Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

Ayakta Antibiyotik Yazma Çılgınlığı

20 Eylül 2019

Daha önce yapılan araştırmalar, antibiyotiklerin genellikle boğaz ağrısı veya öksürük gibi bazı semptomlar için ihtiyaç olmamasına rağmen reçetelendiklerini göstermiştir. Bu tür hastalıkların çoğuna virüsler neden olmaktadır ve bu nedenle bu hastalar, sadece bakteriyel enfeksiyonları tedavi eden antibiyotiklerden faydalanamazlar.

Bir grup araştırmacı tüm ayakta tedavi edilen hastalarda antibiyotik reçetelerini incelediler ve buldukları sonuçlar bu ilaçların kötüye kullanımının semptomdan bağımsız olarak büyük bir sorun olduğunu işaret etti. Yapılan incelemede klinisyenlerin incelenen olguların yarısında ya antibiyotik reçete etmek için çok zayıf bir nedenleri olduğu ya da hiç bir sebep göstermedikleri bulundu. Bilim insanları antibiyotiklerin yaklaşık %80'inin ayaktan hastaya reçete edildiği düşünüldüğünde bu durumun endişe verici olduğunu belirttiler.

Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu (AHRQ) tarafından finanse edilen araştırma, Kasım 2015'ten Ekim 2017'ye kadar 279.169 hastaya 514 klinikte 2.413 klinisyen tarafından verilen 509.534 ayaktan antibiyotik reçetesini analiz etti. Çalışmada reçete yazanlar arasında hekimler, doktorlar, hemşireler ve hekim asistanları, birinci basamak dahiliye, obstetri / jinekoloji, aile hekimliği, dermatoloji, kardiyoloji ve gastroenteroloji gibi uzmanlıklar yer alıyordu. Araştırmacılar, antibiyotiklerin %46'sının enfeksiyonla ilgili bir tanı olmadan reçete edildiğini belirttiler. Bu hastaların %29'luk kısmında enfeksiyon tanısı dışında bir tanı mevcutken (yüksek tansiyon veya yıllık ziyaret gibi) ve %7'lik kısmında hiç bir tanı belirtilmeden reçeteleme yapılmıştı. Araştırmacılar, bu olguların bir kısmının özensiz tanı kodlamasıyla ilişkili olabileceğini belirttiler. Öte yandan virüslerin neden olduğu bu tür enfeksiyonlara antibiyotik reçetelenmesinin belirsiz veya uygun olmayan nedenlerle antibiyotik reçeteleme alışkanlığını iyi yansıttığını eklediler.

Hastalar Antibiyotik İstiyorlar

Antibiyotiklerin %20'si hastaların şahsen ziyaretleri dışında reçete ediliyordu. Bunların da çoğu telefonla (%10) reçeteleniyordu. Diğer kanallar sırasıyla reçetelemeye izin veren fakat semptom tanısı ve teste sahip olmayan bir elektronik sağlık kayıt sistemi ile (%4), tekrar reçetesi (%4) ve bir internet sitesiydi (%1). Bu kanallar üzerinde kadınlardaki tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları veya gençlerde akne için antibiyotik kullanımı gibi klinik olarak uygun durumlar da vardı. Araştırmacılar, bu reçetelerin hangisinin tam olarak klinik açıdan uygun olduğunu araştırmanın sonraki aşamasında analiz edecekleri belirttiler.

Bilim insanları, antibiyotiklerin 40 yıl süren randomize kontrollü çalışmalarının çoğunda antibiyotiklerin öksürük ve sinüs enfeksiyonuna yardımcı olmadığı gösterilmesine rağmen hala birçok insanın antibiyotik kullanmadan daha iyi olmayacaklarına inandıklarını ve özel olarak bu ilaçları doktordan talep ettiklerini belirtiyorlar. Özellikle de yoğun kliniklerde doktorlar için en etkili ve kolay yolun hala antibiyotik reçetelemek olduğunu belirten araştırmacılar, bu alışkanlıkla mücadele etmek için mevcut verilerin daha fazla incelenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jeffrey A. Linder, MD, MPH; Tiffany Brown, MPH; Ji Young Lee, MS; Kao-Ping Chua, MD, PhD; Michael A. Fischer, MD, MS Non-Visit-Based and Non-Infection-Related Ambulatory Antibiotic Prescribing IDWeek 2018 Friday, October 5, 2018: 2:00 PM-3:15 PM Presentation 1632

Fibromiyalji Etiyolojisi Sır Olmaktan Çıkıyor

20 Eylül 2019

Günümüzde fibromiyalji için tedavi seçenekleri oldukça sınırlıdır. Bu yüzden bu alanda potansiyel bir tedavi hedefinin belirlenmesi yenilikçi ve daha etkili tedavilerin geliştirilmesine yol açabilir. Buna ek olarak fibromiyaljili hastaların beyinlerinde objektif nörokimyasal değişiklikler bulmak, çoğu hastanın semptomlarının hayali olduğu ve burada gerçekten yanlış bir şey olmadığı söylenen, çoğu hastanın yüzleştiği kalıcı stigmanın azaltılmasına yardımcı olabilir.

Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre kronik yaygın ağrı, uyku sorunları, yorgunluk ve düşünme ve hafıza ile ilgili sorunlar gibi semptomlarla karakterize edilen fibromiyalji, sadece ABD'de yaklaşık 4 milyon yetişkini etkilemektedir. Bu önemli sorunu araştırmak isteyen bilim insanları, beyin omurilik sıvısındaki yüksek iltihaplı protein düzeyleri de dahil olmak üzere bu hastalıktaki nöroinflamasyon potansiyel bir rolünü incelediler. Daha önce yapılan hiçbir çalışma fibromiyalji hastalarında direkt olarak nöroinflamatasyonu göstermeyi başaramamıştı.

Bir bakşa ekip tarafından yapılan 2015 yılındaki araştırmada, kronik bel ağrısı olan hastaların beyinlerinde nöroinflamatasyonu (özellikle glial hücrelerin aktivasyonu) belgelemek için birleşik MR / PET taraması kullanılmıştır. Benzer glial aktivasyonun fibromiyalji hastalarında da bulunabileceğini hipotezini öne süren ekip, yaptıkları yeni çalışmada 20 fibromiyalji hastası ve 14 kontrol gönüllüsünün dahil olduğu çalışmalarında aktif glial hücreler tarafından aşırı eksprese edilen translokatör proteinine (TSPO) bağlanan aynı PET radyofarmasötikini kullandı.

Bu araştırma ekibi ile eş zamanlı olarak Karolinska Enstütisü'ndeki bir başka ekip, TSPO-bağlayıcı PET izleyiciyle benzer bir çalışma için 11 hastanın dahil edildiği eşit sayıda hasta ve kontrol grubu oluşturdu. Bu radyofarmasötik görüntüleme iki tür glial ve mikroglia ile astrosit olmak üzere iki tür hücreye bağlandığı için 11 hastayı da görüntülemeye tabii tuttular. Buna ek olarak her iki merkezde de fibromiyalji hastaları semptomlarını değerlendirmek için birer anket doldurdular. MGH ekibi, Karolinska grubunun yürüttüğü benzer soruşturmanın farkına vardığında, ekipler verilerini tek bir çalışmada birleştirmeye karar verdiler.

Her İki Grupta Da Benzer Sonuçlar

Her iki merkezden elde edilen sonuçlar, fibromiyalji hastalarının beyninin çeşitli bölgelerinde glial aktivasyonunun kontrol katılımcılarından önemli ölçüde daha yüksek olduğunu tespit etti. MGH ekibinin kronik sırt ağrısı çalışmasına kıyasla, TSPO yükselmeleri beyin boyunca daha yaygındı. Karolinska grubunda ise fibromiyaljinin daha karmaşık semptom paternlerine karşılık geldiği gösterildi. Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda nöroinflamasyonun bildirildiği duygusal işleme ile ilgili bir alan olan singulat korteks denilen bir yapıdaki TSPO seviyeleri, yorgunluk düzeylerini bildiren hastalarla eşleşmiştir. Karolinska ekibinin astrosit bağlayıcı izleyici ile yaptığı çalışmalar, hastalar ve kontroller arasında çok az fark bulmuş, bu durum da araştırmacılara mikroglia'nın fibromiyalji hastalarında artan nöroinflamasyondan sorumlu olduğunu düşündürmüştür.

Çalışma sonuçları gözlemlenen glial hücre aktivasyonunun, ağrı yollarını hassaslaştırdığına ve yorgunluk gibi semptomlara katkıda bulunduğu düşünülen enflamatuvar mediatörleri serbest bıraktırdığına işaret ediyor. Araştırmacılar özellikle iki büyük merkezin verilerinin birleştirilmesi ve her iki sitede de benzer sonuçların görülmesinin çıktıların güvenilirliğini arttırdığını belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation. Brain, Behavior, and Immunity, 2018

Kirli Hava Solumak Matematik ve Dil Yeteneğinizi Olumsuz Etkileyebilir

19 Eylül 2019

Kirli hava solumak, akciğerlerimize zarar verir ve kanser de dahil olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açabilir. Bu durum uzun zamandır bilinse de yeni yapılan bir araştırmala bunun çok daha ötesinde olayların mümkün olduğu ortaya çıktı: Kirli hava solumak aynı zamanda matematik ve dil becerilerinize de zarar veriyor.

Pekin Üniversitesi'nden Xiaobo Zhang ve meslektaşları 2010 ve 2014 yılları arasında Çin'de 10 yaşından büyük 31.959 kişinin bilişsel test puanlarını karşılaştırdılar ve bu puanları katılımcıların yaşadığı şehirlere ait hava kalitesi verileri ile eşleştirdiler. Hava kirliliğinin hem matematik hem de sözel test performanslarını olumsuz yönde etkilediğini tespit ettiler. Bu düşüş muhtemelen uzun vadeli maruz kalma ile daha belirgin hale geliyor.

Ayrıca sözel test puanlarında erkekler kadınlardan daha fazla düşüş yaşadılar. Zhang bunun sebebinin hava kirliliğinin beynin beyaz maddesinin yoğunluğunu azaltmasıyla ilgili olabileceğini söyledi. Çünkü dil becerileri beynin bu bölgesinde şekilleniyordu. Önceki çalışmalar erkeklerin kadınlardan daha az beyaz madde kullanma eğiliminde olduğunu göstermişti. Bu sebeple biliş testleri sırasında, bu tür hasarlara karşı daha duyarlı hale geliyorlardı.

Belirgin Hasar Oluşuyor

Zhang’e göre kirli bölgelerde yaşayan yaşlı insanlar üzerinde görülen etki daha büyük olabilir. Oluşan bilişsel düşüş, yaşlıların günlük işlerini yürütme ve yüksek riskli kararlar alma yeteneğini etkileyebilir. Ayrıca Alzheimer ve demans gibi birçok hastalık için bir risk faktörüdür.

Hava kirliliği beyne birkaç yoldan zarar verebilir. Diğer araştırmalar havadaki kirleticilerin beyne toksin şeklinde taşınabildiğini, yetersiz oksijen sebebiyle de dokuların zarar görebileceğini göstermiştir. Kirli havaya uzun süre maruz kalmak bu sebeple bilişsel işlevleri azaltıp nörolojik bulgulara yol açabilir. Bazı kirleticiler de stres ve depresyona yol açabilir, bu da bilişsel performansı etkileyebilir.

Araştırma ekibine göre bilişsel düşüş topluma büyük bir yük getiriyor. Hava kalitesi geçmişe göre daha iyi olmasına rağmen bazı bölgelerde henüz kat edilmesi gereken çok yol var.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Xiaobo Zhang et al., Breathing polluted air may make you worse at maths and language, Proceedings of the National Academy of Sciences, DOI: 10.1073/pnas.1809474115

Bir Yıl Erken Okula Başlayan Çocuklarda Dikkat Eksikliği Artıyor Mu?

18 Eylül 2019

Çocuklarda dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı oranı son 20 yılda çarpıcı biçimde artmıştır. Sadece 2016'da, ABD'li çocukların %5'inden fazlası aktif olarak DEHB için ilaç tedavisi görmüştür. Uzmanlar bu artışın, hastalığın daha iyi tanınması, durumun görülme sıklığındaki gerçek bir artış ve bazı durumlarda yanlış teşhis de dahil olmak üzere bir dizi faktör tarafından beslendiğine inanıyorlar.

