Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Glioblastomada Mikro-RNA’lara Yeni Bir Bakış Açısı

17 Haziran 2019

Klinik öncesi çalışmalarda mikro-RNA’ların kanser ve bazı diğer hastalıkların patogenezinde önemli rol oynadığı görülmüş olsa da, mikro-RNA'ların kullanıldığı bugüne kadarki iki klinik çalışmada düşük yanıt ve yüksek toksisite izlenmiştir. Brigham Women’s Hospital ve Harvard Tıp Okulu’ndan araştırmacılar bu moleküle yepyeni bir şekilde bakmaya başladılar. Bir mikro-RNA’yı modüle etmek yerine beyinde doğal olarak bulunan birçok mikro RNA’yı bir araya getirip yapay genetik kodlama ile kanser hücrelerini mikro-RNA kopyalayan makinelere dönüştürerek bu hücreleri zayıflatmayı amaçladılar. Araştırmanın klinik öncesi sonuçları umut vericiydi. Glioblastomalı mürin modellerinde kemoterapi ile kombine edildiğinde sağkalımı 5 kat arttırdı.

Araştırmacılar öncelikle kompleks yolakların regülasyonundan sorumlu olan mikroRNA'ları tespit ettiler ve başlıca üç grup mikroRNA’ya odaklandılar. Bunlar miR-124, miR-128 ve miR-137 idi ve bu mikro-RNA’lar grup halinde nöronların sağlıklı gelişiminden sorumlu iken beyin kanseri formasyonu ile birlikte fonksiyonlarını kaybetmişlerdi. Araştırmacılar bu mikroRNA'ların hedefindeki proteinlerin glioblastoma rekürrensi ve konvansiyonel tedavilere direnç mekanizmalarında rol aldıklarını keşfettiler.

Araştırma ekibi glioblastomayı da içeren çok sayıda hücre dizisi ile bulgularını test etti. Çalışma sonuçları anlamlı sağkalım yararına işaret ediyordu. Fare modelleri tümör yerleştirilmesinin ardından tedavisiz 12 gün yaşarken kemoterapi bu süreyi 18 güne çıkarıyordu. Kemoterapi ile multi-mikroRNA tedavisi kombine edildiğinde ise sağkalım medyan süresi 48,5 gün oldu.

Araştırmacılar sonuçların gerçekçi bir tedavi opsiyonu için umut verici olduğunu belirttiler. Çalışma yazarlarından Dr.Peruzzi, yöntemin tümör hücrelerini doğrudan öldürmek yerine onları zayıflattığını, ağır bir şekilde hasarladığını, küçük veziküller aracılığıyla diğer kanser hücrelerine de taşındığını ve onları kemoterapiye daha duyarlı hale getirdiğini ifade etti.

Araştırmacılar beyin kanseri hastalarında bu mikroRNA’ları tümör hücrelerine taşımak üzere viral vektörlerin kullanılması yönünde çalışmalarını genişletmeyi planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Vivek Bhaskaran, Michal O. Nowicki, Mahmoud Idriss, Miguel A. Jimenez, Gianmarco Lugli, Josie L. Hayes, Ahmad Bakur Mahmoud, Rachel E. Zane, Carmela Passaro, Keith L. Ligon, Daphne Haas-Kogan, Agnieszka Bronisz, Jakub Godlewski, Sean E. Lawler, E. Antonio Chiocca, Pierpaolo Peruzzi. The functional synergism of microRNA clustering provides therapeutically relevant epigenetic interference in glioblastoma. Nature Communications, 2019; 10

Diyabet, İlerlemiş Agresif Meme Kanseri Riskiyle İlişkili Mi?

13 Haziran 2019

Tip 2 diyabet, obezite ve yaşlanma ile ilişkilidir ve vücudun, kan şekerini enerjiye dönüştürmek için insülin hormonunu uygun bir şekilde kullanamadığı veya üretemediği zaman ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilmezse körlük, böbrek yetmezliği, sinir hasarı ve amputasyonlar gibi komplikasyonlara neden olabilir.

Tip 2 diyabetli birçok kişi semptomlarını, kan şekerini düşürmeye yardımcı olmak için tasarlanmış reçeteli ilaçlar ve daha sağlıklı yiyecekler yemek ve daha sık egzersiz yapmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol edebilir. Bu hastaların bazılarının, kan şekerlerini düzenlemeye yardımcı olmak için insülin enjekte etmesi gerekir. Daha önce yapılan bazı araştırmalar, tip 2 diyabetli kadınlarda insülin kullanımını artan meme kanseri riskiyle ilişkilendirmiştir, ancak sonuçlar karışıktır ve kadınların geliştirdiği tümörlerin kesin tipleri hakkında ayrıntılı bilgilerden yoksundur.

Yapılan yeni bir çalışmada tip 2 diyabetli kadınların meme kanseri için daha ileri bir aşama geliştirip geliştirmediği ve insülin ile tedavinin spesifik meme kanseri özellikleriyle ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Bu vaka kontrol çalışması için, 2002-2014 arasında tanı konmuş meme kanseri olan kadınlar, Hollanda Kanser Kayıt Defteri-PHARMO Veri Tabanı Ağı (N = 33.377) arasından seçildi. Tip 2 diyabet, meme kanseri tanısından önce iki veya daha fazla insulin dışı kan glukoz düşürücü ilaç kullanımı olarak tanımlandı. Tip 2 diyabetli kadınlar diyabetsiz kadınlarla eşleştirildi. Tip 2 diyabetli kadınlar arasında insülin kullanıcıları ve sigara içmeyenler karşılaştırıldı. TNM sınıflaması (tümör büyüklüğü, lenf nodu durumu, metastaz), morfoloji, evre, östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 ve moleküler alt tip dahil olmak üzere Tip 2 diyabet / insülin ve meme kanseri özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için çok değişkenli sıralı lojistik regresyon kullanıldı.

