Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kalp ve Akciğer Naklinde Yüksek HLA Uyumu Sonrasında Gelişen Cilt Kanseri İle İlişkili Bulundu

08 Temmuz 2019

Büyük bir retrospektif çalışma, akciğer ve kalp nakli sonrası de novo cilt kanseri oranlarının donör ve alıcı HLA antijenlerinin iyi eşleşmesi durumunda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Dr. Sarah T. Arron, HLA uyumsuzluğu olan akciğer ve kalp alıcılarının daha yakın eşleşmeye sahip olanlardan daha az cilt kanseri geçirdiklerini belirtti. “Bu, uyumsuz hastaların bağışıklık sisteminin, nakledilen organı korumak için gerekli olan yüksek bağışıklık bastırma seviyesine rağmen cilt kanseri hücrelerini tanımaya ve savaşmaya devam edebileceğini göstermektedir. Organ nakli alıcılarını tedavi eden internistler ve dermatologlar, torasik nakil yapılan ve iyi eşleşmiş bir organ alan hastalarda cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceğinin farkında olmalılar." şeklinde konuştu. Greft reddi riskini azaltan immün sistemi baskılayan rejimlerin, solid organ nakli alıcılarında majör bir morbidite kaynağı olarak kanser riskini arttırdığı belirtildi. Daha fazla araştırma yapmak için ekip, 2003 ve 2008 yılları arasında 10 bin 500'den fazla akciğer, kalp, pankreas, karaciğer ve böbrek alıcısı hakkındaki verileri inceledi.

Antijen Uyuşmazlığı Koruyucu Bir Etkiyle İlişkili

 Özellikle, her bir uyuşmayan alel için cilt kanseri riskinde %7 ila %8 oranında bir azalma bulundu. Alt grup analizi, HLA antijen uyumsuzluğunun akciğer alıcılarında (aHR, 0.70) ve kalp alıcılarında (aHR, 0.75) önemli bir koruma sağladığını, ancak karaciğer, böbrek veya pankreas alan hastalar için bunun geçerli olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, "Skuamöz hücreli karsinom ve melanom için aHR'ler, herhangi bir cilt kanseri için olanlara benzerdi, ancak HR, daha az sayıda olay nedeniyle melanom için istatistiksel olarak anlamlı değildi." şeklinde açıkladılar. Bu bulgular ışığında, "İyi eşleşmiş kalp ve akciğer nakli alıcılarının nakil sonrası cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceği" sonucuna varıldı. Arron, “Farklı immünosüpresif ilaçların bu bulguyu nasıl etkilediğini öğrenmek için gelecekteki çalışmalara hala ihtiyaç var.” dedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association of HLA Antigen Mismatch With Risk of Developing Skin Cancer After Solid-Organ Transplant Yi Gao, MD1; Amanda R. Twigg, MD2; Ryutaro Hirose, MD3; et al Garrett R. Roll, MD3; Amy S. Nowacki, PhD4; Edward V. Maytin, MD, PhD5; Allison T. Vidimos, RPh, MD5; Raja Rajalingam, PhD6; Sarah T. Arron, MD, PhD2 JAMA Dermatol. 2019;155(3):307-314. doi:10.1001/jamadermatol.2018.4983

Ayakta Antibiyotik Yazma Çılgınlığı

20 Eylül 2019

Daha önce yapılan araştırmalar, antibiyotiklerin genellikle boğaz ağrısı veya öksürük gibi bazı semptomlar için ihtiyaç olmamasına rağmen reçetelendiklerini göstermiştir. Bu tür hastalıkların çoğuna virüsler neden olmaktadır ve bu nedenle bu hastalar, sadece bakteriyel enfeksiyonları tedavi eden antibiyotiklerden faydalanamazlar.

Bir grup araştırmacı tüm ayakta tedavi edilen hastalarda antibiyotik reçetelerini incelediler ve buldukları sonuçlar bu ilaçların kötüye kullanımının semptomdan bağımsız olarak büyük bir sorun olduğunu işaret etti. Yapılan incelemede klinisyenlerin incelenen olguların yarısında ya antibiyotik reçete etmek için çok zayıf bir nedenleri olduğu ya da hiç bir sebep göstermedikleri bulundu. Bilim insanları antibiyotiklerin yaklaşık %80'inin ayaktan hastaya reçete edildiği düşünüldüğünde bu durumun endişe verici olduğunu belirttiler.

Sağlık Araştırmaları ve Kalite Kurumu (AHRQ) tarafından finanse edilen araştırma, Kasım 2015'ten Ekim 2017'ye kadar 279.169 hastaya 514 klinikte 2.413 klinisyen tarafından verilen 509.534 ayaktan antibiyotik reçetesini analiz etti. Çalışmada reçete yazanlar arasında hekimler, doktorlar, hemşireler ve hekim asistanları, birinci basamak dahiliye, obstetri / jinekoloji, aile hekimliği, dermatoloji, kardiyoloji ve gastroenteroloji gibi uzmanlıklar yer alıyordu. Araştırmacılar, antibiyotiklerin %46'sının enfeksiyonla ilgili bir tanı olmadan reçete edildiğini belirttiler. Bu hastaların %29'luk kısmında enfeksiyon tanısı dışında bir tanı mevcutken (yüksek tansiyon veya yıllık ziyaret gibi) ve %7'lik kısmında hiç bir tanı belirtilmeden reçeteleme yapılmıştı. Araştırmacılar, bu olguların bir kısmının özensiz tanı kodlamasıyla ilişkili olabileceğini belirttiler. Öte yandan virüslerin neden olduğu bu tür enfeksiyonlara antibiyotik reçetelenmesinin belirsiz veya uygun olmayan nedenlerle antibiyotik reçeteleme alışkanlığını iyi yansıttığını eklediler.

Hastalar Antibiyotik İstiyorlar

Antibiyotiklerin %20'si hastaların şahsen ziyaretleri dışında reçete ediliyordu. Bunların da çoğu telefonla (%10) reçeteleniyordu. Diğer kanallar sırasıyla reçetelemeye izin veren fakat semptom tanısı ve teste sahip olmayan bir elektronik sağlık kayıt sistemi ile (%4), tekrar reçetesi (%4) ve bir internet sitesiydi (%1). Bu kanallar üzerinde kadınlardaki tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları veya gençlerde akne için antibiyotik kullanımı gibi klinik olarak uygun durumlar da vardı. Araştırmacılar, bu reçetelerin hangisinin tam olarak klinik açıdan uygun olduğunu araştırmanın sonraki aşamasında analiz edecekleri belirttiler.

Bilim insanları, antibiyotiklerin 40 yıl süren randomize kontrollü çalışmalarının çoğunda antibiyotiklerin öksürük ve sinüs enfeksiyonuna yardımcı olmadığı gösterilmesine rağmen hala birçok insanın antibiyotik kullanmadan daha iyi olmayacaklarına inandıklarını ve özel olarak bu ilaçları doktordan talep ettiklerini belirtiyorlar. Özellikle de yoğun kliniklerde doktorlar için en etkili ve kolay yolun hala antibiyotik reçetelemek olduğunu belirten araştırmacılar, bu alışkanlıkla mücadele etmek için mevcut verilerin daha fazla incelenmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jeffrey A. Linder, MD, MPH; Tiffany Brown, MPH; Ji Young Lee, MS; Kao-Ping Chua, MD, PhD; Michael A. Fischer, MD, MS Non-Visit-Based and Non-Infection-Related Ambulatory Antibiotic Prescribing IDWeek 2018 Friday, October 5, 2018: 2:00 PM-3:15 PM Presentation 1632

Fibromiyalji Etiyolojisi Sır Olmaktan Çıkıyor

20 Eylül 2019

Günümüzde fibromiyalji için tedavi seçenekleri oldukça sınırlıdır. Bu yüzden bu alanda potansiyel bir tedavi hedefinin belirlenmesi yenilikçi ve daha etkili tedavilerin geliştirilmesine yol açabilir. Buna ek olarak fibromiyaljili hastaların beyinlerinde objektif nörokimyasal değişiklikler bulmak, çoğu hastanın semptomlarının hayali olduğu ve burada gerçekten yanlış bir şey olmadığı söylenen, çoğu hastanın yüzleştiği kalıcı stigmanın azaltılmasına yardımcı olabilir.

Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre kronik yaygın ağrı, uyku sorunları, yorgunluk ve düşünme ve hafıza ile ilgili sorunlar gibi semptomlarla karakterize edilen fibromiyalji, sadece ABD'de yaklaşık 4 milyon yetişkini etkilemektedir. Bu önemli sorunu araştırmak isteyen bilim insanları, beyin omurilik sıvısındaki yüksek iltihaplı protein düzeyleri de dahil olmak üzere bu hastalıktaki nöroinflamasyon potansiyel bir rolünü incelediler. Daha önce yapılan hiçbir çalışma fibromiyalji hastalarında direkt olarak nöroinflamatasyonu göstermeyi başaramamıştı.

Bir bakşa ekip tarafından yapılan 2015 yılındaki araştırmada, kronik bel ağrısı olan hastaların beyinlerinde nöroinflamatasyonu (özellikle glial hücrelerin aktivasyonu) belgelemek için birleşik MR / PET taraması kullanılmıştır. Benzer glial aktivasyonun fibromiyalji hastalarında da bulunabileceğini hipotezini öne süren ekip, yaptıkları yeni çalışmada 20 fibromiyalji hastası ve 14 kontrol gönüllüsünün dahil olduğu çalışmalarında aktif glial hücreler tarafından aşırı eksprese edilen translokatör proteinine (TSPO) bağlanan aynı PET radyofarmasötikini kullandı.

Bu araştırma ekibi ile eş zamanlı olarak Karolinska Enstütisü'ndeki bir başka ekip, TSPO-bağlayıcı PET izleyiciyle benzer bir çalışma için 11 hastanın dahil edildiği eşit sayıda hasta ve kontrol grubu oluşturdu. Bu radyofarmasötik görüntüleme iki tür glial ve mikroglia ile astrosit olmak üzere iki tür hücreye bağlandığı için 11 hastayı da görüntülemeye tabii tuttular. Buna ek olarak her iki merkezde de fibromiyalji hastaları semptomlarını değerlendirmek için birer anket doldurdular. MGH ekibi, Karolinska grubunun yürüttüğü benzer soruşturmanın farkına vardığında, ekipler verilerini tek bir çalışmada birleştirmeye karar verdiler.

