Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Nörodejeneratif Hastalıkların Tanısında Kullanılabilecek Bir Biyosensör Geliştirildi

14 Haziran 2016

Brezilya’da Ulusal Nanoteknoloji Labaratuvarı’nda nörodejeneratif hastalıklar ve bazı tip kanserler ile ilişkili molekülleri saptayabilen bir biyosensör geliştirildi. Cihaz kabaca cam lam üzerinde tek katmanlı organik nanometri ölçekli bir transistör. Sistem parkinson, alzheimer hastalığı ve meme kanseri gibi hastalıklarla bağlantılı glutatyon S-transferaz (GST) enzimi ile temas halinde spesifik bir yolla reaksiyon gösteren peptid glutatyonun indirgenmiş formunu (GSH) içermekte. GSH-GST reaksiyonu tanı amaçlı kullanılabilen bu transistor tarafından tespit edilebilmekte.

Araştırmacılar bu cihazın kompleks hastalıkların tanısının hızlı, güvenli ve daha ucuz bir şekilde konmasında oldukça başarılı olduğunu belirtiyorlar. Bu nanometrik biyosensörün portatifliğinin ve daha düşük maliyetinin yanı sıra molekülleri tespit etmedeki hassasiyetinin çok daha avantajlı olduğunu söylüyorlar.

Dejeneratif hastalıkların tanısında önemli GSH-GST çiftinin tespit edilmesinde organik transistor teknolojisini ilk kez kullandıklarının altını çiziyorlar. Ayrıca nanometrik hassasiyet sayesinde çok düşük düzeydeki test materyali varlığında bile moleküllerin tespit edilebilirliğinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.

Araştırmacılar geliştirdikleri sistemin diğer uygulamalardan farklı olarak, farklı hastalıklarla bağlantılı moleküller ve kontamine materyallerde var olan elementler gibi diğer maddeleri de tespit edebildiğini aktarıyorlar. Bunun için araştırmacıların sensördeki molekülleri test ile hedeflenen kimyasallarla tepkimeye giren moleküllerle değiştirmesi gerekiyor.

Araştırma grubu bundan sonrası için maliyeti daha da fazla azaltmak, portatifliği daha da geliştirmek ve toplu üretime geçmek  için kağıt-bazlı biyosensör üzerinde çalışmaya devam ediyor. Araştırmacılar kağıdın olağan formunda bir yalıtkan olduğunu kendilerinin kağıdı iletken yapacak ve iletken özellikteki polimerlerle selüloz fiberler emdirme yoluyla algılama verilerini taşıyabilen bir teknik geliştirdiklerini belirtiyorlar. Teknik iletken polimerlerin in situ sentezine dayanıyor. Polimerlerin kağıt yüzeyinde sıkışıp kalmaması için içeride ve selüloz fiberlerin porları arasında sentezlenmeleri gerekiyor. Bu gaz-fazlı kimyasal polimerizasyon ile yapılıyor.

Polimerize kağıt polimerlerin iletkenlik özelliğini kazanıyor. Bu iletlenlik kağıdın tasarımlandığı uygulamaya bağlı olarak selüloz fiberleren içine gömülmüş elementleri manipüle edilebiliyor. Bu yüzden araştrımacılar, cihazın ciddi bir kayıp olmadan akıma izin verip elektriksel olarak tam iletken olabileceğini  ya da yarı iletken olup spesifik moleküllerle etkileşir ve fiziksel, kimyasal ya da elektrokimyasal sensör olarak fonksiyon görebileceğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Fundação de Ampa o à Pesquisa do Estado de São Paulo. "Electronic device detects molecules linked to cancer, Alzheimer's and Parkinson's: An inexpensive portable biosensor." ScienceDaily. ScienceDaily, 19 May 2016.

Parkinson Tanısı Sırasındaki Şiddetli Kabızlık Daha Hızlı Hastalık İlerlemesi Mi Demek?

21 Kasım 2019

Parkinson hastalığının başlarındaki kabızlığın şiddeti, hastalığın ilerlemesini daha hızlı tahmin etmektedir. Kabızlık ayrıca tanıdan önce de sıklıkla bulunmaktadır. Kabızlık, Parkinson ile birlikte her zaman bulunmamakla birlikte, öngörücülüğü heterojen olabilir ve farklı ilerleme oranlarına sahip farklı Parkinson alt tipleri için bir belirteç olabileceği önerisini ortaya koymaktadır.

Bu duruma açıklık getirmek isteyen bir grup araştırmacı, kabızlığın parkinsonda motor ve bilişsel ilerlemeyi tahmin edip edemeyeceğini görmek için bir çalışma yaptı. Hastalar çalışmaya tanıdan ortalama olarak 0,4 yıl sonra dahil edildiler. Araştırmacılar çalışmalarında 281 parkinsonlu hastanın olduğu toplum bazlı bir kohorttan yararlandılar ve katılımcıları her 18 ayda bir MDS-UPDRS ve MMSE gibi standart değerlendirme yöntemleri ile 108. aya kadar takip ettiler. Çalışmadaki ortalama takip süresi 4,15 yıldı. Hastalar başlangıçta MDS-UPDRS kabızlık madde puanlarındaki kabızlığın ciddiyetine göre sınıflandırıldılar. 281 hastanın 43'ü hafif, 35'i orta-şiddetli kabızlık olarak sınıflandırıldı. Kaplan-Meier, demans, postüral instabilite ve ölüme doğru ilerleme oranları karşılaştırıldı. Kabızlık, hafif kabızlık veya orta-şiddetli kabızlık olarak sınıflandırılan hastalar arasında birçok demografik veya klinik değişkende (örneğin, yaş, cinsiyet, sigara içme durumu, Hoehn ve Yahr evre, MDS-UPDRS part III veya levodopa eşdeğeri dozlar) fark yoktu. Gruplar arasındaki tek fark, orta ila şiddetli kabızlık grubunda, kabızlık ve hafif gruplara göre hafif ama anlamlı derecede düşük bir MMSE skoruydu (27,34 ve 28,54'e karşılık 28,36; P = 0,01).

Kabızlık ve Postüral Dengesizlik

Kaplan-Meier analizlerinde, başlangıçta orta ila şiddetli kabızlığa sahip olan grup, parkinson ile ilişkili demansın daha erken başlangıcına sahipti (P ​​<0,05) ve diğer gruplara göre daha hızlı Hoehn ve Yahr evre 3 veya daha ilerisine gitti. (P <0,05). Çalışmada üç grup arasında mortalite açısından bir fark olmadığını gözlemlendi. Bununla birlikte, erken demansa sahip olan hastaların daha erken postural dengesizlik geliştirdikleri görüldü.

Araştırmacılar kabızlığın inceledikleri kohortun üçte birini etkilediğini tespit ettiler, ve bu grupta kabızlığın, bilişsel işlevlerin bozulması ve hastalığın başlamasında önemli bir belirleyici olabileceğini belirttiler. Öte yandan bilim insanları sadece dört Likert puanına sahip UPDRS'nin yeterince hassas olamayacağını ve araştırmacıların konuyu ileride ele almayı ve hastaları ölümlerine kadar takip etmeyi planladıklarını eklediler. Araştırmacılar, özellikle hastada kabızlık varsa ve REM uyku davranışı bozukluğu [veya] postüral dengesizlik de buna eşlik ediyorsa, bu durumun Parkinson'un kolinerjik bir alt tipi olan kolinerjik bir işlev bozukluğu olabileceğine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Daniel M. Keller Severe Constipation at Parkinson's Diagnosis Predicts Faster Disease Progression International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1554, presented October 8, 2018.

USPSTF BRCA 1 / 2 ile İlişkili Kanserlerin İçin Genetik Test Kılavuzu Yayınladı

20 Kasım 2019

Meme kanseri duyarlılığı 1 ve 2 genlerinin (BRCA1/2) potansiyel olarak zararlı mutasyonları meme, yumurtalık, fallop tüpü ve periton kanseri için artan risk ile ilişkilidir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kadınlar için meme kanseri, melanom dışı cilt kanserinden sonra en sık görülen kanserdir ve ikinci önde gelen kanser ölüm nedenidir. Genel popülasyonda BRCA1/2 mutasyonları 300 ila 500 kadında bir meydana gelir, meme kanseri vakalarının %5 ila 10'unu ve yumurtalık kanseri vakalarının %15'ini oluşturur. Bu konu ile yapılan güncel çalışmanın amacı, BRCA ile ilişkili kanserler için risk değerlendirmesi yapan genetik danışma ve genetik testler ile ilgili 2013 ABD Koruyucu Hizmetler Görev Gücü (USPSTF) önerisini güncellemekti.

USPSTF, BRCA ile ilişkili kanser teşhisi konmamış asemptomatik kadınlarda ve daha önce meme, yumurtalık, tubal teşhisi konmuş olan asemptomatik veya tedaviyi tamamlamış ve kanserden uzak sayılan periton kanseri kadınlarda potansiyel olarak zararlı BRCA1/2 mutasyonları için risk değerlendirmesi, genetik danışma ve genetik test hakkındaki kanıtları gözden geçirdi. Ek olarak USPSTF, yoğun kanser taraması, ilaçlar ve risk düşürücü cerrahi de dahil olmak üzere potansiyel olarak zararlı BRCA1/2 mutasyonu olan kadınlarda meme, yumurtalık, tubal veya peritoneal kanser riskini azaltmak için yapılan müdahaleleri de gözden geçirdi.

Riskli Gruplarda Genetik Danışmanlık Alınmalı

Ailesi veya kişisel öyküsü, BRCA1/2 genlerinde zararlı mutasyon riskinin artmasıyla ilişkili olan veya BRCA1/2 gen mutasyonları ile ilişkili bir atağa sahip olan kadınlar için risk değerlendirmesi amacıyla genetik danışma, genetik testler ve müdahalelere ait yeterli kanıt olduğu tespit edildi. Öte yandan kişisel veya aile öyküsü olan BRCA1/2 genlerinde zararlı mutasyon riski artışıyla ilişkili olmayan kadınlar için risk değerlendirmesi, genetik danışma, genetik test ve müdahalenin yararlarına dair çok zayıf olduğu görüldü. Aileden veya kişisel geçmişinden bağımsız olarak, USPSTF genel risk değerlendirmesi, genetik danışma, genetik test ve müdahalelerin orta ila küçük derecede kanıt olduğunu buldu.

USPSTF, birinci basamak klinisyenlerinin, hastanın kendisinde veya ailesinde meme, yumurtalık, tubal veya peritoneal kanser öyküsü olan veya BRCA1/2 gen mutasyonları ile ilişkili bir öyküye sahip olan ve uygun bir kısa ailesel risk değerlendirme aracı olan kadınlar için bu tür değerlendirmelerini önermektedir. Uzmanlara göre risk değerlendirme aracı üzerinde olumlu sonuç alan kadınlar genetik danışmanlık almalı ve danışmanlıktan sonra belirtilmişse genetik test almalıdır. USPSTF, kişisel veya aile öyküsü veya ataları potansiyel olarak zararlı BRCA1/2 gen mutasyonları ile ilişkili olmayan kadınlar için rutin risk değerlendirmesine, genetik danışma veya genetik testlerin mevcut kanıtlara dayalı olarak gerekli olmadığını düşünmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Preventive Services Task Force Risk Assessment, Genetic Counseling, and Genetic Testing for BRCA-Related Cancer US Preventive Services Task Force Recommendation Statement JAMA. 2019;322(7):652-665. doi:10.1001/jama.2019.10987

Obezite Çocuklarda MS Riskini ve Şiddetini Nasıl Etkiliyor?

18 Kasım 2019

Obezitenin, pediatrik multipl skleroz (MS) riskini arttırdığı bilinmektedir, ancak bu durumun hastalık seyri ile ilişkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Bu alanda yapılan çalışmanın amacı, obezitenin pediatrik MS riski ve MS'li çocuklarda birinci basamak tedavi yanıtı ile ilişkisini araştırmaktı.

Yapılan bu tek merkezli retrospektif çalışmada, Almanya, Göttingen, Çocukluk ve Ergenlikte MS Merkezi'nde tıbbi kayıtlar ve veri tabanı kullanıldı. Çalışmaya relapsing remitting pediatrik MS’li ve son 6 ay içinde vücut kitle indeksi (VKİ) ölçümü kaydı olan 453 hasta dahil edildi. Çalışmadaki hastaların hastalık başlangıç tarihleri 28 Nisan 1990 ile 26 Haziran 2016 arasındaydı ve hastaların ortalama hastalık süresi 38,4 aydı. Çalışma verileri ise 14 Temmuz 2016 tarihinden 18 Aralık 2017'ye kadar toplanmıştı.

VKİ'lere ilişkin veriler, Alman VKİ referansları kullanılarak cinsiyete ve yaşa göre sınıflandırıldı ve risk oranı (OR) tahminleri için ülke çapındaki bir çocuk sağlığı anketinden elde edilen 14747 kontrolün VKİ verileriyle karşılaştırılma yapıldı. Temel manyetik rezonans görüntüleme bulguları, birinci ve ikinci MS atakları arasındaki aralıklar, interferon beta-1a veya -1b ile glatiramer asetat ile tedavi öncesi ve sırasında yıllık nüks oranları, glatiramer asetat, ikinci basamak tedavi sıklığı ve Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği (EDSS) skorları; kilolu olmayan (BMI≤90th yüzdelik), kilolu (BMI> 90-97. yüzdelik) ve obez (BMI> 97. yüzdelik) hastalar arasında karşılaştırıldı.

