Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Obezite Hafızayı Etkiliyor mu?

01 Mart 2017

Obezite durumu ile beyin fonksiyonu arasında bir bağlantı olduğuna dair artan kanıtlar mevcuttur. Obezitenin hipokampal hacmin daha hızlı kaybedilmesi ile bağlantılı olduğunu bildiren görüntüleme çalışmaları vardır. Gerçek hafıza kazanımı kapasitesinin obez yaşlı yetişkinler için daha düşük olması olasıdır. Yapılan diğer bazı çalışmalarda ise kilo kaybının hafıza işlevinde iyileşmelere neden olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte kilo vermenin başarılması ve sürdürülmesi oldukça zordur.

Indiana Üniversitesi Yaşlanma Araştırması Merkezi'nden bilim adamları, yaptıkları araştırmada, ilk kez bilişsel eğitimin sonuçları ile vücut kitle indeksi (VKİ) arasındaki ilişkiyi incelediler.  Hafıza eğitiminin, obez yaşlı erişkinlere sağladığı yararın, obez olmayan yaşlı erişkinlere sağladığından çok daha az olduğunu buldular.

Araştırmacılar çalışmalarına ortalama yaşları 74 olan yaklaşık 2,800 kişiyi dahil ettiler.  Çalışma verilerini, şimdiye kadar yürütülen en büyük bilişsel eğitim randomize kontrollü çalışması olan ACTIVE’e (Multi-center Advanced Cognitive Training for Independent and Vital Elderly)  katılan bilişsel olarak normal yaşlı erişkinlerden elde ettiler. Katılımcıların dörtte üçü kadındı. Dörtte üçü beyaz ve dörtte biri ise Afrika kökenli Amerikalıydı. Hafıza eğitimine duyarlılığı belirlemek için, katılımcıların bilinçleri 10 yıl boyunca takip edildi. Hafıza eğitimi, strateji kullanımında talimat ve pratik yoluyla sözel epizodik hafızanın geliştirilmesine odaklıydı. Akıl yürütme eğitimi, seri düzen içeren sorunları çözme becerisini geliştirmeye, hız eğitimi görsel araştırma ve daha kısa inceleme sürelerinde sunulan daha fazla bilgiyi işleme kabiliyeti üzerine odaklıydı. Bilişsel performansları, eğitim alan ve almayan, obez, fazla kilolu ve normal kilolu yaşlı yetişkinlerde karşılaştırıldı. Çalışmada hafıza eğitiminin obez yaşlı yetişkinlere, obez olmayanlara kıyasla sadece üçte bir yarar sağladığı görüldü. VKİ durumu, hafıza eğitiminden elde edilen yararı etkilediği halde, mantık yürütme veya işleme hızında sağlanan yararı etkilemiyordu.

Araştırmacılar obezite gibi demans risk faktörlerinin herhangi bir yaşta ele alınmasının, yaşam boyu birikimli bir riskin işaret ettiğinden, oldukça önemli olduğunu belirttiler. Özellikle orta yaşta obezitenin, demans da dahil olmak üzere yaşamın ilerleyen dönemlerinde karşılaşılabilecek bilişsel bozukluklar içingüçlü bir risk faktörü olduğunun altını çizdiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Daniel O. Clark, Huiping Xu, Christopher M. Callahan, Frederick W. Unverzagt. Does Body Mass Index Modify Memory, Reasoning, and Speed of Processing Training Effects in Older Adults. Obesity, 2016; 24 (11): 2319 DOI: 10.1002/oby.21631

Alzheimer Hastalığında Dejenerasyon Paternleri

14 Aralık 2017

Alzheimer hastalığının (AD) hafıza kaybına ve bilişsel gerilemeye neden olduğu bilinmekle birlikte beynin diğer işlevleri bozulmadan kalabilir. AD, amiloid β-proteinlerinden (Aβ) oluşan plaklarla ve Tau proteininden oluşan tıkaçlarla karakterizedir. Aβ proteininin birikmesi Tau'nun bozulmasına ve nihayetinde çeşitli yollarla beyin bölgelerini etkileyen nörodejenerasyona yol açar. Beynin ön, rostral kısmı genelde plak birikimi ile daha fazla hasar görürken, arka, kaudal, bölüm genellikle korunmuştur. Bazı beyin bölgelerindeki hücreler dejenere olurken, diğerlerinin korunmasının nedenlerin büyük oranda bilinmemektedir.

Brigham and Women's Hastanesi'nden araştırmacıların yaptıkları yeni bir çalışmada, beyin hücrelerinin DNA'sında kodlanan faktörlerin, AD'de dejenerasyon veya hassasiyet paternlerine katkıda bulunduğunu ortaya koydular.

Neden Bazı Nöronlar Daha Çok Etkileniyor?

Araştırmacılar çalışmalarında, etkilenen beyin bölgelerindeki farklılıklara neden olabilecek birkaç mekanizma olmasına rağmen, Aβ üretimi hem de Aβ'ya yanıtları etkileyebilecek nöronal alt tipler arasındaki hücre-otonom faktörlerinin potansiyel katkılarına odaklandılar. İnsan kaynaklı pluripotent kök hücre (iPSC) teknolojisinin yeni bir uygulamasında, beynin farklı alanlarını temsil eden güçlü kültür sistemleri ürettiler. Sistemler, ailesel bir Alzheimer hastalığı mutasyonu olan hastalardan cilt hücreleri alarak ve bu cilt hücrelerini kök hücre haline getirerek geliştirildi.

Araştırmacılar çalışmalarında, savunmasız beyin hücrelerinin beynin daha korunaklı bölgelerindeki beyin hücreleriyle karşılaştırıldığında daha toksik Aβ proteini yaptığını gösterdiler. Buna ek olarak, araştırmacılar beynin korunan, kaudal bölümündeki beyin hücrelerinin Aβ'ya rostral muadillerine göre daha az toksik bir yanıta sahip olduğunu buldular.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, bazı nöronların neden korunmadığını ve başkalarının AD'den kaçınamadığını anlamamızı kolaylaştırdığını belirttiler. Erken başlangıçlı ailesel Alzheimer hastalığının(FAD) az sayıda AH olgusunu oluşturmasına rağmen, FAD hastalarının çalışmasının veya bu vakadaki örneklerin, AD'in altında yatan moleküler mekanizmalar ve hücrenin önemli yönlerini açığa çıkarabileceğini aktardılar. Bu hücrelerin alt tiplerinin neden korundukları hakkında daha fazla bilgi edinerek, savunmasız hücreleri korumak için terapileri uyarlamak için bu bulguların kullanılabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Christina R. Muratore, Constance Zhou, Meichen Liao, Marty A. Fernandez, Walter M. Taylor, Valentina N. Lagomarsino, Richard V. Pearse, Heather C. Rice, Joseph M. Negri, Amy He, Priya Srikanth, Dana G. Callahan, Taehwan Shin, Monica Zhou, David A. Bennett, Scott Noggle, J. Christopher Love, Dennis J. Selkoe, Tracy L. Young-Pearse. Cell-type Dependent Alzheimer's Disease Phenotypes: Probing the Biology of Selective Neuronal Vulnerability. Stem Cell Reports, 2017.

Erken Saç Beyazlaması ve Saç Dökülmesi Artmış Kalp Hastalığı Riski İle İlişkili

14 Aralık 2017

Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, obezite, sigara ve fiziksel hareketsizlik, önde gelen ölüm nedeni olan kalp hastalığı gelişimi için "geleneksel" risk faktörlerinden sadece birkaçıdır. Ancak yeni araştırmalar, bu listeye androjenik alopesi ve erken saç beyazlaması olmak üzere iki yeni risk faktörünün eklenmesi gerektiğini ileri sürüyor. 69. Hindistan Kardiyoloji Topluluğu Yıllık Konferansında sunulan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre, erkek tipi kellik ve erken saç beyazlaması, 40 yaşın altındaki erkeklerin kalp hastalığı riskini arttırıyor. Bu kişiler koroner kalp hastalığı geliştirme konusunda beş kat daha fazla olasılığa sahipler ve bu risk oranı obezite tarafından ortaya çıkan riskten daha yüksek bir riski temsil ediyor.

Araştırmacılar çalışmada, koroner arter hastalığı olan 40 yaşın altındaki 790 erkeği ve yaş uyumlu 1270 sağlıklı kontrolü değerlendirdiler. Katılımcıların sağlık durumunu bir elektrokardiyogram, bir ekokardiyogram, kan testleri ve koroner anjiyografi kullanarak değerlendirdiler. Erkek tipi kelliği, 0 (kellik yok), 1 (hafif), 2 (orta) veya 3 (şiddetli) arasında değişen bir skor kullanılarak değerlendirdiler. Beyazla skoru, 1: saf siyah; 2: siyah beyazdan fazla; 3: siyah beyaza eşit; 4: beyaz siyahtan daha fazla; 5: saf beyaz olmak üzere gri /beyaz kılların yüzdesine göre belirlendi.  Kafa derisinin 24 farklı görütüsü analiz edildikten sonra katılımcılar bir puan verildi. Araştırmacılar aynı zamanda koroner arter hastalığının bir göstergesi olan anjiyografik lezyonları incelediler. Hem kalp hastalığı grubunda hem de kontrol grubunda lezyonların şiddeti ve kellik arasındaki ilişkiyi analiz ettiler.

Koroner Kalp Hastalığı Olanların Yarısı Beyaz Saçlı

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında,  koroner kalp hastalığı olan erkeklerin yarısının ve sağlıklı erkeklerin sadece %30'unda beyazlama olduğunu gördüler. Koroner kalp hastalığı olan erkeklerin neredeyse yarısı (yüzde 49) ve sağlıklı olanların %27’si erkek tipi kelliğe sahipti. Erkek tipi kellik, koroner arter hastalığı riskini 5,6 kat ve erken saç beyazlaması 5,3 kat artırıyordu.

