Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Lenfoma Alt Gruplarında İnsidans, Sağ kalım ve Mortalite İçin Uzun Dönem Zaman Eğilimleri

23 Ağustos 2017

Genel non-Hodgkin lenfoma (NHL)  insidansı, 1990'ların ortalarından önce küresel olarak giderek artmıştır. Daha sonra zaman eğilimleri,  Avrupa gibi bazı bölgelerde insidans sürekli artarken diğer bölgelerde düşecek şekilde farklılaşmıştır. Hodgkin lenfoma (HL)  insidansı nispeten sabittir ancak temporal eğilimler içerisinde coğrafi farklılıklar da gözlenmiştir. Lenfoma tanısı ve sınıflandırılmasındaki değişiklikler nedeniyle, zaman eğilimlerini yorumlamada, hastalık oluşumundaki gerçek değişiklikleri, bu faktörlerin zaman içindeki değişimlerinin neden olduğu artefaktlardan ayırt etmek bir zorluk haline gelmiştir. Geçen on yıllarda HL ve NHL mortaliteside farklı zamansal eğilimler göstermiştir. HL mortalitesi 1960'lardan beri istikrarlı bir şekilde azalırken, NHL mortalitesi 1990'ların ortasından önce artarken, sonra azalmıştır. Relatif sağ kalım, nüfusa dayalı kanser sağ kalım analizinde giderek daha fazla kullanılmaktadır. Lenfoma hastalarının daha önceki relatif sağ kalım analizleri, hasta sosyodemografik özelliklerine ve lenfoma özelliklerine göre değişmekle birlikte, zamanla düzelme göstermiştir. Spesifik lenfoma alt tipleri için epidemiyolojik modeller daha az açıktır. İnsidans, mortalite ve sağ kalım genellikle ayrı olarak yorumlanır, ancak kansere karşı gelişme, önleme, tanı, tedavi ve destekleyici bakım da dahil olmak üzere kanser kontrol spektrumunun birden fazla bileşenine dayanır. Bu nedenle insidans, mortalite ve sağ kalım trendlerini eşzamanlı olarak incelemek daha değerlidir. Bu kombine yaklaşım, kanser kontrol önlemlerinin ve etkileşimlerinin artmış sağ kalım üzerindeki bağımsız etkisini anlamak için yararlıdır.

Kanada’dan bir grup araştırmacı, Kanada Manitoba 'daki yetişkinlerde lenfoid malignite insidansı, mortalitesi ve relatif sağ kalımındaki 30 yıllık zaman eğilimlerini incelediler. 1984 ile 2013 yılları arasında tanı konan lenfoma olgularını, 2008 WHO lenfoid neoplaziler için sınıflama sistemine göre sınıflandırdılar. Manitoba Yaşam İstatistikleri Kurumu'ndan 1984-2014 arasındaki ölüm verilerini aldılar. İnsidans ve mortalitedeki zaman eğilimlerini incelerken, yıllık yüzde değişimini ve ortalama yıllık yüzde değişimini hesaplamak için regresyon analizi kullandılar. Yaş, periyod ve kohortun, insidans ve ölüm zamanı eğilimlerine etkilerini ölçmek için, yaş-periyod-kohort modellemesi yaptılar. Yaşa özgü ve standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalımı hesapladılar ve Poisson regresyon modelini relatif sağ kalımdaki zaman eğilimlerini test etmek için kullandılar.

Araştırmacılar, çalışma süresince erkeklerde ve kadınlarda toplam HL insidansının istikrarlı olduğunu gördüler. Yaşa göre standardize edilmiş toplam NHL insidansı yılda yaklaşık % 4 oranında artarak 2000 yılına kadar yükseliyordu ve bu eğilim cinsiyet ve NHL alt türüne göre değişiyordu. Toplam HL mortalitesi, erkeklerde yıllık % 25 ve kadınlarda % 2,7 oranında sürekli olarak azalırken, toplam NHL mortalitesi erkeklerde 1998'e kadar yılda % 4,4 oranında ve kadınlarda 2001'e kadar yılda % 3,2 oranında artıp daha sonra ise erkeklerde yılda % 3,6 oranında ve kadınlarda yılda % 2,5 oranında azalıyordu. Yaşa göre standartlaştırılmış 5 yıllık relatif sağ kalım, 1984-1993 yılları arasındaki % 72,6'dan 2004-2013 yılları arasında % 85,8'e ve NHL için 1984-1993 yılları arasındaki % 57,0'dan 2004-2013 yılları arasında % 67,5'e yükseliyordu. Foliküler lenfoma için 1984-1993'te % 65,3'ten 2004-2013'de % 87,6'ya en büyük iyileşme ile NHL alt türleri için de değişen oranlarda sağ kalımda iyileşme gözlendi. 

Literatür talep et

Referanslar :

Ye X, Mahmud S, Skrabek P, et al. Long-term time trends in incidence, survival and mortality of lymphomas by subtype among adults in Manitoba, Canada: a population-based study using cancer registry data. BMJ Open 2017;7:e015106.

Adolesanlar ve Genç Erişkinlerde Non-Hodgkin Lenfoma

29 Haziran 2018

Non-Hodgkin lenfoma (NHL), adolesanlarda ve genç erişkinlerde (AYA) yüksek insidansı olan heterojen malign lenfoid maligniteler grubudur. Çocuk ve erişkinlere göre, AYA hastalarının (15-39 yaş arası hastalar) klinik prezentasyonu, biyolojik sınıflandırması ve sonuçları açısından önemli farklılıklar tanımlanmıştır. AYA’lar arasında NHL'ler, zor fark edilen klinik ve biyolojik özelliklere sahip NHL alt tipleri içinde farklı hastalık antiteleri ve yaşa göre farklı sonuçlar sunarlar. Bu özel popülasyonda tutarsız tedavi yaklaşımları, farmakodinamik değişkenlik ve psikososyal engeller de önemlidir.

NHL, AYA’larda bildirilen tüm kanserlerin yaklaşık % 8'ini oluşturur ve erkeklerde biraz daha sık görülür. Diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), AYA’larda en sık görülen histolojik alt türü temsil eder ve bunu anaplastik büyük hücreli lenfoma (ALCL) izler. Ek olarak, primer mediastinal büyük B-hücreli lenfoma (PMBL) ve natural killer (NK) / T hücreli lenfoma dahil olmak üzere birçok nadir lenfoma, AYA yaş grubunda en büyük insidansa sahiptir. AYA’lardaki NHL'nin, ırk / etnik köken dağılımındaki en büyük farklılığı, en çok Hispanik ve Asya / Pasifik Adalılarında meydana gelen NK / T hücreli lenfomalardır. Beş yıllık sağ kalım oranları, NHL'li AYA hastalarında histolojik alt tipler arasında farklılık gösterir, en yüksek sağ kalım oranına mukoza ile ilişkili lenfoid doku lenfomaları ve en düşük sağ kalım oranına NK / T hücreli NHL sahiptir.

Gençlerde Alkol, Sigara ve Uyuşturucu Kullanımı Tedaviyi Etkiliyor

NHL'li AYA hastalarında bilinen fizyolojik ve davranışsal değişiklikler tedavi sonuçlarına önemli ölçüde katkıda bulunma potansiyeline sahiptir. İlaçlara uyum özellikle adolesanlar arasında düşüktür. Bu sadece tedaviye yanıtı etkilemekle kalmaz, aynı zamanda sonuç verilerinin analizine de karmaşıklık katar. Adolesan yaş grubunda tedaviye erişim, tanı gecikmesi ve düşük klinik çalışma kaydı da optimal tedaviyi engeller. NHL'li AYA hastalarında kanser ilaçlarının farmakolojisinde önemli varyasyonlar, tedavi yanıtını ve advers olayların insidansını etkileme potansiyeline sahiptir. Kilo artışı ve vücut kompozisyonundaki değişiklikler dağılım hacmini, plazma konsantrasyonunu ve ilaç klirensini etkiler. Karaciğer ve böbreğin büyüklüğünde ve olgunluğundaki değişim, ilaç metabolizmasını ve sekresyon kapasitesini etkiler. Ergenlik döneminde büyüme hormonu salgılanmasında artışların da ilaç metabolizmasını etkilediği gösterilmiştir. Önemli olarak, alkol, tütün ve yasadışı uyuşturucular ve oral kontraseptif kullanımının, beklenen kemoterapötik ve destekleyici ilaç farmakodinamiğini değiştirme potansiyeli vardır.

NHL'li AYA hastalarda prognoz mükemmeldir. NHL ile sağ kalım iyileşmiş olsa da, kür oranları düşük kalmaktadır. Klinik sunum, histoloji ve sonuç spektrumu çocuklar ve yetişkinlere göre farklılık gösterir. Özellikle bu özel popülasyona odaklanan hastalık sınıflandırmasının, tedavi stratejilerinin ve destekleyici bakım önlemlerinin uyarlanması teşvik edilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hochberg et al. NHL in adolescents and young adults: A unique population, Pediatr Blood Cancer. 2018;e27073.

Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma İçin İnterim PET-BT’ye Dayalı Yeni Bir Prognostik İndeks

24 Nisan 2018

Non-Hodgkin lenfoma erişkinlerde en sık görülen hematolojik malignitedir. Alt tiplerı arasında diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) dünya genelinde erişkinlerde en sık rastlanan durumdur ve Çin'deki non-Hodgkin lenfoma vakalarının % 40,1'ini ve Batı ülkelerindeki vakaların % 31'ini oluşturmaktadır. DLBCL moleküler profillerine göre farklı prognozları olan patolojik olarak heterojen bir hastalıktır. Bu nedenle, rekürrens ve progresyon için güçlü bir prognostik değeri olan risk faktörlerini tanımlamak çok önemlidir çünkü bu hastalar için zamanında başka bir tedavi rejimi düşünülebilir.

Uluslararası Prognostik İndeks (IPI) skorlama sistemi, DLBCL için en yaygın kullanılan prognostik araçtır. Bununla birlikte, kötü sonuçlara sahip olan hastaları tutarlı bir şekilde belirleyememektedir. Son yıllarda, lenfoma doğrulama, tanı, evreleme, etkinlik değerlendirmesi ve prognostik değerlendirme için pozitron emisyon tomografi bilgisayarlı tomografi (PET-BT) kullanılmıştır. Çalışmalar, PET-BT'nin IPI skoru için bağımsız bir prognostik faktör olduğunu göstermesine rağmen, PET-BT kullanılarak yapılan prognostik değerlendirme halen tartışmalıdır.

Spesifik olarak, interim PET-BT'nin prognostik değeri tam olarak bilinmemektedir ve inter PET-BT yorumlaması için Deauville standartları ve ΔSUVmax yöntemi dahil olmak üzere yöntemler sürekli araştırma ve geliştirme aşamasındadır. DLBCL için daha uygun ve kapsamlı bir prognostik değerlendirme yöntemine ihtiyaç vardır.

