Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kolorektal Kanserle İlişkili Yüze Yakın Genetik Değişiklik Tanımlandı

01 Ağustos 2019

Kolorektal kanserde günümüze kadar çok sayıda genetik değişiklik olduğu belirlenmiştir. Yeni bir çalışmada ise ABD’li bir araştırma grubu kolorektal kanserin genetik mimarisini daha fazla incelemek için 1.439 vaka ve 720 kontrol üzerinde tüm genom sekanslama çalışması yaptı. Elde ettikleri verileri 24.869 hasta ve 29.051 kontrolün bulunduğu veri setiyle konfirme ettiler ve 40 yeni genetik varyant tanımlanması sayesinde toplam varyant sayısı 100 civarına ulaşmış oldu.

Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, sporadik kolorektal kansere ilişkin 50'den fazla lokus tanımlamıştır, ancak kolorektal kanser riskine katkıda bulunan çoğu genetik faktör tanımlanmamıştır. Çalışmada büyük bir gruba ait verileri inceleyen araştırma ekibi genel olarak, CHD1 ve RGMB genlerinin yakınındaki sporadik kolorektal kanser için koruyucu ilk nadir değişken sinyal de dahil olmak üzere 40 yeni sinyal belirledi. Bunun yanı sıra daha önce bildirilen 55 sinyali de kopyaladılar.

Daha Çok Sayıda Varyant Tanımlanabilir

Araştırmacılar, RGMB tutulumunu ekarte edememelerine rağmen, nadir alelin tümör baskılayıcı gen PTEN kaybının neden olduğu kanser hücrelerinde büyüme için gerekli olan CHD1 ekspresyonunu düşürerek koruyucu bir etki sağladığını varsaydılar. Yeni tanımlanan sinyaller daha düşük frekans varyantlarını, Krueppel benzeri faktörleri, Hedgehog sinyallerini, Hippo-YAP sinyallerini, uzun kodlamayan RNA'ları ve somatik sürücüleri içerir ve bağışıklık fonksiyonunu destekler niteliktedir.

Kalıtım derecesi araştırmaları, çok nadir ve yaygın varyantların henüz tanımlanmadığını göstermektedir. Çünkü şu ana kadar tanımlanan tüm varyantlar, kolorektal kansere duyarlılıktaki varyasyonun sadece %20'sini açıklamaktadır. Elde edilen bulguların diğer bir önemi ise hedefe yönelik tedavilerin keşfine imkan tanıyacak olmasıdır. Araştırma ekibi yapılan çalışmanın daha çok Avrupalı beyaz ırktan hastaları içerdiğini ve yapacakları yeni çalışmalarda farklı ırklardan insanları da dahil etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Huyghe JR, et al. Discovery of common and rare genetic risk variants for colorectal cancer. Nat Genet. 2019 Jan;51(1):76-87.

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Kanser Tarama Kılavuzlarına Uyulmasının Önemi

30 Temmuz 2019

Uygun kanser taramasının yapılması ve zamanında tedavi alınması, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama kılavuzlarına uyulmaması, ölüm oranları üzerinde herhangi bir etkiye sahip olabilir mi? ABD’li araştırmacılar yaptıkları çalışma ile bu soruya cevap aradılar.

Prostat, Akciğer, Kolorektal ve Over Kanseri Taraması (PLCO) çalışmasının ikincil bir analizi, temel kanser tarama testleri için önerilere uymayan katılımcılarda, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırma ekibi, genel ölüm oranının (araştırmada incelenen kanserlere bağlı ölümler hariç), tarama önerilerine tamamen uymayanlarda önemli ölçüde daha yüksek olduğunu gözlemledi. Kısmen uyum gösterenlerde ve uyumlu olanlarda ise bu oran daha düşüktü.

Kanser Dışı Nedenlere Bağlı Ölümlerde Artış Oluyor

Müdahale kolundaki 77.443 katılımcının 64.567'si, randomizasyondan önce çalışmaya katılmak için onam verilmesine ve tüm tarama testlerine uygun olmasına dayanarak analize dahil edildi. Genel olarak, temel tarama protokolüne 55.065 katılımcı (%85.3) uyumlu, 2548 katılımcı (%3.9) kısmen uyumlu ve 6954 katılımcı (%10.8) uyumsuzdu.

10 yıllık takipte, uyumsuz grupla uyumlu grup kıyaslandığında mortalite için tehlike oranı 1.73 olarak hesaplandı. Kısmen uyumlular ile kıyaslandığı zaman ise oranın 1,36 olduğu görüldü. Kanser taramasının tüm nedenlere bağlı ölümleri nasıl etkilediği net olmasa da araştırmacılar sonuçlar hakkında yorum yaptılar.

Bulgulara göre en anlamlı açıklama, protokol taramalarına uymama durumunun tıbbi testler ve tedavilere uymama genel davranış profili için bir işaretçi olduğudur. Artan risk, tarama testlerinin kendileri ile ilgili değildir, çünkü PLCO çalışmasındaki kanserlerinden ölümler, tüm nedenlere bağlı ölümlerden hariç tutulmuştur.

Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, önerilen ilaçlara uyumlu olan hastaların, tarama ve aşılama gibi diğer önleyici hizmetleri de talep etmesinin daha muhtemel olduğunu, ancak uyumsuzluğun artan mortalite ile ilişkili olduğunu göstermişti. Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pierre-Victor D, Pinsky PF. Association of Nonadherence to Cancer Screening Examinations With Mortality From Unrelated Causes: A Secondary Analysis of the PLCO Cancer Screening Trial. JAMA Intern Med. 2019 Feb 1;179(2):196-203.

Kolon Kanseri Taraması Ne Sıklıkla Yapılmalı?

29 Temmuz 2019

Her ne kadar güncel kılavuzlar, negatif kolonoskopi sonucuna sahip bireylerin 10 yıl sonra yeniden taranmasını tavsiye etse de, ABD’de çalışan bir grup araştırmacı, bunu destekleyen kanıtların yetersiz olduğunu ve bu tavsiyenin, kolonoskopi duyarlılığının ve adenomun ilerlemesi için geçen süreye dair tahminlere dayandığını savunuyorlar.

Bununla birlikte, kolorektal kanser, heterojen bir hastalıktır ve kolorektal kanser için uzun vadeli risk üzerinde yapılan birkaç çalışma, 10 yıllık bir tarama aralığının çok kısa veya çok uzun olabileceğini göstermiştir. Daha fazla araştırma yapmak için ekip retrospektif bir kohort çalışması ile 4 milyona yakın ABD’liye ait sağlık verisini değerlendirme şansı buldu.

Çalışmaya 50-75 yaş arasında ve en az 1 yıl takip edilmiş, kolorektal kanser için ortalama riske sahip hastaları dahil ettiler. Toplamda 1.251.318 uygun katılımcıdan 9.339.354 yıllık takip bilgisi elde etmiş oldular.

