Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Sanal Gerçeklik Yardımı ile Çocuklarda Ameliyat Sonrası Ağrı Azaltılabilir Mi?

22 Ağustos 2019

Hipnoz ve sanal gerçeklik, preoperatif anksiyetenin yanı sıra akut ve kronik ağrının yönetimi için etkili bir araç olarak görünmektedir. Yeni yapılan retrospektif çalışma ile skolyoz ameliyatı geçiren çocuklarda sanal gerçeklik hipnoz (Virtual Rehab: VRH) desteğinin postoperatif ağrı ve opioid tüketimine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı.

Etik kurul onayından sonra skolyoz ameliyatı planlanan çocuklar ve ebeveynlerin çalışmaya katılmak üzere onamları alındı. Mayıs 2017'den bu yana çalışmanın yapıldığı merkezde skolyoz ameliyatı geçiren tüm çocuklar, normal ameliyat sonrası ağrı yönetimine ek olarak ameliyat sonrası VRH desteği (HypnoVR®, kask Samsung Galaxy S7 Gear VR®) aldılar. Postoperatif ilk 72. periyotta, 20 dakika boyunca günde bir kez bir VRH seansı gerçekleştirildi. Aynı prosedürü Mayıs 2017'den önce VRH desteği olmadan gören çocuklar kontrol grubuna dahil edildi. Toplanan veriler arasında, ameliyat sonrası günlük maksimum ağrı skorları, toplam opioid dozu, ameliyat sonrası kusma ataklarının sayısı, ağrı ve / veya kaygı için ek tedavi talebi, oral alım zamanı, idrar sondası çıkarma zamanı, ayağa kalkma ve hastanede kalış süresi mevcuttu.

VRH ile Daha Az Opioid

Çalışmaya 21 çocuk dahil edildi. Gruplar demografik özellikler bakımından benzerdi. VRH grubunda anksiyete, total postoperatif opioid tüketimi ve kusma insidansı, idrar sondası çıkarma zamanı ve ayağa kalkma süresi için anlamlı derecede daha az bir tedavi ihtiyacına sahipti. Hastanede kalış süresinde ise fark yoktu (kontrol grubunda 137.7 saat, HVR grubunda 125.5 saat).

Araştırmacılar bilindiği kadarıyla, bunun çocuklarda VHR'nin postoperatif kullanımını değerlendiren ilk çalışma olduğunu ileri sürdüler ve çalışmanın bulgularının cesaret verici olduğunu söylediler. Öte yandan  gelecekteki daha büyük randomize kontrollü çalışmalar ile bulguların doğrulanmasının gerekliliğinin de altını çizdiler. Araştırmacılar hem miktar hem de süre bakımından opioid tüketimini azaltabilecek her şeyin anlamlı olduğunu, VRH’nin bu yönden etkili göründüğünü ve kesinlikle bir yan etkisinin olmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Anne Sophie Guilbert, M.D et al. Effect of Virtual Reality Hypnosis on Postoperative Pain and Morphine Consumption after Surgery for Scoliosis: A Retrospective Evaluation in Children Anesthesiology 2018 A2375 October 14, 2018 10/14/2018 3:30:00 PM - 10/14/2018 5:00:00 PM Room North, Room 22

Nar Suyu Yaşla İlişkili Bellek Düşüşünü Yavaşlatabilir

21 Ağustos 2019

Amerika’da yaklaşık 6 milyon kişi demansa sahiptir ve hastalığın prevalansı giderek artmaktadır. ABD'de tahminen 1 milyon insanda hafif bilişsel bozulma (MCI) ve normal yaşlanan yaklaşık 110 milyon yetişkinde bir bilişsel bozukluk vardır.

Genetik yapı ve yaşam tarzı faktörlerine de bağlı olarak bireyler yaşlandıkça hafıza azalmaya devam etmektedir. Öte yandan günümüzde ne yazık ki yaşa bağlı hafıza kaybı için hastalık modifiye edici tedaviler mevcut değildir.

Dünyadaki tüm Alzheimer Hastalığı vakalarının yaklaşık yarısında potansiyel olarak depresyon / stres, obezite, hipertansiyon, diyabet, fiziksel hareketsizlik, sigara içme ve düşük eğitim / bilişsel hareketsizlik olmak üzere yedi ana risk faktörü bulunmaktadır. Bazı çalışmalarda yaşam tarzı faktörlerinin, özellikle beslenmenin, genetik faktörlerden daha önemli olduğu gösterilmiştir.

Bir grup araştırmacı 2013 yılında, normal yaşlanma veya MCI’sı olan 32 orta yaşlı veya yaşlı katılımcıda çift-kör bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar nar suyu tüketiminin hafıza üzerine etkisini incelediler. Katılımcılar nar suyu ya da plasebo içeceği için rastgele olarak iki gruba ayrıldılar. Araştırmayı tamamlayan 28 birey arasında, nar suyu içenlerindeki görsel hafıza gelişti. Bu katılımcılarda fonksiyonel MRG, görsel belleği kontrol eden nöral devrelerin aktivasyonunu da gösterdi. Sonuçlar cesaret verici olsa da, çalışma nispeten küçüktü ve sadece bir ay boyunca devam etmişti, bu nedenle araştırmacılar yeni bir çalışma daha yaptılar.

Yeni çalışma da randomize, çift kör bir tasarıma sahip, fakat daha büyük (261 katılımcı) ve daha uzundu (1 yıl). Çalışmanın erken sonuçları, 12 aydan uzun bir süre nar suyu tüketen grubun plasebo içeceği tüketenlere kıyasla revize Kısa Vizüospatiyal (Görsel ve Alansal) Bellek Testi'nde daha yüksek puan aldığını gösterdi.

Öğrenme Korunuyor

Katılımcılar 50-75 yaşları arasındaydı ve üçte ikisi kadındı. Rastgele olarak her gün 8 ons (yaklaşık 240ml) nar suyu ya da nar suyuna benzeyen ancak hiçbir polifenol içermeyen (plasebo grubu) bir içecek içmek üzere iki gruba ayrıldılar. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, MCI oranı, hafif depresif semptom düzeyleri, demans öyküsü veya APOE gen taşıyıcı durumu açısından anlamlı fark yoktu. Araştırmacılar, BVMT-R ve Buschke Selektif Hatırlatma Testi (SRT) olmak üzere iki ana sonuca baktılar.

Çalışmaya dahil edilen 261 kişiden 61'i çalışmayı bitirmedi. Sonuçlar BVMT-R öğrenme skoru için anlamlı bir grup-zaman etkileşimi gösterdi. Temel olarak, nar suyu grubunun belirli bir seviyeyi koruduğu, ancak plasebo grubunun azaldığı ve grup arası etki büyüklüğünün 0,45'te orta olduğu görüldü. Öğrenme puanındaki değişim yüzdesi, nar suyu grubunda %14'lük bir artışa karşılık, plasebo grubunda yaklaşık %26'lık bir düşüş gösterdi. Diğer BVMT-R skorlarındaki ve SRT ölçümlerindeki değişiklikler gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Gary Small, A Double-Blind Placebo-Controlled Study of the Memory Effects of Pomegranate Julice in Middle-Aged and Older Adults American Association for Geriatric Psychiatry (AAGP) 2019 Annual Meeting: Session 02. Presented March 4, 2019 8:30 AM-10:00 AM Session O2 Room: 22

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

Trafik Kazası Riskini Arttıran Faktörler

19 Ağustos 2019

ABD verilerine göre şu anda, 65 yaş ve üstündeki 42 milyon yetişkin ABD yollarında araç kullanmakta ve sayının önümüzdeki on yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Ayrıca yeni yapılan bir araştırmaya göre birçok yaşlı sürücü, araba kazası riskini arttırabilecek çok sayıda ilaç kullanmaktadır.

Araştırmacılar, AAA Vakfı’nın çalışmasına katılan yaşlı sürücülerin yarısının 7 veya daha fazla ve dörtte birinin 11 veya daha fazla ilaç aldığını tespit etmişlerdir. Bu sürücülerin yaklaşık beşte birinin ise Amerikan Geriatri Derneği tarafından potansiyel olarak uygunsuz olarak belirtilen ilaçları kullanmakta olduğu belirlenmiştir. Derneğe göre, bu ilaçların yararı sınırlı iken çok sayıda zararı olduğu için yaşlılar bu ilaçlardan kaçınmalıdır. Bu ilaçlardan benzodiazepinlerin ve bazı antihistaminiklerin bulanık görme, yorgunluk veya koordinasyon bozuklukları gibi durumlara neden olduğu gösterilmiştir.

AAA Vakfı'ndan ve beş eyaletteki çalışma merkezinden araştırmacılar, AAA LongROAD çalışmasına katılan 2.949 yaşlıdan gelen verileri analiz etmişlerdir. Çalışmaya dahil olan 65-79 yaşları arasındaki katılımcılardan vitamin ve besin takviyeleri ve reçetesiz ilaçlar dahil olmak üzere tüm ilaçlarını belirtmeleri istenmiştir.

Çok Sayıda Uygunsuz İlaç Kullanımı

Katılımcılar inceleme oturumlarına toplam 24.690 ilaç getirmişlerdir. Genel olarak, katılımcıların %3'ü ilaç kullanmazken, %10'u iki veya daha az, %10'u 16 veya daha fazla, %1'i 26 veya daha fazla aldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %73’ü kalp hastalığı için en az bir ilaç ve %70'i merkezi sinir sistemini etkileyen bir ilaç kullanmakta olduğunu bildirmişlerdir.

Araştırmacılar için özellikle endişe verici olan, yetişkinler için potansiyel olarak uygunsuz olan narkotik ağrı kesici ilaçlar, benzodiazepinler ve uyku yardımcıları gibi antianksiyete ilaçları gibi fiziksel veya zihinsel işlevi bozan ilaçlardır. Sürüş kabiliyeti üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanı sıra bu ilaçlar kalça kırığı, depresyon ve idrar kaçırma gibi olumsuz etkilerle de ilişkilidir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar bir teyit niteliğindedir. Yaşlı hastalar çok sayıda uygunsuz ilaç kullanırken aynı zamanda araç da kullanarak trafik kazası oluşma riskini arttırmaktadırlar. Bu sebeple araştırma ekibi, yaşlı hastaların çok sayıda ilaç kullanımından kaçınmak için doktorlarıyla yakın iletişimde olması gerektiğini belirtmiştir.