Kong ve arkadaşları,  interim PET-BT'ye dayalı yeni bir prognostik indeksi araştırmak için 2 kür kemoterapi sonrası DLBCL tanılı 105 hastayı retrospektif olarak incelediler. > 60 yaş, Ann Arbor evre III / IV, non-germinal merkez B-hücresi (GCB) patolojik alt tipi ve pozitif bir interim PET-BT içeren yeni prognostik indeks, yüksek prognozlu grupta doğru prognostikasyon, klinik çalışmalarda tabakalaşma ve DLBCL hastaları için yeni stratejilerin tasarımı için daha güçlü bir potansiyele sahipti ve hastalık ilerlemesi ve ölümünün ön gördürücüsüydü.

Düşük Riskli Grupta Prongnozu Öngörmek

Çin’den araştırmacılar, bu yeni prognostik indeksin klinik değerini ve en az 6 kür kemoterapi uygulanan 70 DLBCL hastasında çeşitli klinik özellikler, histolojik özellikler, interim PET-BT, 3 yıllık progresyonsuz sağ kalım (PFS), 3 yıllık OS, hastalık progresyonu ve ölüm ile ilişkisini doğrulamak, ayrıca özgüllük ve duyarlılığını belirlemek amacıyla retrospektif bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, IPI ve yeni prognostik indeksin her ikisinin de 3 yıllık mortalite ile ilişkili olduğunu gördüler. Bununla birlikte, sadece yeni prognostik indeks 3 yıllık progresyon ile ilişkiliydi.  Çok değişkenli analiz, yeni prognostik indeksin 3 yıllık progresyon ile ilişkili olduğunu, ancak genel sağ kalımla ilişkili olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar, yeni prognostik indeksin, düşük -orta derece ve orta-yüksek derece riskli grupların yanı sıra, düşük derece riskli gruplarda da 3 yıllık progresyonsuz sağ kalımı ve genel sağ kalımı ayırt ettiğini belirttiler.  Bu indeksin IPI'dan daha üstün kapsamlı bir prognostik model olduğuna dikkat çektiler. Tedavi stratejilerinin bu yeni prognostik indeks kullanılarak ayarlanıp ayarlanamayacağını araştırmak için prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu et al. Retrospective Analysis of a New Prognostic Score for Diffuse Large B-Cell Lymphoma Based on Interim Positron Emission Tomography-Computed Tomography, Acta Haematol 2018;139:148–157.

Alkol Tüketimi Hematolojik Malignite Riski Etkiliyor Mu?

29 Mart 2018

Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, 2012 yılında alkol tüketiminin yaklaşık 3,3 milyon ölümün nedeni olduğu tahmin edilnektedir; buna karşın, küresel hastalık ve yaralanma yükünün % 5,1'ini oluşturmaktadırr. İlginçtir, kanser tüm alkol atfedilebilir ölümlerin % 12,5'inden ve alkol kaynaklı hastalık ve yaralanma yükünün % 8,6'sından sorumludur. Bununla birlikte, böbrek hücreli karsinomu ve tiroid kanseri için alkol alımının koruyucu etkileri desteklenmiştir.

Lenfomalar ve lösemiler gibi hematolojik maligniteler, klinik özellikler, morfoloji, immünofenotipleme, sitogenetik ve moleküler genetiğin kombinasyonu açısından farklı özellikleri yansıtan çeşitli alt tiplere bölünmüş heterojen bir gruptur; insidansı yaşam tarzı ve diyetten etkilenebilir. Diyet faktörleri durumunda, lenfomaların riski ile ilgili çalışmaların sonuçlarında çeşitlilik görülmekte ve bu da beslenme kanseri epidemiyolojisi alanındaki daha ileri araştırmaların gerekliliğine işaret etmektedir. Dünya genelinde kişi başına düşen alkol tüketimindeki artış eğilimi ile birlikte, hematolojik maligniteler açısından alkol alımının olası etkileri meta analizlere değer görünmektedir.

Alkol Riski Azaltıyor Mu, Artırıyor Mu?

Yunanistan’dan araştırmacılar, erişkinlerde alkol / alkollü içecekler ile lenfoma / lösemiler arasındaki ilişkiyi araştırmak için alt grup analizleri dizisi ile birlikte, sistematik bir gözden geçirme ve meta-analiz yaptılar.

Araştırmacılar, uygun kohort çalışmaları, 31 Ağustos 2016 tarihine kadar PubMed veri tabanında araştırdılar. Hematolojik malignite (Hodgkin olmayan lenfoma [NHL] ve alt tipler, Hodgkin lenfoma [HL], lösemi ve alt tipler), zaman durumu (ever, current, former), tüketim seviyesi (hafif, ılımlı, ağır), alkollü içecek (toplam alkol, bira, likör, şarap) ve cinsiyet alt grubuna göre ayrı analizler gerçekleştirdiler.

 Orta ve ağır alkol tüketimi NHL riskinde azalma ile anlamlı derecede ilişkiliydi; hafif alkol alımında koruyucu bir eğilim gösterildi. NHL riski, özellikle bira tüketiminde azaldı. Bununla birlikte, diğer alkollü içecekler ile ilgili ilişki anlamsızdı. Alkolün başlıca diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DLBCL) folliküler lenfoma (FL) ile ilgili yararlı etkileri vardı. Alkol kullanımı ile HL veya lösemi riski arasında da bir ilişki yoktu.

Araştırmacılar, çoğu solid malignitenin aksine, alkolün, özellikle de DLBCL ve FL alt tiplerinde NHL riski üzerinde koruyucu bir etki gösterdiği ve biranın önemli ölçüde yararlı olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Psaltopoulou et al. Alcohol consumption and risk of hematological malignancies: a metaanalysis of prospective studies. Int J Cancer. 2018 Feb 20.

Non-Hodgkin Lenfoma`da Hiperkalsemi Mekanizmaları ve İlişkili Sonuçlar

23 Şubat 2018

Non-Hodgkin lenfoma (NHL), heterojen bir hematolojik maligniteler grubudur. NHL hastalarının % 7-34'ü arasında, hastalığının bir sonucu olarak hiperkalsemi gelişir. B-hücresi NHL'sinde hiperkalseminin etiyolojisi kendisi heterojen olmakla birlikte, çoğunlukla 1,25-dihidroksikoleksisiferol seviyesi (kalsitriol), D vitamininin aktif metaboliti veya daha az sıklıkta paratiroid hormonu ile ilişkili proteine (PTHrP) bağlanır.

Şu ana kadar, ekstrarenal kalsitriolün NHL'de hiperkalseminin ana aracı olduğu iddiasını destekleyen hiçbir araştırma yapılmamıştır. Etkilenen kalsitriolün ekstrarenal kaynağı belirsizliğini korumaktadır ancak sarkoidozda mekanik olarak kalsitriol aracılı hiperkalsemiye benzer bir şekilde infiltratif makrofajlardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Malignite fizyolojisindeki PTHrP rolünün anlaşılması halen yetersizdir, kemik rezorpsiyonunda doğrudan bir role sahip ve malignite için uygun bir ortamı ve diğer daha az farklılaşmış hücreleri beslediği düşünülmektedir

Malignite hiperkalsemisinin gelişiminin genel olarak kanser hastaları için kötü prognostik bir faktör olduğu bilinmektedir, ancak günümüze kadar olan literatür solid tümörlü hastalarda bu sonuca destek olmuştur ve diğer hiperkalsemi nedenlerini kesinlikle dışlamamıştır. NHL hastalarında bazı hiperkalsemi etyolojilerinin altta yatan morbidite ya da sağ kalımı işaret edip etmediğine ilişkin doğrudan bir araştırma yapılmamıştır.

Kalsitriol Bir Belirteç Olabilir Mi?

Brown Üniversitesi Warren Alpert Tıp Fakültesi Rhode Island Hastanesi’nden araştırmacılar, yaptıkları tek merkez retrospektif incelemede NHL'de hiperkalsemi ile ilişkili insidans ve sonuçları değerlendirdiler.

Araştırmacılar, histolojik olarak NHL tanısı konmuş ve en az bir hiperkalsemi epizodu olan hastaların tıbbi kayıtlarını, tedaviye yanıt ve genel sağ kalımı içeren demografik ve lenfoma spesifik faktörler açısından incelediler. NHL'li 54 hasta, dahil edilme kriterlerini karşıladı. Hastaların çoğunda (% 57,4) diffüz büyük B hücreli lenfoma tanısı mevcuttu ve bunların % 70'i germinal olmayan merkez alt tipindeydi. Dahil edilen olguların yaklaşık yarısında (% 42,6) hiperkalseminin etiyolojisi üzerine serolojik araştırmalar yapılmıştı, ancak yalnızca 17 (% 31,5) hastada hem serum PTHrP hem de kalsitriol düzeyi uygun şekilde toplanmıştı. Hem serum kalsitriol hem de PTHrP'nin toplandığı 17 olgunun çoğunluğunda (% 61,1) serum kalsitriyol yükselmesi veya PTHrP'de yükselme saptanmadı. Kalsitriol yükselmesinin derecesi, kötü progresyonsuz sağ kalım ile korele bulundu, ancak genel sağ kalım ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, Non-Hodgkin lenfoma hastalarının hiperkalsemi geliştirmesinin ana mekanizmasının kalsitriol veya PTHrP aracılı olmadığı sonucuna vardılar. Kalsitriol aracılı hiperkalsemisi olan hastalarda daha kötü sonuç eğiliminin, kalsitriolün yüksek dereceli lenfoma için belirteç ya da daha ilerlemiş hastalık için bir belirteç olabileceğini düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Shallis RM, Rome RS, Reagan JL, Mechanisms of Hypercalcemia in non- Hodgkin Lymphoma and Associated Outcomes: a Retrospective Review, Clinical Lymphoma, Myeloma and Leukemia (2018).

Ultra Stabil KLL Hastalarının Genetik İncelemesi

20 Şubat 2018

Kronik lenfositik lösemi (KLL), iyi bilinen prognostik etkileri olan immunogenetik belirteçlerle bağlantılı son derece heterojen bir klinik seyir gösterir. Başlangıçta hızlı tedavi gerektiren (mutasyona uğramamış IGHV genleri, ATM / TP53 bozulması) agresif hastalığı olan vakaların yanı sıra, indolent başlangıçlı fazı takip eden hastalık ilerlemesi yaşayanlar ve yıllarca ya da hiç hastalık ilerlemesi yaşamayan hastalar bulunmaktadır (genellikle mutasyon geçirmiş IGHV genleri ve olumlu bir FISH profili).

Yeni nesil dizilim (NGS) teknolojileriyle, NOTCH1, SF3B1, MYD88 ve BIRC3 genlerini etkileyen daha önce bilinmeyen genetik lezyonlar tespit edilmiş ve bunların FISH anormallikleriyle bütünleşmesi KLL hastalarının prognostik sınıflandırması geliştirmiştir. Daha yakın zamanlarda, tedavi edilmemiş KLL'de TP53 mutasyonlu alt-klonların varlığı, klonal TP53 lezyonlarının aynı zayıf prognostik etkisi ile ilişkilendirilmiştir. Dahası, genom çapında kopya sayı anomalisi (copy number aberration - CNA) çalışmalarında, KLL klinik sonucunda rol oynayan ek genetik lezyonlar tespit edilmiştir.

