Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Soğuk Parmakların Olası Nedenleri

15 Kasım 2019

Soğuk parmakları veya elleri, özellikle soğuk bir günde tecrübe etmek normaldir. Ancak, sıcak bir günde bile soğuk parmaklara sahip olmak bazen altta yatan bir sorunun işareti olabilir. Soğuk parmakların birçok nedeni vardır.

El parmakları ve ayak parmakları vücudun geri kalanından biraz daha soğuk olmasının nedeni vücudun ilk önce göğüs ve karın içindeki temel organlara kan ve sıcaklık göndermesidir.

Bazı ilaçlar bazen soğuk parmaklara veya ellere neden olabilir. Amfetaminler, dekonjestanlar ve bazı kanser ilaçları gibi kan akışını etkileyen ilaçlar, ellerde ve parmaklardaki küçük kan damarlarının spazmına neden olabilir. Bu kas kasılması, ellere akan kan miktarını azaltır, bu da parmakların soğumasına neden olur.

Hipotiroidizmli bir insanda, tiroid bezi yeterince hormon üretmez ve bu da soğuk intoleransına neden olabilir. Ayrıca vücutta kan akışının azalmasına neden olabilir, bu da parmaklarda soğuk hissine neden olabilir.

Raynaud Hastalığı Düşünülmeli

Bazen de Raynaud fenomeni veya sendromu olarak da adlandırılan Raynaud hastalığı, hem el parmakları hem de ayak parmaklarını veya daha az yaygın olarak burun ve kulakları etkiler. Strese veya soğuğa maruz kalmak, bölgeye kan dolaşımını azaltabilir. Bu azalmış kan dolaşımı, Raynaud'un özelliği olan “Beyaz Parmak Atağı” denilen şeye neden olur. Durum çok hafif ila oldukça şiddetli arasında değişebilir ve hatta hali hazırda dolaşım bozukluğu olan bazı kişilerde parmaklarda veya ayak parmaklarında yaralara veya ülserasyonlara neden olabilir. Raynaud'u olan insanlar kafein ve nikotin kullanmaktan kaçınmalıdır çünkü bu uyarıcılar semptomları kötüleştirebilir.

Nadir durumlarda, vücudun herhangi bir yerinde oluşan ve daha sonra koldaki bir artere giden kan pıhtısı soğuk parmaklara neden olabilir. Bu pıhtı parmakların, elin ve kolun aniden soğumasına ve ağrı hissine neden olabilir. Acil servise gitmeyi gerektiren tıbbi bir acil durumdur.

B-12 Vitamini, hayvansal ürünlerde bulunur ve kırmızı kan hücrelerinin ve sinir hücrelerinin üretiminde önemli bir rol oynar. B-12 vitamini eksikliği, uyuşukluk, karıncalanma ve parmaklarda soğuk hissine neden olabilir.

Aneminin birçok farklı nedeni ve türü vardır, ancak semptomları genellikle soğuk el, ayak parmaklarını ve elleri içerir. Kansızlığı olan kişilerde ayrıca halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, baş ağrısı, soluk cilt ve baş dönmesi de olabilir.

Periferik arter hastalığı (PAD), genellikle yaşlı erişkinlerde görülen bir kardiyovasküler hastalıktır. Bu hastalıkta, kollar veya bacakların atardamarlarında plak birikir ve el veya ayaklara kan akışını engeller. Durum genellikle bacaklarda ve ayaklarda meydana gelse de, kollarda ve ellerde PAD olması mümkündür. Vücudun bu bölgesindeki PAD belirtileri kollarda ağrı ve krampları, soğuk ve uyuşmuş elleri ve soluk mavi parmakları içerir. Bazı insanlar da yaralar geliştirip yaraların zamanla kötüleştiğini veya iyileşmediğini görebilir.

Stres ve anksiyete soğuk parmaklara ve ellere de neden olabilir. Büyük miktarda stres veya anksiyete durumunda epinefrin dalgalanmaları yaygındır. Bu hormon, eller ve parmaklardaki kan damarlarının daraltan ve parmaklara giden kan akışını azaltan bir reaksiyon zincirini tetikler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nicole Galan. Potential causes of cold fingers, Medical News Today 2019.

Sağlık Hizmetlerinde Yapay Zekanın Kullanılması

15 Kasım 2019

Yapay zekanın popüler bir alt disiplini olan makine öğrenmesi, büyük veri kümeleri kullanır ve değişkenler arasındaki etkileşim modellerini tanımlar. Bu teknikler daha önce bilinmeyen ilişkileri keşfedebilir, yeni hipotezler üretebilir, araştırmacıları ve kaynakları en verimli yönlere doğru yönlendirebilir. Makine öğremesi finans, otomatik sürüş, akıllı ev gibi çeşitli alanlarda uygulanabilir. Tıpta makine öğrenmesi, otomatik klinik karar sistemleri oluşturmak için yaygın olarak kullanılır.

Makine öğrenmesine yönelik çoğu yaklaşım denetimli ve denetimsiz olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Denetlenen yöntemler sınıflandırma ve regresyon için mükemmeldir. Son örnekler arasında göğüs röntgeni akciğer nodülü tespiti, antikoagülasyon tedavisinin risk tahmin modelleri, kardiyomiyopatide otomatik defibrilatörlerin implantasyonu, inme ve inme-benzeri sınıflamasında kullanım, CD4 + T hücre heterojenliğinin modellenmesi, bulaşıcı hastalıklarda sonuç tahmini, EKG’de aritmi tespiti ve silico klinik araştırmasının tasarımı ve geliştirilmesi vardır.

Denetimsiz öğrenme etiketli veri gerektirmez. Verilerde mevcut olan gizli kalıpları belirlemeyi amaçlar ve genellikle veri araştırmalarında ve yeni hipotezlerin oluşturulmasında kullanılır.

Derin öğrenme, eğitim veri setlerinden otomatik tahminler üretmek için birden fazla yapay nöronal ağ katmanını kullanarak insan beyninin çalışmasını taklit eden bir makine öğrenmesi alt kümesidir. Derin öğrenme stratejisine dayalı modeller çoklu parametrelere ve katmanlara sahip olma eğilimindedir. Bu nedenle, model aşırı-uyarlaması kötü prediktif performansa yol açabilir. Eğitim örneği boyutunu arttırmak, gizli katman sayısını azaltmak ve verilerin iyi dengelenmiş olmasını sağlamak, aşırı-uyarlama önlenmesine yardımcı olabilir. Genel olarak derin öğrenme, görüntünün tanınmasında ve olaylar arasındaki zamansal ilişkileri kullanarak hastalığın başlangıcını modellemekte zorlayıcıdır.

Yapay Zeka Uygulamaları Kanser, Sinir Sistemi ve Kardiyovasküler Hastalıklara Odaklanıyor

Sağlık hizmetlerinde artan yapay zeka uygulamasına rağmen, araştırmalar temel olarak kanser, sinir sistemi ve kardiyovasküler hastalıklar üzerine yoğunlaşmaktadır, çünkü bunlar engellilik ve ölümlerin önde gelen nedenleridir. Bununla birlikte, bulaşıcı ve kronik hastalıklar da dikkat çekmektedir. Klinik iç görünün çıkarılmasını iyileştirerek ve bu tür iç görüyü iyi eğitilmiş ve onaylanmış bir sisteme sokarak artık birçok durum için erken tanı konulabilir.

Tedavi etkinliği ve sonuç tahmini, hastalık yönetimi stratejileri ve kişiselleştirilmiş bakım planlarında potansiyel klinik etkileri olan önemli alanlardır. On yıl önce, kanser sonuçlarını tahmin etmek için sadece moleküler ve klinik bilgilerden yararlanılmaktaydı. Genomik, proteomik ve görüntüleme teknolojileri dahil olmak üzere yüksek verimli teknolojilerin geliştirilmesiyle birlikte, yeni girdi parametreleri türleri toplanmış ve tahmin için kullanılmıştır. Büyük bir örneklem büyüklüğü ve histolojik veya patolojik değerlendirmeler içeren entegre multimodal veri tipleri ile bu yöntemler kanser duyarlılığı, sonuç tahmini ve prognoz doğruluğunu önemli ölçüde arttırabilir.

Makine öğrenmesi, artık ilaç geliştirme maliyetlerinin yüksek olması, ilaç hedeflerinin karakterizasyonunu yönlendiren 3 boyutlu yapısal bilgilerin bulunmasının artması ve klinik çalışmalarda oldukça düşük başarı oranları nedeniyle ilaç keşfi sürecinde kullanılmaktadır. Makine öğrenmesi, alanlar arası bağlantı kurmak için bir köprü olarak kullanılabilir. Endikasyonlarının veya yan etkilerinin tartışılması gibi bağlamsal ipuçlarını tanıyarak yeni onaylanmış bir ilacı tanımlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nariman Noorbakhsh-Sabet, Ramin Zand, Yanfei Zhang, Vida Abedi. Artificial Intelligence Transforms the Future of Health Care, The American Journal of Medicine (2019) 132:795−801.

Kanserli Kadınlar Doğurganlık Nasıl Korunmalı?

15 Kasım 2019

Üreme çağındaki birçok kadına her yıl kanser teşhisi konur. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında yaklaşık 843.820 kadına kanser teşhisi kondu ve bu vakaların 89.000'inden fazlası 45 yaşın altındaydı. Kore'de, kanserli kadın hasta sayısı 2014'te 104.175’ti. 2011-2015 yılları arasında kanser tanısı alan tüm hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %70.7’ydi ve bu oran sürekli olarak daha iyiye gitmekteydi. Özellikle kemoterapi ve radyoterapinin tanı ve tedavisinde tıbbi teknolojinin gelişimi, bu kanser hastaların hayatta kalma oranını arttırmıştır. Hem kemoterapi hem de radyoterapi, foliküler azalmaya bağlı olarak yumurtalık fonksiyon kaybına neden olur. Özellikle siklofosfamid gibi alkilleyici maddeler gonadotoksiktir ve erken over yetmezliğine neden olur.

Çocuk doğurmanın mesleki veya kişisel nedenlerden dolayı ertelenmesinin sosyal eğilimlerine göre, kanserli birçok hasta henüz aile planlamasına başlamamış veya bunu tamamlamamıştır. Kadınlar için kanser tedavisine bağlı kısırlık, benlik saygısı kaybıyla ilişkili olabilir ve psikososyal sıkıntıya neden olabilir. Bu nedenle kanserli gençlerin doğurganlık potansiyellerini korumaları için fırsatların sağlanması için çaba gösterilmelidir. Endokrin fonksiyon ve doğurganlığın geri kazanılması anlamına gelen over fonksiyonunun geri kazanılması, kanserden kurtulduktan sonra üreme çağındaki kadınların yaşam kalitesini artıracaktır.

Yeni Koruma Seçenekleri

Over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu, acil kemoterapiye ihtiyaç duyan veya over stimülasyonu yapmak istemeyen kanserli erişkin hastalarda doğurganlığın korunmasında önemli bir seçenektir. Yumurtalık doku donması, kanserli prepubertal hastaların doğurganlığını korumak için tek seçenektir. Yakın tarihli bir derlemede, donmuş çözülmüş over transplantasyonunun yaklaşık 90 canlı doğuma yol açtığı ve gebe kalma oranının yaklaşık %30 olduğu bildirildi. Endokrin fonksiyon iyileşmesi, nakil sonrası 3.5 ile 6.5 ay arasında %92.9 oranında gözlenmekteydi.

Kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler, kanserden kurtulanların sayısını ve prognozunu arttırmıştır. Üreme uzmanlarına erken sevk, ergenlik öncesi ve doğurganlık çağındaki kanser hastaları için çok önemlidir. Embriyo veya oosit kriyoprezervasyonu doğurganlığın korunmasında standart yöntemdir, over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu gibi yöntemler ise henüz araştırma evresindedir. Bu yöntemlerden ikincisi, kanser tanısı almış prepubertal kızlar için tek doğurganlık koruma seçeneğidir. Yeniden implantasyondan sonra endokrin fonksiyonunun iyileşmesi iyi tespit edilmiştir ve canlı doğum oranı önemli ölçüde artmaktadır. Araştırmacılar yaptıkları incelemeye dayanarak, kanserli gençlerdeki endokrin fonksiyon ve doğurganlığı korumak amacıyla over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu kanser tedavisinden önce dikkatlice düşünülmesi gerekildiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sooyoung Kim et al. Ovarian tissue cryopreservation and transplantation in patients with cancer Obstet Gynecol Sci. 2018 Jul; 61(4): 431–442

Obez Hastalarda Astım Riski Nasıl Artıyor?

14 Kasım 2019

Astım ve obezite prevalansı, hem ayrı ayrı hem de birlikte olarak son yıllarda ABD'de önemli ölçüde artmıştır. Obezite, yüksek vücut kitle indeksi olan kişilerde görülen hava yollarının sistemik ve lokalize enflamasyonuna yol açabilmesi nedeniyle astım için önemli bir risk faktörüdür. Bu sebeple astım-obezite sendromu, astım şiddetine orantısız olarak katkıda bulunan ve terapiye karşı duyarsızlığa neden olan önemli bir halk sağlığı sorunudur.

ABD’nin her iki yakasından bilim insanlarından oluşan bir araştırmacı takımı, obez bireylerdeki daha yüksek şiddetli astım riskini bu hastalardaki tedavi kontrolünün azalması ve kortikosteroid tedavisine yanıtın azalmasına bağlamaktadırlar. Bununla birlikte, önceki çalışmalarda bazı obez bireylerin hava yolu enflamasyonu tarafından tetiklenmeyen fakat bu bireylerin hava yollarındaki düz kaslardaki bir alerjene normalden yüksek yanıtın geliştiği tipte bir astıma sahip olabilecekleri ileri sürülmüştür. Bu hastalardaki hiperreaktivite, kas kasılması ve spazm oluşturarak solunum yollarının daralmasına neden olur ve dolayısıyla kolay nefes almaya engel olur.

Bağışık Sisteminin Düz Kaslar Üzerindeki Etkileri

Araştırma ekibi yaptıkları çalışmada insan hava yolu düz kas hücrelerine (Human Airway Smooth Muscle - HASM) histamin uyguladılar. Histamin, vücudun bağışıklık sisteminin bir alerjene tepki olarak ürettiği kimyasal bir ajandır. Karbakol ise hava yollarını kontrol eden sinir sisteminin kısmi olarak uyaran bir ilaçtır. Bu maddeler ile hava yolu hücrelerinin uyarılması, hücrelerin kas kasılmasını taklit eden kalsiyumu serbest bırakmasına neden olur. Yapılan testlerde araştırmacılar obez donörlerden gelen kas hücrelerinin normal kilolu vericilere ait hücrelere kıyasla daha fazla kalsiyum saldığını ve daha fazla kısalmaya (kas kasılması sırasında ortaya çıkan bir işleve) sahip olduklarını buldular. Bunlara ek olarak kadın obez donörlerden gelen hücrelerin, erkek obez donörlerden gelenlere kıyasla daha fazla kalsiyum salınımı yaptığı da tespit edildi.

Bu çalışma ile insan hava yolu kültürü üzerinde obezitenin hiperreaktivite reaksiyonunu tetiklenebildiği kanıtlandı. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, obezitenin yapısal hücreler (veya hava yolu düz kas hücreleri) üzerindeki etkilerinin tanımlanabilmesi ve steroid kullanımı olmaksızın astım tedavisini iyileştirmek için yeni hedefe yönelik yaklaşımlara yol açabilecek eşsiz bir bakış açısı oluşturduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Orfanos S et al. Obesity increases airway smooth muscle responses to contractile agonists. Am J Physiol Lung Cell Mol Physiol. 2018 Aug 30.

Onkologların En Zor Sorusu – Ne Kadar Ömrüm Kaldı?

