Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Mutlu Müzik Dinlemek Sıra Dışı Düşünmeyi Kolaylaştırıyor

29 Kasım 2017

Yaratıcılık, bilimsel, teknolojik ve kültürel yeniliğin arkasındaki itici güçtür ve 21. yüzyılın en önemli yetkinliklerinden biri olarak kabul edilebilir. Karmaşık ve hızla değişen dünyada karşılaştığımız sorunlar her zamankinden daha yaratıcı düşünmeyi gerektirir. Yaratıcı kognisyonu arttırmak için çeşitli araçlar araştırılmıştır. Orta çağda yaratıcılık, ilahi ilham sahibi kişiler için ayrılmışken, rönesans döneminde, bazı insanların, dahi zihinlerin, sonunda yaratıcı düşünme kabiliyeti düşünüldü. Araştırmalar, yaratıcı düşüncenin, yalnızca birkaç zekaya sahibi doğuştan yeteneğe ibaret olmadığını, normatif bilişsel işlevselliğin doğasında olduğunu ve temel bilişsel süreçlerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Önemli bir nokta, yaratıcı bilişin kolaylaştırılabileceği gösterilmiştir. Geçmiş yıllarda yaratıcılığı artırmak için çeşitli araçlar geliştirilmiş ve test edilmiştir. Müziğin kognisyon üzerindeki olumlu etkisini gösteren daha önceki bilimsel araştırmalara ve müzik deneyiminin müzik yetenekleriyle ilgisi olmayan bilişsel işlevler üzerindeki etkisine artan bir bilimsel ilgi olmasına rağmen, Müzik dinlemenin yaratıcı kognisyon üzerindeki etkisi, büyük oranda keşfedilmemiş olarak kalmıştır.

Yeni bir çalışmada, yaratıcı kognisyonu optimize etmek için müzik dinlemenin potansiyel etkisine ışık tutmak amaçlandı. Bu çalışmada, bir sessizlik kontrol koşuluyla karşılaştırıldığında, belirli müzik türlerini (ruh hali ve uyanışta değişen klasik müzik alıntıları classical music excerpts varying on mood and arousal) dinlemenin, yaratıcı kognisyonu kolaylaştırıp artırmadığını, divergent ve convergent yaratıcılık görevlerle deneysel olarak test edildi.

Müzik Yaratıcılık İlişkisi

Araştırmacılar çalışmaya, 121’i kadın ve ortalama yaşları 22,3 olan toplam 155 kişiyi dahil ettiler.  İçerik değişkenleri olarak yaratıcı performans (sıra dışı-“divergent” düşünme, yakınsak-“convergent” düşünme) ve konular arası değişken olarak müzik durumu (mutlu, üzgün, sakin, endişeli, sessizlik) ile 2 x 5 karma ölçüt tasarımı kullanıldı. Çalışmada, sıradışı yaratıcılık görevini yerine getirirken, "mutlu müzik"i dinleyen katılımcılarda yaratıcılık, görevi sessizce gerçekleştiren katılımcılardan daha yüksek oldu. Yakınsak yaratıcılık için müzik etkisi gözlenmedi.

Bilimsel katkının yanı sıra, mevcut bulguların pratik anlamda da önemli sonuçları olabilir. Müzik dinleme, günlük yaşama kolayca entegre edilebilir ve yaratıcı düşünceye ihtiyaç duyulduğunda, çeşitli bilimsel, eğitimsel ve organizasyonel ortamlarda yaratıcı kognisyonu verimli bir şekilde kolaylaştırmak için yenilikçi bir araç sağlayabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ritter SM, Ferguson S (2017) Happy creativity: Listening to happy music facilitates divergent thinking. PLoS ONE 12(9): e0182210.

Diyabetli Yetişkinler İçin Sürekli Glikoz Takip Sistemi

20 Eylül 2018

Diyabet tanılı kişiler ya tip 1 diyabette olduğu gibi yeterli insülin üretemezler ya da insülini uygun şekilde kullanamazlar. Vücut yeterli insüline sahip olmadığında veya mevcut insülini etkili bir şekilde kullanamadığı zaman, şeker kanda birikir. Yüksek kan şekeri seviyeleri kalp hastalığına, felce, körlüğe, böbrek yetmezliğine ve ayak parmaklarının veya ayakların amputasyonuna yol açabilir. Diyabetle yaşayan bireyler, hastalık yönetiminin bir parçası olarak kan glikoz seviyelerini düzenli olarak izlemelidir.

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), 18 yaş ve üstü diyabetli kişilerde kullanılmak üzere Eversense Sürekli Glikoz İzleme (CGM) sistemini onayladı. Bu sistem, 90 güne kadar giyilebiliyor ve glikozu tespit etmek için tamamen implante edilebilir bir sensör içeriyor.

Eversense CGM sisteminde, ayakta tedavi prosedürü sırasında uzman bir sağlık hizmeti sağlayıcısı tarafından cildin hemen altına implante edilen küçük bir sensör kullanılıyor. İmplant edildikten sonra sensör, diyabetli yetişkinlerde glukoz seviyelerini 90 güne kadar düzenli olarak ölçüyor. İmplante sensör, glukoz seviyelerini ölçmek ve glikoz seviyeleri çok yüksek (hiperglisemi) veya çok düşük (hipoglisemi) durumunda kullanıcıları uyarmak için bir mobil uygulamaya bilgi göndermek için yeni bir ışık tabanlı teknoloji ile çalışıyor. Sensör, kan şekerine maruz kaldığında, sensör tarafından ölçülen az miktarda ışık üreten bir flüoresan kimyasal ile kaplanıyor. Her beş dakikada bir, akıllı telefon veya tablet gibi cihazlara özel bir mobil uygulama çalıştıran mobil cihaza ölçümler gönderiliyor.

Bağımsız Bir Komite Tarafından Onaylandı

FDA, 18 yaş ve üstü diyabetli 125 kişiden alınan klinik çalışma verilerini değerlendirdi ve Eversense CGM sistemi tarafından elde edilen ölçümleri laboratuvar bazlı bir glikoz analiz cihazı ile elde edilen sonuçlarla karşılaştırarak cihazın etkinliğini gözden geçirdi. Eversense CGM sisteminin 90 günlük implante edilebilir sensörünün güvenliği ve implant için kullanılan prosedür klinik çalışmalarda da değerlendirildi. Bu çalışmalar sırasında, implante sensör ile ciddi bir olumsuz olay yaşayan kişilerin oranı yüzde 1'den daha azdı. FDA, Eversense CGM sisteminin güvenliğini ve etkinliğini bağımsız bir şekilde değerlendirmek üzere bir Danışma Komitesi toplantısı düzenledi. Komite, Eversense CGM sisteminin faydalarını kabul etti.

Sensörün takılması, çıkarılması ve aşınması ile ilgili olası olumsuz etkiler arasında; alerjik reaksiyon, kanama, morarma, enfeksiyon, ağrı veya rahatsızlık, skarlaşma veya cilt renk değişikliği, çıkarılma sırasında sensör kırılması, deri enfeksiyonu, incelme, renk bozulması veya kızarıklık mevcuttu. CGM sisteminin kullanımı ile ilişkili diğer riskler, cihaz tarafından sağlanan bilgilerin yanlış olması veya uyarıların kaçırılması durumlarında hipoglisemi veya hiperglisemi içeriyordu.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.fda.gov/newsevents/newsroom/pressannouncements/ucm611454.htm

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Nazal Fırça Testi İle Astım Tanısı Mümkün Mü?

19 Eylül 2018

Astım, her yaşta yaygın görülen ve tanı konulmasında zorluklar yaşanan bir hastalıktır. Tanı konulmadığında, kısıtlı aktivite, acil servis ziyaretleri ve yatışlara yol açabilir. Hafif ve orta şiddette astımı teşhis etmek zor olabilir çünkü semptomlar zamanla değişir ve diğer solunum rahatsızlıkları ile komplike olabilir. Halen, solunum fonksiyon testleri (SFT) astım için en güvenilir tanı aracıdır. Ancak, bu testleri gerçekleştirmek için gerekli ekipmana ve uzmanlığa erişim, astımın sıklıkla tanı konduğu ve tedavi edildiği birincil samak ortamlarında her zaman yaygın değildir. Astım ve diğer solunum yolu hastalıkları arasında tek başına SFT'yle ayrım yapmak zordur.

Mount Sinai araştırmacıları, hafif- orta astımda nazal fırça tabanlı bir klasifikatör tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Hafif-orta astımlı hastalar ve kontrol grubundan oluşan 190 kişiye nazal fırçalama ve nazal örneklerin RNA sekanslamasını uyguladılar. Çalışmaya öncülük eden veri bilimcileri, astım olan ve olmayan hastalarda burun fırçalamasından elde edilen genetik verilere makine öğrenimi algoritmalarını uyguladılar. Bu sağlam veri toplama ve makine öğrenimi analiziyle, astım durumunun göstergesi olan 90 genlik bir biyolojik belirteç belirlediler. Bu klasifikatör, RNA sekanslama ile belirlenen astımlı ve kontrol deneklerinin bir test seti, mikroışın ile belirlenen iki bağımsız vaka kontrol kohortu ve sınıflandırmanın düşük bir yanlış sınıflandırma oranına sahip olduğu alerjik rinit, üst solunum yolu enfeksiyonu, kistik fibrozis, sigara kullanımı gibi diğer solunum rahatsızlıklarına sahip beş kohort olmak üzere toplam sekiz test setinde kuvvetli prediktif değer ve duyarlılık ile gerçekleştirildi.

Ucuz ve Seçici

Araştırmacılar, basit bir nazal fırça ve temel takip veri analizi ile test edilebilecek, genetik bir astım biyolojik belirteci belirlediklerini, bu ucuz tanı testiyle, hafif ila orta derecede astımın doğru bir şekilde tanımlanabileceğini ve alerjik rinit, sigara, üst solunum yolu enfeksiyonu ve kistik fibrozis gibi diğer solunum durumlarından ayırt edebileceğini belirttiler. Burun fırça testinin saniyeler aldığını, klinisyenler, özellikle astım tanısının ön cephesinde bulunan birinci basamak sağlık hizmeti sağlayıcıları için, bu testin erken ve doğru tanı ile hasta sonuçlarını büyük ölçüde iyileştirebileceğini aktardılar. Bu testi klinik uygulamaya sokma yolundaki bir sonraki adımın, daha geniş bir hasta popülasyonunda yapılacak bir çalışma olduğunu söylediler. Büyük kohortlarda prospektif doğrulamayla, astım biyolojik belirtecinin, zaman ve kaynakların sıklıkla pulmoner fonksiyon testini engellediği klinik cephelerde astım tanısına yardımcı olmak için minimal invaziv bir testin geliştirilmesine yol açabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gaurav Pandey, Om P. Pandey, Angela J. Rogers, Mehmet E. Ahsen, Gabriel E. Hoffman, Benjamin A. Raby, Scott T. Weiss, Eric E. Schadt, Supinda Bunyavanich. A Nasal Brush-based

Beynimiz İşlenmiş Gıdaları Tercih Ediyor

18 Eylül 2018

Araştırmacılar, sadece yağ veya sadece karbonhidrat içeren gıdalardan ziyade beynin ödül merkezinin hem yağ hem de karbonhidrattan yüksek olan gıdalara değer verdiğini gösterdiler. 206 yetişkin üzerinde yapılan araştırma, bu tür gıdaların vücudumuzun gıda tüketimini yöneten doğuştan gelen sinyallerden faydalandığı fikrini desteklemektedir.

Gıdaların besin değeri ile olan ilişkisini düzenleyen biyolojik süreç, organizmaların uyumlu kararlar verebilmeleri için bir yiyeceğin değerini dikkatli bir şekilde tanımlamak için gelişti. Örneğin, tükettiği gıdanın az enerji sağlaması durumunda, bir farenin açıkta koşma ve kendini yırtıcıya gösterme riskiyle karşı karşıya kalmaması gerekir.

Çalışmaya dahil edilen katılımcılara, çoğunlukla yağ, çoğunlukla şeker ve yağ+karbonhidrat kombinasyonunu içeren alışıldık aperatiflerin fotoğrafları gösterilirken beyin taramasından geçirildiler.