Okul çağından küçük çocuklardaki DEHB tanı oranı, küçük yaşa değil de DEHB'ye atfedilebilecek davranışlardaki yaşa bağlı varyasyon nedeniyle, daha büyük çocuklara göre daha yüksek olabilir. ABD eyaletlerinin çoğu, devlet okullarına giriş için isteğe bağlı yaş sınırlarına sahiptir. Bu nedenle aynı sınıf içinde yaş sınır tarihine yakın doğum günleri olan çocukların yaşları yaklaşık 1 yıl değişebilir. 1 Eylül sınır tarihi olan eyaletlerde, 31 Ağustos’ta doğan bir çocuk, okulun ilk gününde 1 Eylül’de doğan bir sınıf arkadaşından tam bir yıl daha küçüktür. Bu yaştaki küçük çocuklar hareketsiz oturmak ve sınıfta uzun süre konsantre olmakta zorlanabilmektedirler.

Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarının önderlik ettiği yeni bir araştırmada, anaokuluna kayıt yaptırmak için çocukların 1 Eylül’e kadar 5 yaşında olma zorunluluğu olan ve olmayan eyaletlerde Ağustos ve Eylül ayında doğmuş çocuklar arasındaki DEHB tanısı oranları karşılaştırıldı. Çalışmada, 2007'den 2015'e kadar, büyük bir sigorta veri tabanından gelen veriler kullanıldı. DEHB tanısı, Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması 9. revizyon tanı kodları ile belirlendi. Ayrıca, 1 Eylül sınır tarihi olan ve olmayan eyaletlerde ağustos ayında doğan çocuklar ile Eylül ayında doğan çocuklar arasındaki DEHB tedavisini karşılaştırmak için reçete kayıtları kullanıldı.

Yaş Farkı Etkili

Çalışma popülasyonu, 2007 ile 2009 yılları arasında doğan ve Aralık 2015'e kadar takip edilen ABD devletlerinin tümünde 407.846 çocuğu içeriyordu. 1 Eylül sınır tarihi olan eyaletlerde çocuklar arasında “iddiaya dayalı” DEHB tanısı oranı Ağustos ayında doğanlarda 10.000 çocukta 85,1’di (36.319 çocuk arasında 309 vaka) ve Eylül ayında doğanlarda 10.000 çocukta 63,6’ydı (35.363 çocukta 225 vaka). Mutlak fark 10.000 çocukta 21,5'ti ve 1 Eylül tarih sınırı olmayan eyaletlerde buna karşılık gelen fark 10.000 çocukta 8,9'du.

DEHB tedavisinin oranı, Ağustos ayında doğanlarda 10.000 çocukta 52,3 (36.319 çocuktan 192'sinde) ve Eylül ayında doğanlarda 10.000 çocukta 40,4'tü (35.353 çocuktan 143'ü), mutlak fark 10.000 çocuk başına 12,5’ti. Bu farklılıklar diğer aydan-aya karşılaştırmalar için ve anaokulu için Eylül ayı sınır tarihleri olmayan eyaletlerde gözlenmedi. Ek olarak, 1 Eylül tarih sınırı olan eyaletlerde astım, diyabet veya obezite oranlarında Ağustos ve Eylül doğumlu çocuklar arasında önemli bir fark gözlenmedi.

Araştırmacılar Ağustos ayında doğan çocuklar için DEHB'nin tanı ve tedavi oranlarının, 1 Eylül'de anaokuluna giriş sınırı olan eyaletlerde Eylül ayında doğan çocuklardan daha yüksek olduğunu belirttiler. Bilim insanlarına göre 6 yaşındaki bir çocukta normal davranışın ne olabileceğini, aynı sınıftaki büyük akranların davranışlarına göre göreceli olarak anormal görünebileceklerini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Timothy J. Layton, Michael L. Barnett, Tanner R. Hicks, Anupam B. Jena. Attention Deficit–Hyperactivity Disorder and Month of School Enrollment. New England Journal of Medicine, 2018; 379 (22): 2122.

DDT İsimli Böcek İlacı Maruziyeti Otizm İle İlişkili Bulundu

18 Eylül 2019

Çoğu zengin ülkede on yıllardır yasaklanmış olsa da, böcek ilacı olan DDT, gerek bugün doğmuş olan gerekse de gelecekte doğacak bebeklerin otizm geliştirmesinde önemli bir risk faktörü olabilir. Finlandiya'da yapılan bir araştırma, annelerin kanlarında yüksek DDT maruziyeti belirtilerinin bulunması durumunda otizmli çocuk sahibi olma olasılıklarının yükseldiğini gösterdi.

DDT, hastalık taşıyan sivrisinekleri öldürmek için 1940'lardan itibaren büyük miktarlarda kullanıldı. Ama 1970'lerde ve 1980'lerde Batı ülkelerinde yaygın bir şekilde yasaklandı çünkü elde edilen kanıtlar bu ilacın laboratuvar hayvanlarında çeşitli kanserlere ve yaban hayatında bozulmuş üremeye yol açtığını gösterdi.

Ancak insektisitlerin doğada kaybolması on yıllar alır, bu yüzden insanlar hala kontamine olmuş su ve yiyecekleri tüketmektedir. Bu ilaç tüketildikten sonra vücut yağına karışır ve kan sisteminde dolaşmaya başlar. Bu şekilde hamilelerden fetüse geçişi de olur. Bunun otizmde artmış bir riske sebep olup olmadığını tanımlamak için araştırma ekibi 1983-2005 yılları arasında bir milyondan fazla kadından alınan kan örneklerini analiz etti.

DDT ile İlişki Tespit Edildi

Ekip, DDT'nin uzun ömürlü bir çöküş ürünü olan DDE için katılımcıların kan örneklerini taradı. Elde edilen bulgulara göre otistik çocuk sahibi olan annelerde ortalama DDE seviyeleri daha yüksekti. Otizmli olmayan çocukların annelerin kanında, ortalama olarak mililitrede 811 piktogram DDE vardı. Ancak otistik çocukların annelerinde bu değer ortalama 1032 piktogramdı.

En yüksek DDE seviyesine sahip ve otistik çocukları olan kadınları inceleyen ekip, DDT'ye yüksek oranda maruz kalmanın otizmli bir çocuk sahibi olma olasılığını ortalama üçte bir oranında arttırdığı hesapladı. DDE’nin otizm için de risk faktörü olan düşük doğum ağırlığı ve prematüriteyi de tetiklediği geçmişte yapılan çalışmalarda bulunmuştu.

Ekip ayrıca, poliklorlu bifeniller (PCB) denilen diğer uzun ömürlü kirleticiler için de numuneleri de taradı. Fakat bunlar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunamadı.

Araştırma ekibine göre elde edilen bu bulgular doğru bir şekilde yorumlanmalı ve DDT'nin gerçekten otizmle bağlantılı olup olmadığını ve DDT'nin bir neden olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brown A. et al, Exposure to insecticide DDT linked to having a child with autism, American Journal of Psychiatry, DOI: 10.1176/appi.ajp.2018.17101129

Yenilikçi Görüntüleme Teknikleri ile Yeni Radyolojik Sınırlar

17 Eylül 2019

Radyoloji; yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük veriler kullanan yeni görüntü değerlendirme araçlarının ortaya çıkmasıyla yeni bir çağın eşiğine gelmiştir. İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı radyolojinin uygulama yöntemini de temelden değiştiriyor.

Kanser dünyası immüno-onkolojide gerçek bir devrim yaşıyor. Her geçen yıl, kanseri tedavi etmenin olası yollarını ortaya çıkaran bağışıklık sistemlerinin yeni aktivasyonları ile yüzlerce yeni klinik çalışma başlatılıyor. Bunlar arasında kişiselleştirilmiş tıp da önemli bir rol oynuyor.

Moleküler görüntülemenin daha kişiselleştirilmiş tedaviye rehberlik etme potansiyeline sahip olması, radyologların tümör yanıtını değerlendirmek için yeni yollar bulmaları gerektiği anlamına geliyor.

Çok Sayıda Yeni Yöntem Mevcut

Kanser immünoterapisinin daha yaygın kullanılması standart radyolojik ölçümlerin de değişmesine yol açıyor. Tedavinin başlarında görülen durumun yanlışlıkla progresyon olarak değerlendirilmemesi için radyologların uzmanlığı oldukça önem kazanıyor. Bunun yanı sıra artan sayıda yapay zekanın dahil edildiği incelemeler de yapılıyor.

Yeni yapılacak bir tıbbi konferansta yapay zeka teknolojileri oldukça büyük yer tutacak. Moleküler beyin görüntülemesi için FDG dışı PET izleyicileri içeren yeni PET teknolojileri de sıcak bir konu. Ayrıca, hızlı kas-iskelet sistemi görüntüleme ve makine öğreniminin MRG'yi hızlandırmak için kullanılabileceği şekilde hızlandırılmış diğer teknikler üzerine bir oturum yapılacak.

Buna ek olarak bu yıl RSNA’nın düzenleyeceği 431 eğitim kursu olacak. Bu eğitim kurslarında tüm bu yeni teknolojiler ve yeni yaklaşımlarla radyoloji camiasını eğitmeyi amaçlayan fikir liderleri, özellikle kanser tedavisinde daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşıma ulaşılmasını umuyorlar.

Yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük datanın kullanılması ile radyolojinin artık yeni bir çağın eşiğinde olduğunu söylemek mümkün. Bu yeni çağa uygun bir şekilde eğitim içerik ve yöntemleri de tekrardan gözden geçiriliyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

New Frontiers in Radiology Powered by Innovative Imaging - Medscape - Nov 19, 2018.

Azalan Akciğer Fonksiyonu ve Kardiyovasküler Risk

17 Eylül 2019

Kardiyak ve pulmoner fonksiyonlar genellikle birbirinden ayrı olarak incelenmektedir. Ancak, bozulmuş akciğer fonksiyonunun, kardiyovasküler mortalitede neredeyse iki kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir ve akciğer hastalığı olan insanlar arasında koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği daha yaygındır.

Hem 1 saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) hem de zorlu vital kapasite (FVC) yaşla birlikte doğal olarak düşmektedir. Bu düşüşün hızının çevresel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Akciğer fonksiyonundaki hızlı düşüş, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkilidir ve düşüş oranı kardiyovasküler mortaliteyle ilişkilidir, ancak düşüşün kardiyovasküler olaylarıyla nasıl ilişkili olduğu bilinmemektedir. Erken veya yeni başlayan kalp yetmezliği, spirometrik ölçümlerinde hızlı bozulmaya neden olabilir, ancak erken veya tanı konmamış kalp yetmezliğine sekonder hızlı akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün, kısa dönemde kalp yetmezliğinin tahmin edilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, akciğer fonksiyonundaki düşüşün, kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı ve inme ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Araştırmacılar analiz için, koroner kalp hastalığı olmayan ve 1. ziyarette (1987-1989) ve 2. ziyarette (1990-1992) spirometri uygulanan 10.361 ARIC (Topluluklarda Ateroskleroz Riski) katılımcısı hakkındaki verileri incelediler. Çalışmada hızlı akciğer fonksiyon düşüşü 2,9 ± 0,2 yıl boyunca FEV1 (yılda>%1,9 düşüş) veya FVC'deki (yılda>% 2,1 düşüş) düşüşün en büyük çeyrekliği (n = 2585) olarak tanımlandı.

FEV1’deki Hızlı Düşüş, Kalp Yetmezliğinin Öncüsü

FEV1 veya FVC'de hızlı düşüş ve bunun ardından gelen kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı, inme veya bunların kombinasyonu arasındaki ilişki; bazal spirometri değeri, demografi, boy, vücut kitle indeksi, kalp hızı, diyabet, hipertansiyon, düşük yoğunluklu lipoprotein, lipit düşürücü ilaç kullanımı, B tipi natriüretik peptid için N-terminal prohormon fragmanı ve sigara kullanımı için ayarlanan çok değişkenli Cox regresyon kullanılarak değerlendirildi.

Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 54 ± 6 yıldı, %56'sı kadındı ve %81'i beyazdı. 17 ± 6 yıllık takipte, kalp yetmezliği %14, koroner kalp hastalığı %11, inme %6 ve kompozit %24 olarak gerçekleşti. FEV1 ve FVC'deki hızlı düşüş, kalp yetmezliği riskinin artmasıyla ilişkiliydi. İzlemin ilk yılında en prognostik olanı FEV1'deki hızlı düşüştü. FEV1'deki hızlı düşüş, aynı zamanda inme ile de ilişkiliydi.

