Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Böbrek Kanseri İnsidansı Artmaya Devam Ediyor

16 Ekim 2018

Böbrek kanseri toplumda nadir olmayan sıklıkta görülen ve hayatı tehdit eden önemli kanser türlerinden biridir. 2010 yılında 50.000'den fazla Amerikalıya böbrek ve renal pelvis kanseri teşhisi konmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Kanser Kayıtları ve SEER (Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonlandırma Sonuçları) birleşik verileri, tüm kanser olaylarını içermektedir. Bu verilerin kullanılmış olduğu yeni bir çalışma güncel insidans verilerini sunmakta, eğilimleri değerlendirmekte ve coğrafik dağılımı literatüre yansıtmaktadır.

Otopsi veya ölüm sertifikası verilmiş olan olguların dışlandığı çalışmada, her yıl için Amerika Birleşik Devletleri Kanser İstatistikleri raporlama kriterlerini karşılayan, 2001'den 2010'a kadar tanı alan invaziv, mikroskopik olarak doğrulanmış böbrek ve renal pelvis kanserleri incelendi. Histoloji kodları, vakaları böbrek hücresi karsinomu olarak sınıflandırdı. Oranlar ve eğilimler SEER Stat adı verilen yöntem kullanılarak tahmin edildi.

İnsidansta Belirgin Bir Artış Var

Toplam 342.501 renal hücreli karsinom olgusu teşhis edildi. Renal hücreli karsinom insidansı 2001 yılında 10.6 / 100.000 kişiden 2010 yılında 12.4 / 100.000'e yükselmiş ve 70 ila 74 yaşlarına kadar artmıştır. Erkeklerde insidans oranı kadınlardan neredeyse iki kat fazlaydı. Yüzde/yıllık değişim, kadınlarda erkeklere göre, 20-24 yaşlarında ve III. derece tümörlerde daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre böbrek kanserleri için yüzde/yıllık değişim insidansı 2001'den 2010'a yükseldi. Asya / Pasifik Adaları’ndan olanlar ve 20 ila 24 yaşındaki bireyler en yüksek yüzde değişim oranına sahipti. Bazı artışlar lokalize hastalıktan kaynaklanırken, en yüksek yıllık yüzde değişim dereceli tümörlerde daha agresif hastalık olduğu gösterildi. Risk faktörlerini belirlemek için bu eğilimlerin ve epidemiyolojik çalışmanın sürekli izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

King SC, et al. Continued increase in incidence of renal cell carcinoma, especially in young patients and high grade disease: United States 2001 to 2010. J Urol. 2014 Jun;191(6):1665-70. doi: 10.1016/j.juro.2013.12.046. Epub 2014 Jan 11.

Diyabet, Renal Hücreli Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Diabetes Care'de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre tip 2 diyabet, bağımsız olarak kadınlarda böbrek hücreli karsinom riskinin artmasıyla ilişkili bulundu. Erkeklerde ise bu riske yönelik anlamlı bir ilişki gözlenmedi.

Hemşirelerin Sağlık Çalışmasında (NHS) yer alan 117.570 kadının ve Sağlık Profesyonelleri Takibi Çalışması'nda (HPFS) yer alan 48,866 erkeğin verilerini analiz eden Boston'daki Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu'nun, Rebecca E. Graff ve meslektaşları, çok değişkenli analizde tip 2 diyabetli kadınların, diyabetik olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında, RCC için 1,5 kat artmış risk taşıdığını buldular. 5 yıl veya daha az süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlar, diyabetik olmayan kadınlara kıyasla 2 kat daha fazla RCC riski taşımaktaydı. Araştırmacılar, 5 yıldan uzun süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlarda ise RCC riskinin anlamlı derecede yüksek olmadığını bildirdiler.

>Erkeklerde Herhangi Bir Risk Artışı Tespit Edilmedi

Erkeklerin verilerini de inceleyen araştırma ekibinin bulgularına göre erkeklerde tip 2 diyabet, RCC riski ile anlamlı bir şekilde ilişkili değildi. NHS çalışmasının katılımcıları 1976’dan itibaren ve HPFS çalışmasının katılımcıları ise 1986'dan itibaren 2014 yılına kadar takip edilmişlerdi.

Araştırmacılar, NHS çalışmasında 38 yıllık takip sırasında 120 ölümcül vaka dahil olmak üzere 418 RCC vakasını ve HPFS çalışmasında 28 yıllık takip süresince 302 RCC vakasını doğruladı.

Bu çalışma kronik bir otoimmün hastalık olan tip 2 diyabet ile böbrek kanserini ilişkilendiren bu boyutta yapılmış olan ilk çalışma olarak literatürdeki yerini aldı. Çalışmanın bulguları diyabetin erken evrelerinde hastaların RCC riski açısından da takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Graff RE. et al. Type 2 diabetes in relation to the risk of renal cell carcinoma among men and women in two large prospective cohort studies. Diabetes Care. 2018; published online ahead of print.

Böbrek Kanserinde Yeni Bir Hedef Mutasyon Belirlendi

05 Ekim 2018

En sık görülen böbrek kanseri tipinin yüzde 90'ından fazlası, VHL olarak adlandırılan önemli bir tümör baskılayıcı gen kaybına yol açan genetik bir değişikliğe sahiptir. Science dergisinde yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar böbrek kanserinin gelişmesine yardımcı olan bu genetik değişimin yeni bir etkisini tespit ettiler: ZHX2 olarak adlandırılan bir proteinin bu hücrelerde fazla biriktiğini ve kanserli diğer sinyalleri açmaya yardımcı olduğunu keşfettiler. Bulguları, ZHX2'nin en yaygın böbrek kanseri türü olan berrak hücreli renal karsinom için potansiyel yeni bir tedavi hedefi olduğunu göstermektedir.

Bu protein, kendi başına veya kombinasyon halinde böbrek kanserini tedavi etmek için kullanılan potansiyel bir terapötik hedef olabilir. Araştırmacılar için bir sonraki adım, terapötik olarak nasıl hedef alabileceklerini anlamaya çalışmak olacaktır. Berrak hücreli form, renal hücreli karsinomun en sık görülen tipidir ve tüm vakaların yaklaşık yüzde 70'ini oluşturmaktadır. Berrak hücreli renal karsinomlu hastaların yaklaşık yüzde 90'ında genetik mutasyonlar veya VHL'nin işlevlerini kaybetmelerine neden olan değişiklikler vardır. VHL'nin işlevi kaybolduğunda, hücreler kan damarlarının büyümesini tetikleyen sinyaller biriktirebilir. VHL, berrak hücreli renal karsinomda en önemli tümör baskılayıcıdır. VHL kaybının böbrek kanserine nasıl katkıda bulunduğunu ve terapötik olarak bunu nasıl hedef alacağımızı anlamak önemlidir.

Yeni Bir Hedef Belirlendi

Berrak hücreli renal karsinom için bakım standardının bir parçası olarak VHL kaybının aşağı akış etkisi olan anormal kan damarı üretimindeki hücre sinyallerini bloke eden, ABD Gıda ve İlaç İdaresi onaylı ilaçlar bulunmaktadır. Hastalar bu ilaçlara çok az tepki gösterebilir veya direnç geliştirebilir, bu yüzden araştırmacılar anormal kanserli büyümeyi hızlandıran VHL fonksiyonuna sahip olmayan hücrelerde biriken diğer hedefleri araştırmak istediler.

