Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Kolorektal Kanserde Sistemik İnflamasyon Belirteçleri

18 Mayıs 2017

Sistemik inflamasyonun, kolorektal kanser (KRK) de dahil olmak üzere birçok kanser tipinde kanser progresyonunu ve metastazı desteklemede önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Bu sebeple geçtiğimiz günlerde yayınlanmış olan bir derleme ile, KRK'li hastalarda inflamasyona dayalı belirteçlerin prognostik değeri ile ilgili çalışmalara genel bir bakış sunulması amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında KRK tedavi sonuçlarına göre Glasgow prognostik skoru (GPS), modifiye GPS (mGPS), nötrofil lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (PLR) ve lenfosit monosit oranı (LMR) arasındaki prognostik değeri bildiren makaleler için bir literatür araştırması yapıldı.

Bu araştırmaya göre rezeke edilebilir erken evre KRK'de, yüksek GPS puanları kansere özgü hayatta kalma ile anlamlı şekilde ilişkili görünmektedir. Ayrıca, evre II KRK için adjuvan kemoterapinin, yüksek GPS puanları olan hastalarda kansere özgü sağ kalımı iyileştirebileceği önerilmiştir. Hem rezektabl hem de rezeke edilemeyen metastatik KRK ve daha yüksek bir GPS puanı olan hastalarda, tüm çalışmalar genel sağ kalımda zayıflık önerdi. Erken evre ve rezektabl metastatik CRC'de NLR genel sağ kalım ile ilişkili görünüyordu ancak bununla birlikte, hastalıksız sağ kalıma ilişkin veriler uyumsuz olarak bulundu. Metastatik hastalıkta, daha büyük bir NLR ile bevasizumaba daha az yanıt arasında olası bir korelasyon önerilmiştir. PLR ​​ve LMR'nin prognostik ve prediktif rolü hakkındaki veriler ise yetersizdir.

Bu çalışmada önerildiği kadarıyla rezeke edilemeyen metastatik hastalığı olan hastalarda, kemoterapötik sonucu tahmin etmek ve tümör progresyonunu izlemek için inflamasyon belirteçleri kullanılabilir. Ancak daha büyük ve sistematik çalışmalarla bu öneri değerlendirilmelidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Rossi S, et al. Are Markers of Systemic Inflammation Good Prognostic Indicators in Colorectal Cancer? Clin Colorectal Cancer. 2017 Mar 24. pii: S1533-0028(16)30199-2. doi: 10.1016/j.clcc.2017.03.015. [Epub ahead of print]

Kansere Karşı Çinko

03 Kasım 2017

Geçmişte yapılmış olan araştırmalar çinkonun insan sağlığını korumak için şart olduğunu ve özefagusu kanserden koruduğunu göstermişti. Bununla birlikte çinkonun özofagusta kanseri önleme yeteneği tam olarak anlaşılamamıştır. Dr Zui Pan'in liderliğinde bir ekip, çinkonun kanser hücrelerinin büyümesini seçici olarak durdurduğunu, ancak normal özofagus epitel hücrelerine bu yönde bir etkide bulunmadığını keşfetti.

Ulusal Kanser Enstitüsüne göre, özefagus kanseri, tüm dünyada kanser ölümlerinde altıncı sırada. Enstitü, 2016'da Amerika Birleşik Devletleri'nde neredeyse 16.000 özofagus kanseri ölümü olduğunu tahmin etmektedir. Beş yıllık ortalama sağkalım oranı ise yüzde 20'den az. Bu çalışmanın özefagus kanserinin önlemesi ve daha iyi tedavisi için bir yol sağlayabileceği umuluyor.

Çinko Aşırı Aktif Kalsiyum Sinyallerini Engelliyor

Çinko, pek çok proteinde ve birçok enzimde yer alan önemli bir elementtir ve çinko olmaması, hücrelerin işlevini imkânsız hale getirmektedir. Zenginleştirilmiş gıdalar, ıspanak, keten tohumları, sığır eti, kabak çekirdeği ve karides ve istiridye gibi deniz ürünleri çinko içerir. Ancak daha önce neden aynı çinko fizyolojik konsantrasyonlarının kanser hücresi büyümesini inhibe ettiğini, normal hücreleri inhibe etmediğini bilmiyorduk. Bu çalışma, çinkonun, normal hücrelerde görülmeyen kanser hücrelerinde görülen aşırı aktif kalsiyum sinyallerini engellediğini ortaya koydu ve dolayısıyla çinko seçici olarak kanser hücresi büyümesini engellemektedir. Yani çinko ve kalsiyum arasında çapraz bağlantı olabileceği anlamına geliyor.

Araştırmacılar, ileride bu iki sinyalin birbirini nasıl bağladığını ve birbirlerini nasıl etkilediğini inceleyeceklerini belirtti. Bu sayede daha iyi bir önleme ve tedavi stratejisi geliştirmede yön gösterici bulgular edilmesi umuluyor.

Özefagus kanseri ve çinko arasındaki bağlantıda elde edilen bu yeni bulgular tükettiğimiz gıdaların dengeli dağılımına dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu. Çinko, kanser dışında birçok hastalığın da gelişiminde kilit rolde olabilir ve kalsiyumla ilişkisinin çözülmesi daha bilinmeyen birçok gizemi de aydınlatabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Choi S et al. Selective inhibitory effects of zinc on cell proliferation in esophageal squamous cell carcinoma through Orai1. The FASEB Journal, 2017; fj.201700227RRR DOI: 10.1096/fj.201700227RRR

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

MS’te hastalık Şiddetini Öngörebilecek Yeni Biyolojik Belirteçler Tanımlandı

17 Ekim 2017

Multipl skleroz (MS) merkezi sinir sistemini etkileyen, beyin ve omuriliği kapsayan kronik bir durumdur. MS'in nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir ve tedavi seçenekleri hala sınırlıdır. MS’te miyelin kılıf zamanla bozulur ve sinir lifleri boyunca sinyaller yavaşlar veya tamamen durur. Bu da kas güçsüzlüğü, koordinasyon ve denge sorunlarına yol açar. Bağışıklık sisteminin miyeline saldırmasına neden olan nedenler henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, MS'in otoimmün bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Semptomlar bireyler arasında önemli derecede farklılık gösterir. MS hafif bir seyirden kişide tam engelliliğe kadar uzanan etkileri olan, seyri önceden tahmin edilemeyen bir hastalıktır.

MS'li insanların çoğunda, semptom ataklarının veya relapsların zaman zaman ortaya çıktığı relapsing-remitting (RRMS) formu vardır. Nüksler arasında herhangi bir belirti olmaksızın aylar veya yıllar olabilir. RRMS'li hastaların yarısından fazlası, iyileşme evresi olmadan semptomların kademeli olarak kötüleştiği progresif MS’e ilerlemektedir. Ancak bazı kişiler relapsing-remitting evresini yaşamamaktadır ve bunun yerine progresifi MS'e gitmektedir. Bu primer ilerleyici MS olarak bilinir.

MS’in Seyrini MIF ve D-DT ile Başlangıçta Tahmin Edebilir Miyiz?

