Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Nörodejeneratif Hastalıkların Tanısında Kullanılabilecek Bir Biyosensör Geliştirildi

14 Haziran 2016

Brezilya’da Ulusal Nanoteknoloji Labaratuvarı’nda nörodejeneratif hastalıklar ve bazı tip kanserler ile ilişkili molekülleri saptayabilen bir biyosensör geliştirildi. Cihaz kabaca cam lam üzerinde tek katmanlı organik nanometri ölçekli bir transistör. Sistem parkinson, alzheimer hastalığı ve meme kanseri gibi hastalıklarla bağlantılı glutatyon S-transferaz (GST) enzimi ile temas halinde spesifik bir yolla reaksiyon gösteren peptid glutatyonun indirgenmiş formunu (GSH) içermekte. GSH-GST reaksiyonu tanı amaçlı kullanılabilen bu transistor tarafından tespit edilebilmekte.

Araştırmacılar bu cihazın kompleks hastalıkların tanısının hızlı, güvenli ve daha ucuz bir şekilde konmasında oldukça başarılı olduğunu belirtiyorlar. Bu nanometrik biyosensörün portatifliğinin ve daha düşük maliyetinin yanı sıra molekülleri tespit etmedeki hassasiyetinin çok daha avantajlı olduğunu söylüyorlar.

Dejeneratif hastalıkların tanısında önemli GSH-GST çiftinin tespit edilmesinde organik transistor teknolojisini ilk kez kullandıklarının altını çiziyorlar. Ayrıca nanometrik hassasiyet sayesinde çok düşük düzeydeki test materyali varlığında bile moleküllerin tespit edilebilirliğinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.

Araştırmacılar geliştirdikleri sistemin diğer uygulamalardan farklı olarak, farklı hastalıklarla bağlantılı moleküller ve kontamine materyallerde var olan elementler gibi diğer maddeleri de tespit edebildiğini aktarıyorlar. Bunun için araştırmacıların sensördeki molekülleri test ile hedeflenen kimyasallarla tepkimeye giren moleküllerle değiştirmesi gerekiyor.

Araştırma grubu bundan sonrası için maliyeti daha da fazla azaltmak, portatifliği daha da geliştirmek ve toplu üretime geçmek  için kağıt-bazlı biyosensör üzerinde çalışmaya devam ediyor. Araştırmacılar kağıdın olağan formunda bir yalıtkan olduğunu kendilerinin kağıdı iletken yapacak ve iletken özellikteki polimerlerle selüloz fiberler emdirme yoluyla algılama verilerini taşıyabilen bir teknik geliştirdiklerini belirtiyorlar. Teknik iletken polimerlerin in situ sentezine dayanıyor. Polimerlerin kağıt yüzeyinde sıkışıp kalmaması için içeride ve selüloz fiberlerin porları arasında sentezlenmeleri gerekiyor. Bu gaz-fazlı kimyasal polimerizasyon ile yapılıyor.

Polimerize kağıt polimerlerin iletkenlik özelliğini kazanıyor. Bu iletlenlik kağıdın tasarımlandığı uygulamaya bağlı olarak selüloz fiberleren içine gömülmüş elementleri manipüle edilebiliyor. Bu yüzden araştrımacılar, cihazın ciddi bir kayıp olmadan akıma izin verip elektriksel olarak tam iletken olabileceğini  ya da yarı iletken olup spesifik moleküllerle etkileşir ve fiziksel, kimyasal ya da elektrokimyasal sensör olarak fonksiyon görebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fundação de Ampa o à Pesquisa do Estado de São Paulo. "Electronic device detects molecules linked to cancer, Alzheimer's and Parkinson's: An inexpensive portable biosensor." ScienceDaily. ScienceDaily, 19 May 2016.

MS’te Gıda Alerjileri, Artmış Hastalık Aktivitesi İle İlişkili Mi?

23 Temmuz 2019

Polen, çimen veya toz akarları gibi çevresel tetikleyicilere, bazı ilaçlara veya yiyeceklere karşı alerji, multipl skleroz (MS) için potansiyel risk faktörleri olarak önerilmiştir. Ancak, şu ana kadar bu konuda yapılmış çalışmalardan elde edilen mevcut veriler yetersizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, hasta tarafından bildirilmiş alerjik durum öyküsü ile MS klinik ve MRG aktivitesi arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Brigham and Women’s Hospital’daki CLIMB araştırmasına katılan 1349 hastayı değerlendirdiler. Katılımcılar çevre, gıda ve ilaç alerjileri üzerine kendi kendilerine uyguladıkları bir anket doldurdular.

Hastaların ortalama hastalık süresi 16 yıldı. Katılımcılar arasında 427 hastanın bilinen alerjisi yoktu. 922'sinin ise bir veya daha fazla alerjisi vardı. Hastalar, çevresel alerji (586 hasta), yiyecek alerjisi (238 hasta), ilaç alerjisi (574) ve bilinen alerji yok (NKA) olmak üzere dört alerji grubuna ayrıldı. Klinik (atak sayısı, genişletilmiş sakatlık durum ölçeği (EDSS), MS şiddeti skoru (MSSS) ve radyolojik değişkenler (gadolinyum tutan lezyonlar ve lezyon miktarı) ve bunların farklı alerji grupları veya NKA'lılarla olan ilişkileri değerlendirildi.

Sonucu etkileyebilecek diğer faktörler için istatistiksel olarak ayarlama yapıldıktan sonra, sonuçlar gıda alerjileri rapor eden hastaların, bilinen alerjisi olmayan hastalardan %27 daha yüksek kümülatif sayıda nüks yaşadıklarını gösterdi.

Gıda Alerjisi Olanlarda 2 Kattan Fazla Lezyon

Gıda alerjisi grubundaki hastalar, NKA grubuna kıyasla kümülatif atak sayısında 1,38 kat daha fazla bir orana sahiplerdi. Bu fark düzeltilmiş analizde hala dikkat çekiciydi (1,27). Besin alerjisi grubunda MRG'de gadolinyum-tutan lezyonlara sahip olma olasılığı iki katdan fazlaydı (OR 2,53). Çevresel ve ilaç alerjisi grupları, NKA grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık göstermedi. EDSS ve MSSS, herhangi bir alerjiden etkilenmedi.

Araştırmacılar, açık bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi kuramayan bir gözlem çalışması olmasına rağmen, yaptıkları çalışmanın gıda alerjileri ve MS alevlenmeleri arasında olası bir ilişki olduğunu öne sürdüğünü belirttiler. Diğer alerji türlerinin bu ilişkiyi göstermemesinin, bağırsak bakterileri ile bağışıklık sistemi veya nörolojik hastalıklar arasında belirli bir bağlantı olabileceği fikrini desteklediğini söylediler. Bulguların doğrulanması ve MS için yeni tedavi edici  ve önleyici stratejilerin geliştirilebilmesinde temel biyolojik mekanizmaları araştırmak için ileriye dönük prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Fakih et al. Food allergies are associated with increased disease activity in multiple sclerosis, Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry.  http://dx.doi.org/10.1136/jnnp-2018-319301

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

SMA’lı Erişkinler Kendilerini Nasıl Hissediyor?

17 Temmuz 2019

Proksimal spinal müsküler atrofi (SMA), sağ kalım motor nöronu-1 (SMN) geninin homozigot fonksiyon kaybının neden olduğu otozomal resesif motor nöron bozukluğudur. SMA prevalansının 100.000 kişide 1–2, insidansının 100.000 canlı doğumda 8-10 civarında olduğu tahmin edilmektedir. SMA; aksiyel, respiratuar ve proksimal kas gruplarında baskın olan progresif kas güçsüzlüğü ile karakterizedir. Tanı yaşı ve motor kilometre taşlarının başarısına bağlı olarak dört farklı SMA tipi tanımlanmıştır. Çalışmalar, uzun dönemde motor gelişimdeki blokajı fonksiyonel azalmanın takip ettiğini göstermiştir. Erken başlangıçlı SMA için yaşam beklentisi azalır, ancak 18 aylıktan sonra tanı alan hastalarda sağ kalım etkilenmeyebilir.

SMA yavaş yavaş ilerleyen kas güçsüzlüğü, aktivite ve katılımda kısıtlamalara yol açar. Fiziksel dezavantajlarına rağmen hastaları doyurucu bir yaşamda desteklemek için, hastaların refahına katkıda bulunan veya onları tehdit eden faktörleri anlamak hayati önem taşır. Nöromüsküler bozukluğu olan hastalarda psikolojik ihtiyaç memnuniyetinin refah üzerindeki etkisi daha önce hiç araştırılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, SMA'lı hastalarda psikolojik iyilik halini incelemek ve iyiliğin psikolojik ihtiyaç doyumuyla ilişkisini araştırmak amaçlandı. Araştırmacılar bu kesitsel çalışmada, Uluslararası İşlevsellik Sınıflandırması modelini ve öz belirtimi (self-determinasyon - kendi kaderini tâyin etme) teorik birer çerçeve olarak kullandılar.

Kişiye Özel Tedavi için Psikolojiyi Anlamak Şart

Çalışmada SMA'lı yetişkinlerden bir anket doldurmaları istendi. Psikolojik iyilik halini değerlendiren araçlar arasında Yaşam Memnuniyeti Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Olumlu ve Olumsuz Etki Ölçeği yer alıyordu. Katılımın (Uluslararası İşlevsellik Modelinin Sınıflandırılması modeli), özerklik, yeterlilik ve ilintililik (öz belirtim teorisi) karşılanmasının refah düzeyine olan katkısını araştırmak için hiyerarşik çizgisel regresyon analizleri yapıldı.

