Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Meme Kanseri Tanısında Yapay Zeka

04 Temmuz 2016

Kanser tanısı patologlar tarafından son yüz yıldır aynı yöntemle yani mikroskop altında patolojik kesitlere bakarak konuluyor. Ancak bu tanının en doğru şekilde konulabilmesi belki de yapay zeka tarafından eğitilen bilgisayarlar ile mümkün olabilecek.

Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi (BIDMC) ve Harvard Tıp Fakültesi’nde görev yapmakta olan bir grup araştırmacı patoloji görüntülerinin değerlendirmesini yapabilen bilgisayarları eğiten bir yapay zeka yöntemi geliştirdiler. Araştırmacıların bu gelişim ile birlikte uzun dönemdeki hedefi daha doğru tanı koyabilen yapay zeka destekli sistemler geliştirmek.

Araştırmacılar konuşma ve görsel tanıma işlemlerini içeren bir algoritma ile bir derin öğrenme yöntemi geliştirdiler. Bu yaklaşım ile makinelerin gerçek yaşamda görülen karmaşık yapı ve paternlere sahip verileri, yapay nöronal çok tabakalı sistemler geliştirerek yorumlaması mümkün olabilmektedir ki bu da insandaki öğrenme sistemine benzer bir sistemdir.

Geliştirilmiş bu yöntem lenf nodları üzerinde meme kanseri hücresi taşıyıp taşımadığının belirlenmesi amaçlanarak test edildi. Hastaların lenf nodlarında metastatik meme hücrelerinin var olduğunun tespiti tedavi kararına yön vermesi için son derece önemlidir. Standart mikroskopik yöntemle milyonlarca hücre arasında malign birkaç hücrenin kaçırılabileceğini düşünen araştırma ekibi bu işin tam bir bilgisayar sistemine göre olduğuna karar verdiler.

Normalde patologların lenf nodu kesitlerinden metastatik meme kanseri hücresini tespit etme oranı %96 iken, araştırmacıların geliştirmiş olduğu yapay zeka ile çalışan bilgisayar da %92 doğrulukla metastatik meme kanseri hücresini tespit edebildi. Daha da çarpıcı olan bu otomatize bilgisayar yöntemi ile patoloğun analizi bir araya getirildiği zaman %99,5’lik bir doğru tanı başarısının sağlanmış olmasıydı.

Patologlar için dijital imajlarla birlikte öğrenebilen makineleri kullanmak hız ve daha doğru tanı anlamına gelir ve bu hayale ulaşmak artık günümüz teknolojisi ile mümkün olabilecek. Araştırmacıların sıradaki hedefi geliştirmiş oldukları sistemi optimize ederek daha doğru ve kesin tanıyı mümkün kılmak ve patologları elini biraz daha kolaylaştırmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

 

Beth Israel Deaconess Medical Center. "Artificial intelligence achieves near-human performance in diagnosing breast cancer." ScienceDaily. ScienceDaily, 20 June 2016.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

Kanserde Hedefe Yönelik Tedavi için Eşlenikçi Tanı CDx

21 Mart 2019

Eşlenikçi Tanı-Companion Diagnostics (CDx), onkoloji alanında ilaç geliştirme sürecinde etkin  bir rol oynamakla birlikte, hastalardaki tedavi seçimi ile ilgili medikal onkologlar için önemli bir araç haline gelmeye başlamıştır.

Günümüzde hedefe yönelik kanser ilaçlarının klinikteki kullanımı, ilaç-tanı geliştirme programları sonucunda CDx eşlenikçi tanı testleri ile yönlendirilmektedir. Anti PD-L1 ve anti-PD-1 gibi kanser immünoterapisinde rol oynayan moleküllerin tedavi süreçlerine dahil olması, hasta-tedavi yanıt oranı ve tedavi etkinliğini öngörmek için kritik bir önem kazanmıştır.

