Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Nörodejeneratif Hastalıkların Tanısında Kullanılabilecek Bir Biyosensör Geliştirildi

14 Haziran 2016

Brezilya’da Ulusal Nanoteknoloji Labaratuvarı’nda nörodejeneratif hastalıklar ve bazı tip kanserler ile ilişkili molekülleri saptayabilen bir biyosensör geliştirildi. Cihaz kabaca cam lam üzerinde tek katmanlı organik nanometri ölçekli bir transistör. Sistem parkinson, alzheimer hastalığı ve meme kanseri gibi hastalıklarla bağlantılı glutatyon S-transferaz (GST) enzimi ile temas halinde spesifik bir yolla reaksiyon gösteren peptid glutatyonun indirgenmiş formunu (GSH) içermekte. GSH-GST reaksiyonu tanı amaçlı kullanılabilen bu transistor tarafından tespit edilebilmekte.

Araştırmacılar bu cihazın kompleks hastalıkların tanısının hızlı, güvenli ve daha ucuz bir şekilde konmasında oldukça başarılı olduğunu belirtiyorlar. Bu nanometrik biyosensörün portatifliğinin ve daha düşük maliyetinin yanı sıra molekülleri tespit etmedeki hassasiyetinin çok daha avantajlı olduğunu söylüyorlar.

Dejeneratif hastalıkların tanısında önemli GSH-GST çiftinin tespit edilmesinde organik transistor teknolojisini ilk kez kullandıklarının altını çiziyorlar. Ayrıca nanometrik hassasiyet sayesinde çok düşük düzeydeki test materyali varlığında bile moleküllerin tespit edilebilirliğinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.

Araştırmacılar geliştirdikleri sistemin diğer uygulamalardan farklı olarak, farklı hastalıklarla bağlantılı moleküller ve kontamine materyallerde var olan elementler gibi diğer maddeleri de tespit edebildiğini aktarıyorlar. Bunun için araştırmacıların sensördeki molekülleri test ile hedeflenen kimyasallarla tepkimeye giren moleküllerle değiştirmesi gerekiyor.

Araştırma grubu bundan sonrası için maliyeti daha da fazla azaltmak, portatifliği daha da geliştirmek ve toplu üretime geçmek  için kağıt-bazlı biyosensör üzerinde çalışmaya devam ediyor. Araştırmacılar kağıdın olağan formunda bir yalıtkan olduğunu kendilerinin kağıdı iletken yapacak ve iletken özellikteki polimerlerle selüloz fiberler emdirme yoluyla algılama verilerini taşıyabilen bir teknik geliştirdiklerini belirtiyorlar. Teknik iletken polimerlerin in situ sentezine dayanıyor. Polimerlerin kağıt yüzeyinde sıkışıp kalmaması için içeride ve selüloz fiberlerin porları arasında sentezlenmeleri gerekiyor. Bu gaz-fazlı kimyasal polimerizasyon ile yapılıyor.

Polimerize kağıt polimerlerin iletkenlik özelliğini kazanıyor. Bu iletlenlik kağıdın tasarımlandığı uygulamaya bağlı olarak selüloz fiberleren içine gömülmüş elementleri manipüle edilebiliyor. Bu yüzden araştrımacılar, cihazın ciddi bir kayıp olmadan akıma izin verip elektriksel olarak tam iletken olabileceğini  ya da yarı iletken olup spesifik moleküllerle etkileşir ve fiziksel, kimyasal ya da elektrokimyasal sensör olarak fonksiyon görebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fundação de Ampa o à Pesquisa do Estado de São Paulo. "Electronic device detects molecules linked to cancer, Alzheimer's and Parkinson's: An inexpensive portable biosensor." ScienceDaily. ScienceDaily, 19 May 2016.

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Türk Araştırmacılar MS’te Okrelizumab`ın Güvenliliğini Değerlendirdi

15 Mayıs 2019

Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin (MSS) dünya çapında iki milyondan fazla insanı etkileyen en yaygın kronik enflamatuar demiyelinizan hastalığıdır. Türkiye'de 50 bin MS hastasının mevcut olduğu tahmin edilmektedir. MS'te hastalık değiştirici tedavilerin artmasıyla, hastalığın her aşamasında hastaya özgü tedaviler için bilim insanlarının seçenekleri de artmıştır. Bazı hastalık değiştirici tedavilerin, hastalığın seyrini iyileştirdiği gösterilmiş olmasına rağmen, tedaviye yanıt hala MS için en zor öngörülen parametredir. Hastalık patogenezinde, klinik seyirde ve radyolojik bulgulardaki heterojenite, ilaçlara verilen değişken yanıtların nedeni olabilir. Bu sebeple MS tedavisi ve kullanılan yeni ajanlar alanında birçok çalışma yapılmaktadır.

Okrelizumab yeni monoklonal antikor tedavilerinden biridir. Seçici olarak B hücrelerini eksprese eden CD20'yi hedefleyen bir rekombinant hümanize monoklonal antikordur. Okrelizumabın MS'te CD20'yi eksprese eden B hücrelerinin sayısını ve fonksiyonunu azaltarak immünomodülasyona yol açtığı tahmin edilmektedir. Başlangıç dozu 600 mg’dır ve ilk seferde 300 mg infüzyon, ardından iki hafta sonra ikinci bir 300 mg infüzyon olarak iki ayrı IV (intravenöz) infüzyon şeklinde uygulanır. Sonraki okrelizumab dozları, her altı ayda bir, tek bir 600 mg IV infüzyonudur. Normalde ikinci doz, ilk dozun uygulanmasından altı ay sonra verilmelidir.

İkinci yarım doz öncesi karaciğer fonksiyon testleri ve lenfosit değerlerinin ne derece etkilendiği ve bu sonuçların ikinci yarım dozun uygulanmasına ne derecede engel olacağı konusunda daha önce yapılmış çalışmalarda bir öneri bulunmamaktadır.

Bu konuda güvenlik sorunu bildirilmemiş olmasına rağmen, bu verilerin gerçek yaşam verileri ile desteklenmesi ve hastaya yaklaşımın ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi amacı ile Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Dr. Serkan Demir, Dr. Murat Mert Atmaca ve Dr. Rıfat Erdem Toğrol yeni bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, hasta yönetimini daha iyi anlamak ve okrelizumab hakkında gerçek yaşam verisi ile ilgili güvenlik sorunu göstermeyen verileri desteklemeyi amaçladılar.

Tedavi Öncesi veya Sonrası Karaciğer Fonksiyon Test Değerlerinde Değişiklik Yok

Araştırmacılar, 20 Mayıs 2018 – 21 Aralık 2018 tarihleri arasında okrelizumab ile tedavi edilen MS hastaları restrospektif olarak incelediler. Hastaların demografik ve klinik verileri ile okrelizumaba bağlı gelişen yan etkileri kaydettiler, tedavi öncesi ve sonrası laboratuvar sonuçlarını değerlendirdiler.

Çalışmaya dahil edilen hastaların 30’u (%58,8) kadın, 21’i (%41,2) erkekti. Bu hastaların yaş ortalaması 44,02±9,62 (24–65) yıldı. Hastaların 26’sı (%51) relapsing remitting MS (RRMS), 18’i (%35,3) sekonder progresif MS (SPMS) ve 7’si (%13,7) primer progresif MS (PPMS) tanıları ile takip edilmekteydi. İlk yarım kürden bir gün sonraki lenfosit değeri ortalaması, tedavi öncesine göre anlamlı olarak düşük bulundu. İkinci yarım kürden 1 ay sonraki lenfosit değeri ortalaması, ilk yarım kürden bir gün sonrasına göre anlamlı olarak yüksek iken, tedavi öncesine göre halen anlamlı olarak düşüktü. Tedavi öncesi ve sonrasında karaciğer fonksiyon testlerinde değişiklik gözlenmedi. Çalışma süresince sadece 4 hastada hafif infüzyon ilişkili reaksiyon tespit edildi.

Araştırmacılar, okrelizumab tedavisinin kısa dönemde güvenli göründüğünü ve Okrelizumabın uzun dönemdeki güvenlik profilini belirlemek için gerçek yaşam verilerinin değerlendirildiği uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Demir S, Atmaca MM, Togrol RE. The First Cure Experience of A Clinic: Approach to The Patient to Start Ocrelizumab. Arch Neuropsychiatry 2019.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

SMA İçin Yeni Bir Kan Testi Geliştirildi

09 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), müsküler atrofiye ve solunum yetmezliğine yol açan nöronal dejenerasyon ile ilerleyici bir nöromüsküler otozomal resesif kalıtsal hastalıktır. SMA, “survival motor nöron” geni olan SMN1'in ekzon 7’yi içeren homozigot delesyonlarından kaynaklanır ve bu da SMN proteini seviyelerinde bir azalmaya yol açar. İkinci bir SMN geninin (SMN2) varlığı, SMN1 tarafından üretilen SMN kaybını kısmen telafi edebilir. Genellikle, bir kişide ne kadar çok SMN2 geni kopyalanırsa hastalık o kadar az şiddetli olur.

Sadece bir mutasyona uğramış SMN1 kopyasına sahip kişiler hastalığı geliştirmezken, mutasyona uğramış geni çocuklarına aktarabilirler ve bu kişiler taşıyıcı olarak adlandırılırlar. SMA en ölümcül genetik hastalıklardan biri olduğundan ve 100 kişide 40 ila 1 taşıyıcı sıklığı olduğu için, taşıyıcıları tanımlamak, aile planlamasında yetişkinlerin genetik danışmanlığı için gereklidir.

Tanımlama, sadece bir kopyası taşıyıcı olarak kabul edilen kişilerde (1/0 taşıyıcı olarak adlandırılır), SMN1 ekson 7 kopya sayısının doğru bir şekilde belirlenmesine dayanır. Bununla birlikte bazı taşıyıcılar, kromozomlarından birinde SMN1 eksonu 7'sinden yoksundur. Bunun yerine, başka bir kromozomda (2/0 taşıyıcı) iki adet SMN1 ekzon 7 kopyası vardır ve bunlar yanlış taşıyıcılar olarak tanımlanabilirler. 2/0 taşıyıcıları tanımlamak için, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonu dahil olmak üzere bir kromozomda iki SMN1 kopyasının varlığına ilişkin spesifik mutasyonların varlığı araştırılabilir.

