Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Meditasyon Meme Biyopsisinde Ağrı, Anksiyete ve Yorgunluğu Azaltıyor

11 Şubat 2016

Araştırmacılara göre bu basit, ucuz ve kolay yöntemler benimsenerek kişilere biyopsi sırasında  ağrı, anksiyete ve yorgunlukla ilgili yakınmalarının üstesinden gelinebilir. 4 Şubat 2016’da Radyoloji Amerikan Koleji Dergisinde yayınlanan çalışmaya göre; meme kanseri teşhisinde görüntüleme tekniği ile iğne biyopsisi çok verimli ve başarılı, ancak anksiyete ve ağrı hasta açısından olumsuz etki yaratmakta. Hastalar bundan dolayı işlem sırasında hareket edebiliyor ve bu da biyopsinin etkinliğini azaltabiliyor, ya da kişiler sonraki taramaları ve testleri istemeyebiliyor. Ayrıca artık geri ödeme şartları giderek hasta bakımı ve memnuniyeti üzerine yoğunlaşmakta. Çalışmanın hastaların daha iyi bir deneyim yaşaması açısından ve hastalara daha şefkatle yaklaşılması açısından önemli olduğu söylenmiş.

Araştırmacılar  Duke’da kayıtlı  meme kanseri tanılı 121 kadını, biyopsiye gideceklerinde kayıtlı meditasyon/müzik/standart bakımdan  oluşan bir teknoloji ile destekleyerek bu üç teknikten birisini randomize olarak uygulamış. Meditasyonlar sevgi, iyilik, kendine karşı şefkat gibi olumlu duygular oluşturmak ve negatif duygulardan arınma üzere odaklanmış. Standart konuşma meditasyonu alan grup radyolog ya da teknisyen ile destekleyici ve rahatlatıcı dialog içindeyken, müzik grubu kendi seçimleri olan enstrumental jazz, klasik piano, arp, flüt, doğa sesleri ve dünya müzikleri dinlemiş.Biyopsinin öncesinde ve sonrasında katılımcılara anksiyete ve stresle ilgili bir anket uygulanmış, kişiler biyopsi ağrı seviyesini birden ona kadar numaralandırıp, yorgunluk sınıflaması yapmışlar.

Klasik meditasyon ve müzik grubundaki hastalar standart bakım alanlara göre belirgin seviyede anksiyete ve yorgunlukta azalma olduğunu belirtmiş, standart bakım alanlar ise biyopsi sonrası ağrılarının arttığını söylemişler. Meditasyon grubundaki kişiler müzik grubuna göre belirgin seviyede daha az ağrı duyduklarını söylemişler.

Çalışma grubu bu ucuz ve kolay yöntemi çok merkezli şekilde büyüterek bulguların farklı uygulamalardaki etkilerini araştırmayı planlıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

 Mary Scott Soo, et al. Imaging-Guided Core-Needle Breast Biopsy: Impact of Meditation and Music Interventions on Patient Anxiety, Pain, and Fatigue. Journal of the American College of Radiology, 2016; DOI: 10.1016/j.jacr.2015.12.004

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Kanserlerin Yeniden Sınıflandırılması Önerildi

15 Ağustos 2018

Kanserler geleneksel olarak, meme veya akciğerleri gibi, kaynaklandıkları bölgeye göre sınıflandırılmış ve tedavi edilmiştir. Ancak, bilimin ilerlemesi ve biyobelirteçlerin tedavi kararında daha ön plana çıkmaları sayesinde bu yaklaşımın değiştirilmesi gündeme gelmeye başladı. Yeni bir çalışmada bilim insanları tümörlerin hem genetik hem de hücresel düzeyde hangi benzerlik ve farklılıklara sahip olduklarını görmek için, en yaygın 23 tümör tipinin yanı sıra 10 tane de nadir olanı analiz ettiler.

Bu analizin sonucunda kilit moleküler benzerlikleri paylaşan kanser kümelerinin yaklaşık üçte ikisinin vücudun birden fazla bölgesinde bulunduğunu bulmuşlardır. Hatta bir tümör tipi vücudun 25 farklı kısmında tespit edildi; yani geleneksel yaklaşımla aynı tümör hangi alanda bulunduğuna göre farklı şekilde tedavi edileceği anlamına geliyordu.

Ayrıca, akciğer ve meme gibi yaygın kanserlerin birden fazla kanser türüne ayrıştırılabildiğini de buldular.

California'daki Buck Enstitüsü'nden Prof. Christopher Benz, bu bulguların anlamlı olduğunu, çünkü hastaların her zaman en etkili tedaviyi almayacağı anlamına geldiğini söyledi. Örneğin, bazı durumlarda, bir tür kansere yönelik ilaçların (mesane gibi) akciğer kanseri gibi bir diğerini tedavi etmek için kullanılması gerektiğini söyledi. Profesör, "Hastalar, eğer tümörler ilk önce genomik ve moleküler makyajlarına göre sınıflandırılabiliyorsa, başarılı tedavide en iyi şeye sahip olacaklar" dedi.

Kanserin Moleküler Tipine Göre Tedavinin Şekillendirilmesi Gündemde
 

Bu yaklaşım yerleştiği zaman romatoid artrit gibi diğer durumların tedavisinde kullanılan ilaçlar da nihayetinde kanserle savaşmak için yeniden kullanılabilir. Diğer bazı durumlarda, tedavi edilmesi daha zor olan kanserler, ilaçların bir kombinasyonunu gerektirebilir.

Yeni ilaçların onaylanmasındaki zorluk nedeniyle yeni tedavilerin kullanıma girmesi uzun süre alabileceği için Prof Benz, ilaç şirketlerinin ve onkoloji enstitülerinin daha iyi tedavi sonuçlarına ulaşabilmek için birlikte çalışması gerektiğini söylüyor. Profesör, "Kanserdeki ders kitaplarını yeniden yazmanın ve klinik onkolojide siloları parçalamanın zamanı geldi. Çünkü bu durum hastaların kanser sınıflandırmasındaki bu paradigma kaymasından faydalanmasını zorlaştırıyor." dedi.

Belirli bir tedaviden yararlanma olasılığı en yüksek olan hastaları tanımlamak da klinik çalışmaların iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Gerçek sınav şimdi bu bilgiyi pratiğe dökecek ve hastalara bu şekilde davranmanın daha fazla hayat kurtarmaya yardımcı olup olmadığını bulmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.bbc.com/news/health-43659760 

Karaciğer Kanserinde Likit Biyopsinin Önemi

27 Temmuz 2018

Hepatosellüler kanser (HCC) günümüzde mortalite açısından bakıldığında üçüncü sırada gelmektedir. Bu hastalığın tedavisindeki en önemli kısıtlar arasında ameliyat sırasındaki yetersiz diseksiyon ve ilaç tedavisi açısından hedef alınabilecek mutasyon tespitinin yetersiz olması sayılabilir. Son yıllarda birçok kanser türünde hedefe yönelik tedaviler ön plana çıkmış olsa da HCC için bu çok mümkün olmamış ve geleneksel tedavi yöntemleri kullanılmaya devam etmiştir.

HCC’de geçmişte yapılmış olan çalışmalarda TP53 ve CTNNB1 gibi DNA tamiri, hücre siklusu progresyonu ve kromatin yeniden modellenmesi ile ilgili genler ön planda bulunmuştur. Tüm genom analizi yapılan çalışmalarda hedef alınabilecek olan mutasyonların tümörlerin %28’inde bulunduğu görüldü.

Oncogene dergisinin son sayısında sunulan bir çalışmada kanda dolaşan serbest DNA (ctDNA) sekanslaması ile erken evre HCC kanseri hastalarında doku profillemesi ile önemli bir miktarda konkordans görüldü ve hedefe yönelik tedavilerin bulunduğu JAK1, PDGFRB ve BRAF gibi mutasyonlar da tespit edilebildi.

Likit Biyopsinin Önemi

Diğer malignitelere kıyasla HCC’de likit biyopsinin önemi oldukça fazla olabilir. Çünkü tanının histolojik konfirmasyonuna nadiren ihtiyaç duyulacaktır ve bu test sayesinde klinisyenlerin tedavi kararı verme sırasında elleri güçlenebilir.