CDx, daha önce teşhis edilmiş bir durumu veya hedefe yönelik tedaviye uygun olan hastaları seçmeyi amaçlayan özel bir test veya cihazdır. CDx testinin, en önemli özelliği öngörücü ve seçici olmasıdır. ‘’Kişiye Özel Tıp’’ kavramı en uygun tedavinin belirlenmesi için CDx testini ön koşul olarak görmekte ve hastanın belirli bir tedaviye cevap verip vermeyeceğini belirleyen önemli bir araç olarak belirtmektedir.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç ve Dairesi), bir CDx testinin gerekli olduğu üç alanı belirlemiştir:

  1. Hasta için en uygun ve etkin tedaviyi belirlemek;
  2. Uygulanan bir tedavi sonucunda, ciddi bir advers olay riski altında olması muhtemel olan hastaları tespit etmek;
  3. Uygulanan mevcut tedavi cevabını izlemek ve gerekirse tedaviyi yeniden düzenlemek (örneğin; yeniden programlama, doz ayarlaması ya da durdurma gibi)

Bu nedenle, FDA'ya göre, CDx testi en etkin-güvenilir tedaviyi belirlemek ve tedaviye olan yanıtı izlemek için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

1. Use of Companion Diagnostics (CDx) and Predictive Biomarkers for Cancer Targeted Therapy: Clinical Applications in Precision Medicine, Predictive Biomarkers in Oncology pp 539-551, Rosanne Welcher  

2. Companion Diagnostics for Targeted Cancer Drugs – Clinical and Regulatory Aspects, Dana Olsen1 and Jan Trøst Jørgensen2,, ; Front. Oncol., 16 May 2014

Meme Kanserine Özgü Yeni Bir Araç Geliştirildi

21 Mart 2019

Meme kanseri olan 65 yaşından büyük hastalarda, adjuvan kemoterapiyle ilişkili toksisite gelişme riski artmaktadır, ancak bu riski değerlendirmek için meme kanserine özgü araçlar henüz mevcut değildir. CARG daha önce herhangi bir katı tümörü olan yaşlı hastalarda kemoterapi toksisite riskini değerlendirmek için geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Yeni bir araştırmada ise, yaşlı hastaların adjuvan meme kanseri kemoterapi toksisitesi riskini tanımlayan bir risk puanı (CARG-BC) geliştirildi ve onaylandı.

Çalışma 65 yaş ve üzeri 473 hastanın evre I - III meme kanseri hastasını gelişim ve onay kohortlarında değerlendirdi. Gelişim kohortunda yaş ortalaması 70 ve %39'unda evre I hastalık, %41'inde evre II hastalık, %20'sinde evre III hastalık vardı. Hastaların çoğunda hormon reseptör pozitifliği (%65) olup, %27’sinde HER2 pozitif ve %24’ü TNBC hastasıdır.

Skor, hastaların %46'sında meydana gelen 3 ila 5 derece toksisiteyi değerlendirmek için geliştirilmiştir. Advers olayların çoğunluğu evre 3 (%36), ardından evre 4 (%10) ve evre 5'dir (%0,4) . Ayrıca, diğer önlemlerin yanı sıra %24'ü tedaviye son verdi ve %23'ü hastaneye yatırıldı.

Meme Kanserine Özgü Bir Araç

Araştırmacılar ilk olarak çeşitli solid tümörleri olan hastalara yönelik orijinal CARG aracıyla hastaları değerlendirdiler ve eski aracın evre 3 ila 5 toksisite için anlamlı sonuçlar verdiğini gördüler. Daha sonra meme kanseri tümörü ve geriatrik değerlendirme değişkenlerini eski modele eklediler. Evre 3 ila 5 toksisite için, bu yeni CARG-BC aracı anlamlı sonuçlar verdi. Onay kohortunda da anlamlı sonuçlar korundu.

Doz gecikmesi veya azalması, doz yoğunluğunun azalması, kemoterapinin kesilmesi ve hastaneye yatış, daha yüksek bir CARG-BC skoru ile anlamlı şekilde ilişkiliydi (tümü P <0.001).

Araştırmacılar bu verilerin, bu aracın adjuvan tedavi kararının bir parçası olarak değerlendirilebileceğini gösterdiği sonucuna vardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

San Antonio Breast Cancer Symposium (SABCS) 2018: Abstract GS6-04. Presented December 7, 2018.

