Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Uyku Apnesinde Tedavinin Etkisi Değişkenlik Gösteriyor

22 Mayıs 2019

Yatar olmayan pozisyon ile karşılaştırıldığında yatar pozisyonda en az iki kat daha büyük bir apne-hipopne indeksi olarak tanımlanan POSA (pozisyonel uyku apnesi), OSA'dan (uyku apnesi) etkilenen tüm bireylerin yaklaşık yarısında görülür. Ancak, POSA’nın bu özelliğinin altında yatan mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir.

ABD’li araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir çalışmaya göre, anteroposterior velum ve dille ilişkili hava yolu tıkanıklığını gidermek için yapılan tedavilerin pozisyonel obstrüktif uyku apnesi (POSA) olan hastalarda, pozisyonel olmayan obstrüktif OSA'lılara göre daha etkili olabileceği gösterilmiştir.

Ekip, ilaçla indüklenen uyku endoskopisi (DISE) yapılan OSA'lı 65 yetişkin ile çalıştı. Bu hastaların 39’u POSA ve 26’sı pozisyonel olmayan OSA (N-POSA) tanısına sahipti. Ortalama yaş 52 ve ortalama VKİ 27.2 idi; %14'ünün VKİ'si 30'dan fazlaydı. Hastaların yaklaşık %85'i erkekti. DISE bulguları, VOTE (velum, orofarengeal lateral duvarlar, dil, epiglotis) sınıflandırması kullanılarak yatar ve lateral vücut pozisyonları için ayrı ayrı skorlandı.

POSA’da Tedaviler Daha Etkili

Çalışmada elde edilen bulgulara göre sırtüstü pozisyon, tüm kohortta ve ayrıca POSA ve N-POSA alt gruplarında anteroposterior velum- (OR, 7.28), dil- (OR, 29.4) ve epiglottis ile ilişkili (OR, 11.0) tıkanma oranları ile ilişkiliydi. Yatar pozisyon aynı zamanda sadece N-POSA grubundaki lateral vücut pozisyonu (OR, 0.22) ile karşılaştırıldığında düşük orofaringeal lateral duvar ilişkili obstrüksiyon oranları ile ilişkiliydi.

Bu sonuçlara göre OSA için çoğu cerrahi seçenek yumuşak damak ve dili kapsadığı ve damağın yanlarını kapsamadığı için, bu tedavi yan yattıklarında sıkıntı yaşamayan POSA’lılarda oldukça etkili olabilirken, N-POSA’lılarda benzer rahatlama etkisi göstermeyebilir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, POSA'lılarda, pozisyon değişikliklerinde daha fazla farklılaşabilecek spesifik solunum yolu anatomisi özelliklerinin olduğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden dil ve yumuşak damağı içeren tedaviler bu hasta grubunda daha etkili olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yalamanchili R, et al. Drug-Induced Sleep Endoscopy Findings in Supine vs Nonsupine Body Positions in Positional and Nonpositional Obstructive Sleep Apnea. JAMA Otolaryngol Head Neck Surg. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoto.2018.3692. [Epub ahead of print]a

Yoğun Bakım Ünitesi Stetoskopları Üzerindeki Bakteriyel Kirlenmenin Moleküler Analizi

17 Mayıs 2019

Belirli organizmalara odaklanan kültür temelli çalışmalarda, stetoskopların potansiyel nozokomiyal bakteriyel bulaş vektörleri olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kültür temelli çalışmaların, yalnızca öncelikli olarak ilgilenilen ajanları tanımlamaları ve mevcut olabilecek tüm mikrobiyal toplulukları tanımlayamamaları gibi sınırlamaları vardır.

Bu nedenle, yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan stetoskoplar üzerinde mevcut olan tüm bakteri topluluklarının tarafsız bir şekilde profillenmesini sağlamak için bakteriyel 16S ribozomal RNA gen dizilimi kullandılar. Standartlaştırılmış veya doktorlar tarafından tercih edilen yöntemler kullanılarak temizlikten önce ve sonra, iki ilave doktor stetoskop setini örneklediler.

Araştırmacılar, ilk stetoskop setinde (A grubu), uygulayıcılar (doktorlar, hemşireler ve solunum terapistleri) tarafından taşınan 20 stetoskopu, 20 bireysel kullanımlı hasta odası stetoskopunu ve 20 temiz, kullanılmamış bireysel kullanımlı stetoskopu test ettiler. İkinci sette (B setinde), standartlaştırılmış temizlemeden (60 saniye boyunca bir hidrojen peroksit beziyle kuvvetlice silerek kurumaya bırakılan) önce ve sonra örneklenen 10 uygulayıcı stetoskopunu test ettiler.

C setinde ise, uygulayıcının normal temizleme yöntemini kullandığı, temizlemeden önce ve sonra örneklenen 20 uygulayıcı stetoskopunu incelediler. Uygulayıcılar, stetoskoplarını temizlemek için hidrojen peroksit bezleri (n = 14), alkollü bezleri (n = 3) veya çamaşır suyu bezlerini (n = 3) kullandılar ve temizleme süresine ilişkin kişisel tercihlerini takip ettiler.

En Yaygın Bakteri Stafilokok

Araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan tüm stetoskopların, çeşitli patojenlerle önemli ölçüde kirlendiğini buldular. En yüksek bakteriyel kontaminasyon seviyeleri uygulayıcı stetoskoplarda, ardından hasta odası stetoskoplarında bulundu. Temiz stetoskoplar ve kontrollerdeki bakteriyel kirlenme seviyeleri arasındaki fark, birbirinden ayırt edilemeyecek kadar azdı.

Sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarla ilgili cinsler, doktor stetoskoplarında da yaygındı ve özellikle Stafilokok yoğunluğu yüksekti. Doktor stetoskoplarının temizlenmesi bakteri kirlenme seviyelerinde önemli bir düşüşe yol açtı, ancak bu seviyeler standartlaştırılmış veya doktor tarafından tercih edilen yöntemlerle sadece birkaç durumda temiz stetoskopların seviyelerine ulaştı ve bakteriyel topluluk kompozisyonu önemli ölçüde değişmedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Knecht VR, et al. (2018). Molecular analysis of bacterial contamination on stethoscopes in an intensive care unit. Infection Control & Hospital Epidemiology 2018, 1–7.

Ailesel Hiperkolesterolemide İnme Riski Artar Mı?

16 Mayıs 2019

Ailesel hiperkolesterolemi, serum LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) kolesterol seviyesinin artmasına ve koroner kalp hastalığı riskine yol açan yaygın bir otozomal dominant hastalıktır. Ailesel hiperkolesteroleminin iskemik inme dahil olmak üzere serebrovasküler hastalık riskini arttırıp arttırmadığı ise tartışılmaktadır. Bu konuyu incelemek isteyen Norveçli bir araştırma ekibi genetik olarak doğrulanmış ailesel hiperkolesterolemili bir grup insanda, tüm Norveç popülasyonu ile karşılaştırıldığında serebrovasküler hastalık insidansını inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, ailesel hiperkolesterolemili kişileri 2001 ve 2009 yılları arasında ülke genelinde serebrovasküler hastalık yatışları veritabanı ile ilişkilendirdiler. Bu hastalığa sahip olan 3.144 kişi için serebrovasküler hastalık nedeniyle hastaneye yatış oranlarını ve 3.166 kişi için iskemik inme oranlarını analiz ettiler.

Sınırlamaları Olan Bir Çalışma

Ailesel hiperkolesterolemili 19 kadın ve 27 erkek, 1.0 standart insidans oranı ile serebrovasküler hastalık tanısı almıştı; 9 kadın ve 17 erkek de iskemik inme geçirdi ve bunun da standart insidans oranı 1.0 olarak ölçüldü. Koroner kalp hastalığı hikayesi olan kadınlarda, serebrovasküler hastalık riskinde anlamlı olarak artış görüldü (tehlike oranı: 3.29), ancak bu durum erkekler için geçerli değildi.

Araştırmacılar gerçek lipit seviyeleri, ilaçlar ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi eksikliği ve vaka çalışmalarında doğal olan seçim yanlılığı konusu dahil olmak üzere çalışmalarının çeşitli sınırlamalara sahip olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte, Norveç'teki tüm doktorların ailesel hiperkolesteroleminin genetik testini ücretsiz olarak isteyebileceğini ve bunun da maliyete dayalı önyargı riskini azalttığını belirttiler.

Bu çalışma gerçek kolesterol / LDL seviyeleri, eşlik eden tedaviler ve diğer eşzamanlı risk faktörleri hakkında hiçbir bilgi vermeyen gözlemsel bir çalışmadır. Ancak yine de bir hastalık ya da hastalığın doğal tarihi hakkında fikir sahibi olmak için bu tür çalışmaların yapılması önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hovland A, et al. Risk of Ischemic Stroke and Total Cerebrovascular Disease in Familial Hypercholesterolemia. Stroke. 2018 Nov 21:STROKEAHA118023456. doi: 10.1161/STROKEAHA.118.023456. [Epub ahead of print]

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Tüm Beyin Radyasyonu Kserostomiye Açabiliyor

15 Mayıs 2019

Tüm beyin radyasyon tedavisinde (WBRT) parotis bezlerine önemli miktarda radyasyon verilmektedir. Ancak bu müdahale sırasında parotis bezleri yeterince korunmamaktadır ve kserostomi hiçbir zaman advers bir etki olarak rapor edilmemektedir. WBRT gibi palyatif tedaviler alan hastalarda toksik etkilerin en aza indirilmesi çok önemlidir.

Yapılan yeni bir çalışmada, kserostominin WBRT'nin toksik bir yan etkisi olup olmadığı değerlendirildi.