Araştırmacılar VHL kaybolduğunda kansere yol açabilecek yeni molekülleri keşfetmek için bir tarama tekniği geliştirdiler. Bu, VHL'ye sahip olmayan böbrek kanseri hücrelerinin genellikle daha fazla ZHX2'ye sahip olduğunu belirlemelerine yol açtı. ZHX2'yi laboratuar modellerinden eleyerek, kanser hücresi büyümesini, invazyonunu ve kanserin yayılmasını önlediler.

Bu farklı yola özgün tedavilerin geliştirilmesi ile daha başarılı tedavi sonuçları elde etmek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang J, et al. VHL substrate transcription factor ZHX2 as an oncogenic driver in clear cell renal cell carcinoma. Science, 2018; 361 (6399): 290 DOI: 10.1126/science.aap8411

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Pre-menopozal Kadınlarda VKİ Arttıkça Meme Kanseri Riskinin Azaldığı Tespit Edildi

05 Eylül 2018

Obezitenin postmenopozal kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, North Carolina Lineberger Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmanın sonuçları, premenopozal kadınlar için bunun tersinin doğru olduğunu gösterdi.

Meme kanseri, yaşlı kadınlarda daha yaygındır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama tanı yaşı 62’dir. Obezite, menopoz sonrası kadınlarda meme kanserine yönelik daha yüksek risk oluşturur.

Genç kadınlarda meme kanseri daha az yaygın olduğu için, araştırmacılar 55 yaşından küçük 758.592 kadından oluşan bir grup için meme kanseri riskini araştırmak için 19 farklı çalışmadan veri topladılar.

Çalışmalar genellikle daha az sayıda premenopozal meme kanserine sahiptir, çünkü meme kanseri genç yaşlarda daha az yaygındır ve kanıtlar postmenopozal meme kanserinde olduğu kadar güçlü değildir.

Premenapozal Dönemde İlişki Terse Dönüyor

Araştırmacılar bu grupta VKİ yükseldikçe kanser riskinin azaldığı bir trend gördüler.Daha yüksek VKİ'nin daha düşük kanser riskine sahip olduğu bir eşik tespit edilemedi. VKI ile ilişkili en büyük risk azalması 18 ve 24 yaşları arasındaydı ve bu süre boyunca VKİ’deki her beş ünite artışına bağlı olarak yüzde 23 daha düşük meme kanseri riski vardı. 25 ila 34 yaşlarında, VKİ’deki her beş ünite artış yüzde 15 daha düşük riskle bağlantılıydı. VKİ için 35-44 yaş arasında yüzde 13 daha düşük bir risk ve 45-54 yaşlarında VKİ için yüzde 12 daha düşük bir risk vardı.

Ayrıca östrojen veya progesteron-reseptör pozitif meme kanseri için daha yüksek vücut kitle indeksine bağlı riskin azaldığını gördüler, ancak üçlü negatif meme kanseri veya hormon reseptör negatif meme kanseri için tutarlı bir ilişki görmediler.

Bulgular enteresan olsa da bu çalışma, meme kanserini önlemek amacıyla kilo almaya çalışmak için bir neden değildir. Daha ağır kadınlarda menopoz öncesi genel meme kanseri riski daha düşüktür, ancak dikkate alınması gereken nokta sağlıklı bir kiloyu yönetmenin birçok yararı olduğudur. Bu çalışmada amaçlanan, genç kadınlarda meme kanseri riskine neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

The Premenopausal Breast Cancer Collaborative Group. Association of Body Mass Index and Age With Subsequent Breast Cancer Risk in Premenopausal Women. JAMA Oncology, 2018 DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.1771

Mesane Kanserine Global Bir Bakış

03 Eylül 2018

Mesane kanseri, 2012 yılında 430.000 yeni teşhis edilen vaka ile dünya çapında dokuzuncu yaygın maligniteydi. Avrupa'da aynı yıl içinde toplam 118.000 yeni vaka ve 52.000 ölüm olduğu tahmin edildi. Küresel mesane kanseri insidansının son yıllarda arttığı görülse de mortalite oranının ise azaldığı bildiriliyor.  Bunun yanı sıra mesane kanseri insidansının ülkeye özgü sosyoekonomik gelişme ile pozitif korelasyon gösterdiği hipotez edilmektedir.

Bu hipotezi değerlendirmek isteyen Çinli bir araştırmacı ekibi GLOBOCAN veri tabanında yayınlanmış olan 2012 tarihli yaş standardize insidans ve mortalite oranlarını incelemeye aldılar. Bu verilerin üstüne beş kıtadan veri sağlayan “I-X Kanser İnsidansı” ve diğer ulusal veritabanlarından elde ettikleri verilerle, 39 ülke için temporal paternleri incelediler. Ayrıca kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) insidans / mortalite oranları ve İnsani Gelişme Endeksi (HDI) / logaritmik değerleri arasındaki korelasyonu değerlendirdiler.

Mesane Kanseri İnsidansında Artış Var

Son 10 yıldaki insidans ve mortalite oranlarının yıllık ortalama yüzde değişimi, bağlantı noktası regresyon analizi ile incelendi. Bu analizlere göre mesane kanseri için en yüksek insidans oranları Güney Avrupa, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da gözlenmiştir. Ölüm oranları, Batı Asya ve Kuzey Afrika'daki en yüksek oranlardı.

Analizde görüldü ki mesane kanseri insidansı HDI ile (r = 0.66 [erkek]; r = 0.50 [kadın]) ve kişi başına düşen GSYİH'nin logaritmik değerleri ile pozitif korelasyon göstermekteydi (r = 0.60 [erkek]; r = 0.50 [kadın], hepsi p <0.01). Birçok Avrupa ülkesinde insidans artışı yaşanmaktadır. Buna karşın pek çok ülkede önemli bir mortalite azalması gözlenmiş, ancak Filipinler ve İzlanda'da ölüm oranlarında artış gözlenmiştir.

Araştırmacılar kullandıkları yöntemin ve elde ettikleri bu bulguların, önleyici faaliyetlerin gerekli olduğu ülkeleri tespit etmek için oldukça yararlı olduğuna inanıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wong MCS, et al. The global epidemiology of bladder cancer: a joinpoint regression analysis of its incidence and mortality trends and projection. Sci Rep. 2018 Jan 18;8(1):1129.

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Karaciğer Kanserinde Likit Biyopsinin Önemi

27 Temmuz 2018

Hepatosellüler kanser (HCC) günümüzde mortalite açısından bakıldığında üçüncü sırada gelmektedir. Bu hastalığın tedavisindeki en önemli kısıtlar arasında ameliyat sırasındaki yetersiz diseksiyon ve ilaç tedavisi açısından hedef alınabilecek mutasyon tespitinin yetersiz olması sayılabilir. Son yıllarda birçok kanser türünde hedefe yönelik tedaviler ön plana çıkmış olsa da HCC için bu çok mümkün olmamış ve geleneksel tedavi yöntemleri kullanılmaya devam etmiştir.

HCC’de geçmişte yapılmış olan çalışmalarda TP53 ve CTNNB1 gibi DNA tamiri, hücre siklusu progresyonu ve kromatin yeniden modellenmesi ile ilgili genler ön planda bulunmuştur. Tüm genom analizi yapılan çalışmalarda hedef alınabilecek olan mutasyonların tümörlerin %28’inde bulunduğu görüldü.

Oncogene dergisinin son sayısında sunulan bir çalışmada kanda dolaşan serbest DNA (ctDNA) sekanslaması ile erken evre HCC kanseri hastalarında doku profillemesi ile önemli bir miktarda konkordans görüldü ve hedefe yönelik tedavilerin bulunduğu JAK1, PDGFRB ve BRAF gibi mutasyonlar da tespit edilebildi.