Tümör rezeksiyonu, ablasyon veya karaciğer transplantasyonu gibi radikal tedaviler sonrasında HCC’ye spesifik olan somatik varyantların takibi sayesinde relapsın erken tanınması ve sağkalım sürelerinin de uzaması mümkün olabilir. Birçok radikal ve palyatif tedavinin yanısıra ct-DNA bu amaçla kullanılacak çok önemli bir aday olarak göze çarpıyor.

Ct-DNA günümüzde tüm maligniteler için genomik bilgiye ulaşılmasında önemli bir kaynak haline gelirken, sunulan son çalışmalarda elde edilen veriler HCC’de de biyomarker belirlenmesi, ve tanısal ve prediktif uygulamalar için de ct-DNA’nın aktif olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Yapılacak prospektif çalışmalar sonucunda bu bulguların onaylanması önemlidir. Bu sayede HCC’de hedefe yönelik tedavilerin kullanılması da önem kazanacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

J. Pinato, David. (2018). Circulating-free tumour DNA and the promise of disease phenotyping in hepatocellular carcinoma. Oncogene. 10.1038/s41388-018-0262-8.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Meme Kanserinde Son 10 Yıl

02 Mayıs 2018

Dünya çapında yaklaşık 500 bin insan, her yıl metastatik meme kanseri sebebiyle ölmektedir. Bu sebeple her ne kadar tedavide gün geçtikçe yeni gelişmeler olsa da meme kanseri önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uluslararası çok sayıda araştırmacının dahil olduğu son analizde, meme kanserinin son 10 yıldaki durumu incelendi ve gelişim alanları saptandı. Makale, metastatik meme kanseri hastaları için mevcut bakım, kaynaklar ve destek alanlarındaki boşlukları vurgulayarak, dünyanın çeşitli bölgeleriyle alakalı genel bir bakış sunmaktadır.

Primer araştırma, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilmiş olup, 34 ülkede yaklaşık 15.000 kişiden oluşan dört adet evrensel niteliksel ve nicel araştırmadan oluşmaktadır. İkincil araştırma, hakemli yayınların, hasta anket raporlarının ve medyada yer alan veya çevrimiçi makalelerin literatür taraması kullanılarak yapıldı.

Hastalar ve Bakım Verenler Daha Fazla Desteklenmeli

Elde edilen sonuçlara göre geçtiğimiz on yılda metastatik meme kanseri tedavisinde belli başlı iyileşmeler oldu. Hastalara ise metastatik meme kanseri hakkında yeterli bilgi verilmediği tespit edildi. Hastalar ve bakıcılar ile gerçekçi hedefler konusunda açık tartışmalara ihtiyaç vardır; bununla birlikte, hekimler, hastalarla iletişim konusunda eğitilmemektedir.

Hastaların yaşam kalitesini korumak çok önemli bir hedeftir; ancak bu durum iyileşmemiştir ve bazı durumlarda son on yılda azalmış bile olabilir. Metastatik meme kanseri hakkında kamu bilinci ve anlayışının da sınırlı olduğu görülmektedir. Hem hastalar hem de bakıcıları için iş istihdamı önemli bir sorun olmaya devam etmekte ve küresel olarak, önemli bir ekonomik yük mevcuttur. Bakım verenlerin desteklenmesi çok önemli olmakla birlikte bu genellikle göz ardı edilmektedir.

Klinisyenler, onkologlar, ilaç üreticileri, ödeyici kurum temsilcileri ve politika yapıcılar ile savunucuları, aileleri ve hastaları içeren sağlık hizmetleri uzmanları arasında güçlü ve birleşik küresel çaba, metastatik meme kanseri hastaları için yaşam kalitesini ve tedavi sonuçlarını iyileştirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardoso F. et al. Global analysis of advanced/metastatic breast cancer: Decade report (2005-2015). Breast. 2018 Apr 18;39:131-138.

Meme Kanseri Hastalarında “Merhamet Görme” Korkusu Depresyona Yol Açıyor

06 Nisan 2018

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup görülme sıklığı yıllar içerisinde artış göstermektedir. Meme kanseri olan hastalarda fiziksel yükün yanı sıra psikolojik açıdan da önemli sorunlar baş gösterebilmektedir. Farklı hastalıklarda son yıllarda yapılan çalışmalar, başkalarından merhamet ve duygusal sinyaller alabilmenin önemini vurgulamıştır. Portekiz’de yapılan çalışmanın temel amacı, meme kanseri hastalarının örnekleminde sosyal desteğin ve başkalarından merhamet alma korkusunun depresyon belirtilerinin prediktörü olup olmadığını araştırmaktı.

Çalışmaya dahil edilen örneklem, metastatik olmayan meme kanseri tanılı 86 kadın hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar Portekiz'deki bir onkoloji merkezindeki radyoterapi servisinde çalışmaya dahil edilmiş ve orada valide edilmiş olan kendilerine ait sonuçları bildirdikleri raporları tamamlamışlardır. Klinik (kanser evresi, komorbiditeler) ve demografik değişkenler (yaş, eğitim), sosyal destek ve depresif belirtiler konusunda başkalarından merhamet alma korkusunun prediktif etkilerini incelemek için araştırmacılar, çoklu regresyon analizi yaptılar.

Merhamet Görme Korkusu Depresyonu Tetikliyor

Başkalarından merhamet alma korkusu, depresyon semptomatolojisi üzerinde olumlu bir etkiye sahip olan modelin tek anlamlı prediktörü olarak dikkat çekti (β = 0.44; p <0.001). Bu sonuçlar, destekleyici sosyal temasların ve sosyal ağların miktarının, kanser hastaları açısından başkalarından merhamet alma yetenekleri kadar önemli olmayabileceğini göstermektedir.

Bu bulgular, kanser hastalarında başkalarından merhamet alma korkusuna odaklanan ilk çalışmadır ve meme kanserinde depresyonla ilişkili olabilecek sosyal faktörlerin araştırılmasında önemli bir katkı olarak görülmektedir. Araştırmacıların önerisi meme kanserinde psikolojik tarama görüşmelerinde, hastaların depresyon ve sosyal destek düzeylerinin değerlendirilmesinin yanı sıra empati ve duygusal yardım alma ve diğer insanlardan destek alma yeteneklerini de değerlendirmenin gerekli olduğu yönünde.

Literatür talep et

Referanslar :

Trindade IA. et al. Going beyond social support: Fear of receiving compassion from others predicts depression symptoms in breast cancer patients. J Psychosoc Oncol. 2018 Mar 13:1-9.

Ailesel Meme Kanseri Genetik Olmayan Yollarla Aktarılabiliyor

27 Mart 2018

Günümüzde ailesel meme kanseri riskiyle tarama amaçlı genetik test yapması önerilen yetişkinlerin sadece %20’sinde BRCA1 ve BRCA2 gibi bilinen meme kanseri genlerindeki mutasyonlar tespit edilebilmektedir. Bu da ailesel meme kanserinde genetik dışı bazı faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Melbourne Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, ailelerinde çok sayıda meme kanseri vakası görülmüş olan 25 farklı aileden toplam 210 kişi üzerinde yeni bir çalışma yaptılar. Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre kadınlardaki meme kanseri riskini değiştiren, önceden bilinmeyen 24 epigenetik değişikliği tanımladılar ve bu değişikliklerin genlerin DNA sırasındaki değişiklikleri içermeden nesiller boyunca geçebileceğini gördüler. Araştırmacılara göre "Bu çığır açan çalışma, yalnızca birçok meme kanseri vakası olan ailelerden gelen kadınlar için yararlı değildir, tüm kadınlar için meme kanseri risk tahminini geliştirecek ve meme kanseri için epigenetik terapötiklerin geliştirilmesinin yolunu açacaktır."