Bu gözlemsel kohort çalışmasına, bir akademik merkez (Kuzey Carolina Üniversitesi Hastanesi) ve iki kamu hastanesinden (High Point Bölge Hastanesi ve Kuzey Carolina Rex Üniversitesi Hastanesi) 2 Kasım 2015 ile 20 Mart 2018 tarihleri arasındaki hastalar dahil edildi. Beyin metastazlarının tedavisi veya profilaksisi için WBRT alan yetişkin hastalar (n = 100) çalışmaya dahil edildi. Belirgin bazal x-kserostomisi olan veya WBRT'yi tamamlamayan veya en az 1 başlangıç sonrası anketi doldurmamış hastalar prospektif olarak analiz ve takipten çıkarıldı. Hastalar, kafatası ve C1 veya C2 omurunu kapsayan karşılıklı lateral alanlar kullanarak 3 boyutlu WBRT’ye tabi tutuldu.

Hastalar, başlangıçta WBRT'den hemen sonra, 1. ayda, 3. ayda ve 6. ayda, Michigan Üniversitesi Kserostomi Anketi'ni ve 4 puanlık rahatsızlık skoru anketini tamamladılar. Çalışmadaki birincil sonlanım noktası, 1 aylık kserostomi skoruydu. Araştırmacılar başlangıca göre 10 puanlık bir kötüleşme olacağı hipotezini geliştirmişlerdi.

Sınırlandırma Gerekli

Katılan 100 hastanın 73'ü analize uygundu, 55'i 1. ayda değerlendirilebilirdi. 73 hastanın 43’ü kadın (%59), 30’u erkek (%41) iken ortalama yaşları 61’di. En az 20 Gy (V20Gy) radyasyon alan hastalardaki ortalama parotis hacmi %47’ydi. Ortalama kserostomi skoru başlangıçta 7 puandı ve WBRT'den hemen sonra 21 puan, 1. ayda 23 puan, 3. ayda 21 puan ve 6. ayda 14 puan olmak üzere her bir değerlendirme periyodunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. 1. ayda, kserostomi skoru 19 hastada (%35) 20 puan veya daha fazla arttı. 1 aylık kserostomi skoru, sürekli değişken olarak parotis dozu ile ilişkiliydi. Parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda 35 puan ve parotis V20Gy < %47 olanlarda 9 puandı. 1 ayda kserostomi tarafından "oldukça rahatsız" veya "çok rahatsız" olduğunu bildiren hastaların oranı parotis V20Gy < %47 olanlarda %4 iken, parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda %50’ydi. 3. ayda bu fark %50’ye %0’dı. Kserostomi ilaç kullanımı ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, WBRT'nin sonrasında ortaya çıkan klinik olarak anlamlı kserostominin kalıcı olduğu ve parotis dozu ile ilişkili olduğunu belirttiler. Bulguların, WBRT uygulanan ve tükürük iyileşmesi için yeterince uzun süre dayanamayan hastalarda bu toksik etkileri en aza indirgemek ve parotis bezlerini korumak için sınırladırmaya olan ihtiyacı gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al. Assessment of Risk of Xerostomia After Whole-Brain Radiation Therapy and Association With Parotid Dose, JAMA Oncol 2018.

Böbrek Kanseri Beyin Metastazında Sağkalım

15 Mayıs 2019

Beyin metastazı, metastatik böbrek kanseri olan hastalarda sık görülür ve önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Her ne kadar tarihsel olarak kötü bir prognozla ilişkili olsa da, modern çağdaki hastaların sağkalım sonuçları tam olarak karakterize edilmemiştir. Özellikle stereotaktik cerrahi gibi non-invaziv işlemlerin sağkalım üzerindeki etkisi tam olarak değerlendirilmemiştir.

Bu sebeple 2006-2015 yılları arasında Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezi'nde tedavi edilen metastatik renal hücreli karsinomlu (RCC) hastaların retrospektif bir veri tabanı oluşturuldu. Teşhis, tedavi ve tedavi sonuçlarıyla ilgili veriler sistematik olarak toplandı. Sağkalım analizleri yapıldı. Beyin metastazı olan ve olmayan hastalar eşleştirilerek verileri kıyaslandı. İkinci çalışmada ise stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilen hastaların verileri kıyaslandı.

Uygulamada Değişiklik Yapacak Öneriler Sunuldu

Metastatik RCC’li 268 hastanın toplam 56'sına (%28,4) birinci basamak sistemik tedavi öncesinde veya sırasında beyin metastazı tanısı kondu. Genel sağkalım değerleri sistemik tedavi almamış beyin metastazlı hastalarda 19,5 ay ve beyin metastazı olmayan hastalarda ise 28,7 aydı (P =, 0117). Bu fark istatistiksel olarak anlam kazanmadı ve birinci basamak sistemik tedavinin beyin metastazı olan ve olmayan hastalarda benzer olduğunu göstermiş oldular.

Araştırmacılar başka bir çalışmada ise beyin metastazı için stereotaktik radyocerrahi uygulanan hastaların verilerini incelediler ve bu hastalarda stereotaktik radyocerrahinin hastalığı kontrol etmek için etkili bir yöntem olduğunu gösterdiler. Tedavi edilen beyin metastazı için lokal kontrol oranları bir yılda %91,8 ve iki yılda %86,1 idi. Ancak yöntem büyük tümörlerde herhangi bir ek fayda getirmedi. Bir yıllık sağkalım tüm hastalar için %56 idi. Beş veya daha az beyin metastazı olan hastalar arasında sağkalım istatistiksel olarak farklı değildi.

Bu bulgulara göre araştırmacılar uygulamada değişiklik yapacak iki önemli öneride bulundular: "Beyin metastazlarının tedaviyi sürdürmemek için bir neden olmaması gerektiği" ve "Stereotaktik radyocerrahinin tüm beyin radyasyonunun yerini alması gerektiği" önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Bowman IA, et al Improved Survival Outcomes for Kidney Cancer Patients With Brain Metastases. Clin Genitourin Cancer. 2018 Dec 5. pii: S1558-7673(18)30416-6. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.007. [Epub ahead of print]

Wardak Z, et al Stereotactic Radiosurgery for Multiple Brain Metastases From Renal-Cell Carcinoma. Clin Genitourin Cancer. 2018 Nov 22. pii: S1558-7673(18)30520-2. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.006. [Epub ahead of print]

Optik-Sinir Kılıfı Menenjiyomu Sıklıkla Optik Nörit Olarak Değerlendiriliyor

14 Mayıs 2019

Optik-sinir kılıfı menenjiyomu (ONSM) klasik olarak progresif görsel kaybın, optik atrofinin ve retinal-koroidal kollaterallerinin mevcudiyetini gösterir, ancak üç bulgunun da aynı anda meydana gelmesi nadirdir. Bununla birlikte, zamanında tanı ve uygun tedavi olumlu görsel sonuçlar için çok önemlidir. Tanı hataları, optik sinir kılıfı menenjiyomlarının başlangıçtaki yanlış tanısına ve görme kaybına neden olabilir.

Bir grup araştırmacı tarafından, ONSM'nin başlangıçtaki yanlış tanısına katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı.

Araştırmacılar Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Ocak 2002-Mart 2017 tarihleri arasında nöro-oftalmoloji kliniğinde görülen, tek taraflı ONSM'li (%89,7) 39 hastanın 35'ini retrospektif olarak incelediler. Gözden kaçmış/gecikmiş tanı alan olgular için Tanı Hatası Değerlendirme ve Araştırma taksonomisi aracı kullanıldı.

Yanlış Tanı Maliyetleri Arttırıyor

Çalışmada tek taraflı ONSM'li 35 hastanın 30’u kadındı (%85,7) ve ortalama yaşları, 45'ti. Bunların 25’i (%71) ortalama 62,60 ay gecikmeli tanı almıştı. En yaygın tanı hataları, 25 kişiden %19'unda (%76) görülen klinisyen değerlendirme başarısızlığı (hipotez oluşturma ve ağırlık hataları) ve 15’inde (%60) görülen tanı testindeki hatalardı. En sık rastlanan başlangıç yanlış tanısı, optik nörit (25'ten 12'si - %48) ve ardından oküler bozuklukları olan hastalarda optik nöropatinin tanınamamasıydı. Yanlış tanı alan 5 hastaya (%20) gereksiz lomber ponksiyon, 12 hastaya (%48) gereksiz laboratuvar testleri ve 6 hastaya (%24) gereksiz steroid tedavisi uygulanmıştı. Başlangıçta yanlış tanı alan ve klinikte doğru tanı konan 16 hastadan 11'inde (%68,8) önceki manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sonuçları mevcuttu. 5’inde (%45,5) ONSM görülmesine rağmen nöro-radyolog olmayan bir kişi tarafından sağlıklı olarak yanlış değerlendirilmiş ve 6 hastada (%54,5) MRG hatalı uygulanmıştı (orbital sekans veya kontrast yok). 25 hastanın 16'sında (%64) kötü görsel sonuç vardı.

Araştırmacılar, önceden belirlenmiş yanlış tanıların, yanlış funduskopik incelemelerin, doğru testin yapılmaması (kontrastlı MR beyin / kılavuz) ve MRG sonuçlarının doğru şekilde yorumlamasındaki başarısızlığın en sık görülen tanı hataları nedenleri olduğunu belirttiler. Bu hataların daha kötü görsel sonuçlara ve artan maliyetle birlikte tanı gecikmesine sebep olduğunu aktardılar. Nöro-oftalmologlara daha kolay erişim, gelişmiş tanı stratejileri ve nöro-görüntüleme ile ilgili eğitimin, tanısal hataların önlenmesine yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kahraman-Koytak P, Bruce BB, Peragallo JH, Newman NJ, Biousse V. Diagnostic Errors in Initial Misdiagnosis of Optic Nerve Sheath Meningiomas. JAMA Neurol. 2018 Dec 17.

Oksipital Sinir Stimülasyonu Fibromiyalji ile İlişkili Ağrıyı Azaltıyor

13 Mayıs 2019

Fibromiyalji, yorgunluk, uyku, hafıza ve ruh hali sorunları ile birlikte yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı ile karakterize kronik bir hastalıktır. Son zamanlarda, oksipital sinir alanı uyarımı (ONS) fibromiyalji ile ilişkili ağrı için etkili bir potansiyel tedavi olarak önerilmiştir.