Her İki Grupta Da Benzer Sonuçlar

Her iki merkezden elde edilen sonuçlar, fibromiyalji hastalarının beyninin çeşitli bölgelerinde glial aktivasyonunun kontrol katılımcılarından önemli ölçüde daha yüksek olduğunu tespit etti. MGH ekibinin kronik sırt ağrısı çalışmasına kıyasla, TSPO yükselmeleri beyin boyunca daha yaygındı. Karolinska grubunda ise fibromiyaljinin daha karmaşık semptom paternlerine karşılık geldiği gösterildi. Kronik yorgunluk sendromu olan hastalarda nöroinflamasyonun bildirildiği duygusal işleme ile ilgili bir alan olan singulat korteks denilen bir yapıdaki TSPO seviyeleri, yorgunluk düzeylerini bildiren hastalarla eşleşmiştir. Karolinska ekibinin astrosit bağlayıcı izleyici ile yaptığı çalışmalar, hastalar ve kontroller arasında çok az fark bulmuş, bu durum da araştırmacılara mikroglia'nın fibromiyalji hastalarında artan nöroinflamasyondan sorumlu olduğunu düşündürmüştür.

Çalışma sonuçları gözlemlenen glial hücre aktivasyonunun, ağrı yollarını hassaslaştırdığına ve yorgunluk gibi semptomlara katkıda bulunduğu düşünülen enflamatuvar mediatörleri serbest bıraktırdığına işaret ediyor. Araştırmacılar özellikle iki büyük merkezin verilerinin birleştirilmesi ve her iki sitede de benzer sonuçların görülmesinin çıktıların güvenilirliğini arttırdığını belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation. Brain, Behavior, and Immunity, 2018

Kirli Hava Solumak Matematik ve Dil Yeteneğinizi Olumsuz Etkileyebilir

19 Eylül 2019

Kirli hava solumak, akciğerlerimize zarar verir ve kanser de dahil olmak üzere çok sayıda hastalığa yol açabilir. Bu durum uzun zamandır bilinse de yeni yapılan bir araştırmala bunun çok daha ötesinde olayların mümkün olduğu ortaya çıktı: Kirli hava solumak aynı zamanda matematik ve dil becerilerinize de zarar veriyor.

Pekin Üniversitesi'nden Xiaobo Zhang ve meslektaşları 2010 ve 2014 yılları arasında Çin'de 10 yaşından büyük 31.959 kişinin bilişsel test puanlarını karşılaştırdılar ve bu puanları katılımcıların yaşadığı şehirlere ait hava kalitesi verileri ile eşleştirdiler. Hava kirliliğinin hem matematik hem de sözel test performanslarını olumsuz yönde etkilediğini tespit ettiler. Bu düşüş muhtemelen uzun vadeli maruz kalma ile daha belirgin hale geliyor.

Ayrıca sözel test puanlarında erkekler kadınlardan daha fazla düşüş yaşadılar. Zhang bunun sebebinin hava kirliliğinin beynin beyaz maddesinin yoğunluğunu azaltmasıyla ilgili olabileceğini söyledi. Çünkü dil becerileri beynin bu bölgesinde şekilleniyordu. Önceki çalışmalar erkeklerin kadınlardan daha az beyaz madde kullanma eğiliminde olduğunu göstermişti. Bu sebeple biliş testleri sırasında, bu tür hasarlara karşı daha duyarlı hale geliyorlardı.

Belirgin Hasar Oluşuyor

Zhang’e göre kirli bölgelerde yaşayan yaşlı insanlar üzerinde görülen etki daha büyük olabilir. Oluşan bilişsel düşüş, yaşlıların günlük işlerini yürütme ve yüksek riskli kararlar alma yeteneğini etkileyebilir. Ayrıca Alzheimer ve demans gibi birçok hastalık için bir risk faktörüdür.

Hava kirliliği beyne birkaç yoldan zarar verebilir. Diğer araştırmalar havadaki kirleticilerin beyne toksin şeklinde taşınabildiğini, yetersiz oksijen sebebiyle de dokuların zarar görebileceğini göstermiştir. Kirli havaya uzun süre maruz kalmak bu sebeple bilişsel işlevleri azaltıp nörolojik bulgulara yol açabilir. Bazı kirleticiler de stres ve depresyona yol açabilir, bu da bilişsel performansı etkileyebilir.

Araştırma ekibine göre bilişsel düşüş topluma büyük bir yük getiriyor. Hava kalitesi geçmişe göre daha iyi olmasına rağmen bazı bölgelerde henüz kat edilmesi gereken çok yol var.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Xiaobo Zhang et al., Breathing polluted air may make you worse at maths and language, Proceedings of the National Academy of Sciences, DOI: 10.1073/pnas.1809474115

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

Bir Yıl Erken Okula Başlayan Çocuklarda Dikkat Eksikliği Artıyor Mu?

18 Eylül 2019

Çocuklarda dikkat eksikliği-hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı oranı son 20 yılda çarpıcı biçimde artmıştır. Sadece 2016'da, ABD'li çocukların %5'inden fazlası aktif olarak DEHB için ilaç tedavisi görmüştür. Uzmanlar bu artışın, hastalığın daha iyi tanınması, durumun görülme sıklığındaki gerçek bir artış ve bazı durumlarda yanlış teşhis de dahil olmak üzere bir dizi faktör tarafından beslendiğine inanıyorlar.

Okul çağından küçük çocuklardaki DEHB tanı oranı, küçük yaşa değil de DEHB'ye atfedilebilecek davranışlardaki yaşa bağlı varyasyon nedeniyle, daha büyük çocuklara göre daha yüksek olabilir. ABD eyaletlerinin çoğu, devlet okullarına giriş için isteğe bağlı yaş sınırlarına sahiptir. Bu nedenle aynı sınıf içinde yaş sınır tarihine yakın doğum günleri olan çocukların yaşları yaklaşık 1 yıl değişebilir. 1 Eylül sınır tarihi olan eyaletlerde, 31 Ağustos’ta doğan bir çocuk, okulun ilk gününde 1 Eylül’de doğan bir sınıf arkadaşından tam bir yıl daha küçüktür. Bu yaştaki küçük çocuklar hareketsiz oturmak ve sınıfta uzun süre konsantre olmakta zorlanabilmektedirler.

Harvard Tıp Fakültesi araştırmacılarının önderlik ettiği yeni bir araştırmada, anaokuluna kayıt yaptırmak için çocukların 1 Eylül’e kadar 5 yaşında olma zorunluluğu olan ve olmayan eyaletlerde Ağustos ve Eylül ayında doğmuş çocuklar arasındaki DEHB tanısı oranları karşılaştırıldı. Çalışmada, 2007'den 2015'e kadar, büyük bir sigorta veri tabanından gelen veriler kullanıldı. DEHB tanısı, Uluslararası Hastalıklar Sınıflandırması 9. revizyon tanı kodları ile belirlendi. Ayrıca, 1 Eylül sınır tarihi olan ve olmayan eyaletlerde ağustos ayında doğan çocuklar ile Eylül ayında doğan çocuklar arasındaki DEHB tedavisini karşılaştırmak için reçete kayıtları kullanıldı.

Yaş Farkı Etkili

Çalışma popülasyonu, 2007 ile 2009 yılları arasında doğan ve Aralık 2015'e kadar takip edilen ABD devletlerinin tümünde 407.846 çocuğu içeriyordu. 1 Eylül sınır tarihi olan eyaletlerde çocuklar arasında “iddiaya dayalı” DEHB tanısı oranı Ağustos ayında doğanlarda 10.000 çocukta 85,1’di (36.319 çocuk arasında 309 vaka) ve Eylül ayında doğanlarda 10.000 çocukta 63,6’ydı (35.363 çocukta 225 vaka). Mutlak fark 10.000 çocukta 21,5'ti ve 1 Eylül tarih sınırı olmayan eyaletlerde buna karşılık gelen fark 10.000 çocukta 8,9'du.

DEHB tedavisinin oranı, Ağustos ayında doğanlarda 10.000 çocukta 52,3 (36.319 çocuktan 192'sinde) ve Eylül ayında doğanlarda 10.000 çocukta 40,4'tü (35.353 çocuktan 143'ü), mutlak fark 10.000 çocuk başına 12,5’ti. Bu farklılıklar diğer aydan-aya karşılaştırmalar için ve anaokulu için Eylül ayı sınır tarihleri olmayan eyaletlerde gözlenmedi. Ek olarak, 1 Eylül tarih sınırı olan eyaletlerde astım, diyabet veya obezite oranlarında Ağustos ve Eylül doğumlu çocuklar arasında önemli bir fark gözlenmedi.

Araştırmacılar Ağustos ayında doğan çocuklar için DEHB'nin tanı ve tedavi oranlarının, 1 Eylül'de anaokuluna giriş sınırı olan eyaletlerde Eylül ayında doğan çocuklardan daha yüksek olduğunu belirttiler. Bilim insanlarına göre 6 yaşındaki bir çocukta normal davranışın ne olabileceğini, aynı sınıftaki büyük akranların davranışlarına göre göreceli olarak anormal görünebileceklerini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Timothy J. Layton, Michael L. Barnett, Tanner R. Hicks, Anupam B. Jena. Attention Deficit–Hyperactivity Disorder and Month of School Enrollment. New England Journal of Medicine, 2018; 379 (22): 2122.

DDT İsimli Böcek İlacı Maruziyeti Otizm İle İlişkili Bulundu

18 Eylül 2019

Çoğu zengin ülkede on yıllardır yasaklanmış olsa da, böcek ilacı olan DDT, gerek bugün doğmuş olan gerekse de gelecekte doğacak bebeklerin otizm geliştirmesinde önemli bir risk faktörü olabilir. Finlandiya'da yapılan bir araştırma, annelerin kanlarında yüksek DDT maruziyeti belirtilerinin bulunması durumunda otizmli çocuk sahibi olma olasılıklarının yükseldiğini gösterdi.

DDT, hastalık taşıyan sivrisinekleri öldürmek için 1940'lardan itibaren büyük miktarlarda kullanıldı. Ama 1970'lerde ve 1980'lerde Batı ülkelerinde yaygın bir şekilde yasaklandı çünkü elde edilen kanıtlar bu ilacın laboratuvar hayvanlarında çeşitli kanserlere ve yaban hayatında bozulmuş üremeye yol açtığını gösterdi.

Ancak insektisitlerin doğada kaybolması on yıllar alır, bu yüzden insanlar hala kontamine olmuş su ve yiyecekleri tüketmektedir. Bu ilaç tüketildikten sonra vücut yağına karışır ve kan sisteminde dolaşmaya başlar. Bu şekilde hamilelerden fetüse geçişi de olur. Bunun otizmde artmış bir riske sebep olup olmadığını tanımlamak için araştırma ekibi 1983-2005 yılları arasında bir milyondan fazla kadından alınan kan örneklerini analiz etti.

DDT ile İlişki Tespit Edildi

Ekip, DDT'nin uzun ömürlü bir çöküş ürünü olan DDE için katılımcıların kan örneklerini taradı. Elde edilen bulgulara göre otistik çocuk sahibi olan annelerde ortalama DDE seviyeleri daha yüksekti. Otizmli olmayan çocukların annelerin kanında, ortalama olarak mililitrede 811 piktogram DDE vardı. Ancak otistik çocukların annelerinde bu değer ortalama 1032 piktogramdı.