İleri Kolorektal Kanserli Hastalarda NGS Tabanlı Onkojenik Mutasyon Analizi

19 Ağustos 2019

Kansere yol açan genetik değişikliklerin karakterizasyonunun bu hastaların hedefe yönelik tedavisinin sonuçlarını tahmin etmede önemli olduğu günümüzde bilinmektedir. Öte yandan bu alanda hala daha fazla kanıt oluşturulmasına ihtiyaç vardır.  

Bir grup araştırmacı, kişiselleştirilmiş bir anti-EGFR tedavisi sağlamak için 526 kolorektal kanserli (CRC) hastanın mutasyon profilini yeni nesil sekanslama (NGS) ile değerlendirmeyi amaçladılar. Yapılan çalışmada, NGS platformunu kullanarak 22 kanserle ilişkili genin 507 sıcak nokta (hot spot) mutasyonu sistematik olarak saptandı ve onkojenik mutasyonların klinikopatolojik özellikleri ve anti-EGFR yanıtı ile korelasyonu araştırıldı. Çin Tıp Bilimleri Akademisinde (CAMS), Anti-EGFR tedavisi alan hastalar için, Solid Tümörlerde Yanıt Değerlendirme Kriterleri'ne göre bilgisayarlı tomografi taraması ile klinik yanıt değerlendirilmesi yapıldı (RECIST, sürüm 1.1).

Çalışmadaki panel KRAS, NRAS, BRAF, PIK3CA, EGFR, AKT1, ERBB2, PTEN, STK11, MAP2K1, ALK, DDR2, CTNNB1, MET, TP53, SMAD4, FBXW7, FGFR3, NOTCH1, ERBB4, FGFR1 ve FGFR2 dahil 22 kansere bağlı gende 507 sıcak nokta mutasyonunu saptamak üzere kullanıldı. Toplanan 526 KRK hastasından 316'sı erkek, 210'u kadındı ve ortalama yaş 57 idi. Uzak metastazı olan 238 hastada (%45,2) karaciğer metastazı, 113 hastada (%21,5) akciğer metastazı ve 98 hastada (%19,2) diğer metastazlar (periton, kemik, uterus, yumurtalık, adrenal bez vb.) %18,6) tespit edildi. En sık görülen mutasyonlar sırasıyla; TP53 (%56,7), KRAS (%48,1), PIK3CA (%9,3), FBXW7 (%5,5), SMAD4 (%4,4), NRAS (%4,4), BRAF (%3,6), AKT1 (%1,7), CTNNB1 (%1,0), PTEN (%0,8), EGFR (%0,6), ERBB4 (%0,2), FGFR1 (%0,2) mutasyonları olarak bulundu. Ancak, bu hasta grubunda dokuz gen ile ilişkili (MAP2K1, NOTCH1, STK11, FGFR2, FGFR3, DDR2, MET, ALK ve ERBB2) herhangi bir somatik mutasyon bulunamadı. 526 (%56,7) tümörün 298’inin KRAS, NRAS, BRAF veya PIK3CA'da mutasyonlarını barındırdığı tespit edildi. KRAS, NRAS, BRAF ve PIK3CA'da eşlik eden mutasyonlar, 298 tümörün 49'unda (%16,4)  tespit edildi. İki farklı KRAS mutasyonuna sahip 3 tümör, KRAS mutasyonuna ve BRAF mutasyonuna sahip 3 tümör, KRAS mutasyonuna ve bir PIK3CA mutasyonuna sahip 35 tümör, bir NRAS mutasyonuna ve bir PIK3CA mutasyonuna sahip 3 tümör, BRAF'e ve PIK3CA mutasyonuna sahip 4 tümör, bir KRAS mutasyonu ve iki PIK3CA mutasyonu olan 1 tümör vardı.

Eşlik eden mutasyonlara sahip tümörlerde PIK3CA mutant alel frekansları ile KRAS, NRAS veya BRAF mutant alel frekansları arasında orta düzeyde bir ilişki vardı (r = 0.55, P <0.01) . KRAS ve PIK3CA mutasyonları, KRAS kodon 12 mutasyonlu 159 (%29) tümörün 29'unda gözlendi. KRAS mutasyonlarının sıklığı özellikle ileri yaştaki sağ tarafta kolon veya rektum kanseri bulunan ve akciğer metastazı olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. PIK3CA mutasyonlarının sağ taraflı kolon kanseri olan hastalarda ortaya çıkması ise daha olasıydı. 179 RAS doğal tip mKRK hastasının 56'sı (%31,3) hastaya anti-EGFR antikoru setuksimab kemoterapiyle  birlikte verildi. Klinik cevap 54 mKRK hastasında değerlendirildi. PR 24 (%44,4) hastada gözlendi ve 17/24 (%70,8) hastada en az 6 ay boyunca yanıt alındı. 22 hastanın hepsinde vahşi tip olarak tanımlanan 22 gen tespit edilirken, 1-2 gende mutasyon tespit edilen 32 hasta vardı.

NGS ile Hedefe Yönelik Tedavinin Başarısı Ön Görülebiliyor

Sonuçlar, tespit edilen tüm vahşi tip 22 gen mutasyonuna sahip hastaların  PFS’lerinin 9,9 (%95 CI 5.8–12.8) ay olduğunu gösterdi. Bu süre herhangi bir mutasyonu olan hastalardaki 5,8 aylık(%95 CI 4.4-7.4) süreden belirgin derecede daha uzundu. Çalışmada BRAF mutasyon olan hasta oranı %3.6 idi. Bu oran, batılı popülasyonlarda bildirilen oranlara göre daha düşüktü. Böylelikle Çin KRK hastalarında BRAF mutasyonunun daha az yaygın olduğu araştırmacılar tarafından ortaya koyulmuş oldu.

BRAF mutasyonundaki ırksal farklılıklar aynı zamanda evre III KRK hastalarında Yoon tarafından da kanıtlanmıştır. Önceki gözlemler PIK3CA mutasyonlarının KRAS mutasyonları ile belirgin bir şekilde ilişkili olduğunu göstermiştir. Araştırmarcılar, PIK3CA kanserin ilerlemesini arttırmak için BRAF veya KRAS mutasyonlarının ile birlikte çalışıyor olabileceğini düşünüyorlar.

Çalışmada ayrıca, PIK3CA mutasyonlarının mutasyona uğramış allel frekanslarının, KRAS, NRAS ve BRAF mutasyonlarının mutant alel frekansları ile anlamlı şekilde korele olduğu ortaya kondu. Bu da eşlik eden PIK3CA ve RAS / BRAF mutasyonlarının genellikle aynı tümör popülasyonunda meydana geldiğini ortaya çıkardı. Akciğer kanserinde yapılan önceki bir çalışma ile uyumlu olarak , BRAF kinaz bozukluğu mutasyonlarının genellikle KRAS mutasyonları ile birlikte olduğu, ancak PIK3CA mutasyonlarının olmadığı da tespit edildi.

Araştırmacı ekibe göre çalışmalarındaki  başlıca kısıtlamalardan birisi, anti-EGFR tedavisi alan sadece 56 hastayla sınırlı olması olduğunu belirttiler ve sonuçlarının doğrulanması için daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Sonuç olarak bu çalışmada NGS tarafından tespit edilen kanserle ilişkili 22 vahşi tip genin hepsinde setuksimab tedavisinin daha iyi bir sonuc verdiğiyle ilişkili sonuçlar elde edildi. Bilim insanları, mutasyon paternlerinin NGS ile belirlenmesinin, KRK'nin moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına ve hedefli tedavi tahmininin iyileştirilmesine yardımcı olabileceğini ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NGS-based oncogenic mutations analysis in advanced colorectal cancer patients improves targeted therapy prediction  Weihua Lia, Tian Qiua, Lei Guoa, Jianming Yinga,⁎, Aiping Zhoub,⁎⁎ a Departments of Pathology, Beijing, 100021, China b Medical Oncology, Beijing, 100021, China

Gençlerin Çok Azı Uyku, Egzersiz ve Ekran Süresi Tavsiyelerine Uyuyor

09 Ağustos 2019

Geçtiğimiz aylarda JAMA Pediatri'de yayınlanan araştırmaya göre doğru ekran süresi, egzersiz ve uyku söz konusu olduğunda gençlerin sadece %5'inin bu  kıstaslara uyduğunu ve kızların erkek çocuklardan daha az olasılıkla önerilere uyduğu görüldü. Dallas Houston Halk Sağlığı Okulu'ndaki Texas Health Science Center Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırma görevlisi olan Gregory Knell tarafından yapılan araştırmada genç kızların sadece %3'ü önerileri karşılarken, erkek çocuklarının %7'si önerilere uyuyordu. Knell çalışmada önerilere düşük uyum görmeyi beklediklerini fakat bu kadar düşük oranların kendilerini şaşırttığını belirtti.

Ergenler arasında uyku, fiziksel aktivite ve ekran zamanı davranışları fiziksel sağlık (örneğin obezite), zihinsel ve duygusal sağlık, davranışsal sonuçlar (örneğin, tütün kullanımı) ve performansa dayalı sonuçlar (örneğin akademik başarı) için risk faktörleridir. Buna göre, çocukların (6-12 yaş) 9 ila 12 saat uyumaları ve ergenlerin (14-18 yaş) gece 8 ila 10 saat uymaları ve her iki grubun da en az 1 saat orta şiddette veya kuvvetli şekilde yoğunluklu aerobik fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Ekran süresi de (tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalma) 24 saatlik bir süre içinde 2 saatten az olacak şekilde sınırlandırılmalıdır. Araştırmacılar, her 3 bölümdeki davranış için de önerilere tam uyumun herhangi bir öneriyi izole olarak yerine getirmye kıyasla sağlık sonuçları ile daha büyük bir ilişkiye sahip olabileceğini düşünüyor. Bununla birlikte, ABD ergenlerinin bu önerileri karşılaması ve çeşitli sosyodemografik faktörler arasında kombinasyon halinde olma olasılığı bilinmemektedir.

