Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Obezite Cerrahisi Kanser Riskini Nasıl Etkiliyor?

19 Ekim 2018

Obezitenin çeşitli kanser türlerinin oluşumunda önemli bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. Son yıllarda ise obezite cerrahisi yani bariatrik cerrahi yaygın bir şekilde uygulanmaya başlandı. Bariatrik cerrahinin obezite ile ilişkili kanser riskini etkileyip etkilemediği net değildir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada obezite cerrahisi sonrası hormona bağlı kanserlerin yanı sıra (meme, endometrium ve prostat), kolorektal ve özofagus kanserlerinin ortaya çıkma riskinin nasıl değiştiği değerlendirildi.

Yapılan bu ulusal nüfus temelli kohort çalışması, 1997 ve 2012 yılları arasında İngiltere'de toplanan “Hastane Epizod İstatistikleri” veritabanından elde edilen verileri kullanmıştır. Obezite cerrahisi uygulanan obez bireyler arasında kanser riskini karşılaştırmak için cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalık ve takip süresi üzerine eğilim eşleştirmesi kullanılmıştır. Cerrahi (gastrik bypass, gastrik bant veya sleeve gastrektomi) uygulanan ve uygulanmamış olan obez bireyler kıyaslandı.

Kanser Riski Genellikle Azalıyor

Çalışma döneminde obezite tanısı alan 716.960 hastanın kaydedilmiş olduğu bu kohortta, bariatrik cerrahi uygulanan 8794 hasta ve ameliyat olmayan 8794 obez hasta eşleştirildi. Ameliyatsız grupla karşılaştırıldığında, bariatrik cerrahi geçiren hastalarda hormonla ilişkili kanser riskinde azalma görüldü (OR 0 · 23, yüzde 95, 0 · 18 ila 0 · 30). Bu azalma meme (OR 0 · 25, 0 · 19 ila 0 · 33), endometriyum (OR 0 · 21, 0 · 13 ila 0 · 35) ve prostat (OR 0 · 37, 0 · 17 ila 0 ·76) kanserleri için de tutarlıydı. Gastrik bypass ile hormonla ilişkili kanserlerde en büyük risk azalması sağlanmıştır (OR 0 · 16, 0 · 11 ila 0 · 24). Gastrik bypass ile ayrıca gastrik band veya sleeve gastrektomi ile elde edilmeyen, artmış kolorektal kanser riski görüldü (OR 2 - 63, 1 - 17 - 5 · 95). Bariatrik cerrahi sonrası daha uzun takipler bu farklılaşan ilişkileri güçlendirdi.

Bu çalışmada görüldü ki bariatrik cerrahi, hormona bağlı kanser riskinin azalmasıyla ilişkiliyken, gastrik bypass kolorektal kanser riskini artırabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mackenzie H, et al. Obesity surgery and risk of cancer. Br J Surg. 2018 Jul 13. doi: 10.1002/bjs.10914. [Epub ahead of print]

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

Yaşlı Hepatit Hastalarında İzlem Devam Etmeli

18 Nisan 2019

Antivirallerle uzun süreli monoterapi, hepatit B virüsünü baskılar ve karaciğer lezyonlarını iyileştirir. Bu nedenle kompanse sirozu olmayan hastalarda sağkalım oranı genel popülasyon ile benzer seyreder. Yine de, kronik hepatit B hastalarında HCC riski önemli ölçüde artmıştır. Bu, popülasyondaki karaciğer kaynaklı mortaliteyi etkileyen tek faktördür. Bu hastalarda HCC riski üzerine mevcut verilerin çoğu ise, ortalama süresi 5 yıldan az olan çalışmalardan gelmektedir.

Bu sebeple yapılan PAGE-B adı verilen 10 merkezli çalışmada HCC sürveyansına duyulan ihtiyaç analiz edilmiştir. Hepatit C, hepatit D veya HIV bulunmayan, karaciğer transplantasyonu geçirmemiş ve 5 yıldan fazla takip süreleri olan 1427 hasta tespit edilmiştir. Başlangıçta kohortun ortalama yaşı 51 ve %77'si erkektir. %6'sı alkol kötüye kullanımı öyküsü bildirmiştir ve %8'inde diabetes mellitus vardır. Ayrıca, %27’sinde biyopsi ile tanı konan siroz vardır. En az 5 yıllık takibin sonunda HCC gelişme riski ile ilgili faktörler değerlendirilmiştir.

50 Yaşın Üstünde HCC Riski Olduğu Görüldü

Çalışmada HCC riski ile cinsiyet, vücut kitle indeksi veya hepatit B e-antijen durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, sadece yaş, başlangıçta siroz ve 5. yılda en az 12 kPa karaciğer sertliği, bağımsız olarak 5 ila 13. takip yılları arasında HCC gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

50 yaşından küçük sadece bir hastada HCC gelişmiştir. İlaç tedavisinin ilk 5 yılından sonra, HCC'nin neredeyse sadece 50 yıldan daha yaşlı hastalarda geliştiği görülmüştür.

Araştırma ekibine göre sürveyans, tedavi başlangıcından 5 yıl sonra en az 50 yaşında olan tüm hastalarda devam etmelidir. Geçici elastografi ile ölçülen karaciğer sertliği ile ilişkili risk daha fazla çalışmayı gerektirir, ancak ekip sürveyansın 50 yıldan daha genç olan sınırlı sayıdaki sirotik hastada devam edebileceğini bildirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Liver Meeting 2018: American Association for the Study of Liver Diseases (AASLD): Abstract 0017. Presented November 12, 2018.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Kanser İmmünoterapisinde Obezite Paradoksu

12 Nisan 2019

Yeni bir araştırmaya göre obez olmak, kanser geliştirme riskini arttırsa da paradoksal olarak, kanser hastalarında aşırı kilo, immünoterapi ilaçlarının kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olmaktadır.

Araştırmacılar, hem hayvanlarda hem de insanlarda, obezitenin, immün yaşlanmayı, tümör ilerlemesini ve programlanmış hücre ölüm proteini-1 (PD-1) kaynaklı T-hücre işlev bozukluğunu arttırdığını göstermişlerdir. Ayrıca obezitenin, hem tümör taşıyan farelerde hem de kanser hastalarında PD-1 / programlanmış hücre ölümü-ligand-1 (PD-L1) blokajının (kontrol noktası  blokajı) etkinliğinin artmasıyla ilişkili olduğunu göstermişlerdir.

Araştırmacılar, obez ve obez olmayan farelerde T hücre fonksiyonundaki farklılıkları incelemiş, T hücre fonksiyonunun azaldığını ve T hücreleri üzerindeki PD-1 proteininin ifadesinin, obez olmayan kontrol farelerinde olduğundan daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. 

Bağışıklık Sistemi Daha İyi Çalıştı

Çalışmada, obez hayvanlarda ve insanlarda, bağışıklık sistemlerinin daha fazla bastırıldığı bulunmuştur, ancak bir kez kontrol noktası blokajı kullanıldığıda, bağışıklık sistemleri daha iyi çalışmıştır. Bu durum obezitede bunun muhtemelen normal bir fonksiyon olduğunu göstermiştir. Obezite, inflamatuar bir durum olarak kabul edilir ve bağışıklık sistemi normalde kendini baskılar.

Obezite durumunda, bağışıklık sisteminin zayıf bir durumdan daha iyi çalışması için yeterli besin maddesine sahip olduğu görülmüş ve bu nedenle obezite çalışmalarıyla ilgili olarak başarının formülünün ne olduğu sorgulanmıştır.

Çalışma sonucunda araştırmacılar, obezite artışı ile, çoklu tümör modellerinde T hücresi yaşlanması, kısmen leptin sinyallemesi ile indüklenen daha yüksek PD-1 ekspresyonu ve fonksiyon bozukluğu ile sonuçlandığı görülmüştür. Ayrıca obezite ortamında artmış tümör progresyonu gözlemlediğini, ve bu direkt olarak olduğu gibi immünosüpresyona da bağlıydı.

Önemli olarak, bu preklinik bulgular PD-1 / PD-L1 inhibitörleri ile tedavi edilen obez hastalarda belirgin şekilde iyileştirilmiş sonuçlar ortaya koyan klinik verilerle desteklenmektedir.
Literatür talep et

Referanslar :

Wang Z, et al. Paradoxical effects of obesity on T cell function during tumor progression and PD-1 checkpoint blockade. Nat Med. 2019 Jan;25(1):141-151.