Sadece ilk tercih ettikleri yiyecekleri alabilecekleri sınırlı miktarda para harcayabildiklerinde, katılımcılar yağ ve karbonhidratları birleştiren yiyecekler için daha fazla ödeme yapmaya istekliydi. Dahası, yağ-karbonhidrat bileşimi, beyindeki ödül merkezindeki nöral devreleri, en sevilen yiyeceklerden daha fazla, potansiyel olarak daha tatlı ya da daha enerji yoğun bir gıda ya da daha büyük bir porsiyondan da daha fazla çalıştırdı.

İşlenmiş Gıdaları Daha Fazla İstiyoruz

Araştırmacılar, avcı-toplayıcı atalarımızın çoğunlukla odunsu bitkileri ve hayvan etlerini yediklerini belirtti. Doğada, yağ ve karbonhidrat yüksek gıdalar çok nadirdir ve metabolizmayı yavaşlatan liflere sahip olma eğilimindedir. Buna karşılık, işlenmiş gıdaların yüksek yağ ve yüksek karbonhidratlı yüklere sahip olması çok yaygındır.

Bitki ve hayvanların evcilleştirilmesinden ve yaklaşık 12.000 yıl önce tahıl ve süt üretiminin gelişmesinden sonra, yağ ve karbonhidratları birlikte tüketme fırsatları artmış olsa da, 11 gram yağ ve 17 gram karbonhidrat içerebilen donut gibi işlenmiş gıdalara sadece 150 yıldır ulaşabiliyoruz.

Bilim adamları, geçmiş deneyimlerimizin, karbonhidratların besleyici özellikleri ile beyindeki dopamini, henüz bilinmeyen bir metabolik sinyal yoluyla serbest bıraktığına inanıyorlar. Bu tür sinyaller ne ve ne kadar yediğimizi düzenlemeye yardım ediyor gibi görünüyor.

Araştırmacılar, yağ ve karbonhidrat sinyal yollarının eşzamanlı aktivasyonunun, insan fizyolojisinin işlemek için evrimleşmediği bir etki başlattığını öne sürüyorlar. Bu öneriye uygun olarak, tek başına yağa veya karbonhidratlara erişimine izin verilen kemirgenler, toplam günlük kalori alımını ve vücut ağırlığını tek başına düzenler. Fakat yağ ve karbonhidratlara sınırsız erişim verildiğinde, hızla kilo alırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

DiFeliceantonio AG. et al. Supra-Additive Effects of Combining Fat and Carbohydrate on Food Reward. Cell Metabolism, 2018; DOI: 10.1016/j.cmet.2018.05.018 

Kan-Beyin Bariyerindeki Aktif Akış Taşıyıcıları

17 Eylül 2018

Kan-beyin bariyeri (BBB), beyni potansiyel olarak zararlı endojen ve eksojen maddelerden koruyarak beyin homeostazisine katkıda bulunur. ATP-bağlayıcı kaset (ABC) gen ailesinin BBB aktif ilaç akışlı taşıyıcıları, MSS'den ilaç dağıtımı ve ortadan kaldırılmasının önemli belirleyicileri olarak giderek daha fazla kabul edilmektedir.

ABC taşıyıcıları, tüm memeli türlerinde hücresel membranlar boyunca çözünen maddelerin translokasyonu için ATP hidrolizinin enerjisini kullanan çok bölgeli integral membran proteinleridir. ABC taşıyıcıları, tüm protein ailelerinin en büyüklerinden birini oluşturur ve kanserlere ve patojenik mikropların ilaçlara direnci dahil olmak üzere birçok önemli biyomedikal fenomenin merkezinde yer alır. ABC taşıyıcılarının yapısının ve fonksiyonunun aydınlatılması, işlevlerini kontrol etmek için ajanların rasyonel tasarımı için gereklidir.

ABC taşıyıcıları, ilaç dispozisyonu ve yanıtı için giderek artan bir şekilde önemli kabul edilmektedir. İnsan çoklu ilaç direnci (MDR1) (ABCB1) geninin şifrelenmiş ürünü olan P-glikoprotein (Pgp), bu taşıyıcının, günümüzde klinik kullanımda yapısal olarak farklılaşan çeşitli ilaçlar dahil olmak üzere geniş bir substrat spesifitesine sahip olmasıyla özel bir klinik ilgiye sahiptir. Ayrıca, bu akış taşıyıcının mide bağırsak sistemi ve beyin kılcal damar endotel hücreleri gibi belirli doku bölümlerinde ekspresyonu, birçok ilacın ağızdan emilimini ve MSS girişini sınırlar. Pgp, BBB'yi oluşturan çok büyük çeşitte lipofilik ilaçları beynin kapiller endotelyal hücrelerinden aktif olarak taşıyabilen BBB'nin temel bir öğesi olarak gösterilmiştir. BBB'deki ABC akış taşıyıcıların sonuçları, beyne nüfuz edebilecek ilaçların negatif toksik etkilerini asgariye indirmek veya bunlardan kaçınmaktır. Ayrıca, epilepsi gibi nörolojik bozukluklar, BBB'de ABC akış taşıyıcıların aşırı ekspresyonu ile ilişkili olabilir ve bu da tedavi edici ilaca dirençle sonuçlanır.

Akış Modülasyonu Bir Çok Hastalık İçin Umut

Pgp eksprese eden hücre dizilerinin kullanımı, Pgp baskılanmış farelerin üretimi ve ayrıca hayvanlarda Pgp inhibitörleri kullanılarak yapılan çalışmalar, ilaç dispozisyonu için aktif nakil süreçlerinin rolü hakkında daha iyi bir anlayışa katkıda bulunmuştur. Pgp'ye ek olarak, çoklu ilaç dirençli protein (MRP; ABCC) familyasına ait ABC taşıyıcıları ve meme kanseri direnç proteini (BCRP; ABCG2) ilaç dispozisyonunda rol oynar. Bununla birlikte, memeli ABC taşıyıcıları ailesi, çok daha geniş bir ailedir ve fonksiyonel olarak çok çeşitlidir.

BBB'yi oluşturan beyin kılcal endotel hücrelerinin luminal bölgedeki yerleşimleri, akım pompaları gibi güçleri ve ilaç taşıyıcıları gibi çoklu özelliğinden dolayı, Pgp, MRP2 ve BCRP gibi ABC taşıyıcıları, tedavi edici ilaçların beyne girmesi için BBB'yi modifiye etmek üzere tasarlanmış manevralar için açık bir hedeftir. Dahası, BBB'deki bu tür ABC taşıyıcılarının, epilepsi gibi beyin hastalıklarının farmakolojik özelliklerinin önemli bir patomekanizması olarak aşırı eksprese edildiğini gösteren biriken kanıtlar göz önünde bulundurulduğunda, bu taşıyıcıların farmakolojik modülasyonu, bu tür hastalıklarda tıbbi intraktabilitenin üstesinden gelmek için yeni bir rasyonel strateji oluşturabilir. Daha spesifik taşıma inhibitörleri, spesifik antikorlar, baskılanmış veya transgenik hayvanlar ve in vivo görüntüleme teknikleri gibi gelişmiş araçların mevcudiyeti, 11C etiketli substratlarla pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak, farklı ABClerin daha ayrıntılı bilgisinin edinilmesini ve fizyolojik ve patolojik koşullar altında beyne ilaç aktarımını modüle etmek için etkileşimleri kolaylaştıracaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wolfgang Löscher and Heidrun Potschka, Blood-Brain Barrier Active Efflux Transporters: ATP-Binding Cassette Gene Family, The Journal of the American Society for Experimental NeuroTherapeutics Vol. 2, No. 1, 2005.

Doğru Yöntemle Sodyum Ölçümü Mortalite İle İlişkiyi Doğruluyor

17 Eylül 2018

Tuzlu yiyeceklerin yüksek tansiyona katkısı olduğu bilinmektedir, ancak bu doğrusal ilişkinin kardiyovasküler hastalık ve ölüm riskini arttırıp arttırmadığı tartışmalıdır. Son kohort çalışmaları bu ilişkiyi desteklememektedir. Sodyumun yanlış ölçümleriyle yapılan birçok kohort çalışması, mortalite ile J-şekilli bir ilişki olduğunu bildirmiştir.

Bir kişinin idrar örneğinde ne kadar tuz atıldığını belirlemek için sodyum alımı bir spot testi kullanılarak ölçülebilir. Bununla birlikte, idrardaki sodyum seviyeleri gün boyunca dalgalanma gösterebilir, bu yüzden bir kişinin sodyum seviyesinin belirli bir günde kesin ölçüsü tam 24 saatlik bir örneklem gerektirir. Ayrıca, sodyum tüketimi günden güne değişebilir, tam olarak sodyum örneği alımı için en iyi yöntem birden fazla günde örnek alınmasıdır.

Brigham ve Kadın Hastanesi'ndeki (Brigham and Women's Hospital) araştırmacılar tarafından yapılan ve çoklu ölçümler kullanılan yeni bir çalışmada, doğru olarak ölçülen sodyum alımının mortalite ile doğrusal bir ilişki gösterdiği doğrulandı. Araştırmacılar, çoklu ardışık olmayan 24 saatlik idrarın altın standart yöntemiyle ölçülen çeşitli tahmini sodyum alımlarını karşılaştırdılar ve mortalite ile ilişkilerini değerlendirdiler. Önceki çalışmalar spot örnekleri ve Kawasaki formülünü kullanmış olsa da, araştırmacılar çoklu, ardışık olmayan idrar örnekleri ortalamasını kullanan altın standart yönteme dayanan ölçümler dahil olmak üzere birden fazla yolla sodyum alımını değerlendirdiler.

Sodyum Alımı Mortaliteyi Etkiliyor

Hipertansiyon Önleme Çalışmaları katılımcıları için, yaklaşık 3.000 prehipertansiyon hastasını içeren sonuçları incelediler. Sodyum alımı; altın standart olan ortalama ölçülen (araştırma boyunca üç ila yedi 24 saatlik idrar sodyum ölçümünün ortalaması), ortalama tahmini (Kawasaki formülü kullanılarak 24 saatlik idrar sodyum konsantrasyonundan üç ila yedi tahmini 24 saatlik idrar sodyum atılımının ortalaması), ilk ölçülen (her çalışmanın başlangıcında ölçülen 24 saatlik idrar sodyumu), ilk tahmini (Kawasaki formülü kullanılarak ilk 24 saatlik idrarın sodyum konsantrasyonundan tahmin edilen 24 saatlik idrar sodyumu) olmak üzere dört şekilde değerlendirildi. Çalışmaya pre-hipertansiyonu olan ve sodyum müdahalesi görmeyen 30-54 yaş arası 2974 kişiyi dahil ettiler.

Ortalama 24 yıllık takip süresince 272 ölüm gerçekleşti. Altın standart yöntemle ölçülen ortalama sodyum alımı 3769 ± 1282 mg/gündü. Ortalama tahmini sodyum, alım miktarını 1297 mg / gün fazla tahmin etti. Ortalama tahmini değer, daha düşük seviyelerde fazla tahmin ve daha yüksek seviyelerde düşük tahminle sistematik olarak önyargılıydı. Ölçülen ortalama sodyum mortalite ile doğrusal bir ilişki gösterdi. Ortalama tahmini sodyum mortalite ile J-şekilli bir ilişki ortaya çıktı. İlk ölçülen ve ilk tahmini sodyum ise ilişkiyi düzleştirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng J He, Norm R C Campbell, Yuan Ma, Graham A MacGregor, Mary E Cogswell, Nancy R Cook. Errors in estimating usual sodium intake by the Kawasaki formula alter its relationship with mortality: implications for public health†. International Journal of Epidemiology, 2018.

Müziği Algılama Şeklimiz Empati Yeteneğimize Göre Farklılaşıyor

14 Eylül 2018

Yapılan bir araştırmaya göre, daha yüksek empatisi olan kişilerin beyninin, dinledikleri müziği işleyişi diğerlerinden farklıdır.

Araştırmacılar, düşük empatili insanlarla karşılaştırıldığında, daha yüksek empatisi olanların, beynin ödül sisteminin daha fazla katılımı ile birlikte tanıdık müziğin yanı sıra sosyal bilgilerin işlenmesinden sorumlu alanlarda işlediğini buldular.

