Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Nörodejeneratif Hastalıkların Tanısında Kullanılabilecek Bir Biyosensör Geliştirildi

14 Haziran 2016

Brezilya’da Ulusal Nanoteknoloji Labaratuvarı’nda nörodejeneratif hastalıklar ve bazı tip kanserler ile ilişkili molekülleri saptayabilen bir biyosensör geliştirildi. Cihaz kabaca cam lam üzerinde tek katmanlı organik nanometri ölçekli bir transistör. Sistem parkinson, alzheimer hastalığı ve meme kanseri gibi hastalıklarla bağlantılı glutatyon S-transferaz (GST) enzimi ile temas halinde spesifik bir yolla reaksiyon gösteren peptid glutatyonun indirgenmiş formunu (GSH) içermekte. GSH-GST reaksiyonu tanı amaçlı kullanılabilen bu transistor tarafından tespit edilebilmekte.

Araştırmacılar bu cihazın kompleks hastalıkların tanısının hızlı, güvenli ve daha ucuz bir şekilde konmasında oldukça başarılı olduğunu belirtiyorlar. Bu nanometrik biyosensörün portatifliğinin ve daha düşük maliyetinin yanı sıra molekülleri tespit etmedeki hassasiyetinin çok daha avantajlı olduğunu söylüyorlar.

Dejeneratif hastalıkların tanısında önemli GSH-GST çiftinin tespit edilmesinde organik transistor teknolojisini ilk kez kullandıklarının altını çiziyorlar. Ayrıca nanometrik hassasiyet sayesinde çok düşük düzeydeki test materyali varlığında bile moleküllerin tespit edilebilirliğinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.

Araştırmacılar geliştirdikleri sistemin diğer uygulamalardan farklı olarak, farklı hastalıklarla bağlantılı moleküller ve kontamine materyallerde var olan elementler gibi diğer maddeleri de tespit edebildiğini aktarıyorlar. Bunun için araştırmacıların sensördeki molekülleri test ile hedeflenen kimyasallarla tepkimeye giren moleküllerle değiştirmesi gerekiyor.

Araştırma grubu bundan sonrası için maliyeti daha da fazla azaltmak, portatifliği daha da geliştirmek ve toplu üretime geçmek  için kağıt-bazlı biyosensör üzerinde çalışmaya devam ediyor. Araştırmacılar kağıdın olağan formunda bir yalıtkan olduğunu kendilerinin kağıdı iletken yapacak ve iletken özellikteki polimerlerle selüloz fiberler emdirme yoluyla algılama verilerini taşıyabilen bir teknik geliştirdiklerini belirtiyorlar. Teknik iletken polimerlerin in situ sentezine dayanıyor. Polimerlerin kağıt yüzeyinde sıkışıp kalmaması için içeride ve selüloz fiberlerin porları arasında sentezlenmeleri gerekiyor. Bu gaz-fazlı kimyasal polimerizasyon ile yapılıyor.

Polimerize kağıt polimerlerin iletkenlik özelliğini kazanıyor. Bu iletlenlik kağıdın tasarımlandığı uygulamaya bağlı olarak selüloz fiberleren içine gömülmüş elementleri manipüle edilebiliyor. Bu yüzden araştrımacılar, cihazın ciddi bir kayıp olmadan akıma izin verip elektriksel olarak tam iletken olabileceğini  ya da yarı iletken olup spesifik moleküllerle etkileşir ve fiziksel, kimyasal ya da elektrokimyasal sensör olarak fonksiyon görebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fundação de Ampa o à Pesquisa do Estado de São Paulo. "Electronic device detects molecules linked to cancer, Alzheimer's and Parkinson's: An inexpensive portable biosensor." ScienceDaily. ScienceDaily, 19 May 2016.

MS’te Engellilik için Yeni Bir Belirteç Bulundu

15 Şubat 2019

Multipl Skleroz (MS), CD4 ve CD8 T-hücreleri ve B-hücreleri eyleminin miyelin hasarına yol açtığı merkezi sinir sisteminin (MSS) otoimmün, enflamatuvar, demiyelinizan, nörodejeneratif bir hastalığıdır. Çok sayıda bilimsel çalışma miyelin onarımı sürecinde nörotrofik büyüme faktörlerinin rol aldığı hipotezini desteklemektedir. Nörotropin ailesinin bir üyesi olan “Beyin Kaynaklı Nörotrofik Faktör” (Brain-Derived Neurotrophic Factor - BDNF), sinaptik plastisitenin düzenlenmesinde, nöronal farklılaşma ve hayatta kalmada rol oynar. BDNF’nin ek olarak miyelin bütünlüğünü korumaya yardımcı olduğu da bilinmektedir.

BDNF ve en yaygın polimorfizmi olan Val66Met'in, MS patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. BDNF ekspresyonunun düzenlenmesinde DNA metilasyonunun bir katkısı olduğuna dair kanıtlar gün geçtikçe artmaktadır. Bir grup araştırmacı, MS hastalarının kan örneklerinde BDNF-Val66Met polimorfizmine yakın CpG bölgesinin metilasyon durumu ile hastalığın ciddiyeti arasındaki korelasyonu değerlendirmek için bir çalışma yaptılar.

Çalışmaya BDNF Val66Met polimorfizmi açısından genotiplenmiş 209 MS hastası dahil edildi. Araştırmacılar her bir hasta için, Val66Met BDNF polimorfizmi tarafından oluşturulabilen veya ortadan kaldırılabilen eksonik CpG bölgesinde bulunan sitozinin metilasyon seviyesini kantitatif olarak ölçtüler. Çalışmada ek olarak her hastanın klinik öyküsü analiz edildi ve hastalığın başlangıcından bu yana geçen süre ve 6.0'lık bir EDSS skoru belirlendi.

Yüksek BDNF Metilasyonu, Yüksek Engellilik

Genetik analiz ile Val/Val genotipini taşıyan 122 (% 58.4), Val/Met genotipiyle 81 (% 38.8) ve Met/Met genotipini taşıyan 6 (% 2.8) olgu tanımlandı. Bir sağkalım analizi ile 6 EDSS skorunun son noktası dikkate alındığında, 52 olguda başarısızlık (bir hastada EDSS skorunun 6'ya ulaşması) kaydedildi. Araştırmacılar, hastalar BDNF metilasyonunun yüzdesine göre tabakalandığında, medyanın (medyan metilasyonu =% 81) altına düşen hastalar ciddi sağkalım başarısızlığı riski altındaydı (IRD = 0.016;% 95 CI = 0.0050-0.0279; p = 0.004).

Bilim insanları hastalık ilerlemesinin yüksek olduğu bu hastalarda, BDNF geninin hipometilasyonunun, koruyucu nörotrofin salgılanmasını artırabileceğini, bu nedenle de epigenetik modifikasyonların beynin fonksiyonel kaybını sınırlayan organizma cevabı olabileceğini düşünüyor. Araştırmacılar yaptıkları çalışma ile MS hastalarında BDNF geninin metilasyon yüzdesinin yüksek engellilik açısından hastalık ilerlemesi için prognostik faktör olarak kullanılabileceği ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nociti V et al. BDNF rs6265 polymorphism methylation in Multiple Sclerosis: A possible marker of disease progression. PLoS One. 2018 Oct 23;13(10):e0206140. doi: 10.1371/journal.pone.0206140. eCollection 2018.

Üçlü Negatif Meme Kanserinde Yeni Bir Tedavi Hedefi

06 Şubat 2019

Son zamanlarda araştırmacılar, agresif meme kanseri hücrelerinin, fetal meme dokusunda bulunan plastisitesi yüksek erken bir hücresel forma geri döndüğünü keşfetmişlerdir. Bu hücresel yeniden programlamanın; kanserin yeni hücre tipleri oluşturma, ilaç direnci geliştirme ve vücuttaki diğer yerlere metastaz yapma yeteneğinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir. Sox10'un bu süreçteki rolünü belgeleyen yeni bir çalışma, araştırmacıların kanser konusundaki anlayışında önemli bir dönüm noktasını temsil etmekte ve agresif meme kanserini teşhis ve tedavi etmek için yeni yollar açabileceği düşünülmektedir. Üçlü negatif meme kanserini tedavi etmekteki temel zorluk, bu kanserlerin heterojen oluşudur.

Tek bir hücreden bir fare veya insan gibi tam bir organizmaya dönüşmek için, embriyonik ve fetal hücreler hızla bölünebilir, vücut boyunca hareket edebilir ve çok sayıda farklı hücre tipine dönüşebilir. Ancak yetişkin hücrelerde bu yetenek kaybolur. Ancak bu dönüşüm yeteneği henüz anlaşılmayan nedenlerden dolayı yeniden uyandırılabilir ve hücreleri kanser hücrelerine dönüştürebilir. 

Agresif meme kanserlerinde, bu değişimin genetik programlarını düzenleyen güvenlik mekanizmalarının kaybolduğu görülmüştür. Bu nedenle hücresel plastisitenin altında yatan bu süreçler yeniden aktive olarak tümör gelişimini tetiklemektedir. 

Sox10 Tümör Gelişiminde Etkili

Yeni çalışmada araştırmacılar, kromatin adı verilen bir pakette sıkıca sarılmış fare meme hücresi DNA'larının hangi kısımlarının spesifik genleri daha erişilebilir hale getirdiğini incelemişlerdir. Kromatin analizi, hem fetal hücrelerde hem de meme tümör hücrelerinin bir alt popülasyonunda, genomun aynı alanlarının erişilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sox10 olarak adlandırılan bir ana gen düzenleyicisinin, çeşitli gelişimsel süreçleri başlatmak için DNA'ya bağlandığı görülmüştür.

Plastisitesi yüksek olan fetal hücrelerde, Sox10 için bağlanma bölgelerinin, düşük plastisiteli ve kromatini kapalı olan sağlıklı yetişkin hücrelere kıyasla çok daha açık ve erişilebilir olduğu görülmüştür.