Alışkanlıklar Küçükken Yerleştirilmeli

Yönergeler 6 ila 12 yaş arası çocukların gece 9-12 saat, 14 ila 18 yaşları arasındaki çocukların gece 8-10 saat arası alması gerektiğini göstermektedir. 6 ila 18 yaşları arasındaki tüm çocuklar günde en az 1 saat orta veya şiddetli aerobik egzersiz yapmalı ve ekran süresini ve tüm ekran tabanlı dijital ortamlara maruz kalmalarını 24 saatlik bir süre içinde 2 saatin altına düşürmelidir.

Knell, yaptığı araştırmada, bu davranışların üçünün de (uyku, egzersiz ve ekran zamanı) ilk kez ulusal bir Amerikan gençleri örneğinde birlikte analiz edildiğini belirtti.

Araştırmalar aynı zamanda uyku eksikliği veya gençlerin uyku sürelerinin koordinasyonunu ne kadar etkilediğinin yanı sıra okulda dikkat etme yeteneklerini ve derslerde ne kadar iyi olduklarını göstermektedir. Aynı zamanda, depresyon ve diğer olumsuz sağlık sonuçları ile bir bağlantı olduğunu göstermektedir.

Knell, değişiklik yapmaya gelince, küçükten başlamanın en iyisi olduğunu söyledi ve araştırmacıların herhangi bir davranışı geliştirmenin hepsine yardımcı olabileceğine inandığını bilmenin önemli olduğunu vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Knell G et al. Prevalence and Likelihood of Meeting Sleep, Physical Activity, and Screen-Time Guidelines Among US Youth. JAMA Pediatr. 2019 Feb 4.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Diyet Takviyeleri Kronik Hastalıkları Önlemiyor

08 Ağustos 2019

Beslenme ve Diyetetik Akademisi'nin görevi, ihtiyaçların sadece diyet ile karşılanmadığı durumlarda mikro-besin takviyelerini sağlamaktır. Büyüme, kronik hastalık, ilaç kullanımı, emilim bozukluğu, hamilelik, emzirme ve yaşlanmaya bağlı olarak artan gereksinimleri olanlar, yetersiz beslenme alımı için özellikle risk altında olabilirler. Bununla birlikte, mevcut bilimsel kanıtların bulunmaması nedeniyle, kronik hastalıkların önlenmesi için mikro-besin takviyelerinin rutin ve gelişigüzel kullanımı tavsiye edilmez.

Mikro-besin takviyesinden faydalanabilecek belirli yaş ve hastalık durumları tartışılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde hem çocuklar hem de yetişkinler tarafından kullanılan en yaygın diyet takviyeleri, mikro-besinleri içerir. Tüketiciler bu ürünlerin güvenliği ve kullanımı hakkında yeterince bilgi sahibi olmayabilmekte ve bazıları ürün etiketlerini yorumlamakta zorlanabilmektedir. Bu nedenle, tescilli uzman diyetisyenler ve beslenme ve diyetetik teknisyenleri, mikro besin takviyelerinin güvenli ve uygun şekilde seçilmesine ve kullanılmasına rehberlik edilmesi için gereklidir. Bunu başarmak için diyetisyenlere ve beslenme ve diyetetik teknisyenlerine etkinlik, güvenlik ve bu ürünlerin kullanımını etkileyen düzenleyici konular hakkında güncel bilgiler sağlanmalıdır.

Yayınlanan yeni görev raporunda, mikro besin takviyesi ile ilgili mevcut konuların ve kayıtlı diyetisyenlerle kayıtlı beslenme ve diyet teknisyenlerine yardımcı olmak için bunların potansiyel yararlarını ve olumsuz sonuçlarını değerlendirmede mevcut kaynakların farkındalığını arttırmak amaçlandı.

20 Kasım’da Çevrimiçi Beslenme ve Diyetetik Akademisi Dergisi’nde yayınlanan raporda tekli ve çoklu vitamin ve mineral takviyelerinin, mikro besinlerden yoksun olan birçok Amerikalıya fayda sağlayabileceği ve bununla beraber sağlıklı bireylerde kronik hastalığı önlemek için düzenli kullanımlarına dair bilimsel kanıtların olmadığı belirtildi.

Sonuçlar Ulusal Sağlık Enstitüleri, Sağlık Araştırma ve Kalite Ajansı (AHRQ) ve ABD Önleyici Hizmetler Görev Gücü (USPSTF) de dahil olmak üzere birçok kurum tarafından yapılan kanıt incelemelerine dayanıyordu.

Takviye ilaç kullanımının, bazı mikro besin maddelerinin tüketimini tolere edilebilir üst alım seviyelerinin (UL'ler) üstüne çıkarabildiği, böylece ilaçlarla ters etkileşimler ve diğer temel mikro besin maddelerinin inhibisyonu gibi sağlık risklerinin ortaya çıkabildiği vurgulandı.

Uzmanlardan Tavsiyeler

Rapor belirli mikro-besin takviyeleri için aşağıdaki önerileri destekliyordu:

  • Anne sütü ile beslenen bebekler için 400 IU / gün D vitamini
  • Gebelik planlayan kadınlar için 400 ila 800 µg / gün folik asit (güçlendirilmiş gıdalarda tüketilmezlerse)
  • Orta veya ileri yaşla ilişkili maküler dejenerasyonu olanlar için antioksidan takviyeleri
  • 50 yaş ve üstü kişiler için takviyelerden veya takviye edilmiş gıdalardan 2,4 mg / gün B12 vitamini

Makalede ayrıca takviyelerin kullanımı konusunda özel uyarılar sunuldu:

  • Menopoz sonrası kadınlar ve erkekler ve hemokromatozis için homozigoz bireyler tarafından demir takviyelerinden kaçınılmalıdır.
  • Yüksek miktarda B6 vitamini alımı duyusal nöropatiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Yüksek doz demir hapları çinko emilimini azaltabilirken çinko bakır emilimini engelleyebilir. Kalsiyum takviyeleri demir emilimini inhibe eder.
  • Yüksek dozlar ilaçları olumsuz etkileyebilir; örneğin, E ve K vitaminleri kumadin gibi antikoagülanlara müdahale edebilir.
  • Yüksek doz beta-karoten sigara içenlerde akciğer kanseri riskini arttırabilir.
  • USPSTF, menopoz sonrası kadınlarda kırık riskini azaltmak için yaygın olarak öngörülen kalsiyum ve D vitamini takviyelerini desteklemek için yeterli kanıt bulamamıştır ve bunların böbrek taşı riskini arttırabileceğini öne sürülmüştür.

Takviye almak isteyen hastalar için, çoğu besleyici için önerilen günlük değerin %100'üne yakınını sağlayan bir günde bir multivitamin ve mineral takviyesinin yetersizliği önlemeye yardımcı olabileceğini ve genellikle sağlıklı bireyler için güvenli olduğu belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Melissa Ventura Marra, Regan L. Bailey. Position of the Academy of Nutrition and Dietetics: Micronutrient Supplementation, J Acad Nutr Diet. 2018;118:2162-2173.

Daha Uzun Emzirme Non-Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı Riskini Azaltıyor

07 Ağustos 2019

Laktasyonun kan şekeri ve trigliseritleri düşürüp insülin duyarlılığını arttırdığı bilinmektedir. Daha uzun süre emzirmenin annede kalp hastalığı, diyabet ve bazı kanserler için düşük riskler de dahil olmak üzere bir dizi sağlık yararıyla ilişkili bulunmuştur.

Yapılan yeni bir çalışmada daha uzun bir laktasyon süresinin, Amerika Birleşik Devletleri'nde kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedeni olan non-alkolik yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) düşük prevalansı ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar çalışmalarına, Genç Yetişkinlerde Koroner Arter Risk Gelişimi kohort çalışmasına katılan, bir ya da daha fazla çocuk doğurmuş (Yıl 0: 1985-1986) ve kohort girişini takiben 25 yıl (Yıl 25: 2010-2011) BT ile hepatik steatoz miktarı belirlemesi yapılmış olan 844 kişiyi dahil ettiler. Çalışmada tüm doğum için laktasyon süreleri toplandı ve 25. yıldaki NAFLD, BT görüntülerinin incelemesi merkezi olarak değerlendirildi. Diğer karaciğer yağlanması nedenlerinin dışlanmasından sonra <40 Hounsfield Ünitesi karaciğer atenüasyonu ile tanımlandı. Düzeltilmemiş ve çok değişkenli lojistik regresyon analizleri, yaş, ırk, eğitim ve temel vücut kitle indeksi olmak üzere önceden belirlenmiş bir değişkenler kümesi kullanılarak yapıldı.

Daha Uzun Emzirmek Riski Azaltıyor

%48’i siyah, %52’si beyaz ve 25. yıl muayenesinde ortalama yaşları 49 olan, başlangıçta doğum yapan 844 kadından %2'si laktasyon süresini 0 ila 1 ay, %25'i 1 ila 6 ay arasında ve %43’ü 6 aydan uzun olarak rapor ettiler. 54 kadında (%6) NAFLD tespit edildi. Uzun laktasyon süresi, düzeltilmemiş lojistik regresyonda NAFLD ile ters ilişkiliydi. 0-1 ay bildirenlere kıyasla >6 ay laktasyon bildiren kadınlar için NAFLD için olasılık oranı 0,48’di. İlişki, karıştırıcılar için düzeltme yapıldıktan sonra da devam etti (düzeltilmiş olasılık oranı 0,46).

Araştırmacılar özellikle 6 aydan daha uzun süren laktasyon süresinin orta yaşta daha düşük NAFLD oranları ile ilişkili olduğunu gösterdiklerini ve NAFLD için değiştirilebilir bir risk faktörü olabileceğini belirttiler. Emzirmenin, yüksek risk altındaki kadınlarda, NAFLD şiddetini azaltıp azaltamayacağını değerlendirmek için gelecekte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

V. H. Ajmera et al. Longer lactation duration is associated with decreased prevalence of non-alcoholic fatty liver disease in women, J Hepatol 2018.

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Yaşlı Hastalarda Kolesterol Tedavisi ve Vasküler Olaylar

06 Ağustos 2019

Kolesterol Tedavisi Deneme Uzmanları İşbirliği'nden gelen yeni bir meta-analizin sonuçlarına göre, statinler 75 yaşından büyükler de dahil olmak üzere tüm yaş gruplarında vasküler olayları azaltıyor.