Likit Biyopsinin Önemi

Diğer malignitelere kıyasla HCC’de likit biyopsinin önemi oldukça fazla olabilir. Çünkü tanının histolojik konfirmasyonuna nadiren ihtiyaç duyulacaktır ve bu test sayesinde klinisyenlerin tedavi kararı verme sırasında elleri güçlenebilir.

Tümör rezeksiyonu, ablasyon veya karaciğer transplantasyonu gibi radikal tedaviler sonrasında HCC’ye spesifik olan somatik varyantların takibi sayesinde relapsın erken tanınması ve sağkalım sürelerinin de uzaması mümkün olabilir. Birçok radikal ve palyatif tedavinin yanısıra ct-DNA bu amaçla kullanılacak çok önemli bir aday olarak göze çarpıyor.

Ct-DNA günümüzde tüm maligniteler için genomik bilgiye ulaşılmasında önemli bir kaynak haline gelirken, sunulan son çalışmalarda elde edilen veriler HCC’de de biyomarker belirlenmesi, ve tanısal ve prediktif uygulamalar için de ct-DNA’nın aktif olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Yapılacak prospektif çalışmalar sonucunda bu bulguların onaylanması önemlidir. Bu sayede HCC’de hedefe yönelik tedavilerin kullanılması da önem kazanacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

J. Pinato, David. (2018). Circulating-free tumour DNA and the promise of disease phenotyping in hepatocellular carcinoma. Oncogene. 10.1038/s41388-018-0262-8.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Sigara Kullanımının Önlenmesi Kanser Sıklığını Ne Kadar Azaltabilir?

29 Haziran 2018

Sigara ve tütün kullanımı, kanserin bilinen en önde gelennedenlerinden biridir ve dünya çapında kanserin önlenebilir nedenlerine bakıldığında da yine ilk sırada bulunmaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılmış olan yeni bir çalışmanın amacı, tütün içiciliğine bağlı İskandinav ülkelerindeki kanser yükünün oranını ölçmek ve sigara içme prevalansındaki değişikliklerle kanser önleme potansiyelini tahmin etmekti. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayın haline dönüştürüldü. Önleme makro simülasyon modelinden yararlanılarak, Kuzey Avrupa ülkelerindeki kanser vakalarının 30 yıl boyunca (2016-2045), 13 kanser bölgesi için, sigara içme prevalansının farklı senaryoları altında tahmin edilmesi ve sabit prevalans hüküm sürdüğü takdirde öngörülen vaka sayısının değişimi değerlendirildi.

430 bin Kanser Vakasından Kaçınmak Mümkün

2016 yılından itibaren sigara içilmemesi durumunda, Kuzey Avrupa ülkelerinde 30 yıllık dönemde, incelenen 13 kanser bölgesi için toplam 2,2 milyon olarak beklenen kanser vakasının 430.000’inden kaçınılması mümkün olabilir. Sigara içme prevalansı 2030 yılına kadar % 5'e ve 2040'da % 2'ye düşerse, 230.000 kanser vakasından kaçınılabilir. Sigara içme prevalansının en yüksek olduğu ve birçok Avrupa ülkesindeki yaygınlığa benzer olan Danimarka'da, bu çalışmada incelenen Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki en büyük kanserden kaçınma oranını elde etmek mümkündür.

Sigara içme prevalansını azaltmak mümkün olursa, İskandinav ülkelerinde çok miktarda kanser önlenebilir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Kuzey ülkelerinde tütün içiciliğinin yaygınlığını azaltmaya yönelik birincil önleme programlarının potansiyel etkisini ve önemini anlamak için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Andersson TM, et al. Tackling the tobacco epidemic in the Nordic countries and lower cancer incidence by 1/5 in a 30-year period-The effect of envisaged scenarios changing smoking prevalence. Eur J Cancer. 2018 Mar 29. pii: S0959-8049(18)30239-9. doi: 10.1016/j.ejca.2018.02.031. [Epub ahead of print]

Mesane Kanseri Tanısında İdrar Belirteçleri Üzerinde Sigaranın Etkisi Var mı?

30 Mayıs 2018

Mesane kanserinin saptanması için kullanılmakta olan idrar belirteçlerinin tanı koydurucu potansiyelinin belli başlı bazı faktörlerden etkilendiği bilinmektedir. Almanya’da görev yapmakta olan bir grup araştırmacı, sigara içme alışkanlığının, mesane kanseri tanısında yaygın olarak kullanılan dört idrar belirtecinin performansına etkisini değerlendirmeyi amaçladılar.

Bu amaçla mesane kanseri şüphesi olan 723 hastanın idrar örneklerini, idrar sitolojisi, floresan in situ hibridizasyon (FISH), immünositoloji (uCyt + testi) ve nicel nükleer matriks protein 22 (NMP22) immunoassay kullanarak analiz ettiler. Tüm hastaların sigara içme alışkanlıkları kaydedildi ve üriner belirteç testinden sonraki 2 hafta içinde bir sistoskopi yapıldı. Yanlış negatif ve yanlış pozitif sonuç oranları sigara içmeyenler, eski sigara içenler ve mevcut sigara içenler arasındaki olasılık analizleriyle karşılaştırıldı.

Sigara İçilmesi Sonuçları Etkilemiyor

Çalışmaya dahil edilen 723 hastanın 431’i (% 59.6) sigara içmeyen, 215’i (% 29,7) geçmişte sigara içmiş olan ve 77’si (% 10.7) sigara içen bireylerden oluşmaktaydı. 148 hasta (% 20.5) idrar belirteci testi sırasında bir tümöre sahipti. Sigara içmeyenler, eski sigara içenler ve mevcut sigara içenler arasında yanlış pozitif test sonuçlarının oranları: idrar sitolojisi için %16.3, %19.1 ve %11.5 (p = 0.81); UCyt + testi için %36.8, %42.0 ve% 32.7 (p = 0.88); FISH için %18.0, %19.1 ve % 13.5 (p = 0.66); NMP22 için %69.5, %71.6 ve% 71.2 (p = 0.67) şeklinde hesaplandı. Sigara içmeyenler, daha önce içmiş olanlar ve sigara içenler arasındaki yanlış negatif oranlar sitoloji için %31.4, %15.1 ve %28.0 (p = 0.34); UCyt + testi için %21.4, %22.6 ve %16.0 (p = 0.67); FISH için %24.3, %13.2 ve %28.0 (p = 0.88); NMP22 için %10.0, %18.9 ve %8.0 (p = 0.80) olarak hesaplandı.

Elde edilen bu bulgular, sigara içme alışkanlıklarının mesane kanseri tanısında idrar belirteçlerin performans özelliklerini etkilemediğini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Deininger S. et al. No influence of smoking status on the performance of urine markers for the detection of bladder cancer. J Cancer Res Clin Oncol. 2018 Apr 19. doi: 10.1007/s00432-018-2639-z. [Epub ahead of print]

Babadan Kaynaklanan Over Kanseri Geni Tespit Edildi

04 Mayıs 2018

Ailesel Over Kanseri Veritabanı çalışmasında elde edilen yeni verilere göre X-kromozomu aracılığıyla kalıtılan yeni tespit edilen bir mutasyon, kadınlarda over kanseri ve babada ve oğullarda prostat kanserinin erken başlamasından kaynaklanıyor.