Oksipital sinirler, boynun ikinci ve üçüncü omurlarının yakınında ortaya çıkan iki çift sinirdir. ONS, derinin altına yerleştirilmiş küçük elektrotlar kullanılan ve oksipital sinirlerden geçen ve ağrı hissini engelleyen elektriksel darbeler gönderen bir tekniktir. Bununla birlikte bu teknikte, ağrı düzenlemesinin altında yatan nöral mekanizmalar tam olarak anlaşılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyalji hastalarında oksipital sinir stimülasyonunun ağrıyı baskılama yeteneğinin arkasındaki sinir mekanizması araştırıldı.

Araştırmacılar, C2 dermatomuna subkutan elektrotlar implante edilen yedi hastayı, bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) H215O aktivasyon çalışmasına dahil ettiler. Bu yedi hasta; çift kör, plasebo kontrollü bir çalışmanın parçası olan 40 hastadan oluşan bir gruptan seçildi ve altı ay sonra açık etiket takipleri yapıldı. Çalışmada hastalara hem “ON” (aktif stimülasyon) hem de “OFF” (stimülatör cihazı kapalı) koşulları sırasında, H215O PET taramaları yapıldı. Yine hem “ON” hem de “OFF” koşulları sırasında, implante fibromiyalji hastaları için elektroensefalogram (EEG) verileri de kaydedildi.

İnhibe Edici Yolak Uyarılıyor

 “OFF” durumuna göre ONS stimülasyonu, medial ağrı yolağını içeren dorsal lateral prefrontal korteks, ventral medial prefrontal korteks, bilateral anterior singulate korteks ve parahipokampal alanda aktivasyonla sonuçlandı. Bunlardan son ikisi azalan ağrı yolağını içermektedir. Lateral ağrı yolağını içeren sol somatosensöriyel kortekste ve diğer duyusal bölgeleri oluşturan görsel ve işitsel kortekste rölatif deaktivasyon gözlendi. EEG sonuçları ayrıca azalan ağrı yolağında aktivite artışı gösterdi. Ventral medial prefrontal kortekse uzanan prejener pregenual anterior singulat korteks, bu artışı teta, alfa1, alfa2, beta1 ve beta2 frekans bantlarında gösterdi.

Araştırmacılar, PET taramalarının, ONS'nin, fibromiyaljide inen ağrı inhibe edici yolağın ve lateral ağrı yolağının aktivasyonu yoluyla etkisini gösterdiğini belirttiler. EEG’de ise, inene inhibisyon sistemi alımından sorumlu olabilecek kortikal alanların aktivasyonunu gösterdiğini aktardılar. Araştırmacı ekip, bulgularının bu umut vaad eden tedavi yönteminin daha da geliştirilmesi için yeni imkanlar sağladığını belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Shaheen Ahmed, Mark Plazier, Jan Ost, Gaetane Stassijns, Steven Deleye, Sarah Ceyssens, Patrick Dupont, Sigrid Stroobants, Steven Staelens, Dirk De Ridder and Sven Vanneste. The effect of occipital nerve field stimulation on the descending pain pathway in patients with fibromyalgia: a water PET and EEG imaging study, BMC Neurology 2018 18:191.

Androjen Tedavisi Kalp Yetmezliği Riskini Arttırıyor Mu?

13 Mayıs 2019

Tayvanlı araştırmacılar, prostat kanserli erkeklerde androjen yoksunluğu tedavisinin (ADT) kullanımının kalp yetmezliği riskinde bir artışa yol açtığını gösterdiler. Önceki çalışmalar ADT ve kalp yetmezliği arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştü, ancak araştırma ekibine göre bunlardan sadece biri çalışma popülasyonuna Asyalı erkekleri dahil etmişti.

Bu kohort çalışmasında, Tayvan Longitudinal Health Insurance Database 2005'ten elde edilen veriler kullanıldı. Tam kohort çalışmasında, çalışma grubu olarak androjen yoksunluğu tedavisi alan 1244 prostat kanseri hastası ve androjen yoksunluğu tedavisi almayan 1806 prostat kanseri hastası tanımlandı ve bu gruplarda elde edilen veriler kıyaslandı.

İki Kattan Daha Fazla Bir Risk Artışı

Bir yıllık takip döneminde 100 kişi başına kalp yetmezliği insidansı, ADT alan erkeklerde (4.00), ADT almayan erkeklere göre (1.89) iki kat daha fazla ölçüldü. Yaş, kentleşme düzeyi, coğrafi konum, aylık gelir ve komorbiditeleri ayarlandıktan sonra, kalp yetmezliği riskinin ADT ile %72 daha yüksek olduğu tespit edildi. Prostat kanserli 1.088 erkeğin eğilim puanıyla eşleştirilmiş bir analizinde ise, ADT kullanımı %92 oranında artmış kalp yetmezliği riskine yol açtığı gösterildi.

Kalp yetmezliği riski uzun süreli ADT alanlarda kullanmayanlara göre daha yüksekti (2.38 kat), ancak kısa süreli ADT alan ve hiç kullanmayanlar arasında risk açısından anlamlı bir fark yoktu.

Araştırmacılar, klinisyenlerin hastalarına değiştirilebilir kalp yetmezliği risk faktörleri hakkında bilgi vermelerini, yaşam tarzlarını iyileştirmelerini önermelerini ve ayrıca androjen yoksunluğu tedavisi alan prostat kanseri hastaları için ilgili kardiyovasküler muayenelerini sağlamalarını önerdiler. Bu çalışmada ölçülebilir bir kalp yetmezliği riski olmasına rağmen, bu bulguların prostat kanseri olan hastalarda androjen yoksunluk tedavisi kullanımı için fayda-risk dengesini zorunlu olarak değiştirmeyebileceğini belirttiler. Bu sonuçların yapılacak diğer çalışmalarla da onaylanması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kao HH, et al. Androgen Deprivation Therapy Use Increases the Risk of Heart Failure in Patients With Prostate Cancer: A Population-Based Cohort Study. J Clin Pharmacol. 2019 Mar;59(3):335-343. doi: 10.1002/jcph.1332. Epub 2018 Nov 7.

Şekerli İçecekler, Yüksek Böbrek Hastalığı Riskini Nasıl Etkiliyor?

10 Mayıs 2019

Şimdiye dek yapılan çalışmalar tutarsız olmasına rağmen, şekerli içeceklerin tüketiminin böbrek hastalığı riskini etkilediği bildirilmiştir. Diyet kurallarını daha iyi belirlemek ve kronik böbrek hastalığı riski ile ilişkili tüm içecek türlerini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları yeni bir çalışmada, Mississippi Jackson’daki bir siyah erkek ve kadın kohortu olan Jackson Heart Study'de prospektif bir analiz gerçekleştirdiler. İçecek tüketimi, başlangıçta (2000-2004) uygulanan bir gıda sıklığı anketi kullanılarak değerlendirildi. Katılımcılar 2009-2013'e kadar takip edildi. Kronik böbrek hastalığı, başlangıçta 1,73  başına<60 ml / dak olması veya takip sırasında (2009-2013) başlangıçtaki 1,73 başına>60 ml / dak olan eGFR’ye göre ≥%30 düşüş olması şeklinde tanımlandı. Her bir içeceğin tüketimi, içecek paternelerini ve olay KBH arasındaki ilişkiyi tahmin etmek için lojistik regresyon kullanıldı. İçecek paternleri, tüketilen içeceklerin doğrusal kombinasyonları temelinde bileşenlerin yaratıldığı, temel bileşenler analizi kullanılarak ampirik olarak türetildi.

Şekerli İçecekler Riski Arttırıyor

Araştırmacılar 3003 katılımcının 185iünde (%6) ortalama 8 yıllık takip süresinde KBH meydana geldi. Başlangıçta  çalışmadaki ortalama yaş 54’tü, %64'ü kadın ve ortalama eGFR 1,73 başına 98ml/dk’ydı. Toplam enerji alımı; yaş, cinsiyet, eğitim, vücut kitle indeksi, sigara, fiziksel aktivite, hipertansiyon, diyabet, HDL kolesterol, LDL kolesterol, kardiyovasküler hastalık öyküsü ve bazal eGFR için ayarlandıktan sonra, temel bileşen analizinden türetilmiş bir içecek paterni, yüksek miktarda gazoz, şekerli meyve içecekleri ve su tüketimi, daha yüksek olay KBH oranları ile ilişkilendirildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, daha fazla şekerle tatlandırılmış içecek tüketiminin, bu toplum kökenli siyah Amerikalı kohortunda daha sonraki KBH riskiyle ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler. Bulguların halk sağlığı açısından güçlü etkileri olduğunu ve şekerli tatlandırılmış içecek tüketmenin olumsuz sağlık sonuçlarına neden olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Casey M. Rebholz, Bessie A. Young, Ronit Katz, Katherine L. Tucker, Teresa C. Carithers, Arnita F. Norwood, Adolfo Correa. Patterns of Beverages Consumed and Risk of Incident Kidney Disease. Clinical Journal of the American Society of Nephrology, 2018.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

IVC Filtreleri Pulmoner Embolili Hastalarda Mortalite Riskini Arttırabilir

09 Mayıs 2019

Akut pulmoner emboli yaşlı erişkinlerde yaygın bir morbidite ve mortalite nedenidir. İnferior vena kava (IVC) filtreleri pulmoner emboliyi önlemek için sıklıkla kullanılır. Ancak, cihazın etkinliğini ve güvenliğini destekleyen kanıtlar yetersizdir.

Son yıllarda, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), IVC filtrelerinin güvenilirliği konusunda endişelerini dile getirmektedir. Yine bazı çalışmalar da bu teknolojinin kullanımında geçici bir düşüş olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, sınırlı kapasiteye sahip idari verileri kullanan bazı araştırmacılar, IVC filtrelerinin kullanımının azalmış ölüm riski oranları ile ilişkili olduğunu bulmuşlar ve kullanımlarını önermişlerdir.

