decrease cortical bone mass in mice. Journal of Endocrinology, 2018.

Yoğun Bakımda Antibiyotik Dirençli Bakterilerin Kaynağı Lavabo Tıkaçları Olabilir

28 Şubat 2019

Karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae (CPE) salgınları, çoğunlukla sağlık çalışanları aracılığıyla hastadan hastaya bulaşma ile ilişkilendirilmektedir. CPE genellikle odadan odaya taşınan nesnelerle veya personelle temas yoluyla bir hastadan diğerine yayılır. Hastane suyu,  giderek artan şekilde, karbapenem dirençli organizmaların kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bir lavabodan akan suyun, el yıkama sırasında lavaboya en az bir metre yayılabilen bakterilerin aerosol bulaşına neden olabileceği düşünülmektedir.

İsrail’de bir hastanedeki araştırmacılar, antibiyotiğe dirençli bir bakteri enfeksiyonunun ulusal çapta sağlık hizmeti ile ilişkili salgını sırasında, yoğun bakım ünitesindeki (YBÜ) hastaların tekrarlayan enfeksiyonlarını izlediler ve kaynağın lavabo tıkaçları olduğunu gördüler. Lavabo tıkaçlarının bulaş kaynağı olarak tanınmasından sonra S. marcescens salgını başarılı bir şekilde sınırlandı.

Sheba Tıp Merkezi yoğun bakım ünitesi, 16 adet tek yataklı yarı kapalı odadan oluşuyordu. Aktif CPE sürveyansı, tüm hastaların haftada iki kez rektal taramasını içeriyordu. Kabulden 72 saat sonra OXA-48 CPE ile tespit edilen bir hasta tanımlandı. Salgının araştırılması için bir ana neden analizi kullanıldı. Bütün numuneler krom-agar CRE üzerinde inoküle edildi ve karbapenemaz genleri ticari moleküler Xpert-Carba-R kullanılarak tespit edildi. Çevresel ve hasta S. marcescens izolatları PFGE kullanılarak karakterize edildi.

Tek Bir Bakteri Klonu Bütün Lavaboları Enfekte Etti

Hastanede Ocak 2016'dan Mayıs 2017'ye kadar, 32 OXA-48 CPE vakası tespit edildi ve bu vakaların % 81'indenki patojen S. marcescensti. Olguların çoğu rutin tarama ile başlangıçta yakalanabilirken, vakalardan 11’i ileri klinik enfeksiyona ilerledi ve bu hastaların üç tanesinin ölümü doğrudan bu enfeksiyonlara bağlandı. İlk 2 olgu dışındaki bütün olgulara neden olan tek bir bakteri klonuydu. Tüm olgularda ortak faktör büyük miktarlarda musluk suyunun kullanılmasıydı. Salgına neden olan klon, 2 lavabo çıkışında ve 16 lavabo tıkacında tespit edildi. Rutin katı enfeksiyon kontrol önlemlerine ek olarak, salgının kontrol altına alınması için alınan önlemler; lavaboya ait bakterileri sadece geçici olarak ortadan kaldıran çeşitli lavabo dekontaminasyon çabalarını ve bulaşma önleme kurallarına bağlılığı arttıran YBÜ ekibi eğitim müdahalelerini içeriyordu. 12 ay boyunca ek vaka tespit edilmedi. 1 yıl boyunca çevresel rezervuarda salgın klonlarının devam etmesine rağmen, salgın hızla ve başarılı bir şekilde sınırlandı.

Araştırmacılar bu yayın ile benzer ortamlardaki enfeksiyonların önüne geçme ile ilgili ciddi bir tecrübe paylaştıklarını belirttiler. Bilim insanları, hasta odalarında sınırlı sayıda lavabo kullanımı olması gerektiğinin, lavaboların yalnızca gerektiğinde el yıkama için kullanılmasının, lavabolardaki klinik atıkların bertaraf edilmesi ve lavaboların yakınında malzemelerin depolanmasının önlenmesinin önemine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gili Regev-Yochay, Gill Smollan, Ilana Tal, Nani Pinas Zade, Yael Haviv, Valery Nudelman, Ohad Gal-Mor, Hanaa Jaber, Eyal Zimlichman, Nati Keller, Galia Rahav. Sink traps as the source of transmission of OXA-48–producing Serratia marcescens in an intensive care unit. Infection Control & Hospital Epidemiology, 2018; 1.