Araştırmacılar, genç erkeklerdeki koroner arter hastalığının insidansının arttığını ancak bu durumun geleneksel risk faktörleri tarafından açıklanamadığını belirttiler. Erken saç beyazlaması ve erkek tipi kelliğin, kronolojik yaşa bakılmaksızın vasküler yaşla iyi ilişkilendirildiğini ve koroner arter hastalığı için makul risk faktörleri olabileceklerini aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

https://www.escardio.org/The-ESC/Press-Office/Press-releases/male-pattern-baldness-and-premature-greying-associated-with-risk-of-early-heart-disease?hit=wireag

SLE’de Düşük D Vitamini Düzeyleri Böbrek Yetmezliği Riskini Artırabilir

12 Aralık 2017

Lupus, tüm vücutta enflamasyon ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Hastalık, kardiyovasküler ve bağışıklık sistemlerinden, akciğerler ve böbrekler gibi hayati organlara kadar çeşitli organ sistemlerini etkileyebilir. Sistemik lupus eritamatozusta (SLE) D vitamini yetersizliği / eksikliği sık görülür. Replasman tedavisi böbrek hastalığına yardımcı olabilir.

Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi bilim adamları yaptıkları yeni araştırmada, hastalığın en yaygın şekli olan SLE hastalarında D vitamininin rolünü incelediler. D vitamini düşüklüğünün sonraki organ hasarını ön gördürüp ön gördüremeyeceğini araştırdılar.  

Araştırmacılar, % 92'si kadın olan 1.392 lupus hastasında mevcut klinik verileri incelediler. Hastaların ortalama yaşları 47,3’tü. Hastaların ilk ziyaretlerinde D vitamini seviyelerine, takip ziyaretleri sırasında organlarının ve dokularının durumuna baktılar. D vitamininin ilk ölçümü genellikle mevcut hastalar için 2009'un sonlarında veya 2010’da, yeni hastaların ilk ziyaretlerinde gerçekleşti.  Vitamin seviyelerini, vitamin D düzeylerini tespit etmenin yaygın ve doğru bir yolu olan 25-hidroksi vitamin D - düzeylerini kullanılarak değerlendirdiler. Hastaları D vitamininin ilk ölçümlerine dayanarak, mililitrede 20 ng’dan fazla 25-hidroksi D vitamini olanlar ve 20 nanogramdan daha az olanlar olarak grupladılar. Genel olarak, hastaların % 27,3'ü ilk ziyaretlerinde eksik D vitamini seviyesine sahipti. SLICC / ACR Hasar Endeksi kullanılarak ömür boyu organ hasarı riski hesaplandı. Ardından, bu riski yaş, cinsiyet ve etnik kökene göre düzelttiler. Değerlendirilen organ sistemleri nöropsikiyatrik, pulmoner, kardiyovasküler, gastrointestinal ve kas-iskelet sistemini içeriyordu.

Düşük D Vitamini, Daha Yüksek Böbrek, Cilt ve Total Organ Hasarı

Araştırmacılar, düşük D vitamini seviyelerinin toplam hasar ve son dönem böbrek hastalığı ile ilişkili olduğunu buldular. D vitamini düzeyleri yetersiz olan lupus hastaları,  göreceli olarak en yüksek böbrek hasarı riskini taşıyorlardı. Bu hastalar ayrıca cilt hasarı ve total organ hasarı riski altındaydı. Şaşırtıcı bir şekilde, düşük D vitamini seviyeleri, kas iskelet hasarı ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar, D vitamini takviyesinin idrar proteinini düşürdüğünü gösterdiklerini ve bunun gelecekteki böbrek yetmezliğinin en iyi ön gördürücüsü olduğunu belirttiler. Proteinüriyi azaltabilen D vitamini takviyesinin, lupus hastaları için tedavi planının bir parçası olması gerektiğine dikkat çektiler. D vitamini desteğinin lupusta renal hasarın önlenmesinde geçerli bir yol olabileceğini de aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Petri M, Fu W, Goldman D. Low Vitamin D Is Associated with End Stage Renal Disease in Systemic Lupus Erythematosus [abstract]. Arthritis Rheumatol. 2017; 69 (suppl 10).

Doktorlarda Akıllı Telefon Uygulaması Kullanımı

08 Aralık 2017

Son yıllarda mobil telefonların hayatımızda fazlaca yer almaya başlamasının doğal bir sonucu olarak mobil uygulama kullanımı da oldukça yaygınlaştı. Sağlık alanında da çok sayıda mobil uygulama geliştiriliyor ve klinisyenler de bu uygulamaları sıkça kullanıyorlar. Çeşitli klinik uygulamaları kolaylaştırıcı çok sayıda mobil uygulama günümüzde mevcut. ABD merkezli yapılan bir araştırmada kadın hastalıkları ve doğum asistan doktorlarındaki alanlarına özgü mobil uygulamalara yönelik tutum ve kullanım alışkanlıkları tanımlanmaya çalışıldı. Bu amaçla internet tabanlı bir anket kullanılarak California’daki 19 kadın hastalıkları ve doğum programında asistan doktorluk yapanların kesitsel bir incelemesi yapıldı. Verilen yanıtlar betimleyici ve ki-kare istatistikleri kullanılarak analiz edildi.

Mobil Uygulama Kullanımı Oldukça Yaygın

Görüşülen 386 doktorun 197'si (% 51) anketi tamamladı. Tüm katılımcıların mobil cihazları olup tamamında akıllı telefon ve % 74’ünde tablet bulunmaktaydı. Katılımcıların % 93'ü klinik ortamda mobil uygulamaları kullanmaktaydı. Yaygın olarak kullanılan kadın hastalıkları ve doğum uygulamaları, gebelik döngüleri (% 84), servikal kanser tarama algoritmaları (% 68) ve kontraseptif uygunluk kılavuzları (% 47) idi.

Önemli Bir Klinik Araç

Anketi yanıtlayanların sadece% 53'ü uygulamaları hastalara önerirken, pek çoğu hastalara uygun uygulamalardan haberdar değildi. Katılımcıların% 62'si uygulamaları öğrenme amaçlı kullandı, ancak bu amaçla toplamda sadece 3 uygulamadan bahsedildi. Çoğu, diğer doktorların önerilerine dayalı olarak kullanacakları uygulamaları seçmişti. Doktorlar mobil teknolojiyi verimliliği artıran (% 89) önemli bir klinik araç (% 92) olarak görüyorlardı. Uygulama kullanımı, cinsiyet, yaş veya lisans sonrası yıl sayısına göre farklılık göstermedi.

Bu çalışmada elde edilen verilere göre mobil teknolojiler ve kadın hastalıkları ve doğum ile ilgili uygulama kullanımı, California'lı asistan doktorlar arasında yaygındır ve doktorlara göre bu uygulamalar, hastaların bakımı ile ilgili yeteneklerini geliştirmektedir. Uygulamanın içeriği değişkenlik göstermekte ve çoğu doktor klinik bakım sırasında uygulamaları kullanmaktadır, ancak yalnızca yarısı hastalara uygulamaları önermektedir. Diğer doktorlardan gelen öneriler uygulama tespitinde ana yol olarak göze çarpmaktadır. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Perry R et al. Mobile Application Use Among Obstetrics and Gynecology Residents. J Grad Med Educ. 2017 Oct;9(5):611-615.

Eşinizin Kızlık Soyadını Koruması Sizi Etkiliyor mu?

08 Aralık 2017

ABD'deki Nevada Üniversitesi'nden Rachael Robnett'in yaptığı bir araştırmaya göre bir kadın, evlilik sonrası kocasının soyadını almamayı seçtiğinde, insanlar kocasının erkeklikle ilgili özelliklerde daha düşük olduğunu düşünebilmektedir. Ayrıca, ilişkide daha az güce sahip olduğu algılanabilmektedir. Bu çalışma bireyin kişiliğiyle ilgili algılarının, eşinin soyadını kabul edip etmediğine ya da kendi adını kullanmasına bağlı olarak değişip değişmediğini inceleyen ilk çalışmadır. Evlilikten sonra kocalarının soyadını benimseme geleneği, Batı kültürlerinde en yaygın cinsiyet rolü normlarından biridir. Son on yılda, kadınların toplumda ve işgücünde oynadığı rolde belirgin değişiklikler olmasına rağmen soyadı geleneğinin neden kabul görmüş olduğunu anlamak isteyen feminist araştırmacılar buna dikkat çekti.

Önceki araştırmalara göre, evlilik soyadı geleneğini ihlal eden kadınlar diğerlerinden farklı olarak görülüyor. Cinsiyete dayalı bir toplumda daha yüksek bir statüye sahip olmak, daha fazla güç üretmek, kendine daha fazla odaklanmak ve iddialı olmak gibi özellikler tipik olarak erkekler için ayrılan araçlar olarak tanımlanırlar. Bu özellikler, daha çok yetiştirme, nazik olma ve daha az etki ve güç sahibi olma gibi kadınlara tipik olarak verilen üstün karakteristik özelliklerden farklıdır.

Toplumun Algısı Değişiyor

Bugüne kadar, araştırmacılar bir kadının evlilik soyadı seçiminin kocasının algısını nasıl etkilediğini henüz incelememişlerdir. Robnett ve arkadaşları bu amaçla ABD ve İngiltere'de üç araştırma yaptı. İlk iki araştırma, eşleri kendi soyadlarını tutan kocaların genellikle cinsiyete karşı terimlerle (tipik kişilik özellikleri ve erkekler için kullanılan güç çerçevesi) tanımlandığını gösteriyor. Bu eşler bir evlilikte daha az güç tutan taraf olarak görülürler.