Araştırmacılar akciğer fonksiyonlarında seri spirometri ile değerlendirilen hızlı bir düşüşün, daha sonraki koroner kalp hastalığının, özellikle de kalp yetmezliğinin görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Odilson M. Silvestre, Wilson Nadruz Jr., Gabriela Querejeta Roca, Brian Claggett, Scott D. Solomon, Maria C. Mirabelli, Stephanie J. London, Laura R. Loehr and Amil M. Shah. Declining Lung Function and Cardiovascular Risk,J Am Coll Cardiol. 2018;72:1109-1122.

40’lı ve 50’li Yaşlarda Forma Girmek Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

16 Eylül 2019

Boş zamanlarında fiziksel aktivitenin (LTPA: Leisure Time Physical Activity) orta yaştaki yararları belirlenmiş olmasına rağmen, uzun süreli katılımın sağlık etkileri ve ergenlik ile orta yaş arasındaki LTPA'daki değişimler belgelenmemiştir. Bu yüzden bir grup araştırmacı LTPA yaşam seyri paternleri ile mortalite arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bir çalışma yaptılar.

Çalışmada Yerleşim ve Katılımcılar Bu prospektif kohort çalışmasında, 1995-1996 yılları arasında kurulan Ulusal Sağlık Enstitüleri AARP (eski Amerikan Emekli Sanayicileri Derneği) Diyet ve Sağlık Çalışması verileri kullanılmıştır. Verilerin analizi Mart 2017 - Şubat 2018 tarihleri ​​arasında yapılmıştır. California, Florida, Louisiana, New Jersey, Kuzey Carolina ya da Pennsylvania ya da 2 büyükşehir bölgesinde (Atlanta, Georgia ya da Detroit, Michigan) 6 eyalette yaşayan 315059 yetişkin AARP üyesi için analiz edildi.

Başlangıç mülakatında katılımcılar tarafından bildirilen LTPA değerleri (saat / hafta) 15 ila 18, 19 ila 29, 35 ila 39 ve 40 ila 61 yaş gruplarına göre ayrıldı. Araştırmacılar çalışmalarında ana sonuç olarak 31 Aralık 2011 tarihine kadar mevcut olan tüm nedenli, kalp damar hastalıkları ile ilişkili ve kansere bağlı ölüm kayıtlarını aldılar.

Geç de Olsa Aktivite Artışı Riski Düşürüyor

315.059 katılımcının 183.451'i (%58,2) erkekti ve katılımcılar 50-71 yaşları arasındaydı. Çalışmada on farklı LTPA yönelimi (zamanla LTPA'nın sürdürülmesi, arttırılması ve azaltılması olarak sınıflandırılmıştır) tanımlanmış ve tüm nedenlerden dolayı 71.377 ölüm, kalp damar hastalıklarına bağlı 22.219 ölüm ve kanser nedeniyle 16.388 ölüm meydana gelmiştir. Yetişkinlik döneminde sürekli olarak etkin olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında, her yaş döneminde en yüksek LTPA miktarını koruyan katılımcılar tüm nedenlere, kalp damar hastalıklarına bağlı ve kansere bağlı ölüm riski düşüktü. Örneğin, sürekli olarak hareketsiz olan katılımcılarla karşılaştırıldığında, daha yüksek miktarda LTPA'nın sürdürülmesi, daha düşük nedenlerle (tehlike oranı [HR], 0.64;% 95 CI, 0.60-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.58; 95 % CI, 0.53-0.64) ve kansere bağlı (HR, 0.86;% 95 CI, 0.77-0.97) mortalite ile ilişkili bulundu. Yetişkin yaşamı süresinin çoğu boyunca daha az aktif olan ancak daha sonraki yetişkinlik döneminde (40-61 yaş arası) LTPA'yı arttırmış olan yetişkinlerde tüm nedenler (HR, 0.65;% 95 CI, 0.62-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.57;% 95 CI, 0.53-0.61) ve kansere bağlı (HR, 0.84;% 95 CI, 0.77-0.92) mortalite için daha düşük risk taşımaktaydı.

Daha yüksek LTPA seviyelerinin sürdürülmesi ve yetişkinliğin ilerleyen dönemlerinde LTPA'nın artması, orta yaşta fiziksel aktiviteye başlamak için çok geç olmadığını işaret edici şekilde daha düşük ölüm riskiyle ilişkiliydi. Araştırmacılar aktif olmayan yetişkinlerin daha aktif bir yaşam sürmelerinin teşvik edilmesi gerektiğini, hali hazırda aktif olan genç yetişkinlerin yaşlandıkça aktivite seviyelerini korumaya çalışmaları gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pedro F. Saint-Maurice, PhD et al. Association of Leisure-Time Physical Activity Across the Adult Life Course With All-Cause and Cause-Specific Mortality JAMA Netw Open. 2019;2(3):e190355.

Prediyabetli Üç Yetişkinden Biri Artritli

12 Eylül 2019

Günümüzde yaklaşık olarak 54 milyon Amerikalı yetişkinin artritli ve yaklaşık 84 milyon ABD'li yetişkinin prediyabetli olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, prediyabetli erişkinlerde artrit prevalansı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu iki sağlık durumunun nasıl ilişkili olduğunu ve bunların fiziksel hareketsizlik ve obezite ile nasıl bağıntılı olduğunu anlamak amaçlandı. Araştırmacılar çalışmaları için, 2009'dan 2016'ya kadarki Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketlerinden (NHANES) verileri incelediler. Veriler, açlık plazma glukoz ölçümü ve artrit verileri içeren 20 yaş ve üstü 10.179 erişkinden gelen bilgileri içeriyordu.

Yapılan incelemede araştırmacılar, prediyabetli yetişkinler arasında artritin yıllık düzeltilmemiş prevalansının %32,0 olduğunu veya bunun da tahminen 26 milyon insana denk geldiğini gördüler. Benzer şekilde, diyabetli yetişkinler arasında yıllık düzeltilmemiş artrit prevalansı %42,0’ydi ve bu da  yaklaşık 13 milyon kişiye denk geliyordu.

Artritli ve Diyabetli Hastaların Yarısı Obez ve Hareketsiz

Araştırmacılar, artrit prevalansının prediyabetli erişkinler ve diyabetli erişkinler arasında anlamlı olarak farklı olmadığını da buldular. Bununla birlikte prevalans, prediyabetli erişkinlerde, prediyabetsiz veya diyabetsizlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hem prediyabet hem de artritli bireyler arasında boş zamanlardaki fiziksel hareketsizlik ve obezitenin düzeltilmemiş prevalans oranları ise sırasıyla %56,5 ve %50,1’di.

Araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde prediyabetli 3 erişkinden yaklaşık 1 tanesinde artrit olduğunu belirttiler. Her iki durumda da kişilerin en az yarısı fiziksel olarak etkin olmadığını veya obeziteye sahip olduklarını, bunun da tip 2 diyabet riskini daha da arttırdığını aktardılar. Sonuçların, klinisyenlerin artrit hastaları arasında prediyabet kontrolü yapma ihtiyacını vurguladığını söylediler.

Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı profesyonellerinin kanıta dayalı fiziksel aktivite müdahalelerini teşvik ederek fiziksel aktivitenin artrit spesifik sınırlamalarını aşabileceklerinin altını çizdiler. Klinisyenlerin, artritle ilgili fiziksel aktivite önündeki sınırlamaların üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için kanıta dayalı artrit müdahalelerini kullanabileceklerini vurguladılar.

Ulusal Diyabet Önleme Programı'nın yaygınlaştırılmasının, artritli yetişkinler arasında tip 2 diyabet gelişme riskini potansiyel olarak azaltabileceğini ve artrit kaynaklı ağrılarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michelle Sandoval-Rosario et al. Prevalence of Arthritis Among Adults with Prediabetes and Arthritis-Specific Barriers to Important Interventions for Prediabetes — United States, 2009–2016, MMWR Morb Mortal Wkly Rep. November 9, 2018 / 67(44);1238–1241.

Uykusuzluk Gençlerde İntihar Düşüncelerine Yönlendiriyor Olabilir Mi?

11 Eylül 2019

Uykusuzluk ve diğer uyku bozuklukları adölesanlarda sık görülür ve genellikle bu durum daha kötü akademik performans, fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları ve kendine zarar verme ile ilişkilidir. Bununla birlikte, adölesanlarda intihar ve uyku bozuklukları ilişkisini araştıran çalışmalarda tutarsız sonuçlar ortaya konmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, adölesanlarda uyku bozuklukları ile intihar düşünceleri, planları ve girişimleri arasındaki ilişkileri sistematik olarak gözden geçirdiler ve bu birliklerin potansiyel moderatörlerini keşfetmeyi amaçladılar.

Embase, PubMed, ProQuest ve Çin Bilgi Kaynağı Entegre Veri Tabanlarını, başlangıç tarihlerinden 19 Ekim 2018 tarihine kadar incelediler. Zaman veya dil kısıtlaması olmadan kesitsel, prospektif veya retrospektif çalışmaları seçtiler.

İntihar Düşüncesini Etkiliyor Ama Girişimleri Etkilemiyor

Araştırmacılar, 37.536 adölesanı içeren 9 kesitsel çalışma, 9.295 adölesanı içeren dört prospektif çalışma ve 80 adölesanı içeren bir retrospektif raporu meta-analize dahil ettiler. Kesitsel analizler, uyku bozukluğu olan adölesanların uyku bozukluğu olmayanlara göre intihar düşüncesi, planları ve girişimleri (havuzlanmış olasılık oranları [ORs] = 2,35, 1,58 ve 1,92) için daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koydu.

Prospektif raporlar, adölesanlarda uyku bozukluklarının intihar düşüncesi riskini anlamlı şekilde ön gördürdüğünü, ancak intihar girişimi için bunun anlamlı olmadığını gösterdi. Bulgular ayrıca, uyku bozuklukları ve intihar girişimleri arasındaki ilişkiyi desteklemedi. Depresyon, adölesanlardaki uyku bozuklukları ve intihar düşüncesi ya da girişimleri arasındaki ilişkileri değiştirmedi. Uykusuzluk şikayeti olan adölesanlarda intihar düşüncesi riski, diğer uyku şikayetleri ile karşılaştırıldığında daha yüksekti. Yaş, kadın yüzdesi ve güvenilir uyku ölçümleri anlamlı birer belirleyiciydi.

Araştırmacılar bulguların, gençlerin intiharının önlenmesi için özellikle uykusuzluk olmak üzere uyku bozukluklarının taranmasının ve yönetilmesinin önemini kanıtladıklarını belirttiler. Adölesanlarda intihar düşüncesine karşı önleyici stratejiler geliştirilirken uyku bozukluklarının bir faktör olarak düşünülmesi gerektiğini vurguladılar. Adölesan intihar planlarında ve girişimlerinde uyku bozukluklarının nedenselliğini sağlamak için ek prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jen-Wei Liu, Yu-Kang Tu, Ying-Fan Lai, Hsin-Chien Lee, Pei-Shan Tsai, Ting-Jhen Chen, Hui-Chuan Huang, Yu-Ting Chen, Hsiao-Yean Chiu, Associations between sleep disturbances and suicidal ideation, plans, and attempts in adolescents: a systematic review and meta-analysis, Sleep, , zsz054

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

Yatan Hastaya Grip Aşısı, Kalp Krizi Riskini Azaltıyor

09 Eylül 2019

Yapılan yeni bir çalışmada herhangi bir nedenle ABD'de hastaneye yatırılan 30 milyona yakın yetişkinden, taburcu edilmeden önce grip aşısı olanların, yıl boyunca miyokard enfarktüsü geçirme olasılıklarının %9 daha az olduğu bulundu. New York'taki Icahn Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD’ndan Dr.Mariam Khandaker: “Çalışmanın asıl mesajı; grip aşısının miyokard enfarktüsü insidansını azaltmak için birincil önleme yöntemi olarak kullanılması gerektiğidir.” dedi. Khandaker, araştırmayı ACC 2019 Bilimsel Oturumu'nda sundu. Toronto Üniversitesi’nden Dr. Jacob A. Udell, Bu çalışmanın kuşkusuz potansiyeli olan gözlemsel bir çalışma olduğunu belirtti. Ancak, çalışmada hasta yaşı veya hastaneye yatırılma nedenleri gibi faktörler hakkında ayrıntılı bilgi verilmedi. Ek olarak, grip aşısı mevsimi dışında veya sırasında kabul edilen hastalar arasında ayrım yapılmadı. INVESTED çalışması olarak bilinen çalışma için “İnsanları grip aşısının kalp aşısı olabileceği konusunda ikna etmek için bir çalışma yürütüyoruz.” yorumu yapıldı.