DNA Metilasyonu Genetik Varyasyonu Taklit Ediyor

Nature Communications'da yayınlanan çalışma, DNA metilasyonu denilen epigenetik değişimlere bakıyor. Burada metil grubu kimyasalları DNA'nın dizisini değiştirmeden farklılaştırabilmektedir. DNA metilasyonu, bir aileye meme kanserine predispozan genetik varyasyonu taklit edebilir. Çalışma, genomunu sistematik olarak tarayan ve DNA metilasyonunun kalıtsal olduğu yerlere bakan ve bunu ailevi meme kanserine ilk uygulayanlardan çalışma olma özelliğini taşıyor.

Çalışmada kullanılan yöntemler meme kanserine uygulandığında çok başarılı oldu ve daha da heyecan verici olan diğer birçok kalıtsal hastalığa uygulanabilir olmasıdır. Araştırmacılar bu çalışmayı moleküler biyologlar ve istatistikçiler arasında kurulan çok verimli bir iş birliğinin sonucu olarak görüyorlar. Araştırmacılar, sonraki basamaklarda meme kanseri ile ilişkili metilasyon belirteçlerini taramak için testler geliştirmek için daha fazla çalışma yapılmasını ümit ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Joo JE. et al. Heritable DNA methylation marks associated with susceptibility to breast cancer. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-03058-6

Pediatrik Multipl Sklerozda İmmünglobulin Serbest Hafif Zincir Analizi

20 Mart 2018

Pediatrik multipl skleroz (MS) nadir bir hastalıktır ve tüm MS vakalarının yalnızca % 3-% 5'ini oluşturur. MS'in ilk belirtileri klinik olarak optik nörit (ON), transvers myelit (TMY) veya beyin sapı, serebellar veya hemisferik disfonksiyona bağlı diğer nörolojik bulguları ortaya çıkarabilen bireysel demyelinatif olaylar olarak görülür. Artan kanıtlar, erken tedavinin MS ilerlemesini yavaşlattığını düşündürmektedir. Gelecekteki atakların tahmini ve karakterizasyonu faydalı olabilir, ancak maalesef bu tür prognostik testler hala eksiktir.

MS tanısı, MS için spesifik olmayan ancak öngörülemeyen tipik bir demyelinatif klinik sunumun yanı sıra McDonald kriterlerine uyan tipik bir dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kombinasyonuna dayanır. Bununla birlikte, MR'nin yüksek duyarlılığına rağmen diğer merkezi sinir sistemi (MSS) hastalıkları MS'i radyolojik olarak taklit edebilir. Çocuklarda, ayırıcı tanı yaygın olarak demiyelinizan spektrum bozukluğu içinde yetişkinlere kıyasla daha geniştir. Bu gibi durumlarda, MRG bulgularının doğru bir şekilde yorumlanması güç olabilir ve doğru tanı için destekleyici laboratuvar verilere ihtiyaç duyulabilir. Yaygın olarak kullanılan diagnostik laboratuvar testinde, oligoklonal immünoglobülin (Ig) bantlarının gösterilmesi, intratekal bir Ig üretimini gösterir ve MS tanısını destekler. Bununla birlikte, bu yöntemin pediyatrik MS'de duyarlılığı net değildir. Bu nedenle, çocuk MS hastalarının yeni biyolojik belirteçlerinin araştırılması ve yeni, daha kesin tanı tekniklerinin geliştirilmesi etkili ve zamanında tedavi için çok önemlidir.

Κ ve λ Ig serbest hafif zincirlerinin (FLC) intratekal üretimi şu an MS hastalarının SSS'lerinde gelişen önemli bir immünolojik yanıt olarak görülür. Son derece hassas nefelometrik FLC testlerinin geliştirilmesi sayesinde, MS tanısında FLC analizinin önemi ortaya çıkmıştır. Monomerik artı dimerik FLC'nin toplam seviyesinin nicelenmesine izin veren nefelometrik analiz, MS hastalarının BOS'unda anlamlı bir κ-FLC artışı gösterir. Yine de, bu testin MS'in tanısı için spesifitesi, oligoklonalite testinin ve hatta IgG indeksininkinden daha düşüktür.

İsrail’den araştırmacılar, yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada MS ve ilgili hastalıkları olan yetişkin hastaların BOS-serum örneklem çiftlerinde FLC'yi analiz etmek için yarı kantitatif bir Western blot tekniği kullandılar. Daha önce kullanılan FLC analizlerinin aksine, FLC'nin monomerik ve kovalent bağlı dimerik formlarını farklı olarak analiz ettiler. MS'i erişkinlerde bulunan diğer nörolojik hastalıklardan ayırmak için tanı açısından faydalı FLC indeksleri oluşturdular. Yöntemin özgüllüğü ve duyarlılığı oligoklonalite testine kıyasla yüksekti.

Pediyatrik MS’i Daha Kolay Tanımak Mümkün Mü?
 

Araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, pediatrik MS'in yeni güvenilir biyolojik belirteçlerini ortaya çıkarmak amacıyla, FLC analizi için yeni metodolojik yaklaşımlarını uyguladılar ve çocuklarda MS tanısında bu tekniğin faydasını gösterdiler. Çalışmaya 21 MS tanılı ve 35 MS dışı demiyelinizan veya enflamatuvar nörolojik bozukluk tanılı hastaları dahil ettiler. MS tanısı klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularına dayanıyordu. Hastaların BOS'larında ve serumlarında FLC'yi incelemek için Western blot analizi uyguladılar. FLC monomer ve dimer seviyeleri ve κ / λ oranları için FLC endekslerini hesapladılar. Örnekleri aynı zamanda oligoklonalite testi ile analiz ettiler.

Çalışma, 10 MS hastasının ("k-tipi MS") BOS'unda anormal derecede κ-FLC monomerlerinin ve dimerlerinin düzeylerinin yükseldiğini ortaya koydu. İki MS vakasında ("λ-tipi MS") λ dimerlerinin miktarları artarken, üç MS vakasında κ ve λ FLC'nin yüksek seviyeleri ("karışık tip MS") mevcuttu. MR ve klinik değerlendirme, "karışık" ve "λ-tipi" vakalar için daha agresif bir hastalık formu gösterdi. Araştırmacılar yöntemin, MS ve MS olmayan hastalar arasındaki ayrım için daha yüksek duyarlılık (% 90,5) ve özgüllük (% 91,4) ile oligoklonalite testine (sırasıyla % 81 ve % 65,7) kıyasla üstün olduğunu belirttiler. Yöntemlerinin pediatrik MS'in tanı ve prognozuna katkıda bulunabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ganelin-Cohen et al. Search for new biomarkers of pediatric multiple sclerosis: application of immunoglobulin free light chain analysis,  Clin Chem Lab Med 2018.

Koenzim Q10 ve İnflamasyon

01 Mart 2018

Son zamanlarda gıda desteği olarak çok çalışmada sıklıkla ismini duymaya başladığımız koenzim Q10, gün geçtikçe daha popüler olmaya başladı. Kronik inflamasyon, metabolik hastalıkların başlamasına ve gelişimine katkıda bulunur. Klinik kanıtlar, koenzim Q10'un iltihap belirteçleri üzerinde bazı etkilerinin olduğunu önermektedir. Peki söylenildiği gibi koenzim Q10’un inflamasyon üzerine etkisi var mıdır? Ne düzeyde ve nasıl ilişkilidir? 

Bu sorulara cevap bulmak amacıyla yapılan bir meta-analizde metabolik hastalığa sahip olan insanlarda koenzin Q10’un etkileri incelendi. Elektronik veritabanları Şubat 2016'ya kadar randomize kontrollü çalışmalar (RKÇ) için araştırıldı ve interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve C reaktif protein (CRP) dahil inflamatuar faktörler ile ilişkili sonuç parametreleri değerlendirilmeye alındı. Meta-analiz yazılımı için RevMan yazılımı kullanıldı. Yöntem olarak STATA yazılımı ile Meta-regresyon analizi, Egger hattı regresyon testi ve Begg rank korelasyon testi uygulanarak yapıldı.