Tarama Aralığı Onaylandı

Tarama yapılmamış olan kohortta, kolorektal kanser insidansı, 1. yılda 100.000 kişi başına 62,9'dan 12. yılda 100.000 kişi başına 224,8'e yükseldi. Ölüm oranı ise aynı dönemde 100.000 kişi başına 10,5'den 192,0'a yükseldi. Kolonoskopi sonucu negatif olan bireyler arasında kolorektal kanser insidansı ise aynı dönemde 100.000 kişi başına 16,6'dan 133,2'ye yükseldi. Ölüm oranı da aynı sürede 100.000 kişi başına 6,8'den 92,2'ye yükseldi.

Negatif bir kolonoskopi sonucu, kolorektal kanser riskinde, tarama yapılmamasına kıyasla belirgin bir azalmaya yol açtı. Ekip ayrıca kolorektal kansere bağlı ölümlerde negatif tarama sonucu ile tarama yapılmamasına kıyasla belirgin bir azalma olduğunu hesapladı.

Sonuçlar, 10 yılda negatif tarama sonucu olan kişilerde kolorektal kanser geliştirme riskinin, taranmamış bireylere göre %46 daha düşük olduğunu gösterdi. Kolorektal kansere bağlı ölüm göreceli riski ise %88 daha düşüktü. Bu sonuçlara göre her 10 yılda bir kolorektal kanseri taraması için kılavuz önerileri izleyen klinisyenler, hastalarını yüksek risk altında bırakmadıklarından emin olabilirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lee JK, et al. Long-term Risk of Colorectal Cancer and Related Deaths After a Colonoscopy With Normal Findings. JAMA Intern Med. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamainternmed.2018.5565. [Epub ahead of print]

Kemoterapi Uyku Düzenini Bozuyor

26 Temmuz 2019

Kemoterapinin bilinen yan etkilerinin yanı sıra hastalarda uyku sorunlarına da yol açtığı söylenmekteydi. Avusturalya ve Hong Kong merkezli yapılan bir çalışma ile meme kanseri hastalarında bu etki onaylandı.

Elde edilen bulgulara göre adjuvan kemoterapinin ilk uygulaması, meme kanseri hastalarında uyku bozukluğu ve uyku-uyanıklık aktivitesi ritim bozukluğuna yol açarken, son siklus sırasındaki bozulma daha az şiddetliydi. Bununla birlikte, tekrarlanan kemoterapi uygulaması, gece melatonin üretiminin kademeli olarak bozulmasına neden oldu.

Başlangıçta, ortanca katılımcı yaşı 53 idi ve çoğu lise veya yüksek öğrenim mezunuydu ve %76'sında uyku bozukluğu bildirildi. %85'i iyi performans durumuna sahipti; %72'sinde ise mastektomi uygulanmıştı. Hastalar, hastalık durumları ve tercihleri doğrultusunda üç adjuvan kemoterapi rejiminden birini aldılar.

Melatonin Salınımı Sürekli Bozuluyor

Katılımcılar yaş, eğitim düzeyi, aile geliri, medeni durum ve içme tarihi dahil olmak üzere sosyodemografik ve yaşam tarzı hakkında temel bir anket doldurdular ve uyku kalitelerini değerlendirmek için PSQI anketine katıldılar. İlk kemoterapi siklusunun haftasında ve son siklustan sonraki hafta boyunca kullanmadıkları ellerinin bileklerine uyku kalitesini ölçen monitörleri taktılar. Sabah idrar örneklerini tedaviden önce ve ilk ve son siklusta topladılar.

Elde edilen bulgulara göre başlangıç değerine kıyasla, ilk ve son siklustaki uyku etkinliği sırasıyla %10 ve %5 azaldı; ritim ilk siklusta %27, son siklusta %21 azaldı; ilk ve son sikluslarda, aMT6 seviyeleri, başlangıç değerine göre sırasıyla %11 ve %15 azaldı.

Bu çalışma, gece melatonin salgılanmasının kemoterapi alan meme kanseri hastalarında kemoterapi boyunca aşamalı olarak bozulduğuna dair ilk epidemiyolojik kanıtları sunmuştur. Araştırmacılar, zayıf uyku-uyanıklık etkinliği ritmi ile rahatsız uykunun, kemoterapi alan meme kanseri hastaları arasında yaygın bir sorun olduğuna dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Li W, et al. Disruption of sleep, sleep-wake activity rhythm, and nocturnal melatonin production in breast cancer patients undergoing adjuvant chemotherapy: prospective cohort study. Sleep Med. 2018 Dec 14;55:14-21.

HER2 Pozitif Mide Kanserinde Likid Biyopsi İle Direnç Tespiti

25 Temmuz 2019

Mide kanserlerinin yaklaşık %23'ü HER2 pozitiftir ve bu pozitiflik saptanan tümörlerde hedefe yönelik olarak trastuzumab tedavisi kullanılır. Ancak bu tümörlerin bir kısmında tedavi sırasında trastuzumaba sınırlı bir yanıt görülebilir ve ilaca karşı direnç hızla gerçekleşir. Şu anda, trastuzumab direncinin altında yatan mekanizma belirsizliğini korumaktadır ve direncin üstesinden gelmek için stratejilere acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Çinli bir araştırma ekibi, mide kanserli 78 hastadan (46 HER2+ ve 32 HER2–) katı tümör biyopsileri ve ve likid (plazma) biyopsiler arasındaki moleküler değişiklikler açısından tutarlılığı değerlendirmek amacıyla 416 kansere bağlı gen panelini sekansladılar. Ayrıca, trastuzumab tedavisi sırasındaki direnci takip etmek ve belirlenen aday direnç genlerini doğrulamak için HER2+ olan 24 hastadan toplanan 97 seri plazma numunesinin longitudinal analizlerini yaptılar.

Çeşitli Genetik Göstergeler Tanımlandı

HER2 somatik kopya numarası değişiklikleri (SCNA), floresan in situ hibridizasyon verileriyle oldukça tutarlı idi ve tespit edilen HER2 kopya sayısı varyasyonu, tümör gerileme ve ilerlemesini öngörmede plazma karsinoembriyonik antijen seviyesinden daha iyiydi. Doğal bir şekilde trastuzumab direncine sahip hastaların çoğu, progresyon sırasında başlangıç değerine kıyasla yüksek HER2 SCNA'ya sahipken, kazanılmış dirençli hastalarda ise HER2 SCNA azaldı.

PIK3CA / R1 / C3 veya ERBB2 / 4 mutasyonları, dirence büyük ölçüde katkıda bulunup kötü progresyonsuz sağkalıma yol açarken, ERBB4 S774G mutasyonu ise trastuzumab'a duyarlılığı arttırdı. Araştırmacılar ayrıca NF1'i dirençle ilgili bir gen olarak tanımlamış ve onaylamış ve başka bir HER2 inhibitörü ile ya da MEK / ERK inhibitörü ile kombinasyonun trastuzumab direncinin üstesinden gelebileceğine dair kanıt buldular.