SMA’da yeni doğan taraması için standart bir yöntem yoktur ve ideal bir yöntem etkilenen yeni doğanları SMA taşıyıcılarından ayırt edebilmeli, ayrıca SMA tipini ve hastalığın ciddiyetini tahmin etmek için SMN2 kopya sayısını ölçebilmelidir.

Çoklu ligasyon prob amplifikasyonu (MLPA) ve gerçek zamanlı kantitatif PCR (qPCR), SMN1 delesyonlarını tespit edebilir. Ancak, qPCR normalizasyona veya standart eğrilere ihtiyaç duyar ve MLPA, kurumuş kan lekelerinden (DBS'ler) elde edilebilenlerin üstünde DNA konsantrasyonları gerektirir.

Mayo Clinic araştırmacıları, SMA için yeni doğanları taramak ve SMA taşıyıcılarını tanımlamak için, DBS ve diğer dokularda SMN1 delesyonlarının ve SMN2 kopya numarası değişiminin eşzamanlı tespiti için bir multiplex, droplet digital PCR (ddPCR) metodu geliştirdiler. SMN1, SMN2 ve RPP30 konsantrasyonları, bir Bio-Rad AutoDG ve QX200 ddPCR sistemi ile aynı anda ölçüldü. Toplam 1530 DBS ve 12 SMA hastası test edildi.

Hızlı ve Spesifik Bir Test

Test, tüm SMA hastalarında hiçbir SMN1 ekzon 7 veya iki ya da üç SMN2 kopyası olmadığını tespit etti ve yeni doğanlarda SMA'yı saptamak için klinik kullanımını doğruladı. On üç kişide bir kopya SMN1 ekzon 7 vardı ve bu kişiler taşıyıcı olarak kabul edildiler. Tüm SMA'ya neden olan mutasyonlar ekzon 7 delesyonu ile ilgili olmadığından, araştırmacılar ayrıca kurumuş kan lekelerinde SMN1 Sanger dizilimi adı verilen diğer SMN1 mutasyon tiplerini tespit etmek için bir yöntem geliştirdiler. Yöntem, SMA ile ilişkili semptomlar gösteren iki kişide SMA'ya neden olduğu kesin olan mutasyonları doğru bir şekilde saptadı.

Araştırmacılar, bir kişinin beş SMN1 kopyasına sahip olduğunu belirttiler. Bu, üç SMN1 kopyası olan insanlar arasında SMA 3/0 taşıyıcılarının potansiyel varlığını ortaya koydu. SMA taşıyıcı testini geliştirmek ve SMA 2/0 taşıyıcılarının tanımlanmasını dahil etmek için, aynı yöntemi, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonunun varlığını tespit etmek için de kullandılar. Test, test edilen 125 kişi arasında iki SMA 2/0 taşıyıcıyı başarıyla tanımladı.

Araştırmacılar, geliştirdikleri yöntemler ile spinal müsküler atrofi için yeni doğanları taramak ve taşıyıcıları tanımlamak için hızlı ve spesifik bir kan testi ortaya koyduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Noemi Vidal-Folch, Dimitar Gavrilov, Kimiyo Raymond, Piero Rinaldo, Silvia Tortorelli, Dietrich Matern, Devin Oglesbee. Multiplex Droplet Digital PCR Method Applicable to Newborn Screening, Carrier Status, and Assessment of Spinal Muscular Atrophy,  Clinical Chemistry 2018.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Akut Multipl Sklerozda Meningeal Enflamasyon ve Kortikal Demiyelinizasyon

04 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS), enflamasyon, demiyelinizasyon ve nörodejenerasyon ile karakterize, oldukça değişken ve yaşamı değiştiren bir hastalıktır. MS tipik olarak, akut enflamasyon nöbetleri ve yeni, aktif, demiyelinizan lezyonların nörolojik bozulma ile ilişkili olduğu bir tekrarlayan hastalık ortaya çıkarır. Gri madde (GM) lezyonları hastalığın tüm aşamalarında ortaya çıkar ve kortikal GM patolojisinin boyutu klinik olarak kesin MS'e dönüşümü öngörür ve bilişsel ve sekonder progresif MS ile ilişkilidir. Leptomeninkslerin enflamatuar hücreleri (T ve B lenfositleri, plazma hücreleri ve makrofajlar) sayıca artmakta, yarı-düzenlenmiş lenfoid benzeri bir yapı gösterebilmektedir ve tipik olarak derin serebral sulkusta görülmektedir, ancak aynı zamanda serebellum ve omuriliğin leptomeninkslerinde de fark edilmiştir.

Diğer otoimmün hastalıklarda görülen ektopik B hücreli foliküllere benzeyebilen lenfoid benzeri yapılar (LLS'ler), MS modellerinde ve postmortemde sekonder progresif MS vakalarının yaklaşık %40'ında gözlenir. Progresif MS vakaları yüksek leptomeningeal immün hücre infiltrasyonu barındırır ve LLS'ler, erken başlangıçlı, daha kısa ve daha agresif bir hastalık seyri ve daha hızlı birikmiş sakatlıkla ilişkilidir. Daha yakın bir zamanda, lenfosit ve lenfoid neogenezinde önemli olan immün mediyatörlerin varlığının, yoğun olan neokortikal atrofi ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile görülebilen kortikal lezyon riski altında olan erken MS'li hastaları kuvvetle öngördüğü de gösterilmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık değiştirici tedavilerin ortaya çıkmasından önce tanı konan ve ölen kısa hastalık süresi olan MS olgularının ölüm sonrası bir kohortunu analiz ettiler. Kortikal lezyonların ve nöronal kaybın akut MS'in bir özelliği olup olmadığını ve leptomeningeal enflamasyonun klinik hastalığın ilk evrelerinde belirgin bir patolojik özellik olup olmadığını araştırdılar.

Erken Dönem Biyolojik Belirteçler

Kısa hastalık süreli MS hastaları(n = 12, ortalama hastalık süresi = 2 yıl), progresif MS hastaları (n = 21, hastalık süresi = 25 yıl), hastalıksız kontroller (n = 11) ve diğer nörolojik enflamatuar hastalık kontrollerinden (n = 6) doku blokları kantitatif olarak immünohistokimya, immünofloresans ve in situ hibridizasyon ile analiz edildi.

Kortikal GM demiyelinizasyonu bazı akut MS vakalarında yaygındı (total kortikal GM'in %1-48'i) ve subpial lezyonlar en sık görülen tipti (%62). Subpial lezyonlu olgularda aktive edilmiş (CD68 +) mikroglia / makrofaj sayısı artmış, akut MS normal görünümünde ve lezyon GM'de kontrol grubuna göre nöronların yoğunluğu anlamlı derecede azalmıştı. Akut MS’li 12 olgunun 4'ünde anlamlı meningeal enflamasyon ve lenfoid benzeri yapılar görüldü. Meningeal enflamasyonun derecesi mikroglial / makrofaj aktivasyonu ile koreleydi, ancak kortikal demiyelinasyon alanıyla ilişkili değildi.

Araştırmacılar, kortikal demiyelinizasyon, nöronal kayıp ve meningeal enflamasyonun akut MS'in belirgin patolojik özellikleri olduğunu ve sonucu daha iyi tahmin etmek için bu patolojinin erken biyolojik belirteçlerini belirlenmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bevan et al. Meningeal inflammation and cortical demyelination in acute multiple sclerosis, Ann Neurol. 2018 Dec;84(6):829-842.

SMA ve ALS Moleküler Seviyede Birbiri ile İlişkili Mi?

03 Nisan 2019

Motor nöron hastalıklarında, bozulan moleküler yolakları anlamak büyük önem taşımaktadır. Amyotrofik lateral skleroz (ALS) ve spinal müsküler atrofi (SMA) motor kasları etkileyen nörodejeneratif hastalıklardır. Günümüzde motor nöron dejenerasyonunda yer alan moleküler mekanizmaları anlamak için büyük çaba sarf edilmektedir.  Daha önceki araştırmalar, bu hastalıkların ortak klinik ve nöropatolojik özellikler taşıdığını göstermektedir.

ALS’de, DNA ve RNA'ya bağlanan ve gen transkripsiyonuna katılan proteinleri kodlayan 25'ten fazla gen tanımlanmıştır.

Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gen transkripsiyonunu kolaylaştırmak için transkripsiyon faktörlerine bağlanan Aktifleştirici Sinyal Kointegrator 1 (ASC-1) adlı bir molekülün, ALS ve SMA’ya dahil olan proteinler için bir “faaliyet merkezi” görevi yaptığını gösterdiler. Her iki hastalığın düşünülenden daha yakın ilişkili olduğunu öne sürdüler.

Araştırmacılar çalışmalarında ALS'ye odaklandılar ve RNAP II / U1 snRNP mekanizması içindeki dört ALS-etkenli RNA / DNA bağlama proteininin (FUS, EWSR1, TAF15 ve MATR3) fonksiyonlarını araştırdılar. Bu dört proteini üretmeyen hücre hatları oluşturmak için CRISPR-Cas9 adlı bir genom düzenleme aracı kullandılar.

ASC-1 Mutasyonları Hastalığa Neden Oluyor

Araştırma sonuçlarına göre, ALS'ye neden olan bu proteinlerin her biri spesifik bir fonksiyona sahip olmasına rağmen, hepsinin ASC-1'i gen transkripsiyonundan sorumlu protein kompleksine almak için gerekli olduğu bulundu. İlginç bir şekilde, ASC-1'deki transkripsiyon kompleksinin oluşumunu bloke eden genetik mutasyonlar, ciddi bir SMA formuyla ilişkiliydi. Ayrıca SMA’ya dahil olan çeşitli RNA / DNA bağlanma proteinlerinin aynı zamanda transkripsiyon kompleksinin bileşenleri olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, bu motor nöron hastalıklarında rol oynayan çok sayıda proteinin transkripsiyon mekanizmalarında bulunduğu gözleminin, bu mekanizmanın işlev gördüğü yolakların, bu hastalıkların patogenezinin altında yatıyor olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Bu mekanizmada bulunan birçok ALS / SMA proteinin, DNA hasar yanıtında (DDR) rol oynadığını, bu nedenle, ALS / SMA patogenezinin olası bir nedeninin, transkripsiyon mekanizmasında bu DDR kompleksleri / proteinleri arasındaki etkileşimlerin kaybına bağlı olarak DDR'nin bozulması olabileceğini aktardılar. ASC-1 kompleksiyle ilgili yeni gözlemlerin, ALS ve SMA'nın moleküler düzeyde önceden düşünülenden daha kapsamlı bir şekilde bağlantılı olduğunu gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chi et al. The neurodegenerative diseases ALS and SMA are linked at the molecular level via the ASC-1 complex, Nucleic Acids Research, Volume 46, Issue 22, 14 December 2018, Pages 11939–11951.