Çocuklarda Tedavi Dozlarında VKİ Göz Önünde Bulundurulmalı

Toplamda 306'sı (%67.5) kadın olan ve MS tanısı sırasındaki ortalama yaşları 13.7 olan pediatrik MS'li 453 hasta çalışmaya dahil edildi. Tanıda 126 hasta (% 27.8) aşırı kilolu ya da obezdi, her iki cinsiyette de istatistiksel olarak anlamlı iki kat MS ile ilişkili obezite vardı (kızlarda OR, 2.19;% 95 CI, 1.5-3.1; P <.001 vs erkek OR, 2.14). % 95 CI, 1.3-3.5; P = 0.003). Kilolu olmayan hastalarla karşılaştırıldığında obez hastalarda, birinci basamakta interferon beta ve glatiramer asetat ile daha fazla relaps hızı (ARR, 1.29 ve 0.72; P <.001) ile daha yüksek oranda ikinci basamak tedavi oranı mevcuttu (21 [% 56.8) ] 37 vs 48 [% 38.7] 124; P = .06). Öte yandan hastalar arasındaki temel nörolojik görüntüleme bulguları, birinci ve ikinci MS atakları arasındaki aralık, ön tedavi nüksleri ve EDSS ilerleme skorları VKİ ile bağıntılı değildi.

Araştırmacılar bu çalışmada, artan pediatrik MS riskinin obezite ile ilişkili olduğunun ve obez hastalar birinci basamak ilaçlara iyi cevap vermediğinin ortaya konduğunu belirttiler. Bu durumu değiştirilmiş farmakokinetik tedaviye cevapta en muhtemel faktörler olarak ortaya çıktığını ileri süren bilim insanları, sağlıklı kiloya ulaşmanın veya dozu VKİ'ye göre ayarlamanın tedaviye yanıtı artırabileceğini düşündüklerini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Huppke B et al. Association of Obesity With Multiple Sclerosis Risk and Response to First-line Disease Modifying Drugs in Children. JAMA Neurol. 2019 Jul 15.

Kanserli Kadınlar Doğurganlık Nasıl Korunmalı?

15 Kasım 2019

Üreme çağındaki birçok kadına her yıl kanser teşhisi konur. Amerika Birleşik Devletleri'nde 2016 yılında yaklaşık 843.820 kadına kanser teşhisi kondu ve bu vakaların 89.000'inden fazlası 45 yaşın altındaydı. Kore'de, kanserli kadın hasta sayısı 2014'te 104.175’ti. 2011-2015 yılları arasında kanser tanısı alan tüm hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %70.7’ydi ve bu oran sürekli olarak daha iyiye gitmekteydi. Özellikle kemoterapi ve radyoterapinin tanı ve tedavisinde tıbbi teknolojinin gelişimi, bu kanser hastaların hayatta kalma oranını arttırmıştır. Hem kemoterapi hem de radyoterapi, foliküler azalmaya bağlı olarak yumurtalık fonksiyon kaybına neden olur. Özellikle siklofosfamid gibi alkilleyici maddeler gonadotoksiktir ve erken over yetmezliğine neden olur.

Çocuk doğurmanın mesleki veya kişisel nedenlerden dolayı ertelenmesinin sosyal eğilimlerine göre, kanserli birçok hasta henüz aile planlamasına başlamamış veya bunu tamamlamamıştır. Kadınlar için kanser tedavisine bağlı kısırlık, benlik saygısı kaybıyla ilişkili olabilir ve psikososyal sıkıntıya neden olabilir. Bu nedenle kanserli gençlerin doğurganlık potansiyellerini korumaları için fırsatların sağlanması için çaba gösterilmelidir. Endokrin fonksiyon ve doğurganlığın geri kazanılması anlamına gelen over fonksiyonunun geri kazanılması, kanserden kurtulduktan sonra üreme çağındaki kadınların yaşam kalitesini artıracaktır.

Yeni Koruma Seçenekleri

Over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu, acil kemoterapiye ihtiyaç duyan veya over stimülasyonu yapmak istemeyen kanserli erişkin hastalarda doğurganlığın korunmasında önemli bir seçenektir. Yumurtalık doku donması, kanserli prepubertal hastaların doğurganlığını korumak için tek seçenektir. Yakın tarihli bir derlemede, donmuş çözülmüş over transplantasyonunun yaklaşık 90 canlı doğuma yol açtığı ve gebe kalma oranının yaklaşık %30 olduğu bildirildi. Endokrin fonksiyon iyileşmesi, nakil sonrası 3.5 ile 6.5 ay arasında %92.9 oranında gözlenmekteydi.

Kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler, kanserden kurtulanların sayısını ve prognozunu arttırmıştır. Üreme uzmanlarına erken sevk, ergenlik öncesi ve doğurganlık çağındaki kanser hastaları için çok önemlidir. Embriyo veya oosit kriyoprezervasyonu doğurganlığın korunmasında standart yöntemdir, over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu gibi yöntemler ise henüz araştırma evresindedir. Bu yöntemlerden ikincisi, kanser tanısı almış prepubertal kızlar için tek doğurganlık koruma seçeneğidir. Yeniden implantasyondan sonra endokrin fonksiyonunun iyileşmesi iyi tespit edilmiştir ve canlı doğum oranı önemli ölçüde artmaktadır. Araştırmacılar yaptıkları incelemeye dayanarak, kanserli gençlerdeki endokrin fonksiyon ve doğurganlığı korumak amacıyla over doku kriyoprezervasyonu ve transplantasyonu kanser tedavisinden önce dikkatlice düşünülmesi gerekildiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sooyoung Kim et al. Ovarian tissue cryopreservation and transplantation in patients with cancer Obstet Gynecol Sci. 2018 Jul; 61(4): 431–442

Onkologların En Zor Sorusu – Ne Kadar Ömrüm Kaldı?

14 Kasım 2019

"Ne kadar ömrüm kaldı?" Bu, hastaları derinden etkileyen önemli bir sorudur. Günümüzde büyük veri ve çevrimiçi prognostik araçlar yardımıyla bile, immünoterapiler ve hedefli tedaviler bu soruyu cevaplamayı çok zor hale getirdi. Bu yüzden prognostik tahmin yapmak, bir bilimden çok bir sanat haline gelmiştir ve klinik deneyim ve sezgiye dayanan dikkatli, adım adım bir yaklaşım gerektiren bir durumdur.

Öncelikle Hastaların Ne Bilmek İstediğini ve Zaten Ne Bildiklerini Anlayın

Prognoz konusu, hasta ve ailesi için birçok açıdan yaklaşılması çok zor bir konudur. Hastaların %5 ila %20'si ciddi bir hastalık tanısı konduğunda prognozunu bilmek istemezler. Çoğu, neyin yanlış olduğunu bilmek ister, ancak ne kadar zamanları olursa olsun, herkes bunu bilmek istemez. Bu durum, prognozu hastadan daha fazla bilmek isteyen aile üyeleri tarafından daha karmaşık hale getirilebilir.

Bir hekimin akut miyeloid lösemili yaşlı bir hasta ile bir odada bir arada bulunup kemoterapi hakkında konuştuklarını varsayalım. Bir aile üyesi “Prognoz nedir?” diye soracak. Hastaya dönüp 'Bu duymak istediğin bir şey mi?' diye sorulduğunu düşünelim. Bunu yapmak her zaman ilginçtir, çünkü bazen hastalar bu bilgiyi isteyeceklerdir. Öte yandan çoğu zaman da hastalar bunları duymakta tereddüt etmektedirler.

Ortalamalar Değil Bireyler

Kullanılan araç ne olursa olsun, çoğu zaman iki parça bilgi sağlayacaktır: hastanın iyileşme şansı ya da kanseri tedavi edilemez ise hastanın ne kadar zamanı kaldığı. Bu sayılar kaçınılmaz olarak hasta için odak noktası haline gelecektir. Öte yandan bu sorunun sadece bir parçasıdır. Çünkü her hasta farklıdır ve bu bilgileri her bireye uyarlamak zordur. Herkesin hastalığı farklı şekilde davranır

Ne Zaman Prognoz Hakkında Bilgi Verilmeli?

Bir doktor hastanın prognozuna dair bilgi sahibi olduğunda, asıl önemli soru, ne zaman verileceği sorusudur. Buradaki ilk belirleyici, tedavi edilen kanser türüdür. Örnek olarak akut miyeloid lösemili hastalarda doktorlar hastalığın başlangıcında hastalarla ile prognoz hakkında konuşmak zorundadır. Çünkü burada kullanılan yoğun kemoterapi ile tedavi ile ilgili de önemli miktarda ölüm oranı mevcuttur. Hastalarla başlamak üzere olunan terapiden ölme şansı hakkında konuşulmazsa hastalar için bir kötülük yapıyor olabilirsiniz. Bu konuşmanın bir kısmı da tabii ki hastalığın uzun dönem prognozu ve tedavinin uzun vadeli kazançlarını içermelidir.

Diğer taraftan, Miyelodisplastik Sendromlara hastalar için zamanlama hastalığın ciddiyetine ve hastanın ne kadarını bildiğine bağlıdır. Bu anlamda, bir hastanın ne kadar zamanı kaldığı sorusunu cevaplama söz konusu olduğunda, belki de en yararlı rehber doktorun bu işi ne kadar zamandır yaptığıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

'How Long Do I Have?' Tackling Oncology's Most Difficult Question Liam Davenport August 12, 2019 Medscape

Kırık Kalp Sendromu Kansere Yol Açabilir Mi?

14 Kasım 2019

Sevilen bir kişiyi kaybetmenin aşırı stresi, önceki araştırmalarda kalp sıkıntısı ile ilişkilendirilmiş olmasına rağmen, yeni yapılan bir çalışma, kırık kalp sendromlu altı kişiden birinin de kanser olduğunu tespit etti. Daha da kötüsü, bu kişilerin teşhisten beş yıl sonra kanserden hayatta kalma olasılıkları daha düşüktü.

Halk arasında “Kırık Kalp Sendromu” olarak da bilinen Takotsubo sendromu (TTS), ciddi psikolojik veya fiziksel stres ortamında ortaya çıkabilecek akut bir kalp yetmezliği durumudur. TTS'nin patofizyolojisini açıklamak için çoklu teoriler öne sürülmüş olsa da, bu durumun tam mekanizması halen belirsizliğini korumaktadır. Şimdiye kadar, birkaç olgu sunumu, malignite ve kemoterapi uygualması sırasında  TTS oluşumunu tanımlamıştır. Ancak TTS'de gelişimde malignite veya kemoterapinin fiziksel ve duygusal stres açısından nasıl bir rol oynadığı net değildir. Malignitenin kendisinden ziyade malignite tedavisinin TTS gelişimi ile ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Uluslararası Takotsubo Kayıt Defteri'nden (InterTAK Kayıt Defteri) gelen verileri kullanan son yayınlarda, akut ortamdaki TTS sonuçlarının akut koroner sendromda (ACS) bulunanlara benzer yüksek morbidite ve mortalite taşıdığını tespit edildi. Bu, klinik seyrin potansiyel olarak üçlü malignite, tedavi ve TTS gelişiminden etkilenebileceği zorlu bir klinik senaryoyu ortaya koymaktadır. Uzmanlar TTS konusundaki anlayışımızı malignite ile ilgili olarak geliştirmek, TTS'nin potansiyel tetikleyicileri, özellikle de daha kötü bir sonuçla ilişkili olanlar için tanısal çalışmayı anlama konusundaki anlayışımızı geliştirmemize yardımcı olabileceğini düşünüyorlar. Malignitenin TTS'li hastaların klinik sonuçları üzerindeki etkisi hakkında sadece çok sınırlı sayıda veri vardır. Küçük ölçekli çalışmalar malignitenin TTS'nin uzun dönem sonuçlarını etkileyebileceğini bildirmiştir.

Yeni yapılan bir çalışmanın amacı, bu hastalardaki klinik özellikteki farklılıkları ve malignitesi olan veya olmayan TTS hastalarında hem kısa hem de uzun vadeli sonuçları araştırmak ve sonrasında bu sonuçları malignitesi olan veya olmayan ACS hastaları ile karşılaştırmaktı.

Kırık Kalpli Hastalarda En Sık Görülen Kanser, Meme Kanseri

Çalışmadaki TTS hastaları Uluslararası Takotsubo Kayıt Defteri’nden kaydedildi. TTS kohortu, klinik özelliklerdeki farklılıkları araştırmak ve kısa ve uzun vadeli mortaliteyi değerlendirmek için malignitesi olan ve olmayan hastalara bölündü. Malignitesi olan veya olmayan TTS hastalarının bir alt grubu ile malignitesi olan veya olmayan akut koroner sendrom (ACS) hastaları arasındaki uzun vadeli mortalite ile kıyaslanarak alt grup analizi yapıldı. 1604 TTS hastasının %16.6'sında malignite gözlendi. Malignitesi olan hastalar daha yaşlı ve fiziksel tetikleyicilere sahip olma olasılığı daha yüksekti, ancak malignitesi olmayanlara göre duygusal tetikleyicilere sahip olma olasılığı daha düşüktü.