Çalışmada çeşitli kısıtlar olduğu bilinse de dolaşımdaki tümör DNA'sının (ctDNA) sıvı biyopsisinin, mide kanserinde olası trastuzumab direncini izlemek için kullanılabileceği gösterilmiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang D,  et al. Liquid biopsies to track trastuzumab resistance in metastatic HER2-positive gastric cancer Gut Published Online First: 29 September 2018. doi: 10.1136/gutjnl-2018-316522

Kemoterapi Sonrası İkincil Riskler Bilinenden Yüksek Bulundu

24 Temmuz 2019

Solid bir tümör için kemoterapi ile tedavi edilen hastalarda, bu tedavi sonucunda ölümcül bir kan kanseri gelişmesi riskinin düşünüldüğünden çok daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Ulusal Kanser Enstitüsü'nden (NCI) bir araştırma ekibi, tedavi ile ilişkili miyelodisplastik sendrom veya akut miyeloid lösemi (tMDS / AML) riskinin beklenenden daha yüksek olduğunu belirtti. Elde edilen bu yeni bulgular, 2000-2013 yılları arasında kemoterapi alan 700.612 hastanın verilerinin analizi ile ortaya çıktı.

Araştırmacıların elde ettikleri verilere göre bu zaman diliminde, bilinen lökojenik ajanların (özellikle platin bileşiklerin) ilk basamak kemoterapide kullanımı 2000-2001 yıllarında %10 iken 2012-2013 yıllarında %81'e kadar yükseldi. Çalışmada 2014 yılına kadar ilk primer solid tümör için kemoterapi ile tedavi edilen 1619 hastada (700.612 hastanın %0.23'ü) tMDS / AML'nin geliştiği tespit edildi.

Kolon Kanseri Hariç Tüm Kanserlerde Risk Tanımlandı

Her ne kadar çoğu solid tümör tipi için tMDS / AML'nin kümülatif insidansı %1'den az olsa da, prognoz zayıftı. Bu hastalardaki ortanca genel sağkalım sadece 7 aydı ve hastaların %78'i (1270/1619) ex olmuştur. Analiz, tMDS / AML'nin göreceli riskinin, tedavi edilen kanserin tipine ve kullanılan kemoterapi veya kemoradyoterapiye bağlı olarak 1,5 kattan 10 kata kadar yükseldiğini gösterdi. Risk, kolon kanseri hariç 23 solid kanser tipinin 22'sinde gözlendi.

Kemik, yumuşak doku ve testis kanserleri için kemoterapi alan hastalarda tMDS / AML için göreceli riskler en yüksekti (>10). Analiz, bu kanserlerin tipik olarak daha genç hastalarda teşhis edildiğini gösterdi. Periton kanseri, küçük hücreli akciğer, yumurtalık, fallop tüpü ve beyin veya merkezi sinir sistemi kanserleri için kemoterapi alan hastalar için risk 5-9 kat kadar arttı.

Bu araştırmadan elde edilen bulguların, hastaların tarama ve tedavi gereksinimlerini değiştirebileceği vurgulandı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Morton LM, et al. Association of Chemotherapy for Solid Tumors With Development of Therapy-Related Myelodysplastic Syndrome or Acute Myeloid Leukemia in the Modern Era. JAMA Oncol. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5625. [Epub ahead of print]

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Kolorektal Kanserde Kandaki Tümör DNA’sı Üzerinden Genetik Değerlendirme

22 Temmuz 2019

Kolorektal kanser dünya çapında en yaygın kanserlerden biridir. Küresel olarak 2012'de 1,4 milyon yeni vaka ve 693.900 ölüm yaşanmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki insidans ve ölüm oranları artmıştır. Tanı anında, hastaların yaklaşık %20'sinde uzak metastatik hastalık vardır.

Onlarca yıldır KRK'nın sistemik tedavisinde ana etken madde olarak fluorourasil kullanılmıştır. İrinotekan ve oksaliplatinin yanı sıra, VEGF'yi (bevacizumab, aflibercept ve regorafenib) ve EGFR'yi (setuksimum ve panitumumab) hedef alan yeni geliştirilen inhibitörlerin eklenmesi, metastatik kolorektal kanserli hastaların sonuçlarını belirgin şekilde iyileştirmiştir. Bununla birlikte, prognoz halen zayıftır. Bu nedenle, kolorektal kanserin klinik olarak ilgili biyolojisini daha iyi anlamak için karşılanmamış bir ihtiyaç vardır. Kolorektal kanserin moleküler özellikleri, yeni nesil sekanslama (NGS) teknolojisindeki ilerlemeler nedeniyle daha iyi anlaşılmaktadır. Hastaları altta yatan moleküler özelliklerine göre kategorize etmek önerilmiştir ve şimdi klinikte tedaviyi yönlendirmek için rutin olarak birkaç genomik belirteç kullanılmaktadır. Genomik olarak yönlendirilmiş FDA onaylı tedavilere örnekler, mikro-uydu kararsızlığı-yüksek veya yüksek antikor için vahşi tip RAS ve pembrolizumab (anti-programlanmış hücre ölüm proteini 1 antikoru) olan hastalar arasında anti-EGFR ajanlarını (setuksimab ve panitumumab) içerir. Ek olarak, irinotekan ve setuksimab'a vemurafenib (BRAF inhibitörü) ilave edilmesi, BRAFV600 mutasyonlu kolorektal kanserli hastalar arasında daha iyi klinik sonuç göstermiştir.

Hedeflenen terapi yaklaşımlarındaki son ilerlemeye rağmen, hastaların %50'sinden fazlası yukarıda belirtilen rejimlere cevap vermemektedir ve hastalığın moleküler temellerinin daha iyi bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Genellikle arşiv örneklerinde yapılan doku bazlı genomik analizlerle ilgili zorluklardan bazıları, kanserin genomik manzarasının terapötik müdahaleden sonra değişebileceği ve sıralama sonuçlarının intra-intertumoral heterojenite ile karıştırılabileceği gerçeğini içerir. Tümör heterojenliğinin zorluklarının üstesinden gelmek ve zamanla ve terapötik basınç altında gerçekleşen klonal evrimin etkisini değerlendirmek için, dolaşımdaki tümör DNA'sı (ctDNA) çeşitli kanserlerde aktif olarak araştırılmaktadır.

Kolorektal kanserin ctDNA analizini kullanan çalışmalar, TP53, KRAS ve APC'nin en sık değiştirilen genler olduğunu ortaya koydu. Kolorektal kanserin moleküler biyolojisi hakkındaki anlayış genişlemesine rağmen kolorektal kanserli 94 hastaya yeni jenerasyon ctDNA dizisi (54-73 gen paneli) yapıldı. Hastaların çoğunda kan alımı sırasında metastatik veya tekrarlayan hastalık vardı. En sık görülen anormal genler TP53, KRAS ve APC idi. Doku ve kanın yeni nesil dizilimi arasındaki uyum, %63.2 (APC) ile %85.5 (BRAF) arasında değişmişti.

Kolorektal kanserli hastalar, heterojen ctDNA profillerine sahiptir ve çoğu potansiyel olarak harekete geçirilebilir ctDNA değişikliklerini barındırır. Eşleşen terapi, 6 ay veya daha uzun bir süre boyunca daha yüksek oranda stabil hastalık, kısmi cevap veya tam cevap ile ilişkilidir. Bu çalışmada, ctDNA'yı değerlendiren hedefe yönelik NGS kullanılarak, çoğunlukla ileri evre kolorektal kanserli 94 hastadaki genomik değişikliklerin biyolojik özellikleri ve klinik bağıntıları sunulmuştur.