Khandaker: "İnfluenza, dünya çapında hastalık ve ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir ve bazı öncül çalışmalar, influenza aşılı hastaların nispeten daha az miyokard enfarktüsü geçirdiğini göstermektedir." dedi. Çalışmacılardan Udell ise "Grip ve diğer enfeksiyonların, kalp yetmezliği, kalp hastalığı veya diğer kronik hastalığı olan bireylerde kararsız plak rüptürünü tetikleyebileceğini düşünüyoruz." dedi.

Khandaker ve çalışma arkadaşları, 2014 ABD Ulusal Yatan Hasta Örneği (NIS) veritabanından, o yıl boyunca Birleşik Devletler'deki bir hastaneye kabul edilen 29.763.704 yetişkin tanımladı. Bu hastaların %1,6'sı taburcu edilmeden önce grip aşısı alırlen, %98,4'ü almadı. 2014 yılında hastaneye kaldırıldıklarında grip aşısı olan hastaların o yıl miyokard enfarktüsü geçirme olasılığı aşı olmayanlara göre daha düşüktü (%3.4'e karşılık %4.4). Miyokard enfarktüsü geçirme riski, hastanede yatarken grip aşısı olmayan hastalarda yaş, cinsiyet, ırk / etnik köken, sosyoekonomik durum, sigorta kapsamı ve hastanenin yeri, büyüklüğü ve türü için ayarlamalar yapıldıktan sonra önemli ölçüde yüksek kaldı ( düzeltilmiş oran oranı, 0,91; %95 CI, 0,87-0,96).  Dört grip mevsimi boyunca yaklaşık 9300 hastayı kayda geçirecek olan yeni çalışma ise şu an üçüncü yılında ve sonuçların 2020'de rapor edilmesi bekleniyor.

Miyokard Enfarktüsü Sonrası Aşılamanın Koruyuculuğu da Araştırılıyor

Benzer şekilde, Kanada’daki McMaster Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen, kalp yetmezliği olan hastalarda Grip Aşısının Randomize Kontrollü Çalışması, influenza aşısının kontrolle karşılaştırıldığında etkili olup olmadığını test etmek için yapılan en büyük randomize çalışmadır. Bu çalışma, 10 ülkede (Çin, Hindistan, Kenya, Mozambik, Nijerya, Filipinler, Suudi Arabistan, Uganda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Zambiya) kalp yetmezliği olan hastaları kayıt altına almakta ve her yıl grip aşısı ya da plasebo almaları için randomize etmektedir. Bu çalışmanın da nihai veri toplama işleminin aralık ayında yapılması bekleniyor. Ve son olarak, Miyokard İnfarktüsü Sonrası Grip aşısı (IAMI) çalışması, hastane içi influenza aşılamasının STEMI veya non-STEMI hastalarda ölüm ve kardiyovasküler sonuçlara etkisini değerlendirmek için bugüne kadar yapılmış en büyük randomize çalışmadır.

Çalışmanın, influenza aşısının, akut miyokard enfarktüsü sonrası ikincil önleme olarak etkinliği ile ilgili oldukça yararlı klinik veriler sağlaması beklenmektedir. Bu çalışma da Danimarka ve İsveç'te devam etmekte olup, üç grip mevsiminin kesin sonuçlarının Ağustos 2020'de açıklanması beklenmektedir.

Kardiyovasküler Hastalık ve Mortalite ile Diyet Kolesterolü ve Yumurta Tüketimi Arasındaki İlişkiler

06 Eylül 2019

Kolesterol insan beslenmesinde yaygındır ve yumurta önemli bir kolesterol kaynağıdır. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketiminin kardiyovasküler hastalık ve mortalite ile ilişkili olup olmadığı tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, diyet kolesterol veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkileri belirlemeyi amaçladılar.

Bireysel katılımcı verileri, 25 Mart 1985 ve 31 Ağustos 2016 tarihleri arasında toplanan veriler kullanılarak 6 prospektif ABD kohortundan toplandı. Katılımcılar tarafından rapor edilen diyet verileri standart bir protokol kullanılarak uyumlu hale getirildi. Diyetteki kolesterol (mg / gün) veya yumurta tüketimi (sayı / gün) değerlendirildi. Çalışmadaki birincil sonuçlar, demografik, sosyoekonomik ve davranışsal faktörler için düzeltilmiş, ölümcül ve ölümcül olmayan koroner kalp hastalığı, felç, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalık ölümlerinin tümü olmak üzere kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölümler için tüm takip süreci boyunca tehlike oranı (İK) ve mutlak risk farkıydı (ARD).

Her 300mg Kolestrol Riski Artırıyor

Araştırmacılar analize, ortalama yaşları 51,6 olan 13.299'u (%44,9) erkek ve 9.204'ü (%31,1) siyah toplam 29.615 katılımcıyı dahil ettiler. Ortalama 17,5 yıllık takip sırasında 5.400 kardiyovasküler hastalık kaynaklı ve 6.132 tüm nedenler kaynaklı ölüm meydana geldi. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişki monotonikti. Günde tüketilen her bir ilave 300 mg diyet kolesterolü, yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,17 düzeltilmiş ARD, %3,24) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,18 düzeltilmiş ARD,%4,43) ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Günde tüketilen her yarım yumurta, daha yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,06, düzeltilmiş ARD, %1,11) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,08, düzeltilmiş ARD,%1,93) ile önemli derecede ilişkiliydi. Öte yandan yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık (düzeltilmiş HR, 0,99, düzeltilmiş ARD,% −0,47) ve tüm nedenlere bağlı ölüm (düzeltilmiş HR, 1,03, düzeltilmiş ARD,%0,71) arasındaki ilişkiler diyet kolesterol tüketimi için düzeltildikten sonra anlamlı değildi.

Araştırmacılar, ABD'li yetişkinler arasında, diyet kolesterolü veya yumurtanın daha fazla tüketilmesinin, yüksek doz kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm riski ile doz-yanıt şeklinde anlamlı şekilde ilişkili olduğu sonucuna vardıklarını belirttiler. Bu sonuçların diyet rehberlerinin ve güncellemelerin geliştirilmesinde dikkate alınması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Victor W. Zhong, Linda Van Horn, Marilyn C. Cornelis et al. Associations of Dietary Cholesterol or Egg Consumption With Incident Cardiovascular Disease and Mortality, JAMA. 2019;321(11):1081-1095.

Yetişkin Oligodendrositler MS`te Miyelin Üretimini Yenileyebilir

06 Eylül 2019

Merkezi sinir sisteminde endojen remiyelinizasyonun var olduğu ve bu sürecin sinirlerde yenileme fonksiyonuna sahip olabileceği bilinmektedir. Öte yandan multipl sklerozda (MS) zamanla bu foksiyonu daha az görevini yeri getirdiği düşünülmektedir. Remiyelinizasyonu uyarmak, hem sinirlerin fonksiyonunu eski haline getirmek hem de aksonları dejenerasyondan korumak için önemli bir tedavi amacıdır.

Oligodendrositler, miyelin üreten hücreler ve sinir hücrelerinin aksonlarının miyelinlenmesinden sorumludurlar. Tek bir oligodendrosit, birden fazla aksonu miyelinleştirebilir. Olgun, miyelin üreten oligodendrositler, oligodendrosit progenitör hücreleri adı verilen daha olgunlaşmamış kök hücre benzeri hücrelerden gelişir. Bu nedenle miyelin kaybolduğunda onu kurtarmanın tek yolu, yeniden üretmek için progenitör hücrelerden yeni bir oligodendrosit elde etmektir. Bu yaklaşım günümüze kadar MS araştırmalarındaki dogma olmuştur. Remiyelinizasyona yönelik MS tedavileri, yeni miyelin üretimini indüklemek için oligodendrosit progenitör hücrelerini miyelin hasar bölgelerine almaya odaklanmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, olgun, erişkin oligodendrositlerin, multipl skleroz gibi hastalıklarda kaybedilenlerin yerini almak için miyelin üretme yeteneklerini yeniden kazanabileceği gösterilmiştir.

Araştırmacılar çalışmalarında, aksonlarında ciddi miyelin kaybına uğrayan kedi ve rhesus makakları adı verilen maymunlar olmak üzere iki büyük hayvan modeli kullandılar. Olgun oligodendrositlerin, sağlıklı aksonların internodları olarak adlandırılan miyelin bölümleriyle bağlantı kurmaları gerektiğini fark ettiler. Bu hücrelerin, eğer hala biyolojik olarak aktifse ve bu internotları koruyorsa, prosesleri bu demiyeline edilmiş segmentlere yeniden uzatabileceklerini düşündüler.

Oligodendrositlere Yeniden Miyelin Üretme Yeteneği Kazandırılabilir

Çalışmada merkezi sinir sisteminde şiddetli miyelin kaybı için bir kedi modeli kullanıldı. 2009 yılında, ışınlanmış yiyeceklerle beslenen kedilerin yaygın ve ciddi miyelin kaybı geliştiği gösterildi. Bu hayvanları düzenli bir diyete döndürmek, miyelin onarımını ve sinir hücrelerinin işlevini tetikledi. Bu yeni model, araştırmacıların, miyelin kaybını tetiklemek için kuprizon adı verilen bir toksin kullanırken fare gibi diğer hayvan modellerinde öldürülen oligodendrositlerin rolünü incelemelerine izin verdi.

Araştırmacılar, ışınlanmış yiyecekle beslenip sonrasında tekrar normal bir diyet uygulanan kedinin sinir sistemindeki miyelin kılıflarına baktılar ve miyelinin mozaik olarak düzenlendiğini buldular. Bazı aksonlarda kalın bir miyelin tabakası varken, diğerlerinde miyelin kılıfları çok inceydi.

Araştırmacılar, kalın miyelin tabakalarının embriyonik gelişim sırasında oluştuğunu ve remyelinizasyon sonrası görülmediğini, miyelinin ince tabakasının bir miyelin kaybı olayından sonra hayatta kalan oligodendrositlerden geldiğini belirttiler. Hayatta kalan yetişkin oligodendrositler, bu demiyelinizasyon bölgelerine bitişikti ve onları miyelin onarımı için muhtemel adaylar haline getiriyordu. Subakut kombine dejenerasyon adı verilen başka bir demiyelinizan hastalığın bir rhesus makak modelinden sinir dokusu örnekleri analiz edildiğinde aynı şeyler bulundu. Maymunlarda da olgunlaşmış miyelin kılıflarına bağlı tek oligodendrositler vardı.

Araştırmacılar bulguların, olgun oligodendrositlerin gerçekten de miyelin üretme kapasitelerini yeniden etkinleştirebileceğini gösterdiğini belirttiler. MS hastalarında bu sürecin yavaşlayabileceğini ve miyelin kaybının ilerlemesini azaltamadığını ya da bazı oligodendrositlerin, hücrelerin inaktif hale gelmesini sağlayarak internotlarla olan bağlantılarını kaybetmiş olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Duncan et al. The adult oligodendrocyte can participate in remyelination, PNAS December 11, 2018 115 (50) E11807-E11816.

Gece Nöbetleri ve Sağlıksız Yaşam Tarzı Diyabet Riskini Arttırır Mı?

04 Eylül 2019

İki uzun vadeli prospektif sağlık çalışmasına katılan 140.000'den fazla hemşireyle ilgili veriler yeni bir yayında birleştirildi. Elde edilen sonuçlara göre gece vardiyasında çalışan kişilerin tip 2 diyabet riski her 5 yılda bir yaklaşık %30 oranında artıyor.

Sigara içmek, yüksek bir vücut kitle indeksine (BMI) veya kötü bir diyete sahip olmak gibi sağlıksız yaşam tarzı faktörlerine sahip olmak, hastalık riskini iki katından fazla arttırıyor.

Bununla birlikte, hem sağlıksız bir yaşam tarzı olan hem de 5 yıldan fazla dönüşümlü gece / gündüz vardiyasında çalışan kadınlar, bu faktörler olmayan kadınlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için 2,83 kat daha fazla riske sahiptir ve iki faktörün birlikteliği %11'lik bir ek risk oluşturur.

Araştırmacılar sonuçlarını açıklamak için "birkaç olası mekanizma" olduğuna inanıyorlar. Onlara göre uyku kaybı ve sirkadiyen ritmin bozulması bağırsak mikrobiyotasını bozabilir ve diyet / fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı davranışları ise bağırsak mikrobiyal çeşitliliği ve metabolitleri etkileyebilir.

Artmış Kronik Hastalık Riski

Gece vardiyası çalışması ve tip 2 diyabet riski üzerindeki sağlıksız yaşam tarzı faktörlerinin ortak ilişkilerini incelemek için ekip, 1976'da başlayan Hemşirelerin Sağlık Çalışması (NHS) ve 1989'da başlatılan NHS II'nin verilerini inceledi.

