Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Mide Kanserini Önlemek Mümkün mü?

28 Ocak 2016

Gastrik kanserin, dünya üzerinde kanser sebepli ölümlere bakıldığında en yaygın üçüncü sebep olduğu görülüyor. Helicobacter pylori adı verilen ve mide ülseri oluşmasının başlıca sebebi olan kanserle enfekte olan insanlarda gastrik kanser gelişme riskinin normale göre çok daha fazla olduğu görülüyor.

Popülasyonun yaklaşık üçte ikisinin sistemlerinde H. pylori bakterisi bulunuyor ancak çoğunlukla herhangi bir huzursuzluk veya semptoma yol açmıyor. Ancak yine de kısa süreli antibiyotik ve proton pompa inhibitörü tedavisi ile eradike edilmesi mümkündür.

McMaster Üniversitesi araştırmacıları tarafından Cochrane kütüphanesi üzerinde yapılan sistematik bir analizle h pylori eradikasyonu ile gastrik kanser oluşumunun engellenme olasılığı araştırıldı. Çalışmada en az 1 hafta h. pylori tedavisi alınması ile plasebo ya da hiçbir tedavi alınmamasının etkilerini kıyaslamak üzere yayınlanmış tüm makaleler bir meta analize sokuldu. Çalışma sonucunda h. pylori eradikasyonu ile gastrik kanser insidansının azalıp azalmayacağı test edildi.

Çalışmaya dahil edilen yayınlarda en az 2 yıllık takip ve katılanlar arasında en az 2 tane gastrik kanser tanısı alınması şart koşuldu. Bu kirterlere uyan 6 çalışma ve 6500’den fazla erişkin çalışma popülasyonunu oluşturdu. Çalışmada genellikle antibiyotikle birlikte proton pompa inhibitörü kombine kullanımı ile h pylori eradikasyonu hedeflendi. Çalışmanın sonucuna göre 1 ya da 2 haftalık kombinasyon ile plasebo veya ilaç kullanmamaya göre anlamlı bir şekilde gastrik kanser oluşumunun engellendiği gösterildi.

Çalışma sonucuna göre H pylori eradikasyon tedavisi verilen hastalar için gastrik kanser oluşum oranı 51/3294 (%1.6) iken bu oran tedavi verilmeyen veya plasebo kullanan popülasyonda ise 76/3203 (%2.4) olarak hesaplandı. Ancak ölüm sayısı az olduğu için sağ kalım üzerindeki etki açısından herhangi bir kıyaslama yapılamadı.

Bu çalışma sonucuna göre 1 ya da 2 haftalık H pylori eradikasyonu ile belirli oranlarda gastrik kanser oluşumunun önüne geçilebilir. Bu konu üzerinde yapılacak daha ileri çalışmalar ile klinisyenler açısından bu tedavinin önemi daha net bir şekilde anlaşılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Paul Moayyedi, Richard Hunt, David Forman. Helicobacter pylori eradication for the prevention of gastric neoplasia. Cochrane Review, 2015 DOI: 10.1002/14651858.CD005583

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Pankreas Kanserli Hastaların Uzun Dönem Sağkalımında Neoantijenler

13 Nisan 2018

Pankreatik duktal adenokarsinom, hastaların % 7'sinden daha az 5 yıldan fazla sağ kalım ile ölümcül bir kanserdir. T hücre immünitesi, istisnai birkaç uzun dönem sağ kalan hastanın sonuçlarıyla bağlantılıdır, ancak ilgili antijenler bilinmemektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, pankreatik kanserli uzun süre sağ kalan hastalardaT-hücresi antijenlerinin tanımlanması için genetik, immünhistokimyasal ve transkripsiyonel immünoprofilleme, bilgisayarlı biyofizik ve fonksiyonel testler kullandılar. Tüm ekzom sekanslama ve “in-siliko” neoantijen tahmini kullanarak, hem en yüksek neoantijen sayısı hem de en fazla CD8 + T hücresi infiltratı birlikte olan tümörlerin, en uzun sağ kalımı olan hastaları sınıflandırdığını buldular. Uzun dönem sağ kalanlarda T-hücresi aktivasyonunu destekleyen spesifik neoantijen özelliklerini araştırdılar, bu kişilerin bir uygunluk modeli tarafından tanımlanan neoantijen nitelikleri ve tümör antijeni MUC16'da neoantijenler (CA125 olarak da bilinir) açısından zenginleştirildiğini keşfettiler.

T Hücre Reaktivasyonu

Enfeksiyöz hastalıktan türeyen peptidlere diferansiyel sunum ve homolojiyle neoantijenlere daha fazla bağışıklık kazandıran bir neoantijen kalite uygunluk modeli, iki bağımsız veri setinde uzun dönem sağ kalım saptarken, bir nicel antijen miktarı modeli yalnız artan neoantijen sayılarına daha büyük bağışıklık kazandıran belirlenmedi. Neoantijen moleküler taklit ile tutarlı, hem yüksek kaliteli neoantijenlere hem de öngörülen çapraz reaksiyonlu mikrobiyal epitoplara spesifik olan klonlar dahil olmak üzere, pankreatik kanser uzun dönem sağ kalanlarında, hem yüksek kaliteli hem de MUC16 neoantijenler için intratümoural ve geriye kalan dolaşımdaki T-hücrelerinin reaktivitesi saptadılar. Özellikle, yüksek kaliteli ve MUC16 neoantijenik klonların metastatik progresyon üzerinde seçici kaybını gözlemlediler ve bu neoantijen immüno-düzenlenmesini öneriyordu.