Tip 2 Diyabetli Hastalarda İnsülin Kullanmak Fark Yaratmıyor

Araştırmacılar Tip 2 diyabetli kadınların (n = 1.567) diyabetli olmayan kadınlardan (n = 6.267), progesteron reseptörü negatif meme tümörü ile daha az sıklıkla olsa da daha ileri bir tümör evresi ve daha yüksek dereceli bir tanı ile daha sık teşhis edildi. Diğer meme kanseri özellikleri için bir ilişki bulunamadı. İnsülin kullanan Tip 2 diyabetli kadınlarda (n = 388), insülin kullanmayan Tip 2 diyabetli kadınlara kıyasla (n = 1.179) farklı meme kanseri özellikleri saptanmadı.

Araştırmacılar, Tip 2 diyabetli kadınların diyabetsiz kadınlardan daha agresif bir tip meme kanseri teşhisi riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Reçete edilen ilaçları almanın ve kilo vermek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmanın yanı sıra, şeker hastalarının düzenli tarama mamogramları aldığından da emin olunması gerektiğini ve göğüslerinde ağrı veya şişlik tespit ettiklerinde derhal tıbbi yardım almaları gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. A. Overbeek et al. Type 2 Diabetes, but Not Insulin (Analog) Treatment, Is Associated With More Advanced Stages of Breast Cancer: A National Linkage of Cancer and Pharmacy Registries, Diabetes Care 2019 Mar; 42(3): 434-442.

Ooferektomi İle Meme Kanseri Riski Azalır Mı?

10 Haziran 2019

Over kanseri riskini azalttığı bilinen, risk azaltıcı salpenofoforektominin (RRSO) meme kanseri riskini de azaltıp azaltmadığı konusunda tartışmalar devam etmektedir. Bunun doğruluğunu test etmek için uluslararası bir araştırma komitesi tarafından yeni bir çalışma yapıldı.

Çalışmalarında başlangıçta meme kanseri tanısı bulunmayan 17.917 kadından oluşan bir kohortu kullanarak, meme kanseri gelişim riski açısından ilişkiyi incelediler. Bu hastaların %7,2’si BRCA 1 ve 2 için taşıyıcı konumundaydı.

Geçmişte yapılan olan çalışmalar, RRSO ile BRCA1 ve BRCA2 mutasyon taşıyıcıları için azalan meme kanseri riski arasında bir bağlantı olduğunu öne sürmekteydi, ancak bu çalışmaların istatistiksel metodolojisi de fazlaca sorgulanmaktaydı. Bu nedenle araştırma ekibi, Prospektif Aile Çalışma Kohortu’ndan elde edilen verileri, geniş bir yelpazedeki ailesel ve genetik riskler arasında RRSO ile meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi incelemek için kullandı.

Meme Kanseri İle Direkt İlişki Bulunamadı

Başlangıçta meme kanseri tanısı bulunmayan 17.900'den fazla kadın arasında (%7,2'si BRCA1 veya BRCA2 mutasyonunun taşıyıcısı olduğu bilinen), ortanca 10,7 yıllık bir takip süresinde 1046 meme kanseri vakası tespit edildi.

Araştırmacılar RRSO'yu sabit bir maruziyet olarak modellediklerinde, RRSO ile ilişkili azalmış bir meme kanseri riski olduğu ortaya çıktı. Ancak RRSO'yu zamana bağlı bir değişken olarak yerleştirdiklerinde, RRSO ile tüm grup için meme kanseri riski arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Bu durum, BRCA1 / BRCA2 mutasyon taşıyıcıları ayrı ayrı incelendiğinde, yaşa göre tabakalandırma sonrası veya RRSO'dan sonra hormon replasman tedavisi kullanımıyla analiz edildiğinde bile doğruydu.

Araştırmacılar, BRCA1 mutasyon taşıyıcılarının sadece %31,1'ine, BRCA2 mutasyon taşıyıcılarının %17,8'ine ve taşıyıcı olmayanların %23,1'ine 40 yaşından önce RRSO uygulandığını, bunun da RRSO'nun erken yaşta rolünü anlamalarını engelleyen bir durum olduğunu belirttiler. RRSO kararı verilirken meme kanserine karşı korumanın değil, over kanseri riskinin değerlendirilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Terry MB, et al. Risk-Reducing Oophorectomy and Breast Cancer Risk Across the Spectrum of Familial Risk. J Natl Cancer Inst. 2018 Nov 28. doi: 10.1093/jnci/djy182. [Epub ahead of print]

Metastatik Kanser Hücreleri Lenf Nodlarında Nasıl Çoğalır?

30 Mayıs 2019

Kanser hücrelerinin vücudun farklı bölgelerine metastazı, kanserden ölümlerin yaklaşık %90’ından sorumludur. Kanser hücreleri kan damarları ya da lenf yolu ile vücudun farklı noktalarına yayılabilmektedir. Çevresindeki lenf damarlarına invaze olan kanser hücreleri yakın lenf nodlarına göç ederek orada çoğalıp tümör meydana getirirler ve sonrasında da lenf yolu ile diğer organlara yayılabilirler. Güney Koreli bilim insanları, kanser hücrelerinin lenf nodlarına yayılımını baskılayan bir mekanizma buldular.