Koenzim Q10 Takviyesi TNF- α Düzeyini Düşürüyor

Meta-analize toplam 428 denek içeren dokuz çalışma dahil edildi. Sonuçlara göre, kontrol grubuna kıyasla, koenzim Q10 takviyesinin serum koenzim Q10 düzeyini 1.17μg / ml’ye [MD = 1.17,% 95 GA (0.47-1.87) μg / ml, I2 =% 94] arttırdığını görülürken, TNF-α'da 0.45 pg / ml [MD = -0.45,% 95 GA (-0.67 ila -0.24) pg / ml, I2 =% 0] oranında önemli ölçüde düşüş saptandı. CRP [MD = -0.21, 95% CI (-0.60 to 0.17) mg/L, I2 = 21%] ve IL-6[MD = -0.89, 95% CI (-1.95 to 0.16) pg/ml, I2 = 84%] için ise koenzim Q10 ve plasebo arasında anlamlı bir fark gözlenmedi.

Sonuç olarak koenzim Q10 takviyesi kısmen inflamasyon sürecini iyileştirebiliyor gibi görünse de koenzim Q10'un inflamasyon üzerindeki etkileri, daha büyük örneklem büyüklüğü ve yeterince uzun süren iyi tanımlanmış çalışmalar yürütmek suretiyle derinlemesine araştırılmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhai J et al Effects of Coenzyme Q10 on Markers of Inflammation: A Systematic Review and Meta-Analysis.: PLoS One. 2017 Jan 26;12(1):e0170172. doi: 10.1371/journal.pone.0170172. eCollection 2017.

Mide Kanseriyle Alakalı Ayrıntılı Genom Analizi Yapıldı

28 Şubat 2018

Küresel bir perspektiften bakıldığı zaman gastrik kanserin, kanserin en yaygın ve öldürücü formlarından biri olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu Asya'da, tütsülenmiş gıda tüketiminin yaygın olması nedeniyle gastrik kanser insidansı son derece yüksektir. Günümüze kadar yapılmış olan çalışmalarda, gastrik kanser tanısında biyolojik belirteç olarak bir veya birkaç gen belirlenemedi ve gastrik kanser tedavisinde önemli olabilecek genlerin ayrıntılı tanımlaması yapılamadı.

Çin’de yapılan yeni bir çalışmada, normal mide dokuları ile GC dokuları arasında farklı olarak eksprese edilen genleri ayırt etmek için Gen İfade Omnibus (GEO) veritabanına yüklenen dokular, tüm genom geniş ifade profilleme dizileri ile analiz edildi. GSE13911, GSE19826 ve GSE79973, GPL570 platformunu temel aldı ve GSE29272, GPL96 platformunu temel aldı. İki platformdan farklı eksprese edilen genler taranarak bu iki platformun kesişim noktası seçildi. Bunun peşi sıra farklı laboratuvarlardan gelen sıralama verilerinde ortak olan farklı eksprese edilen genler tespit edildi. Son olarak, 384 gastrik kanser örneğinden 3 yukarı doğru düzenlenmiş ve 34 aşağı doğru düzenlenmiş farklı eksprese edilen gen elde edildi.

Çok Sayıda Gen Tespit Edildi

Aşağı doğru düzenlenmiş gen sayısı, yukarı doğru düzenlenmiş genlerin sayısından daha büyük olduğu için, aşağı düzenlenmiş farklı eksprese olan genler üzerinde işlevsel analiz ve yolak zenginleştirme analizi gerçekleştirildi. Analizin sonucunda, salgılanan fosfoprotein 1 (SPP1), sülfataz 1 (SULF1), trombospondin 2 (THBS2), ATPaz H + / K + taşıyan beta altbirimi (ATP4B), gastrik intrinsik faktör GIF) ve gastrokine 1 (GKN1) gibi gastrik kanserle ile ilişkili en önemli genler tespit edildi. Bu genlerin prognostik gücü, Oncomine veritabanında ve Kaplan-Meier plotter (KM-plotter) analizi ile doğrulandı. Ayrıca gastrik asit sekresyonu, toplayıcı kanal asit sekresyonu, azot metabolizması ve ilaç metabolizması gastrik kanser ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Bu nedenle araştırmacılara göre, bu genler ve yollar gastrik kanserli hastalarda tanı ve klinik etkileri geliştirme potansiyel hedefleri olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Fei HJ et al. Identification of significant biomarkers and pathways associated with gastric carcinogenesis by whole genome-wide expression profiling analysis. Int J Oncol. 2018 Jan 11. doi: 10.3892/ijo.2018.4243. [Epub ahead of print]

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Yaşlı Meme Kanseri Hastalarında Görülen Problemler

05 Ocak 2018

Meme kanseri, 60 yaş ve üstü kadınlar arasında 60 yaşından küçük kadınlara göre daha yaygındır. Bununla birlikte, genç kadınların meme kanseri deneyimleri hakkında yaşlı kadınların deneyimlerine göre çok daha fazla şey biliyoruz. Bu tür bilgiye sahip olmak örneğin, tedavi kararlarını yönlendirmek veya psikososyal bakım sağlamak için önemlidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmanın amacı, 70 yaş ve üzeri meme kanseri olan kadınların deneyimlerini anlamaya yönelikti. Hollanda'da meme kanseri geçirmiş yaşlı 21 hasta ile yarı yapılandırılmış görüşmeler yapıldı. Bu kadınların deneyimlerini yansıtan temaları uyandırmak için çalışmada açık kodlama ve yakınlık diyagramı kullanıldı.

Meme Kanseri İle Yaşamak

Verilerden dört tema çıktı: meme kanseri ile yaşamak ve bununla baş etmek, bilgi alışverişi ve bilinçli seçim, destek deneyimleri ve günlük yaşam üzerindeki etkisi. Meme kanseri olmanın bazı kadınları şaşırttığı görüldü. Ancak meme kanserli yaşlı kadınlar bununla oldukça iyi baş ettiler ve özellikle onkoloji hemşirelerinden aldığı destekten memnun kaldılar. Tedaviye bağlı rahatsız edici yan etkileri ve görünüşteki değişiklikler, komorbid hastalıklar, net bilgi eksikliği ve / veya destekleyici olmayan bir ortam, meme kanseri ile yaşamlarını zorlaştıran faktörler olarak bulundu.

Sonuç olarak meme kanserli yaşlı kadınların çoğu hastalıklarını oldukça iyi ele aldıkları halde, bazı kadınlar zorluklarla karşılaşmaktadır. Destek eksikliği, eşlik eden hastalıklar ve tedavi yan etkileri ekstra önem arz eder. Hemşirelerin risk altındaki kadınlara ve erken müdahaleye gösterdikleri dikkat, bireysel acı çekmelerini gidermekte ve bu kadının güçlü yanlarını dikkate alarak kendi kendini yönetmeyi geliştirebilmektedir. Hastalar genel olarak hemşirelerden almış oldukları destekten memnun kalmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

van Ee B E et al. Open Wounds and Healed Scars: A Qualitative Study of Elderly Women's Experiences With Breast Cancer. Cancer Nurs. 2017 Dec 21. doi: 10.1097/NCC.0000000000000575. [Epub ahead of print]

Adjuvan Tedavide Kilo Alınması ve Sağkalım İlişkisi

11 Aralık 2017

Teşhis sırasında obez ve aşırı kilolu olan kadınlar meme kanseri ve buna bağlı kötü sonuçlar açısından önemli bir risk altındadır. Kadınlar meme kanseri tanısından sonra ve erken evre hastalık için kemoterapi sırasında kilo alma eğilimi gösterirler ve bu da daha kötü sonuçlar için riski artırır.

Hastalar Üç Grupta Toplanarak Analiz Edildi

Adjuvan kemoterapi sırasında kazanılan kilonun daha kötü sağkalım sonuçları ile ilişkili olup olmadığı ABD merkezli yapılan yeni bir çalışma ile araştırıldı. Bu amaçla erken evre meme kanseri için adjuvan üçüncü kuşak kemoterapi alan hastalar hakkındaki veriler araştırıldı.

Cox regresyonuna göre tek değişkenli ve çok değişkenli analizler, kemoterapinin başından sonuna kadar vücut kitle indeksi (VKİ) değişimine göre üç grupta yapıldı: > 0.5 kg / m2 kaybı veya kazanımı ve stabil VKİ (± 0.5 kg / m2). Bu gruplarda sağkalım sonuçları incelendi.