Çalışma kapsamında doksan iki katılımcı (%67) anketi tamamladı. Psikolojik iyilik hali, sağlıklı referans örnekleriyle karşılaştırılabilir düzeydeydi. Psikolojik iyilik hali, sosyodemografik değişkenler veya hastalık özellikleriyle ilişkili değildi. Bununla birlikte, katılımdan memnun olma ve özerklik, yeterlilik ve ilintililik duygusuyla yakından ilişkiliydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile, SMA'lı bireylerin refahını anlama konusunda psikolojik ihtiyaçlarla olan ilişkinin açığa çıkarıldığını belirttiler. Hastaların psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının desteklenmesinin, bu hastalar için kişi merkezli bir bakımın hedefi olması gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Maarten J. Fischer, Fay-Lynn Asselman, Esther T. Kruitwagen-van Reenen, Marjolein Verhoef, Renske I. Wadman, Johanna M. A. Visser-Meily, W. Ludo van der Pol & Carin D. Schröder (2019): Psychological well-being in adults with spinal muscular atrophy: the contribution of participation and psychological needs, Disability and Rehabilitation, DOI: 10.1080/09638288.2018.1555864

Non-sekretuar Meme Kanserleri NTRK Rearranjmanları ve TRK Protein Ekspresyonu İçermiyor

17 Temmuz 2019

TRK proteinlerini hedef alan tirozin kinaz inhibitörleri, cerrahi yöntemlerle çıkartılamayan ve NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren nörotrofik reseptör kinaz gen füzyonlarına sahip olan ve metastatik tümörlü hastalarda yüksek etkinlik göstermiştir.

Aslında NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren gen füzyonları, sırasıyla TRK-A, TRK-B ve TRK-C proteinlerinin tirozin kinaz bölgesini içeren onkojenik ve yapısal olarak aktifleştirilmiş kimerik proteinlerin ekspresyonunu indükleyebilir. Bu tirozin kinaz bölgeleri, bazı küçük moleküller tarafından inhibe edilir ve kanserin ilerlemesinin engellenmesine izin verir. NTRK genlerinin rearranjmanları arasında ETV6-NTRK3 rearranjmanı, çoğu zaman olumlu bir prognozu olan "sekretuar meme kanseri"nin (<% 0,15 meme karsinomunun) bir özelliği olduğu gösterilmiştir.  Bununla birlikte, bazı sekretuar meme kanserleri, hastanın ölümüne yol açan agresif bir metastatik davranışa sahip olabilir. Bu nadir agresif sekretuar meme karsinomu vakalarında ve daha geniş bir şekilde non-sekretuar bir alt tipteki meme karsinomlarında, NTRK genleri rearranjmanları ve ilgili TRK protein ekspresyonları gibi yeni hedeflenebilir moleküler olayların belirlenmesi, optimal bir tedavi için çok önemli olabilir. Mevcut literatürdeki NTRK rearranjmanlarının sıklığı ve non-sekretuar meme kanserlerindeki TRK proteinlerinin ekspresyonu hakkında çok az şey bilinmektedir.

Non-Sekretuar Meme Karsinomlarında Görülmüyor

Yapılan yeni bir çalışmada, meme karsinomları dahil bir dizi doku analizinde,  pan-TRK immünohistokimyası kullanılarak TRK protein ekspresyonunu ve floresan in situ hibridizasyon (FISH) testleri kullanılarak NTRK1, NTRK2 ve NTRK3 rearranjmanları araştırıldı. Çalışmaya Brest Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat edilen 30 ila 88 yaşları arasında toplam 339 invaziv meme karsinomu vakası dahil edildi. Bunların 284’ü (%83,8) özel bir tipi olmayan invaziv karsinom, 41’i (%12,1) invaziv lobüler karsinom, 2’si (%0,5) karışık duktal ve lobüler karsinom, 3’ü (%0,9) müsinöz karsinom, 2’si (%0,5) apokrin diferansiyasyonlu karsinomlar, 2’si (%0,5) invaziv mikropapiller karsinom, 1’i (%0,3) tübüler karsinom, 1’i (% 0,3) skuamöz metaplazili karsinom, 2’si (%0,5)  nöroendokrin özellikli karsinom ve 1’i (%0,3) sekretuar karsinom tanılıydı. 38 tümör ise üçlü negatifti. Pan-TRK immünohistokimyası sadece sekretuvar karsinomda pozitif bulundu, ayrıca floresan in situ hibridizasyon (FISH) testi kullanılarak NTRK1-rearranjmanı olduğu doğrulandı. Non-sekretuar meme kanserlerinin tümü IHC negatif ve FISH negatifti.

Araştırmacılar, non-sekretuar meme karsinomlarında NTRK rearranjman ve ilgili TRK proteinlerinin ekspresyonu ile karşılaşılmadığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Remoue et al. Non-secretory breast carcinomas lack NTRK rearrangements and TRK protein expression, Pathology International 2019;1–3.

Duchenne Musküler Distrofili Çocuklar “Speckle-Tracking” Ekokardiyografi ile İncelendi

16 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisinin (DMD) prognozu, kalp yetmezliği ile ilişkilidir. “Speckle-tracking” ekokardiyografik (STE) görüntüleme, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin erken tespitinde göz önünde bulundurulması gereken invazif olmayan fonksiyonel bir biyolojik belirteç olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, STE analizi, bu güne kadar özellikle DMD'li presemptomatik çocuklarda, prospektif kontrollü bir çalışmada değerlendirilmemiştir. Ayrıca hiçbir çalışma üç farklı displasmanın hepsinde (longutidunal, radyal ve sirkumferansiyal) ve her iki ventrikülde STE analizini kullanmamıştır.

Yapılan yeni bir prospektif kontrollü çalışmada araştırmacılar, DMD'li çocuklarda sol ve sağ ventriküllerin global ve segmental STE analizini yapmayı ve sağlıklı yaştaki kontrol bireylerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırmayı amaçladılar. Çalışmaya 1:2 vaka kontrol tasarımında 36'sı DMD'li (ortalama yaş, 11+3,8 yıl) ve 72'si yaş uyumlu kontrolden oluşan toplam 108 erkek dahil edildi. Sol ve sağ ventriküller için konvansiyonel ekokardiyografik değişkenler toplandı. STE analizleri sol ventrikül için longitudinal, radyal ve sirkumferansiyal yerleşimlerde ve sağ ventrikül için serbest duvar longitudinal yerleşimlerinde gerçekleştirildi. Araştırmacılar ayrıca DMD'li çocukların yaşının, iki boyutlu aksın evrimi üzerindeki etkisini, modellerde DMD yaşı etkileşimi terimi ekleyerek incelediler.

Konvansiyonel EKG Farkı Tespit Edemiyor

Konvansiyonel ekokardiyografik ölçümler her iki grupta da normaldi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu DMD grubunda %45 ile %76 arasında (ortalama,%63+ 6) ve kontrol grubunda %55 ile %76 arasında (ortalama,%64 + 5) değişti. Global sol ventrikül aksın ortalama ölçümleri, DMD grubunda longutidunal (-%16,8 + 3,9'a karşılık  -%20,6 + 2,6), radyal (%22,7 + 11,3’e karşılık %31,7 + 14) ve sirkumferansiyal (% -16,5 + 3,8 ve % -20,3 + 3,1) yerleşimleri için anlamlı olarak daha kötü bulundu. DMD'li çocuklarda yaşla birlikte global sol ventrikül longutidunal aksın azalması, kontrol deneklerine göre yılda %0,34 daha belirgindi. Sol ventrikül inferolateral ve anterolateral segmentleri, özellikle bazal bölgede bozuldu. Konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonları ve STE analizi normal ve DMD'li çocuklar ve kontrol grubu arasında farklı değildi.

Araştırmacılar, DMD'li çocuklarda normal Sol ventrikül fonksiyonuna rağmen bozulmuş Sol ventrikül aksın varlığının, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin önlenmesinde gelecekteki pediatrik ilaç araştırmaları için önemli bir perspektif oluşturduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Amedro et al. Speckle-Tracking Echocardiography in Children With Duchenne Muscular Dystrophy: A Prospective Multicenter Controlled Cross-Sectional Study, (Journal of the American Society of Echocardiography 2018).

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Duchenne Musküler Distrofisi’nde Yoga Etkisi

12 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisi (DMD) ilerleyici bir kas bozukluğudur. Kardiyak bozukluk, DMD'li çocuklarda en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. DMD’li çocukların %10 ila %20'si kalp yetmezliği nedeniyle ölmektedir. Yapılan önceki çalışmalarda kalp hızı değişkenliğinin (HRV), kardiyo-otonomik fonksiyonun bir ön gördürücüsü olduğu gösterilmiştir.

Tıbbi yönetimin yanı sıra, fiziksel egzersiz şeklindeki fizyoterapi, fiziksel fonksiyonların sürdürülmesi için hayati rehabilitasyon stratejilerinden biri olarak kabul edilir. Egzersizin rolü, kardiyak fonksiyonların modülasyonunda incelenmiştir ve sağlıklı bireylerde artmış kardiyak vagal modülasyonun eşlik ettiği bir istirahat bradikardisi yarattığı bulunmuştur.

