Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Mii-vitaliSe: Multiple Skleroz Hastaları İçin Bir Oyun Konsolu

03 Ocak 2018

Multiple skleroz için fiziksel aktivitenin birçok fayda sağladığı yaygın olarak bilinmektedir. Fiziksel zindelik, hareketliliğin, kas gücünün iyileşmesinin yanı sıra, yaşam kalitesinin ve ruh halinin iyileşmesi gibi muhtemel ikincil faydalar sağlar. Yakın zamanda yapılan araştırmalar, egzersizin, MS hastalarında, nüks veya advers olay riski yüksek olan kişiler için güvenli olduğunu önermektedir. Bununla birlikte, MS'li insanlar tipik olarak genel popülasyondan fiziksel olarak daha az aktiftir. Fiziksel olarak aktif olmak zorlu olabilir ve MS'li insanlar ek engeller ile karşı karşıya kalabilirler. Bunlar, ağrı, yorgunluk, hareketlilik ve denge sınırlamaları, aşırı ısınma gibi fiziksel, korku, utanç veya güven eksikliği gibi psikolojik ve ulaşım, maliyet, uygun tesis/eğitimli personel eksikliği gibi çevresel engellerdir.

Wii, evde egzersiz yapmak için nispeten ucuz, kullanışlı ve eğlenceli bir yol sunarak potansiyel olarak bu engellerin üstesinden gelmektedir. MS için son zamanlarda gerçekleştirilen fiziksel aktivite kılavuzları, haftada iki kez 30 dakikalık ılımlı aerobik aktivite ve haftada iki kez 10-15 kuvvet egzersizi yinelemelerine yönelik çalışmalar önermektedir.  Wii uygulamaları farklıdır ve bulgular umut vericidir fakat MS'deki kanıt tabanı, çoğu küçük çalışmalar, ön ve sınırlı takip ile sınırlıdır.

Wii Oynayarak MS Rehabilitasyonu

İngiltere’den araştırmacılar, MS'li kişilerin fiziksel aktivite düzeylerini arttırması amacıyla, ticari yazılımları kullanan ve fizyoterapist destekli Wii müdahale paketi ('Mii-vitaliSe') geliştirdiler. Araştırmacılar, evde fizyoterapist destekli bir Nintendo Wii müdahalesi olan Mii-vitaliSe'nin etkinliğini ve maliyet etkinliğini kesin bir şekilde test etmenin fizibilitesini test etmeyi amaçladılar. Mii-vitaliSe, fizyoterapist desteği ve kişiye özel kaynaklarla birlikte hastanede izlenen iki denetlenmiş Nintendo Wii egzersiz oturumunu ve ardından evde kullanımını (Wii Sports, Sports Resort ve Fit Plus yazılımı) kapsıyordu. Çalışmanın tasarımı, evde yapılan etkinlikler, kişiselleştirilmiş destekli davranış değişikliği teknikleri, karışık yöntemler kullanarak ve uzun dönem takip düşüncesi dahil edilerek, literatürde vurgulanan bazı sınırlamaları ortadan kaldırıyordu. Çalışmaya, klinik olarak doğrulanmış MS’li, ayakta tedavi alan, nispeten aktif olmayan 30 kişi dahil edildi. Katılımcıları, hemen (12 ay boyunca) veya 6 ay bekletildikten sonra (6 ay süreyle) Mii-vitaliSe almak üzere randomize edildi.  Çalışmaya, başlangıçta, 6 ve 12. aylarda, hastaların kendi raporladıkları fiziksel aktivite seviyeleri, yaşam kalitesi, ruh hali, öz-yeterlik, yorulma ve denge, yürüme, hareket kabiliyeti ve el becerisi verileri dahil edildi.

Katılımcıların yaş ortalaması 49,3’tü,% 90’ı kadındı,% 47'sine MS <6 yıl önce tanı konmuştu ve % 60'ı önceden oyun oynama tecrübesi yoktu. Çalışmaya dahil olma oranı % 31’di. Sonuç verileri 6 ayda 29 (% 97), 12 ayda 28'inde (% 93) mevcuttu. Çalışma sırasında herhangi bir ciddi advers olay bildirilmedi. Niteliksel veriler, Mii-vitaliSe'nin iyi kabul edildiğini gösterdi. Her iki grupta da ilk 6 aylık müdahale periyodunda ortalama Wii kullanımı haftada iki kez 27 dk /gündü. Araştırmacılar, bu çalışmanın MS hastalarında bu tür sistemlerin kullanılabileceğini ve gelecekte bu alanda daha fazla çalışmanın yapılabileceğini ortaya koyduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Thomas S, Fazakarley L, Thomas PW, et al. Mii-vitaliSe: a pilot randomised controlled trial of a home gaming system (Nintendo Wii) to increase activity levels, vitality and well-being in people with multiple sclerosis. BMJ Open 2017;7:e016966. 

MS Hastalarının Takibinde Gadolinyumlu Kontrast Madde Kullanımı

07 Kasım 2019

Birçok çalışma, gadolinyum bazlı kontrast maddeleri (GBCA) kullanarak sık sık beyin MR görüntülemesi yapılan multipl skleroz (MS) hastalarında gadolinyum beyin birikintileri bulmuştur. 2017'den beri, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), tüm GBCA'lar için vücutta gadolinyum tutulmasına ilişkin sınıf çapında bir uyarıya ihtiyaç duymuştur. Gadolinyum bazlı kontrast maddelerin MS hastalarında sıkça uygulanması, beyin boyunca sinyal yoğunluğunu (SI) arttırılmamış T1 ağırlıklı görüntüleme MRG'yi artırabilmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, MS'li hastalarda, yaşam boyu kümülatif gadodiamid uygulama dozları ile dentat nükleus (DN), globus pallidus (GP) ve talamus içindeki artmış SI arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.

Yapılan bu retrospektif, 3T MRG okuyucu-körleştirilmiş çalışmaya 203 MS'li hasta (bazal ve takip MRG değerlendirmeleri ile 107) ve 262 yaş ve cinsiyet uyumlu kontrol dahil edildi. MS'li hastalar başlangıçta 2 yıldan daha az hastalık süresine sahipti ve hastalar tüm MRG zamanlarında yalnızca gadodiamid aldı. Çalışma kapsamında hastalardaki lateral ventrikül hacminin (CSF-LVV) pons ve CSF'ye (Beyin Omurilik Sıvıs) SI oranı (SIR) değerlendirildi. Çalışmada yaş, cinsiyet ve ilgi bölgesi için ayarlanan kovaryans analizi ve korelasyon analizleri kullanılmıştır.

Stabil Hastalarda Kullanımı Verimsiz

Çalışmadaki ortalama takip süresi 55.4 aydı ve hastalardaki gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarının ortalama sayısı 9.2 idi. İzlemde, MS'li ve kontrolsüz hastaların %49.3'ü DN T1 hiperintensitesi gösterdi (p <0.001). DN'lerin ortalama SIR'ı (p <0.001) ve GP'nin (p = 0.005) pons'a ortalamaları, DN, GP ve talamusun CSF-LVV'nin ortalama SIR'leri MS'li hastalarda kontrollere kıyasla daha yüksekti (p <0.001). Araştırmacılar DN'nin pons'a SIR değeri gadodiamid dozlarıyla ilişkilendirildi (p <0.001). Takip sırasında DN, GP, talamus SIR'ı ile hastalık şiddeti klinik ve MRG sonuçları arasında ilişki saptanmadı.

Çalışma sonuçlarına göre MS'in başlarında DN, GP ve talamus gadolinyum birikmesi, daha agresif hastalıkların klinik veya radyolojik korelasyonları olmadan ömür boyu kümülatif gadodiamid uygulamasıyla ilişkiliydi. Klinik olarak stabil ve yıllık sürveyans uygulanan hastalar için kontrastlı madde ile yapılan görüntülemeye dair ön kanıtlar verimin düşük olduğunu göstermekteydi. Uzmanlar kontrastlı maddeli görüntülemenin tanı sırasında, yeni bir tedaviye başladıktan sonraki ilk bazal görüntülemede ve klinik olarak stabil olmayan hastaların takibinde kullanılmasının daha doğru olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zivadinov R et al. Cumulative gadodiamide administration leads to brain gadolinium deposition in early MS Neurology. 2019 Aug 6;93(6):e611-e623.

Otoimmün Hastalıklarda T Hücrelerinin Yeni Bir Rolü Keşfedildi

01 Kasım 2019

Multipl skleroz (MS) ve diğer birçok otoimmün hastalıklara karşı gelişen duyarlılık, majör histo-uyumluluk kompleksindeki (MHC) spesifik II sınıfı alellerle güçlü bir şekilde ilişkilidir. MS ve deneysel otoimmün ensefalomyelit (EAE) modellerinde CD4+ T hücrelerinin varlığı iyi bilinen bir olgudur. Ek olarak, EAE ve MS hastalarından gelen beyin lezyonlarında CD8+ ve γδ+ T hücrelerinin varlığı da tanımlanmıştır. Öte yandan bu hücrelerin hastalıktaki (eğer varsa) rolleri halen anlaşılmamıştır. Glutene maruz kalan çölyak hastalığı olan hastaların beklendiği gibi kanda sadece glüten spesifik CD4+ T hücrelerini değil aynı zamanda bağırsak kaynaklı CD8+ ve γδ+ T hücrelerinin de harekete geçtikleri gözlenmiştir.

CD8+ T Hücreleri Hastalığı Baskılayabiliyor

Deneysel otoimmün ensefalomyelit modeli, multipl sklerozu daha iyi anlamak için geliştirilmiş bir modeldir. Araştırmacılar geliştirdikleri bu modelde, indüksiyonun, çölyak hastalığı olan hastaların glutenle mücadele çalışmalarına benzer şekilde, kanda ve merkezi sinir sisteminde klonal olarak üretilmiş CD4+, CD8+ ve γδ+ T hücrelerinin art arda dalgalar oluşturduğunu gösterdiler. Ayrıca çalışmada multipl sklerozlu hastalarda önemli derece CD8+ T hücre arıtışı olduğu da görüldü. İncelemelerde otoimmün ensefalomiyelitte, artmış CD4+ T hücrelerinin çoğunun indükleyici miyelin peptidi MOG'a özgü olduğu da bulundu. Öte yandan bu durumun tersi bir şekilde, bir klonal olarak artmış CD8+ T hücrelerinin bazılarının bir kök peptid majör histo-uyumluluk kompleksi kütüphanesinden türetilen taşıyıcı peptitler, MOG-spesifik CD4+ T hücrelerinin çoğalmasını baskılayarak hastalığı önlemekteydi.

Daha da önemlisi, araştırmacılar bu çalışma ile “temelden” T hücresi özgüllüğü ve aktivitesini incelemenin değerinin ortaya konduğunu ileri sürdüler. Yani, tek bir tepkili çift TCR dizilimi ile verilen bir cevapta en aktif olan T hücrelerinin, hem aktif göstergeler hem de klonal genişlemenin anahtar göstergeler olarak kullanılması ve ilgili TCR çifti ile transfekte edilmiş bir kök görüntü kütüphanesi veya aday antijenleri ve raportör hücreleri ile ligand tanımlanmasının önemi ortaya konmuş oldu. Araştırmacılara göre bu bulgu, ilgili antijenlerin ne olduğunu bilmeyi (veya tahmin etmeyi içeren) geleneksel yöntemlerin aksineydi.

Özetle, bu yeni çalışma, farelerde ve muhtemelen insanlarda patojenik CD4+ T hücrelerini baskılayabilen bir CD8 + T hücresi alt grubunun olduğunu ve bunun, hastalık indüksiyonundan sonra T hücrelerinin dinamik birlikte hareketlenmesine yol açtığını göstermektedir. Bu durum ilk defa bu çalışma ile hem çölyak hastalığı ve EAE hem de gösterildi. Araştırmacılara göre otoimmün hastalıklarda bu düzenleyici CD8+ T hücreleri için ligandların belirlenmesi bu nedenle terapötik öneme sahip olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Saligrama N et al. Opposing T cell responses in experimental autoimmune encephalomyelitis Naturevolume 572, pages481–487 (2019)

Parkinson Hastalığı İlerledikçe Uyku Bozukluğu Çeşitleri De Artıyor

28 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada, Parkinson hastalığının farklı evrelerinde çeşitli uyku bozuklukları formlarının yaygın olduğu ve bu farklı formların farklı etiyolojik mekanizmalara sahip olabileceği gösterildi. Singapur'daki Ulusal Sinir Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacılar, Parkinson hastalarının herhangi bir sayıda uyku bozukluğu yaşayabildiği ve uyku bozukluklarının prodromal bir semptom olabileceğinin giderek daha fazla kabul gördüğünü belirttiler.