Robnett ekibi tarafından yapılan üçüncü araştırmanın sonuçları, insanların bu tür durumlar hakkında nasıl düşündükleri konusunda oybirliği oluşturmadığını ortaya koyuyor. Geleneksel cinsiyet rollerine sıkı sıkıya bağlı olan ve düşman cinsiyetçi olarak tanımlanabilen insanlar, eşi kendi soyadını almayan bir erkeğe şiddetle tepki gösterirler çünkü onu güçsüz görürler. Robnett, "Önceki araştırmalardan düşman cinsiyet ayrımcılığına sahip kişilerin geleneksel cinsiyet rollerini ihlal eden kadınlara olumsuz tepki verdiğini biliyoruz" diyor Robnett. Bulgularımız, geleneksel olmayan kadının kocalarına da stereotipler uyguladıklarını gösteriyor. "

Robnett, "Bu çalışma, heteroseksüel romantik ilişkilerdeki gelenekler ile erkekleri tercih eden iktidar yapıları arasındaki bağa değinen başka birçok kişiye katılıyor" diyor. Ona göre “Evlilik soyadı geleneği sadece bir geleneğin ötesinde, ayrıcalıklı erkeklere rağmen tartışmasız kalan cinsiyet rolleri normlarını ve ideolojilerini yansıtıyor. "

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Robnett RD et al. Does a Woman’s Marital Surname Choice Influence Perceptions of Her Husband? An Analysis Focusing on Gender-Typed Traits and Relationship Power Dynamics. Sex Roles, 2017; DOI: 10.1007/s11199-017-0856-6 

Sedef Hastalığı ve Diyabet İlişkisi

05 Aralık 2017

Sedef hastalığı, iltihaplanmanın cilt hücrelerinin normalden hızlı çoğalmasına neden olduğu bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Bu hücreler derinin yüzeyine ulaştığında ve ölürken, gümüşi pullarla kaplı yükseltilmiş kırmızı lekelere neden olurlar. Genellikle kafa derisi, dizler, dirsekler, eller ve ayaklarda görülür, ancak sırt üstü, yüz, cinsel organlar, çiviler ve diğer yerler de görülebilir. Amerikan Dermatoloji Akademisi, sedef hastalığının 7.5 milyon Amerikalıyı etkilediğini tahmin ediyor. Sedef hastalığında görülen iltihaplanmanın insülin direncini arttırdığı biliniyor ve sedef hastalığı ve şeker hastalığı, benzer genetik mutasyonları paylaşıyor. Sedef hastalığının yüksek diyabet oranları ile ilişkili olduğu biliniyor, ancak hastalığın şiddetinin hastanın diyabet geliştirme riskini nasıl etkilediği spesifik olarak incelenmemişti.

Yüzde 10 BSA İle Yüzde 64’lük Risk Artışı

Pennsylvania Üniversitesi'nden Perelman Tıp Fakültesi'nden araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir araştırmaya göre sedef hastalığı olan insanlar, sedef hastalığı olmayanlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için daha yüksek bir risk altındadır ve risk, hastalığın ciddiyetine göre çarpıcı bir şekilde artmaktadır. Bu çalışmada vücut ağırlığı gibi geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak vücutlarının yüzde 10'unu kaplayan hastalık olan sedef hastalarının yüzde 64'ünün sedefsiz hastalardan daha fazla şeker hastalığı geliştirdiği tespit edildi. Çalışmanın bulguları dünya çapında sedef hastalığı olan kişilere uygulanırsa yılda 125.550 yeni diyabet vakasına denk düşmektedir.

Sedef hastalığının şiddetini ölçmek için araştırmacılar, psoriyazis ile kaplanan vücudun yüzdesini ölçen vücut yüzey alanını (BSA) kullandı. Bir Birleşik Krallık veri tabanı kullanarak genel pratisyenleri sedef hastalığından etkilenen BSA için sorguladılar ve dört yıllık sürede sedef hastalığı olan 8124 ve sedef hastalığı bulunmayan 76.599 yetişkin hakkındaki verilere bakarken ve örnekleri yaş, cinsiyet farklılıklarını hesaba katarak incelediler.

Her Yüzde 10’luk BSA’da Yüzde 20’lik Risk Artışı

BSA'sı % 2 veya daha az olan hastalarda diyabet gelişimi için göreceli 1.21 riskine rastlandı; bu da riskleri sedef hastalığı olmayanlardan% 21 daha yüksek demek oluyor. BSA değeri% 10 veya daha fazla olan hastalarda ise bu risk önemli ölçüde artmıştır. Buna göre ortalama olarak, 1.000 kişiden 5,97'si belirli bir yılda diyabet olacaktır. BSA oranı yüzde 10'dan fazla olan hastaların nüfusunda, bu sayı 1.000 kişi başına 12.22'ye yükselir. Bu grubun riski sedef hastalığı olmayan hastalara göre% 64 daha yüksek olarak. Dahası, BSA'nın ilk yüzde 10'unun ötesinde her yüzde 10'luk bir artış için göreli riskin yüzde 20 oranında arttığını tespit ettiler. Başka bir deyişle, yüzde 20 BSA'lı hastalar tip 2 diyabet geliştirme riski neredeyse yüzde 84 daha yüksekti, yüzde 30 BSA hastaları yüzde 104 daha yüksek bir risk altındaydı vb.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wan MT et al. Psoriasis and the Risk of Diabetes: A Prospective Population-Based Cohort Study.. Journal of the American Academy of Dermatology, 2017; DOI: 10.1016/j.jaad.2017.10.050 

Dikkat Artınca İstek de Artıyor

01 Aralık 2017

İstek ve dikkat arasındaki ilişkinin uzun süredir yalnızca bir yönde çalıştığı düşünülmekteydi, yani bir kişi bir şeyler arzuladığında dikkatini üzerine odaklar. Yapılan yeni bir araştırma bu ilişkiyi başka yollarla da ortaya koyuyor: Bir kişinin arzulanan bir nesneye odaklanması, nesneyi daha fazla istemesini sağlıyor. Pazarlamada, bir ürünün arzu edilen yönüne fazlaca odaklanan reklamlar izleriz örneğin belirli bir marka pastayı satmak için reklamlarda onun en çok arzu edilen kısmına odaklanılır.  Bulgular, reklamın benzer bir üründe ilgi gördüğünü gösteren kişilere yönelik olabileceğini gösteriyor, örneğin kek reklamını bir pastacılık şovu sırasında oynatmak gibi.

Odağı Daraltmak ve Genişletmek

Araştırmacılara göre klinisyenler de, hastalarında egzersiz yapmak veya dengeli bir diyet yapmak gibi sağlıklı faaliyetler üzerinde daha güçlü bir odaklanma geliştirmelerine yardımcı olabilirler. Geçmişte yapılmış olan araştırmalardan birine göre, mutluluk ve sevinç gibi olumlu duygular kişinin odağını genişletirken, tiksinti ve korku gibi negatif duygular aksini yapar, yani kişinin odağını daraltır. Korkuyu, arzudan oldukça farklı olarak betimlesek de elde edilen bulgular, bu farklı duyguların ortak bir özelliğe sahip olduğunu gösteriyor: Her ikisinde de odağımız benzer şekilde daralıyor. Bulgular, bu duyguların - korku (olumsuz) ve arzunun (pozitif) - atalarımızın dikkatini daraltan evrimsel arayışlarla ilişkili olduğu fikrine da uymaktadır.

Bir kişinin güçlü bir arzusu varsa, araştırmalar bu olumlu duygunun kendilerine geniş bir ilgi alanı oluşturacaklarını söylüyor. Bu araştırma da, arzunun etrafında daha yararlı bir davranış geliştirdiğimizi gösteriyor: zihinsel enerjimizi önemli nesne üzerine odaklıyoruz, korkuda olduğu gibi.

Çalışma Nasıl Uygulandı?

Çalışmaya katılanlara sıradan öğelerle karıştırılan tatlı görüntüleri gösterildi. Görüntü bir yönde eğilmişse onlara verilen oyun kolunu çekilmeleri ve ters yönde eğilmişse kolu ileri doğru itmeleri talimatı verildi. Araştırmacılar, her birinin tepki süresini kaydetti. Tatlı görüntülerini çekmek için en hızlı tepki veren katılımcıların odaklarının daralmış olduğu görüldü. Yanıtlar sıradan objeler ve odağı geniş olan katılımcılar için için çok daha yavaştı bu da daralmış odağın tatlılara olan arzuyu arttırdığı, ancak bu etkinin günlük nesneler için görülmediğini gösteriyor.

Çalışma, tepki süresini ölçmek için tatlı resimleri kullandı; çünkü bu tür görüntülerin, büyük olasılıkla evrimleşmiş yüksek yağlı, yüksek kalorili gıdalar aramak için bir motivasyon nedeniyle bireylerde arzuyu artırdığı gösterildi.

Tip 2 Diyabete Karşı Diyet

30 Kasım 2017

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin son tahminlerine göre, 2050 yılına kadar her üç Amerikalıdan birinde tip 2 diyabet gelişecek. Raporlar, klinik olarak önemli kilo kaybından önce kalori alımını önemli ölçüde kısıtlayan bariatrik kilo kaybı cerrahisi geçiren birçok hastada hastalığın hafifletildiğine işaret ediyor.

Yeni bir çalışmada, Yale liderliğindeki bir araştırma ekibi, çok düşük bir kalorili diyetin hayvan modellerinde tip 2 diyabeti nasıl hızla tersine çevirebileceğini ortaya çıkarıyor. Araştırmacılara göre, insanlarda doğrulanırsa, bu yaygın kronik hastalığın tedavisinde potansiyel yeni ilaç hedefleri öngörülebilir.