Maligniteli hastalarda uzun dönem mortalite daha yüksekti (P ​​<0.001), kısa dönem sonuçları karşılaştırılabilirdi (P = 0.17). Bu hastalarda en sık görülen kanser türü meme kanseriydi. Diğer kanserler, sindirim sistemi, solunum sistemi, iç cinsiyet organları ve cilt gibi alanları etkilemekteydi. Bir başka alt grup analizinde ise, uzun süreli mortalite, maligniteli TTS hastaları ve kötü huylu ACS hastaları arasında karşılaştırılabilirdi (P = 0.13). Çalışmada malignite, uzun vadeli ölümlerin bağımsız bir belirleyicisi olarak ortaya çıkmaktaydı.

Araştırmacılar çok sayıda TTS hastasının malignite ile ilişkili olduğunu, malignite öyküsü TTS riskini artırabileceğini ve bu nedenle bu hastalarda malignite açısından uygun tarama düşünülmesi gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Can a Broken Heart Contribute to Cancer? July 17, 2019 Drug.com

Beyin Dalgalarının Kişiselleştirilmiş Tedavilere Yönlendirici Etkileri

13 Kasım 2019

Geçtiğimiz çeyrek yüzyılda, sinirbilimde, canlı insan beyninin içini görmeyi mümkün kılan nörogörüntüleme tekniklerinden, invaziv olmayan elektriksel beyin stimülasyonuna, hayvanlar üzerinde araştırma yapabilmek için lazer ışını kullanarak nöronların seçici aktivasyonuna kadar birçok gelişme görüldü. sinirbilim alanının popülaritesini, 1969'daki kuruluşundan günümüze 40.000 üyeye kadar düzenli olarak tırmanan Sinirbilimciler Derneği'nde bir üyesi patlamasından anlamak mümkün. Yine de, bu yeniliklerin herhangi biri, akıl hastalıklarının klinik tedavilerinde iyileşmelere neden olmuşsa, bu iyileşmeler çok sınırlıdır.

Geliştirilen yeni model, bilinen geleneksel tanı ve tedavi yöntemlerini beynin biyolojik konsepti ile bir devre ağı olarak birleştiriyor. Devre veya ağ yaklaşımı, beyindeki milyarlarca nöronun birbirleriyle elektriksel sinyallerle nasıl iletişim kurduğuna odaklanmaktadır. Yeni modelde akıl hastalığının ne olduğu ile ilgili yeni bir anlayış oluşturma umuduyla, anksiyete veya depresyon gibi mevcut büyük tanı kategorileri ortadan kaldırılmaktadır.

Araştırmadan Kliniğe

Dünyada 405 milyon insan depresyon, 274 milyon insan da anksiyete bozukluğu yaşamaktadır. Lancet'te 2013 sayısında yayınlanan bir araştırmaya göre, bu hastalıklar, dünya çapında yıllık yaklaşık 50 milyar dolarlık ekonomik maliyetle engellilik ve verimlilik kaybının ana nedenleridir. Mevcut tedavi modeli, eleme yöntemiyle bir tedavi bulmaya dayanmaktadır.

Hastalar, her yeni ilaç denediklerinde yeni yan etkilerle boğuşur veya ilaçları her değiştirdiklerinde geri çekilme yaşarlar. Bu süreçte uyuşturuculardan konuşma terapisine, birleşik tedavilere ve tekrar geri dönerek hastalar kendileri için neyin işe yaradığını ararlar. Bazen bunu asla bulamazlar.

NIMH projesi olan RDoC, sinirbilimi ve yeni klinik modelleri birleştiren araştırma hızını artırmayı başardı ve her biri dört ila beş yıl boyunca yılda ortalama 400.000 dolar harcadığı yaklaşık 30 bursu finanse etti. Bu araştırmaların hepsi hala devam etmektedir, bu nedenle henüz bu araştırmaların klinik bakımda değişikliklere neden olması için çok erkendir.

Bazı sinirbilim temelli tedavi yöntemleri, klinik kapıyı kırmaya yakındır. Transkraniyal manyetik stimülasyon veya çeşitli beyin devrelerini aktive eden derin beyin stimülasyonu gibi beyin stimülasyon yöntemleri, duygusal bozuklukların tedavisi için umut verici sonuçlar göstermiştir. Araştırmacılar,  bu alandaki bireyselleştirilmiş tedavilerin geniş çapta nasıl kullanılacağı henüz net olmasa da, bu yöntemleri denemenin zamanının geldiğine inanıyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brain waves by Tracie White, Stanford Medicine

Genomik Profilleme Kanser Tedavisi Sonuçlarını Nasıl Etkiliyor?

13 Kasım 2019

Genomik tümör profillemesi, her bir hasta için özel ve hassas tedavi vermek için kullanılabilecek tümör dokularındaki birçok genomik değişikliğin tanımlanmasına imkan sağlayan yeni bir tekniktir. Bu teknolojinin kullanımı ve bunun klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkisi hakkındaki veri eksikliği, Suudi Arabistan'dan bir grup araştırmacıyı bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya teşvik etti. Çalışma kapsamında birbirini izleyen 50 erişkin hastanın metastatik solid organ kanserli, tedavi standardına karşı dirençli olan tümör dokuları genomik olarak profillendi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 56’ydı ve kadınlar hasta grubunun %76'sını oluşturuyordu. Tüm hastalar ağır şekilde tedavi edildi. Hastaların %52'si göğüs, akciğer kanseri veya yumurtalık kanseri gibi ciddi kanser türlerine sahipti. Yapılan analizlerde hastaların %88'inde en az bir genetik değişiklik tespit edildi. Tümör profilleme;

  • genel hasta popülasyonunun %58’inde,
  • meme kanseri hastalarının %87 ve
  • akciğer kanseri hastalarının %14'ünde

tedavi kararlarını yönlendirici oldu.

Daha Uzun Progresyonsuz Sağkalım

Anlamlı hastalık yanıt oranları (tam remisyon, parsiyel remisyon ve stabil hastalık), terapi kararını tümör profili tarafından yönlendirilenlere (29 hastanın 25'i; %86) ve terapi kararına genomik bulgular tarafından yönlendirilmediğine benzerdi (29 hastanın 25'i; %86, 21 hastanın 17'si; %81; P=0.72). Öte yandan, tümör profilleme sonuçlarına dayanarak tedavi kararı alındığında belirlenen medyan progresyonsuz sağkalım bulgular tarafından desteklenenler arasında anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla 12.0 ve 5.2 ay; tehlike oranı %95 ve CI:0.32 idi [0.13-0.81]; P = 0.017). Genel sağkalım farkı tahmin edilemeyecek olsa da, 12 aylık sağkalım, desteklenen ve desteklenmeyen gruplarda sırasıyla %64 ve %53 idi.

Sonuç olarak, kanser hastalarındaki hassas tıp yaklaşımları, onkoloji topluluğu için hala önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Ancak bu teknolojiler özellikle ilerlemiş hastalık durumlarında yararlanılabilecek terapötik seçeneklerin sayısını arttırabilir. Araştırmacılar kendileri ve diğerleri tarafından gösterilen potansiyel faydaya rağmen, ideal istenen etkiyi elde etmek için hala uzun bir yol olduğunun altını çizdiler. Gelecekteki araştırmalar, hastalık süresince genomik profil teknolojisinin ne zaman gerçekleştirileceğine, en güvenilir ve doğrulanmış sıvı biyopsi tekniğinden yararlanarak uygun adayların seçilmesine yardımcı olan en güvenilir biyobelirteçler olan en verimli ve onaylanmış platforma hitap edebilmelidir. Uzmanlar, özellikle gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerdeki hastalar için tümör profili oluşturmayı daha uygun maliyetli hale getirmek için yeni yollarının araştırılması gerektiğinin önemine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ezzeldin M. Ibrahim et al. Genomic Profiling for Patients with Solid Tumors: A Single-Institution Experience Annals of Clinical Oncology doi:10.31487/j.ACO.2019.02.04 Volume 2(2): 3-7

Metastatik Meme Kanseri ile Yaşarken Bilinmesi Gereken 5 Şey

11 Kasım 2019

Daha etkili ve çeşitli tedavilerin bir sonucu olarak, metastatik meme kanseri olan hastalar, özellikle de HER2-pozitif alt tipli hastalar daha uzun yaşarlar. Bu artan uzun ömür ile klinisyenler, bu hasta popülasyonunda psikososyal meseleleri içeren yaşam kalitesini ve hayatta kalma sorunlarını yönetme konusunda giderek daha fazla zorlanmaktadır. Metastatik meme kanserli hastalar ve aileleri, yaşam kalitesindeki ciddi sıkıntı ve bozulmayı en aza indirmek için ele alınması gereken karmaşık ihtiyaçlara sahiptir. Hastaların yaşam kalitesini ve refahını optimize etmek, mevcut ve beklenen ihtiyaçların değerlendirilmesine vurgu yaparak, palyatif ve destekleyici tedaviye disiplinler-arası bir yaklaşımın tam olarak sürece dahil edilmesini gerektirir. İşte metastatik meme kanseri ile yaşamak hakkında bilinmesi gereken beş şey:

1. Tedavi seçenekleri artıyor

Metastatik meme kanserli hastalar, hedefli tedavi ve immünoterapi dahil olmak üzere artan sayıda tedavi seçeneği ve klinik çalışmalara katılmak için artan sayıda fırsatla daha uzun yaşamaktadır.

2. Palyatif bir bakım planı temeldir

Destekleyici ve palyatif bakım, metastatik meme kanseri tanısının kesinleştiği günden itibaren akılda tutulmalıdır. Klinisyenler metastatik meme kanserli her hasta için semptom yönetimini içeren ve psikososyal endişeler ve desteğin yeterliliği dahil olmak üzere hem hasta hem de aile sorunlarını ele alan kapsamlı bir bakım planı geliştirmelidir.

3. Egzersiz ve farkındalığa dayalı stres azaltma, başlıca anksiyete ile başa çıkma stratejisidir

Egzersiz ve dikkat temelli tedaviler, genellikle metastatik meme kanseri tanısı ile ilişkili olan endişe ve depresif belirtilerle başa çıkmada mükemmel yaklaşımlardır.

4. Yaşam dengesinin korunması zorlayıcıdır

Metastatik meme kanseri, hastalarda işlev değişikliklerine neden olur, ilişkileri değiştirir ve hastaların kendilerine bakışlarını olumsuz etkiler. Metastatik meme kanserli hastalar metastatik meme kanseri ile iyi yaşayabilmek için normallik duygusunu yeniden kazanmaya çalışmak ve hayatlarını yeniden düzene sokmak gibi çeşitli stratejiler kullanırlar.

5. Kemik, metastatik yayılımın en yaygın görüldüğü bölgelerdendir

Metastatik meme kanserli hastaların %40 ila %75'i ilk tanıları sırasında kemik metastazına sahiptir ve yine bu hastalarda yapılan çalışmalarda %44 ile %71 arasında kemik metastazı vardır. Kemik metastazı olan hastalar genellikle ağrının yanı sıra hiperkalsemi, patolojik kırık ve mobilite kaybından şikayetçidirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Living With Metastatic Breast Cancer: 5 Things to Know Kate M. O'Rourke August 15, 2019 Medscape

MS Hastalarının Takibinde Gadolinyumlu Kontrast Madde Kullanımı

07 Kasım 2019

Birçok çalışma, gadolinyum bazlı kontrast maddeleri (GBCA) kullanarak sık sık beyin MR görüntülemesi yapılan multipl skleroz (MS) hastalarında gadolinyum beyin birikintileri bulmuştur. 2017'den beri, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), tüm GBCA'lar için vücutta gadolinyum tutulmasına ilişkin sınıf çapında bir uyarıya ihtiyaç duymuştur. Gadolinyum bazlı kontrast maddelerin MS hastalarında sıkça uygulanması, beyin boyunca sinyal yoğunluğunu (SI) arttırılmamış T1 ağırlıklı görüntüleme MRG'yi artırabilmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, MS'li hastalarda, yaşam boyu kümülatif gadodiamid uygulama dozları ile dentat nükleus (DN), globus pallidus (GP) ve talamus içindeki artmış SI arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.

Yapılan bu retrospektif, 3T MRG okuyucu-körleştirilmiş çalışmaya 203 MS'li hasta (bazal ve takip MRG değerlendirmeleri ile 107) ve 262 yaş ve cinsiyet uyumlu kontrol dahil edildi. MS'li hastalar başlangıçta 2 yıldan daha az hastalık süresine sahipti ve hastalar tüm MRG zamanlarında yalnızca gadodiamid aldı. Çalışma kapsamında hastalardaki lateral ventrikül hacminin (CSF-LVV) pons ve CSF'ye (Beyin Omurilik Sıvıs) SI oranı (SIR) değerlendirildi. Çalışmada yaş, cinsiyet ve ilgi bölgesi için ayarlanan kovaryans analizi ve korelasyon analizleri kullanılmıştır.