14 Kasım 2019

"Ne kadar ömrüm kaldı?" Bu, hastaları derinden etkileyen önemli bir sorudur. Günümüzde büyük veri ve çevrimiçi prognostik araçlar yardımıyla bile, immünoterapiler ve hedefli tedaviler bu soruyu cevaplamayı çok zor hale getirdi. Bu yüzden prognostik tahmin yapmak, bir bilimden çok bir sanat haline gelmiştir ve klinik deneyim ve sezgiye dayanan dikkatli, adım adım bir yaklaşım gerektiren bir durumdur.

Öncelikle Hastaların Ne Bilmek İstediğini ve Zaten Ne Bildiklerini Anlayın

Prognoz konusu, hasta ve ailesi için birçok açıdan yaklaşılması çok zor bir konudur. Hastaların %5 ila %20'si ciddi bir hastalık tanısı konduğunda prognozunu bilmek istemezler. Çoğu, neyin yanlış olduğunu bilmek ister, ancak ne kadar zamanları olursa olsun, herkes bunu bilmek istemez. Bu durum, prognozu hastadan daha fazla bilmek isteyen aile üyeleri tarafından daha karmaşık hale getirilebilir.

Bir hekimin akut miyeloid lösemili yaşlı bir hasta ile bir odada bir arada bulunup kemoterapi hakkında konuştuklarını varsayalım. Bir aile üyesi “Prognoz nedir?” diye soracak. Hastaya dönüp 'Bu duymak istediğin bir şey mi?' diye sorulduğunu düşünelim. Bunu yapmak her zaman ilginçtir, çünkü bazen hastalar bu bilgiyi isteyeceklerdir. Öte yandan çoğu zaman da hastalar bunları duymakta tereddüt etmektedirler.

Ortalamalar Değil Bireyler

Kullanılan araç ne olursa olsun, çoğu zaman iki parça bilgi sağlayacaktır: hastanın iyileşme şansı ya da kanseri tedavi edilemez ise hastanın ne kadar zamanı kaldığı. Bu sayılar kaçınılmaz olarak hasta için odak noktası haline gelecektir. Öte yandan bu sorunun sadece bir parçasıdır. Çünkü her hasta farklıdır ve bu bilgileri her bireye uyarlamak zordur. Herkesin hastalığı farklı şekilde davranır

Ne Zaman Prognoz Hakkında Bilgi Verilmeli?

Bir doktor hastanın prognozuna dair bilgi sahibi olduğunda, asıl önemli soru, ne zaman verileceği sorusudur. Buradaki ilk belirleyici, tedavi edilen kanser türüdür. Örnek olarak akut miyeloid lösemili hastalarda doktorlar hastalığın başlangıcında hastalarla ile prognoz hakkında konuşmak zorundadır. Çünkü burada kullanılan yoğun kemoterapi ile tedavi ile ilgili de önemli miktarda ölüm oranı mevcuttur. Hastalarla başlamak üzere olunan terapiden ölme şansı hakkında konuşulmazsa hastalar için bir kötülük yapıyor olabilirsiniz. Bu konuşmanın bir kısmı da tabii ki hastalığın uzun dönem prognozu ve tedavinin uzun vadeli kazançlarını içermelidir.

Diğer taraftan, Miyelodisplastik Sendromlara hastalar için zamanlama hastalığın ciddiyetine ve hastanın ne kadarını bildiğine bağlıdır. Bu anlamda, bir hastanın ne kadar zamanı kaldığı sorusunu cevaplama söz konusu olduğunda, belki de en yararlı rehber doktorun bu işi ne kadar zamandır yaptığıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

'How Long Do I Have?' Tackling Oncology's Most Difficult Question Liam Davenport August 12, 2019 Medscape

Kırık Kalp Sendromu Kansere Yol Açabilir Mi?

14 Kasım 2019

Sevilen bir kişiyi kaybetmenin aşırı stresi, önceki araştırmalarda kalp sıkıntısı ile ilişkilendirilmiş olmasına rağmen, yeni yapılan bir çalışma, kırık kalp sendromlu altı kişiden birinin de kanser olduğunu tespit etti. Daha da kötüsü, bu kişilerin teşhisten beş yıl sonra kanserden hayatta kalma olasılıkları daha düşüktü.

Halk arasında “Kırık Kalp Sendromu” olarak da bilinen Takotsubo sendromu (TTS), ciddi psikolojik veya fiziksel stres ortamında ortaya çıkabilecek akut bir kalp yetmezliği durumudur. TTS'nin patofizyolojisini açıklamak için çoklu teoriler öne sürülmüş olsa da, bu durumun tam mekanizması halen belirsizliğini korumaktadır. Şimdiye kadar, birkaç olgu sunumu, malignite ve kemoterapi uygualması sırasında  TTS oluşumunu tanımlamıştır. Ancak TTS'de gelişimde malignite veya kemoterapinin fiziksel ve duygusal stres açısından nasıl bir rol oynadığı net değildir. Malignitenin kendisinden ziyade malignite tedavisinin TTS gelişimi ile ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Uluslararası Takotsubo Kayıt Defteri'nden (InterTAK Kayıt Defteri) gelen verileri kullanan son yayınlarda, akut ortamdaki TTS sonuçlarının akut koroner sendromda (ACS) bulunanlara benzer yüksek morbidite ve mortalite taşıdığını tespit edildi. Bu, klinik seyrin potansiyel olarak üçlü malignite, tedavi ve TTS gelişiminden etkilenebileceği zorlu bir klinik senaryoyu ortaya koymaktadır. Uzmanlar TTS konusundaki anlayışımızı malignite ile ilgili olarak geliştirmek, TTS'nin potansiyel tetikleyicileri, özellikle de daha kötü bir sonuçla ilişkili olanlar için tanısal çalışmayı anlama konusundaki anlayışımızı geliştirmemize yardımcı olabileceğini düşünüyorlar. Malignitenin TTS'li hastaların klinik sonuçları üzerindeki etkisi hakkında sadece çok sınırlı sayıda veri vardır. Küçük ölçekli çalışmalar malignitenin TTS'nin uzun dönem sonuçlarını etkileyebileceğini bildirmiştir.

Yeni yapılan bir çalışmanın amacı, bu hastalardaki klinik özellikteki farklılıkları ve malignitesi olan veya olmayan TTS hastalarında hem kısa hem de uzun vadeli sonuçları araştırmak ve sonrasında bu sonuçları malignitesi olan veya olmayan ACS hastaları ile karşılaştırmaktı.

Kırık Kalpli Hastalarda En Sık Görülen Kanser, Meme Kanseri

Çalışmadaki TTS hastaları Uluslararası Takotsubo Kayıt Defteri’nden kaydedildi. TTS kohortu, klinik özelliklerdeki farklılıkları araştırmak ve kısa ve uzun vadeli mortaliteyi değerlendirmek için malignitesi olan ve olmayan hastalara bölündü. Malignitesi olan veya olmayan TTS hastalarının bir alt grubu ile malignitesi olan veya olmayan akut koroner sendrom (ACS) hastaları arasındaki uzun vadeli mortalite ile kıyaslanarak alt grup analizi yapıldı. 1604 TTS hastasının %16.6'sında malignite gözlendi. Malignitesi olan hastalar daha yaşlı ve fiziksel tetikleyicilere sahip olma olasılığı daha yüksekti, ancak malignitesi olmayanlara göre duygusal tetikleyicilere sahip olma olasılığı daha düşüktü.

Maligniteli hastalarda uzun dönem mortalite daha yüksekti (P ​​<0.001), kısa dönem sonuçları karşılaştırılabilirdi (P = 0.17). Bu hastalarda en sık görülen kanser türü meme kanseriydi. Diğer kanserler, sindirim sistemi, solunum sistemi, iç cinsiyet organları ve cilt gibi alanları etkilemekteydi. Bir başka alt grup analizinde ise, uzun süreli mortalite, maligniteli TTS hastaları ve kötü huylu ACS hastaları arasında karşılaştırılabilirdi (P = 0.13). Çalışmada malignite, uzun vadeli ölümlerin bağımsız bir belirleyicisi olarak ortaya çıkmaktaydı.

Araştırmacılar çok sayıda TTS hastasının malignite ile ilişkili olduğunu, malignite öyküsü TTS riskini artırabileceğini ve bu nedenle bu hastalarda malignite açısından uygun tarama düşünülmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Can a Broken Heart Contribute to Cancer? July 17, 2019 Drug.com

Nikotin Bantları mı E-Sigaralar Mı?

13 Kasım 2019

Günümüzde bir çok kişi e-sigaraları genellikle sigarayı bırakma amacıyla kullanmaktadır. Ancak sigarayı bırakma tedavileri olarak onaylanan nikotin ürünlerine kıyasla e-sigaraların bu konudaki etkinlikleri ile ilgili kanıtlar sınırlıdır.

UK National Health Service sigarayı bırakma hizmetlerine katılan yetişkinlere rastgele olarak, 3 aya kadar sağlanan ürün kombinasyonları veya bir e-sigara başlangıç ​​paketi (ikinci nesil doldurulabilir bir e-sigara dahil olmak üzere) bir şişe nikotin e-sıvısı [mililitrede 18 mg] ile), lezzetin daha fazla e-sıvısı ve bunların seçimindeki güçlülüğü satın almak için bir tavsiye ile tercih ettikleri nikotin ikame ürünlerini tahsis etti. Tedavi en az 4 hafta boyunca haftalık davranış desteği de içermekteydi. Çalışmadaki birincil sonuç, son ziyarette biyokimyasal olarak doğrulanmış olan 1 yıl boyunca sigarayı bırakmış olmaktı. Takipte kaybedilen veya biyokimyasal doğrulama sağlamayan katılımcıların yok sayılmadığı kabul edildi. İkincil sonuçlar katılımcı tarafından bildirilen tedavi kullanımı ve solunum semptomlarını içermekteydi.

E-Sigara ile Daha Fazla Kişi Sigarayı Bıraktı

Çalışma kapsamında toplam 886 katılımcıya randomizasyon uygulandı. 1 yıllık yoksunluk oranı, e-sigara grubunda, nikotin replasman grubundaki %9.9'a kıyasla % 18.0’ydi (göreceli risk, 1.83;% 95 güven aralığı [CI], 1.30 ila 2.58; P <0.001). 1 yıllık yoksunluğu olan katılımcılar arasında, e-sigara grubundakilerin, atanmış ürünlerini 52 haftada kullanmaları, nikotin replasman grubundakilerden 52 haftada daha yüksekti (% 80 [79 katılımcının 63'ü] vs,% 9'u [4 44 katılımcı]). Genel olarak, boğaz veya ağız tahrişi e-sigara grubunda daha sık iken (% 65,3, nikotin replasman grubunda% 51,2) bulantı ise nikotin replasman grubunda daha sıktı (% 37,9, vs. e-sigara grubu). E-sigara grubu, öksürük ve balgam üretimi insidansında, başlangıçtan 52 haftaya kadar nikotin replasman grubuna göre daha hızlı azalma kaydetti(öksürük için göreceli risk, 0.8;% 95 CI, 0.6 ila 0.9; balgam için göreceli risk, 0.7 % 95 CI, 0.6 ila 0.9). İki grup arasında hışıltı insidansı veya nefes darlığı açısından anlamlı fark yoktu.

Araştırmacılar E-sigaraların, sigara bırakma konusunda nikotin replasman tedavisinden daha etkili olduğunu fakat çalışmalarındaki sonuçlar değerlendirilirken her iki ürüne de eşlik eden davranışsal desteğin de hesaba katılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hajek et al. A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy N Engl J Med 2019; 380:629-637

IVF Sırasında Tek Embriyo Transferi Neden Bazen Çoğul Gebeliklere Neden Olur?

13 Kasım 2019

Çoğul gebeliğin önlenmesi ve fetal ölümler, düşük yapma, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı gibi risklerin önlenmesi için, yardımcı üreme tedavisi (ART) sırasında, birkaç embriyo yerine tek bir embriyonun kadının rahimine transferinin daha iyi olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, tek embriyo transferi (SET) yapıldığında bile, bazı kadınlar ikizlere hatta üçüzlere hamile kalabilmektedir. 2008 yılında, Japonya Doğum ve Jinekoloji Derneği (JSOG), çoklu doğumları azaltmak için tek embriyo transferinin kabul edilmesini önermiştir. O zamandan beri klinik gebelik oranını iyileştirmek için blastosist transferi ve dondurulmuş-çözünmüş embriyo transferi kullanılarak yapılan elektif yardımcı üreme tedavisi sayısı artmıştır. ICSI ve AH dahil olmak üzere, blastosist kültürü ve zona pellucida manipulasyonu, monozigotik ikizlik için önemli bir risk faktörü olarak bildirilmiştir. Öte yandan, tüm bu çalışmaların transfer edilen bir embriyo ve spontan konsepsiyon ile üretilen dizigotik gebelik olgularını içeriyor olabileceği de bilinmektedir.

Yakın zamanda, 2007 ve 2014 yılları arasında JSOG tarafından kaydedilen 937 yardımcı üreme tedavisve 848 yardımcı üreme tedavisi olgusuna dayanan retrospektif bir gözlem çalışması yapıldı.

Yöntemlere Göre Değişen Oranlar

Araştırmacılar, zigotik bölünme prevalansını etkileyen olası faktörleri tanımlamak ve analizi “gerçek” zigotik bölünmeye sınırlamak için fetüs sayısının gebelik keselerinin (GSs) sayısını aştığı gebelikleri belirlediler. Çoklu lojistik regresyon analizi, yardımcı üreme tedavisi sonrası tekil gebelik kullanılarak kontrol olarak yapıldı. Çalışmada p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.

Çalışma kapsamına alınan tarih aralığında Taze ve donmuş-çözünmüş yardımcı üreme tedavisi ile 4310 ikiz (gebeliklerin %1,56’i) ve 109 üçüz (gebeliklerin %0,04'ü) olmak üzere 276.934 klinik gebelik (% 29,5 / SET) elde edilmişti. yardımcı üreme tedavisinden sonra dikoryonik ikizlerin cinsiyet analizine göre, zigot bölünmesi ile çoklu gebelik prevalansı %1,36’ydı. İstatistiksel analizler, tekil gebeliklere kıyasla, zigotik bölünme gebeliklerinin, donmuş-çözünmüş embriyo transferi döngüleri (olasılık oranı [OR] = 1,34), blastosist kültürü (OR = 1,79) veya AH (OR = 1,21) ile ilişkili olduğunu gösterdi. Taze embriyo transferi döngülerinde, tek blastosist transferinden sonra zigotik bölünme hamilelik prevalansı, yarık embriyoları ile yapılan yardımcı üreme tedavisi sikluslarından anlamlı olarak daha yüksekti (OR = 2,20). Bununla birlikte, ovaryan stimülasyon ve fertilizasyon yöntemlerinde anlamlı bir fark saptanmadı.

Bilim insanları yaptıkları çalışma ile gebelik sonucu oluşacak muhtemel ikiz ve üçüz vakasında kullanılan yardımcı üreme tedavisi yönteminin etkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Y Ikemoto, K Kuroda, A Ochiai, S Yamashita, S Ikuma, S Nojiri, A Itakura, S Takeda. Prevalence and risk factors of zygotic splitting after 937 848 single embryo transfer cycles. Human Reproduction, 2018.

Genomik Profilleme Kanser Tedavisi Sonuçlarını Nasıl Etkiliyor?