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

Prostat Kanseri Cerrahisi Sağkalımı 3 Yıl Uzatıyor

03 Nisan 2019

Radikal prostatektomi, klinik olarak tespit edilmiş lokalize prostat kanseri olan erkeklerde ölüm oranını azaltır, ancak uzun süreli takiple yapılan randomize çalışmalardan elde edilen kanıtlar oldukça azdır. Bu soruya cevap arayan İskandinavyalı araştırmacılar 29 yıllık takip süresine sahip bir çalışma yaptılar.

İskandinavya çalışmasında, lokalize prostat kanseri olan 695 erkek rastgele, radikal prostatektomi (n = 347) ya da bekle ve gör (n = 348) gruplarına Ekim 1989'dan Şubat 1999'a kadar dağıtıldı. İlk 2 yıldan sonra, hastalar 2017 yılına kadar yıllık olarak takip edildi. Kayıt sırasındaki ortanca yaş 65 idi. Erkeklerin sadece %12'sinde palpe edilemeyen evre T1c tümör vardı. Ortalama PSA seviyesi 13 mg / mL idi.

Radikal Prostatektomi ile Daha İyi Sonuçlar

Tedavi kolundaki erkeklerin %85'ine radikal prostatektomi yapıldı; bekle ve gör grubundaki %15’e daha sonra küratif amaçlı tedavi uygulandı. Minimum 23 yıllık takibin sonunda bekle ve gör grubunda herhangi bir nedenden kaynaklanan kümülatif ölüm insidansı %83.8’ken, prostatektomi yapılan hastalarda bu oranın %71.9 olduğu görüldü. 0.74'lik bir tehlike oranı (HR) ile prostatektomi yapılan erkeklerde herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski %26 azalmıştı (P <.001). Bu sonlanım noktasının 65 yaş altı erkeklerde anlamlı olduğu, ancak daha yaşlılarda anlamlı olmadığı görüldü.

Prostat kanserinden ölümün kümülatif insidansı, bekle ve gör grubundaki erkeklerde %31,3 iken, prostatektomi yapılanlarda %19,6 olarak hesaplandı (mutlak fark %11,7; HR 0,55; P <.001). Uzak metastazlar da, prostatektomi yapılanlarda %26,6'ya karşı bekle ve gör grubunda %43,3 oranında daha fazlaydı (P <.001). Bu farklar 65 yaşın hem altı hem de üstündeki hastalarda istatistiksel açıdan anlamlıydı. Minimum 23 yıllık takipte radikal prostatektomi ile 2,9 yıl daha uzun sağkalım elde edildi.

Bu çalışma ile 29 yıla varan takip süresinde yapılan kıyaslamanın sonucunda lokalize prostat kanserinde bekle ve gör stratejisine göre radikal prostatektominin daha etkili bir yöntem olduğu gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Bill-Axelson A, et al. Radical Prostatectomy or Watchful Waiting in Prostate Cancer - 29-Year Follow-up. N Engl J Med. 2018 Dec 13;379(24):2319-2329. doi: 10.1056/NEJMoa1807801.

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

Psödopolipler Kolon Kanseri Riskini Arttırmıyor

21 Mart 2019

Yapılan yeni çalışmalar ile, enflamasyon sonrası poliplerin (PIP), inflamatuvar barsak hastalığı (IBH) olan hastalarda kolorektal neoplazi ile ilişkili olmadığı ortaya çıktı. Bununla birlikte kolon iltihabı daha şiddetli olduğu için bu hastalarda kolektomi uygulanma şansı daha yüksek bulundu.

Avrupa rehberleri, IBH hastalarının %45'inde bulunan PIP'lerin, IBH hastalarında kolorektal kanser için bir risk faktörü olduğunu belirtirken, araştırmacılara göre bu sonuca varacak yeterli veri henüz literatürde bulunmuyordu.

Teorik olarak, önceki şiddetli inflamasyonun göstergesi olarak ortaya çıkan PIP'lerde kolorektal kanser riski artabilir. Alternatif olarak, PIP'ler sürveyans sırasında başka türlü görülebilir ve rezektabl displastik lezyonları gizleyebilir. PIP'lerin doğrudan malign dönüşümü genellikle olası değildir. Mekanizmadan bağımsız olarak, literatürde PIP'lerin kolorektal kanser için bağımsız risk faktörü olup olmadığına dair bir bilgi eksikliği vardır.

Kolorektal Kanser Riski Artmıyor

Araştırma ekibi 1997-2017 yılları arasında Hollanda'da kolonosopik gözetim uygulanan iki büyük kohorttaki 1.582 IBH hastasını inceledi. 462 hastada (%29,2) PIP vardı. Psödopolipleri olan hastalarda anlamlı olarak daha şiddetli inflamasyon (aOR, düzeltilmiş odds oranı 1.32), daha fazla hastalık yayılımı (aOR 1.92) ve primer sklerozan kolanjit riski (aOR 0.38) vardı.

PIP olan ve olmayan hastalar için ortalama 4.8 yıllık bir takip süresinde ileri evre kolorektal kanser gelişme zamanı benzerdi. Takip sırasında PIP'li hastaların %8,4'üne kolektomi yapıldı, PIP olmayan hastalarda ise bu oran %3,9'du. PIP'li hastalarda kolektomiye kadar geçen zaman da kısaydı.

Elde edilen veriler, PIP'lerin, orta vadeli takiplerde kolorektal kanser gelişim riskini arttırmadığını gösterdi. Bu sonuçlar ışığında kılavuzların tekrardan gözden geçirilmesi araştırmacılar tarafından önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Mahmoud R, et al. No Association Between Pseudopolyps and Colorectal Neoplasia in Patients With Inflammatory Bowel Diseases. Gastroenterology. 2018 Dec 7. pii: S0016-5085(18)35386-1. doi: 10.1053/j.gastro.2018.11.067. [Epub ahead of print]

Meme Kanserine Özgü Yeni Bir Araç Geliştirildi

21 Mart 2019

Meme kanseri olan 65 yaşından büyük hastalarda, adjuvan kemoterapiyle ilişkili toksisite gelişme riski artmaktadır, ancak bu riski değerlendirmek için meme kanserine özgü araçlar henüz mevcut değildir. CARG daha önce herhangi bir katı tümörü olan yaşlı hastalarda kemoterapi toksisite riskini değerlendirmek için geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Yeni bir araştırmada ise, yaşlı hastaların adjuvan meme kanseri kemoterapi toksisitesi riskini tanımlayan bir risk puanı (CARG-BC) geliştirildi ve onaylandı.

Çalışma 65 yaş ve üzeri 473 hastanın evre I - III meme kanseri hastasını gelişim ve onay kohortlarında değerlendirdi. Gelişim kohortunda yaş ortalaması 70 ve %39'unda evre I hastalık, %41'inde evre II hastalık, %20'sinde evre III hastalık vardı. Hastaların çoğunda hormon reseptör pozitifliği (%65) olup, %27’sinde HER2 pozitif ve %24’ü TNBC hastasıdır.

Skor, hastaların %46'sında meydana gelen 3 ila 5 derece toksisiteyi değerlendirmek için geliştirilmiştir. Advers olayların çoğunluğu evre 3 (%36), ardından evre 4 (%10) ve evre 5'dir (%0,4) . Ayrıca, diğer önlemlerin yanı sıra %24'ü tedaviye son verdi ve %23'ü hastaneye yatırıldı.

Meme Kanserine Özgü Bir Araç

Araştırmacılar ilk olarak çeşitli solid tümörleri olan hastalara yönelik orijinal CARG aracıyla hastaları değerlendirdiler ve eski aracın evre 3 ila 5 toksisite için anlamlı sonuçlar verdiğini gördüler. Daha sonra meme kanseri tümörü ve geriatrik değerlendirme değişkenlerini eski modele eklediler. Evre 3 ila 5 toksisite için, bu yeni CARG-BC aracı anlamlı sonuçlar verdi. Onay kohortunda da anlamlı sonuçlar korundu.

Doz gecikmesi veya azalması, doz yoğunluğunun azalması, kemoterapinin kesilmesi ve hastaneye yatış, daha yüksek bir CARG-BC skoru ile anlamlı şekilde ilişkiliydi (tümü P <0.001).

Araştırmacılar bu verilerin, bu aracın adjuvan tedavi kararının bir parçası olarak değerlendirilebileceğini gösterdiği sonucuna vardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

San Antonio Breast Cancer Symposium (SABCS) 2018: Abstract GS6-04. Presented December 7, 2018.