Yüksek empati ve düşük empati duyan insanlar, müzik dinlerken, işitsel, duygu ve duyusal-motor işleme ile ilgili beyin bölgelerine yaklaşık olarak eşit katılım dahil olmak üzere, müzik dinlerken birçok ortak alanı paylaşırlar. Ancak iki beyin arasında çok anlamlı en az bir fark olduğu artık biliniyor. Yüksek empatiye sahip insanlar, başkaları için empati duyduklarında aktif olan alanlar gibi beynin sosyal devresine daha fazla katılım ile tanıdıkları müziği işlerler. Onlar da ödül sisteminin artan aktivasyonu ile gösterildiği gibi, müzik dinlemekten daha fazla keyif alıyor görünmektedir.

2014 yılında araştırmacılar, nüfusun yaklaşık yüzde 20'sinin oldukça empatik olduğunu bildirdi. Bunlar özellikle duyarlı ve sosyal ve duygusal uyaranlara güçlü tepki veren insanlardır.

Empati Yüksek Olunca Farklı Devreler Çalışıyor

Araştırmadaki katılımcılar 20 UCLA lisans öğrencisi idi. Aşina olan ya da bilmedikleri müzik alıntılarını dinlerken her biri bir MR makinesinde tarandı. Tanıdıkları müzikler, taramadan önce katılımcılar tarafından seçildi.

Daha sonra her bir kişi empati alanındaki bireysel farklılıkları değerlendirmek için standart bir anketi tamamladı. Araştırmacılar daha sonra müzik dinleme sırasında beynin hangi alanlarının empati ile ilişkili olduğunu görmek için karşılaştırmalı değerlendirmeler yaptılar.

Beyin taramalarının analizi, yüksek empatili dinleyicilerin, tanıdık müziği dinlerken, müzikten hoşlanıp hoşlanmadıklarına bakılmaksızın, beynin ödül sisteminin bir parçası olan dorsal striatumda daha fazla aktivite yaşadıklarını gösterdi. Ödül sistemi zevk ve diğer olumlu duygular ile ilgilidir. Alanın bozulması, bağımlılık yapan davranışlara yol açabilir.

Buna ek olarak, çalışmada daha yüksek empatiye sahip kişilerin beyin taramaları, sosyal dünyanın işlenmesinden sorumlu olan prefrontal korteksin medial ve lateral alanlarında ve diğerlerinin analiz edilmesi ve anlaşılması için kritik olan temporoparietal bağlantıda daha fazla aktivasyon kaydetti.

Tipik olarak, insanlar diğer insanlarla etkileşime girdiği veya onları düşündüğü zaman, beynin bu alanları aktif hale gelir. Müzik dinlerken empati ile olan ilişkilerini gözlemlemek, bu dinleyicilere müziği yapan insanla karşılaşması için bir vekil olarak işlev gördüğünü gösterebilir.

Beyin taramalarının analizinin ötesinde, araştırmacılar sadece davranışsal verilere de bakmışlardı. Bu veriler de aynı zamanda daha yüksek empatiye sahip insanların bilmedikleri müzikleri daha güçlü bir şekilde tercih ettikleirini gösteriyor.

Bu çalışmada elde edilen veriler de empati ve günlük aktivitelerin farklı nörofizyolojik etkileri ile alakalı ilişkiyi güçlendirecek bulgular ortaya koymaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wallmark Z. Neurophysiological Effects of Trait Empathy in Music Listening. Frontiers in Behavioral Neuroscience, 2018; 12 DOI: 10.3389/fnbeh.2018.00066

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Beyninizin Anatomik Yapısı Yemek Seçimlerinizi Etkiliyor

13 Eylül 2018

Ne yiyeceğimizi seçeceğimiz, iki ana mekanizmaya bağlıdır. İlk olarak, bir yemeğin tadı ve sağlık durumu gibi farklı özelliklere bir değer atfedilir. Daha sonra, her bir özelliğe verdiğimiz önemi göz önünde bulundurarak, en yüksek genel değere sahip olan yiyecekleri seçeriz.

Bireyin sağlıklı yiyecekleri seçebilme yeteneğini öngören beyin yapıları olup olmadığını araştırmak için yapılan yeni bir çalışma, yemek seçimlerini yaparken dört çalışmadaki katılımcıların beyinlerinin anatomik görüntüleme verilerini inceledi.

Dört çalışmaya 78 kadın ve 45 erkek katıldı. Üç çalışmada, katılımcılar bir MR tarayıcının içine yerleştirildi. Araştırmacılar katılımcılara yiyeceklerin fotoğraflarını gösterdiler ve çalışmanın sonunda belirli bir yiyeceği ne kadar yemek istediklerini sordular. Onlara kararlarını üç koşula dayalı olarak vermeleri söylendi: her zamanki tercihleri ne olurdu ve yiyeceklerin tadına ve sağlıklılıklarına göre nasıl önceliklendirirlerdi.

Dördüncü çalışmada, katılımcılara ya normal olarak seçecekleri, ya da istemedikleri şeylerden kaçınarak seçtikleri bir yiyecek seçmeleri söylendi. Bu grup katılımcılara, çalışma sonunda yemek yemeye hak kazanacak bir gıda maddesi için ödeyecekleri fiyatı belirtmeleri ve fiyatların $ 0 ile 2.50 aralığında olması gerektiği belirtildi.

Gri Madde Hacmi Artınca Daha Sağlıklı Besinler Tercih Ediliyor

İlk üç çalışmadan elde edilen yapısal görüntüleme verileri, dorsolateral prefrontal kortekste (dlPFC) ve ventromedial prefrontal korteksteki (vmPFC) gri madde hacminin, sağlıklı gıda maddelerinin seçimini öngördüğünü göstermektedir. Kısacası, iki beyin bölgesinde daha fazla gri madde hacmine sahip olan katılımcılar, yiyeceklerin sağlıklı olmasına daha fazla önem verdi ya da yiyeceklerin sağlıkları üzerine etkilerine odaklanmaları istendiğinde, gıda seçimlerinde daha fazla disiplin sergilediler.

Dördüncü çalışmanın sonuçları diğer çalışmaların bulgularını doğruladı. Ayrıca farklı katılımcılar ve farklı bir görevde, vmPFC ve dlPFC'deki gri madde hacmi, diyetin kendi kendini kontrol ettiğini öngördü. Birlikte değerlendirildiğinde, sonuçlar ilk kez dlPFC ve vmPFC'nin nöroanatomisindeki farklılıkların bireylerin sağlıklı gıda seçimleri yapma kabiliyetini etkilediğini gösterdi.

Bu çalışmanın bulguları, ileri araştırmalar için bir ilk adım olabilir ve anoreksiya nervoza gibi işlevsiz kontrol yetenekleri ile karakterize olan yeme bozukluklarında erken tanıya yardımcı olabilir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Beyin, korteks, gri madde, ak madde, açlık, tokluk, sağlıklı beslenme, abur cubur, korteks, dorsolateral prefrontal, ventromedial prefrontal

Büyük Bedenlerin Ölçülerinin Normalleşmesinde Büyük Risk

07 Eylül 2018

Daha büyük beden ölçülerinin damgalanmasının azaltılması girişimleri vücut pozitifizminin desteklenmesine yardımcı olurken, yeni bir çalışmada elde edilen bulgular, bu durumun aşırı kilolu olmanın yarattığı sağlık risklerinin göz ardı edilmesine sebep olabileceğini gösteriyor.

Fazla kilolu veya obez olan 23.460 kişiden elde edilen verilerin analizi, İngiltere'de kiloyu yanlış algılama durumunun arttığını ortaya koymuştur. Daha düşük eğitim düzeyine ve gelire sahip olan bireylerin kilo durumlarını hafife aldıkları ve sonuç olarak kilo vermeyi denememe olasılıklarının arttığı görülüyor.

Azınlık etnik grup mensupları ağırlıklarını, beyaz nüfusa göre daha fazla yanlış algılıyor. Obezite dergisinde yayınlanan sonuçlara göre, kilolarını yanlış algılayan aşırı kilolu kişilerin sayısı 1997 ve 2015 yılları arasında erkeklerde % 48.4'ten % 57.9'a, kadınlarda ise % 24.5'den % 30.6'ya çıkmıştır. Obez olarak sınıflandırılan bireyler arasında ise, 2015 yılında kilolarını yanlış değerlendiren erkeklerin oranı 1997'nin neredeyse iki katıydı (% 12'ye karşılık% 6,6). Çalışmada, ağırlık algısı hakkında  sorular içeren İngiltere için yıllık Sağlık Araştırması verileri kullanılmıştır.

Kilonun Yanlış Algılanması Büyük Tehlike Oluşturuyor

Araştırmacılar daha büyük bedenli moda pazarının muazzam potansiyelini örnek vererek, perakendecilerin aşırı kilolu ve obez olmanın normalleşmesine katkıda bulunmuş olabileceğini belirttiler. Bu tür vücut pozitifleştirme hareketi daha büyük bedenlerin damgalanmasının azaltılmasına yardımcı olurken, aşırı kilolu olmanın sağlık üzerindeki negatif sonuçlarını derinleştirebilir. İngiltere'deki kilo yanlış algılanmasının artması endişe verici ve muhtemelen bu normalleşmenin bir sonucudur.

Etkili halk sağlığı müdahale programlarına ulaşmak için, aşırı kiloluluk ve obezite ile ilişkili riskleri önceliklendirmek hayati önem taşımaktadır. Kilolarını yanlış anlama eğilimi gösterenlerin belirlenmesi, farklı grupların özel ihtiyaçlarını hedefleyen obezite önleme stratejilerinin tasarlanmasında yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/06/180622104517.htm

Otizmi Kandan Tespit Etmek Mümkün Olabilir

07 Eylül 2018

Bir araştırma ekibi, otizm için fizyolojik bir test üzerinde yapmış oldukları çalışmalarını yayınladıktan bir yıl sonra, bir takip çalışması ile testin başarısını doğruladılar. Klinisyenlerin teşhis sürecini destekleyen fizyolojik test, çocukların teşhis edildiği yaşın azaltılması ve daha erken tedavi sağlama potansiyeline sahiptir. Kan örneğindeki metabolitleri temel alan bir algoritma kullanan çalışmanın sonuçları, geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Daha önceki çalışmadan bağımsız olarak otizm spektum bozukluğu tanılı çocuk gruplarına bakan ekip benzer başarılar elde etti. Çocuklarda otizm olup olmadığını yüzde 88 başarı oranıyla tahmin edebildiler.

Otizmde daha erken tanı, çocuklara erken müdahale edilmesi nedeniyle daha iyi sonuçlara yol açacak şekilde kabul edilmektedir. Ancak, tanı sadece klinik gözlemlere bağlı olduğundan, çoğu çocuk 4 yaşından sonra otizm tanısı alabilmektedir.

Otizm spektrum bozukluğunun tek bir göstergesini aramak yerine, geliştirilen yaklaşım, şüphelenilen bağlantılar ile ilişkili iki hücresel yolak (hücre fonksiyonunu kontrol eden moleküller arasındaki bir dizi etkileşim) ile ilgili metabolitlerde pattern aramak için büyük veri tekniklerini kullanır.

Algoritma 24 Metaboliti İnceliyor

2017'deki ilk başarı, yaklaşık yarısına otizm spektum bozukluğu teşhisi konmuş olan, 149 kişilik bir grubun verilerini analiz etti. Grubun her bir üyesi için araştırmacılar, iki hücre yolu ve 24 metabolitle ilgili verileri elde etti. Bunlar metionin döngüsü ve transsülfürasyon yoluna ait metabolitlerdi. Gruptaki bir bireyin verilerini kasıtlı olarak ihmal eden araştırmacılar, kalan veri kümesini ileri analiz tekniklerine tabi tuttu ve tahmin algoritması oluşturmak için sonuçları kullandı. Algoritma daha sonra atlanan bireyden gelen veriler hakkında bir tahmin yaptı. Yöntem, tüm katılımcıların yüzde 96,1'ini ve otizm spektrum bozukluğu grubunun yüzde 97,6'sını doğru bir şekilde tanımladı.