Akciğer Kanserinde Moleküler ve Immunohistokimya Testlerinin Entegrasyonu

20 Mart 2019

Genomik değişimlerin (EGFR, ALK, ROS1, BRAF gibi) ve immünolojik belirteçlerin (PD-L1) dokularda ve hücrelerde tanımlanması, ileri evre veya metastatik akciğer kanseri ile başvuran hastalar için hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bu biyobelirteçler immünohistokimya (IHK) ve moleküler tekniklerle tespit edilmektedir.

Kişiye özel tedavinin yanı sıra, kişiye özel tanı yöntemleri de dikkate alınmalıdır. Laboratuvarlardaki rutin test algoritmalarından bağımsız olarak, cerrahlar ve moleküler patologlar her bir numuneyi farklı parametrelere göre dikkate almalı ve uygulanacak yöntemlerin rutin algoritmalardan farklı olabileceği unutulmamalıdır. 

Analiz Yapılmadan Önce Uygun Şartlar Oluşturulmalı

Genomik hedeflerin sayısındaki artış, moleküler test yöntemlerinin immünohistokimya yöntemi ile birlikte uygulanmasını sağlayacak algoritmaları geliştirmiştir. Rutin algoritmalardan bağımsız olarak, bazı durumlarda farklı parametrelerin de entegre edilmesi gerektiği unutulmamalıdır. Örneğin, hastadan alınan materyalin büyüklüğü ve materyaldeki tümör hücre yüzdesinin bilinmesi önemlidir, çünkü bu etkenler moleküler tekniklerin kullanımını sınırlamaktadır. Sadece birkaç tümör hücresi içeren bir materyalde, tercih edilen test yöntemi immünohistokimya olmalıdır. (ALK ve BRAF V600E değerlendirmesi için).

Akciğer kanserinde, EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF genlerindeki değişiklikler için yapılacak olan kombine analizler vazgeçilmezdir, gerekli durumlarda MET, RET, HER2 ve NTRK genlerindeki değişimler de analiz edilmelidir. Kişiden alınan biyopsi materyallerinde her biyopsinin ayrı parafin bloğuna gömülmesi, hem moleküler hem de immunohistokimya analizleri için yeterli doku materyalini korumak üzere önerilebilir. Uygun materyal eksikliğinde NGS (yeni nesil sekanslama) yöntemi ile yapılan analizler de başarısız olabilir.

İlgilenilen bir hedefin tespiti için moleküler ve immünohistokimya yöntemi ile yapılacak sıralı testler belirlenmeli ve test algoritmaları oluşturulurken klinisyen tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınmalıdır. Hastanın sigara içme öyküsü, yaşı, doğum yerini içeren epidemiyolojik parametreler ve testlerin acil istem durumları göz önünde bulundurulmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hofman V, et al. Any Place for Immunohistochemistry within the Predictive Biomarkers of Treatment in Lung Cancer Patients? Cancers 2018, 10, 70; doi:10.3390/cancers10030070.

Düşük Riskli Tiroid Kanseri İçin Düşük Doz Radyasyon

20 Mart 2019

Düşük riskli tiroid kanserli hastalar, ameliyat sonrası düşük doz radyoterapi ile güvenli ve etkin bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu tedavi, standart doz ile karşılaştırıldığında nüks oranlarında bir fark görülmemektedir. Bu sonuçlara en düşük dozda tedavinin en uzun süren randomize çalışması ile ulaşılmıştır.

Ortalama 6.5 yıllık takipte, düşük riskli tiroid kanserli 434 hastada, düşük etkinlikli radyoaktif iyotun (RAİ) standart etkinlikli RAİ kadar etkili olduğu ve nüks oranlarında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.

Ayrıca, tiroid kanseri hücreleri tarafından RAİ emilimini uyaran eksojen rekombinant tirotropin vermenin, aynı etkiyi elde etmek için tiroid hormonu tabletlerinin geri çekilmesine kıyasla günlük yaşam aktivitelerini arttırdığını göstermişlerdir. Çalışma Ulusal Kanser Araştırma Enstitüsü'nde (NCRI) 2018 Kanser Konferansı'nda sunulmuştur.