Pankreatik Adacıklardan Salgılanan C3’ün Diyabetteki Önemi

27 Şubat 2019

Son zamanlarda elde edilen tüm bulgular, inflamasyonun, tip 2 diyabetin bir öncüsü olduğunu göstermektedir. Obezite ise, dolaşımdaki inflamatuar sitokinlerin ve akut faz proteinlerinin artış gösterdiği, kronik düşük dereceli inflamasyon durumu olarak tanımlanmaktadır. Tüm bu süreçler incelendiğinde kompleman sisteminin önemli rolü daha iyi anlaşılmaktadır.

Yeni yapılan bir çalışma, insanlardaki pankreatik adacıkların, sitozolde salgılanan ve depolanan C3'ü yüksek oranda eksprese ettiğini göstermiştir. İzole insan pankreatik adacıkları içinde C3 ekspresyonunun, tip 2 diyabette HbA1c düzeyi ve inflamasyon ile yakından ilişkili olduğu görülmüştür.

Adacık C3 ekspresyonunun, çeşitli kemirgen diyabet modellerinde de benzer şekilde yüksek oranlarda olduğu görülmüştür. C3, otofaji için gerekli olan ATG16L1 ile etkileşir. Otofaji, diyabet sırasında β hücreleri tarafından karşılaşılan hücresel baskıları hafifletir ve hücresel homeostazı korur.

C3’ün Önemi Aydınlatıldı

Klonal hücrelerde C3 kaybının, otofajiyi bozduğu ve hücrelerin palmitik asit ve IAPP'ye maruz kalmasından sonra artan apoptosise yol açtığı görülmüştür. C3 yokluğunda, otofagozomlar lizozomlarla füzyona girmemiş ve böylece, C3, bozulmuş otofajinin neden olduğu hücre disfonksiyonuna karşı diyabet sırasında sitoprotektif bir faktör olarak adacıklarda yukarı yönde regüle edilebilmiştir.

Bu bulgular göz önüne alındığında, araştırma ekibi, C3 için önceden tanımlanmamış bir intraselüler fonksiyonu ortaya çıkarmıştır. Kompleman sistemi ile otofaji arasındaki direkt bağlantıyı bulan ekip, diğer hastalıklarda ve hücre tiplerinde de bu bağlantının önemli olabileceğini savunmuştur.

Araştırma ekibi çalışmalarında bazı kısıtlamalar olduğunu da kabul etmiştir. Buna göre, C3 veya ikincil ürünlerinin diğer ek mekanizmalar veya reseptörler tarafından otofajiyi etkilediği göz ardı edilemez. Farklı in vivo diyabet hastalığı modelleriyle daha farklı çalışmaların yapılması faydalı olacaktır. Bunun yanı sıra C3 / ATG16L1 etkileşiminin mekanizmasının açıklığa kavuşturulması ve bunun ATG16L1 fonksiyonunu nasıl etkilediğini göstermek de gereklilikler arasındadır.

Literatür talep et

Referanslar :

King M, et al Complement Component C3 Is Highly Expressed in Human Pancreatic Islets and Prevents b Cell Death via ATG16L1 Interaction and Autophagy Regulation , Cell Metabolism 4 October 2018 https://doi.org/10.1016/j.cmet.2018.09.009

Yaralanmalarda Dikişten Daha Etkili Doku Onarımı Sağlayan Bandaj Keşfedildi

26 Şubat 2019

Yara onarımı genellikle ateşle savaşmak gibidir. Cildi bir arada tutmak için kullanılan dikişler ve zımbalar ise çevre dokuya daha fazla zarar verir. Ancak yeni bulunan bir teknikle bu zarar minimuma indirilebilir. Bunun için lazerle mühürlenmiş bir ipek ve altın bandaj kullanılarak bu ek hasardan kaçınılıyor. Dahası, bu yaklaşım enfeksiyon riskini azaltabilir.