Yeni meta-analizin ortak yazarı Colin Baigent çalışma ile ilgili verdiği demeçte “Statinlerin 75 yaşın altındaki insanlarda erken kardiyovasküler mortalite ve morbiditeyi önlemedeki yararları hakkında sağlam veriler var, ancak bireysel denemeler bu yaş grubunda çok sayıda yer almadığı için yaşlılarda yarar algısı belirsiz ve 75'lerin üzerinde statinler kullanılmıyor. İlgili tüm çalışmalardan elde edilen verileri birleştirerek elde ettiğimiz veriler bu daha yaşlı grupta net bir faydayı göstermektedir." diyerek ekledi: “Statinlerin yaşlılarda vasküler olaylar üzerindeki göreceli faydalarının genç yaş gruplarına kıyasla çok az bir azalması var ancak bu yaşlılarda vasküler ölüm riski daha yüksek olduğundan, gerçek şu ki yaşlılarda mutlak yararlar çoğunlukla daha yüksek.”

14.483'ü (%8) 75 yaşın üzerinde olan 186.854 hastayı içeren 28 randomize kontrollü çalışmanın kanıtlarını özetleyen meta-analiz 2 Şubat'ta Lancet'te yayınlandı.

Baigent, toplumun yaşlılarda koruyucu tıbbi tedaviye yeterince odaklanmadığına inanıyor: “Yaklaşımımızda biraz yaşlı kalmış olabiliriz.Tutumumuz sanki  zamanlarının geçtiğine  ve önleyici ilaçlarla tedavi edilmeye değmez olduklarına inanıyormuşuz gibi görünüyor. Ama her yaşlı insanın en büyük korkusu felç geçirip sakat kalmak ve bağımlı olmaktır. Bu sağlıksız yaşlanmadır. Statinler bu riski azaltabilir.“ İnmeye ek olarak, miyokard enfarktüsü insidansını azaltmanın, kalp yetmezliğini de azaltacağını ve sağlıklı yaşlanmaya katkıda bulunacağını söylüyor ve ekliyor: "Bu ilaçlar ucuz ve güvenlidir ve verilerimiz yaşlı nüfusta çok daha yaygın kullanılması gerektiğini gösteriyor. Statinlerin şu anda Birleşik Krallık'taki 75'li yaşlarını yaşayanların üçte biri tarafından alındığı tahmin ediliyor. Yalnızca statin kullanan yaşlı sayısını arttırarak, İngiltere'de birkaç bin erken ölüm ve vasküler olay vakasını önleyebiliriz.”

Çalışmada katılımcılar altı yaş grubuna ayrıldı (55 yaş veya daha küçük, 56-60 yaş, 61-65 yaş, 66-70 yaş, 71-75 yaş ve 75 yaşından büyükler). Statinlerin önemli vasküler olaylar, nedenlere özgü ölüm ve kanser insidansı üzerindeki etkileri tahmin edildi ve farklı yaş gruplarında karşılaştırıldı. Sonuçlar genel olarak statin tedavisinin veya daha yoğun bir statin rejiminin, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör vasküler olaylarda %21 oranında orantılı bir azalma ürettiğini gösterdi (oran oranı [RR], 0.79). Tüm yaş gruplarında majör vasküler olaylarda belirgin azalma görüldü ve majör vasküler olaylardaki orantılı azalmalar yaşla birlikte hafifçe azalsa da, bu trend anlamlı değildi (P trend = .06). Genel olarak, statin veya daha yoğun terapi, LDL kolesterolünde 1.0 mmol/L azalma başına majör koroner olaylarda %24 oranında bir azalma sağladı (RR, 0.76) ve artan yaşla daha küçük orantılı risk azaltma eğilimi oldu.

Baigent, statinlerin olumsuz etkileri konusunda birçok yanlış bilgi olduğunu düşünüyor: "Bu karışıklığın çoğu, güvenilir bilgi sağlayamayan potansiyel olarak taraflı gözlemsel çalışmalardan kaynaklanmaktadır. Statinlerin kas ağrısı gibi sıkıntılı sorunlara neden olduğu algısı tam da bu tarz bir algı. Kas ağrısı çok yaygın ve randomize deneme kanıtları, statin alan kişilerde ortaya çıkan kas semptomlarının büyük çoğunluğunun neden olmadığını açıkça ortaya koymuştur.” diyerek ekliyor: "Uygulamaya rehberlik etmesi açısından güvendiğimiz, tek bilgi kaynağı olması ve tarafsız olması gereken randomize kontrollü çalışma kanıtları göstermektedir ki, statinlerin miyopatiye (nadiren rabdomiyoliz), diyabet riskinde hafif bir artışa  ve hemorajik inme riskinde artışa neden olmaları mümkün ancak bilinen tüm yan etkilerin riski çok azdır (örneğin, miyopati insidansı yılda yaklaşık 10.000'de 1'dir) ve statin tedavisinin yararlarıyla kıyaslandığında çok önemsiz kalmaktadır."

Çalışmacılar statinlerin riskleri ve yararları hakkındaki kanıtları zenginleştirmek için yaşlı insanlar üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylüyorlar. Statinlerin büyük vasküler olayların önlenmesindeki yararlarının risklerinden çok daha fazla olduğu gösterildi ve standart deneme popülasyonlarından daha yaşlı kişileri içeren mevcut meta-analiz bu sonucu yansıtıyor. Ancak, statinler kardiyovasküler riski düşük olan kişilerde kullanıldığında, risklerin ve yararların birbirine karşı tartılması gerektiğini de ekliyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

The Lancet VOLUME 393, ISSUE 10170, P407-415, FEBRUARY 02, 2019

Efficacy and safety of statin therapy in older people: a meta-analysis of individual participant data from 28 randomised controlled trials never too old for statin treatment? Bernard M Y Cheung Karen S L Lam

Sigara İçmek Psikoz Semptomlarına Yol Açıyor

06 Ağustos 2019

Psikotik bozukluğu olan kişilerde sigara içme sıklığı son derece yüksektir. Bazı klinisyenler ve araştırmacılara göre bunun nedeni, psikozlu bireyler için nikotin ve / veya tütünün potansiyel yararları olduğuna dair inançtır. Bu inanç, hastaların sigarayı bırakmalarına yardımcı olmak için tedavi programlarının uygulanmasını engellemektedir. Bununla birlikte, bu hipotezi test eden birkaç büyük prospektif çalışma vardır.

Hollanda merkezli yapılan yeni bir çalışmada sigara içme davranışındaki değişikliklerin semptomlar ve yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemek amaçlandı. Nikotinin ilaç olabildiği hipotezinin varsayımlarına dayanarak, araştırmacılar psikotik bozukluğu olan hastalarda sigara içmenin semptomlarla negatif ilişkili olduğunu ve yaşam kalitesini pozitif olarak etkileyeceğini umuyorlardı.

Bu prospektif kohort çalışmasına, afektif olmayan bir psikozu olan 1094 hasta, bu hastaların kardeşleri olan 1047 kişi ve 579 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların %67'si günlük ortalama 17.5 adet sigara içiyordu ve bu oran, kardeşler ve kontroller arasında içilen orandan daha yüksekti (sırasıyla %38 ve %25).

Semptomların Kötüleştiği Görüldü

Karışık etki analizleri, hastalarda sigara içmenin sigara içmemeye göre daha sık kendi kendine puanlanan pozitif, negatif ve depresif belirtilerle ilişkili olduğunu gösterdi. Sigara kullanımı aynı zamanda daha düşük yaşam kalitesi ile de ilişkilendirildi. Tüm bu analizler istatistiksel açıdan anlamlı bulundu.

Kardeşlerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik semptomlar arasında anlamlı ilişki saptanırken, kontrollerde sigara içme ile daha sık görülen subklinik pozitif ve depresif belirtiler arasında anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Takip sırasında sigara içmeye başlayan hastalar, kendi kendine bildiren belirtilerde, özellikle de pozitif belirtilerde belirgin bir artış gösterdiler. Hastalarda içilen sigara sayısındaki değişiklikler için de benzer sonuçlar elde edildi.

Bu çalışma güçlü şekilde sigara içen şizofreni hastalarının semptomlarının kötüleştiğini göstermektedir. Sigara içmenin yol açtığı fiziksel zararın ötesinde, şizofreni hastalarının sigara içmesinden endişe edilmelidir çünkü sadece fiziksel sağlıklarını değil zihinsel sağlıklarını da etkiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Vermeulen J, et al. Smoking, symptoms, and quality of life in patients with psychosis, siblings, and healthy controls: a prospective, longitudinal cohort study. Lancet Psychiatry. 2019 Jan;6(1):25-34.