Düşük Riskli Tiroid Kanseri İçin Düşük Doz Radyasyon

20 Mart 2019

Düşük riskli tiroid kanserli hastalar, ameliyat sonrası düşük doz radyoterapi ile güvenli ve etkin bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu tedavi, standart doz ile karşılaştırıldığında nüks oranlarında bir fark görülmemektedir. Bu sonuçlara en düşük dozda tedavinin en uzun süren randomize çalışması ile ulaşılmıştır.

Ortalama 6.5 yıllık takipte, düşük riskli tiroid kanserli 434 hastada, düşük etkinlikli radyoaktif iyotun (RAİ) standart etkinlikli RAİ kadar etkili olduğu ve nüks oranlarında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.

Ayrıca, tiroid kanseri hücreleri tarafından RAİ emilimini uyaran eksojen rekombinant tirotropin vermenin, aynı etkiyi elde etmek için tiroid hormonu tabletlerinin geri çekilmesine kıyasla günlük yaşam aktivitelerini arttırdığını göstermişlerdir. Çalışma Ulusal Kanser Araştırma Enstitüsü'nde (NCRI) 2018 Kanser Konferansı'nda sunulmuştur.

Tiroid kanseri nadir görülür ve düşük risk hastalığı olan hastalar iyi bir prognoza sahiptir; 10 yıllık sağkalım %99 civarındadır. Yapılan çalışmada rastgele atanmış 438 hastada 1.1 GBq'da düşük etkinlikle uygulanan RAI aktivitesi veya 3.7 GBq'da standart etkinlikle yüksek aktivite kıyaslanmıştır. Genel olarak, hastalık tekrarını önlemek için, mümkün olan en düşük radyasyon miktarı verilmek istenir.

Düşük Doz ve Standart Dozla Benzer Sonuçlar

Araştırma ekibi, nüks oranlarının düşük doz ve standart doz tedavileri arasında benzer olduğunu bulmuştur. Düşük aktivite RAİ verilen hastalarda 11, standart doz verilenlerde 10 nüks görülmüştür. Genel olarak, gruplar arasında nüks oranlarında anlamlı fark saptanmamıştır (tehlike oranı [HR], 1.10; P = 0.83). Ekip ayrıca, T3 hastalığı olan hastalarda bile RAİ aktivitesiyle nüks oranları ile T ve N evresi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını bildirmiştir.

Ancak bir hasta, çalışma döneminde tiroid kanserinden ölmüştür. Bu hastada başlangıçta T3 / N0 hastalığı vardır ve düşük aktiviteli RAI ile tedavi edilmiştir. Rekombinant tirotropin alan hastaları hormon geri çekilmesine atanmış olanlarla karşılaştıran ekip, nüks oranlarında anlamlı bir fark bulamamıştır.

Bundan sonra yapılacak çalışmada araştırma ekibi çok düşük riskli hastalarda düşük doz RAİ ve düzenli takibi kıyaslayacaklarını belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Trial Confirms Low-Dose Radiation for Low-Risk Thyroid Cancer - Medscape - Nov 08, 2018. National Cancer Research Institute (NCRI) 2018 Cancer Conference. Abstract LBA 2148, presented November 6, 2018.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

Yeni tanı Kolorektal Kanserinde, DNA Hatalı Eşleşme Tamir Proteinlerinin Analizi Neden Önem Kazanıyor?

25 Şubat 2019

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yapılan son tahminler, her yıl yeni tanı alan tüm kanserlerin yaklaşık % 8'ini kolorektal kanserin (KRK) oluşturduğunu ve bu kanserin dördüncü önde gelen kanser ölüm nedeni olduğunu göstermektedir.1

Lynch sendromu ilk olarak KRK hastalarında tanımlanmıştır. Bu hastalarda yapılan tanımlamada ise bozukluğun "Herediter Non-Polipozis Kolorektal Kanseri” olarak tanımlandığı görülmektedir. Lynch sendromu, DNA hatalı eşleşme onarımı (MMR: Mismatch Repair) genlerindeki germline mutasyonlarının neden olduğu otozomal dominant geçişli genetik bir durumdur. KRK ve endometriyal kanserlere bakıldığı zaman, tüm tümörlerin %3-5'i MMR genlerinde germ hattı mutasyonları ile ilişkilidir ve bu da MMR proteinlerinin kaybı ve mikrosatellit kararsızlığı ile sonuçlanır.

Lynch Sendromu İçin Tarama Öneriliyor

Mevcut test kılavuzlarına göre tüm KRK’li hastaların Lynch sendromu için taranması gerektiği önerilmektedir. Bu sayede, daha fazla genetik test ve danışmanlıktan yararlanacak hasta ve aileleri tanımlamak mümkün olabilecektir.2

İmmünohistokimya testi sayesinde, KRK’lerin MMR durumu belirlenebilir ve bu test aracılığıyla MMR proteini için Intakt veya Loss olarak bir ifade belirlemek mümkün olabilir (MLH1, PMS2, MSH2 ve MSH6). Kapsamlı Ventana BRAF V600E (VE1) antikorunun teste dahil edilmesi, MLH1 ekspresyonu yokluğunda sporadik KRK'nin tanımlanmasına yardımcı olarak, Lynch sendromu için ek test alan hastaların sayısını iyileştirmeye yardımcı olmaktadır.3

Literatür talep et

Referanslar :

1.The VENTANA MMR IHC Panel: Concordance with Next Generation Sequencing Leigh A. Henricksen1 , Joel Yambert1 , June Clements1 , Shalini Singh1 , Alyssa Jordan1 , Steven P. Stratton1 , Colin C. Pritchard2 , Eric Q. Konnick

2.NCCN Clinical Practice Guidelines in Oncology. Genetic/Familial High-Risk Assessment: Colorectal. Version 1.2018. NCCN.org.

3.Roth, R. M. et al. A modified Lynch syndrome screening algorithm in colon cancer: BRAF immunohistochemistry is efficacious and cost beneficial. Am. J. Clin. Pathol. 143, 336–343 (2015).

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Sosyal Çevrenin Kanser Progresyonuna Etkisi Sinekler Üzerinde İncelendi

19 Şubat 2019

Yeryüzünde yaşayan birçok hayvan için sosyal davranış, bireylerin hayatta kalmasında kritik bir rol oynamaktadır. Bireyler arasındaki etkileşimlerin bulaşıcı hastalıkların yayılması üzerindeki etkisi iyi bilinmektedir. Fakat sosyal etkileşimler ve kanser gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar arasında herhangi bir bağlantı olup olmadığı bilinmemektedir. Bu durumu ele almak için bilim adamları, meyve sineği Drosophila melanogaster'ı araştırma modeli olarak seçmişlerdir. Ekip, hastalıklı bireylerin sosyal ortamının, tümör ilerlemesinin hızını değiştirip değiştirmediğini ve sineklerin bu ilerlemeyi yavaşlatmak için sosyal çevrelerini seçip seçemeyeceğini belirlemeye çalışmıştır.

Hasta sineklerde hastalık progresyonunun, homojen bir gruptaki diğer sinekler ile etkileşim halindeyken daha yavaş, ancak sosyal izolasyon durumunda daha hızlı olduğu gözlemlenmiştir. Daha da şaşırtıcı olarak, hastalıklı bir sinek sosyal grubunun, hastalığın ilerlemesini etkileyebileceği görülmüştür. Hastalıklı bir sineğin tümörü; tamamı sağlıklı bireylerden oluşan homojen bir grupta olması durumunda, bir kanserli sineğin daha bulunduğu heterojen bir grupta olması durumuna göre daha yavaş gelişmiştir. Sinekler arasındaki etkileşimlerle ilgili detaylı analizler video aracılığıyla izlenmiştir. Hasta sineklerin sağlıklı olanlarla daha az etkileşim içinde oldukları ve sağlıklı bir kalabalığın ortasındayken de etkili bir şekilde bir çeşit izolasyon sergiledikleri ortaya konmuştur.

Hastaların Tercihi Tümörün Evresine Göre Değişiyor

Hasta veya sağlıklı bir grup arasında seçim yapıldığında, hasta sineklerin, en azından hastalığın erken evrelerinde diğer hastalıklı sineklere katılmayı tercih ettiği tespit edilmiştir. Tümör daha da ileri evrelere geldiğinde ise sinek artık herhangi bir tercih göstermemiştir. Sağlıklı sineklerin davranışının ise farklı olduğu görülmüştür. Hastalığın erken evresinde sağlıklı sinekler ve hasta sinekler arasında bir ayrım yapmasalar da, daha ileri evre tümörleri olan hasta sineklerden uzak durmuş ve diğer sağlıklı sinekleri tercih etmişlerdir. Bu türden kaçınma için kesin nedenler henüz anlaşılamamıştır ve halen çalışılmaktadır. Bunun; bulaşıcı hastalık, tehlikeye girmiş üreme potansiyeli ve yırtıcı hayvanlara karşı daha fazla savunmasızlık gibi genel olarak hastalıkların oluşturduğu risklere spesifik olmayan bir yanıtı yansıttığı düşünülmektedir.