Arizona State Üniversitesi'ndeki araştırma ekibi, yaraları, dikişler kadar etkili bir şekilde bir araya getiren bir tür bandaj geliştirdi. Bu yöntem yara uçlarını birleştirmede dikiş kadar etkili olmasının yanı sıra dikişin cilde verdiği zararı vermez. Kullanılan madde ipekten yapılmış olup içinde altın nanorodlar içerir. Bu maddede ipek ve altın iyice karıştırılır ve daha sonra ince bir şerit halinde kurutulur.

Bandaj yaranın üstüne kapatıldıktan sonra üzerinde bir lazer uygulandığında, bu lazer ışık altının ısınmasını sağlar. Isı, ipek moleküllerinde ve uygulama yapılan dokuda yapısal değişikliklere neden olur ve bunlar iç içe geçer.

İki Farklı Hayvan Modelinde Test Edildi

Araştırmacılar, ipek dolguyu, tuzlu su çözeltisi ile doldurulmuş domuz bağırsağı kesileri üzerinde test ettiler. İnsizyonlar lazerle kapandığı zaman, yeni bandaj sayesinde normal dikişle elde edilenden yedi kat daha fazla sıvı basıncına maruz kalınabileceği gösterildi. Bu, bandaj yamasının yaraları en az yaralanmamış bağırsak kadar güçlü yaptığı anlamına geliyor. Yeni bandaj, aynı zamanda bakterilerin bağırsağın iç kısımdan dışarı sızmasını da engelledi.

Bu deneyden sonra araştırma ekibi bandajları canlı farelerin cildinde yapılan küçük kesikler üzerinde test etti. İki gün sonra, lazerle kapatılmış cilt, dikişle veya yapıştırma yoluyla kapatılan cilde kıyasla daha az inflamasyona sahipti. Ayrıca lazerle kapatılmış cildin yapı olarak daha güçlü olduğu görüldü.

Dikişlerden farklı olarak, bu yöntem daha iyi iyileşme için önemli olan, minimum doku hasarı ile neredeyse orijinal yapı bütünlüğünü sağlar ve dokuyu enfekte etmediğimizden dolayı cerrahi alan enfeksiyonlarını en aza indirmenize yardımcı olabilir.

Altın nanopartiküllerin uzun süreli yan etkilere neden olması da beklenmemektedir. Araştırmacılar bir sonraki adımın, bu yöntemi daha büyük hayvanlarda, insandakilere daha benzer kesikler üzerinde test etmek olacağını belirttiler.

 

Bakteriyel İshalin Başlıca Etkenlerine Karşı Aşı Geliştiriliyor

25 Şubat 2019

Yapılan yeni çalışmalar ile, dünya çapında seyahat eden insanlarda görülen ishalin ana nedenlerine karşı ilk kez bir aşı geliştirilmesi hedeflenmektedir. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan yeni bir araştırma, bu yönde önemli bir mesafe kat edilmesini sağlacak sonuçlar vermiştir.

Araştırma ekibi, çalışmanın yeni bir aşı geliştirmeye yönelik kullandığı üçü bir arada yaklaşımının gelişmekte olan ülkelerde çok sayıda hayat kurtaracağını düşünmektedir. 'Üçü bir arada' ifadesi, üç patojene karşı tek bir aşıyı ifade etmektedir. Bu üç patojenin, her yıl beş yaşından küçük 100.000'den fazla çocuğun ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir.