Yardımcı tedavi olarak yoga, mevcut egzersiz programına ek olarak evde bile izlenebilecek basit bir uygulama olarak kabul edilir. Yoga, farklı yaş gruplarındaki normal bireylerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Farklı yoga modülleri ve fiziksel egzersiz kullanan sağlıklı gönüllülerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme belgelenmiştir. Bununla birlikte, DMD çocuklarında yoga ile ek tedavinin HRV'yi modüle etme etkisi araştırılmamıştır. Yoga uygulamalarının kardiyo-otonom fonksiyonlar üzerindeki etkisi çeşitli nörolojik durumlarda gösterilmiştir ve DMD'de faydalı olabilir.

Ek Tedavi Olarak Kullanılabilir

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, DMD’li çocuklarda yoganın fizik tedaviye ek bir tedavi olarak etkisi değerlendirildi. Çalışmada DMD'li 124 hasta yoga ile birlikte fizyoterapiye veya yalnızca fizyoterapiye randomize edildi. Hastalara evde fizyoterapi ve yoga uygulamaları önerildi. Uyum, 3 aylık takip aralığında seri olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda yatar pozisyonda istirahatte normal olarak değerlendirilen elektrokardiyogram kaydedildi. HRV parametreleri zaman ve frekans alanlarında hesaplandı. HRV başlangıçta ve 3 ay ila 1 yıl arasında kaydedildi. Uzun dönem takibi analiz etmek için tekrarlanan ölçümlü ANOVA yöntemi kullanıldı.

Çalışmada fizyoterapi protokolü ile NN'nin standart sapması, ardışık NN'in karekökü orjinali, toplam güç, düşük frekans, yüksek frekans normalleştirilmiş birimler (HFnu) ve sempatovagal denge çeşitli zaman noktalarında iyileşti ve bu iyileşme 6-9 ay sürdü. Fizyoterapi ve yoga protokolü çalışma periyodunun son 3 ayında HFnu'da iyileşme gösterdi ve diğer tüm parametreler 1 yıla kadar stabildi. Her iki grubun da DMD'de kalp fonksiyonlarını geliştirdiği gözlendi. Bununla birlikte gruplar arasında gözlenen değişikliklerde anlamlı bir fark görülmedi.

Araştırmacılar yoğun fizyoterapi ve yoga ile birlikte fizyoterapinin, özellikle de ev temelli program da, DMD'de, HRV'yi korumak ve sürdürmek için bir tedavi stratejisi olarak faydalı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pradnya et al.  Effect of Yoga as an Add-on Therapy in the Modulation of Heart Rate Variability in Children with Duchenne Muscular Dystrophy, Int J Yoga. 2019 Jan-Apr; 12(1): 55–61.

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Nöromyelitis Optika Spektrum Bozukluğunda Dinlenme Durumundaki Fonksiyonel MRG Bulguları

08 Temmuz 2019

Neuromyelitis optica spektrum bozukluğu (NMOSD), merkezi sinir sisteminin enflamatuar bir hastalığı olup, optik sinirler, omurilik ve spesifik beyin alanları gibi yüksek aquaporin 4 (AQP4) ekspresyonu olan bölgelerde şiddetli nükslerle karakterizedir. NMOSD'li hastaların %43-70'inde, beyin MRG anormallikleri, temel olarak yüksek AQP4 ekspresyonu olan bölgelerde, kortikospinal kanallarda ve ayrıca spesifik olmayan lezyonları olan derin beyaz maddede bildirilmiştir. Bununla birlikte, difüzyon tensör görüntüleme kullanılarak, normal görünen beyaz madde anormallikleri, çoğunlukla optik radyasyonlarda ve kortikospinal yollarda tarif edilmiştir. DTI'deki bu anormallikler, multipl skleroz (MS) hastalarının normal görünen beyaz maddesinde de bulunur, ancak kortikosinal yollar ile sınırlı değildir. NMOSD ve MS'de, beyaz madde difüzyon değişiklikleri ile Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeğiyle (EDSS) değerlendirilen engellilik arasında bir ilişki olduğu bildirilmiştir.

MS hastaları için yapılan önceki çalışmalarda, istirahat durumunda fonksiyonel MRI’da (rs-fMRI'da), sınırlı sayıda beyin bölgesinde fonksiyonel bağlantı değişiklikleri bildirilmiş ancak küresel bir beyin bütünlüğü sağlanmıştır. fMRI ile benzer sonuçlar, beyin bölgelerinin işlevsel bağlantısındaki modifikasyon ile MS'teki engellilik arasında bir korelasyon göstermiştir. NMOSD’li hastaların beyin fonksiyonel bağlantıları ile engellilik derecesi arasındaki ilişki hala belirsizliğini korumaktadır.

Grafik teorisi, beyin ağı topolojisini bölgesel kortikal ve subkortikal düğümlerin grafikleri olarak tanımlamak için kullanılan matematiksel bir modeldir. Bu yaklaşım, düğümlerin işlevsel organizasyonunu, etkileşimlerin gücünü ve bilgi işlem etkinliğini değerlendirerek birkaç bölge arasındaki etkileşimi analiz eder. rs-fMRI çalışmaları, insan beyni ağının oldukça bağlı hub düğümleriyle küçük dünya topolojisine sahip olduğunu göstermiştir. Bu yapı sayesinde, beyin özelleşmiş ve entegre bilgileri işleyebilmektedir. Küçük dünya topolojisi komatoz hastalarda ve diğer nörolojik hastalıklarda korunur.

Engelliliğe Rağmen Plastisite Korunuyor

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, NMOSD hastaları ve sağlıklı bireylerde, rs-fMRI'da fonksiyonel bağlantıları grafik teorisi kullanarak karşılaştırdılar.

Çalışmaya, 12 NMOSD hastası ve yaş-cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Her düğümün rolünü ölçmek için derece, global verimlilik, kümeleme ve modülerlik gibi bir metrik kümesi kullanılarak, grafik teorisi analizi kullanıldı. Hastalarda beyin bölgelerinin sağlıklılara göre anormal bağlantı profilini özetlemek için bir hub bozulma indeksi κ tanımlandı. NMOSD'deki küresel ağ organizasyonu açısından, küçük- dünya topolojisi tüm ortalama ölçümlerle ilgili önemli bir değişiklik olmadan korunmuştu. Bununla birlikte, görsel ağlar ve sensorimotor ağ, yüksek bireyler arası değişkenlik ile azalmış bağlantı gösterdi. Hub bozulma endeksi κ, EDSS ile koreleydi.

Araştırmacılar bulguların, EDSS kullanılarak  değerlendirilen engellilik ile rs-fMRI grafik metodolojisi kullanılarak değerlendirilen nöronal yeniden yapılanma arasında bir ilişki olduğunu gösterdiğini belirttiler. Fonksiyonel bağlantılar lokal değişikliklere rağmen normal bir küresel topolojik yapının korunması, engelliliğe cevap olarak beyin plastisitesini gösteriyor gibi görünmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bigaut K, Achard S, Hemmert C, Baloglu S, Kremer L, Collongues N, et al. (2019) Restingstate functional MRI demonstrates brain network reorganization in neuromyelitis optica spectrum disorder (NMOSD). PLoS ONE 14(1): e0211465.

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamogram şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Onun çocukları yaşça büyüktü; peki ya 8 ve 11 yaşlarındaki kızım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

Literatür talep et

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

MS’teki Engelliliği Yapısal Ağlardaki Bozulmalar ile Tahmin Edebilir Miyiz?

02 Temmuz 2019

Multipl skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin kronik bir hastalığıdır. Enflamasyon ve demiyelinizasyon relapsing-remitting MS'te (RRMS) baskınken, nörodejenerasyon ilerleyici evrelerde (primer progresif MS - PPMS, sekonder progresif MS - SPMS) daha belirgindir. Konvansiyonel MRG teknikleriyle elde edilen ölçümler hastaların engelliliği ile tam bir korelasyon göstermediğinden, gri madde atrofisi ve beyaz madde lezyonları dışındaki anormalliklerin bilişsel işlev bozukluğu ile de ilişkili olduğunu gösteren daha ileri teknikler kullanılmaktadır. Etkilenen en yaygın bilişsel alan bilgi işleme hızıdır ve SDMT (Symbol Digit Modalities Test) ile değerlendirilir. Ambulasyon durumuna özellikle vurgu yapan nörolojik bozukluk, yaygın olarak kullanılan başka bir ölçüm olan Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği (EDSS) ile değerlendirilir.

Patolojideki topolojik değişiklikleri incelemek için beyin ağı analizi kullanılmaktadır. MS için difüzyon kaynaklı ağların, fiziksel sakatlıkla ilişkili olarak etkinliğinin azaldığı gösterilmiştir ve bu ağ değişikliklerinin bilişsel işlevi korumakla ilgili olduğu düşünülmektedir. Ağ ölçümlerinin rutin görüntüleme ölçümlerinin ötesinde engelliliği açıklayıp açıklamadığı bilinmemektedir. Bu sadece bir çalışmada ele alınmıştır, ancak bu çalışmada sadece motor ağı verimliliği kullanılmıştır. Son zamanlarda yapılan teknik çalışmalar, aerodinamik çalışmaların teknolojik doğruluğunu arttırarak, ağ çalışmalarında en son teknolojilerin gerekliliğini vurgulamaktadır. Bu teknikler henüz MS'e uygulanmamıştır.