Yapılan yeni çalışmada, Medicare yararlanıcılarında pulmoner emboli için IVC filtrelerinin kullanımı ile mortalite oranları arasındaki ilişki üç ayrı istatistiksel yaklaşım kullanılarak saptanmaya çalışıldı. Çalışmada, pulmoner embolili ileri yaşlı bireylerde IVC filtrelerinin kullanımının mortalite yararı göstermediği ve ölüm riski taşıyabildiği gösterildi. Sonuçlar, venöz tromboembolizmi olan hastalarda IVC filtrelerinin kullanımıyla ilişkili 30 günlük mortaliteyi değerlendiren gözlemsel bir çalışmanın bulgularıyla tutarlıydı.

Araştırmacılar, idari veri tabanlarının incelemelerinde gözlemlenen mortalite yararlarının, temel özellikleri ayarlandıktan sonra devam edip etmediğini belirlemek için, IVC takılmış pulmoner embolide akıntı tanısı konulan ve taburcu edilmiş pulmoner embolili yaşlı hastaların ve benzer IVC takılmamış hastaların sonuçlarını tanımlama ve karşılaştırmada, Medicare yatan hasta talep verileri ve ICD-9-CM tanı kodlarını kullandılar. Araştırmacılar, temel özelliklerdeki potansiyel dengesizlikleri hesaba katmak için ters olasılık ağırlıklı (IPW) bir düzenleme şeması kullandılar. Pulmoner embolili IVC filtresi takılmış ve takılmamış hastalar için, her bir özelliğin tam olarak eşleşmesi için uygun bir kohort oluşturdular.

Riski Azaltmıyor, Arttırıyor

Çalışma süresi boyunca akut PE nedeniyle hastaneye yatırılan 214.579 Medicare yararlanıcısının (ortalama yaşları 77,8) %13,4'üne bir IVC filtresi takıldı. Filtresiz grup ile karşılaştırıldığında, filtreli grupta 30 günlük mortalite oranının düzeltilmiş tehlike oranı 1,02’ydi. IPW analizinden elde edilen bulgular istatistiksel olarak anlamlıydı.

Yatıştan 30 gün sonra hayatta kalan hastalar arasında, filtreli grubun %20,5’inin, filtresiz grubun ise %13,4’ünün bir yıl içinde öldüğü görüldü. Hasta özelliklerine göre ayarlandıktan sonra, filtreli grupta bir yıllık mortalite için oran oranı 1,35’ti. IPW modelinde, düzeltilmiş tehlike oranı 1,56’ydı.

Bireysel olarak eşleşmiş bir kohortta, akut pulmoner emboli ile hastaneye yatırılan 76.198 yararlanıcının %18,2'sine filtre takılmıştı. IVC filtresinin bağımlı değişken olarak kullanıldığı karma modellerde, filtreli grupta 30 günlük mortalite, bir yıllık mortalite gibi yüksekti.

Araştırmacılar, istatistiksel ayarlama yöntemlerindeki bulguların, IVC filtre kullanımı ile düşük ölüm oranı arasında bir ilişki göstermediğini, aksine risk artışı gösterdiğini belirttiler. IVC filtrelerinin etkililiğini ve güvenliğini değerlendirmek için çeşitli hasta alt gruplarında daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Bikdeli et al. Association of Inferior Vena Cava Filter Use With Mortality Rates in Older Adults With Acute Pulmonary Embolism, JAMA Intern Med. Published online December 10, 2018.

Kalp Yetmezliği Olan Kişilerde Grip Aşısı Ölüm Riskini Azaltıyor

08 Mayıs 2019

Grip enfeksiyonu, kalp yetmezliği olan hastalar için oldukça ciddi bir durumdur. Grip gibi enfeksiyonlar, vücudun enerji talebini artırarak, kalbin daha güçlü pompalamasını gerektirir.  Kalp yetmezliği olan hastalarda influenza aşılaması ile sonuç arasındaki ilişki hakkında çok az veri mevcuttur.

Yapılan yeni bir çalışmada, yeni tanı almış kalp yetmezliği hastalarında influenza aşılamasının uzun süreli sağ kalım ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar, 1 Ocak 2003 ile 1 Haziran 2015 tarihleri arasında Danimarka'da kalp yetmezliği tanısı almış ve 18 yaşından büyük tüm hastaları kapsayan ülke çapında bir kohort çalışması yaptılar (n = 134.048). Ülke çapındaki kayıtları kullanarak ilişkili verileri topladılar. Takip sırasındaki aşılama durumu, sayısı ve sıklığı, zaman ilişkili Cox regresyonunda zamana göre değişen değişkenler olarak değerlendirildi.

Etkili, Güvenli ve Düşük Maliyetli

Çalışmada ortalama takip süresi 3,7 yıl (çeyrekler arası aralık, 1,7-6,8 yıl) iken takip oranı %99,8’di. Çalışma kohortunun aşı kapsamı, çalışma süresi boyunca %16 ila %54 arasında değişti. Düzeltilmemiş analizde, takip sırasında bir veya daha fazla aşı uygulaması, daha yüksek ölüm riskiyle ilişkilendirildi. Daha sonra veriler, dahil edilme tarihi açısından düzeltmeler yapıldıktan sonra, komorbiditeler, ilaçlar, hane halkı geliri ve eğitim düzeyi, vac1 aşılama uygulaması, %18'lik bir azalmış ölüm riski ile ilişkilendirildi (tüm nedenler: tehlike oranı 0,82; kardiyovasküler nedenler: tehlike oranı 0,82). Yıllık aşılama, yılın başında aşılama (Eylül-Ekim arası) ve daha fazla kümülatif aşı sayısı, aralıklı aşılama ile karşılaştırıldığında ölüm riskinde daha fazla azalma ile ilişkilendirildi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların ışığında, kalp yetmezliği olan hastalarda influenza aşı uygulamasının, eşlik eden etkenler açısından kapsamlı ayarlamalar yapıldıktan sonra hem tüm nedenli ölüm hem de kardiyovasküler ölüm riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu belirttiler. Yıl içinde erken dönemde yapılan aşılama ve sık aşılamanın, aralıklı ve geç aşılamaya kıyasla ölüm riskinde daha büyük düşüşler ile ilişkilendirildiğine dikkat çektiler. Çalışma sonuçlarının, etkili, güvenli ve düşük maliyetli bir müdahale ile önemli fayda sağlanabileceğini göstermesi bakımından oldukça önemli olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Daniel Modin et al. Influenza Vaccine in Heart Failure: Cumulative Number of Vaccinations, Frequency, Timing, and Survival: A Danish Nationwide Cohort Study. Circulation, 2018.

Gebelik Sonrası Epilepsi Hastalarında Nöbet Sıklığı Artıyor Mu?

07 Mayıs 2019

Amerikan Epilepsi Derneği (AES) 72. Yıllık Toplantısı’nda sunulan yeni bir çalışmada, frontol lob epilepsisi olan kadınların %53'ünün hamilelik sırasında gebelikten öncekine kıyasla nöbet sıklığının arttığı gösterildi.

Araştırmacılar yaptıkları gözleme dayanarak, fokal veya jeneralize epilepsili kadınlarda gebelik ve doğum sonrası dönemde artmış nöbet sıklığının daha olası olup olmadığını ve nöbet başlangıç bölgesinin lokalizasyonuna göre değişip değişmediğini değerlendirmeyi amaçladılar. Çalışmada ayrıca, antiepileptik ilaç rejiminin bu kötüleşmeyi etkileyip etkilemediği de değerlendirildi.

Çalışmaya katılan merkezlerde 2013'ten itibaren hamile kadınlar prospektif olarak takip edildi. Antiepileptik ilaç (AED) rejimleri, nöbet sıklığı ve gebelik sonuçları hakkındaki bilgileri klinik veri tabanından sağladılar. Epilepsi tipini / sendromunu, nöbet tiplerini ve sıklığını, AED rejimlerindeki değişiklikleri ve hamilelik sonuçlarını rutin olarak belgeleyen hasta çizelgeleriyle geriye dönük olarak bu bilgileri desteklediler.

Çalışmaya 2013-2018 yılları arasında takip edilen epilepsili 99 kadından 114 gebelik verisi dahil edildi. Hastalar; jenalize epilepsili 37 kadın, fokal epilepsili 62, frontal fokal epilepsili 15, diğer fokal epilepsili 47 kadını içeriyordu. Kohortun ortalama yaşı 31’di ve çoğu beyazdı. Araştırmacılar gebe kalmadan önce 9 ay boyunca, hamilelik sırasında ve doğumdan 9 ay sonra nöbet sıklığnıı kaydettiler. Tüm nöbetler, her katılımcı için 9 aylık aralıklarla toplandı.

Gebelik Sonrası Nöbetler Daha Sık

Sonuçlar; nöbetlerin gebelik sırasında, jeneralize epilepsili kadınların %5,5'inde, fokal epilepsili kadınların %22,6'sında, frontal lob epilepsisi olan kadınların %53'ü’nde gebelik öncesi dönemine göre daha sık olduğunu gösterdi. Jeneralize epilepsili kadınlarda, fokal epilepsili kadınlara kıyasla, gebelikte nöbet kötüleşme ihtimali önemli ölçüde azdı. Fokal epilepsili kadınlar arasında, frontal fokal epilepsisi olanlarda, gebelikte başka bir fokal epilepsisi olanlara göre nöbet yaşama olasılığı anlamlı derecede daha yüksekti.

Jeneralize epilepsili kadınların % 94,6'sı, frontal fokal epilepsili hastaların %20'si ve diğer fokal epilepsili hastaların %10,6'sı, gebe kalma döneminde ikiden fazla AED ile tedavi olarak tanımlanan politerapi alıyordu. Politerapi için ayarlama yapıldıktan sonra, frontal fokal epilepsili kadınlarda, diğer fokal epilepsili tipteki kadınlara kıyasla, gebelikte nöbet yaşama ihtimali önemli ölçüde arttı.