Lenf nodları, kanser gibi zararlı yapılarla mücadele eden immün hücreler içeren küçük yapılardır. Bu immün mekanizmaya rağmen kanser hücreleri lenf nodlarına adapte olabilmekte ve orada çoğalabilmektedir. Lenf nodu metastazı durumu kanser evrelemesi ve prognozunda kritiktir. Araştırmacılar, lenf nodlarına yayılan tümör hücrelerinin burada hayatta kalmak ve büyümek için alternatif bir mekanizmaları olması gerektiğinden yola çıkarak çalışmalarına başladılar. Çalışmada, lenf nodu yayılımı en yüksek olan melanoma ve meme kanseri dokuları içeren hayvan modelleri kullanıldı. Primer tümör yerleşimindeki kanser hücreleri ile kıyaslandığında, lenf noduna yayılım gösteren kanser hücrelerinin yağ asitlerinden enerji elde etmek üzere yağ asidi oksidasyonu ile ilgili genlerinde çok daha yüksek aktivasyon görüldü. Oysa primer tümör yerleşimindeki hücreler, enerji metabolizması için glikoz kullanmaktaydı. Ayrıca diğer organlardan farklı olarak lenf nodlarının farklı lipidler açısından oldukça zengin olduğu gözlendi. Çalışmanın baş yazarı Dr. Lee, bu beklenmedik sonuçların, lenf noduna metastaz yapan kanser hücrelerinin, bu lipidden zengin dokuda enerji kaynağı olarak yağ asitlerini kullandıklarını belirtti. Ayrıca melanom ve meme kanserli farelerde yağ asidi oksidasyonu inhibe edici tedavi uygulandığında, lenf nodu metastazının neredeyse tamamen önlendiği gözlendi. Araştırmacılar, metastatik tümör hücrelerinde enerji kaynağı olarak yağ asitlerinin kullanılmasını sağlayan sürecin hücre içinde nasıl yürüdüğünü incelediklerinde, lenf nodu metastazı yapan bu hücrelerde yağ asidi oksidasyonunu uyaran temel bir etkenin yes-bağımlı protein (YAP) olduğunu gördüler.

Lenf nodlarındaki metastatik tümör hücrelerinde YAP aktivasyonunu biyolojik örneklerde inceleyen ekip, normalde sadece karaciğerde ve sindirim kanalında bulunan safra asitlerine rastladılar. Dr Lee, normal lenf nodlarında ve primer tümör bölgesinde bulunmazken tümör metastazı olan lenf nodlarında safra asitlerinin görülmesinin oldukça ilginç olduğunu belirtti.

Klinikte melanom ve meme kanseri hastalarında yağ asidi metabolizmasına müdahalenin lenf nodu metastazını önleyebileceğini belirten Dr.Koh, bunun öncesinde metastatik kanserli hastlarla kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.

Literatür talep et

Referanslar :

Choong-kun Lee, Seung-hwan Jeong, Cholsoon Jang, Hosung Bae, Yoo Hyung Kim, Intae Park, Sang Kyum Kim, Gou Young Koh. Tumor metastasis to lymph nodes requires YAP-dependent metabolic adaptation. Science, 2019; 363 (6427): 644

Geçmeyen Boğaz Ağrısı Larinks Kanseri Bulgusu Olabilir

29 Mayıs 2019

Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre geçmeyen boğaz ağrısına nefes darlığı, yutma güçlüğü ya da kulak ağrısı eşlik ediyorsa, bu durum larinks kanserinin işareti olabilir.

Exeter Üniversitesi öncülüğünde yürütülen ve 800’den fazla hastaya larinks kanseri tanısının konduğu çalışmada geçmeyen boğaz ağrısına nefes darlığı, yutma güçlüğü ya da kulak ağrısı semptomlarından birinin eşlik etmesi halinde kanser riski %5’in üzerinde bulunmuştur ve bu değer, tek başına ses kısıklığındaki %2,7’lik riskten çok daha büyüktür.

Günümüzde NICE rehberleri geçmeyen ses kısıklığı ya da boğazda açıklanamayan kitle gibi durumlarda kanser araştırması yapılmasını önermektedir. Bu yeni çalışma ise doktorlara hangi semptomların kombinasyonunun varlığında kanserden şüphelenerek ileri tetkik düşünmeleri gerektiği yönünde daha geniş bilgi sağlamaktadır. Araştırmacılardan Profesör Willie Hamilton, “NICE rehberi yayınlandığında birinci basamak hekimlerine yeterli rehberlik sağlanmamıştı. Bu çalışma, bir doktora ses kısıklığı ya da geçmeyen boğaz ağrısı şikayeti ile başvurmanın larinks kanseri açısından araştırmanın gerekliliğini ortaya koymakla birlikte, daha önce düşük riskli olarak düşünülen bazı semptom kombinasyonlarının ciddiyetini de göz önüne sermiştir.” şeklinde konuştu. Çalışma Birleşik Krallık’taki 600’den fazla birinci basamak hekiminin hasta kayıtları üzerinden yürütüldü.

Her yıl 1700’den fazla insan larinks kanseri teşhisi almaktadır ve bunların %80’i erkektir. Larinks kanseri görülme sıklığı son 20 yılda üçte bir oranında artmıştır. Larinks kanseri, alkol ve tütün ürünleri tüketimi ile doğrudan bağlantılı bulunmuştur.