T hücreleri Enfeksiyon Durumunda Asetilkolin Üretiyor

02 Nisan 2019

İnsan T-hücresi reseptörünü klonlamakla tanınan kanser bilimci Dr. Tak Mak önderliğinde yapılan bu yeni araştırmada, bağışıklık hücrelerinin enfeksiyonlarla savaşmak için beyin kimyasalları ürettiği gösterildi. Araştırma, Dr. Mak'ın 2011’de yayınlanan çalışmasının bulgularına dayanıyordu. Bu çalışmada ilk kez bağışıklık hücrelerinin asetilkolin yapabileceğini göstermişti.

Nöral devreler, potansiyel olarak zarar verebilecek enflamasyonu önlemek için sitokin üretimini düzenler. Enfeksiyon sırasında, bağışıklık sisteminin T hücreleri asetilkolin sentezler. Asetilkolin, beyinde bir nörotransmitter olarak işlev görür ve öğrenmeyi ve hafızayı kontrol eder. Bağışıklık sisteminde, bu klasik beyin kimyasalını yapan T hücreleri, kan dolaşımından dışarı çıkabilir ve dokularda enfeksiyonlarla savaşmak için harekete geçebilmektedir.

Araştırmacılar, nörotransmiter asetilkolinin, viral enfeksiyon sırasında saldırı altındaki dokulara girişlerini kolaylaştırmak için T-hücreleri tarafından üretildiğini, bu hücrelerinde virüs bulaşmış hücreleri öldürdüğünü gösterdiler.

Araştırmacılar çalışmada, genetik olarak T hücrelerinde nörotransmitteri üretme yeteneğine sahip olmayan bir fare tasarladılar ve farenin bu eksiklik ile kronik virüs enfeksiyonlarını kontrol edemediğini buldular. Bununla, immün hücrelerin bu beyin kimyasalına ihtiyaç duyduğuna dair kesin genetik kanıtlar elde ettiler.

Kanserlerde ve Otoimmün Hastalıklarda Mekanizma Farklı

Araştırmacılar bulguların, kanser, viral enfeksiyonlar ve otoimmün durumlar dahil olmak üzere birçok hastalığa incelemek için tamamen yeni bir mercek sağladığını belirttiler. Kanserlerde ise, tümörlerin genellikle savunması kırılamayan bağışıklık hücreleri ile çevrili olduğunu ve bunun belki de bağışıklık hücrelerinin yeterli miktarda asetilkolin üretmemesiyle ilişkili olabileceğini aktardılar ve bu durumda, immün nörotransmitter üretimini arttırma stratejilerinin yararlı olabileceğini vurguladılar.

Bu durumun tam tersi bir durum romatoid artrit veya multipl skleroz gibi otoimmün hastalıklarda, otoimmün T hücrelerinin kendi dokularına saldırdığı durumlarda oluşmaktadır. Araştırmacılar bu hastalıklarda, nörotransmitter sinyalizasyonundaki bir azalmanın, eklemleri veya merkezi sinir sistemini işgal eden immün hücreleri bastırabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar, bir sonraki araştırmalarının amacının immün hücreler ve hastalıklı organlar arasındaki çapraz haberleşemeyi kolaylaştıran anahtar reseptörleri belirlemek ve hedeflemek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

M. Rosas-Ballina, P. S. Olofsson, M. Ochani, S. I. Valdes-Ferrer, Y. A. Levine, C. Reardon, M. W. Tusche, V. A. Pavlov, U. Andersson, S. Chavan, T. W. Mak, K. J. Tracey. Acetylcholine-Synthesizing T Cells Relay Neural Signals in a Vagus Nerve Circuit. Science, 2011; 334 (6052): 98.

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

Meme Kanserine Özgü Yeni Bir Araç Geliştirildi

21 Mart 2019

Meme kanseri olan 65 yaşından büyük hastalarda, adjuvan kemoterapiyle ilişkili toksisite gelişme riski artmaktadır, ancak bu riski değerlendirmek için meme kanserine özgü araçlar henüz mevcut değildir. CARG daha önce herhangi bir katı tümörü olan yaşlı hastalarda kemoterapi toksisite riskini değerlendirmek için geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Yeni bir araştırmada ise, yaşlı hastaların adjuvan meme kanseri kemoterapi toksisitesi riskini tanımlayan bir risk puanı (CARG-BC) geliştirildi ve onaylandı.

Çalışma 65 yaş ve üzeri 473 hastanın evre I - III meme kanseri hastasını gelişim ve onay kohortlarında değerlendirdi. Gelişim kohortunda yaş ortalaması 70 ve %39'unda evre I hastalık, %41'inde evre II hastalık, %20'sinde evre III hastalık vardı. Hastaların çoğunda hormon reseptör pozitifliği (%65) olup, %27’sinde HER2 pozitif ve %24’ü TNBC hastasıdır.

Skor, hastaların %46'sında meydana gelen 3 ila 5 derece toksisiteyi değerlendirmek için geliştirilmiştir. Advers olayların çoğunluğu evre 3 (%36), ardından evre 4 (%10) ve evre 5'dir (%0,4) . Ayrıca, diğer önlemlerin yanı sıra %24'ü tedaviye son verdi ve %23'ü hastaneye yatırıldı.

Meme Kanserine Özgü Bir Araç

Araştırmacılar ilk olarak çeşitli solid tümörleri olan hastalara yönelik orijinal CARG aracıyla hastaları değerlendirdiler ve eski aracın evre 3 ila 5 toksisite için anlamlı sonuçlar verdiğini gördüler. Daha sonra meme kanseri tümörü ve geriatrik değerlendirme değişkenlerini eski modele eklediler. Evre 3 ila 5 toksisite için, bu yeni CARG-BC aracı anlamlı sonuçlar verdi. Onay kohortunda da anlamlı sonuçlar korundu.

Doz gecikmesi veya azalması, doz yoğunluğunun azalması, kemoterapinin kesilmesi ve hastaneye yatış, daha yüksek bir CARG-BC skoru ile anlamlı şekilde ilişkiliydi (tümü P <0.001).

Araştırmacılar bu verilerin, bu aracın adjuvan tedavi kararının bir parçası olarak değerlendirilebileceğini gösterdiği sonucuna vardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

San Antonio Breast Cancer Symposium (SABCS) 2018: Abstract GS6-04. Presented December 7, 2018.

Düşük Riskli Tiroid Kanseri İçin Düşük Doz Radyasyon

20 Mart 2019

Düşük riskli tiroid kanserli hastalar, ameliyat sonrası düşük doz radyoterapi ile güvenli ve etkin bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu tedavi, standart doz ile karşılaştırıldığında nüks oranlarında bir fark görülmemektedir. Bu sonuçlara en düşük dozda tedavinin en uzun süren randomize çalışması ile ulaşılmıştır.

Ortalama 6.5 yıllık takipte, düşük riskli tiroid kanserli 434 hastada, düşük etkinlikli radyoaktif iyotun (RAİ) standart etkinlikli RAİ kadar etkili olduğu ve nüks oranlarında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.

Ayrıca, tiroid kanseri hücreleri tarafından RAİ emilimini uyaran eksojen rekombinant tirotropin vermenin, aynı etkiyi elde etmek için tiroid hormonu tabletlerinin geri çekilmesine kıyasla günlük yaşam aktivitelerini arttırdığını göstermişlerdir. Çalışma Ulusal Kanser Araştırma Enstitüsü'nde (NCRI) 2018 Kanser Konferansı'nda sunulmuştur.

Tiroid kanseri nadir görülür ve düşük risk hastalığı olan hastalar iyi bir prognoza sahiptir; 10 yıllık sağkalım %99 civarındadır. Yapılan çalışmada rastgele atanmış 438 hastada 1.1 GBq'da düşük etkinlikle uygulanan RAI aktivitesi veya 3.7 GBq'da standart etkinlikle yüksek aktivite kıyaslanmıştır. Genel olarak, hastalık tekrarını önlemek için, mümkün olan en düşük radyasyon miktarı verilmek istenir.

Düşük Doz ve Standart Dozla Benzer Sonuçlar

Araştırma ekibi, nüks oranlarının düşük doz ve standart doz tedavileri arasında benzer olduğunu bulmuştur. Düşük aktivite RAİ verilen hastalarda 11, standart doz verilenlerde 10 nüks görülmüştür. Genel olarak, gruplar arasında nüks oranlarında anlamlı fark saptanmamıştır (tehlike oranı [HR], 1.10; P = 0.83). Ekip ayrıca, T3 hastalığı olan hastalarda bile RAİ aktivitesiyle nüks oranları ile T ve N evresi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını bildirmiştir.

Ancak bir hasta, çalışma döneminde tiroid kanserinden ölmüştür. Bu hastada başlangıçta T3 / N0 hastalığı vardır ve düşük aktiviteli RAI ile tedavi edilmiştir. Rekombinant tirotropin alan hastaları hormon geri çekilmesine atanmış olanlarla karşılaştıran ekip, nüks oranlarında anlamlı bir fark bulamamıştır.

Bundan sonra yapılacak çalışmada araştırma ekibi çok düşük riskli hastalarda düşük doz RAİ ve düzenli takibi kıyaslayacaklarını belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Trial Confirms Low-Dose Radiation for Low-Risk Thyroid Cancer - Medscape - Nov 08, 2018. National Cancer Research Institute (NCRI) 2018 Cancer Conference. Abstract LBA 2148, presented November 6, 2018.