Araştırmacılar, Parkinson İlerleme Belirteçleri Girişimi (PPMI) gözlemsel klinik çalışmasından 5 yıllık anket verilerini kullanarak, aşırı gündüz uykululuk (EDS), uykusuzluk, muhtemel hızlı göz hareketi (REM) ve uyku davranış bozukluğundaki (pRBD) uzun süreli değişiklik parametrelerini karşılaştırdılar. Araştırmaya 218 erken Parkinson hastası ve 102 sağlıklı kontrol katılımcısı dahil edildi. Çalışmadaki hastalık durumları, RBD Tarama Anketi (> 5), Epworth Uykululuk Skalası (≥10) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS) Bölüm 1.7 (≥2) puanlarıyla tanımlandı. Katılımcıların ilaç kayıtları, Parkinson ilaçlarının ve uykuya bağlı sakinleştiricilerin kullanımına ilişkin demografik verileri ve bilgileri ortaya koydu. Klinik motor değerlendirmeleri için ise Hoehn ve Yahr evrelemesi ve Hareket Bozukluğu Derneği (MDS) –UPDRS Bölüm III kullanıldı.

Başlangıçta, Parkinson hastaları ve sağlıklı kontroller yaş, vücut kitle indeksi ve uyku ilişkili ilaçların kullanımı bakımından benzerdi. Parkinson hastalarında MDS-UPDRS, Hoehn ve Yahr skorları daha yüksekti. Ek olarak Parkinson grubunda erkeklerin oranı sağlıklı kontrol grubundan daha yüksekti (sırasıyla %68.8 ve %56.9; P = 0.05). Parkinson hastalarında uykusuzluk prevalansı başlangıçta %21 iken bu oran 5 yıl içinde %56'ya yükseldi. EDS prevalansı ise %17'den %32'ye yükseldi. Prevalanstaki en az artış %22'den %30'a çıkış ile pRBC’de görüldü. Başlangıçtan 2 yıl sonra, EDS ve pRBD'deki artışlar genel olarak aynı seviyedeyken, uykusuzluk bazal seviyeden 5. yıla kadar düzenli olarak arttı.

Farklı Evrelerde Farklı Uyku Bozuklukları

Sağlıklı kontrol grubunda uykusuzluk bazal seviye ile 2 ve 3 yıl arasında (%22'de) arttı, fakat 4 ve 5 yıllarında düşüş gösterdi. Bu gruptaki EDS miktarı esas olarak bazal seviyeden 5. yıla kadar sabitti (en yüksek prevalans 4. yılda %14 idi). Herhangi bir zamanda sağlıklı kontrol grubunda pRBD tespit edilmedi.

Araştırmacılar uykusuzluk ve EDS birlikteliği ile ilgili anket verilerinin yalnızca örtüşmeyi gösterdiğini, uykusuzluğun EDS ile sonuçlandığına veya EDS’den kaynaklandığına dair bir şey söylemek için ellerinde yeterli veri olmadığını vurguladılar. Çalışma sırasında birden fazla uyku bozukluğu olan hastaların oranının zamanla arttığını belirten araştırmacılar, bu grubun hala nispeten küçük grup olduğunu ve bu nedenle farklı uyku bozukluğu biçimlerinin farklı patogenezlere sahip olmasının muhtemel olduğunu ileri sürdüler.

Başlangıçta Parkinson hastalarının;

  • %31,7'si bir çeşit uyku bozukluğu,
  • %11,5'i iki tip ve
  • %1,4'ü her üç tipte de rapor etmiştir.

Beş yılda;

  • %39.0 bir tip,
  • %23.4 iki tip ve
  • %7.3 her üç tipte bildirmiştir.

Araştırmacılar anketlere verilen cevaplara dayanan bu sonuçların, Parkinson hastalarının genel olarak örtüşme yetersizliği ile ilgili popülasyonları üzerinde yapılan polisomnografi ile elde edilen sonuçlara tekabül ettiğini belirttiler.

Bir başka araştırmacı grubu ise hastalık ilerledikçe bireysel hastalardaki uyku bozukluğu formlarında fazla örtüşme olmamasının, her bir hastadaki uyku bozukluğu çeşidinin farklı bir etiyolojiden köken alması ile ilişkili olabileceğini belirtti ve bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Progression of sleep disorders spectrum in Parkinson’s Disease: A 5 year clinical longitudinal study International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1641, presented October 9, 2018.

Akdeniz Diyeti Alzheimer Gelişimini Yavaşlatabilir Mi?

25 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışma Akdeniz diyetine bağlılığın, Alzheimer hastalığı patolojisinin biyolojik işareti olan Aβ-amiloid (Aβ) birikimindeki zamanla azalmaya ile ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı kabul edilen ve Alzheimer riski altında bulunan Avustralya Yaşlanma, Biyobelirteçler ve Yaşam Tarzı (AIBL) Çalışması'ndan 77 katılımcının dahil olduğu kohorttaki genel Akdeniz diyeti uyumu için daha yüksek bir başlangıç ​​skoru, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile ölçüldüğünde daha az Aβ birikimi ile önemli ölçüde ilişkilendirildi.

Akdeniz diyetinin özellikle hafıza ve düşünme sonuçlarında faydalar gösterdiğini söyleyen araştırmacılar Alzheimer patolojisinin beyindeki gerçek birikimi ile bu diyete bağlılık arasında bir ilişki olup olmadığına bakmanın önemli olduğunu belirttiler. Yeni analiz, AIBL Yaşlanma Çalışması'na katılan ve en az 60 yaşlarında (ortalama yaş, 71.1 yıl; %51 erkek) 77 yetişkini içermekteydi ve katılımcıların hepsi başlangıçta bilişsel olarak "normal" olarak sınıflandırılmıştı. Çalışmada ayrıca 11C-Pittsburgh B bileşiği PET okumaları temelinde, bazal değerde en az 1.4 olan standartlaştırılmış bir alım değeri oranı (SUVR) ya da sıfırdan 36'ya kadar olan Aβ birikimi oranıyla "Aβ akümülatörleri" olarak kabul edildiler. Başlangıçta PET 18. ve 36. aylarda Aβ yükünü ölçmek için kullanıldı. Çalışmada açlık kan örnekleri apolipoprotein E (ApoE) genotiplemesi açısından değerlendirildi. Böylelikle tüm çalışma popülasyonunun %42’sinin en az bir APOE Ɛ4 alel taşıdığı tespit edildi.

Yüksek Meyve Alımı ile Daha Az Aβ Birikimi

Başlangıçta, tüm katılımcılar önceki 12 ay boyunca besin alımına ilişkin 74 maddelik Victoria Gıda Sıklığı Anketi Konseyini doldurdular. Bu, 0'dan 9'a kadar değişen bireysel Akdeniz diyeti skorlarını oluşturmak için kullanıldı. Tüm kohortun ortalama Akdeniz diyeti skoru 4 olarak bulundu.

Akdeniz diyetinin bireysel bileşenlerini değerlendirirken, sadece yüksek meyve alımı, Aβ birikiminin daha az olmasıyla önemli ölçüde bağlantılıydı. Araştırmacılar çalışma bulgularının gücünün şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Bulgular bireylerin Alzheimer hastalığını geciktirmek için diyetlerini değiştirmek gibi basit ama etkili yöntemlere sahip olduğunu işaret etti. Bilim insanları hastalardan Akdeniz diyetini takip etmelerini istemenin sadece Alzheimer riskini azaltmanın yanı sıra birçok yönden yararlı olduğunu düşündüren kanıtlar olduğuna dikkat çektiler.

Araştırmacılar  özellikle meyve tüketimi hakkındaki bulguların büyüleyici olduğunu ve bilimsel olarak makul olduğunu söyleseler de, bulgularının sadece gözlemsel bir çalışma bazlı olduğunu belirttiler ve asıl kanıtın randomize klinik deneylerden gelmesi gerektiğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stephanie R. Rainey-Smith et al. Mediterranean diet adherence and rate of cerebral Aβ-amyloid accumulation: Data from the Australian Imaging, Biomarkers and Lifestyle Study of Ageing Translational Psychiatry volume 8, Article number: 238 (2018)

Alzheimer Hastalarında Lomber Ponksiyon Hangi Durumlarda Kullanılmalı?

22 Ekim 2019

Alzheimer hastalığının erken ve doğru teşhisi, hastalığın ilerlemesini durdurma veya yavaşlatma potansiyeline sahip olan tedaviler mevcut olduğunda kritik öneme sahiptir. Bilim insanları bu alanda geliştirilen yeni kriterlerin, lomber ponksiyon kullanımı ile Alzheimer hastalığı ve diğer demanslara tanı koyma sürecinde uygunluğu konusunda bu alandaki tıbbi uzmanlara gerekli rehberliği sağlayacağını düşünüyorlar. Böylece demans hastalarına ve ailelerine onları bekleyen hastalığa uyum sağlayabilmek için hazırlık yapma imkânı verilebilecek.

Alzheimer hastalığı genellikle fiziksel sağlık, tıbbi geçmiş ve hafıza değerlendirmesi, düşünme ve akıl yürütme konularında kapsamlı bir inceleme ile teşhis edilir. Lomber ponksiyon ABD'de şu anda Alzheimer tanısında rutin klinik uygulamada olmasa da uzmanlar, Alzheimer hastalığının biyolojik belirteçlerini test etmek için beyin-omurilik sıvısını (BOS) almanın maliyet etkin ve güvenli bir yol olduğunu düşünüyorlar. Bu yolla hekimler hastalığın seyrinin çok erken dönemlerinde hem kendileri hem de hastalar için çok önemli tanı bilgilerine sahip olabiliyorlar.

Yeni kriterleri geliştiren çalışma grubunun bu girişimi, Nükleer Tıp ve Moleküler Görüntüleme Derneği (SNMMI) ve Alzheimer Derneği tarafından geliştirilen 2013 AUC'yi tamamlamaktadır. Yeni AUC kriterleri, klinisyenlerin aşağıdaki hasta popülasyonlarını lomber ponksiyon için uygun ve uygunsuz olarak kabul etmelerini önermektedir:

Lomber Ponksiyonun Uygun Olduğu Hastalar

• Hasta öznel bilişsel düşüşe (SCD) sahiptir ve Alzheimer hastalığı için bellekte kalıcı bir düşüş, daha genç başlama yaşı (>60), son 5 yıl içinde başlayan gibi belirtilere bağlı olarak artan risk altında olduğu düşünülmektedir. Bu durumda BOS biyobelirteç testini yapma kararı kişiye özel olmalı ve hastanın, ailenin ve doktorun hastanın bilişsel düşüşü ile ilgili ortak endişesi ile desteklenmelidir.

• Hastada kalıcı, ilerleyen ve açıklanamayan hafif bilişsel bozulma (MCI) vardır. MCI bilişsel testlerde hafif açıkları içerir, ancak fonksiyonel yeteneklerde değişiklik yoktur.

• Hastanın olası Alzheimer hastalığı olduğunu belirten semptomları vardır, bu da demansın başka bir nedene bağlı olabileceği anlamına gelir.

• Hastanın erken yaşta başlayan MCI veya demansı vardır (<65).

• Hasta, tipik başlangıç ​​yaşı olan muhtemel Alzheimer hastalığı için temel klinik kriterleri karşılamaktadır.

• Hastanın baskın semptomu, sanrılar ve deliryum gibi açıklanamayan davranışsal değişikliktir ve hastada Alzheimer hastalığı teşhisi düşünülmektedir.

Lomber Ponksiyonun Uygunsuz Olduğu Hastalar

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiş, yaşına göre normal zihinsel işlev aralığında ve Alzheimer hastalığı için önemli risk faktörlerinden yoksundur.

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiştir, ancak hastanın aile öyküsü nedeniyle Alzheimer hastalığı riski altında olduğu düşünülmektedir.

• Hastanın SCD'si vardır fakat aile öyküsünde Alzheimer olmaması veya çevresindeki insanların bu konuda bir endişesi olmaması gibi göstergelere dayanarak doktor tarafından Alzheimer hastalığı için yüksek risk altında olduğu düşünülmemesi

• Hastanın Parkinson hastalığı ve Lewy vücut demansı gibi rahatsızlıkların güçlü bir göstergesi olan hızlı göz hareketi (REM) uyku davranış bozukluğu belirtileri vardır.

• Hastaya Alzheimer tanısı konmuştur ve test ile hastalığının evresinin veya ciddiyetinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.

• Hasta, bilişsel bozukluğu olmayan bir apolipoprotein E-e4 (ApoE-e4) taşıyıcısıdır. ApoE-e4, geç başlangıçlı Alzheimer riski ile kuvvetli bir şekilde ilişkili genetik bir mutasyondur.

• Test, erken başlangıçlı bir Alzheimer formuna neden olan nadir bir genetik mutasyon taşıdığından şüphelenilen kişiler için genotipleme yerine kullanılmaktadır.

AUC çalışma grubundan kriterleri klinik pratikte uygulanmalarına ilişkin önerilerini içermektedir. Araştırmacılar BOS biyobelirteç testinin, testin uygunluğunu belirleyebilecek, hastayı ve aileyi faydalar ve riskler hakkında eğitebilecek, prosedürün belirlenmiş yönergeleri izlemesini sağlayabilecek ve sonuçları hastanın tedavi planına entegre edebilecek demans uzman doktorlar tarafından yapılmasının öneminin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Leslie M. Shaw et al. Appropriate use criteria for lumbar puncture and cerebrospinal fluid testing in the diagnosis of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018

Görsel Auralı Migren Atakları Atriyal Fibrilasyon İçin Risk Faktörü Mü?