Kilo Alınması İle Hafif Artış Gösteren Risk

Çalışmaya 1998 hasta dahil edildi. 50 yaşın üzerindeki kadınlarda ve postmenopozal durumlarda adjuvan kemoterapi sırasında kilo verme eğilimi daha yüksekken, 30 yaş altı kadınlar daha fazla kilo aldı (P <0.001). Kemoterapi sonrası 1 yıllık dönemde hastalar orijinal ağırlığına geri dönme eğilimindeydi (ρ = -0.3, P <0.001). Çok değişkenli analizde, VKİ'yi korumakla karşılaştırıldığında VKİ> 0,5 kg / m2 düzeyinde artış, derece, evre ve radyasyona göre düzeltilmiş şekilde lokal ve bölgesel tekrarlama riskini arttırmaktaydı (HR: 2.53;% 95 GA, 1.18-5.45; P = 0.017).

Erken evre meme kanseri için adjuvan kemoterapi sırasında ağırlık değişimi hem kilo artışı hem de kilo kaybı dengeli bir şekilde ortaya çıkabilir. Dahası, bu varyasyon geçici bir değişim gibi gözükmekte ve rekürrens oranlarını ve genel sağkalımı belirgin olarak etkilemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Schvartsman G et al. Association between weight gain during adjuvant chemotherapy for early-stage breast cancer and survival outcomes. Cancer Med. 2017 Oct 10. doi: 10.1002/cam4.1207. [Epub ahead of print]

BRCA Mutasyonunda Cerrahi Öncesi Genetik Tanının Önemi

30 Kasım 2017

BRCA mutasyonunun günümüzde meme kanseri için önemli bir risk faktörü olduğu bilinmekte ve hatta bu mutasyona sahip bireylerde koruyucu olarak cerrahi işlem yapılabilmektedir. Güney Kore’de çok merkezin dahil olduğu yeni bir araştırmada, BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamana göre meme kanserine sahip mutasyon taşıyıcılarının cerrahiye karar verme durumları değerlendirildi. İkinci amaç olarak ise cerrahi tedavi sonrasında meme kanseri sonuçlarını incelemekti.

Yapılan bu çalışma, invaziv meme kanseri tanısı alan, BRCA mutasyonu için test edilen ve 2004 ile 2015 yılları arasında Seoul, Samsung Medical Center'da primer cerrahi ile tedavi edilen 164 hastanın retrospektif bir çalışmasıydı. Ameliyat türleri ve BRCA test sonucunun zamanlaması gözden geçirildi. BRCA mutasyonuna sahip meme kanseri hastalarının cerrahi karar verme yöntemlerini BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamanlamaya göre incelediler.

Ameliyattan Önce BRCA Tayini Cerrahi Yöntem Kararını Etkileyebilir

Araştırmada elde edilen bulgulara göre cerrahi öncesi BRCA test sonuçlarını yalnızca 15 (% 9.1) hasta biliyordu; 149'u (% 90.9) ameliyat sonrası sonuçları öğrendi. Tek taraflı kanserli hastalarda ameliyattan önce BRCA mutasyon statüsü bilinen gruplar ile ameliyat öncesi BRCA durumu bilinmeyen gruplar arasında anlamlı farklılık vardı (p = 0.017). İpsilateral meme tümörü rekürrensi olan (p = 0.765) ve karşı taraf meme kanseri (p = 0.69) olan cerrahi tipler arasında ise anlamlı bir fark gözlenmedi.

Cerrahi öncesi genetik tanıya sahip olmak, meme kanseri olan BRCA mutasyon taşıyıcılarında tek taraflı mastektomiyi veya bilateral mastektomiyi seçmek için cerrahi karar üzerinde etkili olabilir. İlk cerrahiden sonra BRCA mutasyon durumu hakkında bilgi edinmek bu hastalar için ilave ameliyatlara neden oldu. Bu nedenle, cerrahi seçime katılmadan önce genetik danışmanlık ve genetik testlerin yapılması ve meme kanseri riski yüksek hastalar için tedavi stratejilerinin geliştirilmesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Park S et al. Genetic Diagnosis before Surgery has an Impact on Surgical Decision in BRCA Mutation Carriers with Breast Cancer. World J Surg. 2017 Nov 16. doi: 10.1007/s00268-017-4342-7. [Epub ahead of print]

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

MS’te hastalık Şiddetini Öngörebilecek Yeni Biyolojik Belirteçler Tanımlandı

17 Ekim 2017

Multipl skleroz (MS) merkezi sinir sistemini etkileyen, beyin ve omuriliği kapsayan kronik bir durumdur. MS'in nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir ve tedavi seçenekleri hala sınırlıdır. MS’te miyelin kılıf zamanla bozulur ve sinir lifleri boyunca sinyaller yavaşlar veya tamamen durur. Bu da kas güçsüzlüğü, koordinasyon ve denge sorunlarına yol açar. Bağışıklık sisteminin miyeline saldırmasına neden olan nedenler henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, MS'in otoimmün bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Semptomlar bireyler arasında önemli derecede farklılık gösterir. MS hafif bir seyirden kişide tam engelliliğe kadar uzanan etkileri olan, seyri önceden tahmin edilemeyen bir hastalıktır.

MS'li insanların çoğunda, semptom ataklarının veya relapsların zaman zaman ortaya çıktığı relapsing-remitting (RRMS) formu vardır. Nüksler arasında herhangi bir belirti olmaksızın aylar veya yıllar olabilir. RRMS'li hastaların yarısından fazlası, iyileşme evresi olmadan semptomların kademeli olarak kötüleştiği progresif MS’e ilerlemektedir. Ancak bazı kişiler relapsing-remitting evresini yaşamamaktadır ve bunun yerine progresifi MS'e gitmektedir. Bu primer ilerleyici MS olarak bilinir.

MS’in Seyrini MIF ve D-DT ile Başlangıçta Tahmin Edebilir Miyiz?

Son zamanlarda Amerika’dan bilim adamları, MS'de yavaş başlayan benin ya da şiddetli biçimde hızlanan daha şiddetli formları belirleyen moleküler mekanizmaları anlamaya çalışıyorlar. Araştırmacılar 100'den fazla MS hastasını incelediler, bu klinik gözlemleri 500'den fazla DNA ve plazma örneğinin analiziyle birleştirdiler ve makrofaj göç engelleyici faktör (MIF) ile D-dopakrom totomeraz (D-DT)  olarak bilinen iki yakından ilişkili molekülün, hastalığın daha şiddetli bir biçimine hızlı bir ilerleme ile ilişkili olduğunu buldular. Bu spesifik sitokinlerin, enflamasyonu arttırdığı ve belirli otoimmün hastalıkların kötüleşmesiyle ilişkili olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar, progresif hastalığa sahip olan erkeklerin, relapsing-remitting hastalığa sahip erkekler ve MS’li kadınlarla karşılaştırıldığında, artmış MIF ve D-DT düzeylerine sahip olduklarını gördüler. Dahası, progresif hastalığa sahip erkeklerde artmış MIF ve D-DT düzeylerinin, a-794CATT5-8 mikro satellit tekrarı ve a-173 G / C SNP olmak üzere MIF geninde bulunan iki yüksek eksprese promoter polimorfizminin varlığı ile anlamlı korelasyon gösterdiğini gözlemlediler.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların önemli olduğunu, çünkü hangi hastada hastalığın hangi formda ilerleyeceğinin basit bir genetik test ile önceden belirlenebileceğini ve böylece daha erken şekilde uygun tedavilere başlanabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Benedek et al. MIF and D-DT are potential disease severity modifiers in male MS subjects, PNAS 2017.

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Meme Kanseri Sonrası Hamilelik Tekrarlama Riskini Arttırıyor mu?