Mikroglialar Enflamasyon Sırasında Farklı Yanıtlar Veriyor

15 Mart 2019

Beyin, kendine özgü bağışıklık hücreleri ve mekanizmaları olan, vücudun geri kalanından farklı ve eşsiz bir organdır. Mikroglialar ise nöral çevreyi aktif olarak destekleyen, savunan ve modüle eden merkezi sinir sisteminin yerleşik, konusunda uzmanlaşmış fagositleridir. Mikroglia; enfeksiyonlara, toksinlere veya kirleticilere karşı yanıt verir ve böylece nöronal sağlığı destekleyip normal beyin işlevini sağlar. Mikroglia, homeostatik bozulmaları algılayabilir ve çevre ile merkezi sinir sistemi arasındaki bağışıklık tepkilerini koordine edebilir. İşlevsel olmayan mikroglial yanıtların Alzheimer, Parkinson ve multipl sklerozun yanı sıra beyin kanseri gibi kronik nörolojik hastalıkları kötüleştirdiği düşünülmektedir. Bununla birlikte, akut nöro-enflamatuar süreçler sırasındaki etkileri çoğunlukla belirsizdir. Akut enflamasyon, kronik enflamasyon ve/veya nörodejeneratif süreçlerle sonuçlanabilecek olan erken evreyi temsil eder. Bu nedenle, bu çok erken pertürbasyon fazındaki mikroglial yanıtların, hücrelerin rolü ve adaptif kapasiteleri hakkında önemli bilgiler sağlayabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, erken akut enflamatuvar koşullar altında mikroglial yanıtların heterojenitesini ortaya koymanın yanı sıra, enflamasyonun iyileşmesine katkıda bulunabilecek ve kronik bir faza neden olan bir hastalığa girmekten kaçınabilecek potansiyel yararlı ipuçlarını aydınlatmak amaçlandı. Çalışmada araştırmacılar tek hücreli RNA dizilimi ve çok renkli flow sitometrinin bir kombinasyonunu kullanarak, akut bir enfeksiyonu taklit eden ve beyindeki enflamasyon sinyallerini tetikleyen bir bakteriyel bileşen olan lipopolisakkarit enjekte edilmiş farelerin beyninde mikrogliayı kapsamlı bir şekilde profillediler. Modern tek hücreli dizileme ve çok renkli flow sitometri ile birlikte kullanıldığında bu model, transkriptomik seviyede mikroglia aktivasyonunun ayrıntılı bir şekilde belirlenmesine olanak sağladı.

Farklı Enflamatuvar Kaynaklı İzler

Araştırmacılar, tipik mikroglial homeostatik imzanın belirgin bir küresel down-regülasyonunu ve aynı anda enflamasyonla klasik olarak aktive edilen genlerin up-regülasyonunu gözlemlediler. Daha fazla literatür taraması yapıldığında, akut sistemik enflamasyon altındayken, mikroglianın nörodejeneratif hastalıklarla ilişkili profillerden açıkça farklı olan oldukça aktif bir durum sunduğu görüldü. Çalışmada ayrıca, aktive hücreler arasında öngörülemeyen heterojenlik fark edildi. Araştırmacılar, reaktif bir mikroglia alt kümesinin, lipopolisakkaritin neden olduğu enflamatuvar uyaranlara karşı daha az duyarlı olabileceğini veya kısmen aktif durumdan geri dönebileceğini ileri sürdüler. 

Çalışmada elde edilen bulgular, enflamatuvar koşullarda mikroglia yanıtlarının heterojen olduğunu ve nörodejeneratif hastalıklar bağlamında açıklanan cevaplardan açıkça farklı olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, enflamatuvar koşullar altındaki mikroglianın tek hücreli transkriptomik profilinden elde edilen bu sonuçların, beyin bozukluklarına verilen spesifik yanıtları netleştirecek yeni kaynakların kurulmasına katkıda bulunacağını ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Carole Sousa, Anna Golebiewska, Suresh K Poovathingal, Tony Kaoma, Yolanda PiresAfonso, Silvia Martina, Djalil Coowar, Francisco Azuaje, Alexander Skupin, Rudi Balling, Knut Biber, Simone P Niclou, Alessandro Michelucci. Singlecell transcriptomics reveals distinct inflammationinduced microglia signatures. EMBO reports, 2018; 19 (11): e46171.

Olağandışı Metabolizmalı Kök Hücreler MS’le Mücadelede Tedavi Yaklaşımı Olabilir

14 Mart 2019

İnsan mezenkimal kök hücreleri (hMSC'ler), çevresel uyarıcılara cevaben konakçı bağışıklık sisteminin birden fazla bileşenini koordine ederek kısmen endojen doku onarımını teşvik eder. Son çalışmalar, hMSC'lerin metabolik olarak heterojen olduğunu ve doku onarımının biyokimyasal taleplerini desteklemek için metabolizmayı aktif bir şekilde yeniden yapılandırdığını göstermiştir. Bununla birlikte hMSC'lerin, immünomodülatör özelliklerini desteklemek için enerji metabolizmalarını nasıl düzenledikleri büyük ölçüde bilinmemektedir. 

HMSC'ler, rejeneratif tıp alanında potansiyel bir hücre tedavisi olarak yoğun ilgi görmektedir. Bu tip kök hücreler, yetişkin donörlerin kan, kemik ve yağ dokusundan sağlanabilmesi kolaylığı ve birkaç doku türünü yeniden oluşturma kapasiteleriyle bilinir.

Yakın zamanlarda yapılan bir çalışmada, hMSC'lerin doku tamiri özelliklerinin, immün yanıtları modüle etme yeteneklerine ve yaralı bölgedeki enflamasyonun giderilmesine yardımcı olmalarına dayandığı öne sürülmüştür. Bunun gerçekleşmesi için hMSC'lerin, enerji üretmek için mevcut besinleri kullanma şeklini değiştirmek de dahil olmak üzere yerel mikro ortama adapte olmaları gerekir.

Bilim adamları, enflamatuar koşullar altında bu hücrelerin, aerobik glikoliz olarak adlandırılan bir merkanizmaya sahip olduğunu buldular. Bu mekanizmaya göre, bu hücreler enerji üretmek için oksijen ile birlikte tek başına şeker (glikoz) kullanırlar. HMSC'ler bu tür enerji üreten mekanizmaları kullandıklarında enflamasyonu önleme yetenekleri artar. Normal olarak, insan hücreleri sadece oksijen sınırlı olduğunda glikoliz kullanmayı tercih eder. Ancak son araştırmalar, hücrelerin bu süreci düşünüldüğünden daha sık kullandığını ve çeşitli hücresel fonksiyonlara bağdaştığını gösterdi.

Yapılan çalışmada, insan mezenkimal kök hücrelerinin enflamasyonla savaşmak için manipüle edilebileceği ve multipl skleroz (MS) gibi enflamatuar hastalıkları tedavi etmek için bir hücre tedavisi olarak kullanılabileceği gösterildi. Çalışmada, immün aktivasyon sırasında hMSC metabolik yeniden yapılandırması araştırılmış ve hMSC metabolik durumunun immünomodülatör özelliklerini önemli ölçüde etkilediğine dair kanıt sağlandı. 

Araştırmacılar, laboratuarda yetişen hMSC'leri interferon gama (IFN γ) olarak adlandırılan doğal bir enflamatuar tetikleyiciye maruz bıraktı ve bu uyaranlara nasıl cevap verdiklerine baktılar. Hücrelerin, metabolizmalarını, antienflamatuar kimyasal haberciler veya sitokin salınımlarına neden olan ve immün hücre büyümesini (özellikle T hücreleri adı verilen aktif immün hücrelerin çoğalması) inhibe eden glikolizise doğru değiştirdiğini gördüler.

Araştırmacılar, çeşitli hastalıklarda immünomodülatör özelliklerini ve tedavi etkinliğini arttırmak için hMSC'lerin metabolizmasından faydalanmanın mümkün olabileceğini düşünüyorlar. Gelecekte, bu hücrelerin enflamasyon ile mücadele kapasitesinin MS benzeri hastalıkları tedavi etmek için kullanılıp kullanılamayacağını görmek için hayvan modellerini incelemeyi planlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Yijun Liu, Xuegang Yuan,  Nathalie Muñoz,  Timothy M. Logan,  Teng Ma. Commitment to Aerobic Glycolysis Sustains Immunosuppression of Human Mesenchymal Stem Cells, Stem Cells Translational Medicine 2018.

Multipl Sklerozun Engellilikle İlişkili Lipoprotein Belirteçleri

08 Mart 2019

Bozulmuş lipit metabolizması kronik enflamatuar bozuklukların bir özelliğidir. Bazı araştırmalar, kandaki artmış lipit seviyeleri ile yüksek MS hastalığı aktivitesi arasında, MS hastalarında engelliliği ölçmek için kullanılan Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği'nde (EDSS) kötüleşen bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Lipitler, kanda lipoproteinler adı verilen karmaşık protein ve lipit agregatlarında taşınır. Lipoproteinler, trigliserit, kolesterol ve fosfolipid olmak üzere bir lipit ve protein karışımını içerir. Bir lipoprotein protein yüküne göre ne kadar fazla lipit içerirse yoğunluğu o kadar düşük olur. Lipoproteinleri şilomikronlar, çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) olmak üzere dört ana gruba ayrılır. Şilomikronlar ve VLDL vücuttaki hücrelere trigliseritleri iletir. LDL ve HDL lipoproteinleri kolesterol taşır. LDL'nin işlevi, hücrelere kolesterol sağlamakken, HDL vücuttaki aşırı kolesterolü uzaklaştırmak için kolesterolü elimine edecek olan karaciğere taşır.

Imperial College London'dan bir araştırma ekibi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırarak, RRMS hastalarında MS ile kandaki lipit konsantrasyonu arasındaki ilişkiyi araştırdılar. Ayrıca, kandaki lipit seviyelerinin enflamasyon belirteçleriyle nasıl ilişkili olduğunu saptamaya çalıştılar.