Daha sonra ekip, Sox10'un, açık bölgelerdeki genlere bağlanarak onları aktive ettiğini, böylece meme kanserinin evrimleşme ve metastaz yapma yeteneği ile ilgili hücresel özelliklerden sorumlu olan genleri doğrudan düzenlediğini göstermiştir. Sox10'un yüksek seviyelerine sahip olan meme kanseri hücreleri hareket etme kabiliyetini elde etmiştir. Sonuçlar bu kadar dramatik bulununca, Sox10'un bu genlere bağlanmasını engellemek amacıyla bir teknik kullanıldığında, Sox10'a erişemeyen meme hücreleri tümör oluşturamamıştır.

Bu sonuçlardan yola çıkan araştırma ekibi oldukça heterojen olan üçlü negatif meme kanserinde Sox10’un iyi bir tedavi hedefi olabileceği sonucuna varmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dravis C, et al. Epigenetic and Transcriptomic Profiling of Mammary Gland Development and Tumor Models Disclose Regulators of Cell State Plasticity. Cancer Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.001

ALS Hastalığına Ne Neden Oluyor?

31 Ocak 2019

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), ölümcül nörodejeneratif bir hastalıktır. ALS, İsveç'te her yıl yaklaşık 250 kişiyi etkilemektedir. Bu hastalık 100 yılı aşkın süredir biliniyor olmasına rağmen günümüzde hala bu hastalığı geciktirici etkisi olan tek bir ilaç mevcuttur.

Yeni çalışmalar Alzheimer ve Parkinson Hastalığı gibi sinir sistemini etkileyen çeşitli hastalıklarda, bazı proteinlerin anormal bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

İsveç'te Umeå Üniversitesi'ndeki araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ALS hastalığının nasıl evrimleştiğine dair yeni bir mekanizma bulmuşlardır. Yapılan çalışmada ortaya çıkan sonuçlara göre, bu yeni mekanizma, defektli yapıya sahip proteinlerin deformasyonlarını diğer sağlıklı proteinlere yayması üzerinden işlemektedir.

Çalışmada hedeflenen proteinin ismi süperoksit dismutaz-1 (SOD19)'dir. Bu proteindeki mutasyonların ALS'ye neden olabildiği uzun süredir bilinmektedir. Araştırma ekibi bu çalışmada, proteinin hastalığa nasıl etki ettiğini araştırmayı amaçlamıştır. Bu amaçla ALS'de oluşturulan protein agregatlarını araştırmak için bir yöntem geliştirmişlerdir. Bu yeni yöntemle, ALS'nin ortaya çıkışında rol oynayan belirli protein agregatlarının tanımlanması mümkün olabilmektedir. Bu sayede çalışmada hayvan modelleri üzerinde SOD1 proteininin hayvanlardan ve ayrıca insanlardan elde edilen diğer agregatlarının, ALS hastalığını indüklediği gösterilebilmiştir.

Defektli Proteinler Diğerlerini De Bozuyor

Araştırmacılar, farklı yapılar ve yayılma kabiliyetlerine sahip iki farklı protein topluluğunu tanımlamışlardır. Bir tip, daha agresif bir hastalık ilerlemesine yol açmış ve bu da bu agregatların ALS gelişimindeki itici güç olduğunu göstermiştir.

Yeni yöntem kullanılarak, ALS'nin gelişiminin diğer şiddetli sinirsel bozukluklarla aynı prensibi izlediği, hayvan modelleriyle gösterilmiş ve onaylanmıştır. Protein agregatları, sağlıklı proteinlerin yapışmasına ve hastalığın yayılmasına neden olan bir şablon olarak işlev görmektedir. Yanlış katlanmış proteinler aynı türdeki diğer proteinleri toplar ve onları aynı yapıya sahip olması için uyarır. Bu şekilde hastalık, sinir sistemine adım adım yayılır.

Araştırmacılar geliştirdikleri yeni yöntem ile gelecekte bu protein agregatları hedefleyen ilaçların geliştirilebileceğini ve uzun yıllardır çaresiz bir hastalık olarak bilinen ALS hastalığında bir umut ışığı olabileceğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Umea University. "New mechanism for how ALS disease evolves." ScienceDaily. ScienceDaily, 4 September 2018.

Prionlar Beyni Nasıl İstila Eder?

24 Ocak 2019

Yakın zamanda yayınlanan bir araştırmaya göre, prionların beyne yayılması kan-beyin bariyerinde doğrudan bulaşma ile gerçekleşmemektedir. Çalışma sonuçlarında da belirtildiği gibi, prionların beyne nasıl girdiğinin anlaşılması, beyin dışında enfeksiyon gelişmiş olsa bile nörodejenerasyonun önlenmesi için etkili stratejilerin geliştirilmesine yol açabilmektedir.

Prion hastalıkları veya diğer adıyla bulaşıcı süngerimsi ensefalopatiler (TSE), prion proteininin modifikasyonlarının neden olduğu, tedavisi olmayan beyin hastalıklarıdır. Prionlar; kontamine yiyecekler, cerrahi aletler ve kan yoluyla bulaşabilmektedir. Prionların bulaşması, insanlarda epidemiye ve sığırlarda süngerimsi ensefalopatiye neden olmuş, bunun sonucunda insanlarda varyant Creutzfeldt-Jakob hastalığı görülmüştür . Ayrıca prion ile kontamine hormonların enjeksiyonu yüzlerce TSE vakasıyla sonuçlanmıştır. Gıda veya tıbbi prosedürler yoluyla maruz kalınan prionların beyne yayılmalarını önleyici ilaçlar geliştirmek için, ilk olarak bu yapıların beyinde nasıl yayıldıklarının anlaşılması gerekmektedir.

Geçiş Direkt Sinir Yoluyla Mı?

Yapılan yeni bir çalışmada, kandaki prionların beyne kan damarları yoluyla girip giremeyeceği test edilmiştir. Bu test için, oldukça geçirgen bir kan-beyin bariyerine sahip olacak şekilde genetik olarak modifiye edilmiş fareler kullanılmıştır. Hem genetik olarak modifiye edilmiş, yani kan beyin bariyeri zayıf olan, hem de modifiye edilmemiş farelerin prionlarla enfekte edilmesinden sonra hayatta kalma oranları benzer olmuştur. Bu şaşırtıcı sonuçlar, prionların kan-beyin bariyerinden geçişinin hastalığın gelişimiyle ilgili olmadığını düşündürmektedir. Geçmişteki bulgular ile birlikte ele alındığında, yeni sonuçlar prionların, rabdovirüsler ve herpesvirüslerine benzer şekilde vücudun diğer bölgelerindeki sinirler boyunca ilerleyerek beyne ulaşabileceğini göstermektedir.

Prion nöroinvazyonunun temellerinin anlaşılmasının öneminin yanı sıra, bu sonuçlar, maruziyet durumunda etkili bir profilaksi geliştirilmesi şansını arttırabilir. Bu da, ekstranöral enfeksiyon meydana geldikten sonra bile nörodejenerasyonu önleyebilir.

Araştırmacılar, yapacakları ek çalışmalarla bu geçiş yollarını daha derinlemesine analiz etmeyi ve profilaksi önlemlerini optimize edecek öneriler sunmayı ummaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Keller A, et al. Prion pathogenesis is unaltered in a mouse strain with a permeable blood-brain barrier. PLOS Pathogens, 2018; 14 (11): e1007424 DOI: 10.1371/journal.ppat.1007424

Nörolojik Hastalıklarda Otoantikorlar

08 Ocak 2019

Geçtiğimiz on yıl içinde, bazı nörolojik hastalıklarda beyne saldıran antikorlar suçlu olarak tanımlanmıştır. Yeni yayınlanan bir makalede antikorların beyne nasıl saldırdığına dair yeni bulgular elde edilmiştir.

Otoantikor, bir kişinin kendi proteinlerini yanlışlıkla hedefleyen bir antikor türüdür. Böyle bir saldırı, sinir hücrelerinin dışına oturan ve gelen kimyasal mesajları algılayan bir protein olan AMPA reseptörünün bir kısmını hedef alabilmektedir. Bu otoantikorlar, reseptörün mesaj algılama görevini bozmuş olurlar.

Almanya’da görev yapmakta olan bir araştırma ekibi tarafından, kişilerde kafa karışıklığı, nöbetler ve hafıza sorunlarına neden olan bir beyin iltihabı hastalığı olan "Otoimmün ensefalit" hastalarından otoantikorlar saflaştırılmıştır. Bu insan otoantikorları farelerin beyinlerine yerleştirildiğinde, hayvanlarda hafıza problemleri görülmeye başlanmıştır. Otoantikorlar farenin beyin-omurilik sıvısına infüze edildikten veya doğrudan beynin içine enjekte edildikten sonra, antikorları alan fareler almayanlara göre kafeslerine yerleştirilen yeni nesneleri tanımakta daha çok zorlanmıştır.

Bu fareler ayrıca, insan otoantikorları almayan farelere kıyasla labirentin içinde anksiyete belirtileri göstermiş ve çıkış yolunu bulmakta zorlanmışlardır.

Daha Hedefe Yönelik Tedaviler Geliştirilebilir

Fareler ve insan hücreleri üzerinde yapılan deneyler, beyne yapılan bu saldırının doğasını ortaya çıkarmıştır. Bu saldırılar, sinir hücrelerini diğer sinir hücrelerinden gelen kimyasal sinyalleri algılamada daha kötü bir hale getirmiştir. Bu durumun da farenin hafıza problemlerinin nedeni olabileceği düşünülmüştür.

Araştırmacılar, bu otoantikor beyin saldırısının ayrıntılarının bilinmesinin, kuşatma altındaki sinir hücrelerine yardım etmenin yollarını gösterebileceğini düşünmüşlerdir. Otoimmün ensefalit için mevcut tedaviler ise, kandaki zararlı antikorların uzaklaştırılmasını veya bir kişinin bağışıklık yanıtının bastırılmasını içeren daha az spesifik çözümleri içermektedir.