Çalışmanın baş yazarı Dr.Elizabeth Shephard, İngiltere’nin kanser sağkalım oranlarında Avrupa'nın genelinden daha geride olduğunu, bu ve bunun gibi çalışmaların baş boyun kanserleri ile ilgili güncel önerilerin geliştirilmesi gerektiğini tekrar hatırlattığını belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Elizabeth A Shephard, Molly AL Parkinson, William T Hamilton. Recognising laryngeal cancer in primary care: a large case–control study using electronic records. British Journal of General Practice, 2019; bjgp19X700997 DOI: 10.3399/bjgp19X700997

Vücut Yağ Oranındaki Artış Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

28 Mayıs 2019

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, vücut yağ düzeyleri yüksek postmenopozal kadınların, vücut kitle indeksleri normal olsa bile meme kanseri için yüksek risk altında olabileceklerini göstermektedir. Buna göre doktorların takipte sadece vücut kitle indeksine değil, diğer ölçümlere de bakması oldukça kritik önem taşımaktadır.

ABD’de yapılan çalışmada görevli olan ekip, Kadın Sağlığı İnisiyatifi adlı çalışmadan gelen verileri 3.460 kadın üzerinde (ortalama yaş, başlangıçta 63,6) analiz etti. Bu kadınlarda vücut kitle indeksi normal sınırlar içerisindeydi (18,5 - 24,9). Katılımcılar aile ve tıbbi hikaye, diyet ve yaşam tarzı ile ilgili anketleri doldurdular; 1, 3, 6 ve 9. yıllarda çift enerjili X-ışını absorpsiyometrisi (DXA) kullanılarak vücut yağ ölçümleri yapıldı ve 16 yıl boyunca takip edildiler.

Takip sırasında, 146 östrojen reseptörü pozitif olan da dahil olmak üzere 182 hastada meme kanseri tespit edildi. İnvaziv meme kanseri riski için düzeltilmiş tehlike oranları, tüm vücut yağının en yüksek çeyreği için 1,89 ve en yüksek çeyrek vücut yağı kütlesi için 1,88 olarak hesaplandı.

İnflamasyon Belirteçleri ve Kanser Oranı Artıyor

Vücut yağ oranı daha yüksek olanlarda, dolaşımdaki insülin, C-reaktif protein, interlökin 6, leptin ve trigliserit seviyeleri daha yüksek iken, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve seks hormonu bağlayıcı globulin seviyeleri daha düşük olarak hesaplandı.

Bu bulguları özetleyen araştırmacılar, postmenapozal kadınlarda normal vücut kitle indeksine sahip olunması durumunda dahi vücut yağ oranındaki artışın meme kanseri gelişimi açısından ek bir risk doğurduğunu belirttiler. Bu kadınlarda dolaşımdaki inflamasyon belirteçlerinde de anlamlı yükselmeler olduğu görüldü.

Araştırmacılara göre yapılması gereken, vücut yağ oranını azaltacak hayat tarzı değişiklikleri ile postmenapozal dönemde oluşan bu riske karşı mücadele etmektir. Yapılacak diğer çalışmalarda, östrojen reseptör pozitif meme kanserinin neden daha yüksek oranda görüldüğü araştırılacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Iyengar NM, et al. Association of Body Fat and Risk of Breast Cancer in Postmenopausal Women With Normal Body Mass Index: A Secondary Analysis of a Randomized Clinical Trial and Observational Study. JAMA Oncol. 2018 Dec 6. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5327. [Epub ahead of print]

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Psödopolipler Kolon Kanseri Riskini Arttırmıyor

21 Mayıs 2019

Yapılan yeni çalışmalar ile, enflamasyon sonrası poliplerin (PIP), inflamatuvar barsak hastalığı (IBH) olan hastalarda kolorektal neoplazi ile ilişkili olmadığı ortaya çıktı. Bununla birlikte kolon iltihabı daha şiddetli olduğu için bu hastalarda kolektomi uygulanma şansı daha yüksek bulundu.

Avrupa rehberleri, IBH hastalarının %45'inde bulunan PIP'lerin, IBH hastalarında kolorektal kanser için bir risk faktörü olduğunu belirtirken, araştırmacılara göre bu sonuca varacak yeterli veri henüz literatürde bulunmuyordu.

Teorik olarak, önceki şiddetli inflamasyonun göstergesi olarak ortaya çıkan PIP'lerde kolorektal kanser riski artabilir. Alternatif olarak, PIP'ler sürveyans sırasında başka türlü görülebilir ve rezektabl displastik lezyonları gizleyebilir. PIP'lerin doğrudan malign dönüşümü genellikle olası değildir. Mekanizmadan bağımsız olarak, literatürde PIP'lerin kolorektal kanser için bağımsız risk faktörü olup olmadığına dair bir bilgi eksikliği vardır.

Kolorektal Kanser Riski Artmıyor

Araştırma ekibi 1997-2017 yılları arasında Hollanda'da kolonosopik gözetim uygulanan iki büyük kohorttaki 1.582 IBH hastasını inceledi. 462 hastada (%29,2) PIP vardı. Psödopolipleri olan hastalarda anlamlı olarak daha şiddetli inflamasyon (aOR, düzeltilmiş odds oranı 1.32), daha fazla hastalık yayılımı (aOR 1.92) ve primer sklerozan kolanjit riski (aOR 0.38) vardı.