Araştırmacılar, pankreatik duktal adenokarsinomadaki T hücre hedefleri olarak benzersiz özelliklere sahip neoantijenler, daha geniş anlamıyla, neoantijen kalitesini, immünoterapilerin uygulanmasına yön verecek immünojenik tümörler için bir biyolojik belirteç olarak tanımladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Balachandran et al. Identification of unique neoantijen qualities in long-term survivors of pancreatic cancer, Nature Vol.551/515 2017.

Sıcak Çay İçmek Kanser Riskini Artırabilir mi?

24 Mart 2018

Dünyanın her yerinde, sıcak çay çok sevilen ve tüketilen bir içecektir. Dünya Kanser Araştırma Fonu'na göre, özofagus kanseri dünya genelinde sekizinci en yaygın kanser türüdür. Yüksek sıcaklıktaki çay tüketimi özofagus kanseri için bir risk faktörü olarak öne sürülmüş olsa da, sürekli bir ilişki gözlenmemiştir ve herhangi bir ilişkinin alkol ve tütüne maruziyetten bağımsız olup olmadığı değerlendirilmemiştir. Çin, çayın en çok tüketildiği ve özofagus kanser vakalarının en yüksek olduğu bir ülkedir.

Çin'deki Pekin Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptığı yakın tarihli bir araştırmada, çayın tüketildiği sıcaklığın özellikle de zaten olumsuz sağlık sonuçları riski taşıyan belirli gruplarda sağlığı etkileyebileceği bulundu.

Araştırmacılar, yüksek sıcaklıkta çay tüketimi ile birlikte alkol tüketimi ve sigara içilmesi ile ilgili belirlenmiş risk faktörlerinin özofagus kanseri riski ile ilişkili olup olmadığını incelediler. Araştırmayı Çin Ulusal Doğal Bilim Vakfı ve Ulusal Merkez Araştırma ve Geliştirme Programı'nın bir parçası olarak gerçekleştirdiler. Araştırmacılar, amacı Çin'de kalp rahatsızlıkları, kanser ve şeker hastalığı dahil olmak üzere kronik hastalıkların gelişimine ilişkin verileri toplamakta olan China Kadoorie Biobank çalışmasının katılımcılarının sağlığını izlediler. Sonuçlarının tutarlı olmasını sağlamak için, bilim adamları mevcut bir kanser teşhisi bulunan katılımcıların yanı sıra çay, alkol ve sigara içmekten vazgeçmiş katılımcıları çalışmaya dahil etmediler. Sonuçta, 30 ila 79 yaşları arasındaki 456.155 yetişkin katılımcının verilerini analiz ettiler. Bütün bu katılımcıların sağlık gelişmeleri daha sonra 9,2 yıllık bir ortalama süreyle takip edildi. Bu dönemde 1731 katılımcı özofagus kanseri tanısı aldı.

Tek Başına Risk Yüksek Değil

Yüksek sıcaklıkta çayın içilmesi, alkol tüketimi ya da sigara içimi ile birlikte, özofagus kanseri riski, sadece sıcak çay içmekten daha yüksek bulundu. Çayı haftada birden daha az tüketen ve günlük 15 g'dan daha az alkol tüketen katılımcılarla karşılaştırıldığında, sıcak çay ve günde 15 gr veya daha fazla alkol tüketenler, 5,0 risk oranı ile özofagus kanseri için en büyük riski taşıyordu. Benzer şekilde, günlük sıcak çay içip sigara içenlerin risk oranı değeri 2,03’tü. Sadece sıcak çay içenlere ve alkol almayan ya da sigara içmeyen bireylerin özofagus kanseri riski daha yüksek değildi ve bu üç davranışın uyumlu bir etkisinin önemli bir risk faktörü olduğunu düşündürüyordu.

Araştırmacılar bulgulara dayanarak, insanların alışkanlıklarını dikkatlice seçmeleri gerektiğini ve günlük içki veya sigarayı bırakamayanların çok yüksek sıcaklıklarda çay içmekten kaçınmalarının uygun olacağını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Yu et al. Effect of Hot Tea Consumption and Its Interactions With Alcohol and Tobacco Use on the Risk for Esophageal Cancer: A Population-Based Cohort Study,  Annals Of İnternal Medicine 2018.

Mide Kanseriyle Alakalı Ayrıntılı Genom Analizi Yapıldı

28 Şubat 2018

Küresel bir perspektiften bakıldığı zaman gastrik kanserin, kanserin en yaygın ve öldürücü formlarından biri olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu Asya'da, tütsülenmiş gıda tüketiminin yaygın olması nedeniyle gastrik kanser insidansı son derece yüksektir. Günümüze kadar yapılmış olan çalışmalarda, gastrik kanser tanısında biyolojik belirteç olarak bir veya birkaç gen belirlenemedi ve gastrik kanser tedavisinde önemli olabilecek genlerin ayrıntılı tanımlaması yapılamadı.