Yeni çalışma, araştırmacıların bağımsız bir veri kümesine yaklaşımını uyguluyor. Hahn ve ekibi, klinik çalışmalarla uzun bir veri toplama sürecinden kaçınmak için, orijinal çalışmada analiz ettiği metabolitleri içeren mevcut veri kümelerini araştırdı. Araştırmacılar, Arkansas Çocuk Araştırmaları Enstitüsü'nün araştırmacıları tarafından yürütülen otizmli toplam 154 çocuğu içeren üç farklı çalışmadan uygun verileri belirlediler. Veriler, orijinal öngörücü algoritmayı oluşturmak için kullandıkları 24 metabolitin sadece 22'sini içeriyordu, ancak Hahn, mevcut bilgilerin test için yeterli olacağını belirledi.

İkinci Çalışma İle Sonuçlar Onaylandı

Ekip, tahminsel algoritmayı yeniden oluşturmak için bu yaklaşımı kullandı ve bu sefer başlangıçtaki 149 çocuktan 22 metabolitin verilerini kullandı. Algoritma daha sonra test amacıyla yeni 154 çocuk grubuna uygulandı. Her bireye öngörü algoritması uygulandığında, otizmi yüzde 88 doğrulukla öngördü.

Hahn, orijinal doğruluk oranı ile yeni çalışmanın sonuçları arasındaki farkın birkaç faktöre bağlı olabileceğini, en önemlisi de ikinci veri setinde metabolitlerin iki tanesinin bulunmadığını söyledi. İki metabolitin her biri, önceki çalışmada güçlü göstergeler olmuştur. Genel olarak, ikinci çalışma da orijinal sonuçları doğrulamış oldu ve yaklaşımla ilgili çeşitli değişkenler hakkında bilgi sağladı.

Araştırma ekibi testi geliştirip tüketici versiyonunu hizmete sokmayı amaçlıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Howsmon DP. et al. Multivariate techniques enable a biochemical classification of children with autism spectrum disorder versus typically-developing peers: A comparison and validation study. Bioengineering & Translational Medicine, 2018; DOI: 10.1002/btm2.10095

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Pre-menopozal Kadınlarda VKİ Arttıkça Meme Kanseri Riskinin Azaldığı Tespit Edildi

05 Eylül 2018

Obezitenin postmenopozal kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, North Carolina Lineberger Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmanın sonuçları, premenopozal kadınlar için bunun tersinin doğru olduğunu gösterdi.

Meme kanseri, yaşlı kadınlarda daha yaygındır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama tanı yaşı 62’dir. Obezite, menopoz sonrası kadınlarda meme kanserine yönelik daha yüksek risk oluşturur.

Genç kadınlarda meme kanseri daha az yaygın olduğu için, araştırmacılar 55 yaşından küçük 758.592 kadından oluşan bir grup için meme kanseri riskini araştırmak için 19 farklı çalışmadan veri topladılar.

Çalışmalar genellikle daha az sayıda premenopozal meme kanserine sahiptir, çünkü meme kanseri genç yaşlarda daha az yaygındır ve kanıtlar postmenopozal meme kanserinde olduğu kadar güçlü değildir.

Premenapozal Dönemde İlişki Terse Dönüyor

Araştırmacılar bu grupta VKİ yükseldikçe kanser riskinin azaldığı bir trend gördüler.Daha yüksek VKİ'nin daha düşük kanser riskine sahip olduğu bir eşik tespit edilemedi. VKI ile ilişkili en büyük risk azalması 18 ve 24 yaşları arasındaydı ve bu süre boyunca VKİ’deki her beş ünite artışına bağlı olarak yüzde 23 daha düşük meme kanseri riski vardı. 25 ila 34 yaşlarında, VKİ’deki her beş ünite artış yüzde 15 daha düşük riskle bağlantılıydı. VKİ için 35-44 yaş arasında yüzde 13 daha düşük bir risk ve 45-54 yaşlarında VKİ için yüzde 12 daha düşük bir risk vardı.

Ayrıca östrojen veya progesteron-reseptör pozitif meme kanseri için daha yüksek vücut kitle indeksine bağlı riskin azaldığını gördüler, ancak üçlü negatif meme kanseri veya hormon reseptör negatif meme kanseri için tutarlı bir ilişki görmediler.

Bulgular enteresan olsa da bu çalışma, meme kanserini önlemek amacıyla kilo almaya çalışmak için bir neden değildir. Daha ağır kadınlarda menopoz öncesi genel meme kanseri riski daha düşüktür, ancak dikkate alınması gereken nokta sağlıklı bir kiloyu yönetmenin birçok yararı olduğudur. Bu çalışmada amaçlanan, genç kadınlarda meme kanseri riskine neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

The Premenopausal Breast Cancer Collaborative Group. Association of Body Mass Index and Age With Subsequent Breast Cancer Risk in Premenopausal Women. JAMA Oncology, 2018 DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.1771

Kafeinin Mitokondri Yoluyla Damar Endotelini Koruduğu Tespit Edildi

31 Ağustos 2018

Kafein tüketimi tip II diyabet, kalp hastalığı ve inme de dahil olmak üzere birçok hastalık için daha düşük risklerle ilişkilendirilmiştir, ancak bu koruyucu etkilerin altında yatan mekanizma açık değildir. Alman araştırmacılar daha önce, fizyolojik olarak ilgili konsantrasyonlarda (dört veya daha fazla fincan kahvenin ardından ulaşılan seviyelerde) kafeinin kan damarlarının iç kısmını kaplayan endotelyal hücrelerin fonksiyonel kapasitesini geliştirdiğini ve etkinin mitokondriyi içerdiğini göstermişlerdi. Yaptıkları yeni çalışmada, kafeinin, düzenleyici bir proteinin mitokondriye migrasyonunu arttırdığını, işlevlerini geliştirdiğini ve kardiyovasküler hücreleri hasardan koruduğunu gösterdiler.

Araştırmacılar, daha önce hücre döngüsünün bir inhibitörü olarak bilinen p27 adı verilen bir proteinin, kalbin başlıca hücre tiplerinde mitokondride mevcut olduğunu buldular.  Bozulmamış mitokondriye ihtiyaç duyan endotel hücrelerinin göç kapasitesi, tamamen mitokondriyal p27'ye bağımlıydı. Mitokondriyal p27, mitokondriyal membran potansiyelini ve adenosin trifosfat (ATP) içeriğini arttırdı. P27'nin alan haritalaması, bu gelişmeler için N ve C-terminallerinin gerekli olduğunu ortaya çıkardı. Bu bölgelerin daha ileri analizi, p27'nin mitokondriye translokasyonunun ve promigrator aktivitesinin serin 10 ve treonin 187'ye bağlı olduğunu ortaya çıkardı. Ayrıca, mitokondriyal p27, kardiyomiyositleri apoptosise karşı korudu. Mitokondriyal p27 kardiyak miyofibroblast farklılaşması için gerekli ve yeterliydi. p27 eksikliği ve yaşlanmanın kalp mitokondrilerinde solunumu azalttığı tespit edildi. Kafein, p27 eksikliği olan hayvanlarda solunumu arttırmazken, yaşlı fareler, 10 gün boyunca içinde kafein bulunan içme suyu ile iyileşme gösterdi. Dahası, transkriptom değişikliklerini p27'ye bağlı bir şekilde uyararak, çoğunlukla mitokondriyal süreçlerle ilgili genleri etkiledi. Ayrıca, prediyabetik farelerde miyokard enfarktüsünden sonra enfarkt boyutunu azalttı ve mitokondriyal p27'yi arttırdı.

Mitokondriyal p27 Artışı Faydalı Mı?

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, mitokondriyal p27'yi mitokondriye bağlı süreçleri geliştiren ve mitokondriyal p27'de kafeinin yeni bir etki şekli olarak bir artış oluşturan ortak bir payda olarak karakterize ettiğini belirttiler. Mitokondriyal p27'nin etkisi ile kalp kasının korunmasını ve onarılmasını destekleyen bu sonuçların, kalp kasının hasardan korunması için daha iyi stratejilere yol açabileceğini aktardılar. Yaşlı popülasyonda ek bir besin faktörü olarak kahve tüketimi ya da kafeinin kullanılabileceğini, ayrıca, mitokondriyal p27'nin artırılmasının sadece kardiyovasküler hastalıklarda değil, aynı zamanda sağlığın iyileştirilmesinde de potansiyel bir tedavi strateji olarak kullanılabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Niloofar Ale-Agha, Christine Goy, Philipp Jakobs, Ioakim Spyridopoulos, Stefanie Gonnissen, Nadine Dyballa-Rukes, Karin Aufenvenne, Florian von Ameln, Mark Zurek, Tim Spannbrucker, Olaf Eckermann, Sascha Jakob, Simone Gorressen, Marcel Abrams, Maria Grandoch, Jens W. Fischer, Karl Köhrer, René Deenen, Klaus Unfried, Joachim Altschmied, Judith Haendeler. CDKN1B/p27 is localized in mitochondria and improves respiration-dependent processes in the cardiovascular system—New mode of action for caffeine. PLOS Biology, 2018; 16 (6): e2004408.

Beyinde Beslenme Alışkanlıklarını Kontrol Eden Yolaklar Araştırıldı

28 Ağustos 2018

Beynimiz metabolizma için önemli olan birçok mekanizmayı kontrol etmektedir. Bunların arasında beslenme ve uyku da bulunmaktadır. Ancak beynin bu mekanizmaları kontrol ederken temelde nasıl bir rol oynadığı ise tam olarak aydınlatılamamıştır.

Beynin kontrol mekanizmalarından klasik olarak bilinenler nöropeptidlerin dolaşım sistemine salgılandığı nöroendokrin kontrol veya beynin kilit bazı bölgeleri arasında iletişimin kurulduğu sinaptik kontrol sayılabilir. Şimdi yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre melanin konsantre eden hormon (MCH) üzerine yeni bir kontrol edici mekanizma tanımlandı. Bu mekanizmada MCH beyin omurilik sıvısı aracılığıyla nöronlarda birikerek yeme alışkanlıklarını tetiklemektedir.

Araştırma ekibi daha önce yaptıkları çalışmada yeme alışkanlıklarını nöropeptidlerin nasıl etkilediğini araştırmıştı. Bu araştırmalarda beyindeki bazı bölgelerdeki reseptörlerin bu peptidler tarafından etkilenmediğini tespit ettiler. Bu yüzden beyin boşluklarında bulunan beyin omurilik sıvısının bu nöropeptidlerden bazıları için aktif sinyal yolağı olabileceğini düşündüler.

MCH Biriktikçe Yeme İsteği Artıyor

İlk olarak bir fare modeli kullanan araştırmacılar MCH’nin beyin omurilik sıvısında birikip birikmediğini tespit etmeye çalıştılar. Bu araştırmalarının sonucunda gördüler ki MCH üreten nöronların üçte biri direk olarak beyin omurilik sıvısı ile ilişki halindedir.

Araştırmacılar, MCH üreten nöronları aktive eden araştırma ekibi beyin omurilik sıvısında daha fazla MCH biriktiğini tespit ettiler. Bunun yanı sıra artan MCH miktarının farelerin daha fazla yemek yemesine de yol açtığını gördüler.

Bunu takiben beyin omurilik sıvısındaki MCH’ı özel olarak bağlayan bir antikor kullanan araştırmacılar, MCH miktarı azaldıkça farelerin daha az yemek yediğini tespit ettiler. Tüm bu bulgular bir arada düşünüldüğü zaman beyin omurilik sıvısındaki MCH’nin normal gıda tüketimi için önemli bir yolak olduğu düşünülmektedir.

Araştırmacıların bir sonraki hedefi yemek tüketimini etkileyen oreksin, oksitosin ve GLP-1 gibi diğer nöropeptidlerin beyin omurilik sıvısı sinyali üzerinde olası etkilerini tespit etmek olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Noble, E. E. et al. Control of feeding behavior by cerebral ventricular volume transmission of melanin-concentrating hormone. Cell Metab. https://doi.org/10.1016/j.cmet.2018.05.001 (2018)

Solak Olmak Zihin Sağlığı Tedavisinin Sonuçlarını Etkileyebilir

28 Ağustos 2018

1970'lerden beri yapılan yüzlerce çalışma, beynin her iki yarım küresinin belirli bir duygu tipine ev sahipliği yaptığını ileri sürdü. Buna göre mutluluk, gurur ve öfke gibi ilişki kurmakla bağlantılı duygular, beynin sol tarafında yaşarken, nefret ve korku gibi kaçınma ile ilgili duygular sağda yer almaktadır.