Toplam 238.278 kadının kayıtlı olduğu her iki çalışmada da, temel araştırma sonrasında her 2 yılda bir tıbbi ve yaşam tarzı bilgilerini güncelleme anketleri gönderildi. Ayrıca, katılımcılar her 4 yılda bir güncellenen bir gıda sıklığı anketi doldurdular. Takip oranları %90'dan fazlaydı.

Her iki çalışmada da, aynı aydaki gündüz ve akşam vardiyalarına ek olarak, ayda üç veya daha fazla gece vardiyası olarak tanımlanan dönen vardiya çalışmasında daha fazla zaman geçiren kadınların, diğer kadınlara göre daha fazla oranda sigara tiryakisi olduğu ve vücut kitle indekslerinin daha fazla olduğu görüldü.

BMI'ye göre ayarlanan havuzlanmış çok değişkenli regresyon analizinde, gece vardiyasında çalışan kadınların, gece vardiyasında çalışamayan kadınlara karşı tip 2 diyabet geliştirme riskinin arttığını, 1 ila 5 yıllık gece vardiyaları için 1.04, 1.09, 5 ila 9 yıl ve 10 yıl veya daha uzun süre 1,16 (P <0,01 için) olduğu bulundu.

Sağlıksız yaşam tarzının kronik hastalık riskini arttırdığı düşüncesi bu çalışma ile de tekrar onaylanmış oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shan Z, et al. Rotating night shift work and adherence to unhealthy lifestyle in predicting risk of type 2 diabetes: results from two large US cohorts of female nurses. BMJ. 2018;363:k4641

MS ile İlişkili Yorgunlukta Suçlu Bulundu: Obstrüktif Uyku Apnesi

02 Eylül 2019

Yapılan yeni araştırmalarda, yaygın olarak görülen yorgunluk semptomunu yaşayan multipl sklerozlu (MS) hastalar arasında obstrüktif uyku apnesinin (OSA) yaygın olduğu gösterildi.

Araştırmacılar, bulguların yorgunluk bildiren MS'li kişilerde tanı konmamış OSA'nın yaygın olduğunu vurguladığını belirtiyorlar. MS'te obstrüktif uyku apnesini değerlendirmek için türünün en büyüğü olan çalışmaya, Güney Shore Nörolojik İlişkiler merkezinde, gece boyunca yorgunluk semptomları bildiren ve gece polisomnografi uyku çalışmalarına katılan MS'li 292 hasta dahil edildi. Hastaların %81,4'ü kadın ve yaş ortalaması 47’ydi.

Gece polisomnografi sonuçları, hastaların %61'inde (177), Apne-Hipopne İndeksi skoru 5 veya daha yüksek olarak tanımlanan obstrüktif uyku apnesi olduğunu gösterdi. Genel popülasyonla uyumlu olarak, OSA yaşla birlikte önemli ölçüde artıyordu. OSA, 30 yaşın altındakilerin sadece %26'sında gözlenirken, oran 30 ila 40 yaş arasındakilerde %52, 40 ila 50 yaş arasında %58, 50 ila 60 arasında %73 ve 60 yaş üstünde %82'ye yükseliyordu. Aşırı kilolu veya obez olanların %71'i (BMI 28 veya daha yüksek) OSA'ya sahipken, BMI'si 28’den düşük olan hastaların %57'si OSA'ya sahipti. MS semptom şiddeti açısından, EDSS skoru 0 ile 2,5 arasında olanların %57'si, EDSS 3,0 ila 5,5 olanların %63’ü ve EDSS skorları 6,0 ile 8,0 arasında olanların %89'u OSA'ya sahipti.

Uykuyu İyileştirmenin Faydaları

OSA oranları uzun dönemde hastalık süresiyle birlikte arttı. MS süresi 5 yıldan az olanlarda ve 5-10 yıl arası olanlarda OSA oranı aynı kaldı. 10 ila 15 yıl arasındaki hastalık süresi için oran %67'ye yükseldi ve 15 yıldan fazla hastalık süresi için OSA %72 olarak gözlendi.

Araştırmacılar aynı kohortun ayrı bir analizinde, rapor edilen 292 yorgunluk vakasından %55'inin Epworth Uykululuk Skalası (ESS) puanının 10'dan düşük olduğunu ve %45'inin 10'dan daha yüksek (uyku bozukluklarının varlığını gösterir) olduğunu buldular. MS hastalarının OSA'lı %61'i arasından %82’si, 36 veya daha yüksek bir Yorgunluk Şiddeti Ölçeği (FSS) skoru olarak tanımlanan yüksek yorgunluğa sahipti.

Araştırmacılar, OSA'nın Sürekli Pozitif Havayolu Basıncı (CPAP) tedavisi gibi tedavilere iyi yanıt verdiğini ve uyku apnesinin, MS tedavisindeki sıkıntıların nispeten küçük bir parçası gibi görünse de, uykudaki herhangi bir iyileştirmenin gerçekten de önemli faydaları olabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mr. Jared Srinivasan et al. Fatigue, Patient Reported Outcomes, and Sleep Apnea in People with Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 2019  06:00 PM - 08:00 PM

Migren, Kuru Göz Sendromu İle İlişkili Bulundu

02 Eylül 2019

Yürütülen yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre migreni olan hastalar genel popülasyondan daha çok kuru göz hastalığına sahipler. Araştırmacılar, iki koşul arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizma açık olmasa da, bağlantıyı açıklayabilecek bazı altta yatan inflamatuar süreçlerden şüpheleniyorlar. Önceki araştırmalar, kuru göz hastalığı ve migren arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştür, ancak bugüne kadarki bulgular tutarlı değildir.

Bu geriye dönük, populasyon temelli araştırma gözyaşı kanallarinda bozukluk ile migren ağrıları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için tasarlandı. Araştırmacılar, 1 Mayıs 2008 - 31 Mayıs 2018 tarihleri ​​arasında üniversitenin oftalmoloji kliniklerinden birinde 72.969 yetişkin üzerinde çalıştılar. Bunlardan 5352'sine (%7.3) migren ve 9638'ine (%13.2) kuru göz hastalığı tanısı kondu. Hastalar yaş grubuna ve cinsiyete göre ayarlandıktan ve göz kuruluğu ile ilgili kafa karıştırıcı faktörleri (örneğin, bazı ilaçlar, otoimmün hastalıklar ve cerrahi prosedürler) olan hastalar hariç tutulduktan sonra, migren hastalarına kuru göz hastalığı teşhisi konulmuş olma olasılığı migreni olmayan hastalardan daha yüksekti. Kadın cinsiyet ve ileri yaş, bağlantıyı daha da arttırıyordu. Yanıltabilecek faktörlere göre ayarlama yapılmadan önce, tüm yaş gruplarında kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenirken, ayarlamadan sonra, her iki cinsiyetteki 65 yaş ve üstü hastalarda kuru göz hastalığı ve migren arasında anlamlı ilişki gözlendi. Araştırmacılar, ilerleyen yaşla ilişkinin artışının önceki araştırmalarla tutarlı olduğunu belirtiyorlar.

Kadınlarda ve Yaşlılarda Bağlantı Daha Güçlü

"İleri yaş ve kadın cinsiyet, hormonal ve yaşa bağlı değişikliklerden kaynaklanan kuru göz hastalığı gelişimi için risk faktörüdür. Ayrıca, kafa karıştırıcı değişkenleri hesaba katmadan önce, tüm yaş gruplarındaki kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olması, kadınlarda migren görülme sıklığının yüksek olduğu da düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir."

Yazarlar, enflamatuar süreçlerin hem migren hem de kuru göz hastalığında rol oynadığını ve bunun ikisi arasındaki ilişkiyi açıklayabileceğini belirttiler. Örneğin, migren, C-reaktif protein ve interlökin-10 seviyelerinin yanı sıra nörojenik enflamatuar aracılar tarafından tetiklenen bir olaylar dizisine bağlanmıştır. Yazarlar, kuru göz hastalığındaki T-lenfosit aracılı inflamatuar değişikliklerin nörovasküler dokuda benzer olayları tetikleyerek migren baş ağrılarının gelişmesine ve ilerlemesine yol açabileceğini söylüyorlar. Trigeminal ganglion aktivitesinin de ortak bir mekanizma olabileceğini savunuyorlar.

Çalışmanın retrospektif tasarımı ile ilgili kısıtlamalarına rağmen, bulgular migren ve kuru göz hastalığı arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. Yazarlar, "Sonuçlarımız kadın cinsiyetinin ve ileri yaşın bu bağlantının gücünü belirlemede önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Migren şikayeti olan hastalara bakan doktorlar, bu hastaların eşlik eden kuru göz hastalığı riski altında olabileceğinin farkında olmalıdır." diyerek sonuçları aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association Between Dry Eye Disease and Migraine Headaches in a Large Population-Based Study Omar M. Ismail, BS1; Zachary B. Poole, BS1; Shane L. Bierly, BS

Julius Sezar Mini-İnmelerden Mi Muzdaripti?

29 Ağustos 2019

Yeni yapılan bir araştırmaya göre ünlü Roma diktatörü ve generali Julius Sezar'ı rahatsız eden sağlık sorunları mini inmelerden kaynaklanıyor olabilir. Roma imparatorluğunun yükselişinde etkili olan büyük askeri liderin baş dönmesi, sersemlik hissi, his kaybı ve zaman zaman düşmesine neden olan ekstremite zayıflığına kadar birçok tıbbi rahatsızlıktan muzdarip olduğu bilinmekteydi. Bu konu ile ilgili en bilinen olayların birinde Sezar’ın, 46BC'deki Thapsus savaşında yere yıkıldığı ve emniyete alınmak zorunda kalındığı bilinmektedir. Sezar'ın biyografisini anlatan Yunan tarihçisi Plutarch, düşüşün epilepsi atağı olduğunu ileri sürmüştür.

Bu konu ile ilgili tanı esrarengizliğini yüzyıllar boyu korundu. Bunun sebebi çağın alimleri tarafından düşünülen sıtma nöbetleri, ağır migren atakları veya Mısır’daki askeri harekat sırasında yakalandığı parazitik bir beyin enfeksiyonu gibi ayırıcı tanıların yetersiz kalmasıydı.

Ancak Londra Imperial College'deki doktorlar, yaptıkları yeni bir araştırmada Yunan ve Roma yazılarında açıklanan belirtilerin tamamen farklı bir tanıya işaret ettiğini iddia ettiler. Araştırmacılar, Julius Sezar'ın geç başlangıçlı epilepsiden muzdarip olmasındansa, fiziksel olarak zarar veren ve zihinsel durumundaki değişiklikleri tetikleyen bir dizi mini inmeye sahip olduğuna inandıklarını belirttiler.

Milattan önce 100 yılında doğan Sezar, siyasi sistemde hızla yükseldi, Galya'yı fethetti ve silahlı olarak Rubicon nehrini geçerek sonuçta onu Roma'nın diktatörü yapan iç savaşı ateşledi. Ancak, 15 Mart MÖ44'te Senato'da öldürüldüğü zaman yönetimi sona erdi.

Şimdiye kadar, Sezar'ın kardiyovasküler hastalıktan muzdarip olduğu veya felç geçirme olasılığı devlet ve özel işlerinde gözlenen iyi hali nedeniyle büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak yeni yapılan çalışmada araştırmacılar, bir dizi mini inmenin dönemin alimleri tarafından kaydedilen olayları açıklayabileceğini iddia ettiler. Yaşamının sonuna doğru, Sezar depresyona yakalanmıştı ve kişiliği, muhtemelen felçten kaynaklanan beyin hasarı nedeniyle değişmişti. Bir mini inmenin de Sezar’ın, Cicero’nun sonraki yıllarda konuşmasına verdiği duygusal tepkilere yol açmış olabileceği düşünüldü. Sezar'ın ten rengi değişmiş, bedeni sallanmaya başlamış ve büyük hatipleri dinlerken elindeki bir avuç dolusu belgeyi yere düşürmüştür. Sezarın epilepsi hastası olduğu iddialarının temelsiz olduğunu söyleyen araştırmacılar kendi teorilerinin daha basit ve akla yatkın olduğunu belirttiler.