Ultra-Kararlı KLL Hastaları Tespit Edilebilir Mi?

Bir grup araştırmacı daha önce, tanıdan sonra 10 yıl hastalık ilerlemesi yaşamamış hastaların, tanıdan itibaren 10 yılı aşkın sürede ayırt edici biyolojik profillerini raporlamışlardı. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, bu spesifik alt grubun genetik manzarasını daha ayrıntılı araştırmak için 40 US-KLL vakasına tüm ekzom dizilimi (WES), ultra-derin dizilim ve CNA analizi uyguladılar. US-KLL hastalarını tanıda tanıyabilen, uygun imünogenetik profili olan olgular arasında bir gen işareti tanımlamak için bir mikro-ışın analizi gerçekleştirdiler.

Araştırmacılar, tanıdan sonra 10 yıl (11-30) kadar hastalık ilerlemesi yaşamamış olan hastaları, ultra-kararlı KLL (US-KLL) olarak tanımladılar. WES, 20 US-KLL hastasında gerçekleştirildi ve 78 gende 84 sessiz olmayan somatik mutasyon bulundu. Diğer 20 US-KLL doğrulama kohortunda tekrar test edildiğinde, tekrarlayan lezyon saptanmadı. ATM ve diğer potansiyel progresyon ilişkili mutasyonlar dahil, NOTCH1, BIRC3, SF3B1 ve TP53'ün klonal mutasyonları bulunmadı. CNA analizi 31 lezyonu tanımladı, hiçbiri kötü prognostik etkiye sahip değildi. Hiçbir yeni tekrarlayan lezyon saptanmadı, çoğu vakada lezyon (% 38) veya izole del (13q) (% 31) görülmedi. Mikroarray ile bir gen ekspresyon profili analizinden seçilen ve 79 KLL (58 US-KLL ve 21 non-US-KLL) kohortunda “droplet digital” PCR il 6 gen ekspresyonu tespit edilerek, US-KLL hastalarının tümünü ayırt edebilen bir algoritma oluşturulmasını sağladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Raponi et al. Genetic Landscape of Ultra-Stable Chronic Lymphocytic Leukemia Patients, Annals of Oncology 2018. https://doi.org/10.1093/annonc/mdy021

KLL/ MM Çarpışma Tümörlerinin Sitogenetiği

09 Şubat 2018

Erişkinlerde en sık görülen hematolojik hastalık olan KLL, indolent klinik seyirden, iyi huylu bir başlangıç sonrasında kemoterapi direnci kazanan daha agresif formlara kadar belirgin değişken sonuçlar ile karakterizedir. KLL evrimi büyük oranda prognostik belirteçler olan moleküler ve sitogenetik özelliklere bağlıdır. Uzun dönem KLL sağ kalanlarının % 30-35'inde çoğunlukla epitelyal sekonder tümörler gelişme riski yüksektir. Bu duyarlılık anti-neoplastik tedaviye bağlı görünmemektedir, çünkü tedavi edilen ve tedavi edilmeyen hastalarda aynı lösemi insidansı gözlenmektedir.

Çarpışma tümörleri, aynı anatomik bölgede ortaya çıkan histolojik olarak farklı iki tümör tipinden oluşan ender oluşumlardır. Kronik lenfositik lösemi (KLL) ile malign melanom (MM) arasında bir ilişki daha önce tarif edilmiştir. KLL hastalarının genel popülasyona kıyasla MM gelişme riskinde dört kat artışı vardır. Bir cilt lezyonunda çarpışma tümörüne odaklanırken şimdiye kadar bunlar sadece pozitif bölgesel lenf düğümlerinde belgelenmiştir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları yeni bir çalışmada, 9 yıllık bir KLL hikayesi olan bir hastada cilt KLL/MM çarpışma tümörünün genomik profilini karakterize ettiler.

KLL tanısı aldığında 58 yaşında olan erkek hastada,% 75 lenfositli 20,150 / mmc beyaz kan hücresi vardı. Kemik iliği (BM) biyopsisinde, küçük immünglobulin ağır zincirli CD20, CD5, CD23, CD38 ve ZAP70 pozitif lenfoid elemanlar tarafından yaygın bir infiltrasyon paterni görüldü. Hastaya hematolojik remisyon sağlayan 6 döngü fludarabin, siklofosfamid ve rituksimab tedavisi verildi. Tanıdan 79 ay sonra belirgin lenfositoz ve yaygın lenfadenopati ile nüks gelişti. PET taraması, lenf nodlarında hiperaktiviteyi değerlendirdi. Hasta, bu sırada gövde sağ tarafında 17x13 mm'lik deri lezyonunun yanı sıra 23~5 mm'lik lezyonlar sundu. Ana lezyonun ve in-transit metastazının histolojisi ve immünhistokimyasal özellikleri, KLL ve MM çarpışma tümörlerinin teşhisi ile uyumluydu.. MM, evre T3N2M0 olarak sınıflandırıldı.

KLL’de Ailesel Yatkınlık Mümkün mü?

FISH analiziyle KLL cilt lezyonunun ve Periferal kanda, ATM ve BIRC3'ü içeren geniş bir 11q bölgesinin kaybıyla monoelaleik bir del (11) (q23) tespit edildi. Periferal kan örneklerin de subklonal büyük del (13q) / D13S319-RB1 saptandı. İlginç bir şekilde, del (13q) klonu tanıdan nükse kadar %10'dan % 46'ya yükseldi. NOTCH1, SF3B1 ve TP53 vahşi tipliydi. MM lezyonunda bir BRAFV600E ve bir TERT yükseltici mutasyonu vardı. Aile hikayesi kansere genetik bir yatkınlık ile tutarlı olduğu için araştırmacılar, ailevi melanoma ve KLL ile BRCA1 ve BRCA2 genlerinin mutasyonel analizini yaptılar. KLL, MM veya meme kanserine yatkınlık getirdiği bilinen herhangi bir germinal mutasyon bulunamadı. İlginç bir şekilde, konvansiyonel sitogenetikle, yapısal bir t(12; 17) (p13; p13) saptandı.

Araştırmacılar verilerin, spesifik hastalıkla ilgili anormalliklerle karakterize edilen iki tümörün farklı genetik görünümü uyumlu olduğunu belirttiler. MM hücrelerinde fonksiyonel olarak bağlantılı iki mutasyon, yani BRAFV600E ve bir TERT hızlandırıcısı meydana gelirken, KLL hücrelerinin, 11 ve 13. kromozomların uzun kolunun büyük delesyonları gibi zayıf prognostik dengesizlikleri taşıdığını aktardılar. Moleküler bulguların, iki tümörün bağımsız b orijiniyle tutarlı olduğunu ve ailevi bir yatkınlığın ve KLL ile ilişkili immün disregülasyonun başlangıçta rol oynayabileceğini önerdiğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

La Starza et al. Cytogenetic/mutation profile of chronic lymphocytic leukemia/malignant melanoma collision tumors of the skin, Molecular Cytogenetics (2018) 11:6.

Hematolojik Malignitelerde Irk ve Etnik Farklılıklar

15 Ağustos 2017

Amerikan Kanser Derneği'ne göre, 2017'de Amerika Birleşik Devletleri'nde tanısı konmuş yaklaşık 1.688.780 yeni kanser vakası ve 600.920 kanser ölümü olacağını öngördüklerini açıkladı. Bu yeni kanser tanılarından yaklaşık 172.910’unun hematolojik maligniteleri olan hastalar olması ve yaklaşık 58.300'ünün bu hastalıklar nedenli ölmesi bekleniyor. Ülkenin sürekli değişen demografisi dikkate alındığında, bu tanı ve ölümlerin büyük bir kısmının gelecekte ırksal ve etnik azınlıklarda olacağını tahmin etmek mantıklı görünüyor. Aslında, 2055 yılında ABD'nin tek bir ırk veya etnik çoğunluğa sahip olmayacağı öngörülüyor. Pek çok araştırmada, kanser tanısı alan ırk ve etnik azınlık hastalarında zayıf sağlık sonuçları gösteriliyor ancak bunların hematolojik maligniteleri olan hastalarda aynı olup olmadığı bilinmiyor. Yeni kemoterapötiklerin ve hedefe yönelik moleküler, hücresel ve immünolojik tedavilerin ortaya çıkmasıyla, farklı sonuçlara götürebilecek bakımdaki farklılıkların belirlenmesi önemlidir.

Non-Hodgkin lenfoma tanısı alan hastalar için önemli ırk farklılıkları mevcuttur. Yapılan bir çalışmada, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DLBCL), folliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositik lösemi (CLL) / Küçük lenfositik lenfoma (SLL) tanısı alan hastalar için 1992-2010 yılları arasındaki SEER (Surveillance, Epidemiology, and End Results Program) veri tabanını analiz edilmiştir. 65 yaş ve üzeri hastaların, siyah hastalar en düşük DLBCL ve FL insidans oranlarına sahip olduğu görülmüştür. Aynı yaş grubunda Latin olmayan beyazlar en yüksek KLL / SLL insidansına sahiptir. Nadir görülen non-Hodgkin lenfomalar arasında benzer ırk farklılıkları mevcuttur. NK / T hücre non-Hodgkin lenfomaları tanısı alan hastalar için, Asya-Pasifik adalıların (API), Hispanik beyazlarla birlikte yaşa göre düzeltilmiş insidans oranları en yüksektir. Ergen ve genç yetişkinler için siyahlar ve API'lerin, diğer gruplara göre ileri evrede tanı konulması ihtimali daha yüksektir. İlginç bir şekilde ekstranodal tutulum Hispanik olmayan beyazlar için önemli bir advers risk faktörüdür ancak diğer ırk grupları için değildir.

1992-2005 yılları arasında teşhis edilen DLBCL için sağ kalımdaki ırk farklılıkları evreye göre değişmektedir. Evre I hastalık için, Hispanik olmayan beyazlar % 67 ile en iyi 5 yıllık sağ kalım oranına sahipken, siyahlar için bu oran % 60’dır. Evre IV hastalıkta, % 35 ile API'ler en kötü sağ kalım oranına sahipken, Hispanik olmayan beyazlar %41 ile en iyi sağ kalım oranına sahiptir.

Folliküler lenfoma, ırk farklılıklarına göre değişir. Evre II-IV'te sağ kalımı öngören tutarlı bir ırk model yoktur. Siyah hastalar evre II hastalık için, Hispanik beyazlar evre III hastalık için ve Hispanik olmayan beyazlar evre IV hastalık için en iyi sağ kalım oranlarına sahiptir.

KLL / SLL için, evre II ve III hastalar için anlamlı bir ırk farkı yoktu. Evre I hastalarda, API'ler en iyi sağ kalım oranına sahipken, non-Hispanik beyazlar evre IV hastalar arasında en iyi sağ kalıma sahiptir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kirtane, Kedar, and Stephanie J. Lee. "Racial and Ethnic Disparities in Hematologic Malignancies." Blood (2017): blood-2017.