Çalışmada genel olarak, hastaların %79'unda bir veya daha fazla ctDNA değişikliği vardı. En sık görülen değişiklikler TP53, ardından KRAS, APC, BRAF, PIK3CA ve EGFR genlerinde görülmüştür. Bu çalışmada tespit edilen APC değişikliklerinin daha önce bildirilenden daha az olduğu, diğer genomik değişikliklerin sıklığı önceki yayınlardakilerle uyumludur. Uyumluluk, sürücü veya trunkal gen değişiklikleri arasında ctDNA ve doku DNA arasında istatistiksel olarak anlamlıydı. Daha önce, ctDNA NGS'nin, verilerle uyumlu olan kolorektal kanserli hastalar arasında dijital damlacık polimeraz zincir reaksiyonu bazlı plazma ile tespit edilen BRAFV600E mutasyonunun yanı sıra doku için %100 duyarlılığa sahip olduğunu bildirdi. BRAFV600E'nin anti-EGFR ve BRAF karşıtı tedavilerin bir kombinasyonu ile hedeflenebileceğini göz önüne alarak, bu değişiklik için test yapmak önemlidir. Yüksek genel uyumluluğun bir kısmının olumsuz uyumluluktan kaynaklandığı belirtilmelidir. CtDNA'nın duyarlılığı, dokuda bulunan mutasyonların tespiti için değişkendir. Örneğin, doku APC pozitifliği olan hastaların saptanması için ctDNA'nın duyarlılığı %44.9; Doku BRAF pozitifliği olanların tespiti için ctDNA'nın duyarlılığı %80 bulunmuştur. APC değişikliklerini tespit etmek için görünen düşük kapasitenin, bu değişikliğin plazma izlemesi için etkileri olabilir.

Araştırmacılar, çalışmanın kısıtlamalarına rağmen kolorektal kanserli hastalarda ctDNA testinin klinik kullanımının derinlemesine araştırılmasını sağladığını savundular. Sonuç olarak, kandan türetilmiş ctDNA'da NGS uygulanmış, çoğunlukla ileri evre kolorektal kanserli 94 hastanın tümörü incelenmiştir. Hasta başına ortanca değişiklik sayısı üç bulunmuş ve her şeyden önemlisi, her hastanın benzersiz bir moleküler profile sahip olduğu görülmüştür. Dokudaki genel değişikliklerle uyum %63 ile %86 arasında değişmiştir. ctDNA ve doku arasındaki farklılıklar, tedaviden sonra ctDNA'daki dinamik değişiklikleri yansıtabilir. ctDNA birden fazla metastatik bölgeden dökülebilir veya doku ve ctDNA dizilimi arasındaki duyarlılıkta farklılıklar olabilir. %5'ten daha az ctDNA varlığı bağımsız olarak daha uzun sağkalım ile koreledir. Çalışmada hedefe yönelik tedavi alan hasta sayısı az olmasına rağmen bu, BRAFV600E'nin ötesindeki çoklu biyobelirteçlerde metastatik kolorektal kanserde ctDNA NGS'nin klinik kullanımının nesnel kanıtını gösteren ilk çalışmadır. Kolorektal kanserli hastalarda tedaviyi yönlendirmek için ctDNA'nın kullanıldığı daha ileri klinik araştırmalara ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Correlation With Tissue Sequencing, Therapeutic Response, and Survival Shumei Kato; Maria C. Schwaederle; Paul T. Fanta; Ryosuke Okamura; Lawrence Leichman; Scott M. Lippman; Richard B. Lanman; Victoria M. Raymond; AmirAli Talasaz; Razelle Kurzrock

Talk Pudra İnsan Sağlığına Zararlı mı?

19 Temmuz 2019

Kanada hükümeti, bazı ürünlerde talk kullanımını yasaklayan veya kısıtlayan önlemler almayı planlıyor. Yeni taslak tarama değerlendirmesinde, serbest talk pudralarının solunmasının ve dişi genital bölgesinde talk içeren bazı ürünlerin kullanılmasının insan sağlığına zararlı olabileceği öneriliyor.

Taslak tarama değerlendirmesinde tespit edilen riskleri yönetmek için olası önlemleri ana hatlarıyla belirten Risk Yönetimi Kapsamı, Kanada gazetesinde 60 günlük dönemde kamuoyunun yorumuna açık bir şekilde yayınlandı. Son tarama değerlendirmesi ve risk yönetimi yaklaşımında, herhangi bir yorum ve istişare sürecinde alınan yeni kanıtların dikkate alınacağı belirtildi.

Taslak değerlendirmede, gıda ve ilaçlardaki talk dahil olmak üzere oral maruziyetlerden, talk içeren ürünlerin cilde uygulanması gibi dermal maruziyetlerden veya kuru saç şampuanı, göz farı ve allık gibi sıkıştırılmış toz ürünlerden inhalasyon maruziyetinden kaynaklanan insan sağlığı risklerinin tanımlanmadığı belirtildi. Bununla birlikte, değerlendirme insan sağlığına yönelik potansiyel kaygı oluşturabilecek, iki maruziyet senaryosu belirlendi.

İlki, vücut tozu, bebek tozu, yüz tozu, ayak tozu gibi kişisel bakım ürünleri kullanımı sırasında potansiyel olarak akciğerlere zarar verebilecek ince talk parçacıklarının solunmasıydı. Diğer endişe verici senaryo, cinsel organları içeren kadın perineal alanının vücut tozu, bebek tozu, bebek bezi ve kızarıklık kremleri, genital ter önleyiciler ve deodorantlar, vücut bezleri, banyo topları gibi talk içeren öz bakım ürünlerine maruz kalmasıydı. Belgede, bu maruziyet türünün nüfus çalışmalarında yumurtalık kanseriyle ilişkilendirildiği belirtildi.

Kanada'dan gelen bu hamle ile birlikte ABD’de kadın genital bölgesinde talk kullanımının yumurtalık kanserine katkıda bulunup bulunmadığı konusu tekrar gündeme geldi. Bazen asbest ile kontamine olduğu için talkın kendisinin kanserojen olup olmadığı tartışılıyor.

Bilimsel Topluluk Bir Uzlaşmaya Varamadı

Avrupa Kanser Önleme Dergisi'nde yayınlanan yeni bir inceleme, "verilerin kozmetik talkın yumurtalık kanserine neden olduğunu göstermediği" sonucuna varıldı. Perineal tozlama çalışmalarındaki heterojenlik, maruziyet ölçümlerinin geçerliliği ve tutarlı bir doz-cevap etkisinin olmayışı nedensel çıkarımlar yapmayı sınırlayan önemli endişeler doğurdu. Daha da önemlisi, eksternal talk tozunun kadın üreme sistemine girip girmediği bilinmiyor ve talk püskürtülen diyaframlar ve lateks prezervatifleri gibi internal talk maruziyet ölçümleri yumurtalık kanseri riski ile hiçbir ilişki göstermiyor.

Epidemiyoloji’de yakın zamanda yapılan bir derlemede, "genel olarak perineal talk kullanımı ile yumurtalık kanseri arasında tutarlı bir ilişki olduğu" sonucuna varıldı. Bu derleme, en az 50 yumurtalık kanseri vakası içeren ve 24 vaka kontrol çalışmasına (13,421 vaka) ve üç kohort çalışmasına (890 vaka, 181,860 kişi-yıl) bakılmış gözlemsel çalışmaların meta-analizine dayanıyordu.