Bu bulgular henüz yeterince tatmin edici olmasa da sosyal çevrenin kanser gibi bir hastalığın gelişiminde önemli bir rol oynadığını öne sürmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Dawson EH, et al. Social environment mediates cancer progression in Drosophila. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05737-w

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Belirlendi

12 Şubat 2019

2018 Nobel Tıp Ödülü'nü takiben, immünoterapinin kanserde kullanımı üzerindeki ilgi hiç olmadığı kadar yüksek hale gelmiştir. Yeni yapılan çok uluslu bir çalışmada, bağışıklık yanıtının düzenlenmesinde kilit rol oynayabilecek TIM-3 adlı bir moleküle ışık tutulmuştur.

Araştırmacılar, TIM-3 proteininin baskılanmış veya inaktif olduğu zaman, bağışıklık sisteminin tamamen serbest hale geldiğini ve T hücrelerinin kontrol edilemeyecek kadar fazla aktive edildiğini ve bunun da ender görülen bir lenfoma türüne yol açtığını bulmuşlardır. Bu ender görülen lenfoma türü, deri altı pannikülit T lenfoma (LTSCP) olarak isimlendirilmiştir.

Araştırma ekibi tarafından, doğrudan TIM-3 proteinine etki eden iki mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonların, lenfositlerin yüzeyinde oluşup kanser hücrelerine saldırmalarını engellediği görülmüştür. Ayrıca, immün yanıtın aşırı aktivasyonu ile ilişkili bu lenfoma türünün, düşünüldüğünden daha yaygın olduğu bulunmuştur. Her iki mutasyon da hem Doğu Asya, Avustralya ve Polinezya kökenli bireylerde hem de Avrupa kökenli bireylerde saptanmıştır.

HAVCR2 Geninde Mutasyon

Bu çalışma, Kanadalı ekiplerin elde ettiği bulgularla başlamıştır. Çalışma ekibi tarafından, erkek ve kız kardeşte aynı nadir görülen lenfoma formu bulunmuştur. Genomlarını sıraladıktan sonra araştırmacılar, her iki hastanın da aynı mutasyonu, TIM-3'ü kodlayan ve ebeveynleri tarafından aktarılan HAVCR2 adlı bir gen üzerinde taşıdıklarını keşfetmişlerdir.

Avustralya ve Fransa'daki meslektaşları ile yapılan görüşmelerde, ekip aynı mutasyona sahip (Tyr82Cys) benzer hasta gruplarının da olduğunu fark etmiştir. Bu hastaların çoğu Doğu Asya ve Polinezya kökenli iken, Avrupa kökenli hastalarda aynı gen üzerinde başka bir mutasyon (Ile97Met) tespit edilmiştir. Toplamda 17 çocuk ve erişkin vaka incelenerek bu bilimsel yayın oluşturulmuştur.

İnsanlarda TIM-3 molekülünün rolü ve aynı zamanda bu molekülün malign bir patolojiden ziyade inflamatuar olarak yeniden ele alınması ve tedavide immünosupresif ilaçların kullanılmasının teşvik edilmesi için güçlü bir argüman oluşturmaktadır. Bu nadir lenfoma formundaki hastalar için, immun supresif tedavi ile elde edilen sonuçların, sitotoksik kemoterapiden çok daha iyi olduğu ve çok daha az yan etkiye neden olduğu gözlenmiştir.

Araştırmacılar şimdi, bağışıklık sisteminin vücudun kendisine yöneldiği bir hastalık olan lupus gibi otoimmün hastalıkları olan hastaların bazı TIM-3 işlev bozukluğuna sahip olup olmadığını araştırmaktadırlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gayden T, et al. Germline HAVCR2 mutations altering TIM-3 characterize subcutaneous panniculitis-like T cell lymphomas with hemophagocytic lymphohistiocytic syndrome. Nature Genetics, 2018; DOI: 10.1038/s41588-018-0251-4

Kanser İmmünoterapisinin Etkinliğini Artırmak İçin Nitrojen

07 Şubat 2019

İmmünoterapi adı verilen, vücuttaki kanser hücrelerine saldırabilmek için T hücrelerinin kullanılması yöntemi, kanser hastalarına umut olmuştur. Ancak günümüzde hala hastaların azınlığı immünoterapiden yararlanmaktadır ve bu tedavinin etkisini artırmak için araştırmacılar yeni yollar aramaya devam etmektedir.

Etkinliği iyileştirmek için kullanılabilecek olan bir yöntem, hangi hastaların immünoterapiye cevap vereceğini ve neden bazılarının cevap vermediğini belirleyebilmek için biyolojik ve aktivite bazlı belirteçlerin geliştirilmesidir. Yeni bir çalışmada, Notre Dame Üniversitesi'ndeki araştırmacılar prostat kanseri modellerindeki tümörleri incelediğinde, bir amino asidin nitrasyonunun T hücresi aktivasyonunu ve T hücresinin kanseri öldürme yeteneğini engelleyebileceğini buldular.

Çalışmada, araştırma ekibi, myeloid türevli baskılayıcı hücreler (MDSC'ler) tarafından üretilen ve reaktif nitrojen türleri (RNS) olarak adlandırılan yüksek reaktif moleküllerin, tirozin kinaz olarak adlandırılan lenfosit spesifik proteinde (LCK) bir amino asidin nitrasyonuna neden olduğunu açıkladılar. Bu süreç T hücre aktivasyonu için çok önemlidir. Nitrasyon, proteinlerde tirozin adı verilen amino asit molekülüne özel bir kimyasal grup olan "nitro" eklenmesi işlemidir. Bu değişiklikten sonra, protein genel yapısını değiştirebilir ve böylece farklı işlevler sergileyebilir. MDSC'ler ise tüm tümörlerin yüzde 90'ından fazlasını oluşturan solid tümörlerde yaygındır.

Nitrasyon İle Etki Arttı

Prostat kanseri genellikle yavaş ilerleyen bir hastalıktır. Bununla birlikte, agresif prostat kanseri vakaları için etkili bir tedavi yoktur. Amerikan Kanser Cemiyeti'ne göre, prostat kanseri, ABD'de akciğer kanserinin ardında erkekler için kansere bağlı ölümlerin ikinci önde gelen nedenidir.

Ekip, LCK proteinini aktif tutacak ve kanser hücrelerini öldürme işini yapmasına izin verecek olan nitrasyonu bloke etmek için tedavi yöntemlerini test etti. Tümör modellerini, RNS'yi sınırlı derecede nötralize edebilen bir immün kontrol noktası blokajı veya ürik asit ile tedavi ettiklerinde, modeller çok az tepki verdi.

Bu yöntemleri birleştirdiklerinde, RNS'yi baskılayabildiklerini ve sitotoksik T hücrelerini aktive edebileceklerini gördüler. Araştırmacılar, bir sonraki çalışmalar için hedeflerinin, çalışmayı genişletmek ve daha iyi prognoz için bu tip bir modifikasyonu tanıyabilen yeni antikorları araştırmak olduğunu belirttiler.

MDSC'lerin birçok solid tümörde yüksek miktarda bulunması nedeniyle araştırmacılar, prostat kanseri modellerinde bulunan sonuçların diğer solid tümörlere uygulanma olasılığının yüksek olduğunu iddia ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Feng S, et al. Myeloid-derived suppressor cells inhibit T cell activation through nitrating LCK in mouse cancers. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2018; 115 (40): 10094 DOI: 10.1073/pnas.1800695115

Üçlü Negatif Meme Kanserinde Yeni Bir Tedavi Hedefi

06 Şubat 2019

Son zamanlarda araştırmacılar, agresif meme kanseri hücrelerinin, fetal meme dokusunda bulunan plastisitesi yüksek erken bir hücresel forma geri döndüğünü keşfetmişlerdir. Bu hücresel yeniden programlamanın; kanserin yeni hücre tipleri oluşturma, ilaç direnci geliştirme ve vücuttaki diğer yerlere metastaz yapma yeteneğinin anahtarı olabileceği düşünülmektedir. Sox10'un bu süreçteki rolünü belgeleyen yeni bir çalışma, araştırmacıların kanser konusundaki anlayışında önemli bir dönüm noktasını temsil etmekte ve agresif meme kanserini teşhis ve tedavi etmek için yeni yollar açabileceği düşünülmektedir. Üçlü negatif meme kanserini tedavi etmekteki temel zorluk, bu kanserlerin heterojen oluşudur.