ABD New York Roswell Park Kanser Enstitüsü’nde görev yapan araştırmacılar, bir kadında over kanseri geliştiğinde, kız kardeşinin de over kanseri gelişimi açısından anneden daha fazla risk ile karşı karşıya kaldığını fark etmişlerdi. Bu gözlem, araştırmacıları potansiyel olarak babadan geçen X-kromozomundaki genlerin kızlarının over kanseri riskine katkıda bulunup bulunmadığını araştırmaya yönlendirdi.

Kanser Daha Erken Yaşta Başlıyor

Araştırmacılar, veritabanında kanserden etkilenen 186 kadından X kromozomunun bölümlerini sıraladılar ve torunların ve büyükannelerin çiftleri hakkında bilgi topladılar. Babaanneden miras kalan genlerle bağlantılı yumurtalık kanseri vakalarının anne genlerine bağlı vakalara göre daha erken yaşta başladığını ve babalar ile oğullarında prostat kanseri oranlarının yüksek olduğunu keşfettiler. Ek sekanslama, araştırmacıların X-kromozomu üzerinde daha önce bilinmeyen bir mutasyonu saptamasına yol açtı ve bu da over kanseri vakalarının ortalama 6 yıl öncesinden daha fazla gelişmesine neden olabilir.

X’e Bağlı Kalıtılan Bir Gen

Çalışma, X-kromozomundaki bir genin, BRCA genleri gibi bilinen diğer duyarlılık genlerinden bağımsız olarak bir kadının over kanseri geliştirme riskine katkıda bulunabileceğini tespit etti. Bununla birlikte, bu genin kimliğini ve fonksiyonunu doğrulamak için gelecek çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.

Araştırmacılara göre bu çalışmada elde edilen veriler neden çok sayıda kız kardeşin aynı kanserden etkilenebildiğinin nedenini bulmaya yardımcı olabilir. Bir babanın kromozomları, çocuklarının cinsiyetini belirlediğinden, kızlarının hepsi aynı X-kromozom genlerini taşımak zorundadır. İleride yapılması gereken, daha fazla aileyi sıralayarak doğru genin tespit edildiğinden emin olmaktır. Bu sayede erken tanı ve tedavi fırsatı olacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Eng KH. et al. Paternal lineage early onset hereditary ovarian cancers: A Familial Ovarian Cancer Registry study. PLOS Genetics, 2018; 14 (2): e1007194 DOI: 10.1371/journal.pgen.1007194

Meme Kanserinde Son 10 Yıl

02 Mayıs 2018

Dünya çapında yaklaşık 500 bin insan, her yıl metastatik meme kanseri sebebiyle ölmektedir. Bu sebeple her ne kadar tedavide gün geçtikçe yeni gelişmeler olsa da meme kanseri önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uluslararası çok sayıda araştırmacının dahil olduğu son analizde, meme kanserinin son 10 yıldaki durumu incelendi ve gelişim alanları saptandı. Makale, metastatik meme kanseri hastaları için mevcut bakım, kaynaklar ve destek alanlarındaki boşlukları vurgulayarak, dünyanın çeşitli bölgeleriyle alakalı genel bir bakış sunmaktadır.

Primer araştırma, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilmiş olup, 34 ülkede yaklaşık 15.000 kişiden oluşan dört adet evrensel niteliksel ve nicel araştırmadan oluşmaktadır. İkincil araştırma, hakemli yayınların, hasta anket raporlarının ve medyada yer alan veya çevrimiçi makalelerin literatür taraması kullanılarak yapıldı.

Hastalar ve Bakım Verenler Daha Fazla Desteklenmeli

Elde edilen sonuçlara göre geçtiğimiz on yılda metastatik meme kanseri tedavisinde belli başlı iyileşmeler oldu. Hastalara ise metastatik meme kanseri hakkında yeterli bilgi verilmediği tespit edildi. Hastalar ve bakıcılar ile gerçekçi hedefler konusunda açık tartışmalara ihtiyaç vardır; bununla birlikte, hekimler, hastalarla iletişim konusunda eğitilmemektedir.

Hastaların yaşam kalitesini korumak çok önemli bir hedeftir; ancak bu durum iyileşmemiştir ve bazı durumlarda son on yılda azalmış bile olabilir. Metastatik meme kanseri hakkında kamu bilinci ve anlayışının da sınırlı olduğu görülmektedir. Hem hastalar hem de bakıcıları için iş istihdamı önemli bir sorun olmaya devam etmekte ve küresel olarak, önemli bir ekonomik yük mevcuttur. Bakım verenlerin desteklenmesi çok önemli olmakla birlikte bu genellikle göz ardı edilmektedir.

Klinisyenler, onkologlar, ilaç üreticileri, ödeyici kurum temsilcileri ve politika yapıcılar ile savunucuları, aileleri ve hastaları içeren sağlık hizmetleri uzmanları arasında güçlü ve birleşik küresel çaba, metastatik meme kanseri hastaları için yaşam kalitesini ve tedavi sonuçlarını iyileştirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardoso F. et al. Global analysis of advanced/metastatic breast cancer: Decade report (2005-2015). Breast. 2018 Apr 18;39:131-138.

Pankreas Kanserli Hastaların Uzun Dönem Sağkalımında Neoantijenler

13 Nisan 2018

Pankreatik duktal adenokarsinom, hastaların % 7'sinden daha az 5 yıldan fazla sağ kalım ile ölümcül bir kanserdir. T hücre immünitesi, istisnai birkaç uzun dönem sağ kalan hastanın sonuçlarıyla bağlantılıdır, ancak ilgili antijenler bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, pankreatik kanserli uzun süre sağ kalan hastalardaT-hücresi antijenlerinin tanımlanması için genetik, immünhistokimyasal ve transkripsiyonel immünoprofilleme, bilgisayarlı biyofizik ve fonksiyonel testler kullandılar. Tüm ekzom sekanslama ve “in-siliko” neoantijen tahmini kullanarak, hem en yüksek neoantijen sayısı hem de en fazla CD8 + T hücresi infiltratı birlikte olan tümörlerin, en uzun sağ kalımı olan hastaları sınıflandırdığını buldular. Uzun dönem sağ kalanlarda T-hücresi aktivasyonunu destekleyen spesifik neoantijen özelliklerini araştırdılar, bu kişilerin bir uygunluk modeli tarafından tanımlanan neoantijen nitelikleri ve tümör antijeni MUC16'da neoantijenler (CA125 olarak da bilinir) açısından zenginleştirildiğini keşfettiler.

T Hücre Reaktivasyonu

Enfeksiyöz hastalıktan türeyen peptidlere diferansiyel sunum ve homolojiyle neoantijenlere daha fazla bağışıklık kazandıran bir neoantijen kalite uygunluk modeli, iki bağımsız veri setinde uzun dönem sağ kalım saptarken, bir nicel antijen miktarı modeli yalnız artan neoantijen sayılarına daha büyük bağışıklık kazandıran belirlenmedi. Neoantijen moleküler taklit ile tutarlı, hem yüksek kaliteli neoantijenlere hem de öngörülen çapraz reaksiyonlu mikrobiyal epitoplara spesifik olan klonlar dahil olmak üzere, pankreatik kanser uzun dönem sağ kalanlarında, hem yüksek kaliteli hem de MUC16 neoantijenler için intratümoural ve geriye kalan dolaşımdaki T-hücrelerinin reaktivitesi saptadılar. Özellikle, yüksek kaliteli ve MUC16 neoantijenik klonların metastatik progresyon üzerinde seçici kaybını gözlemlediler ve bu neoantijen immüno-düzenlenmesini öneriyordu.