Talk-Asbest Bağlantısı Açıklandı

Gıda ve İlaç İdaresi'ni açıklamasında, talkın doğal olarak meydana gelen, magnezyum, silikon, oksijen ve hidrojenden oluşan topraktan çıkarılan bir mineral olduğunu ve doğal olarak oluşan başka bir silikat minerali olan asbestin toprağa yakın yerlerde bulunabileceğini ve bu nedenle madencilik alanlarının dikkatlice seçilmesi gerektiğine dikkat çekti.

IARC, asbest içeren talkı “insanlara kanserojen” olarak sınıflandırıyor. İnsan çalışmalarından elde edilen verilerin yetersizliğine ve laboratuar hayvanı çalışmalarındaki sınırlı veriye dayanarak, IARC, asbest içermeyen inhale talkları "insanlarda kanserojenlik olarak sınıflandırılamaz" olarak sınıflandırıyor.

Yumurtalık kanseriyle bağlantıyı gösteren insan çalışmalarından elde edilen kanıtlar sınırlı olduğundan, IARC talk bazlı vücut pudrasının perineal (genital) kullanımını "muhtemelen insanlara kanserojen" olarak sınıflandırıyor. Öte yandan ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, "kanıtların ağırlığının perineal talk maruziyeti ile artmış yumurtalık kanseri riski arasındaki ilişkiyi desteklemediğini" belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zosia Chustecka Canada Says Talc May be 'Harmful to Human Health' - Medscape - Dec 07, 2018.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

Non-sekretuar Meme Kanserleri NTRK Rearranjmanları ve TRK Protein Ekspresyonu İçermiyor

17 Temmuz 2019

TRK proteinlerini hedef alan tirozin kinaz inhibitörleri, cerrahi yöntemlerle çıkartılamayan ve NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren nörotrofik reseptör kinaz gen füzyonlarına sahip olan ve metastatik tümörlü hastalarda yüksek etkinlik göstermiştir.

Aslında NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren gen füzyonları, sırasıyla TRK-A, TRK-B ve TRK-C proteinlerinin tirozin kinaz bölgesini içeren onkojenik ve yapısal olarak aktifleştirilmiş kimerik proteinlerin ekspresyonunu indükleyebilir. Bu tirozin kinaz bölgeleri, bazı küçük moleküller tarafından inhibe edilir ve kanserin ilerlemesinin engellenmesine izin verir. NTRK genlerinin rearranjmanları arasında ETV6-NTRK3 rearranjmanı, çoğu zaman olumlu bir prognozu olan "sekretuar meme kanseri"nin (<% 0,15 meme karsinomunun) bir özelliği olduğu gösterilmiştir.  Bununla birlikte, bazı sekretuar meme kanserleri, hastanın ölümüne yol açan agresif bir metastatik davranışa sahip olabilir. Bu nadir agresif sekretuar meme karsinomu vakalarında ve daha geniş bir şekilde non-sekretuar bir alt tipteki meme karsinomlarında, NTRK genleri rearranjmanları ve ilgili TRK protein ekspresyonları gibi yeni hedeflenebilir moleküler olayların belirlenmesi, optimal bir tedavi için çok önemli olabilir. Mevcut literatürdeki NTRK rearranjmanlarının sıklığı ve non-sekretuar meme kanserlerindeki TRK proteinlerinin ekspresyonu hakkında çok az şey bilinmektedir.

Non-Sekretuar Meme Karsinomlarında Görülmüyor

Yapılan yeni bir çalışmada, meme karsinomları dahil bir dizi doku analizinde,  pan-TRK immünohistokimyası kullanılarak TRK protein ekspresyonunu ve floresan in situ hibridizasyon (FISH) testleri kullanılarak NTRK1, NTRK2 ve NTRK3 rearranjmanları araştırıldı. Çalışmaya Brest Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat edilen 30 ila 88 yaşları arasında toplam 339 invaziv meme karsinomu vakası dahil edildi. Bunların 284’ü (%83,8) özel bir tipi olmayan invaziv karsinom, 41’i (%12,1) invaziv lobüler karsinom, 2’si (%0,5) karışık duktal ve lobüler karsinom, 3’ü (%0,9) müsinöz karsinom, 2’si (%0,5) apokrin diferansiyasyonlu karsinomlar, 2’si (%0,5) invaziv mikropapiller karsinom, 1’i (%0,3) tübüler karsinom, 1’i (% 0,3) skuamöz metaplazili karsinom, 2’si (%0,5)  nöroendokrin özellikli karsinom ve 1’i (%0,3) sekretuar karsinom tanılıydı. 38 tümör ise üçlü negatifti. Pan-TRK immünohistokimyası sadece sekretuvar karsinomda pozitif bulundu, ayrıca floresan in situ hibridizasyon (FISH) testi kullanılarak NTRK1-rearranjmanı olduğu doğrulandı. Non-sekretuar meme kanserlerinin tümü IHC negatif ve FISH negatifti.

Araştırmacılar, non-sekretuar meme karsinomlarında NTRK rearranjman ve ilgili TRK proteinlerinin ekspresyonu ile karşılaşılmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Remoue et al. Non-secretory breast carcinomas lack NTRK rearrangements and TRK protein expression, Pathology International 2019;1–3.

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Güneş Koruyucular Cildimizi Nasıl Korur?

10 Temmuz 2019

Tüm güneş kremlerinin aktif madde ve emülsiyon olmak üzere iki ana kısmı vardır. Aktif madde, güneşten korunma işini yapar. Bunlar, UV emiciler ve UV reflektörleri olarak iki kategoriye ayrılır. UV emiciler, UV radyasyonunu emen ve çok düşük bir ısı seviyesine dönüştüren kimyasallardır. UV emici kimyasallara ayrıca “organik” de denir, çünkü tüm organik maddeler için bir temel olan karbon atomları içerirler.

Bazıları, güneş yanığına neden olduğu ve cilt kanseri riskini arttırdığı bilinen spektrumun UVB kısmını emerken, diğerleri spektrumun UVA kısmını emer. Son araştırmalar, daha uzun UVA dalga boylarının sadece derinin daha derin katmanlarına nüfuz etmekle kalmayıp aynı zamanda DNA hasarına karşı bağışıklık tepkisini tehlikeye sokarak cilt kanserine de katkıda bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, en iyi korumayı sunduğu için “geniş spektrum” etiketli güneş kremleri önerilir. UV reflektörleri çoğunlukla UV radyasyonunu emen ve dağıtan çinko oksit ve titanyum dioksit gibi oksitlerden oluşur.

Çoğu güneş koruyucuda normalde birden fazla ve genellikle altıya kadar veya daha fazla aktif bileşen bulunur. Emülsiyon etken maddeyi taşır. Genellikle, bir miktar yağ ve su, ayrıca diğer maddelerden oluşur. Bunlar ürünü korudukları için önemlidir.

SPF Ne Demektir ve Nasıl Ölçülür?