Otoantikorlar; beyni hedef alan hastalıkların yanı sıra lupus, otizm ve şizofreni gibi çeşitli başka hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Ancak bu sonuçların bu hastalıklar için de yol gösterici olacağı yorumuna varmak zordur. Çalışmalar şizofreni hastalarının kanında otoantikorları ortaya çıkarmış olsa da, bazı bilim adamları tarafından bu ölçümlerin ne kadar güvenilir olduğu sorgulanmıştır. Dahası, sağlıklı insanlarda benzer otoantikorlar bulunmuş ve bu da otoantikorların şizofreni ve bazı diğer hastalıklardaki rollerinin sorgulanmasına yol açmıştır.

Literatür talep et

Referanslar :

Haselmann H, et al. Human autoantibodies against the AMPA receptor subunit GluA2 induce receptor reorganization and memory dysfunction. Neuron. Vol. 9, September 19, 2018. doi:10.1016/j.neuron.2018.07.048

Nöromusküler Hastalıklarda Yüzey EMG Değerlendirildi

25 Aralık 2018

Nöromusküler bozuklukların teşhisi için izlenen strateji, genetik testler gibi yeni tanı yöntemlerinin geliştirilmesinden dolayı büyük ölçüde değişmiştir. Bununla birlikte, nörojenik ve miyopatik bozukluklar arasında güvenilir bir ayrım yapabileceği için, pediatrik nöromusküler bozuklukların tanısında iğne elektromiyografisi (EMG) önemli bir araç olmaya devam etmektedir. Prosedürün bazı çocuklarda verdiği rahatsızlıktan dolayı yeterli değerlendirme mümkün olamayabileceğinden, daha az invaziv bir yöntemin kullanılması yararlı olacaktır. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada çocuklarda yüzey EMG'si (SEMG) için kantitatif bir analiz olan kümeleme indeksi (CI) yöntemini kullanan araştırma ekibi, bu yöntemin tanısal faydasını araştırdı.

Bu yeni yöntem uygulanması kolay ve non-invaziv olduğu için, nöromusküler bozukluklara sahip çocuklar için umut verici bir araç gibi görünmektedir. Çalışmada SEMG kayıtları tibialis anterior kasından elde edildi. Nörojenik bozukluk ve miyopatisi olan hastalar arasında ayrıştırma analizleri de yapıldı.

Nöromusküler Bozukluklarda Faydalı Olabilir

 Japonya’daki Ulusal Nöroloji ve Psikiyatri Merkezi'ndeki ilk muayeneleri sırasında 16 yaşından küçük olan ve nöromusküler rahatsızlıkları bulunan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tanıları klinik muayenenin yanı sıra patolojik ve genetik testlerle doğrulandı.

Kırk beş çocuk (29'u miyopati, 16'sı nörojenik bozukluk; yaş 9 ± 3,9) çalışmaya alındı. Nörojenik grubun ortalama ayrıştırıcı fonksiyon değeri 0.58 ± 0.88 (-0.48-2.30) iken miyopatik grubun değeri 0.55 ± 0.70 (-2.38-0.68) idi. Kesme değeri diğer grubun sınırında belirlendiğinde miyopatili 29 çocuktan 17'si ve nörojenik bozukluğu olan 16 çocuğun 7'si doğru olarak sınıflandırıldı.

Spesifik olarak, 8 SMA hastasının 4'ü doğru bir şekilde teşhis edildi, buna karşın demiyelinizan nöropatileri olan 6 hastanın sadece 1'inde (5 CMT ve 1 kronik inflamatuar demiyelinizan polinöropati (CIDP)) bu yöntemle doğru teşhis yapılmış oldu.

Elde edilen sonuçlara göre bu çalışmada kullanılan yöntem, nöromusküler bozukluğu olan çocuklarda yararlı noninvaziv bir tanı aracı olabilir. Araştırmacılar daha büyük gruplarda yapacakları çalışmalarla bu bulgularını onaylamayı amaçladıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Higashihara M, et al. Quantitative Analysis of Surface Electromyography for Pediatric Neuromuscular Disorders. Muscle Nerve. 2018 Jul 17. doi: 10.1002/mus.26299. [Epub ahead of print]

Dev Kanser Hücreleri

24 Aralık 2018

Poliploidal kanser hücreleri, yani her bir kromozomun ikiden fazla kopyasına sahip olan hücreler, diğer kanser hücrelerinin çoğundan daha büyüktür, kemoterapiye ve radyasyon tedavisine dirençlidir ve hastalık nüksetmesi riskini arttırırlar. Brown Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışma, bu "dev" kanser hücrelerinin temel fiziksel özelliklerini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Araştırmada dev hücrelerin daha katı ve diğer kanser hücrelerine göre daha fazla hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bu sebeple de daha ciddi hastalıklara yol açabildiği görüldü.

Çalışmada araştırma ekibi, meme kanserinin son derece agresif ve eradike edilmesi zor olan üçlü negatif türüne odaklandılar. Bu meme kanseri türünde hücrelerin yüzde 2-5'inin, normal hücrelerde bulunan iki yerine her bir kromozomun dört, sekiz veya on altı kopyaya sahip olduğu poliploidal dev kanser hücreleri olduğunu buldular. Daha fazla kromozomlu hücreler, diğer organizmalardaki poliploidal hücrelere benzer şekilde, normal hücrelere oranla daha büyüktü. Kemoterapi ile meme kanseri hücrelerini tedavi ettikten sonra, ekip üç ila 10 kat daha fazla dev kanser hücresi buldu. Bu iki bulgu da dev hücrelerin daha fazla ilaca dirençli olduğunu doğruladı.

Yapısal Açıdan Farklılıklar Barındırıyor

Bunu takiben araştırmacılar, yüksek basınçlı helyum gazı içeren özel bir teknik kullanarak poliploid dev hücreleri de içeren kanser dokusuna nano boyutlu floresan madde enjekte ettiler. Maddelerin dev hücrelerin içinde iki katı kadar yavaş hareket ettiğini gören araştırmacılar bu hücrelerin daha katı olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılar, bu katılığın dev hücrelerin çok büyük olmasına izin verdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar ayrıca, dev hücrelerin daha fazla aktin içerdiğini buldular. Aktin, hücrelere şekil vermek ve hareket etmelerine izin vermek için tel-kablo benzeri yapılar oluşturan bir biyopolimerdir. Kanser hücreleri hareket ettiğinde, yayılabilir veya metastaz yapabilirler. Dev kanser hücreleri de standart kanser hücrelerine göre farklı hareket eder. Diğer kanser hücrelerine göre daha yavaş hareket ederler, ancak daha uzağa gidebilirler.

Araştırmanın bir sonraki adımı, hedefe yönelik bir tedavi geliştirmek için spesifik farklılıklar bulmaya çalışmak üzere dev kanser hücrelerine moleküler düzeyde bakmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Xuan B, et al. Dysregulation in Actin Cytoskeletal Organization Drives Increased Stiffness and Migratory Persistence in Polyploidal Giant Cancer Cells. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-29817-5

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Beyin MRG’de Tesadüfi Bulgular

29 Kasım 2018

Beyin MRG'si tüm baş ağrılarının yaklaşık % 90'ını oluşturan primer baş ağrısı hastaları için sıklıkla yapılır. Bu görüntülemeler sırasında rastlantısal bulgu (IF) veya normal anatomik varyantlar sıklıkla ortaya çıkar ve bu durum hasta ve aile için endişe yaratabilir. Primer baş ağrıları için MRG yapılmadan önce, hastalara baş ağrısına neden olan bir anormallik bulma şansının çok küçük olduğu, ancak rastlantısal bir bulgu veya normal anatomik bulgunun yaygın olduğu konusunda bilgilendirme yapmak yararlıdır. Bu, hastadaki potansiyel kaygıyı azaltabilir ve hekime zaman kazandırabilir.

Bazı çalışmalarda, normal gönüllülerde IF'ler bildirilmiştir. Bu oran, genel popülasyonun tahmini olarak % 2-% 8'inde meydana gelen klinik olarak anlamlı nöropatolojilerin prevalansıdır.

Araştırma amaçlı ya da mesleki, klinik ya da ticari tarama ile kontrastlı veya kontrastsız beyin MRG'si yapılan, hiçbir nörolojik semptomu olmayan 0-97 yaş arası 19.559 kişide yapılan 16 çalışmanın meta analizinde, IF'nin genel prevalansı % 2,7 bulundu. Bu bulgulara beyaz madde hiperintensiteleri, sessiz beyin enfarktları, beyin mikrokanamaları ve anatomik varyantlar dahil edilmedi. Bulunan IF'ler için prevelans oranları; neoplazi % 0,70, yapısal vasküler anomaliler 0,56, kist % 0,54, Chiari malformasyonu % 0,24, hidrosefali % 0,10, enflamatuar lezyon % 0,09 ve ekstra aksiyal toplanma % 0,04 şeklindeydi.

Rastlantısal Kistler

18-35 yaşları arasında 203 sağlıklı gönüllü üzerinde yapılan bir çalışmada, katılımcıların % 30,5'inde normal bulgular vardı. En yaygın üçü epifiz bezi kisti, geniş bifrontal subaraknoid boşluk ve Rathke yarık kistiydi. IF'ler, gönüllülerin % 9,4'ünde ortaya çıkmış olup, en yaygın görülenler, beyaz cevher lezyonları ve Chiari malformasyonlarıydı. Üst baş ve boyun bölgesi değerlendirilen 180 katılımcıdan % 3,3'ünde normların varyasyonları ve % 36,7'sinde anormal bulgu vardı.

17-35 yaş arası 2536 sağlıklı genç erkeğin MRG taramalarının retrospektif bir çalışmasında, normal anatomik varyantlar katılımcıların % 18,14'ünde mevcuttu. Bunlar; cavum vergae kistleri(% 4,77), epifiz bezi kistleri (% 3,43), lateral ventriküllerin asimetrisi (% 2,68), nadir beyaz madde lezyonları (% 2,60), genişlemiş perivasküler alanlar (% 2,56), büyük bazal sisternalar (% 1,74), boş sella (% 0,35) ve serebral falksın osifikasyonuydu(% 0,32).