Araştırma ekibi, normal alımın dörtte birinden oluşan çok düşük kalorili diyetin (VLCD) tip 2 diyabetli bir kemirgen modelindeki etkilerini araştırdı. Geliştirdikleri yeni, kararlı (doğal olarak oluşan) izotop yaklaşımı kullanarak, araştırmacılar, karaciğerin artmış glikoz üretimine katkıda bulunan bir dizi metabolik süreci izledi ve hesapladılar. PINTA olarak bilinen yöntem, araştırmacıların, karaciğerdeki insülin direncine ve karaciğere glikoz üretim oranlarının artmasına katkıda bulunabilecek anahtar metabolik akımların kapsamlı bir setini incelemelerine izin verdi.

Üç Mekanizma Ön Plana Çıkıyor

Bu yaklaşımı kullanarak araştırmacılar, VLCD'nin diyabetik hayvanlardaki kan şekeri konsantrasyonlarını hızla düşürmesinin çarpıcı etkisinden sorumlu üç ana mekanizmayı saptadı. Karaciğerde, VLCD, glikoz üretimini, 1) laktat ve amino asitlerin glükoza dönüştürülmesini azaltarak; 2) karaciğer glikojeninin glikoza dönüşüm oranını azaltarak ve 3) yağ içeriğini düşürerek azaltır ve karaciğerin insüline tepkisini artırır. VLCD'nin bu olumlu etkileri sadece üç gün içinde gözlemlendi.

Araştırmacılar için yapılacak bir sonraki adım, bulguların bariatrik ameliyat geçiren veya çok düşük kalorili diyetler kullanan tip 2 diyabetik hastalarda teyit edilmesi olacaktır. Ekip şimdiden insanlarda PINTA metodolojisini uygulamaya başladı. İnsanlarda teyit edildiği takdirde bu sonuçlar, bize tip 2 diyabetli hastaları daha etkili şekilde tedavi etmek için yeni ilaç hedefleri sağlayacaktır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Perry RJ. et al. Mechanisms by which a Very-Low-Calorie Diet Reverses Hyperglycemia in a Rat Model of Type 2 Diabetes. Cell Metabolism, November 2017 DOI: 10.1016/j.cmet.2017.10.004

Mutlu Müzik Dinlemek Sıra Dışı Düşünmeyi Kolaylaştırıyor

29 Kasım 2017

Yaratıcılık, bilimsel, teknolojik ve kültürel yeniliğin arkasındaki itici güçtür ve 21. yüzyılın en önemli yetkinliklerinden biri olarak kabul edilebilir. Karmaşık ve hızla değişen dünyada karşılaştığımız sorunlar her zamankinden daha yaratıcı düşünmeyi gerektirir. Yaratıcı kognisyonu arttırmak için çeşitli araçlar araştırılmıştır. Orta çağda yaratıcılık, ilahi ilham sahibi kişiler için ayrılmışken, rönesans döneminde, bazı insanların, dahi zihinlerin, sonunda yaratıcı düşünme kabiliyeti düşünüldü. Araştırmalar, yaratıcı düşüncenin, yalnızca birkaç zekaya sahibi doğuştan yeteneğe ibaret olmadığını, normatif bilişsel işlevselliğin doğasında olduğunu ve temel bilişsel süreçlerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Önemli bir nokta, yaratıcı bilişin kolaylaştırılabileceği gösterilmiştir. Geçmiş yıllarda yaratıcılığı artırmak için çeşitli araçlar geliştirilmiş ve test edilmiştir. Müziğin kognisyon üzerindeki olumlu etkisini gösteren daha önceki bilimsel araştırmalara ve müzik deneyiminin müzik yetenekleriyle ilgisi olmayan bilişsel işlevler üzerindeki etkisine artan bir bilimsel ilgi olmasına rağmen, Müzik dinlemenin yaratıcı kognisyon üzerindeki etkisi, büyük oranda keşfedilmemiş olarak kalmıştır.

Yeni bir çalışmada, yaratıcı kognisyonu optimize etmek için müzik dinlemenin potansiyel etkisine ışık tutmak amaçlandı. Bu çalışmada, bir sessizlik kontrol koşuluyla karşılaştırıldığında, belirli müzik türlerini (ruh hali ve uyanışta değişen klasik müzik alıntıları classical music excerpts varying on mood and arousal) dinlemenin, yaratıcı kognisyonu kolaylaştırıp artırmadığını, divergent ve convergent yaratıcılık görevlerle deneysel olarak test edildi.

Müzik Yaratıcılık İlişkisi

Araştırmacılar çalışmaya, 121’i kadın ve ortalama yaşları 22,3 olan toplam 155 kişiyi dahil ettiler.  İçerik değişkenleri olarak yaratıcı performans (sıra dışı-“divergent” düşünme, yakınsak-“convergent” düşünme) ve konular arası değişken olarak müzik durumu (mutlu, üzgün, sakin, endişeli, sessizlik) ile 2 x 5 karma ölçüt tasarımı kullanıldı. Çalışmada, sıradışı yaratıcılık görevini yerine getirirken, "mutlu müzik"i dinleyen katılımcılarda yaratıcılık, görevi sessizce gerçekleştiren katılımcılardan daha yüksek oldu. Yakınsak yaratıcılık için müzik etkisi gözlenmedi.

Bilimsel katkının yanı sıra, mevcut bulguların pratik anlamda da önemli sonuçları olabilir. Müzik dinleme, günlük yaşama kolayca entegre edilebilir ve yaratıcı düşünceye ihtiyaç duyulduğunda, çeşitli bilimsel, eğitimsel ve organizasyonel ortamlarda yaratıcı kognisyonu verimli bir şekilde kolaylaştırmak için yenilikçi bir araç sağlayabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ritter SM, Ferguson S (2017) Happy creativity: Listening to happy music facilitates divergent thinking. PLoS ONE 12(9): e0182210.

Emzirmek Astım ve Alerjiye Karşı Koruyucu Mu?

28 Kasım 2017

Emzirmenin astım ve alerji gelişme riski üzerindeki etkisi uzun süredir tartışılmaktadır. Yakın tarihli bir çalışmada, Uppsala Üniversitesi araştırmacıları, emzirmenin aslında saman nezlesi ve egzama geliştirme riskini artırabileceğini ancak astım riskinde belirgin bir etkisi olmadığını göstermektedir. Sonuçlar, Alerji ve Klinik İmmünoloji Dergisinde yayınlandı. Astım ve alerji geliştirme riski, genlerinize, çevre ve yaşam tarzı faktörlerine bağlıdır. Bilim dünyasında sigara içmek gibi çeşitli risk faktörleri zaten iyi bir şekilde anlaşılmıştır. Bununla birlikte, emzirmeye ilişkin çalışmalar tutarsız sonuçlar vermiştir. Birçok çalışma, emzirmenin astım ve alerjiye karşı koruyucu bir etkiye sahip olduğunu önerirken, diğer çalışmalar riskinin arttığını bildirmiştir.

Yeni bir çalışmada, emzirmenin astım, saman nezlesi ve egzama üzerindeki etkisi incelendi. Bu çalışma İngiltere'deki 330.000'den fazla orta yaşlı bireyin bildirdiği verileri içeriyor ve bugüne kadar yapılan en büyük çalışma olma özelliği taşıyor.

Saman Nezlesi ve Egzema Riski Artıyor, Astımla İlişkisi Gösterilememiş

Çalışmaya liderlik eden Uppsala Üniversitesi İmmünoloji, Genetik ve Bilim Departmanı araştırmacısı Weronica Ek, "Çalışmamızda emzirilen bebeklerde saman nezlesi ve egzama gelişme riski daha yüksek bulundu, ancak emzirmenin astım üzerinde herhangi bir etkisi bulunamadı" diyor. Verilere göre ayrıca artan sosyoekonomik statünün astım riskini düşürürken, saman nezlesi riskini arttırdığını da gösteriyor. Bu sonuçlar, daha temiz bir çevrede yetişmenin, erken çocukluk döneminde mikroorganizmalara maruz kalınmaması nedeniyle alerji teşhisi konma riskinin arttığı "hijyen hipotezi" ile uyumludur. Bu çalışma aynı zamanda yüksek vücut kitle indeksinin astım, saman nezlesi ve egzama riskini arttırdığını, buna karşılık doğum ağırlığı yüksek olan bireylerde riskin azaldığını da göstermektedir.

Gözlemsel Bir Çalışma Olduğu Unutulmamalı

Bu çalışmanın klinik tavsiyelerin yapılmasına izin vermeyen gözlemsel bir çalışma olduğunu unutmamak önemlidir. Bu tür araştırmalarda, gözlemlenen etkilerin gerçek sebepleri olan araştırmacıların bilgi sahibi olmadığı temel faktörler olabilir. Örneğin, araştırılmış hastalıklara sahip olan anneler, çalışmanın bulgularını etkileyebilecek şekilde emzirmek veya emzirmemek için tavsiye almış olabilirler. Emzirmenin, bebeğin sağlığı üzerinde olumlu etkisi olduğu iyi bilinmektedir. Emzirmeyi astım veya alerji gelişme riski üzerinde koruyucu bir etki görmese de, bu sonuçlar, emzirmeyi önermek veya cesaretlendirmek için kullanılmamalıdır, zira bu çalışmada sadece emzirmenin alerji ve astım üzerindeki etkileri araştırılmaktadır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ek WE et al. Breastfeeding and risk of asthma, hay fever and eczema. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 2017; DOI: 10.1016/j.jaci.2017.10.022

OSA Alzheimer Riskini Azaltıyor

27 Kasım 2017

Alzheimer hastalığı, yaklaşık beş milyon yaşlı Amerikalıyı etkileyen nörodejeneratif bir hastalıktır. Obstrüktif uyku apnesi (OSA) ise daha yaygın olup, OSA'nın tanımlanmasına bağlı olarak yaşlıların yüzde 30 ila 80'inde görülmektedir. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma, uyku bozukluklarının Alzheimer için risk taşıyanlarda amiloid birikintilerine katkıda bulunabileceğini ve bilişsel düşüşü hızlandıracağını ileri sürdü. Ancak OSA ve Alzheimer, risk faktörlerini paylaştığından ve ortak bir şekilde var oldukları için şu ana kadar bu ikisi arasındaki nedensellik doğrulanamadı.