Analiz, doğum sonrası dönemde, jeneralize epilepsili kadınların %12,12'sinde, fokal epilepsili kadınların % 7,14'ünde ve frontal lob epilepsisi olan kadınların % 20'sinde gebelik öncesi dönemlere göre nöbetlerin daha sık olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, hamilelikteki bazı fizyolojik değişikliklerin nöbetlerinin geçici olarak kötüleşmesine yol açtığını belirttiler. Bu değişikliklerin moleküler temellerinin ne olduğunu anlamak için daha ileri araştırmalar yapmayı planladıklarını aktardılar. Gebelikte frontal lob epilepsisi olan kadınların daha yakından izlenmesinin gerekliliğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Paula Voinescu et al. Variations in Seizure Frequency During Pregnancy and Postpartum by Epilepsy Type American Epilepsy Society (AES) 72nd Annual Meeting 2018. Abstract 3.236,presented December 3, 2018.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

Huntington Hastalığında Beynin Destek Hücreleri Kusurlu Olgunlaşma Gösteriyor

06 Mayıs 2019

Huntington hastalığı, hipomiyelinizasyon ve nöron kaybıyla karakterize bir hastalıktır. Hastalık, mutasyona uğradığında hastalığa neden olan bir proteini kodlayan bir gendeki mutasyonun (Huntingtin geni) sonucu ortaya çıkmaktadır. Huntington hastalığı, kişilik değişikliklerine ve motor koordinasyon kaybına yol açar. Şu anda hastalığı tedavi edebilecek veya hatta yavaşlatabilecek bir tedavi yoktur. Doktorlar sadece semptomlarının bir kısmını hafifletebilecek ilaçlar sunabilmektedirler.

Huntington hastalığı dahil beyindeki glial hücreleri ve dejeneratif hastalıkları araştıran ve anlamlı, hastalık değiştirici bir tedavi bulmayı amaçlayan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, beyindeki glial hücrelere moleküler seviyede ne olduğunu belirlemek için yola koyuldular. Huntington hastalığındaki miyelin kaybının temelini değerlendirmek için, mutant Huntingtin (mHTT) embriyolarından veya normal kontrollerden türetilmiş insan embriyonik kök hücrelerinden (hESC'ler) bipotansiyel glial progenitör hücreler (GPC'ler) ürettiler ve gen ekspresyonunda mHTT'ye bağlı değişiklikleri değerlendirmek için RNA sekanslaması gerçekleştirdiler.

Çalışmada, Huntington hastalığı olan hastalarda glial hücre olgunlaşmasının ciddi şekilde bozulduğunu ve bunun beyinde görülen anormalliklerin önemli bir sebebi olduğunu gösterdiler. Bu bozulma, motor fonksiyonundaki değişikliklerin yanı sıra davranış değişikliklerine de yol açıyordu. Ayrıca bu, beyindeki en yaygın glial türü olan ve diğer şeylerin yanı sıra nöronlar arasındaki iletişimi düzenleyen işlevsiz astrositlere neden oluyordu. Zayıf glial olgunlaşma, beyindeki sinir yollarını çevreleyen ve normal olarak sinirsel iletişime izin veren ve hızlandıran miyelinin eksikliğine yol açıyordu.

Sağlıklı Glial Hücre Nakli ile Olumlu Sonuçlar

Glial hücre olgunlaşmasının başarısızlığı, davranışsal anormallikleri ve psikotik düşünmeyi içeren hastalıkların ortak bir unsuru gibi görünmektedir. Huntington hastalığında görülen başarısız glial hücre olgunlaşması, şizofrenide glial hücrelerin rolünün incelendiği önceki çalışmalarla benzerdir.

Araştırmacılar daha sonra, glial hücre nakli için çalıştılar. Huntington hastalığından muzdarip olan farelere sağlıklı glial hücreler naklettiler. Bu, farelerin ömrünü uzattı ve hastalığın semptomlarını hafifletti.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının; Huntington hastalığının, beynin destek hücreleri olan glial hücrelerde işlevsel olmayan olgunlaşma veya formasyonun bir sonucu olarak, davranışsal ve motor değişikliklere neden olduğunu gösterdiğini belirttiler. Aynı zamanda, Huntington hastalığı ve diğer benzer nörodejeneratif hastalıklar için olası bir tedavi olarak glial hücre tedavisinin potansiyelini vurguladığını aktardılar. Uzun dönemde, araştırma sonuçlarını ve glial hücreleri Huntington hastalığına yönelik bir tedavi geliştirmek için kullanabilmeyi amaçladıklarını söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Mikhail Osipovitch, Andrea Asenjo Martinez, John N. Mariani, Adam Cornwell, Simrat Dhaliwal, Lisa Zou, Devin Chandler-Militello, Su Wang, Xiaojie Li, Sarah-Jehanne Benraiss, Robert Agate, Andrea Lampp, Abdellatif Benraiss, Martha S. Windrem, Steven A. Goldman. Human ESC-Derived Chimeric Mouse Models of Huntington’s Disease Reveal Cell-Intrinsic Defects in Glial Progenitor Cell Differentiation. Cell Stem Cell, 2018.

Kısa Dönem PPI Tedavisi Kemiğe Zarar Vermeyebilir

02 Mayıs 2019

Epidemiyolojik çalışmalar, proton pompası inhibitörü (PPI) tedavisini osteoporotik kırıklarla ilişkilendirmiştir. Bununla birlikte, proton pompası inhibitörlerinin doğrudan osteoporoza neden olup olmadığı açık değildir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, sağlıklı postmenopozal kadınlarda, dekslansoprazol ve esomeprazolün kemik dönüşümü, kemik mineral yoğunluğu, gerçek fraksiyonel kalsiyum emilimi (TFCA), serum ve idrar seviyeleri ve paratiroid hormon düzeyleri (PTH) üzerindeki etkisini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, 4 kasım 2010'dan 7 Ağustos 2014'e kadar ABD'de 12 merkezden, normal kalsiyum alımı ve D vitamini statüsüne sahip, 115 sağlıklı, menopoz sonrası kadının (45 ila 75 yaş arası) prospektif, çok merkezli, çift-kör bir çalışmasını gerçekleştirdiler. Kadınlar, 26 hafta boyunca günlük olarak dekslansoprazol (60 mg), esomeprazol (40 mg) veya plasebo verilen gruplara randomize edildi. 0 (başlangıç), 13 ve 26 haftalarda, prokollajen tip 1 N-terminal propeptid (P1NP) ve tip 1 kollajen C-terminal telopeptid’in (CTX) plazma seviyeleri ölçüldü. Primer sonuçlar, P1NP ve CTX'te 0 ila 26 haftaları arasında yüzde değişimiydi. Ayrıca serum, idrar mineral, BMD, PTH (tüm denekler) ve TFCA (n = 30) seviyelerinde ki değişimler ölçüldü.

Değerler Normal Aralıkta

Çalışma sonuçları incelendiğinde başlangıç ile 26. hafta arasında kemik döngüsü belirteçlerinde grup içi anlamlı bir fark görülmedi. Dekslansoprazol grubunda (0.12 ng/mL) CTX seviyelerinde anlamlı bir artış yoktu. Bu değerler normal sınırlar içinde kalmasına rağmen, esomeprazol ve dekslansoprazol gruplarında, 26 haftada P1NP (sırasıyla %18,2 ve %19,2) ve CTX (sırasıyla %22,0 ve %27,4) düzeylerinde önemli ölçüde artış mevcuttu. 26. haftada serum veya idrar mineralleri, BMD veya PTH düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Proton pompası inhibitörü tedavisi TFCA'yı azaltmadı.

Araştırmacılar, proton pompası inhibitörü tedavisi verilen kadınlarda, plasebo verilen kadınlara kıyasla kemik döngüsü belirteçlerinde anlamlı artışlar tespit ettiklerini, ancak seviyelerin normal referans aralığında kaldığını belirttiler. BMD, PTH, serum veya idrar mineral seviyelerinde veya TFCA'daki değişimde, gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığını aktardılar. Bulguların, proton pompası inhibitörü ile yapılan 26 haftalık tedavinin kemik homeostazı üzerinde klinik olarak anlamlı bir etkisinin olmadığını gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Karen E. Hansen, Jeri W. Nieves, Sai Nudurupati, David C. Metz, Maria Claudia Perez. Dexlansoprazole and Esomeprazole Do Not Affect Bone Homeostasis in Healthy Postmenopausal Women, Gastroenterology 2018.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Fibromiyaljide Sigara Kullanımı, Bilişsel İşlevi Nasıl Etkiliyor?

29 Nisan 2019

Fibromiyalji, Birleşik Devletler’deki yetişkin nüfusun %2 ila %6,4'ünü etkilediği tahmin edilen yaygın bir hastalıktır. Kronik yaygın ağrı, fibromiyaljinin temel bir belirtisi olsa da, “fibrofog” olarak adlandırılan bilişsel bozulma da hastalığın temel bir özelliğidir ve ağrı semptomlarından bile daha fazla engelleyici olabilir. Yapılan çalışmalar, fibromiyalji hastalarının %50-80'inin bellek azalması, mental konfüzyon ve konsantrasyon güçlüğü yaşadığını bildirmektedir. Fibromiyalji hastalarında bilişsel işlev bozukluğu için risk faktörleri ile ilgili sınırlı veri vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyaljili hastalarda sigara kullanımı ile bilişsel işlev arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Mayıs 2012 - Kasım 2013 tarihleri arasında 668 fibromiyalji hastasını incelediler. Hastalar sigara içme durumuna göre “sigara içenler” ve “içmeyenler” olarak sınıflandırıldı. Çalışmadaki birincil sonuç bilişsel işlevdi (MASQ). İkincil sonuçlara ise fibromiyalji semptom şiddeti (FIQ-R), yaşam kalitesi (SF-36), yorgunluk (MFI-20), uyku (MOS-uyku ölçeği), kaygı ( GAD-7) ve depresyon (PHQ-9) dahil edildi. Sürekli ve kategorik değişkenler için sırasıyla bağımsız t testleri ve Ki-kare testleri yapıldı. Sigara içmenin, birincil ve ikincil sonuçları ön gördürüp gördürmediğini belirlemek için çok değişkenli regresyon analizi kullanıldı.