Hollanda, Rotterdam'da yaşayan 45-97 yaş arası 2000 kişilik genel bir popülasyon çalışmasında, asemptomatik beyin enfarktüsü (% 7,2), anevrizma (% 1,8), benign primer tümör (% 1,6),  araknoid kist (% 1,1), Chiari malformasyonu (% 0,9), majör damar stenozu (% 0,5), kavernöz anjiyom (% 0,4), malign primer tümör (<% 0,1), metastaz (<% 0,1) ve subdural hematom (<% 0,1) kaydedildi. Asemptomatik beyin infarktları 45-59 yaş grubundakilerin % 4'ünde, 60-74 yaş grubundakilerin % 6,8'inde ve 75-97 yaşlarındakilerin % 18,3'ünde bulundu. Beyaz-madde lezyonlarının ortalama hacmi 45-90 yaşları arasında 1,8 mL, 60-74 yaşlarında 3,1 mL ve 75-97 yaşlarında 7,74 mL’ydi. Saptanan 35 anevrizmanın üçü hariç tümünün çapı 7 mm'den küçüktü ve ikisi hariç anterior dolaşımdaydı. Erişkinlerde ve çocuklarda anevrizmalardan beyaz madde anormalliklerine kadar çeşitli tesadüfi bulgular ve anatomik varyantlar gözlendi.

Literatür talep et

Referanslar :

Headache MRI: What to Do With Incidental Findings - Medscape - Aug 28, 2018.

Alzheimer Hastalarında Amiloid-PET Görüntüleme

15 Kasım 2018

Beyinde amiloid- β birikimi Alzheimer hastalığının (AD) nöropatolojik özelliklerinden biridir. Karbon 11–etiketli Pittsburgh Bileşik B’nin ([11C] PIB) ortaya çıkması ve pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak canlı organizmalarda beyindeki amiloid-β birikiminin saptanması mümkün olmuştur. Amiloid PET, günümüzde artık Alzheimer Hastalığı tanısı için araştırma kriterlerine de dahil edilmiştir. Ayrıca, 3 florür-18– (F-18) etiketli amiloid PET izleyicilerinin Kanada, FDA ve Avrupa Tıp Ajansı tarafından onaylanması, F-18’in daha uzun yarı ömrüne dayalı olarak amiloid PET'in yaygın kullanımını sağlamıştır. Amiloid PET, henüz günlük klinik uygulamada olmasa da, araştırmalarda önemli bir rol kazanmıştır. Amiloid görüntülemenin klinik kullanıma rehberlik etmesi için uygun kullanım kriterleri geliştirilmiştir. Bu kriterler şimdilik sadece klinik deneyime dayanmaktadır ve ampirik veriye dayalı olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden amiloid PET'in rutin klinik pratiğe nasıl entegre edilebileceğini değerlendiren geniş, seçilmemiş kohortları içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu ihtiyaçtan yola çıkan Hollandalı araştırmacılar, amiloid PET'in, seçilmemiş bir hafıza kliniği kohortunda tanı, tanısal güven, tedavi ve hastaların deneyimleri ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptılar. Çalışmada PET'e girmeden önce ve sonra hastaların anksiyete yükü ve belirsizlik düzeylerini değerlendirildi.

Rutin tanısal demans çalışmasının bir parçası olarak Ocak 2015-Aralık 2016 tarihleri arasında VU Üniversitesi Tıp Merkezi'nde üçüncü basamak hafıza kliniğine başvuran 866 hastaya florür-18 florbetaben kullanan amiloid PET önerildi. Bu hastaların 476'sı (% 55)  çalışmaya dahil edilirken, 32'si (% 4) dahil edilmedi ve 358'i (% 41) çalışmaya katılmadı. Bu örneklemi zenginleştirmek için Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezi'nde hafif bilişsel bozukluğu olan 31 hasta da çalışmaya alındı. Nörologlar her hasta için, klinik bir sendrom (demans, hafif bilişsel bozukluk veya subjektif bilişsel gerileme) ve şüpheli bir etiyolojiden (Alzheimer hastalığı veya AD dışı) varolan bir pre-amiloid ve post-amiloid PET tanısı belirlediler. Nörologlar ayrıca hastaları, yan araştırmalar, ilaç ve bakım gibi hastalık yönetimi parametreleri açısından da kaydettiler. Her hasta, taramadan sonra 1 yıl klinik takibe alındı. Çalışmadaki primer sonuç ölçümleri tanı, tanısal güven ve hasta tedavisindeki PET sonrası değişikliklerdi.

65 Yaş Üstü Anlamlı

Ortalama yaşları 65, 201’i kadın ve ortalama Mini Mental Durum Muayene skoru 25 olan toplam 507 hastadan 164’ü (% 32) Alzheimer demans, 70’i (% 14) Alzheimer-dışı demans, 114’ü (%23) hafif bilişsel bozukluk ve 159’u (% 31) subjektif bilişsel gerilemeye sahipti. Amiloid PET sonuçları 242 hasta (%48) için pozitifti. Şüpheli etiyoloji, 125 hastada (%25)  amiloid PET uygulamasından sonra değişti ve daha sıklıkla negatiften (265’den)  pozitife (% 24) değişim gözlendi. Etiyolojideki PET sonrası değişiklikler 65 yaş üstündeki hastalarda 65 yaşın altındakilere göre daha fazla gözlendi. Ortalama tanı güvenirliği 80'den 89'a (% 13) yükseldi. 123 hastada (%24), PET sonrası hasta tedavisinde değişiklik vardı.

Araştırmacılar, amiloid-pozitif ve amiloid-negatif sonuçların, hem demansı olan hem de demansı olmayan hastalarda, tanı ve tedavide değişiklikler ile önemli ilişkisi olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Arno de Wilde et al. Association of Amyloid Positron Emission Tomography With Changes in Diagnosis and Patient Treatment in an Unselected Memory Clinic Cohort The ABIDE Project, JAMA Neurology 2018.

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

Spinal Musküler Atrofi Hastaları Sosyal Açıdan Değerlendirildi

12 Kasım 2018

Spinal musküler atrofi (SMA), genetik geçişli bir motor nöron hastalığı olup dünyada çocuklarda  travma dışı sebeplere bağlı en önde gelen ölüm sebebidir. 4 alt tipe ayrılan SMA’da tip 1 en ciddi alt tipi oluşturmaktayken tip 4 hastalar en hafif forma sahiptir. Hastaların önemli bir kısmı bebeklikte ve erken erişkinlik döneminde hayatını kaybederken bir kısmı ise erişkin hayata kadar yaşamlarını sürdürmektedir. Yeni bir çalışmada erişkin SMA hastalarının sosyal hayata katılımı değerlendirildi. Bu çalışmada sosyal hayata katılım için değerlendirilen ölçütler sıklık, kısıtlama, tatmin ve korelasyon faktörleri idi. SMA tip 1c-4 olan 62 erişkinde sosyal katılım değerlendirildi.

Çalışmada sonuç ölçüsü olarak Utrecht Değerlendirme Rehabilitasyon-Katılım Ölçeği (USER-P) Frekans, Kısıtlama ve Memnuniyet puanları kullanıldı. Hiyerarşik regresyon analizi kullanılarak hesaplamalar yapıldı.

Motor Beceriler ve Depresyon Sosyal Katılımı Etkiliyor

Erken (tip 1,2,3a) ve geç başlangıçlı (tip 3b, 4) SMA hastalarında benzer sıklık ve memnuniyet skorları bildirilmiştir. 'Yaş', 'motor beceriler', 'ağrı' ve 'depresyon duyguları' sıklık ile; 'motor beceriler' ve 'depresyon duyguları' kısıtlamalar ile; 'eğitim düzeyi', 'yorgunluk' ve 'depresyon duyguları' ise tatmin ile ilişkili olarak atandı. Motor beceriler ve depresyon duyguları, katılım sıklığında varyansın % 33'ünü açıkladı. Motor beceriler, katılımdaki kısıtlamaların varyansının % 26'sını açıkladı. Yorgunluk ve depresyon duyguları, katılımın memnuniyetinde varyansın % 50'sini açıkladı. Çalışmada kullanılan analizler sonucunda elde edilen bulgulara göre motor beceriler, depresyon ve yorgunluk duyguları günlük yaşama katılım ile ilişkilidir. Bu bilgi SMA hastalarında bakımın optimize etmek için kullanılabilir. Sosyal hayattan izole olabilen bu hasta grubunda bakımın optimize edilmesi sayesinde sosyal hayata katılım sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Kruitwagen-van Reenen ET, et al. Social participation of adult patients with spinal muscular atrophy: frequency, restrictions, satisfaction and correlates. Muscle Nerve. 2018 Jul 20. doi: 10.1002/mus.26201. [Epub ahead of print]

Hastalara Göre Progresif Başlangıçlı Multipl Skleroz Daha Şiddetli

26 Ekim 2018

Multipl skleroz (MS) klinik olarak, relaps veya remisyon olmaksızın ilerleyici bir faz ile başlayan progresif-başlangıçlı MS (PPMS) ve akut nörolojik bozukluk ile başlayan, tam veya kısmi remisyon ile devam eden relaps - başlangıçlı MS (RRMS) olarak ayrılabilir. Relaps-başlangıçlı ve progresif-başlangıçlı MS arasında belirli klinik farklılıklar vardır.  Son yıllarda, risk faktörleri ve tedaviler açısından, relaps-başlangıçlı MS hastalığının anlaşılmasında dramatik ilerlemeler kaydedilmiştir, ancak aynı durum progresif-başlangıçlı MS için geçerli değildir. Şu ana kadar sadece bir tedavi ajanının, primer progresif MS'li hastalarda sakatlık progresyonunu ve MRG değişikliklerini azaltmada etkili olduğu gösterilmiştir.