Yayınlanan makalede konjugat aşı tarif edilmektedir. Aşıda kullanılan içerik, patojenik E. coli proteinlerini Shigella ve Campylobacter jejuni'nin şekerleriyle bir araya getirmektedir. Bu üç bakteri, küresel olarak bakteriyel ishalin başlıca nedenleridir. Fareler ile yapılan testlerde, aşı, üç patojenin hepsine karşı bağışıklık sağlamıştır.

Fare Çalışması Başarılı, Sıra İnsan Çalışmalarında

Bu patojenlerden herhangi birine karşı lisanslı bir aşı bulunmamaktadır. Araştırmacıların 2009 yılında Campylobacter'e karşı tek başına geliştirdiği şeker bazlı bir aşının ise şu anda insan çalışmaları devam etmesine rağmen, potansiyel olarak piyasaya çıkması için on yıl gibi bir süre öngörülmektedir. Yeni bir aşıyı test etmek ve piyasaya sürmek için on yıllar gerekse de, bu yeni üçlü yaklaşımın nihayetinde daha önceki tek hedef aşıdan daha üstün olacağı düşünülmektedir.  

Araştırmacılar, aşıdaki optimum protein ve şeker miktarını belirlemek ve aşıyı daha verimli hale getirmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirtmişlerdir. Çalışmaların başarıyla sonuçlanması durumunda, hem seyahat eden insanlarda sıklıkla görülen hem de gelişmekte olan ülkelerde çok sayıda ölüme yol açabilen önemli bakteriyel diyare patojenlerine karşı aktif bir savunma sağlanması beklenmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Laird RM, et al. Evaluation of a conjugate vaccine platform against enterotoxigenic Escherichia coli (ETEC), Campylobacter jejuni and Shigella. Vaccine, 2018; DOI: 10.1016/j.vaccine.2018.09.052

Kendini Sterilize Eden Antimikrobiyal Yüzey Materyali Geliştirildi

22 Şubat 2019

ABD’deki North Carolina State Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, yeni bir yöntemle bakteri ve virüsleri inaktif hale getirmeyi başarmışlardır. Bu yeni yaklaşım ile, ilaca dirençli patojenlerin bulaşmasını azaltmaya yönelik yeni ürünlerin üretilmesinin yolu açılmıştır.

Superbugs olarak adlandırılan antibiyotiğe dirençli patojenlerin bulaşı, her yıl meydana gelen milyonlarca tıbbi vaka ile halk sağlığı için önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Bu enfeksiyonların çoğuna, yüzeyden bulaşan patojenler neden olmaktadır. Bu duruma çözüm bulmak adına araştırmacılar; pratik kullanıma uygun, toksik olmayan ve kendi kendini sterilize eden malzemeler geliştirmişlerdir.

Havadaki oksijeni biyosidal olan tekil oksijene dönüştürmek için görünür ışıktan enerji kullanan, ışığa duyarlılaşmayı sağlayan moleküllerin (photosensitizer) geliştirilmesi amacıyla birçok çalışma yapılmıştır. Bu yöntem sayesinde, virüs ve bakterilerin cidarlarında etkili bir şekilde delikler açmak mümkün olmuştur. Yönteme karşı herhangi bir direnç oluşmamıştır, ancak bu alandaki önceki çalışmaların büyük çoğunluğu, hastane gibi yerlerde günlük kullanım açısından pratik olmayan, selüloz gibi alt tabakalar kullanılarak yapılmıştır. Yapılan yeni çalışmada ise, bunun ötesine geçilmiştir.

Etkili ve Ucuz Bir Yöntem

Yeni yaklaşım, ışığa duyarlı hale getiren maddelerin, su geçirmez ve mekanik olarak esnek olan, hidrofobik, yarı kristalli elastomerlere dahil edilmesini ve bu maddelere oksijenin erişmesini de içermektedir. Dahası, ışığa duyarlı hale getiren bu maddelerin malzemedeki dağılımı, malzemenin yüzeyi çizilmiş veya aşınmış olsa bile, antimikrobiyal özelliklerini koruyacak şekilde yapılmıştır.