Son zamanlarda Amerika’dan bilim adamları, MS'de yavaş başlayan benin ya da şiddetli biçimde hızlanan daha şiddetli formları belirleyen moleküler mekanizmaları anlamaya çalışıyorlar. Araştırmacılar 100'den fazla MS hastasını incelediler, bu klinik gözlemleri 500'den fazla DNA ve plazma örneğinin analiziyle birleştirdiler ve makrofaj göç engelleyici faktör (MIF) ile D-dopakrom totomeraz (D-DT)  olarak bilinen iki yakından ilişkili molekülün, hastalığın daha şiddetli bir biçimine hızlı bir ilerleme ile ilişkili olduğunu buldular. Bu spesifik sitokinlerin, enflamasyonu arttırdığı ve belirli otoimmün hastalıkların kötüleşmesiyle ilişkili olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar, progresif hastalığa sahip olan erkeklerin, relapsing-remitting hastalığa sahip erkekler ve MS’li kadınlarla karşılaştırıldığında, artmış MIF ve D-DT düzeylerine sahip olduklarını gördüler. Dahası, progresif hastalığa sahip erkeklerde artmış MIF ve D-DT düzeylerinin, a-794CATT5-8 mikro satellit tekrarı ve a-173 G / C SNP olmak üzere MIF geninde bulunan iki yüksek eksprese promoter polimorfizminin varlığı ile anlamlı korelasyon gösterdiğini gözlemlediler.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların önemli olduğunu, çünkü hangi hastada hastalığın hangi formda ilerleyeceğinin basit bir genetik test ile önceden belirlenebileceğini ve böylece daha erken şekilde uygun tedavilere başlanabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Benedek et al. MIF and D-DT are potential disease severity modifiers in male MS subjects, PNAS 2017.

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Glokom Hasarına Yönelik Bir Belirteç Bulundu

20 Haziran 2017

Dünya genelinde körlüğün önde gelen bir nedeni olan glokom, genellikle rutin bir göz muayenesinde teşhis edilir. Zamanla, gözün içindeki yüksek basınç göz sinirine zarar verir ve görme kaybına yol açar. Ne yazık ki, hangi hastaların en hızlı şekilde görme fonksiyonunu kaybedebileceğini doğru bir şekilde tahmin etmenin hiçbir yolu yoktur. Glokom, dünyadaki körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir ve 60 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Hastalık sık sık sessizce başlar, periferik görme kaybı yavaş yavaş ortaya çıkar ve erken farkedilmez. Zamanla, merkezi görme etkilenir, bu da agresif bir terapi başlamadan önce göz çoktan hasar görmüş demektir. Birçok hasta doktorları gözlerindeki basıncın arttığını keşfedince tedaviye başlarlar. Göz damlası gibi bu tedaviler gözdeki basıncı düşürmeyi amaçlar, ancak bu tür tedaviler glokomda tahrip olan hücreler olan retinalardaki gangliyon hücrelerini her zaman korumayabilir ve bu da görme kaybına neden olabilir. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları, fareler üzerinde çalışarak, muhtemelen hastalığın seyrini izlemek ve tedavinin etkinliği arttırmak için kullanılabilecek hasar belirteçlerini tespit ettiler.

Glokom uzmanları, görme alanı testiyle ganglion hücresi ölümünün neden olduğu görme kaybını izlemeye çalışırlar. İşte o zaman bir hasta yanıp sönen bir ışık gördüğünde bir düğmeye basar. Görme kaybedildiğinde, hastalar görme alanının çevresindeki yanıp sönen daha az ışık görürler ancak bu test her zaman tamamen güvenilir değildir, örneğin bazı yaşlı hastalar bu testi doğru şekilde uygulayamayabilir. Glokom fare modellerini inceleyen araştırmacılar, büyüme farklılaşması faktörü 15 (GDF15) olarak adlandırılan, hayvanların yaşları arttıkça molekülün seviyelerinin arttığını ve optik sinir hasarı geliştiğini belirten bir molekül tespit etti. Sıçanlardaki deneyleri tekrarladıklarında da aynı sonucu gördüler. Ayrıca, glokom, katarakt ve diğer sorunları tedavi etmek için göz ameliyatı geçiren hastalarda, araştırmacılar glokom hastalarının da gözlerinin sıvısında GDF15 seviyesinin yükseldiğini keşfettiler. Araştırmacılar, molekülün retina içindeki hücrelerin ölmesine neden olduğuna inanmıyor; bunun yerine, retinal hücrelerdeki stresin bir işareti olduğunu düşünüyorlar. Bu çalışmanın potansiyel kısıtlılığı, sıvı numunelerinin hastaların gözünden sadece bir kez alınmasıdır, bu nedenle zamanla GDF15 düzeylerini izlemek mümkün değildir. Gelecekteki çalışmalarında, hastalık ilerledikçe biyolojik belirteç düzeylerinin yükselip yükselmediğini belirlemek için biyomarkerin çeşitli zaman noktalarında ölçülmesi önemlidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ban N, et al. GDF15 is elevated in mice following retinal ganglion cell death and in glaucoma patients. JCI Insight, 2017; 2 (9) DOI: 10.1172/jci.insight.91455

Sigara İçen Erkeklerde EGFR Mutasyonu

03 Mayıs 2017

EGFR mutasyonları akciğer kanserlerinin erlotinibe duyarlılığının temelini oluşturur ve küçük hücreli dışı akciğer kanserine sahip bir hastada görülebilir. Genellikle sigara içmeyen, kadın ve adenokarsinoma tanılı hastalarda bu mutasyona daha sık rastlansa da diğer hastalarda da rastlamak mümkündür. Bu sebeple İtalya merkezli yapılan çalışmada sigara içen erkeklerde EGFR mutasyonlarının sıklığını incelendi.

Araştırmacılar 2.142 akciğer adenokarsinom numunesini, EGFR ekson 19 delesyonları ve L858R varlığı açısından test ettiler. EGFR mutasyonları, eski sigara içenlerden %15’inin tümörlerinde tespit edildi (181 / 1,218;% 95 GA,% 13-% 17). Mevcutta sigara içici olanlarda ise bu oran % 6 olarak bulundu (20/344;% 95 GA,% 4 ila% 9). EGFR mutasyonları hiç sigara içmeyenlerinse % 52'sinde bulundu (302/580;% 95 CI,% 48 ila% 56; hiç sigara içmeyenler için p <0.001). Tüm elde edilen EGFR mutasyonları değerlendirildiğinde eski ya da halen sigara içen kişiler bu oranın % 40'ını temsil etmektedir (201/503;% 95 CI,% 36-% 44). EGFR mutasyonları, erkeklerden gelen tümör örneklerinin % 19'unda (827'nin 157'sinde,% 95'inin CI'si,% 16-22'sinde) ve kadınlardan gelen tümör örneklerinin % 26'sında (345'i 1,315;% 95'inde CI'si,% 24'ü ile% 29'u arasında) bulundu (P <.001). Erkeklerde EGFR mutasyonları, tüm bu saptananların% 31'ini (503'ün 157'si,% 95'inin CI'si,% 27'si ila% 35'i) temsil etmektedir.

Bu çalışma sonucunda çok sayıda EGFR mutasyonu sigara içen erkeklerden elde edilen adenokarsinoma tümör örneklerinde bulundu. Eğer yalnızca sigara içmeyen kadınlar test edilseydi, tüm EGFR mutasyonlarının % 57'si kaçılacaktı. Bu sebeple tanıda akciğer adenokarsinoması olan tüm hastalar için EGFR mutasyonlarının test edilmesi klinik özelliklere bakılmaksızın düşünülmelidir. Mutasyon tespit edilen kişilerde ise en iyi tedavi sonucu tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilebilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

D'Angelo SP et al. Incidence of EGFR exon 19 deletions and L858R in tumor specimens from men and cigarette smokers with lung adenocarcinomas. J Clin Oncol. 2011 May 20;29(15):2066-70. doi: 10.1200/JCO.2010.32.6181. Epub 2011 Apr 11.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Meme Kanseri Tanısında Yapay Zeka

04 Temmuz 2016

Kanser tanısı patologlar tarafından son yüz yıldır aynı yöntemle yani mikroskop altında patolojik kesitlere bakarak konuluyor. Ancak bu tanının en doğru şekilde konulabilmesi belki de yapay zeka tarafından eğitilen bilgisayarlar ile mümkün olabilecek.

Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi (BIDMC) ve Harvard Tıp Fakültesi’nde görev yapmakta olan bir grup araştırmacı patoloji görüntülerinin değerlendirmesini yapabilen bilgisayarları eğiten bir yapay zeka yöntemi geliştirdiler. Araştırmacıların bu gelişim ile birlikte uzun dönemdeki hedefi daha doğru tanı koyabilen yapay zeka destekli sistemler geliştirmek.

Araştırmacılar konuşma ve görsel tanıma işlemlerini içeren bir algoritma ile bir derin öğrenme yöntemi geliştirdiler. Bu yaklaşım ile makinelerin gerçek yaşamda görülen karmaşık yapı ve paternlere sahip verileri, yapay nöronal çok tabakalı sistemler geliştirerek yorumlaması mümkün olabilmektedir ki bu da insandaki öğrenme sistemine benzer bir sistemdir.

Geliştirilmiş bu yöntem lenf nodları üzerinde meme kanseri hücresi taşıyıp taşımadığının belirlenmesi amaçlanarak test edildi. Hastaların lenf nodlarında metastatik meme hücrelerinin var olduğunun tespiti tedavi kararına yön vermesi için son derece önemlidir. Standart mikroskopik yöntemle milyonlarca hücre arasında malign birkaç hücrenin kaçırılabileceğini düşünen araştırma ekibi bu işin tam bir bilgisayar sistemine göre olduğuna karar verdiler.

Normalde patologların lenf nodu kesitlerinden metastatik meme kanseri hücresini tespit etme oranı %96 iken, araştırmacıların geliştirmiş olduğu yapay zeka ile çalışan bilgisayar da %92 doğrulukla metastatik meme kanseri hücresini tespit edebildi. Daha da çarpıcı olan bu otomatize bilgisayar yöntemi ile patoloğun analizi bir araya getirildiği zaman %99,5’lik bir doğru tanı başarısının sağlanmış olmasıydı.

Patologlar için dijital imajlarla birlikte öğrenebilen makineleri kullanmak hız ve daha doğru tanı anlamına gelir ve bu hayale ulaşmak artık günümüz teknolojisi ile mümkün olabilecek. Araştırmacıların sıradaki hedefi geliştirmiş oldukları sistemi optimize ederek daha doğru ve kesin tanıyı mümkün kılmak ve patologları elini biraz daha kolaylaştırmak olacak.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 

Beth Israel Deaconess Medical Center. "Artificial intelligence achieves near-human performance in diagnosing breast cancer." ScienceDaily. ScienceDaily, 20 June 2016.

Bardağın Yarısı Dolu

08 Haziran 2016

Amerikan Kanser Derneği dergisinde ( CA: A Cancer Journal for Clinicians) yer alan rapora göre önleme, erken teşhis ve mevcut tedavi araçları açısından en iyi gelişmelerin akciğer, kolon, meme ve prostat kanserinde olduğu görüldü. Daha fazla ilerlemenin nasıl sağlanacağı, bu alanlarda politika yapıcıların ve Amerikan toplumunun herkese ulaşabilecek bakımın ve yardımın en iyi şekilde sağlanması konusunda nasıl işbirliği yapacağı ile yakından ilişkili olduğu belirtildi.

1996 yılında Amerika'daki kansere bağlı ölüm oranlarının pik yaptığı yıl olarak tahmin edilen 1990 yılının oranlarını %50 oranında düşürmeyi hedeflemişti. Elbette bu hedefler tek yönlü değil, multisektörel yaklaşımlar gerektirmekteydi.

Colorado Üniversitesinden Tim Byers liderliğinde yapılan 1990-2015 yılları arasındaki kansere bağlı ölüm oranlarının rapor analizi şu şekilde;
-2015 yılında kansere bağlı ölüm oranı erkeklerde %32 kadınlarda %22, genel toplamda %26 oranında düştü.
-Erkekler arasında akciğer kanserine bağlı ölüm oranı %45, kolorektal kansere bağlı ölüm oranı %47, prostat kanserine bağlı ölüm oranı ise %53 oranında düştü.
-Kadınlar arasında mortalite oranı kolorektal kanserde %44, meme kanserinde %39, akciğer kanserinde ise %8 oranında azaldı.
-Diğer bütün kanser mortalite oranlarındaki düşüşler belirgin (erkeklerde %13, kadınlarda %17)
-Erken tanı-tedavideki gelişmeler  ve tütün kontrol programları bu düşüşteki en önemli faktörler olarak görülmekte

Yeni hedefler belirlenirken yeni erken tanı ve tedavi imkanlarının geliştirilmesi ve daha önce uygulanmış olan pozitif geri bildirim alınan uygulamaların geliştirilerek sürdürülmesi göz önüne alınarak oluştulması gerektiği önerilmiş.

Rapora göre hedeflere tam olarak ulaşılamaması avantaj olarak görülerek, 1990-2015 arası belirlenen hedefler ile alınan sonuçlar incelendiğinde sonuçlara bardağın yarısı dolu mantığı ile bakılmalı. Bu gelişme ile en azından insanlar kanserle ilgili kadercilik gibi yaklaşımları ortadan kaldıracak ve hedeflere ulaşabilmenin mümkün olduğunu gösterecektir.

Rapor aynı zamanda bizlere en önemli başarıların yenilenen ve çabalanan alanında elde edildiğine dair değerli bilgilerde veriyor. Ayrıca bundan sonra belirlenecek olan hedeflerin çok düşük olması ya da gerçekçi olmayan hedefler koyulması açısından yön gösterici.

Sonuç olarak rapora göre Amerika'daki sivil toplum örgütleri de dahil olmak üzere birçok sektör kansere bağlı ölüm oranlarını düşürebilmek için  gelirler, bakım durumu birçok sosyal çevresel faktörler gibi kanser belirleyicileri ile ilgili konularda birlikte çalışmalıdır. Politikacılar ve toplum kanseri daha iyi anlayabilmek ve yenebilmek için gösterdikleri çaba bizlerin ne kadar ilerlediğinin belirleyicisi olacaktır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Tim Byers et al.The American Cancer Society Challenge Goal to Reduce US Cancer Mortality by 50% Between 1990 and 2015: Results and Reflections.CA: A Cancer J Clin, 2016 DOI:10.3322/caac.21348

Kahve Tüketimi Kolorektal Kanser Riskini Azaltıyor Mu?

10 Mayıs 2016

Koyu, kafeinsiz veya kafeini azaltılmış kahve.. Nasıl kahve severseniz sevin, kahve içerken kendinizi rahat hissedebilirsiniz.
Son 6 ay içerisinde kolorektal kanser tanısı koyulan kadın erkek toplam 5100 kişiyi ve kolorektal kanserle ilişkisi olmayan kadın erkek 4100 kontrol grubunu kapsayan araştırmaya göre kahve kolorektal kanser riskini azaltmakta.

Araştırmada katılımcılar aldıkları sıvıların yanında içtikleri kahve , instant kahve , filtre kahve ve kafeinsiz kahve gibi içecekleri günlük olarak bildirmişler. Ayrıca bu kişilere kolorektal kanser açısından aile öyküsü-sigara kullanımı-beslenme alışkanlıkları ve hareket alışkanlıkları ile ilgili anket yapılmış. Sonuçta kahve tüketiminin kolorektal kansere yakalanma riskini azalttığını ve kahve tüketim miktarı arttıkça bu riskin daha da düştüğünü göstermişler.

Verilere göre diğer kolorektal kanser risk faktörleri için düzenlemeler yapıldıktan sonra bir ya da iki günde bir bardak orta sertlikte kahve tüketimi kolorektal kanser riski açısından %26lık bir düşüşe yol açıyor. Bu oran günde 2.5 bardak içenlerde ise yüzde 50'lere kadar çıkıyor. Ve bu düşüş kafeinli kafeinsiz bütün kahve türleri için geçerli olması araştırmacılara kahvenin koruyucu özelliğinin kafeinden kaynaklanmadığını göstermiş.