Stabil Hastalarda Kullanımı Verimsiz

Çalışmadaki ortalama takip süresi 55.4 aydı ve hastalardaki gadolinyum bazlı kontrast madde uygulamalarının ortalama sayısı 9.2 idi. İzlemde, MS'li ve kontrolsüz hastaların %49.3'ü DN T1 hiperintensitesi gösterdi (p <0.001). DN'lerin ortalama SIR'ı (p <0.001) ve GP'nin (p = 0.005) pons'a ortalamaları, DN, GP ve talamusun CSF-LVV'nin ortalama SIR'leri MS'li hastalarda kontrollere kıyasla daha yüksekti (p <0.001). Araştırmacılar DN'nin pons'a SIR değeri gadodiamid dozlarıyla ilişkilendirildi (p <0.001). Takip sırasında DN, GP, talamus SIR'ı ile hastalık şiddeti klinik ve MRG sonuçları arasında ilişki saptanmadı.

Çalışma sonuçlarına göre MS'in başlarında DN, GP ve talamus gadolinyum birikmesi, daha agresif hastalıkların klinik veya radyolojik korelasyonları olmadan ömür boyu kümülatif gadodiamid uygulamasıyla ilişkiliydi. Klinik olarak stabil ve yıllık sürveyans uygulanan hastalar için kontrastlı madde ile yapılan görüntülemeye dair ön kanıtlar verimin düşük olduğunu göstermekteydi. Uzmanlar kontrastlı maddeli görüntülemenin tanı sırasında, yeni bir tedaviye başladıktan sonraki ilk bazal görüntülemede ve klinik olarak stabil olmayan hastaların takibinde kullanılmasının daha doğru olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Zivadinov R et al. Cumulative gadodiamide administration leads to brain gadolinium deposition in early MS Neurology. 2019 Aug 6;93(6):e611-e623.

FDA ve Flatiron Anlaştı

07 Kasım 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği'nin (ASCO) geçen yılki yıllık toplantısında, ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), tedavi stratejisini yönlendirmek için kullanılan hassas onkoloji ilaçlarının güvenliliği ve etkinliği hakkında daha fazla bilgi edinmek için gerçek dünyadaki hasta verilerini kullanma yollarını ve bu yöntemlerin tanı sistemlerine ne ölçüde uygulandığını programda öne çıkardı.

Üç yıl önce FDA, geleneksel klinik çalışma ortamı dışındaki kaynaklardan elde edilen gerçek dünya verilerinin kanser tedavilerinin güvenliliği ve etkinliği konusunda kanıt toplamak için nasıl kullanılabileceğini araştırmak için sağlık teknolojisi şirketi Flatiron Health ile bir ortaklık kurdu.

Flatiron ile FDA ortaklığı, araştırma ve gerçek dünyadaki uygulamalardaki farklılıklar hakkında daha iyi bir görüş kazanmayı ve ilaçların piyasaya girdikten sonra güvenlik ve etkinlikleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. FDA, Flatiron'un 200'den fazla ABD kanser merkezinde tedavi gören 30.000 hastanın tanımlanmış elektronik sağlık kayıtlarını Foundation Medicine tarafından yapılan genetik testlerin sonuçları ile ilişkilendirdiği, kliniko-genomik veri tabanındaki verilerden faydalanmaktadır.

Veritabanı Yeni İmkanlara Olanak Sağlıyor

Daha önce FDA ve Flatiron, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde immünoterapinin benimsenmesini ve PD-L1 testinin kullanılmasını takip etmek için gerçek dünya verilerinin kullanımını tartışmışlardır. Kurum yetkilileri, uygulamalarda farklılıklar ve uyum sağlama hızı farkları olduğuna dikkat çekerek genel olarak, nivolumab ve pembrolizumabın 2015 yılında NSCLC'de onay almalarından bu yana, bu immünoterapilerin hızlı bir şekilde benimsendiği belirttiler.

Yakın zamanda yayınlanan bir makalede FDA, Flatiron ve Foundation Medicine'dan uzmanlar, Flatiron'un veritabanının geliştirilmesini tarif etmiş ve havuzdan toplanabilecek öğrenme türlerinden bazı örnekler sağlamışlardır. Örneğin uzmanlar, tümör tipleri arasında yüksek mikro uydu kararsızlığı oranını araştırmak için veri tabanını sorgulayabilmekteydiler.

Geçtiğimiz yıllarda FDA ilk kez, yüksek mikrosatellit instabilitesi (MSI) veya yanlış eşleşme onarım eksikliği ile karakterize gelişmiş katı tümörlere sahip hastalar için pembrolizumabı onayladığında, bir ilaç için doku agnostik bir göstergeyi onaylamış oldu. Bu süreçteki hızlandırılmış onay, yüksek MSI veya uyumsuzluk onarımı eksikliği ile karakterize 15 tip solid tümörü olan 149 hastayı kapsayan beş tek kollu çalışmadan elde edilen verilere dayandırılmıştı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Turna Ray At ASCO, FDA Discusses Use of Real-World Data Drawn From Flatiron Health's Clinico-Genomics Database Genomeweb Jun 04,2018

Kanser Hastalarında Antidepresanlar Sağkalımı Nasıl Etkiliyor?

04 Kasım 2019

Depresyon ve anksiyete kanserde sık görülür ve bu hastalarda antidepresanlar etkili bir tedavi olarak kabul edilir. Öte yandan kanser hastalarındaki antidepresan bağlılığı ile mortalite arasındaki ilişki belirsizdir. Bu alanda yapılan yeni çalışma, kanserli hastaların populasyonlu bir kohortunda antidepresana bağlılık ile tüm nedenlere bağlı ölüm arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışma kapsamında en az bir kez antidepresan alan kanserli 42.075 hastayı içeren 4 yıllık bir tarihsel kohort çalışması yapıldı. antidepresana bağlılık, uyumsuzluk (<% 20), zayıf (% 20-50), orta (% 50-80) ve iyi (>% 80) bağlılık olarak kategorize edildi. Bunlara ek olarak mortaliteyi etkileyebilecek demografik ve klinik değişkenler için düzeltilmiş çok değişkenli sağkalım analizleri yapıldı.

1.051.489 kişi-risk takibinde mortalite için düzeltilmiş tehlike oranları ilaç kullanmayan gruba kıyasla düşük, orta ve iyi bağlılık gruplarında sırasılya sırasıyla 0.89 (% 95 güven aralığı [CI]: 0.83-0.95), 0.77 (% 95 CI: 0.66-0.72) ve 0.80 (% 95 CI: 0.76-0.85) idi. Tüm örneklemin ve depresyonlu bir alt grubun analizi, kanser alt tipleri için, meme, kolon, akciğer ve prostat kanserleri için benzer örgüleri ortaya çıkardı. Fakat melanom hastaları için durum farklıydı. Erken değişkenliğin çok değişkenli tahmin edicileri arasında erkek cinsiyet (HR 1.48 [% 95 CI: 1.42-1.55]), mevcut / geçmiş sigara içme durumu (HR 1.1, [% 95 CI: 1.04-1.15]; P <.0001), düşük sosyoekonomik durum ve daha fazla fiziksel komorbidite (HR 1.1, [95% CI: 1.03-1.17]; P <.0001) vardı.

Antidepresan ve Sağkalım İlişkisini Gösteren İlk Çalışma

Araştırmacılar bu çalışmanın, antidepresan ile daha yüksek bağlılığın kanser hastalarının ülke çapında geniş bir kohortunda tüm nedenlere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkili olduğunu gösteren ilk çalışma olduğunu belirttiler. Verilerinin, kanser hastaları arasında antidepresana bağlılığı cesaretlendirmek için acil ihtiyaçlara katkıda bulunduğunu söylediler. Öte yandan bu çalışma antidepresan tedavisine uyumu takip ederken, anti-kanser tedavisine uyumu takip etmiyordu. Yine de araştırmacılar depresyon tedavisi ile uyumlu olan kişilerin tüm tedavilerle daha uyumlu oldukları olabileceğinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirttiler. Ek olarak, çalışmada antidepresanların ne için reçete edildiğine veya hastanın antidepresanlara ihtiyaç duyup duymadığına veya tedaviye nasıl cevap verdiğine dair hiçbir ayrıntı yoktu.  Araştırmacılar ölçemedikleri depresyonun ciddiyeti hakkında daha fazla bilgi edinmek istediklerini belirttiler. Bu durum da çalışmanın bir sınırlamalarından biriydi. Uzmanlar daha uzun süre yaşayan insanların yalnızca antidepresan ilaçları aldıklarını değil, aynı zamanda depresyonlarının da iyileştiği gösterilse sonuçların daha ikna edici olacağına dikkat çektiler.

Makalede, yazarlar çalışmanın sınırlamalarından birinin zihinsel sağlık teşhisine ilişkin veri eksikliği olduğunu kabul etmişlerdi. Ayrıca, sağkalım oranını azaltan bilinmeyen faktörlerin, uyumlu olmayan hastalarda daha yaygın olabileceğini de bu sınırlamalara eklediler. Araştırmacılar neoplazmanın derecelendirilmesi ve evrelendirilmesi gibi ölçülmemiş değişkenler nedeniyle hala eşlik edici faktörlerin olabileceğinin de akılda tutulması gerektiğini söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Shoval G et al. Adherence to antidepressant medications is associated with reduced premature mortality in patients with cancer: A nationwide cohort study. Depress Anxiety. 2019 Jul 22.

Otoimmün Hastalıklarda T Hücrelerinin Yeni Bir Rolü Keşfedildi

01 Kasım 2019

Multipl skleroz (MS) ve diğer birçok otoimmün hastalıklara karşı gelişen duyarlılık, majör histo-uyumluluk kompleksindeki (MHC) spesifik II sınıfı alellerle güçlü bir şekilde ilişkilidir. MS ve deneysel otoimmün ensefalomyelit (EAE) modellerinde CD4+ T hücrelerinin varlığı iyi bilinen bir olgudur. Ek olarak, EAE ve MS hastalarından gelen beyin lezyonlarında CD8+ ve γδ+ T hücrelerinin varlığı da tanımlanmıştır. Öte yandan bu hücrelerin hastalıktaki (eğer varsa) rolleri halen anlaşılmamıştır. Glutene maruz kalan çölyak hastalığı olan hastaların beklendiği gibi kanda sadece glüten spesifik CD4+ T hücrelerini değil aynı zamanda bağırsak kaynaklı CD8+ ve γδ+ T hücrelerinin de harekete geçtikleri gözlenmiştir.

CD8+ T Hücreleri Hastalığı Baskılayabiliyor

Deneysel otoimmün ensefalomyelit modeli, multipl sklerozu daha iyi anlamak için geliştirilmiş bir modeldir. Araştırmacılar geliştirdikleri bu modelde, indüksiyonun, çölyak hastalığı olan hastaların glutenle mücadele çalışmalarına benzer şekilde, kanda ve merkezi sinir sisteminde klonal olarak üretilmiş CD4+, CD8+ ve γδ+ T hücrelerinin art arda dalgalar oluşturduğunu gösterdiler. Ayrıca çalışmada multipl sklerozlu hastalarda önemli derece CD8+ T hücre arıtışı olduğu da görüldü. İncelemelerde otoimmün ensefalomiyelitte, artmış CD4+ T hücrelerinin çoğunun indükleyici miyelin peptidi MOG'a özgü olduğu da bulundu. Öte yandan bu durumun tersi bir şekilde, bir klonal olarak artmış CD8+ T hücrelerinin bazılarının bir kök peptid majör histo-uyumluluk kompleksi kütüphanesinden türetilen taşıyıcı peptitler, MOG-spesifik CD4+ T hücrelerinin çoğalmasını baskılayarak hastalığı önlemekteydi.

Daha da önemlisi, araştırmacılar bu çalışma ile “temelden” T hücresi özgüllüğü ve aktivitesini incelemenin değerinin ortaya konduğunu ileri sürdüler. Yani, tek bir tepkili çift TCR dizilimi ile verilen bir cevapta en aktif olan T hücrelerinin, hem aktif göstergeler hem de klonal genişlemenin anahtar göstergeler olarak kullanılması ve ilgili TCR çifti ile transfekte edilmiş bir kök görüntü kütüphanesi veya aday antijenleri ve raportör hücreleri ile ligand tanımlanmasının önemi ortaya konmuş oldu. Araştırmacılara göre bu bulgu, ilgili antijenlerin ne olduğunu bilmeyi (veya tahmin etmeyi içeren) geleneksel yöntemlerin aksineydi.