En yüksek DDE seviyesine sahip ve otistik çocukları olan kadınları inceleyen ekip, DDT'ye yüksek oranda maruz kalmanın otizmli bir çocuk sahibi olma olasılığını ortalama üçte bir oranında arttırdığı hesapladı. DDE’nin otizm için de risk faktörü olan düşük doğum ağırlığı ve prematüriteyi de tetiklediği geçmişte yapılan çalışmalarda bulunmuştu.

Ekip ayrıca, poliklorlu bifeniller (PCB) denilen diğer uzun ömürlü kirleticiler için de numuneleri de taradı. Fakat bunlar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunamadı.

Araştırma ekibine göre elde edilen bu bulgular doğru bir şekilde yorumlanmalı ve DDT'nin gerçekten otizmle bağlantılı olup olmadığını ve DDT'nin bir neden olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brown A. et al, Exposure to insecticide DDT linked to having a child with autism, American Journal of Psychiatry, DOI: 10.1176/appi.ajp.2018.17101129

Yenilikçi Görüntüleme Teknikleri ile Yeni Radyolojik Sınırlar

17 Eylül 2019

Radyoloji; yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük veriler kullanan yeni görüntü değerlendirme araçlarının ortaya çıkmasıyla yeni bir çağın eşiğine gelmiştir. İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımı radyolojinin uygulama yöntemini de temelden değiştiriyor.

Kanser dünyası immüno-onkolojide gerçek bir devrim yaşıyor. Her geçen yıl, kanseri tedavi etmenin olası yollarını ortaya çıkaran bağışıklık sistemlerinin yeni aktivasyonları ile yüzlerce yeni klinik çalışma başlatılıyor. Bunlar arasında kişiselleştirilmiş tıp da önemli bir rol oynuyor.

Moleküler görüntülemenin daha kişiselleştirilmiş tedaviye rehberlik etme potansiyeline sahip olması, radyologların tümör yanıtını değerlendirmek için yeni yollar bulmaları gerektiği anlamına geliyor.

Çok Sayıda Yeni Yöntem Mevcut

Kanser immünoterapisinin daha yaygın kullanılması standart radyolojik ölçümlerin de değişmesine yol açıyor. Tedavinin başlarında görülen durumun yanlışlıkla progresyon olarak değerlendirilmemesi için radyologların uzmanlığı oldukça önem kazanıyor. Bunun yanı sıra artan sayıda yapay zekanın dahil edildiği incelemeler de yapılıyor.

Yeni yapılacak bir tıbbi konferansta yapay zeka teknolojileri oldukça büyük yer tutacak. Moleküler beyin görüntülemesi için FDG dışı PET izleyicileri içeren yeni PET teknolojileri de sıcak bir konu. Ayrıca, hızlı kas-iskelet sistemi görüntüleme ve makine öğreniminin MRG'yi hızlandırmak için kullanılabileceği şekilde hızlandırılmış diğer teknikler üzerine bir oturum yapılacak.

Buna ek olarak bu yıl RSNA’nın düzenleyeceği 431 eğitim kursu olacak. Bu eğitim kurslarında tüm bu yeni teknolojiler ve yeni yaklaşımlarla radyoloji camiasını eğitmeyi amaçlayan fikir liderleri, özellikle kanser tedavisinde daha kişiselleştirilmiş bir yaklaşıma ulaşılmasını umuyorlar.

Yapay zeka, makine öğrenmesi ve büyük datanın kullanılması ile radyolojinin artık yeni bir çağın eşiğinde olduğunu söylemek mümkün. Bu yeni çağa uygun bir şekilde eğitim içerik ve yöntemleri de tekrardan gözden geçiriliyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

New Frontiers in Radiology Powered by Innovative Imaging - Medscape - Nov 19, 2018.

Azalan Akciğer Fonksiyonu ve Kardiyovasküler Risk

17 Eylül 2019

Kardiyak ve pulmoner fonksiyonlar genellikle birbirinden ayrı olarak incelenmektedir. Ancak, bozulmuş akciğer fonksiyonunun, kardiyovasküler mortalitede neredeyse iki kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir ve akciğer hastalığı olan insanlar arasında koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği daha yaygındır.

Hem 1 saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) hem de zorlu vital kapasite (FVC) yaşla birlikte doğal olarak düşmektedir. Bu düşüşün hızının çevresel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Akciğer fonksiyonundaki hızlı düşüş, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkilidir ve düşüş oranı kardiyovasküler mortaliteyle ilişkilidir, ancak düşüşün kardiyovasküler olaylarıyla nasıl ilişkili olduğu bilinmemektedir. Erken veya yeni başlayan kalp yetmezliği, spirometrik ölçümlerinde hızlı bozulmaya neden olabilir, ancak erken veya tanı konmamış kalp yetmezliğine sekonder hızlı akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün, kısa dönemde kalp yetmezliğinin tahmin edilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, akciğer fonksiyonundaki düşüşün, kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı ve inme ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Araştırmacılar analiz için, koroner kalp hastalığı olmayan ve 1. ziyarette (1987-1989) ve 2. ziyarette (1990-1992) spirometri uygulanan 10.361 ARIC (Topluluklarda Ateroskleroz Riski) katılımcısı hakkındaki verileri incelediler. Çalışmada hızlı akciğer fonksiyon düşüşü 2,9 ± 0,2 yıl boyunca FEV1 (yılda>%1,9 düşüş) veya FVC'deki (yılda>% 2,1 düşüş) düşüşün en büyük çeyrekliği (n = 2585) olarak tanımlandı.

FEV1’deki Hızlı Düşüş, Kalp Yetmezliğinin Öncüsü

FEV1 veya FVC'de hızlı düşüş ve bunun ardından gelen kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı, inme veya bunların kombinasyonu arasındaki ilişki; bazal spirometri değeri, demografi, boy, vücut kitle indeksi, kalp hızı, diyabet, hipertansiyon, düşük yoğunluklu lipoprotein, lipit düşürücü ilaç kullanımı, B tipi natriüretik peptid için N-terminal prohormon fragmanı ve sigara kullanımı için ayarlanan çok değişkenli Cox regresyon kullanılarak değerlendirildi.

Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 54 ± 6 yıldı, %56'sı kadındı ve %81'i beyazdı. 17 ± 6 yıllık takipte, kalp yetmezliği %14, koroner kalp hastalığı %11, inme %6 ve kompozit %24 olarak gerçekleşti. FEV1 ve FVC'deki hızlı düşüş, kalp yetmezliği riskinin artmasıyla ilişkiliydi. İzlemin ilk yılında en prognostik olanı FEV1'deki hızlı düşüştü. FEV1'deki hızlı düşüş, aynı zamanda inme ile de ilişkiliydi.

Araştırmacılar akciğer fonksiyonlarında seri spirometri ile değerlendirilen hızlı bir düşüşün, daha sonraki koroner kalp hastalığının, özellikle de kalp yetmezliğinin görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Odilson M. Silvestre, Wilson Nadruz Jr., Gabriela Querejeta Roca, Brian Claggett, Scott D. Solomon, Maria C. Mirabelli, Stephanie J. London, Laura R. Loehr and Amil M. Shah. Declining Lung Function and Cardiovascular Risk,J Am Coll Cardiol. 2018;72:1109-1122.

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

40’lı ve 50’li Yaşlarda Forma Girmek Sağlığı Nasıl Etkiliyor?

16 Eylül 2019

Boş zamanlarında fiziksel aktivitenin (LTPA: Leisure Time Physical Activity) orta yaştaki yararları belirlenmiş olmasına rağmen, uzun süreli katılımın sağlık etkileri ve ergenlik ile orta yaş arasındaki LTPA'daki değişimler belgelenmemiştir. Bu yüzden bir grup araştırmacı LTPA yaşam seyri paternleri ile mortalite arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bir çalışma yaptılar.

Çalışmada Yerleşim ve Katılımcılar Bu prospektif kohort çalışmasında, 1995-1996 yılları arasında kurulan Ulusal Sağlık Enstitüleri AARP (eski Amerikan Emekli Sanayicileri Derneği) Diyet ve Sağlık Çalışması verileri kullanılmıştır. Verilerin analizi Mart 2017 - Şubat 2018 tarihleri ​​arasında yapılmıştır. California, Florida, Louisiana, New Jersey, Kuzey Carolina ya da Pennsylvania ya da 2 büyükşehir bölgesinde (Atlanta, Georgia ya da Detroit, Michigan) 6 eyalette yaşayan 315059 yetişkin AARP üyesi için analiz edildi.

Başlangıç mülakatında katılımcılar tarafından bildirilen LTPA değerleri (saat / hafta) 15 ila 18, 19 ila 29, 35 ila 39 ve 40 ila 61 yaş gruplarına göre ayrıldı. Araştırmacılar çalışmalarında ana sonuç olarak 31 Aralık 2011 tarihine kadar mevcut olan tüm nedenli, kalp damar hastalıkları ile ilişkili ve kansere bağlı ölüm kayıtlarını aldılar.

Geç de Olsa Aktivite Artışı Riski Düşürüyor

315.059 katılımcının 183.451'i (%58,2) erkekti ve katılımcılar 50-71 yaşları arasındaydı. Çalışmada on farklı LTPA yönelimi (zamanla LTPA'nın sürdürülmesi, arttırılması ve azaltılması olarak sınıflandırılmıştır) tanımlanmış ve tüm nedenlerden dolayı 71.377 ölüm, kalp damar hastalıklarına bağlı 22.219 ölüm ve kanser nedeniyle 16.388 ölüm meydana gelmiştir. Yetişkinlik döneminde sürekli olarak etkin olmayan katılımcılarla karşılaştırıldığında, her yaş döneminde en yüksek LTPA miktarını koruyan katılımcılar tüm nedenlere, kalp damar hastalıklarına bağlı ve kansere bağlı ölüm riski düşüktü. Örneğin, sürekli olarak hareketsiz olan katılımcılarla karşılaştırıldığında, daha yüksek miktarda LTPA'nın sürdürülmesi, daha düşük nedenlerle (tehlike oranı [HR], 0.64;% 95 CI, 0.60-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.58; 95 % CI, 0.53-0.64) ve kansere bağlı (HR, 0.86;% 95 CI, 0.77-0.97) mortalite ile ilişkili bulundu. Yetişkin yaşamı süresinin çoğu boyunca daha az aktif olan ancak daha sonraki yetişkinlik döneminde (40-61 yaş arası) LTPA'yı arttırmış olan yetişkinlerde tüm nedenler (HR, 0.65;% 95 CI, 0.62-0.68), kalp damar hastalıkları ile ilişkili (HR, 0.57;% 95 CI, 0.53-0.61) ve kansere bağlı (HR, 0.84;% 95 CI, 0.77-0.92) mortalite için daha düşük risk taşımaktaydı.