18 Ekim 2019

Önceki araştırmalar auralı migrenin, inme veya geçici iskemik atak riskini arttırdığını göstermiştir. Atriyal fibrilasyon, kardiyoembolik inmenin yaygın bir nedenidir. Bilim adamları, migren ile görsel aura ve kardiyoembolik inme arasındaki ilişkinin daha yüksek oranda atriyal fibrilasyon ile açıklanıp açıklanamayacağını henüz tam olarak anlayamamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, topluluklarda ateroskleroz riskinde migren ile görsel aura ve atriyal fibrilasyon arasındaki ilişki test edildi. Bu uzunlamasına, toplum temelli bir kohort çalışması olan Topluluklarda Ateroskleroz Riski çalışmasında, katılımcılara 1993-1995'te migren öyküsü için mülakat yapıldı ve katılımcılar 2013 yılına kadar atriyal fibrilasyon olayı için takip edildi. Atriyal fibrilasyon, EKG'ler, taburcu kodları ve ölüm sertifikaları kullanılarak tanımlandı. İnme tanısı ise hem bilgisayar kaynaklı tanı hem de doktor tıbbi kayıt incelenmesi ile tanımlandı ve farklılıklar bir hekim grubu tarafından incelendi. Baş ağrısı olmayan kontrollerle karşılaştırıldığında, migren ve alt tipleri ile atriyal fibrilasyon arasındaki ilişkiyi incelemek için çok değişkenli Cox modelleri kullanıldı. Atriyal fibrilasyonun görsel aura ile ilişkili inme riski olan bir migren aracısı olup olmadığını test etmek için ilişki analizi yapıldı.

Görsel Auralı Migren Hastaları Atriyal Fibrilasyon Açısından Taranmalı

Çalışmada, önceden atriyal fibrilasyon veya inme öyküsü olmayan ve baş ağrısı için değerlendirilen 11,939 katılımcının 426'sı görsel auralı migren, 1.090’ı görsel aurasız migren, 1.018’i migren dışı baş ağrısı ve 9.405’i baş ağrısı olmadığını bildirdi. Yirmi yıllık izlem süresinde, atriyal fibrilasyon, migrenli 1.516 kişinin 232'sinde (%15) ve baş ağrısı olmayan 9.405 kişinin 1.623'ünde (%17) meydana geldi. Birden fazla eşlik eden etken açısından düzenleme sonrasında görsel auralı migren, baş ağrısı olmamasına ve görsel aura içermeyen migrene kıyasla artan atriyal fibrilasyon riski ile ilişkili bulundu.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, atriyal fibrilasyonun görsel auralı migren inme riski için potansiyel bir mediyatör olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Auralı migrenin, atriyal fibrilasyon riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu ve bunun potansiyel olarak iskemik felçlere yol açabileceğini aktardılar. Auralı migreni olan kişilerin, kalp ve kan damarlarını kontrol etmeye yardımcı olan otonom sinir sistemi problemleri nedeniyle atriyal fibrilasyon riskinin daha yüksek olabileceğinide vurguladılar. Görsel auralı migreni olan kişilerin atriyal fibrilasyon için taranması gerekip gerekmediğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sen et al.  Migraine with visual aura is a risk factor for incident atrial fibrillation, Neurology  December 11, 2018; 91 (24).

Serebellum Stimülasyonu İnme Sonrası Yürüyüş ve Dengeyi Geliştiriyor

16 Ekim 2019

Yürüyüş ve denge bozukluğu, inmeden sonra daha kötü fonksiyonel iyileşme ile ilişkilidir. Beyinciğin, özellikle yürüme ve denge fonksiyonları için, felçli hastalarda motor ağlarının fonksiyonel olarak yeniden düzenlenmesinde önemli olduğu bilinmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, serebellar intermittan θ-patlama stimülasyonunun (CRB-iTBS) inme nedeniyle hemiparezisi olan hastalarda dengeyi ve yürüme fonksiyonlarını iyileştirip iyileştirmediği değerlendirildi.

Araştırmacılar bu randomize, çift-kör, plasebo kontrollü faz IIa araştırmada, felçli hastalarda yürüyüş ve denge iyileşmesini teşvik etmede fizyoterapi ile birleştirilmiş 3 haftalık bir CRB-iTBS tedavisinin etkinliğini ve güvenliğini araştırdılar. Bir nöro-rehabilitasyon hastanesinden, kontralateral orta serebral arter bölgesinde ardışık iskemik kronik inmeli, hemiparezisi olan 30 hastayı çalışmaya dahil ettiler. Katılımcılar, Mart 2013 ile Haziran 2017 arasında tarandı ve kaydedildi.

Hastalar 3 hafta boyunca günlük fizyoterapiden hemen önce, etkilenen vücut tarafına ipsilateral serebellar yarımküre üzerine uygulanan, rastgele olarak CRB-iTBS veya sahte iTBS ile tedavi aldılar. Birincil sonuç, Berg Balance Skalasındaki bazal çizgiden değişimin gruplar arası farkıydı. İkincil keşif ölçümleri arasında; Fugl-Meyer Değerlendirme ölçeği, Barthel İndeksinde bazal çizgideki değişimin gruplar arası farkı, elektroensefalogram ile kombinasyon halinde transkraniyal manyetik stimülasyonla ölçülen kortikal aktivite ve yürüyüş analizi ile lokomosyon değerlendirmesi yer alıyordu.

Yürüyüş ve Denge İyileşiyor

Çalışmayı, ortalama yaşları 64 olan 13’ü kadın toplam 34 hasta tamamladı. CRB-iTBS ile tedavi edilen hastalar, ortalama (SE) Berg Denge Skalası puanındaki belirgin bir artışla (taban çizgisi: 34,5; tedaviden 3 hafta sonra: 43,4 ve tedavi bitiminden 3 hafta sonra: 47,5) ortaya konan, yürüme ve denge fonksiyonlarında bir iyileşme gösterdiler. Fugl-Meyer Değerlendirmesinde (bazal: 163,8; tedaviden 3 hafta sonra: 171,1; tedavinin bitmesinden 3 hafta sonra: 173,5) ve Barthel Index skorlarında (bazal: 71,1; tedaviden 3 hafta sonra: 88,8; tedavinin bitmesinden 3 hafta sonra: 92,2) tedaviyle ilişkili genel olarak hiçbir fark görülmedi. CRB-iTBS ile tedavi edilen hastalar yürüyüş analizinde adım genişliğinde bir azalma (bazal: 16,8cm; tedaviden 3 hafta sonra: 14,3cm) ve arka parietal korteks üzerinde nöral aktivite artışı gösterdiler.

Araştırmacılar, serebellar intermittan θ-patlama stimülasyonunun, felçli hastalarda serebello-kortikal plastisite üzerine etki ederek yürüyüş ve denge iyileşmesini desteklediğini belirttiler. Çalışma sonuçlarının bağımsız yürüyüş seviyesini arttırmak ve düşme riskini azaltmak için önemli olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Koch et al.  Effect of Cerebellar Stimulation on Gait and Balance Recovery in Patients With Hemiparetic Stroke, JAMA Neurology 2018.

Otistik Vakaların Beyin Dokusunda Yüksek Oranda Aluminyum Görülüyor

15 Ekim 2019

Otizm spektrum bozukluğu (ASD), bilinmeyen bir nedenden ötürü oluşan nörogelişimsel bir durumdur. Hem genetik hem de çevresel faktörlerin ASD'nin başlangıcı ve ilerlemesi ile ilişkili olması muhtemeldir, ancak etiyolojisinin altında yatan mekanizmaların multifaktöriyel olması beklenir.

Son zamanlarda etiyolojik sebeplerin arasına genetik duyarlılık ve toksinler gibi çevresel faktörlerin dahil edilmesi önerilmektedir. Bir alüminyum adjuvanı içeren pediyatrik aşılar, bebeğin alüminyuma maruz kalmasının dolaylı bir ölçüsüdür ve yapılmış olan bazı çalışmalarda bunların kullanımı, ASD'nin yaygınlığının artmasıyla ilişkili bulunmuştur. Son yıllarda bu konu oldukça popüler olmaya başlamıştır.

İngiltere merkezli yapılan bir çalışma ile ilk kez, otizm tanısı alan donörlerden alınan beyin dokusunun alüminyum içeriğini ölçmek için enine ısıtılmış grafit fırın atomik absorpsiyon spektrometrisi kullanıldı. Araştırmacılar ayrıca, floresan mikroskobu kullanarak beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici bir flor kullandılar.

Tutarlı Bir Şekilde Yüksek Alüminyum Düzeyleri

Çalışmanın sonuçlarına göre otizmde beyin dokusunun alüminyum içeriği tutarlı bir şekilde yüksekti. Her bir lob için 5 bireyden ortalama (standart sapma) alüminyum içeriği; oksipital lob için 3.82 (5.42), frontal lob için 2.30 (2.00), temporal lob için 2.79 (4.05) ve paryetal lob için 3.82 (5.17) μg / g kuru ağırlık şeklinde hesaplandı. Bu veriler, insan beyin dokusunda aluminyum için şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek değerlerden bazılarıydı ve araştırma ekibine göre 15 yaşındaki bir çocuğun oksipital lobunun alüminyum içeriğinin neden 8.74 (11.59) μg / g kuru ağırlıkta olduğunu sorgulamak gerekmekteydi.

10 donördeki beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici floresan mikroskobu kullanıldı. Alüminyum nöronlar ile ilişkili iken, meninkslerde, damarlarda, gri ve beyaz maddelerde mikroglia benzeri hücrelerde ve diğer inflamatuar nöronal olmayan hücrelerde hücre içinde mevcut olduğu ortaya çıktı. Nöronal olmayan hücrelerle ilişkili hücre içi alüminyumun yoğunluğu, otizm beyin dokusunda göze çarpan bir gözlemdi ve hem beyindeki alüminyumun kökenine hem de otizm spektrum bozukluğundaki varsayılan role ilişkin ipuçları sunabilirdi.

Bu çalışma ilk kez tutarlı bir şekilde otizmli kişilerin beyinlerinde hem hücre içi hem de hücre dışı alüminyum yüksekliğini gösteren ilk çalışma oldu. Araştırmacılar nedensellik ilişkisi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mold M, et al. Aluminium in brain tissue in autism. Journal of Trace Elements in Medicine and Biology Volume 46, March 2018, Pages 76-82

BOS’taki Nörofilament Hafif Zincir Düzeyleri, Kognitif Bozukluk Riskiyle İlişkili Mi?

07 Ekim 2019

Günümüzde bilimsel kanıtlar, yüksek beyin omurilik sıvısı (BOS) nörofilament hafif zincir (NfL) ve nörogranin (Ng) seviyelerinin bilişsel gerileme ile ilişkili olduğunu ve nörodejenerasyonun belirleyici işaretleri olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, önceki çalışmalarda bu belirteçler toplumsal olarak değerlendirilmemiş, hafif bilişsel bozulma riski (MCI) açısından değerlendirilmemiş veya prognostik değerleri BOS’taki tüm tau (T-tau) veya fosforile edilmiş tau (P-tau) ile karşılaştırılmamıştır.

Bir grup bilim insanı yaptıkları yeni bir çalışmada, BOS NfL ve Ng seviyelerinin MCI riski ile ilişkili olup olmadığını belirlemeyi amaçladılar. Araştırmacılar ayrıca, bu belirteçlerin MCI riski açısından CSF T-tau veya P-tau ile karşılaştırıldığında etki büyüklüğünü ve BOS amiloid-P (Aβ42)’nin bu ilişkileri değiştirip değiştirmediğini de değerlendirdiler.

Araştırmacılar yaptıkları analizlerde, mevcut BOS verileri ve en az bir takip ziyareti ile Ocak 2004 - Aralık 2015 tarihleri arasında, prospektif popülasyona dayalı Mayo Kliniği Çalışmasına katılmış olan bilişsel bozulması olmayan 648 katılımcıyı incelediler. Katılımcılar ortalama 3,8 yıl (çeyrekler arası aralık, 2,6-5,4 yıl) takip edildi. BOS NfL ve Ng düzeyleri, “sandwich enzyme-linked” immünosorbent tahlili kullanılarak ölçüldü. BOS Aβ42, T-tau ve P-tau seviyeleri, otomatik elektrokimyaluminans immünoassaylerle ölçüldü. Cinsiyet, eğitim, apolipoprotein E genotipi ve Charlson komorbidite indeksi ayarladıktan sonra, BOS NfL, Ng, A42, T-tau veya P-tau arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için, yaş sınırı olan Cox orantısal tehlike modelleri kullanıldı. BOS Aβ42'yi bir etki değiştirici olarak incelemek için çeyreklere ayırdılar. Sonuçlarda alt çeyrekte kalanlar, yüksek beyin amiloidine sahip olarak tanımlandı.

3 Kat Artmış Risk

Başlangıçta, bilişsel bozukluğu olmayan 648 katılımcının ortalama yaşı 72,3 yıldı (dağılım, 50,7 - 95,3 yıl) ve 366'sı (%56,5) erkekti. 96 (%14,8) kişi MCI geliştirmişti. Alt çeyreğe kıyasla, BOS NfL'nin üst çeyreği çok değişkenli modellerde 3,1 kat artmış MCI riski ile ilişkilendirildi. MCI riski açısından Aβ42 ile BOS NfL arasında etkileşim yoktu.