İçerdiği kolorektal sağlığı koruyucu birçok element ile kahve önleyici etkiye sahip. Örneğin kafein ve polifenoller antioksidan gibi davranıyor ve potansiyel kolorektal kanser hücrelerinin gelişimine engel oluyor. Kavurma işlemi sırasında ortaya çıkan melanoidinler kolon motilitesi açısından olumlu etkilere sahip. Diterpenler ise oksidatif hasara karşı vücudun savunmasını güçlendiriyor. Koruyucu özellikler kavurma yöntemine göre değişiyor. İyi haber ise ne şekilde olursa olsun kahvenin koruyucu özellliğinin olması.


Araştırmacılar bu önemli hastalık ve kahve ilişkisi için daha çok çalışma yapılması gerektiğini belirtmişler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 

1. S. L. Schmit, H. S. Rennert, G. Rennert, S. B. Gruber. Coffee Consumption and the Risk of Colorectal Cancer. Cancer Epidemiology Biomarkers & Prevention, 2016; 25 (4): 634 DOI:10.1158/1055-9965.EPI-15-0924

Pulmoner Fibroziste Pulmoner Makrofajlar Araştırıldı.

29 Nisan 2016

Pulmoner fibrozis (PF) nefes almada güçlük ve solunum yetmezliğine neden olabilen ilerleyici bir rahatsızlıktır ve tanıdan itibaren 3 yıllık bir yaşam beklentisine sahiptir. PF’de tedavi seçenekleri oldukça kısıtlıdır ve bu yüzden bu alanda ciddi bir karşılanmamış ihtiyaç vardır. Makrofaj biyolojisine karşı artan yeni ilgi akciğer makrofajlarının kökenleri biyolojileri ve fenotiplerine dair yeni fikirlerin gelişmesine neden oldu.

Bir grup araştırmacı hazırladıkları bir makalede fibrotik akciğer hastalıkları sırasında makrofajların rolüne odaklanan ve fibrotik mekanizmaları inceleyen bir inceleme yayınladı. İncelemede hem insan hem de mürin çalışmaları gözden geçirildi. Böylelike hastalığın tanısı için yeni makrofaj merkezli biyobelirteçler ve gelecekteki anti-fibrotik tedaviler için muhtemel hedefler ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılar solunum biyolojisinde makrofajların rollerine geçtiğimiz birkaç yıl içinde yeniden ilgi duyulmaya başlandığını söylediler ve havayolu ve akciğer  mikro çevresinde makrofajların, homeostatik regülasyonda görev aldıkları kadar intersistiyel akciğer hastalığı (İAH) hastalarından enflamasyon ve fibrozisin gelişmesinde de rol  aldığını eklediler. İncelemede makrofajların ve makrofaj ürünlerinin fibrotik sürecin her aşamasında karmaşık bir şekilde yer aldığı vurgulandı. İAH hasta örneklerinde yapılan çalışma İAH sırasında makrofajların düzeninin bozulduğunu açıkça gösteren araştırmacılar bu gözlemlerinin işlevsel ilgisini teyit etmek için mürin modellerini kullandılar.

Araştırmacılar bir sonraki mücadelelerinin bu bulgularının ileride geliştirilebilecek yeni kullanılabilir bir tedaviye dönüştürülebilmesi olduğunu söylediler. Makrofaj ürünlerinin bloklanması, hücresel transfer tedavileri ya da bunların birlikte kullanılmasının oldukça yararlı olabileceğine dikkat çeken araştırmacılar gelecekti araştırmaların fibrotik akciğer hastalık mekanizmalarındaki spesifik akciğer makrofaj gruplarının aydınlatılmasına odaklanması gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Byrne AJ et al. Pulmonary Macrophages: A New Therapeutic Pathway in Fibrosing Lung Disease? Trends Mol Med. 2016 Apr;22(4):303-16.

Alzheimer’ı Erken Dönemde Saptayabilecek Yeni Bir Kan Testi Geliştirildi

22 Nisan 2016

Günümüzde Alzheimer hastalığında tanı çok geç dönemde konabilmektedir. Almanya’dan bir grup araştırmacı Alzheimer hastalığını erken dönemde saptamaya imkan sağlayabilecek bir test geliştirdiler. Testin kızılötesi sensörlerin kullanıldığı immüno-kimyasal bir analize dayandığını söylediler. Sensörün yüzeyinin Alzheimer’da kan ve beyin-omurilik sıvısında bulunan biyolojik belirteçlere yüksek spesifitesi olan antikorlar ile kaplı olduğunu belirttiler. Bu kızılötesi sensör hastalığın klinik semptomlarının ortaya çıkmasında 15 yıl öncesine kadar ortaya çıkabilen kimyasal değişikliklerin biyolojik belirteçlerini analiz edebilmekteydi.

Araştırmacılar Alzheimer hastalığında klinik semptomların ortaya çıktığında beyinde masif geri dönüşümsüz hasarın çoktan oluştuğunu ve tedavideki en büyük problemin bu olduğunu söylediler. Bu noktada ise yapılabilecek tek müdehalenin semptomatik tedavi olduğunu belirttiler. Araştırmacılar tedavi için en uygun olabilecek ve arzu edilenin, hastalığın erken dönemde tanınmasını sağlayan bir kan testi ile tespiti ve devam eden hastalık sürecini inhibe edebilecek bir ilaç olduğunu söylediler.

Bu yeni test için amiloid beta peptidleri olarak adlandırılan sekonder yapıların biyolojik belirteç olarak hizmet ettiğini belirttiler. Alzheimer hastalarında ise bu yapının değiştiğini söylediler. Yapısal bozulma ile amiloid beta peptidlerin giderek birikerek Alzheimer hastalarında tipik olan gözle görülebilir plak depozitlerinin oluşumuna neden olduğunu eklediler. Bunun, ilk klinik semptomların görülmesinde 15 yıl öncesinde meydana gelmeye başladığını söylediler. Patolojik amiloid beta plakların PET CT ile saptanabildiğini fakat daha pahalı bir yöntem olduğunu ayrıca radyasyon maruziyetine neden olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar geliştirdikleri metodun patent beklediğini ve başlangıçta beyin omurilik sıvısında çalıştıklarını ve daha sonra kanda da bu yöntemi uyguladıklarını belirttiler. Araştırmacılar biyosensör ile normal ya da patolojik var olan tüm amiloid beta sekonder yapılarını saptadıklarını söylediler. Kesin tanının tüm sekonder yapıların dağılımının değerlendirilmesinden önce mümkün olmadığını belirttiler. Amiloid beta peptid analizinin ELİSA ile zaten yapılabildiğini fakat sekonder yapıların dağılımı ile ilgili tanısal bilginin ilk kez kendi metodları ile sağlanabildiğini söylediler.

Araştırmacılar bu testin 141 hasta üzerinde analiz ettiklerini ve altın standart yöntemlerle karşılaştırıldığında tanıda kesinliğin kanda %84 ve beyin omurilik sıvısında %90 oranıyla daha yüksek olduğu sonucuna vardıklarını belirttiler.

Araştırmacılar küçük bir hasta grubunda testin Alzheimer hastalığının erken dönemde saptanmasındaki potansiyelini de değerlendirdiklerini ve sonuçların testin erken dönemde dahi patolojik amiloid beta peptid düzeylerindeki yükseklikleri saptayabildiği yönünde olduğunu söylediler. Araştırmacılar daha optimize istatistiksel bilgi için 800 kişi üzerinde hastalığın erken dönemde saptanabilirliğinin değerlendirildiği bir çalışma da yürüttüklerini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  Ruhr-University Bochum. "Novel blood test for Alzheimer's diagnosis: Potential pre-clinical early-detection test." ScienceDaily. ScienceDaily, 15 March 2016. .