Araştırmacılar, plazma örneklerini 27 RRMS hastasından (ortanca EDSS, 1,5, aralık 1-7) ve 31 sağlıklı kontrolden topladılar. Lipoprotein alt sınıflarındaki lipitlerin konsantrasyonları NMR spektrumlarından belirlendi. Plazma sitokinleri, MesoScale Discovery V-PLEX kiti kullanılarak ölçüldü. İlişkiler çok değişkenli doğrusal regresyon kullanılarak test edildi. Hastalar en az üç ay boyunca hastalık değiştirici tedaviler veya steroidlerle tedavi görmemiş ve çalışmaya başlamadan önce en az bir ay boyunca nüks gözlenmemiş bireyler arasından seçildi.

Araştırmacılar hem RRMS hastalarının kan örneklerine hem de VLDL ve HDL fraksiyonlarına ayrı ayrı bakarak sağlıklı kontrolleri analiz ettiler. VLDL ve HDL lipoproteinlerindeki lipid içeriğinin MS hastalarında sağlıklı deneklerden daha yüksek olduğu, RRMS hastalarında ise 23 farklı lipit konsantrasyonunun daha yüksek olduğu bulundu. Bu 23 lipitten 13'ünün MS hastalarında sağlıklı gönüllülerden 1,3 kat daha yüksek olduğu görüldü.

Araştırmacılar ayrıca, VLDL-2 fraksiyonundaki lipitlerin (kolesterol ve serbest kolesterol), RRMS hastalarında EDSS sakatlık skorları ile korele olduğunu, yani konsantrasyonları arttıkça engellilik puanının kötüleştiğini saptadılar. Dahası, VLDL-2 fraksiyonundaki serbest kolesterol; enflamasyona dahil oldukları bilinen sinyalizasyon molekülleri (sitokinler) kemokin (C-C motifi) ligand 17 ve interlökin-17 seviyeleri ile yüksek derecede ilişkili bulundu.

Araştırmacılar, VLDL alt fraksiyonları içindeki spesifik lipid konsantrasyonlarının hem RRMS hastalarındaki engellilik hem de pro-enflamatuar plazma sitokin düzeyleriyle ilişkili olduğunu kanıtladıklarını belirttiler. Bulguların, lipit düşürücü ilaçların enflamatuar hastalıklara olan klinik yararlarının plazma lipid konsantrasyonlarını azaltarak gerçekleştirilebileceğini gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

A. R. Gafson, T. Thorne, C. I. J. McKechnie, B. Jimenez, R. Nicholas & P. M. Matthews. Lipoprotein markers associated with disability from multiple sclerosis, Scientific Reportsvolume 8, Article number: 17026 (2018).

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

Glandüler Ateş Virüsünü Hedef Alan Tedavi, MS Semptomlarını da İyileştiriyor

01 Mart 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin ilerleyici demiyelinizasyonu ve engellilik ile karakterize kronik enflamatuar bir hastalığıdır. Epstein-Barr (EBV) virüsü, MS patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. MS hastalarında yüksek anti-EBV titreleri bildirilmiştir.

Epstein-Barr virüsünün, MS'in olası bir nedeni olduğundan şüphelenilirken, glandüler ateşi olan kişilerin nörodejeneratif durumu geliştirme ihtimalinin daha yüksek olduğu fark edilmiştir. Çok sayıda çalışma, hemen hemen her MS hastasının virüsü taşıdığını ve taşıyıcı olmayanların hastalığı neredeyse hiç geliştirmediğini doğrulamaktadır..

Çoğu glandüler ateş atağından sonra, virüsün, B hücreleri üzerinde sorun yaratmadan uykuda kaldığı düşünülmektedir. Ancak artan kanıtlar, virüs bulaşmış B hücrelerinin, beyin ve omurgasını istila etmesine izin verdiğini göstermektedir. 

Bu enfekte olmuş bağışıklık hücrelerinin, sinirlerin etrafındaki koruyucu kılıfa saldırarak MS'te görülen belirgin hasarlara yol açabileceğini düşünen bir grup araştırmacı, daha önce MS'li insanların beyinlerinde yüksek düzeyde Epstein-Barr virüsü bulmuşlardır.

Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada,  Epstein-Barr virüsünü kontrol etmek için bağışıklık sistemlerini teşvik ederek MS'li insanlara yardım edip edemeyeceklerini test etmektedirler.

Bu görüş ilk olarak 2013 yılında, 42 yaşındaki Avustralyalı bir erkek MS hastasında ilk defa test edilmiştir. Araştırmacılar hastada T hücreleri adı verilen bağışıklık hücrelerinin bir alt kümesini izole etmiş, onları Epstein-Barr virüsünü tanımak ve yok etmek için eğitmiş, sonra bu hücreleri hastanın kan dolaşımına geri enjekte etmektedirler. Hasta işlemden sonra daha az yorgun hissettiğini ve daha az ağrılı bacak spazmı yaşadığını, el fonksiyonunun ve iş üretkenliğinin arttığını bildirmiştir.

Bu umut vaat eden sonuçları takip eden araştırmacılar, progresif MS’li 10 kişide aynı yaklaşımı test etmektedirler. Yedi kişi artan enerji ve günlük aktivite yapma kabiliyetinin yanı sıra daha iyi konsantrasyon, zihinsel netlik, vizyon ve denge dahil olmak üzere iyileşmeler bildirmektedirler. Dört kişide, immünoglobulin G adı verilen MS ile ilişkili bir proteinin seviyesi düşmüştür. Çalışmadaki hiçbir katılımcı ciddi yan etki bildirmemiştir.

Araştırmacılar bulguların, Epstein-Barr virüsünün MS'te rol oynadığı görüşünü güçlendirdiğini belirtmişlerdir. Bazı insanların bağışıklık sistemlerinin virüsü diğerlerinden daha iyi yönetebilmelerinin genetik nedenleri olabileceğini aktarmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Pender et al. Epstein-Barr virus–specific T cell therapy for progressive multiple sclerosis, JCI Insight 2018.

Multipl Sklerozda Giyilebilir Cihazların Rolü

26 Şubat 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin multifaktöriyel demiyelinizan bir hastalığıdır ve genç erişkinlerde, genellikle 20 ila 40 yaşları arasında, özellikle kadınlarda en sık görülen nörolojik hastalıktır. Birkaç fonksiyonel sistemi içeren geniş bir belirti ve bulgu yelpazesi ile karakterizedir. Özellikle spastisite, yorgunluk, kas güçsüzlüğü, denge problemleri ve anormal yürüme mekaniği, hem üst hem de alt ekstremite içerebilecek motor fonksiyon bozukluklarından sorumludur. Bunun bir sonucu olarak, MS’li kişilerin fonksiyonel bağımsızlığı ve yaşam kalitesi kaçınılmaz olarak etkilenir.

MS'te yürüme bozukluğu prevalansı %41 ile %75 arasındadır. MS'li kişilerde yürüme kapasitesini değerlendirmek için hasta raporlu sonuçlar (PRO) ve performansa dayalı testler kullanılmaktadır. Bununla birlikte yürüme testleri; yürüme mesafesi, hızı ve dayanıklılığını değerlendirmek için bazı dezavantajlara sahiptir; yeterli bir fiziksel alan ve eğitimli personel gerektirir.

Bu testlerin bir diğer önemli sınırı da gerçek dünyada hasta performansını temsil etmemeleridir. Günlük yaşamdaki yürüme kapasitesini değerlendirmek için PRO'lar kullanılabilir, ancak PRO'larda yürüme testleri ve objektif performans ölçütleri arasındaki korelasyon çok tartışmalı bir konudur. Aslında, hem performansa dayalı testlerin hem de objektif ölçümlerin sonuçları yürüme performansı için PRO'ları yansıtamamıştır. Sonuç olarak, MS'in hastanın günlük yaşamındaki etkisini izlemek için her gün alınan objektif ölçümlere ihtiyaç vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, MS'li hastalar üzerinde farklı giyilebilir cihazları incelemişlerdir. Araştırmacılar, MS'li kişilerin günlük yaşamındaki düşme, yorgunluk, hareketsiz yaşam tarzı, egzersiz ve uyku kalitesini değerlendirmek için faydalı olabilecek akıllı telefonlara ve giyilebilir cihazlara yerleştirilmiş farklı hareket sensörlerini analiz etmektedirler.

Araştırmacılar tarafından, bu cihazların; kullanım kolaylığı, güvenilirlik, yaygın olarak bulunabilirlik ve farklı işletim sistemlerini desteklemeleri gibi avantajlarının yanı sıra bazı dez avantaj ve sınırlamaların olduğunu gözlemlenmektedir. Çalışmaya göre bu cihazlar; sensör türleri, vücuttaki konum ve engellilikten kaynaklanan ambulasyon sırasında anormal hareketler nedeniyle değişken doğruluk; unutkanlık veya isteksizlik nedeniyle kullanıcı bağlılığı; güç tüketimi ve şarj; yerleşim veya çevre nedeniyle gürültüye duyarlılık; güvenilirlik, mahremiyet ve güvenlik nedeniyle veri yönetimi gibi çeşitli sınırlamalara sahiptirler. 

Araştırmacılar bu sınırlamaların üstesinden gelmek için planlanan gelecekteki çalışmaların ve MS'te uygulama için standart protokollerin geliştirilmesinin, farklı MS merkezleri aracılığıyla hastaların yönetimini geliştirmek ve standardize etmek için faydalı olacağını belirtmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Maddalena Sparaco, Luigi Lavorgna, Renata Conforti, Gioacchino Tedeschi and Simona Bonavita. The Role of Wearable Devices in Multiple Sclerosis, Multiple Sclerosis International Volume 2018, Article ID 7627643, 7 pages.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Sosyal Çevrenin Kanser Progresyonuna Etkisi Sinekler Üzerinde İncelendi

19 Şubat 2019

Yeryüzünde yaşayan birçok hayvan için sosyal davranış, bireylerin hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. Bireyler arasındaki etkileşimlerin bulaşıcı hastalıkların yayılması üzerindeki etkisi iyi bilinmektedir. Fakat sosyal etkileşimler ve kanser gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu durumu ele almak için bilim adamları, meyve sineği Drosophila melanogaster'ı araştırma modeli olarak seçmişlerdir. Ekip, hastalıklı bireylerin sosyal ortamının, tümör ilerlemesinin hızını değiştirip değiştirmediğini ve sineklerin bu ilerlemeyi yavaşlatmak için sosyal çevrelerini seçip seçemeyeceğini belirlemeye çalışmıştır.