Araştırmacılar, yüksek BOS NfL seviyelerinin, bir topluluk popülasyonunda MCI için bir risk faktörü olduğunu ve bu durumun beyin amiloidinden bağımsız olduğunu belirttiler. Ancak BOS T-tau, P-tau veya Ng’nin MCI için bir risk faktörü olmadığını aktardılar. Bu popülasyona dayalı çalışmada, alt çeyreğe kıyasla, CSF NfL'nin üst çeyreği 3 kat artmış MCI riski ile ilişkilendirildi. Araştırmacılar sonuçlarının bu alanda toplum bazında yapılan ilk çalışma olması nedeniyle önemli olduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Silke Kern, Jeremy A. Syrjanen, Kaj Blennow et al.  Association of Cerebrospinal Fluid Neurofilament Light Protein With Risk of Mild Cognitive Impairment Among Individuals Without Cognitive Impairment,  JAMA Neurology 2018.

Egzersiz Alzheimer Hastalarında Düşme Riskini Azaltabilir

30 Eylül 2019

Alzheimer hastalığı, beyin hücrelerinin ölümüne yol açan değişikliklere neden olan bir sinir sistemi hastalığıdır. Hafıza kaybının yanı sıra düşünme ve karar verme ile ilgili problemlere neden olan bir tür demanstır. Alzheimer hastası olan kişiler de diğer bunama türlerindeki kişilerin yaşadığı gibi, normal insanların rutin olarak değerlendirebileceği günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluklar yaşarlar.

Demans, hem hastalara hem de bakım verenlere önemli bir yük oluşturur. Bellek, dil ve karar verme ile ilgili sorunların yanı sıra depresyon, anksiyete, duygudurum değişiklikleri, artan sinirlilik ve kişilik ve davranış değişiklikleri gibi nöropsikiyatrik belirtilere neden olabilir. Alzheimer hastası olan kişiler de demansı olmayanlara göre iki kat daha fazla düşme riskine sahiptir. Demansı olan yaşlı yetişkinlerin yaklaşık %60'ı her yıl en az bir kez düşmektedir.

Araştırmacılar, nöropsikiyatrik belirtilere sahip olmanın, Alzhemer hastalığı olan kişilerdeki düşme riskini arttırdığını belirtiyorlar. Ayrıca, egzersizin demanslı yaşlı erişkinlerdeki düşme sayısını azaltabileceği de biliniyor. Bununla birlikte, nöropsikiyatrik semptomların düşme riskini nasıl arttırabileceğine dair çok fazla bir şey bilinmemektedir. Demans ve nöropsikiyatrik semptomları olan kişilerde egzersizin düşme riskini azaltma potansiyeli hakkında da çok az veri vardır.

Risk Artıyor

Bu konuda daha fazla bilgi edinmek adına araştırmacılar daha yaşlı yetişkinler için bir egzersiz programının Alzheimer hastalığını nasıl etkilediğini araştıran bir çalışmayı (FINALEX çalışması) gözden geçirdiler. Çalışmada, demansın farklı aşamalarında olan ve nöropsikiyatrik belirtilerle yaşayan bir grup insan vardı. Bulgular Amerikan Geriatri Derneği Dergisi'nde yayınlandı.

FINALEX çalışmasındaki verileri inceleyen araştırmacılar, egzersiz yapan kişilerin egzersiz yapmayanlara göre daha düşük bir düşme riski olduğunu saptadılar. Psikolojik testlerde daha düşük puan alan ve egzersiz yapmayanlarda ise düşme riski daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçların yol gösterici olduğunu belirten araştırmacılar, daha geniş gruplarda yapılacak araştırmalarla bu sonuçların onaylanması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Roitto HM, et al. Relationship of Neuropsychiatric Symptoms with Falls in Alzheimer's Disease - Does Exercise Modify the Risk? Journal of the American Geriatrics Society, 2018; DOI: 10.1111/jgs.15614

Bağırsak Mikrobiyotası Alzheimer Hastalığını Etkiliyor Mu?

27 Eylül 2019

Alzheimer hastalığından muzdarip hastalarda bağırsak mikrobiyotasındaki değişiklikler, kandaki artmış bakteriyel endotoksinlerle ilişkili olabilir. Bilim insanları bu durumun potansiyel yeni tedavilere yol açabilecek bir bulgu olduğunu düşünüyorlar.

55 katılımcıdan oluşan bir çalışma, Alzheimerlı hastalar ve sağlıklı akranları arasında bağırsak mikrobiyotasının bileşiminde belirgin farklılıklar olduğunu ve bu farklılıkların zaman içinde devam ettiğini gösterdi. Buna ek olarak çalışmada toplanan kan numuneleri, yaygın bir bakteriyel endotoksinin serum seviyesinin, sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hastalarda daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu bulgu da Alzheimerın enflamatuvar doğasının güncel hipotezlerini destekleyebileceğini ortaya koydu. Öte yandan araştırmacılar, gruplar arasında mikrobiyota farklılıkları görülmesine rağmen, bu aşamada bu tür farklılıkların ne gibi etkilerinin olduğunu söylemenin mümkün olmadığının altını çizdiler. Bağırsak bakterileri ve işlevleri hakkında henüz çok fazla şey bilinmediğini, bazıları iyi tanımlanmış olmasına rağmen, bu bakterilerin bir çoğunun son zamanlarda keşfedildiğini belirttiler. Bu yüzden Alzheimer olan ve olmayanlar arasındaki bağırsak mikrobiyotasındaki farklılıklara neyin neden olduğunu henüz net olarak bilinmiyor ancak bilim insanları bu durumun yine de araştırılmaya değer kilit bir soru olduğunu belirtiyorlar.

Her Tür Herkes İçin Faydalı Değil

Önceki çalışmalar bağırsak mikrobiyomundaki değişikliklerin sadece gastrointestinal bozukluklarda değil, aynı zamanda Alzheimer da dahil olmak üzere merkezi sinir sisteminde de olduğunu göstermektedir. Aslında enflamasyonun, Alzheimerın gelişiminde amiloid-beta peptidlerinin birikmesi ile karakterize edilen merkezi bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar tarafından geçmişte, bağırsak mikrobiyotasının, bu enflamasyonun potansiyel bir kaynağı olabileceği öne sürülmüştür. Bu konudaki güncel hipotez, bağırsak mikrobiyotasındaki değişimlerin bağırsak bariyerinin daha geçirgen olmasına neden olabileceği ve gram negatif bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) gibi bakteri bileşenlerinin dolaşıma girmesine ve kan-beyin bariyerini geçmesine olanak sağlaması üzerine kuruludur.

Çalışmadaki sonuçların izlem sırasında alınan örneklerle karşılaştırılması, hem filum hem de cins düzeyindeki bağırsak mikrobiyotasının zamanla sabit olduğunu gösterdi. Alınan kan örnekleri de Alzheimerlı katılımcılarda serum LPS düzeylerinin hasta olmayanlara göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar verilerinin, Alzheimer hastalığı ile bağlantılı olarak belirli bir bağırsak mikrobiyota kompozisyonunun varlığına işaret ettiğini belirttiler ve bu durumun daha geçirgen bir bağırsak bariyerini tetikleyerek hastalık patolojisinde rol oynayabileceğini öne sürdüler.

Araştırmalarının şu anki bölümünde Alzheimerlı hastalarda görülen bileşimdeki değişikliklerle korelasyonları araştırmak için geniş bir proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin panelini ve bağırsak mikrobiyom metabolitlerini inceleyen bilim insanları, bağırsak bakterileri ve konakçıları arasındaki ilişki çok karmaşık olduğunu ve bir kişi için faydalı olan bir türün diğer bir kişi için zararlı olabileceğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nicola Lopizzo, Gut Microbiota Signature Altered in Alzheimer's Disease 31st European College of Neuropsychopharmacology (ECNP) Congress. Abstract 117, presented October 7, 2018.

DDT İsimli Böcek İlacı Maruziyeti Otizm İle İlişkili Bulundu

18 Eylül 2019

Çoğu zengin ülkede on yıllardır yasaklanmış olsa da, böcek ilacı olan DDT, gerek bugün doğmuş olan gerekse de gelecekte doğacak bebeklerin otizm geliştirmesinde önemli bir risk faktörü olabilir. Finlandiya'da yapılan bir araştırma, annelerin kanlarında yüksek DDT maruziyeti belirtilerinin bulunması durumunda otizmli çocuk sahibi olma olasılıklarının yükseldiğini gösterdi.

DDT, hastalık taşıyan sivrisinekleri öldürmek için 1940'lardan itibaren büyük miktarlarda kullanıldı. Ama 1970'lerde ve 1980'lerde Batı ülkelerinde yaygın bir şekilde yasaklandı çünkü elde edilen kanıtlar bu ilacın laboratuvar hayvanlarında çeşitli kanserlere ve yaban hayatında bozulmuş üremeye yol açtığını gösterdi.

Ancak insektisitlerin doğada kaybolması on yıllar alır, bu yüzden insanlar hala kontamine olmuş su ve yiyecekleri tüketmektedir. Bu ilaç tüketildikten sonra vücut yağına karışır ve kan sisteminde dolaşmaya başlar. Bu şekilde hamilelerden fetüse geçişi de olur. Bunun otizmde artmış bir riske sebep olup olmadığını tanımlamak için araştırma ekibi 1983-2005 yılları arasında bir milyondan fazla kadından alınan kan örneklerini analiz etti.

DDT ile İlişki Tespit Edildi

Ekip, DDT'nin uzun ömürlü bir çöküş ürünü olan DDE için katılımcıların kan örneklerini taradı. Elde edilen bulgulara göre otistik çocuk sahibi olan annelerde ortalama DDE seviyeleri daha yüksekti. Otizmli olmayan çocukların annelerin kanında, ortalama olarak mililitrede 811 piktogram DDE vardı. Ancak otistik çocukların annelerinde bu değer ortalama 1032 piktogramdı.

En yüksek DDE seviyesine sahip ve otistik çocukları olan kadınları inceleyen ekip, DDT'ye yüksek oranda maruz kalmanın otizmli bir çocuk sahibi olma olasılığını ortalama üçte bir oranında arttırdığı hesapladı. DDE’nin otizm için de risk faktörü olan düşük doğum ağırlığı ve prematüriteyi de tetiklediği geçmişte yapılan çalışmalarda bulunmuştu.

Ekip ayrıca, poliklorlu bifeniller (PCB) denilen diğer uzun ömürlü kirleticiler için de numuneleri de taradı. Fakat bunlar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunamadı.

Araştırma ekibine göre elde edilen bu bulgular doğru bir şekilde yorumlanmalı ve DDT'nin gerçekten otizmle bağlantılı olup olmadığını ve DDT'nin bir neden olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brown A. et al, Exposure to insecticide DDT linked to having a child with autism, American Journal of Psychiatry, DOI: 10.1176/appi.ajp.2018.17101129

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

Yetişkin Oligodendrositler MS`te Miyelin Üretimini Yenileyebilir

06 Eylül 2019

Merkezi sinir sisteminde endojen remiyelinizasyonun var olduğu ve bu sürecin sinirlerde yenileme fonksiyonuna sahip olabileceği bilinmektedir. Öte yandan multipl sklerozda (MS) zamanla bu foksiyonu daha az görevini yeri getirdiği düşünülmektedir. Remiyelinizasyonu uyarmak, hem sinirlerin fonksiyonunu eski haline getirmek hem de aksonları dejenerasyondan korumak için önemli bir tedavi amacıdır.

Oligodendrositler, miyelin üreten hücreler ve sinir hücrelerinin aksonlarının miyelinlenmesinden sorumludurlar. Tek bir oligodendrosit, birden fazla aksonu miyelinleştirebilir. Olgun, miyelin üreten oligodendrositler, oligodendrosit progenitör hücreleri adı verilen daha olgunlaşmamış kök hücre benzeri hücrelerden gelişir. Bu nedenle miyelin kaybolduğunda onu kurtarmanın tek yolu, yeniden üretmek için progenitör hücrelerden yeni bir oligodendrosit elde etmektir. Bu yaklaşım günümüze kadar MS araştırmalarındaki dogma olmuştur. Remiyelinizasyona yönelik MS tedavileri, yeni miyelin üretimini indüklemek için oligodendrosit progenitör hücrelerini miyelin hasar bölgelerine almaya odaklanmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, olgun, erişkin oligodendrositlerin, multipl skleroz gibi hastalıklarda kaybedilenlerin yerini almak için miyelin üretme yeteneklerini yeniden kazanabileceği gösterilmiştir.

Araştırmacılar çalışmalarında, aksonlarında ciddi miyelin kaybına uğrayan kedi ve rhesus makakları adı verilen maymunlar olmak üzere iki büyük hayvan modeli kullandılar. Olgun oligodendrositlerin, sağlıklı aksonların internodları olarak adlandırılan miyelin bölümleriyle bağlantı kurmaları gerektiğini fark ettiler. Bu hücrelerin, eğer hala biyolojik olarak aktifse ve bu internotları koruyorsa, prosesleri bu demiyeline edilmiş segmentlere yeniden uzatabileceklerini düşündüler.