Özetle, bu yeni çalışma, farelerde ve muhtemelen insanlarda patojenik CD4+ T hücrelerini baskılayabilen bir CD8 + T hücresi alt grubunun olduğunu ve bunun, hastalık indüksiyonundan sonra T hücrelerinin dinamik birlikte hareketlenmesine yol açtığını göstermektedir. Bu durum ilk defa bu çalışma ile hem çölyak hastalığı ve EAE hem de gösterildi. Araştırmacılara göre otoimmün hastalıklarda bu düzenleyici CD8+ T hücreleri için ligandların belirlenmesi bu nedenle terapötik öneme sahip olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Saligrama N et al. Opposing T cell responses in experimental autoimmune encephalomyelitis Naturevolume 572, pages481–487 (2019)

Parkinson Hastalığı İlerledikçe Uyku Bozukluğu Çeşitleri De Artıyor

28 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışmada, Parkinson hastalığının farklı evrelerinde çeşitli uyku bozuklukları formlarının yaygın olduğu ve bu farklı formların farklı etiyolojik mekanizmalara sahip olabileceği gösterildi. Singapur'daki Ulusal Sinir Bilimleri Enstitüsü'nden araştırmacılar, Parkinson hastalarının herhangi bir sayıda uyku bozukluğu yaşayabildiği ve uyku bozukluklarının prodromal bir semptom olabileceğinin giderek daha fazla kabul gördüğünü belirttiler.

Araştırmacılar, Parkinson İlerleme Belirteçleri Girişimi (PPMI) gözlemsel klinik çalışmasından 5 yıllık anket verilerini kullanarak, aşırı gündüz uykululuk (EDS), uykusuzluk, muhtemel hızlı göz hareketi (REM) ve uyku davranış bozukluğundaki (pRBD) uzun süreli değişiklik parametrelerini karşılaştırdılar. Araştırmaya 218 erken Parkinson hastası ve 102 sağlıklı kontrol katılımcısı dahil edildi. Çalışmadaki hastalık durumları, RBD Tarama Anketi (> 5), Epworth Uykululuk Skalası (≥10) ve Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS) Bölüm 1.7 (≥2) puanlarıyla tanımlandı. Katılımcıların ilaç kayıtları, Parkinson ilaçlarının ve uykuya bağlı sakinleştiricilerin kullanımına ilişkin demografik verileri ve bilgileri ortaya koydu. Klinik motor değerlendirmeleri için ise Hoehn ve Yahr evrelemesi ve Hareket Bozukluğu Derneği (MDS) –UPDRS Bölüm III kullanıldı.

Başlangıçta, Parkinson hastaları ve sağlıklı kontroller yaş, vücut kitle indeksi ve uyku ilişkili ilaçların kullanımı bakımından benzerdi. Parkinson hastalarında MDS-UPDRS, Hoehn ve Yahr skorları daha yüksekti. Ek olarak Parkinson grubunda erkeklerin oranı sağlıklı kontrol grubundan daha yüksekti (sırasıyla %68.8 ve %56.9; P = 0.05). Parkinson hastalarında uykusuzluk prevalansı başlangıçta %21 iken bu oran 5 yıl içinde %56'ya yükseldi. EDS prevalansı ise %17'den %32'ye yükseldi. Prevalanstaki en az artış %22'den %30'a çıkış ile pRBC’de görüldü. Başlangıçtan 2 yıl sonra, EDS ve pRBD'deki artışlar genel olarak aynı seviyedeyken, uykusuzluk bazal seviyeden 5. yıla kadar düzenli olarak arttı.

Farklı Evrelerde Farklı Uyku Bozuklukları

Sağlıklı kontrol grubunda uykusuzluk bazal seviye ile 2 ve 3 yıl arasında (%22'de) arttı, fakat 4 ve 5 yıllarında düşüş gösterdi. Bu gruptaki EDS miktarı esas olarak bazal seviyeden 5. yıla kadar sabitti (en yüksek prevalans 4. yılda %14 idi). Herhangi bir zamanda sağlıklı kontrol grubunda pRBD tespit edilmedi.

Araştırmacılar uykusuzluk ve EDS birlikteliği ile ilgili anket verilerinin yalnızca örtüşmeyi gösterdiğini, uykusuzluğun EDS ile sonuçlandığına veya EDS’den kaynaklandığına dair bir şey söylemek için ellerinde yeterli veri olmadığını vurguladılar. Çalışma sırasında birden fazla uyku bozukluğu olan hastaların oranının zamanla arttığını belirten araştırmacılar, bu grubun hala nispeten küçük grup olduğunu ve bu nedenle farklı uyku bozukluğu biçimlerinin farklı patogenezlere sahip olmasının muhtemel olduğunu ileri sürdüler.

Başlangıçta Parkinson hastalarının;

  • %31,7'si bir çeşit uyku bozukluğu,
  • %11,5'i iki tip ve
  • %1,4'ü her üç tipte de rapor etmiştir.

Beş yılda;

  • %39.0 bir tip,
  • %23.4 iki tip ve
  • %7.3 her üç tipte bildirmiştir.

Araştırmacılar anketlere verilen cevaplara dayanan bu sonuçların, Parkinson hastalarının genel olarak örtüşme yetersizliği ile ilgili popülasyonları üzerinde yapılan polisomnografi ile elde edilen sonuçlara tekabül ettiğini belirttiler.

Bir başka araştırmacı grubu ise hastalık ilerledikçe bireysel hastalardaki uyku bozukluğu formlarında fazla örtüşme olmamasının, her bir hastadaki uyku bozukluğu çeşidinin farklı bir etiyolojiden köken alması ile ilişkili olabileceğini belirtti ve bu alanda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini vurguladı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Progression of sleep disorders spectrum in Parkinson’s Disease: A 5 year clinical longitudinal study International Congress of Parkinson's Disease and Movement Disorders (MDS) 2018. Abstract 1641, presented October 9, 2018.

Akdeniz Diyeti Alzheimer Gelişimini Yavaşlatabilir Mi?

25 Ekim 2019

Yapılan yeni bir çalışma Akdeniz diyetine bağlılığın, Alzheimer hastalığı patolojisinin biyolojik işareti olan Aβ-amiloid (Aβ) birikimindeki zamanla azalmaya ile ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Başlangıçta bilişsel olarak sağlıklı kabul edilen ve Alzheimer riski altında bulunan Avustralya Yaşlanma, Biyobelirteçler ve Yaşam Tarzı (AIBL) Çalışması'ndan 77 katılımcının dahil olduğu kohorttaki genel Akdeniz diyeti uyumu için daha yüksek bir başlangıç ​​skoru, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile ölçüldüğünde daha az Aβ birikimi ile önemli ölçüde ilişkilendirildi.

Akdeniz diyetinin özellikle hafıza ve düşünme sonuçlarında faydalar gösterdiğini söyleyen araştırmacılar Alzheimer patolojisinin beyindeki gerçek birikimi ile bu diyete bağlılık arasında bir ilişki olup olmadığına bakmanın önemli olduğunu belirttiler. Yeni analiz, AIBL Yaşlanma Çalışması'na katılan ve en az 60 yaşlarında (ortalama yaş, 71.1 yıl; %51 erkek) 77 yetişkini içermekteydi ve katılımcıların hepsi başlangıçta bilişsel olarak "normal" olarak sınıflandırılmıştı. Çalışmada ayrıca 11C-Pittsburgh B bileşiği PET okumaları temelinde, bazal değerde en az 1.4 olan standartlaştırılmış bir alım değeri oranı (SUVR) ya da sıfırdan 36'ya kadar olan Aβ birikimi oranıyla "Aβ akümülatörleri" olarak kabul edildiler. Başlangıçta PET 18. ve 36. aylarda Aβ yükünü ölçmek için kullanıldı. Çalışmada açlık kan örnekleri apolipoprotein E (ApoE) genotiplemesi açısından değerlendirildi. Böylelikle tüm çalışma popülasyonunun %42’sinin en az bir APOE Ɛ4 alel taşıdığı tespit edildi.

Yüksek Meyve Alımı ile Daha Az Aβ Birikimi

Başlangıçta, tüm katılımcılar önceki 12 ay boyunca besin alımına ilişkin 74 maddelik Victoria Gıda Sıklığı Anketi Konseyini doldurdular. Bu, 0'dan 9'a kadar değişen bireysel Akdeniz diyeti skorlarını oluşturmak için kullanıldı. Tüm kohortun ortalama Akdeniz diyeti skoru 4 olarak bulundu.

Akdeniz diyetinin bireysel bileşenlerini değerlendirirken, sadece yüksek meyve alımı, Aβ birikiminin daha az olmasıyla önemli ölçüde bağlantılıydı. Araştırmacılar çalışma bulgularının gücünün şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Bulgular bireylerin Alzheimer hastalığını geciktirmek için diyetlerini değiştirmek gibi basit ama etkili yöntemlere sahip olduğunu işaret etti. Bilim insanları hastalardan Akdeniz diyetini takip etmelerini istemenin sadece Alzheimer riskini azaltmanın yanı sıra birçok yönden yararlı olduğunu düşündüren kanıtlar olduğuna dikkat çektiler.

Araştırmacılar  özellikle meyve tüketimi hakkındaki bulguların büyüleyici olduğunu ve bilimsel olarak makul olduğunu söyleseler de, bulgularının sadece gözlemsel bir çalışma bazlı olduğunu belirttiler ve asıl kanıtın randomize klinik deneylerden gelmesi gerektiğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Stephanie R. Rainey-Smith et al. Mediterranean diet adherence and rate of cerebral Aβ-amyloid accumulation: Data from the Australian Imaging, Biomarkers and Lifestyle Study of Ageing Translational Psychiatry volume 8, Article number: 238 (2018)

Alzheimer Hastalarında Lomber Ponksiyon Hangi Durumlarda Kullanılmalı?

22 Ekim 2019

Alzheimer hastalığının erken ve doğru teşhisi, hastalığın ilerlemesini durdurma veya yavaşlatma potansiyeline sahip olan tedaviler mevcut olduğunda kritik öneme sahiptir. Bilim insanları bu alanda geliştirilen yeni kriterlerin, lomber ponksiyon kullanımı ile Alzheimer hastalığı ve diğer demanslara tanı koyma sürecinde uygunluğu konusunda bu alandaki tıbbi uzmanlara gerekli rehberliği sağlayacağını düşünüyorlar. Böylece demans hastalarına ve ailelerine onları bekleyen hastalığa uyum sağlayabilmek için hazırlık yapma imkânı verilebilecek.

Alzheimer hastalığı genellikle fiziksel sağlık, tıbbi geçmiş ve hafıza değerlendirmesi, düşünme ve akıl yürütme konularında kapsamlı bir inceleme ile teşhis edilir. Lomber ponksiyon ABD'de şu anda Alzheimer tanısında rutin klinik uygulamada olmasa da uzmanlar, Alzheimer hastalığının biyolojik belirteçlerini test etmek için beyin-omurilik sıvısını (BOS) almanın maliyet etkin ve güvenli bir yol olduğunu düşünüyorlar. Bu yolla hekimler hastalığın seyrinin çok erken dönemlerinde hem kendileri hem de hastalar için çok önemli tanı bilgilerine sahip olabiliyorlar.

Yeni kriterleri geliştiren çalışma grubunun bu girişimi, Nükleer Tıp ve Moleküler Görüntüleme Derneği (SNMMI) ve Alzheimer Derneği tarafından geliştirilen 2013 AUC'yi tamamlamaktadır. Yeni AUC kriterleri, klinisyenlerin aşağıdaki hasta popülasyonlarını lomber ponksiyon için uygun ve uygunsuz olarak kabul etmelerini önermektedir:

Lomber Ponksiyonun Uygun Olduğu Hastalar

• Hasta öznel bilişsel düşüşe (SCD) sahiptir ve Alzheimer hastalığı için bellekte kalıcı bir düşüş, daha genç başlama yaşı (>60), son 5 yıl içinde başlayan gibi belirtilere bağlı olarak artan risk altında olduğu düşünülmektedir. Bu durumda BOS biyobelirteç testini yapma kararı kişiye özel olmalı ve hastanın, ailenin ve doktorun hastanın bilişsel düşüşü ile ilgili ortak endişesi ile desteklenmelidir.

• Hastada kalıcı, ilerleyen ve açıklanamayan hafif bilişsel bozulma (MCI) vardır. MCI bilişsel testlerde hafif açıkları içerir, ancak fonksiyonel yeteneklerde değişiklik yoktur.

• Hastanın olası Alzheimer hastalığı olduğunu belirten semptomları vardır, bu da demansın başka bir nedene bağlı olabileceği anlamına gelir.

• Hastanın erken yaşta başlayan MCI veya demansı vardır (<65).

• Hasta, tipik başlangıç ​​yaşı olan muhtemel Alzheimer hastalığı için temel klinik kriterleri karşılamaktadır.

• Hastanın baskın semptomu, sanrılar ve deliryum gibi açıklanamayan davranışsal değişikliktir ve hastada Alzheimer hastalığı teşhisi düşünülmektedir.

Lomber Ponksiyonun Uygunsuz Olduğu Hastalar

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiş, yaşına göre normal zihinsel işlev aralığında ve Alzheimer hastalığı için önemli risk faktörlerinden yoksundur.

• Hasta bilişsel açıdan zarar görmemiştir, ancak hastanın aile öyküsü nedeniyle Alzheimer hastalığı riski altında olduğu düşünülmektedir.