Daha yüksek LTPA seviyelerinin sürdürülmesi ve yetişkinliğin ilerleyen dönemlerinde LTPA'nın artması, orta yaşta fiziksel aktiviteye başlamak için çok geç olmadığını işaret edici şekilde daha düşük ölüm riskiyle ilişkiliydi. Araştırmacılar aktif olmayan yetişkinlerin daha aktif bir yaşam sürmelerinin teşvik edilmesi gerektiğini, hali hazırda aktif olan genç yetişkinlerin yaşlandıkça aktivite seviyelerini korumaya çalışmaları gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pedro F. Saint-Maurice, PhD et al. Association of Leisure-Time Physical Activity Across the Adult Life Course With All-Cause and Cause-Specific Mortality JAMA Netw Open. 2019;2(3):e190355.

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

Prediyabetli Üç Yetişkinden Biri Artritli

12 Eylül 2019

Günümüzde yaklaşık olarak 54 milyon Amerikalı yetişkinin artritli ve yaklaşık 84 milyon ABD'li yetişkinin prediyabetli olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte, prediyabetli erişkinlerde artrit prevalansı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu iki sağlık durumunun nasıl ilişkili olduğunu ve bunların fiziksel hareketsizlik ve obezite ile nasıl bağıntılı olduğunu anlamak amaçlandı. Araştırmacılar çalışmaları için, 2009'dan 2016'ya kadarki Ulusal Sağlık ve Beslenme Muayene Anketlerinden (NHANES) verileri incelediler. Veriler, açlık plazma glukoz ölçümü ve artrit verileri içeren 20 yaş ve üstü 10.179 erişkinden gelen bilgileri içeriyordu.

Yapılan incelemede araştırmacılar, prediyabetli yetişkinler arasında artritin yıllık düzeltilmemiş prevalansının %32,0 olduğunu veya bunun da tahminen 26 milyon insana denk geldiğini gördüler. Benzer şekilde, diyabetli yetişkinler arasında yıllık düzeltilmemiş artrit prevalansı %42,0’ydi ve bu da  yaklaşık 13 milyon kişiye denk geliyordu.

Artritli ve Diyabetli Hastaların Yarısı Obez ve Hareketsiz

Araştırmacılar, artrit prevalansının prediyabetli erişkinler ve diyabetli erişkinler arasında anlamlı olarak farklı olmadığını da buldular. Bununla birlikte prevalans, prediyabetli erişkinlerde, prediyabetsiz veya diyabetsizlere göre anlamlı derecede yüksekti. Hem prediyabet hem de artritli bireyler arasında boş zamanlardaki fiziksel hareketsizlik ve obezitenin düzeltilmemiş prevalans oranları ise sırasıyla %56,5 ve %50,1’di.

Araştırmacılar Amerika Birleşik Devletleri'nde prediyabetli 3 erişkinden yaklaşık 1 tanesinde artrit olduğunu belirttiler. Her iki durumda da kişilerin en az yarısı fiziksel olarak etkin olmadığını veya obeziteye sahip olduklarını, bunun da tip 2 diyabet riskini daha da arttırdığını aktardılar. Sonuçların, klinisyenlerin artrit hastaları arasında prediyabet kontrolü yapma ihtiyacını vurguladığını söylediler.

Sağlık hizmetleri ve halk sağlığı profesyonellerinin kanıta dayalı fiziksel aktivite müdahalelerini teşvik ederek fiziksel aktivitenin artrit spesifik sınırlamalarını aşabileceklerinin altını çizdiler. Klinisyenlerin, artritle ilgili fiziksel aktivite önündeki sınırlamaların üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için kanıta dayalı artrit müdahalelerini kullanabileceklerini vurguladılar.

Ulusal Diyabet Önleme Programı'nın yaygınlaştırılmasının, artritli yetişkinler arasında tip 2 diyabet gelişme riskini potansiyel olarak azaltabileceğini ve artrit kaynaklı ağrılarını yönetmelerine yardımcı olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Michelle Sandoval-Rosario et al. Prevalence of Arthritis Among Adults with Prediabetes and Arthritis-Specific Barriers to Important Interventions for Prediabetes — United States, 2009–2016, MMWR Morb Mortal Wkly Rep. November 9, 2018 / 67(44);1238–1241.

Uykusuzluk Gençlerde İntihar Düşüncelerine Yönlendiriyor Olabilir Mi?

11 Eylül 2019

Uykusuzluk ve diğer uyku bozuklukları adölesanlarda sık görülür ve genellikle bu durum daha kötü akademik performans, fiziksel ve zihinsel sağlık sorunları ve kendine zarar verme ile ilişkilidir. Bununla birlikte, adölesanlarda intihar ve uyku bozuklukları ilişkisini araştıran çalışmalarda tutarsız sonuçlar ortaya konmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, adölesanlarda uyku bozuklukları ile intihar düşünceleri, planları ve girişimleri arasındaki ilişkileri sistematik olarak gözden geçirdiler ve bu birliklerin potansiyel moderatörlerini keşfetmeyi amaçladılar.

Embase, PubMed, ProQuest ve Çin Bilgi Kaynağı Entegre Veri Tabanlarını, başlangıç tarihlerinden 19 Ekim 2018 tarihine kadar incelediler. Zaman veya dil kısıtlaması olmadan kesitsel, prospektif veya retrospektif çalışmaları seçtiler.

İntihar Düşüncesini Etkiliyor Ama Girişimleri Etkilemiyor

Araştırmacılar, 37.536 adölesanı içeren 9 kesitsel çalışma, 9.295 adölesanı içeren dört prospektif çalışma ve 80 adölesanı içeren bir retrospektif raporu meta-analize dahil ettiler. Kesitsel analizler, uyku bozukluğu olan adölesanların uyku bozukluğu olmayanlara göre intihar düşüncesi, planları ve girişimleri (havuzlanmış olasılık oranları [ORs] = 2,35, 1,58 ve 1,92) için daha yüksek risk altında olduklarını ortaya koydu.

Prospektif raporlar, adölesanlarda uyku bozukluklarının intihar düşüncesi riskini anlamlı şekilde ön gördürdüğünü, ancak intihar girişimi için bunun anlamlı olmadığını gösterdi. Bulgular ayrıca, uyku bozuklukları ve intihar girişimleri arasındaki ilişkiyi desteklemedi. Depresyon, adölesanlardaki uyku bozuklukları ve intihar düşüncesi ya da girişimleri arasındaki ilişkileri değiştirmedi. Uykusuzluk şikayeti olan adölesanlarda intihar düşüncesi riski, diğer uyku şikayetleri ile karşılaştırıldığında daha yüksekti. Yaş, kadın yüzdesi ve güvenilir uyku ölçümleri anlamlı birer belirleyiciydi.

Araştırmacılar bulguların, gençlerin intiharının önlenmesi için özellikle uykusuzluk olmak üzere uyku bozukluklarının taranmasının ve yönetilmesinin önemini kanıtladıklarını belirttiler. Adölesanlarda intihar düşüncesine karşı önleyici stratejiler geliştirilirken uyku bozukluklarının bir faktör olarak düşünülmesi gerektiğini vurguladılar. Adölesan intihar planlarında ve girişimlerinde uyku bozukluklarının nedenselliğini sağlamak için ek prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jen-Wei Liu, Yu-Kang Tu, Ying-Fan Lai, Hsin-Chien Lee, Pei-Shan Tsai, Ting-Jhen Chen, Hui-Chuan Huang, Yu-Ting Chen, Hsiao-Yean Chiu, Associations between sleep disturbances and suicidal ideation, plans, and attempts in adolescents: a systematic review and meta-analysis, Sleep, , zsz054

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

Yatan Hastaya Grip Aşısı, Kalp Krizi Riskini Azaltıyor

09 Eylül 2019

Yapılan yeni bir çalışmada herhangi bir nedenle ABD'de hastaneye yatırılan 30 milyona yakın yetişkinden, taburcu edilmeden önce grip aşısı olanların, yıl boyunca miyokard enfarktüsü geçirme olasılıklarının %9 daha az olduğu bulundu. New York'taki Icahn Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD’ndan Dr.Mariam Khandaker: “Çalışmanın asıl mesajı; grip aşısının miyokard enfarktüsü insidansını azaltmak için birincil önleme yöntemi olarak kullanılması gerektiğidir.” dedi. Khandaker, araştırmayı ACC 2019 Bilimsel Oturumu'nda sundu. Toronto Üniversitesi’nden Dr. Jacob A. Udell, Bu çalışmanın kuşkusuz potansiyeli olan gözlemsel bir çalışma olduğunu belirtti. Ancak, çalışmada hasta yaşı veya hastaneye yatırılma nedenleri gibi faktörler hakkında ayrıntılı bilgi verilmedi. Ek olarak, grip aşısı mevsimi dışında veya sırasında kabul edilen hastalar arasında ayrım yapılmadı. INVESTED çalışması olarak bilinen çalışma için “İnsanları grip aşısının kalp aşısı olabileceği konusunda ikna etmek için bir çalışma yürütüyoruz.” yorumu yapıldı.

Khandaker: "İnfluenza, dünya çapında hastalık ve ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir ve bazı öncül çalışmalar, influenza aşılı hastaların nispeten daha az miyokard enfarktüsü geçirdiğini göstermektedir." dedi. Çalışmacılardan Udell ise "Grip ve diğer enfeksiyonların, kalp yetmezliği, kalp hastalığı veya diğer kronik hastalığı olan bireylerde kararsız plak rüptürünü tetikleyebileceğini düşünüyoruz." dedi.

Khandaker ve çalışma arkadaşları, 2014 ABD Ulusal Yatan Hasta Örneği (NIS) veritabanından, o yıl boyunca Birleşik Devletler'deki bir hastaneye kabul edilen 29.763.704 yetişkin tanımladı. Bu hastaların %1,6'sı taburcu edilmeden önce grip aşısı alırlen, %98,4'ü almadı. 2014 yılında hastaneye kaldırıldıklarında grip aşısı olan hastaların o yıl miyokard enfarktüsü geçirme olasılığı aşı olmayanlara göre daha düşüktü (%3.4'e karşılık %4.4). Miyokard enfarktüsü geçirme riski, hastanede yatarken grip aşısı olmayan hastalarda yaş, cinsiyet, ırk / etnik köken, sosyoekonomik durum, sigorta kapsamı ve hastanenin yeri, büyüklüğü ve türü için ayarlamalar yapıldıktan sonra önemli ölçüde yüksek kaldı ( düzeltilmiş oran oranı, 0,91; %95 CI, 0,87-0,96).  Dört grip mevsimi boyunca yaklaşık 9300 hastayı kayda geçirecek olan yeni çalışma ise şu an üçüncü yılında ve sonuçların 2020'de rapor edilmesi bekleniyor.