Tiroid kanseri nadir görülür ve düşük risk hastalığı olan hastalar iyi bir prognoza sahiptir; 10 yıllık sağkalım %99 civarındadır. Yapılan çalışmada rastgele atanmış 438 hastada 1.1 GBq'da düşük etkinlikle uygulanan RAI aktivitesi veya 3.7 GBq'da standart etkinlikle yüksek aktivite kıyaslanmıştır. Genel olarak, hastalık tekrarını önlemek için, mümkün olan en düşük radyasyon miktarı verilmek istenir.

Düşük Doz ve Standart Dozla Benzer Sonuçlar

Araştırma ekibi, nüks oranlarının düşük doz ve standart doz tedavileri arasında benzer olduğunu bulmuştur. Düşük aktivite RAİ verilen hastalarda 11, standart doz verilenlerde 10 nüks görülmüştür. Genel olarak, gruplar arasında nüks oranlarında anlamlı fark saptanmamıştır (tehlike oranı [HR], 1.10; P = 0.83). Ekip ayrıca, T3 hastalığı olan hastalarda bile RAİ aktivitesiyle nüks oranları ile T ve N evresi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını bildirmiştir.

Ancak bir hasta, çalışma döneminde tiroid kanserinden ölmüştür. Bu hastada başlangıçta T3 / N0 hastalığı vardır ve düşük aktiviteli RAI ile tedavi edilmiştir. Rekombinant tirotropin alan hastaları hormon geri çekilmesine atanmış olanlarla karşılaştıran ekip, nüks oranlarında anlamlı bir fark bulamamıştır.

Bundan sonra yapılacak çalışmada araştırma ekibi çok düşük riskli hastalarda düşük doz RAİ ve düzenli takibi kıyaslayacaklarını belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Trial Confirms Low-Dose Radiation for Low-Risk Thyroid Cancer - Medscape - Nov 08, 2018. National Cancer Research Institute (NCRI) 2018 Cancer Conference. Abstract LBA 2148, presented November 6, 2018.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Sosyal Çevrenin Kanser Progresyonuna Etkisi Sinekler Üzerinde İncelendi

19 Şubat 2019

Yeryüzünde yaşayan birçok hayvan için sosyal davranış, bireylerin hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. Bireyler arasındaki etkileşimlerin bulaşıcı hastalıkların yayılması üzerindeki etkisi iyi bilinmektedir. Fakat sosyal etkileşimler ve kanser gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu durumu ele almak için bilim adamları, meyve sineği Drosophila melanogaster'ı araştırma modeli olarak seçmişlerdir. Ekip, hastalıklı bireylerin sosyal ortamının, tümör ilerlemesinin hızını değiştirip değiştirmediğini ve sineklerin bu ilerlemeyi yavaşlatmak için sosyal çevrelerini seçip seçemeyeceğini belirlemeye çalışmıştır.

Hasta sineklerde hastalık progresyonunun, homojen bir gruptaki diğer sinekler ile etkileşim halindeyken daha yavaş, ancak sosyal izolasyon durumunda daha hızlı olduğu gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı olarak, hastalıklı bir sinek sosyal grubunun, hastalığın ilerlemesini etkileyebileceği görülmüştür. Hastalıklı bir sineğin tümörü; tamamı sağlıklı bireylerden oluşan homojen bir grupta olması durumunda, bir kanserli sineğin daha bulunduğu heterojen bir grupta olması durumuna göre daha yavaş gelişmiştir. Sinekler arasındaki etkileşimlerle ilgili detaylı analizler video aracılığıyla izlenmiştir. Hasta sineklerin sağlıklı olanlarla daha az etkileşim içinde oldukları ve sağlıklı bir kalabalığın ortasındayken de etkili bir şekilde bir çeşit izolasyon sergiledikleri ortaya konmuştur.