Oligodendrositlere Yeniden Miyelin Üretme Yeteneği Kazandırılabilir

Çalışmada merkezi sinir sisteminde şiddetli miyelin kaybı için bir kedi modeli kullanıldı. 2009 yılında, ışınlanmış yiyeceklerle beslenen kedilerin yaygın ve ciddi miyelin kaybı geliştiği gösterildi. Bu hayvanları düzenli bir diyete döndürmek, miyelin onarımını ve sinir hücrelerinin işlevini tetikledi. Bu yeni model, araştırmacıların, miyelin kaybını tetiklemek için kuprizon adı verilen bir toksin kullanırken fare gibi diğer hayvan modellerinde öldürülen oligodendrositlerin rolünü incelemelerine izin verdi.

Araştırmacılar, ışınlanmış yiyecekle beslenip sonrasında tekrar normal bir diyet uygulanan kedinin sinir sistemindeki miyelin kılıflarına baktılar ve miyelinin mozaik olarak düzenlendiğini buldular. Bazı aksonlarda kalın bir miyelin tabakası varken, diğerlerinde miyelin kılıfları çok inceydi.

Araştırmacılar, kalın miyelin tabakalarının embriyonik gelişim sırasında oluştuğunu ve remyelinizasyon sonrası görülmediğini, miyelinin ince tabakasının bir miyelin kaybı olayından sonra hayatta kalan oligodendrositlerden geldiğini belirttiler. Hayatta kalan yetişkin oligodendrositler, bu demiyelinizasyon bölgelerine bitişikti ve onları miyelin onarımı için muhtemel adaylar haline getiriyordu. Subakut kombine dejenerasyon adı verilen başka bir demiyelinizan hastalığın bir rhesus makak modelinden sinir dokusu örnekleri analiz edildiğinde aynı şeyler bulundu. Maymunlarda da olgunlaşmış miyelin kılıflarına bağlı tek oligodendrositler vardı.

Araştırmacılar bulguların, olgun oligodendrositlerin gerçekten de miyelin üretme kapasitelerini yeniden etkinleştirebileceğini gösterdiğini belirttiler. MS hastalarında bu sürecin yavaşlayabileceğini ve miyelin kaybının ilerlemesini azaltamadığını ya da bazı oligodendrositlerin, hücrelerin inaktif hale gelmesini sağlayarak internotlarla olan bağlantılarını kaybetmiş olabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Duncan et al. The adult oligodendrocyte can participate in remyelination, PNAS December 11, 2018 115 (50) E11807-E11816.

Okrelizumabın Gebeler Üzerindeki Etkileri Araştırılıyor

05 Eylül 2019

Gebelik bir ilacın güvenliliği ile ilgili en hassas konuların başında gelmektedir. MS alanındaki güncel tedavilerden biri olan okrelizumab da bu konu ile her yıl düzenli veri paylaşımı yapmaktadır. AAN 2019’da yapılan yeni bir bildiri ile son adet döneminden önceki 6 ay boyunca veya hamileliğin herhangi bir noktasında okrelizumaba maruz kalan multipl sklerozlu (MS) kadınlarda maternal, fetal ve bebek sonuçlarını değerlendirilmesi amaçlandı.

Okrelizumab, CD20 + B hücrelerini seçici olarak hedefleyen bir rekombinant, hümanize, monoklonal immünoglobulin Gl antikorudur ve immünoglobulinlerin plasenta bariyerini geçtiği bilinmektedir. Okrelizumabın güvenlilik profili birçok klinik çalışmada tanımlanmıştır. Bu tedavi ile ilgili önceden gebelik sonuçları bildirilmiş olsa da, okrelizumabın gebelikte ve fetal sonuçlarda güvenlik profili henüz tam olarak belirlenmemiştir. Bu yüzden çocuk doğurma çağındaki kadınların, okrelizumab alırken ve son okrelizumab infüzyonundan sonraki 6 ay boyunca kontrasepsiyon kullanması gerekmektedir.

Okrelizumab Gebelik Kayıt Defteri, Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya'da yürütülen çok merkezli, prospektif, gözlemsel bir çalışmadır. Veriler, hastalar ve sağlık uzmanları tarafından doldurulmuş anketlerle toplanacaktır. Uzmanlar bu kaydın tasarımının, ilgili FDA kuralları ve önerileri doğrultusunda yapıldığını belirtiyorlar. Çalışma kapsamında olumsuz gebelik sonuçları (düşük, kürtaj, ölü doğum ve erken doğum), bebekte görülebilecek olumsuz sağlık durumları (doğuştan malformasyonlar ve doğum sonrası büyüme ve gelişme sorunları) ve yaşamın ilk yılındaki olumsuz sonuçlar ön görülmeye çalışılacak ve Metropolitan Atlanta Konjenital Kusurlar Programı (MACDP), Avrupa Konjenital Anomaliler ve İkizler Konulu Avrupa Eylemi (EUROCAT) ve Alman MS Gebelik Sicilini gibi okrelizumaba maruz kalmamış popülasyonları içeren kontrol grubu verileri ile karşılaştırılacaktır.

Okrelizumab İçin Daha Sağlam Bir Gebelik Verisi

2018 yılında başlayan çalışmanın yaklaşık 10 yıl sürmesi planlanmaktadır. Takipler doğum tarihinden 4 hafta sonra ve doğumdan 52 hafta sonrasına kadar yaklaşık olarak 14., 21. ve 34. haftalarda olacaktır.

Bu çalışmanın, gerçek dünyadaki bir ortamda gebelikte okrelizumabın güvenlik profiline  ilişkin klinisyenlere bir içgörü sağlaması ve hamilelikten önce veya sırasında okrelizumaba maruz kalabilecek MS'li hamile kadınlarla yapılan görüşmeleri desteklemesi beklenmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Design of the Ocrelizumab Pregnancy Registry to Assess Maternal, Fetal and Infant Outcomes in Women With Multiple Sclerosis Who Were Exposed to Ocrelizumab During, or Within 6 Months Before, Pregnancy (P4.367)

MS ile İlişkili Yorgunlukta Suçlu Bulundu: Obstrüktif Uyku Apnesi

02 Eylül 2019

Yapılan yeni araştırmalarda, yaygın olarak görülen yorgunluk semptomunu yaşayan multipl sklerozlu (MS) hastalar arasında obstrüktif uyku apnesinin (OSA) yaygın olduğu gösterildi.

Araştırmacılar, bulguların yorgunluk bildiren MS'li kişilerde tanı konmamış OSA'nın yaygın olduğunu vurguladığını belirtiyorlar. MS'te obstrüktif uyku apnesini değerlendirmek için türünün en büyüğü olan çalışmaya, Güney Shore Nörolojik İlişkiler merkezinde, gece boyunca yorgunluk semptomları bildiren ve gece polisomnografi uyku çalışmalarına katılan MS'li 292 hasta dahil edildi. Hastaların %81,4'ü kadın ve yaş ortalaması 47’ydi.

Gece polisomnografi sonuçları, hastaların %61'inde (177), Apne-Hipopne İndeksi skoru 5 veya daha yüksek olarak tanımlanan obstrüktif uyku apnesi olduğunu gösterdi. Genel popülasyonla uyumlu olarak, OSA yaşla birlikte önemli ölçüde artıyordu. OSA, 30 yaşın altındakilerin sadece %26'sında gözlenirken, oran 30 ila 40 yaş arasındakilerde %52, 40 ila 50 yaş arasında %58, 50 ila 60 arasında %73 ve 60 yaş üstünde %82'ye yükseliyordu. Aşırı kilolu veya obez olanların %71'i (BMI 28 veya daha yüksek) OSA'ya sahipken, BMI'si 28’den düşük olan hastaların %57'si OSA'ya sahipti. MS semptom şiddeti açısından, EDSS skoru 0 ile 2,5 arasında olanların %57'si, EDSS 3,0 ila 5,5 olanların %63’ü ve EDSS skorları 6,0 ile 8,0 arasında olanların %89'u OSA'ya sahipti.

Uykuyu İyileştirmenin Faydaları

OSA oranları uzun dönemde hastalık süresiyle birlikte arttı. MS süresi 5 yıldan az olanlarda ve 5-10 yıl arası olanlarda OSA oranı aynı kaldı. 10 ila 15 yıl arasındaki hastalık süresi için oran %67'ye yükseldi ve 15 yıldan fazla hastalık süresi için OSA %72 olarak gözlendi.

Araştırmacılar aynı kohortun ayrı bir analizinde, rapor edilen 292 yorgunluk vakasından %55'inin Epworth Uykululuk Skalası (ESS) puanının 10'dan düşük olduğunu ve %45'inin 10'dan daha yüksek (uyku bozukluklarının varlığını gösterir) olduğunu buldular. MS hastalarının OSA'lı %61'i arasından %82’si, 36 veya daha yüksek bir Yorgunluk Şiddeti Ölçeği (FSS) skoru olarak tanımlanan yüksek yorgunluğa sahipti.

Araştırmacılar, OSA'nın Sürekli Pozitif Havayolu Basıncı (CPAP) tedavisi gibi tedavilere iyi yanıt verdiğini ve uyku apnesinin, MS tedavisindeki sıkıntıların nispeten küçük bir parçası gibi görünse de, uykudaki herhangi bir iyileştirmenin gerçekten de önemli faydaları olabileceğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mr. Jared Srinivasan et al. Fatigue, Patient Reported Outcomes, and Sleep Apnea in People with Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 2019  06:00 PM - 08:00 PM

MS`te Şekerli İçecekler Engelliliği Nasıl Etkiliyor?

26 Ağustos 2019

Yıllardır diyetin multipl sklerozda (MS) hastalık ilerlemesi ile ilişkisi merak edilmiş ve tartışılmıştır. Bununla birlikte, olası bir bağlantıyı kesin olarak açıklamak için çok az bilimsel çalışma yapılmıştır. MS hastaları genellikle diyetin ve belirli yiyeceklerin hastalıklarının ilerlemesini nasıl etkileyeceğini bilmek istemektedirler.

Yapılan yeni bir araştırmanın ön sonuçları, şekerle tatlandırılmış içeceklerin tüketimi ile multipl sklerozlu hastalarda daha yüksek engellilik arasında olası bir ilişki olduğunu gösteriyor. Çalışmanın sonuçlarının Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısı'nda sunulması planlanıyor.

Araştırmacılar, diyet değerlendirmesi ve nörolojik muayene yapılan ortalama yaşları 44 olan ve %73’ü kadın MS'li 135 kişiden kesitsel verileri analiz ettiler. Her katılımcı için, 8 (en düşük kalite) ile 40 (en yüksek kalite) arasında değişen Hipertansiyonu Durdurmak için Diyet Yaklaşımları (DASH) diyet puanını hesapladılar. Toplam DASH skorları ile DASH bileşen skorları ve engellilik durumu (Genişletilmiş Engellilik Durumu Ölçeği [EDSS] ile) arasındaki ilişkiyi değerlendirdiler. Katılımcıların 30'unda ağır engellilik vardı (EDSS ≥6).

5 Kat Daha Yüksek Şiddetli Engellilik

Genel DASH puanları sakatlık durumu ile ilişkili değildi. Bununla birlikte, bireysel DASH skor bileşenlerine göre, şekerle tatlandırılmış içecek alımının en yüksek çeyreğinde bulunanların (günde ortalama 290 kalori alım), bu içecekleri nadiren içenlere oranla şiddetli engelliliğe sahip olma olasılıkları beş kat daha yüksekti. Diğer DASH diyet bileşenleri engellilik durumu ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, şekerle tatlandırılmış içecekler ile MS'in ilerlemesi arasında ilk defa bir ilişki tanımlandığını belirttiler. Genel diyetle MS ilerlemesi arasında bir bağlantı bulamadıklarını, ancak gazlı içecekler, aromalı meyve suları ve tatlandırılmış çay ve kahve içenler ile bir ilişki bulduklarını aktardılar.

Araştırmacılar çalışma sonucunda katılımcı sayısının küçük olması ve kesitsel bir tasarım kullanmaları nedenleriyle, nedensel bağlar oluşturamadıklarını söylediler. Şekerle tatlandırılmış içeceklerin yüksek tüketiminin MS'te daha kötü sonuçlara yol açıp açmadığının ya da daha şiddetli bir hastalığın hastaların sağlıklı bir diyet izlemesini engelleyip engellemediğinin ayırt edilmesinin henüz mümkün olmadığını vurguladılar. Herhangi bir nedensellik kanıtlamak için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sugary Drinks Linked to Higher Disability in MS - Medscape - Mar 07, 2019.