• Hastanın SCD'si vardır fakat aile öyküsünde Alzheimer olmaması veya çevresindeki insanların bu konuda bir endişesi olmaması gibi göstergelere dayanarak doktor tarafından Alzheimer hastalığı için yüksek risk altında olduğu düşünülmemesi

• Hastanın Parkinson hastalığı ve Lewy vücut demansı gibi rahatsızlıkların güçlü bir göstergesi olan hızlı göz hareketi (REM) uyku davranış bozukluğu belirtileri vardır.

• Hastaya Alzheimer tanısı konmuştur ve test ile hastalığının evresinin veya ciddiyetinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.

• Hasta, bilişsel bozukluğu olmayan bir apolipoprotein E-e4 (ApoE-e4) taşıyıcısıdır. ApoE-e4, geç başlangıçlı Alzheimer riski ile kuvvetli bir şekilde ilişkili genetik bir mutasyondur.

• Test, erken başlangıçlı bir Alzheimer formuna neden olan nadir bir genetik mutasyon taşıdığından şüphelenilen kişiler için genotipleme yerine kullanılmaktadır.

AUC çalışma grubundan kriterleri klinik pratikte uygulanmalarına ilişkin önerilerini içermektedir. Araştırmacılar BOS biyobelirteç testinin, testin uygunluğunu belirleyebilecek, hastayı ve aileyi faydalar ve riskler hakkında eğitebilecek, prosedürün belirlenmiş yönergeleri izlemesini sağlayabilecek ve sonuçları hastanın tedavi planına entegre edebilecek demans uzman doktorlar tarafından yapılmasının öneminin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Leslie M. Shaw et al. Appropriate use criteria for lumbar puncture and cerebrospinal fluid testing in the diagnosis of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018

Görsel Auralı Migren Atakları Atriyal Fibrilasyon İçin Risk Faktörü Mü?

18 Ekim 2019

Önceki araştırmalar auralı migrenin, inme veya geçici iskemik atak riskini arttırdığını göstermiştir. Atriyal fibrilasyon, kardiyoembolik inmenin yaygın bir nedenidir. Bilim adamları, migren ile görsel aura ve kardiyoembolik inme arasındaki ilişkinin daha yüksek oranda atriyal fibrilasyon ile açıklanıp açıklanamayacağını henüz tam olarak anlayamamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, topluluklarda ateroskleroz riskinde migren ile görsel aura ve atriyal fibrilasyon arasındaki ilişki test edildi. Bu uzunlamasına, toplum temelli bir kohort çalışması olan Topluluklarda Ateroskleroz Riski çalışmasında, katılımcılara 1993-1995'te migren öyküsü için mülakat yapıldı ve katılımcılar 2013 yılına kadar atriyal fibrilasyon olayı için takip edildi. Atriyal fibrilasyon, EKG'ler, taburcu kodları ve ölüm sertifikaları kullanılarak tanımlandı. İnme tanısı ise hem bilgisayar kaynaklı tanı hem de doktor tıbbi kayıt incelenmesi ile tanımlandı ve farklılıklar bir hekim grubu tarafından incelendi. Baş ağrısı olmayan kontrollerle karşılaştırıldığında, migren ve alt tipleri ile atriyal fibrilasyon arasındaki ilişkiyi incelemek için çok değişkenli Cox modelleri kullanıldı. Atriyal fibrilasyonun görsel aura ile ilişkili inme riski olan bir migren aracısı olup olmadığını test etmek için ilişki analizi yapıldı.

Görsel Auralı Migren Hastaları Atriyal Fibrilasyon Açısından Taranmalı

Çalışmada, önceden atriyal fibrilasyon veya inme öyküsü olmayan ve baş ağrısı için değerlendirilen 11,939 katılımcının 426'sı görsel auralı migren, 1.090’ı görsel aurasız migren, 1.018’i migren dışı baş ağrısı ve 9.405’i baş ağrısı olmadığını bildirdi. Yirmi yıllık izlem süresinde, atriyal fibrilasyon, migrenli 1.516 kişinin 232'sinde (%15) ve baş ağrısı olmayan 9.405 kişinin 1.623'ünde (%17) meydana geldi. Birden fazla eşlik eden etken açısından düzenleme sonrasında görsel auralı migren, baş ağrısı olmamasına ve görsel aura içermeyen migrene kıyasla artan atriyal fibrilasyon riski ile ilişkili bulundu.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin, atriyal fibrilasyonun görsel auralı migren inme riski için potansiyel bir mediyatör olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Auralı migrenin, atriyal fibrilasyon riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu ve bunun potansiyel olarak iskemik felçlere yol açabileceğini aktardılar. Auralı migreni olan kişilerin, kalp ve kan damarlarını kontrol etmeye yardımcı olan otonom sinir sistemi problemleri nedeniyle atriyal fibrilasyon riskinin daha yüksek olabileceğinide vurguladılar. Görsel auralı migreni olan kişilerin atriyal fibrilasyon için taranması gerekip gerekmediğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu söylediler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sen et al.  Migraine with visual aura is a risk factor for incident atrial fibrillation, Neurology  December 11, 2018; 91 (24).

Serebellum Stimülasyonu İnme Sonrası Yürüyüş ve Dengeyi Geliştiriyor

16 Ekim 2019

Yürüyüş ve denge bozukluğu, inmeden sonra daha kötü fonksiyonel iyileşme ile ilişkilidir. Beyinciğin, özellikle yürüme ve denge fonksiyonları için, felçli hastalarda motor ağlarının fonksiyonel olarak yeniden düzenlenmesinde önemli olduğu bilinmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, serebellar intermittan θ-patlama stimülasyonunun (CRB-iTBS) inme nedeniyle hemiparezisi olan hastalarda dengeyi ve yürüme fonksiyonlarını iyileştirip iyileştirmediği değerlendirildi.

Araştırmacılar bu randomize, çift-kör, plasebo kontrollü faz IIa araştırmada, felçli hastalarda yürüyüş ve denge iyileşmesini teşvik etmede fizyoterapi ile birleştirilmiş 3 haftalık bir CRB-iTBS tedavisinin etkinliğini ve güvenliğini araştırdılar. Bir nöro-rehabilitasyon hastanesinden, kontralateral orta serebral arter bölgesinde ardışık iskemik kronik inmeli, hemiparezisi olan 30 hastayı çalışmaya dahil ettiler. Katılımcılar, Mart 2013 ile Haziran 2017 arasında tarandı ve kaydedildi.

Hastalar 3 hafta boyunca günlük fizyoterapiden hemen önce, etkilenen vücut tarafına ipsilateral serebellar yarımküre üzerine uygulanan, rastgele olarak CRB-iTBS veya sahte iTBS ile tedavi aldılar. Birincil sonuç, Berg Balance Skalasındaki bazal çizgiden değişimin gruplar arası farkıydı. İkincil keşif ölçümleri arasında; Fugl-Meyer Değerlendirme ölçeği, Barthel İndeksinde bazal çizgideki değişimin gruplar arası farkı, elektroensefalogram ile kombinasyon halinde transkraniyal manyetik stimülasyonla ölçülen kortikal aktivite ve yürüyüş analizi ile lokomosyon değerlendirmesi yer alıyordu.

Yürüyüş ve Denge İyileşiyor

Çalışmayı, ortalama yaşları 64 olan 13’ü kadın toplam 34 hasta tamamladı. CRB-iTBS ile tedavi edilen hastalar, ortalama (SE) Berg Denge Skalası puanındaki belirgin bir artışla (taban çizgisi: 34,5; tedaviden 3 hafta sonra: 43,4 ve tedavi bitiminden 3 hafta sonra: 47,5) ortaya konan, yürüme ve denge fonksiyonlarında bir iyileşme gösterdiler. Fugl-Meyer Değerlendirmesinde (bazal: 163,8; tedaviden 3 hafta sonra: 171,1; tedavinin bitmesinden 3 hafta sonra: 173,5) ve Barthel Index skorlarında (bazal: 71,1; tedaviden 3 hafta sonra: 88,8; tedavinin bitmesinden 3 hafta sonra: 92,2) tedaviyle ilişkili genel olarak hiçbir fark görülmedi. CRB-iTBS ile tedavi edilen hastalar yürüyüş analizinde adım genişliğinde bir azalma (bazal: 16,8cm; tedaviden 3 hafta sonra: 14,3cm) ve arka parietal korteks üzerinde nöral aktivite artışı gösterdiler.

Araştırmacılar, serebellar intermittan θ-patlama stimülasyonunun, felçli hastalarda serebello-kortikal plastisite üzerine etki ederek yürüyüş ve denge iyileşmesini desteklediğini belirttiler. Çalışma sonuçlarının bağımsız yürüyüş seviyesini arttırmak ve düşme riskini azaltmak için önemli olduğunu vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Koch et al.  Effect of Cerebellar Stimulation on Gait and Balance Recovery in Patients With Hemiparetic Stroke, JAMA Neurology 2018.

Tümörler Nasıl Evrilir?

16 Ekim 2019

Onkolojideki en büyük zorluk, tümörlerin zaman içinde değişmesi, iyi huyludan habisliğe ilerlemesi, metastatik hale gelmesi ve belirli tedavilere direnç geliştirmesidir. Bu süreç, kanser hücrelerini ve bunların mikro ortamlarını içerir ve tümör içi heterojenliği ile sonuçlanır. Temel soru, bir kanserin bir sonraki evrimsel basamağını tahmin etmenin mümkün olup olmadığıdır.

Hastalar arasında tekrarlayan genomik değişimler, kanser progresyonunun öngörülmesi için değerli olan tekrarlanan evrimsel süreçleri yansıtmaktadır. Çok bölgeli dizileme, bir tümördeki bazı genomik değişikliklerin zamanla ortaya çıkmasına izin verir, ancak hastalar arasında tekrarlanan bu değişikliklerin net bir şekilde tanımlanması önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

Kullanışlı Bir Yöntem

Yeni bir araştırmada aktarımla öğrenmeye dayanan bir makine öğrenmesi kullanılarak, kanser evrimi ve verideki gürültünün stokastik etkilerin aşılmasına ve kanser kohortlarındaki gizli evrimsel kalıpların tanımlanmasına izin veren bir yöntem geliştirildi. Akciğer, meme, renal ve kolorektal kanserden çok bölgeli sekans veri setlerine uygulandığında (178 hastanın 768 örneği), kullanılan bu yöntem, tek örnekli kohortlardaki tekrarlanan hasta alt gruplarında tekrarlanan evrimsel yörüngeleri saptadı (n = 2,935). Kullanılan yöntem, tümörlerinin nasıl evrimleştiğine dayanarak hastaları sınıflandırmak için bir araç sağladı.

Araştırma ekibi kullandığı bu yönteme REVOLVER adını verdi. Kanserde tekrarlanan evrimin tespiti, hastalık yönetimine evrimsel yaklaşımların uygulanması için kritik öneme sahiptir. Hastaların tümörlerinin tekrarlayan evrimsel paternlere dayanarak tabakalaşması, bilim insanlarına ve doktorlara habis progresyonun gelecekteki adımlarını tahmin etmede yardımcı olabilir, böylece potansiyel olarak optimal ve kişiselleştirilmiş klinik kararlar hakkında yol gösterici olabilir.

Araştırma ekibine göre REVOLVER, hem ikili hem de CCF (kanser hücresi fraksiyonu) değerleriyle birlikte kullanılabilir ve hasta başına çoklu skorlu filogenetik ağaçlar sağlayan herhangi bir yöntemle birlikte kullanılabilir. Bu yöntem geniş bir girdi verisine uyarlanabilir ve bu da daha büyük veri setleriyle kolayca kullanılabilir olmasını sağlayabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Caravagna G, et al. Detecting repeated cancer evolution from multi-region tumor sequencing data. Nat Methods. 2018 Sep;15(9):707-714.

Otistik Vakaların Beyin Dokusunda Yüksek Oranda Aluminyum Görülüyor

15 Ekim 2019

Otizm spektrum bozukluğu (ASD), bilinmeyen bir nedenden ötürü oluşan nörogelişimsel bir durumdur. Hem genetik hem de çevresel faktörlerin ASD'nin başlangıcı ve ilerlemesi ile ilişkili olması muhtemeldir, ancak etiyolojisinin altında yatan mekanizmaların multifaktöriyel olması beklenir.

Son zamanlarda etiyolojik sebeplerin arasına genetik duyarlılık ve toksinler gibi çevresel faktörlerin dahil edilmesi önerilmektedir. Bir alüminyum adjuvanı içeren pediyatrik aşılar, bebeğin alüminyuma maruz kalmasının dolaylı bir ölçüsüdür ve yapılmış olan bazı çalışmalarda bunların kullanımı, ASD'nin yaygınlığının artmasıyla ilişkili bulunmuştur. Son yıllarda bu konu oldukça popüler olmaya başlamıştır.

İngiltere merkezli yapılan bir çalışma ile ilk kez, otizm tanısı alan donörlerden alınan beyin dokusunun alüminyum içeriğini ölçmek için enine ısıtılmış grafit fırın atomik absorpsiyon spektrometrisi kullanıldı. Araştırmacılar ayrıca, floresan mikroskobu kullanarak beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici bir flor kullandılar.