Hasta sineklerde hastalık progresyonunun, homojen bir gruptaki diğer sinekler ile etkileşim halindeyken daha yavaş, ancak sosyal izolasyon durumunda daha hızlı olduğu gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı olarak, hastalıklı bir sinek sosyal grubunun, hastalığın ilerlemesini etkileyebileceği görülmüştür. Hastalıklı bir sineğin tümörü; tamamı sağlıklı bireylerden oluşan homojen bir grupta olması durumunda, bir kanserli sineğin daha bulunduğu heterojen bir grupta olması durumuna göre daha yavaş gelişmiştir. Sinekler arasındaki etkileşimlerle ilgili detaylı analizler video aracılığıyla izlenmiştir. Hasta sineklerin sağlıklı olanlarla daha az etkileşim içinde oldukları ve sağlıklı bir kalabalığın ortasındayken de etkili bir şekilde bir çeşit izolasyon sergiledikleri ortaya konmuştur.

Hastaların Tercihi Tümörün Evresine Göre Değişiyor

Hasta veya sağlıklı bir grup arasında seçim yapıldığında, hasta sineklerin, en azından hastalığın erken evrelerinde diğer hastalıklı sineklere katılmayı tercih ettiği tespit edilmiştir. Tümör daha da ileri evrelere geldiğinde ise sinek artık herhangi bir tercih göstermemiştir. Sağlıklı sineklerin davranışının ise farklı olduğu görülmüştür. Hastalığın erken evresinde sağlıklı sinekler ve hasta sinekler arasında bir ayrım yapmasalar da, daha ileri evre tümörleri olan hasta sineklerden uzak durmuş ve diğer sağlıklı sinekleri tercih etmişlerdir. Bu türden kaçınma için kesin nedenler henüz anlaşılamamıştır ve halen çalışılmaktadır. Bunun; bulaşıcı hastalık, tehlikeye girmiş üreme potansiyeli ve yırtıcı hayvanlara karşı daha fazla savunmasızlık gibi genel olarak hastalıkların oluşturduğu risklere spesifik olmayan bir yanıtı yansıttığı düşünülmektedir.

Bu bulgular henüz yeterince tatmin edici olmasa da sosyal çevrenin kanser gibi bir hastalığın gelişiminde önemli bir rol oynadığını öne sürmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Dawson EH, et al. Social environment mediates cancer progression in Drosophila. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05737-w

MS’te Engellilik için Yeni Bir Belirteç Bulundu

15 Şubat 2019

Multipl Skleroz (MS), CD4 ve CD8 T-hücreleri ve B-hücreleri eyleminin miyelin hasarına yol açtığı merkezi sinir sisteminin (MSS) otoimmün, enflamatuvar, demiyelinizan, nörodejeneratif bir hastalığıdır. Çok sayıda bilimsel çalışma miyelin onarımı sürecinde nörotrofik büyüme faktörlerinin rol aldığı hipotezini desteklemektedir. Nörotropin ailesinin bir üyesi olan “Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör” (Brain-Derived Neurotrophic Factor - BDNF), sinaptik plastisitenin düzenlenmesinde, nöronal farklılaşma ve hayatta kalmada rol oynar. BDNF’nin ek olarak miyelin bütünlüğünü korumaya yardımcı olduğu da bilinmektedir.

BDNF ve en yaygın polimorfizmi olan Val66Met'in, MS patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. BDNF ekspresyonunun düzenlenmesinde DNA metilasyonunun bir katkısı olduğuna dair kanıtlar gün geçtikçe artmaktadır. Bir grup araştırmacı, MS hastalarının kan örneklerinde BDNF-Val66Met polimorfizmine yakın CpG bölgesinin metilasyon durumu ile hastalığın ciddiyeti arasındaki korelasyonu değerlendirmek için bir çalışma yaptılar.

Çalışmaya BDNF Val66Met polimorfizmi açısından genotiplenmiş 209 MS hastası dahil edildi. Araştırmacılar her bir hasta için, Val66Met BDNF polimorfizmi tarafından oluşturulabilen veya ortadan kaldırılabilen eksonik CpG bölgesinde bulunan sitozinin metilasyon seviyesini kantitatif olarak ölçtüler. Çalışmada ek olarak her hastanın klinik öyküsü analiz edildi ve hastalığın başlangıcından bu yana geçen süre ve 6.0'lık bir EDSS skoru belirlendi.

Yüksek BDNF Metilasyonu, Yüksek Engellilik

Genetik analiz ile Val/Val genotipini taşıyan 122 (% 58.4), Val/Met genotipiyle 81 (% 38.8) ve Met/Met genotipini taşıyan 6 (% 2.8) olgu tanımlandı. Bir sağkalım analizi ile 6 EDSS skorunun son noktası dikkate alındığında, 52 olguda başarısızlık (bir hastada EDSS skorunun 6'ya ulaşması) kaydedildi. Araştırmacılar, hastalar BDNF metilasyonunun yüzdesine göre tabakalandığında, medyanın (medyan metilasyonu =% 81) altına düşen hastalar ciddi sağkalım başarısızlığı riski altındaydı (IRD = 0.016;% 95 CI = 0.0050-0.0279; p = 0.004).

Bilim insanları hastalık ilerlemesinin yüksek olduğu bu hastalarda, BDNF geninin hipometilasyonunun, koruyucu nörotrofin salgılanmasını artırabileceğini, bu nedenle de epigenetik modifikasyonların beynin fonksiyonel kaybını sınırlayan organizma cevabı olabileceğini düşünüyor. Araştırmacılar yaptıkları çalışma ile MS hastalarında BDNF geninin metilasyon yüzdesinin yüksek engellilik açısından hastalık ilerlemesi için prognostik faktör olarak kullanılabileceği ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nociti V et al. BDNF rs6265 polymorphism methylation in Multiple Sclerosis: A possible marker of disease progression. PLoS One. 2018 Oct 23;13(10):e0206140. doi: 10.1371/journal.pone.0206140. eCollection 2018.

Üçlü Negatif Meme Kanserinde Yeni Bir Tedavi Hedefi

06 Şubat 2019

Son zamanlarda araştırmacılar, agresif meme kanseri hücrelerinin, fetal meme dokusunda bulunan plastisitesi yüksek erken bir hücresel forma geri döndüğünü keşfetmişlerdir. Bu hücresel yeniden programlamanın; kanserin yeni hücre tipleri oluşturma, ilaç direnci geliştirme ve vücuttaki diğer yerlere metastaz yapma yeteneğinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir. Sox10'un bu süreçteki rolünü belgeleyen yeni bir çalışma, araştırmacıların kanser konusundaki anlayışında önemli bir dönüm noktasını temsil etmekte ve agresif meme kanserini teşhis ve tedavi etmek için yeni yollar açabileceği düşünülmektedir. Üçlü negatif meme kanserini tedavi etmekteki temel zorluk, bu kanserlerin heterojen oluşudur.

Tek bir hücreden bir fare veya insan gibi tam bir organizmaya dönüşmek için, embriyonik ve fetal hücreler hızla bölünebilir, vücut boyunca hareket edebilir ve çok sayıda farklı hücre tipine dönüşebilir. Ancak yetişkin hücrelerde bu yetenek kaybolur. Ancak bu dönüşüm yeteneği henüz anlaşılmayan nedenlerden dolayı yeniden uyandırılabilir ve hücreleri kanser hücrelerine dönüştürebilir. 

Agresif meme kanserlerinde, bu değişimin genetik programlarını düzenleyen güvenlik mekanizmalarının kaybolduğu görülmüştür. Bu nedenle hücresel plastisitenin altında yatan bu süreçler yeniden aktive olarak tümör gelişimini tetiklemektedir. 

Sox10 Tümör Gelişiminde Etkili

Yeni çalışmada araştırmacılar, kromatin adı verilen bir pakette sıkıca sarılmış fare meme hücresi DNA'larının hangi kısımlarının spesifik genleri daha erişilebilir hale getirdiğini incelemişlerdir. Kromatin analizi, hem fetal hücrelerde hem de meme tümör hücrelerinin bir alt popülasyonunda, genomun aynı alanlarının erişilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sox10 olarak adlandırılan bir ana gen düzenleyicisinin, çeşitli gelişimsel süreçleri başlatmak için DNA'ya bağlandığı görülmüştür.

Plastisitesi yüksek olan fetal hücrelerde, Sox10 için bağlanma bölgelerinin, düşük plastisiteli ve kromatini kapalı olan sağlıklı yetişkin hücrelere kıyasla çok daha açık ve erişilebilir olduğu görülmüştür.

Daha sonra ekip, Sox10'un, açık bölgelerdeki genlere bağlanarak onları aktive ettiğini, böylece meme kanserinin evrimleşme ve metastaz yapma yeteneği ile ilgili hücresel özelliklerden sorumlu olan genleri doğrudan düzenlediğini göstermiştir. Sox10'un yüksek seviyelerine sahip olan meme kanseri hücreleri hareket etme kabiliyetini elde etmiştir. Sonuçlar bu kadar dramatik bulununca, Sox10'un bu genlere bağlanmasını engellemek amacıyla bir teknik kullanıldığında, Sox10'a erişemeyen meme hücreleri tümör oluşturamamıştır.

Bu sonuçlardan yola çıkan araştırma ekibi oldukça heterojen olan üçlü negatif meme kanserinde Sox10’un iyi bir tedavi hedefi olabileceği sonucuna varmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dravis C, et al. Epigenetic and Transcriptomic Profiling of Mammary Gland Development and Tumor Models Disclose Regulators of Cell State Plasticity. Cancer Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.001

ALS Hastalığına Ne Neden Oluyor?