Kolorektal Kanser Gelişiminde STING Proteininin Rolü

20 Mart 2016

2008 yılında Miami Miller Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar STING (interferon genlerin stimulatörü) proteinini keşfederek virüs ve bakteri enfeksiyonlarına karşı konağın defansındaki önemini belirten bir makale yayınlamışlardı. Geçtiğimiz haftalarda ise kolorektal kanserin potansiyel olarak supresörü olduğunu keşfettiler ve yayınladılar.

Kolorektal kanser günümüzde ABD’de 1,2 milyon insanı etkiliyor ve her sene 150 bin yeni tanı alan hasta oluyor. Bu sayılara bakıldığı zaman kolorektal kanser kadınarda ve erkeklerde en yaygın üçüncü kanser olma özelliğ taşıyor. Çoğu kolorektal kanser benign poliplerin dönüşümü ile oluştuğu için erken tanı ve tedavi çok büyü önem taşıyor. Ancak tümör eğer yayılım gösterdiyse sağ kalım oranları genellikle düşük seviyelerde kalıyor.

Kolorektal kanser hastalık modellerini kullanan araştırmacılar STING sinyalinin kaybı durumunda DNA’sı hasarlı hücrelerin vücut tarafından tanınmasını negatif bir şekilde etkilediğini gösterdiler. Buna ek olarak bu sinyalin etkisiyle doku tamiri ve bağışıklık sisteminin anti tümöral yanıtında temel rolü olan sitokinlerin kanser hücrelerini eradike edebilecek miktarlarda üretilmediğini, üretimin yetersiz kaldığını buldular.

Araştırmacılar STING sinyalinin kaybı durumunda hasarlı DNA’ya sahip hücrelerin vücut tarafından elimine edilemediğini ve sonuçta bu tümöral hücrelerin çoğalarak vücut geneline yayıldıklarını tespit ettiler.

Araştırmacılar STING sinyalinin kolorektal kanser için olacağı gibi diğer kanserler için de bir tanısal biyobelirteç olması gerektiğini belirtiyorlar. Çalışmada STING sinyali kaybı olan kanser hücrelerinin  kanser tedavisinde kullanılan onkolitik virüslerin saldırısına uğradığı da görüldü. Farklı çalışmalarda da STING sinyalinin potansiye aktivatörlerinin anti tümör immün yanıt açısından potansiyel tetikleyici oldukları gösterildi. Bu çalışmalar bir arada değerlendirildiği zaman STING sinyalinin kaybının kanser gelişimi açısından ve bu sinyali aktive etmenin anti kanser tedaviler açısından önemli olabileceği düşünülüyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Tianli Xia, Hiroyasu Konno, Jeonghyun Ahn, Glen N. Barber. Deregulation of STING Signaling in Colorectal Carcinoma Constrains DNA Damage Responses and Correlates With Tumorigenesis. Cell Reports, 2015; DOI: 10.1016/j.celrep.2015.12.029

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Kanseri Baskıladığı Düşünülen Gen Aslında Kolorektal Kanserin Yayılmasına Destek mi Oluyor?

28 Şubat 2016

Araştırmacılara göre; önceden Sprouty2 geninin metastazlara karşı koruyucu ve meme-prostat-karaciğer gibi organlara yayılmasını engelleyici olduğu bilinmesine rağmen, 3 yıl süren fare ve insan doku örneklerinde yaptıkları  yeni moleküler çalışmalarına göre, bu gen metastaza yardımcı olabiliyormuş. Sprouty2 kanser hücrelerinin metastaz yeteneğini bastırmak yerine arttırıyormuş.

Üç yılı aşkın bir süre boyunca araştırıcılar sprouty 2 genini kanser hücre modellerinde, fare modellerinde ve insan biyopsi örneklerinde incelediler. Farklı moleküler yöntemler kullanarak incelediklerinde araştırıcılar gördü ki bu gen, kolorektal kanserde diğer kanser türlerine göre daha farklı hareket ediyor. Diğer tümörlerin aksine kolorektal kanserde bu gen metastatik kapasiteyi arttırmak yönünde hareket ediyor. Bunun sebebi araştırmacılara göre genin upregüle olmasıyla ilişkili.

Araştırmacılar bu genin aktive olması ile kolon kanseri hastalarının beklenen yaşam ömrü arasında ilişki olup olmadığını araştırarak , gelecekteki çalışmaların risk grubunu belirlemede ve bu gene karşı kişisel tedaviler geliştirmeyi umuyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Q Zhang, T Wei, K Shim, K Wright, K Xu, H L Palka-Hamblin, A Jurkevich, S Khare. Atypical role of sprouty in colorectal cancer: sprouty repression inhibits epithelial–mesenchymal transition. Oncogene, 2015; DOI: 10.1038/onc.2015.365

Meditasyon Meme Biyopsisinde Ağrı, Anksiyete ve Yorgunluğu Azaltıyor

11 Şubat 2016

Araştırmacılara göre bu basit, ucuz ve kolay yöntemler benimsenerek kişilere biyopsi sırasında  ağrı, anksiyete ve yorgunlukla ilgili yakınmalarının üstesinden gelinebilir. 4 Şubat 2016’da Radyoloji Amerikan Koleji Dergisinde yayınlanan çalışmaya göre; meme kanseri teşhisinde görüntüleme tekniği ile iğne biyopsisi çok verimli ve başarılı, ancak anksiyete ve ağrı hasta açısından olumsuz etki yaratmakta. Hastalar bundan dolayı işlem sırasında hareket edebiliyor ve bu da biyopsinin etkinliğini azaltabiliyor, ya da kişiler sonraki taramaları ve testleri istemeyebiliyor. Ayrıca artık geri ödeme şartları giderek hasta bakımı ve memnuniyeti üzerine yoğunlaşmakta. Çalışmanın hastaların daha iyi bir deneyim yaşaması açısından ve hastalara daha şefkatle yaklaşılması açısından önemli olduğu söylenmiş.

Araştırmacılar  Duke’da kayıtlı  meme kanseri tanılı 121 kadını, biyopsiye gideceklerinde kayıtlı meditasyon/müzik/standart bakımdan  oluşan bir teknoloji ile destekleyerek bu üç teknikten birisini randomize olarak uygulamış. Meditasyonlar sevgi, iyilik, kendine karşı şefkat gibi olumlu duygular oluşturmak ve negatif duygulardan arınma üzere odaklanmış. Standart konuşma meditasyonu alan grup radyolog ya da teknisyen ile destekleyici ve rahatlatıcı dialog içindeyken, müzik grubu kendi seçimleri olan enstrumental jazz, klasik piano, arp, flüt, doğa sesleri ve dünya müzikleri dinlemiş.Biyopsinin öncesinde ve sonrasında katılımcılara anksiyete ve stresle ilgili bir anket uygulanmış, kişiler biyopsi ağrı seviyesini birden ona kadar numaralandırıp, yorgunluk sınıflaması yapmışlar.

Klasik meditasyon ve müzik grubundaki hastalar standart bakım alanlara göre belirgin seviyede anksiyete ve yorgunlukta azalma olduğunu belirtmiş, standart bakım alanlar ise biyopsi sonrası ağrılarının arttığını söylemişler. Meditasyon grubundaki kişiler müzik grubuna göre belirgin seviyede daha az ağrı duyduklarını söylemişler.

Çalışma grubu bu ucuz ve kolay yöntemi çok merkezli şekilde büyüterek bulguların farklı uygulamalardaki etkilerini araştırmayı planlıyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Mary Scott Soo, et al. Imaging-Guided Core-Needle Breast Biopsy: Impact of Meditation and Music Interventions on Patient Anxiety, Pain, and Fatigue. Journal of the American College of Radiology, 2016; DOI: 10.1016/j.jacr.2015.12.004

Barsak Enflamasyonu Kolon Kanserini Nasıl Tetikler

09 Şubat 2016

4 Şubat’ta online olarak Journal Cell Stem Cell’de yayınlanan çalışmaya göre biyomedikal mühendisleri hücrelerin bölünmesini kontrol eden mikro RNA’nın kolon kanseri gelişimi ile bağlantısını gösterdiler. Yeni çalışmada uzun süreli barsak enflamasyonu ile kolon kanseri arasında bağlantı olduğuna işaret edildi.  Bu bağlantı sadece kolon kanseri için erken uyarı sinyali olmadığı, aynı zamanda hastalığın ilerlemiş formlarına karşı bir kontrol uyarısı olduğu söylendi.