Çin’de yapılan yeni bir çalışmada, normal mide dokuları ile GC dokuları arasında farklı olarak eksprese edilen genleri ayırt etmek için Gen İfade Omnibus (GEO) veritabanına yüklenen dokular, tüm genom geniş ifade profilleme dizileri ile analiz edildi. GSE13911, GSE19826 ve GSE79973, GPL570 platformunu temel aldı ve GSE29272, GPL96 platformunu temel aldı. İki platformdan farklı eksprese edilen genler taranarak bu iki platformun kesişim noktası seçildi. Bunun peşi sıra farklı laboratuvarlardan gelen sıralama verilerinde ortak olan farklı eksprese edilen genler tespit edildi. Son olarak, 384 gastrik kanser örneğinden 3 yukarı doğru düzenlenmiş ve 34 aşağı doğru düzenlenmiş farklı eksprese edilen gen elde edildi.

Çok Sayıda Gen Tespit Edildi

Aşağı doğru düzenlenmiş gen sayısı, yukarı doğru düzenlenmiş genlerin sayısından daha büyük olduğu için, aşağı düzenlenmiş farklı eksprese olan genler üzerinde işlevsel analiz ve yolak zenginleştirme analizi gerçekleştirildi. Analizin sonucunda, salgılanan fosfoprotein 1 (SPP1), sülfataz 1 (SULF1), trombospondin 2 (THBS2), ATPaz H + / K + taşıyan beta altbirimi (ATP4B), gastrik intrinsik faktör GIF) ve gastrokine 1 (GKN1) gibi gastrik kanserle ile ilişkili en önemli genler tespit edildi. Bu genlerin prognostik gücü, Oncomine veritabanında ve Kaplan-Meier plotter (KM-plotter) analizi ile doğrulandı. Ayrıca gastrik asit sekresyonu, toplayıcı kanal asit sekresyonu, azot metabolizması ve ilaç metabolizması gastrik kanser ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Bu nedenle araştırmacılara göre, bu genler ve yollar gastrik kanserli hastalarda tanı ve klinik etkileri geliştirme potansiyel hedefleri olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Fei HJ et al. Identification of significant biomarkers and pathways associated with gastric carcinogenesis by whole genome-wide expression profiling analysis. Int J Oncol. 2018 Jan 11. doi: 10.3892/ijo.2018.4243. [Epub ahead of print]

Alkol Kullanımı Kanser Riskini Arttırıyor

22 Ocak 2018

1964 yılında kurulan American Society of Clinical Oncology, Inc. (ASCO), kanser bakımında fark yaratan bir dünya yaratmayı taahhüt eder. Dünyada kendi türünün önde gelen organizasyonlarından biri olan ASCO, kanserli insanlara bakım yapan 40.000'den fazla onkoloji uzmanını temsil etmektedir. ASCO, en yüksek kalitede hasta bakımının araştırılması, eğitim ve tanıtım yoluyla kanserin önlendiği veya iyileştirildiği bir dünya yaratmaya çalışır.

Hafif, orta veya ağır alkol kullanımı, Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) tarafından yayınlanan kanıtlara göre, göğüs, kolon, özofagus ve baş ve boyun kanserlerinin de dahil olduğu birçok yaygın kanser riskinde artışla ilişkili bulundu. ASCO, yaptığı açıklamada, alkolün kanser için kesin bir risk faktörü olarak tanımlandığını ve alkol ile doğrudan ilişkilendirilebilecek yeni kanserlerin % 5-6'sını ve kanser ölümlerini aktardı. ASCO'nun bu yılın başlarında gerçekleştirdiği Ulusal Kanser Kanaat Araştırması'na göre, özellikle Amerikalıların % 70'inde alkolün kanser için bir risk faktörü olarak tanımlanmamıştı.

Araştırmacılar, insanların genellikle bira, şarap ve içki içmekle birlikte yaşamları boyunca kanser geliştirme risklerini artırdıklarını, artan alkol tüketimi ile kanser arasındaki ilişkinin güçlü olduğunu belirttiler. ASCO, Ulusal Kanaat Anketi ile Amerikalıların yalnızca % 38'inin alkol alımını kanser riskini azaltmanın bir yolu olarak sınırladığını gösterdi.

18 yaş ve üstü 4.016 ABD'li yetişkin arasında, 10-18 Temmuz 2017 tarihlerinde ulusal bir araştırma gerçekleştirildi. Araştırmada, alkol ile kanser arasındaki ilişki hakkında bilinçlendirmek ve alkol tüketimini sınırlayarak kanser riskini azaltma değerlendirildi.

Araştırmacılar, alkol alımını sınırlamanın kanseri önlemek için bir araç olduğunu ve insanların kanseri geliştirme riskini azaltmak için yapabilecekleri önemli bir şey olduğunu belirttiler. Aşırı alkol tüketiminin sadece kansere neden olmadığını, aynı zamanda kanser tedavisini de geciktirebileceğini veya olumsuz yönde etkileyebileceğinin de altını çizdiler. Onkologların, hastalarının alkol kullanımını azaltmalarına yardımcı olacak stratejileri belirlemek üzere benzersiz bir konuma sahip olduklarını ve alkol farkındalığını kanser riski davranışı olarak yükseltmek için toplum danışmanları ve liderler olarak görev yaptıklarına dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Alcohol Linked to Cancer According to Major Oncology Organization: ASCO Cites Evidence and Calls for Reduced Alcohol Consumption, November 7, 2017, ASCO Press Release

Kansere Karşı Çinko

03 Kasım 2017

Geçmişte yapılmış olan araştırmalar çinkonun insan sağlığını korumak için şart olduğunu ve özefagusu kanserden koruduğunu göstermişti. Bununla birlikte çinkonun özofagusta kanseri önleme yeteneği tam olarak anlaşılamamıştır. Dr Zui Pan'in liderliğinde bir ekip, çinkonun kanser hücrelerinin büyümesini seçici olarak durdurduğunu, ancak normal özofagus epitel hücrelerine bu yönde bir etkide bulunmadığını keşfetti.