Doktorlar,  Yaşlı Pliny tarafından aktarılan; Sezar’ın hem babasının hem de büyük babasının ayakkabılarını giyerken hiçbir sebep olmadan ölmesinin teorilerini desteklediklerini düşünüyorlar. Araştırmacılar makalelerinde bu ölümlerin de inme veya kalp krizinin nedeniyle olmasının daha muhtemel göründüğünü iddia ediyorlar. Araştırmacılara göre bu durum, Sezar aktif bir yaşam tarzına sahip olmuş ve bir Akdeniz diyetinden faydalanmış olsa bile, ek olarak kardiyovasküler hastalığa genetik yatkınlık olasılığı olduğunu göstermektedir.

Ayrıca Sezar'ın hükümdarlık döneminde, epilepsinin “kutsal bir hastalık” olduğu düşünülmüş ve kendisini ve  seçtiği varisi Octavianus'un hastalıktan muzdarip olduğunu iddia etmek için uygun görülmüş olabilir. Araştırmacılar Sezar’ın saygınlığını sağlamak adına geçirilen inmeler ile ilgili çok az ayrıntılı bilgi bulunduğunu ve teorilerinin tarihin daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Galassi, F.M. & Ashrafian Has the diagnosis of a stroke been overlooked in the symptoms of Julius Caesar? Neurol Sci (2015) 36: 1521.

Klinik Kararlarda Yapay Zeka İçin Yönetmelik

29 Ağustos 2019

Yeni yayınlanan bir raporda yazarlarının endişesi, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından yapılan bazı düzenlemeler nedeniyle, bazı klinik karar destek sistem (CDS) türlerinin tıbbi cihaz olarak kabul edilmemesiydi. Raporda yapay zeka-etkin CDS yazılımını etkileyen en etkili yasal güncellemenin, FDA’nın tıbbi cihazlar olarak düzenlenen yazılımlar için ön hazırlık programı olduğunu söylendi.

Duke-Margolis'te yönetici ortak olan ve beyaz kağıt üzerine ortak yazar olan Christina Silcox şunları söyledi: “Yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, klinisyenlerin halk sağlığını ve klinik sonuçları iyileştirirken daha hızlı bir şekilde doğru teşhise ulaşmalarına yardımcı olma potansiyeline sahiptir. Yapay zekanın sağlık hizmetindeki potansiyelini gerçekleştirmek için güvenli ve etkili inovasyonu yavaşlatan düzenleyici, yasal, veri ve benimseme zorluklarının ele alınması gerekiyor. ”

Raporda, paydaşların ele alması gereken güvenli ve etkili yapay zeka-etkin tanı destek yazılımının geliştirilmesi, düzenlenmesi ve benimsenmesi konusundaki öncelikli endişelere işaret edilmektedir.

• Bu teknolojilerin benimsenmesi için kanıt ihtiyacı: Bu kanıtlara yazılımın hasta sonuçları, bakım kalitesi, toplam bakım maliyetleri ve iş akışı üzerindeki etkisini; klinisyenlerin yararlı ve güvenilir bulduğu şekilde yazılımın kullanılabilirliği ve bilgileri sağlamadaki etkinliği ve bu ürünlerin otoriteler tarafından kullanımı için geri ödeme potansiyeli ile ilgili kanıtlar dahildir.

• Bu ürünlerin etkin hasta risk değerlendirmesi: Bir yazılım, ürününün nasıl çalıştığını açıklayan bilgilerle ve yazılımı eğitmek için kullanılan popülasyon türleriyle birlikte gelmelidir. Bu tür bilgiler, klinisyenler bu yazılımı kullandığında hastalar için risk değerlendirmesinde klinisyenlerin üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ürün etiketlemenin yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir ve sürekli öğrenmeye karşı kilitli modellerin riskleri ve faydaları tartışılmalıdır.

 Yapay zeka​ sistemlerinin etik olarak eğitilmiş ve esnek olmasını sağlamak: Yazılım geliştirmek için kullanılan eğitim verilerinin getirebileceği önyargıyı azaltmak için en iyi yöntemler, veriye dayalı yapay zeka yöntemleriyle geliştirilen yazılımların mevcut klinik önyargıları sürdürmemesini veya daha da kötüleştirmemesini sağlamak için kritik öneme sahiptir. Ek olarak; geliştiricilerin, yazılımlarının gerektirdiği veri girişlerinin, ürünlerinin yetiştirilmesinde algoritmaları eğitmek için kullanılan verileri sağlayan orijinal ayardan farklı olan ayarlara nasıl ölçeklenebilirliğini etkileyebileceğini değerlendirmeleri gerekecektir. Son olarak, hasta mahremiyetini en iyi şekilde nasıl koruyacağımızı belirlemek için en iyi uygulamalar ve potansiyel olarak yeni paradigmalara ihtiyaç vardır.

Raporun yazarları yapay zekayı; tanısal hata önleme ve diğer CDS türlerinde temel bir bileşen olarak, etkili, etik ve güvenli bir şekilde dahil etmek için çaba sarf eden geliştiriciler, düzenleyiciler, klinisyenler, politika yapıcılar ve diğer paydaşlar için bir kaynak olarak hizmet etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

Raporda ayrıca şu anda güvenli, etkili yapay zeka sağlık hizmeti yeniliğini engelleyen ve kısa vadeli öncelikleri içeren büyük zorluklara dikkat çekiliyor:

• Yönetmeliklerde Netlik: 21. Yüzyıl Tedavileri Yasası, yazılım sistemlerinin bir girdi önerisine ulaşmak için girdi verilerinin nasıl analiz edildiğini açıklayıp açıklamadığına bağlı olarak FDA yetkilisinden bazı klinik karar yazılımı türlerini kaldırmıştır. Hastaları doğrudan teşhis eden veya tedavi eden yazılım, bir klinisyenin karar vermesi için destek veya kaynak görevi gören yazılımdan daha yüksek risk altında kabul edilir. Ürünlerin bir öneride bulunmak için girdi verilerini nasıl kullandığı hakkında daha fazla bilgi veren yazılıma karşı, sağlayıcılar “kara kutu” adı verilen yazılımı kullandıklarında, FDA'nın hastalara yönelik riskleri nasıl değerlendireceği konusunda daha fazla düzenleyici açıklığa ihtiyaç vardır.

• Veri Erişimi ve Gizliliği: Yazılım yenilikçilerinin, yazılımı “eğitmek” için büyük hacimli klinik verilere erişmesi gerekir. Ancak bu veriler gerçek dünyada kullanılan girdi verilerinin kalitesi ile tutarlı olmalıdır. Hasta gizliliğini korumak için veri standartlarını iyileştirmek ve verilerin birlikte çalışabilirliğini arttırmak kritik öneme sahip olacaktır.

• Değer Ortaya Koyma: Kamuya açık ve özel kapsama alanı ve sağlayıcının geri ödemesi, bu teknolojilerin benimsenmesini sağlayacak ve yatırım getirisini arttıracaktır. Ancak yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, sağlayıcı sistem verimliliğinde iyileştirmeler gösterebilmeli ve sağlayıcıların kilit sonuç ve maliyet ölçütlerini karşılamalarını sağlamalıdır. Yararlı bir ilk adım, hangi klinik karar destek yazılımı özelliklerinin ve performans sonuçlarının ödeyiciler tarafından en çok değerleneceğini ve performans kazanımlarını kanıtlamak için gerekli olan kanıt türlerini belirlemek olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nqaba Matshazi Report: Policy Rethink Needed On Bringing AI Into Clinical Decision Making Healthcare WeeklyFebruary 13, 2019

Fibromiyaljide Beyin Enflamasyonu İlk Kez Gösterildi

27 Ağustos 2019

Fibromiyalji yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı, yorgunluk ve bilişsel zorluklarla karakterize, az anlaşılmış bir kronik hastalıktır. Fibromiyalji, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre yaklaşık 4 milyon ABD yetişkinini etkilemektedir. Bulguların kanıtlanması nöro-enflamasyon için bir rol öne sürse de, hiçbir çalışma fibromiyaljide doğrudan beyin glial aktivasyonu kanıtı sunmamıştır.

Yapılan yeni bir araştırmada araştırmacılar, aktif mikroglia ve astrositlerde yükselen bir protein olan translokatör proteinine (TSPO) bağlanan [11C] PBR28 kullanarak bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) çalışması yaptılar. İstatistiksel gücü ve genellenebilirliği arttırmak için, bağımsız olarak iki ayrı kurumda toplanan veri kümelerini birleştirdiler. Farklı glial hücre tiplerinin fibromiyaljiye katkılarını ayırmak için, KI'da daha küçük bir örneklem öncelikle astrositik sinyali yansıttığı düşünülen [11C] -L-deprenil-D2 PET ile tarandı.

31 fibromiyalji hastası ve 27 sağlıklı kontrol [11C] PBR28 PET kullanılarak incelendi. 11 fibromiyalji hastası ve 11 sağlıklı kontrol, [11C]-L-deprenil-D2 PET kullanılarak tarandı. Standartlaştırılmış alım değerleri oksipital korteks sinyali (SUVR) ile normalize edildi ve dağıtım hacmi [11C] PBR28 verilerinden hesaplandı. [11C]-L-deprenil-D2, λ k3 kullanılarak ölçüldü. PET görüntüleme ölçümleri gruplar arasında farklılık gösterdiğinde klinik değişkenlerle karşılaştırıldı.

Yeni Hedef: Glial Modülasyon

Sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında fibromiyalji hastalarında en yaygın frontal ve parietal lobların medial ve lateral duvarlarında belirgin olan [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'de yaygın kortikal yükselmeler gösterildi ve düşüş olmadı. Hiçbir bölge, [11C] -L-deprenil-D2 sinyalinde, hastalarda yüksek [11C] PBR28 sinyalini gösterenler de dahil olmak üzere önemli grup farklılıkları göstermedi. [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'deki yükselişler, hem uzamsal olarak (yani örtüşen bölgelerde gözlendi) hem de birkaç alanda büyüklük açısından da korelasyon gösterdi. Araştırmada, düzeltilmemiş analizlerde, fibromiyalji hastalarında subjektif yorgunluk dereceleri, ön ve arka orta singulat kortekslerde daha yüksek [11C] PBR28 SUVR ile ilişkiliydi. SUVR, başka herhangi bir klinik değişkenle anlamlı şekilde ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, fibromiyalji patofizyolojisinde glial aktivasyonun rolünü destekleyen ilk in vivo kanıtları sunduğunu belirttiler. [11C] PBR28 sinyalindeki yükselmelere, artan [11C]-L-deprenil-D2 sinyalinin de eşlik etmediği göz önüne alındığında, verilerin mikrogliaların değil, astrositlerin bu bölgelerde TSPO yükselmesine neden olabileceğini gösterdiğini aktardılar. Genel olarak, bulguların fibromiyalji için potansiyel bir tedavi stratejisi olarak glial modülasyonu desteklediğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S.Albrecht et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation, Brain Behav Immun. 2018.

Fotoyaşlanmaya Karşı PRP İşe Yarar Mı?

27 Ağustos 2019

Yapılan yeni çalışmalar sonucunda araştırmacılar, plasebo ile karşılaştırıldığında, trombosit bakımından zengin plazmanın (PRP) tek bir enjeksiyonunun, tedavi edilenlerin algısında fotoyaşlanma işaretlerini azaltabileceğini öne sürdüler

Chicago'daki Northwestern Üniversitesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, bu amaçla bir yanakta 3 mL PRP enjeksiyonu ve diğer yanakta normal salin enjeksiyonu alan Glogau sınıf II veya daha yüksek iki taraflı yanak rititleri bulunan 19 hastayı (ortalama yaş, 46; 17 kadın) incelediler.

Doktorların değerlendirmesinde PRP ile plasebo arasında objektif bir fark görülmedi. Tedavilere maskelenmiş iki dermatolog tarafından derecelendirilen ortalama fotoğraf skorları, bazal veya iki hafta, üç ay veya altı ayda ince çizgiler için PRP ile normal salin arasında anlamlı bir fark göstermedi. Benzer şekilde, benekli pigmentasyon, cilt pürüzlülüğü veya cilt sertliği için herhangi bir zaman noktasında önemli bir fark görülmedi.

Asıl Fark Hasta Algısında

Bununla birlikte hastaların algısında durum farklı oldu. Altı ayda, katılımcılar PRP ile tedavi edilen tarafı doku (anlamlı kendi kendine değerlendirme puanı, 5 puanlık bir ölçekte 2.00 ve 1.21) ve kırışıklıklar (1.74 ve 1.21) için anlamlı olarak daha iyileşmiş olarak değerlendirdiler.

Tedavi ile ilişkili olmayan advers olaylar gözlemlendiğinde, 18 hastada kızarıklık, 16'da şişlik, 14'te morluk ve birinde pruritus, birinde cilt ölçeklenmesi ve birinde cilt kuruluğu idi. Hiçbir katılımcı 12 ayda herhangi bir advers olay bildirmedi.