SPF güneşten korunma faktörü anlamına gelir. UV'nin ekrandan ne kadar geçtiğinin ölçüsüdür. Sayı ne kadar yüksek olursa, UV o kadar az geçer. SPF 30, otuzda bir veya UV'nin %3,3'ünün cildinize ulaşmasını izin verir. Bu, UV'nin %96,7'sini filtrelediği anlamına gelir. 50'lik bir SPF ile UV ışınlarının %98'i filtrelenir.

Ne Zaman ve Nasıl Uygulanmalıdır?

Güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce güneş kremi uygulanması, ürünün cilde düzgün şekilde bağlanmasını sağlar. Birçok güneş kreminin iki saatte bir yeniden uygulanması ve cömertçe kullanılması önerilir. Çoğu insan, etikette iddia edilen güneşten korunmayı sağlamak için gereken güneş koruyucu miktarının çok azını kullanır. Ekstremite başına, yüze, ön ve arka gövdeye bir çay kaşığı, yani toplamda yani yedi çay kaşığı (35ml) uygun bir miktardır.

Cildi korumak için ayrıca şapkalar, gölge yerler, kıyafetler ve hatta en yüksek UV dönemlerinde iç mekanda kalmak önemlidir. Öğle saatlerine yaklaştıkça, öğleden sonra ve öğleden sonra saat 12.30 arasında UV yükselir.

Dünya Sağlık Örgütü, UV Endeksi 3 veya daha yukarı olduğunda cildin güneşten korunmasını önerir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Terry Slevin. Explainer: how does sunscreen work, what is SPF and can I still tan with it on?, The Conversation January 7, 2018

Karaciğer Metastazlı Kolorektal Kanser Hastalarında Bevasizumab

10 Temmuz 2019

TRICC0808 çalışması, preoperatif mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisinin, ön rezeksiyon için uygun olmayan ve sadece karaciğer metastazı tedavisinin önceliğini araştıran çok merkezli bir faz II çalışmadır. Çalışmanın etkinlik analizinde R0 rezeksiyon oranının %44,4 olduğu rapor edildi, sağkalım için son analiz yapıldı ve 16 Şubat 2015 tarihinde veri aktarımı tamamlandı.

Karaciğer, kolorektal kanserde sık görülen bir metastaz bölgesidir ve hepatektomi, %40-60'lık 5 yıllık sağkalım oranıyla tek küratif tedavidir. Bununla birlikte, karaciğer metastazı olan hastaların sadece bir azınlığı başlangıçta radikal hepatektomi için uygundur. Bildirildiğine göre, daha yüksek sayı, boyut ve tümörün karmaşık yerleşimi nedeniyle başlangıç rezeksiyon oranı %25 daha azdır.

Çalışmada çapı 5 cm'den büyük veya sadece karaciğerde dört tümörden (H2 ve H3) fazla metastazı olan hastalara altı döngü boyunca mFOLFOX6 + BV tedavisi uygulandı ve mümkünse hepatektomi yapıldı. Birincil ve ikincil bitiş noktaları, sırasıyla R0 hepatektomi hızı ve genel sağkalımdı.

Kayıtlı 46 hasta arasından, kemoterapinin başlangıç tarihinden itibaren 3 yıllık genel sağkalım oranı %33.6 ve aylık ortalama sağkalımı %44 olan 45 hasta için genel sağ kalım analiz edildi.

Ek kemoterapi sonrası rezeksiyon da dahil olmak üzere hepatektomili 31 hastanın 3 yıllık genel sağkalım oranı %43,1 ve aylık ortalama sağkalımı %61,3 idi. Altı kür protokol kemoterapi sonrasında hepatektomi yapılan 24 hastada, 3 yıllık nükssüz sağkalım oranı %36,8 ve aylık ortalama sağkalımı %8,3 idi.

TRICC0808 çalışmasının bu son analizinde, mFOLFOX6 + bevacizumab tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda daha iyi bir uzun süreli sağkalım olduğu ortaya çıkmıştır, ancak incelenen hastaların çoğunda nüks görülmüştür. Bu nedenle, kemoterapi sonrası hepatektomi, ilerlemiş karaciğer metastazı olan hastalarda sağkalımı iyileştirebilir, bununla birlikte iyileşme zorlaşır.

TRIC0808'in bu son sağkalım analizi, mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisini takiben hepatektominin olumlu şekilde uzatılmış sağkalım elde ettiğini göstermiştir. Kesin olarak, protokol kemoterapisi sonrası hepatektomili 24 hasta 36,8 ay ortalama sağkalım elde etmiş ve ek bir kemoterapiden sonra yedi hasta da dahil olmak üzere hepatektomi uygulanan 31 hastanın hepsinde ortalama sağkalım, çoğu hastada cerrahi tedavi yöntemleri ve kötü prognostik faktörler olmasına rağmen 43,1 ay olarak bulunmuştur. Ancak ameliyat sonrası erken dönemde, protokol tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda 5,3 ay ortalama RFS ile hastalık nüksü meydana gelmiştir.

Birkaç çalışma, R0 oranını arttırmak için rezektabl metastazlar ve rezektabl olmayan bir metastazın rezektabl duruma dönüşmesi için cerrahi ve preoperatif kemoterapi kombinasyonunu araştırmıştır. Ancak bu çalışmaların birçoğu randomize çalışmalarda retrospektif veya alt grup analizleri yapılmış ve dönüşüm kemoterapisini değerlendirmek için tasarlanmış randomize kontrollü çalışmalar ise sınırlı kalmıştır. Hastalığın tedavisi ile ilgili olarak, ön rezeksiyon kolorektal karaciğer metastazı için uygun olmayan hastalarda preoperatif kemoterapinin klinik faydaları hala tartışmalıdır. Bu nedenle optimal tedavi yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır ve bu konuda daha fazla fonlamaya ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

mFOLFOX6 plus bevacizumab to treat liver-only metastases of colorectal cancer that are unsuitable for upfront resection (TRICC0808): a multicenter phase II trial comprising the nal analysis for survival  Masamichi Yasuno1 · Hiroyuki Uetake2 · Megumi Ishiguro2 · Nobuyuki Mizunuma3 · Takamichi Komori4 · Go Miyata5 · Akio Shiomi6 · Tatsuo Kagimura7 · Kenichi Sugihara  International Journal of Clinical Oncology https://doi.org/10.1007/s10147-018-01393-8 

 

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

Kalp ve Akciğer Naklinde Yüksek HLA Uyumu Sonrasında Gelişen Cilt Kanseri İle İlişkili Bulundu

08 Temmuz 2019

Büyük bir retrospektif çalışma, akciğer ve kalp nakli sonrası de novo cilt kanseri oranlarının donör ve alıcı HLA antijenlerinin iyi eşleşmesi durumunda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Dr. Sarah T. Arron, HLA uyumsuzluğu olan akciğer ve kalp alıcılarının daha yakın eşleşmeye sahip olanlardan daha az cilt kanseri geçirdiklerini belirtti. “Bu, uyumsuz hastaların bağışıklık sisteminin, nakledilen organı korumak için gerekli olan yüksek bağışıklık bastırma seviyesine rağmen cilt kanseri hücrelerini tanımaya ve savaşmaya devam edebileceğini göstermektedir. Organ nakli alıcılarını tedavi eden internistler ve dermatologlar, torasik nakil yapılan ve iyi eşleşmiş bir organ alan hastalarda cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceğinin farkında olmalılar." şeklinde konuştu. Greft reddi riskini azaltan immün sistemi baskılayan rejimlerin, solid organ nakli alıcılarında majör bir morbidite kaynağı olarak kanser riskini arttırdığı belirtildi. Daha fazla araştırma yapmak için ekip, 2003 ve 2008 yılları arasında 10 bin 500'den fazla akciğer, kalp, pankreas, karaciğer ve böbrek alıcısı hakkındaki verileri inceledi.