Yapılan yeni kesitsel bir çalışmada araştırmacılar, yapısal beyin ağı ölçümlerinin, atrofi ölçümleri ve beyaz cevher lezyonlarının ötesinde, MS'te klinik bozukluk ve bilgi işlem hızı ile daha iyi korelasyon gösterip göstermediğini değerlendirdiler.

Çalışmaya 51 sağlıklı kontrol ve 58 relapsing-remitting, 28 primer progresif ve 36 sekonder progresif olmak üzere 122 MS hastası dahil edildi. Yapısal beyin ağları difüzyon ağırlıklı MRG'lerden yeniden yapılandırıldı. Ağ yoğunluğu, verimlilik ve kümeleme katsayısını yansıtan standart ölçütler türetildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. Klinik engelliliği (Genişletilmiş Engellilik Durum Ölçeği  - EDSS) ve bilgi işleme hızını (Sembol Haneli Modalite Testi - SDMT)  açıklayan ağ ölçütlerinin, yalnızca geleneksel MRI ölçümleriyle karşılaştırıldığında katkısını araştırmak için ve daha iyi EDSS ve SDMT'yi açıklayan en iyi istatistiksel modeli belirlemek için kademeli doğrusal regresyon analizleri kullanıldı.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

Kontrollere kıyasla, MS'te ağ verimliliği ve kümeleme katsayısı azalırken, bu ölçümler relapsing-remitting MS hastalarına göre sekonder progresif MS’te de azaldı. Yapısal ağ ölçütleri, klinik ve bilgi işleme disfonksiyonu için istatistiksel modeller tarafından açıklanan varyansı arttırdı. EDSS için en iyi model, azalan ağ yoğunluğunun, genel verimlilik ve artan yaşın artan klinik sakatlık ile ilişkili olduğunu gösterdi. SDMT için en iyi model, daha düşük derin gri madde hacminin, azalmış verimlilik ve erkek cinsiyetin daha kötü bilgi işlem hızı ile ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar,  gruplar arasında yapısal topolojik değişiklikler olduğunu belirttiler. Ağ yoğunluğu ve genel verimliliğin, ağ dışı ölçümlerin üzerinde engelliliği açıkladığını aktardılar. Bunun, ağ ölçümlerinin MS patolojisi hakkında klinik olarak ilişkili bilgiler sağlayabileceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Charalambous et al. Structural network disruption markers explain disability in multiple sclerosis, J Neurol Neurosurg Psychiatry 2018;0:1–8.

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Kadınlarda Alzheimer Neden Daha Yaygındır?

25 Haziran 2019

Yeni araştırmalar, kadınların TAU ilişkili Alzheimer hastalığı gibi nörolojik değişiklikler açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermektedir. Araştırmacılar, Harvard Yaşlanma Beyin Çalışması (HABS) ve Alzheimer Hastalığı Nörogörüntüleme Girişimi olmak üzere iki çalışmadan elde edilen, 55 ve 94 yaşları arasında 300'e yakın normal kişi üzerinde değerlendirme yaptılar. Çalışmada katılımcıların tau ve beta-amiloid (Aβ) incelemesi için pozitron emisyon tomografi (PET) taramasına girmeleri gerekiyordu. Yüksek amiloid yükü olan kadınlar, benzer amiloid yükü olan erkeklerle karşılaştırıldığında, özellikle entorinal kortekste daha fazla tau patolojisi sergiledi. Bu fark, yaşlandıkça yıpranmanın arttığı entorinal kortekste belirgindi ve hafıza kaybı belirginleştikçe korteks boyunca yayılmaya başladı. Çalışma JAMA Nöroloji’de çevrimiçi yayınlandı.

Kadınlar Daha Yüksek Risk Altında

Çalışma yazarlarından Sperling, "Daha önceki çalışmalarımız, kadın ve erkeklerin, Alzheimer'ın presemptomatik evrelerinde, amiloid PET görüntülemesi ile değerlendirilen benzer amiloid plak seviyelerine sahip olduğunu ileri sürdü." şeklinde konuştu. Çalışmanın bu fark için potansiyel mekanizmalardan birini - nörofibrillerde tau seviyelerini araştırmak için tasarlandığını ve belirli bir amiloid miktarı için daha hızlı bilişsel bir düşüş gösterme eğiliminde olduğunu belirtti. Yazarlar, APOE at4’teki Aβ yükü bağlamında bölgesel tau birikimindeki cinsiyet farklılıklarının aydınlatılmasına çok az dikkat edildiğini belirtti. Bu nedenle, cinsiyetin bölgesel tau PET ile global AP PET arasındaki iyi tanımlanmış kesitsel ilişkiyi değiştirmedeki etkisini incelemek istediler. Ek olarak, cinsiyet ve APOE ε4'ün bölgesel tau PET'i etkilemek için ne derece etkileşime girebileceğini araştırmaya çalıştılar. Sperling, “Neden kadınların genel olarak daha yüksek tau düzeylerine sahip olduğunu bilmiyoruz. Ancak bu çalışma, kadınların daha fazla nörodejenerasyon ile amiloidin etkilerine daha duyarlı olabileceğini öne sürüyor.” dedi. Çalışmaya dahil olmayan Alzheimer Derneği Bilimsel Programlar ve Sosyal Yardımlar Direktörü, Keith Fargo, çalışmayı “çok iyi” ve “önemli” bir çalışma olarak nitelendirdi.

Literatür talep et

Referanslar :

Sex Differences in the Association of Global Amyloid and Regional Tau Deposition Measured By Positron Emission Tomography in Clinically Normal Older Adults Rachel F. Buckley, PhD; Elizabeth C. Mormino, PhD; Jennifer S. Rabin, Phd

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

MS Hastalarında 10 Yılık NfL ve MRG Sonuçları Karşılaştırıldı

19 Haziran 2019

Nörofilaman hafif zincirleri (NfL) aksonların bir bileşenidir ve multipl sklerozda hastalık aktivitesinin önemli bir biyolojik işareti olarak ortaya çıkmaktadır. NfL, serumda oldukça hassas bir tek molekül dizisi (SIMOA) bazlı bir deney kullanılarak ölçülebilir. Serum NfL düzeylerinin korelasyonu ve uzun dönem sonuçları hakkında sınırlı bilgi vardır. Bu yüzden bir grup araştırmacı multipl sklerozda (MS) 10 yıllık klinik ve MRG sonuçlarını öngörmede yıllık serum NfL değerlerini incelemeyi amaçladı.

Çalışma için bilim insanları, merkezleri olan Brigham ve Kadın Hastanesi'nde MS hastalığındaki Kapsamlı Uzunlamasına Araştırmalar çalışmasında, hastalığın başlamasından 5 yıl geçmiş olan ve 10 yıl geriye kadar kan örnekleri olan hastaların kayıtlarını belirlediler (n = 122). Serum NfL, tek bir molekül dizisi (SIMOA) tahlili kullanılarak ölçüldü. Otomatik bir süreç ise, 10. yıl yüksek çözünürlüklü 3T MRI taramalarından beyin T2 hiperintens lezyon hacmini (T2LV) ve beyin parankimal fraksiyonunu (BPF) ölçtü. Ortalama yıllık NfL ve 10 yıllık klinik / MRG sonuçları arasındaki korelasyon; Spearman'ın korelasyonu, tek değişkenli ve çok değişkenli doğrusal regresyon modelleri kullanılarak değerlendirildi.

Lezyon Yükü ve Atrofi Tahmin Edilebilir

Ortalama yıllık NfL değerleri, ortalama 1-5 yıl NfL değerleri (ayarlanmamış p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01) ve 10 yıllık ortalama değerleri içeren 10 yıl BPF ile negatif olarak ilişkilendirildi. Ortalama yıllık NfL değerlerinin doğrusal regresyon analizleri T2LV ile çoklu ilişkilendirme, özellikle ortalama 1-5 NfL (düzeltilmemiş p <0.01; düzeltilmiş analiz p <0.01). BPF varyansı ve T2LV'nin yaklaşık %15-20'si erken ortalama yıllık NfL seviyelerinden tahmin edilebileceğini gösterdi. Ayrıca, ortalama yıllık NfL seviyeleri ile yorgunluk skoru 1 ile 10 arasında artmış, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermiştir. Bununla birlikte, ortalama NfL ölçümleri bu kohortta 10 yıl EDSS, SDMT veya T25FW ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar MS'in klinik başlangıcından sonraki ilk birkaç yıl boyunca ölçülen serum NfL değerlerinin, 10 yıllık MRG beyin lezyonu yükü ve atrofi öngörüsüne katkıda bulunduğu belirttiler ve NfL’nin MS’in seyrini ön görmek için değerleri bir parametre olabileceğini söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Tanuja Chitnis, MD et al. Neurofilament Light Chain Serum Levels Correlate with 10-Year MRI Outcomes in Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Thursday, February 28, 201906:00 PM - 08:00 PM

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Diyabet, İlerlemiş Agresif Meme Kanseri Riskiyle İlişkili Mi?