Hastaların Tercihi Tümörün Evresine Göre Değişiyor

Hasta veya sağlıklı bir grup arasında seçim yapıldığında, hasta sineklerin, en azından hastalığın erken evrelerinde diğer hastalıklı sineklere katılmayı tercih ettiği tespit edilmiştir. Tümör daha da ileri evrelere geldiğinde ise sinek artık herhangi bir tercih göstermemiştir. Sağlıklı sineklerin davranışının ise farklı olduğu görülmüştür. Hastalığın erken evresinde sağlıklı sinekler ve hasta sinekler arasında bir ayrım yapmasalar da, daha ileri evre tümörleri olan hasta sineklerden uzak durmuş ve diğer sağlıklı sinekleri tercih etmişlerdir. Bu türden kaçınma için kesin nedenler henüz anlaşılamamıştır ve halen çalışılmaktadır. Bunun; bulaşıcı hastalık, tehlikeye girmiş üreme potansiyeli ve yırtıcı hayvanlara karşı daha fazla savunmasızlık gibi genel olarak hastalıkların oluşturduğu risklere spesifik olmayan bir yanıtı yansıttığı düşünülmektedir.

Bu bulgular henüz yeterince tatmin edici olmasa da sosyal çevrenin kanser gibi bir hastalığın gelişiminde önemli bir rol oynadığını öne sürmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Dawson EH, et al. Social environment mediates cancer progression in Drosophila. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05737-w

Üçlü Negatif Meme Kanserinde Yeni Bir Tedavi Hedefi

06 Şubat 2019

Son zamanlarda araştırmacılar, agresif meme kanseri hücrelerinin, fetal meme dokusunda bulunan plastisitesi yüksek erken bir hücresel forma geri döndüğünü keşfetmişlerdir. Bu hücresel yeniden programlamanın; kanserin yeni hücre tipleri oluşturma, ilaç direnci geliştirme ve vücuttaki diğer yerlere metastaz yapma yeteneğinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir. Sox10'un bu süreçteki rolünü belgeleyen yeni bir çalışma, araştırmacıların kanser konusundaki anlayışında önemli bir dönüm noktasını temsil etmekte ve agresif meme kanserini teşhis ve tedavi etmek için yeni yollar açabileceği düşünülmektedir. Üçlü negatif meme kanserini tedavi etmekteki temel zorluk, bu kanserlerin heterojen oluşudur.

Tek bir hücreden bir fare veya insan gibi tam bir organizmaya dönüşmek için, embriyonik ve fetal hücreler hızla bölünebilir, vücut boyunca hareket edebilir ve çok sayıda farklı hücre tipine dönüşebilir. Ancak yetişkin hücrelerde bu yetenek kaybolur. Ancak bu dönüşüm yeteneği henüz anlaşılmayan nedenlerden dolayı yeniden uyandırılabilir ve hücreleri kanser hücrelerine dönüştürebilir. 

Agresif meme kanserlerinde, bu değişimin genetik programlarını düzenleyen güvenlik mekanizmalarının kaybolduğu görülmüştür. Bu nedenle hücresel plastisitenin altında yatan bu süreçler yeniden aktive olarak tümör gelişimini tetiklemektedir. 

Sox10 Tümör Gelişiminde Etkili

Yeni çalışmada araştırmacılar, kromatin adı verilen bir pakette sıkıca sarılmış fare meme hücresi DNA'larının hangi kısımlarının spesifik genleri daha erişilebilir hale getirdiğini incelemişlerdir. Kromatin analizi, hem fetal hücrelerde hem de meme tümör hücrelerinin bir alt popülasyonunda, genomun aynı alanlarının erişilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sox10 olarak adlandırılan bir ana gen düzenleyicisinin, çeşitli gelişimsel süreçleri başlatmak için DNA'ya bağlandığı görülmüştür.

Plastisitesi yüksek olan fetal hücrelerde, Sox10 için bağlanma bölgelerinin, düşük plastisiteli ve kromatini kapalı olan sağlıklı yetişkin hücrelere kıyasla çok daha açık ve erişilebilir olduğu görülmüştür.