Antijen Uyuşmazlığı Koruyucu Bir Etkiyle İlişkili

 Özellikle, her bir uyuşmayan alel için cilt kanseri riskinde %7 ila %8 oranında bir azalma bulundu. Alt grup analizi, HLA antijen uyumsuzluğunun akciğer alıcılarında (aHR, 0.70) ve kalp alıcılarında (aHR, 0.75) önemli bir koruma sağladığını, ancak karaciğer, böbrek veya pankreas alan hastalar için bunun geçerli olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, "Skuamöz hücreli karsinom ve melanom için aHR'ler, herhangi bir cilt kanseri için olanlara benzerdi, ancak HR, daha az sayıda olay nedeniyle melanom için istatistiksel olarak anlamlı değildi." şeklinde açıkladılar. Bu bulgular ışığında, "İyi eşleşmiş kalp ve akciğer nakli alıcılarının nakil sonrası cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceği" sonucuna varıldı. Arron, “Farklı immünosüpresif ilaçların bu bulguyu nasıl etkilediğini öğrenmek için gelecekteki çalışmalara hala ihtiyaç var.” dedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Association of HLA Antigen Mismatch With Risk of Developing Skin Cancer After Solid-Organ Transplant Yi Gao, MD1; Amanda R. Twigg, MD2; Ryutaro Hirose, MD3; et al Garrett R. Roll, MD3; Amy S. Nowacki, PhD4; Edward V. Maytin, MD, PhD5; Allison T. Vidimos, RPh, MD5; Raja Rajalingam, PhD6; Sarah T. Arron, MD, PhD2 JAMA Dermatol. 2019;155(3):307-314. doi:10.1001/jamadermatol.2018.4983

Yeni 3D Görüntüleme Tekniği, Pankreas Kanserlerinin Nasıl Başladığını Ortaya Koyuyor

05 Temmuz 2019

Geliştirilen yeni bir görüntüleme yöntemi, araştırmacıların doku biyopsilerinden daha fazla bilgi edinmesine yardımcı olabilir ve pankreas kanserleri için yeni tedaviler geliştirilmesine yol açabilir. Bu teknik, Francis Crick Enstitüsü'ndeki bilim adamları tarafından geliştirilmiştir ve sonuçları Nature'da yayınlanmaktadır. Çalışma, Avrupa Araştırma Konseyi ve Cancer Research UK, Tıbbi Araştırma Konseyi ve Wellcome'dan çekirdek fonlarla desteklenmiştir.

Pankreas midemizin arkasında bulunan ve sindirimde rol oynayan önemli bir organdır. Onu diğer sindirim organlarına bağlayan bir kanal ağına dayanır ve en yaygın pankreas kanserleri kanallarda bulunur. Bununla birlikte, şimdiye kadar açıklanamayan bir çeşit anormal şekil içeren bu duktal kanserlerin 2B dilimlerini görmek mümkün olmuştur.

Araştırma makalesinin baş yazarı Dr. Hendrik Messal, “Pankreas kanserinin kökenlerini araştırmak için altı yıl boyunca kanser biyopsilerini üç boyutlu olarak analiz etmek üzere yeni bir yöntem geliştirmek için çalıştık. Bu teknik, kanal duvarlarında kanserlerin geliştiğini ve kanalın boyutuna bağlı olarak kanserin ya içeriye ya da dışarıya doğru büyüdüğünü ortaya koydu. Bu, on yıllardır 2D dilimlerinde gördüğümüz gizemli şekil farklılıklarını açıklıyor.” ifadesinde bulundu.

Gelişmekte olan kanserleri üç boyutlu analiz ederek ekip, duktal hücrelerden kaynaklanan iki farklı tipte kanser oluşumunu tanımladı: “endofitik” kanallara dönüşen tümörler ve dışa doğru büyüyen “egzofitik” tümörler. Kanser hücrelerinin belirli bir şekilde büyümesini neyin sağladığını bulmak için, ayrıntılı 3D görüntüleri analiz ettiler ve Crick'teki karmaşık bilgisayar modellerini oluşturan biyofizikçilerle birlikte çalıştılar.

Makalenin ortak yazarı biyofizikçi Dr. Silvanus Alt, “Doku şeklini anlamak için bireysel hücre geometrisini tanımlayan kanalların simülasyonunu yaptık. Model ve deneysel sonuçlar, kanalın çapı yaklaşık bir milimetrelik ellide birinden, yani yaklaşık yirmi mikrometreden az olduğunda kanserin dışa doğru büyüdüğünü doğruladı." dedi.

Çalışma, Dr. Axel Behrens ve Dr. Guillaume Salbreux liderliğinde Crick'teki iki araştırma grubu arasındaki disiplinlerarası bir işbirliği ile mümkün oldu. Axel'in grubu kök hücreler ve pankreas kanseri üzerinde çalışırken, Guillaume biyolojik süreçleri anlamak için fiziği kullanmaya odaklandı.

Ekip ayrıca tekniği diğer organlara da uyguladı ve akciğerlerin, solunum yollarındaki kanserlerin ve karaciğerdeki kanalların aynı şekilde davrandığını tespit etti. Bu, ekibin keşfettiği mekanizmanın pankreasa özgü olmadığını ve diğer kanserler için de geçerli olduğunu göstermektedir.

Guillaume Salbreux, “Hem veriler hem de modellerimiz, iki farklı tümör büyüme mekanizmasının tamamen sistemin doğal fiziğine bağlı olduğunu gösteriyor. Çoğu kanserde olduğu gibi, duktal pankreas kanseri, bölünmeye başlayan tek bir kusurlu hücre ile başlar. Çok hızlı bir şekilde, sadece birkaç hücre olduğunda, tümörün kanal çapına bağlı olarak hem içeriye hem dışarıya doğru büyümeye başladığını tespit ettik. Temel süreç, kanserlerin vücudun birçok farklı yerinde nasıl büyüdüğünü daha iyi anlamamıza yardımcı olacak.” şeklinde açıklama yaptı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hendrik A. Messal, Silvanus Alt, Rute M. M. Ferreira, Christopher Gribben, Victoria Min-Yi Wang, Corina G. Cotoi, Guillaume Salbreux, Axel Behrens. Tissue curvature and apicobasal mechanical tension imbalance instruct cancer morphogenesis. Nature, 2019; DOI: 10.1038/s41586-019-0891-2

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamografi şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Onun çocukları yaşça büyüktü; peki ya 8 ve 11 yaşlarındaki kızım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Glioblastomada Mikro-RNA’lara Yeni Bir Bakış Açısı

17 Haziran 2019

Klinik öncesi çalışmalarda mikro-RNA’ların kanser ve bazı diğer hastalıkların patogenezinde önemli rol oynadığı görülmüş olsa da, mikro-RNA'ların kullanıldığı bugüne kadarki iki klinik çalışmada düşük yanıt ve yüksek toksisite izlenmiştir. Brigham Women’s Hospital ve Harvard Tıp Okulu’ndan araştırmacılar bu moleküle yepyeni bir şekilde bakmaya başladılar. Bir mikro-RNA’yı modüle etmek yerine beyinde doğal olarak bulunan birçok mikro RNA’yı bir araya getirip yapay genetik kodlama ile kanser hücrelerini mikro-RNA kopyalayan makinelere dönüştürerek bu hücreleri zayıflatmayı amaçladılar. Araştırmanın klinik öncesi sonuçları umut vericiydi. Glioblastomalı mürin modellerinde kemoterapi ile kombine edildiğinde sağkalımı 5 kat arttırdı.