PIP olan ve olmayan hastalar için ortalama 4.8 yıllık bir takip süresinde ileri evre kolorektal kanser gelişme zamanı benzerdi. Takip sırasında PIP'li hastaların %8,4'üne kolektomi yapıldı, PIP olmayan hastalarda ise bu oran %3,9'du. PIP'li hastalarda kolektomiye kadar geçen zaman da kısaydı.

Elde edilen veriler, PIP'lerin, orta vadeli takiplerde kolorektal kanser gelişim riskini arttırmadığını gösterdi. Bu sonuçlar ışığında kılavuzların tekrardan gözden geçirilmesi araştırmacılar tarafından önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Mahmoud R, et al. No Association Between Pseudopolyps and Colorectal Neoplasia in Patients With Inflammatory Bowel Diseases. Gastroenterology. 2018 Dec 7. pii: S0016-5085(18)35386-1. doi: 10.1053/j.gastro.2018.11.067. [Epub ahead of print]

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Pankreas Kanseri Riski Obeziteyle Artıyor

29 Nisan 2019

Obezitenin birçok kronik sağlık sorununa yol açabildiği bilinmektedir. Kanser riski de obeziteye bağlı artış gösterebilmektedir. İsrail’de yapılan ulusal bir çalışma, ergenlik döneminde şişman olan kişilerin yaşamlarında daha sonra pankreas kanseri gelişme riskinin yaklaşık 4 kat arttığını göstermiştir. Obezite sınırını geçmeyen ancak fazla kilolu olanlarda ise 2 kat risk artışı saptanmıştır.

Çalışmada, 23 yıl boyunca takip edilen yaklaşık 1.8 milyon ergenlik döneminde olan kişilerin verileri analiz edilmiştir. Araştırmacılar iki büyük İsrail veritabanını birbirine bağlamışlardır. Bunlardan biri, 16-19 yaşları arasındaki İsrail Yahudi ergenlerinin, geç ergenlik döneminde askerlik hizmetine uygunluklarını belirlemek için zorunlu olarak edildikleri muayene bulgularının girildiği veri tabanıdır. Diğeri ise yalnızca doğrulanmış pankreas adenokarsinomu raporlarının yer aldığı İsrail Ulusal Kanser Kayıt Veri Tabanı'dır.

Analiz için araştırmacılar, vücut kitle endeksi değerlerini Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından belirlenen sınıflandırma yüzdelik grupları halinde gruplamışlardır: <5 yüzdelik düşük ağırlık; 5 ila <85 yüzdelik referans grubu ("normal" ağırlık); 85 ila 95 yüzdelik fazla kilolu; ve yüzde 95 veya üstü obez olarak kabul edilmiştir.

Yüksek Kilo İle Risk Artışı

Çalışmaya 1.794.570 bireyin (1.087.358 erkek; 707.212 kadın) analizi dahil edilmiştir. Katılımcıların başlangıç muayenesi sırasındaki yaş ortalaması 17'dir. CDC-BMI sınıflamasına göre, 54.224 kişi (%3) obez ve 140.467 kişi (%7.8) fazla kiloludur. Ortalama 23.3 yıllık takip süresinden sonra (44.563.618 kişi-yıl), 551 pankreas kanseri vakası tespit edilmiştir (erkekler arasında 423, kadınlar arasında 128). Tanı sırasındaki medyan yaş ise 51'dir.

Pankreas kanseri için tehlike oranları aşağıdaki gibi bulunmuştur (parantez içinde %95 güven aralığı belirtilmiştir):

  • Genel popülasyondaki obez kişiler için: 3.89 (2.76 - 5.50)
  • Genel popülasyondaki aşırı kilolu kişiler için: 1.68 (1.27 - 2.21)
  • Obez erkekler için: 3.67 (2.52 - 5.34)
  • Fazla kilolu erkekler için: 1.86 (1.36 - 2.45)
  • Obez kadınlar için: 4.07 (1.78 - 9.29)
  • Fazla kilolu kadınlar için: 1.21 (0.66 - 2.26)

Araştırmacılara göre obezite, pankreas kanserinin patogenezinde değiştirici bir faktör olarak bulunan ve inflamasyon spektrumunun bir parçası olarak düşünülmesi gereken metabolik sendromun bir bileşenidir. Bu sebeple bu risk artışı değerleri beklenilen sonuçları yansıtmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zohar L, et al. Adolescent overweight and obesity and the risk for pancreatic cancer among men and women: a nationwide study of 1.79 million Israeli adolescents. Cancer. 2019 Jan 1;125(1):118-126. doi: 10.1002/cncr.31764. Epub 2018 Nov 12.

Serviks Kanseri Taramasında Yeni Bir Yöntem

24 Nisan 2019

Test uyumu, yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, daha gelişmiş ülkelerdeki düşük gelirli topluluklarda da serviks kanseri taramasının etkinliğini etkileyen ciddi bir sınırlayıcı faktördür. Klasik bir Pap testinin basit modifikasyonu hem servikal sitolojinin hem de görsel muayenenin aynı gün içinde tamamlanmasına izin vererek bu uyum sorununu ortadan kaldırır.

Yeni tamamlanan bir çalışmada, modifiye Pap testi ve görsel muayene ile tek klinik ziyaretinde tamamlanan servikal taramanın, düşük maliyetli etkin bir strateji olabileceği görülmüştür. Pap testi ve asetik asit ile görsel muayenenin nispeten düşük maliyetli tarama yöntemleri olduğu ve her ikisinin de rahim ağzı kanseri yükünü hafifletmede önemli roller oynadığı belirtilmiştir. Ancak bu iki tarama prosedürü tipik olarak ayrı ziyaretler gerektirir.