13 Kasım 2019

Genomik tümör profillemesi, her bir hasta için özel ve hassas tedavi vermek için kullanılabilecek tümör dokularındaki birçok genomik değişikliğin tanımlanmasına imkan sağlayan yeni bir tekniktir. Bu teknolojinin kullanımı ve bunun klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkisi hakkındaki veri eksikliği, Suudi Arabistan'dan bir grup araştırmacıyı bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya teşvik etti. Çalışma kapsamında birbirini izleyen 50 erişkin hastanın metastatik solid organ kanserli, tedavi standardına karşı dirençli olan tümör dokuları genomik olarak profillendi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 56’ydı ve kadınlar hasta grubunun %76'sını oluşturuyordu. Tüm hastalar ağır şekilde tedavi edildi. Hastaların %52'si göğüs, akciğer kanseri veya yumurtalık kanseri gibi ciddi kanser türlerine sahipti. Yapılan analizlerde hastaların %88'inde en az bir genetik değişiklik tespit edildi. Tümör profilleme;

  • genel hasta popülasyonunun %58’inde,
  • meme kanseri hastalarının %87 ve
  • akciğer kanseri hastalarının %14'ünde

tedavi kararlarını yönlendirici oldu.

Daha Uzun Progresyonsuz Sağkalım

Anlamlı hastalık yanıt oranları (tam remisyon, parsiyel remisyon ve stabil hastalık), terapi kararını tümör profili tarafından yönlendirilenlere (29 hastanın 25'i; %86) ve terapi kararına genomik bulgular tarafından yönlendirilmediğine benzerdi (29 hastanın 25'i; %86, 21 hastanın 17'si; %81; P=0.72). Öte yandan, tümör profilleme sonuçlarına dayanarak tedavi kararı alındığında belirlenen medyan progresyonsuz sağkalım bulgular tarafından desteklenenler arasında anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla 12.0 ve 5.2 ay; tehlike oranı %95 ve CI:0.32 idi [0.13-0.81]; P = 0.017). Genel sağkalım farkı tahmin edilemeyecek olsa da, 12 aylık sağkalım, desteklenen ve desteklenmeyen gruplarda sırasıyla %64 ve %53 idi.

Sonuç olarak, kanser hastalarındaki hassas tıp yaklaşımları, onkoloji topluluğu için hala önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Ancak bu teknolojiler özellikle ilerlemiş hastalık durumlarında yararlanılabilecek terapötik seçeneklerin sayısını arttırabilir. Araştırmacılar kendileri ve diğerleri tarafından gösterilen potansiyel faydaya rağmen, ideal istenen etkiyi elde etmek için hala uzun bir yol olduğunun altını çizdiler. Gelecekteki araştırmalar, hastalık süresince genomik profil teknolojisinin ne zaman gerçekleştirileceğine, en güvenilir ve doğrulanmış sıvı biyopsi tekniğinden yararlanarak uygun adayların seçilmesine yardımcı olan en güvenilir biyobelirteçler olan en verimli ve onaylanmış platforma hitap edebilmelidir. Uzmanlar, özellikle gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerdeki hastalar için tümör profili oluşturmayı daha uygun maliyetli hale getirmek için yeni yollarının araştırılması gerektiğinin önemine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ezzeldin M. Ibrahim et al. Genomic Profiling for Patients with Solid Tumors: A Single-Institution Experience Annals of Clinical Oncology doi:10.31487/j.ACO.2019.02.04 Volume 2(2): 3-7

Kanımızda D Vitamini Seviyeleri Kalp Sağlığımız Hakkında Ne Söylüyor?

11 Kasım 2019

D vitamininin sağlıklı kemikler için önemli olduğu iyi bilinmektedir, bununla birlikte kalp ve kaslar dahil olmak üzere vücudun diğer bölgelerinde önemli roller oynadığına dair kanıtlar giderek artmaktadır. Fiziksel zindelik için güvenilir bir gösterge olan kardiyorespiratuvar iyilik hali, kalp ve akciğerlerin egzersiz sırasında kaslara oksijen sağlamasıdır. En iyi egzersiz sırasında maksimum oksijen tüketimi ölçülür ve bu VO2 max olarak adlandırılır. Daha fazla kardiyorespiratuvar spor yapan kişiler daha sağlıklı ve daha uzun yaşarlar. Serum D vitamini düzeyleri ile kardiyorespiratuvar iyilik hali (CRF) arasındaki ilişkiyi araştıran az sayıdaki çalışma çelişkili sonuçlar bildirmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (2001-2004) verileri kullanılarak ABD nüfusunun temsili bir örneğinde D vitamini seviyeleri ile CRF arasındaki ilişki araştırıldı.

Çalışmaya 20 ila 49 yaş arasındaki katılımcılar dahil edildi.  Katılımcılar D vitamini düzeylerine göre 4 gruba ayrıldı. VO2 max ve D vitamini seviyeleri arasındaki ilişkiyi incelemek için yaş, cinsiyet, ırk, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, diyabet, sigara kullanımı, C-reaktif protein, hemoglobin ve glomerüler filtrasyon hızı için ayarlama yapılarak ve yapılmadan, tarama ağırlıklı lineer regresyon kullanıldı.

Daha Yüksek D Vitamini, Daha İyi CRF

1995 katılımcılarının %45,2'si kadın, %49,1'i beyaz, %13'ü hipertansiyon, %4'ü diyabet hastasıydı. Ortalama ± SD yaşı 33 ± 8,6 yıldı, ortalama ± SD vitamin D düzeyi 58 ± 5,3 nmol / L ve ortalama ± SD VO2 maks 40 ± 9,7 ml / kg / dk’ydı. En yüksek çeyrekteki D vitamini düzeyine sahip katılımcılar, en düşük çeyrekteki katılımcılardan anlamlı derecede daha yüksek CRF'ye sahipti (fark %4,3). Potansiyel karıştırıcıların düzeltilmesinden sonra, en yüksek ve en düşük D vitamini çeyrekleri arasındaki fark hala anlamlı düzeydeydi (fark 2,9). Düzeltilmemiş ve düzeltilmiş lineer regresyonda, D vitamini seviyesindeki her 10 nmol / L artış, VO2 maks'de önemli bir artış ile ilişkiliydi (sırasıyla β = 0,78 ml / kg / dak, β = 0,51 ml / kg / dak).

Araştırmacılar, serum D vitamini düzeyleri ile CRF arasında bağımsız ve güçlü bir ilişki bulduklarını ancak sonuçların D vitamini desteğinin CRF üzerine etkisini inceleyen klinik çalışmalarla doğrulanması gerektiğini belirttiler. Sağlıklı kemikler için optimum D vitamini seviyelerinin bilindiğini, ancak kalbin en iyi şekilde çalışması için ne kadar gerekli olduğunun belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amr Marawan, Nargiza Kurbanova, Rehan Qayyum. Association between serum vitamin D levels and cardiorespiratory fitness in the adult population of the USA. European Journal of Preventive Cardiology, 2018; 204748731880727.

Metastatik Meme Kanseri ile Yaşarken Bilinmesi Gereken 5 Şey

11 Kasım 2019

Daha etkili ve çeşitli tedavilerin bir sonucu olarak, metastatik meme kanseri olan hastalar, özellikle de HER2-pozitif alt tipli hastalar daha uzun yaşarlar. Bu artan uzun ömür ile klinisyenler, bu hasta popülasyonunda psikososyal meseleleri içeren yaşam kalitesini ve hayatta kalma sorunlarını yönetme konusunda giderek daha fazla zorlanmaktadır. Metastatik meme kanserli hastalar ve aileleri, yaşam kalitesindeki ciddi sıkıntı ve bozulmayı en aza indirmek için ele alınması gereken karmaşık ihtiyaçlara sahiptir. Hastaların yaşam kalitesini ve refahını optimize etmek, mevcut ve beklenen ihtiyaçların değerlendirilmesine vurgu yaparak, palyatif ve destekleyici tedaviye disiplinler-arası bir yaklaşımın tam olarak sürece dahil edilmesini gerektirir. İşte metastatik meme kanseri ile yaşamak hakkında bilinmesi gereken beş şey:

1. Tedavi seçenekleri artıyor

Metastatik meme kanserli hastalar, hedefli tedavi ve immünoterapi dahil olmak üzere artan sayıda tedavi seçeneği ve klinik çalışmalara katılmak için artan sayıda fırsatla daha uzun yaşamaktadır.

2. Palyatif bir bakım planı temeldir

Destekleyici ve palyatif bakım, metastatik meme kanseri tanısının kesinleştiği günden itibaren akılda tutulmalıdır. Klinisyenler metastatik meme kanserli her hasta için semptom yönetimini içeren ve psikososyal endişeler ve desteğin yeterliliği dahil olmak üzere hem hasta hem de aile sorunlarını ele alan kapsamlı bir bakım planı geliştirmelidir.

3. Egzersiz ve farkındalığa dayalı stres azaltma, başlıca anksiyete ile başa çıkma stratejisidir

Egzersiz ve dikkat temelli tedaviler, genellikle metastatik meme kanseri tanısı ile ilişkili olan endişe ve depresif belirtilerle başa çıkmada mükemmel yaklaşımlardır.

4. Yaşam dengesinin korunması zorlayıcıdır

Metastatik meme kanseri, hastalarda işlev değişikliklerine neden olur, ilişkileri değiştirir ve hastaların kendilerine bakışlarını olumsuz etkiler. Metastatik meme kanserli hastalar metastatik meme kanseri ile iyi yaşayabilmek için normallik duygusunu yeniden kazanmaya çalışmak ve hayatlarını yeniden düzene sokmak gibi çeşitli stratejiler kullanırlar.

5. Kemik, metastatik yayılımın en yaygın görüldüğü bölgelerdendir

Metastatik meme kanserli hastaların %40 ila %75'i ilk tanıları sırasında kemik metastazına sahiptir ve yine bu hastalarda yapılan çalışmalarda %44 ile %71 arasında kemik metastazı vardır. Kemik metastazı olan hastalar genellikle ağrının yanı sıra hiperkalsemi, patolojik kırık ve mobilite kaybından şikayetçidirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Living With Metastatic Breast Cancer: 5 Things to Know Kate M. O'Rourke August 15, 2019 Medscape

İlaçların Güvenliliğini Takip Etmek İçin Yeni Bir Sistem - Sentinel

08 Kasım 2019

Mayıs 2008’de, Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bölümü, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) tarafından, tıbbi ürün güvenliği gözetimi için ulusal bir elektronik sistem olan Sentinel Sistemini oluşturmak üzere Sentinel Girişimi'nin başlatıldığını duyurdu. Bu sistem, FDA'nın tıbbi ürünlerin güvenliğini proaktif olarak değerlendirmesine izin vererek FDA tarafından düzenlenen ürünlerin kullanımından sonra bildirilen advers olayları izleyen mevcut FDA gözetim yeteneklerini tamamlamaktaydı.

Sentinel Sistemi, 2007 tarihli ABD Gıda ve İlaç İdaresi Değişiklikleri Yasası (FDAAA) Kongresi tarafından zorunlu tutulan Aktif Satış Sonrası Risk Belirleme ve Analiz (ARIA) sistemini içermektedir. Sistem ek olarak Satış Sonrası Hızlı Bağışıklama Güvenlik İzleme Sistemi (PRISM) ve Kan Sürveyansı Sürekli Aktif Ağı (BloodSCAN) ile kan ve kan ürünlerinin düzenleyici incelemesini destekler.

Öncü Sistem - Mini Sentinel

Sentinel Sistemi'nin geliştirilmesinin ilk aşamalarından biri, böyle bir ulusal sistem oluşturmak için gerekli bilimsel yaklaşımların uygulanabilirliğini test etmek ve geliştirmek için 2009'da başlatılan bir pilot program olan Mini Sentinel'i içeriyordu. 2014 yılında FDA, Mini-Sentinel pilotundan tamamen operasyonel Sentinel Sistemi'ne geçiş yapmaya başladı. Sentinel Sistemi, Mini-Sentinel pilotunun başarısı üzerine inşa edilecek ve analiz için analitik programların oluşturulmasına uzaktan katılacak veri ortağının güvenli veri ortamına uzaktan çalışmasını sağlamak için Ortak Veri Modeline sahip dağıtılmış bir veritabanı olan Sentinel altyapısını kullanacaktı. FDA ayrıca, güvenlik gözetimi dışındaki sorular için Sentinel altyapısının kullanımını geliştirmeyi, özellikle de FDA'nın halk sağlığının korunmasında ve teşvik edilmesindeki önemini araştırmaktadır.

Mini-Sentinel pilotu, Sentinel Sisteminin FDA’nın güvenlik gözetimine sağlayabileceği önemli katkıları göstermiştir. Bununla birlikte uzmanlara göre, bu sistemin toplum sağlığını ilgilendiren konularda kural koyma ve düzenleme gibi alanlara daha fazla katkı sağlayabilecek yönleri daha iyi kullanmaya ve anlamaya devam edilmeli ve sonuçta hastalar ve sağlık profesyonelleri tıbbi ürünlerin güvenli kullanımı konusunda bilgilendirmelidir. Sentinel altyapısındaki iyileştirmeler, yöntemler ve personel uzmanlığı, tamamen olgun bir Sentinel Sistemi'nin ele alabileceği güvenlik sorularının etkisini genişletmeye devam etmesi beklenmektedir. Bilim insanları, aynı derecede önemli olan, bu zengin veri kaynaklarını kullanarak halk sağlığını bilgilendirmek için geniş çapta kanıt oluşturmayı destekleyen ulusal bir kaynağa doğru çabalarını benzer girişimlerle koordine ederek Sentinel Sistemi'nin sürekli büyümesini amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ball R et al. The FDA's sentinel initiative--A comprehensive approach to medical product surveillance. Clin Pharmacol Ther. 2016 Mar;99(3):265-8.

Yeni DNA Aracı İnsanların Boyunu Doğru Tahmin Edebiliyor

08 Kasım 2019

Geleneksel genetik testler tipik olarak, bir kişinin genlerinde veya kromozomlarında meme kanseri gibi hastalıklar için daha yüksek bir risk gösterebilen spesifik bir değişiklik arar.

Yapılan yeni bir araştırmada, makine öğrenmesi kullanılarak İngiltere'deki yaklaşık 500.000 yetişkinin tam genetik yapısı analiz edildi. Doğrulama testlerinde bilgisayar, herkesin boyunu kabaca doğru şekilde tahmin etti. Yeni modelde araştırmacılar, yüksek boyutlu istatistiklerde modern yöntemler kullanarak, boy, topuk kemik yoğunluğu ve eğitimsel kazanım gibi kalıtsal ama son derece karmaşık insan kantitatif özellikleri için genomik belirleyiciler oluşturdular. Araştırmacılar, sağlık verileri için uluslararası bir kaynak olan Birleşik Krallık Biobank'ın verilerini kullandılar. Algoritmayı kullanarak her bir katılımcının DNA'sını değerlendirdiler ve bilgisayarı bu farklılıkları ortaya çıkarmak için eğittiler.

Oluşturulan belirleyiciler, eğitim için kullanılmayan verilerde, üç özellik için toplam varyansın sırasıyla yaklaşık %40, %20 ve %9'unu açıklıyordu. Örneğin, tahmin edilen boy gerçek boyla ∼0,65 koreleydi. Doğrulama örneklemlerindeki çoğu bireyin gerçek boyları tahminin birkaç santimetresi dahilindeydi. Boy için açıklanan varyans oranı, genom çapında karmaşık özellik analizinden (GCTA) tahmin edilen ortak SNP kalıtılabilirliği ile karşılaştırılabilir ve asimptotik değerine yakın gibi görünüyordu. Boy belirleyicisindeki yaklaşık 20k aktifleştirilmiş SNP'ler, insan boyunun genetik mimarisini ortaya çıkarmaktaydı. Sonuçlar, daha önceki genom çapında ilişki çalışmalarında (GWAS) bulunan diğer veri kümeleri ve SNP'ler kullanılarak örneklem dışı doğrulandı.