Araştırmacılar, pankreatik duktal adenokarsinomadaki T hücre hedefleri olarak benzersiz özelliklere sahip neoantijenler, daha geniş anlamıyla, neoantijen kalitesini, immünoterapilerin uygulanmasına yön verecek immünojenik tümörler için bir biyolojik belirteç olarak tanımladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Balachandran et al. Identification of unique neoantijen qualities in long-term survivors of pancreatic cancer, Nature Vol.551/515 2017.

BCC ve Lipid Profili İlişkisi

07 Nisan 2018

Günümüze kadar yapılmış olan çok sayıda çalışmada, çeşitli kanser türlerine sahip hastalarda, kırmızı kan hücresi toplam lipidlerin yağ asidi kompozisyonunda farklı değişiklikler olduğu görülmüştür. Omega-3 / omega-6 oranının ise cilt kanserine sebep olan fotokarsinogenezin genel sonucunda önemli bir rol oynadığı belirtilmiştir. Bununla birlikte, şimdiye kadar bazal hücreli karsinom (BCC) hastalarında doymamış yağ asidi profilini inceleyen bir çalışma yoktu. Bu nedenle, İran merkezli yapılan yeni bir çalışmada hastane verilerine dayalı bir vaka kontrol çalışması ile, yeni tanı konan BCC hastalarında kırmızı kan hücrelerinin yağlı asit kompozisyonu araştırıldı.

Bu çalışma İran, Tahran'daki Razi Hastanesi'ndeki yeni BCC hastaları üzerinde yürütüldü. Eritrosit membranlardaki yağ asidi konsantrasyonu gaz kromatografisiyle ekstraksiyon, saflaştırma ve preparasyondan sonra nispi değerler olarak tanımlandı.

Doymamış Yağ Asitlerinde Farklılıklar Tespit Edildi

Analizler BCC hastalarında heptadekenoik asit (p = 0.010) ve oleik asidin (p <0.001) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koydu. Çoklu doymamış yağ asitleri arasında, linoleik asit ve araşidonik asit de BCC hastalarında anlamlı derecede yüksekti (p <0.001). BCC hastalarında omega-3'ün anlamlı olarak daha düşük (p = 0.040) ve omega-6'nın anlamlı olarak daha yüksek (p = 0.002) olduğu belirtildi.

Buna ek olarak, BCC hastalarında toplam çoklu doymamış yağ asidi (p <0.001) ve omega-6 çoklu doymamış yağ asitleri / omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (p = 0.002) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi.

Bu çalışmada yeni BCC hastalarında n-6 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin yüksek ve n-3 çoklu doymamış yağ asidi değerlerinin ise düşük olduğu gösterildi. Ayrıca sağlıklı bireylerle karşılaştırıldığında doymamış yağ asidi dağılımında bazı farklılıkların olduğu belirtildi. Bu çalışma, BCC gelişiminde lipidlerin önemli olduğunu kanıtlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Rahrovani F. et al. Erythrocyte Membrane Unsaturated (Mono and Poly) Fatty Acids Profile in Newly Diagnosed Basal Cell Carcinoma Patients. Clin Nutr Res. 2018 Jan;7(1):21-30

Meme Kanseri Hastalarında “Merhamet Görme” Korkusu Depresyona Yol Açıyor

06 Nisan 2018

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup görülme sıklığı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Meme kanseri olan hastalarda fiziksel yükün yanı sıra psikolojik açıdan da önemli sorunlar baş gösterebilmektedir. Farklı hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, başkalarından merhamet ve duygusal sinyaller alabilmenin önemini vurgulamıştır. Portekiz’de yapılan çalışmanın temel amacı, meme kanseri hastalarının örnekleminde sosyal desteğin ve başkalarından merhamet alma korkusunun depresyon belirtilerinin prediktörü olup olmadığını araştırmaktı.

Çalışmaya dahil edilen örneklem, metastatik olmayan meme kanseri tanılı 86 kadın hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar Portekiz'deki bir onkoloji merkezindeki radyoterapi servisinde çalışmaya dahil edilmiş ve orada valide edilmiş olan kendilerine ait sonuçları bildirdikleri raporları tamamlamışlardır. Klinik (kanser evresi, komorbiditeler) ve demografik değişkenler (yaş, eğitim), sosyal destek ve depresif belirtiler konusunda başkalarından merhamet alma korkusunun prediktif etkilerini incelemek için araştırmacılar, çoklu regresyon analizi yaptılar.

Merhamet Görme Korkusu Depresyonu Tetikliyor

Başkalarından merhamet alma korkusu, depresyon semptomatolojisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olan modelin tek anlamlı prediktörü olarak dikkat çekti (β = 0.44; p <0.001). Bu sonuçlar, destekleyici sosyal temasların ve sosyal ağların miktarının, kanser hastaları açısından başkalarından merhamet alma yetenekleri kadar önemli olmayabileceğini göstermektedir.

Bu bulgular, kanser hastalarında başkalarından merhamet alma korkusuna odaklanan ilk çalışmadır ve meme kanserinde depresyonla ilişkili olabilecek sosyal faktörlerin araştırılmasında önemli bir katkı olarak görülmektedir. Araştırmacıların önerisi meme kanserinde psikolojik tarama görüşmelerinde, hastaların depresyon ve sosyal destek düzeylerinin değerlendirilmesinin yanı sıra empati ve duygusal yardım alma ve diğer insanlardan destek alma yeteneklerini de değerlendirmenin gerekli olduğu yönünde.

Literatür talep et

Referanslar :

Trindade IA. et al. Going beyond social support: Fear of receiving compassion from others predicts depression symptoms in breast cancer patients. J Psychosoc Oncol. 2018 Mar 13:1-9.

Cilt Kanseri İnsidansı Artış Gösteriyor

05 Nisan 2018

Merkel hücreli karsinom, nadir görülen bir cilt kanseri türüdür ve her yıl birkaç bin kişiyi etkilemektedir. Bu sayı melanomun etkilediği onbinlere kıyasla oldukça düşük kalıyor. Ancak, diğer cilt kanserleri kadar yaygın olmamasına rağmen, Merkel hücreli karsinom çok agresif ve genellikle ölümcül bir hastalıktır ve yeni araştırmalara göre daha yaygın hale gelmektedir. Melanom ile karşılaştırıldığında, Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma ihtimali çok daha yüksek, bu yüzden insanların bunun farkında olması önemlidir. ABD’li araştırmacılar Ulusal Kanser Enstitüsü'nden SEER-18 kayıt defterindeki verileri inceledikten sonra, bu kanser türünün son yıllarda beklenenden daha fazla arttığını tespit ettiler.

2000-2013 yılları arasında rapor edilen Merkel hücreli karsinom vakalarının sayısının yüzde 95 oranında arttığı görüldü. Bu oran melanom için yüzde 57 ve diğer kötü huylu tümörler için yüzde 15 olarak hesaplandı.  Araştırma ekibi, ABD’deki mevcut nüfus trendlerine dayanarak Merkel hücreli karsinom vaka sayısının 2013'teki yaklaşık 2,500 vakadan 2025'te 3,200'ün üzerine çıkacağını öngörüyor. Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom da erkeklerde, beyaz ırkta ve 50 yaşından büyük insanlarda daha sık görülmektedir. Araştırmacılar ABD nüfusunun yaşlanmasının, Merkel hücreli karsinomda artışa neden olduğuna inanıyorlar, çünkü bu kanser yaşlı bireylerde daha yaygındır.