Miyokard Enfarktüsü Sonrası Aşılamanın Koruyuculuğu da Araştırılıyor

Benzer şekilde, Kanada’daki McMaster Üniversitesi araştırmacıları tarafından yürütülen, kalp yetmezliği olan hastalarda Grip Aşısının Randomize Kontrollü Çalışması, influenza aşısının kontrolle karşılaştırıldığında etkili olup olmadığını test etmek için yapılan en büyük randomize çalışmadır. Bu çalışma, 10 ülkede (Çin, Hindistan, Kenya, Mozambik, Nijerya, Filipinler, Suudi Arabistan, Uganda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Zambiya) kalp yetmezliği olan hastaları kayıt altına almakta ve her yıl grip aşısı ya da plasebo almaları için randomize etmektedir. Bu çalışmanın da nihai veri toplama işleminin aralık ayında yapılması bekleniyor. Ve son olarak, Miyokard İnfarktüsü Sonrası Grip aşısı (IAMI) çalışması, hastane içi influenza aşılamasının STEMI veya non-STEMI hastalarda ölüm ve kardiyovasküler sonuçlara etkisini değerlendirmek için bugüne kadar yapılmış en büyük randomize çalışmadır.

Çalışmanın, influenza aşısının, akut miyokard enfarktüsü sonrası ikincil önleme olarak etkinliği ile ilgili oldukça yararlı klinik veriler sağlaması beklenmektedir. Bu çalışma da Danimarka ve İsveç'te devam etmekte olup, üç grip mevsiminin kesin sonuçlarının Ağustos 2020'de açıklanması beklenmektedir.

Cilt Kanseri Bağışıklık Sistemini Nasıl Engeller?

09 Eylül 2019

Bağışıklık sistemi tarafından saldırıyı önlemek için cilt kanseri hücreleri tarafından kullanılan yeni bir sinyal yolu keşfedildi. Hayvan modeli ve insan doku örneklerinin analizi sonucunda ICER adlı bir proteinin önemli rol oynadığı, ICER mevcut olmadığında tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gösterildi.

Evrim boyunca, bağışıklık sistemi vücudu dışarıdan istila eden patojenleri tespit etmek ve büyük hasara yol açmadan önce onları yok etmek için etkili mekanizmalar geliştirmiştir. Bununla birlikte, vücut aynı zamanda içerideki tehlikelere de maruz kalır. Bu tür tehditler, nihayetinde bir tümörün gelişebileceği genetik mutasyonlar halini alabilir. Fakat bu anormal hücreler, bağışıklık sistemi tarafından algılanmayı nasıl engeller? Hangi bağışıklık kaçırma mekanizmalarını kullanır? Kanser tedavisinde yeni immünoterapi yaklaşımları geliştirebilmek için önce bu mekanizmaları tanımlamak gerekir.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Olabilir

Diğer özelliklerinin yanı sıra, kanser hücreleri çok hızlı büyüme ile karakterize edilir. Tümör hücreleri, bunun için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Melanomlarda metabolik ciro oranının özellikle yüksek olduğunu gösteren Alman araştırmacılar, bu durumun tümör ortamının anormal bir şekilde asitleşmesine neden olduğunu gördüler. Bu asidik mikro molekül nedeniyle, tümöre göç eden makrofajlar adı verilen bazı bağışıklık hücreleri, spesifik bir anti-enflamatuar makrofaj alt tipi olan M2 makrofajlara dönüşür.

M2 makrofajları genellikle yara iyileşme süreçlerinde ve hasarlı dokunun yenilenmesinde rol oynar. Bu özellikler tümörün büyümesine de yarar. Mekanizmanın daha ayrıntılı bir analiziyle araştırmacılar, uyarılabilir cAMP erken baskılayıcı (ICER) olarak bilinen bir proteinin, M2 alt tipine makrofaj dönüşümü sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. ICER'i ortadan kaldırırlarsa veya karşılık gelen sinyal yolunu keserlerse kanserin büyümesinin yavaşladığını kanıtlayabildiler. Örnek olarak insan dokusunu kullanan benzer deneylerde de benzer sonuçlar elde ettiler.

Araştırma ekibi kanser immünoterapisi için olası güçlü bir hedef bulduklarına inanıyor ve daha ileri çalışmalarla bulgularını desteklemeyi umuyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Toszka B. et al. Tumor immunoevasion via acidosis-dependent induction of regulatory tumor-associated macrophages. Nature Immunology, 2018; 19 (12): 1319 DOI: 10.1038/s41590-018-0226-8

Kardiyovasküler Hastalık ve Mortalite ile Diyet Kolesterolü ve Yumurta Tüketimi Arasındaki İlişkiler

06 Eylül 2019

Kolesterol insan beslenmesinde yaygındır ve yumurta önemli bir kolesterol kaynağıdır. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketiminin kardiyovasküler hastalık ve mortalite ile ilişkili olup olmadığı tartışmalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, diyet kolesterol veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkileri belirlemeyi amaçladılar.

Bireysel katılımcı verileri, 25 Mart 1985 ve 31 Ağustos 2016 tarihleri arasında toplanan veriler kullanılarak 6 prospektif ABD kohortundan toplandı. Katılımcılar tarafından rapor edilen diyet verileri standart bir protokol kullanılarak uyumlu hale getirildi. Diyetteki kolesterol (mg / gün) veya yumurta tüketimi (sayı / gün) değerlendirildi. Çalışmadaki birincil sonuçlar, demografik, sosyoekonomik ve davranışsal faktörler için düzeltilmiş, ölümcül ve ölümcül olmayan koroner kalp hastalığı, felç, kalp yetmezliği ve diğer kardiyovasküler hastalık ölümlerinin tümü olmak üzere kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölümler için tüm takip süreci boyunca tehlike oranı (İK) ve mutlak risk farkıydı (ARD).

Her 300mg Kolestrol Riski Artırıyor

Araştırmacılar analize, ortalama yaşları 51,6 olan 13.299'u (%44,9) erkek ve 9.204'ü (%31,1) siyah toplam 29.615 katılımcıyı dahil ettiler. Ortalama 17,5 yıllık takip sırasında 5.400 kardiyovasküler hastalık kaynaklı ve 6.132 tüm nedenler kaynaklı ölüm meydana geldi. Diyet kolesterolü veya yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişki monotonikti. Günde tüketilen her bir ilave 300 mg diyet kolesterolü, yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,17 düzeltilmiş ARD, %3,24) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,18 düzeltilmiş ARD,%4,43) ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Günde tüketilen her yarım yumurta, daha yüksek kardiyovasküler hastalık riski (düzeltilmiş HR, 1,06, düzeltilmiş ARD, %1,11) ve tüm nedenlere bağlı ölüm oranı (düzeltilmiş HR, 1,08, düzeltilmiş ARD,%1,93) ile önemli derecede ilişkiliydi. Öte yandan yumurta tüketimi ile kardiyovasküler hastalık (düzeltilmiş HR, 0,99, düzeltilmiş ARD,% −0,47) ve tüm nedenlere bağlı ölüm (düzeltilmiş HR, 1,03, düzeltilmiş ARD,%0,71) arasındaki ilişkiler diyet kolesterol tüketimi için düzeltildikten sonra anlamlı değildi.

Araştırmacılar, ABD'li yetişkinler arasında, diyet kolesterolü veya yumurtanın daha fazla tüketilmesinin, yüksek doz kardiyovasküler hastalık ve tüm nedenlere bağlı ölüm riski ile doz-yanıt şeklinde anlamlı şekilde ilişkili olduğu sonucuna vardıklarını belirttiler. Bu sonuçların diyet rehberlerinin ve güncellemelerin geliştirilmesinde dikkate alınması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Victor W. Zhong, Linda Van Horn, Marilyn C. Cornelis et al. Associations of Dietary Cholesterol or Egg Consumption With Incident Cardiovascular Disease and Mortality, JAMA. 2019;321(11):1081-1095.

Gece Nöbetleri ve Sağlıksız Yaşam Tarzı Diyabet Riskini Arttırır Mı?

04 Eylül 2019

İki uzun vadeli prospektif sağlık çalışmasına katılan 140.000'den fazla hemşireyle ilgili veriler yeni bir yayında birleştirildi. Elde edilen sonuçlara göre gece vardiyasında çalışan kişilerin tip 2 diyabet riski her 5 yılda bir yaklaşık %30 oranında artıyor.

Sigara içmek, yüksek bir vücut kitle indeksine (BMI) veya kötü bir diyete sahip olmak gibi sağlıksız yaşam tarzı faktörlerine sahip olmak, hastalık riskini iki katından fazla arttırıyor.

Bununla birlikte, hem sağlıksız bir yaşam tarzı olan hem de 5 yıldan fazla dönüşümlü gece / gündüz vardiyasında çalışan kadınlar, bu faktörler olmayan kadınlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için 2,83 kat daha fazla riske sahiptir ve iki faktörün birlikteliği %11'lik bir ek risk oluşturur.

Araştırmacılar sonuçlarını açıklamak için "birkaç olası mekanizma" olduğuna inanıyorlar. Onlara göre uyku kaybı ve sirkadiyen ritmin bozulması bağırsak mikrobiyotasını bozabilir ve diyet / fiziksel aktivite gibi yaşam tarzı davranışları ise bağırsak mikrobiyal çeşitliliği ve metabolitleri etkileyebilir.

Artmış Kronik Hastalık Riski

Gece vardiyası çalışması ve tip 2 diyabet riski üzerindeki sağlıksız yaşam tarzı faktörlerinin ortak ilişkilerini incelemek için ekip, 1976'da başlayan Hemşirelerin Sağlık Çalışması (NHS) ve 1989'da başlatılan NHS II'nin verilerini inceledi.

Toplam 238.278 kadının kayıtlı olduğu her iki çalışmada da, temel araştırma sonrasında her 2 yılda bir tıbbi ve yaşam tarzı bilgilerini güncelleme anketleri gönderildi. Ayrıca, katılımcılar her 4 yılda bir güncellenen bir gıda sıklığı anketi doldurdular. Takip oranları %90'dan fazlaydı.

Her iki çalışmada da, aynı aydaki gündüz ve akşam vardiyalarına ek olarak, ayda üç veya daha fazla gece vardiyası olarak tanımlanan dönen vardiya çalışmasında daha fazla zaman geçiren kadınların, diğer kadınlara göre daha fazla oranda sigara tiryakisi olduğu ve vücut kitle indekslerinin daha fazla olduğu görüldü.

BMI'ye göre ayarlanan havuzlanmış çok değişkenli regresyon analizinde, gece vardiyasında çalışan kadınların, gece vardiyasında çalışamayan kadınlara karşı tip 2 diyabet geliştirme riskinin arttığını, 1 ila 5 yıllık gece vardiyaları için 1.04, 1.09, 5 ila 9 yıl ve 10 yıl veya daha uzun süre 1,16 (P <0,01 için) olduğu bulundu.