Bu fizibilite çalışması, Pap testinde hızlı bir şekilde yapılan değişikliklerle hafif bir modifikasyon stratejisini test eder ve aynı gün doğrulayıcı histoloji için asetik asit ile görsel muayene ve gerekirse biyopsi seçeneğinin daha doğru kullanılmasını sağlar. Çin’de sosyoekonomik düzeyi daha düşük olan bir toplumda yapılan çalışmadaki dahil edilme kriterlerine göre, son 5 yılda tarama yapılmamış kadınlar çalışmaya dahil edilmiştir.

HPV Testine Benzer Başarı

Kasım 2011 ile Ağustos 2014 arasında servikal anormalliklerin varlığı nedeniyle 30 ila 59 yaşları arasında toplam 4049 kadın taranmıştır. Modifiye Pap testi toplandıktan sonra, kadınlar asetik asit yardımı ile görsel olarak kontrol edildmiştir. %5'lik asetik asit uygulandıktan sonra inceleme altındaki alan beyaza dönen testlerde, sonuç pozitif kabul edilmiştir. Görsel muayenenin negatif olduğu durumlarda, %5 lugol iyot uygulanmış ve bu uygulamadan sonra kadınlar tekrar görsel olarak incelenmiştir. Son olarak, örnekleme kalitesinin karşılaştırması olarak normal bir Pap testi yapılmıştır.

Bu tek ziyaretli stratejinin birincil sonucu servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) 1., 2. ve 3. derecelerin yanı sıra serviks kanseri tanısıdır. Genel olarak, bu çalışmada kombine tarama, CIN 2 veya daha kötü hastalığın tespitinde %96.0 duyarlılığa ulaşmıştır. Bu, aslında %76 başarı sağlayan Pap testine, %48’lik asetik asidin veya %59.3’lük başarı sağlayan Lugol'ün görsel muayenesine göre üstündür (P <.001). Başarı, HPV testine benzer bulunmuştur.

Çin'in ikincil sağlık tesislerinde 6 $'lık kombine tarama maliyeti ise HPV testinin maliyetinin sadece %10'unu oluşturmaktadır. Araştırma ekibi uzun süredir bu yöntemi başarıyla uyguladığını belirtmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tao L, et al. Cervical Screening by Pap Test and Visual Inspection Enabling Same-Day Biopsy in Low-Resource, High-Risk Communities. Obstet Gynecol. 2018 Dec;132(6):1421-1429.

Over Kanseri İçin Yeni Bir Kan Testi

19 Nisan 2019

Over kanserini, tedavi için daha fazla seçenek olduğu ve hayatta kalma oranlarının daha iyi olduğu erken evrelerinde tespit etmek oldukça zordur. Bu nedenle Avusturalyalı araştırmacıların yeni buldukları testin bir devrim niteliğinde olduğu düşünülmektedir.

Avustralyalı ekip, evre I ile IV over kanseri hastalarından serum örneklerini toplarken sağlıklı kadınlardan alınan örnekleri kontrol grubu olarak değerlendirmiştir. Daha sonra ekip, insan tümör dokularında ve hücrelerinde bulunan N-glikolilineuraminik asit (Neu5Gc) içeren glikanları tanıyabilen Shiga toksijenik Escherichia coli'nin bir alt ünitesini tasarlamıştır.

Daha önceki çalışmalarda, aynı araştırma grubu, Neu5Gc içeren glikanların tanınmasını geliştirmek için bir Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M'yi tasarlamıştır. Daha sonra glikanların, bir sensör çipi üzerinde immobilize edilmiş SubB2M'ye bağlanmasını tespit etmek için yüzey plazmon rezonansı (SPR) olarak bilinen bir teknik kullanılmıştır.

Erken Evrede Tanı İçin Kritik

Tasarlanan Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M kullanılarak SPR aracılığıyla, Neu5Gc seviyelerinin, I, II, IIIC ve IV. evrelerdeki over kanseri hastalarından alınan serum örneklerinde anlamlı derecede yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, Neu5Gc seviyelerinin çoğunun evre I ve II over kanseri serum örneklerinde yüksek olduğu ve evre IIIC ve IV hastalarının tümünün seviyelerinin yaş uyumlu sağlıklı kontrollerdekinden çok daha fazla olduğu saptanmıştır.

Bu bulgular, Neu5Gc içeren tümör antijenlerinin hem erken hem de ileri evre over kanserinin tespiti için tanısal belirteçler olarak hizmet etme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar, testin kullanıma girmesi için 2 yıl kadar süreye ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir.

Şu an over kanserinin rutin takibinde kullanılan Serum CA125 seviyelerinin, tanı sırasında over kanserli hastaların yaklaşık %80'inde yükseldiği tespit edilmiştir. Ancak, CA125 seviyeleri over kanserinin erken evrelerinde çok düşüktür ve bu evrede nadiren saptanabilmektedir. Bu yeni testin ticari kullanıma girmesi durumunda erken evre tanı için önemli bir araç olması beklenmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Shewell LK, et al. Detection of N-glycolylneuraminic acid biomarkers in sera from patients with ovarian cancer using an engineered N-glycolylneuraminic acid-specific lectin SubB2M. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Dec 9;507(1-4):173-177.