Fakat bu çalışmaların neredeyse tamamı baskın olarak sağ elini kullanan insanlara yapıldı. Bu basit gerçek, Cornell Üniversitesi'nde insan gelişimi ve psikoloji profesörü Daniel Casasanto'ya göre, beynin duyguların nasıl işlediğine dair yanlış anlaşılmaya sebep olmuştur.

Yaptıkları yeni bir çalışmada gösterdiklerine göre yıllardır inanılan modelin aksine solak insanlarda, uyanıklık ve kararlılık gibi duygular beyninin sağ tarafında daha baskındır. Hatta daha radikal olan bulguya göre bir kişinin duygusal sinir sistemlerinin yerleşimi, solak olup olmadıklarına göre değişir. Çalışma "İnsan serebral korteksinde yaklaşım motivasyonu" çalışması olarak isimlendirildi.

"Kılıç ve kalkan hipotezi" olarak adlandırılan yeni teoriye göre, elimizle eylemleri gerçekleştirme şeklimiz, beynimizde duyguların nasıl organize edildiğini belirler. Eskiden kılıç savaşçıları, düşmanlarına saldırmak için kılıçlarını dominant elleriyle kullandılar ve bir kaçınma eylemi olarak ise saldırılardan kurtulmak için baskın olmayan elleriyle kalkanlarını kaldırdılar. Bu eylem alışkanlıklarına uygun olarak, sonuçlar, yaklaşım duygularının beynin baskın “kılıç” elini kontrol eden yarıküresine ve baskın olmayan “kalkan” eli kontrol eden yarıküredeki duygulardan kaçınma olduğuna bağlı olduğunu göstermektedir.

Solaklarda Tedavi Ters Tepebilir

Çalışmanın bulgularının, depresif anksiyete ve depresyon için mevcut bir tedavi olan nöral tedavi için olası etkileri vardır. Çalışmada kullanılan ve Gıda ve İlaç İdaresi tarafından onaylanan tekniğe benzer şekilde, yaklaşıma bağlı duyguları teşvik etmek için nöral tedavide beynin sol tarafına hafif bir elektriksel stimülasyon veya manyetik bir stimülasyon verilir.

Ancak Casasanto'nun çalışması, tedavinin sol elini kullanan hastalar için zararlı olabileceğini öne sürüyor. Soldaki uyarım, yaşamı etkileyen yaklaşım duygularını azaltacaktır. Casasanto, "Eğer solaklara standart tedaviyi verirseniz, muhtemelen onları daha da kötüleştireceksiniz," dedi.

Ancak, Casasanto bu araştırmanın sadece sağlıklı katılımcılar üzerinde çalıştığını ve bu bulguları klinik bir ortama yaymak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu hatırlatmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Brookshire G. et al. Approach motivation in human cerebral cortex. Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 2018; 373 (1752): 20170141 DOI: 10.1098/rstb.2017.0141

Tatlı İsteğini Yok Etmek Mümkün Mü?

27 Ağustos 2018

Farelerde yapılan yeni araştırmalar, beynin altta yatan tatlı tüketme arzusunun, beynin duygu merkezi olan amigdaladaki nöronları manipüle ederek silinebileceğini ortaya koydu.

Araştırma, bir hayvanın bir yiyeceğin tadına bakma ya da hor görme kapasitesinin kaldırılmasının, onu tanımlama yeteneğini etkilemediğini gösterdi. Bulgular, yiyecekleri tadarken bir dizi düşünce, anı ve duygu üreten beynin karmaşık tadım sisteminin aslında birbirinden ayrı ayrı izole edilebilen, değiştirilebilen ya da tamamen ayrılabilen ayrı birimler olduğunu göstermektedir. Araştırma, obezite ve anoreksiya nervoza dahil olmak üzere yeme bozukluklarını anlamak ve tedavi etmek için yeni stratejilere işaret etmektedir.

Çalışma, araştırma ekibinin daha önceki çalışmalarına dayanarak beynin tat sistemini haritalandırıyor. Daha önceki araştırmalarda dilin 5 farklı tadı yani tatlı, acı, tuzlu, ekşi veya umamiyi tanımlamak için beynin farklı bölgelerine sinyaller gönderdiğini gösterilmişti. Bu süreci daha iyi aydınlatabilmek için araştırmacılar birbirinden net olarak ayrılabilen tatlı ve acı tadlar üzerinde durarak amigdalayı incelemeye karar verdiler.

Tad ve Zevk Alma Birbirinden Ayrıştırılabiliyor

Bilim adamları, bir dizi ışık anahtarını açıp kapatmak gibi, amigdalada tatlı veya acı bağlantıların yapay olarak açılıp kapandığı birkaç deney gerçekleştirdi. Tatlı bağlantılar açıldığında, hayvanlar suya sanki şekerliymiş gibi karşılık verdiler. Aynı tür bağlantıları manipüle ederek, araştırmacılar bir tadın algılanan kalitesini bile değiştirebilir, tatlıyı tercih edilmeyecek bir tada ya da acıyı iyi bir tada dönüştürebilir.

Aksine, araştırmacılar bunun yerine amigdala bağlantılarını kapattılar ama tat korteksini el değmeden bıraktılar, fareler hala tatlıyı acıdan ayırt edebilirdiler, ama şimdi şeker tercihi veya acıdan nefret etmek gibi temel duygusal tepkilerden yoksundu.

Bu tecrübe en sevdiğiniz çikolatalı kekten ısırık alıp bundan hiç hoşlanmamaya benziyor. Bir süre sonra bunu yemeyi bırakırsınız. Genellikle, bir yemeğin kimliği ve yemek yerken hissettiği zevk iç içe geçmiştir. Ancak araştırmacılar, bu bileşenlerin birbirinden izole edilebildiğini ve daha sonra ayrı ayrı manipüle edildiğini gösterdi. Bu, amigdalanın yeme bozukluklarını tedavi etmek için stratejiler ararken umut verici bir odak alanı olabileceğini düşündürmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Wang L. et al. The coding of valence and identity in the mammalian taste system. Nature, 2018; DOI: 10.1038/s41586-018-0165-4

İlaç Uyumu İçin Sosyal Medyayı Kullanmak

27 Ağustos 2018

Sistemik lupus eritematozus (SLE) ve diğer ciddi romatolojik hastalıklarda ekonomik ve sosyal giderler oldukça fazladır ve kullanılan ilaçların çeşitliliğine rağmen özellikle gençlerde tedavi uyumunu sağlamak zor olabilmektedir. Yeni bir araştırmaya göre adölesan ve genç SLE hastalarında online eğitim modülleri ile birlikte sosyal medya da aktif olarak kullanıldığı zaman ilaç uyumunu arttırmak mümkün olabiliyor.

Çalışmada, pediatrik başlangıçlı SLE tanısına sahip 37 adölesan ve genç erişkin, 8 haftalık online eğitim modülüne alındılar. Modülün adı Facing Lupus Together. Modüllerde her biri 20 dakikalık SLE patofizyolojisi, yaygın tedavi seçenekleri, kendi kendine tedaviye geçiş ve kişisel hedeflere ulaşma gibi konular işlenmekteydi.

Çalışma katılımcılarının yarısı olan 19 kişi kontrol grubu olarak atanırken geriye kalan 18 kişi modül sonrası soruları bir sosyal medya forumunda cevaplarken diğer katılımcılarla da etkileşime girebildiler. Kontrol grubu ise aynı anketi doldururken sosyal meyayı kullanmadı ve herhangi bir etkileşime girmedi.

Hastanın Aktive Olması Önemli

Çalışmanın başlangıcından sonra 6. haftadaki değerlendirmede sosyal medyayı kullanan gruptaki katılımcıların birliktelik duygusunun ve özgüvenlerinin diğer gruba göre daha fazla arttığı görüldü. 3. ay sonundaki değerlendirmede de yine sosyal medya grubundaki katılımcıların ilaçlarını daha uyumlu bir şekilde kullandıkları görüldü.

Çalışmadaki sınırlı hasta sayısına rağmen bu çalışmada elde edilen sonuçlar kronik hastalıklardaki tedavi uyumu için hastanın birliktelik kurmasının ne kadar kritik olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda hastaların hastalıkları ve tedavileriyle alakalı orta düzeyde bilgiye sahip olmalarının bile onların kendi tedavilerine sahip çıkmaları için önemli bir motivasyon kaynağı olabileceğini gösteriyor. Bu tarz müdahaleler araştırma ekibi tarafından hasta aktivasyonu olarak isimlendiriliyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Scalzi LV. et al. Improvement of medication adherence in adolescents and young adults with SLE using web-based education with and without a social media intervention, a pilot study. Pediatr. Rheumatol. Online J. 16, 18 (2018).

Karın Yağı Redüksiyonunda Karboksiterapi Kullanımı İncelendi

17 Ağustos 2018

Yağ redüksiyonu yöntemleri arasında invaziv olmayanlar tercih edilmektedir. Hem güvenli hem de etkili yeni invazif olmayan yağ redüksiyonu tedavileri arayışı devam etmektedir. İnvazif olmayan bir yaklaşımın faydaları, aksama süresinin kısalması, skarlaşmanın önlenmesi ve algılanan güvenliktir. Non-invaziv yağ redüksiyonu için rutin olarak kullanılan mevcut teknolojiler arasında kriyolipoliz, yüksek yoğunluklu ultrason, radyofrekans, kimyasal adipositoliz ve lazer yardımlı yağ azaltma yer alır. Karboksiterapi için, abdominal kontürlerde kalıcı bir iyileşme sağlayabileceğini öne süren birkaç klinik çalışma gerçekleştirilmiştir. Karboksiterapinin çalışma şekli iyi anlaşılmamıştır. Karbondioksit enjeksiyonunun mikrodolaşımda değişikliklere neden olduğuna ve yağ hücrelerine zarar verdiğine inanılmaktadır.

Yapılan yeni bir çalışmada, deri altı yağın karbondioksit gazına maruz kalması olan karboksi-terapinin, ne kadar yağ hacminin azalmasına yol açtığı değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, randomize kontrollü bir çalışmada, yağ azaltma için karboksi-terapinin etkinliğini değerlendirmek ve gözlenen yararların altı ay boyunca devam edip etmediğini belirlemekti. 

Optimizasyon Gerekli

Çalışma, vücut kitle indeksi 22-29 arası, fazla kilolu olmayan 16 kişiden oluşmaktaydı ve katılımcılar karınlarının bir tarafına haftalık karbondioksit gazı enjeksiyonu ve diğer tarafa sahte tedavi 5 hafta boyunca uygulanmak üzere randomize edildi. Birincil sonuç ölçümleri, tedavi öncesi ve sonrası ultrasonik yağ tabakası kalınlığının ve toplam çevrenin ölçümüydü. Yüksek çözünürlüklü bir ultrasonla, son tedaviden 1 hafta sonra karboksiterapi ile tedavi edilen tarafta daha az yağ hacmi olduğu gözlendi, fakat düşük yağ hacmi 28 haftada muhafaza edilmedi. Toplam çevre, sembolik olarak azaldı, ancak 5. haftada, başlangıç değerine kıyasla anlamlı derecede azalmadı. Katılımcı vücut ağırlıkları, çalışmanın tüm seyri boyunca değişmedi.

Araştırmacılar çalışmada küçük örneklem büyüklüğü ve karın çevresinin ve yağ tabakasının ölçülmesinde oluşan hatalar gibi bazı sınırlamaların olduğunu belirttiler. Karboksiterapinin potansiyel olarak yeni ve etkili bir yağ azaltma aracı olabileceğini fakat uzun dönemde optimize edilmesi gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Murad Alam, Divya Sadhwani, Amelia Geisler, Imran Aslam, Inder Raj S. Makin, Daniel I. Schlessinger, Wareeporn Disphanurat, Marisa Pongprutthipan, Nataya Voravutinon, Alexandra Weil, Brian R. Chen, Dennis P. West, Emir Veledar, Emily Poon. Subcutaneous infiltration of carbon dioxide (carboxytherapy) for abdominal fat reduction: A randomized clinical trial. Journal of the American Academy of Dermatology, 2018.