İki tip arasındaki başlangıçtaki farkların tanımlanması, relaps-başlangıçlı MS'e kıyasla progresif-başlangıçlı MS'in altta yatan mekanizmalarının açıklanmasında ilk adım olabilir. Semptomların şiddetini azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak, progresif-başlangıçlı MS’te tedavinin nihai hedefleri olduğu için, hasta tarafından alınan sonuç ölçümleri giderek daha önemli bir araştırma alanı haline gelmiştir. Bu ölçütleri inceleyen birkaç büyük çalışma vardır, ancak bu çalışmalarda hastalar genellikle başlangıç tipi yerine hastalık tipi bakış açısıyla incelenmiştir.  Avustralyalı araştırmacılar, progresif-başlangıçlı MS hastalığına yönelik hastalık yönetimini iyileştirmek amacıyla, relaps-başlangıçlı MS ve progresif-başlangıçlı MS hastaları arasındaki farklılıkları, hasta tarafından bildirilen engellilik, progresyon ve semptomlar açısından inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, Avustralya Multipl Skleroz Uzunlamasına Çalışması (AMSLS) 'ndan 1.985 katılımcıyı çalışmalarına dahil ettiler. Başlangıç tipi ile sonuçlar arasındaki ilişkileri negatif binom regresyonu ile değerlendirdiler.

Zaman İçinde Farklılıklar Azalıyor

19 sonucun 17'sinin şiddeti, progresif-başlangıçlı MS hastalarında, relapsing-başlangıçlı MS hastalarına göre, engellilik, geçen yıla göre progresyon, yorgunluk, duyu, yürüme güçlükleri, ağrı, denge, spastisite, cinsel işlev bozukluğu, mesane ve bağırsak sorunları, anksiyete, depresyon ve EQ -5D açısından anlamlı olarak daha yüksekti. İki başlangıç tipi arasındaki farklılıklar, hastalık sürecinin erken dönemlerinde en belirginken, hastaların hastalık süresi uzadıkça bu fark azalmaktaydı. Farklılıklar özellikle engellilik, geçen yıla göre progresyon, yürüme güçlükleri, mesane ve bağırsak problemleri ve spastisite açısından anlamlıydı.

Araştırmacılar, progresif-başlangıçlı MS tanısı olan katılımcıların, relaps-başlangıçlı olan MS katılımcılarına göre neredeyse tüm hasta tarafından bildirilen sonuçlarda anlamlı olarak daha kötü olduğunu belirttiler. Farklılıkların, hastalık seyrinin başında en belirgin olduğunu ve bunun progresif-başlangıçlı MS tanılı hastalara erken müdahalenin önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Yan Zhang, Bruce V Taylor, Steve Simpson Jr, Leigh Blizzard, Ingrid van der Mei. Patient-reported outcomes are worse for progressive-onset MS than relapse-onset MS, particularly early in the disease process, Eur J Neurol. 2018 Aug 22.

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Lifli Beslenme Yaşlılıkta Beyin İnflamasyonunu Azaltıyor

17 Ekim 2018

Memeliler yaşlandıkça, mikroglia olarak bilinen beyindeki bağışıklık hücreleri kronik olarak iltihaplanır. Bu durumda, bilişsel ve motor fonksiyonlarını bozduğu bilinen kimyasallar üretirler. Bu, hafızanın neden kaybolduğunun ve diğer beyin fonksiyonlarının yaşlılık döneminde neden azaldığının bir açıklaması olabilir. Ancak, Illinois Üniversitesi'nden yapılan yeni bir araştırmaya göre, kaçınılmaz olanı geciktirmek için bir çare olabilir: diyet lifi. Diyet lifi bağırsakta iyi bakterilerin gelişimini destekler. Bu bakteriler lifi sindirdiğinde, yan ürünler olarak butirat dahil olmak üzere kısa zincirli yağ asitleri (SCFA) üretirler.

Butiratın, mikroglia üzerinde anti-enflamatuar özelliklere sahip olduğu ve farmakolojik olarak uygulandığında farelerde hafızayı geliştirdiği gösterildi. Önceki çalışmalarda, butiratın ilaç formu olan sodyum butiratın olumlu sonuçları görülmesine rağmen, mekanizma açık değildi. Yeni çalışma, yaşlı farelerde, bütiratın iltihaplı mikrogliaya zarar veren kimyasalların üretimini engellediğini ortaya koymaktadır. Bu kimyasallardan biri, insanlarda Alzheimer hastalığı ile ilişkili olan interlökin-1'dir. Sodyum bütiratın nasıl çalıştığını anlamak ileriye doğru bir adımdır, ancak araştırmacılar farelerin daha fazla lif beslemesiyle aynı etkilerin elde edilip edilemeyeceğini de araştırdılar. Yükseltilmiş bütiratı elde etmenin pratik bir yolu, çözünebilir liften zengin bir diyet uygulanmasıdır. Bu kavram, bağırsak bakterilerinin fiberi doğal olarak bütirat haline dönüştürmesinden yararlanır.

Diyet lifinden elde edilen bütirat, beynin ilaç formuyla aynı faydalara sahip olmalıdır, ancak hiç kimse bunu daha önce test etmemişti. Araştırmacılar, genç ve yaşlı fare gruplarına düşük ve yüksek lifli diyetler verdiler, daha sonra kandaki butirat ve diğer SCFA seviyelerini ve ayrıca bağırsaktaki inflamatuar kimyasalları ölçtüler.

Yüksek Lifli Diyetle Olumlu Sonuçlar

Yüksek lifli diyet, hem genç hem de yaşlı fareler için kandaki yükseltilmiş butirat ve diğer SCFA'ların oluşmasını sağladı. Ancak, sadece yaşlı fareler düşük lifli diyet sonucunda bağırsak iltihabı gösterdi. Genç yetişkinlerin aynı diyette bu enflamatuar tepkiye sahip olmaması ilginçtir. Bu, yaşlı olmanın savunmasızlığını açıkça ortaya koymaktadır. Öte yandan, yaşlı fareler yüksek lifli diyet tüketirken, bağırsak iltihabı dramatik olarak azaldı ve bu açıdan yaş grupları arasında hiçbir fark görülmedi. Yani diyet lifi gerçekten bağırsaktaki enflamatuar ortamı manipüle edebildi.

Bir sonraki adım beyindeki iltihap belirtilerinin incelenmesiydi. Araştırmacılar mikrogliadaki yaklaşık 50 eşsiz gen üzerinde çalıştı ve yüksek lifli diyetin yaşlı hayvanlarda enflamatuar profili azalttığını buldular. Çalışma farelerde gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, araştırma ekibi sadece genel anlamda, bulgularını insanlara rahat bir şekilde genişletmektedir. Daha lifli beslenmenin önemi, bu çalışma ile tekrar gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Matt SM, et al. Butyrate and Dietary Soluble Fiber Improve Neuroinflammation Associated With Aging in Mice. Frontiers in Immunology, 2018; 9 DOI: 10.3389/fimmu.2018.01832

Alzheimer Tanısında Çığır Açan PET Görüntüleme Yöntemi

03 Ekim 2018

Yale’de görev yapmakta olan araştırmacılar, Alzheimer hastalığı olan bireylerde sinaptik kaybı doğrudan ölçmek için yeni bir yöntemi değerlendirdiler. Araştırmacılar, sinapslarla bağlantılı olarak beyinde spesifik bir proteini taramak için PET görüntüleme teknolojisini kullanan yöntemin, yeni Alzheimer tedavilerini araştırmayı hızlandırma potansiyeline sahip olduğunu belirttiler. Yapılan çalışma JAMA Nöroloji dergisinde yayınlandı. Alzheimer hastalığı günümüzde 5,7 milyon Amerikalıyı etkilemektedir ve bu sayının 2050 yılına kadar 14 milyona ulaşması beklenmektedir. Bugüne kadar, hastalığın beyindeki etkileri üzerine yapılan araştırmaların çoğu postmortem olarak yapılmıştır. Araştırmacılar yeni tedavileri araştırmak için yakın zamanda yaşayan hastalarda hafıza kaybını ölçmek için yeni yöntemler araştırdılar.

Bu çalışma, Yale PET Merkezi'ndeki araştırmacılar ve Yale Alzheimer Hastalık Araştırma Birimi (ADRU) arasındaki işbirliğiyle doğan ve sinaptik kayıpları ölçmek için yeni bir stratejiyi araştırmak için uygulanan bir çalışmaydı. Sinir hücreleri arasındaki kavşaklar olan sinapslarda azalma, Alzheimer hastalarında kognitif bozukluk ile ilişkilidir.

PET İle Görüntüleme Yapmak Mümkün

Sinaptik kaybı ölçmek için, araştırma ekibi, hemen hemen tüm sinapslarda bulunan bir protein, SV2A ile bağlanan spesifik bir radyoaktif kimyasal, [11C] UCB-J kullandı. Araştırmacılar, erken dönemde Alzheimer hastalığı veya normal bilişsel yetenekleri olan 21 yaşlı yetişkin ile çalışmaya başladı. Her birine [11C] UCB-J enjekte edildi ve daha sonra yüksek çözünürlüklü PET ile tarandı. Taramalar, araştırmacıların beynin farklı bölgelerindeki sinaptik “yoğunluğu” görselleştirmesine olanak verdi.

Araştırmacılar taramaların yanı sıra, her iki grupta da MRG ve bilişsel değerlendirmelerin sonuçlarını analiz ettiler. Normal bilişe sahip bireylerle karşılaştırıldığında, Alzheimer hastalığı olan katılımcılar, hafızayla ilişkili beyin bölgesinde SV2A işaretçisinde% 41'lik bir azalma gösterdi. Yani araştırmacılar Alzheimer hastalığının erken döneminde hipokampus bölgesinde sinaptik yoğunluğun kaybolduğunu gördüler. Bulgular, non-invaziv PET testinin hafif bilişsel bozukluğu olan erişkinlerde doğrudan bir sinaptik kayıp ölçümü sağlayabildiğini göstermektedir.