Daha sonra ekip, Sox10'un, açık bölgelerdeki genlere bağlanarak onları aktive ettiğini, böylece meme kanserinin evrimleşme ve metastaz yapma yeteneği ile ilgili hücresel özelliklerden sorumlu olan genleri doğrudan düzenlediğini göstermiştir. Sox10'un yüksek seviyelerine sahip olan meme kanseri hücreleri hareket etme kabiliyetini elde etmiştir. Sonuçlar bu kadar dramatik bulununca, Sox10'un bu genlere bağlanmasını engellemek amacıyla bir teknik kullanıldığında, Sox10'a erişemeyen meme hücreleri tümör oluşturamamıştır.

Bu sonuçlardan yola çıkan araştırma ekibi oldukça heterojen olan üçlü negatif meme kanserinde Sox10’un iyi bir tedavi hedefi olabileceği sonucuna varmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dravis C, et al. Epigenetic and Transcriptomic Profiling of Mammary Gland Development and Tumor Models Disclose Regulators of Cell State Plasticity. Cancer Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.001

Dev Kanser Hücreleri

24 Aralık 2018

Poliploidal kanser hücreleri, yani her bir kromozomun ikiden fazla kopyasına sahip olan hücreler, diğer kanser hücrelerinin çoğundan daha büyüktür, kemoterapiye ve radyasyon tedavisine dirençlidir ve hastalık nüksetmesi riskini arttırırlar. Brown Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışma, bu "dev" kanser hücrelerinin temel fiziksel özelliklerini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Araştırmada dev hücrelerin daha katı ve diğer kanser hücrelerine göre daha fazla hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bu sebeple de daha ciddi hastalıklara yol açabildiği görüldü.

Çalışmada araştırma ekibi, meme kanserinin son derece agresif ve eradike edilmesi zor olan üçlü negatif türüne odaklandılar. Bu meme kanseri türünde hücrelerin yüzde 2-5'inin, normal hücrelerde bulunan iki yerine her bir kromozomun dört, sekiz veya on altı kopyaya sahip olduğu poliploidal dev kanser hücreleri olduğunu buldular. Daha fazla kromozomlu hücreler, diğer organizmalardaki poliploidal hücrelere benzer şekilde, normal hücrelere oranla daha büyüktü. Kemoterapi ile meme kanseri hücrelerini tedavi ettikten sonra, ekip üç ila 10 kat daha fazla dev kanser hücresi buldu. Bu iki bulgu da dev hücrelerin daha fazla ilaca dirençli olduğunu doğruladı.

Yapısal Açıdan Farklılıklar Barındırıyor

Bunu takiben araştırmacılar, yüksek basınçlı helyum gazı içeren özel bir teknik kullanarak poliploid dev hücreleri de içeren kanser dokusuna nano boyutlu floresan madde enjekte ettiler. Maddelerin dev hücrelerin içinde iki katı kadar yavaş hareket ettiğini gören araştırmacılar bu hücrelerin daha katı olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılar, bu katılığın dev hücrelerin çok büyük olmasına izin verdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar ayrıca, dev hücrelerin daha fazla aktin içerdiğini buldular. Aktin, hücrelere şekil vermek ve hareket etmelerine izin vermek için tel-kablo benzeri yapılar oluşturan bir biyopolimerdir. Kanser hücreleri hareket ettiğinde, yayılabilir veya metastaz yapabilirler. Dev kanser hücreleri de standart kanser hücrelerine göre farklı hareket eder. Diğer kanser hücrelerine göre daha yavaş hareket ederler, ancak daha uzağa gidebilirler.

Araştırmanın bir sonraki adımı, hedefe yönelik bir tedavi geliştirmek için spesifik farklılıklar bulmaya çalışmak üzere dev kanser hücrelerine moleküler düzeyde bakmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Xuan B, et al. Dysregulation in Actin Cytoskeletal Organization Drives Increased Stiffness and Migratory Persistence in Polyploidal Giant Cancer Cells. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-29817-5

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Pre-menopozal Kadınlarda VKİ Arttıkça Meme Kanseri Riskinin Azaldığı Tespit Edildi

05 Eylül 2018

Obezitenin postmenopozal kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, North Carolina Lineberger Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmanın sonuçları, premenopozal kadınlar için bunun tersinin doğru olduğunu gösterdi.