13 Haziran 2019

Tip 2 diyabet, obezite ve yaşlanma ile ilişkilidir ve vücudun, kan şekerini enerjiye dönüştürmek için insülin hormonunu uygun bir şekilde kullanamadığı veya üretemediği zaman ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilmezse körlük, böbrek yetmezliği, sinir hasarı ve amputasyonlar gibi komplikasyonlara neden olabilir.

Tip 2 diyabetli birçok kişi semptomlarını, kan şekerini düşürmeye yardımcı olmak için tasarlanmış reçeteli ilaçlar ve daha sağlıklı yiyecekler yemek ve daha sık egzersiz yapmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol edebilir. Bu hastaların bazılarının, kan şekerlerini düzenlemeye yardımcı olmak için insülin enjekte etmesi gerekir. Daha önce yapılan bazı araştırmalar, tip 2 diyabetli kadınlarda insülin kullanımını artan meme kanseri riskiyle ilişkilendirmiştir, ancak sonuçlar karışıktır ve kadınların geliştirdiği tümörlerin kesin tipleri hakkında ayrıntılı bilgilerden yoksundur.

Yapılan yeni bir çalışmada tip 2 diyabetli kadınların meme kanseri için daha ileri bir aşama geliştirip geliştirmediği ve insülin ile tedavinin spesifik meme kanseri özellikleriyle ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Bu vaka kontrol çalışması için, 2002-2014 arasında tanı konmuş meme kanseri olan kadınlar, Hollanda Kanser Kayıt Defteri-PHARMO Veri Tabanı Ağı (N = 33.377) arasından seçildi. Tip 2 diyabet, meme kanseri tanısından önce iki veya daha fazla insulin dışı kan glukoz düşürücü ilaç kullanımı olarak tanımlandı. Tip 2 diyabetli kadınlar diyabetsiz kadınlarla eşleştirildi. Tip 2 diyabetli kadınlar arasında insülin kullanıcıları ve sigara içmeyenler karşılaştırıldı. TNM sınıflaması (tümör büyüklüğü, lenf nodu durumu, metastaz), morfoloji, evre, östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 ve moleküler alt tip dahil olmak üzere Tip 2 diyabet / insülin ve meme kanseri özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için çok değişkenli sıralı lojistik regresyon kullanıldı.

Tip 2 Diyabetli Hastalarda İnsülin Kullanmak Fark Yaratmıyor

Araştırmacılar Tip 2 diyabetli kadınların (n = 1.567) diyabetli olmayan kadınlardan (n = 6.267), progesteron reseptörü negatif meme tümörü ile daha az sıklıkla olsa da daha ileri bir tümör evresi ve daha yüksek dereceli bir tanı ile daha sık teşhis edildi. Diğer meme kanseri özellikleri için bir ilişki bulunamadı. İnsülin kullanan Tip 2 diyabetli kadınlarda (n = 388), insülin kullanmayan Tip 2 diyabetli kadınlara kıyasla (n = 1.179) farklı meme kanseri özellikleri saptanmadı.

Araştırmacılar, Tip 2 diyabetli kadınların diyabetsiz kadınlardan daha agresif bir tip meme kanseri teşhisi riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Reçete edilen ilaçları almanın ve kilo vermek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmanın yanı sıra, şeker hastalarının düzenli tarama mamogramları aldığından da emin olunması gerektiğini ve göğüslerinde ağrı veya şişlik tespit ettiklerinde derhal tıbbi yardım almaları gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. A. Overbeek et al. Type 2 Diabetes, but Not Insulin (Analog) Treatment, Is Associated With More Advanced Stages of Breast Cancer: A National Linkage of Cancer and Pharmacy Registries, Diabetes Care 2019 Mar; 42(3): 434-442.

SMA Hastaları için bir Gerçek Yaşam Verisi Platformu

12 Haziran 2019

Spinal müsküler atrofiden (SMA) etkilenen hastalarda sağ kalım ve yaşam kalitesinin, son on yılda bakımdaki değişiklikler nedeniyle iyileştiği düşünülmektedir. Ayrıca, moleküler patolojinin daha iyi anlaşılması ile SMA için hedefe yönelik tedaviler geliştirilmiştir. 2016 ve 2017 yıllarında, Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da küçük bir pediatrik SMA hastaları alt grubunda, kontrollü klinik araştırmalara dayanarak tüm SMA türlerinin tedavisi için onaylanan tedavi seçenekleri mevcuttur. Tedavi ve bakımı optimize etmek ve düzenleyicilere, ödeme yapanlara ve SMA topluluğuna sonuç verileri sağlamak için tedavi edilen ve tedavi edilmeyen SMA hastalarını gerçek hayattaki bir ortamda izlemek için sistemler gerekir.

Yakın geçmişte yapılan bir çalışma ile SMA’lı hastaların gerçek yaşam sonuç verilerini toplamak adına bir platform oluşturuldu. Araştırmacılar, bu platform kapsamında, prospektif, çok merkezli, randomize olmayan bir kayıt ve sonuç çalışması yürütmeyi amaçladılar. Platform, mevcut tüm SMA hastaları için, hastalığa özgü SMA kaydı olarak gerçek tedavi rejimlerinden bağımsız olarak veriler toplamaktadır. Bu amaçla, Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki sağlık hizmeti sağlayıcıları tarafından görülen SMA hastaları için çevrimiçi bir platform sağlandı. Uluslararası bir iş birliği ve veri paylaşımını sağlamak için, veri maddeleri standartlaştırıldı ve SMA kayıtları uluslararası fikir birliği ile uyumlu hale getirildi. Veri analizinin, ticari ortaklardan bağımsız olarak yapılmasına karar verildi.

Ülkeler Arası İş Birliği

Araştırmacılar,  platform sayesinde gerçek hayattaki sonuç verilerinin geniş bir SMA hasta yelpazesinde değerlendirilmesinin, doğal tarihin ve ilaç tedavisinin etkisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına dikkat çektiler. Bunun ayrıca, bu hastalar için bakım standartlarını gözden geçirmek ve uygulamak için çok önemli olduğunu vurguladılar. Veri tabanının bilişim sisteminin, SMA hastalarının bakımı için uluslararası standartlara uygun konsensüs uyarınca önerilerin uygulanmasına yardımcı olacağını belirttiler. SMA hastalarıyla deneyimlerini paylaşmak ve veri tabanının altyapısını kullanarak araştırma projelerini teşvik etmek için Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki nöromüsküler merkezler için bir ağ oluşturmak için çalıştıklarını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Pechmann et al. SMArtCARE - A platform to collect real-life outcome data of patients with spina muscular atrophy, Orphanet Journal of Rare Diseases (2019) 14:18.

Spinal Müsküler Atrofi: Nasıl Taranmalı ve Kimi Tedavi Etmeli?

29 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), yüksek morbidite ve mortalite ile ilişkili yıkıcı bir nöromüsküler hastalıktır. Son yıllarda, hastalık modifiye edici ve sağ kalımı uzatan tedaviler geliştirilmiştir. Bununla birlikte, hastalara geç tanı konmakta ve tedaviler sıklıkla motor nöron dejenerasyonunun ileri aşamalarında uygulandığından sınırlı etkiler göstermektedir. Erken tanı, tedavi izlemi için güvenilir biyolojik belirteçler ve tarama yöntemlerine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.

Günümüzde presemptomatik evrelerde çocukları belirleme yöntemi yeni doğan tarama programlarıdır. Ancak, her çocuk doğumdan kısa bir süre sonra semptom geliştirmez, bu da kime tedavi verileceği ve tedaviye ne zaman başlanacağı sorusunu gündeme getirir. Hastalığın ilerlemesinin izlemi, yönetimi kişiselleştirmek için gereklidir.

Tarama yöntemleri şu anda klinik çalışmalarda değerlendirilmektedir ve erken tanı için fırsatlar sunulmaktadır. Fenotip ve SMN2 kopya sayıları arasındaki uyuşmazlığın yanı sıra, hastalığın ciddiyetine katkıda bulunan birçok genetik ve epigenetik değiştirici ile birlikte yüksek kopya sayılarına sahip asemptomatikten ciddi derecede etkilenen hastalar ve düşük kopya sayısına sahip hafif etkilenen bireyler arasındaki uyumsuzluk dikkate alındığında, yalnızca SMN2 kopya numaralarına dayanarak, pahalı ve invaziv SMA tedavilerinin başlatılmasına karar verilmesi tatmin edici görünmemektedir. Ayrıca, semptomatik hastalar için daha önce gösterilen verileri onaylayan yakın zamanda yayınlanan NURTURE çalışmasının ara sonuçlarına göre, SMN2 kopya numarası presemptomatik SMA bireyleri için tedaviye yanıt konusunda hiçbir prognostik değer içermemektedir. Güvenilir prediktif biyolojik belirteçlerin yokluğunda, SMN protein seviyelerinin ve genetik ve epigenetik değiştiricilerin değerlendirilmesi, hastalık şiddeti hakkında en azından bir miktar bilgi sağlar. Etkilenen çocukları potansiyel olarak hayat kurtarıcı tedavilerden mahrum etmeden önce üçten fazla SMN2 kopyası olan vakalarda düşünülmelidir.