Aynı Yöntem Genetik Hastalıklar İçin de Kullanılabilir

Araştırmacılar şu anda kalp hastalığı, diyabet ve meme kanseri gibi sağlık riskleri ile ilgili diğer karmaşık özellikleri tahmin etmek için bu yöntemi uygulamayı planlıyorlar. Daha büyük ve daha çeşitli veri kümelerinde algoritmaları geliştirmeye devam edeceklerini belirtiyorlar. Bununla tekniklerinin daha da doğrulanacağını ve bu önemli özelliklerin ve hastalık risklerinin genetik mimarisini haritalamaya yardımcı olmaya devam edeceğini aktarıyorlar.

Günümüzde genomik bir testin kişi başı maliyeti ortalama 50 $'lık yanak sürüntüsü kadar ucuzdur. Araştırmacılar genetik temelli hastalıklar için belirleyicileri hesaplama yöntemi, yapılacak erken müdahaleler ile tedavi maliyetlerinde milyarlarca dolar tasarruf edebileceğini ve daha da önemlisi daha çok kişinin hayatının kurtarılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Louis Lello, Steven G. Avery, Laurent Tellier, Ana I. Vazquez, Gustavo de los Campos, Stephen D. H. Hsu. Accurate Genomic Prediction of Human Height. Genetics, 2018; 210 (2): 477.

İnflamasyon Yaşlılarda Kemik İyileşme Yeteneğinin Kaybına Neden Oluyor

08 Kasım 2019

18 Mart'ta yayınlanan Ulusal Bilim Akademisi Bildirileri'ndeki (PNAS) farelerde ve insanlarda yapılan bir araştırmanın bulgusuna göre kronik inflamasyondaki artış, zedelenen kemiklerin artan yaşla birlikte iyileşememelerinin ana nedenidir.

Sonuçlar, proteinlerin ve insan hücrelerinin yaşamı için gerekli olan büyük moleküllerin yıpranma ve aşınma nedeniyle bağışıklık sistemini tetiklediği bilinen bir mekanizma etrafında döner. İlk olarak istilacı mikropları yok etmedeki rolü üzerinde çalışılan bu sistem aynı zamanda vücudun kendi proteinlerine karşı da inflamasyona neden olabilir, bu da yaralanma bölgesinde enfeksiyonla savaşan ve iyileşme sürecine geçiş yapan doğal bir mekanizmadır.

İskeleti zayıflatan hastalıklar, Amerika Birleşik Devletleri'nde oldukça yaygındır ve bir raporda, her beş yaralanmadan üçünden fazlasının kas-iskelet sisteminde olduğu tahmin edilmektedir. Nadiren ölümcül olmakla birlikte, kemik kırıkları yaşam kalitesini büyük ölçüde azaltır.

NYU Tıp Fakültesi Ortopedi Cerrahisi ve Hücre Biyolojisi bölümlerinde görev yapan kıdemli çalışma yazarı Philipp Leucht, “Sonuçlarımız, yaşa bağlı inflamasyonun kemiklerin iyileşmesini sağlayan iskelet kök hücrelerinin sayısındaki ve fonksiyonundaki düşüşün suçlusu olduğunu savunuyor.” şeklinde konuştu.

Aspirin Gibi İlaçlar Inflamasyona Bağlı Yaşlanmaya Bir Çözüm Olabilir mi ?

Bu çalışma, kemik iliğinde kök hücre sayısının ilerleyen yaşla birlikte önemli ölçüde azaldığı ve kök hücre sayısı düştükçe kırıkların iyileşmesinin daha uzun sürdüğü insanlar üzerinde yapılan gözlemlere dayanmaktadır. Araştırma ekibi daha sonra ilgili mekanizmaları keşfetmek için fare modellerine geçmiştir.

Araştırmacılar, genç farelerden alınıp yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılan kök hücrelerin bölünme ve çoğalma ihtimalinin dört kat daha az olduğunu, yaşlanma denilen geri dönüşümsüz bir durum haline getirdiğini buldular. Geçmiş çalışmalar, yaşlanan kök hücrelerin kısır döngü içinde iltihaplanmayı teşvik eden sinyaller gönderdiğini de gösteriyordu.

Çalışma ekibi spesifik olarak, kök hücrelerin genç farelerden yaşlı farelerin kan serumuna maruz bırakılmasının, dolaylı olarak immünite ile ilgili anahtar protein olan NF-κB'yi aktive ettiğini buldu. İmmün cevabın bilinen bir merkezi olan NF-κB, birkaç pro-enflamatuar genin açılması için DNA ile etkileşime girer. Deneyler, bu proteinin sinyallerinin iskelet kök hücrelerinin çoğalmayı durdurmasına neden olduğunu gösterdi.

NYU Tıp Fakültesi'nde yüksek lisans öğrencisi olan çalışma yazarı Anne Marie Josephson, “Bu sonuçlar, yaşlılarda kemik iyileşmesini engelleyen faktörün kronolojik yaş değil, iltihap olduğunu gösteriyor.” şeklinde açıkladı. Bulguların gelecekteki tedavilere çevrilmesinin önündeki bir engelin, kemik hücrelerinin anti-enflamatuar ilaçlarla gençleştirilmesinin, kemik kırılmasının hemen ardından başarılı kemik iyileşmesi için gerekli olan akut enflamasyonu da engelleyeceğini söyledi.

Ayrıca aspirinin bir bileşeni olan sodyum salisilat ile tedavinin, NF-κB sinyallerini bastırdığı ve ilişkili yaşlı kaynaklı kronik enflamasyona baskı yaparak, iskelet kök hücrelerinin sayısını ve kemik iyileştirici katkısını arttırdığı görüldü. Diğer deneyler anti-enflamatuar tedavinin, kök hücrelerde binlerce genin etkisini değiştirerek genç iskelet kök hücrelerinde görülen genetik profile geri döndürdüğünü ortaya koydu. Bu, kök hücre havuzlarını oluşturmak için anti-enflamatuar ilaçların kemik kırılmasından sonra değil, kalça veya diz protezi gibi elektif ortopedik ameliyatlardan önceki haftalarda kullanılabileceğini gösterdi. Bu gibi durumlarda, anti-enflamatuar ilaçlar, ameliyattan önce kullanılır ve daha sonra normal iyileşme için gerekli olan akut inflamasyona yol açmak için hemen kesilir.

Ek olarak genetik sonuçlar, kemik hasarını hızlı bir şekilde takip eden iltihap türünden ödün vermeden kök hücrelerde yaşa bağlı kronik iltihaplanmayı azaltmak için gelecekteki ilaç tedavileri tarafından hedef alınabilecek sinyal yollarını önermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NYU Langone Health / NYU School of Medicine. "'Inflamm-aging' causes loss of bone healing ability in the elderly." ScienceDaily. ScienceDaily, 18 March 2019.

Alerji Tedavisinde İmmünoterapi

08 Kasım 2019

Alerjiler, alerjen denilen maddeye karşı bağışıklık sisteminin gösterdiği reaksiyondur. Bağışıklık sistemi alerjeni zararlı olarak görür ve ona saldırır. Yılın belirli zamanlarında veya tüm yıl boyunca ortaya çıkabilir.

Mevsimsel alerjiler yılın belirli zamanlarında meydana gelir. Buna saman nezlesi de denir. Ağaç, yabani ot veya ot polenleri soluduğunuz alerjenlere örnektir. Yıl boyunca görülen çevresel alerji tetikleyicileri arasında toz, küf ve evcil hayvan tüyleri bulunur. Kontakt alerjiler, prezervatif ve tıbbi eldiven gibi eşyalarda bulunan latekse karşıdır. Böcek sokması alerjileri arılar veya diğer böceklerden kaynaklanabilir. Böcek alerjileri çok ciddi olabilir. Yiyecek alerjileri genellikle kabuklu deniz ürünleri, buğday ve yumurtayı içerir.

Bir alerjene birden fazla kez maruz kaldıktan sonra bir alerji gelişebilir. Alerjiler çocuklarda ve yaşlılarda en sık görülür, ancak herkes alerjik reaksiyon gösterebilir. Ailede alerji öyküsü veya astım gibi tıbbi bir durum varsa risk artar.

Alerji testi, mevcut tedavilerin hangisinin hastada işe yarayabileceğini belirlemek için anahtardır. Bazı formüller, örneğin öküz otu, polen ve ot gibi mevsimsel alerjileri olan kişiler içindir, bazıları ise evde bulunan toz akarları gibi yıl boyunca görülen alerjileri hedefler. Bazı formüller farklı yaş grupları için onaylanmıştır.

Hafif semptomlar hapşırma, burun akıntısı, kaşıntı veya burun tıkanıklığıdır. Anafilaksi belirtileri nefes alma veya yutma, döküntü veya kurdeşen veya şiddetli şişliği içerir. Ayrıca öksürük, hırıltı veya baş dönmesi hissedilebilir. Anafilaksi, acil tedavi gerektiren ani, hayatı tehdit eden bir reaksiyondur.

Semptomları hafifletmek için alerji ilaçları kullanılabilir ama bu her zaman çözüm olmaz. Kullanılan bir tedavi yöntemi de immünoterapidir.

Yeni İmmünoterapi Seçenekleri

İmmünoterapi kişiyi alerjenlere duyarsızlaştırmayı, uzun süreli rahatlama sağlamayı ve astım riskini azaltmayı amaçlamaktadır. Son gelişmeler bu seçeneği daha cazip hale getirmiştir. Allerji aşıları ABD Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan tek immünoterapi tedavisiyken, son yıllarda dilaltı immünoterapilerin etkili olduğu kanıtlanmıştır.

Dilaltı immünoterapide, tabletler bir ya da iki dakika dilaltında çözüldükten sonra yutulur. Hastaya bağlı olarak, tabletler haftada üç kez veya günlük sıklıkta alınır. İlaçlar zaman içinde kümülatif etkiye sahiptir, hem hedef alerjene toleransı arttırır hem de semptomları kolaylaştırır. İmmünoterapinin etkileri süresiz olarak devam etmez ve tekrarlanması gerekebilir, ancak tipik olarak tedaviden en az iki yıl sonra semptomlarda gözle görülür bir iyileşme beklenir.

Yapılan çeşitli çalışmalarda, tabletleri aldıktan üç yıl sonra en fazla yarar sağlandığı gösterilmiştir. İki yıllık tedaviye değinen çalışmalar, bu kısaltılmış rotanın iyi sonuçlar vermediğini bulmuştur.

Her tedavide olduğu gibi bu tedavide de yan etkilerin görülmesi mümkündür ve yan etkiler genellikle tedavinin başlangıcında ortaya çıkar. Mide sorunları veya ağızda kaşıntı gibi, genellikle hafif şiddette yan etkiler görülür.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Len Canter. Should You Try Allergen Immunotherapy?, HealthDay 2019.

FDA ve Flatiron Anlaştı

07 Kasım 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği'nin (ASCO) geçen yılki yıllık toplantısında, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), tedavi stratejisini yönlendirmek için kullanılan hassas onkoloji ilaçlarının güvenliliği ve etkinliği hakkında daha fazla bilgi edinmek için gerçek dünyadaki hasta verilerini kullanma yollarını ve bu yöntemlerin tanı sistemlerine ne ölçüde uygulandığını programda öne çıkardı.

Üç yıl önce FDA, geleneksel klinik çalışma ortamı dışındaki kaynaklardan elde edilen gerçek dünya verilerinin kanser tedavilerinin güvenliliği ve etkinliği konusunda kanıt toplamak için nasıl kullanılabileceğini araştırmak için sağlık teknolojisi şirketi Flatiron Health ile bir ortaklık kurdu.

Flatiron ile FDA ortaklığı, araştırma ve gerçek dünyadaki uygulamalardaki farklılıklar hakkında daha iyi bir görüş kazanmayı ve ilaçların piyasaya girdikten sonra güvenlik ve etkinlikleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. FDA, Flatiron'un 200'den fazla ABD kanser merkezinde tedavi gören 30.000 hastanın tanımlanmış elektronik sağlık kayıtlarını Foundation Medicine tarafından yapılan genetik testlerin sonuçları ile ilişkilendirdiği, kliniko-genomik veri tabanındaki verilerden faydalanmaktadır.

Veritabanı Yeni İmkanlara Olanak Sağlıyor

Daha önce FDA ve Flatiron, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde immünoterapinin benimsenmesini ve PD-L1 testinin kullanılmasını takip etmek için gerçek dünya verilerinin kullanımını tartışmışlardır. Kurum yetkilileri, uygulamalarda farklılıklar ve uyum sağlama hızı farkları olduğuna dikkat çekerek genel olarak, nivolumab ve pembrolizumabın 2015 yılında NSCLC'de onay almalarından bu yana, bu immünoterapilerin hızlı bir şekilde benimsendiği belirttiler.

Yakın zamanda yayınlanan bir makalede FDA, Flatiron ve Foundation Medicine'dan uzmanlar, Flatiron'un veritabanının geliştirilmesini tarif etmiş ve havuzdan toplanabilecek öğrenme türlerinden bazı örnekler sağlamışlardır. Örneğin uzmanlar, tümör tipleri arasında yüksek mikro uydu kararsızlığı oranını araştırmak için veri tabanını sorgulayabilmekteydiler.

Geçtiğimiz yıllarda FDA ilk kez, yüksek mikrosatellit instabilitesi (MSI) veya yanlış eşleşme onarım eksikliği ile karakterize gelişmiş katı tümörlere sahip hastalar için pembrolizumabı onayladığında, bir ilaç için doku agnostik bir göstergeyi onaylamış oldu. Bu süreçteki hızlandırılmış onay, yüksek MSI veya uyumsuzluk onarımı eksikliği ile karakterize 15 tip solid tümörü olan 149 hastayı kapsayan beş tek kollu çalışmadan elde edilen verilere dayandırılmıştı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Turna Ray At ASCO, FDA Discusses Use of Real-World Data Drawn From Flatiron Health's Clinico-Genomics Database Genomeweb Jun 04,2018

Klinik Çalışmalarda Elektronik Sağlık Kayıtlarının Önemi

07 Kasım 2019

Elektronik sağlık kaydı (EHR), tıbbi personele gerekli bilgileri sağlayan veya hasta bakımı ve sağlık hizmeti raporunu veren, bir hasta hakkında elektronik sağlık bilgilerinin dijital bir deposu olarak tanımlanabilir. Gerçek dünyadaki klinik kararlara rehberlik edebilecek etkin ve düşük maliyetli kanıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. EHR, klinik araştırmalardaki bu ihtiyacı karşılamak için fırsatlar sunmaktadır. 2009 Yılı Ekonomik ve Klinik Sağlık Kanunu Sağlık Bilgi Teknolojisi'nin yürürlüğe girmesinden itibaren 8 yıl içinde kullanım oranlarındaki 5 kat artış ile, ABD'deki hastane bazlı hekimlerin %100'ü ve muayenehane bazlı hekimlerin %90'ı EHR’yi kullanıyor. EHR'ler temelde sadece bir tür gerçek dünya verisi olmalarına rağmen, son teknolojik gelişmelerle birlikte, hekim ve hastanelerin EHR’leri kullanmaya başlamasına doğru olan eğilim, hasta sağlığı hakkındaki soruları yanıtlamaya yardımcı olmak için EHR'de rutin olarak toplanan verileri kullanma konusunda eşi görülmemiş bir fırsat sunmaktadır.