Araştırmacılar öncelikle kompleks yolakların regülasyonundan sorumlu olan mikroRNA'ları tespit ettiler ve başlıca üç grup mikroRNA’ya odaklandılar. Bunlar miR-124, miR-128 ve miR-137 idi ve bu mikro-RNA’lar grup halinde nöronların sağlıklı gelişiminden sorumlu iken beyin kanseri formasyonu ile birlikte fonksiyonlarını kaybetmişlerdi. Araştırmacılar bu mikroRNA'ların hedefindeki proteinlerin glioblastoma rekürrensi ve konvansiyonel tedavilere direnç mekanizmalarında rol aldıklarını keşfettiler.

Araştırma ekibi glioblastomayı da içeren çok sayıda hücre dizisi ile bulgularını test etti. Çalışma sonuçları anlamlı sağkalım yararına işaret ediyordu. Fare modelleri tümör yerleştirilmesinin ardından tedavisiz 12 gün yaşarken kemoterapi bu süreyi 18 güne çıkarıyordu. Kemoterapi ile multi-mikroRNA tedavisi kombine edildiğinde ise sağkalım medyan süresi 48,5 gün oldu.

Araştırmacılar sonuçların gerçekçi bir tedavi opsiyonu için umut verici olduğunu belirttiler. Çalışma yazarlarından Dr.Peruzzi, yöntemin tümör hücrelerini doğrudan öldürmek yerine onları zayıflattığını, ağır bir şekilde hasarladığını, küçük veziküller aracılığıyla diğer kanser hücrelerine de taşındığını ve onları kemoterapiye daha duyarlı hale getirdiğini ifade etti.

Araştırmacılar beyin kanseri hastalarında bu mikroRNA’ları tümör hücrelerine taşımak üzere viral vektörlerin kullanılması yönünde çalışmalarını genişletmeyi planlıyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Vivek Bhaskaran, Michal O. Nowicki, Mahmoud Idriss, Miguel A. Jimenez, Gianmarco Lugli, Josie L. Hayes, Ahmad Bakur Mahmoud, Rachel E. Zane, Carmela Passaro, Keith L. Ligon, Daphne Haas-Kogan, Agnieszka Bronisz, Jakub Godlewski, Sean E. Lawler, E. Antonio Chiocca, Pierpaolo Peruzzi. The functional synergism of microRNA clustering provides therapeutically relevant epigenetic interference in glioblastoma. Nature Communications, 2019; 10

Diyabet, İlerlemiş Agresif Meme Kanseri Riskiyle İlişkili Mi?

13 Haziran 2019

Tip 2 diyabet, obezite ve yaşlanma ile ilişkilidir ve vücudun, kan şekerini enerjiye dönüştürmek için insülin hormonunu uygun bir şekilde kullanamadığı veya üretemediği zaman ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilmezse körlük, böbrek yetmezliği, sinir hasarı ve amputasyonlar gibi komplikasyonlara neden olabilir.

Tip 2 diyabetli birçok kişi semptomlarını, kan şekerini düşürmeye yardımcı olmak için tasarlanmış reçeteli ilaçlar ve daha sağlıklı yiyecekler yemek ve daha sık egzersiz yapmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol edebilir. Bu hastaların bazılarının, kan şekerlerini düzenlemeye yardımcı olmak için insülin enjekte etmesi gerekir. Daha önce yapılan bazı araştırmalar, tip 2 diyabetli kadınlarda insülin kullanımını artan meme kanseri riskiyle ilişkilendirmiştir, ancak sonuçlar karışıktır ve kadınların geliştirdiği tümörlerin kesin tipleri hakkında ayrıntılı bilgilerden yoksundur.

Yapılan yeni bir çalışmada tip 2 diyabetli kadınların meme kanseri için daha ileri bir aşama geliştirip geliştirmediği ve insülin ile tedavinin spesifik meme kanseri özellikleriyle ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Bu vaka kontrol çalışması için, 2002-2014 arasında tanı konmuş meme kanseri olan kadınlar, Hollanda Kanser Kayıt Defteri-PHARMO Veri Tabanı Ağı (N = 33.377) arasından seçildi. Tip 2 diyabet, meme kanseri tanısından önce iki veya daha fazla insulin dışı kan glukoz düşürücü ilaç kullanımı olarak tanımlandı. Tip 2 diyabetli kadınlar diyabetsiz kadınlarla eşleştirildi. Tip 2 diyabetli kadınlar arasında insülin kullanıcıları ve sigara içmeyenler karşılaştırıldı. TNM sınıflaması (tümör büyüklüğü, lenf nodu durumu, metastaz), morfoloji, evre, östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 ve moleküler alt tip dahil olmak üzere Tip 2 diyabet / insülin ve meme kanseri özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için çok değişkenli sıralı lojistik regresyon kullanıldı.

Tip 2 Diyabetli Hastalarda İnsülin Kullanmak Fark Yaratmıyor

Araştırmacılar Tip 2 diyabetli kadınların (n = 1.567) diyabetli olmayan kadınlardan (n = 6.267), progesteron reseptörü negatif meme tümörü ile daha az sıklıkla olsa da daha ileri bir tümör evresi ve daha yüksek dereceli bir tanı ile daha sık teşhis edildi. Diğer meme kanseri özellikleri için bir ilişki bulunamadı. İnsülin kullanan Tip 2 diyabetli kadınlarda (n = 388), insülin kullanmayan Tip 2 diyabetli kadınlara kıyasla (n = 1.179) farklı meme kanseri özellikleri saptanmadı.

Araştırmacılar, Tip 2 diyabetli kadınların diyabetsiz kadınlardan daha agresif bir tip meme kanseri teşhisi riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Reçete edilen ilaçları almanın ve kilo vermek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmanın yanı sıra, şeker hastalarının düzenli tarama mamogramları aldığından da emin olunması gerektiğini ve göğüslerinde ağrı veya şişlik tespit ettiklerinde derhal tıbbi yardım almaları gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

J. A. Overbeek et al. Type 2 Diabetes, but Not Insulin (Analog) Treatment, Is Associated With More Advanced Stages of Breast Cancer: A National Linkage of Cancer and Pharmacy Registries, Diabetes Care 2019 Mar; 42(3): 434-442.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image