ABD merkezli yeni bir çalışmanın amacı, OSA şiddeti ile Alzheimer biyolojik belirteçlerindeki değişiklikler arasındaki boylamasına incelemekti. Özellikle OSA'lı sağlıklı yaşlı katılımcılarda amiloid birikimlerin zamanla artıp artmadığı da incelendi. Çalışmaya, standart testlerle ve klinik değerlendirmelerle ölçülen normal bilişe sahip, 55-90 yaş arası 208 katılımcı dahil edildi. Katılımcılardan hiçbiri bir uyku merkezi tarafından yönlendirilmedi, uyku apnesini tedavi etmek için sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) kullandı, depresyondaydı ya da beyin işlevlerini etkileyebilecek bir tıbbi duruma sahipti.

OSA’da Amiloid Birikimi

Çalışma, katılımcıların yarıdan fazlasının OSA'ya sahip olduğunu ve hafif OSA'lıların yüzde 36.5 ve orta ila şiddetli OSA'sı olanların yüzde 16.8 olduğunu ortaya koydu. Toplam çalışma örneğinden 104’ü iki yıllık uzunlamasına bir çalışmaya katıldı ve bu çalışmada OSA şiddeti ve BOS A 42 seviyelerinde zamanla azalma arasında bir korelasyon bulundu. Yazarlar bu bulgunun beyindeki amiloid birikiminde bir artış ile uyumlu olduğunu söyledi; bulgu, amiloid PET uygulanan katılımcıların alt kümesinde doğrulandı ve OSA'lılarda amiloid yükte artış olduğunu gösterdi. Şaşırtıcı bir şekilde, çalışma OSA şiddetinin bu sağlıklı yaşlı erişkinlerde bilişsel bozulmayı öngördüğünü bulmadı. Araştırmacılar bu değişikliklerin Alzheimer’ın preklinik evrelerinde gerçekleştiğini öne sürüyor. Amiloid yük ile biliş arasındaki ilişki muhtemelen doğrusal değildir ve ek faktörlere bağlıdır. Bu çalışma bulgusu, çalışmanın nispeten kısa süreli, yüksek eğitim alan katılımcılara yapılması ve bilişsel yeteneklerdeki değişiklikleri ayırt etmede başarısız testlerin kullanılmasına bağlanabilir.

Araştırmacılar, bu bilişsel olarak normal yaşlı katılımcılarda bulunan OSA prevalansının yüksek olduğunu buldular ve onlara göre Alzheimer patolojisinin bu erken evrelerinde OSA ve amiloid yük arasındaki bağlantı sebebiyle, CPAP, diş operasyonları, pozisyon terapisi ve uyku apnesi için diğer tedaviler ile birçok yaşlı erişkinde bilişsel bozukluk ve demans ertelenebilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sharma RA. et al. Obstructive Sleep Apnea Severity Affects Amyloid Burden in Cognitively Normal Elderly: A Longitudinal Study.. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 2017; DOI: 10.1164/rccm.201704-0704OC

Balıklar Bağışıklık Sisteminin Nasıl Evrimleştiğine Işık Tutuyor

26 Kasım 2017

İngiltere'nin East Anglia Üniversitesi'nden (UEA) ve Kanada'nın Dalhousie Üniversitesi’nden bilim adamları, Guppy balıklarının (Poecilia reticulata), MHC (Major Histocompatibility Complex) genleri olarak bilinen bağışıklık genlerini inceleyerek hayatta kalmaya nasıl adapte olduklarını incelediler. Guppy'lerin her bir bölgede bu genlerine ince ayar yaptığını, farklı çevrelere uyum sağladıklarını ve hayatta kaldıklarını buldular. Öte yandan bu geniş adaptasyona rağmen, balıklardaki bazı genler on milyonlarca yıllık kritik işlevlerini sürdürüyorlardı.

Guppy’ler, Güney Amerika, Trinidad ve Tobago'ya özgü küçük, renkli balıklardır. Omurgalıların ekolojisini ve evrimini araştırmak için oldukça uygun örneklerdir. MHC genleri, insanlar da dahil olmak üzere omurgalılarda bağışıklık sisteminde önemli bir savunma hattıdır, çünkü parazitler omurgalı barınaklardan daha hızlı gelişirler, bağışıklık genleri parazitlere ayak uydurmak ve enfeksiyonları önlemek için oldukça çeşitlilik göstermelidir. MHC genleri, hücrelerin dış yüzeyi üzerinde bulunan protein yapıları üretmektedir, bunların her biri vücuda bulaşmaya teşebbüs eden bir parazitin veya patojenin belirli bir bölümünü sunmaktadır. Proteinin özel şekli, hangi parazitleri tanıdığını belirler ve enfeksiyonu önlemek için bağışıklık sistemine sinyal gönderir.

Parazitlerin Evrimi ile Genlerin Evrimi Yarışıyor

Araştırmacılar çalışmada, Trinidad, Tobago, Barbados ve Hawaii'deki 59 guppy popülasyondaki MHC genetik çeşitliliğine baktılar. Yüzlerce farklı bağışıklık türevi buldular, ancak "alel" olarak adlandırılanlar, daha az sayıda işlevsel grup veya "süpertip" olarak kümelenmiş görünmekteydi. Her üst tip, konukçuyu spesifik bir parazit grubuna karşı koruyordu ve bu süper tipler, konuma bakılmaksızın, popülasyonlar ve türler arasında ortaktı. Bununla birlikte, bir süpertipi oluşturan alleller, parazitlerin hızlı evrimini takip eder ve hızla evrimleşirler. Bu alleller, her popülasyona özgüydü ve bu popülasyondaki ev sahibine saldıran belirli (yerel) parazitlerin bağışıklık yanıtının" ince ayarına yardımcı oluyorlardı.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, insanların neden şempanzelerinkiyle neredeyse aynı olan bazı bağışıklık genlerine sahip olduğunu açıklamaya yardımcı olduğunu belirttiler. Yaptıkları çalışmanın bağışıklık sisteminin evrimsel genetiğini anlamak için atılmış önemli bir adım olduğunu ve diğer birçok organizmanın daha önceki çalışmalarında gözlemlenen şaşırtıcı gözlemlerin bazılarını açıklamaya yardımcı olabileceğini de eklediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Jackie Lighten, Alexander S. T. Papadopulos, Ryan S. Mohammed, Ben J. Ward, Ian G. Paterson, Lyndsey Baillie, Ian R. Bradbury, Andrew P. Hendry, Paul Bentzen, Cock van Oosterhout. Evolutionary genetics of immunological supertypes reveals two faces of the Red Queen. Nature Communications, 2017; 8 (1)

Video Oyunları Olasılıklı Öğrenmeyi Geliştiriyor

24 Kasım 2017

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, video oyunları oynamanın birçok bilişsel faydayla ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Bununla birlikte, özellikle oyun araştırmalarında keşfedilmemiş bir alan olan olasılıklı sınıflandırma öğrenmeyle ilgili, bu tür etkilere aracılık eden sinirsel mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir. Olasılıklı sınıflandırma öğrenme (Probabilistic categorization learning), deklaratif ve non-deklaratif bellek arasındaki eşgüdümlü etkileşimi gerektirir. Son 20 yılda kanıtlar, olasılıklı öğrenmenin farklı anatomik ve fonksiyonel olarak ayrılmış bellek sistemlerini içerdiğini göstermiştir. Bu sistemlerin rekabetçi veya işbirliğine dayalı bir şekilde etkileşip etkileşmediği tartışılmıştır. Bilişsel kontrol, performans entegrasyonu ve ödül öğrenmeyle ilgili olan beyin bölgeleri, olasılıklı kategorizasyon öğrenme sürecini etkileyen ek faktörleri temsil eder. Deklaratif bellek, daha katı striyumlara bağlı bellek sistemlerinin aksine esnek bilgi edinmeyi destekler ve hipokampüs ile ilgilidir. Hava tahmini görevi (WPT) iyi bilinen bir olasılık öğrenme görevidir. Bu görevde, katılımcılardan, eylemleri için aldıkları geri bildirimlere dayanarak, bir ila üç (dört üzerinden) farklı işaret kartlarını, iki hava kategorisinden birine (yağmur veya güneş) sınıflandırmaları istenir. WPT, deklaratif (hipokampüs aracılı) ve non-deklaratif (bazal gangliyon aracılı) bellek süreçlerinin farklı katkılarını gösteren iyi kurulmuş bir olasılıklı kategorizasyon öğrenme görevidir.

Bir grup araştırmacı, video oyun oyuncularının, oyun oynamayanlarla karşılaştırmalı olarak, olasılıklı sınıflandırma öğrenmenin sinirsel korelasyonlarını araştırmayı amaçlayan bir çalışma yaptılar. Katılımcıları, hava durumu tahmini görevinin değiştirilmiş bir versiyonunu gerçekleştirirken, 3T manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ile taradılar.

Oyunlardaki Güçlü Belirsizlik Öğrenme Yeteneğini Etkiliyor

Davranışsal veriler, özellikle daha güçlü belirsizlik ile karakterize edilen koşullar altında, video oyun oyuncularının daha iyi sınıflandırma performansı için kanıt sağladı. Ayrıca, testten sonra yapılan bir anket, video oyunculardan kart kombinasyonları ve ilgili hava durumu sonuçları hakkında daha fazla deklaratif bilgi kazanmış olduklarını gösterdi. Fonksiyonel görüntüleme verileri, hipokampusta, precuneusta, singulat girusta ve orta temporal girusta, ayrıca oksipital görsel alanlarda ve dikkatle ilgili süreçlerle ilişkili alanlarda video oyuncularının daha güçlü aktivasyon kümelerini ortaya koydu. Bütün bu alanlar birbiriyle bağlantılıdır ve semantik bellek, görsel ve bilişsel kontrol için kritik düğümleri temsil etmektedir. Bunun dışında ve daha önceki çalışmalara uygun olarak her iki grup dikkat ve yönetasel işlevler ile ilgili beyin bölgelerinde, bazal gangliyonlar ve medial temporal lobun bellekle ilişkili bölgelerinde aktivasyon gösterdi.