İnsan Sitomegalovirüsünün Hodgkin ve Non-Hodgkin Lenfomalar ile İlişkisi

01 Haziran 2017

İnsan sitomegalovirüsü (HCMV),  genellikle asemptomatik primer enfeksiyon ile sonuçlanır ve insanlarda ömür boyu devam edebilir. İmmünsüpresyon evrelerinde sporadik olarak tekrar aktif hale gelebilir. Transplantasyon alıcıları ve AIDS hastaları gibi immünsüpresif hastalarda, sitomegalovirüs sıklıkla ağır hastalıklara neden olur. Batı ülkelerinin yaklaşık %30-90'ı, gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun % 90'ından fazlası sitomegalovirüs ile enfektedir. Virüs tükürük, idrar ve anne sütü ya da organ transplantasyonu yoluyla bulaşır. Kuluçka süresi yaklaşık 4-8 ​​haftadır. HCMV enfeksiyonu genellikle asemptomatiktir fakat ateş, lenf nodu şişliği, gastrit, özofajit ve grip benzeri semptomlar gibi mononükleozdakilere benzer semptomlar nadiren görülür. HCMV, kanserojen bir virüs olarak bilinmemektedir fakat latent fazdaki HCMV, gastrik kanser ve T hücreli lenfomalar gibi bazı malignitelerle korelasyon göstermektedir. HCMV'nin Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomaları ile ilişkili olabileceğini gösteren bazı veriler mevcuttur.

Birincil enfeksiyondan sonra, HCMV latent faza girer ve bu fazda genomu epizom haline gelir. HCMV'nin latentleşmesine neden olan bazı faktörler vardır. Bu faktörlerden birisi UL138'dir ve latent faz sırasında eksprese edilen birkaç mRNA geninden biridir. HCMV replikasyonu, latent durumun yeniden aktifleştirilmesinde önemli bir role sahip çok erken genler (immediate early genes - IEI) de dahil olmak üzere gen alt grupları tarafından düzenlenir. UL138'in saptanması latent HCMV enfeksiyonunu ve IE1'in saptanması latent CMV enfeksiyonunun reaktivasyonunu gösterir. İran’dan bir grup araştırmacı, Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomalı hastalardan histolojik doku örneklerinde CMV latent enfeksiyon sıklığının saptamak amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar yaptıkları kesitsel çalışmada, Hodgkin lenfoma için 25 ve non-Hodgkin lenfoma için 25 örneği içeren toplam 50 parafin gömülü doku bloğu incelediler. RNA ekstraksiyonu ve cDNA hazırlamasından sonra, IEI mRNA'sının saptanmasında RT (Reverse-Transcription) –PCR’ı ve mRNA UL138'in tanımlanmasında nested PCR kullandılar. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfomalı 25 vakanın 5'inin (% 20) hem IE1 hem de UL 138 için pozitif olduğunu buldular. 25 Hodgkin vakasında yalnızca 1’inin (% 4) UL 138 için pozitif olduğunu ve vakaların hepsinin IE1 için negatif olduğunu gördüler. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfoma hastalarında, UL 138 için, % 20 ile nispeten yüksek bir ekspresyon oranı tespit edildiğini, bu nedenle latent CMV enfeksiyonunun hastalığın gelişiminde rol oynuyor olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hamide Mehravaran, Manoochehr Makvandi, Alireza Samarbaf Zade, Niloofar Neisi, Hadis Kiani, Hashem Radmehr, Toran Shahani, Seyedeh Zeinab Hoseini, Nastaran Ranjbari, Rahil Nahid Samiei. Association of Human Cytomegalovirus with Hodgkin’s Disease and Non-Hodgkin’s lymphomas, Asian Pac J Cancer Prev, 18 (3), 593-597.

SLE Hastalarında Non-Hodgkin Lenfoma Daha Sık mı Görülüyor?

02 Mart 2017

Bağışıklık sistemi, malign hücrelerin yok edilmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, bu tür hücrelere izin veren bir etkileşime sahipken, adaptif bağışıklık sistemi ise eradikasyonlarında önemlidir. Bağışıklık sisteminin düzensizliği malignitelerden korunma kabiliyetini önemli ölçüde etkiler ve hatta büyümelerinin kolaylaştırılmasına bile yol açabilir.

Daha önce otoimmünitenin çeşitli malignitelerde artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Romatoid artrit, dermatomiyozit ve polimiyozit, sistemik skleroz, Sjögren sendromu ve enflamatuvar barsak hastalığı gibi spesifik otoimmün bozuklukların, kanser riski artışı ile ilişkili olduğu bulunmuştur.

Sistemik lupus eritematosus (SLE), bağışıklık sisteminin normal aktivitesini tehlikeye atan multi-sistemik otoimmün bir hastalıktır. Son yıllarda, çeşitli malignitelerin SLE'ye de katkıda bulunabileceğine dair artan kanıtlar vardır. Spesifik kanserleri inceleyen birçok çalışmada, özellikle non-Hodgkin lenfoma ve Hodgkin lenfoma olmak üzere hematolojik kanserlerde artmış bir risk ortaya konmuştur.

İsrail’den bir grup araştırmacı yaptıkları geniş ölçekli toplum temelli bir araştırmada SLE varlığı ile çeşitli maligniteler arasındaki ilişkiyi incelediler. Verileri İsrail'deki en büyük devlet sağlık hizmetleri organizasyonu olan ClalitHealth Hizmetleri'nden sağladılar. SLE tanısı alan tüm yetişkin hastaları çalışmalarına dahil ettiler. Toplam 5018 SLE hastası ve yaş/ cinsiyet uyumlu 25.090 kontrol ile kesitsel popülasyon temelli bir çalışma oluşturdular. Tüm katılımcıların tıbbi kayıtları malignitelerin belgelendirilmesi için analiz ettiler. Her malignite için, lojistik regresyon modellerini, yaş, cinsiyet, VKİ, sigara içimi ve sosyoekonomik durumu kontrol ederek ayrı ayrı yaptılar.

Araştırmacılar SLE hastaları arasında herhangi bir malignite tanısı ile karşılaşma sıklığının daha yüksek olduğunu gördüler. SLE tanısının, karıştırıcı değişkenler için düzeltme yapıldıktan sonra, daha fazla oranda non-Hodgkin lenfoma, Hodgkin lenfoma, multipl miyelom, serviks maligniteleri ve genital organ maligniteleri ile bağımsız olarak ilişkili olduğunu buldular. Sonuçlar, karıştırıcı değişkenler (yaş, cinsiyet, VKİ, sigara içimi ve sosyoekonomik durum) için düzeltme yapıldıktan sonra bile hala dikkat çekiciydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Azrielant et al. Correlation between systemic lupus erythematosus and malignancies: a cross-sectional population-based study, Immunol Res (2017). doi:10.1007/s12026-016-8885-8

KLL Progresyonunda Lipitlerin Rolü Nedir?

01 Mart 2017

Kronik lenfositik lösemi (KLL), kür sağlayan bir tedavisi olmayan ve sık karşılaşılan bir B-hücresi malignitesidir.  Son on yılda hastalık için birçok yeni tedavi seçeneği geliştirilmiştir fakat hala kür sağlanamamıştır. Bu yüzden yeni tedavi hedeflerinin tanımlanmasına ihtiyaç vardır.

Uzun yıllardır KLL progresyonunda ve sonuçlarında lipidlerin önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Özellikle lipoprotein lipaz (LPL), klinik olarak rutin ölçülmemesine rağmen, KLL'de iyi bilinen bir prognostik faktördür ve LPL’nin daha yüksek seviyelerde olması daha kötü klinik sonuçlarla ilişkilidir.  LPL normal lenfositlerde eksprese edilmez, fakat KLL hücrelerinde, özellikle mutasyona uğramamış IGHV alt grubunda ekspresyonu artmıştır. LPL, VLDL ve şilomikronların hidrolizini katalize eder, yağ asitlerini serbest bırakır. LPL aynı zamanda hücre yüzeyinde lipoproteinlerle birlikte yer alır. KLL hücrelerinde, LPL'nin gerçek işlevi ve normal B hücrelerine kıyasla daha fazla eksprese edilmesinin nedeni tam olarak anlaşılamamıştır. Yapılan yeni çalışmalarda, LPL'nin orlistat ile inhibisyonunun KLL apoptozunu indüklediği ve LPL ekspresyonunun BCR çapraz bağlanmasıyla, STAT3'ün LPL promoter bağlanmasıyla ve LPL geninin demetilasyonunu indükleyen belirli CLL uyarıcılarıyla artırıldığı ortaya konmuştur. Bütün bu kanıtların ışığında önceki çalışmalar LPL tarafından serbestleştirilmiş serbest yağ asitlerinin KLL lenfositleri açısından koruyucu bir etken olabileceğine işaret etmiştir. 

Kanada’da yapılan yeni bir vaka-kontrol çalışmasında, KLL hastalarında yaş-cinsiyet uyumlu kontrollere göre daha fazla dislipidemi görüldüğü ve bu KLL hastaları arasında statinler ile tedavi görenlerin görmeyenlere göre daha iyi sağ kalıma sahip oldukları gösterilmiştir. 

En son McCaw ve arkadaşları ise yaptıkları çalışmada sitokinle indüklenen STAT3 fosforilasyonunun LDL potensiyelizasyonuna odaklandılar. LDL'lerin STAT3 fosforilasyonunu, BCR çapraz-bağlanmasıyla değil, sitokin stimülasyonuyla arttırabildiklerini gösterdiler. İndüklenen STAT3 fosforilasyonu, anti-IL10 antikorları ve küçük molekül JAK inhibisyonu tarafından bastırılıyordu.  Araştırmacılar, LDL'nin hangi bileşenlerinin STAT3 fosforilasyonu üzerindeki etkisine katkıda bulunduğunu değerlendirdiklerinde ise uzun zincirli yağlı asitlerin ve serbest kolestrolün ana faktörler olduğunu keşfettiler.  Ayrıca LDL ile güçlendirilmiş STAT3 fosforilasyonu miktarı ve HMGCoA redüktaz ekspresyonu arasında negatif bir korelasyon buldular.  HMGCoA redüktaz, kolestrol sentezinde hız sınırlayıcı adım olduğu için, hücre içi kolesterol sentezi düşük olan KLL hücresi alt gruplarının LDL inkübasyonundan daha fazla etkilendiğini ve bu hastalarda bu mekanizmanın hastalık ilerlemesi için önemli olabileceğini düşündüler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Friedman, D.R., Lipids and Their Effects in Chronic Lymphocytic Leukemia, EBioMedicine 2016 Dec 2. pii: S2352-3964(16)30557-6.

Yetişkinlerde ve Çocuklarda Kutanöz Lenfomalar

01 Mart 2017

Primer kutanöz lenfomalar, ektranodal non-Hodgkin lenfomalar olup tanı sırasında ekstrakutanöz tutulum kanıtı yoktur. Kutanöz lenfomalarda, kutanöz T hücreli lenfoma (CTCL) ve kutanöz B hücreli lenfomalar olarak ayırt edilir. Kutanöz lenfomaların görülme oranı, yaş ve etnik köken, coğrafik ve ırksal açılardan farklılıklar gösterir. Yetişkinlerde, primer kutanöz lenfoma olgularının yaklaşık % 75-80'ini CTCL'ler temsil ederken, % 20-25'ini kutanöz B hücreli lenfomalar oluşturur. Çocuklarda ise kutanöz B hücreli lenfomalar oldukça nadir görülür. 