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kronik Ağrının Kökeni

05 Ağustos 2019

Dallas'taki Texas Üniversitesi, MD Anderson Kanser Merkezi, Houston'daki UT Sağlık Bilim Merkezi ve Baylor Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar tarafından yapılan yeni bir araştırma, insanlarda kronik ağrı kaynağının kanıtlarını ortaya koydu ve ağrı tedavisi için birkaç yeni hedef ortaya koydu. Dünyanın en eski nöroloji dergilerinden biri olan Brain'de yayınlanan makale, omurganın tabanına yakın bir yerde bulunan özel sinir hücrelerini inceledi. Araştırmacılar, MD Anderson'da ameliyat edilen kanser hastalarından çıkarılan dorsal kök ganglionları (DRG) adı verilen bu sinirleri incelemek için son derece nadir bir fırsattan yararlandı. Araştırmacılar, ağrı durumu ve cinsiyete göre farklılık gösteren hastaların dorsal kök ganglion hücrelerinde RNA ekspresyonundaki varyasyonları katalogladı. Bu DRG hücrelerinde özelleşmiş bir gen dizilimi biçimi olan RNA dizilimi kullanılarak, araştırmacıların analjezik ilaçlar geliştirebilecekleri umut verici biyokimyasal yolların bir listesi elde edildi. UT Dallas 'Davranış ve Beyin Bilimleri Okulu'nda gazetenin kıdemli yazarlarından Dr. Ted Price ve Eugene McDermott Sinirbilim Profesörü "Bu ameliyat pek çok yerde yapılamaz" dedi. “hasta kohortumuz, RNA dizilimi kullanan önceki herhangi bir insan kronik ağrı çalışmasına göre çok büyük.” Kronik ağrı, sinir hücrelerine zarar geldiğinde nöropatik olarak etiketlenir. Örnekler arasında fantom uzuv sendromu, inmeden kaynaklanan ağrı ve diyabetle ilişkili iğnelenme duyumları sayılabilir. “Bazen nöronlar, insanları sürekli acılar içinde bırakarak, mevcut uyaran olmadan ateş etmeye devam ediyorlar.” Price, “Bu hücreler tespit edebileceğimiz herhangi bir uyarı olmadan ateş ediyorlarsa, buna spontan aktivite diyoruz” dedi. “Bu çalışmada, acı verici aktivitenin insan vücudunda geçtiği biyofiziksel kanalları bularak önemli bir adım attık.” Ray'in çalışmanın bir parçası olan hesaplama nörojenomisi, analiz edilecek gelecekteki araştırmalar için yüksek kaliteli hedef genleri belirleme etrafında dönüyordu. “Çok umut verici görünen yaklaşık 50 ila 100 gen var” dedi. “Bunların üçte ikisi ya belli belirsiz olarak bilinmekte ya da acıdaki rolleri açısından hiç bilinmemektedir. Bunlar immün sinyalleme ve yanıtta yer alan ağlara ait genlerdir ve, erkekler ve dişilerde farklı şekilde ifade edilirler. "DRG'yi çoğu kronik ağrı hastasından çıkarmanın ve analiz etmenin bir yolu olmasa da, araştırmacılar vekil hücrelerin olduğuna inanıyorlar. Nöronlar ve bağışıklık hücrelerinin her ikisinin de bireysel olarak özel olduğu bilinmektedir. "

Cinsiyet Farklılığı da Araştırılmalı

Dr. Tae Hoon Kim projede RNA sıralamasını ve analizini yaptı." UT Dallas 'Doğa Bilimleri ve Matematik Okulu'nda biyolojik bilimler doçenti olan Kim." Bu, kronik ağrının gen ekspresyonunun nasıl etkilediğinin ilk kapsamlı incelemesi olduğunu söyledi. Yaşayan bireylerden gelen insan DRG'si, bu yüzden oldukça önemlidir ve geniş bir etkiye sahip olmalıdır. "Price'ın önceki çalışmasından yinelenen bir tema, bu yeni sonuçlarda, cinsiyetler arasında kronik ağrının nasıl işlediğindeki" çarpıcı "bir fark olarak adlandırdığı" yeniden ortaya çıktı. " kadınlar ve erkekler arasında farklılık gösteren geniş ağrı mekanizmalarının temalarını görüyorsunuz ve kronik ağrı da farklı değil, "dedi." dedi. DRG hücrelerinde aktif genlerin imzaları cinsiyete göre daha fazla farklılık gösteriyor. Price, “Çalışmanın sonuçları, hayvan çalışmalarından önceki birçok çalışma sonucunun genel olarak doğru olduğunu ancak ince detayları gizlediğini göstermiştir. “Terapötik çalışmalar, ince detaylarla ilgili” dedi. “Hayvan modellerine dayanan birçok ilaç aslında etkiliydi, ancak beklenmedik yan etkileri oldu, bu yüzden onaylanmadılar. Bu ilaçların neden testi geçemediği hakkında daha iyi bir fikrim var.” Price, ekibinin "daha iyi terapötikler ve preklinik deneyleri nasıl tasarlayacağına dair fikirleri olduğunu" söyledi. Teksas merkezli nörologlar ve sinirbilimciler arasındaki bu işbirliğinin ağrı araştırmalarında bir dönüm noktası olacağını umuyor. “Umarım önümüzdeki on yıl içinde cinsiyetin biyolojik bir değişken olarak görülmesi üzerine daha iyi klinik denemeler tasarlayabilir ve kronik ağrının kadınlarda ve erkeklerde nasıl farklı bir şekilde sürüldüğünü anlayabiliriz.”

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Robert Y North, Yan Li, Pradipta Ray, Laurence D Rhines, Claudio Esteves Tatsui, Ganesh Rao, Caj A Johansson, Hongmei Zhang, Yeun Hee Kim, Bo Zhang, Gregory Dussor, Tae Hoon Kim, Theodore J Price, Patrick M Dougherty. Electrophysiological and transcriptomic correlates of neuropathic pain in human dorsal root ganglion neurons. Brain, 2019;

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Kolorektal Kanserle İlişkili Yüze Yakın Genetik Değişiklik Tanımlandı

01 Ağustos 2019

Kolorektal kanserde günümüze kadar çok sayıda genetik değişiklik olduğu belirlenmiştir. Yeni bir çalışmada ise ABD’li bir araştırma grubu kolorektal kanserin genetik mimarisini daha fazla incelemek için 1.439 vaka ve 720 kontrol üzerinde tüm genom sekanslama çalışması yaptı. Elde ettikleri verileri 24.869 hasta ve 29.051 kontrolün bulunduğu veri setiyle konfirme ettiler ve 40 yeni genetik varyant tanımlanması sayesinde toplam varyant sayısı 100 civarına ulaşmış oldu.

Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, sporadik kolorektal kansere ilişkin 50'den fazla lokus tanımlamıştır, ancak kolorektal kanser riskine katkıda bulunan çoğu genetik faktör tanımlanmamıştır. Çalışmada büyük bir gruba ait verileri inceleyen araştırma ekibi genel olarak, CHD1 ve RGMB genlerinin yakınındaki sporadik kolorektal kanser için koruyucu ilk nadir değişken sinyal de dahil olmak üzere 40 yeni sinyal belirledi. Bunun yanı sıra daha önce bildirilen 55 sinyali de kopyaladılar.

Daha Çok Sayıda Varyant Tanımlanabilir

Araştırmacılar, RGMB tutulumunu ekarte edememelerine rağmen, nadir alelin tümör baskılayıcı gen PTEN kaybının neden olduğu kanser hücrelerinde büyüme için gerekli olan CHD1 ekspresyonunu düşürerek koruyucu bir etki sağladığını varsaydılar. Yeni tanımlanan sinyaller daha düşük frekans varyantlarını, Krueppel benzeri faktörleri, Hedgehog sinyallerini, Hippo-YAP sinyallerini, uzun kodlamayan RNA'ları ve somatik sürücüleri içerir ve bağışıklık fonksiyonunu destekler niteliktedir.

Kalıtım derecesi araştırmaları, çok nadir ve yaygın varyantların henüz tanımlanmadığını göstermektedir. Çünkü şu ana kadar tanımlanan tüm varyantlar, kolorektal kansere duyarlılıktaki varyasyonun sadece %20'sini açıklamaktadır. Elde edilen bulguların diğer bir önemi ise hedefe yönelik tedavilerin keşfine imkan tanıyacak olmasıdır. Araştırma ekibi yapılan çalışmanın daha çok Avrupalı beyaz ırktan hastaları içerdiğini ve yapacakları yeni çalışmalarda farklı ırklardan insanları da dahil etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Huyghe JR, et al. Discovery of common and rare genetic risk variants for colorectal cancer. Nat Genet. 2019 Jan;51(1):76-87.

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Lego Üzerine Lego, Genç Kendine Protez Kol Yaptı

30 Temmuz 2019

Nadir görülen bir genetik hastalık nedeniyle sağ önkolu olmadan doğan bir genç, lego parçalarını kullanarak kendine robotik bir protez kol yaptı.

İspanya'daki Catalunya Üniversitesi'nde Biyomühendislik eğitimi alan 19 yaşındaki genç, şu an renkli protezin dördüncü modelini kullanıyor ve hayali; ihtiyacı olanlara uygun fiyatlarda robot uzuvlar tasarlamak.

İspanya ve Fransa arasındaki küçük bir prenslik olan Andorra'da doğan genç, çocukken arkadaşlarının yanında durduğu zaman farklılığı nedeniyle çok gergin olduğunu, fakat bunun hayallerine inanmasına engel olmadığını söyledi. Yapay kolu sadece ara sıra kullanan ve onsuz da kendi kendine yetebilen genç, kendisini aynada diğer insanlarda gördüğü gibi iki eliyle görmek istediğini belirtti. En sevdiği oyuncaklarından biri olan legolar hasta 9 yaşındayken yapay kol için bir yapı malzemesi haline geldi. Tasarladığı her yeni sürümün öncekinden daha fazla hareket kabiliyeti vardı.

Tasarım İlhamı Çizgi Romanlardan

Gencin tasarladığı tüm versiyonlar bugün Barselona'da üniversite kampüsünde bulunan odasında sergileniyor. En yeni modelleri "MK" ile işaretleyen genç tasarımcı, çizgi roman süper kahramanı Iron Man ve onun MK zırhlı takımlarına bir gönderme olduğunu belirtti.

YouTube kanalında "Hand Solo" takma adı altında yayınladığı bir tanıtım videosu, amacının insanlara hiçbir şeyin imkansız olmadığını ve sakatlığın onları durduramayacağını göstermek olduğunu söyledi.

Üniversiteden mezun olduktan sonra, ihtiyacı olan insanlar için uygun fiyatlı protez çözümleri üretmek istediğini belirterek “Onlara normal bir insan gibi hissetmelerini sağlamak için ücretsiz bile olsa protez uzuv tasarlamaya çalışacağım, çünkü "normal" tam olarak nedir?” şeklinde konuştu. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brick by Lego Brick, Teen Builds His Own Prosthetic Arm - Medscape - Feb 07, 2019

Kanser Tarama Kılavuzlarına Uyulmasının Önemi

30 Temmuz 2019

Uygun kanser taramasının yapılması ve zamanında tedavi alınması, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama kılavuzlarına uyulmaması, ölüm oranları üzerinde herhangi bir etkiye sahip olabilir mi? ABD’li araştırmacılar yaptıkları çalışma ile bu soruya cevap aradılar.

Prostat, Akciğer, Kolorektal ve Over Kanseri Taraması (PLCO) çalışmasının ikincil bir analizi, temel kanser tarama testleri için önerilere uymayan katılımcılarda, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırma ekibi, genel ölüm oranının (araştırmada incelenen kanserlere bağlı ölümler hariç), tarama önerilerine tamamen uymayanlarda önemli ölçüde daha yüksek olduğunu gözlemledi. Kısmen uyum gösterenlerde ve uyumlu olanlarda ise bu oran daha düşüktü.