Yaşlı Hepatit Hastalarında İzlem Devam Etmeli

18 Nisan 2019

Antivirallerle uzun süreli monoterapi, hepatit B virüsünü baskılar ve karaciğer lezyonlarını iyileştirir. Bu nedenle kompanse sirozu olmayan hastalarda sağkalım oranı genel popülasyon ile benzer seyreder. Yine de, kronik hepatit B hastalarında HCC riski önemli ölçüde artmıştır. Bu, popülasyondaki karaciğer kaynaklı mortaliteyi etkileyen tek faktördür. Bu hastalarda HCC riski üzerine mevcut verilerin çoğu ise, ortalama süresi 5 yıldan az olan çalışmalardan gelmektedir.

Bu sebeple yapılan PAGE-B adı verilen 10 merkezli çalışmada HCC sürveyansına duyulan ihtiyaç analiz edilmiştir. Hepatit C, hepatit D veya HIV bulunmayan, karaciğer transplantasyonu geçirmemiş ve 5 yıldan fazla takip süreleri olan 1427 hasta tespit edilmiştir. Başlangıçta kohortun ortalama yaşı 51 ve %77'si erkektir. %6'sı alkol kötüye kullanımı öyküsü bildirmiştir ve %8'inde diabetes mellitus vardır. Ayrıca, %27’sinde biyopsi ile tanı konan siroz vardır. En az 5 yıllık takibin sonunda HCC gelişme riski ile ilgili faktörler değerlendirilmiştir.

50 Yaşın Üstünde HCC Riski Olduğu Görüldü

Çalışmada HCC riski ile cinsiyet, vücut kitle indeksi veya hepatit B e-antijen durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, sadece yaş, başlangıçta siroz ve 5. yılda en az 12 kPa karaciğer sertliği, bağımsız olarak 5 ila 13. takip yılları arasında HCC gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

50 yaşından küçük sadece bir hastada HCC gelişmiştir. İlaç tedavisinin ilk 5 yılından sonra, HCC'nin neredeyse sadece 50 yıldan daha yaşlı hastalarda geliştiği görülmüştür.

Araştırma ekibine göre sürveyans, tedavi başlangıcından 5 yıl sonra en az 50 yaşında olan tüm hastalarda devam etmelidir. Geçici elastografi ile ölçülen karaciğer sertliği ile ilişkili risk daha fazla çalışmayı gerektirir, ancak ekip sürveyansın 50 yıldan daha genç olan sınırlı sayıdaki sirotik hastada devam edebileceğini bildirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Liver Meeting 2018: American Association for the Study of Liver Diseases (AASLD): Abstract 0017. Presented November 12, 2018.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

Prostat Kanseri Cerrahisi Sağkalımı 3 Yıl Uzatıyor

03 Nisan 2019

Radikal prostatektomi, klinik olarak tespit edilmiş lokalize prostat kanseri olan erkeklerde ölüm oranını azaltır, ancak uzun süreli takiple yapılan randomize çalışmalardan elde edilen kanıtlar oldukça azdır. Bu soruya cevap arayan İskandinavyalı araştırmacılar 29 yıllık takip süresine sahip bir çalışma yaptılar.

İskandinavya çalışmasında, lokalize prostat kanseri olan 695 erkek rastgele, radikal prostatektomi (n = 347) ya da bekle ve gör (n = 348) gruplarına Ekim 1989'dan Şubat 1999'a kadar dağıtıldı. İlk 2 yıldan sonra, hastalar 2017 yılına kadar yıllık olarak takip edildi. Kayıt sırasındaki ortanca yaş 65 idi. Erkeklerin sadece %12'sinde palpe edilemeyen evre T1c tümör vardı. Ortalama PSA seviyesi 13 mg / mL idi.

Radikal Prostatektomi ile Daha İyi Sonuçlar

Tedavi kolundaki erkeklerin %85'ine radikal prostatektomi yapıldı; bekle ve gör grubundaki %15’e daha sonra küratif amaçlı tedavi uygulandı. Minimum 23 yıllık takibin sonunda bekle ve gör grubunda herhangi bir nedenden kaynaklanan kümülatif ölüm insidansı %83.8’ken, prostatektomi yapılan hastalarda bu oranın %71.9 olduğu görüldü. 0.74'lik bir tehlike oranı (HR) ile prostatektomi yapılan erkeklerde herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski %26 azalmıştı (P <.001). Bu sonlanım noktasının 65 yaş altı erkeklerde anlamlı olduğu, ancak daha yaşlılarda anlamlı olmadığı görüldü.

Prostat kanserinden ölümün kümülatif insidansı, bekle ve gör grubundaki erkeklerde %31,3 iken, prostatektomi yapılanlarda %19,6 olarak hesaplandı (mutlak fark %11,7; HR 0,55; P <.001). Uzak metastazlar da, prostatektomi yapılanlarda %26,6'ya karşı bekle ve gör grubunda %43,3 oranında daha fazlaydı (P <.001). Bu farklar 65 yaşın hem altı hem de üstündeki hastalarda istatistiksel açıdan anlamlıydı. Minimum 23 yıllık takipte radikal prostatektomi ile 2,9 yıl daha uzun sağkalım elde edildi.

Bu çalışma ile 29 yıla varan takip süresinde yapılan kıyaslamanın sonucunda lokalize prostat kanserinde bekle ve gör stratejisine göre radikal prostatektominin daha etkili bir yöntem olduğu gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Bill-Axelson A, et al. Radical Prostatectomy or Watchful Waiting in Prostate Cancer - 29-Year Follow-up. N Engl J Med. 2018 Dec 13;379(24):2319-2329. doi: 10.1056/NEJMoa1807801.