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Kistik Fibrozis ve Pulmoner Mikrobiyom

13 Ağustos 2018

İnsan mikrobiyomunun ve daha yakın zamanda solunum sisteminin karmaşık moleküler biyoloji teknikleri aracılığıyla incelenmesi, insanlarda, insan sağlığında ve çeşitli hastalıklarda mikrobiyal kolonizasyonun muazzam çeşitliliğini ortaya çıkarmıştır. Akciğerlerin bakteriler, mantarlar ve virüsler gibi mikroorganizmalar tarafından patojenik olmayan bir şekilde kolonizasyonu olabilir. Bu fizyolojik akciğer mikrobiyomu düşük koloni yoğunluğu göstermesine rağmen, yüksek çeşitlilik sunar. Bununla birlikte, bazı patolojik durumlar, bazı bakteri cinslerinin artan konsantrasyonları ile diğerlerinin zararına olan, bu çeşitliliğin kaybına yol açmaktadır. Farklı sağlık veya hastalık durumlarında akciğerlerde bulunan bakterilerin nitel bilgisi mevcuttur ve bu bilgi, bu mikrobiyotanın, bağışıklık yanıtını modüle ettiği lokal ve sistemik bağışıklık sistemleri ile etkileşimini anlamayı geliştirmiştir. Mikrobiyota ve akciğerler arasındaki bu intrinsik ilişki göz önüne alındığında çalışmalar, solunum sisteminde homeostazın patofizyolojik mekanizmaları ve kistik fibrozis, KOAH, astım ve interstisyel akciğer hastalığı gibi bazı hastalıklarda potansiyel disbiyosiz (belli bir floradaki bakteri konsantrasyonundaki dengesizlik) hakkında yeni kavramlar ortaya koymuştur. Akciğer mikrobiyotası ile ilgili bilgilere dair paradigmaların geride bırakılması, olası terapötik hedefleri tanımlamak ve yenilikçi klinik yaklaşımlar geliştirmek için mikrobiyomun rolünün anlaşılmasını zorunlu kılmıştır.

Patojenik ve Komensal Bakteriler Tanımlanmalı

Kistik fibrozis (KF) gibi süpüratif akciğer hastalıklarında hava yolu kolonizasyonu, klinik ve radyolojik bulguların ilerlemesinde önemli bir rol oynar ve mikrobiyotaların rolünün anlaşılması, bu bulguların patofizyolojisini anlamada anahtar roldedir. Mevcut veriler KF'deki Staphylococcus aureus ve Burkholderia cepacia kompleksinin önemini gösterirken, moleküler çalışmalar daha önce tanınmamış organizmaların olduğunu göstermiştir. Bu kolonizasyonun örnekleri arasında Stenotrophomonas maltophilia ve Achromobacter spp.'nin varlığının yanı sıra Mycobacterium abscessus ve Aspergillus fumigatus'un raporları yer alır. KF'li hastalarda mikrobiyom çalışmaları, daha genç ve sağlıklı hastalardan alınan örneklerin genellikle daha çeşitli bakteriyel topluluklar sergilediğini, son evre akciğer hastalığı olan hastaların akciğer eksplantlarının ise P. aeruginosa ve S. maltophilia gibi sadece bir veya iki saptanabilir patojenik bakteriyle çok düşük çeşitlilik gösterdiğini göstermiştir. Bu mikrobiyolojik değişim, KF'li bir hastanın ömrü boyunca, her bir türün kolonileri arasında artan bolluk ve daha büyük filogenetik benzerlik ile birlikte görülür. Süpüratif hastalıklarda, enfeksiyon ve kolonizasyon, yani denge / sağlık ve disbiyoz / hastalık arasında ayrım yapmak için patojenik ve komensal mikrobiyotanın anlaşılması çok önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Costa AN, Costa FM, Campos SV, Salles RK, Athanasio RA. The pulmonary microbiome: challenges of a new paradigm, J Bras Pneumol. 2018

Karbonhidratı Mercimekten Almak Kan Glukoz Seviyesini Azaltıyor

10 Ağustos 2018

Kanada’da Guelph Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışmada, yüksek glisemik indeksli (GI) gıdalardan alınan karbonhidratın baklagiller ile alınan karbonhidratla değiştirilmesini takiben postprandiyal kan glukoz yanıt(PBGR) değerlendirildi. Araştırmacılar, pirinç veya patatesten alınan karbonhidratın (AC) yarısının pişmiş mercimek ile değiştirilmesiyle PBGR ve rölatif glisemik cevabın (RGR) ne kadar azaldığını belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmaya, sadece beyaz pirinç, yarım beyaz pirinç ve yarım büyük yeşil mercimek, yarım beyaz pirinç ve yarım küçük yeşil mercimek ve yarım beyaz pirinç ve yarım bölünmüş kırmızı mercimek olmak üzere dört tabaktan beslenen 24 sağlıklı yetişkini dahil edildi.  Araştırmacılar, katılımcıların kanındaki glikoz seviyelerini, yemekten önce ve iki saat sonra ölçtüler. Bunu sadece beyaz patates ve patates-mercimek kombinasyonları ile tekrarladılar.

Mercimek ile pirinç porsiyonunun yarısını değiştirmek, kan şekerinde yüzde 20'ye kadar düşüşe neden oldu. Patatesleri mercimek ile değiştirmek ise yüzde 35'lik bir düşüşe yol açtı.

Yalnız pirinçle karşılaştırıldığında, büyük yeşil, küçük yeşil ve bölünmüş kırmızı mercimek ile birlikte pirinç tüketiminden sonra kan glukozu iAUC ve Cmax azaldı. Kan glukozu iAUC ve Cmax, patatesin tek başına tüketilmesine göre mercimek ile kombine edilmiş patates tüketiminden sonra önemli ölçüde azaldı. Mercimek, patates ile kombine edildiğinde, plazma insülin iAUC ve Cmax anlamlı olarak azaldı.

Bakliyatların Avantajı

Araştırmacılar alınan karbonhidratın yarısının yüksek GI gıdalar yerine mercimekle değiştirilmesinin, sağlıklı yetişkinlerde PBGR'yi önemli ölçüde azalttığını belirttiler. Mercimekleri patates ve pilavla karıştırdıklarını çünkü insanların genellikle kendi başına baklagil yemediklerini, bunun yerine daha büyük bir öğünün parçası olarak diğer nişastalarla birlikte tükettiklerini, sonuçların bunu yansıtmasını istediklerini eklediler. Mercimek gibi bakliyatların sindirimi ve nişastada bulunan şekerin kan dolaşımına bırakılmasını yavaşlattığını ve sonuç olarak kan şekerinin azalmasına yol açtığını aktardılar.

Bakliyatların, glikoz emiliminde rol oynayan enzimleri engelleyen bileşenler içerdiğinin ve bu gıdalarda bulunan liflerin, kan glukoz seviyelerini azaltmaya yardımcı olabilecek kısa zincirli yağ asitlerinin üretimini teşvik edebileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dita Moravek, Alison M Duncan, Laura B VanderSluis, Sarah J Turkstra, Erica J Rogers, Jessica M Wilson, Aileen Hawke, D Dan Ramdath. Carbohydrate Replacement of Rice or Potato with

Progesteron Reseptöründeki Genetik Varyasyon Prematürite Riskiyle İlişkili Bulundu

09 Ağustos 2018

Hamileliğin üç haftadan daha erken sonlandığı spontan prematüre doğum, ABD doğumlarının yüzde 9'unu etkilemektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde bebek ölümünün önde gelen nedenidir ve dünya çapında 5 yaşından küçük çocuklarda ölümlerde en büyük paya sahiptir. Progesteron bir üreme hormonudur. Uterus, yumurtalık ve serviks gibi dokularda eksprese edilen bir reseptör bu hormona bağlanır ve hamile kadınların erken doğun sancısını engelleyen sinyaller gönderir. Progesteron reseptöründe, hamileliğin sonundaki değişiklikler, doğum sancısının tetiklenmesine yardımcı olur.

Progesteron, daha önce erken doğum yapmış, erken doğum yapma riski taşıyan gebeler için de bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Yine de, bu kadınlara ekstra progesteron vermek, her zaman erken doğumu engellemez. Bunun nedeni bilinmemektedir. Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bilim adamları tarafından yürütülen bir araştırmada, insanların, gebeliğin devamlılığı için anahtar bir hormon reseptöründe beklenmedik şekilde yüksek genetik varyasyon gösterdiklerini buldular. Çalışmada, genom projesinden elde edilen veriler, farklı atalara sahip insanlardan insan genomlarının erişilebilen bir veri tabanını kullanılarak sağlandı. Araştırmacılar, Avrupalı atalarıyla yaşayan Utah sakinleri, Nijerya'da Yoruba insanları ve Pekin'de Han Çinlileri olmak üzere üç popülasyonda progesteron reseptörü için genetik sekansları karşılaştırdılar.

Doğu Asya popülasyonlarının, progesteron reseptör geninin, erken doğuma karşı koruyan bir versiyonuna sahip olduklarını, oysa Avrupa veya Afrika atalarına sahip diğer popülasyonların daha yüksek prematürite riskine ve bu genin diğer versiyonlarına sahip olduklarını buldular. Han Çin popülasyonundaki dizilim evrimsel olarak yeni bir varyasyona sahipti, belki de bu erken doğumun, Afrika'dan Doğu Asya'ya göç eden ataların insanları olan küçük bir grup için özellikle pahalıya mal olabileceğini yansıtıyordu. Buna karşılık, Avrupa ve Afrika atalarıyla modern toplumlar, gende yeni ve atalara ait versiyonları yansıtan daha büyük bir karışıma sahipti.

Bulgular aynı zamanda Doğu Asyalılarda görülen progesteron reseptörünün genetik formlarının diğer popülasyonlarda prematüre doğuma karşı koruma sağlamayacağını da öngörüyordu. Araştırmacılar bu öngörüyü Boston Doğum Kohortu adlı bir araştırmaya katılan 1.733 Afro-Amerikan kadının verileriyle doğruladılar. Bu kadınların 461'inin spontan preterm doğum olduğu ve 237'sinin tıbbi olarak preterm doğum olduğu gösterildi. Çalışmada, Doğu Asya popülasyonlarında tipik olarak görülen genetik varyantlara sahip Afro-Amerikan kadınların erken doğum riski daha yüksekti.

Neandertallerde Erken Doğum Daha Sık

Araştırmacılar ayrıca, progesteron reseptörünü, biri yaklaşık 122.000 yıl önce ve üçü yaklaşık 52.000 yıl önce yaşamış olan dört kadın Neandertalden sağlanan genetik verilerde incelediler. Bu bireyler, yüksek bir preterm doğum riski ile bağlantılı bir reseptör versiyonuna sahipti. Bulgular, bu gen versiyonunun insanlar ve Neandertaller arasında çiftleşerek erken insan populasyonlarına sunulmuş olabileceğini düşündürüyordu.

Araştırmacılar bundan sonra, prematüre doğumu önlemeye çalışmak için progesteron almış olan gebe kadınları incelemeyi planlıyorlar. Reseptördeki genetik farklılıkların, bazı kadınlarda hormon verilmesinin neden erken doğumu engellediğini fakat bazı kadınlarda engellemediğini açıklayıp açıklayamayacağını belirlemek istiyorlar. Bu tür bilgilerin preterm doğumun önlenmesi için kişiselleştirilmiş yaklaşımlar geliştirmeye yardımcı olabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Stanford Medicine. "Genetic variation in progesterone receptor tied to prematurity risk." ScienceDaily. ScienceDaily, 21 June 2018.

Yapay Tatlandırıcılar Obeziteye Neden Olabiliyor

08 Ağustos 2018

Diyabet ve obezitenin dünya çapında artan bir sağlık sorunu haline gelmesi nedeniyle, diyet gibi çevresel faktörlerin farkındalığı artmaktadır. Yüksek miktarda diyet şekerlerin tüketilmesinin genel sağlık üzerine olumsuz etkileri uzun zamandır diyabet, obezite, kardiyovasküler hastalık ve diğer sistemik sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte, yakın zamana kadar, kalorisiz yapay tatlandırıcıların şeker yerine tüketilmesindeki olumsuz etki, diyabet ve obezite ile ilişkili komplikasyonların yanı sıra dramatik artışa potansiyel katkıda bulunan bir faktör olarak görülmemiştir.