Kanser Dışı Nedenlere Bağlı Ölümlerde Artış Oluyor

Müdahale kolundaki 77.443 katılımcının 64.567'si, randomizasyondan önce çalışmaya katılmak için onam verilmesine ve tüm tarama testlerine uygun olmasına dayanarak analize dahil edildi. Genel olarak, temel tarama protokolüne 55.065 katılımcı (%85.3) uyumlu, 2548 katılımcı (%3.9) kısmen uyumlu ve 6954 katılımcı (%10.8) uyumsuzdu.

10 yıllık takipte, uyumsuz grupla uyumlu grup kıyaslandığında mortalite için tehlike oranı 1.73 olarak hesaplandı. Kısmen uyumlular ile kıyaslandığı zaman ise oranın 1,36 olduğu görüldü. Kanser taramasının tüm nedenlere bağlı ölümleri nasıl etkilediği net olmasa da araştırmacılar sonuçlar hakkında yorum yaptılar.

Bulgulara göre en anlamlı açıklama, protokol taramalarına uymama durumunun tıbbi testler ve tedavilere uymama genel davranış profili için bir işaretçi olduğudur. Artan risk, tarama testlerinin kendileri ile ilgili değildir, çünkü PLCO çalışmasındaki kanserlerinden ölümler, tüm nedenlere bağlı ölümlerden hariç tutulmuştur.

Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, önerilen ilaçlara uyumlu olan hastaların, tarama ve aşılama gibi diğer önleyici hizmetleri de talep etmesinin daha muhtemel olduğunu, ancak uyumsuzluğun artan mortalite ile ilişkili olduğunu göstermişti. Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pierre-Victor D, Pinsky PF. Association of Nonadherence to Cancer Screening Examinations With Mortality From Unrelated Causes: A Secondary Analysis of the PLCO Cancer Screening Trial. JAMA Intern Med. 2019 Feb 1;179(2):196-203.

Migren Diyabet Riskini Azaltıyor Mu?

29 Temmuz 2019

Önceki çalışmalar migren, özellikle auralı migrenin, hiperlipidemi ve hipertansiyon riski ile koroner kalp hastalığı riskine işaret etmektedir. Daha önceki çalışmalarda migren ile genel ve spesifik kardiyovasküler olayların riski arasında bir bağlantı bulunmuştur. Buna karşılık, Fransa merkezli yapılan “Kadın Sağlığı Çalışması” araştırmacıları migren ve diyabet arasında ilişki bulunamamıştır.

Her iki hastalığın prevalansının yüksek olmasına rağmen, migren ve tip 2 diyabet arasındaki ilişki tanımlanamamıştır. Bu bilgi açığından yola çıkan Fransız araştırmacılar E3N adını verdikleri çalışma ile tam takip verileri olan ve başlangıçta diyabet tanısı olmayan 74.247 kadını değerlendirdiler.

Devam eden E3N araştırmasına katılanlar, 2 yılda bir doldurdukları anket ile tip 2 diyabet gelişimi ve migren de dahil olan birçok soruyu cevapladılar. Araştırmacılar ayrıca, bildirilen tüm teşhisleri onaylamak için sağlık sigortası verilerine ve diğer verilere de eriştiler. Katılımcıların, E3N araştırmacılarının Nisan 2004’te takip anketlerine başladıkları ortalama yaşları 61 idi. Araştırma ekibi, kadınları üç gruba ayırdılar: Aktif migren, migren geçmişi ve migren öyküsü yok. Ayrıca tip 2 diyabet gelişen kadınlarda ikincil bir analiz yaptılar ve zaman içinde bu gruptaki migren prevalansına baktılar.

Ciddi Bir Risk Azalması Görüldü

2004 ve 2014 yılları arasında 2372 kadında tip 2 diyabet vakası görüldü. Aktif migreni olan kadınlarda durumu geliştirme olasılığı daha düşük bulundu. Bu grup, migren öyküsü olmayanlara kıyasla farmakolojik olarak tedavi edilmesi gereken tip 2 diyabet gelişme riskinde %20 azalma gösterdi. Çok değişkenli modellemede ise bu oran %30 olarak hesaplandı.

Her ne kadar migren ve düşük diyabet riski arasındaki bir ilişkinin arkasındaki mekanizmalar kesin olarak bilinmese de, araştırmacılar bazı hipotezler önerdiler. Geçmiş araştırmalar, insülin reseptörü genindeki polimorfizmler ile migren arasındaki bir bağlantıya işaret ederken, diğer araştırmalar migren ataklarından önce plazmada serbest yağ asitlerinde bir yükselme bildirdi. Açlık da aynı zamanda hipoglisemi ve artan keton cisimciği nedeniyle migren gelişiminde rol oynayabiliyordu.

Baş ağrısı tedavi kliniklerinde tip 2 diyabetli hastaların az sayıda olması da bu bulguların klinik uygulamadaki gözlemlerle uyumlu olduğunu göstermektedir.. 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fagherazzi G, et al. Associations Between Migraine and Type 2 Diabetes in Women: Findings From the E3N Cohort Study. JAMA Neurol. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamaneurol.2018.3960. [Epub ahead of print]

Kolon Kanseri Taraması Ne Sıklıkla Yapılmalı?

29 Temmuz 2019

Her ne kadar güncel kılavuzlar, negatif kolonoskopi sonucuna sahip bireylerin 10 yıl sonra yeniden taranmasını tavsiye etse de, ABD’de çalışan bir grup araştırmacı, bunu destekleyen kanıtların yetersiz olduğunu ve bu tavsiyenin, kolonoskopi duyarlılığının ve adenomun ilerlemesi için geçen süreye dair tahminlere dayandığını savunuyorlar.

Bununla birlikte, kolorektal kanser, heterojen bir hastalıktır ve kolorektal kanser için uzun vadeli risk üzerinde yapılan birkaç çalışma, 10 yıllık bir tarama aralığının çok kısa veya çok uzun olabileceğini göstermiştir. Daha fazla araştırma yapmak için ekip retrospektif bir kohort çalışması ile 4 milyona yakın ABD’liye ait sağlık verisini değerlendirme şansı buldu.

Çalışmaya 50-75 yaş arasında ve en az 1 yıl takip edilmiş, kolorektal kanser için ortalama riske sahip hastaları dahil ettiler. Toplamda 1.251.318 uygun katılımcıdan 9.339.354 yıllık takip bilgisi elde etmiş oldular.

Tarama Aralığı Onaylandı

Tarama yapılmamış olan kohortta, kolorektal kanser insidansı, 1. yılda 100.000 kişi başına 62,9'dan 12. yılda 100.000 kişi başına 224,8'e yükseldi. Ölüm oranı ise aynı dönemde 100.000 kişi başına 10,5'den 192,0'a yükseldi. Kolonoskopi sonucu negatif olan bireyler arasında kolorektal kanser insidansı ise aynı dönemde 100.000 kişi başına 16,6'dan 133,2'ye yükseldi. Ölüm oranı da aynı sürede 100.000 kişi başına 6,8'den 92,2'ye yükseldi.

Negatif bir kolonoskopi sonucu, kolorektal kanser riskinde, tarama yapılmamasına kıyasla belirgin bir azalmaya yol açtı. Ekip ayrıca kolorektal kansere bağlı ölümlerde negatif tarama sonucu ile tarama yapılmamasına kıyasla belirgin bir azalma olduğunu hesapladı.

Sonuçlar, 10 yılda negatif tarama sonucu olan kişilerde kolorektal kanser geliştirme riskinin, taranmamış bireylere göre %46 daha düşük olduğunu gösterdi. Kolorektal kansere bağlı ölüm göreceli riski ise %88 daha düşüktü. Bu sonuçlara göre her 10 yılda bir kolorektal kanseri taraması için kılavuz önerileri izleyen klinisyenler, hastalarını yüksek risk altında bırakmadıklarından emin olabilirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lee JK, et al. Long-term Risk of Colorectal Cancer and Related Deaths After a Colonoscopy With Normal Findings. JAMA Intern Med. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamainternmed.2018.5565. [Epub ahead of print]

Uyku Sorunlarına Karşı Melatonin Kullanılmalı Mı?

26 Temmuz 2019

Melatonin hormonu sirkadiyen ritm bozuklukları veya jet lag gibi sirkadiyen ritmin bozulduğu durumlarda salılanabilmektedir. Ancak, ABD'li tüketicilerin 2018'de melatonin takviyeleri için 400 milyon doların üzerinde para harcadığı bildirilmiş ve sağlıklı bireylerin de melatonini sıklıkla kullandığı görülmüştür.

Bu durum, sağlık profesyonelleri arasında hormonun güvenliği konusundaki endişelerin dillendirilmesine, jet lag için kullanılıp kullanılmayacağına ve çocuklarda kullanımının kısıtlanıp kısıtlanmamasına ilişkin sorulara yol açtı. Bu sebeple ABD’li bir grup araştırmacı hormonun nasıl kullanılması gerektiğine dair görüşlerini yayına çevirdiler.

Son yıllarda melatonin üzerine yapılan çok miktarda araştırma bulundu. Son 20 yılda 200'ü randomize kontrollü çalışma ve 195 sistematik derlemeden oluşan 4000'den fazla çalışmanın yayınlandığına dikkat çekildi. Melatoninin, enerji metabolizmasının yanı sıra kardiyovasküler, üreme, bağışıklık, solunum ve endokrin sistemler üzerindeki aşağı akım etkileri de dahil olmak üzere birçok fizyolojik süreci etkilediği gösterildi.

Melatonin, hem günlük hem de mevsimsel zaman ölçeğinde senkronize olmakta ve melatonin seviyelerinde günlük varyasyon bireyler arasında değişkenlik göstermektedir. Örneğin, erken kalkmayı tercih edenler, geç kalkmayı tercih edenlere göre daha erken günlük melatonin üretimine başlarken, uzun uyuyanlar, daha az uyuyanlara göre daha uzun süre hormon üretme eğilimindedir.