CTCL'ler ağırlıklı olarak yaşlı hastaları etkileyen non-Hodgkin lenfomalardır ve ortalama tanı yaşı 55-60 yaştır. Çocuklukta çağı başlangıçlı kutanöz lenfoma nadirdir, ancak hayatın ilk on ayı kadar erken dönemlerde de ortaya çıkabilir. Erkekler kadınlardan neredeyse iki kat daha fazla etkilenmektedir ve bu erkeğin baskınlığı yaşla birlikte artmaktadır. Klinikopatolojik bulgular yetişkinlerde ve gençlerde benzer olabilir.  Bununla birlikte, yaş grupları arasında bazı CTCL varyantlarının prevelansında farklılıklar mevcuttur. Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda kutanöz lenfoma tanısı koymak zor olabilir, çünkü enflamatuar dermatozlar CTCL'yi hem klinik hem de histolojik olarak taklit edebilir. 

Kutanöz T hücre lenfomaları son derece polimorf bir klinik spektrum ile karakterizedir. En Son Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (WHO-EORTC) sınıflandırmasına göre, kutanöz T hücre ve NK hücreli lenfomalar hem indolent hem de daha agresif antiteleri içeren alt gruplara ayrılır. Mikozis fungoides (MF) ve CD30 + lenfoproliferatif bozukluklar yetişkinlerde ve çocuklarda ortaya çıkan kutanöz lenfomaların büyük bir kısmını oluşturur. MF erişkinlerde ve çocuklarda CTCL'nin en sık görülen tipidir ve yetişkinlerde primer kutanöz T hücre lenfomalarının% 50'sini adölesan ve çocuklarda %30’unun temsil eder. Yetişkinlerde klasik Alibert-Bazin tipi MF en yaygındır, buna karşın follikülotropik MF, pagetoid retiküloz ve granülomatöz gevşek deri gibi varyantları nadirdir. Yetişkinlerde tipik olarak bulunan klasik Alibert-Bazin tipi MF'nin tersine, çocukluk yaş grubunda hipopigmente MF gibi bazı varyantlar en sık görülür. Lenfomatoid papüloz (LP) ve primer kutanöz anaplastik büyük hücreli lenfoma (ALCL) içeren CD30+ lenfoproliferatif hastalıklar, yetişkinlerde ve çocuklarda CTCL'nin ikinci en sık görülen alt tipini oluşturur. Ancak pediatrik popülasyonda LP daha sık görülür ve primer kutanöz ALCL çok nadirdir.

Çocuklarda lenf nodu ve iç organ tutulumu nadirdir. Hastalığın gidişatı ve prognozu yetişkinlerle benzerdir. Hastalıkta prognoz evreye göre değişir ve MF'de en önemli prognostik faktör, cilt tutulumunun derecesi ve ekstrakutanöz hastalığının olup olmamasıdır. Pediatrik hastaların büyük çoğunluğunda hastalık kendinin erken evrede gösterir ve erişkinlerde görülebilen, eritrodermik MF ve geniş hücreli dönüşüm gibi ilerlemiş evrelere ilerleme çok nadirdir. 

Tedavi seçimine ise, hastanın yaşı ne olursa olsun, deri tutulumunun derecesine ve ekstrakutanöz hastalığın olup olmamasında göre karar verilir. Erken hastalığı olan çoğu CTCL hastasında, cildi hedef alan tedavi kullanılarak hastalığının tamamen ortadan kaldırılması sağlanabilir. Bununla birlikte, tedavinin kesilmesinden sonra nüks sıktır, tekrarlayan tedavi döngüleri ve sürekli izlem gerektirir.

Literatür talep et

Referanslar :

Katalin Ferenczi , Hanspaul S. Makkar. Cutaneous lymphoma: Kids are not just little people, Clinics in Dermatology (2016) 34, 749–759

Genç ve Genç Yetişkin 5 yıllık Sağ Kalımlı Kanser Hastaları Arasında Kardiyak Mortalite Riski

02 Ocak 2017

Hayatta kalan genç ve genç yetişkin kanser hastaları ile ilgili yeterince çalışma olmadığı herkes tarafından kabul gören bir durumdur. Bu konuda bugüne kadar yapılmış araştırmaların çoğu yetişkinlik ya da çocukluk çağının spesifik kanserlerine odaklanmıştır. Bu kişilerin uzun dönem advers sağlık riskleri, özellikle de kardiyotoksik tedavilerin kullanıldığı diğer kanser popülasyonlarında kardiyak hastalıklardaki artış ile ilgili çok az şey bilinmektedir.

İngiltere’den bir grup araştırmacı genç ve genç yetişkin 5 yıllık sağ kalımlı kanser hastaları arasında uzun dönem kardiyak mortalite riskini araştıran bir çalışma yaptılar. Bu büyük ölçekli popülasyon tabanlı çalışmaya 15-39 yaşları arasında, 1971-2006 yılları arasında tanı almış, 5 yıllık sağ kalıma sahip, 200,945 kişilik hasta grubunu dahil ettiler. Çalışmaya beyin ya da mesane tümörü dışında malign tümör tanılı bireyler dahil edildi. Standardize mortalite oranları, mutlak exess riskleri ve kümülatif riskleri hesapladılar. 

Araştırmacılar 200,945 kişiden 2,016 kişinin kardiyak hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördüler. Tüm kanser tipleri toplandığında, tüm kardiyak hastalık toplamı için standardize mortalite oranlarının 15-19 yaş arasında tanı alan bireylerde daha fazla olduğunu, 35-39 yaş arasındaki bireyler için ise 1,2 daha az olduğunu buldular. Benzer patern iskemik kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları ve kardiyomiyopatiler için hem standardize mortalite oranları hem de mutlak artmış riskler için de gözlendi. Genel popülasyondan beklenene göre Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 3,8, akut miyeloid lösemi sağ kalanlarında 2,7, mesane kanseri dışında genitoüriner kanser sağ kalanlarında 2, non-Hodgkin lenfoma sağ kalanlarında 1,7, akciğer kanseri sağ kalanlarında 1,7, akut miyeloid dışında lösemi sağ kalanlarında 1,6, santral sinir sistemi tümörleri sağ kalanlarında 1,4, servikal kanser sağ kalanlarında 1,3 ve meme kanseri sağ kalanlarında 1,2 kat daha fazla kardiyak ölüm sayısına rastladılar. 60 yaşın üzerindeki Hodgkin lenfoma sağ kalanları arasında toplam artmış ölüm sayısının neredeyse %30’u kalp hastalıkları nedeniyleydi. Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında kanser tanısının konulduğu yaşın sonrasında kardiyak nedenlerle gelişebilecek mortalite riskine karar vermede oldukça kritik olduğu sonucuna vardılar. Yaptıkları çalışma ile ilk kez uzun dönem izlemle geniş popülasyon tabanlı bir hasta grubundan 15-39 yaşları arasında kanser tanısı almış bireylerde sonrasında kardiyak ölüm riskinin hesaplandığını belirterek elde edilen verilerin kanıt tabanlı izlem kılavuzları geliştirilmesinde başlangıç temeli sağladığının altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Henson et al. Cardiac Mortality Among 200 000 Five-Year Survivors of Cancer Diagnosed at 15 to 39 Years of Age The Teenage and Young Adult Cancer Survivor Study, Circulation 2016;134:1519–1531

Uzun Dönem Sağ Kalan Lenfoma Hastalarında Kanserin Etkileri

29 Aralık 2016

Kanserli hastalar arasında hayatta kalanların sayısının giderek artmasıyla kanser kronik, hayatı etkileyen bir durum olarak nitelendirilebilir. Non-Hodgkin lenfoma’ya  (NHL) sahip ve hayatta kalan hastalar kanser tedavisinin depresyon, anksiyeteyi içeren, yaşam kalitelerini etkileyen, psikososyal çeşitli advers fiziksel geç etkilerini yaşamaktadırlar. Uzun-dönem sağ kalan hastaların bu problemleri açık şekilde raporlamalarına rağmen bu durum araştırmacılar tarafından daha az dikkate alınmaktadır. Kanserli kişilerin yaşam kalitelerini tanımlamak ve ölçmek kolay değildir. Var olan çoğu ölçüt kanserle ilişkili fiziksel semptomlara odaklanmaktadır ve komorbit durumlarla sonuçlanabilen nefes darlığı ya da hareket kısıtlılığı gibi genel semptomları içermektedir. Yapılan son çalışmalarda, medikal komorbiditeler, kanserin kendi özelliklerinden daha çok sağlık ilişkili yaşam kalitesindeki değişim ile açıklanmaktadır. 

Kanserin Etkileri Versiyon 2 Anketi  (IOCv2) özellikle uzun dönem kanser sağ kalanlarında yaşam kalitesini ve kanserin hem pozitif hem de negatif etkilerini değerlendirmek üzere tasarlanmıştır. Meme kanseri ve lenfoma sağ kalanlarında kullanılmıştır. Daha önce İngiltere'deki lenfoma ve lösemi hastalarında tanıdan 5-40 yıl sonra depresyon psikolojik stres düzeyleri genel popülasyona göre 3 kat daha fazla bulunmuştur ve bu semptomların negatif IOC skorları ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Kanserlerin tip ve evreleri ya da rekürren olup olmamalarının pozitif ya da negatif IOC üzerinde yaşam kalitesi ile ilişkili olmadığı gösterilmiştir. Pozitif IOC puanları etnik köken, eğitim düzeyi ve sosyal destek gibi faktörleri yansıtan farklı bir ilişki paterni göstermiştir. 

Bu faktörlerin etkileşimlerinin nasıl olduğu ve farklı sağ kalımı olan gruplar arasında nasıl farklılık gösterebildiğinin daha iyi anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Böylece daha çok ihtiyacı olan bireylerin tanımlanabileceği ve kimin erken fizyolojik müdahalelerden faydalanabileceğinin anlaşılacağı düşünülmektedir. Kanser hastaları için spesifik sağlık müdahalelerinin araştırılması ve geliştirilmesi sadece negatif etkileri azaltmakla kalmayıp kullanılan tedavilerin pozitif etkilerine ulaşma ve devam ettirme potansiyelini de maksimize etmektedir. 

Amerika ve İngiltere’den bir grup araştırmacı İngiliz NHL hastalarında IOCv2 kullanarak yaşam kalitesini incelemek ve Amerikan NHL hastaları ile aradaki farklılıkları araştırmak amacıyla bir çalışma yaptılar. 326 İngiliz ve 667 Amerikan NHL hastasına 37-madde IOCv2 ve psikolojik sıkıntılar, yorgunluk ve sosyal destek anketlerini uyguladılar.