Tutarlı Bir Şekilde Yüksek Alüminyum Düzeyleri

Çalışmanın sonuçlarına göre otizmde beyin dokusunun alüminyum içeriği tutarlı bir şekilde yüksekti. Her bir lob için 5 bireyden ortalama (standart sapma) alüminyum içeriği; oksipital lob için 3.82 (5.42), frontal lob için 2.30 (2.00), temporal lob için 2.79 (4.05) ve paryetal lob için 3.82 (5.17) μg / g kuru ağırlık şeklinde hesaplandı. Bu veriler, insan beyin dokusunda aluminyum için şimdiye kadar kaydedilmiş en yüksek değerlerden bazılarıydı ve araştırma ekibine göre 15 yaşındaki bir çocuğun oksipital lobunun alüminyum içeriğinin neden 8.74 (11.59) μg / g kuru ağırlıkta olduğunu sorgulamak gerekmekteydi.

10 donördeki beyin dokusunda alüminyumu tanımlamak için alüminyum seçici floresan mikroskobu kullanıldı. Alüminyum nöronlar ile ilişkili iken, meninkslerde, damarlarda, gri ve beyaz maddelerde mikroglia benzeri hücrelerde ve diğer inflamatuar nöronal olmayan hücrelerde hücre içinde mevcut olduğu ortaya çıktı. Nöronal olmayan hücrelerle ilişkili hücre içi alüminyumun yoğunluğu, otizm beyin dokusunda göze çarpan bir gözlemdi ve hem beyindeki alüminyumun kökenine hem de otizm spektrum bozukluğundaki varsayılan role ilişkin ipuçları sunabilirdi.

Bu çalışma ilk kez tutarlı bir şekilde otizmli kişilerin beyinlerinde hem hücre içi hem de hücre dışı alüminyum yüksekliğini gösteren ilk çalışma oldu. Araştırmacılar nedensellik ilişkisi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Mold M, et al. Aluminium in brain tissue in autism. Journal of Trace Elements in Medicine and Biology Volume 46, March 2018, Pages 76-82

BOS’taki Nörofilament Hafif Zincir Düzeyleri, Kognitif Bozukluk Riskiyle İlişkili Mi?

07 Ekim 2019

Günümüzde bilimsel kanıtlar, yüksek beyin omurilik sıvısı (BOS) nörofilament hafif zincir (NfL) ve nörogranin (Ng) seviyelerinin bilişsel gerileme ile ilişkili olduğunu ve nörodejenerasyonun belirleyici işaretleri olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, önceki çalışmalarda bu belirteçler toplumsal olarak değerlendirilmemiş, hafif bilişsel bozulma riski (MCI) açısından değerlendirilmemiş veya prognostik değerleri BOS’taki tüm tau (T-tau) veya fosforile edilmiş tau (P-tau) ile karşılaştırılmamıştır.

Bir grup bilim insanı yaptıkları yeni bir çalışmada, BOS NfL ve Ng seviyelerinin MCI riski ile ilişkili olup olmadığını belirlemeyi amaçladılar. Araştırmacılar ayrıca, bu belirteçlerin MCI riski açısından CSF T-tau veya P-tau ile karşılaştırıldığında etki büyüklüğünü ve BOS amiloid-P (Aβ42)’nin bu ilişkileri değiştirip değiştirmediğini de değerlendirdiler.

Araştırmacılar yaptıkları analizlerde, mevcut BOS verileri ve en az bir takip ziyareti ile Ocak 2004 - Aralık 2015 tarihleri arasında, prospektif popülasyona dayalı Mayo Kliniği Çalışmasına katılmış olan bilişsel bozulması olmayan 648 katılımcıyı incelediler. Katılımcılar ortalama 3,8 yıl (çeyrekler arası aralık, 2,6-5,4 yıl) takip edildi. BOS NfL ve Ng düzeyleri, “sandwich enzyme-linked” immünosorbent tahlili kullanılarak ölçüldü. BOS Aβ42, T-tau ve P-tau seviyeleri, otomatik elektrokimyaluminans immünoassaylerle ölçüldü. Cinsiyet, eğitim, apolipoprotein E genotipi ve Charlson komorbidite indeksi ayarladıktan sonra, BOS NfL, Ng, A42, T-tau veya P-tau arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için, yaş sınırı olan Cox orantısal tehlike modelleri kullanıldı. BOS Aβ42'yi bir etki değiştirici olarak incelemek için çeyreklere ayırdılar. Sonuçlarda alt çeyrekte kalanlar, yüksek beyin amiloidine sahip olarak tanımlandı.

3 Kat Artmış Risk

Başlangıçta, bilişsel bozukluğu olmayan 648 katılımcının ortalama yaşı 72,3 yıldı (dağılım, 50,7 - 95,3 yıl) ve 366'sı (%56,5) erkekti. 96 (%14,8) kişi MCI geliştirmişti. Alt çeyreğe kıyasla, BOS NfL'nin üst çeyreği çok değişkenli modellerde 3,1 kat artmış MCI riski ile ilişkilendirildi. MCI riski açısından Aβ42 ile BOS NfL arasında etkileşim yoktu.

Araştırmacılar, yüksek BOS NfL seviyelerinin, bir topluluk popülasyonunda MCI için bir risk faktörü olduğunu ve bu durumun beyin amiloidinden bağımsız olduğunu belirttiler. Ancak BOS T-tau, P-tau veya Ng’nin MCI için bir risk faktörü olmadığını aktardılar. Bu popülasyona dayalı çalışmada, alt çeyreğe kıyasla, CSF NfL'nin üst çeyreği 3 kat artmış MCI riski ile ilişkilendirildi. Araştırmacılar sonuçlarının bu alanda toplum bazında yapılan ilk çalışma olması nedeniyle önemli olduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Silke Kern, Jeremy A. Syrjanen, Kaj Blennow et al.  Association of Cerebrospinal Fluid Neurofilament Light Protein With Risk of Mild Cognitive Impairment Among Individuals Without Cognitive Impairment,  JAMA Neurology 2018.

Kanser İlaçlarının Test Edilmesi İçin İnsan Tümörlerini Taklit Eden Yeni Bir Model

01 Ekim 2019

Miyeloid hücre lösemi-1 (MCL-1), birçok kanserin sürekli büyümesi için gerekli olan bir prostat B hücre lenfoma 2 (BCL-2) ailesin bir üyesidir. MCL-1, kanser hücrelerinin, normal olarak hasarlı veya istenmeyen hücreleri vücuttan yok eden programlanmış hücre ölümü veya apoptoz sürecinden kaçmasına izin verir. Bu kadar çok kanser hücresi hayatta kalmak için MCL-1'e bağımlı olduğu için, teorik olarak bu zayıf noktaya saldıran bir ilacın, apoptozu başarılı bir şekilde tetikleyip kanser hücrelerini yok edilebilmesi muhtemeldir.

MCL-1 inhibitörleri, birçok kan kanserinin sürekli büyümesi için gerekli olan bir proteinin yanı sıra meme kanserleri ve melanom dahil olmak üzere solid tümörler için hedeflenen bir proteini hedefleyerek çalışır. Yakın zamanda, fare MCL-1 ile karşılaştırıldığında insanlara altı kat daha yüksek afinite gösteren, oldukça spesifik bir MCL-1 inhibitörü, S63845 tarif edilmiştir. Laboratuvarda kanser hücresi ölümünü tetiklediği bilinmesine rağmen, şimdiye kadar bu ilacın gerçek yaşam hastalarında nasıl çalışacağını tahmin etmek için doğru bir araç yoktur.

Klinik Test Yapmadan Klinik Verilere Ulaşmak

Walter ve Eliza Hall Enstitüsü araştırmacıları, insan kanserlerinin karmaşıklığını taklit ederek anti-kanser ilaçlarının doğru bir şekilde genetik olarak test edilmesini sağlayan yeni bir laboratuvar modeli tasarladılar. Klinik öncesi kanser modellerinde bu ilacının etkinliğini ve tolerabilitesini doğru bir şekilde test etmek için, MCL-1'in insan homoloğu ile değiştirildiği bir insanlaştırılmış Mcl-1 (huMcl-1) fare suşu geliştirdiler. huMcl-1 fareleri, vahşi tip farelerden fenotipik olarak ayırt edilemezken MCL-1 inhibitörü S63845'e daha duyarlıydı. huMcl-1; E-Myc farelerinden dönüştürülmemiş hücreler ve lenfomalar, kontrol muadillerine göre S63845'e in vitro daha duyarlıydı. HuMcl-1, Eµ-Myc lenfoma hücreleri, huMcl-1 farelerine transplante edildiğinde, tek başına S63845 ile ve siklofosfamid ile birlikte S63845 ile tedavisi, sırasıyla, farelerin ∼%60'ında ve ∼%100'ünde uzun süreli remisyona yol açtı.

Araştırmacılar sonuçların, MCL-1 inhibitörlerini test etmek için huMcl-1 fare modelinin potansiyelini ve klinik translasyon için güvenilirliğin ve tolere edilebilirliğin kesin tahminlerini mümkün kıldığını belirttiler. Bu modeli kullanarak, hangi tip kanserlerin MCL1 inhibitörlerine duyarlı olduğu, hangi hastaların fayda sağlayacağı, hangi kombinasyon tedavilerinin en etkili olacağı ve en iyi doz rejimlerinin kullanılacağı gibi kilit soruların ele alınabileceğini aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Margs S. Brennan, Catherine Chang, Lin Tai, Guillaume Lessene, Andreas Strasser, Grant Dewson, Gemma L. Kelly, Marco J. Herold. Humanized Mcl-1 mice enable accurate preclinical evaluation of MCL-1 inhibitors destined for clinical use. Blood, 2018; 132 (15): 1573.

Egzersiz Alzheimer Hastalarında Düşme Riskini Azaltabilir

30 Eylül 2019

Alzheimer hastalığı, beyin hücrelerinin ölümüne yol açan değişikliklere neden olan bir sinir sistemi hastalığıdır. Hafıza kaybının yanı sıra düşünme ve karar verme ile ilgili problemlere neden olan bir tür demanstır. Alzheimer hastası olan kişiler de diğer bunama türlerindeki kişilerin yaşadığı gibi, normal insanların rutin olarak değerlendirebileceği günlük aktiviteleri gerçekleştirmede zorluklar yaşarlar.

Demans, hem hastalara hem de bakım verenlere önemli bir yük oluşturur. Bellek, dil ve karar verme ile ilgili sorunların yanı sıra depresyon, anksiyete, duygudurum değişiklikleri, artan sinirlilik ve kişilik ve davranış değişiklikleri gibi nöropsikiyatrik belirtilere neden olabilir. Alzheimer hastası olan kişiler de demansı olmayanlara göre iki kat daha fazla düşme riskine sahiptir. Demansı olan yaşlı yetişkinlerin yaklaşık %60'ı her yıl en az bir kez düşmektedir.

Araştırmacılar, nöropsikiyatrik belirtilere sahip olmanın, Alzhemer hastalığı olan kişilerdeki düşme riskini arttırdığını belirtiyorlar. Ayrıca, egzersizin demanslı yaşlı erişkinlerdeki düşme sayısını azaltabileceği de biliniyor. Bununla birlikte, nöropsikiyatrik semptomların düşme riskini nasıl arttırabileceğine dair çok fazla bir şey bilinmemektedir. Demans ve nöropsikiyatrik semptomları olan kişilerde egzersizin düşme riskini azaltma potansiyeli hakkında da çok az veri vardır.

Risk Artıyor

Bu konuda daha fazla bilgi edinmek adına araştırmacılar daha yaşlı yetişkinler için bir egzersiz programının Alzheimer hastalığını nasıl etkilediğini araştıran bir çalışmayı (FINALEX çalışması) gözden geçirdiler. Çalışmada, demansın farklı aşamalarında olan ve nöropsikiyatrik belirtilerle yaşayan bir grup insan vardı. Bulgular Amerikan Geriatri Derneği Dergisi'nde yayınlandı.

FINALEX çalışmasındaki verileri inceleyen araştırmacılar, egzersiz yapan kişilerin egzersiz yapmayanlara göre daha düşük bir düşme riski olduğunu saptadılar. Psikolojik testlerde daha düşük puan alan ve egzersiz yapmayanlarda ise düşme riski daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçların yol gösterici olduğunu belirten araştırmacılar, daha geniş gruplarda yapılacak araştırmalarla bu sonuçların onaylanması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Roitto HM, et al. Relationship of Neuropsychiatric Symptoms with Falls in Alzheimer's Disease - Does Exercise Modify the Risk? Journal of the American Geriatrics Society, 2018; DOI: 10.1111/jgs.15614

Bağırsak Mikrobiyotası Alzheimer Hastalığını Etkiliyor Mu?

27 Eylül 2019

Alzheimer hastalığından muzdarip hastalarda bağırsak mikrobiyotasındaki değişiklikler, kandaki artmış bakteriyel endotoksinlerle ilişkili olabilir. Bilim insanları bu durumun potansiyel yeni tedavilere yol açabilecek bir bulgu olduğunu düşünüyorlar.