EHR, klinik araştırmaların maliyetlerini ve sürelerini azaltma, klinik karar verme için daha iyi kanıtlar oluşturma ve sağlık hizmetlerini iyileştirme arayışında önemli bir araç olabilir. Son on yılda, EHR’ler giderek daha fazla klinik araştırmayı hızlandırmak, kolaylaştırmak ve geliştirmek için fırsatlar sunmuştur. EHR; klinik çalışmalarda, prestijli fizibilite değerlendirmesinde, hastaların çalışmaya dahil edilmesinde ve tedavi sunumunda veri toplanmasına yardımcı olmak gibi geniş bir kullanım alanı sunmaktadır. Bu fırsatları tam olarak değerlendirmek için sağlık hizmeti paydaşları, veri kalitesi/bütünlüğü, bilgi güvenliği, paydaş katılımı ve araştırma altyapısı ile ilgili yönetişim ölçeğinin arttırılması gibi EHR verilerinin kullanılmasındaki kritik zorluklarla mücadele etmek için bir araya gelmelidirler. Akademik çevreler, hükümet, ilaç endüstrisi ve hastalar, hizmet sağlayıcılar, araştırmacılar ve sağlık otoritelerinin bakış açılarını temsil eden uzman topluluklardan liderler, bir etkinlik kapsamında bir araya geldiler ve EHR'lerin klinik araştırmalarda kullanılmasının önündeki engelleri belirlemek ve potansiyel çözümler üretmek için iş birliği yaptılar. Katılımcılar çalışmalarda EHR'nin kullanımını çevreleyen çeşitli konular tespit ettiler ve bunlara çözümler önerdiler.

Paydaşlar Bir Araya Gelmeli

EHR verilerinin tıbbi araştırmalara dahil edilmesindeki zorluklar ve yaklaşımlar, araştırma çabalarına, bu verilerin kullanımını en üst düzeye çıkarmak için kalitenin ve erişilebilirliğin ve araştırma katılımcılarının (hastalar ve klinisyenler dahil) deneyimlerine odaklanmaktadır. EHR verilerinden kaynaklanan sağlam araştırma sonuçları, klinisyenlerin her gün gördüğü hasta türlerine genellenebilir. Bununla birlikte, bu sonuçların klinik bakımı gerçekten etkilemesi için, EHR araştırma sonuçlarının sağlık otoritesi standartlara uygun olduğu koşullar ve gereksinimler hakkında sürekli gelişen tartışma üzerine inşa edilmesi gereklidir. Randomizasyon sağlık bakımı sistemine entegre edilebildiğinde ve EHR verileri tam sonuçlarla yeterli kalitede olduğunda, bazı paydaşlar sonuçlara dayanarak kararlar alabilecektir. EHR verilerinin başarılı bir şekilde kullanılmasını sağlamak için, çalışma verilerinin sağlık otoritelerinin çerçeve hedeflerine ulaşmak için veri bütünlüğü standartlarına, doğruluğuna ve kanıtlarına göre değerlendirilmesi gerekmektedir. Uzmanlar, belirttikleri zorlukların ele alınmasının gelecekteki klinik araştırmaların daha verimli, uygun maliyetli ve klinik karar vermeyle alakalı olmasını sağlamaya yardımcı olabileceğini düşünüyorlar. Sonuç olarak, bu zorluklara çözüm bulmak toplum sağlığını ve sağlık bakımını iyileştirme yolunda devam eden iyileştirmeleri güvence altına alacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Raman SR et al. Leveraging electronic health records for clinical research. Am Heart J. 2018 Aug;202:13-19.

FDA Şüpheli E-Sigara Vakalarını Araştırıyor

04 Kasım 2019

Günümüzde özellikle de gençler ve sigarayı bırakmak isteyen yetişkinler arasında e-sigara kullanımı gün geçtikçe artmaktadır. Bazı ülkelerde e-sigara kullanımı normal sigaraya kıyasla daha az zararlı olduğu düşünüldüğü için sigara içicilere hekimler tarafından bile önerilmiştir. Öte yandan daha önceden sigara içmemiş popülasyonda e-sigara kullanımının insanları sigara içmeye başlamasını kolaylaştırdığına dair yayınlar da mevcuttur. E-sigaraların zararları hakkında hala günümüzde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu konu ile ilgili ABD’den gelen yeni bir haber, e-sigaraların güvenliliği hakkında soru işaretlerini arttırdı. ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), e-sigaralar ve nöbetler veya diğer nörolojik semptomlar arasındaki olası bir bağlantıyı araştırmaya devam ediyor ve doktorlar ve halkı, e-sigara kullanımından sonra herhangi bir nöbet vakası ile ilgili ayrıntıları kurumun Güvenlik Raporlama Portalı aracılığı ile bildirilmesine teşvik ediyor.

Araştırma için Bildirimler Çok Önemli

FDA, e-sigara veya nikotin buharlaştırma cihazlarıyla ilgili 35 nöbet raporu bulunduğunu açıkladı be bu vakalarını ilkini bir uyarı olarak Nisan ayında yayınladı. 7 Ağustos itibariyle FDA’ye, e-sigara kullanıcılarında görülen toplam 127 nöbet ya da diğer nörolojik semptom raporunlandı(Nisan ayından bu yana 92 ​​yeni rapor). Kurum nöbetlere ek olarak, bazı kullanıcılar nöbetlerle ilgili olabilecek veya olmayabilecek bayılma veya titremelerin de rapor edildiğini belirtti. Bildirilen vakalar 2010 yılına dayanmaktaydı. FDA, e-sigara kullanımı ile nöbet riski veya diğer nörolojik semptomlar arasında doğrudan bir ilişki olup olmadığını belirlemek için bilimsel araştırmasını sürdürüyor. Uzmanlar ek raporlar veya bu olaylar hakkında daha ayrıntılı bilgi ile analizlerinin geliştirilmesine, bu konu ile ilgili ortak risk faktörlerini tanımlanmasına, nikotin içeriği veya formülasyonu gibi herhangi bir e-sigara ürünü özelliğinin nöbetlere katkıda bulunmasının daha muhtemel olup olmadığını belirlemeye yardımcı olacağını belirttiler.

FDA, nörolojik semptomları değerlendiren sağlık hizmeti sağlayıcılarının hastalara e-sigara kullanımı hakkında soru sormasını ve olası vakaları bildirmesini teşvik etmektedir. Kurum yetkilileri, sağlık profesyonellerinin, tüketicilerin, ebeveynlerin, öğretmenlerin ve diğer ilgili yetişkinlerin yanı sıra genç ve genç yetişkin kullanıcıların, FDA'ya e-sigara kullanımından sonra geçmiş ve gelecekteki nöbet olayları hakkında ayrıntılı bilgi vermesinin çok önemli olduğu belirttiler.

Kurum halen e-sigara kullanımı ile ilgili nörolojik problemler, sağlık yetkilileri ayrıca diğer haber kuruluşları tarafından da açıklanan, ABD’li gençler ve genç yetişkinler arasında bu durum ile ilişkili potansiyel olarak ortaya çıkan 15 şiddetli akciğer problemi vakasını araştırmaya devam etmektedir. Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Birliği'ne göre, 31 Temmuz itibarıyla ABD zehir kontrol merkezleri, bu yıl e-sigara cihazları ve sıvı nikotin ile ilgili toplam 2439 maruz kalma vakasını yönetmiştir.

Bu rakamların yüksekliğine dikkat çeken uzmanlar, kullanıcıların e-sigaralara şüphe ile yaklaşması gerektiğini ve kullanım sırasında oluşan her türlü sağlık olayı ile ilgili kendilerine bildirim yapmalarını istedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Megan Brooks FDA Investigating Reports of Neurologic Risks Tied to Vaping August 09, 2019 Medscape

Kanser Hastalarında Antidepresanlar Sağkalımı Nasıl Etkiliyor?

04 Kasım 2019

Depresyon ve anksiyete kanserde sık görülür ve bu hastalarda antidepresanlar etkili bir tedavi olarak kabul edilir. Öte yandan kanser hastalarındaki antidepresan bağlılığı ile mortalite arasındaki ilişki belirsizdir. Bu alanda yapılan yeni çalışma, kanserli hastaların populasyonlu bir kohortunda antidepresana bağlılık ile tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışma kapsamında en az bir kez antidepresan alan kanserli 42.075 hastayı içeren 4 yıllık bir tarihsel kohort çalışması yapıldı. antidepresana bağlılık, uyumsuzluk (<% 20), zayıf (% 20-50), orta (% 50-80) ve iyi (>% 80) bağlılık olarak kategorize edildi. Bunlara ek olarak mortaliteyi etkileyebilecek demografik ve klinik değişkenler için düzeltilmiş çok değişkenli sağkalım analizleri yapıldı.

1.051.489 kişi-risk takibinde mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları ilaç kullanmayan gruba kıyasla düşük, orta ve iyi bağlılık gruplarında sırasılya sırasıyla 0.89 (% 95 güven aralığı [CI]: 0.83-0.95), 0.77 (% 95 CI: 0.66-0.72) ve 0.80 (% 95 CI: 0.76-0.85) idi. Tüm örneklemin ve depresyonlu bir alt grubun analizi, kanser alt tipleri için, meme, kolon, akciğer ve prostat kanserleri için benzer örgüleri ortaya çıkardı. Fakat melanom hastaları için durum farklıydı. Erken değişkenliğin çok değişkenli tahmin edicileri arasında erkek cinsiyet (HR 1.48 [% 95 CI: 1.42-1.55]), mevcut / geçmiş sigara içme durumu (HR 1.1, [% 95 CI: 1.04-1.15]; P <.0001), düşük sosyoekonomik durum ve daha fazla fiziksel komorbidite (HR 1.1, [95% CI: 1.03-1.17]; P <.0001) vardı.

Antidepresan ve Sağkalım İlişkisini Gösteren İlk Çalışma

Araştırmacılar bu çalışmanın, antidepresan ile daha yüksek bağlılığın kanser hastalarının ülke çapında geniş bir kohortunda tüm nedenlere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkili olduğunu gösteren ilk çalışma olduğunu belirttiler. Verilerinin, kanser hastaları arasında antidepresana bağlılığı cesaretlendirmek için acil ihtiyaçlara katkıda bulunduğunu söylediler. Öte yandan bu çalışma antidepresan tedavisine uyumu takip ederken, anti-kanser tedavisine uyumu takip etmiyordu. Yine de araştırmacılar depresyon tedavisi ile uyumlu olan kişilerin tüm tedavilerle daha uyumlu oldukları olabileceğinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirttiler. Ek olarak, çalışmada antidepresanların ne için reçete edildiğine veya hastanın antidepresanlara ihtiyaç duyup duymadığına veya tedaviye nasıl cevap verdiğine dair hiçbir ayrıntı yoktu.  Araştırmacılar ölçemedikleri depresyonun ciddiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmek istediklerini belirttiler. Bu durum da çalışmanın bir sınırlamalarından biriydi. Uzmanlar daha uzun süre yaşayan insanların yalnızca antidepresan ilaçları aldıklarını değil, aynı zamanda depresyonlarının da iyileştiği gösterilse sonuçların daha ikna edici olacağına dikkat çektiler.

Makalede, yazarlar çalışmanın sınırlamalarından birinin zihinsel sağlık teşhisine ilişkin veri eksikliği olduğunu kabul etmişlerdi. Ayrıca, sağkalım oranını azaltan bilinmeyen faktörlerin, uyumlu olmayan hastalarda daha yaygın olabileceğini de bu sınırlamalara eklediler. Araştırmacılar neoplazmanın derecelendirilmesi ve evrelendirilmesi gibi ölçülmemiş değişkenler nedeniyle hala eşlik edici faktörlerin olabileceğinin de akılda tutulması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shoval G et al. Adherence to antidepressant medications is associated with reduced premature mortality in patients with cancer: A nationwide cohort study. Depress Anxiety. 2019 Jul 22.

Ünlü Basketbol Koçu David Blatt MS Tanısı Aldı

01 Kasım 2019

Eski Cavaliers ve Darüşafakka basketbol takımlarının koçu David Blatt kendisine multipl skleroz teşhisi konduğunu açıkladı. 60 yaşındaki Blatt, şu anda EuroLeague'deki Yunan takımı Olympiacos'a koçluk yapıyor ve takımı tarafından basınla paylaşılan bildirisinde, hastalıklarla savaşırken koçluğa devam etmeyi planladığını söyledi.

Blatt konu ile ilgili olarak “Ben bir koçum ve işim birçok insana liderlik etmek, öğretmek ve ilham vermek. Çevik ya da aktif olmamak, bunları yapma yeteneğimi etkilemiyor.”dedi ve "Şanslıyım. Engelli olduğumu kabul eden ve üstesinden gelmeme yardım eden doktorlar ve fizyoterapistler var. Nasıl şikayet edebilirim ki? Kesinlikle bu yapamam ve yapmayacağım. Şikayet etmek boşa çok zaman harcıyor. Oyuncularımdan ve çalışanlarımdan kendilerinin en iyi versiyonu olmalarını rica ederken, kendimden aynı şeyi yapmamı rica ediyorum.” diye ekledi.

Hiçbir Şeyden Vazgeçmeyeceğim

Blatt, açıklamasından birkaç ay önce kendisine primer progresif MS teşhisi konduğunu ve hastalığın başlangıçta bacağında yorgunluk, denge ve güç sorunları olarak ortaya çıktığını söyledi. Deneyimli koç aktif kalmak için güç ve denge egzersizleri yaptığını belirtti.

2014 yılında Cavaliers'in baş antrenörü olarak görev almadan önce EuroLeague'deki en iyi antrenörlerden biriydi. Kısa süre sonra LeBron James Cleveland'a dönmüş ve bunu takiben Cavaliers, 2015 NBA Finalleri'nde Warriors'a yenilmişti. Blatt, 2016 yılında Darüşşafaka Tekfen İstanbul ile birlikte EuroLeague'e geri döndü ve geçen yaz da Olympiacos'u devraldı.

Blatt, “Bunun hayatımı bugünden itibaren nasıl değiştireceğini ve nasıl değiştirebileceğini anlamadaki ilk şok ve acıyı aştığımda hiçbir şeyden vazgeçmediğime karar verdim.” dedi ve “Sadece bu duruma adapte olacağım ve uyum sağlayacağım. Hayatımı mümkün olduğunca normal bir şekilde sürdürmenin yollarını bulacağım.” diye ekledi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Former Cavaliers coach David Blatt diagnosed with multiple sclerosis by Greg Joyce  August 19, 2019 | 12:35pm New York Post

Kendi Teşhisinizi Hastalarla Paylaşmalı mısınız?

30 Ekim 2019

Minnesota, Minneapolis'te birinci basamak doktoru olan Dr. Heather Thompson Buum, göğüs kanseri yolculuğunu bazı hastalarıyla paylaşma kararının, uygulamasına ve kişisel yaşamına yeni bir dinamik getirdiğini söylüyor.

Minnesota Üniversitesi'nden olan Thompson, 11 Mart'ta Aile Hekimliği Dergisi'nde çevrimiçi yayınlanan bir makalede “Tecrübelerimi başkalarına yardım etmek için kullanabilmek son derece yararlı oldu.“ diye belirtiyor.

Meme kanseri olan hastalarıyla empati kurabildiğini ve aynı fiziksel ve duygusal yükselmeler, aksilikler ve ilaç yan etkilerinden bazılarını yaşadığını bilmelerini istediğini ve onlarla paylaştığını söyledi.

Açıklıklığın hastanın doktor rolüne ilişkin zihinindeki kavramına insaniyet ve kırılganlık ekleyebileceğini, ayrıca kendisine açılan hastalardan kişisel olarak faydalandığını da sözlerine ekledi.

Hikayesini paylaştığında, hastaların davranışlarının değiştirdiğini gözlemlediğini belirtiyor. “Muayene odasında, gözle görülür bir şekilde rahatlıyorlar; gözlerindeki panik dağılıyor, çatık kaşları gevşiyor, sıkılmış çene gevşeyip yerini hafif bir gülümsemeye bırakıyor.” diye yazıyor.

Peki Ya Çok Fazla Bilgi?

Ancak, hangi hastalarına söyleyeceğini ve ne kadar bilgi paylaşacağını belirlemek konusunda hala zorlandığını kabul ediyor. Kişinin gizlilik konusunda hassas biri gibi görünüp görünmediğini veya profesyonel bir mesafeyi korumak isteyebileceğini düşünerek ipuçlarını aradığını söylüyor.