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

Meme Kanserine Özgü Yeni Bir Araç Geliştirildi

21 Mart 2019

Meme kanseri olan 65 yaşından büyük hastalarda, adjuvan kemoterapiyle ilişkili toksisite gelişme riski artmaktadır, ancak bu riski değerlendirmek için meme kanserine özgü araçlar henüz mevcut değildir. CARG daha önce herhangi bir katı tümörü olan yaşlı hastalarda kemoterapi toksisite riskini değerlendirmek için geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Yeni bir araştırmada ise, yaşlı hastaların adjuvan meme kanseri kemoterapi toksisitesi riskini tanımlayan bir risk puanı (CARG-BC) geliştirildi ve onaylandı.

Çalışma 65 yaş ve üzeri 473 hastanın evre I - III meme kanseri hastasını gelişim ve onay kohortlarında değerlendirdi. Gelişim kohortunda yaş ortalaması 70 ve %39'unda evre I hastalık, %41'inde evre II hastalık, %20'sinde evre III hastalık vardı. Hastaların çoğunda hormon reseptör pozitifliği (%65) olup, %27’sinde HER2 pozitif ve %24’ü TNBC hastasıdır.

Skor, hastaların %46'sında meydana gelen 3 ila 5 derece toksisiteyi değerlendirmek için geliştirilmiştir. Advers olayların çoğunluğu evre 3 (%36), ardından evre 4 (%10) ve evre 5'dir (%0,4) . Ayrıca, diğer önlemlerin yanı sıra %24'ü tedaviye son verdi ve %23'ü hastaneye yatırıldı.

Meme Kanserine Özgü Bir Araç

Araştırmacılar ilk olarak çeşitli solid tümörleri olan hastalara yönelik orijinal CARG aracıyla hastaları değerlendirdiler ve eski aracın evre 3 ila 5 toksisite için anlamlı sonuçlar verdiğini gördüler. Daha sonra meme kanseri tümörü ve geriatrik değerlendirme değişkenlerini eski modele eklediler. Evre 3 ila 5 toksisite için, bu yeni CARG-BC aracı anlamlı sonuçlar verdi. Onay kohortunda da anlamlı sonuçlar korundu.

Doz gecikmesi veya azalması, doz yoğunluğunun azalması, kemoterapinin kesilmesi ve hastaneye yatış, daha yüksek bir CARG-BC skoru ile anlamlı şekilde ilişkiliydi (tümü P <0.001).

Araştırmacılar bu verilerin, bu aracın adjuvan tedavi kararının bir parçası olarak değerlendirilebileceğini gösterdiği sonucuna vardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

San Antonio Breast Cancer Symposium (SABCS) 2018: Abstract GS6-04. Presented December 7, 2018.

Akciğer Kanserinde Moleküler ve Immunohistokimya Testlerinin Entegrasyonu

20 Mart 2019

Genomik değişimlerin (EGFR, ALK, ROS1, BRAF gibi) ve immünolojik belirteçlerin (PD-L1) dokularda ve hücrelerde tanımlanması, ileri evre veya metastatik akciğer kanseri ile başvuran hastalar için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu biyobelirteçler immünohistokimya (IHK) ve moleküler tekniklerle tespit edilmektedir.

Kişiye özel tedavinin yanı sıra, kişiye özel tanı yöntemleri de dikkate alınmalıdır. Laboratuvarlardaki rutin test algoritmalarından bağımsız olarak, cerrahlar ve moleküler patologlar her bir numuneyi farklı parametrelere göre dikkate almalı ve uygulanacak yöntemlerin rutin algoritmalardan farklı olabileceği unutulmamalıdır. 

Analiz Yapılmadan Önce Uygun Şartlar Oluşturulmalı

Genomik hedeflerin sayısındaki artış, moleküler test yöntemlerinin immünohistokimya yöntemi ile birlikte uygulanmasını sağlayacak algoritmaları geliştirmiştir. Rutin algoritmalardan bağımsız olarak, bazı durumlarda farklı parametrelerin de entegre edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Örneğin, hastadan alınan materyalin büyüklüğü ve materyaldeki tümör hücre yüzdesinin bilinmesi önemlidir, çünkü bu etkenler moleküler tekniklerin kullanımını sınırlamaktadır. Sadece birkaç tümör hücresi içeren bir materyalde, tercih edilen test yöntemi immünohistokimya olmalıdır. (ALK ve BRAF V600E değerlendirmesi için).

Akciğer kanserinde, EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF genlerindeki değişiklikler için yapılacak olan kombine analizler vazgeçilmezdir, gerekli durumlarda MET, RET, HER2 ve NTRK genlerindeki değişimler de analiz edilmelidir. Kişiden alınan biyopsi materyallerinde her biyopsinin ayrı parafin bloğuna gömülmesi, hem moleküler hem de immunohistokimya analizleri için yeterli doku materyalini korumak üzere önerilebilir. Uygun materyal eksikliğinde NGS (yeni nesil sekanslama) yöntemi ile yapılan analizler de başarısız olabilir.

İlgilenilen bir hedefin tespiti için moleküler ve immünohistokimya yöntemi ile yapılacak sıralı testler belirlenmeli ve test algoritmaları oluşturulurken klinisyen tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınmalıdır. Hastanın sigara içme öyküsü, yaşı, doğum yerini içeren epidemiyolojik parametreler ve testlerin acil istem durumları göz önünde bulundurulmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hofman V, et al. Any Place for Immunohistochemistry within the Predictive Biomarkers of Treatment in Lung Cancer Patients? Cancers 2018, 10, 70; doi:10.3390/cancers10030070.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image