Yale ekibi şu anda bulgularını doğrulamak ve potansiyel olarak Alzheimer hastalığı ilaçlarını değerlendirmek için PET tekniğini kullanmak için daha fazla çalışma katılımcısı test ediyorlar. Bu PET görüntüleme aracı aynı zamanda sinaps kaybının hastalığın kritik bir bileşeni olduğu beynin diğer hastalıkları için Yale'deki klinik araştırma çalışmalarında da kullanılıyor. Bu hastalıklar arasında Parkinson hastalığı, epilepsi, uyuşturucu kullanımı, depresyon ve şizofreni bulunmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Chen MK, et al. Assessing Synaptic Density in Alzheimer Disease With Synaptic Vesicle Glycoprotein 2A Positron Emission Tomographic Imaging. JAMA Neurol. Published online July 16, 2018. doi:10.1001/jamaneurol.2018.1836

Zerdeçal Gerçekten Kansere Karşı Etkili mi?

28 Eylül 2018

X-ışını kristalografisi ve kinaz inhibitörü özgüllüğü profili sayesinde, California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi araştırmacıları, Pekin Üniversitesi ve Zhejiang Üniversitesi araştırmacıları ile birlikte çalışarak, zerdeçal baharatında bulunan doğal bir kimyasal bileşik olan kurkuminin, atomik boyutta kinaz enzimine (dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2; DYRK2) bağlandığını gösterdi. Kurkuminin daha önce bildirilmemiş olan bu biyokimyasal etkileşimi, DYRK2'yi inhibe ederek hücre çoğalmasını bozuyor ve kanser yükünün azalmasını sağlıyor. 

Kurkuminin DYRK2'ye bağlanarak bu enzimi inhibe ettiği, hücrelerde istenmeyen ya da hasar görmüş proteinleri yok eden hücresel protein makinesinin yani proteazomun engellenmesine yol açarak farelerde kanseri azaltığı görüldü. Bilindiği üzere DYRK2 tükenmesi, proteazom aktivitesini bozar ve kanser daha yavaş prolifere olur, böylece fare modellerinde tümör yükünü önemli ölçüde azalttığı gözlenmiştir.

Antikanser Etkisi Aydınlatıldı

Pekin Üniversitesi araştırmacıları, kristalografide yaptıkları çalışmalar ile, kurkumin ve DYRK2 arasındaki etkileşimin görselleştirilebilmesini sağlamış. Bu sayede 250 yıldan uzun bir süredir üzerinde çalışılan bir madde olan kurkuminin, anti-kanser özellikleri daha önce bildirilmiş olsa da, çalışma ilk kez bir protein kinaz hedefine bağlı olan kristal yapısı hakkında bilgi veriyor. Şimdiye kadar kurkuminin öncelikli hedefinin IKK ve GSK3 enzim kinazları olduğunu ve buradan yola çıkarak anti-kanser etkisine yol açtığı düşünülmüş olsa da, 140-panel kinaz inhibitör profiliyle birlikte DYRK2 ile kurkuminin kristal yapısı aydınlatılmış, kurkuminin aktif maddeye kuvvetli bir şekilde bağlandığı gösterilmiş. Kurkuminin DYRK2’ye IKK veya GSK3'ten 500 kat daha güçlü bir seviyede bağlanarak bunu yaptığı görülmüş.

Araştırma ekibi, plazma hücrelerinden kaynaklanan multipl myelom gibi kanserlerde ve üçlü negatif meme kanseri (TNBC) gibi proteazom bağımlısı kanserlerde tümör oluşumunu inhibe etmek için proteazom düzenleyicileri incelemek üzerine çalışırken, fare kanseri modelleri ve hücresel modeller kullanmışlar. Kurkuminin DYRK2'nin seçici bir inhibitörü olduğunu ve bu yeni moleküler hedefin sadece kemoduyarlı değil aynı zamanda proteazom inhibitöre dirençli / uyarlanmış kanserler için de ümit vaat eden bir antikanser potansiyeline sahip olduğunu göstermişler. Ancak kurkumin çok hızlı bir şekilde vücuttan atıldığından, etkili bir ilaç haline gelebilmesi için, kan akışına girmesi ve kanseri hedeflemek üzere vücutta kalması amacıyla modifiye edilmesi gerektiğini ve kurkuminin kendi başına kanseri tamamen tersine çevirmek için yeterli olmayabileceğini unutmamamız gerekiyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Banerjee S, et al. Ancient drug curcumin impedes 26S proteasome activity by direct inhibition of dual-specificity tyrosine-regulated kinase 2. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 201806797 DOI: 10.1073/pnas.1806797115

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Multipl Sklerozda Yorgunluk için Nesnel Bir Ölçüt Kullanılabilir Mi?

19 Eylül 2018

Yorgunluk, multipl skleroz (MS) hastalarının çoğunluğu için en zorlu semptomdur. Prevalansı %65-%97 arasında değişmekte olup, MS hastalarının yaklaşık üçte birini ciddi şekilde etkilemektedir. Hastanın sosyal ve özel hayatı üzerinde olumsuz etkilerin dışında, yorgunluk önemli sosyoekonomik sonuçlar doğurur ve çalışma saatlerinin azaltılmasının ve erken emekliliğin temel sebebidir. Günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki bu ciddi olumsuz etkiye rağmen, yorgunluk hala yeterince anlaşılmamıştır ve çoğu zaman tahmin edilememektedir.

Yakın zamanda MS ile ilgili yorgunluğun kökenini ve sonuçlarını açıklayan bir model geliştirildi. Bu modele göre, MS hastalarında öznel yorgunluk periferal enflamasyonla ilişkilidir. MS hastalarında yorgunluk hissi, hipotalamus, amigdala, insula ve anterior singulat gibi interosepsiyona katılan beyin bölgelerindeki sitokin aracılı aktivite değişikliklerinden kaynaklanan bir hastalık davranışı biçimi olarak kabul edilir. Proenflamatuar sitokinlere bakıldığında, IL-1ß, hastalık davranışının ana aracılarından biridir. IL-1ß, aferent vagal nöronları aktive eder ve yorgunluk da dahil olmak üzere hastalık davranışının semptomlarına güçlü ve tutarlı bir şekilde bağlanmıştır.

Kan ve idrarda bulunan çoğu biyolojik belirteç, tükürük örneğinde de tespit edilebilir. Tükürük, IL-1ß'nin tükürük konsantrasyonunu ölçmek için non-invazif bir yöntem, hastaları izlemek için ümit verici bir araç olabilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, sistemik enflamasyonla ilişkili tükürük IL-1ß konsantrasyonunun MS'de subjektif yorgunluk ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı. Çalışmaya 62 relapsing-remitting MS (RRMS), 54 sekonder progresif MS (SPMS) olmak üzere 116 MS hastası ve 51 sağlıklı kontrol dahil edildi. IL-1ß'nin tükürük konsantrasyonu, ticari olarak temin edilebilen enzime bağlı bir ELISA kiti kullanılarak belirlendi. Yorgunluk, çeşitli yorgunluk ölçekleri kullanılarak değerlendirildi. Gruplar arasındaki IL-1ß konsantrasyonları karşılaştırıldı ve hangi değişkenlerin yorgunluk skorlarını en iyi şekilde tahmin ettiğini araştırmak için regresyon analizleri gerçekleştirildi.

IL-1ß Sadece Yorgunluğu Değil Tedavi Etkililiğini de Gösterebilir

Araştırmacılar, RRMS hastaları ve sağlıklı kontroller arasında IL-1ß konsantrasyonunun önemli ölçüde farklılık göstermemesine rağmen, RRMS hastalarında yorgunluk skorlarını tahmin etmede oldukça iyi olduğunu buldular. SPMS hastaları, RRMS hastaları ve sağlıklı kontrollere kıyasla, bir miktar yüksek IL-1ß konsantrasyonu gösterdi. Ayrıca, hastalık modifiye edici tedavi, IL-1ß konsantrasyonu üzerinde önemli bir etkiye sahipti. Tedavi edilen hastalar, tedavi edilmemiş hastalara göre daha düşük bir IL-1ß konsantrasyonu gösterdi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, proenflamatuar sitokin IL-1ß ile RRMS hastalarındaki yorgunluk arasında anlamlı bir ilişki olduğunu gösterdiğini belirttiler. Ayrıca, periferal IL-1ß konsantrasyonu üzerinde hastalık modifiye edici tedavinin potansiyel bir etkisini de ortaya koyduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Hanken K, Sander C, Qaiser L, Schlake H-P, Kastrup A, Haupts M, Eling P and Hildebrandt H (2018) Salivary IL-1ß as an Objective Measure for Fatigue in Multiple Sclerosis? Front. Neurol. 9:574.

Toplum ve Birey Açısından Multipl Sklerozun Hastalık Yükü

18 Eylül 2018

MS araştırmalarının odak noktası ve ilgili sonuçların tanımı, sağlıkla ilgili yaşam kalitesi (HRQoL) gibi hasta odaklı sonuçlara doğru giderek değişmektedir. MS'in HRQoL'yi ciddi bir şekilde etkileyebileceği ve etkilenen kişiler üzerinde yüksek düzeylerde psikolojik stres ve mali baskılar uygulayabileceği gösterilmiştir. MS'de HRQoL kaybı multifaktöriyeldir, yorgunluk, depresyon, ağrı, hareket kısıtlılığı veya cinsel ve sfinkter disfonksiyonu ile seyredebilir. HRQoL'un bu çok yönlü doğası, HRQoL üzerindeki semptomların ve diğer faktörlerin bireysel katkısını incelerken analitik karmaşıklığı da ortaya koymaktadır ki bu, önceki araştırmalarda her zaman yeterince ele alınmamıştır. Bu nedenle, eşzamanlı olarak HRQoL üzerindeki çoklu semptomların etkilerini ve aynı zamanda demografik ve sosyoekonomik değişkenleri dikkate alan çalışmalara ihtiyaç vardır. Semptom yönetimi açısından bakıldığında, farklı semptomlar arasındaki göreceli önemi değerlendirmek sağlık bakım kararlarına yardımcı olabilir. Ayrıca, MS semptom yükü üzerindeki toplum düzeyi verileri, sağlık hizmeti kaynaklarının verimli bir şekilde dağıtılmasına rehberlik edebilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, İsviçre Multipl Skleroz Kayıt Merkezi'nin (SMSR) kapsamlı veri toplama yöntemi kullanılarak, MS'e özgü semptomların bireysel ölçekte MS'li hastaları ve aynı zamanda toplum düzeyinde hastalık yükünü ne kadar etkilediğini, HRQoL üzerine olası etkileri olan çok sayıda ek klinik, demografik ve sosyoekonomik faktör için ayarlama yapıldıktan sonra araştırmak amaçlandı.