11 Eylül 2017

Meme kanseri üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen kanserdir. Çocuk doğurmayı geciktirme yönündeki mevcut eğilimler göz önüne alındığında, genç kadınlarda henüz çocuk sahibi olmadan önce de gebelik görülebilir. Yeni teşhis edilen meme kanseri olan genç kadınların yarısı çocuk sahibi olmakla ilgileniyorsa da, tedaviden sonra% 10'dan daha azı gebe kalmaktadır. Doktorlar ve hastalar, gebeliğin, özellikle ER pozitif hastalığı olan kadınlar için, meme kanseri nüksünün görülme olasılığını artırabileceğinden uzun süredir endişe duyuyorlardı. ER-pozitif meme kanseri östrojen ile beslendiğinden korku, hamilelik dönemindeki hormon seviyelerinin, herhangi bir okült kanser hücresini büyümek için besleyebilir korkusu vardı.

ER pozitif kanserli kadınlarda gebelikle ilgili bir diğer endişe, gebelik başlamadan önce adjuvan hormon tedavisini kesmektir. Böyle bir hormon tedavisi kanser tekrarını önlemeye yardımcı olur ve kadınların en az 5 yıl ve bazı durumlarda en fazla 10 yıl bu tedaviyi alması önerilir. 1.207 hasta ile, meme kanseri sonrası hamileliğin güvenliğini araştıran büyük bir çalışmada bu sorunlar ele alındı. Bu çalışma popülasyonu, 2008'den önce 50 yaşın altında metastatik olmayan meme kanseri tanısı alan kadınları içermektedir. %57’lik çoğunluk ER pozitif kansere sahipti ve% 40'tan fazlasında büyük tümör boyutu ve prognostik faktörlerin kötü olduğu aksiller lenf düğümlerine yayılım vardı. Çalışmaya dahil edilen 1.207 hasta arasında 333 kadın hamile kaldı. ER pozitif meme kanseri olan kadınlar, ER negatif hastalığı olanlardan daha geç gebelik elde etme eğilimindeydi; ER pozitif hastalığı olan hastaların% 23'ünde tanıdan 5 yılın ötesinde gebelik vardı, buna karşılık ER negatif tümörlü hastalarda bu oran% 7 idi.

Kanser taramasından yaklaşık 10 yıl sonra yapılan bir medyan takip sonrasında, ER durumu ne olursa olsun, gebe kalan ve almayan kadınlar arasında hastalıksız sağkalıma ilişkin bir fark bulunmadı. İkincil analizler, hamileliği tamamlamamış olması veya kürtaj yaptırıp yaptırmadığına bakılmaksızın, gebe kalmamış kadınlara kıyasla hastalıksız sağkalımda herhangi bir fark bulunmadığını gösteriyor.ER pozitif kanserden kurtulanların arasında, hamile kalanlar ve kalmayanlar arasında genel sağkalıma ilişkin bir fark da yoktu. Bu çalışmada emzirmeye ilişkin sınırlı veri olmasına rağmen, meme cerrahisinden sonra bile emzirmenin mümkün olduğunu düşündürmektedir. Yani 1.200 kadının retrospektif çalışmasından elde edilen bu veriler hamileliği düşünen meme kanseri hastalarına güvence sağlamaktadır. Çalışmada, ER pozitif tümörleri bulunan meme kanseri tanısı ile erken teşhis sonrasında gebe kalan kadınların, hamile kalanlara göre kanser tekrarlaması ve ölüm şansı yüksek değildi.

Meme Kanseri Tekrarından Korunmanın Yollarından Birisi de Spor

28 Ağustos 2017

Erken evre meme kanseri bulunan kadınların yaklaşık dörtte birinde sonunda metastazlar ve ölüm riski oluştuğu bilinmektedir. Meme kanseri olan hastalar için yayınlanan kanıta dayalı bir incelemeye göre fiziksel aktivite ve kilo almadan kaçınma kanser tekrarlaması ve ölüm riskini azaltabilen en önemli yaşam tarzı seçimleri olarak ön plana çıkıyor. Çalışmada literatür taraması yapılarak 67 yayınlanmış makale gözden geçirildi. Egzersiz, kilo, diyet, sigara kullanımı ve daha fazlası gibi çeşitli yaşam tarzı faktörlerine bakaa araştırmacılar, kadınların hayatta kalma şansını artırmak ve kanser tekrarlama riskini azaltmak için yapabilecekleri değişiklikleri incelediler. Çalışmada elde edilen önemli bulgular şu şekilde:

Kilo almamak - meme kanseri tedavisi sırasında veya sonrasında kilo almak, meme kanseri ile ilgili ölümle bağlantılı bulundu. Tanıda fazla kilolu veya obez olan kadınlarda da daha kötü prognoz görüldü.

Egzersiz - Hastalar haftada beş gün günde en az 30 dakika orta derecede egzersiz yapmalı veya haftada 75 dakika yoğun egzersiz yapmalıdır. Büyük kas grupları için iki ila üç seans güce dayalı egzersizler de önerilir.

Diyet - belirli bir diyet tipinin meme kanseri nüksetme riskini azalttığı gösterilememiştir. Kanıtlar, hastaların soyadan kaçınmak zorunda olmadığını ve yüksek kalorili et proteininin yerine kullanılırsa kilo yönetimine yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Vitamin takviyesi - daha fazla kanıt gerekmekle birlikte C vitamininin orta düzeyde tüketilmesi faydalı olabilir. Kemoterapi ve hormonal tedaviler kemik yoğunluğunu azaltabileceğinden, D vitamini takviyeleri kemik gücünde uygun seviyeleri korumak için alınabilir.

Sigara – hastalar sigarayı bırakmalıdır. Bir meme kanseri teşhisi sonrasında sigarayı bırakmanın rekürrens üzerindeki etkisi belli olmamasına rağmen, sigaradan kaynaklı sağlık sorunlarından oluşan ölüm riski bırakmak için güçlü bir neden oluşturmaktadır.

Alkol - alkollü içecek tüketimini günde bir veya daha az ile sınırlamak ikinci bir meme kanseri riskini azaltabilir.

Yazarlar, bu tavsiyelerin meme kanseri olan tüm kadınlar için geçerli olmayabileceğine dikkat çekiyorlar. Bazı meme kanserleri agresif biyolojiye sahiptir ve en özenli yaşam tarzı davranışlarına rağmen tekrar eder. Ama elde edilen veriler ve öneriler oldukça değerli.

Literatür talep et

Referanslar :

Hamer J, et al. Lifestyle modifications for patients with breast cancer to improve prognosis and optimize overall health. CMAJ, February 2017 DOI: 10.1503/cmaj.160464

Meme Kanserinde Sosyal Desteğin Önemi

09 Ağustos 2017

Meme kanseri mağdurlarında yetersiz sosyal desteğin kansere bağlı mortalitede belirgin bir artış ve yaşam kalitesinde azalma ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmanın amacı, meme kanseri hastaları ile diğer bazı hastalıklarda sosyal desteğin katkılarının incelenmesi ve kıyaslanması planlandı.

Çalışmada uygulanan anketle elde edilen veriler ulusal sağlık kayıtları ile ilişkilendirildi. Çalışma grubunu meme kanseri olan (n = 64), depresyonu olan (n = 471), arteriyel hipertansiyonu olanlar (n = 841) ve sağlıklı kontroller (n = 6274) oluşturdu. Sosyal destek Sarason'un Sosyal Destek Anketinin (SSQ) 6 maddelik kısaltılmış versiyonu ile ölçülmüştür. Modifiye Antonucci'nin (1986) bireyler ağı sosyal destek konvoy modeli, sosyal desteğin baskın yönünü ölçmek için kullanıldı.

Bütün katılımcılar için sosyal desteğin temel sağlayıcısı, eş veya partner (% 94.3), yakın akraba (% 12.0) ve arkadaş (% 5.4) idi. Tüm gruplarda, özellikle meme kanseri ve arteriyel hipertansiyon grubunda, eş veya ortak en önemli destekçiydi. Depresyon şikayeti bulunan grup, her bir değerlendirme alanında sosyal desteğin anlamlı olarak daha düşük olduğunu bildirdi (p <0.001). Katılımcıların toplamının% 24,6'sı sosyal desteğin yeterince baskın olduğunu bildirdi.