Ulusal Kanser Enstitüsüne göre, özefagus kanseri, tüm dünyada kanser ölümlerinde altıncı sırada. Enstitü, 2016'da Amerika Birleşik Devletleri'nde neredeyse 16.000 özofagus kanseri ölümü olduğunu tahmin etmektedir. Beş yıllık ortalama sağkalım oranı ise yüzde 20'den az. Bu çalışmanın özefagus kanserinin önlemesi ve daha iyi tedavisi için bir yol sağlayabileceği umuluyor.

Çinko Aşırı Aktif Kalsiyum Sinyallerini Engelliyor

Çinko, pek çok proteinde ve birçok enzimde yer alan önemli bir elementtir ve çinko olmaması, hücrelerin işlevini imkânsız hale getirmektedir. Zenginleştirilmiş gıdalar, ıspanak, keten tohumları, sığır eti, kabak çekirdeği ve karides ve istiridye gibi deniz ürünleri çinko içerir. Ancak daha önce neden aynı çinko fizyolojik konsantrasyonlarının kanser hücresi büyümesini inhibe ettiğini, normal hücreleri inhibe etmediğini bilmiyorduk. Bu çalışma, çinkonun, normal hücrelerde görülmeyen kanser hücrelerinde görülen aşırı aktif kalsiyum sinyallerini engellediğini ortaya koydu ve dolayısıyla çinko seçici olarak kanser hücresi büyümesini engellemektedir. Yani çinko ve kalsiyum arasında çapraz bağlantı olabileceği anlamına geliyor.

Araştırmacılar, ileride bu iki sinyalin birbirini nasıl bağladığını ve birbirlerini nasıl etkilediğini inceleyeceklerini belirtti. Bu sayede daha iyi bir önleme ve tedavi stratejisi geliştirmede yön gösterici bulgular edilmesi umuluyor.

Özefagus kanseri ve çinko arasındaki bağlantıda elde edilen bu yeni bulgular tükettiğimiz gıdaların dengeli dağılımına dikkat etmemiz gerektiğini bir kez daha göstermiş oldu. Çinko, kanser dışında birçok hastalığın da gelişiminde kilit rolde olabilir ve kalsiyumla ilişkisinin çözülmesi daha bilinmeyen birçok gizemi de aydınlatabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Choi S et al. Selective inhibitory effects of zinc on cell proliferation in esophageal squamous cell carcinoma through Orai1. The FASEB Journal, 2017; fj.201700227RRR DOI: 10.1096/fj.201700227RRR

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

HER2 Durumuna Göre Tümör Yükü Değerlendirmesi

09 Ağustos 2017

Mide kanseri özellikle Uzakdoğu ırklarında beslenme alışkanlıklarının da etkisiyle sık görülmektedir. Japonya merkezli yapılan yeni bir çalışmada mide kanseri hastalarında F18-FDG PET / BT ile değerlendirilen metastatik tümör yükünün klinik değeri incelendir. Araştırmacılar bu yükü HER2 durumu göz önüne alarak bulmayı amaçladılar. Çalışmada Ocak 2006 ile Aralık 2014 arasında Yonsei Kanser Merkezi'nde lokal olarak ilerlemiş veya metastatik mide kanseri olan 124 hasta retrospektif olarak incelendi. Bu hastalara ilk basamak kemoterapiden önce temel FDG PET / BT uygulanmıştı. Hastalarda maksimum standart alım değeri (SUVmax) ile birlikte WB (tüm vücut) SUVmax, WB SUVmean, WB metabolik tümör hacmi (WB MTV) ve WB toplam lezyon glikolizisi (WB TLG) değeri hesaplandı. Tüm metabolik olarak aktif metastatik lezyonlarda (SUV eşiği ≥2.5 veya ≤2.5 için % 40 izokontur) bu incelemeler yapıldı ve bunların hasta sağkalım sonuçlarıyla ilişkisi saptandı.

SUVmax, HER2-pozitif gastrik kanserlerde HER-2 negatif ile karşılaştırıldığında daha yüksekti (medyan 12.1’e karşılık 7.4, p <0.001). Tüm hastalar arasında, yüksek metastatik tümör yükü göstergesi olan WB TLG> 600 olması durumunda hem progresyonsuz sağkalımda [HR, 2.003; 95% CI, 1.300-3.086; P = 0.002] hem de genel sağkalımda (HR, 3.001;% 95 GA, 1.950-4.618; P <0.001), WB TLG ≤ 600'e göre daha kötü sonuçlar alındı. Trastuzumab ile tedavi edilen HER2-pozitif gastrik kanser hastalarında, metabolik tümör yükünün yüksek olması daha kötü genel sağkalım ile ilişkili bulundu. HER2-pozitif gastrik kanserlerde ayrıca HER2-negatif gastrik kanserlere kıyasla SUVmax daha yüksekti.