Erken Teşhis ve Tedavi Edilmezse Agresif Seyrediyor

Diğer cilt kanserleri gibi, Merkel hücreli karsinom erken teşhis edildiğinde en iyi prognoza sahiptir. Hastalık erken aşamalarında başarıyla tedavi edilebilirken tanıda geç kalınırsa, hızla büyüyebilir ve metastaz yapması muhtemel oldukça agresif bir kanser türüdür. Son birkaç yılda ortaya çıkan immünoterapi tedavilerinin önceki kemoterapi tedavilerine kıyasla hayatta kalma oranlarını önemli oranda iyileştirmesine rağmen, metastatik Merkel hücreli karsinomun ölümcül olma potansiyeli hala yüksek.

Merkel hücreli karsinom, melanomdan farklı olarak ciltte koyu bir ben olarak görülmez. Bunun yerine, kırmızı, mor veya cilt renginde olan bir yumru gibi gözükür. Bu yumru hızlı büyüme eğilimindedir ve kist veya folikülitlerin aksine yumuşamaz. Bu sebeple özellikle cildinizdeki diğer lekelerden farklı veya hızlı büyüyen yeni, olağan dışı bir büyüme fark ederseniz, en kısa zamanda bir dermatoloğa görünmenizde fayda var.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/02/180216174658.htm

Ailesel Meme Kanseri Genetik Olmayan Yollarla Aktarılabiliyor

27 Mart 2018

Günümüzde ailesel meme kanseri riskiyle tarama amaçlı genetik test yapması önerilen yetişkinlerin sadece %20’sinde BRCA1 ve BRCA2 gibi bilinen meme kanseri genlerindeki mutasyonlar tespit edilebilmektedir. Bu da ailesel meme kanserinde genetik dışı bazı faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Melbourne Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ailelerinde çok sayıda meme kanseri vakası görülmüş olan 25 farklı aileden toplam 210 kişi üzerinde yeni bir çalışma yaptılar. Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre kadınlardaki meme kanseri riskini değiştiren, önceden bilinmeyen 24 epigenetik değişikliği tanımladılar ve bu değişikliklerin genlerin DNA sırasındaki değişiklikleri içermeden nesiller boyunca geçebileceğini gördüler. Araştırmacılara göre "Bu çığır açan çalışma, yalnızca birçok meme kanseri vakası olan ailelerden gelen kadınlar için yararlı değildir, tüm kadınlar için meme kanseri risk tahminini geliştirecek ve meme kanseri için epigenetik terapötiklerin geliştirilmesinin yolunu açacaktır."

DNA Metilasyonu Genetik Varyasyonu Taklit Ediyor

Nature Communications'da yayınlanan çalışma, DNA metilasyonu denilen epigenetik değişimlere bakıyor. Burada metil grubu kimyasalları DNA'nın dizisini değiştirmeden farklılaştırabilmektedir. DNA metilasyonu, bir aileye meme kanserine predispozan genetik varyasyonu taklit edebilir. Çalışma, genomunu sistematik olarak tarayan ve DNA metilasyonunun kalıtsal olduğu yerlere bakan ve bunu ailevi meme kanserine ilk uygulayanlardan çalışma olma özelliğini taşıyor.

Çalışmada kullanılan yöntemler meme kanserine uygulandığında çok başarılı oldu ve daha da heyecan verici olan diğer birçok kalıtsal hastalığa uygulanabilir olmasıdır. Araştırmacılar bu çalışmayı moleküler biyologlar ve istatistikçiler arasında kurulan çok verimli bir iş birliğinin sonucu olarak görüyorlar. Araştırmacılar, sonraki basamaklarda meme kanseri ile ilişkili metilasyon belirteçlerini taramak için testler geliştirmek için daha fazla çalışma yapılmasını ümit ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Joo JE. et al. Heritable DNA methylation marks associated with susceptibility to breast cancer. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-03058-6

Sıcak Çay İçmek Kanser Riskini Artırabilir mi?

24 Mart 2018

Dünyanın her yerinde, sıcak çay çok sevilen ve tüketilen bir içecektir. Dünya Kanser Araştırma Fonu'na göre, özofagus kanseri dünya genelinde sekizinci en yaygın kanser türüdür. Yüksek sıcaklıktaki çay tüketimi özofagus kanseri için bir risk faktörü olarak öne sürülmüş olsa da, sürekli bir ilişki gözlenmemiştir ve herhangi bir ilişkinin alkol ve tütüne maruziyetten bağımsız olup olmadığı değerlendirilmemiştir. Çin, çayın en çok tüketildiği ve özofagus kanser vakalarının en yüksek olduğu bir ülkedir.

Çin'deki Pekin Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptığı yakın tarihli bir araştırmada, çayın tüketildiği sıcaklığın özellikle de zaten olumsuz sağlık sonuçları riski taşıyan belirli gruplarda sağlığı etkileyebileceği bulundu.

Araştırmacılar, yüksek sıcaklıkta çay tüketimi ile birlikte alkol tüketimi ve sigara içilmesi ile ilgili belirlenmiş risk faktörlerinin özofagus kanseri riski ile ilişkili olup olmadığını incelediler. Araştırmayı Çin Ulusal Doğal Bilim Vakfı ve Ulusal Merkez Araştırma ve Geliştirme Programı'nın bir parçası olarak gerçekleştirdiler. Araştırmacılar, amacı Çin'de kalp rahatsızlıkları, kanser ve şeker hastalığı dahil olmak üzere kronik hastalıkların gelişimine ilişkin verileri toplamakta olan China Kadoorie Biobank çalışmasının katılımcılarının sağlığını izlediler. Sonuçlarının tutarlı olmasını sağlamak için, bilim adamları mevcut bir kanser teşhisi bulunan katılımcıların yanı sıra çay, alkol ve sigara içmekten vazgeçmiş katılımcıları çalışmaya dahil etmediler. Sonuçta, 30 ila 79 yaşları arasındaki 456.155 yetişkin katılımcının verilerini analiz ettiler. Bütün bu katılımcıların sağlık gelişmeleri daha sonra 9,2 yıllık bir ortalama süreyle takip edildi. Bu dönemde 1731 katılımcı özofagus kanseri tanısı aldı.

Tek Başına Risk Yüksek Değil

Yüksek sıcaklıkta çayın içilmesi, alkol tüketimi ya da sigara içimi ile birlikte, özofagus kanseri riski, sadece sıcak çay içmekten daha yüksek bulundu. Çayı haftada birden daha az tüketen ve günlük 15 g'dan daha az alkol tüketen katılımcılarla karşılaştırıldığında, sıcak çay ve günde 15 gr veya daha fazla alkol tüketenler, 5,0 risk oranı ile özofagus kanseri için en büyük riski taşıyordu. Benzer şekilde, günlük sıcak çay içip sigara içenlerin risk oranı değeri 2,03’tü. Sadece sıcak çay içenlere ve alkol almayan ya da sigara içmeyen bireylerin özofagus kanseri riski daha yüksek değildi ve bu üç davranışın uyumlu bir etkisinin önemli bir risk faktörü olduğunu düşündürüyordu.

Araştırmacılar bulgulara dayanarak, insanların alışkanlıklarını dikkatlice seçmeleri gerektiğini ve günlük içki veya sigarayı bırakamayanların çok yüksek sıcaklıklarda çay içmekten kaçınmalarının uygun olacağını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Yu et al. Effect of Hot Tea Consumption and Its Interactions With Alcohol and Tobacco Use on the Risk for Esophageal Cancer: A Population-Based Cohort Study,  Annals Of İnternal Medicine 2018.