Araştırmacılar  kanser hücrelerine kanserli kök hücre sayısının kontrolün sağlayan ve  asimetrik bölünme yeteneği veren miR-34a isimli mikro RNA’ya odaklandılar. Ekip  miR-34a’nın yeteneğini bilmesine rağmen normal kolon hücreleri asimetrik bölünmediği için ve bu RNA’ya ihtiyaç duymadığı için nereden geldiğini bilmemekle birlikte, bunun kanser hücrelerine özel bir mutasyon olup olmadığını ya da bu RNA’nın normalde böyle bir rolü olup olmadığını araştırdılar. Bu amaçla bazı farelerin genetik kod miR-34’u silinmiş, ancak hiçbir şey olmamış. Araştırmacılardan Shen ‘Gerçekten bir bulmaca gibi, normalde bir şey önemli ise ve siz onu silerseniz, problem olmalı’ diyor.

Ancak son çalışmada farenin dokuları enfekte olduğunda problem kendisini göstermiş. MikroRNA miR-34a olmadan kök hücreleri hızla kontrolden çıkıp tümör benzeri oluşumlara dönüşmüşler.

Çalışmanın sonucu göstermiş ki; miR-34a kanserle aktive olsa bile aslında iyi bir gen. Barsak enfekte olduğunda tetiklenerek ve miR-34a’ü asimetrik bölünmeye zorlayarak normal hücre sayısını korumaya çalışıyor.

Kanserin erken evresinde miR-34  kanser kök hücre sayısını aşağı çekmeye çalışırken, ilerlediğinde hücreler miR-34’u durduracak mutasyonlar geliştiriyor. Son dönem kanserlerin eradike edilememesinin altında da bu yatmakta. Geç dönem kanserde olası tedavi şansı için araştırmacılar kanser hücrelerinin tekrar miR-34 eksprese etmesi için çabalıyor. Bu sayede tümör hücrelerinin esneklik kazanması durdurulup tekrar kök hücrelesine dönüşüp doktorların onları temizlemesine fırsat olması umuluyor. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Pengcheng Bu et al. A miR-34a-Numb Feedforward Loop Triggered by Inflammation Regulates Asymmetric Stem Cell Division in Intestine and Colon Cancer. Cell Stem Cell, 2016; 18 (2): 189 DOI: 10.1016/j.stem.2016.01.006 

PD-L1 Ekspresyonu / Yeni Umutlar

05 Şubat 2016

ABD’de her yıl yaklaşık 8500 yeni hasta testis kanseri tanısı almaktayken bunların %95’ini germ hücreli tümörler oluşturmaktadır. Çoğu germ hücreli tümör hastalık metastaz yapsa bile tedavi edilebilir ancak %10-15 kadar vakada birinci basamak cisplatin temellik kombinasyon kemoterapisine rağmen yanıt alınamıyor.

Son yıllarda kanser bağışıklık döngüsünün aydınlatılması ile birlikte immünoterapilere olan ilgide de artış oluşmaya başladı. Özellikle PD-1 ve PD-L1’i hedefleyen moleküllerle yapılan klinik çalışmalarda çok umut verici ve yüz güldürücü verilere ulaşıldı. İsviçre merkezli yapılan bu çalışmada araştırıcılar testis germ hücreli tümörlerinde PD-L1 ekspresyonunu incelediler.

Çalışmada

479 tümör preparatı immuno histo kimyasal yöntemle incelenerek PD-L1 pozitifliği açısından değerlendirildi. İncelenen örneklerin 208’i saf seminom, 121’i non-seminom, 20’si intratübülüler germ hücreli sınıflandırılamamış neoplazi (IGNU) ve 20’si ise non-neoplastik testiküler dokuydu.

PD-L1 pozitif ekspresyonu seminomların %73’ünde ve non-seminomların ise %64’ünde mevcuttu. 20 IGNU ve 20 non neoplastik testiküler dokuda ise PD-L1 ekspresyonu tespit edilmedi. Bunun yanı sıra seminomlarda PD-L1 pozitif stromal hücreler tespit edilmesine rağmen non seminomlarda ise bu hücrelere rastlanmadı.

Boyamaya ait özellikler incelendiği zaman testiküler tümör hücrelerinde anti PD-L1 antikorunun daha baskın olarak membranöz boyanma paterni gösterdiği tespit edildi. Stromal hücrelere bakıldığı zaman da PD-L1 ekspresyonu izlendi.

Her ne kadar toplumda görülme sıklığı ve tedaviye yanıtsız olan hasta yüzdesi diğer kanser türlerine göre daha düşük oranlarda bulunuyor olsa da testiküler germ hücreli tümörlerde PD-L1 ekspresyonunun bu derece yüksek oranlarda görülmesi, klasik tedavilere yanıt vermeyen hastalar için yeni bir umut olabilir. İmmün kontrol noktası inhibitörleri ile bu tarz hastalarda tedavi yanıtı alınıp alınamayacağı ileride yapılacak olan çalışmalarla değerlendirilmelidir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Fankhauser CD et al. Frequent PD-L1 expression in testicular germ cell tumors. Br J Cancer. 2015 Jul 28;113(3):411-3.

Kanser Immunolojisi ve Biyobelirteçler

28 Ocak 2016

Kanser tedavisinde geçmişte herhangi bir seçici özelliği olmayan kimyasal kemoterapi ilaçları kullanılmaktayken bunların yerini artık hedefe yönelik olarak kullanılan ilaçlar almaya başladı. Kimyasal ilaç üretimi yerini biyolojik ilaç üretimine bıraktı. Son yıllarda ise kanser immunoterapisi ve özellikle de immün kontrol noktası inhibitörlerinin önemi artmaya ve bu konuda çok sayıda çalışma yapılmaya başlandı.

Bu tarz hedefe yönelik ilaçların daha etkili kullanılabilmesi, hasta seçiminde çok önemli rolü olan biyobelirteçlerin geliştirilmesi ile mümkün olmaktadır.

İmmun kontrol noktası inhibitörleri arasında özellikle programlı ölüm 1 (PD-1) ve programlı ölüm ligandı 1 (PD-L1) ön plana çıktı ve bunların inhibisyonu ile çok sayıda kanser türünde başarılı sonuçlar alınabileceği ortaya atıldı. Ancak yapılan çalışmalarda bu noktaları inhibe etmenin her ne kadar faydalı sonuçlar oluşturduğu gösterilse de bu etki tüm popülasyonda homojen olarak görülmüyor.

PD-1 ve PD-L1 inhibitörleri ile yapılan çeşitli klinik çalışmalarda görüldü ki prediktif bir biyobelirteç belirlenmesine ihtiyaç duyulmaktadır. İmmunohistokimya ile PD-L1 ekspresyonu tespit edilen hastalarda daha yüksek yanıt oranları ve sağ kalım sürelerinin elde edildiği gösterildi. Bu sebeple bu testin doğru hasta popülasyonu seçiminde kullanılması gerektiği önerilmeye başlandı.