Bu sonuçlar, video oyunları oynamakla birlikte hipokampal katılımın yanı sıra deklaratif bilgi kullanımını artırabileceğini ve olasılıklı öğrenme sırasında genel öğrenme performansını arttırdığını düşündürmektedir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sabrina Schenk, Robert K. Lech, Boris Suchan. Games people play: How video games improve probabilistic learning, Behavioural Brain Research 335 (2017) 208–214.

Beynimiz Yeni Şeyler Öğrenirken Büyür mü?

24 Kasım 2017

Sinirbilimciler, onlarca yıldır beynin, bir kişinin yaşamı boyu büyümeye veya hacim artışına ihtiyaç duymadan yeni beceriler öğrenmeye nasıl devam edebildiğini merak ettiler. Kanıtlar, nöronlar ve glial hücreler gibi beyin hücrelerinin sayısının başlangıçtaki öğrenme sürecimizde gerçekten de sayı olarak arttığını, ancak birçoğunun sonunda budanarak yol olduğu veya başka görevlere atandığını gösteriyor. Almanya ve İsveç'teki araştırmacılar, bulgularını geçtiğimiz günlerde yayına çevirdiler. Berlin'deki Max Planck İnsani Gelişme Enstitüsü'nden bir sinirbilimci olan ilk yazar Elisabeth Wenger, "Öğrenimin ilk aşamalarında beyin hacmi hacmi artar ve kısmen veya tamamen renormalize olur" diyor. "Bu, olasılıkları keşfetmek, farklı yapıları ve hücre türlerini çağırmak, en iyi olanı seçmek ve artık ihtiyaç duyulan şeylerden kurtulmak için beynin etkili bir yolu gibi görünüyor"

Beyni yönetmen olarak tanımlayan araştırmacı, yapacağı bir film için seçilen aktörler olarak beyin hücrelerini tanımlıyor: Beyin yeni hücreler oluşturarak adayları çağırıyor ve bu da hacimde makroskopik olarak büyümesine neden oluyor. Beyin daha sonra, onlar için farklı işlevler dener; bunlardan hangisinin en iyi bilgiyi saklayabileceğini ya da taşıyabileceğini görürsünüz. Hangi hücrelerin en verimli şekilde işlev göreceğini anlayan beyin, diğer adayları ise atlar veya onları farklı görevlere atar.

Yeni İşlevler Kazanan Beynin Hacmi Artıyor

Kanıt olarak araştırmacılar, sağ elini kullananların sol eliyle yazmayı ve çizmeyi öğrendiği bir çalışmayı tartıştılar. Bir ay sonra beyin hacmi arttı, ancak üç hafta sonra neredeyse normale döndü. Araştırmacılar, maymunların, sesleri ayırt etmeyi öğrendiği gıdaları veya fareleri almak için bir tırmık kullanmayı öğrendiği diğer çalışmalarda da benzer sonuçlar verdi.

Araştırmacılar, bu teorinin araştırmacıların sinir çalışmalarını nasıl şekillendirdiğini etkileyeceğine inanıyorlar. Wenger, "Bir bakıma, tipik tasarımın gerçekleşen tüm değişiklikleri göstermek için yetersiz olduğunu artık belli ediyor" diyor. "Bu teori, beyin hacmindeki değişiklikleri doğru bir şekilde görüntülemek için daha fazla ölçüm zaman noktasına sahip çalışma tasarımları gerektiğini öneriyor."

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wenger et al. Expansion and Renormalization of Human Brain Structure During Skill Acquisition. Trends in Cognitive Sciences, 2017 DOI: 10.1016/j.tics.2017.09.008

D Vitamini Tip 1 Diyabet İçin Koruyucu mu?

23 Kasım 2017

Tip 1 diyabet, vücudun, kan şekeri seviyelerini düzenleyen hormon olan insülini yeterli miktarda üretmediği bir durumdur. Adacık otoimmünitesi, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla pankreasın insülin üreten hücrelerine saldırdığı ve tip 1 diyabet oluşturduğu bir süreçtir. Tip 1 diyabette bağışıklık sistemi, adacıklar olarak adlandırılan Langerhans adacıkları adı verilen pankreatik hücrelere saldırır. Bunlar, beta hücreleri içeren, işlevleri kandaki glikozu saptamak ve gerektiğinde serbest bırakmak olan hücre kümeleridir. Adacıklara karşı verilen bağışıklık saldırısı sonucunda, beta hücreleri, yeterli miktarda insülin üretmede başarısız olur ve kan glikoz düzeylerinin çok yüksek olmasına neden olur. Tip 1 diyabet her yaşta ortaya çıkabilirken, en sık çocukluk çağında görülür.  Önceki araştırmalar düşük D vitamini seviyelerinin tip 1 diyabet riskini artırabileceğini göstermiştir. Bilim adamları vitamin seviyesinin yüksek olmasının tip 1 diyabete karşı koruyucu bir etkiye sahip olup olmayacağını araştırmış ancak çalışmalarının sonuçları çelişkili çıkmıştır.

D Vitamini ile Diyabetten Nasıl Koruyor?

Bir grup araştırmacı, D vitamini ve tip 1 diyabet arasındaki ilişki hakkında daha fazla bilgi edinmek için bir çalışma yaptılar. Spesifik olarak, çocukluk çağındaki vitamin D seviyelerinin adacık otoimmünitesini (IA) etkileyip etkilemediğini araştırdılar. ABD ve Avrupa'da 6 bölgede, tip diyabet (T1D) genetik riski artmış 8676 çocuğu izlediler. Her çocuktan bebeklikten itibaren 3-6 ayda bir, 4 yıla kadar süreyle kan numuneleri aldılar. Bu numuneleri, D vitamini düzeylerini ve adacık otoimmünitesini saptamak için kullandılar. IA'yi, 2 veya daha fazla ziyarette en az bir otoantikor (GADA, IAA veya IA-2A) için pozitiflik olarak tanımladılar. Adacık otoimmünitesi gelişen toplam 376 çocuk ve bu çocukların D vitamini seviyelerini, durumu geliştirmeyen 1,041 çocuğunkiyle karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, D vitamini reseptör geninde bir varyanta sahip olan çocuklar arasında, bebeklik döneminde ve çocukluk çağında daha yüksek D vitamini seviyelerinin, adacık otoimmünitesi geliştirme riskinde azalma ile ilişkili olduğunu buldular. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, yüksek D vitamini seviyeleri ile adacık otoimmünitesi riskinin azalması arasındaki nedensel ilişki ve etkiyi ispatlamadığını bunun için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Norris et al. Plasma 25-Hydroxyvitamin D Concentration and Risk of Islet Autoimmunity, Diabetes 2017 Oct; db170802.

Doğum Mevsimi Postpartum Depresyon Riskini Etkileyebilir

22 Kasım 2017

Postpartum depresyon, doğumdan sonra ortaya çıkan anksiyete, hüzün ve yorgunluk gibi aşırı duygular olarak tanımlanır. Tedavi edilmediğinde, bu duygular bir annenin duygusal ve fiziksel sağlığını ciddi şekilde etkiler. Annenin bebeği ile bağ kurması veya bakımını zorlaştırabilir. Şiddetli durumlarda, bir annenin kendine veya çocuğuna zarar vermesine bile neden olabilir. Doğum sonrası depresyon sanılandan daha yaygındır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 9 kadından 1'inde bu durum ortaya çıkmaktadır. Hastalığın nedenini belirlemek zor olsa da, bilinen risk faktörleri, stres, depresyon öyküsü, erken doğum ve hamilelik veya doğum komplikasyonlarıdır. Boston'da yapılan Anesteziyoloji yıllık toplantısında sunulan,  Brigham & Women's Hospital'dan araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, bir kadının postpartum depresyon gelişme riskinin, doğum sırasındaki mevsimden etkilenebileceği gösterildi.

İlkbahar ve Kışta Doğum Yapmak Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, postpartum depresyon riskini etkileyebilecek spesifik faktörleri belirlemek ve bazı ilginç eğilimleri tespit etmek amacıyla yaptıkları çalışmalarında, Haziran 2015 ile Ağustos 2017 arasında doğum yapmış 20.169 kadının tıbbi kayıtlarını analiz ettiler. Bu kadınların 817'sinde postpartum depresyon geliştiğini gözlemlediler. Yaptıkları analizde, ilkbahar veya kış mevsimlerinde doğum yapan kadınlar için sonbaharda veya yaz mevsiminde doğum yapan kadınlara kıyasla postpartum depresyon riskinin daha düşük olduğunu buldular. Araştırmacılar, kış ve ilkbahardaki daha kötü hava şartlarının, anneler için yeni doğan ile daha fazla kapalı aktiviteyi teşvik edebileceğine dikkat çektiler. Çalışmada aynı zamanda, doğum sırasında epidural veya başka bir anestezi almayan kadınların postpartum depresyona yakalanma riskinin daha yüksek olduğu da gözlendi.  Daha ileri gebelik haftasında doğum yapan annelerin ise, daha erken haftalarda doğum yapanlara göre postpartum depresyon riskleri daha düşüktü. Araştırmacılar, matür ve sağlıklı bir bebek doğurmanın anneler üzerinde daha az strese neden olacağından, bu sonucun şaşırtıcı olmadığını belirtiyorlar. Ayrıca, araştırmacılar, vücut kitle indeksi (VKİ) yüksek olan kadınların, sağlıklı VKİ'ye kıyasla postpartum depresyon gelişme olasılığının daha yüksek olduğunu, beyaz kadınların diğer ırklardan veya etnik kökenlerden daha düşük riske sahip olduğunu da keşfettiler. Etnik gruplar arasındaki bu risk farkının sosyoekonomik nedenlerden kaynaklanabileceğini ve VKİ yüksek olanların ise daha sık poliklinik izlemine ihtiyaç duymaları ve gebelik komplikasyonlarının daha sık görülmesinden kaynaklanabileceğini aktardılar.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların postpartum depresyon için önlenebilir risk faktörlerinden bazılarının ortaya çıkmasına yardım edebileceğine ve bu korkunç durum riskini azaltmasına yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Zhou J, et al. Factors play a role in the incidence of postpartum depression: A retrospective cohort study. Presented at: Anesthesiology Annual Meeting; Oct. 21-25, 2017; Boston.