Tipik olarak, hastalar birkaç ayda bir PRP tedavisi alırlar. Çalışma, PRP'nin bazı yararlarının en az altı ay boyunca görülebileceğini göstermektedir, ancak bu değişikliklerin ortadan kalkıp kaybolacağı bilinmemektedir. Yani, cevaplanmamış en büyük sorulardan biri, PRP ile elde edilen olumlu sonuçların ne kadar süreceğidir.

Bu sorunun ileride yapılacak çalışmalarla cevaplanması, doktorlara hastaları ne kadar sık tedavi etmemiz gerektiğini söyleyecektir. Bu da, hastaların yıllık maliyet ve ziyaret sayısını anlamalarına yardımcı olacak, böylece PRP'nin buna değer olup olmadığına karar verilebilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alam M, et al. Effect of Platelet-Rich Plasma Injection for Rejuvenation of Photoaged Facial Skin: A Randomized Clinical Trial. JAMA Dermatol. 2018 Dec 1;154(12):1447-1452.

Dünya Sağlık Örgütü Önlenemez Bir Grip Salgınına Karşı Uyardı

26 Ağustos 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yakın zamanda yaptığı açıklamada, dünyanın kaçınılmaz bir şekilde grip salgınıyla karşı karşıya kalacağını ve ciddi risklere yol açabilecek bu salgına hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi. Viral hastalıklarla savaşmak ve potansiyel bir küresel salgının önüne geçmek için küresel bir planın ana hatlarını çizen WHO, bir sonraki grip salgınının "an meselesi" olduğunu söyledi. WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, "Grip salgını tehdidi her zaman mevcuttur, dikkatli ve hazırlıklı olmalıyız - büyük bir grip salgınınının maliyeti, gribi önleme maliyetinden çok daha ağır olacaktır." şeklinde konuştu.

Dünyadaki son grip salgını 2009 ve 2010 yıllarında dünyaya yayılan H1N1 virüsünden kaynaklanmıştır. Bu salgınla ilgili yapılan araştırmalar, dünya çapında beş kişiden en az birinin ilk yılda enfekte olduğunu ve ölüm oranının yüzde 0,02 olduğunu göstermiştir. Küresel sağlık uzmanları ve WHO, daha ölümcül bir grip virüsünün bir gün hayvanlardan insana sıçraması, yüz binlerce kişiyi enfekte etmesi riski olduğu konusunda uyardı.

Salgına Yönelik Planlar Yapılmalı

Grip virüsleri sürekli değişiyor ve dünya genelinde mevsimsel salgınlarda her yıl yaklaşık bir milyar insanı enfekte ediyor. Bu enfeksiyonların yaklaşık 3 ila 5 milyonu ciddi vakalardır, bu da 290.000 ila 650.000 arasında grip kaynaklı ölüme yol açmaktadır. Aşılar bazı vakaların önlenmesine yardımcı olabilir ve WHO özellikle sağlık bakımı alanında çalışanlar ve yaşlı, çok genç ve kronik hastalığı olan bireyler için yıllık aşılama önerisinde bulunmaktadır. Bugüne kadarki en kapsamlı WHO planı olarak tanımlanan plan, popülasyonları mevsimsel grip salgınlarından mümkün olduğu kadar koruyabilmenin yanı sıra bir salgına hazırlıklı olmaya yönelik önlemleri de içermektedir. WHO, ana hedefinin, bütün hükümetleri ulusal bir grip planı geliştirmeye ve daha etkili aşılar gibi gribin önlenmesi, tespit edilmesi, kontrol edilmesi ve tedavi edilmesine yönelik daha iyi araçlar geliştirmeye teşvik ederek dünya genelinde sürveyans ve müdahale kapasitelerinin ve antiviral ilaçların geliştirilmesi olduğunu söyledi.

MS`te Şekerli İçecekler Engelliliği Nasıl Etkiliyor?

26 Ağustos 2019

Yıllardır diyetin multipl sklerozda (MS) hastalık ilerlemesi ile ilişkisi merak edilmiş ve tartışılmıştır. Bununla birlikte, olası bir bağlantıyı kesin olarak açıklamak için çok az bilimsel çalışma yapılmıştır. MS hastaları genellikle diyetin ve belirli yiyeceklerin hastalıklarının ilerlemesini nasıl etkileyeceğini bilmek istemektedirler.

Yapılan yeni bir araştırmanın ön sonuçları, şekerle tatlandırılmış içeceklerin tüketimi ile multipl sklerozlu hastalarda daha yüksek engellilik arasında olası bir ilişki olduğunu gösteriyor. Çalışmanın sonuçlarının Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısı'nda sunulması planlanıyor.

Araştırmacılar, diyet değerlendirmesi ve nörolojik muayene yapılan ortalama yaşları 44 olan ve %73’ü kadın MS'li 135 kişiden kesitsel verileri analiz ettiler. Her katılımcı için, 8 (en düşük kalite) ile 40 (en yüksek kalite) arasında değişen Hipertansiyonu Durdurmak için Diyet Yaklaşımları (DASH) diyet puanını hesapladılar. Toplam DASH skorları ile DASH bileşen skorları ve engellilik durumu (Genişletilmiş Engellilik Durumu Ölçeği [EDSS] ile) arasındaki ilişkiyi değerlendirdiler. Katılımcıların 30'unda ağır engellilik vardı (EDSS ≥6).

5 Kat Daha Yüksek Şiddetli Engellilik

Genel DASH puanları sakatlık durumu ile ilişkili değildi. Bununla birlikte, bireysel DASH skor bileşenlerine göre, şekerle tatlandırılmış içecek alımının en yüksek çeyreğinde bulunanların (günde ortalama 290 kalori alım), bu içecekleri nadiren içenlere oranla şiddetli engelliliğe sahip olma olasılıkları beş kat daha yüksekti. Diğer DASH diyet bileşenleri engellilik durumu ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, şekerle tatlandırılmış içecekler ile MS'in ilerlemesi arasında ilk defa bir ilişki tanımlandığını belirttiler. Genel diyetle MS ilerlemesi arasında bir bağlantı bulamadıklarını, ancak gazlı içecekler, aromalı meyve suları ve tatlandırılmış çay ve kahve içenler ile bir ilişki bulduklarını aktardılar.

Araştırmacılar çalışma sonucunda katılımcı sayısının küçük olması ve kesitsel bir tasarım kullanmaları nedenleriyle, nedensel bağlar oluşturamadıklarını söylediler. Şekerle tatlandırılmış içeceklerin yüksek tüketiminin MS'te daha kötü sonuçlara yol açıp açmadığının ya da daha şiddetli bir hastalığın hastaların sağlıklı bir diyet izlemesini engelleyip engellemediğinin ayırt edilmesinin henüz mümkün olmadığını vurguladılar. Herhangi bir nedensellik kanıtlamak için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sugary Drinks Linked to Higher Disability in MS - Medscape - Mar 07, 2019.

Yediklerini Kaydet, Daha Fazla Kilo Ver

23 Ağustos 2019

Kişilerin kalori alımlarını izlemesi davranışsal zayıflama tedavisinin değerli bir bileşenidir. Bununla birlikte bu yaklaşıma olan uyum zamanla hızlı bir şekilde azalır, böylece suboptimal tedavi sonuçlarına yol açar. Yeni yapılan bir çalışma, diyet öz-izleme ilişkisindeki düşüşü hafifletmeyi amaçlayan yeni bir davranışsal kilo kaybı müdahalesini incelemeyi amaçladı.

GoalTracker isimli bu çalışma otomatik bir randomize kontrollü çalışmadır. Katılımcılar fazla kilolu veya obeziteye sahip yetişkinlerdi (n=105; 21-65 yaş; vücut kitle indeksi, VKİ, 25-45 kg/m2) ve MyFitnessPal akıllı telefon uygulamasını kullanarak 12 haftalık tek başına kilo kaybı müdahalesi için rastgele seçildi. Bu gruplar sırasıyla;

  • Haftalık dersler, eylem planları ve geri bildirimlerle hem kilo hem de diyetin günlük izlemesi yapılanlar (Eşzamanlı),
  • 4. haftaya kadar olan ağırlık, ardından aynı davranışsal bileşenlerle (Sıralı) diyet eklenenler ve 
  • Sadece diyet (Yalnızca Uygulama) ile izlenenler

şeklinde idi. Tüm gruplara, başlangıç ​​ağırlığının %5'ini 12 hafta boyunca kaybetme, özel bir kalori hedefi ve uygulama içi otomatik hatırlatmalar verildi. Katılımcılar çevrimiçi ve çevrimdışı yöntemlerle çalışmaya dahil edildi. Ağırlık bilgisi başlangıçta birey bazında, 1. ve 3. aylarda kalibre edilmiş teraziler kullanılarak, 6. ayda da kendi kendine raporlama yoluyla toplandı. Ek olarak bir uygulama programlama arayüzü yardımıyla MyFitnessPal'dan objektif kendi kendini izleyen etkileşim verileri de alındı. Bağlılık, izlemenin yapıldığı haftada gün sayısı olarak tanımlandı ve diyet girdileri günlük ≥800 kcal ise sayıldı. Diğer değerlendirme verileri bireysel çevrimiçi öz raporlama anketleri aracılığıyla toplandı.

Diyet Tipi Bağlılığı Etkilemiyor

Başlangıçta, katılımcıların (84/100 kadın) ortalama yaş (SD) 42.7 (11.7) yıl ve VKİ 31.9 (SD 4.5) kg/m2 idi. Üçte biri (33/100) etnik olarak azınlık gruplardandı. Çalışma sırasında 5 katılımcı uygun bulunmadı. Geriye kalan 100 katılımcının %84'ü (84/100) 1 aylık ve %76'sı (76/100) ise 3 aylık ziyaretleri tamamladı. İşleme amaçlı analizlerde;

  • Sıralı kol (ortalama -2.7 kg,% 95 CI -3.9 ila -1.5),
  • Yalnızca uygulama kolu (-2.4 kg, -3.7 ila -1.2; P=.78) ve
  • Eşzamanlı kol” (-2.8 kg, -4.0 ila -1.5; P=.72)  

arasında 3 ayda ağırlık değişiminde bir fark yoktu. Katılımcıların diyet süresince kendini izleme haftalık medyan gün sayısı sıralı kolda 1,9 gün; eş zamanlı kolda 5.3 gün ve sadece uygulama kolunda 2.9 gündü. Diyet veya ağırlık takibinin yapıldığı gruplar arasında diyet bağlılığı açısından bir fark tespit edilemedi.

Araştırmacılar diyetin izlenme sırasına bakılmaksızın, bireylere özel hedefler ve bir mobil uygulamanın kullanılmasının, klinik olarak önemli kilo kaybına neden olabileceğini öne sürdüler. Bağımsız dijital sağlık tedavilerinin, daha düşük yoğunluklu bir yaklaşım arayanlar için uygun bir seçenek olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patel ML et al. Comparing Self-Monitoring Strategies for Weight Loss in a Smartphone App: Randomized Controlled Trial. JMIR Mhealth Uhealth. 2019 Feb 28;7(2):e12209.

MS`te Astım Prevalansı Üç Kat Yüksek

23 Ağustos 2019

Multipl skleroz (MS) ve astım günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen karmaşık multifaktöriyel hastalıklardır. MS tedavisi, depresyon ve anksiyeteden yorgunluk ve hipertansiyona kadar değişen bir dizi komorbidite ile komplike olabilir, ancak MS'te kronik akciğer hastalığı ve astım prevalansı ile ilgili veriler çelişkilidir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar yaş, cinsiyet ve ırk açısından MS hastalarında astım prevalansını tanımlamayı amaçladılar. IBM Explorys EPM veri tabanında bulunan 56,6 milyon Amerikalı için Amerika Birleşik Devletleri nüfusuna dayalı, kesitsel bir elektronik sağlık kaydı bilgisi çalışması yaptılar. MS tanısı olan (N = 141.880) ve MS tanısı olmayan (N = 56.416.790) kohortlarda astım prevalansını yaş, cinsiyet ve ırk bazında değerlendirdiler.