Bununla birlikte, onun açıklamaları meme kanseri hastalarının ötesine de geçiyor. Örneğin, diğer hastaların da sağlık sistemi ile ilgili sıkıntıları olduğunda kişisel deneyimlerini paylaşabilir ve empati kurabilir halde oluyor. Ancak kişisel bilgilerin paylaşılması ile ilgili tıbbi literatürün karışık olduğunu da kabul ediyor. "70'lerinin sonlarında veya 80'lerinin başında olan meslektaşlarımdan bazıları hatırlayacaktır, eğitimdeyken, açıkça kilinisyenlere hastayla özdeşim kurmamaları söylendi, çünkü klinisyenin değerlendirmesini ve nesnelliğini etkileyebilir deniliyordu." şeklinde konuşuyor.

Ayrıca içinde bulunduğumuz sosyal medyadaki açıklık çağında ve tıbbi eğitimdeki değişikliklerin varlığında bir hastanın bir doktordan duymak istediği şeylerin nesillerindeki inançlarıyla uyumlu olduğunun hatırlanmasının önemli olduğunu vurguluyor.

Deneyimini paylaşmanın değerlendirmesini etkilediğine inanmadığını fakat tartışmaya açık olduğunu söylese de hastalar üzerinde olumsuz bir etki görmediğini söyleyerek ekliyor, “Umarım hastalarım buna empatinin nihai bir ifadesi olarak bakarlar”.

2016 yılında teşhisi konduğunda, Thompson kendi hastanesinde seçtiği bakım ekibi, hastalarının kendisi için seçeceği bakımı aldıklarını bilmelerine yardımcı oluyor. Bir hasta ile uzun süredir devam eden bir ilişkiye sahip olmasının hikayesini paylaşma kararını etkileyebileceğini söylüyor -  bazı hastalarına 15 yıldan fazla bir süredir tedavi hizmeti sunuyor.

Paylaşmanın muhtemel bir dezavantajı, kanseri geri dönen veya ilerleyen bir hastanın durumunu, kurtulan bir hekimin durumu ile makul bir şekilde karşılaştırabilmesi, ancak kanserli hastaların ve ailelerinin, her hastada kanserin farklı şekilde tezahür ettiğini iyi bildiklerini de ekliyor.

Güç Dengesizliği

Bellevue Edebiyat Dergisi'nin yazarı ve editör yardımcısı olan New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde doktora yapan Danielle Ofri, düşünülmesi gereken bir başka şeyin olduğunu söylüyor: Doktorlar bu tür bilgileri bir hastayla paylaşmaya karar verdiklerinde dikkate almaları gereken doğal güç dengesizliği.

“Hastalar 'Hayır, lütfen bana söyleme!' demeyecekler.” şeklinde yorum yaptı.

"Tabi ki bazı durumlarda, paylaşımın yararı açıktır. Örneğin, bir doktor hastayla aynı prosedür veya yapılan bir testten geçerse ve bununla ilgili korkuları hissedebiliyorsa bu konudaki paylaşımlar faydalı olabilir." diyerek açıkladı.

Fayda ve zarar analizini iyi yapmak gerektiğini vurgulayan Ofri, "Yaşamının sonu gelmiş birine verilen bakım, sevilen birine konulan kötü bir teşhis ya da çok sevilen birinin kaybı gibi çok faktörlü durumlarda paylaşımanın yararı biraz bulanıklaşır." dedi.

Ofri ayrıca, elbette hamilelik gibi bazı durumların da hastalardan saklanamayacağını belirtti. Hamileyken, hastaların kendi gebeliklerinden ve ebeveynliklerinden tavsiye verdikleri için mutlu ve gururlu olduklarını söyledi.

“Odada uzman olmaktan hoşlanıyorlardı, ben de, onların tavsiyelerini almaktan mutlu oluyordum.” dedi.

Yaşlanan babasına bakarken, bunu kendine saklamaya karar verdiğini, kısmen bu hikayeyi anlatmadan da empatik olabileceğini düşündüğü için bunu paylaşmamaya karar verdiğini söyledi. Ayrıca paylaşmamasının ardındaki bir diğer neden de hastaların bu durumu öğrendiklerinde kendilerini bir şeyler yapmak zorunda hissedebileceklerini, ona hediye vermek isteyebileceklerini, ki bu bir çok kültürde çok yaygın bir gelenek, dolayısıyla bu tarz bir durumdan uzak istemesiydi.

Son olarak  “Yol gösterici bir soru; bu benim hastam için faydalı mı? Cevap ‘olabilir’ ise tamam, ancak olmadığını düşünüyorsanız açıklamamak en iyisi.” dedi. “Onlara bir kere söylediğinde geri alamazsın.”

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sharing My Diagnosis: How Much is Too Much? Heather A. Thompson Buum, MD http://www.annfammed.org/content/17/2/173.full

Erken Başlangıçlı Kolorektal Kanserde Benzersiz Alt Gruplar

30 Ekim 2019

Erken başlayan kolorektal kanser (KRK), 50 yaşın üzerindeki yetişkinlerde standart KRK'den klinik ve genetik olarak farklı olmasına rağmen, dört ayrı kohorttan 36.000'den fazla hastanın retrospektif bir incelemesi, bu genç hastalar arasında benzersiz alt gruplar olduğunu göstermektedir. Yazarlar, yaşları 18 ila 29 arasında olan KRK hastalarının yanı sıra, enflamatuar barsak hastalığı (IBD) gibi tıbbi durumları önceden belirlenmiş olan hastalar için özel bir dikkatin ve daha fazla araştırmanın gerekli olduğunu söylüyor.

Houston'daki Teksas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi'ndeki Gastrointestinal Tıbbi Onkoloji Anabilim Dalı Başkanı Jonathan Loree "Onkologların, gençlerde kolorektal kanser insidansının artmakta olduğunun farkında olmaları ve bu genç hastalarda, farklı şekilde tedavi edilmesi gerekebilecek benzersiz alt gruplar bulunduğunu anlamaları gerekiyor. Erken başlayan kolorektal kanserler arasında farklı biyolojiklerin tanımlanmasının, bu hastalar için daha fazla kişiselleştirilmiş bakıma yol açacağını ve gelecekteki araştırma çabalarının yönlendirilmesine yardımcı olacağını umuyoruz." dedi.

Geleneksel Risk Faktörleri Genç Hastalarda Geçerli Değil

MD Anderson'daki GI Tıbbi Onkoloji Bölümü'nden çalışmanın bir diğer yazarı Scott Kopetz, "Doktorlar, kolorektal kanser için geleneksel risk faktörlerinin erken başlangıçlı hastalıklarda geçerli görünmediğini kabul etmelidir" dedi. Erken başlangıçlı KRK'nin rektumda ve inen kolonda bulunma ihtimalinin daha yüksek olduğunu, Hispanik kökenli hastalarda daha sık olduğunu ve aile öyküsü olmayan hastalarda sık tanı konduğunu belirtti. Kopetz, "Çalışmamız, bu kanserlerin biyolojisinin standart KRK'den farklı olduğunu ve belki de bu hastalarda gördüğümüz en kötü sonuçlarla ilişkili olduğunu göstermektedir." dedi.

Çalışma, 50 yaş ve üstü KRK'li hastalarla karşılaştırıldığında, erken başlangıçlı hastalığı olan hastaların;

  • senkronize metastatik hastalığa (P = 0.009),
  • mikrosatellit kararsızlığına (P = 0.038) ve
  • distalde primer tümörlere (P < 0.0001)

sahip olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu gösterdi. Ayrıca BRAF V600 mutasyonlarına sahip olma olasılıkları daha düşüktü (P < 0.001).

Çalışmada aynı zamanda konsensus moleküler alt tipleri (CMS) ile ilgili ayrımlar yapıldı. Araştırma, CMS1'in en yaygın alt tip olduğunu ve CMS2 prevalansının yaş grupları arasında nispeten stabil olduğunu ortaya koydu. Erken başlangıçlı hastalıkta CMS3 ve CMS4 nadirdi. 30 yaştan küçük hastaların 30 ila 49 yaşları arasındaki erken başlangıçlı hastalara göre;

  • adenomatoz polipozis coli (APC) mutasyonları (olasılık oranı [OR], 0.56; %95 güven aralığı [CI], 0.35 - 0.90; P = 0.015) ve
  • signet halka histolojisi (OR, 4.89; %95 CI, 3.23 - 7.39; P < 0.0001)

daha düşüktü.

Benzer şekilde, erken başlangıçlı hastalığı olan ve IBD gibi önceden mevcut durumları olan hastaların;

  • APC mutasyonlarına sahip olma olasılıkları (OR, 0.24; %95 CI, 0.07-0.7; P = 0.019) ve
  • müsin veya signet halka histolojisine sahip olma olasılığı (OR, 5.54; %95 CI, 2.24 - 13.74; P = 0.0004)

tıbbi koşulları önceden belirtmemiş olanlardan daha düşüktü .

Yazarlar, erken başlangıçlı KRK'nin farklı klinik ve moleküler özelliklere sahip olduğunu ve bir KRK'yi değerlendirirken yaşı temel bir faktör olarak kabul etmenin daha uygun olacağını belirttiler. Kopetz, "Bu hastalar arasında alt grupların daha fazla değerlendirilmesi önemlidir." diyerek standart KRK'li yaşlı hastalarda yaygın olarak görülen APC mutasyonlarının bulunmamasının, kanserojenezin potansiyel mekanizmalarını daha iyi anlamak için kapıyı açabileceğini söyledi. “Bu değişen KRK epidemiyolojisinin etiyolojisini anlamaya daha da yaklaşabiliriz” dedi.

Araştırmacılar ayrıca taramanın, 50 yaş ve üstü hastalarda KBH ile ilişkili insidansı ve mortaliteyi azalttığına dikkat çektiler. Bununla birlikte, 50 yaşından küçüklerde erken başlangıçlı hastalık prevalansının yıllık %1 ila %3 arttığını da eklediler. Kopetz, erken başlangıçlı KRK'nin artmış prevalansının, Amerikan Kanser Derneği tarama kılavuzlarında yapılan son değişiklikleri desteklediğini ve evrensel taramanın 45 yaşında başlamasını önerdiğini belirtti. “45 yaşından küçük hastalar için veriler henüz mevcut yöntemlerle evrensel taramayı desteklemiyor.” dedi.

Bununla birlikte gençlerin bağırsak alışkanlıklarında veya diğer açıklanamayan barsak semptomlarında bir değişiklik olduğunda yüksek bir şüphe indeksi ve "kolonoskopi yapmak için düşük bir eşik" sağlanmalıdır. Araştırmacılar, erken başlangıçlı KRK’lerin büyük çoğunluğunun sporadik olduğuna dikkat çekiyor. Vakaların sadece %4 - 21'i, kalıtsal polipozis olmayan kolorektal kanser (HNPCC) ve ailesel adenomatoz polipozis gibi genetik sendromlarla ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Tespit edilebilecek predispozan genetik koşulları olmayan erken başlangıçlı KRK (yaş <50 yaş) insidans artış eğilimi nedeniyle, erken başlangıçlı KRK’nın daha fazla karakterizasyonunun tanımlanması gerekiyor.

Kopetz, "Ek araştırmalarla birlikte bu çalışma, tarama çabalarını daha iyi yönlendirmek için kullanılabilir." diyerek ekliyor; "Örneğin, kolonun ve rektumun sol tarafındaki hastalığın prevalansı, daha az invaziv veya daha az kaynak yoğun olabilecek kolonoskopi dışındaki tarama testlerine izin verebilir."

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Clinical and Molecular Characterization of Early-Onset Colorectal CancerAlexandra N. Willauer, BSc1; Yusha Liu, MS2; Allan A.L. Pereira, MD, PhD1; Michael Lam, MD1; Jeffrey S. Morris, PhD3; Kanwal P.S. Raghav, MD1; Van K. Morris, MD1; David Menter, PhD1; Russell Broaddus, MD, PhD4; Funda Meric-Bernstam, MD5; Andrea Hayes-Jordan, MD6; Winston Huh, MD7; Michael J. Overman, MD1; Scott Kopetz, MD, PhD1; and Jonathan M. Loree,MD

Parkinson Hastalığı İlerledikçe Uyku Bozukluğu Çeşitleri De Artıyor

28 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada, Parkinson hastalığının farklı evrelerinde çeşitli uyku bozuklukları formlarının yaygın olduğu ve bu farklı formların farklı etiyolojik mekanizmalara sahip olabileceği gösterildi. Singapur'daki Ulusal Sinir Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacılar, Parkinson hastalarının herhangi bir sayıda uyku bozukluğu yaşayabildiği ve uyku bozukluklarının prodromal bir semptom olabileceğinin giderek daha fazla kabul gördüğünü belirttiler.

Araştırmacılar, Parkinson İlerleme Belirteçleri Girişimi (PPMI) gözlemsel klinik çalışmasından 5 yıllık anket verilerini kullanarak, aşırı gündüz uykululuk (EDS), uykusuzluk, muhtemel hızlı göz hareketi (REM) ve uyku davranış bozukluğundaki (pRBD) uzun süreli değişiklik parametrelerini karşılaştırdılar. Araştırmaya 218 erken Parkinson hastası ve 102 sağlıklı kontrol katılımcısı dahil edildi. Çalışmadaki hastalık durumları, RBD Tarama Anketi (> 5), Epworth Uykululuk Skalası (≥10) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS) Bölüm 1.7 (≥2) puanlarıyla tanımlandı. Katılımcıların ilaç kayıtları, Parkinson ilaçlarının ve uykuya bağlı sakinleştiricilerin kullanımına ilişkin demografik verileri ve bilgileri ortaya koydu. Klinik motor değerlendirmeleri için ise Hoehn ve Yahr evrelemesi ve Hareket Bozukluğu Derneği (MDS) –UPDRS Bölüm III kullanıldı.

Başlangıçta, Parkinson hastaları ve sağlıklı kontroller yaş, vücut kitle indeksi ve uyku ilişkili ilaçların kullanımı bakımından benzerdi. Parkinson hastalarında MDS-UPDRS, Hoehn ve Yahr skorları daha yüksekti. Ek olarak Parkinson grubunda erkeklerin oranı sağlıklı kontrol grubundan daha yüksekti (sırasıyla %68.8 ve %56.9; P = 0.05). Parkinson hastalarında uykusuzluk prevalansı başlangıçta %21 iken bu oran 5 yıl içinde %56'ya yükseldi. EDS prevalansı ise %17'den %32'ye yükseldi. Prevalanstaki en az artış %22'den %30'a çıkış ile pRBC’de görüldü. Başlangıçtan 2 yıl sonra, EDS ve pRBD'deki artışlar genel olarak aynı seviyedeyken, uykusuzluk bazal seviyeden 5. yıla kadar düzenli olarak arttı.

Farklı Evrelerde Farklı Uyku Bozuklukları

Sağlıklı kontrol grubunda uykusuzluk bazal seviye ile 2 ve 3 yıl arasında (%22'de) arttı, fakat 4 ve 5 yıllarında düşüş gösterdi. Bu gruptaki EDS miktarı esas olarak bazal seviyeden 5. yıla kadar sabitti (en yüksek prevalans 4. yılda %14 idi). Herhangi bir zamanda sağlıklı kontrol grubunda pRBD tespit edilmedi.

Araştırmacılar uykusuzluk ve EDS birlikteliği ile ilgili anket verilerinin yalnızca örtüşmeyi gösterdiğini, uykusuzluğun EDS ile sonuçlandığına veya EDS’den kaynaklandığına dair bir şey söylemek için ellerinde yeterli veri olmadığını vurguladılar. Çalışma sırasında birden fazla uyku bozukluğu olan hastaların oranının zamanla arttığını belirten araştırmacılar, bu grubun hala nispeten küçük grup olduğunu ve bu nedenle farklı uyku bozukluğu biçimlerinin farklı patogenezlere sahip olmasının muhtemel olduğunu ileri sürdüler.