Araştırmacılar IOCv2’nin İngiliz hastalarda yüksek iç tutarlılık ile iyi güvenilirlik gösterdiğini gördüler. Amerikan hastalar ile karşılaştırdıklarında ise İngiliz hastalarda dikkat çekici şekilde daha yüksek negatif ve daha yüksek pozitif IOC değerlerine sahipti. Her iki grupta da genç hastalarda tanıdan bu yana geçen süre daha kısaydı ve sosyal destek düzeyleri daha azdı. Yine her iki grupta yüksek negatif IOC yorgunluk ve depresif semptomlar ile dikkat çekici şekilde ilişkiliydi. Yüksek pozitif IOC ise kadın cinsiyet, daha uzun hastalık süresi, tanı sırasında ileri evre ve daha iyi sosyal destek ile ilişkili bulundu. Daha düşük pozitif IOC ise, beyaz etnik köken, yüksek eğitim seviyeleri ve yorgunluk ile ilişkiliydi. 

Araştırmacılar çalışma sonuçlarına baktıklarında IOCv2’nin her iki ülke için de güvenilir ve uygulanabilir olduğunu belirttiler. Klinik özelliklerden bağımsız olarak her iki ülkede de psikososyal faktörlerin yaşam kalitesi üzerinde çok önemli etkisi olduğunu söylediler. NHL hastalarında IOCv2’nin kanser ilişkili sonuçların analiz edilmesinde bir tarama ve değerlendirme ölçütü olarak önemli potansiyele sahip olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sarker et al. Comparison of the impact of cancer between British and US long-term non-Hodgkin lymphoma survivors, Support Care Cancer. 2016 Nov 8

KLL Yapbozunda Bir Parça Daha Bulundu

05 Aralık 2016

Kronik lenfositik lösemi (KLL) ileri yaşta en sık rastlanan lösemilerden biridir. Hastalık olgun B lenfositlerin periferik kan, kemik iliği ve lenfatik organlarda birikimi ile karakterizedir. Lösemik hücreler hem spontan hem de anti-lösemik ilaçlar ile indüklenen apoptozise karşı dirençlidir. Bu durum artmış anti-apoptotik gen benzeri BCL2 ya da MCL1 ile azalmış proapoptotik proteinler ile ilişkilidir. Bu anormallikler gen mutasyonları ve post-transkripsiyonel bozuklukların neden olduğu uygunsuz gen ekspresyonları ya da mezenkimal stromal hücreler, hemşire hücreler (NLC), T-lenfositler ve diğerlerinin birleşik mikroçevresel prosurvival sinyalizasyonunun sonucu olarak ortaya çıkıyor olabilir.

Mikro RNA’lar (miRNA) posttranskripsiyonel düzeyde gen ekspresyonunu düzenlerler ve tüm biyolojik süreçlerde anahtar rol oynarlar. miRNA’lar onkogenezis ve tümör süpresyonunu düzenleyerek onkogenezise katkıda bulunurlar. Ayrıca miRNA ekspresyon paterninin elçi RNA (mRNA) ekspresyonu ile kıyasla kanser hücrelerini daha iyi tanımladığını kanıtlanmıştır. Bu yüzden mRNA’nın muhtemel olarak tanısal, prognostik ve prediktif bir etken kullanılması mümkün olabilir.

Kanserde miRNA ekspresyonu bozulmuştur. Vücut sıvılarında miRNA düzeylerinin ölçülmesi genellikle tümör hücrelerinin ekspresyonlarını yansıtmaktadır. Lösemide bununla birlikte lösemik ve non-lösemik hücrelerin her ikisi de periferik kanda dolaşan miRNA ekspresyon profilini oluşturmaktadır. Hücre dışı miRNA havuzuna olan bu katkı, proliferasyon ve sağ kalımı artıran belli mikro çevresel sinyallere neden olabilmektedir.

Polonya’dan bir grup araştırmacı KLL hastalarında T hücre ve B hücre gelişiminin spesifik evreleri ile en çok ilişkili dolaşan miRNA’ların ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçlayan bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışma sonuçlarının hastaların klinik ve biyokimyasal özellikleri ile olduğu kadar sitogenetik ve moleküler prognostik etkenlerle de ilişkili olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar 22 KLL hastasının periferik kan serumlarında B ve T lenfositlerin aktivasyonu ve farklılaşması ile ilişkili 84 miRNA’nın ekspresyonu için analizde T-PCR’yi kullandılar. Sonuçları en önemli prognostik faktörlere göre analiz ettiler. Sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırıldığında KLL hastalarında test edilen miRNA’ların genel ekspresyonunun daha düşük olduğunu buldular. Sadece miR-34a-5p, miR31-5p, miR- 155-5p, miR-150-5p, miR-15a-3p ve miR-29a-3p daha yüksek düzeyde eksprese ediliyordu. KLL hastalarında gözlemlenen ekspresyon bozuklukları B ve T lenfositlerin her ikisinin farklılaşması ve aktivasyonu ile ilişkili miRNA’ları içermekteydi. Tüm fonksiyonel miRNA grupları için en önemli ayırt edici faktörler trizomi 12, CD38 ekspresyonu, B2M düzeyi, WBC ve NOTCH1 gen mutasyonuydu. T lenfositlerle ilişkili miRNA’ların ekspresyonu ile prognostik faktörler arasındaki korelasyon onların lösemik mikro çevredeki destekleyici fonksiyonunu gösteriyordu.

Çalışmada konu ile ilgili daha büyük bir hasta grubu ile yapılacak bir çalışmanın dolaşımdaki miRNA’ların hücre içi etkileşimlerdeki kilit rolünün tanımlanması için önemli olduğunu belirtildi. Bu tür bir çalışmanın mikro çevre hedefli tedavilerin tasarlanması için çok önemli olduğunun altı çizildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Agata A. Filip et al. Expression of circulating miRNAs associated with lymphocyte differentiation and activation in CLL—another piece in the puzzle, Ann Hematol DOI 10.1007/s00277-016-2840-6

Mesleki Maruziyet Lenfatik/Hematopoetik Maligniteler Riskini Artıyor mu?

07 Kasım 2016

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) genotoksik, mutajenik, teratojenik ve karsinojenik etkilere sahip bir grup yaygın çevresel kirleticilerdir. PAH’lar etkilerini spesifik aromatik hidrokarbon reseptörlerine bağlanarak bununla birlikte genotoksik ve oksidatif strese neden olan reaktif metobolitlerin oluşmasıyla gösterirler. Bu yolaklar pro-apopitotik olayların başlamasının yanı sıra antijen ve mitojen sinyalizasyonuna yol açan B ve T hücrelerinde bozulmuş Ca2+ dengesi ile bağlantılıdır. Bununla beraber farklı PAH’lar immünotoksik aktiviteye sahiptirler, lenfosittik popülasyonlara engel olurlar ve lenfohemopoetik karsinogenezisin artmasına katkıda bulunurlar.

Mesleki PAH maruziyeti, deri yoluyla PAH alımı büyük olmasına rağmen, primer olarak inhalasyon yoluyla meydana gelir. Kömürün ışıl bozunması ya da kömür kaynaklı ürünlerin kullanılması ile ilgili işlerde çalışanların biyolojik örneklerinde yüksek seviyede PAH’a rastlanmaktadır. Bu çalışanlarda solunum yolu, üriner sistem ve deri kanserleri risklerinin arttığı bilinmektedir fakat lenfatik ve hematopoetik neoplazmları risklerinin arttığına dair çok sınırlı sayıda kanıt mevcuttur.

Amerika ve İtalya’dan araştırmacılar mesleki PAH maruziyeti ve lenfatik/hematopoetik neoplazm riski arasındaki ilişkiyi ölçmeyi amaçlayan sistematik bir inceleme ve mevcut kohort çalışmalarının meta-analizi yürüttüler. PAH maruziyeti altındaki çalışanlar arasında hodgkin lenfoma (HL), non-Hodgkin lenfoma (NHL), lösemi ya da multiple miyelom (MM) insidansı ve bu hastalıklar kaynaklı mortalite ile ilgili mesleki kohort çalışmaların sistematik bir incelemesini raporladılar.

Araştırmacılar rastgele etki modelini kullanarak meta-analitik tahminleri hesapladılar. Her tip neoplazm, meslek ya da endüstri için meta-rölatif riski(meta-RR) ayrı ayrı hesapladılar. Çalışmaları için 12’si demir-çelik dökümhaneleri, 11’i alüminyum tesisi, 6’sı ağır sanayi, 6’sı karbon elektrot imalathanesi çalışanı, 2’si asfalt işçisi, 2’si kreozot maruziyetli işçiler, biri katran damıtma tesisi çalışanı ve biri hem katran damıtma tesisi hem de çatı ustası toplam 41 kişi belirlediler.

Araştırmacılar yüksek PAH maruziyetine yol açan meslek ya da endüstrilerde çalışan kişiler arasında lenfatik ve hematopoetik neoplazm oluşumunda dikkat çekici bir artmış risk gözlemlemediler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Alicandro et al. Occupational exposure to polycyclic aromatic hydrocarbons and lymphatic and hematopoietic neoplasms: a systematic review and meta‑analysis of cohort studies, Arch Toxicol August 2016

Beslenme Alışkanlıkları Non-Hodgkin Lenfoma ve Multiple Miyelom Riskini Etkiliyor mu?

01 Kasım 2016

Hematolojik maligniteler, epidemiyolojik özellikleri, klinik davranışları ve prognozları açısından farklılıklar gösteren heterojen hastalık gruplarıdır. 2012 yılında tüm dünyada 900,000’in üzerinde yeni hematolojik malignite vakası ve 570,000 ölüm gerçekleşmiştir. Yetişkinler arasında en sık rastlanan hematolojik malignite tipi Non-Hodgkin lenfomalardır (NHL).

Multiple Miyelom (MM) tüm dünyada tüm Kanser sebepli ölümlerin %1’inden ve tüm kanser vakalarının %0,8’inden sorumlu, plazma hücrelerinden gelişen yaygın bir malign lenfoid neoplazmdır.

Hematolojik maligniteler için risk oluşturan ve koruyucu faktörler araştırılmaktadır fakat sınırlı sayıda kanıt elde edilebilmiştir. NHL ve bazı spesifik alt grupları için bazı virüsler, otoimmün hastalıklar, mesleki maruziyetler ve sigara kullanımı gibi risk faktörleri tanımlanmıştır. Bununla birlikte MM içinde bazı mesleki maruziyetler, iyonize radyasyon, fazla kilolu ya da obez olmak gibi bazı risk faktörleri tanımlanmıştır.

İtalya’dan bir grup bilim insanı, çiftlik ve kümes hayvanlarıyla çalışan çiftçiler, kasaplar ve mezbaha çalışanları gibi mesleklere sahip kişiler arasında hematolojik malignitelerin daha sık görüldüğünü ve bundan yola çıkarak hayvansal gıdalarla hematolojik malignite riski arasında bir ilişki olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar bununla ilgili daha önce başka çalışmalar yapıldığını fakat sonuçların çelişkili olduğunu belirttiler. Hayvansal kökenli gıdaların tüketimi ile NHL ve MM gelişme riski arasındaki ilişkiyi inceleyen 2014 Kasım’a kadar yayınlanmış gözlemsel çalışmalar ve meta-analizlerin kapsamlı bir incelemesini yaptılar. Maksimum olasılık tahmini ile rastlantısal etkiler modelini kullanarak özet rölatif risklerini (SRR) ve %95 güven aralıklarını hesapladılar.