Meme kanseri, yaşlı kadınlarda daha yaygındır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama tanı yaşı 62’dir. Obezite, menopoz sonrası kadınlarda meme kanserine yönelik daha yüksek risk oluşturur.

Genç kadınlarda meme kanseri daha az yaygın olduğu için, araştırmacılar 55 yaşından küçük 758.592 kadından oluşan bir grup için meme kanseri riskini araştırmak için 19 farklı çalışmadan veri topladılar.

Çalışmalar genellikle daha az sayıda premenopozal meme kanserine sahiptir, çünkü meme kanseri genç yaşlarda daha az yaygındır ve kanıtlar postmenopozal meme kanserinde olduğu kadar güçlü değildir.

Premenapozal Dönemde İlişki Terse Dönüyor

Araştırmacılar bu grupta VKİ yükseldikçe kanser riskinin azaldığı bir trend gördüler.Daha yüksek VKİ'nin daha düşük kanser riskine sahip olduğu bir eşik tespit edilemedi. VKI ile ilişkili en büyük risk azalması 18 ve 24 yaşları arasındaydı ve bu süre boyunca VKİ’deki her beş ünite artışına bağlı olarak yüzde 23 daha düşük meme kanseri riski vardı. 25 ila 34 yaşlarında, VKİ’deki her beş ünite artış yüzde 15 daha düşük riskle bağlantılıydı. VKİ için 35-44 yaş arasında yüzde 13 daha düşük bir risk ve 45-54 yaşlarında VKİ için yüzde 12 daha düşük bir risk vardı.

Ayrıca östrojen veya progesteron-reseptör pozitif meme kanseri için daha yüksek vücut kitle indeksine bağlı riskin azaldığını gördüler, ancak üçlü negatif meme kanseri veya hormon reseptör negatif meme kanseri için tutarlı bir ilişki görmediler.

Bulgular enteresan olsa da bu çalışma, meme kanserini önlemek amacıyla kilo almaya çalışmak için bir neden değildir. Daha ağır kadınlarda menopoz öncesi genel meme kanseri riski daha düşüktür, ancak dikkate alınması gereken nokta sağlıklı bir kiloyu yönetmenin birçok yararı olduğudur. Bu çalışmada amaçlanan, genç kadınlarda meme kanseri riskine neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

The Premenopausal Breast Cancer Collaborative Group. Association of Body Mass Index and Age With Subsequent Breast Cancer Risk in Premenopausal Women. JAMA Oncology, 2018 DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.1771

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Karaciğer Kanserinde Likit Biyopsinin Önemi

27 Temmuz 2018

Hepatosellüler kanser (HCC) günümüzde mortalite açısından bakıldığında üçüncü sırada gelmektedir. Bu hastalığın tedavisindeki en önemli kısıtlar arasında ameliyat sırasındaki yetersiz diseksiyon ve ilaç tedavisi açısından hedef alınabilecek mutasyon tespitinin yetersiz olması sayılabilir. Son yıllarda birçok kanser türünde hedefe yönelik tedaviler ön plana çıkmış olsa da HCC için bu çok mümkün olmamış ve geleneksel tedavi yöntemleri kullanılmaya devam etmiştir.

HCC’de geçmişte yapılmış olan çalışmalarda TP53 ve CTNNB1 gibi DNA tamiri, hücre siklusu progresyonu ve kromatin yeniden modellenmesi ile ilgili genler ön planda bulunmuştur. Tüm genom analizi yapılan çalışmalarda hedef alınabilecek olan mutasyonların tümörlerin %28’inde bulunduğu görüldü.

Oncogene dergisinin son sayısında sunulan bir çalışmada kanda dolaşan serbest DNA (ctDNA) sekanslaması ile erken evre HCC kanseri hastalarında doku profillemesi ile önemli bir miktarda konkordans görüldü ve hedefe yönelik tedavilerin bulunduğu JAK1, PDGFRB ve BRAF gibi mutasyonlar da tespit edilebildi.