31 Ocak 2019

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), ölümcül nörodejeneratif bir hastalıktır. ALS, İsveç'te her yıl yaklaşık 250 kişiyi etkilemektedir. Bu hastalık 100 yılı aşkın süredir biliniyor olmasına rağmen günümüzde hala bu hastalığı geciktirici etkisi olan tek bir ilaç mevcuttur.

Yeni çalışmalar Alzheimer ve Parkinson Hastalığı gibi sinir sistemini etkileyen çeşitli hastalıklarda, bazı proteinlerin anormal bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

İsveç'te Umeå Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ALS hastalığının nasıl evrimleştiğine dair yeni bir mekanizma bulmuşlardır. Yapılan çalışmada ortaya çıkan sonuçlara göre, bu yeni mekanizma, defektli yapıya sahip proteinlerin deformasyonlarını diğer sağlıklı proteinlere yayması üzerinden işlemektedir.

Çalışmada hedeflenen proteinin ismi süperoksit dismutaz-1 (SOD19)'dir. Bu proteindeki mutasyonların ALS'ye neden olabildiği uzun süredir bilinmektedir. Araştırma ekibi bu çalışmada, proteinin hastalığa nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçlamıştır. Bu amaçla ALS'de oluşturulan protein agregatlarını araştırmak için bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu yeni yöntemle, ALS'nin ortaya çıkışında rol oynayan belirli protein agregatlarının tanımlanması mümkün olabilmektedir. Bu sayede çalışmada hayvan modelleri üzerinde SOD1 proteininin hayvanlardan ve ayrıca insanlardan elde edilen diğer agregatlarının, ALS hastalığını indüklediği gösterilebilmiştir.

Defektli Proteinler Diğerlerini De Bozuyor

Araştırmacılar, farklı yapılar ve yayılma kabiliyetlerine sahip iki farklı protein topluluğunu tanımlamışlardır. Bir tip, daha agresif bir hastalık ilerlemesine yol açmış ve bu da bu agregatların ALS gelişimindeki itici güç olduğunu göstermiştir.

Yeni yöntem kullanılarak, ALS'nin gelişiminin diğer şiddetli sinirsel bozukluklarla aynı prensibi izlediği, hayvan modelleriyle gösterilmiş ve onaylanmıştır. Protein agregatları, sağlıklı proteinlerin yapışmasına ve hastalığın yayılmasına neden olan bir şablon olarak işlev görmektedir. Yanlış katlanmış proteinler aynı türdeki diğer proteinleri toplar ve onları aynı yapıya sahip olması için uyarır. Bu şekilde hastalık, sinir sistemine adım adım yayılır.

Araştırmacılar geliştirdikleri yeni yöntem ile gelecekte bu protein agregatları hedefleyen ilaçların geliştirilebileceğini ve uzun yıllardır çaresiz bir hastalık olarak bilinen ALS hastalığında bir umut ışığı olabileceğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Umea University. "New mechanism for how ALS disease evolves." ScienceDaily. ScienceDaily, 4 September 2018.

Prionlar Beyni Nasıl İstila Eder?

24 Ocak 2019

Yakın zamanda yayınlanan bir araştırmaya göre, prionların beyne yayılması kan-beyin bariyerinde doğrudan bulaşma ile gerçekleşmemektedir. Çalışma sonuçlarında da belirtildiği gibi, prionların beyne nasıl girdiğinin anlaşılması, beyin dışında enfeksiyon gelişmiş olsa bile nörodejenerasyonun önlenmesi için etkili stratejilerin geliştirilmesine yol açabilmektedir.

Prion hastalıkları veya diğer adıyla bulaşıcı süngerimsi ensefalopatiler (TSE), prion proteininin modifikasyonlarının neden olduğu, tedavisi olmayan beyin hastalıklarıdır. Prionlar; kontamine yiyecekler, cerrahi aletler ve kan yoluyla bulaşabilmektedir. Prionların bulaşması, insanlarda epidemiye ve sığırlarda süngerimsi ensefalopatiye neden olmuş, bunun sonucunda insanlarda varyant Creutzfeldt-Jakob hastalığı görülmüştür . Ayrıca prion ile kontamine hormonların enjeksiyonu yüzlerce TSE vakasıyla sonuçlanmıştır. Gıda veya tıbbi prosedürler yoluyla maruz kalınan prionların beyne yayılmalarını önleyici ilaçlar geliştirmek için, ilk olarak bu yapıların beyinde nasıl yayıldıklarının anlaşılması gerekmektedir.

Geçiş Direkt Sinir Yoluyla Mı?

Yapılan yeni bir çalışmada, kandaki prionların beyne kan damarları yoluyla girip giremeyeceği test edilmiştir. Bu test için, oldukça geçirgen bir kan-beyin bariyerine sahip olacak şekilde genetik olarak modifiye edilmiş fareler kullanılmıştır. Hem genetik olarak modifiye edilmiş, yani kan beyin bariyeri zayıf olan, hem de modifiye edilmemiş farelerin prionlarla enfekte edilmesinden sonra hayatta kalma oranları benzer olmuştur. Bu şaşırtıcı sonuçlar, prionların kan-beyin bariyerinden geçişinin hastalığın gelişimiyle ilgili olmadığını düşündürmektedir. Geçmişteki bulgular ile birlikte ele alındığında, yeni sonuçlar prionların, rabdovirüsler ve herpesvirüslerine benzer şekilde vücudun diğer bölgelerindeki sinirler boyunca ilerleyerek beyne ulaşabileceğini göstermektedir.

Prion nöroinvazyonunun temellerinin anlaşılmasının öneminin yanı sıra, bu sonuçlar, maruziyet durumunda etkili bir profilaksi geliştirilmesi şansını arttırabilir. Bu da, ekstranöral enfeksiyon meydana geldikten sonra bile nörodejenerasyonu önleyebilir.

Araştırmacılar, yapacakları ek çalışmalarla bu geçiş yollarını daha derinlemesine analiz etmeyi ve profilaksi önlemlerini optimize edecek öneriler sunmayı ummaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Keller A, et al. Prion pathogenesis is unaltered in a mouse strain with a permeable blood-brain barrier. PLOS Pathogens, 2018; 14 (11): e1007424 DOI: 10.1371/journal.ppat.1007424

Nörolojik Hastalıklarda Otoantikorlar

08 Ocak 2019

Geçtiğimiz on yıl içinde, bazı nörolojik hastalıklarda beyne saldıran antikorlar suçlu olarak tanımlanmıştır. Yeni yayınlanan bir makalede antikorların beyne nasıl saldırdığına dair yeni bulgular elde edilmiştir.

Otoantikor, bir kişinin kendi proteinlerini yanlışlıkla hedefleyen bir antikor türüdür. Böyle bir saldırı, sinir hücrelerinin dışına oturan ve gelen kimyasal mesajları algılayan bir protein olan AMPA reseptörünün bir kısmını hedef alabilmektedir. Bu otoantikorlar, reseptörün mesaj algılama görevini bozmuş olurlar.

Almanya’da görev yapmakta olan bir araştırma ekibi tarafından, kişilerde kafa karışıklığı, nöbetler ve hafıza sorunlarına neden olan bir beyin iltihabı hastalığı olan "Otoimmün ensefalit" hastalarından otoantikorlar saflaştırılmıştır. Bu insan otoantikorları farelerin beyinlerine yerleştirildiğinde, hayvanlarda hafıza problemleri görülmeye başlanmıştır. Otoantikorlar farenin beyin-omurilik sıvısına infüze edildikten veya doğrudan beynin içine enjekte edildikten sonra, antikorları alan fareler almayanlara göre kafeslerine yerleştirilen yeni nesneleri tanımakta daha çok zorlanmıştır.

Bu fareler ayrıca, insan otoantikorları almayan farelere kıyasla labirentin içinde anksiyete belirtileri göstermiş ve çıkış yolunu bulmakta zorlanmışlardır.

Daha Hedefe Yönelik Tedaviler Geliştirilebilir

Fareler ve insan hücreleri üzerinde yapılan deneyler, beyne yapılan bu saldırının doğasını ortaya çıkarmıştır. Bu saldırılar, sinir hücrelerini diğer sinir hücrelerinden gelen kimyasal sinyalleri algılamada daha kötü bir hale getirmiştir. Bu durumun da farenin hafıza problemlerinin nedeni olabileceği düşünülmüştür.

Araştırmacılar, bu otoantikor beyin saldırısının ayrıntılarının bilinmesinin, kuşatma altındaki sinir hücrelerine yardım etmenin yollarını gösterebileceğini düşünmüşlerdir. Otoimmün ensefalit için mevcut tedaviler ise, kandaki zararlı antikorların uzaklaştırılmasını veya bir kişinin bağışıklık yanıtının bastırılmasını içeren daha az spesifik çözümleri içermektedir.

Otoantikorlar; beyni hedef alan hastalıkların yanı sıra lupus, otizm ve şizofreni gibi çeşitli başka hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Ancak bu sonuçların bu hastalıklar için de yol gösterici olacağı yorumuna varmak zordur. Çalışmalar şizofreni hastalarının kanında otoantikorları ortaya çıkarmış olsa da, bazı bilim adamları tarafından bu ölçümlerin ne kadar güvenilir olduğu sorgulanmıştır. Dahası, sağlıklı insanlarda benzer otoantikorlar bulunmuş ve bu da otoantikorların şizofreni ve bazı diğer hastalıklardaki rollerinin sorgulanmasına yol açmıştır.

Literatür talep et

Referanslar :

Haselmann H, et al. Human autoantibodies against the AMPA receptor subunit GluA2 induce receptor reorganization and memory dysfunction. Neuron. Vol. 9, September 19, 2018. doi:10.1016/j.neuron.2018.07.048

Nöromusküler Hastalıklarda Yüzey EMG Değerlendirildi

25 Aralık 2018

Nöromusküler bozuklukların teşhisi için izlenen strateji, genetik testler gibi yeni tanı yöntemlerinin geliştirilmesinden dolayı büyük ölçüde değişmiştir. Bununla birlikte, nörojenik ve miyopatik bozukluklar arasında güvenilir bir ayrım yapabileceği için, pediatrik nöromusküler bozuklukların tanısında iğne elektromiyografisi (EMG) önemli bir araç olmaya devam etmektedir. Prosedürün bazı çocuklarda verdiği rahatsızlıktan dolayı yeterli değerlendirme mümkün olamayabileceğinden, daha az invaziv bir yöntemin kullanılması yararlı olacaktır. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada çocuklarda yüzey EMG'si (SEMG) için kantitatif bir analiz olan kümeleme indeksi (CI) yöntemini kullanan araştırma ekibi, bu yöntemin tanısal faydasını araştırdı.