Sigara İçenlerde Bilişsel Kayıp

Çalışmaya dahil edilen hastaların 94’ü (%14,07)  sigara içicisi olduğunu bildirdi. Sigara içmek; düşük eğitim düzeyi, bekar olmak ve genç yaş ile ilişkiliydi. Analizler ayrıca sigara içiminin, düşük toplam bilişsel fonksiyonel puan ve dil, sözel bellek, görsel-uzaysal bellek ve dikkat için düşük MASQ alt ölçek puanlarında risk faktörü olduğunu gösterdi. Benzer şekilde; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz de sigara kullanımını, bu puanlar için risk faktörü olarak tanımladı. İkincil sonuçlara göre sigara; daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha fazla yorgunluk, artan uyku problemleri ve artan anksiyete ve depresyon ile ilişkiliydi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz sigara kullanımını daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha büyük uyku sorunları ve artan kaygı ve depresyon için bir risk faktörü olarak gösterdi.

Araştırmacılar fibromiyalji hastalarında sigara içmenin bilişsel işlev bozukluğu için bir risk faktörü olduğunu belirttiler. Ayrıca, sigara içen fibromyalji hastalarının artmış semptom şiddeti, daha kötü yaşam kalitesi indeksleri, daha kötü uyku ve artmış anksiyete ve depresyon bildirme olasılığının daha yüksek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryan D'Souza, Lin Ge, Terry Oh, Arya Mohabbat, Ann Vincent, W. Michael Hooten, Li Jiang, Mary Whipple, Samantha McAllister, Zhen Wang, Wenchun Qu. Tobacco Use in Fibromyalgia Is Associated with Cognitive Dysfunction: A Prospective Cohort Study, ASRA’s 17th Annual Pain Medicine Meeting November 15-17, 2018.

Pankreas Kanseri Riski Obeziteyle Artıyor

29 Nisan 2019

Obezitenin birçok kronik sağlık sorununa yol açabildiği bilinmektedir. Kanser riski de obeziteye bağlı artış gösterebilmektedir. İsrail’de yapılan ulusal bir çalışma, ergenlik döneminde şişman olan kişilerin yaşamlarında daha sonra pankreas kanseri gelişme riskinin yaklaşık 4 kat arttığını göstermiştir. Obezite sınırını geçmeyen ancak fazla kilolu olanlarda ise 2 kat risk artışı saptanmıştır.

Çalışmada, 23 yıl boyunca takip edilen yaklaşık 1.8 milyon ergenlik döneminde olan kişilerin verileri analiz edilmiştir. Araştırmacılar iki büyük İsrail veritabanını birbirine bağlamışlardır. Bunlardan biri, 16-19 yaşları arasındaki İsrail Yahudi ergenlerinin, geç ergenlik döneminde askerlik hizmetine uygunluklarını belirlemek için zorunlu olarak edildikleri muayene bulgularının girildiği veri tabanıdır. Diğeri ise yalnızca doğrulanmış pankreas adenokarsinomu raporlarının yer aldığı İsrail Ulusal Kanser Kayıt Veri Tabanı'dır.

Analiz için araştırmacılar, vücut kitle endeksi değerlerini Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından belirlenen sınıflandırma yüzdelik grupları halinde gruplamışlardır: <5 yüzdelik düşük ağırlık; 5 ila <85 yüzdelik referans grubu ("normal" ağırlık); 85 ila 95 yüzdelik fazla kilolu; ve yüzde 95 veya üstü obez olarak kabul edilmiştir.

Yüksek Kilo İle Risk Artışı

Çalışmaya 1.794.570 bireyin (1.087.358 erkek; 707.212 kadın) analizi dahil edilmiştir. Katılımcıların başlangıç muayenesi sırasındaki yaş ortalaması 17'dir. CDC-BMI sınıflamasına göre, 54.224 kişi (%3) obez ve 140.467 kişi (%7.8) fazla kiloludur. Ortalama 23.3 yıllık takip süresinden sonra (44.563.618 kişi-yıl), 551 pankreas kanseri vakası tespit edilmiştir (erkekler arasında 423, kadınlar arasında 128). Tanı sırasındaki medyan yaş ise 51'dir.

Pankreas kanseri için tehlike oranları aşağıdaki gibi bulunmuştur (parantez içinde %95 güven aralığı belirtilmiştir):

  • Genel popülasyondaki obez kişiler için: 3.89 (2.76 - 5.50)
  • Genel popülasyondaki aşırı kilolu kişiler için: 1.68 (1.27 - 2.21)
  • Obez erkekler için: 3.67 (2.52 - 5.34)
  • Fazla kilolu erkekler için: 1.86 (1.36 - 2.45)
  • Obez kadınlar için: 4.07 (1.78 - 9.29)
  • Fazla kilolu kadınlar için: 1.21 (0.66 - 2.26)

Araştırmacılara göre obezite, pankreas kanserinin patogenezinde değiştirici bir faktör olarak bulunan ve inflamasyon spektrumunun bir parçası olarak düşünülmesi gereken metabolik sendromun bir bileşenidir. Bu sebeple bu risk artışı değerleri beklenilen sonuçları yansıtmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zohar L, et al. Adolescent overweight and obesity and the risk for pancreatic cancer among men and women: a nationwide study of 1.79 million Israeli adolescents. Cancer. 2019 Jan 1;125(1):118-126. doi: 10.1002/cncr.31764. Epub 2018 Nov 12.

Toplumda Demans Oranı Katlanarak Büyüyor

26 Nisan 2019

Demansla yaşayan bireylerin sayısı gittikçe artmakta ve bu da dünyadaki aileleri, toplulukları ve sağlık bakım sistemlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu zorluklara başarılı bir şekilde yanıt vermek için, demans hastalık yükünün doğru bir şekilde anlaşılması gerekir. “Global Hastalıklar, Yaralanmalar ve Risk Faktörleri Yükü Çalışması (GBD) 2016 Demans İşbirlikleri” raporuna göre 1990-2016 yılları arasında hasta sayısı ikiye katlanmıştır.

GBD 2016, 1990'dan 2016'ya kadar 195 ülkeden demans verilerini çeşitli kayıt sistemlerinden, yayınlanan bilimsel literatür ve anketlerden sistematik tarama yöntemiyle topladı.

Sayı İkiye Katlandı

Araştırmacılar, 26 yıllık çalışma döneminde, yaşa göre düzeltilmiş demans prevalansında sadece %1,7'lik bir artış olduğunu, 1990'da 100.000 nüfus başına 701 vakadan, 2016'da 712'ye ulaştığını belirttiler. Bununla birlikte, nüfusun yaşlanması ve büyümesi nedeniyle, dünya çapında demanstan etkilenen insan sayısı 1990’daki 20,2 milyon’dan 2016’da 43,8 milyon’a, yani %117’lik bir artışla iki katından fazla katlandı.

2016'da demanslı olanların 27 milyonu kadın, 16,8 milyonu ise erkekti. Demansa bağlı ölümlerin sayısı 1990 ile 2016 arasında %148 arttı. Demans, 2016'da küresel olarak beşinci büyük ölüm nedeni olup, 2,4 milyon ölüme neden oldu.

Rapordaki verilere göre genel olarak, 28,8 milyon sakatlık ayarlı yaşam yılı demansa bağlandı; bunların 6,4 milyonu dört değiştirilebilir risk faktörüne bağlanabildi: yüksek vücut kitle indeksi, yüksek açlık plazma glikozu, sigara ve yüksek şekerli içeceklerin alımı.

2050 yılında, demans ile yaşayan insan sayısının 100 milyon civarında olabileceği tahmin edilmektedir. Bu sebeple önleme veya iyileştirici tedavide atılımlar yapılıncaya kadar, demans dünya çapında sağlık hizmetleri sistemleri için artan bir zorluk olmaya devam edecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

GBD 2016 Dementia Collaborators. Global, regional, and national burden of Alzheimer's disease and other dementias, 1990-2016: a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study 2016. Lancet Neurol. 2019 Jan;18(1):88-106.

Grip Aşısı Hastanede Yatış Riskini Azaltıyor

24 Nisan 2019

İnfluenza virüsüne karşı aşılamanın tipik olarak, enfeksiyondan sonra hastalık şiddetini azaltarak, şiddetli gribe karşı korumayı arttırdığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, çalışmalar bu korumayı tutarlı bir şekilde doğrulayamamış ve grip aşısının şiddetli hastalıkların önlenmesinde etkinliğini gösteren kanıtlar sınırlı kalmıştır.

Aşılamanın yetişkinler arasında grip nedenli yatışı önlemedeki etkinliğini anlamak için, 2015-2016'da başlatılan, çok yıllı, test negatif bir vaka kontrol çalışması olan ABD'deki Hastanede Yatan Yetişkin Grip Aşısı Etkililik Ağı (HAIVEN) yapıldı.

Araştırmacılar, 8 ABD hastanesine başvuran, akut solunum yolu hastalığı olan 18 yaşından büyük 1467 yetişkini çalışmalarına dahil ettiler. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile influenza testi pozitif olanları vaka; negatif olanları kontrol olarak belirlediler. Aşı etkinliği, yaşa, komorbiditelere ve diğer karıştırıcı faktörlere göre ayarlanan lojistik regresyon ile hesaplandı ve kırılganlık, 2 yıllık aşılama öyküsü ve klinik sunuma göre sınıflandırıldı.

Aşılama ile Daha Az Hastaneye Yatış

Araştırmacılar, 236 vaka ve 1231 kontrolden gelen verileri analiz ettiler. İnfluenza vakalarında 192 hastada influenza A vardı ve bunlardan 180'inde o sırada baskın suş olan influenza A (H1N1) pdm09 vardı. Kalan 44 hastada ise influenza B vardı. Katılımcıların yaş ortalaması 58’di. Vakaların %34'ü ve kontrollerin %38'i 65 yaş ve üstüydü. Hastaların %90'ından fazlası, influenza komplikasyonu riskini arttıran 1 ya da daha fazla komorbiditeye sahipti. Kalp rahatsızlığı (%53), diyabet (%36) ve böbrek rahatsızlıkları (%36) ise en sık karşılaşılanlardı. Vakaların %50’si ve kontrollerin %70'i aşılıydı.