Yapay Tatlandırıcılar Lipid Metabolizmasını Etkiliyor

Marquette Üniversitesi Wisconsin Tıp Fakültesi araştırmacıları, bir diyabet duyarlı bir BB-DR sıçan modelinde, glukoz, aspartam ve asesülfam potasyum takviyesine, fonksiyonel testler ile birlikte yüksek verimli ‘omics 'analizleri aracılığıyla vasküler endotelyumun in vitro yanıtı ve in vivo yanıtını test ettikleri bir çalışma yaptılar. Sıçan mikrovasküler endotelyal hücrelerinin akut in vitro yüksek glikoz (25 mM) ile tedavisinin, G-glikosilasyonlarının PNGaseF enzimatik uzaklaştırılması ile restore edilmiş bir fonksiyonun gösterdiği glikozilasyon yoluyla bozulma ile sonuçlandığını gösterdiler. Tersine, yapay tatlandırıcı tedavileri ayrıca bir “in vitro tube formation assay”de endotelyal bozulma sergiledi. Bununla birlikte, gen ekspresyonu analizleri, disfonksiyon mekanizmalarının glukoz tedavisinden farklı mekanizmalarla olduğunu gösterdi. Ayrıca, bölgeye özgü bir proteomik analiz yoluyla, normal glikozla (4,5 mM) karşılaştırıldığında yüksek glikoz tedavisini takiben endotel hücre yüzeyi üzerinde 87 N-glikozilasyonda ve 143 O-glikozide önemli ölçüde artmış protein saptadılar ve  vasküler homeostaz ile ilgili birçok hedef ile ilişkilendirler. Bu sonuçları, yüksek glikoz, aspartam veya asesülfam potasyum diyetiyle beslenen diyabete duyarlı BB-DR sıçanları üzerinde yapılan akut üç haftalık bir çalışmadan elde edilen plazmanın kapsamlı bir metabolomik analizi ile desteklediler.

Araştırmacılar, yaptıkları deneyler aracılığıyla, yapay tatlandırıcı tüketimini takiben, lipid metabolizmasında değişimin benzersiz imzalarını belirlediklerini belirttiler. Genel olarak, bu çalışmanın sonuçlarının, yüksek glikoz ve yapay tatlandırıcı uygulamasına maruz kalmanın, diyabet ve obezitenin başlangıcı ve ilerlemesi sırasında önemli olabilecek vasküler bozulma ve homeostatik değişikliklerin benzersiz mekanizmalarına yol açtığını gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Brian Hoffmann, George Ronan, Dhanush Haspula. The Influence of Sugar and Artificial Sweeteners on Vascular Health during the Onset and Progression of Diabetes, The FASEB Journal, 2018.

Yapay Sinir Sistemi İle Protez Cihazlar ve Robotlarda Dokunma Hissi Sağlanabilecek

08 Ağustos 2018

Somatosensoriyel sistemdeki dağılmış reseptör ağı, nöronlar ve sinapslar, kompleks dokunsal bilgileri verimli bir şekilde işler. Stanford ve Seul Ulusal Üniversitesi araştırmacıları, bir hamamböceğindeki seğirme refleksini harekete geçirebilen ve Braille alfabesindeki harfleri tanıyan bir yapay duyusal sinir sistemi geliştirdiler. Araştırmacılar, bir duyusal sinirin işlevlerini taklit etmek için esnek organik elektronikler kullandılar. Nöro-protez cihazlar ve yumuşak robotikler için gelecekteki cilt benzeri bir kaplamanın içine yerleştirilebilecek yapay bir duyu sinir devresi yaptılar.

Bu ilkel yapay sinir devresi üç bileşeni birleştiriyor. Birincisini, minik kuvvetleri bile algılayabilen bir dokunma sensörü oluşturuyor. Bu sensör, esnek bir elektronik nöron olan ikinci bileşen üzerinden sinyaller gönderiyor. Dokunma sensörü ve elektronik nöron, daha önce Bao laboratuarı tarafından rapor edilen icatların geliştirilmiş sürümleridir. Bu bileşenlerden duyusal sinyaller, insan sinapslarından sonra modellenen yapay bir sinaptik transistör olan üçüncü bileşeni uyarıyor.

Braille Alfabesini “Hissedebilen” Dokunuşlar

Yapay afferent sinir, basınç sensör kümelerinden basınç verilerini (1 ila 80 kilopaskal)  topluyor, basınç bilgilerini halka osilatörlerini kullanarak aksiyon potansiyellerine dönüştürüyor (0 ila 100 hertz) ve çoklu halka osilatörlerinden gelen aksiyon potansiyellerini sinaptik transistör ile birleştiriyor. Biyomimetik hiyerarşik yapılar, bir nesnenin hareketini algılayabiliyor, eşzamanlı basınç girişlerini birleştirebiliyor ve Braille karakterlerini ayırt edebiliyor.

Araştırmacılar, sistemin hem refleksleri hem de duyuları paylaşma kabiliyetini test ettiler. Yapay sinirleri bir hamamböceği bacağıyla bağladılar ve dokunma sensörlerine küçük basınç artışları uyguladılar. Elektronik nöron, sensör sinyalini dijital sinyallere dönüştürdü ve bunları sinaptik transistörden geçirerek, dokunma sensöründeki basınç arttığında veya azaldığında bacağın daha fazla veya daha az güçlü titremesine neden oldu. Ayrıca yapay sinirin çeşitli dokunma duyularını algılayabildiğini de gösterdiler. Yapay sinir Braille harflerini ayırt edebildi. Daha sonra, sensörün üzerinde farklı yönlerde bir silindir yuvarladılar ve hareketin yönünü doğru bir şekilde tespit ettiler.

Bao'nun yüksek lisans öğrencileri Yeongin Kim ve Alex Chortos, artı Lee'nin kendi laboratuvarından bir araştırmacı olan Wentao Xu, bileşenleri fonksiyonel yapay duyusal sinir sistemine entegre etmede de önemli rol oynadılar. Araştırmacılar  şimdi robotları kaplamak için düşük güçlü, yapay sensör ağları oluşturmayı hedefliyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Yeongin Kim, Alex Chortos, Wentao Xu, Yuxin Liu, Jin Young Oh, Donghee Son, Jiheong Kang, Amir M. Foudeh, Chenxin Zhu, Yeongjun Lee, Simiao Niu, Jia Liu, Raphael Pfattner, Zhenan Bao, Tae-Woo Lee. A bioinspired flexible organic artificial afferent nerve. Science, 2018.

Günde 10 Dakika Sohbet İle Demanstan Korunabilirsiniz

06 Ağustos 2018

Bir bakım evinde demansı olan ortalama bir birey, her gün sadece iki dakika sosyal etkileşim yaşar. Her gün sadece iki dakika sosyal etkileşim ile hayatı düşünmek için bir dakikanızı ayırın. Ne kadar zor olacağını hayal dahi edemeyebiliriz. Bazı demans hastaları ise maalesef bunu kabul etmek zorunda kalıyor.  Mevcut bakım evi personelinin aldığı eğitimler ise yaşam kalitesini arttırmakta yetersiz olduğu zaman her iki taraf için kısır döngüye dönüşebiliyor.

Bakım evi çalışanlarını, demansı olan kişilerle anlamlı bir sosyal etkileşime girme konusunda eğiten bir e-öğrenme programının sonuçları beklentinin üzerinde oldu.

Huzurevi sakinlerine kendileri hakkında konuşmak ve onların bakımları ile ilgili kararlara dahil etmek gibi basit önlemleri içeren günde 2 dakikadan tüm güne yayılabilen bir program oluşturuldu.

Exeter Tıp Fakültesi ve King's College London Üniversitesi tarafından Sosyal Hizmet Enstitüsü (SCIE) ile ortaklaşa yürütülen araştırma, Alzheimer Derneği Uluslararası Konferansı 2018'de sunuldu. 9 ay süren çalışmaya, 280 bakımevi ve 24 bakım evinde bakım personeli katıldı.

Bakıcılar, programlanmış eğitime dayanan temel modüller ile bir e-öğrenme programına katıldılar. Program genel olarak bakım personelini, huzurevi sakinlerini gözlemleyip bunama belirtilerini erken fark etmek için harekete geçirdi. Sonuçlar olağan bakımla karşılaştırıldı. Alınan eğitimlere yönelik sohbetlerin tamamlanmasından dört ay sonra daha iyi ikamet refahı sağlandığı gözlendi. Hem internet üzerinden görüntülü görüşme ile yapılan sohbetler, hem de yüz yüze yapılanların ardından yerleşik refahı, personel odaklı bakımı ve personel tutumlarını geliştirdi.

Görev Odaklı Çalışmanın Ötesine Geçmek Gerekli

Araştırma ekibi yayınlarını sunarken, bakıcıların üzerindeki baskı ve yükün çok fazla olduğunu, mevcut ortamın hem bakıcılar hem de yaşlılar için zor olduğunu söyledi. Geleneksel olarak görev odaklı bir çalışma ortamında, program ile insan tarafına, bakımevindeki demansla yaşayanların hayatlarına odaklanmanın amaçlandığı çalışma, gerçekten insani yönümüzü açığa çıkarır nitelikte.

Basitçe e-öğrenme yaklaşımı ile bakım ve sakinlerin refahına karşı personel tutumları geliştirilmiş, sonuçta demanslı insanların yaşamları iyileşmiş, personelin de farkındalığı artmış, huzurevi sakinleri ve personelin daha mutlu bir ortamda yaşam sürmesi sağlanmış oldu.

Uzun vadede de faydalı olduğu görülen ve kanıta dayalı bu program ile uzaktan da kontrol ederek demans hastalarının refahı arttırıldığı gibi benzer bir programın evlere de uygulanması hedefleniyor.

Ketojenik Diyetle Nöbetin Önlenmesinde Bakterilerin Etkisi

03 Ağustos 2018

UCLA bilim adamları, yüksek yağlı, düşük karbonhidratlı ketojenik diyetin anti-nöbet etkilerinde önemli rol oynayan spesifik bağırsak bakterilerini tanımladılar. Cell dergisinde yayınlanan çalışma, insan bağırsaklarında bulunan 100 trilyon bakteri ve diğer mikroorganizmalar ile nöbet duyarlılığı arasında bir nedensel bağ kuruyor.

Ketojenik diyet, epilepsi hastalarında antiepileptik ilaçlara yanıt vermeyen hastalarda, daha az sayıda nöbete yol açmak gibi sağlıkla alakalı birçok faydaya sahiptir. Bununla birlikte, diyetin epilepsi hastası çocuklara nasıl yardımcı olduğu konusunda net bir açıklama yapılamamıştı.

UCLA’de görev yapan araştırmacılar, bağırsak mikrobiyotasının ketojenik diyet yoluyla değiştirildiğini ve bu değişimin de diyetin anti nöbet etkileri için önemli olduğunu öne sürdüler. Araştırma ekibi, mikrobiyotanın diyetin nöbetlere karşı korunma kabiliyetini etkileyip etkilemediğini ve eğer varsa mikroorganizmaların bu etkileri nasıl sağladığını araştırdı.

Ketojenik Diyet Hızlı Etki Gösterse De Bakterilere İhtiyaç Duyuyor

Epilepsiyi daha iyi anlamak için bir model olarak fareler üzerinde yapılan araştırmada, araştırmacılar diyetin dört günden az bir süre içinde bağırsak mikrobiyotasını önemli ölçüde değiştirdiğini ve diyetteki farelerinin önemli ölçüde daha az sayıda nöbet geçirdiğini buldular.

Mikrobiyotanın nöbetlere karşı korunma açısından önemli olup olmadığını test etmek için araştırmacılar ketojenik diyetin etkilerini iki tip fare üzerinde analiz ettiler: steril bir laboratuar ortamında mikropsuz olarak yetiştirilen ve bağırsak mikroplarını tüketmek için antibiyotiklerle tedavi edilen fareler. Her iki durumda da, ketojenik diyetin nöbetlere karşı korunmada artık etkili olmadığını gördüler. Bu, bağırsak mikrobiyotasının, diyetin nöbetleri etkili bir şekilde azaltması için gerekli olduğunu düşündürmektedir.