Sağlıksız yaşam tarzının kronik hastalık riskini arttırdığı düşüncesi bu çalışma ile de tekrar onaylanmış oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shan Z, et al. Rotating night shift work and adherence to unhealthy lifestyle in predicting risk of type 2 diabetes: results from two large US cohorts of female nurses. BMJ. 2018;363:k4641

Migren, Kuru Göz Sendromu İle İlişkili Bulundu

02 Eylül 2019

Yürütülen yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre migreni olan hastalar genel popülasyondan daha çok kuru göz hastalığına sahipler. Araştırmacılar, iki koşul arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizma açık olmasa da, bağlantıyı açıklayabilecek bazı altta yatan inflamatuar süreçlerden şüpheleniyorlar. Önceki araştırmalar, kuru göz hastalığı ve migren arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştür, ancak bugüne kadarki bulgular tutarlı değildir.

Bu geriye dönük, populasyon temelli araştırma gözyaşı kanallarinda bozukluk ile migren ağrıları arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için tasarlandı. Araştırmacılar, 1 Mayıs 2008 - 31 Mayıs 2018 tarihleri ​​arasında üniversitenin oftalmoloji kliniklerinden birinde 72.969 yetişkin üzerinde çalıştılar. Bunlardan 5352'sine (%7.3) migren ve 9638'ine (%13.2) kuru göz hastalığı tanısı kondu. Hastalar yaş grubuna ve cinsiyete göre ayarlandıktan ve göz kuruluğu ile ilgili kafa karıştırıcı faktörleri (örneğin, bazı ilaçlar, otoimmün hastalıklar ve cerrahi prosedürler) olan hastalar hariç tutulduktan sonra, migren hastalarına kuru göz hastalığı teşhisi konulmuş olma olasılığı migreni olmayan hastalardan daha yüksekti. Kadın cinsiyet ve ileri yaş, bağlantıyı daha da arttırıyordu. Yanıltabilecek faktörlere göre ayarlama yapılmadan önce, tüm yaş gruplarında kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenirken, ayarlamadan sonra, her iki cinsiyetteki 65 yaş ve üstü hastalarda kuru göz hastalığı ve migren arasında anlamlı ilişki gözlendi. Araştırmacılar, ilerleyen yaşla ilişkinin artışının önceki araştırmalarla tutarlı olduğunu belirtiyorlar.

Kadınlarda ve Yaşlılarda Bağlantı Daha Güçlü

"İleri yaş ve kadın cinsiyet, hormonal ve yaşa bağlı değişikliklerden kaynaklanan kuru göz hastalığı gelişimi için risk faktörüdür. Ayrıca, kafa karıştırıcı değişkenleri hesaba katmadan önce, tüm yaş gruplarındaki kadınlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olması, kadınlarda migren görülme sıklığının yüksek olduğu da düşünüldüğünde şaşırtıcı değildir."

Yazarlar, enflamatuar süreçlerin hem migren hem de kuru göz hastalığında rol oynadığını ve bunun ikisi arasındaki ilişkiyi açıklayabileceğini belirttiler. Örneğin, migren, C-reaktif protein ve interlökin-10 seviyelerinin yanı sıra nörojenik enflamatuar aracılar tarafından tetiklenen bir olaylar dizisine bağlanmıştır. Yazarlar, kuru göz hastalığındaki T-lenfosit aracılı inflamatuar değişikliklerin nörovasküler dokuda benzer olayları tetikleyerek migren baş ağrılarının gelişmesine ve ilerlemesine yol açabileceğini söylüyorlar. Trigeminal ganglion aktivitesinin de ortak bir mekanizma olabileceğini savunuyorlar.

Çalışmanın retrospektif tasarımı ile ilgili kısıtlamalarına rağmen, bulgular migren ve kuru göz hastalığı arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. Yazarlar, "Sonuçlarımız kadın cinsiyetinin ve ileri yaşın bu bağlantının gücünü belirlemede önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Migren şikayeti olan hastalara bakan doktorlar, bu hastaların eşlik eden kuru göz hastalığı riski altında olabileceğinin farkında olmalıdır." diyerek sonuçları aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association Between Dry Eye Disease and Migraine Headaches in a Large Population-Based Study Omar M. Ismail, BS1; Zachary B. Poole, BS1; Shane L. Bierly, BS

Julius Sezar Mini-İnmelerden Mi Muzdaripti?

29 Ağustos 2019

Yeni yapılan bir araştırmaya göre ünlü Roma diktatörü ve generali Julius Sezar'ı rahatsız eden sağlık sorunları mini inmelerden kaynaklanıyor olabilir. Roma imparatorluğunun yükselişinde etkili olan büyük askeri liderin baş dönmesi, sersemlik hissi, his kaybı ve zaman zaman düşmesine neden olan ekstremite zayıflığına kadar birçok tıbbi rahatsızlıktan muzdarip olduğu bilinmekteydi. Bu konu ile ilgili en bilinen olayların birinde Sezar’ın, 46BC'deki Thapsus savaşında yere yıkıldığı ve emniyete alınmak zorunda kalındığı bilinmektedir. Sezar'ın biyografisini anlatan Yunan tarihçisi Plutarch, düşüşün epilepsi atağı olduğunu ileri sürmüştür.

Bu konu ile ilgili tanı esrarengizliğini yüzyıllar boyu korundu. Bunun sebebi çağın alimleri tarafından düşünülen sıtma nöbetleri, ağır migren atakları veya Mısır’daki askeri harekat sırasında yakalandığı parazitik bir beyin enfeksiyonu gibi ayırıcı tanıların yetersiz kalmasıydı.

Ancak Londra Imperial College'deki doktorlar, yaptıkları yeni bir araştırmada Yunan ve Roma yazılarında açıklanan belirtilerin tamamen farklı bir tanıya işaret ettiğini iddia ettiler. Araştırmacılar, Julius Sezar'ın geç başlangıçlı epilepsiden muzdarip olmasındansa, fiziksel olarak zarar veren ve zihinsel durumundaki değişiklikleri tetikleyen bir dizi mini inmeye sahip olduğuna inandıklarını belirttiler.

Milattan önce 100 yılında doğan Sezar, siyasi sistemde hızla yükseldi, Galya'yı fethetti ve silahlı olarak Rubicon nehrini geçerek sonuçta onu Roma'nın diktatörü yapan iç savaşı ateşledi. Ancak, 15 Mart MÖ44'te Senato'da öldürüldüğü zaman yönetimi sona erdi.

Şimdiye kadar, Sezar'ın kardiyovasküler hastalıktan muzdarip olduğu veya felç geçirme olasılığı devlet ve özel işlerinde gözlenen iyi hali nedeniyle büyük ölçüde göz ardı edildi. Ancak yeni yapılan çalışmada araştırmacılar, bir dizi mini inmenin dönemin alimleri tarafından kaydedilen olayları açıklayabileceğini iddia ettiler. Yaşamının sonuna doğru, Sezar depresyona yakalanmıştı ve kişiliği, muhtemelen felçten kaynaklanan beyin hasarı nedeniyle değişmişti. Bir mini inmenin de Sezar’ın, Cicero’nun sonraki yıllarda konuşmasına verdiği duygusal tepkilere yol açmış olabileceği düşünüldü. Sezar'ın ten rengi değişmiş, bedeni sallanmaya başlamış ve büyük hatipleri dinlerken elindeki bir avuç dolusu belgeyi yere düşürmüştür. Sezarın epilepsi hastası olduğu iddialarının temelsiz olduğunu söyleyen araştırmacılar kendi teorilerinin daha basit ve akla yatkın olduğunu belirttiler.

Doktorlar,  Yaşlı Pliny tarafından aktarılan; Sezar’ın hem babasının hem de büyük babasının ayakkabılarını giyerken hiçbir sebep olmadan ölmesinin teorilerini desteklediklerini düşünüyorlar. Araştırmacılar makalelerinde bu ölümlerin de inme veya kalp krizinin nedeniyle olmasının daha muhtemel göründüğünü iddia ediyorlar. Araştırmacılara göre bu durum, Sezar aktif bir yaşam tarzına sahip olmuş ve bir Akdeniz diyetinden faydalanmış olsa bile, ek olarak kardiyovasküler hastalığa genetik yatkınlık olasılığı olduğunu göstermektedir.

Ayrıca Sezar'ın hükümdarlık döneminde, epilepsinin “kutsal bir hastalık” olduğu düşünülmüş ve kendisini ve  seçtiği varisi Octavianus'un hastalıktan muzdarip olduğunu iddia etmek için uygun görülmüş olabilir. Araştırmacılar Sezar’ın saygınlığını sağlamak adına geçirilen inmeler ile ilgili çok az ayrıntılı bilgi bulunduğunu ve teorilerinin tarihin daha iyi anlaşılmasında yardımcı olacağını düşünüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Galassi, F.M. & Ashrafian Has the diagnosis of a stroke been overlooked in the symptoms of Julius Caesar? Neurol Sci (2015) 36: 1521.

Klinik Kararlarda Yapay Zeka İçin Yönetmelik

29 Ağustos 2019

Yeni yayınlanan bir raporda yazarlarının endişesi, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından yapılan bazı düzenlemeler nedeniyle, bazı klinik karar destek sistem (CDS) türlerinin tıbbi cihaz olarak kabul edilmemesiydi. Raporda yapay zeka-etkin CDS yazılımını etkileyen en etkili yasal güncellemenin, FDA’nın tıbbi cihazlar olarak düzenlenen yazılımlar için ön hazırlık programı olduğunu söylendi.

Duke-Margolis'te yönetici ortak olan ve beyaz kağıt üzerine ortak yazar olan Christina Silcox şunları söyledi: “Yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, klinisyenlerin halk sağlığını ve klinik sonuçları iyileştirirken daha hızlı bir şekilde doğru teşhise ulaşmalarına yardımcı olma potansiyeline sahiptir. Yapay zekanın sağlık hizmetindeki potansiyelini gerçekleştirmek için güvenli ve etkili inovasyonu yavaşlatan düzenleyici, yasal, veri ve benimseme zorluklarının ele alınması gerekiyor. ”

Raporda, paydaşların ele alması gereken güvenli ve etkili yapay zeka-etkin tanı destek yazılımının geliştirilmesi, düzenlenmesi ve benimsenmesi konusundaki öncelikli endişelere işaret edilmektedir.

• Bu teknolojilerin benimsenmesi için kanıt ihtiyacı: Bu kanıtlara yazılımın hasta sonuçları, bakım kalitesi, toplam bakım maliyetleri ve iş akışı üzerindeki etkisini; klinisyenlerin yararlı ve güvenilir bulduğu şekilde yazılımın kullanılabilirliği ve bilgileri sağlamadaki etkinliği ve bu ürünlerin otoriteler tarafından kullanımı için geri ödeme potansiyeli ile ilgili kanıtlar dahildir.

• Bu ürünlerin etkin hasta risk değerlendirmesi: Bir yazılım, ürününün nasıl çalıştığını açıklayan bilgilerle ve yazılımı eğitmek için kullanılan popülasyon türleriyle birlikte gelmelidir. Bu tür bilgiler, klinisyenler bu yazılımı kullandığında hastalar için risk değerlendirmesinde klinisyenlerin üzerinde önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ürün etiketlemenin yeniden gözden geçirilmesi gerekebilir ve sürekli öğrenmeye karşı kilitli modellerin riskleri ve faydaları tartışılmalıdır.