Çalışmada aşılamanın, influenza A (H1N1) pdm09 nedeniyle hastanede yatışı önlemede %51 oranında ve influenza B virüs enfeksiyonu nedeniyle hastanede yatışı önlemede %53 oranında etkili olduğu tespit edildi. Sonuçlar ayrıca aşılamanın tüm yaş grupları için eşit derece koruyucu olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, 2015-2016’da Amerika’da influenza A (H1N1) pdm09 baskın sezonu boyunca, aşılamanın, çoğu kez komorbidite veya yaş nedeniyle ciddi grip komplikasyonları riski altında olan yetişkinler arasında yatış riskini yarıya indirdiğini gördüler. Bununla birlikte, tek bir mevsimden gelen verilerin, influenza A H3N2'nin baskın olduğu diğer mevsimlere genellenemeyeceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. M Ferdinands et al. Prevention of Influenza Hospitalization Among Adults in the United States, 2015–2016: Results From the US Hospitalized Adult Influenza Vaccine Effectiveness Network (HAIVEN), The Journal of Infectious Diseases, Published online December 14, 2018.

Serviks Kanseri Taramasında Yeni Bir Yöntem

24 Nisan 2019

Test uyumu, yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, daha gelişmiş ülkelerdeki düşük gelirli topluluklarda da serviks kanseri taramasının etkinliğini etkileyen ciddi bir sınırlayıcı faktördür. Klasik bir Pap testinin basit modifikasyonu hem servikal sitolojinin hem de görsel muayenenin aynı gün içinde tamamlanmasına izin vererek bu uyum sorununu ortadan kaldırır.

Yeni tamamlanan bir çalışmada, modifiye Pap testi ve görsel muayene ile tek klinik ziyaretinde tamamlanan servikal taramanın, düşük maliyetli etkin bir strateji olabileceği görülmüştür. Pap testi ve asetik asit ile görsel muayenenin nispeten düşük maliyetli tarama yöntemleri olduğu ve her ikisinin de rahim ağzı kanseri yükünü hafifletmede önemli roller oynadığı belirtilmiştir. Ancak bu iki tarama prosedürü tipik olarak ayrı ziyaretler gerektirir.

Bu fizibilite çalışması, Pap testinde hızlı bir şekilde yapılan değişikliklerle hafif bir modifikasyon stratejisini test eder ve aynı gün doğrulayıcı histoloji için asetik asit ile görsel muayene ve gerekirse biyopsi seçeneğinin daha doğru kullanılmasını sağlar. Çin’de sosyoekonomik düzeyi daha düşük olan bir toplumda yapılan çalışmadaki dahil edilme kriterlerine göre, son 5 yılda tarama yapılmamış kadınlar çalışmaya dahil edilmiştir.

HPV Testine Benzer Başarı

Kasım 2011 ile Ağustos 2014 arasında servikal anormalliklerin varlığı nedeniyle 30 ila 59 yaşları arasında toplam 4049 kadın taranmıştır. Modifiye Pap testi toplandıktan sonra, kadınlar asetik asit yardımı ile görsel olarak kontrol edildmiştir. %5'lik asetik asit uygulandıktan sonra inceleme altındaki alan beyaza dönen testlerde, sonuç pozitif kabul edilmiştir. Görsel muayenenin negatif olduğu durumlarda, %5 lugol iyot uygulanmış ve bu uygulamadan sonra kadınlar tekrar görsel olarak incelenmiştir. Son olarak, örnekleme kalitesinin karşılaştırması olarak normal bir Pap testi yapılmıştır.

Bu tek ziyaretli stratejinin birincil sonucu servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) 1., 2. ve 3. derecelerin yanı sıra serviks kanseri tanısıdır. Genel olarak, bu çalışmada kombine tarama, CIN 2 veya daha kötü hastalığın tespitinde %96.0 duyarlılığa ulaşmıştır. Bu, aslında %76 başarı sağlayan Pap testine, %48’lik asetik asidin veya %59.3’lük başarı sağlayan Lugol'ün görsel muayenesine göre üstündür (P <.001). Başarı, HPV testine benzer bulunmuştur.

Çin'in ikincil sağlık tesislerinde 6 $'lık kombine tarama maliyeti ise HPV testinin maliyetinin sadece %10'unu oluşturmaktadır. Araştırma ekibi uzun süredir bu yöntemi başarıyla uyguladığını belirtmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tao L, et al. Cervical Screening by Pap Test and Visual Inspection Enabling Same-Day Biopsy in Low-Resource, High-Risk Communities. Obstet Gynecol. 2018 Dec;132(6):1421-1429.

Oligo-Amenoreli Sporcularda Östrojen Replasmanı

19 Nisan 2019

Dayanıklılık ve zayıflama sporlarına katılan, normal kilolu kadın sporcuların düşük enerji kullanabilirliği, menstrüal disfonksiyon (oligo-amenore) ve düşük kemik mineral yoğunluğu üçlüsünü geliştirebilecekleri bilinmektedir. Öte yandan bu hastalardaki oligo-amenore östrojen replasmanının kemikler üzerindeki etkisine ilişkin veriler halen yetersizdir. Birçok doktor, sınırlı destekleyici verilere rağmen bu durumlarda kombine oral kontraseptifleri reçete etmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, transdermale karşı oral östrojen replasmanının, oligo-amenorede ağırlık taşıma aktivitesinde rol oynayan kemiklerin üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırmacılar yaşları 15-25 arasında değişen 121 oligo-amenore hastasını, sürekli siklik oral mikronize progesteron ile 17β-estradiol transdermal yama (YAMA), kombine etinil östradiol veya desogestrel hapı (HAP) ya da östrojen / progesteron yok (YOK) olmak üzere 3 gruba randomize etmişlerdir. Çalışmada tüm katılımcılara kalsiyum ve D vitamini desteği verilmiştir. Bölgesel kemik mineral yoğunluğu, lomber omurga, femur boynu, total kalça, başlangıçta 6 ve 12 ay boyunca çift enerjili X ışını absorpsiyometrisi kullanılarak değerlendirilmiştir.

Randomize gruplar, başlangıçta yaş, vücut kitle indeksi veya BMD Z skorları açısından farklılık göstermemiştir. ITT analizinde omurga ve femur boynu BMD Z skorları YAMA grubunda, HAP ve YOK gruplarına göre; kalça BMD Z- skorları ise YAMA grubunda HAP grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Tamamlayıcı analizinde de benzer bulgular kaydedilmiştir.

Disiplinlerarası Yaklaşım

YAMA grubunda BMD'de %2,5'ten fazla artış elde etme olasılığı YOK grubundan; omurga için 11,2 kat, femur boynu için 10,76 kat, total kalçada 6,27 kat ve tüm vücut (baş hariç) %44 daha yüksek bulunmuştur. Buna karşılık, HAP'ın hiçbir yerde koruyucu olmadığı saptanmıştır.

6. ve 12. aylardaki biyokimyasal ölçümler, YAMA ve HAP grubunda östradiolün daha fazla biyoyararlanımı göstermiş ve hem YAMA hem de HAP grupları çalışma ilaçlarına iyi bir uyum sağlamıştır.

Araştırmacılar, 12 ayın üzerindeki transdermal östradiolün, genç oligo-amenoresinde, özellikle etinil östradiol içeren kontraseptif hap/oral kontraseptiflerle karşılaştırıldığında BMD'yi iyileştirdiğini belirtmişlerdir. Oligo-amenorenin, biyopsikososyal bir yaklaşım kullanılarak disiplinlerarası bir ekiple tedavi edilmesi gerektiğini ve transdermal 17 beta-estradiolün, özellikle kritik ergen ve genç yetişkin yıllarında kemik büyümesini optimize etmek için tedavide kullanılabileceğini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Ackerman et al. Oestrogen replacement improves bone mineral density in oligo-amenorrhoeic athletes: a randomised clinical trial, Br J Sports Med 2018.

Over Kanseri İçin Yeni Bir Kan Testi

19 Nisan 2019

Over kanserini, tedavi için daha fazla seçenek olduğu ve hayatta kalma oranlarının daha iyi olduğu erken evrelerinde tespit etmek oldukça zordur. Bu nedenle Avusturalyalı araştırmacıların yeni buldukları testin bir devrim niteliğinde olduğu düşünülmektedir.

Avustralyalı ekip, evre I ile IV over kanseri hastalarından serum örneklerini toplarken sağlıklı kadınlardan alınan örnekleri kontrol grubu olarak değerlendirmiştir. Daha sonra ekip, insan tümör dokularında ve hücrelerinde bulunan N-glikolilineuraminik asit (Neu5Gc) içeren glikanları tanıyabilen Shiga toksijenik Escherichia coli'nin bir alt ünitesini tasarlamıştır.

Daha önceki çalışmalarda, aynı araştırma grubu, Neu5Gc içeren glikanların tanınmasını geliştirmek için bir Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M'yi tasarlamıştır. Daha sonra glikanların, bir sensör çipi üzerinde immobilize edilmiş SubB2M'ye bağlanmasını tespit etmek için yüzey plazmon rezonansı (SPR) olarak bilinen bir teknik kullanılmıştır.

Erken Evrede Tanı İçin Kritik

Tasarlanan Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M kullanılarak SPR aracılığıyla, Neu5Gc seviyelerinin, I, II, IIIC ve IV. evrelerdeki over kanseri hastalarından alınan serum örneklerinde anlamlı derecede yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, Neu5Gc seviyelerinin çoğunun evre I ve II over kanseri serum örneklerinde yüksek olduğu ve evre IIIC ve IV hastalarının tümünün seviyelerinin yaş uyumlu sağlıklı kontrollerdekinden çok daha fazla olduğu saptanmıştır.

Bu bulgular, Neu5Gc içeren tümör antijenlerinin hem erken hem de ileri evre over kanserinin tespiti için tanısal belirteçler olarak hizmet etme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar, testin kullanıma girmesi için 2 yıl kadar süreye ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir.