Ancak unutulmaması gereken noktalardan biri mevcut testler arasında değerlendirme yapıldığında metodoloji açısından ve PD-L1 ekspresyonu açısından bir heterojenite olduğu görülüyor. Bu da bu biyobelirteçin daha da geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Sonuç olarak PD-1 ve PD-L1 hedeflenmesi gereken önemli immün kontrol noktaları olmasına rağmen uygun hastalarda daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşmak kaliteli biyobelirteçlerle mümkün olabilecektir. Mevcutta kullanılmakta olan immunohistokimyasal yöntemler seçici olsa da daha iyisi hedeflenmelidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Adam J. et al. [PD-L1 expression: An emerging biomarker in non-small cell lung cancer] Ann Pathol. 2016 Jan 14. pii: S0242-6498(15)00221-7

Kanserin Orijini Bilinmiyorsa Aile Üyelerinin Riski Artıyor

27 Aralık 2015

Kanser genellikle belirli bir lokasyondan başlar ve sonrasında vücuda yayılır. Ancak hastaların yüzde 3’ü ile 5’inde ise kanserin hangi dokudan köken aldığı tespit edilememektedir. Bu tarz hastalarda kanser tanısı diğer organlara metastaz yapmış olduğu için konulabilmektedir.

Kanserin orijini bulunamayan hastalara primeri bilinmeyen kanser tanısı konur ve bu hastalarda hastalık çok hızlı ilerler. Öyle ki beklenen yaşam süresi 3 ay kadardır. Geçtiğimiz günlerde yayınlanmış olan bir çalışmada görüldü ki primeri bilinmeyen kansere sahip hastaların aile üyelerinde de akciğer, pankreas, kolon, bazı kan kanserleri ve primeri bilinmeyen kanser oluşum riski ciddi bir şekilde artıyor.

ABD Utah merkezli yapılan çalışmada araştırıcılar 1980 ile 2010 yılları arasındaki kayıtları geriye dönük olarak inceleyerek primeri bilinmeyen kanser hastaları ve bu hastaların aile üyelerinin nasıl etkilendiğini analiz ettiler.

Çalışmanın yapılabilmesi Utah’ta yer alan Huntsman Kanser Enstitüsü’ne ait Utah Popülasyon Veritabanı (UPV) sayesinde mümkün oldu.Bu veritabanını kullanana araştırıcılar 30 yıllık bir sürede primeri bilinmeyen kanser tanılı 4160 hasta tespit ettiler ve bu hastaların aile üyelerinde kanser tanısı alanları değerlendirme fırsatı buldular. Bu verilere göre birinci derece (anne, baba, kardeş, çocuk), ikinci derece (amca, dayı, hala, teyze, büyükanne, büyükbaba, yeğen) ve ilk kuzen akrabalarla poülasyondan random seçilen hastalıksız kontroller kıyaslanarak risk araştırıldı.

Çalışmanın sonuçları oldukça ilginç. Buna göre primeri bilinmeyen kansere sahip hastaların birinci derece akrabalarında da primeri bilinmeyen kanser oluşum riski %35 oranında artış gösteriyor. Bu oran akciğer kanseri için %37, pankreas kanseri için %28 ve kolorektal kanser içinse %20 olarak belirlenmiş.

Çalışmanın araştırıcılarından Dr Samadder’a göre özellikle akciğer ve pankreas kanseri çoğunlukla sigara ile ilişkili olduğu için, primeri bilinmeyen kanser tanısı alan hastaların yakınları sigarayı bırakarak riski rölatif olarak azaltabilirler. Kolon kanseri içinse bu popülasyonda tarama testlerinin önemi bir kat daha önem kazanıyor.

Bu makalenin çıktılarından bir diğeri de primeri tespit edilemeyen kanserlerde primer lokasyon olarak akciğer, pankreas ya da kolon olması diğerlerine göre daha yüksek olasılıkta. Bu sayede ileride yapılacak çalışmalarda primer kaynak olarak bu dokular daha sıkı incelenirse primeri bilinmeyen kanser hastalarında daha başarılı tedaviler vermek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  Samadder NJ et al. Familial Risk in Patients With Carcinoma of Unknown Primary. JAMA Oncology, December 2015 doi:10.1001/jamaoncol.2015.4265

Kolorektal Kansere Karşı Ölü Bakteri

10 Aralık 2015

Kolorektal kanser dünyada her yıl 1.4 milyon yeni tanı ile en yaygın görülen kanserler sıralamasında üçüncü sırada yer almaktadır. Genellikle geç tanı konulan bu kanser tipinde hastaların sağ kalımı ciddi anlamda kısalabilmektedir. Singapur’da ise kolorektal kanser en yaygın görülen kanser olarak göze çarpıyor.

Kemoterapi ve radyoterapi gibi geleneksel tedavi yöntemleri kolorektal kanserde çok fazla işe yaramıyor çünkü tümör çevresinde genellikle azalmış kan akımına bağlı düşük beslenme ve oksijenlenme izleniyor. Bu tedavilerde ise kanser hücrelerinin DNA’sına hasar verebilmeleri için bu tedaviler oksijene gereksinim duyar ve bu tedavilerin tümöre ulaşabilmesi için kan akımına ihtiyaç duyulur.

Oksijensiz bir ortamda kolorektal kanser hücrelerini öldürmeyi hedefleyen Singapurlu bilim adamları bu amaçlarına ölü clostridium sporonges bakterileriyle erişmişler. C sporonges bakterisi genellikle toprakta bulunmakta ve ölü haldeyken bile sekresyonları sayesinde çevresindeki hücreleri öldürebilmektedir.

Baş araştırıcı Dr Teoh’a göre “C sporonges bakterisi ölü haldeyken bile toksisitesi sayesinde kanser hücrelerini öldürmeye devam ediyor, geleneksel kemoterapi ilaçlarının çalışması içinse oksijene ihtiyaç duydukları biliniyor”.

Çalışmada kullanılan bakteri ısıyla öldürülmüş olduğu için çoğalması ve kanser hücresi dışında bulunan sağlıklı hücrelere de zarar vermesi olasılığı ortadan kaldırılmış. Çalışmada yapay olarak üretilmiş ve insan bedeninin iç yüzüne benzeyen 3D ortam kullanılmış.

72 saat süren deney sonucunda inaktif bakteri aracılığıyla  kolon tümör hücrelerinin büyümesi %74 oranında azaltılmış. Buna ek olarak canlı bakteri kültüründen alınan sekresyonlar kullanıldığında bu oran %83’e kadar yükselmiş.

Bu çalışma ile önemli bir adım atılarak kolorektal kanser gibi hızlı metastaz yapan bir tümör tipinde erken dönemlerde tümör hücrelerinin yok edilmesinin yolu açılmış olabilir. Araştırıcılar bundan sonra tümör hücrelerini öldüren spesifik komponentleri bulmaya ve bu komponentlerden ilaç üretmeye çalışacaklar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  Madhura Satish Bhave, Ammar Mansoor Hassanbhai, Padmaja Anand, Kathy Qian Luo, Swee Hin Teoh. Effect of Heat-Inactivated Clostridium sporogenes and Its Conditioned Media on 3-Dimensional Colorectal Cancer Cell Models. Scientific Reports, 2015; 5: 15681 

D Vitamini Kolorektal Kanser Oluşumunu Engeller mi?

30 Kasım 2015

Geçmişte yapılmış olan gözlemsel çalışmalarda yüksek kan vitamin D ve kalsiyum düzeyleri ile kolorektal kanser gelişimi riski açısından negatif bir ilişki olduğu görülüyordu. Bu hipotezin doğruluğu ABD merkezli bir çalışma ile test edildi.

Çalışmaya 11 merkezden toplam 2200 hasta dahil edildi. Çalışma randomize ve plasebo kontrollü olarak uygulandı ve bir koldaki hastalara D3 vitamini (1000 IU/gün) ve/veya kalsiyum takviyesi (1200 mg/gün) verildi. Bu takviye sonrasında iki kol arasındaki kolorektal adenom gelişimi açısından herhangi bir fark olup olmadığı araştırıldı.