Başlangıçta Parkinson hastalarının;

  • %31,7'si bir çeşit uyku bozukluğu,
  • %11,5'i iki tip ve
  • %1,4'ü her üç tipte de rapor etmiştir.

Beş yılda;

  • %39.0 bir tip,
  • %23.4 iki tip ve
  • %7.3 her üç tipte bildirmiştir.

Araştırmacılar anketlere verilen cevaplara dayanan bu sonuçların, Parkinson hastalarının genel olarak örtüşme yetersizliği ile ilgili popülasyonları üzerinde yapılan polisomnografi ile elde edilen sonuçlara tekabül ettiğini belirttiler.

Bir başka araştırmacı grubu ise hastalık ilerledikçe bireysel hastalardaki uyku bozukluğu formlarında fazla örtüşme olmamasının, her bir hastadaki uyku bozukluğu çeşidinin farklı bir etiyolojiden köken alması ile ilişkili olabileceğini belirtti ve bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Progression of sleep disorders spectrum in Parkinson’s Disease: A 5 year clinical longitudinal study International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1641, presented October 9, 2018.

Gut Hastalığında Genetik Nedenler, Diyetten Daha Baskın

28 Ekim 2019

Araştırmacılar, 16.000'den fazla denekte diyet ve genetik değişkenler üzerinde yapılan meta-analize göre gutun temel olarak diyetten kaynaklandığı varsayımının yanlış olduğunu söylüyorlar. Yeni yayınlanan analize göre, en "gut ilişkili" yiyecekler ve diyetler bile serum ürat seviyelerinde %1'den az varyansa sahipken, bu durumun neredeyse %24'ü genetik faktörlerle açıklanıyor. Araştırmanın sonuçları, hiperüriseminin, temel olarak diyetin neden olduğu genel algılara meydan okuduğunu ve genetik farklılıkların genel popülasyondaki hiperürisemiye diyet maruziyetinden çok daha fazla katkısı olduğunu gösteriyor.

Gut hastalığı olan kişiler, gutun beslenme alışkanlıkları ve sağlıksız bir yaşam tarzının neden olduğu bir durum olduğu önyargısı altında yaşarlar ve bu algı ne yazık ki sağlık çalışanları arasında da yaygındır. Sonuç olarak, gut olduğu bilinen hastalar, ciddiye alınmayacaklarından ya da yaşam tarzı alışkanlıklarından sorumlu tutulacaklarından korktukları için yardım aramakta isteksizdirler. Veriler, hiperürisemi ve guta yatkınlığı arttıran şartların değiştirilemez olduğunu gösteriyor. Öte yandan araştırmacılar, bu zararlı ancak yerleşik görüşlere ve uygulamalara karşı çıkarak gutun toplumsal yükünü azaltmak ve ciddi engelleri aşmak için bir fırsat sunulabileceğini ileri sürüyorlar.

Yeni Bulgular Diyet Önerilerini Değiştirmiyor

Araştırma ekibi, beş ABD kohort çalışmasından alınan kesitsel gıda frekansı verilerinin bir meta analizini gerçekleştirdi. Bireysel yiyecekleri serum ürat düzeyleri ile olan ilişkilerde sistematik olarak analiz ettiler ve diyet faktörleri ile ilişkili varyansları genom çapında yaygın olan tek nükleotid varyantlarıyla ilişkilendirdiler. Araştırmacılar ayrıca, kalıtımsal farklılıkların yalnızca doğrudan serum ürat düzeyleriyle ilişkili olanları değil, aynı zamanda kahve, alkol veya şeker tatlandırılmış içeceklerin tüketimi gibi gut riskine katkıda bulunabilecek gıda tercihlerindeki farklılıkları da içerdiğini belirttiler.

Araştırmacılar bulgularını ekstrapolasyona karşı uyarmalarına rağmen, çalışılan popülasyonlardaki hiperürisemi sebebinin, klinik olarak belirgin gut hastalarından önemli ölçüde farklı olma olasılığının düşük olduğunu da belirttiler. Çalışmanın, gut hastalarının aşırı derecede yüksek riskli yiyecekleri aşırı tüketmekten kaçınmak için diyetlerini değiştirmeleri gerektiğine dair kılavuz önerilerindeki bir değişikliğin destekleyici kanıtlar sunmamakta olduğunun da özellikle altını çizdiler.

Gut hastalığının günlük pratikte genel olarak kötü yönetildiğini ileri süren araştırmacılar bunun nedenlerinin tam olarak anlaşılmamış olduğunu, ancak hastaların ve sağlık profesyonellerinin gutun nedenlerini ve tedavisini suboptimal anlayışlarının bunda önemli bir faktör olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tanya J Major et al. Evaluation of the diet wide contribution to serum urate levels: meta-analysis of population based cohorts BMJ 2018;363:k3951

Akdeniz Diyeti Alzheimer Gelişimini Yavaşlatabilir Mi?

25 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışma Akdeniz diyetine bağlılığın, Alzheimer hastalığı patolojisinin biyolojik işareti olan Aβ-amiloid (Aβ) birikimindeki zamanla azalmaya ile ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı kabul edilen ve Alzheimer riski altında bulunan Avustralya Yaşlanma, Biyobelirteçler ve Yaşam Tarzı (AIBL) Çalışması'ndan 77 katılımcının dahil olduğu kohorttaki genel Akdeniz diyeti uyumu için daha yüksek bir başlangıç ​​skoru, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile ölçüldüğünde daha az Aβ birikimi ile önemli ölçüde ilişkilendirildi.

Akdeniz diyetinin özellikle hafıza ve düşünme sonuçlarında faydalar gösterdiğini söyleyen araştırmacılar Alzheimer patolojisinin beyindeki gerçek birikimi ile bu diyete bağlılık arasında bir ilişki olup olmadığına bakmanın önemli olduğunu belirttiler. Yeni analiz, AIBL Yaşlanma Çalışması'na katılan ve en az 60 yaşlarında (ortalama yaş, 71.1 yıl; %51 erkek) 77 yetişkini içermekteydi ve katılımcıların hepsi başlangıçta bilişsel olarak "normal" olarak sınıflandırılmıştı. Çalışmada ayrıca 11C-Pittsburgh B bileşiği PET okumaları temelinde, bazal değerde en az 1.4 olan standartlaştırılmış bir alım değeri oranı (SUVR) ya da sıfırdan 36'ya kadar olan Aβ birikimi oranıyla "Aβ akümülatörleri" olarak kabul edildiler. Başlangıçta PET 18. ve 36. aylarda Aβ yükünü ölçmek için kullanıldı. Çalışmada açlık kan örnekleri apolipoprotein E (ApoE) genotiplemesi açısından değerlendirildi. Böylelikle tüm çalışma popülasyonunun %42’sinin en az bir APOE Ɛ4 alel taşıdığı tespit edildi.

Yüksek Meyve Alımı ile Daha Az Aβ Birikimi

Başlangıçta, tüm katılımcılar önceki 12 ay boyunca besin alımına ilişkin 74 maddelik Victoria Gıda Sıklığı Anketi Konseyini doldurdular. Bu, 0'dan 9'a kadar değişen bireysel Akdeniz diyeti skorlarını oluşturmak için kullanıldı. Tüm kohortun ortalama Akdeniz diyeti skoru 4 olarak bulundu.

Akdeniz diyetinin bireysel bileşenlerini değerlendirirken, sadece yüksek meyve alımı, Aβ birikiminin daha az olmasıyla önemli ölçüde bağlantılıydı. Araştırmacılar çalışma bulgularının gücünün şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Bulgular bireylerin Alzheimer hastalığını geciktirmek için diyetlerini değiştirmek gibi basit ama etkili yöntemlere sahip olduğunu işaret etti. Bilim insanları hastalardan Akdeniz diyetini takip etmelerini istemenin sadece Alzheimer riskini azaltmanın yanı sıra birçok yönden yararlı olduğunu düşündüren kanıtlar olduğuna dikkat çektiler.

Araştırmacılar  özellikle meyve tüketimi hakkındaki bulguların büyüleyici olduğunu ve bilimsel olarak makul olduğunu söyleseler de, bulgularının sadece gözlemsel bir çalışma bazlı olduğunu belirttiler ve asıl kanıtın randomize klinik deneylerden gelmesi gerektiğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stephanie R. Rainey-Smith et al. Mediterranean diet adherence and rate of cerebral Aβ-amyloid accumulation: Data from the Australian Imaging, Biomarkers and Lifestyle Study of Ageing Translational Psychiatry volume 8, Article number: 238 (2018)

Kahve Prostat Kanserini Engelliyor mu?

25 Ekim 2019

Bilim insanları ilk kez kahvede bulunan ve prostat kanserinin büyümesini engelleyebilecek bileşikler belirlediler. Yapılan çalışmada, hücre kültüründe ve bir fare modelinde ilaca dirençli kanser hücreleri üzerinde yapılan bir pilot çalışmadır ve henüz insanlarda test edilmemiştir. Çalışma, hakemli Prostat dergisinde yayımlandıktan sonra Barselona'daki Avrupa Üroloji Birliği kongresinde sunulmuştur.

Kahve, insan sağlığını hem olumlu hem de olumsuz yönde etkilediği gösterilmiş olan karmaşık bir içecektir. Bazı kahve türlerinin, prostat kanserleri de dahil olmak üzere, bazı kanserlerin görülme sıklığındaki bir azalmaya bağlı olduğuna dair artan kanıtlar vardır. Japon bilim insanları hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle, kahvede bulunan iki bileşiğin prostat kanseri hücreleri ve Cabazitaxel gibi yaygın anti-kanser ilaçlarına dirençli hücrelerde büyümeyi engelleyebildiklerini ortaya çıkardılar. Araştırmacılar başlangıçta doğal olarak kahvede bulunan altı bileşiği in vitro insan prostat kanseri hücrelerinin çoğalması üzerinde test ettiler. Kahweol asetat ve cafestol ile muamele edilmiş hücrelerin kontrollerden daha yavaş büyüdüğünü buldular. Daha sonra bu bileşikleri farelere (16 fare) nakledilen prostat kanseri hücrelerinde test ettiler. 4 fare kontrol edildi, 4'ü kahweol asetat, 4'ü kafestol ile muamele edildi, geri kalan fareler de kahweol asetat ve kafestol kombinasyonu ile tedavi edildi. Çalışma lideri Dr Hiroaki Iwamoto (Kanazawa Üniversitesi Tıp Bilimleri Enstitüsü, Bütünleyici Kanser Tedavisi ve Üroloji Anabilim Dalı, Japonya, çalışmanın ilk yazarı) şunları söyledi: "Kahweol asetat ve cafestol'ün farelerde kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ettiğini bulduk. Fakat kombinasyon sinerjistik olarak çalışıyor gibiydi, tedavi edilmeyen farelere kıyasla önemli ölçüde daha yavaş bir tümör büyümesine yol açtı. 11 gün sonra, tedavi edilmemiş tümörler orijinal hacminin yaklaşık 3 buçuk katı (%342) kadar büyürken, her iki bileşik ile muamele edilmiş fareler orijinal boyutunun yaklaşık bir buçuk (%167) katından daha fazla büyümüştür. Bu bulguları perspektifte tutmak önemlidir. Bilimsel olarak uygulanabilir, ancak daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Ayrıca ddoğal tümör hücrelerinde değil, transplante tümör hücrelerinde de büyüme azalması bulduk." şeklinde açıkladı.

İleri Araştırmalara İhtiyaç Var

Araştırmanın sonuçları, bu bileşiklerin doğru koşullarda ilaca dirençli prostat kanseri hücreleri üzerinde bir etkiye sahip olduğu ve ayrıca daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu yönündedir. Çalışmacılar bununla ilgili "Şu anda bu bulguları daha büyük bir numunede ve daha sonra insanlarda nasıl test edebileceğimizi düşünüyoruz.” diyerek açıkladılar.

Kahweol asetat ve kafetal, Arabica kahvesinde doğal olarak bulunan hidrokarbonlar olduğundan, kahve yapma işleminin bu bileşiklerin kahvede kalmasını etkileyip etkilemediği de çalışmada incelenmiştir. Profesör Atsushi Mizokami (Kanaryawa Üniversitesi Tıp Bilimleri Enstitüsü, Bütünleşik Kanser Tedavisi ve Ürolojisi Anabilim Dalı, Japonya) çalışma ile ilgili şunları ekledi: "Kahvenin hem olumlu hem de olumsuz etkileri olabilir (örneğin, hipertansiyonu artırabilir), bu nedenle klinik uygulamaları düşünmeden önce bu bulguların arkasındaki mekanizmalar hakkında daha fazla bilgi edinmemiz gerekir. Bununla birlikte bu sonuçları doğrulayabilirsek, ilaca dirençli prostat kanserini tedavi etmek için adaylarımız olabilir. "

Bağımsız bir yorum da, Profesör Zoran Culig (Innsbruck Tıp Üniversitesi, Deneysel Üroloji Profesörü)'den geldi: "Bunlar ilginç bulgular. Bu ilk sonuçların, araştırmacıları androjen reseptörünü eksprese eden hasta kaynaklı ksenograftlar gibi daha yeni geliştirilen modelleri kullanmaya motive edeceğini umuyorum. Bu tür deneyler muhtemelen bu tür tedavinin gelecekteki perspektifi konusunda kesin bir cevap verecektir. "

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hiroaki Iwamoto, Kouji Izumi, Ariunbold Natsagdorj, Renato Naito, Tomoyuki Makino, Suguru Kadomoto, Kaoru Hiratsuka, Kazuyoshi Shigehara, Yoshifumi Kadono, Kazutaka Narimoto, Yohei Saito, Kyoko Nakagawa‐Goto, Atsushi Mizokami. Coffee diterpenes kahweol acetate and cafestolynergistically inhibit the proliferation and migration of prostate cancer cells. The Prostate, 2018; 79 (5): 468 DOI: 10.1002/pros.23753

Alzheimer Hastalarında Lomber Ponksiyon Hangi Durumlarda Kullanılmalı?

22 Ekim 2019

Alzheimer hastalığının erken ve doğru teşhisi, hastalığın ilerlemesini durdurma veya yavaşlatma potansiyeline sahip olan tedaviler mevcut olduğunda kritik öneme sahiptir. Bilim insanları bu alanda geliştirilen yeni kriterlerin, lomber ponksiyon kullanımı ile Alzheimer hastalığı ve diğer demanslara tanı koyma sürecinde uygunluğu konusunda bu alandaki tıbbi uzmanlara gerekli rehberliği sağlayacağını düşünüyorlar. Böylece demans hastalarına ve ailelerine onları bekleyen hastalığa uyum sağlayabilmek için hazırlık yapma imkânı verilebilecek.

Alzheimer hastalığı genellikle fiziksel sağlık, tıbbi geçmiş ve hafıza değerlendirmesi, düşünme ve akıl yürütme konularında kapsamlı bir inceleme ile teşhis edilir. Lomber ponksiyon ABD'de şu anda Alzheimer tanısında rutin klinik uygulamada olmasa da uzmanlar, Alzheimer hastalığının biyolojik belirteçlerini test etmek için beyin-omurilik sıvısını (BOS) almanın maliyet etkin ve güvenli bir yol olduğunu düşünüyorlar. Bu yolla hekimler hastalığın seyrinin çok erken dönemlerinde hem kendileri hem de hastalar için çok önemli tanı bilgilerine sahip olabiliyorlar.