Laboratuvar testlerinde araştırmacılar, ışığa duyarlı bir şekilde gömülü polimerin, 60 dakika boyunca ışığa maruz kaldığında, beş bakteriyel suşun en az yüzde 99.89'unu ve iki virüsün yüzde 99.95'ini etkisiz hale getirildiğini gözlemlemişlerdir.

Araştırma ekibi bu malzemeleri ticari olarak temin edilebilir foto-hassaslaştırıcılar ve polimerler kullanarak nispeten basit bir süreçte yapabileceklerini de göstermişlerdir. Bu, toplu üretimin daha uygulanabilir ve daha ucuz olmasını sağlayacaktır.

Araştırma ekibine göre sınırlı tıbbi kaynaklara sahip bölgelerde hastalıkların yayılmasını sınırlandıran, kendi kendini sterilize edebilen ürünlerin geliştirilmesi oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Peddinti B, et al. Photodynamic Polymers as Comprehensive Anti-Infective Materials: Staying Ahead of a Growing Global Threat. ACS Applied Materials & Interfaces, 2018; 10 (31): 25955 DOI: 10.1021/acsami.8b09139

Tüp Bebek Yöntemi İle Doğan Çocuklarda Erken Yaşlarda Hipertansiyon Riski Artıyor

21 Şubat 2019

Günümüzde yardımlı gebelik yöntemleri, infertil çiftlere çocuk sahibi olma şansı vermektedir. Ancak in vitro fertilizasyon gibi üreme teknolojileri ile yapılan çocuklar, yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre adolesan çağa geldiklerinde yaşıtlarına göre yüksek tansiyon geliştirmeye daha yatkın olmaktadır.

In vitro fertilizasyon ile doğan 52 gencin 8'inde kan basıncı 130/80 milimetreden daha büyük değerlerde iken, bu oran normal gençlerde sadece 43’te 1 olarak görülmektedir. Yüksek tansiyon, oluşturduğu diğer sağlık sorunlarının yanı sıra, daha sonraki dönemlerde inme ve kalp krizi riskini arttırmaktadır.

ABD'li ergenler arasında hipertansiyonun tahmini yaygınlığı yaklaşık %3,5'tir. Araştırmada in vitro fertilizasyon ile doğan gençler arasında ise bu oran %15'tir. Yapılan çalışma küçük popülasyonlu ve elde edilen değerler çok yüksek bir kan basıncını göstermese de bu kişilerin rutin olarak kontrol edilmesi gerekmektedir.

Uluslararası kaynakların güncel verilerine göre 2014 itibariyle, dünya genelinde 8 milyondan fazla bebek yardımlı gebelikler sonucunda doğmuştur.

Artmış Kardiyovasküler Risk Olabilir

Yürütülen bu çalışma, araştırmacıların, aynı çocukların değerlendirildiği 2012 yılında yapılan çalışmalarının devamı niteliğindedir. 2012 yılındaki çalışmada elde edilen bulgulara göre; bu çocukların bir kısmı farklı damar yapısına sahiptir ve bu durum gelecekte daha yüksek kardiyovasküler hastalık riskine sebep olmaktadır.

Bu çalışmada elde edilen bilgilerin, yardımcı üreme teknolojilerini ve prosedürlerini geliştirmesi umulmaktadır. Örneğin, kimyasal etiketleri etkileyebileceğinden, rahim dışında hangi çevresel koşulların önlenmesi gerektiğini önererek bunun sağlanabileceği düşünülmektedir. Yine de, hangi epigenetik değişikliklerin kardiyovasküler sistemin gelişimini bozduğunu ortaya çıkarmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. 

Bu sonuçlar göz önünde bulundurularak, doktorların yardımcı üreme teknolojisiyle doğmuş insanları tespit etmeleri ve izlemeleri önerilmektedir. Bu izlemin gelecekteki hastalık riskinin kontrolü üzerinde önemli etkilere sahip olacağı düşünülmektedir.