55 katılımcıdan oluşan bir çalışma, Alzheimerlı hastalar ve sağlıklı akranları arasında bağırsak mikrobiyotasının bileşiminde belirgin farklılıklar olduğunu ve bu farklılıkların zaman içinde devam ettiğini gösterdi. Buna ek olarak çalışmada toplanan kan numuneleri, yaygın bir bakteriyel endotoksinin serum seviyesinin, sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hastalarda daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu bulgu da Alzheimerın enflamatuvar doğasının güncel hipotezlerini destekleyebileceğini ortaya koydu. Öte yandan araştırmacılar, gruplar arasında mikrobiyota farklılıkları görülmesine rağmen, bu aşamada bu tür farklılıkların ne gibi etkilerinin olduğunu söylemenin mümkün olmadığının altını çizdiler. Bağırsak bakterileri ve işlevleri hakkında henüz çok fazla şey bilinmediğini, bazıları iyi tanımlanmış olmasına rağmen, bu bakterilerin bir çoğunun son zamanlarda keşfedildiğini belirttiler. Bu yüzden Alzheimer olan ve olmayanlar arasındaki bağırsak mikrobiyotasındaki farklılıklara neyin neden olduğunu henüz net olarak bilinmiyor ancak bilim insanları bu durumun yine de araştırılmaya değer kilit bir soru olduğunu belirtiyorlar.

Her Tür Herkes İçin Faydalı Değil

Önceki çalışmalar bağırsak mikrobiyomundaki değişikliklerin sadece gastrointestinal bozukluklarda değil, aynı zamanda Alzheimer da dahil olmak üzere merkezi sinir sisteminde de olduğunu göstermektedir. Aslında enflamasyonun, Alzheimerın gelişiminde amiloid-beta peptidlerinin birikmesi ile karakterize edilen merkezi bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar tarafından geçmişte, bağırsak mikrobiyotasının, bu enflamasyonun potansiyel bir kaynağı olabileceği öne sürülmüştür. Bu konudaki güncel hipotez, bağırsak mikrobiyotasındaki değişimlerin bağırsak bariyerinin daha geçirgen olmasına neden olabileceği ve gram negatif bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) gibi bakteri bileşenlerinin dolaşıma girmesine ve kan-beyin bariyerini geçmesine olanak sağlaması üzerine kuruludur.

Çalışmadaki sonuçların izlem sırasında alınan örneklerle karşılaştırılması, hem filum hem de cins düzeyindeki bağırsak mikrobiyotasının zamanla sabit olduğunu gösterdi. Alınan kan örnekleri de Alzheimerlı katılımcılarda serum LPS düzeylerinin hasta olmayanlara göre daha yüksek olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar verilerinin, Alzheimer hastalığı ile bağlantılı olarak belirli bir bağırsak mikrobiyota kompozisyonunun varlığına işaret ettiğini belirttiler ve bu durumun daha geçirgen bir bağırsak bariyerini tetikleyerek hastalık patolojisinde rol oynayabileceğini öne sürdüler.

Araştırmalarının şu anki bölümünde Alzheimerlı hastalarda görülen bileşimdeki değişikliklerle korelasyonları araştırmak için geniş bir proinflamatuar ve antiinflamatuar sitokin panelini ve bağırsak mikrobiyom metabolitlerini inceleyen bilim insanları, bağırsak bakterileri ve konakçıları arasındaki ilişki çok karmaşık olduğunu ve bir kişi için faydalı olan bir türün diğer bir kişi için zararlı olabileceğinin altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Nicola Lopizzo, Gut Microbiota Signature Altered in Alzheimer's Disease 31st European College of Neuropsychopharmacology (ECNP) Congress. Abstract 117, presented October 7, 2018.

Meme Kanserinde Adjuvan Tedavinin Önemi

26 Eylül 2019

2012 yılında yayınlanmış olan verilere göre dünya çapında yaklaşık 1.67 milyon kadına meme kanseri teşhisi kondu ve bu ikinci en sık görülen kanser türü oldu. Kırk yıl öncesine gidersek, bu kadınlar yüksek ölüm oranı ve sınırlı tedavi seçenekleri ile karşı karşıyaydı. Bununla birlikte, 2018'e geldiğimizde son derece farklı bir durum mevcut. Günümüzde erken evre meme kanseri tanısı alan ve yeterli tedaviye erişebilen kadınlar, çok sayıda tedavi seçeneğine ve yaklaşık %90 oranında iyileşme şansına sahip.

Sonuçlardaki bu iyileşmenin temelinde multidisipliner yaklaşımın daha fazla kullanılması ve üç sistemik tedavi yönteminin geliştirilmesi yatıyor. Bunlar kemoterapi, endokrin tedavisi ve hedefe yönelik tedavilerdir.

Önemli Gelişmeler Sağlandı

Meme kanserinin sistemik adjuvan tedavisi, 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında yapılan bir çok sayıda çalışma sonrasında oturmaya başladı. Bu yaklaşım sayesinde erken evrede tanı almış olan bir çok hasta için ölüm sebebi olan uzak metastaz sorununun önüne geçilmiş oldu. Bu çalışmaların sonucunda onkologlar, hangi hastaların adjuvan tedavi görmesi gerektiğine karar vermek amacıyla tedaviden sonra nüks riskini tahmin etmek için farklı araçlar (örneğin tümör boyutu, lenf nodu durumu veya hormon reseptörü durumu gibi) kullanmak zorunda kaldılar. Bu hasta grubuna yüksek riskli hastalar denildi.

1980'lerin başından sonra, sistematik ve daha uzun süreli tedavi rejimlerinin kullanılması sayesinde tedavi sonuçlarında önemli bir ilerleme kaydedildi. Yeni tedavi ajanları kullanıma girdi ve kullanılan adjuvan tedavi süresi uzadı. Örneğin hormon tedavisi için uygun olan erken evre meme kanseri olan kadınlar 10 yıldan daha uzun süren sistemik tedavi alabilmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler sonucunda tedavi standartlarının sistematik olarak iyileşmesi sağlandı. Bu ilerleme büyük ölçüde meme kanseri biyolojisinin daha iyi anlaşılması, hastaların yaşam kalitesine daha fazla odaklanılması ve sistemik ve hedefe yönelik ajanların daha fazla kullanılması sayesinde oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pondé NF, et al. Progress in adjuvant systemic therapy for breast cancer. Nat Rev Clin Oncol. 2019 Jan;16(1):27-44.

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

DDT İsimli Böcek İlacı Maruziyeti Otizm İle İlişkili Bulundu

18 Eylül 2019

Çoğu zengin ülkede on yıllardır yasaklanmış olsa da, böcek ilacı olan DDT, gerek bugün doğmuş olan gerekse de gelecekte doğacak bebeklerin otizm geliştirmesinde önemli bir risk faktörü olabilir. Finlandiya'da yapılan bir araştırma, annelerin kanlarında yüksek DDT maruziyeti belirtilerinin bulunması durumunda otizmli çocuk sahibi olma olasılıklarının yükseldiğini gösterdi.

DDT, hastalık taşıyan sivrisinekleri öldürmek için 1940'lardan itibaren büyük miktarlarda kullanıldı. Ama 1970'lerde ve 1980'lerde Batı ülkelerinde yaygın bir şekilde yasaklandı çünkü elde edilen kanıtlar bu ilacın laboratuvar hayvanlarında çeşitli kanserlere ve yaban hayatında bozulmuş üremeye yol açtığını gösterdi.

Ancak insektisitlerin doğada kaybolması on yıllar alır, bu yüzden insanlar hala kontamine olmuş su ve yiyecekleri tüketmektedir. Bu ilaç tüketildikten sonra vücut yağına karışır ve kan sisteminde dolaşmaya başlar. Bu şekilde hamilelerden fetüse geçişi de olur. Bunun otizmde artmış bir riske sebep olup olmadığını tanımlamak için araştırma ekibi 1983-2005 yılları arasında bir milyondan fazla kadından alınan kan örneklerini analiz etti.

DDT ile İlişki Tespit Edildi

Ekip, DDT'nin uzun ömürlü bir çöküş ürünü olan DDE için katılımcıların kan örneklerini taradı. Elde edilen bulgulara göre otistik çocuk sahibi olan annelerde ortalama DDE seviyeleri daha yüksekti. Otizmli olmayan çocukların annelerin kanında, ortalama olarak mililitrede 811 piktogram DDE vardı. Ancak otistik çocukların annelerinde bu değer ortalama 1032 piktogramdı.

En yüksek DDE seviyesine sahip ve otistik çocukları olan kadınları inceleyen ekip, DDT'ye yüksek oranda maruz kalmanın otizmli bir çocuk sahibi olma olasılığını ortalama üçte bir oranında arttırdığı hesapladı. DDE’nin otizm için de risk faktörü olan düşük doğum ağırlığı ve prematüriteyi de tetiklediği geçmişte yapılan çalışmalarda bulunmuştu.

Ekip ayrıca, poliklorlu bifeniller (PCB) denilen diğer uzun ömürlü kirleticiler için de numuneleri de taradı. Fakat bunlar ve otizm arasında hiçbir ilişki bulunamadı.

Araştırma ekibine göre elde edilen bu bulgular doğru bir şekilde yorumlanmalı ve DDT'nin gerçekten otizmle bağlantılı olup olmadığını ve DDT'nin bir neden olup olmadığını belirlemek için daha fazla çalışma yapılması gereklidir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Brown A. et al, Exposure to insecticide DDT linked to having a child with autism, American Journal of Psychiatry, DOI: 10.1176/appi.ajp.2018.17101129

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

Uyku Apnesi Alzheimer Riskini Arttırıyor

10 Eylül 2019

Bilişsel olarak normal, yetişkinler üzerinden gerçekleştirilen kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, uyku apnesi ile yüksek tau pozitron emisyon tomografi (PET) sinyali arasında entorinal kortekste anlamlı bir ilişki bulmuşlardır.

Minnesota'daki Mayo Clinic’den Dr. Diego Z. Carvalho, verdiği demeçte, "Daha önceki prospektif çalışmalar, uyku apneli hastaların bilişsel bozulma ve demans için yüksek risk altında olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, bu konuda daha fazla kanıtı sunmakta ve bunun, beynin Alzheimer hastalığında çok duyarlı olan bir bölgesinde tau proteini birikimiyle ilgisi olabileceğini düşündürmektedir.” şeklinde konuştu.

Çalışma yaklaşmakta olan Amerikan Nöroloji Akademisi (AAN) 2019 Yıllık Toplantısında sunulacak. Araştırmacılar, nüfusa dayalı Mayo Clinic Ageing Study'den 65 yaş ve üzeri 288 bilişsel normal kişiyi hem tau-PET hem de amiloid-PET taramaları ile tanımladılar. Katılımcıların partnerlerine uyku sırasında apne ataklarına tanıklık edip etmedikleri soruldu ve 43'ü (%15) olumlu yanıt verdi.

Tanık olunan apne vakaları entorinal kortekste tau ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Uyku apnesi olan katılımcıların, beynin bu bölgesinde yaş, cinsiyet, eğitim yılı, vücut kitle indeksi, hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet, azalmış uyku, gündüz uykululuk kontrolü yapıldıktan sonra ortalama %4.5 daha yüksek tau seviyelerine sahip oldukları bulundu. Carvalho, "Uyku sırasında apne olayları gözlenen kişiler tıbbi yardım almalı ve eğer gerekirse tedaviye başlamalı.

Özellikle birinci basamak düzeyindeki sağlık profesyonelleri, hastalarına uyku bozuklukları ve özellikle apneler hakkında sorular sormalı, böylece hastalar uygun şekilde değerlendirilebilmeli ve tanı konabilmelidir. Uzun dönemli çalışmalar, sürekli pozitif hava yolu basıncı veya başka yaklaşımlar kullanarak uyku apnesinin tedavisinin tau birikimini önleyip engelleyemediğini değerlendirmelidir." diye ekledi.

Daha Kapsamlı Çalışmalar Yapılmalı

Michigan Üniversitesi Uyku Bozuklukları Merkezi'nde nöroloji profesörü ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi üyesi Neeraj Kaplish, çalışmayı sınırlı olmakla birlikte ilginç olarak nitelendirdi. Kaplish ayrıca, uykuda solunum bozukluğunun çalışılan yaş grubunda çok daha yüksek bir sıklıkta gerçekleştiğini belirtti. Alzheimer Derneği bilimsel bağlılık direktörü Rebecca Edelmayer, “Uyku ve demans şu anda oldukça popüler bir araştırma alanı, bu yüzden bu alanda giderek daha fazla çalışma yapılması güzel.

Sonuçlar belki apne ile ilgilidir belki de bir şekilde sirkadiyen ritmdeki bozulma ile ilgilidir. Birçok araştırmacı bunu anlamaya çalışmak için potansiyel mekanizmalar aramaktadır." dedi. “İyi uykunun genel olarak beyin sağlığı için iyi olduğuna dair kanıtlar var.” diyerek sözlerini bitirdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sleep Apnea Tied to Higher Levels of Alzheimer Protein - Medscape

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image