Tek bir hücreden bir fare veya insan gibi tam bir organizmaya dönüşmek için, embriyonik ve fetal hücreler hızla bölünebilir, vücut boyunca hareket edebilir ve çok sayıda farklı hücre tipine dönüşebilir. Ancak yetişkin hücrelerde bu yetenek kaybolur. Ancak bu dönüşüm yeteneği henüz anlaşılmayan nedenlerden dolayı yeniden uyandırılabilir ve hücreleri kanser hücrelerine dönüştürebilir. 

Agresif meme kanserlerinde, bu değişimin genetik programlarını düzenleyen güvenlik mekanizmalarının kaybolduğu görülmüştür. Bu nedenle hücresel plastisitenin altında yatan bu süreçler yeniden aktive olarak tümör gelişimini tetiklemektedir. 

Sox10 Tümör Gelişiminde Etkili

Yeni çalışmada araştırmacılar, kromatin adı verilen bir pakette sıkıca sarılmış fare meme hücresi DNA'larının hangi kısımlarının spesifik genleri daha erişilebilir hale getirdiğini incelemişlerdir. Kromatin analizi, hem fetal hücrelerde hem de meme tümör hücrelerinin bir alt popülasyonunda, genomun aynı alanlarının erişilebilir olduğunu ortaya çıkarmıştır. Sox10 olarak adlandırılan bir ana gen düzenleyicisinin, çeşitli gelişimsel süreçleri başlatmak için DNA'ya bağlandığı görülmüştür.

Plastisitesi yüksek olan fetal hücrelerde, Sox10 için bağlanma bölgelerinin, düşük plastisiteli ve kromatini kapalı olan sağlıklı yetişkin hücrelere kıyasla çok daha açık ve erişilebilir olduğu görülmüştür.

Daha sonra ekip, Sox10'un, açık bölgelerdeki genlere bağlanarak onları aktive ettiğini, böylece meme kanserinin evrimleşme ve metastaz yapma yeteneği ile ilgili hücresel özelliklerden sorumlu olan genleri doğrudan düzenlediğini göstermiştir. Sox10'un yüksek seviyelerine sahip olan meme kanseri hücreleri hareket etme kabiliyetini elde etmiştir. Sonuçlar bu kadar dramatik bulununca, Sox10'un bu genlere bağlanmasını engellemek amacıyla bir teknik kullanıldığında, Sox10'a erişemeyen meme hücreleri tümör oluşturamamıştır.

Bu sonuçlardan yola çıkan araştırma ekibi oldukça heterojen olan üçlü negatif meme kanserinde Sox10’un iyi bir tedavi hedefi olabileceği sonucuna varmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dravis C, et al. Epigenetic and Transcriptomic Profiling of Mammary Gland Development and Tumor Models Disclose Regulators of Cell State Plasticity. Cancer Cell, 2018; DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.001

Kanser İmmünoterapisinde NK Hücreleri

28 Ocak 2019

İmmünoterapi, günümüzde kanser tedavisinin önemli bir öğesi haline gelmiş ve çok sayıda farklı malignite türünde yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Ancak, oldukça başarılı anti-tümör etkilerine rağmen, bu ajanlara ortalama olarak hastaların sadece %25'i yanıt vermekte ve bu da aşılması gereken önemli bir durum olarak karışımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve immün direncin üstesinden gelmek için yenilikçi yolları açığa çıkarmak, kanser immünoterapisinde karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarısı büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapinin vaad ettiği başarıyı genişletmek için uygun bir aday olarak göze çarpmaktadır. Yakın zaman önce yapılmış olan bir çalışmada, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yollar belirlenmiş ve elde edilen bu bulguların kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebileceği düşünülmüştür.

Yeni Bir Yolak

Çalışmada aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterilmiştir. Transgenik fareler kullanılarak, tümör eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44’e bağlanması, tümör büyümesini sınırlandırabilmiştir. Ayrıca NKp44'ün bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla korele bulunmuştur.

Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen, immün homeostaza etki eden efektör-hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgulamaktadır. Aynı zamanda, bu ilginç sonuçların klinik uygulamasını etkileyebilecek olan klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği karmaşıklıkların altını çizmektedir.

Kanser immünoterapisi hakkında çok sayıda etkililik çalışmasının yanı sıra, daha iyi hedeflerin belirlenmesi adına yapılan bu tarz çalışmalar sayesinde, klinik etkililik düzeylerinin en üst seviyeye çekilmesi umulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Canter RJ, et al. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018 Aug 7;6(1):79. doi: 10.1186/s40425-018-0392-0.

Prostat Kanserinde Agresif Seyirle İlişkili Yeni Bir Mutasyon Keşfedildi

23 Ocak 2019

Bilim insanları tarafından, bazı genetik mutasyonlarla prostat kanserinin saldırganlığı, hastalığın gelişme riski ve hastaların daha düşük hayatta kalma oranları arasında bir bağlantı keşfedilmiştir. ANO7 olarak adlandırılan genin, prostat kanseri hastalarının teşhisini iyileştirmede hayati bir rol oynayabileceği düşünülmektedir.

Günümüz teknolojisinde agresif prostat kanserini erken evrede teşhis etmenin henüz kesin bir yolu bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki gibi genetik mutasyonların, doğru teşhis testlerinin geliştirilmesine yol açması beklenmektedir. Bu da, hastaların mümkün olan en iyi tedaviyi alacağı anlamına gelmektedir.

Araştırmacılar tarafından, 1.700 prostat kanseri hastasından gelen DNA'lar ve hastalıkla ilişkili genetik mutasyonları araştırmak için benzer sayıda sağlıklı erkek üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Daha önceki araştırmalar ANO7 geninin prostat kanseri için önemli bir gen olabileceğini gösterdiğinden, bu çalışmada da özellikle ANO7 genindeki mutasyonlar incelenmiştir. Araştırma Uluslararası Kanser Dergisi'nde yayınlanmış ve İngiltere'deki Dünya Kanser Araştırmaları, Kanser Vakfı, Finlandiya Akademisi, Sigrid Jusélius Vakfı, Turku Üniversitesi Hastanesi ve hükümet araştırma fonu tarafından finanse edilmiştir.

ANO7’de Farklı Mutasyonlar Tanımlandı

Çalışmada, ANO7 genindeki küçük genetik değişikliklerin hastanın agresif prostat kanseri geliştirme riskini arttırdığı görülmüştür. Prostat kanseri tedavisindeki en büyük ihtiyaçlardan biri saldırgan kanserleri erken dönemde teşhis edebilmektir. Bu çalışma sayesinde, ANO7 için yapılacak genetik testlerle erken evrede hastaları tespit etme umudu doğmuştur.

Araştırmada prostat kanseri gelişme riskinin yanı sıra, hastalığın şiddeti ve daha kısa sağkalım ile ilişkili özel genetik mutasyonlar da bulunmuştur. Burada ANO7'nin işlevi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak daha fazla araştırma ile hastalığın tedavisi için yeni yollar geliştirilmesi beklenmektedir.

Bu çalışma her ne kadar büyük bir nüfusa sahip olsa da, çalışmanın esas olarak Kuzey Avrupa'da beyaz bir nüfusa yönelik olduğu gerçeği göz önünde bulundurulmalıdır. Bulguları doğrulamak için diğer demografik bilgileri de içeren daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Kaikkonen E, et al. ANO7 is associated with aggressive prostate cancer. International Journal of Cancer, 2018; DOI: 10.1002/ijc.31746

MAPK/ERK Yolundaki Mutasyonlar Kanseri Nasıl Tetikliyor?

17 Ocak 2019

Sağlıklı hücreler; nasıl ve ne zaman büyüyeceği, bölüneceği ve göç edeceğini belirlemek için merkezi Ras/Erk büyüme sinyal yoluna (Ras/MAPK yolu olarak da bilinir) güvenir. Ancak bu mesajların iletilmesine dair kusurlar, hücrelerde kontrolsüz büyümeye ve agresif davranışa neden olabilir. Bu tür mutasyonlar insan kanserlerinin çoğunda bulunur ve Ras/Erk yolunu tedavi etmek kanser araştırmalarında temel hedeflerden biridir.