80 Yaş Üstü Hastalarda Daha Sık

Çalışmanın bulgularına göre astım prevalansı MS'li kişilerde yaş, cinsiyet ve ırk alt popülasyonları boyunca genel popülasyondan anlamlı olarak daha yüksekti. Yaş ve cinsiyet gibi faktörler için düzeltildikten sonra, astım prevalansı MS'li hastalarda %19,6 iken kontrollerde %6,6'ydı. MS'te astım prevalans oranı MS olmayanlarda görülenden 2.97 kat daha yüksekti. Yani yaş ve cinsiyete göre düzeltildiğinde astım, MS'te üç kat daha yaygındı. MS kohortunda, yaş ile ilgili olarak astım prevalansı, gençler ve yaşlılar arasında en büyük astım prevalansıyla U şeklinde bir dağılıma sahipti. 30 yaşın altındaki MS'li hastalarda, astım oranları %20'nin üzerindeydi ve 80 yaş ve üstü olanlar arasında astım prevalansı %15 ila %30 arasında değişmekteydi. Bu, MS tanısı olmayan kohortta gözlenen oldukça düzgün dağılımdan önemli ölçüde farklıydı (prevalans aralığı %4 -9). Alt gruplarda MS tanısı olan ve olmayanlarda astım prevalansında anlamlı farklılıklar görüldü. Kadınlarda, MS'li olanlarda astım prevalansı %17,4’e karşılık, MS olmayanlarda %8,6'ydı. Erkeklerde, karşılık gelen oranlar %13,4'e karşılık %6,3’tü. Afrika kökenli Amerikalılar arasında astım prevalansı MS'li hastalarda %18,5 ve MS tanısı olmayanlarda %10,9’du.

Araştırmacılar astımın, MS'li kişilerde genel nüfusa göre, özellikle de genç ve yaşlılarda, cinsiyet ve ırktan bağımsız olarak, oldukça yaygın olduğunu belirttiler. Sonuçların, artan MS komorbidite literatürüne katkıda bulunduğunu ve kapsamlı MS hasta bakımının bir parçası olarak komorbidite yönetimine duyulan ihtiyacı vurguladığını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

EddieHill, Hesham Abboud, Farren B.S.Briggs. Prevalence of asthma in multiple sclerosis: A United States population-based study, Multiple Sclerosis and Related Disorders Volume 28, February 2019, Pages 69-74.

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

Nar Suyu Yaşla İlişkili Bellek Düşüşünü Yavaşlatabilir

21 Ağustos 2019

Amerika’da yaklaşık 6 milyon kişi demansa sahiptir ve hastalığın prevalansı giderek artmaktadır. ABD'de tahminen 1 milyon insanda hafif bilişsel bozulma (MCI) ve normal yaşlanan yaklaşık 110 milyon yetişkinde bir bilişsel bozukluk vardır.

Genetik yapı ve yaşam tarzı faktörlerine de bağlı olarak bireyler yaşlandıkça hafıza azalmaya devam etmektedir. Öte yandan günümüzde ne yazık ki yaşa bağlı hafıza kaybı için hastalık modifiye edici tedaviler mevcut değildir.

Dünyadaki tüm Alzheimer Hastalığı vakalarının yaklaşık yarısında potansiyel olarak depresyon / stres, obezite, hipertansiyon, diyabet, fiziksel hareketsizlik, sigara içme ve düşük eğitim / bilişsel hareketsizlik olmak üzere yedi ana risk faktörü bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yaşam tarzı faktörlerinin, özellikle beslenmenin, genetik faktörlerden daha önemli olduğu gösterilmiştir.

Bir grup araştırmacı 2013 yılında, normal yaşlanma veya MCI’sı olan 32 orta yaşlı veya yaşlı katılımcıda çift-kör bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar nar suyu tüketiminin hafıza üzerine etkisini incelediler. Katılımcılar nar suyu ya da plasebo içeceği için rastgele olarak iki gruba ayrıldılar. Araştırmayı tamamlayan 28 birey arasında, nar suyu içenlerindeki görsel hafıza gelişti. Bu katılımcılarda fonksiyonel MRG, görsel belleği kontrol eden nöral devrelerin aktivasyonunu da gösterdi. Sonuçlar cesaret verici olsa da, çalışma nispeten küçüktü ve sadece bir ay boyunca devam etmişti, bu nedenle araştırmacılar yeni bir çalışma daha yaptılar.

Yeni çalışma da randomize, çift kör bir tasarıma sahip, fakat daha büyük (261 katılımcı) ve daha uzundu (1 yıl). Çalışmanın erken sonuçları, 12 aydan uzun bir süre nar suyu tüketen grubun plasebo içeceği tüketenlere kıyasla revize Kısa Vizüospatiyal (Görsel ve Alansal) Bellek Testi'nde daha yüksek puan aldığını gösterdi.

Öğrenme Korunuyor

Katılımcılar 50-75 yaşları arasındaydı ve üçte ikisi kadındı. Rastgele olarak her gün 8 ons (yaklaşık 240ml) nar suyu ya da nar suyuna benzeyen ancak hiçbir polifenol içermeyen (plasebo grubu) bir içecek içmek üzere iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, MCI oranı, hafif depresif semptom düzeyleri, demans öyküsü veya APOE gen taşıyıcı durumu açısından anlamlı fark yoktu. Araştırmacılar, BVMT-R ve Buschke Selektif Hatırlatma Testi (SRT) olmak üzere iki ana sonuca baktılar.

Çalışmaya dahil edilen 261 kişiden 61'i çalışmayı bitirmedi. Sonuçlar BVMT-R öğrenme skoru için anlamlı bir grup-zaman etkileşimi gösterdi. Temel olarak, nar suyu grubunun belirli bir seviyeyi koruduğu, ancak plasebo grubunun azaldığı ve grup arası etki büyüklüğünün 0,45'te orta olduğu görüldü. Öğrenme puanındaki değişim yüzdesi, nar suyu grubunda %14'lük bir artışa karşılık, plasebo grubunda yaklaşık %26'lık bir düşüş gösterdi. Diğer BVMT-R skorlarındaki ve SRT ölçümlerindeki değişiklikler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gary Small, A Double-Blind Placebo-Controlled Study of the Memory Effects of Pomegranate Julice in Middle-Aged and Older Adults American Association for Geriatric Psychiatry (AAGP) 2019 Annual Meeting: Session 02. Presented March 4, 2019 8:30 AM-10:00 AM Session O2 Room: 22

Trafik Kazası Riskini Arttıran Faktörler

19 Ağustos 2019

ABD verilerine göre şu anda, 65 yaş ve üstündeki 42 milyon yetişkin ABD yollarında araç kullanmakta ve sayının önümüzdeki on yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Ayrıca yeni yapılan bir araştırmaya göre birçok yaşlı sürücü, araba kazası riskini arttırabilecek çok sayıda ilaç kullanmaktadır.

Araştırmacılar, AAA Vakfı’nın çalışmasına katılan yaşlı sürücülerin yarısının 7 veya daha fazla ve dörtte birinin 11 veya daha fazla ilaç aldığını tespit etmişlerdir. Bu sürücülerin yaklaşık beşte birinin ise Amerikan Geriatri Derneği tarafından potansiyel olarak uygunsuz olarak belirtilen ilaçları kullanmakta olduğu belirlenmiştir. Derneğe göre, bu ilaçların yararı sınırlı iken çok sayıda zararı olduğu için yaşlılar bu ilaçlardan kaçınmalıdır. Bu ilaçlardan benzodiazepinlerin ve bazı antihistaminiklerin bulanık görme, yorgunluk veya koordinasyon bozuklukları gibi durumlara neden olduğu gösterilmiştir.

AAA Vakfı'ndan ve beş eyaletteki çalışma merkezinden araştırmacılar, AAA LongROAD çalışmasına katılan 2.949 yaşlıdan gelen verileri analiz etmişlerdir. Çalışmaya dahil olan 65-79 yaşları arasındaki katılımcılardan vitamin ve besin takviyeleri ve reçetesiz ilaçlar dahil olmak üzere tüm ilaçlarını belirtmeleri istenmiştir.

Çok Sayıda Uygunsuz İlaç Kullanımı

Katılımcılar inceleme oturumlarına toplam 24.690 ilaç getirmişlerdir. Genel olarak, katılımcıların %3'ü ilaç kullanmazken, %10'u iki veya daha az, %10'u 16 veya daha fazla, %1'i 26 veya daha fazla aldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %73’ü kalp hastalığı için en az bir ilaç ve %70'i merkezi sinir sistemini etkileyen bir ilaç kullanmakta olduğunu bildirmişlerdir.

Araştırmacılar için özellikle endişe verici olan, yetişkinler için potansiyel olarak uygunsuz olan narkotik ağrı kesici ilaçlar, benzodiazepinler ve uyku yardımcıları gibi antianksiyete ilaçları gibi fiziksel veya zihinsel işlevi bozan ilaçlardır. Sürüş kabiliyeti üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanı sıra bu ilaçlar kalça kırığı, depresyon ve idrar kaçırma gibi olumsuz etkilerle de ilişkilidir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar bir teyit niteliğindedir. Yaşlı hastalar çok sayıda uygunsuz ilaç kullanırken aynı zamanda araç da kullanarak trafik kazası oluşma riskini arttırmaktadırlar. Bu sebeple araştırma ekibi, yaşlı hastaların çok sayıda ilaç kullanımından kaçınmak için doktorlarıyla yakın iletişimde olması gerektiğini belirtmiştir.

Gençlerin Çok Azı Uyku, Egzersiz ve Ekran Süresi Tavsiyelerine Uyuyor

09 Ağustos 2019

Geçtiğimiz aylarda JAMA Pediatri'de yayınlanan araştırmaya göre doğru ekran süresi, egzersiz ve uyku söz konusu olduğunda gençlerin sadece %5'inin bu  kıstaslara uyduğunu ve kızların erkek çocuklardan daha az olasılıkla önerilere uyduğu görüldü. Dallas Houston Halk Sağlığı Okulu'ndaki Texas Health Science Center Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Gregory Knell tarafından yapılan araştırmada genç kızların sadece %3'ü önerileri karşılarken, erkek çocuklarının %7'si önerilere uyuyordu. Knell çalışmada önerilere düşük uyum görmeyi beklediklerini fakat bu kadar düşük oranların kendilerini şaşırttığını belirtti.

Ergenler arasında uyku, fiziksel aktivite ve ekran zamanı davranışları fiziksel sağlık (örneğin obezite), zihinsel ve duygusal sağlık, davranışsal sonuçlar (örneğin, tütün kullanımı) ve performansa dayalı sonuçlar (örneğin akademik başarı) için risk faktörleridir. Buna göre, çocukların (6-12 yaş) 9 ila 12 saat uyumaları ve ergenlerin (14-18 yaş) gece 8 ila 10 saat uymaları ve her iki grubun da en az 1 saat orta şiddette veya kuvvetli şekilde yoğunluklu aerobik fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Ekran süresi de (tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalma) 24 saatlik bir süre içinde 2 saatten az olacak şekilde sınırlandırılmalıdır. Araştırmacılar, her 3 bölümdeki davranış için de önerilere tam uyumun herhangi bir öneriyi izole olarak yerine getirmye kıyasla sağlık sonuçları ile daha büyük bir ilişkiye sahip olabileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, ABD ergenlerinin bu önerileri karşılaması ve çeşitli sosyodemografik faktörler arasında kombinasyon halinde olma olasılığı bilinmemektedir.

Alışkanlıklar Küçükken Yerleştirilmeli

Yönergeler 6 ila 12 yaş arası çocukların gece 9-12 saat, 14 ila 18 yaşları arasındaki çocukların gece 8-10 saat arası alması gerektiğini göstermektedir. 6 ila 18 yaşları arasındaki tüm çocuklar günde en az 1 saat orta veya şiddetli aerobik egzersiz yapmalı ve ekran süresini ve tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalmalarını 24 saatlik bir süre içinde 2 saatin altına düşürmelidir.

Knell, yaptığı araştırmada, bu davranışların üçünün de (uyku, egzersiz ve ekran zamanı) ilk kez ulusal bir Amerikan gençleri örneğinde birlikte analiz edildiğini belirtti.

Araştırmalar aynı zamanda uyku eksikliği veya gençlerin uyku sürelerinin koordinasyonunu ne kadar etkilediğinin yanı sıra okulda dikkat etme yeteneklerini ve derslerde ne kadar iyi olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda, depresyon ve diğer olumsuz sağlık sonuçları ile bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

Knell, değişiklik yapmaya gelince, küçükten başlamanın en iyisi olduğunu söyledi ve araştırmacıların herhangi bir davranışı geliştirmenin hepsine yardımcı olabileceğine inandığını bilmenin önemli olduğunu vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Knell G et al. Prevalence and Likelihood of Meeting Sleep, Physical Activity, and Screen-Time Guidelines Among US Youth. JAMA Pediatr. 2019 Feb 4.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image