Likit Biyopsinin Önemi

Diğer malignitelere kıyasla HCC’de likit biyopsinin önemi oldukça fazla olabilir. Çünkü tanının histolojik konfirmasyonuna nadiren ihtiyaç duyulacaktır ve bu test sayesinde klinisyenlerin tedavi kararı verme sırasında elleri güçlenebilir.

Tümör rezeksiyonu, ablasyon veya karaciğer transplantasyonu gibi radikal tedaviler sonrasında HCC’ye spesifik olan somatik varyantların takibi sayesinde relapsın erken tanınması ve sağkalım sürelerinin de uzaması mümkün olabilir. Birçok radikal ve palyatif tedavinin yanısıra ct-DNA bu amaçla kullanılacak çok önemli bir aday olarak göze çarpıyor.

Ct-DNA günümüzde tüm maligniteler için genomik bilgiye ulaşılmasında önemli bir kaynak haline gelirken, sunulan son çalışmalarda elde edilen veriler HCC’de de biyomarker belirlenmesi, ve tanısal ve prediktif uygulamalar için de ct-DNA’nın aktif olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Yapılacak prospektif çalışmalar sonucunda bu bulguların onaylanması önemlidir. Bu sayede HCC’de hedefe yönelik tedavilerin kullanılması da önem kazanacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

J. Pinato, David. (2018). Circulating-free tumour DNA and the promise of disease phenotyping in hepatocellular carcinoma. Oncogene. 10.1038/s41388-018-0262-8.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Meme Kanserinde Son 10 Yıl

02 Mayıs 2018

Dünya çapında yaklaşık 500 bin insan, her yıl metastatik meme kanseri sebebiyle ölmektedir. Bu sebeple her ne kadar tedavide gün geçtikçe yeni gelişmeler olsa da meme kanseri önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Uluslararası çok sayıda araştırmacının dahil olduğu son analizde, meme kanserinin son 10 yıldaki durumu incelendi ve gelişim alanları saptandı. Makale, metastatik meme kanseri hastaları için mevcut bakım, kaynaklar ve destek alanlarındaki boşlukları vurgulayarak, dünyanın çeşitli bölgeleriyle alakalı genel bir bakış sunmaktadır.

Primer araştırma, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleştirilmiş olup, 34 ülkede yaklaşık 15.000 kişiden oluşan dört adet evrensel niteliksel ve nicel araştırmadan oluşmaktadır. İkincil araştırma, hakemli yayınların, hasta anket raporlarının ve medyada yer alan veya çevrimiçi makalelerin literatür taraması kullanılarak yapıldı.

Hastalar ve Bakım Verenler Daha Fazla Desteklenmeli

Elde edilen sonuçlara göre geçtiğimiz on yılda metastatik meme kanseri tedavisinde belli başlı iyileşmeler oldu. Hastalara ise metastatik meme kanseri hakkında yeterli bilgi verilmediği tespit edildi. Hastalar ve bakıcılar ile gerçekçi hedefler konusunda açık tartışmalara ihtiyaç vardır; bununla birlikte, hekimler, hastalarla iletişim konusunda eğitilmemektedir.

Hastaların yaşam kalitesini korumak çok önemli bir hedeftir; ancak bu durum iyileşmemiştir ve bazı durumlarda son on yılda azalmış bile olabilir. Metastatik meme kanseri hakkında kamu bilinci ve anlayışının da sınırlı olduğu görülmektedir. Hem hastalar hem de bakıcıları için iş istihdamı önemli bir sorun olmaya devam etmekte ve küresel olarak, önemli bir ekonomik yük mevcuttur. Bakım verenlerin desteklenmesi çok önemli olmakla birlikte bu genellikle göz ardı edilmektedir.

Klinisyenler, onkologlar, ilaç üreticileri, ödeyici kurum temsilcileri ve politika yapıcılar ile savunucuları, aileleri ve hastaları içeren sağlık hizmetleri uzmanları arasında güçlü ve birleşik küresel çaba, metastatik meme kanseri hastaları için yaşam kalitesini ve tedavi sonuçlarını iyileştirmek için gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardoso F. et al. Global analysis of advanced/metastatic breast cancer: Decade report (2005-2015). Breast. 2018 Apr 18;39:131-138.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image