Melatoninden Önce Diğer Faktörler Kontrol Edilmeli

Ayrıca, belirli bir melatonin dozu absorbe edilme, dağıtılma, metabolize olma ve ortadan kaldırılma şeklindeki farmakokinetik farklılıklar nedeniyle, bireyler arasında farklı plazma seviyelerinde görülebilmektedir. Bu farklılaşmalar bireyin yaşından ve klinik durumundan, patolojik koşulların varlığından ve gastrointestinal sistem, karaciğer ve böbreklerin fizyolojik performansından etkilenebilmektedir. Bu faktörler yeterince dikkate alınmazsa melatoninin klinik etkinliği değişecektir.

Peki kabul görmüş bir klinik durumu bulunmayan bireyler tarafından melatoninin kullanımı gerekli midir? Uzmanlar, ışığa maruz kalma gibi belirli davranışlar durumunda, özellikle düşük uyku kalitesine ilişkin problemlerin oluşmasıyla birlikte, uykuyu düzenlemek için melatonin hormonunu kullanılabileceğini ancak melatonin takviyesine başvurmadan önce tüm faktörlerin ele alınması gerektiğini söylüyor. Kullanılma kararı alındığı durum da, bireyin günlük doğal başlangıç melatonin düzeylerinin ölçümlenmesi sonrasında uygun bir doza karar vermeden önce dikkate alınmalıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cipolla-Neto J. Melatonin as a Hormone: New Physiological and Clinical Insights. Endocr Rev. 2018 Dec 1;39(6):990-1028. doi: 10.1210/er.2018-00084.

Kemoterapi Uyku Düzenini Bozuyor

26 Temmuz 2019

Kemoterapinin bilinen yan etkilerinin yanı sıra hastalarda uyku sorunlarına da yol açtığı söylenmekteydi. Avusturalya ve Hong Kong merkezli yapılan bir çalışma ile meme kanseri hastalarında bu etki onaylandı.

Elde edilen bulgulara göre adjuvan kemoterapinin ilk uygulaması, meme kanseri hastalarında uyku bozukluğu ve uyku-uyanıklık aktivitesi ritim bozukluğuna yol açarken, son siklus sırasındaki bozulma daha az şiddetliydi. Bununla birlikte, tekrarlanan kemoterapi uygulaması, gece melatonin üretiminin kademeli olarak bozulmasına neden oldu.

Başlangıçta, ortanca katılımcı yaşı 53 idi ve çoğu lise veya yüksek öğrenim mezunuydu ve %76'sında uyku bozukluğu bildirildi. %85'i iyi performans durumuna sahipti; %72'sinde ise mastektomi uygulanmıştı. Hastalar, hastalık durumları ve tercihleri doğrultusunda üç adjuvan kemoterapi rejiminden birini aldılar.

Melatonin Salınımı Sürekli Bozuluyor

Katılımcılar yaş, eğitim düzeyi, aile geliri, medeni durum ve içme tarihi dahil olmak üzere sosyodemografik ve yaşam tarzı hakkında temel bir anket doldurdular ve uyku kalitelerini değerlendirmek için PSQI anketine katıldılar. İlk kemoterapi siklusunun haftasında ve son siklustan sonraki hafta boyunca kullanmadıkları ellerinin bileklerine uyku kalitesini ölçen monitörleri taktılar. Sabah idrar örneklerini tedaviden önce ve ilk ve son siklusta topladılar.

Elde edilen bulgulara göre başlangıç değerine kıyasla, ilk ve son siklustaki uyku etkinliği sırasıyla %10 ve %5 azaldı; ritim ilk siklusta %27, son siklusta %21 azaldı; ilk ve son sikluslarda, aMT6 seviyeleri, başlangıç değerine göre sırasıyla %11 ve %15 azaldı.

Bu çalışma, gece melatonin salgılanmasının kemoterapi alan meme kanseri hastalarında kemoterapi boyunca aşamalı olarak bozulduğuna dair ilk epidemiyolojik kanıtları sunmuştur. Araştırmacılar, zayıf uyku-uyanıklık etkinliği ritmi ile rahatsız uykunun, kemoterapi alan meme kanseri hastaları arasında yaygın bir sorun olduğuna dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Li W, et al. Disruption of sleep, sleep-wake activity rhythm, and nocturnal melatonin production in breast cancer patients undergoing adjuvant chemotherapy: prospective cohort study. Sleep Med. 2018 Dec 14;55:14-21.

Ekrana Bakarak Geçirilen Sürenin Çocuklar Üzerindeki Etkisi

25 Temmuz 2019

Ergenlik çağında beyin, birçok faktörden etkilenen derin yapısal değişikliklerden geçer. Ekran karşısında geçirilen süre (örneğin televizyon veya video izlemek, video oyunları oynamak veya sosyal medya kullanmak) çocuklarda ve ergenlerde beyinde değişikliklere yol açabilecek yaygın bir etkinliktir. Ancak bununla birlikte, beyin yapısı üzerindeki etkisi iyi anlaşılmamıştır.

Adolesan Beyin Bilişsel Gelişimi (ABCD) çalışması adı verilen bir çalışma ile bu etkinin incelenmesi amaçlandı. Kesitsel çalışmada çok değişkenli bir yaklaşım kullanıldı. Bu yaklaşımın geçerliliği, bu yapısal korelasyon ağları ile psikopatoloji veya biliş arasındaki ilişki belirlenerek test edilmiştir.

Çalışma 9 ve 10 yaşındaki 11.500 çocuğu 10 yıla kadar takip etmeyi amaçladığı için türünün en büyüğüdür. Her 2 yılda bir ekran karşısında geçirilen süre ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) beyin taramalarından elde edilen veriler hakkında ayrıntılı bilgiler içerecektir. Diğer çevresel faktörlerin etkilerini ekran karşısında geçirilen sürenin etkisinden ayırmaya çalışmak için çok değişkenli bir araç kullanılacak. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan ilk bulgular şimdiye kadar elde edilmiş olan 4500 kişiden alınan temel verilere odaklanmaktadır.

Direkt Bir Etki Görülmedi

İlk kesitsel bazal analizde, çoğu katılımcıda yüksek seviyedeki ekran aktivitesi ile ilişkili herhangi bir olumsuz etki gözlenmedi. Ancak, bir alt grupta ekran kullanımının olası bir olumsuz etkisi gözlendi. Bu grup ön beyinleri arka beyinden daha az olgunlaşmış bireyleri içeriyordu. Bu grupta, ekran karşısında daha çok süre geçiren çocuklar daha yüksek düzeyde agresif davranış ve düşük bilgi tabanlı zeka gösterdi.

Araştırma ekibi ekranda geçirilen süreye bağlı direkt bir etki gösteremedi ve bulgular farklılık gösterdi. Yani ekran karşısında geçirilen sürenin direkt negatif bir etkisi olduğu kanıtlanamadı. Çalışma ekibi sonuç olarak gelecekteki araştırmaların, çeşitli ekran etkinlik biçimlerinin psikopatolojiyi ve bilişsel işlevleri nasıl etkilediği ve bunun gelişim boyunca etkisinin nasıl olacağına odaklanması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Paulus MP, et al. Screen media activity and brain structure in youth: Evidence for diverse structural correlation networks from the ABCD study. Neuroimage. 2019 Jan 15;185:140-153. doi: 10.1016/j.neuroimage.2018.10.040. Epub 2018 Oct 16

HER2 Pozitif Mide Kanserinde Likid Biyopsi İle Direnç Tespiti

25 Temmuz 2019

Mide kanserlerinin yaklaşık %23'ü HER2 pozitiftir ve bu pozitiflik saptanan tümörlerde hedefe yönelik olarak trastuzumab tedavisi kullanılır. Ancak bu tümörlerin bir kısmında tedavi sırasında trastuzumaba sınırlı bir yanıt görülebilir ve ilaca karşı direnç hızla gerçekleşir. Şu anda, trastuzumab direncinin altında yatan mekanizma belirsizliğini korumaktadır ve direncin üstesinden gelmek için stratejilere acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Çinli bir araştırma ekibi, mide kanserli 78 hastadan (46 HER2+ ve 32 HER2–) katı tümör biyopsileri ve ve likid (plazma) biyopsiler arasındaki moleküler değişiklikler açısından tutarlılığı değerlendirmek amacıyla 416 kansere bağlı gen panelini sekansladılar. Ayrıca, trastuzumab tedavisi sırasındaki direnci takip etmek ve belirlenen aday direnç genlerini doğrulamak için HER2+ olan 24 hastadan toplanan 97 seri plazma numunesinin longitudinal analizlerini yaptılar.

Çeşitli Genetik Göstergeler Tanımlandı

HER2 somatik kopya numarası değişiklikleri (SCNA), floresan in situ hibridizasyon verileriyle oldukça tutarlı idi ve tespit edilen HER2 kopya sayısı varyasyonu, tümör gerileme ve ilerlemesini öngörmede plazma karsinoembriyonik antijen seviyesinden daha iyiydi. Doğal bir şekilde trastuzumab direncine sahip hastaların çoğu, progresyon sırasında başlangıç değerine kıyasla yüksek HER2 SCNA'ya sahipken, kazanılmış dirençli hastalarda ise HER2 SCNA azaldı.

PIK3CA / R1 / C3 veya ERBB2 / 4 mutasyonları, dirence büyük ölçüde katkıda bulunup kötü progresyonsuz sağkalıma yol açarken, ERBB4 S774G mutasyonu ise trastuzumab'a duyarlılığı arttırdı. Araştırmacılar ayrıca NF1'i dirençle ilgili bir gen olarak tanımlamış ve onaylamış ve başka bir HER2 inhibitörü ile ya da MEK / ERK inhibitörü ile kombinasyonun trastuzumab direncinin üstesinden gelebileceğine dair kanıt buldular.

Çalışmada çeşitli kısıtlar olduğu bilinse de dolaşımdaki tümör DNA'sının (ctDNA) sıvı biyopsisinin, mide kanserinde olası trastuzumab direncini izlemek için kullanılabileceği gösterilmiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang D,  et al. Liquid biopsies to track trastuzumab resistance in metastatic HER2-positive gastric cancer Gut Published Online First: 29 September 2018. doi: 10.1136/gutjnl-2018-316522

İnfluenza Aşılarını Daha İyi Yapabilir Miyiz?