Yıllar süren araştırmalar Ras/Erk güdümlü kanserlerin, mutasyonların bu yolağı büyüme sinyalinde takılı şekilde bıraktığı durumlarda meydana geldiğinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu mutasyonların geri çevrilmesine yönelik hedefli tedaviler için çaba sarf edilmiş, ancak şimdiye kadar çoğu klinik çalışma başarısız olmuştur. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada ise UCSF'de geliştirilen yüksek verimli bir teknik ile bu yol hakkında şaşırtıcı bir keşif yapılmıştır.

Optogenetik adı verilen teknik, nörolojide sıklıkla kullanılır ve bu teknik nöronların, ağlarındaki elektriksel aktivite modellerini kontrol etmesine ve çalıştırmasına izin verir. Hücrelerdeki kimyasal iletişim kalıplarını tek tek keşfetmek için bu yaklaşımı kullanan yeni araştırma, bazı Ras/Erk mutasyonlarının, hücresel büyüme sinyallerinin yoğunluğundan ziyade zamanlamayı değiştirerek kanseri tetikleyebileceğini ortaya çıkarmıştır. Çalışma aynı zamanda, sinyal zamanlamasının bulanıklaşmasının, hatalı Ras/Erk sinyalini kapatmak için tasarlanan hedeflenmiş bazı ilaçların neden paradoksal olarak yeni bir tümör oluşumu riskini yükseltebildiğini açıklamayı hedeflemektedir.

Ras/Erk yolu karmaşıktır, ancak temelinde, hücrenin dışından gelen büyüme sinyallerine yanıt olarak düşen domino taşları gibi birbirini aktive eden dört proteinin (Ras, Raf, Mek ve Erk) kaskadı vardır. Ras, hücre zarında bulunur ve gelen sinyalleri alır, sonra bu sinyalleri Raf ve Mek'e doğru iletir, onları işlemden geçirir ve çoğaltır. Nihayet Erk, sinyali hücre çekirdeğine taşır ve uygun genetik yanıtı oluşturur. 

Şimdiye dek büyüme sinyallerinin zamanlamasının hücrelerin davranışlarını nasıl etkilediği anlaşılamamıştır. Bu soruyu ele almak için, yürütülen çalışmada yeni bir optogenetik araçtan yararlanılmıştır.

Optogenetik Araçtan Faydalanıldı

Hücrelerin farklı Ras aktivasyon modellerine karşı tepkilerinin izlenmesi için, OptoSOS sistemi çok sayıda sağlıklı ve kanserli hücreye yönlendirilmiş ve bu hücrelerin farklı grupları bir laboratuvar kabındaki bir dizi küçük boşluklara yerleştirilmiştir. Bu kaplar, OptoPlate olarak adlandırılan özel olarak tasarlanmış bir cihazla aydınlatılarak, çeşitli test desenleriyle, yüzlerce farklı deneysel hücre grubu hızlı bir şekilde uyarılmış ve aynı anda bir mikroskop altında yanıtlar okunmuştur.

Bu teknikler, sağlıklı hücrelerin uzun süreli büyüme sinyallerine seçici bir şekilde tepki verdiklerini, bununla birlikte, titreşimsiz ve gürültülü sinyalleri görmezden geldiklerini ortaya çıkarmıştır. Aksine, araştırmacılar, küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) hücre hatlarının bu aralıklı gürültülü sinyalleri daha güçlü ve sürekli sinyaller olarak yorumladıklarını ve bunun da aşırı büyümeyi ve tümör oluşumunu tetiklediğini bulmuşlardır.

Bu çalışmada görüldüğü üzere yakın gelecekte, hücresel devrelerin nasıl çalıştığına ve nasıl kırıldıklarına dair daha niceliksel ve sistematik bir anlayışa ulaşmak için optogenetik gibi sorgulayıcı araçlar kullanılabilir. Bu yaklaşım, hatalı işlev içeren birçok hastalıkta neyin ters gittiğini ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bugaj LJ, et al. Cancer mutations and targeted drugs can disrupt dynamic signal encoding by the Ras-Erk pathway. Science, 2018; 361 (6405): eaao3048 DOI: 10.1126/science.aao3048

CRISPR İle Geliştirilen Kanser Hücreleri Kendi Türüne Saldırıyor

15 Ocak 2019

Kan dolaşımında dolaşan kanser hücrelerinin, köken aldıkları ana tümörleri bulabilmeleri ve bunlara geri dönebilmelerini sağlayan bir içgüdüleri vardır. Bu yeteneklerden yararlanmak için araştırmacılar, bu hareketli tümör hücrelerini, karşılaştıkları yerleşik tümör hücrelerinde ölümü tetikleyen bir proteini salgılayacak şekilde tasarladılar. Yani kanserle savaşan kanser hücreleri ürettiler.

Bu çalışma, kanserle savaşmak için kanser hücrelerini kullanan ilk çalışma oldu. Önceki çalışmalar ise, örneğin, dolaşımda olmayan tümör hücrelerine kanser öldürücü virüsler vermek için dolaşımdaki tümör hücrelerini kullanmıştır. Ancak yeni yaklaşım, saldırgan kanser hücrelerini manipüle etmek ve onlara daha fazla ihtiyaç duyulmadığında kendini imha etme yeteneği gibi daha sofistike özellikler vermek için CRISPR / Cas9 adlı bir gen düzenleme teknolojisini kullandı.

Tekniğin oluşturulması için ilk olarak, araştırmacılar birçok kanser hücresinde hücre ölümünü tetikleyebilecek bir protein araştırdılar. S-TRAIL adı verilen bir protein olan kazanan aday, çeşitli kanser hücrelerini öldürdü ve sağlıklı hücreler için toksik değildi.

İki Farklı Yöntem Başarılı Oldu

Daha sonra takım iki farklı yaklaşımı test etti. Araştırmacılar, glioblastom hücrelerindeki genleri düzenlemek için CRISPR'yi kullanarak bir çok S-TRAIL ürettiler ve daha sonra hücreleri ölümcül proteine ​​karşı hassas olan kanser hücreleri üzerinde serbest bıraktılar. Diğer bir yaklaşımda, bilim adamları S-TRAIL'in etkilerine duyarlı olan glioblastoma hücrelerini aldılar ve hücrelere protein üretmek için genleri vermeden önce bu duyarlılığı veren genleri kestiler.

Araştırmacılar, her iki çeşit mühendislik kullanılan hücrenin farelerde tümörlerin büyüklüğünü, tedaviyi almayan farelere kıyasla azalttığını gördüler. Tedavi verilen fareler de daha uzun yaşadı.

 

Her yaklaşımın artıları ve eksileri var

Araştırmacılara göre klinik bir ortamda, S-TRAIL'e henüz dirençli olmayan hücrelerin kullanılması biraz uzun zaman alabilir. Bu bekleme süresi bir çok hasta için problem oluşturabilir. S-TRAIL'e halihazırda dirençli olan standart hücrelerle inşa edilen diğer yaklaşım, hastanelere hızlı ve kolay erişim için stoklanabilir. Fakat bu hücreler bir hastaya yabancı olacağından, vücudun bunları reddetmesi daha büyük bir risk oluşturacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Reinshagen C, et al. CRISPR-enhanced engineering of therapy-sensitive cancer cells for self-targeting of primary metastatic tumors. Science Translational Medicine. Vol. 10, July 11, 2018. doi:10.1126/scitranslmed.aao3240.

Dev Kanser Hücreleri

24 Aralık 2018

Poliploidal kanser hücreleri, yani her bir kromozomun ikiden fazla kopyasına sahip olan hücreler, diğer kanser hücrelerinin çoğundan daha büyüktür, kemoterapiye ve radyasyon tedavisine dirençlidir ve hastalık nüksetmesi riskini arttırırlar. Brown Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir çalışma, bu "dev" kanser hücrelerinin temel fiziksel özelliklerini ortaya koyan ilk çalışma oldu.

Araştırmada dev hücrelerin daha katı ve diğer kanser hücrelerine göre daha fazla hareket etme kabiliyetine sahip olduğu ve bu sebeple de daha ciddi hastalıklara yol açabildiği görüldü.