Şu an over kanserinin rutin takibinde kullanılan Serum CA125 seviyelerinin, tanı sırasında over kanserli hastaların yaklaşık %80'inde yükseldiği tespit edilmiştir. Ancak, CA125 seviyeleri over kanserinin erken evrelerinde çok düşüktür ve bu evrede nadiren saptanabilmektedir. Bu yeni testin ticari kullanıma girmesi durumunda erken evre tanı için önemli bir araç olması beklenmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Shewell LK, et al. Detection of N-glycolylneuraminic acid biomarkers in sera from patients with ovarian cancer using an engineered N-glycolylneuraminic acid-specific lectin SubB2M. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Dec 9;507(1-4):173-177.

Kan Testi ile Beyin Sarsıntılarını Tespit Etmek Mümkün Mü?

18 Nisan 2019

Üniversitesi öğrencisi sporculardan oluşan büyük bir grupta, beyin sarsıntısı öncesi ve sonrasında, sarsıntı ile ilgili yedi biyolojik belirteci inceleyen ve üç bölümden oluşan bir çalışmanın sonuçları, kadın sporcularda bir biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu, erkek sporcularda ise iki biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Çalışmada ayrıca, siyah ve beyaz sporcuların birbirinden farklı biyolojik belirteçlerinin daha yüksek seviyelerde olduğu görülmüştür.

Çalışmanın birinci bölümünde araştırmacılar, "normal" biyolojik belirteç seviyelerini değerlendirmiş ve onları etkileyen faktörleri belirlemeye çalışmışlardır. İkinci aşamada, kafa darbelerine maruz kalma geçmişinin biyolojik belirteç seviyelerindeki farklılıkları ve biyolojik belirteçlerin klinik verilerle nasıl bağıntılı olduğunun açıklayıp açıklanamayacağı incelenmiştir. Üçüncü kısımda ise, olguların klinik olarak teşhis edilmiş beyin sarsıntısına uyumlu olup olmadığı ve ilk iki çalışmada tanımlanan faktörleri hesaba katarak tanı doğruluğunun yakalanıp yakalanmayacağı tespit edilmiştir.

Irk, Cinsiyet Farklılıkları

İlk çalışmada araştırmacılar, 256 erkek ve 159 kadın da dahil olmak üzere Florida Üniversitesi’nden 415 sporcuyu incelemişlerdir. Çalışmada, çalışmaya dahil edilme kriteri olarak, her sporcunun rekabetçi spor sezonu dışındaki 2011-2017 arasında alınan kan örnekleri incelenmiştir. Araştırmacılar bu numunelerde yedi biyolojik belirteci değerlendirmiş, ancak analizlerinin bir kısmını tüm katılımcılarda tespit edilebilir ve ölçülebilir konsantrasyonlara ulaşan dört biyobelirteç ile sınırlandırmışlardır. Bu biyobelirteçler sırasıyla Aß-amiloid peptidi 42 (Aß42), toplam Tau, S100B ve UCH-L1'dir. Çalışmadaki katılımcıların ortalama yaşı 19’dur (19 - 23). Irk analizleri yalnızca beyaz (n = 244) veya siyah (n = 156) olarak sınıflandırılan katılımcıları içerecek şekilde ayarlanmıştır.

Çalışmada, erkeklerin UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonlarının daha yüksek olduğu, kadınlarda ise bazal CNPase düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Siyah katılımcıların UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonları beyaz katılımcılara kıyasla daha düşüktür. Bunun tersine, beyaz katılımcıların Ap42 ve CNPase bazal seviyeleri daha yüksektir. Öte yandan, ırk veya cinsiyetin bazal toplam Tau konsantrasyonları üzerine etkisi olmadığı görülmüştür.

Araştırmacılar ayrıca 31 kadın sporcunun bir alt kümesi üzerinde güvenilirlik analizleri yapmışlardır. Bu kadınlar gönüllü olarak yaklaşık 6 ay arayla iki kan örneği vermişlerdir. Bununla birlikte, dört biyolojik belirteç seviyesinden hiçbiri klinik testlerde güvenilirliği doğrulamak için yeterince düşmemiş veya artmamıştır.

Araştırmacılar gelecekteki araştırmaların, tek bir biyobelirtece güvenmektense, biyobelirteç panellerinin kullanılmasının daha çok tercih edileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir. Öte yandan çalışmaya hangi biyobelirteçlerin dahil edileceğine karar vermeden önce kapsamlı araştırma yapılmasının gerekliliğinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Breton M. Asken  et al .Concussion Biomarkers Assessed in Collegiate Student-Athletes (BASICS) I Neurology Dec 2018, 91 (23) e2109-e2122

Yaşlı Hepatit Hastalarında İzlem Devam Etmeli

18 Nisan 2019

Antivirallerle uzun süreli monoterapi, hepatit B virüsünü baskılar ve karaciğer lezyonlarını iyileştirir. Bu nedenle kompanse sirozu olmayan hastalarda sağkalım oranı genel popülasyon ile benzer seyreder. Yine de, kronik hepatit B hastalarında HCC riski önemli ölçüde artmıştır. Bu, popülasyondaki karaciğer kaynaklı mortaliteyi etkileyen tek faktördür. Bu hastalarda HCC riski üzerine mevcut verilerin çoğu ise, ortalama süresi 5 yıldan az olan çalışmalardan gelmektedir.

Bu sebeple yapılan PAGE-B adı verilen 10 merkezli çalışmada HCC sürveyansına duyulan ihtiyaç analiz edilmiştir. Hepatit C, hepatit D veya HIV bulunmayan, karaciğer transplantasyonu geçirmemiş ve 5 yıldan fazla takip süreleri olan 1427 hasta tespit edilmiştir. Başlangıçta kohortun ortalama yaşı 51 ve %77'si erkektir. %6'sı alkol kötüye kullanımı öyküsü bildirmiştir ve %8'inde diabetes mellitus vardır. Ayrıca, %27’sinde biyopsi ile tanı konan siroz vardır. En az 5 yıllık takibin sonunda HCC gelişme riski ile ilgili faktörler değerlendirilmiştir.

50 Yaşın Üstünde HCC Riski Olduğu Görüldü

Çalışmada HCC riski ile cinsiyet, vücut kitle indeksi veya hepatit B e-antijen durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, sadece yaş, başlangıçta siroz ve 5. yılda en az 12 kPa karaciğer sertliği, bağımsız olarak 5 ila 13. takip yılları arasında HCC gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

50 yaşından küçük sadece bir hastada HCC gelişmiştir. İlaç tedavisinin ilk 5 yılından sonra, HCC'nin neredeyse sadece 50 yıldan daha yaşlı hastalarda geliştiği görülmüştür.

Araştırma ekibine göre sürveyans, tedavi başlangıcından 5 yıl sonra en az 50 yaşında olan tüm hastalarda devam etmelidir. Geçici elastografi ile ölçülen karaciğer sertliği ile ilişkili risk daha fazla çalışmayı gerektirir, ancak ekip sürveyansın 50 yıldan daha genç olan sınırlı sayıdaki sirotik hastada devam edebileceğini bildirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Liver Meeting 2018: American Association for the Study of Liver Diseases (AASLD): Abstract 0017. Presented November 12, 2018.

Gebelikte İnsülin Pompası Kullanışlı Mı?

17 Nisan 2019

Yeni yapılan bir çalışmada, insülin pompalarının glisemik kontrol için tip 1 diyabetli (T1D) hamile kadınlarda günlük olarak yapılan çoklu enjeksiyonlardan daha az etkili olabileceği gösterilmiştir.

Toronto Üniversitesi tarafından yapılan çalışmaya göre, insülin pompası kullanan kadınlar daha kötü glisemiye sahiptir ve günlük çoklu enjeksiyon kullananlara göre hedef kan şekerine daha az süre sahip olmuşlardır. Pompa kullanıcıları arasında gestasyonel hipertansiyon, yenidoğan hipoglisemisi ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uzun süreli kalışlar da daha sık görülmüştür.

Yeni çalışma, Avrupa ve Kuzey Amerika'da 31 merkezden T1D'li kadınlarda sürekli glikoz izlemi olan ve olmayanlarda gebelik sonuçlarını karşılaştıran CONCEPTT çalışmasındaki 248 katılımcıdan elde edilen verilerin önceden belirlenmiş bir analizidir. Çalışma, sürekli glikoz izleminin hem pompa hem de günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının sonuçlarını iyileştirdiğini bulmuştur.

İnsülin Pompası İle Elde Edilen Sonuçlar Daha Kötü

Gebeliğin ilk üç ayında HbA1c ve hedef glukoz değerinde geçirilen zaman, her iki grupta da benzerdir. 34 haftaya varınca HbA1C, günlük çoklu enjeksiyon grubunda taban çizgisinden 0.55 puan daha düşükken, insülin pompası kullanıcılarında sadece 0.32 puan düşüktür (P = 0.001).

24 haftada, günlük çoklu enjeksiyon grubunun %72,1'i HbA1c hedefini %6,5'in altında tutarken, pompa kullanıcılarının %63,1'i bunu sağlayabilmiştir (p = 0,009). 34 haftada, günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının %65,1'i hedef glukoz değerini tuttururken, pompa kullanıcılarının %52'si tutturabilmiştir (P = 0,001).

Hipertansif bozukluklar, pompa grubunun %14,4'ünde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %5,2'sinde görülmüştür (P = 0.025). Neonatal hipoglisemi, pompa grubunun %31,8'inde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %19,1'inde meydana gelmiştir (P = 0.05). Pompa kullanıcılardan doğan bebeklerin yoğun bakımda bulunma sürelerinin 24 saatten daha uzun olma olasılığı da daha yüksek bulunmuştur (%44,5'e karşılık %29,6).

Bu çalışma ile gebelikte düzenli kan şekeri takibinin değeri anlaşılmış ve kullanılacak yöntem olarak günlük çoklu insülin enjeksiyonu önerilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Feig DS, et al. Pumps or Multiple Daily Injections in Pregnancy Involving Type 1 Diabetes: A Prespecified Analysis of the CONCEPTT Randomized Trial. Diabetes Care. 2018 Dec;41(12):2471-2479.a

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image