In vitro fertilizasyonla dünyaya gelen ilk çocuk, Louise Brown, Temmuz ayında 40 yaşını doldurmuştur. Bu yöntemlerle doğan çocuklar hala nispeten genç olduklarından, başka ilgili sağlık etkileri olup olmadığı henüz belli değildir. Bu nedenle uzun süreli takibe devam etmek büyük önem taşımaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencenews.org/article/teens-born-assisted-pregnancies-may-have-higher-blood-pressure

Duş Başlığındaki Bakteriler Bizi Enfekte Edebilir Mi?

20 Şubat 2019

Duş başlıklarında ve ev tipi su dağıtım sistemlerinde zaman içinde bakterilerin ürediği bilinmektedir. Bu bakterilerin çoğu zararsız iken bazıları Mycobacterium cinsinin tüberküloz dışı mikobakteriyel (NTM) akciğer enfeksiyonuna yol açabilen türleri olabilir ve bu  bakteriler halk sağlığına yönelik bir tehdit oluşturabilen potansiyel patojenlerdir. Mycobacterium cinsindeki bakteriler duş başlıkları içinde bol miktarda olabilir ve daha önce yapılan çalışmalar duş alma sırasında aerosol haline gelmiş mikobakterilerin solunmasının, NTM akciğer enfeksiyonlarında bir bulaş yolu olabileceğini göstermiştir. Bu durumun kanıtlanmış riskine ve toplumsal önemine rağmen duş başlığına bağlı mikobakterilerin çeşitliliği, dağılımları ve çevresel belirleyicileri günümüzde hala büyük ölçüde tanımlanamamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da konutlardaki duş başlıklarını incelediler. Bilim insanları çalışma kapsamında Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa genelinde bulunan 656 haneden duş başlığı biyofilm örnekleri ve su ile ilgili çeşitli kimyasal veriler toplandı.  

Evin Konumu ve Suyun Kimyası Enfeksiyonlarda Belirleyici

Kültivasyondan bağımsız analizler, Mycobacterium cinsinin konut duş başlıklarında en fazla bulunan bakteri cinsi olduğunu ve mikobakter çeşitliliğinin ve bolluğunun oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Mikobakteriler, belediye suyunu alan duş başlıklarında, kuyu suyunu alanlara göre ve ABD hane halklarında, Avrupalı hane halklarına göre, muhtemelen klor dezenfektanlarının kullanımındaki farklılıklardan kaynaklanacak şekilde çok daha fazlaydı. Araştırmacılar ayrıca, su kaynağı, su kimyası ve hane lokasyonunun duş başlıklarında saptanan spesifik mikobakteriyel soyların prevalansını da etkilediğini buldular. Çalışmada Amerika Birleşik Devletleri'ndeki duş başlıklarında mikobakterilerin patojenik soylarının yüksek olduğu coğrafi bölgeler tespit edildi. Bilim insanları ilgi çekici şekilde bu bölgelerin genellikle NTM akciğer hastalığının en yaygın olduğu bölgelerle çakıştığını gördüler.

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, duş başlığı biyofilmlerinde mikobakterilerin halk sağlığı açısından önemini vurguladığını belirttiler. Ayrıca, duş başlığı biyofilmlerindeki mikobakteriyel dağılımların genellikle evin konumu ve su kimyasından tahmin edilebilir olduğunu, bunun NTM’nin yayılma dinamikleri konusundaki bilgi birikimini geliştirdiğini aktardılar. Bilim insanları çalışmalarının bu yolla yayılan patojenlere maruziyeti azaltmak için stratejiler geliştirmeye yardımcı olacağını vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew J. Gebert, Manuel Delgado-Baquerizo, Angela M. Oliverio, Tara M. Webster, Lauren M. Nichols, Jennifer R. Honda, Edward D. Chan, Jennifer Adjemian, Robert R. Dunn, Noah Fierer. Ecological Analyses of Mycobacteria in Showerhead Biofilms and Their Relevance to Human Health. mBio,2018; 9 (5).

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image