Bu çalışmada elde edilen sonuçlar PET/BT kullanılarak HER2 durumuna göre mide kanseri hastalarında bazı prognostik öngörülerin yapılabileceğini gösterdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Park JS, et al. The prognostic value of volume-based parameters using 18F-FDG PET/CT in gastric cancer according to HER2 status. Gastric Cancer. 2017 Jun 22. doi: 10.1007/s10120-017-0739-0. [Epub ahead of print]

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

Kanser Hastalarının Takibinde Hasta Tercihleri Araştırıldı

06 Aralık 2016

Kanser tanısı aldıktan sonra çeşitli tedavilerle kanseri yenen hastalarda uzun dönem takip ile kanserin nüksetmemesi sağlanmaya çalışılmaktadır. Günümüzde bu takipte uzman hekimler önemli bir rol oynamaktadır. Ancak İskoç araştırmacılara göre bu yöntem hem pahalı, hem de polikliniklerin yoğunluğu sebebiyle hasta beklentilerini karşılayamamaktadır.

Hastaların beklentilerinin ne olduğunu tanımlamayı hedefleyen araştırmacılar melanom, meme kanseri, prostat kanseri ve kolon kanseri tanısı alıp kanseri yenen toplam 1201 hastaya anket uyguladılar. Takip döneminde ne gibi beklentileri olduğu ve nelerden feragat edebilecekleri hastalara soruldu.

Anketin gönderildiği hastaların 668’i (%56.6) (132 melanoma, 213 meme kanseri, 158 prostat kanseri, 165 kolorektal kanser) anketi yanıtladı. Sonuçlara göre kanser hastaları takip randevularında konsültan hekimle birebir görüşmeyi tercih ediyorlar. Ancak bu takipte birebir görüşmeler ve diyetleri hakkında ayrıntılı bilgilendirmenin artması halinde konsültan hemşire, kayıt elemanı ya da pratisyen hekimlerle görüşmeyi de kabul ediyorlar.

Hastalar randevu sürelerinin daha uzun olmasını isterlerken telefon ya da web tabanlı ve grup içi randevulara ise sıcak bakmadılar. Kolorektal kanser ve melanomu yenmiş olan hastalar takip randevuları için tüm alternatifleri kabul ederken, meme kanseri hastaları konsültan hemşire ve kayıt elemanını tercih ederken prostat kanseri hastaları ise pratisyen hekimi tercih ediyorlar.

İskoç araştırmacılar bu sonuçlar dahilinde takip randevularında alternatif yöntemler kullanılarak masrafların azaltılabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murchie Pet al. Determining cancer survivors' preferences to inform new models of follow-up care. Br J Cancer. 2016 Nov 1. doi: 10.1038/bjc.2016.352.

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Çevresel Sigara Dumanı ve Kanser

29 Haziran 2016

Sigara içilmesi ile birçok kanser riskinde artış oluştuğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Çevresel sigara dumanına maruz kalmak da belirli kanser türlerinin oluşumunda riski arttırmaktadır. Özellikle akciğer kanserinde bu riskin bariz bir şekilde artış gösterdiği biliniyor.

2002 yılında yapılmış bir araştırmada 38 tane çalışma incelenmiş ve akciğer kanseri dışındaki kanser türleri ve çevresel sigara maruziyeti arasındaki ilişki ortaya konulmuştu. O zamandan bugüne kadar çok sayıda çalışma biriktiği için araştırmacılar 87 çalışmalık yeni bir analiz yaptılar ve bu analizin sonuçları geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bu çalışmada da akciğer ve meme kanseri dışındaki kanser türleri ile çevresel sigara dumanı maruziyeti arasındaki ilişki incelendi.

Bu metaanalizin sonuçlarına göre çevresel sigara dumanı maruziyeti ile riski artmayan kanser türleri nazofarenks kanseri, baş-boyun kanseri, çeşitli sindirim kanalı kanserleri (mide, rektum, kolorektal, karaciğer ve pankreas), endometrium, over, mesane ve beyin kanserleri olarak sıralandı. Bazı kanser türleri içinse veriler sınırlıydı ve bir ilişki gösterilemedi; bu kanserler özefagus, kolon, safra kanseri ve lenfoma olarak tespit edildi.

Serviks kanserş içinse artmış bir riskten bahsetmek mümkün. Çalışma sonucuna göre çevresel sigara dumanı maruziyeti ile serviks kanseri oluşma riski %58’lik bir artış gösteriyor. Hatta HPV enfeksiyonu ve cinsel aktif yaşam gibi diğer bağımsız değişkenler dışlandığında dahi riskin %29’luk bir artış oranını korudğu görülüyor.

Total kanser oluşum riskinin ise %13’lük bir artış gösterdiği çıksa da bu sonucun birçok bağımsız değişkenden etkilenmiş olduğu söylenebilir.

Çalışma her ne kadar yol gösterici olsa da kendi içerisinde çok sayıda eksikliği de mevcut. Ancak ne olursa olsun çevresel sigara dumanı maruziyetinin belirli kanser türleri gelişimi üzerindeki etkisi ve insan sağlığını kötüleştirici etkiye sahip olduğu yadsınamaz.