Pediatrik Multipl Sklerozda İmmünglobulin Serbest Hafif Zincir Analizi

20 Mart 2018

Pediatrik multipl skleroz (MS) nadir bir hastalıktır ve tüm MS vakalarının yalnızca % 3-% 5'ini oluşturur. MS'in ilk belirtileri klinik olarak optik nörit (ON), transvers myelit (TMY) veya beyin sapı, serebellar veya hemisferik disfonksiyona bağlı diğer nörolojik bulguları ortaya çıkarabilen bireysel demyelinatif olaylar olarak görülür. Artan kanıtlar, erken tedavinin MS ilerlemesini yavaşlattığını düşündürmektedir. Gelecekteki atakların tahmini ve karakterizasyonu faydalı olabilir, ancak maalesef bu tür prognostik testler hala eksiktir.

MS tanısı, MS için spesifik olmayan ancak öngörülemeyen tipik bir demyelinatif klinik sunumun yanı sıra McDonald kriterlerine uyan tipik bir dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kombinasyonuna dayanır. Bununla birlikte, MR'nin yüksek duyarlılığına rağmen diğer merkezi sinir sistemi (MSS) hastalıkları MS'i radyolojik olarak taklit edebilir. Çocuklarda, ayırıcı tanı yaygın olarak demiyelinizan spektrum bozukluğu içinde yetişkinlere kıyasla daha geniştir. Bu gibi durumlarda, MRG bulgularının doğru bir şekilde yorumlanması güç olabilir ve doğru tanı için destekleyici laboratuvar verilere ihtiyaç duyulabilir. Yaygın olarak kullanılan diagnostik laboratuvar testinde, oligoklonal immünoglobülin (Ig) bantlarının gösterilmesi, intratekal bir Ig üretimini gösterir ve MS tanısını destekler. Bununla birlikte, bu yöntemin pediyatrik MS'de duyarlılığı net değildir. Bu nedenle, çocuk MS hastalarının yeni biyolojik belirteçlerinin araştırılması ve yeni, daha kesin tanı tekniklerinin geliştirilmesi etkili ve zamanında tedavi için çok önemlidir.

Κ ve λ Ig serbest hafif zincirlerinin (FLC) intratekal üretimi şu an MS hastalarının SSS'lerinde gelişen önemli bir immünolojik yanıt olarak görülür. Son derece hassas nefelometrik FLC testlerinin geliştirilmesi sayesinde, MS tanısında FLC analizinin önemi ortaya çıkmıştır. Monomerik artı dimerik FLC'nin toplam seviyesinin nicelenmesine izin veren nefelometrik analiz, MS hastalarının BOS'unda anlamlı bir κ-FLC artışı gösterir. Yine de, bu testin MS'in tanısı için spesifitesi, oligoklonalite testinin ve hatta IgG indeksininkinden daha düşüktür.

İsrail’den araştırmacılar, yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada MS ve ilgili hastalıkları olan yetişkin hastaların BOS-serum örneklem çiftlerinde FLC'yi analiz etmek için yarı kantitatif bir Western blot tekniği kullandılar. Daha önce kullanılan FLC analizlerinin aksine, FLC'nin monomerik ve kovalent bağlı dimerik formlarını farklı olarak analiz ettiler. MS'i erişkinlerde bulunan diğer nörolojik hastalıklardan ayırmak için tanı açısından faydalı FLC indeksleri oluşturdular. Yöntemin özgüllüğü ve duyarlılığı oligoklonalite testine kıyasla yüksekti.

Pediyatrik MS’i Daha Kolay Tanımak Mümkün Mü?
 

Araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, pediatrik MS'in yeni güvenilir biyolojik belirteçlerini ortaya çıkarmak amacıyla, FLC analizi için yeni metodolojik yaklaşımlarını uyguladılar ve çocuklarda MS tanısında bu tekniğin faydasını gösterdiler. Çalışmaya 21 MS tanılı ve 35 MS dışı demiyelinizan veya enflamatuvar nörolojik bozukluk tanılı hastaları dahil ettiler. MS tanısı klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularına dayanıyordu. Hastaların BOS'larında ve serumlarında FLC'yi incelemek için Western blot analizi uyguladılar. FLC monomer ve dimer seviyeleri ve κ / λ oranları için FLC endekslerini hesapladılar. Örnekleri aynı zamanda oligoklonalite testi ile analiz ettiler.

Çalışma, 10 MS hastasının ("k-tipi MS") BOS'unda anormal derecede κ-FLC monomerlerinin ve dimerlerinin düzeylerinin yükseldiğini ortaya koydu. İki MS vakasında ("λ-tipi MS") λ dimerlerinin miktarları artarken, üç MS vakasında κ ve λ FLC'nin yüksek seviyeleri ("karışık tip MS") mevcuttu. MR ve klinik değerlendirme, "karışık" ve "λ-tipi" vakalar için daha agresif bir hastalık formu gösterdi. Araştırmacılar yöntemin, MS ve MS olmayan hastalar arasındaki ayrım için daha yüksek duyarlılık (% 90,5) ve özgüllük (% 91,4) ile oligoklonalite testine (sırasıyla % 81 ve % 65,7) kıyasla üstün olduğunu belirttiler. Yöntemlerinin pediatrik MS'in tanı ve prognozuna katkıda bulunabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ganelin-Cohen et al. Search for new biomarkers of pediatric multiple sclerosis: application of immunoglobulin free light chain analysis,  Clin Chem Lab Med 2018.

Vitaminler Cilt Kanseri Riskini Azaltıyor

09 Mart 2018

Skuamöz hücreli karsinom, kronik güneşe maruziyet ile ilişkilidir ve yüz, eller ve kafa derisinde daha sık görülür. Cilt kanserinin en ölümcül şekli olan melanom, güneş yanığı, özellikle de gençken güneş yanıklarıyla ilişkilidir. UV radyasyonu, skuamöz hücreli ve bazal hücre gibi belirli cilt kanseri riskinizi artırır. Ancak bu kanserler arasında bile önemli farklılıklar mevcuttur ve uygun güneş maruziyeti bazı durumlarda zararlı olmak yerine faydalı olabilir.

UV ışınları cildinize dokunduğunda metabolize olan D vitamininin yalnızca ölümcül form veya cilt kanseri olan melanom riskinizi değil aynı zamanda en yaygın kanser türlerini de azalttığı gösterilmiştir. D vitamini cildimizde aktive olur ve aktive edilmiş D vitamini cildimizdeki genleri etkiler ve ultraviyole ışının neden olduğu anormallikleri önler. Sonuç olarak, güneşten kaçınma paradoksal olarak cilt kanserini tetikleyen faktör haline gelir.

Düzenli olarak güneş kremi uygulayarak cildimizdeki vitamin D aktivasyonunu etkili bir şekilde önlediğimizden, doğal olarak sağlayacağı korumayı engelleyebiliriz. Kanıtlar akıllı bir stratejinin, cildimizin pembeye dönmesinden kısa bir süre önce bol miktarda çıplak derinin korumasız güneşe maruz kalmasını sağlamak ve daha sonra ince bir giysi tabakası ile örtmek olduğunu önermektedir. Ayrıca, uzun süre açık havada olduğumuzda, yüzünüzdeki cildin zarar görme eğilimi daha yüksek olduğu için D vitamini depolarına çok fazla katkı sağlamayacağı için geniş bir şapka takmak da akıllıca olacaktır.