Yeni kriterleri geliştiren çalışma grubunun bu girişimi, Nükleer Tıp ve Moleküler Görüntüleme Derneği (SNMMI) ve Alzheimer Derneği tarafından geliştirilen 2013 AUC'yi tamamlamaktadır. Yeni AUC kriterleri, klinisyenlerin aşağıdaki hasta popülasyonlarını lomber ponksiyon için uygun ve uygunsuz olarak kabul etmelerini önermektedir:

Lomber Ponksiyonun Uygun Olduğu Hastalar

• Hasta öznel bilişsel düşüşe (SCD) sahiptir ve Alzheimer hastalığı için bellekte kalıcı bir düşüş, daha genç başlama yaşı (>60), son 5 yıl içinde başlayan gibi belirtilere bağlı olarak artan risk altında olduğu düşünülmektedir. Bu durumda BOS biyobelirteç testini yapma kararı kişiye özel olmalı ve hastanın, ailenin ve doktorun hastanın bilişsel düşüşü ile ilgili ortak endişesi ile desteklenmelidir.

• Hastada kalıcı, ilerleyen ve açıklanamayan hafif bilişsel bozulma (MCI) vardır. MCI bilişsel testlerde hafif açıkları içerir, ancak fonksiyonel yeteneklerde değişiklik yoktur.

• Hastanın olası Alzheimer hastalığı olduğunu belirten semptomları vardır, bu da demansın başka bir nedene bağlı olabileceği anlamına gelir.

• Hastanın erken yaşta başlayan MCI veya demansı vardır (<65).

• Hasta, tipik başlangıç ​​yaşı olan muhtemel Alzheimer hastalığı için temel klinik kriterleri karşılamaktadır.

• Hastanın baskın semptomu, sanrılar ve deliryum gibi açıklanamayan davranışsal değişikliktir ve hastada Alzheimer hastalığı teşhisi düşünülmektedir.

Lomber Ponksiyonun Uygunsuz Olduğu Hastalar

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiş, yaşına göre normal zihinsel işlev aralığında ve Alzheimer hastalığı için önemli risk faktörlerinden yoksundur.

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiştir, ancak hastanın aile öyküsü nedeniyle Alzheimer hastalığı riski altında olduğu düşünülmektedir.

• Hastanın SCD'si vardır fakat aile öyküsünde Alzheimer olmaması veya çevresindeki insanların bu konuda bir endişesi olmaması gibi göstergelere dayanarak doktor tarafından Alzheimer hastalığı için yüksek risk altında olduğu düşünülmemesi

• Hastanın Parkinson hastalığı ve Lewy vücut demansı gibi rahatsızlıkların güçlü bir göstergesi olan hızlı göz hareketi (REM) uyku davranış bozukluğu belirtileri vardır.

• Hastaya Alzheimer tanısı konmuştur ve test ile hastalığının evresinin veya ciddiyetinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.

• Hasta, bilişsel bozukluğu olmayan bir apolipoprotein E-e4 (ApoE-e4) taşıyıcısıdır. ApoE-e4, geç başlangıçlı Alzheimer riski ile kuvvetli bir şekilde ilişkili genetik bir mutasyondur.

• Test, erken başlangıçlı bir Alzheimer formuna neden olan nadir bir genetik mutasyon taşıdığından şüphelenilen kişiler için genotipleme yerine kullanılmaktadır.

AUC çalışma grubundan kriterleri klinik pratikte uygulanmalarına ilişkin önerilerini içermektedir. Araştırmacılar BOS biyobelirteç testinin, testin uygunluğunu belirleyebilecek, hastayı ve aileyi faydalar ve riskler hakkında eğitebilecek, prosedürün belirlenmiş yönergeleri izlemesini sağlayabilecek ve sonuçları hastanın tedavi planına entegre edebilecek demans uzman doktorlar tarafından yapılmasının öneminin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Leslie M. Shaw et al. Appropriate use criteria for lumbar puncture and cerebrospinal fluid testing in the diagnosis of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018

Akciğer Kanserinde BT Eşliğinde Biyopsi

22 Ekim 2019

Bilgisayarlı tomografi eşliğinde akciğer biyopsisi, pulmoner nodüllerin karakterizasyonu için geçerli ve güvenli bir prosedürdür. Geçtiğimiz yıllarda, bu teknik esasen saptanmamış pulmoner lezyonların malign doğasını doğrulamak için kullanılmıştır. Ancak bugün rolü tamamen yenilenmiştir. Hedefe yönelik tedavi ve immünoterapinin ortaya çıkmasıyla, akciğer kanseri için lezyonun doğru bir moleküler karakterizasyonunu gerçekleştirmek için yeterli biyolojik materyal elde etme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, edinilmiş ilaç direnci mekanizmalarının olasılığı, bazı durumlarda bu lezyonların zaman içinde yeniden oluşumuna yol açabilmektedir. Bu nedenlerden ötürü, bilgisayarlı tomografi eşliğinde akciğer biyopsisi talebinin gelecekte artacağı muhtemeldir.

Pulmoner tümör, insidans ve prognoz açısından genel popülasyon üzerindeki etkisinden dolayı bugünün tıbbı için çok güncel bir konudur. Son on yılda, tedavinin etkinliğini ve hasta sağkalımını arttırmaya yönelik çarpıcı çabalara rağmen, akciğer tümörleri hala kanserle ilişkili ölümlerin önde gelen nedeni olmaya devam etmektedir. Tümör biyopsisi, teşhis yolunda ve akciğer kanserlerinin klinik yönetiminde, sadece lezyonun neoplastik yapısını doğrulayabildiği için değil, aynı zamanda terapötik, prognostik, genotipik ve moleküler özelliklerinin tam olarak nitelendirilebilmesi nedeniyle büyük öneme sahiptir. Görüntüleme muayenesi tekniklerinin, özellikle de göğüs yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografinin (BT) artmasıyla, ABD'de her yıl teşhis edilen tahmini 150.000 yeni soliter nodül vakasıyla tespit edilen pulmoner nodül sayısı da artmaktadır. Ek olarak, özellikle tedaviye daha fazla cevap vermeyen veya beklenmedik bir hastalık ilerlemesi gösteren hastalar için yeniden biyoloji kavramı, onkolojik hastaların uzun süreli takibinde gerekli bir adım olarak giderek daha fazla kabul edilmektedir. Sonuç olarak, gelecekte akciğer biyopsilerinin sayısının da artacağı muhtemeldir, bu nedenle her modern radyoloğun BT eşliğinde akciğer biyopsisi yapabilmesinin ve en önemli prosedürel ayrıntılarını bilmesinin nedeni budur. Kişiselleştirilmiş tıp çağında, hedefe yönelik terapiden ve immünoterapiden faydalanacak hastaların doğru seçimi için akciğer tümörünün moleküler karakterizasyonu zorunludur; dahası, ilaç direnci mekanizmalarının geliştirilmesi, biyolojik tedavilerin uzun vadeli etkinliğini sınırlandırmakta ve yeni mutasyonların gelişip gelişmediğini belirlemek için tümörün yeniden incelenmesini gerektirmektedir. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde her radyolog, pulmoner nodüllerin transtorasik biyopsisine güvenmelidir, çünkü hastanın klinik yönetimi ve prognozu için tahmin edilemez avantajları olan güvenli bir prosedürdür. Moleküler tanılamada en umut verici yeniliklerden biri de “sıvı” biyopsidir. Sıvı biyopsi, dolaşımdaki tümör DNA'sının amplifikasyonu yoluyla periferik kandaki veya diğer biyolojik sıvılardaki (idrar, ekshalasyon, vb.) tümör mutasyonlarının tanımlanmasından oluşur. Ancak duyarlılığı %60 ile %80 arasında değişmekle birlikte hala çok yüksek bir teşhis doğruluğuna ulaşamamaktadır. Perkütan biyopsi prosedüründeki teknik iyileşme tarafında, sanal navigasyon sistemlerinin kullanılması, girişimsel radyologların topluluğunda kesinlikle büyük beklentiler yaratmıştır. Ana sınırlama, yüksek maliyettir. Bununla birlikte uygulaması, özellikle plevral yüzeyden uzakta küçük lezyonlar için, teşhis doğruluğu ve komplikasyon oranı açısından mükemmel sonuç göstermiştir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Transthoracic computed tomography-guided lung biopsy in the new era of personalized medicine Umberto Russo1, Vittorio Sabatino1, Rita Nizzoli2, Marcello Tiseo2, Salvatore Cappabianca3, Alfonso Reginelli3, Gianpaolo Carrafiello4, Luca Brunese5 & Massimo De Filippo*

Joker: Sadece Ben Miyim Yoksa Dünya Daha Çılgına Mı Dönüyor?

21 Ekim 2019

“Sadece ben miyim yoksa dünya daha mı çılgına dönüyor?” yeni Joker filminde Arthur Fleck psikoloğuna sorar.

Asıl cevap her ikisi de.

Fleck, akıl sağlığına olan tutkusunu yitiren bir adam, ancak “orada” dünyası, kanunsuzluk, eşitsizlik, yolsuzluk, kesintiler ve çaresizlikten oluşan bir barut fıçısı. Joker’in hikayesi 1980’lerin başında düzenlenmiş, ancak günümüzde giderek artan çılgınlık bilinçli bir şekilde çınlar. Filmde psikoloğu, “Bunlar zor zamanlar” diyor ve kameraya dönerek göz kırpıyor.

Pensilvanya Üniversitesi’nde profesörlük yapan nörokriminolog Adrian Raine, büyük yankı uyandıran Joker filmi hakkındaki yorumlarını bir yazı ile açıkladı.

Profesör Raine filmde genetiğin, çocukluk çağı travmasının, tedavi edilmeyen akıl hastalığının ve toplumsal provokasyonun bir araya gelmesiyle bir insanın şiddete ne kadar meyilli olacabileceğinin çok doğru bir şekilde anlatıldığını söylüyor ve ekliyor; “Film, bir araya geldiğinde bir katil yaratan arka plan ve koşulların şaşırtıcı bir şekilde doğru bir tahminiydi. 42 yıldır suç ve şiddetin nedenini araştırıyorum. Ve bu filmi izlerken, bunun bir ilham kaynağı olduğunu düşündüm. Bu filmi derslerimde bir eğitim aracı olarak kullanmak için daha ayrıntılı incelemeyi düşünüyorum. Sınıfta tüm bu faktörler hakkında konuşuyorum ve dürüst olmak gerekirse, bu faktörleri oldukça güçlü bir şekilde gösteren çok dramatik ve stilize edilmiş bir film olsa bile, bu parçaların tümüne uyan gerçek bir hikaye elde etmek gerçekten zor.”

[Joker’i henüz izlememiş olanlar için bu kısımdan sonrası spoiler içerebilir]

Raine ayrıca Arthur Fleck’in rahatsız edici dönüşümüne sebep olan faktörlerin bir listesini de sunuyor. Bunlar arasında çocukken ihmal edilmek, fiziksel istismar, evlatlık olmak ve bunu dramatik bir şekilde öğrenmek, yoksulluk, anne-bebek bağ sürecinin sağlıksız olması ve hatta yetersiz beslenmek gibi faktörlerin bulunduğunu söyleyen Raine, akıl hastalığı olan insanların tehlikeli olarak damgalanmasının da çok yanlış olacağının altını çiziyor.

Filmde Arthur’un işten kovulmasına sebep olan arkadaşına zarar vermesi, dövüldüğünde başka insanları dövmesi, evlatlık olduğunu öğrendiğinde annesine zarar vermesi gibi örnekler, bu örneğin reaktif agresif olduğunu gösteriyor ve Raine bu durumu “Zihinsel sağlık sorunları olan insanlar üzerinde yaptığımız çalışmalar bu insanların hepsinin tepkisel saldırganlık gösterdiğini ortaya koyuyor.” şeklinde açıklıyor.

Raine’e Arthur’a ne teşhisi koyacağı sorulduğunda ise “Şizotipal kişilik bozukluğu” cevabını veriyor. Şizotipal kişilik bozukluğunun, şizofrenin daha sakin bir alt tipi olduğunu; ancak garip inançlar, tuhaf davranışlar ve konuşma şekli, aile dışından hiç kimse ile yakınlık kuramama gibi şizofrenide görülen belirtilerin bu hastalıkta tanı kriterleri arasında olduğunu açıklıyor.

Raine ayrıca bu örnekle Arthur Fleck'in hayatı boyunca özgür iradesi olmadığını düşündüğünü, yürüyen bir saatli bomba olduğunu ve tek gerekenin dayak yemek/işten kovulmak gibi bir tetikleyici olduğunu ve hiç kimsenin aslında bu şekilde doğmadığını vurguluyor.

 

Kaspaz-2 Enzim İnhibitörü, Yağlı Karaciğer Hastalığını İyileştirmek İçin Umut Vaad Ediyor

18 Ekim 2019

Araştırmacılar, fare ve insan doku örneklerini kullanarak, protein parçalayan bir enzim olan kaspaz-2'nin, kronik ve agresif bir karaciğer rahatsızlığı olan, alkolik olmayan steatohepatit (NASH) için kritik bir rolü olduğunu keşfettiler. Kaspaz-2'nin kritik rolünü tanımlayarak ekip, bu enzimin inhibitörünün NASH'e yol açan ilerlemeyi durdurmak için etkili bir yöntem olabileceğini belirtti.

NASH, kronik karaciğer hastalıklarının bir spektrumunu içeren ve karaciğer transplantlarının önde gelen bir nedeni haline gelen alkolsüz yağlı karaciğer hastalığının (NAFLD) en agresif formudur. Hem NAFLD hem de NASH'ın nedeni bilinmemektedir, ancak araştırmalar iyi huylu NAFLD'nin agresif NASH'a ilerlemesini hızlandıran bir faktörün karaciğerde proteinlerin yanlış katlanmasının neden olduğu yüksek endoplazmik retikulum (ER) stresi olduğunu göstermektedir. Bunun sonucunda, karaciğer dokusunda aşırı kolesterol ve trigliserit birikimi oluşur.

Anahtar Nokta Kaspaz-2’nin Artan Ekspresyonu

Fare modellerinde yapay olarak bu stresi oluşturan araştırmacılar, NASH patogenezinde yer alan molekülleri tanımladılar. Bu modeli kullanarak, NASH'in başlamasının kaspaz-2'nin artan ifadesi ile ilişkili olduğunu buldular.

Sonraki aşamada, insanlarda kaspaz-2 ekspresyonunun da yüksek olduğunu doğrulamak için benign NAFLD veya agresif NASH'lı hastalardan toplanan insan karaciğer örneklerini incelediler. Karaciğer ER stresine ve yüksek yağlı diyete tabi tutulan farelerde kaspaz-2 geninin silinmesi veya farelere spesifik bir kaspaz-2 inhibitörü kullanımıyla, kaspaz-2'nin NASH'ın tüm bulgularından sorumlu olduğunu gösterdiler.

Bu çalışma ile araştırma ekibi, kaspaz-2'nin SREBP1 ve 2'nin aktive edilmesinde kritik bir role sahip olduğunu keşfetti. Bunlar karaciğerde gerçekleşen bir süreç olan lipogenezin ana düzenleyicileridir. Kaspaz-2'nin, sit-1 proteazı adı verilen başka bir proteini bölerek SREBP1 ve 2 aktivasyonunu kontrol ettiği bulundu.

NASH olmayan bireylerde ise SREBP1 ve SREBP2'nin aktiviteleri kontrol altında tutulur ve bu da karaciğerde aşırı lipid birikiminin önlenmesi için gereklidir. Ancak, NASH hastalarında karaciğerde fazla miktarda trigliserid ve kolesterol birikir. Bu durum, yüksek SREBP1 ve SREBP2 aktiviteleri ve artmış kaspaz-2 ifadesi ile ilişkilidir.

Araştırma ekibi sonraki basamakta, NASH'ın önlenmesi için kullanılabilecek daha etkili ilaç benzeri kaspaz-2 inhibitörlerinin geliştirilmesine ve sonuçta bir tedavi seçeneği sunmaya çalışıyor. Elde ettikleri bu sonuçları insan çalışmalarıyla da onaylamak istiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ju Youn Kim et al. ER Stress Drives Lipogenesis and Steatohepatitis via Caspase-2 Activation of S1P. Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.cell.2018.08.020

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image