Araştırmacılar 33 bağımsız çalışmadan toplam 16,525 NHL ve 3665 MM vakasını çalışmalarına dahil ettiler. NHL riski ile kırmızı et tüketimi arasında ilişki olduğunu gördüler. Çalışmaların sonuçları arasında heterojenitenin yüksek olmasına rağmen MM riski ile balık ve deniz mahsülü tüketimi arasında ters bir ilişki olduğunu gözlemlediler. Süt ve süt ürünleri tüketimi ve NHL riski arasında ise pozitif bir ilişki mevcuttu.

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında hayvansal besinlerin NHL ve MM etiyolojisinde rol oynayabildiklerini, kırmızı et ve süt ürünlerinin riski arttırırken balık tüketiminin riski azalttığını belirttiler. Çalışma sonuçları ışığında beslenmede kırmızı et tüketimi yerine sebze, baklagil ve balık tüketimini önerebileceklerini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Saverio Cainia et al. Food of animal origin and risk of non-Hodgkin lymphoma andmultiple myeloma: A review of the literature and meta-analysis, Critical Reviews in Oncology/Hematology 100 (2016) 16–24

B Hücre Bozukluğu Patofizyolojisinde Fc Reseptörü Benzeri Proteinler

26 Ekim 2016

FcγRI homoloğu Fc reseptörü benzeri proteinler (FcRL) ailesi üyeleri bir çok araştırmacı grup tarafından tanımlanmıştır. Sonrasında bu proteinler Fc reseptör homologları (FcRH), immünglobulin süperailesi reseptör translokasyon ilişkili genler (IRTA), immünglobulin Fc gp42 ilişkili genler (IFGP), Src homoloji 2 domain-içeren fosfat ankor proteinleri (SPAP) ve B hücre çapraz ilişkili anti-immünoglobulin M-aktive edici sekanslar (BXMAS) gibi çeşitli isimlendirmeler kullanılarak tanımlanmıştır. Günümüzde bunlar FCRL adında birleşik olarak isimlendirilmektedir.

Şu an sekiz farklı FCRL geni tanımlanmıştır. Bunların hepsinin hücresel adezyon moleküllerinin immunglobulin süperailesi genleri (IgSF) ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Tip 1 transmembran glikoproteinler, 5 tip immünoglobulin benzeri domainlerin çeşitli kombinasyonlarından oluşmaktadır ve bu proteinlerin her biri 3-9 arası domain içermektedir. Bütün FCRL proteinlerinde bireysel domain tipi ise gözlenmemiştir. FCRL’lerin çoğunluğunun ligandları bilinmemektedir. Genel olarak FCRL ekspresyonu lenfositlere özgüdür ve özellikle B-lenfositlerde eksprese edilirler. Bu durum özellikle FCRL’nin çeşitli oto-immün hastalıkların etiyogenezine dahil olmasını açıklayabilir. Diğer FCRL’ler gibi FCRL1’in sık ekspresyonu non-Hodgkin B-hücresi lenfomasında ve kronik lenfositer lösemi (KLL) hasta serilerinde tespit edilmiştir. KLL’de ayrıca FCRL2 de önemli bir molekül olarak öne çıkmıştır.

Çoğu FCRL işlevi B hücre aktivasyonunu baskılar öte yandan bazılarının lenfosit işlevleri üzerinde çift rolü olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bu proteinler sıklıkla immünoreseptör tirozin aktivasyon (ITAM) ve inhibitör motif (ITIM) elementlerine sahiptir. Yeni tanımlanan FCRL’lerin biyolojik işlevleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmaktadır. Bu da lenfosit bozukluklarının patofizyolojisini anlamada ve farklı immün hastalıkları tedavi etmede yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Capone et al. Fc Receptor-Like Proteins in Pathophysiology of B-cell Disorder Clin Cell Immunol. 2016 June ; 7(3):

KLL’de Genetik Predispozisyona Ne Neden Oluyor?

05 Eylül 2016

Kronik lenfositik lösemi (KLL) yetişkinlerde görülen bir B hücre malignitesidir. Genom boyutunda yapılan ilişkilendirme çalışmalar 15q15.1’deki varyasyonun KLL riskini etkilediğini göstermektedir. Bir grup araştırmacı 15q15.1’in bir varyantını çözümlediler ve tümör oluşumunu etkileyen mekanizmaları anlama yolunda önemli bir adım attılar.

Araştırmacılar lokus üzerindeki bütün muhtemel genotipleri incelediler ve kromatin erişilebilirliği, evrimsel koruma ve transkripsiyon faktörü bağlama alanları ile ilişkili SNP’lerin (Super Enhancer Polymorfizm) haritasını çıkardılar. Çalışmaları sonunca SNP s539846 C>A’in bu durum ile en çok ilişkili varyantı olduğunu gördüler. Bu SNP, B hücre lenfoma 2 (BCL2) modifiye edici faktörün (BMF) intron 3 kısmındaki aşırı histon H3 lizin 27 aselitasyonu ile tanımlanan bir süper enhancer’a yerleşiktir. s539846-a risk aleli iyi korunmuş bir RELA-bağlayıcı motifi değiştirmektedir. Bu durum RELA bağlanmasını bozmakta ve KLL’deki azalmış BMF ekspresyonuna neden olmaktadır.

Bilim insanları bu bulguların s539846’nin KLL’yi RELA bağlanması üzerinden etkilediği şüphelerini desteklediğini söylediler. RELA bağlanması, KLL’deki onkojenik bağlılığın bir işareti olan anti-apoptotik BCL2 üzerinde BMF ekspresyonunun doğrudan modülasyonu ile KLL’yi etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kandaswamy et al. Genetic Predisposition to Chronic Lymphocytic Leukemia Is Mediated by a BMF Super-Enhancer Polymorphism Cell Reports 16, 1–7August 23, 2016

Non-Hodgkin Lenfoma Alt Tipleri Sahip Adölesanlarda Kilo ve Boy ile Hastalık İlişkisi Araştırıldı

11 Mart 2016

Non-hodgkin lenfomalar (NHL), farklı histolojik alt tiplerden oluşan heterojen bir grup neoplazmdır. Tüm alt tipleri hesaba katıldığında dünyada en sık görülen 10. kanser grubudur. En sık görülen alt tipleri sırası ile diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL), primer kutanöz lenfoma (PKL), foliküler lenfoma (FL) ve kronik lenfositer lösemidir (KLL). NHL’nin etiyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır.  Son 30 yılı aşkın sürede hastalığın insidansında keskin ve açıklanamayan bir artış söz konusudur.

Yetişkinlerde vücut kitle indeksi (VKİ) ve NHL insidansı arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda kohort ve vaka-kontrol çalışması yapılmıştır. Yapılan bir meta-analizde fazla kilolu/obez olmanın hastalık insidansında rölatif risk olduğu raporlanmıştır. NHL alt gruplarında yapılan başka bir meta-analizde ise VKİ’nin DBBHL’da dikkat çekici bir risk faktörü olduğu gösterilirken FL ve KLL ile herhangi bir ilişksi gösterilememiştir. Uluslararası Lenfoma Epidemiyoloji Kurulu’nun analizlerine göre DBBHL ile şiddetli obezite arasında ilişki gözlenirken genel olarak NHL’de herhangi bir risk artışı olduğu gösterilememiştir. Ayrıca bu çalışmada obez ve fazla kilolularda hastalık insidansı ile tutarlı bir ilişki bulunamamıştır. Boy için ise sadece erkekler için, uzun boylu olmanın ortalama boya sahip olanlara göre NHL için artmış risk ile ilişkili olduğu bulunmuştur. En son yapılan bir meta-analizde ise DBBHL’da her 10 kg fazlanın hastalık insidansını %14 arttırdığı gösterilmiştir.

Obezite ile NHL arasındaki olası mekanik ilişkinin kronik enflamasyon ve artan insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF-1)olduğu düşünülmektedir. Maskarinec ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada VKİ’nin 21 yaşında olmanın 45-75 yaşlarında olmaya göre daha iyi NHL risk belirleyicisi olduğunu raporlamışlardır.

Daha önce yapılan çalışmalarda, tüm NHL alt tiplerinde adölesan risk faktörleri değerlendirilmemişti. İsrail ve Amerikalı bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, 16-19 yaşları arasında ki 2,352,988 adölesanda boy ve kilonun NHL insidansı ile ilişkisini değerlendirdiler ve en sık görülen 5 NHL alt tipinin her birinin gelişme riskini araştırdılar.

Araştırmacılar, İsrail Ulusal Kanser Kayıtlarından 1967-2011 arasında 16-19 yaş arası 2,352,988 adölesanın sağlık kayıtlarını incelediler. Ortalama izlem süresi 20,36+12,1 yıldı. Çalışma periyodu boyunca  4021 NHL vakası ile karşılaştılar. Bunlardan 1402 kişi DBBHL, 553 kişi PKL, 528 kişi FL, 340 kişi KLL ve 246 kişi marjinal zon lenfomaya (MZL)sahipti. Çalışmaya dahil edilen adölesanların ortalama yaşı 17,3+0,4’tü. 201,842 kişi fazla kilolu ve 90,502 kişi obezdi.  Cox orantısal riskler modelini kullanarak, adölesanların VKİ ve boyları ile ilişkili NHL alt tipleri için çok değişkenli risk oranlarını hesapladılar.

Araştırmacılar, adölesanlarda fazla kilolu ve obez olmayı normal kilolu olanlara göre 1,25 risk oranı ile NHL gelişimi ile ilişkili buldular. Uzunluk ile NHL arasında ise kademeli bir ilişki olduğunu gördüler. En uzun boya sahip adölesanlarda 1,28 risk oranı ile daha fazla NHL gelişme riski olduğunu gördüler. Araştırmacılar fazla kiloluluk/obezite ile en güçlü ilişkinin MZL, PKL ve DBBHL arasında olduğunu gördüklerini belirttiler. Ayrıca boy ile en güçlü ilişki gösteren NHL alt tiplerinin ise DBNHL ve PKL arasında olduğunu da söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

  Leiba et al. Adolescent Weight and Height Are Predictors of Specific Non- Hodgkin Lymphoma Subtypes Among a Cohort of 2,352,988 Individuals Aged 16 to 19 Years, Cancer. 2016 Feb 22.

Hepatit B Virüs Enfeksiyonu ve Non-Hodgkin Lenfoma Riski Arasındaki İlişki Araştırıldı

09 Mart 2016

Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu dünyada büyük halk sağlığı problemlerinden biri haline gelmiştir. Tüm dünya da yaklaşık 350 milyon kronik enfekte hasta mevcuttur. Her yıl yaklaşık 62 milyon kişi HBV enfeksiyonu ilişkili karaciğer hastalıkları nedeni ile ölmektedir. HBV enfeksiyonlarının durumu Çin’de daha ciddidir. 