PMS’te Spastisite, Felç Hem Bireyi Hem Toplumu Etkiliyor

Araştırmacılar çalışmaya, 611 relapsing-remitting MS (RRMS) ve 244 progresif MS (PMS) tanısı olan toplam 855 SMSR katılımcısını dahil ettiler. HRQoL’yi, EuroQol 5-Dimension EQ-5D-index ve EQ-Visual Analog Scale (EQ-VAS) ile % 0–100 skalasında değerlendirdiler.

RRMS'de yürüyüş (−% 6,5) ve denge problemleri (−% 5,1) en büyük EQ-5D indeksi düşüşlerine sahipti ve bu toplum düzeyinde de önemliydi (% 45 ve % 52). Yorgunluk, depresyon ve spastisite de sırasıyla % 74,1, % 31 ve % 38 sıklık oranlarıyla toplum yüküne katkıda bulundu. PMS'de spastisite, felç ve bağırsak problemleri EQ-5D indeksi üzerinde hem bireysel hem de toplum düzeyinde en büyük etkiye sahipti. EQ-VAS'ın toplum seviyesindeki en büyük etkisi, RRMS’de denge bozukluğu, depresyon, baş dönmesi ve spastisite ile ilişkili iken, PMS’de zayıflık, ağrı ve felç ile ilişkiliydi.

Literatür talep et

Referanslar :

L. Barin et al. The disease burden of Multiple Sclerosis from the individual and population perspective: Which symptoms matter most?, Multiple Sclerosis and Related Disorders 25 (2018) 112–121.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Yüksek D Vitamini Meme Kanseri Riskini Azaltıyor

06 Eylül 2018

California Üniversitesi San Diego Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, yüksek D vitamini düzeylerinin meme kanseri riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu ileri sürüyorlar. Yaptıkları epidemiyoloji çalışmasının sonuçları geçtiğimiz haftalarda yayınlandı.

Araştırmacılar, 3.325 katılımcı ile yapılan iki randomize klinik çalışmadan ve 1.713 katılımcıyı kapsayan prospektif bir çalışmadan veri topladı ve kadın meme kanseri riski ile geniş bir aralıktaki serum 25-hidroksivitamin D (25 (OH) D) konsantrasyonları arasındaki ilişkiyi incelediler. Kandaki D vitamininin ana şekli olduğu için işaretleyici olarak bu form seçilmiştir.

Bütün kadınlar 55 yaş ve üstündeydi. Ortalama yaş 63 idi. Veriler 2002 ile 2017 arasında toplandı. Katılımcılarda kayıt sırasında kanser bulunmuyordu ve ortalama dört yıllık bir süre boyunca takip edildiler. Çalışma ziyaretleri sırasında kandaki D vitamini seviyeleri ölçüldü.

Kombine çalışmalar sırasında, yaşa göre düzeltilmiş insidans olan 100.000 insan yılı başına 512 vaka ile 77 yeni meme kanseri vakası teşhis edildi.

60’ın Üzerindeki Değerler Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, kan plazmasındaki minimum 25 (OH) D seviyesini, 2010 yılında bir sağlık danışma grubu tarafından önerilen 20 ng / ml'den önemli ölçüde daha yüksek olan, mililitrede 60 nanogram olacak şekilde tanımladılar. Bu konu otoriteler tarafından sıcak bir şekilde tartışılmaktadır ve oranın en az 50 olması gerektiği söylenmektedir.

Yaş, vücut kitle indeksi, sigara içimi ve kalsiyum takviyesi alımı için ayarlanan sonuçlar ile 25 (OH) D ve meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi ölçmek için çok değişkenli regresyon kullanıldı. Araştırmacılar 60 ng / ml'nin üzerinde olan 25 (OH) D'lik kan seviyesine sahip katılımcıların 20 ng / ml'den daha az olanlara kıyasla meme kanseri riskinin beşte bir oranında azaldığını gösterdiler.

Araştırmacılar 60 ng / ml'lik 25 (OH) D seviyesine ulaşmak için, günde en az 4,000 ila 6,000 uluslararası ünite (IU) diyet takviyesine ihtiyaç duyulduğunu belirttiler. Buna ek olarak öğlen saatlerinde açık havada 15 dakika kadar bulunmak da gerekiyor. Oral takviyenin başarısının, bir kan testi kullanılarak belirlenmesi gerektiğini söylediler.

Mevcut önerilen ortalama günlük D3 vitamini miktarı bir yıla kadar olan çocuklar için 400 IU'dur. Bu oran 1 ila 70 yaşları arasında (hamile veya emziren kadınlar dahil) 600 IU ve 70 yaş üzeri kişiler için 800 IU’dur.

Pre-menopozal Kadınlarda VKİ Arttıkça Meme Kanseri Riskinin Azaldığı Tespit Edildi

05 Eylül 2018

Obezitenin postmenopozal kadınlarda meme kanseri riskini artırdığı gösterilmiş olmasına rağmen, North Carolina Lineberger Kanser Merkezi araştırmacıları tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmanın sonuçları, premenopozal kadınlar için bunun tersinin doğru olduğunu gösterdi.

Meme kanseri, yaşlı kadınlarda daha yaygındır ve Amerika Birleşik Devletleri'nde ortalama tanı yaşı 62’dir. Obezite, menopoz sonrası kadınlarda meme kanserine yönelik daha yüksek risk oluşturur.

Genç kadınlarda meme kanseri daha az yaygın olduğu için, araştırmacılar 55 yaşından küçük 758.592 kadından oluşan bir grup için meme kanseri riskini araştırmak için 19 farklı çalışmadan veri topladılar.

Çalışmalar genellikle daha az sayıda premenopozal meme kanserine sahiptir, çünkü meme kanseri genç yaşlarda daha az yaygındır ve kanıtlar postmenopozal meme kanserinde olduğu kadar güçlü değildir.

Premenapozal Dönemde İlişki Terse Dönüyor

Araştırmacılar bu grupta VKİ yükseldikçe kanser riskinin azaldığı bir trend gördüler.Daha yüksek VKİ'nin daha düşük kanser riskine sahip olduğu bir eşik tespit edilemedi. VKI ile ilişkili en büyük risk azalması 18 ve 24 yaşları arasındaydı ve bu süre boyunca VKİ’deki her beş ünite artışına bağlı olarak yüzde 23 daha düşük meme kanseri riski vardı. 25 ila 34 yaşlarında, VKİ’deki her beş ünite artış yüzde 15 daha düşük riskle bağlantılıydı. VKİ için 35-44 yaş arasında yüzde 13 daha düşük bir risk ve 45-54 yaşlarında VKİ için yüzde 12 daha düşük bir risk vardı.

Ayrıca östrojen veya progesteron-reseptör pozitif meme kanseri için daha yüksek vücut kitle indeksine bağlı riskin azaldığını gördüler, ancak üçlü negatif meme kanseri veya hormon reseptör negatif meme kanseri için tutarlı bir ilişki görmediler.

Bulgular enteresan olsa da bu çalışma, meme kanserini önlemek amacıyla kilo almaya çalışmak için bir neden değildir. Daha ağır kadınlarda menopoz öncesi genel meme kanseri riski daha düşüktür, ancak dikkate alınması gereken nokta sağlıklı bir kiloyu yönetmenin birçok yararı olduğudur. Bu çalışmada amaçlanan, genç kadınlarda meme kanseri riskine neyin katkıda bulunduğunu anlamaya çalışmaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

The Premenopausal Breast Cancer Collaborative Group. Association of Body Mass Index and Age With Subsequent Breast Cancer Risk in Premenopausal Women. JAMA Oncology, 2018 DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.1771

Mamografinin Yerini Alabilecek Lazer Sonik Tarayıcı Geliştirildi

17 Ağustos 2018

40 yaşın üstündeki kadınlar için mamografi ile meme kanseri taramasının her yıl veya iki yılda bir yapılması gerekli olsa da kadınlar için sıkıntı verici bir işlemdir. Meme kanseri ölümlerinin azaltılmasında değerli olan teknik, hastaları X-ışını radyasyonuna maruz bırakır ve memelerin ağrılı bir şekilde ezilmesini gerektirir. Plakalar memeyi düzleştirir, böylece X ışınları daha kolay geçebilir ve net bir görüntü elde edebilir.

Erken teşhisin meme kanseri sağkalım oranlarını arttırdığı gösterilmiştir, ancak birçok kadın mamografinin verdiği rahatsızlıktan dolayı sık tekrarını istemez. 2013 yılında yapılan bir çalışmada, mamogramlarından kaçınan kadınların yarısından fazlasının nedeninin ağrı olduğunu belirtmiştir.

Mamografi, genç kadınlarda olduğu gibi, “radyografik olarak yoğun” veya röntgen ışınları için biraz opak olan memeler için de başarılı sonuçlar vermez. Mamografi ayrıca kadınların yaklaşık yarısının hayatlarında bir noktada yanlış pozitif bir tanı almasına neden olur.

Caltech araştırmacıları, daha iyi bir şey geliştirdiklerini söylüyorlar: Işık implantı ile meme dokusunu 15 saniyede tarayıp tümörleri gösteren bir lazer sonik tarayıcı. Fotoakustik bilgisayarlı tomografi veya PACT olarak bilinen tarama sistemi, Profesör Lihong Wang'ın laboratuarında geliştirilmiştir.