Sosyal destek iyi bilinen bir refah belirleyicisidir. Bu çalışma, meme kanserinin kurtarma aşamasında eşin veya partnerin merkezi rolüne destek veriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Salakari M, et al. Social support and breast cancer: A comparatory study of breast cancer survivors, women with mental depression, women with hypertension and healthy female controls. Breast. 2017 Jun 28;35:85-90. doi: 10.1016/j.breast.2017.06.017. [Epub ahead of print]

Sosyal Medyada Meme Kanseri

20 Temmuz 2017

Sosyal medya platformları günümüzde çok sayıda aktif kullanıcıya hitap etmektedir. ABD’de bakıldığı zaman Facebook’un bu platformlar arasında en yaygın olarak kullanıldığı görülüyor. Meme kanseri taramaları için bu sosyal paylaşım platformlarının ne kadar aktif kullanılabileceği bir araştırma ile değerlendirildi. Yapılan araştırmada yaş gruplarına göre 3 temel alanın tespiti hedeflendi: (1) meme kanseri taramasına ilişkin en yaygın kullanılan terim ve ifadeler, (2) diğer kadınların etkileşime girdiği en yaygın paylaşılan web sitesi bağlantıları ve (3) en yaygın şekilde paylaşılan web sitesi bağlantıları.

15 Kasım - 15 Aralık 2016 tarihleri ​​arasında 1 ay içinde 1,1 milyondan fazla kadın Facebook kullanıcısı tarafından üretilen meme kanseri tarama anahtar kelimeleri ile ilişkili öyküler ve 1.7 milyondan fazla etkileşimi (hikayelerle ilgili yorumlar, yeniden paylaşımlar ve emoji reaksiyonları) analiz etmek için bir web aracı kullanıldı.

Sonuçlara göre ortalama olarak, ay boyunca 59.000 benzersiz öykünün her biri 1.5 kere yeniden paylaşıldı, yaklaşık 8 kez yorum yapıldı ve diğer kullanıcılar tarafından 20'den fazla kez tepki gösterildi. Yayınlanan hikayeler en çok 45-54 yaş arasındaki kadınlar tarafından yazılmıştı. Kullanıcılar, ağırlıklı olarak e-ticaret sitelerine (12.200 / 1.7 milyon, en popüler bağlantıların% 36'sı), ünlü haber sitelerine (n = 8800,% 26) ve büyük savunma kuruluşlarına web bağlantılarını paylaştı, yeniden paylaştı, yorumladı ve tepki verdi. Bu çalışmadaki verilere göre Facebook'ta kadınlar, meme kanseri ve taramayla ilgili ticari ve bilgilendirici web sitelerinin bağlantılarını paylaştı ve tepki gösterdi. Bu bilgi, meme kanseri taraması konusunda dolaylı olarak temel konuların daha iyi anlaşılması yoluyla ve bu alan içerisindeki içerikler üzerine yazarlık yapan kadınlara ödenen mesajlaşma yollarını anlama yoluyla hastalara ulaşmayı sağlayabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Huesch M, et al. Frequencies of Private Mentions and Sharing of Mammography and Breast Cancer Terms on Facebook: A Pilot Study. J Med Internet Res. 2017 Jun 9;19(6):e201. doi: 10.2196/jmir.7508.

Meme Kanserinde Depresyon Riski

06 Temmuz 2017

Meme kanseri kadınlar arasında en yaygın görülen kanserler arasında başı çekmektedir. Tüm kanser türlerinde de olduğu gibi meme kanseri hastalarında da hastalığın beraberinde psikolojik sorunlar görmek mümkün olabilmektedir. Özellikle depresyon yaygın olarak görülür. Yapılan yeni bir çalışmayla çeşitli değerlendirme yöntemleri kullanılarak meme kanseri hastalarındaki depresyon riski tahmin edilmeye çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen 410 hastadan tanı konduktan 2 ± 1 ay sonra depresyona karşı savunmasızlık verisi toplanmıştır. Veriler toplanırken DRQ-7 ve PHQ-4 anketleri kullanıldı. PHQ-4 mevcut depresyon durumu hakkında bilgi verirken gelecek hakkında herhangi bir tahmin yürütmez. DRQ-7 anketi ise depresyon riskini tahmin etmeye çalışır.

Analizde DRQ-7 maddeleri, yalnızlık, sinirlilik, kalıcı hüzün ve duygunun düşük kabulünü ve aynı zamanda PHQ-4'ten üç maddeyi (anhedoni, depresyondaki ruh hali, endişe) değerlendirildi. DRQ-7 skoru > 6/23 olması, depresyon sonuçlarını 0.73 özgüllük, 0.83 duyarlılık, 0.68 PPV ve 0.86 NPV ile tanımladı. PHQ-4 skorunun ise > 3/12 olması, DRQ-7'ye göre az oranda iyi ancak daha az doğru bir şekilde tahmin yürüttürdü. DRQ-7 ve yeni bir kesme puanı olan PHQ-4, yeni teşhis edilen meme kanseri hastalarında depresyon riski açısından klinik olarak erişilebilir tarayıcılardır. Koruyucu müdahaleler için hastaları seçmek için kullanılması önerilmektedir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Weihs KL, et al. Predicting Future Major Depression and Persistent Depressive Symptoms: Development of a Prognostic Screener and PHQ4 cutoffs in Breast Cancer Patients. Psychooncology. 2017 Jun 9. doi: 10.1002/pon.4472. [Epub ahead of print]

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Glokom Hasarına Yönelik Bir Belirteç Bulundu

20 Haziran 2017

Dünya genelinde körlüğün önde gelen bir nedeni olan glokom, genellikle rutin bir göz muayenesinde teşhis edilir. Zamanla, gözün içindeki yüksek basınç göz sinirine zarar verir ve görme kaybına yol açar. Ne yazık ki, hangi hastaların en hızlı şekilde görme fonksiyonunu kaybedebileceğini doğru bir şekilde tahmin etmenin hiçbir yolu yoktur. Glokom, dünyadaki körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir ve 60 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Hastalık sık sık sessizce başlar, periferik görme kaybı yavaş yavaş ortaya çıkar ve erken farkedilmez. Zamanla, merkezi görme etkilenir, bu da agresif bir terapi başlamadan önce göz çoktan hasar görmüş demektir. Birçok hasta doktorları gözlerindeki basıncın arttığını keşfedince tedaviye başlarlar. Göz damlası gibi bu tedaviler gözdeki basıncı düşürmeyi amaçlar, ancak bu tür tedaviler glokomda tahrip olan hücreler olan retinalardaki gangliyon hücrelerini her zaman korumayabilir ve bu da görme kaybına neden olabilir. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları, fareler üzerinde çalışarak, muhtemelen hastalığın seyrini izlemek ve tedavinin etkinliği arttırmak için kullanılabilecek hasar belirteçlerini tespit ettiler.

Glokom uzmanları, görme alanı testiyle ganglion hücresi ölümünün neden olduğu görme kaybını izlemeye çalışırlar. İşte o zaman bir hasta yanıp sönen bir ışık gördüğünde bir düğmeye basar. Görme kaybedildiğinde, hastalar görme alanının çevresindeki yanıp sönen daha az ışık görürler ancak bu test her zaman tamamen güvenilir değildir, örneğin bazı yaşlı hastalar bu testi doğru şekilde uygulayamayabilir. Glokom fare modellerini inceleyen araştırmacılar, büyüme farklılaşması faktörü 15 (GDF15) olarak adlandırılan, hayvanların yaşları arttıkça molekülün seviyelerinin arttığını ve optik sinir hasarı geliştiğini belirten bir molekül tespit etti. Sıçanlardaki deneyleri tekrarladıklarında da aynı sonucu gördüler. Ayrıca, glokom, katarakt ve diğer sorunları tedavi etmek için göz ameliyatı geçiren hastalarda, araştırmacılar glokom hastalarının da gözlerinin sıvısında GDF15 seviyesinin yükseldiğini keşfettiler. Araştırmacılar, molekülün retina içindeki hücrelerin ölmesine neden olduğuna inanmıyor; bunun yerine, retinal hücrelerdeki stresin bir işareti olduğunu düşünüyorlar. Bu çalışmanın potansiyel kısıtlılığı, sıvı numunelerinin hastaların gözünden sadece bir kez alınmasıdır, bu nedenle zamanla GDF15 düzeylerini izlemek mümkün değildir. Gelecekteki çalışmalarında, hastalık ilerledikçe biyolojik belirteç düzeylerinin yükselip yükselmediğini belirlemek için biyomarkerin çeşitli zaman noktalarında ölçülmesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ban N, et al. GDF15 is elevated in mice following retinal ganglion cell death and in glaucoma patients. JCI Insight, 2017; 2 (9) DOI: 10.1172/jci.insight.91455

Mastektomi Sonrası Depresyon

23 Mayıs 2017

Meme kanseri hastalarının bir kısmında tedavi amacıyla mastektomi uygulanması gerekebilmektedir. Her ne kadar tedavi için son derece gerekli bir operasyon olsa da hastalar üzerinde bu işlemin psikolojik etkileri olabilmektedir. Güney Kore merkezli yapılan bir çalışma ile mastektomi yapılan meme kanseri hastalarında post-operatif depresyon sıklığının meme kanseri olmayan kontrollerin post-operatif depresyon sıklığıyla karşılaştırması amaçlandı.