Literatür talep et

Referanslar :

 Lee P et al. Epidemiological evidence on environmental tobacco smoke and cancers other than lung or breast. Regul Toxicol Pharmacol. 2016 Jun 16. pii: S0273-2300(16)30170-2. doi: 10.1016/j.yrtph.2016.06.012. [Epub ahead of print]

Kanserin Yeni Belirleyicisi

10 Mart 2016

Epigenetik yaş biyolojik yaşın hesaplanmasında kullanılan yeni bir yöntem ve bu iki yaş arasındaki en büyük fark kansere yakalanma ve ölme ihtimaliniz.

Kişinin epigenetik yaşı hesaplanırken kanda çevresel etmenler,kimyasallar, obezite, egzersizden etkilenen 71 DNA metilasyon markerı kullanılmış. Bu test genel olarak kullanılmasada Northwestern Üniversitesinin de dahil olduğunu araştırmalarda kullanılmakta. DNA metilasyonunda; genin DNA kodu değiştirilmeden, gene bir grup molekül bağlanarak geni vücuttan gelen biyokimyasal sinyallere karşı  daha az ya da daha çok hassas hale getiriliyor.

Araştırmacılar 1999 yılından 2013 yılına kadar kanser olmayan randomize seçilen 442 kişiden 834 kan örneği incelediler., Önceki çalışmalarda tek seferde kan alınırken bu çalışmada multiple kan örnekleri yapılarak, her  yıl epigenetik ve kronolojik yaş arasındaki dengenin değiştiğini gördüler. Çalışma grubunun yüzde 6’sında kanser görülme riskinin arttığını , yüzde 17’sinde ise 5 yıl içinde kanserden ölüm riskinin arttığını tespit ettiler. Araştırmaya göre epigenetik yaşı kronolojik yaşından 6 ay büyük olan insanlar kanserden dolayı 2.2 yıl geç ölecekler.

Araştırmacılardan Dr. Lifang Hou, kan testi ile kişilerin iki yaşı arasındaki farkı hesaplayarak erken kanser teşhisi koymanın umut vaad edici olduğunu; sağlıklı kişilerin yaşları arasındaki farkın küçük olduğu, verilere göre bu yaşlar arasındaki farkın yüksek olduğu kişilerin kansere meyilli olduğunu belirtti. Bu araştırma biyokimyasal yaş-epigenetik yaş- kan tetkiki ile kanser erken tanısı açısından ilk çalışma olması açısından önem arz ediyor. Önceki çalışmalardan farkı ise tek zamanlı olmaması, çeşitli faktörlerin de kanserle ilişkisi açısından çalışmaya dahil olması olarak özetlenmiş.

Literatür talep et

Referanslar :

Yinan Zheng, Brian T. Joyce, Elena Colicino, Lei Liu, Wei Zhang, Qi Dai, Martha J. Shrubsole, Warren A. Kibbe, Tao Gao, Zhou Zhang, Nadereh Jafari, Pantel Vokonas, Joel Schwartz, Andrea A. Baccarelli, Lifang Hou. Blood Epigenetic Age may Predict Cancer Incidence and Mortality. EBioMedicine, 2016; DOI: 10.1016/j.ebiom.2016.02.008 

Karaciğer Kanserine Karşı Koruyucu Brokoli

02 Mart 2016

Amerikalı bilim adamlarının haftada 3 ila 5 öğün sebze tüketiminin kolon, göğüs, prostat kanseri ve birçok kanseri önleyeceği ile ilgili yayınlarının ardından ülkede brokoli tüketimi artıyor.
İlionis Üniversitesinin yaptığı araştırmaya göre de diyetlere brokoli eklenerek yüksek mortalite oranları olan karaciğer rahatsızlıkları ve hepatoselüler karsinomaya öncülük eden non alkolik yağlı karaciğer hastalığı önlenebilir. Daha önce brokolinin çeşitli kanserlere karşı koruyuculuğu hakkında çalışılmıştı ancak obezitenin Amerika'da epidemik olmasından ve karaciğer kanseri açısından 5 kat yüksek risk olmasından dolayı araştırma grubu karaciğere odaklanmış. Yüksek beden kitle indeksi, yüksek şeker içerikli diyet ve vücut yağ oranının yüksek olması alkole bağlı olmayan karaciğer hastalığı gelişimi için önemlidir. Alkol bağımsız karaciğer hastalıkları da siroz ve kanser açısından risk faktörleridir.

Önceki çalışmalar brokolide bulunan biyoaktif bileşiklerin karaciğer yağlanmasını ve alkol bağımsız karaciğer hastalığından koruduğunu fareler üzerinde göstermişti. Bu nedenle, araştırmacılar karaciğer kanseri olan farelerde brokolinin etkisi üzerine yoğunlaşmış. Karaciğerdeki karsinojen miktarını kontrol etmek amacı ile batı tarzı diyet alan, kontrol grubu diyeti alan, brokoli verilen ve verilmeyen grup olarak fareler dört gruba ayrılmış. Obezite gen dizisini ayırarak değil, tıpkı insanlar gibi beslenme ile obeziteye gidişatı göz önüne alınmış. Araştırmacılar brokolinin etkisine ve karaciğerdeki tümörlerin progresyonuna ağırlık verseler de, karaciğer sağlığını ve yüksek yağlı diyetlerde karaciğerin lipidleri metabolize edişini de gözlemlemek istemiş.