PACT Teknolojisi İle Hızlı Tarama

PACT, meme dokusuna yakın bir kızılötesi lazer atım yaparak çalışır. Lazer ışığı memede yayılır ve hastanın kırmızı kan hücrelerinde oksijen taşıyan hemoglobin molekülleri tarafından absorbe edilir ve bu da moleküllerin ultrasonik olarak titreşmesine neden olur. Bu titreşimler dokudan geçmekte ve memenin derisi etrafındaki 512 adet küçük ultrasonik sensör tarafından toplanmaktadır. Bu sensörlerden elde edilen veriler, meme iç yapılarının bir görüntüsünü ultrason görüntülemesine benzer bir şekilde birleştirmek için kullanılır. PACT, 4 milimetrelik bir derinlikte bir milimetrenin çeyreği kadar küçük yapıların net bir görünümünü sağlayabilir. Wang, mamogramların PACT görüntülerindeki ayrıntı düzeyi yumuşak doku kontrastını sağlayamadığını söylüyor.

Kullanılan lazer ışığı, hemoglobin tarafından çok kuvvetli bir şekilde emildiğinden, PACT, taranmakta olan dokuda mevcut olan kan damarlarını gösteren görüntüleri oluşturabilir. Kanseri bulmak için kullanışlıdır, çünkü birçok tümör kendi damarlarını oluşturur, genişletir ve yoğun vasküler doku ağları ile çevrelenir. Bu damarlar, tümörlere büyük miktarlarda kan sağlar ve tümörlerin hızla büyümesini sağlar.

Bir PACT taraması sırasında, hasta ultrasonik sensörleri ve lazeri içeren bir girintiye sahip olan bir masaya yüz üstü uzanır. Her seferinde bir meme, girintiye yerleştirilir ve lazer altından parlar. Tarama hızlı olduğundan, sadece 15 saniye sürdüğü için, hasta taranırken nefesini kolayca tutabilir ve daha net bir görüntü geliştirilebilir.

Bir PACT taramasının yapılabileceği hız, diğer görüntüleme tekniklerine göre avantaj sağlar. Örneğin, manyetik rezonans görüntüleme (MR) taramaları 45 dakika sürebilir. MR taramaları pahalıdır ve bazen hastanın kanına kontrast ajanları enjekte edilmesini gerektirir. Wang “Amacımız, hastaya zarar vermeden meme taraması, tanı, izleme ve prognoz için çok iyi bir araç inşa etmek” diyor ve ekliyor; "Hızlı, ağrısız, güvenli ve ucuz olmasını istiyoruz."

Literatür talep et

Referanslar :

Li Lin, Peng Hu, Junhui Shi, Catherine M. Appleton, Konstantin Maslov, Lei Li, Ruiying Zhang, Lihong V. Wang. Single-breath-hold photoacoustic computed tomography of the breast. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-04576-z

Parçalı Beyin Lezyonları MS`de Hastalık Kötüleşmesini Gösterebilir

13 Ağustos 2018

Multipl sklerozda (MS) lezyon artışı, görüntüleme araştırması son noktası olarak yaygın olarak kullanılan önemli ve klinik olarak uygun bir ölçektir. MS hastalarına, rutin bakımlarının bir parçası olarak MRG taramaları yapılır, böylece doktorlar yeni lezyonların görünümünü ve tipik olarak hastalık progresyonu göstergeleri olarak görülen, var olanların genişlemesini izleyebilirler. Yeni MS ilaçları için FDA tarafından onay alınması tipik olarak ilacın 24 ay boyunca beyin lezyonlarının sayısını azaltma yeteneğine bağlıdır. Bununla birlikte, lezyonlar atrofiye bağlı olarak da küçülebilir veya tamamen ortadan kaybolabilir. Genel olarak göz ardı edilmesine veya tedavi edilmesine rağmen, bu fenomen aslında tek başına bir görüntüleme biyolojik belirteci olabilir.

Buffalo Üniversitesi araştırmacıları, MS alt tiplerinde başlangıçtaki lezyon hacmine ve yeni ve genişleyen lezyon hacimlerine kıyasla atrofi nedeniyle oluşan beyin lezyon kaybı (atrofik lezyon hacmi) oranı ve bu fenomenin klinik engellilik için bağımsız öngörü değerini değerlendiren bir çalışma yaptılar.

Atrofiye Lezyon Engelliliği Öngörüyor

Araştırmacılar, beş yıllık çalışmaya, 18’i klinik izole sendrom, 126’sı relapsing-remitting ve 48’i progresif olmak üzere hastalığın üç alt tipine sahip 192 hastayı dahil ettiler. Hastaların başlangıçta ve 5. yılda 3T manyetik rezonans görüntülemelerini değerlendirdiler. Lezyonlar başlangıçta ölçüldü ve çalışma aralığı boyunca yeni / genişleyen lezyon hacimleri hesaplandı. Atrofik lezyon hacmi, başlangıçtaki lezyon maskelerinin, takip edilen SIENAX türevli beyin omurilik sıvısı kısmi hacim haritalarıyla birleştirilmesiyle hesaplandı. Hastalık alt grupları arasında ölçütler karşılaştırıldı ve engellilik değişimi (Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği [EDSS]) ile korelasyonlar değerlendirildi. Atrofik lezyon hacminin benzersiz katkı değerini belirlemek için hiyerarşik regresyon kullanıldı.

Atrofiye lezyon hacmi MS alt tipleri arasında farklıydı ve 298,1'e karşı 75,5 mm3 ile progresif MS'de yeni lezyon hacmi birikimini aştı. Atrofiye lezyon hacmi, EDSS değişiminin tek önemli korelasyonuydu ve beyin atrofisi ve yeni / genişleyen lezyon hacmini kontrol ederken anlamlı ek varyans açıkladı. Yineleyen MS'li hastalar çalışma süresince en yüksek oranda yeni lezyonlar gösterirken, en şiddetli alt tip olan progresif MS'li hastalar en fazla hızlanan beyin lezyon atrofisi hacmine sahipti.

Araştırmacılar, daha fazla veya daha büyük lezyonlar ile artan engellilik geliştiren insanlar arasında bir ilişki bulamadılar fakat atrofiye lezyon hacminin daha fazla fiziksel sakatlığın gelişimini öngördüğünü buldular.

Literatür talep et

Referanslar :

Michael G. Dwyer, Niels Bergsland, Deepa P. Ramasamy, Dejan Jakimovski, Bianca Weinstock-Guttman, Robert Zivadinov. Atrophied Brain Lesion Volume: A New Imaging Biomarker in Multiple Sclerosis. Journal of Neuroimaging, 2018.

Klinik İzole Sendromlu Erişkin ve Çocuklarda Yüksek NfL Seviyeleri

01 Ağustos 2018

Çocukluk başlangıçlı multipl skleroz (MS), tüm MS hastalarının %3-5'inde görülür. MS'li çocuklar, yetişkin hastalardan daha yüksek relaps oranına ve daha enflamatuar bir hastalık seyrine sahip olsalar da, klinik takip çalışmaları çocuklarda sakatlık ilerlemesinin yetişkinlere göre daha yavaş olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, pediatrik MS hastalarında erken hastalık seyrinde, yaşa göre beklenen beyin büyümesinde bozulma görülmüştür. Bu, sadece nöroenflamasyonun değil nörodejenerasyonun da çocukluk başlangıçlı MS'de erken ortaya çıktığını göstermektedir.

Akson hasarı, MS'de nörolojik sakatlığın devam etmesinin başlıca nedenlerinden biri olarak kabul edilir. Aksonal hasar için umut veren bir biyolojik belirteç, nörofilaman hafif zincirdir (NfL). NfL, nöron hücre iskeletinin bir elementidir ve nöronal hücre ölümünden sonra hücre dışı alana salınır. Sağlıklı bireylerde NfL seviyeleri yaşla birlikte artar ve bu nörodejenerasyonu yansıtır ve fizyolojik yaşlanma sürecinin bir parçasıdır. NfL'nin, çocuklarda MS tanısı için yetişkinlerde olduğu gibi aynı prediktif değere sahip olup olmadığı bilinmemektedir.

Hollandalı araştırmacılar, pediatrik ve erişkin klinik izole sendromlu (CIS) hastalarda, MS tanısı için beyin omurilik sıvısındaki (BOS) NfL düzeylerinin prediktif değerini araştıran bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, ilk demiyelinizasyon atağını geçiren toplam 88 erişkin ve 65 pediatrik hastayı çalışmalarına dahil ettiler. Yetişkin hastaları ortalama 62,8 ay ve çocuk hastaları 43,8 ay takip ettiler. Otuz kontrol hastasını da analize dahil ettiler. Semptomların başlangıcından sonraki 6 ay içinde lomber ponksiyon yapıldı. NfL, BOS’ta ELISA kullanılarak belirlendi. Klinik olarak kesin multipl skleroz (CDMS) tanısı için risk oranlarını hesaplamak için COX regresyon analizleri kullanıldı.

NfL Artmış Risk ile İlişkili

Yaş, oligoklonal bantlar (OCB) ve Bazal manyetik rezonans görüntülemede (MRG) asemptomatik T2 lezyonları için düzeltildikten sonra, hem pediyatrik hem de yetişkin CIS hastalarında artmış NfL seviyeleri, CDMS tanısı için daha kısa bir süre ile ilişkili bulundu. Gelecekte CDMS tanısı alan CIS hastaları için, çocuklar erişkinlerden daha yüksek NfL seviyeleri gösterdi.

Araştırmacılar BOS NfL seviyelerinin, CIS'lı çocuklarda ve erişkinlerde CDMS tanısı ile ilişkili olduğunu belirttiler. NfL'nin klinik pratikte potansiyel değeri olan hastalık seyri için ümit vaat eden bir biyolojik belirteç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

RM van der Vuurst de Vries, YYM Wong. et al. High neurofilament levels are associated with clinically definite multiple sclerosis in children and adults with clinically isolated syndrome, Multiple Sclerosis Journal 2018.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image