Çalışmada araştırma ekibi, meme kanserinin son derece agresif ve eradike edilmesi zor olan üçlü negatif türüne odaklandılar. Bu meme kanseri türünde hücrelerin yüzde 2-5'inin, normal hücrelerde bulunan iki yerine her bir kromozomun dört, sekiz veya on altı kopyaya sahip olduğu poliploidal dev kanser hücreleri olduğunu buldular. Daha fazla kromozomlu hücreler, diğer organizmalardaki poliploidal hücrelere benzer şekilde, normal hücrelere oranla daha büyüktü. Kemoterapi ile meme kanseri hücrelerini tedavi ettikten sonra, ekip üç ila 10 kat daha fazla dev kanser hücresi buldu. Bu iki bulgu da dev hücrelerin daha fazla ilaca dirençli olduğunu doğruladı.

Yapısal Açıdan Farklılıklar Barındırıyor

Bunu takiben araştırmacılar, yüksek basınçlı helyum gazı içeren özel bir teknik kullanarak poliploid dev hücreleri de içeren kanser dokusuna nano boyutlu floresan madde enjekte ettiler. Maddelerin dev hücrelerin içinde iki katı kadar yavaş hareket ettiğini gören araştırmacılar bu hücrelerin daha katı olduğunu göstermiş oldu. Araştırmacılar, bu katılığın dev hücrelerin çok büyük olmasına izin verdiğini belirtiyor.

Araştırmacılar ayrıca, dev hücrelerin daha fazla aktin içerdiğini buldular. Aktin, hücrelere şekil vermek ve hareket etmelerine izin vermek için tel-kablo benzeri yapılar oluşturan bir biyopolimerdir. Kanser hücreleri hareket ettiğinde, yayılabilir veya metastaz yapabilirler. Dev kanser hücreleri de standart kanser hücrelerine göre farklı hareket eder. Diğer kanser hücrelerine göre daha yavaş hareket ederler, ancak daha uzağa gidebilirler.

Araştırmanın bir sonraki adımı, hedefe yönelik bir tedavi geliştirmek için spesifik farklılıklar bulmaya çalışmak üzere dev kanser hücrelerine moleküler düzeyde bakmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

Xuan B, et al. Dysregulation in Actin Cytoskeletal Organization Drives Increased Stiffness and Migratory Persistence in Polyploidal Giant Cancer Cells. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-29817-5

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Pankreas Kanseriyle İlişkili Gen Mutasyonları Tanımlandı

13 Aralık 2018

Halihazırda, çoğunlukla sadece aile öyküsü olan pankreas kanseri hastalarına tanısal amaçlı genetik testler uygulanıyor. Oysa ki bu, tüm pankreatik kanser vakalarının sadece yüzde 10'unu oluşturur. Yapılan araştırmalar, bu test yönergelerinin aile öyküsü olmayan pankreatik kanser hastalarının yüzde 90'ını dışladığını gösteriyor. Veriler aile üyelerinin kanser risklerini anlamak için DNA testi yaptırmalarını önermektedir.

Çoğu zaman, pankreas kanseri, vücudun diğer bölgelerine yayıldığı zamana kadar, yani geç evrelere kadar teşhis edilmez. Amerikan Kanser Derneği'nin tahminlerine göre, bu yıl 55.000 Amerikalı pankreas kanser tanısı alacak ve 44.000 kişi de hastalık sebebiyle ölecek.

Yapılan yeni bir araştırmada Mayo Clinic’te görev yapan araştırmacılar altı gende pankreas kanseri riskini önemli derecede artıran mutasyonları tanımladılar. Ancak, araştırmacılar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan hastalarda da bu genetik mutasyonları buldukları için, tüm pankreas kanseri hastaları için yeni tedavi standardı olarak genetik test yapılmasını önermektedirler.

Altı Gen Artmış Riske Yol Açıyor

Bu çalışma, tüm pankreas kanseri hastaları için bugüne kadarki en kapsamlı verileri içermektedir. Aynı zamanda bu çalışma, her bir genle ilişkili kanser riskinin büyüklüğüne dair tahminler sunan ilk çalışmadır. Bu mutasyonları sadece aile öyküsü ile açıklamak mümkün değildir. Eğer genetik test sadece ailede pankreas kanseri öyküsü olan hastalarda yapılırsa, o zaman az sayıda hastaya yarar sağlayacaktır.

Genetik testler, 2000 ve 2016 yılları arasında Mayo Clinic'te görülen 3,030 pankreas hastası üzerinde uygulandı. 21 kanser geninin test sonuçları, pankreas kanseri olmayan 123,000'den fazla hastanın benzer sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmada, artmış pankreas kanseri riskine bağlı altı gen bulundu: BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1 ve ATM. Bu genetik mutasyonlar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan kanser hastalarının % 5,2'si dahil olmak üzere tüm pankreas kanseri hastalarının yüzde 5,5'inde tanımlanmıştır.

Bu genetik mutasyonlara sahip hastalar, pankreas kanseri için daha yüksek bir risk altındadır, ancak bu, hastalık geliştirecekleri anlamına gelmez. Bu çalışmanın sonucu, pankreas kanserinin altta yatan genetik nedenleri hakkında daha iyi moleküler anlayışa sahip olunmasını sağlayacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Kanser riski, pankreas kanseri, genetik geçiş, gen, mutasyon, gen analizi, genetik tarama, BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1, ATM

İnfantil Fibrosarkomda NTRK Pozitifliği

05 Aralık 2018

Konjenital/infantil fibrosarkom pediatrik yaş grubunda görülen nadir bir tümördür. Genellikle beş yaş altı çocuklarda ve daha çok ekstremitelerde görülür. Biyolojik davranışı erişkin fibrosarkomlarından daha iyidir. Bu hastalık, iğsi hücrelerin kesişen fasikülleri ve çoğu durumda ETV6-NTRK3 gen füzyonu ile karakterizedir.

İnfantil fibrosarkomun diğer iğsi hücreli tümörlerle histolojik olarak örtüşmesi durumunda, tanı zor olabilir ve çoğu zaman moleküler onay gerektirir. Bu noktada yakın zaman önce geliştirilen bir pan-TRK antikoru, NTRK füzyonları olan tümörleri tanımlamak için umut vadediyor. Harvard araştırmacıları da yapmış oldukları çalışma ile infantil fibrosarkom için pan-TRK immünohistokimyasının tanısal açıdan potansiyelini değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışmada 15 infantil fibrosarkom dahil olmak üzere 210 olgunun tüm doku kesitleri değerlendirildi. Diğer tümör tiplerine bakıldığında beşer adet lipofibromatoz benzeri nöral tümör ve lipofibromatozis, birer adet ilkel miksoid mezenkimal tümör bebeklik dönemi (PMMTI) ve düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, on beşer adet fibröz hamartom (FHI), miyofibroma / miyofibromatozis ve desmoid tip fibromatozis ve birer adet düşük dereceli fibromiksoid sarkom, sinoviyal sarkom, iğsi hücreli rabdomiyosarkom, malign periferik sinir kılıfı tümörü, fibrosarkomatöz dermatofibrosarkom protuberans (F-DFSP) ve nodüler fasiit tespit edildi.

Pan-TRK Pozitifliği Görüldü

İmmünohistokimya, bir tavşan monoklonal pan-TRK antikoru kullanılarak gerçekleştirildi. 15 hastanın tümünde pan-TRK için immünoreaktivite ve 14’ünde diffüz immünoreaktivite (hücrelerin>% 50'si) gözlendi. Pan-TRK, beş (% 100) lipofibromatozise benzer nöral tümörde de pozitif idi. 190 histolojik kesitten, diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, beş PMMTI, beş FHI (ağırlıklı olarak ilkel miksoid spindle-hücre bileşenlerini vurgulayan), üç F-DFSP, bir düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, bir miyofibroma ve bir iğsi hücreli rabdomiyosarkom dahil olmak üzere 16 (% 8) olguda kaydedildi..

Elde edilen sonuçlara göre diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, infantil fibrosarkom için oldukça hassas ancak tamamen spesifik olmayan bir diagnostik belirteçtir ve TRK-hedefli tedavi için hasta seçiminde yardımcı olabilir. Beklendiği gibi, NTRK1 füzyonlarını barındıran lipofibromatoz benzeri nöral tümörler, yaygın pan-TRK immün reaktivitesini de gösterir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hung YP, et al. Evaluation of pan-TRK immunohistochemistry in infantile fibrosarcoma, lipofibromatosis-like neural tumour and histological mimics. Histopathology. 2018 Oct;73(4):634-644.

Kanserleşmede NK Hücreler Nasıl Bir Rol Oynuyor?