MS`te Astım Prevalansı Üç Kat Yüksek

23 Ağustos 2019

Multipl skleroz (MS) ve astım günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen karmaşık multifaktöriyel hastalıklardır. MS tedavisi, depresyon ve anksiyeteden yorgunluk ve hipertansiyona kadar değişen bir dizi komorbidite ile komplike olabilir, ancak MS'te kronik akciğer hastalığı ve astım prevalansı ile ilgili veriler çelişkilidir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar yaş, cinsiyet ve ırk açısından MS hastalarında astım prevalansını tanımlamayı amaçladılar. IBM Explorys EPM veri tabanında bulunan 56,6 milyon Amerikalı için Amerika Birleşik Devletleri nüfusuna dayalı, kesitsel bir elektronik sağlık kaydı bilgisi çalışması yaptılar. MS tanısı olan (N = 141.880) ve MS tanısı olmayan (N = 56.416.790) kohortlarda astım prevalansını yaş, cinsiyet ve ırk bazında değerlendirdiler.

80 Yaş Üstü Hastalarda Daha Sık

Çalışmanın bulgularına göre astım prevalansı MS'li kişilerde yaş, cinsiyet ve ırk alt popülasyonları boyunca genel popülasyondan anlamlı olarak daha yüksekti. Yaş ve cinsiyet gibi faktörler için düzeltildikten sonra, astım prevalansı MS'li hastalarda %19,6 iken kontrollerde %6,6'ydı. MS'te astım prevalans oranı MS olmayanlarda görülenden 2.97 kat daha yüksekti. Yani yaş ve cinsiyete göre düzeltildiğinde astım, MS'te üç kat daha yaygındı. MS kohortunda, yaş ile ilgili olarak astım prevalansı, gençler ve yaşlılar arasında en büyük astım prevalansıyla U şeklinde bir dağılıma sahipti. 30 yaşın altındaki MS'li hastalarda, astım oranları %20'nin üzerindeydi ve 80 yaş ve üstü olanlar arasında astım prevalansı %15 ila %30 arasında değişmekteydi. Bu, MS tanısı olmayan kohortta gözlenen oldukça düzgün dağılımdan önemli ölçüde farklıydı (prevalans aralığı %4 -9). Alt gruplarda MS tanısı olan ve olmayanlarda astım prevalansında anlamlı farklılıklar görüldü. Kadınlarda, MS'li olanlarda astım prevalansı %17,4’e karşılık, MS olmayanlarda %8,6'ydı. Erkeklerde, karşılık gelen oranlar %13,4'e karşılık %6,3’tü. Afrika kökenli Amerikalılar arasında astım prevalansı MS'li hastalarda %18,5 ve MS tanısı olmayanlarda %10,9’du.

Araştırmacılar astımın, MS'li kişilerde genel nüfusa göre, özellikle de genç ve yaşlılarda, cinsiyet ve ırktan bağımsız olarak, oldukça yaygın olduğunu belirttiler. Sonuçların, artan MS komorbidite literatürüne katkıda bulunduğunu ve kapsamlı MS hasta bakımının bir parçası olarak komorbidite yönetimine duyulan ihtiyacı vurguladığını aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

EddieHill, Hesham Abboud, Farren B.S.Briggs. Prevalence of asthma in multiple sclerosis: A United States population-based study, Multiple Sclerosis and Related Disorders Volume 28, February 2019, Pages 69-74.

Evde Video İle Otizmin Mobil Tespiti Mümkün Mü?

09 Ağustos 2019

Otizm spektrum bozukluğunun (OSB) tanısına yönelik standart yaklaşımlar, 20 ile 100 arası davranışı değerlendirir ve tamamlanması birkaç saat sürer. Bu kısmen tanı için uzun bekleme sürelerine ve ardından tedaviye erişimdeki gecikmelere sebep olabilir.

Bir grup araştırmacı, makine öğrenimi analizinin ev videolarında kullanılmasının, doğruluktan ödün vermeden tanıyı hızlandırabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. Seyreklik, yorumlanabilirlik ve doğruluk için optimize edilmiş makine öğrenme sınıflandırıcıları oluşturmak için iki standart tanılama aracından madde düzeyinde kayıtları analiz ettiler.

Araştırmacılar, bu optimize modellerin özelliklerinin, hızlı ve doğru bir makine öğrenmesi otizm sınıflamasına ulaşmak için OSB'si olan ve olmayan çocukların evde izlenebilecek 3 dakikalık videolardan kör, uzman olmayan puanlayıcılar tarafından çıkarılıp çıkarılmayacağını test ettiler. OSB'yi tanımlamak için 8 bağımsız makine öğrenme modeli tarafından kullanılan 30 davranışsal özelliği (örneğin, göz teması, sosyal gülümseme) değerlendirmek üzere video oynatıcılar için bir mobil web portalı oluşturdular.

Evde Çekilen Videolar ile Tanı

Daha sonra otizmi olan çocukların 116 kısa ev videosunu (ortalama yaş = 4 yıl 10 ay) ve tipik olarak gelişmekte olan çocukların 46 videosunu (ortalama yaş = 2 yıl 11 ay) topladılar. Tanı için 30 özelliğin her birini bağımsız olarak ölçtüler ve tamamlamak için gerekli ortalama zaman 4 dakikaydı. Her ne kadar birkaç model iyi performans gösterse de, test edilen her yaşta 5-karakterli LR sınıflandırıcı (LR5) en yüksek doğruluğu verdi. Sonucu doğrulamak için, prospektif olarak toplanmış bağımsız bir 66 video (33’ü OSB’li ve 33’ü OSB’siz) doğrulama seti ve 3 bağımsız değerlendirme ölçütü kullandılar. Böylece daha düşük ancak karşılaştırılabilir bir doğruluk elde edildi. Son olarak, 8 özellikli bir model oluşturmak için LR’yi 162-video-özellik matrisine uyguladılar. Bu yapılan test setinde 0,93 AUC ve 66 video doğrulama setinde 0,86 AUC elde ettiler. 

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların, evde çekilen videoların otizm sınıflaması açısından etiketlenmesinin, mobil cihazların kullanılması ile kısa zaman dilimlerinde doğru sonuçlar verebileceği hipotezini desteklediğini belirttiler. Bu yaklaşımın, otizm tanısını ne kadar hızlandırabileceğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tariq Q, Daniels J, Schwartz JN, Washington P, Kalantarian H, Wall DP (2018) Mobile detection of autism through machine learning on home video: A development and prospective validation study. PLoS Med 15(11): e1002705.

Beyin Atrofisi MS`li Hastalarda Engellilik İlerlemesiyle İlişkili

05 Ağustos 2019

Beyin atrofi değerlendirmesi, nörodejenerasyon ve engellilik ilerlemesi ile ilişkisi nedeniyle multipl sklerozda (MS) önemli bir biyolojik belirteçtir. Beyin atrofisi hastalıkta erken dönemde gelişir, doğal seyri boyunca devam eder. Lezyon yükünden kısmen bağımsızdır, normal yaşlanma ile karşılaştırıldığında daha hızlıdır ve fiziksel ile bilişsel engelliliğin ilerlemesinin öngörücüsüdür. Bu nedenle, MR görüntüleme ile beyin atrofi ölçümleri, hastalık modifiye edici tedavinin etkisini belirlemek için önemli bir biyolojik belirteç olarak birçok faz 3 klinik çalışmaya dahil edilmiştir.

Günümüzde beyin atrofi değerlendirmesinin, klinik rutine dahil edilmesi ve bireysel hasta tedavisinin izlemine dahil edilmesinin çok önemli bir gereksinim olduğuna ilişkin kanıtlar artmaktadır. Daha kişiselleştirilmiş, hasta merkezli tedavi seçimlerinin yapıldığı hastalık modifiye edici tedavinin, beyin atrofisi üzerindeki etkisinin izlenmesine duyulan ilgi ve ihtiyaç da bulunmaktadır. Bununla birlikte, klinik bir rutinde beyin atrofisinin ölçülmesinde sayısız zorluk vardır. Zamanla beyin hacmindeki değişimlerin güvenilir bir şekilde ölçülmesi için hastaların görüntülemesinin aynı tarayıcı ile yapılması gerektiği iyi bilinmektedir. Ancak klinik rutinde bu çok zordur. Şu anda, gerçek dünyadaki bir ortamda beyin atrofisinin ölçülmesinin fizibilitesini ve klinik sonuçlarla ilişkisini araştıran uzun dönem, büyük bir kohort çalışması yoktur.

Yapılan yeni bir çalışmada, 5 yıl boyunca klinik bir rutinde takip edilen MS ve klinik izole sendromlu hastalardan oluşan büyük bir kohortta, beyin atrofi ölçümünün ve engellilik ilerlemesi ile ilişkisinin fizibilitesini araştırmak amaçlandı.

Lateral Ventrikül Değerlendirilmeli

Araştırmacılar, retrospektif olarak 1514'ü MS’li, 137'si klinik izole sendromlu ve 164'ü sağlıklı birey olmak üzere toplam 1815 kişiyi değerlendirdiler. Analize dahil edilen 11.794 MRG beyin taramasından 843 MRG 3T ve 3371 MRG 1,5T tarayıcıda gerçekleştirilmişti. Tüm hastalara çalışmanın tüm zaman noktalarında 3D T1WI ve T2-FLAIR muayeneleri yapıldı. Tüm beyin hacmi değişiklikleri, 3D T1WI üzerinde SIENA / SIENAX kullanılarak yüzde beyin hacmi değişimi / normalize beyin hacmi değişimi ve T2-FLAIR üzerinde  ise NeuroSTREAM kullanılarak yüzde lateral ventrikül hacmi değişimi ile ölçüldü.

Protokol değişiklikleri, düşük tarama kalitesi, artefaktlar ve anatomik varyasyonlar nedeniyle, yüzde beyin hacmi değişikliği katılımcıların %36,7'sinde, normalize beyin hacmi değişiminin yüzdesi %19,2'sinde ve lateral ventrikül hacmindeki değişimin yüzdesi %3,3’ünde başarısız oldu. Yıllık beyin hacmi değişiklikleri, MS ile sağlıklı bireyler arasında beyin volümü değişimi yüzdesi, normalize beyin hacmi değişimi yüzdesi ve lateral ventrikül hacmi değişimi yüzdesi açısından anlamlı derecede farklıydı. MS'li hastalarda, karışık etkiler modeli analizi, engellilik ilerlemesinin, yüzde beyin hacmi değişikliği ve normalize edilmiş beyin hacmindeki %21,9'luk bir yıllık düşüş ve lateral ventrikül hacmindeki %33'lük bir artışla ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, tüm beyin hacmi ölçümlerinin, MS ve sağlıklı bireylerde farklılaştığını ve engellilik ilerlemesi ile ilişkilendirildiğini, bununla birlikte lateral ventrikül hacmi değerlendirmesinin en uygun olanı olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ghione et al. Brain Atrophy Is Associated with Disability Progression in Patients with MS followed in a Clinical Routine, AJNR Am J Neuroradiol 39:2237– 42 Dec 2018.

Alzheimer Teşhisinde Yeni Bir Yöntem

01 Ağustos 2019

Alzheimer hastalığının teşhisi ve izlenmesinde kullanılmak ve ayrıca yeni ilaçların geliştirilmesinde yardımcı olmak amacıyla tau proteinine bağlanan yeni bir radyoaktif izleyici molekül geliştirildi. Roche tarafından geliştirilen 18F-RO-948 olarak bilinen bileşik, iki makaleye konu oldu.

İlk makalede, araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan 12 hasta, 7 genç sağlıklı kontrol ve beyin PET taramaları için 5 yaşlı sağlıklı kontrolle çalıştılar. Tam vücut taraması için ise 6 yaşlı sağlıklı kontrol daha çalışmaya dahil edildi. Çalışmanın ilk bölümünde, üç belirlenmiş tau izleyici test edildi: 11C-RO-963, 11C-RO-643 ve 18F-RO-948. Test edilen bu izleyiciler arasında 18F-RO-948 en iyi sonuçları gösterdi.

Araştırmanın ikinci bölümünde araştırmacılar, 18F-RO-948'i, 5 Alzheimer hastası ve 5 yaşlı kontrol hastası üzerinde ek beyin görüntüleme ile test ettiler. Tau proteininin ilerleyişini değerlendirmek için 16 ay boyunca takip yapıldı.

İki Çalışmada Benzer Sonuçlar

Çalışmanın üçüncü bölümünde, tüm vücut taramasından geçirilen altı yaşlı kontrol hastası incelendi. Araştırmacılar, izleyicilerin beyin tarafından ne kadar iyi alındığını, dokuya ne kadar iyi nüfuz ettiklerini ve tau proteinine ne kadar spesifik bağlandıklarını değerlendirmek için beynin 80 farklı bölgesine baktılar.

Sağlıklı beyinlerin çok az iz bıraktığını ya da hiç iz bırakmadığını gördüler. Oysa Alzheimer'lı olanların beyinlerinde, daha önce bildirilen postmortem verilerle tutarlı olan beyin bölgelerinde izleyici bulunduğu görüldü.

İkinci makalede, ekip Alzheimer hastalığı olan 11 hasta, 5 genç bilişsel normal kontrol ve 5 yaşlı bilişsel normal kontrol olan hastalardaki 18F-RO-948 tau bağlanmasının detaylı miktarı incelendi ve bileşiğin tekrarlanabilir sonuçlar gösterdiği doğrulandı.