Aşırı Öfke İle Baş Etmede Yardım Alınması Gerektiği Anlamına Gelen İşaretler

20 Kasım 2017

Öfke, rahatsız olmaktan tam anlamıyla deliye dönme duygusuna kadar değişen, yoğun ve güçlü bir duygudur. Öfke çoğu zaman, normal ve sağlıklı bir duygudur fakat kontrol kaybına neden olan öfke varsa bu yıkıcı olabilir ve hayat, ilişki ve kariyerde sorunlara neden olabilir. Normal bir duyguyken, öfkenin hangi aşamada ele alınması gereken bir sorun haline geldiğin merak konusudur. Öfkede tetikleyiciler değişebilir, trafiğe yakalanma, bir arkadaşı tarafından hakarete uğrama veya haksızca muamele görme gibi olayları içerebilir. Bununla birlikte, herkesi aynı şeyler aynı şekilde öfkelendirmez. Birçok özellik ve faktör, bir kişinin öfkeli olma ihtimalini arttırması için etkileşime girer. Narsisizm veya rekabet gücü gibi bazı kişilik özelliklerine sahip insanların öfkeli olma ihtimalleri daha yüksektir. Ayrıca, bazı insanlar tepki verme konusunda doğal olarak daha hızlıdırlar ve kolayca öfkelendirilirler. Öte yandan, bazı insanlar doğal olarak daha sakindir ve aynı tetikleyiciler tarafından daha az rahatsız olurlar. Öfkeyi tetikleyen her zaman olay değildir. Bir kişinin tetik oluşmadan önce yaşadığı psikolojik ve biyolojik duyguların bir sonucudur. İşyerinde yaşadığı bir olaydan dolayı hayal kırıklığına uğrayan, aç ya da yorgun olan birinin öfkelenme olasılığı daha yüksektir. Bir kişi bir durumu nasıl değerlendirdiği, bir kişinin öfkelenmesini belirleyen en kritik faktörlerden biridir.

Öfke sağlıklı ve yaygın bir duyguysa da, aşırı öfke ya da saldırganlık haline gelen öfke, kişinin hayatında çeşitli olumsuz sonuçlar doğurabilir. Öfke sağlığı da etkileyebilir, sinir sistemini uyandırır ve tüm vücudu etkileyebilecek hormonal ve nörolojik değişiklikler üretir. Zamanla bu değişiklikler kalp krizi, yüksek tansiyon, inme, kalp hastalığı, mide ülseri, bağırsak hastalıkları, yavaş yara iyileşmesi gibi bazı ciddi sağlık komplikasyonları riskini artırabilir.

Öfke Ne Zaman Aşırıdır?

Öfke, bir kişinin hayatında bir işi bırakma veya kişisel dostluklar ve ilişkiler sürdürme yeteneklerini etkileyerek sorunlara neden olabilir. Aşırı öfke, öfkenin şiddetle ifade edilmesi ile yasal sorunlara bile yol açabilir. Aşırı öfke ile baş etmede yardım alınması gerektiği anlamına gelen işaretler vardır. Öfke, başkalarını olumsuz etkiliyorsa, öfke patlaması sonrasında utanmış hissediyorsak, başkaları öfkemizle ilgili yorum yapıyorsa, ilişkilerimizi bozuyorsa, performans ve verimliliği etkiliyorsa, sağlık ya da yaşam kalitesini bozuyorsa ve kişi aşırı sinirlendiğini hissediyorsa ve bunlardan herhangi birini yaşıyorsak, öfke duygumuzu kontrol altına almamıza yardımcı olabilecek bir profesyonelden destek almamız faydalı olacaktır. Buna terapi, destek grupları veya öfke yönetimi teknikleri dahildir.

Stres, kaygı, depresyon ve öfke sıklıkla ilişkilidir. Bu duyguları yönetmenin yollarını öğrenmek öfkeyi en aza indirmeye yardımcı olabilir. Stresli durumları tanımlamayı öğrenmek ve bunlarla verimli bir şekilde uğraşmak öfkeyi azaltır ve bir kişinin tepki vermesine neden olan tetikleyicilere karşı reaksiyonunu azaltır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Controlling anger before it controls you. (n.d.). Retrieved from http://www.apa.org/topics/anger/control.aspx

How to control your anger. (2016, March 1). Retrieved from http://www.nhs.uk/conditions/stress-anxiety-depression/pages/controlling-anger.aspx

Kassinove, H. (n.d.). How to recognize and deal with anger. Retrieved from http://www.apa.org/helpcenter/recognize-anger.aspx

Nay, R. (2010, January 31). Is anger a problem for you or someone you love? Retrieved from https://www.psychologytoday.com/blog/overcoming-anger/201001/is-anger-problem-you-or-someone-you-love

Why do I get angry? (2016, February). Retrieved from https://www.mind.org.uk/information-support/types-of-mental-health-problems/anger/causes-of-anger/#.WeWhdhNSxsM

Why we get mad. (2011, October 19). Retrieved from https://www.psychologytoday.com/blog/all-the-rage/201110/why-we-get-mad

Karın Bölgesi Yağlanmasına Karşı Çözüm

09 Kasım 2017

Yaşlı erişkinlerde, vücut ağırlığına bakılmaksızın, karın yağlarının arttığı görülür. Bununla birlikte, enerji tüketimine ihtiyaç duyduklarında, yaşlı insanlar, yağ hücrelerinde depolanan enerjiyi, genç yetişkinler kadar etkili şekilde yakmazlar; bu da zararlı karın yağının birikmesine yol açar. Yağ hücrelerinin bu yanıtı neden veremediğinin altında yatan sebep bilinmiyordu.

Yeni bir araştırmada Yale araştırmacıları, sinir sistemlerinin ve bağışıklık sistemlerinin metabolizmayı ve inflamasyonu kontrol etmek için birbirleriyle nasıl konuştuklarını tanımladılar. Elde edilen bulgular bilim insanlarının yaşlı erişkinlerin depolanmış göbek yağını neden yakmadığını ve sonucunda kronik hastalıkların riskinin neden arttığını anlamalarını sağlıyor. Araştırmacılar ayrıca, sorunun çözümüne yönelik potansiyel terapötik yaklaşımları da incelediler.

Yeni Bir Makrofaj Türü Keşfedildi

Çalışmada, Yale'deki araştırmacılarla birlikte, Tennessee Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi ve Bonn Üniversitesi araştırmacıları, tipik olarak enfeksiyonların kontrolünde yer alan makrofajlar olarak bilinen özel immün hücrelere odaklandı. Araştırmacılar, göbek yağındaki sinirlerde bulunan yeni bir makrofaj türü keşfetti. Bu makrofajlar yaşla iltihaplanır ve kimyasal haberciler olan nörotransmitterlerin düzgün çalışmasına izin vermez.

Araştırmacılar ayrıca, genç ve yaşlı farelerin yağ dokusundan bağışıklık hücrelerini izole edip, sorunu anlamak için genomu diziledi. Bu sayede yaşlı makrofajların katekolaminler olarak adlandırılan nörotransmitterleri parçalayabildiği keşfedildi. Dolayısıyla talep geldiğinde yağ hücrelerinin yakıt tedarik etmesine izin verilmemiş oluyor.

Tedavide Hedefler Neler Olabilir?

Araştırmacılar, iltihabı kontrol altına alan spesifik bir reseptör olan NLRP3 inflamazomu uzaklaştırdıkları zaman, , katekolaminlerin genç farelerinkine benzer şekilde yağ yakılmasına yol açabileceğini buldu. Anahtar bulgu, immün hücrelerin metabolizma kontrolünde sinir sistemi ile konuşması olarak tanımlandı.

Daha sonraki deneylerde, araştırmacılar yaşlı makrofajlarda artmış bir enzimi bloke ederek yaşlı farelerde normal yağ metabolizmasını geri kazandırdı. Monoamin oksidaz-A veya MAOA adı verilen bu enzimin depresyon tedavisinde mevcut ilaçlarla inhibe edildiği biliniyor. Teorik olarak yaşlı bireylerde metabolizmanın iyileştirilmesi için bu MAOA inhibitör ilaçları yeniden kullanılabilir hale getirilebilir. Ancak, bu ilaçları karın yağına hedeflemek ve bu yaklaşımın güvenliğini test etmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

İnme Hastalarına Rutin Olarak Oksijen Verilmeli mi?

07 Kasım 2017

İngiltere'de her yıl 152.000 kişi inme geçirmektedir. İngiltere'de dördüncü en büyük ölüm nedenidir ve tüm inmeden kurtulanların yarısının bir sakatlığı vardır. İnme sırasında ve sonrasında beynin bir bölümüne kan akışı azalarak oksijen eksikliği meydana gelir.