Tedavi edilmeyen bireylerin tedaviye başlamaları için en uygun zamanı yakalamak için nasıl izleneceği tam bir soru işaretidir. SMA NBS Multidisipliner Çalışma Grubu, yaşa göre değerlendirilen EMG, CMAP, miyometri, fizik muayene ve HFMSE ve 6‐dakika yürüme testi (6MWT) gibi motor fonksiyon testlerinin, dört ve daha fazla SMN2 kopyası olan bireyler için düzenli klinik takip ziyaretleri sırasında önermektedir. Yakın zamanda, ambulan SMA hastalarında fenotipik ciddiyeti tahmin etmede 6MWT'nin yüksek duyarlılığı gösterilmiştir. Benzer şekilde, uylukların kantitatif MRG'sindeki duyarlı değişiklikler güçlü izlem aracı olarak bildirilmiştir.

Etkilenen bireyler için potansiyel olarak yıkıcı sonuçlar doğuracak olan tedavi başlangıcında kritik fırsat penceresini kaçırmamak için, tıbbi bakımı optimize etmek ve tedavi edilmeyen bireylere yönelik daha hassas testler geliştirmek için ek çalışmalara ihtiyaç vardır.

SMN Seviyeleri Ölçülmeli

Tedaviyi ayarlamak ve sonucu optimize etmek için tedavi izlemi gereklidir. Elektrofizyolojik çalışmalar ve SMN protein seviyelerinin ölçülmesi, tedavi izlemi için olanaklar sağlar. Şu anda mevcut olan biyolojik belirteçlerin değerine ilişkin tutarsız bulgular nedeniyle, yeni aday arayışı her zamankinden daha zorlayıcıdır. Bu, oral yoldan verilen küçük moleküller, intravenöz ve intratekal adenovirüs kaynaklı SMN1 gen replasman tedavileri gibi yeni terapötiklerin değerlendirilmesi için devam eden ve yaklaşmakta olan klinik çalışmaların ışığında daha da önem kazanmaktadır. Bu yeni yöntemlerle tedavi edilen hasta kohortlarının izlenmesi ve klinik olarak karşılaştırılması, özellikle zorlu hale gelecektir, çünkü klinik sonuçları en üst düzeye çıkarmak için spesifik tedavi ajanlarının ve farklı uygulama yollarının yararlarını değerlendirmek, hastalık ilerlemesi durumunda tedavi yönetimi ayarlamak ve ekleme ve kombinasyon tedavilerini göz önünde bulundurmak için sınır değerleri tanımlamak adına ince subklinik değişikliklerin saptanması gerekir. Yeni biyolojik belirteçleri tanımlamak için umut vaat eden yaklaşımlar, aday biyolojik belirteçleri taramak için yararlı bir hedefsiz araç sağlayan “omik” çalışmalarından gelebilir. Ancak, sonuçların yorumlanması genellikle zordur. Bugüne kadar hastalığa özgü biyolojik belirteçler tespit edilememiştir.

Sonuç olarak, yeni tarama yöntemleri, hastalığın ciddiyetini öngören stratejiler ve terapötik izleme olanak sağlayan aday biyolojik belirteçler tanımlanmakta ve geliştirilmektedi. Bununla birlikte, bu tekniklerin hepsi sınırlamalar göstermektedir ve bunların hiçbiri SMA patolojisinin karmaşıklığını tam olarak yansıtmamaktadır. SMA'da tanı, hastalık tahmini ve tedavi izlemi için daha doğru yöntemler belirlemek ve bireysel doz önerileri oluşturmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Afshin Saffari, Stefan Kölke,  Georg F. Hoffmann, Markus Weiler, Andreas Ziegler. Novel challenges in spinal muscular atrophy – How to screen and whom to treat?, Annals of Clinical and Translational Neurology 2019; 6(1): 197–205.

Vücut Yağ Oranındaki Artış Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

28 Mayıs 2019

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, vücut yağ düzeyleri yüksek postmenopozal kadınların, vücut kitle indeksleri normal olsa bile meme kanseri için yüksek risk altında olabileceklerini göstermektedir. Buna göre doktorların takipte sadece vücut kitle indeksine değil, diğer ölçümlere de bakması oldukça kritik önem taşımaktadır.

ABD’de yapılan çalışmada görevli olan ekip, Kadın Sağlığı İnisiyatifi adlı çalışmadan gelen verileri 3.460 kadın üzerinde (ortalama yaş, başlangıçta 63,6) analiz etti. Bu kadınlarda vücut kitle indeksi normal sınırlar içerisindeydi (18,5 - 24,9). Katılımcılar aile ve tıbbi hikaye, diyet ve yaşam tarzı ile ilgili anketleri doldurdular; 1, 3, 6 ve 9. yıllarda çift enerjili X-ışını absorpsiyometrisi (DXA) kullanılarak vücut yağ ölçümleri yapıldı ve 16 yıl boyunca takip edildiler.

Takip sırasında, 146 östrojen reseptörü pozitif olan da dahil olmak üzere 182 hastada meme kanseri tespit edildi. İnvaziv meme kanseri riski için düzeltilmiş tehlike oranları, tüm vücut yağının en yüksek çeyreği için 1,89 ve en yüksek çeyrek vücut yağı kütlesi için 1,88 olarak hesaplandı.

İnflamasyon Belirteçleri ve Kanser Oranı Artıyor

Vücut yağ oranı daha yüksek olanlarda, dolaşımdaki insülin, C-reaktif protein, interlökin 6, leptin ve trigliserit seviyeleri daha yüksek iken, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve seks hormonu bağlayıcı globulin seviyeleri daha düşük olarak hesaplandı.

Bu bulguları özetleyen araştırmacılar, postmenapozal kadınlarda normal vücut kitle indeksine sahip olunması durumunda dahi vücut yağ oranındaki artışın meme kanseri gelişimi açısından ek bir risk doğurduğunu belirttiler. Bu kadınlarda dolaşımdaki inflamasyon belirteçlerinde de anlamlı yükselmeler olduğu görüldü.

Araştırmacılara göre yapılması gereken, vücut yağ oranını azaltacak hayat tarzı değişiklikleri ile postmenapozal dönemde oluşan bu riske karşı mücadele etmektir. Yapılacak diğer çalışmalarda, östrojen reseptör pozitif meme kanserinin neden daha yüksek oranda görüldüğü araştırılacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Iyengar NM, et al. Association of Body Fat and Risk of Breast Cancer in Postmenopausal Women With Normal Body Mass Index: A Secondary Analysis of a Randomized Clinical Trial and Observational Study. JAMA Oncol. 2018 Dec 6. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5327. [Epub ahead of print]

Nöromiyelitis Optika Spektrum Bozukluklarında Görme Bozukluğu

27 Mayıs 2019

Nöromiyelitis optika (NMO), esas olarak optik sinir ve omurilik veya merkezi sinir sistemini (MSS) etkileyen enflamatuar bir sendromdur. NMO'nun klinik, laboratuvar ve görüntüleme özellikleri genellikle multipl sklerozdan (MS) ayırt edilebilir ve NMO'lu hastalar, kötü prognoz ve servikal miyelit varlığında yüksek solunum yetmezliği riski eşliğinde tekrarlayan optik nörit (ON) veya miyelit ile birlikte olma eğilimindedir.

Optik nörit, optik sinirde enfeksiyon, otoimmün hastalıklar ve demiyelinizan lezyonlar gibi çeşitli nedenlerden dolayı oluşan enflamasyondur. Optik nöritin tipik klinik belirtileri, perioküler ağrı, görme kaybı ve diskromatopsidir. Optik nörit ayrıca sürekli retina yapısal hasarına ve azalmış retinal perfüzyona neden olabilir. Erişkin optik nöritin büyük çoğunluğu, diğer nörolojik semptomlar veya sistemik hastalıklar olmadan, subakut, tek taraflı, ağrılı görme kaybı özelliklerine sahip idiyopatik veya demiyelinizandir. Demiyelinizan optik nörit, tipik olarak, MS ve NMO dahil olmak üzere enfeksiyöz veya enflamatuar durumlardan kaynaklanır. Hem MS hem de NMO'da aksonal dejenerasyon, NMO'da astrositik hasar vardır.

NMO spektrum bozuklukları (NMOSD); miyelit, ON veya her ikisinin aynı anda varlığı ile sürekli tekrar eder ve hastaların %90'ından fazlasında tahmin edilemez bir şekilde ortaya çıkar. MS'in aksine, NMO hastalarının büyük bir kısmı (%30-50) diğer otoimmün hastalıkların özelliklerini sergilemektedir.

NMO ve NMO spektrum bozuklukları (NMOSD), yüksek patojenlikleri, yüksek relaps riski ve enflamatuar MSS sendromu olarak kötü prognozları nedeniyle dikkat çekmiştir. Anti-akuaporin-4 antikorunun (AQP4-IgG), geleneksel NMO ve AQP4-IgG-pozitif optik nörit dahil olmak üzere NMOSD hastalarının çoğunda tespit edilebilecek ana patojen olduğu konusunda fikir birliği vardır. Serum negatif NMOSD hastalarında miyelin oligodendrosit glikoprotein (MOG) antikorları patojenik faktörler olarak kabul edilir.

Yeni Tedavi Seçeneklerine İhtiyaç Var

Her ne kadar NMO'nun birçok özelliği MS'inkilere benzer olsa da, MS'de kullanılan interferon-beta / glatiramer asetat ve natalizumab gibi bazı immünoterapiler NMO hastaları için zararlıdır. Buna karşılık, steroidler, terapötik plazma değişimi, immünoglobulinler, azatiyoprin, mikofenolat mofetil, nitoksantron, siklofosfamid gibi immünosüpresif tedaviler dahil olmak üzere diğer tedaviler bu hastalığın tedavisinde etkilidir.