Bu yeni yöntem uygulanması kolay ve non-invaziv olduğu için, nöromusküler bozukluklara sahip çocuklar için umut verici bir araç gibi görünmektedir. Çalışmada SEMG kayıtları tibialis anterior kasından elde edildi. Nörojenik bozukluk ve miyopatisi olan hastalar arasında ayrıştırma analizleri de yapıldı.

Nöromusküler Bozukluklarda Faydalı Olabilir

 Japonya’daki Ulusal Nöroloji ve Psikiyatri Merkezi'ndeki ilk muayeneleri sırasında 16 yaşından küçük olan ve nöromusküler rahatsızlıkları bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tanıları klinik muayenenin yanı sıra patolojik ve genetik testlerle doğrulandı.

Kırk beş çocuk (29'u miyopati, 16'sı nörojenik bozukluk; yaş 9 ± 3,9) çalışmaya alındı. Nörojenik grubun ortalama ayrıştırıcı fonksiyon değeri 0.58 ± 0.88 (-0.48-2.30) iken miyopatik grubun değeri 0.55 ± 0.70 (-2.38-0.68) idi. Kesme değeri diğer grubun sınırında belirlendiğinde miyopatili 29 çocuktan 17'si ve nörojenik bozukluğu olan 16 çocuğun 7'si doğru olarak sınıflandırıldı.

Spesifik olarak, 8 SMA hastasının 4'ü doğru bir şekilde teşhis edildi, buna karşın demiyelinizan nöropatileri olan 6 hastanın sadece 1'inde (5 CMT ve 1 kronik inflamatuar demiyelinizan polinöropati (CIDP)) bu yöntemle doğru teşhis yapılmış oldu.

Elde edilen sonuçlara göre bu çalışmada kullanılan yöntem, nöromusküler bozukluğu olan çocuklarda yararlı noninvaziv bir tanı aracı olabilir. Araştırmacılar daha büyük gruplarda yapacakları çalışmalarla bu bulgularını onaylamayı amaçladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Higashihara M, et al. Quantitative Analysis of Surface Electromyography for Pediatric Neuromuscular Disorders. Muscle Nerve. 2018 Jul 17. doi: 10.1002/mus.26299. [Epub ahead of print]

Dev Kanser Hücreleri

24 Aralık 2018

Poliploidal kanser hücreleri, yani her bir kromozomun ikiden fazla kopyasına sahip olan hücreler, diğer kanser hücrelerinin çoğundan daha büyüktür, kemoterapiye ve radyasyon tedavisine dirençlidir ve hastalık nüksetmesi riskini arttırırlar. Brown Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışma, bu "dev" kanser hücrelerinin temel fiziksel özelliklerini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Araştırmada dev hücrelerin daha katı ve diğer kanser hücrelerine göre daha fazla hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bu sebeple de daha ciddi hastalıklara yol açabildiği görüldü.

Çalışmada araştırma ekibi, meme kanserinin son derece agresif ve eradike edilmesi zor olan üçlü negatif türüne odaklandılar. Bu meme kanseri türünde hücrelerin yüzde 2-5'inin, normal hücrelerde bulunan iki yerine her bir kromozomun dört, sekiz veya on altı kopyaya sahip olduğu poliploidal dev kanser hücreleri olduğunu buldular. Daha fazla kromozomlu hücreler, diğer organizmalardaki poliploidal hücrelere benzer şekilde, normal hücrelere oranla daha büyüktü. Kemoterapi ile meme kanseri hücrelerini tedavi ettikten sonra, ekip üç ila 10 kat daha fazla dev kanser hücresi buldu. Bu iki bulgu da dev hücrelerin daha fazla ilaca dirençli olduğunu doğruladı.

Yapısal Açıdan Farklılıklar Barındırıyor

Bunu takiben araştırmacılar, yüksek basınçlı helyum gazı içeren özel bir teknik kullanarak poliploid dev hücreleri de içeren kanser dokusuna nano boyutlu floresan madde enjekte ettiler. Maddelerin dev hücrelerin içinde iki katı kadar yavaş hareket ettiğini gören araştırmacılar bu hücrelerin daha katı olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılar, bu katılığın dev hücrelerin çok büyük olmasına izin verdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar ayrıca, dev hücrelerin daha fazla aktin içerdiğini buldular. Aktin, hücrelere şekil vermek ve hareket etmelerine izin vermek için tel-kablo benzeri yapılar oluşturan bir biyopolimerdir. Kanser hücreleri hareket ettiğinde, yayılabilir veya metastaz yapabilirler. Dev kanser hücreleri de standart kanser hücrelerine göre farklı hareket eder. Diğer kanser hücrelerine göre daha yavaş hareket ederler, ancak daha uzağa gidebilirler.

Araştırmanın bir sonraki adımı, hedefe yönelik bir tedavi geliştirmek için spesifik farklılıklar bulmaya çalışmak üzere dev kanser hücrelerine moleküler düzeyde bakmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Xuan B, et al. Dysregulation in Actin Cytoskeletal Organization Drives Increased Stiffness and Migratory Persistence in Polyploidal Giant Cancer Cells. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-29817-5

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Beyin MRG’de Tesadüfi Bulgular

29 Kasım 2018

Beyin MRG'si tüm baş ağrılarının yaklaşık % 90'ını oluşturan primer baş ağrısı hastaları için sıklıkla yapılır. Bu görüntülemeler sırasında rastlantısal bulgu (IF) veya normal anatomik varyantlar sıklıkla ortaya çıkar ve bu durum hasta ve aile için endişe yaratabilir. Primer baş ağrıları için MRG yapılmadan önce, hastalara baş ağrısına neden olan bir anormallik bulma şansının çok küçük olduğu, ancak rastlantısal bir bulgu veya normal anatomik bulgunun yaygın olduğu konusunda bilgilendirme yapmak yararlıdır. Bu, hastadaki potansiyel kaygıyı azaltabilir ve hekime zaman kazandırabilir.

Bazı çalışmalarda, normal gönüllülerde IF'ler bildirilmiştir. Bu oran, genel popülasyonun tahmini olarak % 2-% 8'inde meydana gelen klinik olarak anlamlı nöropatolojilerin prevalansıdır.

Araştırma amaçlı ya da mesleki, klinik ya da ticari tarama ile kontrastlı veya kontrastsız beyin MRG'si yapılan, hiçbir nörolojik semptomu olmayan 0-97 yaş arası 19.559 kişide yapılan 16 çalışmanın meta analizinde, IF'nin genel prevalansı % 2,7 bulundu. Bu bulgulara beyaz madde hiperintensiteleri, sessiz beyin enfarktları, beyin mikrokanamaları ve anatomik varyantlar dahil edilmedi. Bulunan IF'ler için prevelans oranları; neoplazi % 0,70, yapısal vasküler anomaliler 0,56, kist % 0,54, Chiari malformasyonu % 0,24, hidrosefali % 0,10, enflamatuar lezyon % 0,09 ve ekstra aksiyal toplanma % 0,04 şeklindeydi.

Rastlantısal Kistler

18-35 yaşları arasında 203 sağlıklı gönüllü üzerinde yapılan bir çalışmada, katılımcıların % 30,5'inde normal bulgular vardı. En yaygın üçü epifiz bezi kisti, geniş bifrontal subaraknoid boşluk ve Rathke yarık kistiydi. IF'ler, gönüllülerin % 9,4'ünde ortaya çıkmış olup, en yaygın görülenler, beyaz cevher lezyonları ve Chiari malformasyonlarıydı. Üst baş ve boyun bölgesi değerlendirilen 180 katılımcıdan % 3,3'ünde normların varyasyonları ve % 36,7'sinde anormal bulgu vardı.

17-35 yaş arası 2536 sağlıklı genç erkeğin MRG taramalarının retrospektif bir çalışmasında, normal anatomik varyantlar katılımcıların % 18,14'ünde mevcuttu. Bunlar; cavum vergae kistleri(% 4,77), epifiz bezi kistleri (% 3,43), lateral ventriküllerin asimetrisi (% 2,68), nadir beyaz madde lezyonları (% 2,60), genişlemiş perivasküler alanlar (% 2,56), büyük bazal sisternalar (% 1,74), boş sella (% 0,35) ve serebral falksın osifikasyonuydu(% 0,32).

Hollanda, Rotterdam'da yaşayan 45-97 yaş arası 2000 kişilik genel bir popülasyon çalışmasında, asemptomatik beyin enfarktüsü (% 7,2), anevrizma (% 1,8), benign primer tümör (% 1,6),  araknoid kist (% 1,1), Chiari malformasyonu (% 0,9), majör damar stenozu (% 0,5), kavernöz anjiyom (% 0,4), malign primer tümör (<% 0,1), metastaz (<% 0,1) ve subdural hematom (<% 0,1) kaydedildi. Asemptomatik beyin infarktları 45-59 yaş grubundakilerin % 4'ünde, 60-74 yaş grubundakilerin % 6,8'inde ve 75-97 yaşlarındakilerin % 18,3'ünde bulundu. Beyaz-madde lezyonlarının ortalama hacmi 45-90 yaşları arasında 1,8 mL, 60-74 yaşlarında 3,1 mL ve 75-97 yaşlarında 7,74 mL’ydi. Saptanan 35 anevrizmanın üçü hariç tümünün çapı 7 mm'den küçüktü ve ikisi hariç anterior dolaşımdaydı. Erişkinlerde ve çocuklarda anevrizmalardan beyaz madde anormalliklerine kadar çeşitli tesadüfi bulgular ve anatomik varyantlar gözlendi.

Literatür talep et

Referanslar :

Headache MRI: What to Do With Incidental Findings - Medscape - Aug 28, 2018.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image