 Yapay zeka​ sistemlerinin etik olarak eğitilmiş ve esnek olmasını sağlamak: Yazılım geliştirmek için kullanılan eğitim verilerinin getirebileceği önyargıyı azaltmak için en iyi yöntemler, veriye dayalı yapay zeka yöntemleriyle geliştirilen yazılımların mevcut klinik önyargıları sürdürmemesini veya daha da kötüleştirmemesini sağlamak için kritik öneme sahiptir. Ek olarak; geliştiricilerin, yazılımlarının gerektirdiği veri girişlerinin, ürünlerinin yetiştirilmesinde algoritmaları eğitmek için kullanılan verileri sağlayan orijinal ayardan farklı olan ayarlara nasıl ölçeklenebilirliğini etkileyebileceğini değerlendirmeleri gerekecektir. Son olarak, hasta mahremiyetini en iyi şekilde nasıl koruyacağımızı belirlemek için en iyi uygulamalar ve potansiyel olarak yeni paradigmalara ihtiyaç vardır.

Raporun yazarları yapay zekayı; tanısal hata önleme ve diğer CDS türlerinde temel bir bileşen olarak, etkili, etik ve güvenli bir şekilde dahil etmek için çaba sarf eden geliştiriciler, düzenleyiciler, klinisyenler, politika yapıcılar ve diğer paydaşlar için bir kaynak olarak hizmet etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

Raporda ayrıca şu anda güvenli, etkili yapay zeka sağlık hizmeti yeniliğini engelleyen ve kısa vadeli öncelikleri içeren büyük zorluklara dikkat çekiliyor:

• Yönetmeliklerde Netlik: 21. Yüzyıl Tedavileri Yasası, yazılım sistemlerinin bir girdi önerisine ulaşmak için girdi verilerinin nasıl analiz edildiğini açıklayıp açıklamadığına bağlı olarak FDA yetkilisinden bazı klinik karar yazılımı türlerini kaldırmıştır. Hastaları doğrudan teşhis eden veya tedavi eden yazılım, bir klinisyenin karar vermesi için destek veya kaynak görevi gören yazılımdan daha yüksek risk altında kabul edilir. Ürünlerin bir öneride bulunmak için girdi verilerini nasıl kullandığı hakkında daha fazla bilgi veren yazılıma karşı, sağlayıcılar “kara kutu” adı verilen yazılımı kullandıklarında, FDA'nın hastalara yönelik riskleri nasıl değerlendireceği konusunda daha fazla düzenleyici açıklığa ihtiyaç vardır.

• Veri Erişimi ve Gizliliği: Yazılım yenilikçilerinin, yazılımı “eğitmek” için büyük hacimli klinik verilere erişmesi gerekir. Ancak bu veriler gerçek dünyada kullanılan girdi verilerinin kalitesi ile tutarlı olmalıdır. Hasta gizliliğini korumak için veri standartlarını iyileştirmek ve verilerin birlikte çalışabilirliğini arttırmak kritik öneme sahip olacaktır.

• Değer Ortaya Koyma: Kamuya açık ve özel kapsama alanı ve sağlayıcının geri ödemesi, bu teknolojilerin benimsenmesini sağlayacak ve yatırım getirisini arttıracaktır. Ancak yapay zeka-etkin klinik karar destek yazılımı, sağlayıcı sistem verimliliğinde iyileştirmeler gösterebilmeli ve sağlayıcıların kilit sonuç ve maliyet ölçütlerini karşılamalarını sağlamalıdır. Yararlı bir ilk adım, hangi klinik karar destek yazılımı özelliklerinin ve performans sonuçlarının ödeyiciler tarafından en çok değerleneceğini ve performans kazanımlarını kanıtlamak için gerekli olan kanıt türlerini belirlemek olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nqaba Matshazi Report: Policy Rethink Needed On Bringing AI Into Clinical Decision Making Healthcare WeeklyFebruary 13, 2019

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

Fibromiyaljide Beyin Enflamasyonu İlk Kez Gösterildi

27 Ağustos 2019

Fibromiyalji yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı, yorgunluk ve bilişsel zorluklarla karakterize, az anlaşılmış bir kronik hastalıktır. Fibromiyalji, Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre yaklaşık 4 milyon ABD yetişkinini etkilemektedir. Bulguların kanıtlanması nöro-enflamasyon için bir rol öne sürse de, hiçbir çalışma fibromiyaljide doğrudan beyin glial aktivasyonu kanıtı sunmamıştır.

Yapılan yeni bir araştırmada araştırmacılar, aktif mikroglia ve astrositlerde yükselen bir protein olan translokatör proteinine (TSPO) bağlanan [11C] PBR28 kullanarak bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) çalışması yaptılar. İstatistiksel gücü ve genellenebilirliği arttırmak için, bağımsız olarak iki ayrı kurumda toplanan veri kümelerini birleştirdiler. Farklı glial hücre tiplerinin fibromiyaljiye katkılarını ayırmak için, KI'da daha küçük bir örneklem öncelikle astrositik sinyali yansıttığı düşünülen [11C] -L-deprenil-D2 PET ile tarandı.

31 fibromiyalji hastası ve 27 sağlıklı kontrol [11C] PBR28 PET kullanılarak incelendi. 11 fibromiyalji hastası ve 11 sağlıklı kontrol, [11C]-L-deprenil-D2 PET kullanılarak tarandı. Standartlaştırılmış alım değerleri oksipital korteks sinyali (SUVR) ile normalize edildi ve dağıtım hacmi [11C] PBR28 verilerinden hesaplandı. [11C]-L-deprenil-D2, λ k3 kullanılarak ölçüldü. PET görüntüleme ölçümleri gruplar arasında farklılık gösterdiğinde klinik değişkenlerle karşılaştırıldı.

Yeni Hedef: Glial Modülasyon

Sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında fibromiyalji hastalarında en yaygın frontal ve parietal lobların medial ve lateral duvarlarında belirgin olan [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'de yaygın kortikal yükselmeler gösterildi ve düşüş olmadı. Hiçbir bölge, [11C] -L-deprenil-D2 sinyalinde, hastalarda yüksek [11C] PBR28 sinyalini gösterenler de dahil olmak üzere önemli grup farklılıkları göstermedi. [11C] PBR28 dağıtım hacmi ve SUVR'deki yükselişler, hem uzamsal olarak (yani örtüşen bölgelerde gözlendi) hem de birkaç alanda büyüklük açısından da korelasyon gösterdi. Araştırmada, düzeltilmemiş analizlerde, fibromiyalji hastalarında subjektif yorgunluk dereceleri, ön ve arka orta singulat kortekslerde daha yüksek [11C] PBR28 SUVR ile ilişkiliydi. SUVR, başka herhangi bir klinik değişkenle anlamlı şekilde ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, fibromiyalji patofizyolojisinde glial aktivasyonun rolünü destekleyen ilk in vivo kanıtları sunduğunu belirttiler. [11C] PBR28 sinyalindeki yükselmelere, artan [11C]-L-deprenil-D2 sinyalinin de eşlik etmediği göz önüne alındığında, verilerin mikrogliaların değil, astrositlerin bu bölgelerde TSPO yükselmesine neden olabileceğini gösterdiğini aktardılar. Genel olarak, bulguların fibromiyalji için potansiyel bir tedavi stratejisi olarak glial modülasyonu desteklediğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel S.Albrecht et al. Brain glial activation in fibromyalgia – A multi-site positron emission tomography investigation, Brain Behav Immun. 2018.

Fotoyaşlanmaya Karşı PRP İşe Yarar Mı?

27 Ağustos 2019

Yapılan yeni çalışmalar sonucunda araştırmacılar, plasebo ile karşılaştırıldığında, trombosit bakımından zengin plazmanın (PRP) tek bir enjeksiyonunun, tedavi edilenlerin algısında fotoyaşlanma işaretlerini azaltabileceğini öne sürdüler

Chicago'daki Northwestern Üniversitesi’nde görev yapmakta olan araştırmacılar, bu amaçla bir yanakta 3 mL PRP enjeksiyonu ve diğer yanakta normal salin enjeksiyonu alan Glogau sınıf II veya daha yüksek iki taraflı yanak rititleri bulunan 19 hastayı (ortalama yaş, 46; 17 kadın) incelediler.

Doktorların değerlendirmesinde PRP ile plasebo arasında objektif bir fark görülmedi. Tedavilere maskelenmiş iki dermatolog tarafından derecelendirilen ortalama fotoğraf skorları, bazal veya iki hafta, üç ay veya altı ayda ince çizgiler için PRP ile normal salin arasında anlamlı bir fark göstermedi. Benzer şekilde, benekli pigmentasyon, cilt pürüzlülüğü veya cilt sertliği için herhangi bir zaman noktasında önemli bir fark görülmedi.

Asıl Fark Hasta Algısında

Bununla birlikte hastaların algısında durum farklı oldu. Altı ayda, katılımcılar PRP ile tedavi edilen tarafı doku (anlamlı kendi kendine değerlendirme puanı, 5 puanlık bir ölçekte 2.00 ve 1.21) ve kırışıklıklar (1.74 ve 1.21) için anlamlı olarak daha iyileşmiş olarak değerlendirdiler.

Tedavi ile ilişkili olmayan advers olaylar gözlemlendiğinde, 18 hastada kızarıklık, 16'da şişlik, 14'te morluk ve birinde pruritus, birinde cilt ölçeklenmesi ve birinde cilt kuruluğu idi. Hiçbir katılımcı 12 ayda herhangi bir advers olay bildirmedi.

Tipik olarak, hastalar birkaç ayda bir PRP tedavisi alırlar. Çalışma, PRP'nin bazı yararlarının en az altı ay boyunca görülebileceğini göstermektedir, ancak bu değişikliklerin ortadan kalkıp kaybolacağı bilinmemektedir. Yani, cevaplanmamış en büyük sorulardan biri, PRP ile elde edilen olumlu sonuçların ne kadar süreceğidir.

Bu sorunun ileride yapılacak çalışmalarla cevaplanması, doktorlara hastaları ne kadar sık tedavi etmemiz gerektiğini söyleyecektir. Bu da, hastaların yıllık maliyet ve ziyaret sayısını anlamalarına yardımcı olacak, böylece PRP'nin buna değer olup olmadığına karar verilebilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Alam M, et al. Effect of Platelet-Rich Plasma Injection for Rejuvenation of Photoaged Facial Skin: A Randomized Clinical Trial. JAMA Dermatol. 2018 Dec 1;154(12):1447-1452.