Kore Sağlık Sigortası İnceleme ve Değerlendirme Servisi'nden (HIRA) elde edilen verileri kullanarak, bu ulusal kohort için mastektomi yapılmış 2,130 hasta seçildi ve yaş, cinsiyet, gelir ve yaşanılan bölgeye göre 8,520 kontrolle bu hastalar eşleştirildi. Ve preoperatif depresyon, ameliyat sonrası depresyon sıklığı mastektomi yılından ameliyat sonrasındaki 10 yıla kadar ölçüldü. Veri analizi için Mann-Whitney U testi kullanıldı. Depresyon insidansı kontrol grubuna göre meme kanserli mastektomi grubunda 3 yıla kadar daha yüksek olarak saptandı. Bununla birlikte, 4 yıl sonrasında her iki gruptaki depresyon insidansında herhangi bir fark yoktu. Bunun yanı sıra post operatif 3. yıla bakıldığı zaman orta yaş ve üstü erişkinler için (≥ 40 yaş) her iki grup arasında depresyon insidansı açısından fark görülmedi. Genç erişkinlerde (≤ 39 yaş) ise mastektomi yapılan meme kanserin grubunda, kontrol grubuna göre depresyon insidansı anlamlı derecede yüksekti.

Bu çalışmanın sonuçlarına göre meme kanseri için mastektomi uygulanan hastalar, sağlıklı insanlara göre daha sık depresyon yaşadığı görüldü. Bununla birlikte, hastalar postoperatif dönemde depresif duygu durum belirtilerini zaman içerisinde yenmektedir. Genç erişkinlerin semptomlarını orta yaşlı ve yaşlı erişkinlerden daha hızlı yendiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Kim MS, et al. Depression in breast cancer patients who have undergone mastectomy: A national cohort study. PLoS One. 2017 Apr 10;12(4):e0175395. doi: 10.1371/journal.pone.0175395. eCollection 2017.

Kolorektal Kanserde Sistemik İnflamasyon Belirteçleri

18 Mayıs 2017

Sistemik inflamasyonun, kolorektal kanser (KRK) de dahil olmak üzere birçok kanser tipinde kanser progresyonunu ve metastazı desteklemede önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Bu sebeple geçtiğimiz günlerde yayınlanmış olan bir derleme ile, KRK'li hastalarda inflamasyona dayalı belirteçlerin prognostik değeri ile ilgili çalışmalara genel bir bakış sunulması amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında KRK tedavi sonuçlarına göre Glasgow prognostik skoru (GPS), modifiye GPS (mGPS), nötrofil lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (PLR) ve lenfosit monosit oranı (LMR) arasındaki prognostik değeri bildiren makaleler için bir literatür araştırması yapıldı.

Bu araştırmaya göre rezeke edilebilir erken evre KRK'de, yüksek GPS puanları kansere özgü hayatta kalma ile anlamlı şekilde ilişkili görünmektedir. Ayrıca, evre II KRK için adjuvan kemoterapinin, yüksek GPS puanları olan hastalarda kansere özgü sağ kalımı iyileştirebileceği önerilmiştir. Hem rezektabl hem de rezeke edilemeyen metastatik KRK ve daha yüksek bir GPS puanı olan hastalarda, tüm çalışmalar genel sağ kalımda zayıflık önerdi. Erken evre ve rezektabl metastatik CRC'de NLR genel sağ kalım ile ilişkili görünüyordu ancak bununla birlikte, hastalıksız sağ kalıma ilişkin veriler uyumsuz olarak bulundu. Metastatik hastalıkta, daha büyük bir NLR ile bevasizumaba daha az yanıt arasında olası bir korelasyon önerilmiştir. PLR ​​ve LMR'nin prognostik ve prediktif rolü hakkındaki veriler ise yetersizdir.

Bu çalışmada önerildiği kadarıyla rezeke edilemeyen metastatik hastalığı olan hastalarda, kemoterapötik sonucu tahmin etmek ve tümör progresyonunu izlemek için inflamasyon belirteçleri kullanılabilir. Ancak daha büyük ve sistematik çalışmalarla bu öneri değerlendirilmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rossi S, et al. Are Markers of Systemic Inflammation Good Prognostic Indicators in Colorectal Cancer? Clin Colorectal Cancer. 2017 Mar 24. pii: S1533-0028(16)30199-2. doi: 10.1016/j.clcc.2017.03.015. [Epub ahead of print]

Meme Kanserinde Yaşam Kalitesi

02 Mayıs 2017

Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türü olup özellikle tedavi döneminde hastaların yaşam kalitesini ciddi anlamda kısıtlayabilmektedir. Ancak meme kanseri tedavisi tamamlanan ve kanseri yendiği kabul edilen hastaların uzun dönem takiplerinde yaşam kalitesi sonuçlarının nasıl etkilendiğine dair sınırlı çalışma vardır. Bu sebeple yapılan bir anket çalışmasında 116 meme kanseri hastasına, tedavi tamamlandıktan sonra uzun dönem takipte 2-4 yıla kadar her 6 ayda bir yaşam kalitesi, ruh hali, maneviyat ve sosyal destek ölçümlerini tamamlamaları istendi.

4 yıllık genel yaşam kalitesi ilk fiziksel ve fonksiyonel rahatlık, meme kanserine özgü öğeler ve aktif ve canlı sosyal destek seviyelerine göre tahmin edilmiştir (Adj R2 = .72, F = 30.53, p <.001). Fiziksel yaşam kalitesi, önceki fiziksel ve fonksiyonel rahatlık düzeyleri ile mevcut fonksiyonel ve sosyal / aile rahatlık seviyelerine göre tahmin edildi (Adj R2 = .84, F = 44.30, p <.001). Duygusal iyilik hali, önceki duygusal rahatlık düzeyi ve mevcut fiziksel sağlık durumu, meme kanserine özgü maddeler ve endişe derecesine göre öngörülebildi (Adj R2 = .60, F = 26.30, p <.001). Meme kanserine spesifik maddeler; yaş, önceki meme kanseri spesifik öğeleri seviyeleri, karışıklık ve duygusal ve işlevsel refah ve maneviyata ilişkin şu andaki seviyelere göre tahmin edildi (Adj R2 = .58, F = 17.57, p <.001) .

Sonuç olarak bu çalışmada 4 yıllık yaşam kalitesinin bütün ve özel boyutları, farklı yaşam kalitesi, ruh hali ve maneviyat kombinasyonları ile öngörüldü. Bu şekilde yapılacak ölçümler sayesinde yaşam kalitesinin hangi komponentinin zarar gördüğü öngörülebilir ve bu sonuca göre etnik farklılıklar da gözetilerek hastaya özgül önlemler almak mümkün olabilir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Levine EG, et al. Predictors of quality of life among ethnically diverse breast cancer survivors. Appl Res Qual Life. 2017 Mar;12(1):1-16. doi: 10.1007/s11482-016-9447-x. Epub 2016 Jan 28.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image