Çalışmaya göre batı tarzı diyeti alan farelerde karaciğerdeki kanserojen nodüllerin sayısı ve boyutu artmış ancak diyete brokoli eklendiğinde büyüklüğü değişmemekle birlikte nodül sayısı azalmış. Yani batı tarzı diyet karaciğer yağlanmasına neden olurken brokoli karaciğerin lipid alımını azaltarak ve yıkımını arttırarak karaciğeri korumuş. Diyete eklenen brokolinin fareyi zayıflatmadığı ancak karaciğer yağlanmasını azalttığına vurgu yapan araştırmacılara göre alınan sonuçlar tam bekledikleri gibi olup karaciğer yağlanmasının iki temel sebebi var; yağ ve şeker miktarı yüksek yiyecekler yemek ve yüksek alkol tüketimi.

Grubun bir önceki çalışmasına göre ise brokolinin kanserden koruyucu bileşik olan sulforafan açısından en uygun tüketim şekli taze ya da hafifçe buharda pişirilmesi. Yayın sadece brokoli üzerine olsa da araştırmacılar brüksel lahanası ve karnabaharında aynı etkiye sahip olduğunu söylemekteler.

Literatür talep et

Referanslar :

 

  1. Y.-J. Chen, M. A. Wallig, E. H. Jeffery. Dietary Broccoli Lessens Development of Fatty Liver and Liver Cancer in Mice Given Diethylnitrosamine and Fed a Western or Control Diet. Journal of Nutrition, 2016; 146 (3): 542 DOI: 10.3945/jn.115.228148

Mide Kanserinde PDL1 Ekspresyonu

29 Aralık 2015

Son yıllarda kanser immünolojisi ve bu immünoloji siklusunda yer alan öğeler bilim adamlarının odağında olup bu konu üzerinde bir çok çalışma yapılmaktadır. Çeşitli kanser tiplerinde yapılan çalışmalarda hücre yüzey proteini olan programlı ölüm-1 (PD-1) ve bunun ligandının (PD-L1) değişen oranlarda eksprese edildiği gösterilmiştir.

Daha önce yapılmış çalışmalarda gözlenen durum eğer tümörde PD1 veya PDL1 ekspresyonu varsa hastalığın kötü prognoza sahip olacağı yönünde. Bu sonuca farklı tümör tiplerinde yapılmış olan çalışmalarla ulaşılmıştır.

Çin merkezli yapılan bir araştırma ile gastrik kanser hastalarında da PD1 veya PDL1 ekspresyonunun kötü prognozla ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve 431 gastrik kanser hastasının tümör örnekleri immunohistokimya ile değerlendirildi. Tümörün PDL1 ekspresyonu ve intratümöral PD1 (+) hücre infiltrasyonuna bakıldı, PD1 / PDL1 ekspresyonu ve klinik ve patolojik bulgular arasındaki ilişkiler değerlendirildi.

128 hastada (%29.6) yüksek PDL1 ekspresyonu tespit edildi. PDL1 eskpresyonu olduğu tümör içi PD1(+) hücre infiltrasyonu ile onaylandı. PDL1 ekspresyonunun genel sağ kalım üzerindeki etkisini değerlendirmek için çok değişkenli analiz yöntemi uygulandı ve sonuçta yüksek PDL1 ekspresyonu ile daha kötü genel sağ kalım olduğu görüldü. İstatistiksel analizin evre II/III gastrik kanser hastalar için anlamlı olduğu ve PDL1 ekspresyonunun bu grup gastrik kanser hastalarında bağımsız bir prognostik faktör olduğu bulundu.

Son yıllarda yapılan kanser immünolojisi araştırmalarında temel odak noktası olan PD1 ve PDL1’in gastrik kanser için de önemli bir biyobelirteç olabileceği bu çalışma sonucunda kanıtlanmış oldu. Araştırıcılar daha geniş hasta popülasyonlarında ve prospektif olarak dizayn edilmiş çalışmalarla da bu ilişkinin kanıtlanması gerektiği yorumunda bulundular.

Literatür talep et

Referanslar :

  Tamura T et al. Programmed Death-1 Ligand-1 (PDL1) Expression Is Associated with the Prognosis of Patients with Stage II/III Gastric Cancer. Anticancer Res. 2015 Oct;35(10):5369-76.

Mide Adenokanseri Tanısında Biyopsiye Hala İhtiyaç Var mı?

24 Kasım 2015

Mide kanserine erken dönemde tanı koyabilmek, yaygın gastrik intestinal metaplaziye (GİM) sahip hastaların taranması ile sağlanabilir. Nacak GİM tanısı genellikle histolojik inceleme gerektirmekte ve hastalardan biyopsi almak gerekir. Portekiz merkezli yapılan bir çalışma ile light NBI (norrow band imaging) özellikli yüksek çözünürlüklü endoskopi ile hastalardaki GİM varlığının anlaşılabilirliği test edildi.

60 hastalık bir prospektif kohort oluşturularak 25 hasta değerlendirme kohortuna alınırken 35 hasta ise gerçek zamanlı validasyon grubuna alındı. Değerlendirme kohortunda iki farklıbilgi ve  tecrübe düzeyine sahip 6 endoskopiciden, endoskopik görüntülere göre GİM derecesini tahmin etmeleri istendi. Gerçek zamanlı validasyon grubunda ise tecrübeli endoskopicilerden benzer şekilde optik tanılarını kaydetmeleri istendi. Histoloji altın standart olarak kabul edildi.