Bu sonuçlarla bu radyoakyif izleyicinin Alzheimer hastalığı tanısında kullanılabilecek bir bileşik olduğu kanıtlanmış oldu. Bu izleyicinin Alzheimer patofizyolojisinin daha iyi anlaşılabilmesini sağlaması ve daha hedefli tedavilerin geliştirilmesine yol göstermesi umuluyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wong DF, et al. Characterization of 3 Novel Tau Radiopharmaceuticals, 11C-RO-963, 11C-RO-643, and 18F-RO-948, in Healthy Controls and in Alzheimer Subjects. J Nucl Med 2018 59:1869-1876

Kubawara H, et al. Evaluation of 18F-RO-948 PET for Quantitative Assessment of Tau Accumulation in the Human Brain. J Nucl Med. 2018;59: 1877-1884.

Multipl Skleroz Risk Faktörleri Başlangıçtaki Heterojenliğe Katkıda Bulunuyor

29 Temmuz 2019

Nörodejeneratif ve otoimmün bir hastalık olan multipl skleroz (MS), hem genetik hem de çevresel risk faktörleriyle ilişkilidir. Yapılan çalışmalarda her hastanın yaş, bozulmuş fonksiyonel alan sayısı (NIFD'ler; yürüme ve dengeden fonksiyonlar, görme, yorgunluk veya uzuv uyuşukluğu veya ağrı), ikinci nüks zamanı (TT2R gibi) ve erken nüks aktivitesi (ERA) gibi hastalığın başlangıcındaki özelliklerinin MS aktivitesini ve ilerlemesini öngörmede yardımcı olabileceği gösterilmiştir.

Multipl sklerozun fenotipik prezentasyonu ile uzun dönem sonuçlar öngörülebilmektedir. Öte yandan MS başlangıcında heterojenliğe katkıda bulunan faktörler hakkında çok az şey bilinmektedir. Zamansallık göz önüne alındığında, MS risk faktörlerinin de hastalığın başlangıcına yakın sunumunu etkilemesi muhtemeldir.

Case Western Reserve Üniversitesi’nden araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, hastalığın değişkenliği ve ilerlemesinde rol oynayan mekanizmaları tam olarak belirlemek için, bu faktörlerin erken hastalık sunumuna bilinen bağlantılarla etkisini araştırdılar.

Çalışmada, ABD'li bir MS popülasyonundan elde edilen klinik kayıtları içeren bir açık erişim kaynağı olan Accelerated Cure Project Repository’den 1.515 kişiden toplanan verileri analiz ettiler. Her hastalık sonucunun her bir ölçüt ile olan ilişkisini değerlendirmek için makine öğrenmesi ve matematiksel modeller kullandılar. Hastaların çoğu kadındı (%77,9) ve relapsing-remitting MS (RRMS) tanısı aldı. Çalışmada, başlangıçta ortalama yaşları 33,4 idi ve ikinci nüks için ortalama süresi 3,6 yıldı.

Daha Genç ve Daha Obez Hastalar Riskli

HLA-DRB1 * 15: 01, GRS ve sigara kullanımı önceki AOO ile ilişkili bulundu.  NIFD'ler için relapsing-remitting MS ve düşük SES'li olanlar artmış NIFD'lere sahipti. Tekrarlayan remisyon vakaları arasında, başlangıçta daha yaşlı, obez olan ve çok odaklı hastalık sunumuna sahip olanlarda TT2R daha kısa, ERA başlangıçta daha genç olanlarda ve obez olanlarda daha büyüktü.

Araştırmacılar elde ettikleri bulgulara dayanarak, yaş, genetik profiller, obezite ve sigara içme durumu gibi bireysel özelliklerin hastalık prezentasyonunda heterojenliğe katkıda bulunduğunu ve erken hastalık seyri gelişimini düzenlediğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Farren B.S. Briggs, Justin C. Yu, Mary F. Davis, Jinghong Jiangyang, Shannon Fu, Erica Parrotta, Douglas D. Gunzler, Daniel Ontaneda. Multiple sclerosis risk factors contribute to onset heterogeneity, Multiple Sclerosis and Related Disorders February 2019 Volume 28, Pages 11–16.

MS’teki Astrosit Yanıtları Bir Genetik Risk Alleli Tarafından Yönlendiriliyor

26 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS) gelişimi için risk faktörü olan 200'den fazla genetik varyant tanımlanmıştır. Bunların birçoğu, bağışıklık sisteminin aşırı reaktif yanıtına aracılık eden hücreler olan lenfositlerdeki değişikliklerle ilişkilidir. Bununla birlikte, genetik varyantların aynı zamanda merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) işlevini ve beyin hücrelerini etkileyip etkilemediği belirsizdir.

NF-κB, MS de dahil olmak üzere otoimmünitede kritik bir rol oynar. Allelik MS risk varyantlarının %18'inin NF-κB sinyalizasyon yolağını etkilediği veya kesiştiği tahmin edilmektedir. Daha önce NF-KB'nin, aktive edildiğinde bağışıklık sisteminin hücrelerini çekebilecek kimyasal maddeler olan bir kemo-çekici madde kaynağı haline gelen astrositleri aktive edebildiği gösterildi. Ayrıca, önceki iki çalışma da, NF-κB aracılı astrositlerin aktivasyonunun inhibe edilmesinin, immün hücrelerin merkezi sinir sistemine sızdığınıve MS'i incelemek için kurulmuş bir deneysel otoimmün ensefalomiyelit (EAE) fare modelindeki hasarı azalttığı bulundu.

Yale Üniversitesi'nden araştırmacılar, lenfositlerde NF-κB olarak adlandırılan önemli bir otoimmünite mediyatörünün ekspresyonunu arttıran rs7665090G adlı belirli bir MS risk varyantının astrositlerin fonksiyonunu nasıl değiştirebileceğini araştırdılar.

Araştırmacılar çalışmada matür bir insan hücresinin indüklenmiş pluripotent kök hücrelere (iPSC'ler) yeniden programlanabileceği bir teknik kullandılar. Risk varyantını rs7665090GG ya da rs7665090AA olarak adlandırılan koruyucu bir varyantı taşıyan 12 MS hastasından ve sağlıklı kontrollerden iPSC'den türetilmiş astrositler ürettiler.

Araştırmacılar, bu hücreleri NF-KB'yi aktive eden iki molekül ile tedavi ederek, risk varyantını taşıyan astrositlerin önemli ölçüde daha fazla NF-κB aktivasyonuna sahip olduğunu gördüler. Ayrıca, risk varyantını taşıyan astrositlerin, lenfositlerin işe alımını ve aktivasyonunu kolaylaştıran birkaç NF-κB hedef genin artmış seviyesine sahip olduğunu gözlemlediler.

Araştırmacılar risk varyantının gerçek MS vakalarında etkili olup olmadığını belirlemek için, riskli veya koruyucu varyant taşıyan ölen MS hastalarından, beynin beyaz maddesinde açık lezyonları olan toplam 10 beyin örneğini analiz ettiler.

Genetik Varyant MSS Hücrelerini Etkiliyor

Risk varyantı için pozitif lezyonlardaki genişlemiş astrositler, in vitro iPSC türevli astrositlerde görülene benzer şekilde, NF-κB-hedef genlerin seviyelerinde artış gösterdi. Lezyonların yakınında ve normal beyaz maddede bulunan aktif olmayan astrositler düşük NF-κB sinyal seviyeleri gösterdi. Ayrıca, koruyucu değişkenle karşılaştırıldığında, immün T hücrelerinin sayısı (yani CD3 pozitif T hücreleri), risk değişkenli lezyonlarda anlamlı olarak daha yüksekti.

Araştırmacılar çalışmalarının, ilk kez MS riskiyle ilişkili genetik varyantların doğrudan MSS hücre fonksiyonlarını bozduğuna dair kanıtlar sağladığını belirttiler. Ayrıca bozulan MSS hücre fonksiyonunun, yerel otoimmün enflamasyonun kurulmasına yardımcı olduğunu da ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ponath et al. Enhanced astrocyte responses are driven by a genetic risk allele associated with multiple sclerosis, Nature Communications volume 9, Article number: 5337 (2018).

MS’te Gıda Alerjileri, Artmış Hastalık Aktivitesi İle İlişkili Mi?

23 Temmuz 2019

Polen, çimen veya toz akarları gibi çevresel tetikleyicilere, bazı ilaçlara veya yiyeceklere karşı alerji, multipl skleroz (MS) için potansiyel risk faktörleri olarak önerilmiştir. Ancak, şu ana kadar bu konuda yapılmış çalışmalardan elde edilen mevcut veriler yetersizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, hasta tarafından bildirilmiş alerjik durum öyküsü ile MS klinik ve MRG aktivitesi arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Brigham and Women’s Hospital’daki CLIMB araştırmasına katılan 1349 hastayı değerlendirdiler. Katılımcılar çevre, gıda ve ilaç alerjileri üzerine kendi kendilerine uyguladıkları bir anket doldurdular.

Hastaların ortalama hastalık süresi 16 yıldı. Katılımcılar arasında 427 hastanın bilinen alerjisi yoktu. 922'sinin ise bir veya daha fazla alerjisi vardı. Hastalar, çevresel alerji (586 hasta), yiyecek alerjisi (238 hasta), ilaç alerjisi (574) ve bilinen alerji yok (NKA) olmak üzere dört alerji grubuna ayrıldı. Klinik (atak sayısı, genişletilmiş sakatlık durum ölçeği (EDSS), MS şiddeti skoru (MSSS) ve radyolojik değişkenler (gadolinyum tutan lezyonlar ve lezyon miktarı) ve bunların farklı alerji grupları veya NKA'lılarla olan ilişkileri değerlendirildi.

Sonucu etkileyebilecek diğer faktörler için istatistiksel olarak ayarlama yapıldıktan sonra, sonuçlar gıda alerjileri rapor eden hastaların, bilinen alerjisi olmayan hastalardan %27 daha yüksek kümülatif sayıda nüks yaşadıklarını gösterdi.

Gıda Alerjisi Olanlarda 2 Kattan Fazla Lezyon

Gıda alerjisi grubundaki hastalar, NKA grubuna kıyasla kümülatif atak sayısında 1,38 kat daha fazla bir orana sahiplerdi. Bu fark düzeltilmiş analizde hala dikkat çekiciydi (1,27). Besin alerjisi grubunda MRG'de gadolinyum-tutan lezyonlara sahip olma olasılığı iki katdan fazlaydı (OR 2,53). Çevresel ve ilaç alerjisi grupları, NKA grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık göstermedi. EDSS ve MSSS, herhangi bir alerjiden etkilenmedi.

Araştırmacılar, açık bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi kuramayan bir gözlem çalışması olmasına rağmen, yaptıkları çalışmanın gıda alerjileri ve MS alevlenmeleri arasında olası bir ilişki olduğunu öne sürdüğünü belirttiler. Diğer alerji türlerinin bu ilişkiyi göstermemesinin, bağırsak bakterileri ile bağışıklık sistemi veya nörolojik hastalıklar arasında belirli bir bağlantı olabileceği fikrini desteklediğini söylediler. Bulguların doğrulanması ve MS için yeni tedavi edici  ve önleyici stratejilerin geliştirilebilmesinde temel biyolojik mekanizmaları araştırmak için ileriye dönük prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fakih et al. Food allergies are associated with increased disease activity in multiple sclerosis, Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry.  http://dx.doi.org/10.1136/jnnp-2018-319301

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

SMA’lı Erişkinler Kendilerini Nasıl Hissediyor?

17 Temmuz 2019

Proksimal spinal müsküler atrofi (SMA), sağ kalım motor nöronu-1 (SMN) geninin homozigot fonksiyon kaybının neden olduğu otozomal resesif motor nöron bozukluğudur. SMA prevalansının 100.000 kişide 1–2, insidansının 100.000 canlı doğumda 8-10 civarında olduğu tahmin edilmektedir. SMA; aksiyel, respiratuar ve proksimal kas gruplarında baskın olan progresif kas güçsüzlüğü ile karakterizedir. Tanı yaşı ve motor kilometre taşlarının başarısına bağlı olarak dört farklı SMA tipi tanımlanmıştır. Çalışmalar, uzun dönemde motor gelişimdeki blokajı fonksiyonel azalmanın takip ettiğini göstermiştir. Erken başlangıçlı SMA için yaşam beklentisi azalır, ancak 18 aylıktan sonra tanı alan hastalarda sağ kalım etkilenmeyebilir.

SMA yavaş yavaş ilerleyen kas güçsüzlüğü, aktivite ve katılımda kısıtlamalara yol açar. Fiziksel dezavantajlarına rağmen hastaları doyurucu bir yaşamda desteklemek için, hastaların refahına katkıda bulunan veya onları tehdit eden faktörleri anlamak hayati önem taşır. Nöromüsküler bozukluğu olan hastalarda psikolojik ihtiyaç memnuniyetinin refah üzerindeki etkisi daha önce hiç araştırılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, SMA'lı hastalarda psikolojik iyilik halini incelemek ve iyiliğin psikolojik ihtiyaç doyumuyla ilişkisini araştırmak amaçlandı. Araştırmacılar bu kesitsel çalışmada, Uluslararası İşlevsellik Sınıflandırması modelini ve öz belirtimi (self-determinasyon - kendi kaderini tâyin etme) teorik birer çerçeve olarak kullandılar.