Biyologlar, hangi bakterilerin mevcut olduğunu ve diyetin hangi seviyelerde uygulandığını belirlemek için bağırsak mikrobiyota DNA'sından nükleotit olarak bilinen organik moleküllerin kesin sırasını tanımladı. Diyetle düzeyi yükselen ve anti nöbet etkide anahtar rol oynadığı düşünülen iki bakteriyi tespit ettiler: Akkermansia muciniphila ve Parabacteroides türleri.

Temel Etki GABA Üzerine

Bu yeni bilgi ile, bu bakterilere verilen mikropsuz fareler üzerinde çalıştılar. Bu özel 2 bakteri türünü birlikte vermeleri halinde nöbetlere karşı korumanın geri kazanılabileceği görüldü. Eğer iki bakteri türü de tek başına verilirse, bakteriler nöbetlere karşı koruma sağlamıyordu, bu da bu farklı iki bakterinin birlikte olduklarında eşsiz bir işlev sergilediklerini gösteriyor.

Araştırmacılar bağırsak, kan ve beyindeki nöbetlerin yayılmasında önemli bir rol oynayan beynin bir bölgesi olan hipokampustaki yüzlerce biyokimyasal düzeyini ölçtüler. Ketojenik diyet tarafından artan bakterilerin, bağırsaktaki biyokimyasal düzeyleri ve hipokampüste nörotransmitterleri değiştirdiğini buldular. Bakterilerin beyindeki sakinleştirici nörotransmitter olan GABA düzeylerini arttırarak bu etkiyi sağladıklarını buldular.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar da son yıllarda popülerleşen bağırsak mikrobiyotası konusuna ilgiyi arttıracak gibi duruyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Olson CA. et al. The Gut Microbiota Mediates the Anti-Seizure Effects of the Ketogenic Diet. Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.cell.2018.04.027

Nörolojik Hastalıklarda Astrositlerin Rolünü Anlamak

02 Ağustos 2018

Astrositler, merkezi sinir sistemi (MSS) homeostazında, travma ve hastalık patogenezine yanıt olarak merkezi bir role sahiptir. Bununla birlikte, bu hücrelerin uzun zamandır nöronlar için destek sağladıkları düşünülmüş ve nörolojik hastalıklarda görülen astrositlerdeki morfolojik değişiklikler, nöronal yaralanmaya sekonder nonspesifik reaktif süreçler olarak kabul edilmiştir. Değişikliklerin çoğuna, bir zamanlar astrogliozun birincil göstergesi olarak düşünülen glial fibrilar asidik proteinin (GFAP) up-regülasyonunun eşlik etmesine rağmen, bu değişiklikler astrositlerin nörolojik hastalığa patofizyolojik katkılarını anlama araçları olgunlaşmadığı için genellikle fizyolojik olarak ilgisiz olarak değerlendirilmiştir.

Astrositler sadece MSS'de anahtar homeostatik fonksiyonlara sahip değildir, aynı zamanda nöroprotektif ve patolojik davranışlarda nöronal hasara cevap verirler.

Son yirmi yılda, astrositleri ve nörolojik hastalıklardaki rollerinin ne olduğu konusundaki anlayış, bu hücrelerin farklı rollerinin fark edilmesiyle önemli ölçüde artmıştır. Bu hücrelerin, nöronlar için destek hücrelerinden daha fazlası oldukları ve normal koşullar altında, nöroproteksiyon ve hastalık alevlenmesinde, MSS homeostazında önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu çoklu fonksiyonları, nörolojik bozuklukları düzeltmeye yönelik hedeflenmiş tedaviler için bu hücreleri mükemmel adaylar haline getirir. In vivo görüntüleme, optogenetik ve kemogenetik gibi yeni teknolojik ilerlemeler, astrositik fonksiyonları, bu hücrelerin dinamik rolleri hakkında yeni kavrayışlar ortaya çıkaracak şekilde incelemeye olanak sağlamıştır. Ayrıca, bir dizi nörolojik rahatsızlığı olan hastalarda indüklenmiş pluripotent kök hücre kaynaklı astrositlerin kullanımı, astrositlerin insan hastalığına katkılarını hafifletmeye yardımcı olabilir.

Astrositler geniş bir nörogelişimsel ve nörodejeneratif hastalık spektrumunda anahtar rol oynarlar.

Bir dizi nörolojik bozukluk, nörogelişimsel bozukluklar, nöbetler ve nörodejeneratif hastalıklarda görülen kronik süreçler olarak ortaya çıkan akut fizyolojik değişikliklere yol açan astrosit aracılı katkıların çeşitliliğini göstermektedir. Astrositlerin normal MSS patofizyolojisinde önemli işlevlere sahip oldukları göz önüne alındığında, tüm nörolojik hastalıklarda astrositle ilişkili patolojinin değişen derecelerde olması muhtemeldir. Bu hücrelerin nöral aktivite üzerindeki etkileri, bu nedenle, diğer nöro-koruyucu stratejileri tamamlayabilen, tedavi müdahalesi için bir dizi spesifik hedef sunar.

Literatür talep et

Referanslar :

Akshata Almad and Nicholas J. Maragakis. A stocked toolbox for understanding the role of astrocytes in disease, N Nature Reviews Neurologyvolume 14, pages351–362 (2018).

İPF Hastaları Neden Düşünme Problemleri Yaşıyor?

01 Ağustos 2018

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarında net düşünmede yaşanan sorunların hastalık kaynaklı olup olmadığı merak konusudur.  Kardiyovasküler ve pulmoner hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir fizik tedavi doktoru olan Noah Greenspan, birçok faktörün, bir kişinin açık bir şekilde düşünmede güçlük yaşamasına katkıda bulunabileceğini ve tüm sorunları pulmoner fibrozise atfetmek cazip gelse de, hastalığın her zaman suçlu olmadığını söyledi.

Birçoğumuzun neden açık bir şekilde düşünmekte zorlandığıyla ilgili olası durumları açıkladı.

  • Kronik hipoksi: Hipoksi, beyninize ve diğer organlarınıza yeterince oksijen gitmemesi durumudur. Kronik olarak yüzde 90’dan daha az oksijen satürasyonuna sahip olmak beyinde değişikliklere neden olabilir ve bu da daha az net düşünmeye neden olabilir.
  • Azalmış kan akımı: Bu, ateroskleroz ile özellikle de beyne kan sağlayan karotid arterlerle ilgili olabilir. Ya da, beynin kendi damarlarındaki değişikliklerle ilgili olabilir. Bu, yaşlandıkça düşünmede ve beynin yeteneklerinde ince değişikliklere neden olabileceğinden daha yaygındır.
  • Duygusal stres: Kronik bir hastalıkla uğraşmanın uzun süreli duygusal etkilerinin üstesinden gelmek zordur. Bu, zamanla kişiye zarar verir. Fiziksel ve duygusal stresle baş ederken, endişe, depresyon ve düşünmede zorluk yaşamak olasıdır.

Doktor Noah hastalara yardımcı olabilecek bazı ipuçları vermeyi ihmal etmedi:

  • Oksijen seviyeleri: Oksijen doygunluğunuzu güvenli bir seviyede tutmak önemlidir. Hastaların oksijen doygunluğunu yüzde 93’ün üzerinde tutması önemlidir. Kullandığımız çoğu oksimetrenin hata oranı artı veya eksi yüzde 3’dür. Bu demektir ki, oksimetre yüzde 93 gösteriyorsa, gerçek değer yüzde 90 ila 96 arasında olabilir. Araştırmalar, yüzde 90 ila 100 arasında oksijen seviyelerinin hastalar için güvenli olduğunu göstermiştir. Oksijen satürasyonu yüzde 90’ın altına düştüğünde, beyin ve vücutta hasar meydana gelebilir.
  • Kan basıncı yönetimi: Kan basıncı çok yüksekse, kalp vücudun geri kalan kısmına kan pompalamak için çok çalışır. Kardiyovasküler sisteme dikkat çekmek özellikle pulmoner fibrozis hastaları için önemlidir çünkü hastalık kalbe fazladan baskı yapar. Tansiyonu kontrol etmek önemlidir.
  • Uygulama gevşeme teknikleri: Vücudun altında olduğu sürekli stresten kurtulmak için bir yola ihtiyacı vardır. Tai chi ve qi gong gibi gevşeme teknikleri çok yararlıdır.
  • Kendinize yardımcı olmak için rutinler kurmak: Birçok rutin, düşünce sistemine yardımcı olabilir. Hatırlamak ve başarmak için gereken şeylerin listesini yazmak önemlidir. 
Literatür talep et

Referanslar :

Kim Fredrickson. Why Do PF Patients Have Trouble Thinking Clearly? https://pulmonaryfibrosisnews.com/2018/05/15/why-do-pf-patients-have-trouble-thinking-clearly/

P Glikoproteinin Nörodejeneratif Hastalıklardaki Rolü

27 Temmuz 2018

Kan beyin bariyeri, beyin parenkimine proteinlerin ve çeşitli yabancı maddelerin girişini engelleyen bir mekanizma olarak işlev görmektedir. Kan beyin bariyerindeki pasif taşıma işlemi ise çoğunlukla geçecek olan maddenin kimyasal yapısına bağlı değişiklik göstermektedir. Bu giriş kısıtlamasının yanı sıra hücresel dışa atım için de çeşitli mekanizmalar devrededir. ATP aracılı aktif transport proteinleri beyinde zararlı olabilecek çeşitli toksik maddelerin dışarı atılmasını sağlamaktadır. P-glikoprotein (P-gp) ve çoklu ilaç direnciyle ilişkili protein (MRP) bu proteinlerden ikisidir.

P-gp, beyinde lokal ve bölgesel homestazı sağlayan ve toksik maddelerden koruyan bir substratı beyin dışına aktif olarak atan bir pompa olarak çalışmaktadır. P-gp fonksiyonundaki bozulmanın nörodejeneratif hastalıkların gelişiminde önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıkların beyinde toksik proteinlerin birikimine bağlı olarak geliştiği düşünülmektedir ve bu yüzden bu hastalıklara proteinopatiler denir. P-gp transport bozukluklarının bu proteinlerin birikimine önemli oranda yol açtığı düşünülmektedir.

Nörodejeneratif Hastalıklarla P-gp İlişkisi

P-gp’nin diğer bir önemli işlevi ise beyine çok sayıda eksojen maddenin girişini engellemesidir. Bu maddeler arasında Parkinson hastalığında rolü olan toksinler de yer almaktadır. Bunların yanı sıra kan beyin bariyerindeki p-gp’nin fonksiyonel olması durumunda Alzheimer ve Parkinson tedavisindeki bazı ilaçların biyoyararlanımında işlevsel olduğu da gösterildi.

Beyinde protein birikimiyle ilişkili olabilecek diğer hastalıklar arasında Huntington, Creutzfeldt Jakob ve ALS hastalıkları da sayılmaktadır. Bu hastalıkların oluşumunda da p-gp’nin aktif bir rolü olabileceği düşünülüyor.

Özetle p-gp, birçok nörodejeneratif bozuklukta bir yatkınlık faktörü olabilir, çünkü pompanın işlev bozukluğu, Alzhemer hastalığında ß-amiloid, Parkinson hastalığında ve atipik parkinsonizm sendromlarında çevresel toksin birikimine, Creutzfeldt Jakob hastalığı gibi hastalıklarda ise prionlar gibi potansiyel olarak zararlı moleküllerin azalmış net çıkışına neden olabilir. P-gp fonksiyonundaki değişiklikler nörodejeneratif hastalıklarda rol oynayan nöroinflamatuar süreçlerle ilişkili olabildiği düşünülmektedir. İnsan deneklerinde in vivo VPM PET çalışmalarında azalmış p-gp fonksiyonunun yaşlanmayla ve ilerlemiş nörodejeneratif hastalıkla ilişkili olduğu gösterilmiştir.

P-gp'nin ilaca bağlı up-regülasyonu, nörodejeneratif hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için terapötik bir yaklaşım olabilir, çünkü pompanın artan işlevselliği beyinde toksik bileşiklerin azalmış birikmesine yol açabilir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Bartels AL. Blood-Brain Barrier P-Glycoprotein Function in Neurodegenerative Disease. Current pharmaceutical design. 17. 2771-7. 10.2174/138161211797440122.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image