Lenfomalar Amerika’da en sık görülen 5. maligniteler iken Çin’de sekizinci sıradadırlar. Son yıllarda lenfoma insidansı giderek artmıştır. Dünya Sağlık Örgütü lenfomaları hodgkin ve non-hodgkin lenfomalar (NHL) olmak üzere iki gruba ayırmıştır. Lenfomaya genetik, çevresel ve enfeksiyöz faktörlerin birlikte sebep olduğu düşünülmektedir. NHL’nin etiyolojisi tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Farklı NHL alt tiplerinde prognozlarında farklılık göstermesi etiyolojilerinin de farklı olabileceği fikrini doğurmuştur.

HBV enfeksiyonları sadece karaciğer hasarına yol açmaz aynı zamanda sistemik reaksiyonlara da sebebiyet verir. Periferal kan hücrelerinde HBV DNA saptanma oranı daha yüksektir. NHL hastalarının kemoterapi almaları latent HBV reaktivasyonuna sebep olabilir ve bazı şiddetli vakalarda akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir. Son yıllara HBV enfeksiyonu insidansı ve lenfoma arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda çalışma yapılmıştır fakat sonuçlar çelişkilidir.

Çin’den bir grup araştırmacı, klinik tanı ve tedavi yaklaşımlarında kullanmak üzere, konuyla ilgili vaka-kontrol çalışmalarının bir meta analizini yapmaya karar verdiler. HBV enfeksiyonu ve NHL riski arasındaki korelasyonu sistematik olarak araştırdılar. Araştırmacılar internette belli veri tabanlarını kullanarak HBV enfeksiyonu ve NHL riski arasında ki ilişkiyle ilgili tüm vaka kontrol çalışmalarını taradılar. İki araştırmacı buldukları vaka kontrol çalışmalarından belirledikleri kriterlere uygun olanları seçtiler.

Araştırmacılar 24 çalışmayı meta analize dahil ettiler. Toplam 46,455 NHL hastası ve 1,680,957 kontrol araştırmaya katıldı. Meta analizde, NHL hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla oranda HBV enfeksiyonu olduğu görüldü. Dahil edilen çalışmaların hepsinin arasında heterojenite olduğunu gözlendi. Rastgele etkiler modelinde OR 2,39 ile NHL hastalarında kontrol grubuna göre daha yüksek HBV enfeksiyonu olduğunu gördüler. Etnik olarak ise Asyalılarda ve Kafkaslarda HBV enfeksiyonu ve NHL arasındaki ilişkinin aynı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında HBV enfeksiyonun NHL riskini arttırabileceğini fakat konuyla ilgili daha fazla epidemiyolojik çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhenjia Qi, Hao Wang, Guangxun Gao. Association of risk of non-Hodgkin’s lymphoma with hepatitis B virus infection: a meta-analysis, Int J Clin Exp Med 2015;8(12):22167-22174

Uzun süre düşük dozda radyasyona maruziyet lösemi riskini artırabilir

10 Temmuz 2015

Fransa, ABD ve İngiltere'de 300.000'den fazla işçi ile yapılan uzun süreli bir çalışmada, uzun yıllar boyunca düşük dozda radyasyona maruz kalanlarda lösemi nedeniyle ölüm riski daha yüksek bulundu.

1945'te Japonya'ya atılan atom bombası örneğinde olduğu gibi, löseminin yüksek dozlarda radyasyona maruziyet sonrası oluşabileceği biliniyor. Yapılan araştırmalarda, atom bombasından sonra hayatta kalan kişilerde lösemi vakalarının arttığı saptandı.

Dr. Leraud ve arkadaşları tarafından yürütülen çalışmada, radyasyon maruziyetleri takip edilen, Fransa Atom Enerjisi Komisyonu'nda, ABD'de Enerji ve Savunma Departmanı'nda, İngiltere'de Ulusal Radyasyon İşçileri Kayıt Sistemi'ne üye olan 308.297 nükleer enerji işçisi değerlendirildi.

İşçiler ortalama 27 yıl boyunca izlendi, maruziyet ve sağlık durumlarına ilişkin veriler işçilerin hangi ülkede bulunduklarına bağlı olarak 2000'li yılların başlarından ortalarına kadar kaydedildi; lösemi veya lenfomaya bağlı ölümler incelendi.

Takip döneminin sonunda işçilerin yaklaşık %22'sinin öldüğü, lösemi nedeniyle 531 kişi, lenfomaya bağlı 814 kişinin hayatını kaybettiği saptandı.

Araştırmacılar maruz kalınan kümülatif radyasyon dozu arttıkça, belirli lösemi tiplerine bağlı ölüm riskinin de arttığını tespit etti.

Ortalama olarak, işçiler çalışmanın yapıldığı yıllar boyunca kümülatif 16 mGy radyasyona, ya da yılda yaklaşık 1 mGy radyasyon dozuna maruz kaldılar (karşılaştırma yapmak için: lomber vertebranın bilgisayarlı tomografi taramasında hasta 1-2 mGy'ye maruz kalır).

Dr. Leraud ve meslektaşları ABD'de, ortalama bir kişinin iyonize radyasyona yıllık maruziyet düzeyinin 1982'de 0.5 mGy iken 2006 yılı itibariyle,  tıbbi görüntüleme yöntemlerine bağlı olarak 3 mGy'ye yükseldiğine dikkat çekti.

Araştırmacılar toplam radyasyon maruziyetinin her bir gray'i (1,000 mGy) başına bir işçinin lösemi riskinin üç kat arttığını hesapladı. Bu etki, her bir gray başına riskin 10.45 kat arttığı kronik miyeloid lösemi için en fazla bulundu.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape,  http://www.medscape.com/viewarticle/847735

Araştırmacılar benzersiz bir yüksek riskli lenfoma hasta grubu tanımladılar

29 Haziran 2015

Pek çok kanser hastası için amaç beş yıllık, hastalıksız yaşam grafiğine ulaşmaktır ancak UR Medicine'in Wilmot Kanser Enstitüsünden yeni bir araştırma, foliküler lenfomalı hastalarda iki yıllık sürenin, gerçekleştirilmesi daha muhtemel bir sağkalım hedefi olabileceğine işaret ediyor.

Bu fark, çoğu foliküler lenfoma hastasının 20 yıl yaşam beklentisi olmasına rağmen, foliküler lenfoma olgularından yaklaşık yüzde 20'sinin en yeni ilaçlarla tedavi edilmelerine karşın iki yıl içinde hastalıklarının nüks etmesi durumunu devamlı olarak yaşadıkları gerçeğini vurguluyor.

Çalışmayı yöneten, Rochester Üniversitesi'nde Wilmot Kanser Enstitüsü onkoloğu ve tıp yardımcı doçenti olan Dr. Carla Casulo, erken dönemde nüks yaşayan kişilerde belirgin derecede farklı biyolojiye sahip bir hastalığın mevcut olabileceğini belirtiyor.

Genellikle bu tip bir kan kanseri yavaş ilerler; uzun remisyon dönemlerini geç relapslar ve daha fazla tedavi izler. Şimdiye dek, yüzde 20'lik grupta yer alan hastalarda çok kötü sağkalım sonuçlarının da mevcut olduğu bilimsel açıdan doğrulanmamıştı; bu hastaların yüzde 50'si beş yıl içinde ölüyor.

Foliküler lenfoma ikinci en yaygın non-Hodgkin lenfoma olmakla birlikte Amerika Birleşik Devletleri'nde yılda yaklaşık 15,000 kişiyi etkiliyor. Wilmot çalışması, onkologlar ve hastalar tedavi hakkında kararlar verirken erken nüksün dikkatle ele alınmasını öneriyor.

Casulo, nüks yaşayan tüm hastaların aynı olmadığını ve bu nedenle tedaviler açısından ne tanıda ne de nüks sırasında her hastaya aynı şekilde yaklaşılmaması gerektiğini, araştırmalar yoluyla doğruladıklarını söyledi. Kimin erken nüks yaşama olasılığının en fazla olduğunu öngörmenin kritik öneme sahip olacağını belirtti. Hedefe yönelik dizi analizi veya gen-ekspresyon profilleme çalışmalarının bu grupta sonuçları nasıl iyileştireceğini anlamada önemli olduğuna inandıklarını ekledi.

Çalışmanın eş yazarı, Wilmot Kanser Enstitüsü Direktörü Dr. Jonathan W. Friedberg dahil olmak üzere araştırmacılar bu sonuca, evre 2-4 foliküler lenfomalı 588 hastanın verilerini analiz ettikten ve bulgularını bağımsız bir hasta kohortunda doğruladıktan sonra ulaştı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/06/150629180108.htm

İleri yaşta baba olanların çocukları yüksek kanser riski taşıyor

13 Mayıs 2015

​İleri yaşta baba olan erkeklerin çocukları, yetişkin çağa geldiklerinde lösemi ve lenfoma gibi kan ve bağışıklık sistemi kanserlerinin artmış riskiyle karşı karşıya kalabilirler. Araştırmacılar 138,003 kişinin verilerini analiz etti ve 1992 ile 2009 yılları arasında 2,532 kişide kan ve bağışıklık sistemi kanserleri geliştiğini saptadılar. Araştırmacılar, genel olarak, ileri yaşta baba olanların çocuklarında bu kanserlere ilişkin riskin arttığını ve bu riskin tek çocuk olma durumunda daha yüksek olduğunu tespit ettiler. Bu grupta, babaları 35 ve daha ileri yaştayken doğan çocuklarda kan kanserleri gelişme olasılığı, babalarının yaşı 25'in altındayken doğanlara göre yüzde 63 daha fazlaydı. İleri yaştaki anneden dünyaya gelmek ile bu kanser risklerindeki artış arasında ise hiçbir ilişki saptanmadı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak: OncoLink, http://www.oncolink.org/news/index.cfm?ID=4372&function=detail

Yoğun egzersiz Non-Hodgkin lenfoma riskini azaltabilir

04 Mayıs 2015

​​​Kanada'da yapılan bir araştırmada non-Hodgkin lenfoma riskini azaltmada egzersizin rolünün olup olmadığı araştırıldı. Kanser Epidemiyolojisi, Biyomarkerleri ve Önleme dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, yaşam boyu yoğun egzersizin non-Hodgkin lenfoma riskini azaltabildiği saptandı.

Çalışmada yer alan çeşitli yaşlardaki 820 non-Hodgkin lenfomalı hastanın üçte ikisini erkekler oluşturuyordu. Araştırmacılar, bu hastaları yaşa ve cinsiyete göre eşleştirmiş, non-Hodgkin lenfoması olmayan 848 hastayla karşılaştırdılar. Katılımcılar fiziksel aktivite düzeyleri dâhil olmak üzere kendi genel sağlık ve yaşam biçimlerine ilişkin soruları yanıtladılar ve yaşamları boyunca en yoğun fiziksel aktiviteleri gerçekleştiren kişilerde non-Hodgkin lenfoma riskinin daha az egzersiz yapan kişilere göre yüzde 30 kadar daha düşük olduğu tespit edildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  OncoLink, http://www.oncolink.org/news/index.cfm?ID=4358&function=detail

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image