Kişiye Özel Tedavi için Psikolojiyi Anlamak Şart

Çalışmada SMA'lı yetişkinlerden bir anket doldurmaları istendi. Psikolojik iyilik halini değerlendiren araçlar arasında Yaşam Memnuniyeti Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Olumlu ve Olumsuz Etki Ölçeği yer alıyordu. Katılımın (Uluslararası İşlevsellik Modelinin Sınıflandırılması modeli), özerklik, yeterlilik ve ilintililik (öz belirtim teorisi) karşılanmasının refah düzeyine olan katkısını araştırmak için hiyerarşik çizgisel regresyon analizleri yapıldı.

Çalışma kapsamında doksan iki katılımcı (%67) anketi tamamladı. Psikolojik iyilik hali, sağlıklı referans örnekleriyle karşılaştırılabilir düzeydeydi. Psikolojik iyilik hali, sosyodemografik değişkenler veya hastalık özellikleriyle ilişkili değildi. Bununla birlikte, katılımdan memnun olma ve özerklik, yeterlilik ve ilintililik duygusuyla yakından ilişkiliydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile, SMA'lı bireylerin refahını anlama konusunda psikolojik ihtiyaçlarla olan ilişkinin açığa çıkarıldığını belirttiler. Hastaların psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının desteklenmesinin, bu hastalar için kişi merkezli bir bakımın hedefi olması gerektiğini vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maarten J. Fischer, Fay-Lynn Asselman, Esther T. Kruitwagen-van Reenen, Marjolein Verhoef, Renske I. Wadman, Johanna M. A. Visser-Meily, W. Ludo van der Pol & Carin D. Schröder (2019): Psychological well-being in adults with spinal muscular atrophy: the contribution of participation and psychological needs, Disability and Rehabilitation, DOI: 10.1080/09638288.2018.1555864

Duchenne Musküler Distrofili Çocuklar “Speckle-Tracking” Ekokardiyografi ile İncelendi

16 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisinin (DMD) prognozu, kalp yetmezliği ile ilişkilidir. “Speckle-tracking” ekokardiyografik (STE) görüntüleme, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin erken tespitinde göz önünde bulundurulması gereken invazif olmayan fonksiyonel bir biyolojik belirteç olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, STE analizi, bu güne kadar özellikle DMD'li presemptomatik çocuklarda, prospektif kontrollü bir çalışmada değerlendirilmemiştir. Ayrıca hiçbir çalışma üç farklı displasmanın hepsinde (longutidunal, radyal ve sirkumferansiyal) ve her iki ventrikülde STE analizini kullanmamıştır.

Yapılan yeni bir prospektif kontrollü çalışmada araştırmacılar, DMD'li çocuklarda sol ve sağ ventriküllerin global ve segmental STE analizini yapmayı ve sağlıklı yaştaki kontrol bireylerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırmayı amaçladılar. Çalışmaya 1:2 vaka kontrol tasarımında 36'sı DMD'li (ortalama yaş, 11+3,8 yıl) ve 72'si yaş uyumlu kontrolden oluşan toplam 108 erkek dahil edildi. Sol ve sağ ventriküller için konvansiyonel ekokardiyografik değişkenler toplandı. STE analizleri sol ventrikül için longitudinal, radyal ve sirkumferansiyal yerleşimlerde ve sağ ventrikül için serbest duvar longitudinal yerleşimlerinde gerçekleştirildi. Araştırmacılar ayrıca DMD'li çocukların yaşının, iki boyutlu aksın evrimi üzerindeki etkisini, modellerde DMD yaşı etkileşimi terimi ekleyerek incelediler.

Konvansiyonel EKG Farkı Tespit Edemiyor

Konvansiyonel ekokardiyografik ölçümler her iki grupta da normaldi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu DMD grubunda %45 ile %76 arasında (ortalama,%63+ 6) ve kontrol grubunda %55 ile %76 arasında (ortalama,%64 + 5) değişti. Global sol ventrikül aksın ortalama ölçümleri, DMD grubunda longutidunal (-%16,8 + 3,9'a karşılık  -%20,6 + 2,6), radyal (%22,7 + 11,3’e karşılık %31,7 + 14) ve sirkumferansiyal (% -16,5 + 3,8 ve % -20,3 + 3,1) yerleşimleri için anlamlı olarak daha kötü bulundu. DMD'li çocuklarda yaşla birlikte global sol ventrikül longutidunal aksın azalması, kontrol deneklerine göre yılda %0,34 daha belirgindi. Sol ventrikül inferolateral ve anterolateral segmentleri, özellikle bazal bölgede bozuldu. Konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonları ve STE analizi normal ve DMD'li çocuklar ve kontrol grubu arasında farklı değildi.

Araştırmacılar, DMD'li çocuklarda normal Sol ventrikül fonksiyonuna rağmen bozulmuş Sol ventrikül aksın varlığının, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin önlenmesinde gelecekteki pediatrik ilaç araştırmaları için önemli bir perspektif oluşturduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Amedro et al. Speckle-Tracking Echocardiography in Children With Duchenne Muscular Dystrophy: A Prospective Multicenter Controlled Cross-Sectional Study, (Journal of the American Society of Echocardiography 2018).

Duchenne Musküler Distrofisi’nde Yoga Etkisi

12 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisi (DMD) ilerleyici bir kas bozukluğudur. Kardiyak bozukluk, DMD'li çocuklarda en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. DMD’li çocukların %10 ila %20'si kalp yetmezliği nedeniyle ölmektedir. Yapılan önceki çalışmalarda kalp hızı değişkenliğinin (HRV), kardiyo-otonomik fonksiyonun bir ön gördürücüsü olduğu gösterilmiştir.

Tıbbi yönetimin yanı sıra, fiziksel egzersiz şeklindeki fizyoterapi, fiziksel fonksiyonların sürdürülmesi için hayati rehabilitasyon stratejilerinden biri olarak kabul edilir. Egzersizin rolü, kardiyak fonksiyonların modülasyonunda incelenmiştir ve sağlıklı bireylerde artmış kardiyak vagal modülasyonun eşlik ettiği bir istirahat bradikardisi yarattığı bulunmuştur.

Yardımcı tedavi olarak yoga, mevcut egzersiz programına ek olarak evde bile izlenebilecek basit bir uygulama olarak kabul edilir. Yoga, farklı yaş gruplarındaki normal bireylerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Farklı yoga modülleri ve fiziksel egzersiz kullanan sağlıklı gönüllülerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme belgelenmiştir. Bununla birlikte, DMD çocuklarında yoga ile ek tedavinin HRV'yi modüle etme etkisi araştırılmamıştır. Yoga uygulamalarının kardiyo-otonom fonksiyonlar üzerindeki etkisi çeşitli nörolojik durumlarda gösterilmiştir ve DMD'de faydalı olabilir.

Ek Tedavi Olarak Kullanılabilir

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, DMD’li çocuklarda yoganın fizik tedaviye ek bir tedavi olarak etkisi değerlendirildi. Çalışmada DMD'li 124 hasta yoga ile birlikte fizyoterapiye veya yalnızca fizyoterapiye randomize edildi. Hastalara evde fizyoterapi ve yoga uygulamaları önerildi. Uyum, 3 aylık takip aralığında seri olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda yatar pozisyonda istirahatte normal olarak değerlendirilen elektrokardiyogram kaydedildi. HRV parametreleri zaman ve frekans alanlarında hesaplandı. HRV başlangıçta ve 3 ay ila 1 yıl arasında kaydedildi. Uzun dönem takibi analiz etmek için tekrarlanan ölçümlü ANOVA yöntemi kullanıldı.

Çalışmada fizyoterapi protokolü ile NN'nin standart sapması, ardışık NN'in karekökü orjinali, toplam güç, düşük frekans, yüksek frekans normalleştirilmiş birimler (HFnu) ve sempatovagal denge çeşitli zaman noktalarında iyileşti ve bu iyileşme 6-9 ay sürdü. Fizyoterapi ve yoga protokolü çalışma periyodunun son 3 ayında HFnu'da iyileşme gösterdi ve diğer tüm parametreler 1 yıla kadar stabildi. Her iki grubun da DMD'de kalp fonksiyonlarını geliştirdiği gözlendi. Bununla birlikte gruplar arasında gözlenen değişikliklerde anlamlı bir fark görülmedi.

Araştırmacılar yoğun fizyoterapi ve yoga ile birlikte fizyoterapinin, özellikle de ev temelli program da, DMD'de, HRV'yi korumak ve sürdürmek için bir tedavi stratejisi olarak faydalı olabileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pradnya et al.  Effect of Yoga as an Add-on Therapy in the Modulation of Heart Rate Variability in Children with Duchenne Muscular Dystrophy, Int J Yoga. 2019 Jan-Apr; 12(1): 55–61.

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Nöromyelitis Optika Spektrum Bozukluğunda Dinlenme Durumundaki Fonksiyonel MRG Bulguları

08 Temmuz 2019

Neuromyelitis optica spektrum bozukluğu (NMOSD), merkezi sinir sisteminin enflamatuar bir hastalığı olup, optik sinirler, omurilik ve spesifik beyin alanları gibi yüksek aquaporin 4 (AQP4) ekspresyonu olan bölgelerde şiddetli nükslerle karakterizedir. NMOSD'li hastaların %43-70'inde, beyin MRG anormallikleri, temel olarak yüksek AQP4 ekspresyonu olan bölgelerde, kortikospinal kanallarda ve ayrıca spesifik olmayan lezyonları olan derin beyaz maddede bildirilmiştir. Bununla birlikte, difüzyon tensör görüntüleme kullanılarak, normal görünen beyaz madde anormallikleri, çoğunlukla optik radyasyonlarda ve kortikospinal yollarda tarif edilmiştir. DTI'deki bu anormallikler, multipl skleroz (MS) hastalarının normal görünen beyaz maddesinde de bulunur, ancak kortikosinal yollar ile sınırlı değildir. NMOSD ve MS'de, beyaz madde difüzyon değişiklikleri ile Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeğiyle (EDSS) değerlendirilen engellilik arasında bir ilişki olduğu bildirilmiştir.

MS hastaları için yapılan önceki çalışmalarda, istirahat durumunda fonksiyonel MRI’da (rs-fMRI'da), sınırlı sayıda beyin bölgesinde fonksiyonel bağlantı değişiklikleri bildirilmiş ancak küresel bir beyin bütünlüğü sağlanmıştır. fMRI ile benzer sonuçlar, beyin bölgelerinin işlevsel bağlantısındaki modifikasyon ile MS'teki engellilik arasında bir korelasyon göstermiştir. NMOSD’li hastaların beyin fonksiyonel bağlantıları ile engellilik derecesi arasındaki ilişki hala belirsizliğini korumaktadır.

Grafik teorisi, beyin ağı topolojisini bölgesel kortikal ve subkortikal düğümlerin grafikleri olarak tanımlamak için kullanılan matematiksel bir modeldir. Bu yaklaşım, düğümlerin işlevsel organizasyonunu, etkileşimlerin gücünü ve bilgi işlem etkinliğini değerlendirerek birkaç bölge arasındaki etkileşimi analiz eder. rs-fMRI çalışmaları, insan beyni ağının oldukça bağlı hub düğümleriyle küçük dünya topolojisine sahip olduğunu göstermiştir. Bu yapı sayesinde, beyin özelleşmiş ve entegre bilgileri işleyebilmektedir. Küçük dünya topolojisi komatoz hastalarda ve diğer nörolojik hastalıklarda korunur.

Engelliliğe Rağmen Plastisite Korunuyor

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, NMOSD hastaları ve sağlıklı bireylerde, rs-fMRI'da fonksiyonel bağlantıları grafik teorisi kullanarak karşılaştırdılar.

Çalışmaya, 12 NMOSD hastası ve yaş-cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Her düğümün rolünü ölçmek için derece, global verimlilik, kümeleme ve modülerlik gibi bir metrik kümesi kullanılarak, grafik teorisi analizi kullanıldı. Hastalarda beyin bölgelerinin sağlıklılara göre anormal bağlantı profilini özetlemek için bir hub bozulma indeksi κ tanımlandı. NMOSD'deki küresel ağ organizasyonu açısından, küçük- dünya topolojisi tüm ortalama ölçümlerle ilgili önemli bir değişiklik olmadan korunmuştu. Bununla birlikte, görsel ağlar ve sensorimotor ağ, yüksek bireyler arası değişkenlik ile azalmış bağlantı gösterdi. Hub bozulma endeksi κ, EDSS ile koreleydi.

Araştırmacılar bulguların, EDSS kullanılarak  değerlendirilen engellilik ile rs-fMRI grafik metodolojisi kullanılarak değerlendirilen nöronal yeniden yapılanma arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini belirttiler. Fonksiyonel bağlantılar lokal değişikliklere rağmen normal bir küresel topolojik yapının korunması, engelliliğe cevap olarak beyin plastisitesini gösteriyor gibi görünmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Bigaut K, Achard S, Hemmert C, Baloglu S, Kremer L, Collongues N, et al. (2019) Restingstate functional MRI demonstrates brain network reorganization in neuromyelitis optica spectrum disorder (NMOSD). PLoS ONE 14(1): e0211465.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image