Değerlendirme grubunda doğru tanı oranı %60 olarak hesaplandı (tecrübeli olanlar %61, tecrübesi az olanlar %59). Bu oran NBI magnifikasyonu sonrası %73’e, histoloji ile birlikte %83’e ve hatta tecrübeli ellerde %87’ye kadar yükseldi. Gerçek zamanlı validasyon grubunda ise GİM için doğru tespit oranı %91 olarak hesaplandı. Gerçek zamanlı endoskopik tanı için duyarlılık, özgüllük, LR+ ve LR- oranları sırasıyla 0.92 (CI95%:0.67-0.99), 0.96 (0.79-0.99), 21.1 (3.08-144) and 0.09 (0.013-0.57) olarak hesaplandı.

Bu çalışma sonucunda ilk kez GİM tanısında light-NBI eklentili yüksek çözünürlüklü endoskopinin güvenilir bir yöntem olduğu kanıtlanmış oldu. Bu çalışmanın sonucuna göre risk altındaki hastaların %90’ından fazlası biyopsiye gereksinim duyulmadan tanımlanabilir bu da tanıyı çok kolaylaştırır.

Literatür talep et

Referanslar :

  Lage J. Et al. Light-NBI to identify high-risk phenotypes for gastric adenocarcinoma: do we still need biopsies? Scand J Gastroenterol. 2015 Oct 27:1-6. [Epub ahead of print]

Gastrik lezyonları olan hastalarda mide kanseri riski daha mı yüksek?

30 Temmuz 2015

​Prekanseröz gastrik lezyonları olan hastalarda, lezyon kötüleştikçe mide kanseri riski artar. İsveç'te yapılan bir çalışmada, araştırmacılar bağırsak mukozasında küçük değişiklikler olan hastalarda 20 yıl sonra mide kanseri gelişme riskinin, sağlıklı bağırsak dokusuna sahip kişilere kıyasla 1.8 kat daha fazla olduğunu saptadılar; displazileri olan hastalarda ise risk neredeyse 11 kat artmıştı.

Gastrik prekanseröz lezyonları olan hastalarda, mide kanseri insidansını belirlemek için yapılan çalışmada, İsveç ulusal kayıtlarından 1979-2011 yılları arasında gastrik biyopsi uygulanan 405.211 hastanın verileri kullanıldı. Araştırmacılar bu zaman aralığında tanı konmuş 1599 mide kanseri vakası tespit etti.

Araştırmacılar 20 yıllık takip süresince, mide kanseri gelişme riskinin sağlıklı mukozası olan kişiler için 1/256, gastriti olan hastalar için 1/85, atrofik gastriti olan hastalar için 1/50, intestinal metaplazisi olan hastalar için 1/39 ve displazisi olan hastalar için 1/19 olarak hesapladılar.

Dr. Ye, bir hastada mide kanseri gelişme olasılığına dair daha eksiksiz bir tablo ortaya koymak için sonraki adımın prekanseröz lezyonun evrelenmesinin yanı sıra, biyobelirteçlerin dahil edilmesi olduğunun altını çizdi. Bu biyobelirteçlerden biri hastanın enfekte odluğu Helicobacter pylori alt tipini belirlemek üzere genom analizidir, diğeri ise tümörün mutasyon profilini belirlemektir. Dr. Ye, aile öyküsü, sigara kullanımı gibi risk faktörlerinin sorgulanmasının önemli olduğunu fakat bu klasik yaklaşımın yansıra iki biyobelirtecin de araştırılmasının önemli olduğunu vurguladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/848858

Midedeki Helicobacter pylori’yi tedavi etmek mide kanseri riskini azaltabilir

24 Temmuz 2015

Yakın zamanda yayınlanan bir sistematik gözden geçirme çalışması, genel popülasyondaHelicobacter pylori eradikasyonunun mide kanserini önleme potansiyeline sahip bir uygulama olduğuna dair kanıtların arttığını gösterdi.

Mide kanseri tüm dünyada kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer alır. Fakat mide kanseri son birkaç on yılda daha az görülür hale geldi, bazı hekimler bunu antibiyotiklerle daha fazla insanın tedavi edilmesi ve bu antibiyotiklerin Helicobacter pylori' yi öldürmesine bağlıyor.

Gözden geçirme çalışmasında, en az 1 hafta Helicobacter pylori tedavisi gören hastalar ile plasebo alan veya hiç tedavi görmeyen hastaları karşılaştıran çok sayıda randomize kontrollü çalışmanın bulguları analiz edildi, yaklaşık 6500 hastanın bulguları değerlendirmeye alındı.

Araştırmacılar  Helicobacter pylori  tedavisi gören katılımcıların %1.6'sında mide kanseri geliştiğini, buna karşın hiç tedavi uygulanmayan veya plasebo verilenlerde bu oranın %2.4 olduğunu saptadı.

Araştırmcılar Helicobacter pylori  ile mide kanseri arasındaki belirgin ilişkinin, askorbik asit konsantrasyonları ve barsaktaki reaktif oksijen türü düzeylerinin Helicobacter pylori enfeksiyonu nedeniyle değişmesi ile açıklanabileceğini ileri sürdü.

Literatür talep et

Referanslar :

Kaynak:  Medical News Today, http://www.medicalnewstoday.com/articles/297229.php

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image