Dünya Sağlık Örgütü Önlenemez Bir Grip Salgınına Karşı Uyardı

26 Ağustos 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yakın zamanda yaptığı açıklamada, dünyanın kaçınılmaz bir şekilde grip salgınıyla karşı karşıya kalacağını ve ciddi risklere yol açabilecek bu salgına hazırlıklı olunması gerektiğini söyledi. Viral hastalıklarla savaşmak ve potansiyel bir küresel salgının önüne geçmek için küresel bir planın ana hatlarını çizen WHO, bir sonraki grip salgınının "an meselesi" olduğunu söyledi. WHO Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, "Grip salgını tehdidi her zaman mevcuttur, dikkatli ve hazırlıklı olmalıyız - büyük bir grip salgınınının maliyeti, gribi önleme maliyetinden çok daha ağır olacaktır." şeklinde konuştu.

Dünyadaki son grip salgını 2009 ve 2010 yıllarında dünyaya yayılan H1N1 virüsünden kaynaklanmıştır. Bu salgınla ilgili yapılan araştırmalar, dünya çapında beş kişiden en az birinin ilk yılda enfekte olduğunu ve ölüm oranının yüzde 0,02 olduğunu göstermiştir. Küresel sağlık uzmanları ve WHO, daha ölümcül bir grip virüsünün bir gün hayvanlardan insana sıçraması, yüz binlerce kişiyi enfekte etmesi riski olduğu konusunda uyardı.

Salgına Yönelik Planlar Yapılmalı

Grip virüsleri sürekli değişiyor ve dünya genelinde mevsimsel salgınlarda her yıl yaklaşık bir milyar insanı enfekte ediyor. Bu enfeksiyonların yaklaşık 3 ila 5 milyonu ciddi vakalardır, bu da 290.000 ila 650.000 arasında grip kaynaklı ölüme yol açmaktadır. Aşılar bazı vakaların önlenmesine yardımcı olabilir ve WHO özellikle sağlık bakımı alanında çalışanlar ve yaşlı, çok genç ve kronik hastalığı olan bireyler için yıllık aşılama önerisinde bulunmaktadır. Bugüne kadarki en kapsamlı WHO planı olarak tanımlanan plan, popülasyonları mevsimsel grip salgınlarından mümkün olduğu kadar koruyabilmenin yanı sıra bir salgına hazırlıklı olmaya yönelik önlemleri de içermektedir. WHO, ana hedefinin, bütün hükümetleri ulusal bir grip planı geliştirmeye ve daha etkili aşılar gibi gribin önlenmesi, tespit edilmesi, kontrol edilmesi ve tedavi edilmesine yönelik daha iyi araçlar geliştirmeye teşvik ederek dünya genelinde sürveyans ve müdahale kapasitelerinin ve antiviral ilaçların geliştirilmesi olduğunu söyledi.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

Yediklerini Kaydet, Daha Fazla Kilo Ver

23 Ağustos 2019

Kişilerin kalori alımlarını izlemesi davranışsal zayıflama tedavisinin değerli bir bileşenidir. Bununla birlikte bu yaklaşıma olan uyum zamanla hızlı bir şekilde azalır, böylece suboptimal tedavi sonuçlarına yol açar. Yeni yapılan bir çalışma, diyet öz-izleme ilişkisindeki düşüşü hafifletmeyi amaçlayan yeni bir davranışsal kilo kaybı müdahalesini incelemeyi amaçladı.

GoalTracker isimli bu çalışma otomatik bir randomize kontrollü çalışmadır. Katılımcılar fazla kilolu veya obeziteye sahip yetişkinlerdi (n=105; 21-65 yaş; vücut kitle indeksi, VKİ, 25-45 kg/m2) ve MyFitnessPal akıllı telefon uygulamasını kullanarak 12 haftalık tek başına kilo kaybı müdahalesi için rastgele seçildi. Bu gruplar sırasıyla;

  • Haftalık dersler, eylem planları ve geri bildirimlerle hem kilo hem de diyetin günlük izlemesi yapılanlar (Eşzamanlı),
  • 4. haftaya kadar olan ağırlık, ardından aynı davranışsal bileşenlerle (Sıralı) diyet eklenenler ve 
  • Sadece diyet (Yalnızca Uygulama) ile izlenenler

şeklinde idi. Tüm gruplara, başlangıç ​​ağırlığının %5'ini 12 hafta boyunca kaybetme, özel bir kalori hedefi ve uygulama içi otomatik hatırlatmalar verildi. Katılımcılar çevrimiçi ve çevrimdışı yöntemlerle çalışmaya dahil edildi. Ağırlık bilgisi başlangıçta birey bazında, 1. ve 3. aylarda kalibre edilmiş teraziler kullanılarak, 6. ayda da kendi kendine raporlama yoluyla toplandı. Ek olarak bir uygulama programlama arayüzü yardımıyla MyFitnessPal'dan objektif kendi kendini izleyen etkileşim verileri de alındı. Bağlılık, izlemenin yapıldığı haftada gün sayısı olarak tanımlandı ve diyet girdileri günlük ≥800 kcal ise sayıldı. Diğer değerlendirme verileri bireysel çevrimiçi öz raporlama anketleri aracılığıyla toplandı.

Diyet Tipi Bağlılığı Etkilemiyor

Başlangıçta, katılımcıların (84/100 kadın) ortalama yaş (SD) 42.7 (11.7) yıl ve VKİ 31.9 (SD 4.5) kg/m2 idi. Üçte biri (33/100) etnik olarak azınlık gruplardandı. Çalışma sırasında 5 katılımcı uygun bulunmadı. Geriye kalan 100 katılımcının %84'ü (84/100) 1 aylık ve %76'sı (76/100) ise 3 aylık ziyaretleri tamamladı. İşleme amaçlı analizlerde;

  • Sıralı kol (ortalama -2.7 kg,% 95 CI -3.9 ila -1.5),
  • Yalnızca uygulama kolu (-2.4 kg, -3.7 ila -1.2; P=.78) ve
  • Eşzamanlı kol” (-2.8 kg, -4.0 ila -1.5; P=.72)  

arasında 3 ayda ağırlık değişiminde bir fark yoktu. Katılımcıların diyet süresince kendini izleme haftalık medyan gün sayısı sıralı kolda 1,9 gün; eş zamanlı kolda 5.3 gün ve sadece uygulama kolunda 2.9 gündü. Diyet veya ağırlık takibinin yapıldığı gruplar arasında diyet bağlılığı açısından bir fark tespit edilemedi.

Araştırmacılar diyetin izlenme sırasına bakılmaksızın, bireylere özel hedefler ve bir mobil uygulamanın kullanılmasının, klinik olarak önemli kilo kaybına neden olabileceğini öne sürdüler. Bağımsız dijital sağlık tedavilerinin, daha düşük yoğunluklu bir yaklaşım arayanlar için uygun bir seçenek olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Patel ML et al. Comparing Self-Monitoring Strategies for Weight Loss in a Smartphone App: Randomized Controlled Trial. JMIR Mhealth Uhealth. 2019 Feb 28;7(2):e12209.

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

Nar Suyu Yaşla İlişkili Bellek Düşüşünü Yavaşlatabilir

21 Ağustos 2019

Amerika’da yaklaşık 6 milyon kişi demansa sahiptir ve hastalığın prevalansı giderek artmaktadır. ABD'de tahminen 1 milyon insanda hafif bilişsel bozulma (MCI) ve normal yaşlanan yaklaşık 110 milyon yetişkinde bir bilişsel bozukluk vardır.

Genetik yapı ve yaşam tarzı faktörlerine de bağlı olarak bireyler yaşlandıkça hafıza azalmaya devam etmektedir. Öte yandan günümüzde ne yazık ki yaşa bağlı hafıza kaybı için hastalık modifiye edici tedaviler mevcut değildir.

Dünyadaki tüm Alzheimer Hastalığı vakalarının yaklaşık yarısında potansiyel olarak depresyon / stres, obezite, hipertansiyon, diyabet, fiziksel hareketsizlik, sigara içme ve düşük eğitim / bilişsel hareketsizlik olmak üzere yedi ana risk faktörü bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yaşam tarzı faktörlerinin, özellikle beslenmenin, genetik faktörlerden daha önemli olduğu gösterilmiştir.

Bir grup araştırmacı 2013 yılında, normal yaşlanma veya MCI’sı olan 32 orta yaşlı veya yaşlı katılımcıda çift-kör bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar nar suyu tüketiminin hafıza üzerine etkisini incelediler. Katılımcılar nar suyu ya da plasebo içeceği için rastgele olarak iki gruba ayrıldılar. Araştırmayı tamamlayan 28 birey arasında, nar suyu içenlerindeki görsel hafıza gelişti. Bu katılımcılarda fonksiyonel MRG, görsel belleği kontrol eden nöral devrelerin aktivasyonunu da gösterdi. Sonuçlar cesaret verici olsa da, çalışma nispeten küçüktü ve sadece bir ay boyunca devam etmişti, bu nedenle araştırmacılar yeni bir çalışma daha yaptılar.

Yeni çalışma da randomize, çift kör bir tasarıma sahip, fakat daha büyük (261 katılımcı) ve daha uzundu (1 yıl). Çalışmanın erken sonuçları, 12 aydan uzun bir süre nar suyu tüketen grubun plasebo içeceği tüketenlere kıyasla revize Kısa Vizüospatiyal (Görsel ve Alansal) Bellek Testi'nde daha yüksek puan aldığını gösterdi.

Öğrenme Korunuyor

Katılımcılar 50-75 yaşları arasındaydı ve üçte ikisi kadındı. Rastgele olarak her gün 8 ons (yaklaşık 240ml) nar suyu ya da nar suyuna benzeyen ancak hiçbir polifenol içermeyen (plasebo grubu) bir içecek içmek üzere iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, MCI oranı, hafif depresif semptom düzeyleri, demans öyküsü veya APOE gen taşıyıcı durumu açısından anlamlı fark yoktu. Araştırmacılar, BVMT-R ve Buschke Selektif Hatırlatma Testi (SRT) olmak üzere iki ana sonuca baktılar.

Çalışmaya dahil edilen 261 kişiden 61'i çalışmayı bitirmedi. Sonuçlar BVMT-R öğrenme skoru için anlamlı bir grup-zaman etkileşimi gösterdi. Temel olarak, nar suyu grubunun belirli bir seviyeyi koruduğu, ancak plasebo grubunun azaldığı ve grup arası etki büyüklüğünün 0,45'te orta olduğu görüldü. Öğrenme puanındaki değişim yüzdesi, nar suyu grubunda %14'lük bir artışa karşılık, plasebo grubunda yaklaşık %26'lık bir düşüş gösterdi. Diğer BVMT-R skorlarındaki ve SRT ölçümlerindeki değişiklikler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gary Small, A Double-Blind Placebo-Controlled Study of the Memory Effects of Pomegranate Julice in Middle-Aged and Older Adults American Association for Geriatric Psychiatry (AAGP) 2019 Annual Meeting: Session 02. Presented March 4, 2019 8:30 AM-10:00 AM Session O2 Room: 22

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image