Şu anda, NMO optik nöritli (NMO-ON) hastalar yaygın tedavilerden pek fayda görmemektedir. NMO-ON ile ilgili çalışmaların sınırlaması, hayvan modellerinin yetersizliğidir. Karmaşık patoloji ve görsel sistemin spesifik özellikleri, refrakter NMO-ON'a katkıda bulunur. Bu nedenle, NMOSD'de ON için başarılı tedaviler geliştirmek için daha ileri çalışmalar gereklidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Wu Y, Zhong L, Geng J, Visual impairment in neuromyelitis optica spectrum disorders (NMOSD), Journal of Chemical Neuroanatomy (2019).

Beyin Ameliyatında Singulum Demetinin Stimülasyonunun Etkileri

22 Mayıs 2019

Uyanık nöroşirürji; dil, birincil duyusal modaliteler ve motor fonksiyon gibi temel işlevleri destekleyen beyin dokusunu tanımlamak ve korumak için, hastaların konuşmalarını ve görsel veya sözlü sorulara cevap vermelerini gerektirir. Ameliyat sırasında kritik beyin fonksiyonlarının en iyi şekilde korunması için hastaların uyanık olması gerekir. Böylece ameliyat sırasında doktorlar hastalarla konuşabilir, dil becerilerini değerlendirebilir ve rezeksiyondan kaynaklanan bozuklukları saptayabilirler. Öte yandan bu prosedürler hastaların kaygılanması nedeniyle kötü tolere edilir ve bu durumu engellemek için kullanılan akut anksiyolitik ilaçlar tipik olarak sedasyona neden olur ve kortikal fonksiyonu bozar.

Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları beyinde, elektriksel olarak uyarıldığında kahkahalara neden olan, ardından uyanık beyin ameliyatı sırasında bile sakinlik ve mutluluk duygusu uyandıran bir fokal yolak keşfettiler.

Çalışmada, standart yatarak tedavi intrakraniyal elektrot izlemi sırasında araştırma testinden geçen epilepsili bir hastada, sol dorsal anterior singulum demetinin doğrudan elektriksel stimülasyonunun güvenilir bir pozitif uyarılmış etki ve anksiyoliz ortaya çıkardığı tespit edildi. Bu etkiler sübjektif ve nesnel davranışsal ölçümler kullanılarak ölçüldü ve stimülasyonun lokal ve uzak sinirsel aktivitedeki sağlam değişiklikleri uyardığı tespit edildi.

Çalışmaya dahil edilen hastada epilepsinin tedavisinde güvenli rezeksiyon sınırlarını doğrulamak için uyanık bir kraniyotomi prosedürü gerekliydi. İşlem sırasında, singulum demeti stimülasyonu pozitif etkiyi arttırdı ve kaygıyı azalttı. Böylelikle hastanın intravenöz anestetik / anksiyotik ilaçları kesildi ve bilişsel testleri başarılı bir şekilde tamamlandı. Singulum stimülasyonunu başlatıldığında, hasta  hemen mutlu ve rahat hissettiğini bildirdi, ailesi hakkında şakalar yaptı ve uyanıklık prosedürünü başarıyla tolere edebildi. Ardından davranış yanıtları, korpus kallosumun genu üzerinde ön dorsal singulum demeti boyunca yaklaşık 1 cm'lik bir alana yerleştirilen anatomik olarak benzer elektrot yerleşimleri bulunan iki hastada tekrarlandı.

Diğer Beyin Cerrahilerinde de Uygulanabilir

Araştırmacılar, ilk elektrot yerleştirme yerlerinin, beyin aktivitesini kaydetmek ve ilk hastanın nöbetlerinin başlangıcını bulmak için seçildiğini söylediler. Başlangıçta singulum demetini uyarmak için kullanılan elektrotun beyinde standarttan farklı bir şekilde yerleştirildiğini belirttiler. İlk hastanın önceki ameliyatlarından dolayı farklı bir yörünge gerekliydi. Yaklaşım geriden yapıldı bu da daha geniş çapta singulum demetinin örneklenmesine ve bu nedenle elektriksel stimülasyon için erişilebilir olmasına yol açtı.

Araştırmacılar, epilepsili 3 hastanın singulum demeti stimülasyonuna güçlü bir anksiyolitik tepki gösterdiğini belirttiler. Tanımladıkları prosedürün, epilepsinin yanı sıra, beyin tümörleri için uygulanan cerrahilerde de potansiyel olarak uygulanabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kelly R. Bijanki, Joseph R. Manns, Cory S. Inman, Ki Sueng Choi, Sahar Harati, Nigel P. Pedersen, Daniel L. Drane, Allison C. Waters, Rebecca E. Fasano, Helen S. Mayberg, Jon T. Willie. Cingulum stimulation enhances positive affect and anxiolysis to facilitate awake craniotomy. Journal of Clinical Investigation, 2018.

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Türk Araştırmacılar MS’te Okrelizumab`ın Güvenliliğini Değerlendirdi

15 Mayıs 2019

Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin (MSS) dünya çapında iki milyondan fazla insanı etkileyen en yaygın kronik enflamatuar demiyelinizan hastalığıdır. Türkiye'de 50 bin MS hastasının mevcut olduğu tahmin edilmektedir. MS'te hastalık değiştirici tedavilerin artmasıyla, hastalığın her aşamasında hastaya özgü tedaviler için bilim insanlarının seçenekleri de artmıştır. Bazı hastalık değiştirici tedavilerin, hastalığın seyrini iyileştirdiği gösterilmiş olmasına rağmen, tedaviye yanıt hala MS için en zor öngörülen parametredir. Hastalık patogenezinde, klinik seyirde ve radyolojik bulgulardaki heterojenite, ilaçlara verilen değişken yanıtların nedeni olabilir. Bu sebeple MS tedavisi ve kullanılan yeni ajanlar alanında birçok çalışma yapılmaktadır.

Okrelizumab yeni monoklonal antikor tedavilerinden biridir. Seçici olarak B hücrelerini eksprese eden CD20'yi hedefleyen bir rekombinant hümanize monoklonal antikordur. Okrelizumabın MS'te CD20'yi eksprese eden B hücrelerinin sayısını ve fonksiyonunu azaltarak immünomodülasyona yol açtığı tahmin edilmektedir. Başlangıç dozu 600 mg’dır ve ilk seferde 300 mg infüzyon, ardından iki hafta sonra ikinci bir 300 mg infüzyon olarak iki ayrı IV (intravenöz) infüzyon şeklinde uygulanır. Sonraki okrelizumab dozları, her altı ayda bir, tek bir 600 mg IV infüzyonudur. Normalde ikinci doz, ilk dozun uygulanmasından altı ay sonra verilmelidir.

İkinci yarım doz öncesi karaciğer fonksiyon testleri ve lenfosit değerlerinin ne derece etkilendiği ve bu sonuçların ikinci yarım dozun uygulanmasına ne derecede engel olacağı konusunda daha önce yapılmış çalışmalarda bir öneri bulunmamaktadır.

Bu konuda güvenlik sorunu bildirilmemiş olmasına rağmen, bu verilerin gerçek yaşam verileri ile desteklenmesi ve hastaya yaklaşımın ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi amacı ile Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Dr. Serkan Demir, Dr. Murat Mert Atmaca ve Dr. Rıfat Erdem Toğrol yeni bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, hasta yönetimini daha iyi anlamak ve okrelizumab hakkında gerçek yaşam verisi ile ilgili güvenlik sorunu göstermeyen verileri desteklemeyi amaçladılar.

Tedavi Öncesi veya Sonrası Karaciğer Fonksiyon Test Değerlerinde Değişiklik Yok

Araştırmacılar, 20 Mayıs 2018 – 21 Aralık 2018 tarihleri arasında okrelizumab ile tedavi edilen MS hastaları restrospektif olarak incelediler. Hastaların demografik ve klinik verileri ile okrelizumaba bağlı gelişen yan etkileri kaydettiler, tedavi öncesi ve sonrası laboratuvar sonuçlarını değerlendirdiler.

Çalışmaya dahil edilen hastaların 30’u (%58,8) kadın, 21’i (%41,2) erkekti. Bu hastaların yaş ortalaması 44,02±9,62 (24–65) yıldı. Hastaların 26’sı (%51) relapsing remitting MS (RRMS), 18’i (%35,3) sekonder progresif MS (SPMS) ve 7’si (%13,7) primer progresif MS (PPMS) tanıları ile takip edilmekteydi. İlk yarım kürden bir gün sonraki lenfosit değeri ortalaması, tedavi öncesine göre anlamlı olarak düşük bulundu. İkinci yarım kürden 1 ay sonraki lenfosit değeri ortalaması, ilk yarım kürden bir gün sonrasına göre anlamlı olarak yüksek iken, tedavi öncesine göre halen anlamlı olarak düşüktü. Tedavi öncesi ve sonrasında karaciğer fonksiyon testlerinde değişiklik gözlenmedi. Çalışma süresince sadece 4 hastada hafif infüzyon ilişkili reaksiyon tespit edildi.