UV Maruziyetine Karşı Koruma

Avustralyalı araştırmacılara göre, B3 vitamini (nikotinamid) de belirli cilt kanserlerine yatkın hastalarda koruma sağlayabilir. Araştırmacılar hipotezlerini, daha önce son derece yaygın ve yavaş ilerleyen ve melanomdan daha az ciddi olan skuamöz hücreli ya da bazal hücreli karsinom olmak üzere deri kanseri tanısı konmuş 386 kişi üzerinde test ettiler.  Katılımcılara, bir yıl boyunca günde iki 500 mg vitamin B3 hapı veya plasebo verdiler. B3 vitamini alanlara bir yıl sonra yüzde 23 daha az kanser tanısı kondu. Haplar ayrıca aktinik keratoz adı verilen kanser öncesi lezyonların sayısını azalttı. Dokuz aylık tedaviden sonra nikotinamid alan gönüllüler arasında bu lezyonlar yüzde 20 azaldı. Nikotinamid kullananlar yaklaşık üç ayda sonuç almaya başladılar. Bununla birlikte, korunma vitamini almayı bıraktıklarında kayboldu.

Araştırmacılar, aşırı UV maruziyetinin neden olduğu DNA hasarının onarılmasına ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine nikotinamidin yardımcı olduğunu ve cilt kanserine yatkınlığı olanlara tavsiye edildiğini belirttiler. Genel popülasyonda cilt kanserine karşı koruma sağlayıp sağlayamayacağının ise hala bilinmediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Make Vitamin D Not UV A Priority, Skin Cancer Foundation

Koenzim Q10 ve İnflamasyon

01 Mart 2018

Son zamanlarda gıda desteği olarak çok çalışmada sıklıkla ismini duymaya başladığımız koenzim Q10, gün geçtikçe daha popüler olmaya başladı. Kronik inflamasyon, metabolik hastalıkların başlamasına ve gelişimine katkıda bulunur. Klinik kanıtlar, koenzim Q10'un iltihap belirteçleri üzerinde bazı etkilerinin olduğunu önermektedir. Peki söylenildiği gibi koenzim Q10’un inflamasyon üzerine etkisi var mıdır? Ne düzeyde ve nasıl ilişkilidir? 

Bu sorulara cevap bulmak amacıyla yapılan bir meta-analizde metabolik hastalığa sahip olan insanlarda koenzin Q10’un etkileri incelendi. Elektronik veritabanları Şubat 2016'ya kadar randomize kontrollü çalışmalar (RKÇ) için araştırıldı ve interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve C reaktif protein (CRP) dahil inflamatuar faktörler ile ilişkili sonuç parametreleri değerlendirilmeye alındı. Meta-analiz yazılımı için RevMan yazılımı kullanıldı. Yöntem olarak STATA yazılımı ile Meta-regresyon analizi, Egger hattı regresyon testi ve Begg rank korelasyon testi uygulanarak yapıldı.

Koenzim Q10 Takviyesi TNF- α Düzeyini Düşürüyor

Meta-analize toplam 428 denek içeren dokuz çalışma dahil edildi. Sonuçlara göre, kontrol grubuna kıyasla, koenzim Q10 takviyesinin serum koenzim Q10 düzeyini 1.17μg / ml’ye [MD = 1.17,% 95 GA (0.47-1.87) μg / ml, I2 =% 94] arttırdığını görülürken, TNF-α'da 0.45 pg / ml [MD = -0.45,% 95 GA (-0.67 ila -0.24) pg / ml, I2 =% 0] oranında önemli ölçüde düşüş saptandı. CRP [MD = -0.21, 95% CI (-0.60 to 0.17) mg/L, I2 = 21%] ve IL-6[MD = -0.89, 95% CI (-1.95 to 0.16) pg/ml, I2 = 84%] için ise koenzim Q10 ve plasebo arasında anlamlı bir fark gözlenmedi.

Sonuç olarak koenzim Q10 takviyesi kısmen inflamasyon sürecini iyileştirebiliyor gibi görünse de koenzim Q10'un inflamasyon üzerindeki etkileri, daha büyük örneklem büyüklüğü ve yeterince uzun süren iyi tanımlanmış çalışmalar yürütmek suretiyle derinlemesine araştırılmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhai J et al Effects of Coenzyme Q10 on Markers of Inflammation: A Systematic Review and Meta-Analysis.: PLoS One. 2017 Jan 26;12(1):e0170172. doi: 10.1371/journal.pone.0170172. eCollection 2017.

Mide Kanseriyle Alakalı Ayrıntılı Genom Analizi Yapıldı

28 Şubat 2018

Küresel bir perspektiften bakıldığı zaman gastrik kanserin, kanserin en yaygın ve öldürücü formlarından biri olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu Asya'da, tütsülenmiş gıda tüketiminin yaygın olması nedeniyle gastrik kanser insidansı son derece yüksektir. Günümüze kadar yapılmış olan çalışmalarda, gastrik kanser tanısında biyolojik belirteç olarak bir veya birkaç gen belirlenemedi ve gastrik kanser tedavisinde önemli olabilecek genlerin ayrıntılı tanımlaması yapılamadı.

Çin’de yapılan yeni bir çalışmada, normal mide dokuları ile GC dokuları arasında farklı olarak eksprese edilen genleri ayırt etmek için Gen İfade Omnibus (GEO) veritabanına yüklenen dokular, tüm genom geniş ifade profilleme dizileri ile analiz edildi. GSE13911, GSE19826 ve GSE79973, GPL570 platformunu temel aldı ve GSE29272, GPL96 platformunu temel aldı. İki platformdan farklı eksprese edilen genler taranarak bu iki platformun kesişim noktası seçildi. Bunun peşi sıra farklı laboratuvarlardan gelen sıralama verilerinde ortak olan farklı eksprese edilen genler tespit edildi. Son olarak, 384 gastrik kanser örneğinden 3 yukarı doğru düzenlenmiş ve 34 aşağı doğru düzenlenmiş farklı eksprese edilen gen elde edildi.

Çok Sayıda Gen Tespit Edildi

Aşağı doğru düzenlenmiş gen sayısı, yukarı doğru düzenlenmiş genlerin sayısından daha büyük olduğu için, aşağı düzenlenmiş farklı eksprese olan genler üzerinde işlevsel analiz ve yolak zenginleştirme analizi gerçekleştirildi. Analizin sonucunda, salgılanan fosfoprotein 1 (SPP1), sülfataz 1 (SULF1), trombospondin 2 (THBS2), ATPaz H + / K + taşıyan beta altbirimi (ATP4B), gastrik intrinsik faktör GIF) ve gastrokine 1 (GKN1) gibi gastrik kanserle ile ilişkili en önemli genler tespit edildi. Bu genlerin prognostik gücü, Oncomine veritabanında ve Kaplan-Meier plotter (KM-plotter) analizi ile doğrulandı. Ayrıca gastrik asit sekresyonu, toplayıcı kanal asit sekresyonu, azot metabolizması ve ilaç metabolizması gastrik kanser ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Bu nedenle araştırmacılara göre, bu genler ve yollar gastrik kanserli hastalarda tanı ve klinik etkileri geliştirme potansiyel hedefleri olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Fei HJ et al. Identification of significant biomarkers and pathways associated with gastric carcinogenesis by whole genome-wide expression profiling analysis. Int J Oncol. 2018 Jan 11. doi: 10.3892/ijo.2018.4243. [Epub ahead of print]

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image