Çalışmaya dahil olan hastalar 45-75 yaş arasında bir dağılıma sahipti ve hepsinde kolorektal adenom öyküsü olup kolonoskopi sonrası tüm poliplerden arındırılmışlardı. Hastalar randomize olarak vitamin D veya kalsiyum, veya her ikisi birlikte takviye veya hiçbiri şeklinde kollara ayrılarak izlendi. Çalışmanın sonucunda beklentilerin aksine 3-5 yıllık D vitamini takviyesi ile kolorektal adenom gelişimi riskinde herhangi bir azalma sağlanmadı.

Dartmouth-Hitchcock's Norris Cotton Kanser Merkezi araştırıcılarından Dr Elizabeth L. Barry’ye göre “Bu çalışmayı daha anlamlı yapan şey klinisyenlerin sağlık kontrolleri sırasında D vitamini seviyelerini rutin olarak ölçmesi ve bu seviyenin düşük olduğu kişilerde takviye önermeleri. Bizim için de şaşırtıcı olan bir sonuçla, bu çalışmanın bize gösterdiği, kolorektal adenom oluşumunu engellemek için bu takviyelerin yeterli olmadığı.”

Daha önce yapılmış olan gözlemsel çalışmalarda düşük D vitamini seviyelerinin kolorektal kanser oluşum riskini arttırdığı gözlenmişti, bu çalışmada ise D vitamini ve kalsiyum takviyesinin kanser prekürsörü olan kolorektal adenom gelişimini azaltıcı herhangi bir etkisi olmadığı görülmüş oldu.

Araştırıcılar ek analizlerle katılımcılar arasındaki genetik farkların bu sonuç üzerinde ne kadar etkisi olduğunu ve daha uzun süreli takiplerde bu sonucun ne şekilde değişeceğini araştıracaklar. Akılda tutulması gereken, kolorektal kanser oluşumunun engellenmesinde en etkili yöntemin kolonoskopi ve poliplerin alınması olduğudur.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  John A. Baron. et al. Trial of Calcium and Vitamin D for the Prevention of Colorectal Adenomas. New England Journal of Medicine, 2015; 373 (16): 1519 

Kolorektal Kanserde Monosit/Makrofaj Hakimiyeti

23 Kasım 2015

Tümörlerin progresyonunda mikroçevrelerini infiltre eden monosit ve makrofajların önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Böyle bir korelasyon olup olmadığı çeşitli tümör tiplerinde daha önce yapılmış bazı çalışmalarla değerlendirilmişti. Kolorektal kanser hastalarında dolaşımda bulunan monositlerin ve tümörleri infiltre eden makrofajların frekansı ve bunun hastalık oluşumu ve progresyonu ile ilişkisi Çin merkezli bir çalışma ile değerlendirildi.

Çalışmaya 46 kolorektal kanser hastası ve 22 sağlıklı kontrol dahil edildi. Dolaşımdaki farklı alt serilerdeki monositler flow sitometri ile değerlendirilirken makrofajların farklı alt serileri ise 30 tümör dokusu ve 12 non-tümör dokunun lamina propria mononükleer hücrelerinden analiz edildi. Bunlara ek olarak karsinoembriyonik antijen ve plazma sitokin düzeyleri de ölçüldü ve bu değerlerin birbirleriyle potansiyel ilişkileri değerlendirildi.

Bu ölçümler sonunda CD14+CD169+ dolaşan monositler ve tümör infiltre edici makrofajlar ile plazma IL-10 ve CEA düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon bulunduğu saptandı. Aynı zamanda hastalık evresi ile de bir pozitif korelasyon mevcuttu.

Bu çalışma ile görüldü ki of CD14+CD169+ hücrelerin frekansında bir artış ile kolorektal kanser oluşumu ve progresyonu arasında bir ilişki olabilir ve bu yükselme kolorektal kanserin patolojik derecesin değerlendirme için bir biyobelirteç olarak kullanılabilir.



Şekil: Kolorektal kanser dokularında CD14+CD169+ makrofaj karakterizasyonu

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Li C et al. C A Higher Frequency of CD14+CD169+ Monocytes/Macrophages in Patients with Colorectal Cancer. PLoS One. 2015 Oct 28;10(10)

Genç ve yaşlı kolorektal kanser hastaları arasında tümörler açısından fark var mı?

27 Eylül 2015

Kolorektal kanserin (KRK) genç hastalarda görülme sıklığı artıyor. Erken yaşta başlayan vakalardan bazıları kalıtsal faktörlerle açıklanabilirken büyük kısmı spontan biçimde ortaya çıkıyor.

Yakın zamanda yayınlanan yeni bir çalışmada genç yaştaki kolorektal kanser hastalarındaki tümörlerin yaşlı hastalardakilerden moleküler olarak farklı olabileceği ve bu farkların genç hastaların tümörlerindeki genler ile bağlantılı olduğu saptandı.

Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Dr. Andrea Cercek ve ekibi, 50 yaş altı 126 hasta ve 50 yaş ve üzeri 368 hastanın tümörlerinde gerçekleştirdiği genetik mutasyon analizini tarif etti.

Dr. Cercek "Hastalığın erken başladığı grupta 154 genin olması gerekenden daha az metillendiğini saptadık. Kanserde genlerin hem olması gerekenden daha az (hipometilasyon) hem de daha fazla (hipermetilasyon) metillenmesine rastlanır. Ayrıca, daha genç hastalarda metilasyon artışının yaşla birlikte arttığını ve bu yoğunlaşmanın normal dokuda doğal yolla oluşandan daha fazla olduğunu da belirledik. Bu grupta böyle farklı bir moleküler arka planın bulunması, bizi cesaretlendirerek gelecekte bu hastalar için tedavileri bireysel olarak düzenleyebileceğimiz ve onlardaki sonuçları iyileştirmek amacıyla bu süreçleri önleyebileceğimiz veya yavaşlatabileceğimize inanmaya sevk etmektedir." diyerek elde ettikleri bulguların önemine dikkat çekti.

Dr. Cercek genç yaşta başlayan KRK'li hastalar için daha iyi tedaviler geliştirebilmek ve onların genel sağ kalımını ve yaşam kalitelerini iyileştirebilmek için bu hastaların tümörlerinin moleküler ve epigenetik karakterizasyonu üzerinde araştırmalara devam etme ümidini taşıdıklarını belirtti.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kayna​k:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150927115522.htm

Amerikan Gastroenteroloji Derneği kolorektal kanserli tüm hastaların Lynch sendromu için test edilmesini öneriyor

10 Eylül 2015

Amerikan Gastroenteroloji Derneği'nin (AGA) resmi dergisi olan Gastroenterology'de yayınlanan yeni bir kılavuza göre tüm kolorektal kanser hastalarına, kolorektal kanserin en yaygın kalıtsal nedeni olan Lynch sendromunu taşıyıp taşımadıklarını görmek üzere tümör testi uygulanmalıdır.

Çalışmanın baş yazarı, Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bölümü'nden Dr. Joel H. Rubenstein yeni tanı konmuş tüm kolorektal kanser vakalarında Lynch sendromunun saptanması için tümör testi önerilmesinin gerekliliğine dikkat çekti.

Kolorektal kanser tanısı konmuş kişilerin yaklaşık %30'unda bu hastalığa ilişkin aile öyküsü mevcuttur ve %5-6'sında bilinen bir kalıtsal kanser sendromu tanısı koyduran mutasyonlar bulunur. Lynch sendromu kolorektal kanserin en yaygın kalıtsal nedenidir. Ancak, Lynch sendromlu insanların çoğu bunu taşıdıklarını bilmez.

Lynch sendromlu insanların tümünde kanser gelişmese de, bu mutasyona sahip bir kişide belirli kanser tiplerinin ortaya çıkma olasılığı daha fazladır; %80 daha yüksek kolorektal kanser riski ve %60 daha yüksek endometriyum kanseri riski de buna dahildir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/09/150910131810.htm

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image