Araştırmacılar, okrelizumab tedavisinin kısa dönemde güvenli göründüğünü ve Okrelizumabın uzun dönemdeki güvenlik profilini belirlemek için gerçek yaşam verilerinin değerlendirildiği uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Demir S, Atmaca MM, Togrol RE. The First Cure Experience of A Clinic: Approach to The Patient to Start Ocrelizumab. Arch Neuropsychiatry 2019.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

SMA İçin Yeni Bir Kan Testi Geliştirildi

09 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), müsküler atrofiye ve solunum yetmezliğine yol açan nöronal dejenerasyon ile ilerleyici bir nöromüsküler otozomal resesif kalıtsal hastalıktır. SMA, “survival motor nöron” geni olan SMN1'in ekzon 7’yi içeren homozigot delesyonlarından kaynaklanır ve bu da SMN proteini seviyelerinde bir azalmaya yol açar. İkinci bir SMN geninin (SMN2) varlığı, SMN1 tarafından üretilen SMN kaybını kısmen telafi edebilir. Genellikle, bir kişide ne kadar çok SMN2 geni kopyalanırsa hastalık o kadar az şiddetli olur.

Sadece bir mutasyona uğramış SMN1 kopyasına sahip kişiler hastalığı geliştirmezken, mutasyona uğramış geni çocuklarına aktarabilirler ve bu kişiler taşıyıcı olarak adlandırılırlar. SMA en ölümcül genetik hastalıklardan biri olduğundan ve 100 kişide 40 ila 1 taşıyıcı sıklığı olduğu için, taşıyıcıları tanımlamak, aile planlamasında yetişkinlerin genetik danışmanlığı için gereklidir.

Tanımlama, sadece bir kopyası taşıyıcı olarak kabul edilen kişilerde (1/0 taşıyıcı olarak adlandırılır), SMN1 ekson 7 kopya sayısının doğru bir şekilde belirlenmesine dayanır. Bununla birlikte bazı taşıyıcılar, kromozomlarından birinde SMN1 eksonu 7'sinden yoksundur. Bunun yerine, başka bir kromozomda (2/0 taşıyıcı) iki adet SMN1 ekzon 7 kopyası vardır ve bunlar yanlış taşıyıcılar olarak tanımlanabilirler. 2/0 taşıyıcıları tanımlamak için, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonu dahil olmak üzere bir kromozomda iki SMN1 kopyasının varlığına ilişkin spesifik mutasyonların varlığı araştırılabilir.

SMA’da yeni doğan taraması için standart bir yöntem yoktur ve ideal bir yöntem etkilenen yeni doğanları SMA taşıyıcılarından ayırt edebilmeli, ayrıca SMA tipini ve hastalığın ciddiyetini tahmin etmek için SMN2 kopya sayısını ölçebilmelidir.

Çoklu ligasyon prob amplifikasyonu (MLPA) ve gerçek zamanlı kantitatif PCR (qPCR), SMN1 delesyonlarını tespit edebilir. Ancak, qPCR normalizasyona veya standart eğrilere ihtiyaç duyar ve MLPA, kurumuş kan lekelerinden (DBS'ler) elde edilebilenlerin üstünde DNA konsantrasyonları gerektirir.

Mayo Clinic araştırmacıları, SMA için yeni doğanları taramak ve SMA taşıyıcılarını tanımlamak için, DBS ve diğer dokularda SMN1 delesyonlarının ve SMN2 kopya numarası değişiminin eşzamanlı tespiti için bir multiplex, droplet digital PCR (ddPCR) metodu geliştirdiler. SMN1, SMN2 ve RPP30 konsantrasyonları, bir Bio-Rad AutoDG ve QX200 ddPCR sistemi ile aynı anda ölçüldü. Toplam 1530 DBS ve 12 SMA hastası test edildi.

Hızlı ve Spesifik Bir Test

Test, tüm SMA hastalarında hiçbir SMN1 ekzon 7 veya iki ya da üç SMN2 kopyası olmadığını tespit etti ve yeni doğanlarda SMA'yı saptamak için klinik kullanımını doğruladı. On üç kişide bir kopya SMN1 ekzon 7 vardı ve bu kişiler taşıyıcı olarak kabul edildiler. Tüm SMA'ya neden olan mutasyonlar ekzon 7 delesyonu ile ilgili olmadığından, araştırmacılar ayrıca kurumuş kan lekelerinde SMN1 Sanger dizilimi adı verilen diğer SMN1 mutasyon tiplerini tespit etmek için bir yöntem geliştirdiler. Yöntem, SMA ile ilişkili semptomlar gösteren iki kişide SMA'ya neden olduğu kesin olan mutasyonları doğru bir şekilde saptadı.

Araştırmacılar, bir kişinin beş SMN1 kopyasına sahip olduğunu belirttiler. Bu, üç SMN1 kopyası olan insanlar arasında SMA 3/0 taşıyıcılarının potansiyel varlığını ortaya koydu. SMA taşıyıcı testini geliştirmek ve SMA 2/0 taşıyıcılarının tanımlanmasını dahil etmek için, aynı yöntemi, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonunun varlığını tespit etmek için de kullandılar. Test, test edilen 125 kişi arasında iki SMA 2/0 taşıyıcıyı başarıyla tanımladı.

Araştırmacılar, geliştirdikleri yöntemler ile spinal müsküler atrofi için yeni doğanları taramak ve taşıyıcıları tanımlamak için hızlı ve spesifik bir kan testi ortaya koyduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Noemi Vidal-Folch, Dimitar Gavrilov, Kimiyo Raymond, Piero Rinaldo, Silvia Tortorelli, Dietrich Matern, Devin Oglesbee. Multiplex Droplet Digital PCR Method Applicable to Newborn Screening, Carrier Status, and Assessment of Spinal Muscular Atrophy,  Clinical Chemistry 2018.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

MS’te Hızlı Spinal Kord Atrofisi Neyin Habercisi?

30 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS) araştırmasında bilim insanlarının önüne çıkan önemli zorluklardan biri, hastalığın ilerleyici doğasını anlamaktır. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ölçümleri, hastalığın ilerlemesi ve engelliliğin işe yarar belirteçlerini sağlayabilir. Tüm radyografik ölçümler arasında omurilik alanı, MS engelliliği ile en güçlü korelasyonu gösterir ve relapsing remitting (RR) hastalık alt tipinden progresif tipin ayrılmasına olanak tanır.

Bir grup bilim insanı beyin ölçümüne ek olarak, sekonder ilerleyici MS'e (SPMS) dönüşümü ön görmek için omurilik atrofisinin kullanımını araştırdılar.

Bu tek merkezli gözlemsel çalışmada, 12 yıllık gözlem döneminde SPMS evresine geçen 54 RRMS’li hasta demografik ve klinik kriterlere dayanarak gözlem süresince RRMS evresinde kalan 54 RRMS’li hasta ile eşleştirildi. Buna ek olarak, çalışma başında yaş ve cinsiyet açısından demografik olarak benzer 54 sağlıklı kontrol de ekip tarafından değerlendirildi. Araştırmacılar beyin MRG'sinden, beyin hacmini ve omurilik bölgesini 12 yıl boyunca C1 seviyesinde analiz ettiler ve dönüşüm öncesi iki grup arasında ayrım yapma potansiyellerini değerlendirdiler.

Bulgular 4 Yıl Önce Tespit Edilebiliyor

SPMS geliştiren bireyler, SPMS'ye dönüşmeyen RRMS eşleşmelerine kıyasla, bir SP aşamasına girmeden önce, spinal kord atrofi hızlarının (-%2.15 / yıl, standart hata (SE) 0.19) olduğunu gösterdi (-%0.74/yıl, %0.19, p <0.0001). Veriler, bu farkın SPMS'ye geçmeden en az dört yıl önce mevcut olduğu yönünde idi. Beyin atrofisi ve beyaz cevher lezyonlarının ölçümleri ise gruplar arasında farklılık göstermedi.

Çalışmada, dönüşümden önceki yüksek servikal korddaki yıllık atrofi oranı, tekrarlayan bir sekonderden sekonder progresif bir evreye dönüşen MS hastalarında, popülasyonlar arasında çok az örtüşme olanlara göre belirgin olarak daha yüksekti. Aslında, bu farklılıklar SPMS'ye geçmeden dört yıl öncesine kadar tespit edilebilmekteydi.

Buna karşılık, T1 ve T2 lezyon hacimleri ve bazal ve zaman içindeki bölgesel ve global beyin hacimleri dahil olmak üzere beyin analizinden elde edilen tüm ölçüler, tekrarlayandan ilerleyici bir evreye dönüşmeyen MS hastaları arasında farklılık göstermemekteydi.

Araştırmacılar verilerin, yıllık servikal kord dokusu kaybının SPMS'ye dönüşümde olası bir dönüşüm göstergesi olduğunu ve şu anda mevcut görüntüleme belirteçleri arasında en güçlü gösterge olduğunu gösterdiğini belirttiler. Bu nedenle, C1 düzeyindeki servikal atrofi hızı, genetik, epidemiyolojik ve bağışıklık değişkenlerinin MS üzerindeki rolünü incelemek ve tedavinin klinik çalışmalarda uzun vadeli etkisini ölçmek için prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Antje Bischof Accelerated Cord Atrophy Precedes Conversion to Secondary Progressive Disease in Relapsing Multiple Sclerosis ACTRIMS 2019 Abstract #P157 Thursday, February 28, 2019  02:20 PM - 02:30 PM

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image