04 Aralık 2018

Kanser tedavisinde immünoterapinin önemi gün geçtikçe artmaktadır ve bir çok farklı malignitede başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bununla birlikte, anti-tümör etkileri oldukça etkileyici olmasına rağmen, hastaların ortalama sadece % 25'i yanıt vermekte ve bu sebeple aşılması gereken engeller bulunmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve bağışıklık direncini yenmek için yenilikçi yolların ortaya çıkarılması, karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarıları büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapi için de çekici bir aday olabilir. Yeni bir çalışma, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yolları belirledi ve bu bulgular kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebilir. Aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterildi. Transgenik fareler kullanılarak yapılan çalışmada, tümör-eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44 bağlanımı, tümör büyümesini sınırlandırabildi.  NKp44'ün de bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla koreleydi.

NK Hücreleri Potansiyel Adaylar Olabilir

PDGF-DD izoformunun neden bazı kanserlerde upregüle olduğunu ve NK hücrelerinin bir hedefi olarak seçildiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen immün homeostaza etki etmekle birlikte hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgularken, aynı zamanda, bu klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği klinik uygulamaları etkileyebilecek karmaşıklıkların altını çiziyor.

Bu etkinin kanser tedavisine uygulanacak kadar güçlü olup olmadığı bilinmemekle birlikte, NK hücrelerinin ve kanser biyolojisinin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, yenilikçi tedavilerin geliştirilebilmesi için elde edilen bulgular oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert J. Canter, William J. Murphy. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018; 6: 79.

Bellek T Hücrelerinin Kanser İmmünolojisinde Rolü

20 Kasım 2018

CD8 + T lenfositler, anti-tümör etki gösteren önemli hücrelerdir. Çoğu kanser immünoterapi yaklaşımı, malign hücrelere özgü gelişen sitotoksik T lenfositleri (CTL) çoğaltmaya çalışır. Son zamanlarda tanımlanan bellek CD8 + T hücrelerinin, doku-yerleşik bellek T (TRM) hücreleri olarak adlandırılan alt popülasyonu, periferik dokularda yerleşir ve dolaşıma girmezler. Bu T hücresi alt kümesi, Runx3 +, Notch +, Hobit +, Blimp1 +, BATF +, AHR +, EOMESneg ve Tbetlow gibi transkripsiyon faktörleri profiline sahip özel ve bağımsız bir bellek T hücre soyu olarak kabul edilir. 

Solid tümörler de dahil olmak üzere lenfoid olmayan dokularda TRM hücrelerinin tutulmasında büyük rol oynayan CD103 (aE (CD103) -7) ve CD49a (VLA-1 veya α1.1) integrinleri ve C-tipi lektin CD69'un ekspresyonu ile tanımlanır. CD103 epitelyal hücre markerı e-kaderine bağlanır, böylece epitelyal tümör bölgelerinde malign hücrelerle yakın temasta yer ve tutulumu desteklenmektedir. 

TRM ve İmmünoterapi Başarısı

CD103 - e-kaderin etkileşimi, özellikle, kanser hücreleri üzerindeki ICAM-1 ekspresyonu eksik olduğunda, hedef hücre ölümüne yol açan litik granüllerin polarize ekzositozu için gereklidir. TRM hücreleri ayrıca yüksek seviyelerde sitotoksik özelliklerini destekleyen granzim B, IFNy ve TNFa eksprese eder. Dahası, doku dendritik hücrelerini hedefleyen lokal immünizasyon yolu ve çevresel faktörlerin (yani TGF-β, IL-33 ve IL-15) varlığı, bu T hücresi alt tipinin farklılaşmasını teşvik eder. 

Hem spontan tümör modellerinde hem de aşılanmış tümörlerde, doğal TRM hücreleri veya kanser aşısı ile tetiklenen TRM, tümör büyümesini doğrudan kontrol etmektedir. Bu sonuçlara göre, akciğer kanseri de dahil olmak üzere çeşitli kanserlerde TRM infiltrasyonu, CD8 + T hücrelerinden bağımsız olarak hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde daha iyi klinik sonuçlara yol açmaktadır. 

TRM hücreleri ayrıca, ağırlıklı olarak PD-1, CTLA-4 ve Tim-3 gibi kontrol noktası reseptörlerini eksprese eder. Akciğer kanserinden izole edilen TRM hücreleri üzerindeki nötralize edici antikorlarla PD-1 blokajı, otolog tümör hücrelerine karşı sitolitik aktiviteyi arttırır. Bu nedenle, TRM hücreleri, tümör immün sürveyansında önemli bileşenleri temsil ediyor gibi görünmektedir. 

Kanser aşıları veya diğer immünoterapötik yaklaşımlarla TRM indüksiyonu bu tedavilerin başarısı için kritik olabilir. Bu veriler, TRM hücrelerinin çeşitli kanserlerde immün kontrol noktası inhibitörlerinin başarısında rol oynayabileceklerini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mami-Chouaib F, et al. Resident memory T cells, critical components in tumor immunology. J Immunother Cancer. 2018 Sep 4;6(1):87. doi: 10.1186/s40425-018-0399-6.

Meme Kanserinde Tedavi Sonrası Görüntüleme Yöntemleri

15 Kasım 2018

ABD’li araştırmacılar tarafından yürütülen yeni bir araştırmaya göre, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınlar için takipte kullanılan görüntüleme tekniği seçimi, ülke çapında büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı hastalar uzmanların önerdiği yıllık mamogramlar olmadan takip edilirken, diğerleri ise onları önemli miktarda radyasyona maruz bırakan ve uzmanlar tarafından önerilmeyen tam vücut taramalarla izlenmektedir.

Araştırmacılar, verilerde bakımdaki farklılıkları açıklamak için hiçbir kalıp bulamadıklarını belirtmekle birlikte bu farklı uygulamaların belirli hastaneler veya doktor grupları tarafından benimsendiğini düşünüyorlar. Tam vücut taraması pahalı olup maliyeti 2,000 ila 8000 dolar arasında değişiyor ve sigorta kapsamı dar olan hastalar için önemli bir yük oluşturabiliyor. Çalışmada, 2010-2012 yılları arasında meme kanserine yakalanmış 18-64 yaş arası 36.045 kadına ait veriler incelendi. Grubu metastatik olmayan hastalığı olan hastalarla kısıtlamak isteyen araştırmacılar, ameliyattan sonraki ilk 18 ayda kemoterapi alan kadınları dışladılar. ASCO ve NCCN rehberleri, metastatik olmayan meme kanseri olan kadınların yıllık fiziksel muayeneler ve mamogramlar ile takip edilmesini önermektedir, ancak bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme(MRG), pozitron emisyon tomografisi (PET) veya kemik taramaları gibi teknolojilerle tam vücut görüntülemelerini önermemektedir.

Coğrafi Farklılıklara Göre Seçilen Yöntem Değişmiş

Araştırmacılar, hastaların herhangi bir radyasyon tedavisini tamamlayabilmeleri için zaman tanımak amacıyla bir yıldan ziyade 18 aylık bir döneme baktılar. Hastalar, daha genç oldukları veya radyasyon tedavisi gördükleri takdirde, ameliyattan sonra 18 ay içerisinde önerilen meme görüntülemelerini alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldular. Kadınların yüzde 70.8'inde, her ikisi de bu hastalar için tavsiye edilen, mamogram veya meme MR görüntülemesi uygulandığını tespit ettiler. Bununla birlikte hastaların yüzde 31.7'sinde en az bir yüksek maliyetli görüntüleme prosedürü ve yüzde 12.5'inde en az bir PET uygulanmıştı ve bunlar, belirli bir klinik semptom olmadan tavsiye edilmişti.

En düşük riskli hastaların yaklaşık yarısı ilk tedaviden sonraki 18 ay içinde önerilen mamografiyi uygulamışlardır. Mastektomi ve radyasyon almış olan ve muhtemelen daha yüksek risk taşıyan hastaların % 64 ila 70'inde de, mamografi veya meme MRG'si olmak üzere bir çeşit meme görüntüleme uygulanmıştır. Ancak, yaşadıkları yere bağlı olarak, hastaların yüzde 18 ila 46'sında, ameliyatlarından sonra 18 ay içinde yüksek maliyetli tomografi görüntülemesi kullanıldıği belirlendi. Çalışmada elde edilen sonuçlar, yönergelere rağmen kullanılan görüntüleme yöntemlerinin bölgesel olarak farklılıklar gösterdiğini kanıtladı.

Literatür talep et

Referanslar :

Franc BL, et al. Geographic Variation in Postoperative Imaging for Low-Risk Breast Cancer. J Natl Compr Canc Netw, 2018 DOI: 10.6004/jnccn.2018.7024

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image