25 Temmuz 2019

İnfluenza virüsleri, özellikle de influenza A virüsleri, dünya çapında önemli derecede morbidite ve mortaliteye neden olmakta ve küresel sağlık için kalıcı bir tehdit oluşturmaktadır. Grip virüsleri, sırasıyla mevsimsel ve pandemik influenza olarak adlandırılan, farklı epidemiyolojik formlarda ortaya çıkan antijenik “drift” ve antijenik “şift” olarak adlandırılan iki farklı antijenik çeşitlilik mekanizmasına sahiptir.

Antijenik drift, viral hemaglutinin ve nöraminidaz genlerinde nokta mutasyonlarının birikmesinden kaynaklanan sürekli bir süreçtir. Bu süreç hem influenza A hem de B virüslerinde meydana gelir ve mevsimsel grip salgınlarından sorumludur. Çünkü bu mutasyonlar virüsün, önceki doğal maruziyet veya aşılamalar tarafından indüklenen bağışıklık korumasından kaçmasına izin verir. Mevsimsel grip salgınları her yıl düzenli bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bunlar genellikle bir grip pandemisine göre halkın dikkatini daha az çekmektedir. Bununla birlikte, pandemiden daha fazla kümülatif morbidite ve mortaliteye neden olmuştur. Her yıl dünya genelinde 291.233 - 645.832 arasında insanın mevsimsel influenzaya bağlı solunum sorunları nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir.

Öte yandan antijenik şift, insan popülasyonunun büyük çoğunluğunun bağışıklığa sahip olmadığı yeni influenza A virüslerinin, bir hayvan kaynağından veya hayvan ve insan virüsleri arasındaki rekombinasyon yoluyla de novo olarak ortaya çıktığı öngörülemeyen bir olaydır. Bu yeni virüsler ayrıca insanlar arasında önemli şekilde yayılma kapasitesine sahip olduğundan, grip salgını ortaya çıkarabilmektedir. Son 100 yıl boyunca 1918, 1957, 1968 ve 2009 yıllarında dört grip salgını meydana gelmiştir.

Aşı Üretim Çizelgesi Esnekliği Azaltıyor

Grip önlenmesinin temel dayanağı aşılamadır. Mevcut influenza aşıları, özellikle “suş-spesifik” aşılama olarak adlandırılan tek bir influenza suşuna karşı koruma sağlamak üzere tasarlanmıştır. İnfluenza virüsü suşlarının drift eğilimi göz önüne alındığında, her mevsimsel salgın için maksimum koruma sağlamak amacıyla, her yıl gelecek sezonda dolaşıma girmesi öngörülen virüslere karşı grip aşıları geliştirilmelidir. Geçmiş veriler, mevsimsel grip aşısının hastaneye yatış ve grip kaynaklı ölümlerin sayısını azalttığını açık bir şekilde göstermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri'nde kullanılan 2017-2018 mevsimsel grip aşısı, küçük çocuklar hariç çoğu insanda baskın viral suşa (influenza A H3N2) karşı bildirilen çok düşük ara etkililik ile karışık koruma dereceleri sunmuştur. Bu mevsimsel influenza aşısı etkililiği derecesi, kısmen aşının halka sunulmadan en az 6 ay önce aşı virüsü suşlarının seçilmesini gerektiren aşı üretim zaman çizelgesinden kaynaklanabilir. Grip aşısının büyük bir çoğunluğu virüsün yumurtalarda çoğaltılmasıyla üretildiği için, yaygın dağıtım için yeterli aşı üretmek için bu süreye ihtiyaç vardır. Bazı yıllarda, dolaşımdaki influenza suşları, bu 6 aylık zaman diliminde suş seçiminden üretimin tamamlanmasına kadar önemli ölçüde kaymaktadır.

Üretim süreci başlatıldığında, farklı bir suş ile sürece yeniden başlamak çok pratik değildir. Sonuçta, aşı virüsü ve dolaşımdaki virüs suşu arasında bir antijenik uyumsuzluk ortaya çıkmakta ve bu da düşük aşı etkinliğine neden olmaktadır. Bunların yanı sıra aşı etkinliğini etkileyen diğer faktörler de mevcuttur. Örneğin, 2017-2018 influenza mevsiminde, dolaşımdaki H3N2 virüslerinin, aşı üretim sürecinde kullanılan virüse antijenik olarak iyi uyduğu görülmüştür ve henüz ara raporlar, genel aşı etkinliğinin dolaşımdaki H3N2 virüslerine karşı sadece %25 olduğunu göstermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Catharine I. Paules and Anthony S. Fauci. Influenza Vaccines: Good, But We Can Do Better, J Infect Dis. 2019 Jan 31.

Kemoterapi Sonrası İkincil Riskler Bilinenden Yüksek Bulundu

24 Temmuz 2019

Solid bir tümör için kemoterapi ile tedavi edilen hastalarda, bu tedavi sonucunda ölümcül bir kan kanseri gelişmesi riskinin düşünüldüğünden çok daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Ulusal Kanser Enstitüsü'nden (NCI) bir araştırma ekibi, tedavi ile ilişkili miyelodisplastik sendrom veya akut miyeloid lösemi (tMDS / AML) riskinin beklenenden daha yüksek olduğunu belirtti. Elde edilen bu yeni bulgular, 2000-2013 yılları arasında kemoterapi alan 700.612 hastanın verilerinin analizi ile ortaya çıktı.

Araştırmacıların elde ettikleri verilere göre bu zaman diliminde, bilinen lökojenik ajanların (özellikle platin bileşiklerin) ilk basamak kemoterapide kullanımı 2000-2001 yıllarında %10 iken 2012-2013 yıllarında %81'e kadar yükseldi. Çalışmada 2014 yılına kadar ilk primer solid tümör için kemoterapi ile tedavi edilen 1619 hastada (700.612 hastanın %0.23'ü) tMDS / AML'nin geliştiği tespit edildi.

Kolon Kanseri Hariç Tüm Kanserlerde Risk Tanımlandı

Her ne kadar çoğu solid tümör tipi için tMDS / AML'nin kümülatif insidansı %1'den az olsa da, prognoz zayıftı. Bu hastalardaki ortanca genel sağkalım sadece 7 aydı ve hastaların %78'i (1270/1619) ex olmuştur. Analiz, tMDS / AML'nin göreceli riskinin, tedavi edilen kanserin tipine ve kullanılan kemoterapi veya kemoradyoterapiye bağlı olarak 1,5 kattan 10 kata kadar yükseldiğini gösterdi. Risk, kolon kanseri hariç 23 solid kanser tipinin 22'sinde gözlendi.

Kemik, yumuşak doku ve testis kanserleri için kemoterapi alan hastalarda tMDS / AML için göreceli riskler en yüksekti (>10). Analiz, bu kanserlerin tipik olarak daha genç hastalarda teşhis edildiğini gösterdi. Periton kanseri, küçük hücreli akciğer, yumurtalık, fallop tüpü ve beyin veya merkezi sinir sistemi kanserleri için kemoterapi alan hastalar için risk 5-9 kat kadar arttı.

Bu araştırmadan elde edilen bulguların, hastaların tarama ve tedavi gereksinimlerini değiştirebileceği vurgulandı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Morton LM, et al. Association of Chemotherapy for Solid Tumors With Development of Therapy-Related Myelodysplastic Syndrome or Acute Myeloid Leukemia in the Modern Era. JAMA Oncol. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5625. [Epub ahead of print]

Doğum Yapmak Kardiyovasküler Riski Arttırıyor Mu?

23 Temmuz 2019

Yeni araştırmalar, doğum yapmış kadınların yapmamış olan kadınlara kıyasla kardiyovasküler hastalık (KVH) ve inme açısından önemli ölçüde daha yüksek bir risk taşıyabileceğini ve her canlı doğumda bu riskin arttığını gösterdi. Araştırmacılar, 3 milyondan fazla katılımcı arasında 150.000'den fazla KVH vakası içeren 10 çalışmadan oluşan bir meta-analiz yaptılar ve parite ile nullipariteye kıyasla %14 daha yüksek risk buldular.

Kardiyovasküler hastalığın gelişiminde paritenin önemli bir rol oynadığı bildirilmiş olsa da sonuçlar tartışmalıydı. Bu sebeple Çinli araştırmacılar bir metaanaliz yaparak bu riski değerlendirmeye karar verdiler. PubMed ve Web of Science veritabanları, alınan makalelerin kaynakçalarının manuel olarak taranmasıyla 1 Haziran 2018'e kadar yayınlanmış çalışmalar için tarandı. Çok değişkenli düzeltilmiş nispi riskler rastgele etki modelleri kullanılarak toplandı.

Doğum Yaptıkça Risk Artıyor

İlk literatür araştırmasında tespit edilen 4746 alıntıdan yola çıkan araştırmacılar meta-analizde 10 kohort çalışmasını (hepsi 1987 ve 2018 arasında yayınlandı) almaya karar verdiler. Bu 10 çalışmadan 9'u doğum yapmış ve yapmamış kadınları kıyaslıyor ve 8 çalışma parite sayısının doz-cevap analizini içeriyordu. Çalışmalar İsveç (n = 1), Amerika Birleşik Devletleri (n = 4), Çin (n = 2), Birleşik Krallık (n = 2) ve birçok Avrupa ülkesinde (n = 1) yapılmıştı.

Çalışma örnekleri 867 ila 1.332.062 kadın arasında, KVH vakalarının sayısı 45 ila 65.204 arasında ve ortalama takip süresi 6 yıl ile 52 yıl arasında değişmekteydi. Tüm çalışmaların yüksek kalitede olduğu kabul edildi.

Parite nulliparite ile karşılaştırılırken parite ve kardiyovasküler hastalık riski arasında anlamlı bir ilişki gözlendi, göreceli risk oranı 1,14 olarak hesaplandı ve istatistiksel açıdan anlam vardı. Doz yanıt analizine göre de doğum sayısı arttıkça KVH riskinde paralel bir artış oluyordu.

Elde edilen bulgular, doğum yapmanın ve gebelik sayısının kardiyovasküler hastalık riski ile olduğunu gösterdi. Dahil edilen çalışmaların sayısı sınırlı olduğundan, bulguları doğrulamak için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiği belirtildi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Li W, et al. Parity and risk of maternal cardiovascular disease: A dose-response meta-analysis of cohort studies. Eur J Prev Cardiol. 2018 Dec 19:2047487318818265. doi: 10.1177/2047487318818265. [Epub ahead of print]

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image