8000’den Fazla Hasta İle 9 Yıllık Bir Çalışma

Stoke Oksijen Çalışması adı verilen çalışmada, inmelerinden kısa bir süre sonra hastalara oksijen verilmesinin daha fazla beyin hasarını önleyebilme ve sakatlık veya ölüm riskini azaltabilme yönündeki etkisi değerlendirildi. 8.000'den fazla hastayı içeren bu çalışma, inme mağdurlarına oksijen verilmesinin iyileşmelerine veya hayatta kalma şansına hiçbir etkisi olmadığını ortaya koydu.

Hem kan pıhtısı hem de beyin kanamasından dolayı inme olduğunda, oksijen açlığı nedeniyle beynin bir kısmı ölüyor ve beynin diğer kısımları dengesiz ve düşük oksijen seviyelerine karşı savunmasız hale geliyor. İnme geçiren hastalar sıklıkla düşük oksijen seviyelerine yol açan solunum sorunları yaşarlar. Çalışmada, beyin fonksiyonunu korumak ve iyileşmeye yardımcı olup olmadığını test etmek için hastanın oksijen seviyelerini normal aralıkta tutmak hedeflenerek düşük doz oksijen sağlandı, ancak bu müdahalenin gerçek bir fark yaratmadığı görüldü.

Üç Farklı Tedavi Grubunda Benzer Sonuçlar Görüldü

Dokuz yıl süren çalışma sırasında, üç gün süreyle sürekli oksijen (gündüz ve gece), üç gece boyunca oksijen desteği sağlanması ve üç gece boyunca rutin oksijen temini sağlanmaması(gerekmedikçe) dahil olmak üzere üç tedavi yapıldı. Sonuçlar, rutin oksijen sağlamakla herhangi bir hastada fonksiyonel sonucu iyileştirmediğini bulmuş ve 90 gün sonra sonuçlarda anlamlı bir fark bulunamamıştır.

Araştırma İngiltere'de yapılan en büyük inme çalışmalarından biri olup İngiltere'deki inme hastalarını kabul eden tüm hastanelerin yarısından fazlası bu çalışmada yer aldı. Bulgular, klinisyenlerin hastaneye ilk başvurduğunda inme hastalarına nasıl davranılacağını daha iyi anlamalarına yardımcı olacak.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

www.sciencedaily.com/releases/2017/09/170926135111.htm

DMD’de Beyin Aktivasyonu İle Solunumun Korunması Mümkün

06 Kasım 2017

Duchenne Musküler Distrofi (DMD), kas hastalıkları arasında en sık karşılaşılan hastalıktır. Sadece erkek çocuklarda görülen bir hastalıktır. Bu hastalıkta kas fonksiyonu için gerekli olan temel bir proteinin eksiktir. Bu proteinin yokluğunda kaslar giderek zayıflar, kas dokusunun yerini yağ dokusu alır.

DMD, ölümcül bir genetik nöromüsküler hastalıktır ve solunum yetmezliğine neden olabilir. Solunum kas disfonksiyonu DMD'de sıklıkla gözlenmektedir, ancak solunum kaslarındaki sinir sistemi kontrolünün kapsamlı bir değerlendirmesi bulunmamaktadır.

Calgary Üniversitesi ve Trinity College Dublin'deki ortak laboratuarlar ile birlikte University College Cork'taki araştırmacılar, distrofinden yoksun farelerde, DMD'de arıza gösteren kas proteininde deneyler yaptı. Bu fareler, DMD hastalarında solunum kas fonksiyon bozukluğunun belirgin özelliklerinin çoğunu gösterdikleri için, DMD'nin yararlı bir klinik öncesi modeli olduğu kabul edilebilir.

Kilit Nokta Diyafram Aktivitesinin Artışı

Genç distrofin eksik farelerde, solunum kontrol sistemi çoklu seviyelerde bozulmuştur. Önemli bir bulgu olarak, araştırmacılar beynin diyafram kasının aktivasyonunu arttırarak bunu telafi ettiğini tespit ettiler.

8 haftalık erkek DMD’li farelerde ventilasyon ve metabolizma, karotid cisim aferent aktivitesi, diyafram kas kuvvetini üretme kapasitesi ve kas lifi boyutu, dağılımı ve merkezkaç çekilmesi tespit edildi. Diyafragma EMG aktivitesi ve kemostimülasyona cevap verme durumu belirlendi. Normokside fareler, tidal hacminde bir azalma nedeniyle hipoventilasyon yaptı. Bazal CO2 üretimi sağlıklı ve hasta fareler arasında farklı değildi.

Hiperoksiye karotis sinüs sinirleri yanıtları hasta farelerde künt oluştuğundan, hipoaktivite düşündürdü. Bununla birlikte, hipoksiye karotid cisim, havalandırma ve metabolik cevaplar normal ve hasta farelerde aynıydı. Diyafram kuvveti hasta farelerinde ciddi şekilde depresyondaydı, kas lifi yeniden modellenmesi ve hasar bulgusu vardı.

Kemoaktivasyonla Artan EMG Yanıtı

Hasta farelerde, uygulanan kemoaktivasyona diyafram EMG tepkileri artış gösterdi. Genç hasta farelerde kronik hipoventilasyon bulgusu olduğu sonucuna varıldı. Diyafragma disfonksiyonu farelerdemekanik yetersizlik sağlar ve dinlenme sırasında normal tidal volüm üretme kapasitesinde bozulma meydana gelir ve kemoaktivasyon sırasında mutlak havalandırma azalır. Geliştirilmiş diyafram EMG tepkisi, aksesuar kasların solunum fonksiyonlarını kolaylaştıran telafi edici nöroplastisiteyi önerir ve bu da aksesuar kas solunum kaslarına kadar uzayabilir. Elde edilen sonuçlar, solunum kapasitesini korumayı hedefleyen insan DMD'sinde bir tedavi alternatifi olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Burns DP et al. Sensorimotor control of breathing in the mdx mouse model of Duchenne muscular dystrophy. The Journal of Physiology, 2017; DOI: 10.1113/JP274792

Ödev Yapmak Öğrencilerin Kişilik Değişimleri Üzerinde Etkili mi?

02 Kasım 2017

Yapılan çalışmalarda, ödev çabalarının öğrenci başarısı ile tutarlı bir şekilde ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, sorumluluk hissinin, ev ödevi çabasını öngörmede en önemli kişilik özelliği olduğu gözlenmiştir. Bu ilişki göz önüne alındığında, ev ödevi savunucuları, öğrencilerin ödevlerine yatırım yapma çabalarının, öğrencilerin sorumluluk duygusu üzerinde olumlu etkileri olabileceğini savunmaktadırlar.

Tübingen bilim insanları yaptıkları yeni bir çalışmada, bu iddianın doğru olup olmadığını araştırdılar. Çalışmada, öğrencilerin matematik ve Almanca ödev çabalarının, öğrencilerin ergenlik yıllarının erken dönemlerinde sorumluluk duygusunun gelişmesindeki bireysel farklılıklar ile ilişkili olup olmadığını incelediler. Araştırmacılar, Baden-Württemberg ve Saksonya eyaletlerinde bulunan iki farklı okuldan 2.760 öğrenciyle uzunlamasına bir çalışmadan elde edilen verileri analiz ettiler. Öğrenciler başlangıçta 5. sınıfta ilköğretimden orta öğretime geçiş yaptıktan hemen sonra, sonraki üç yıl boyunca ise, öğrenciler her yıl okulun başlangıcından altı ila sekiz hafta sonrasında değerlendirildi. Öğrenciler, matematik ve Almanca'daki son 10 ev ödevinden kaçını yaptıkları gibi soruları yanıtladılar. Araştırmacılar ayrıca,  düzenli, dağınık veya ihmalkar olup olmadıkları olduklarını sorarak, öğrencilerin ne kadar sorumluluk sahibi olduklarını sorguladılar. Öğrencilerin kişisel raporlarına ek olarak, ailelerinden çocuklarının sorumluluk davranışlarını değerlendirmeleri istendi.

Ödev Yapan Çocuklar Daha Çok Sorumluluk Duygusuna Sahip

Toplam 2760 öğrenciye sahip olan iki değişkenli değişim modelleri, ev ödevi çabaları ve sorumluluk duygusunun zamanla sistematik olarak ilişkili olduğunu ortaya çıkardı. En önemlisi, ödevlerine daha fazla çaba sarf eden öğrencilerin sorumluluk bilinci açısından daha olumlu bir gelişme gösterdikleri gözlendi. Önceki araştırmalar, sorumluluk hissinin geç çocukluk döneminde ve erken ergenlik döneminde geçici olarak düşme eğiliminde olduğunu gösterirken, bulgulara göre ödevlerini titizlikle yapmak bu eğimi dengeliyordu.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, ev ödevinin sadece okul performansı ile değil, aynı zamanda kişilik gelişimi için de önemli olduğunu gösterdiğini ve öğrencilerin ödevlerine çok çaba harcaması gerektiğini belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Richard Göllner, Rodica I. Damian, Norman Rose, Marion Spengler, Ulrich Trautwein, Benjamin Nagengast, Brent W. Roberts. Is doing your homework associated with becoming more conscientious? Journal of Research in Personality, 2017; 71.

Evcil Hayvanlar ve Zararlılar Çocukluk Çağı Astımını Engelleyebilir

01 Kasım 2017

Bir çocuğun astım geliştirdikten sonra bazı alerjenlere maruz kalmasının semptomlarını kötüleştirebileceği düşünülmektedir. Astımlı çocuklar için polen, evcil hayvan veya toz akarlarına maruz kalmaktan kaçınılması önerilmektedir. Ancak, yeni araştırmalar, 3 yaşından önce bazı zararlılarla (pest) birlikte evcil hayvan alerjenlerine maruz kalmanın, tam tersi yani koruyucu etkisi olacağını önermektedir.

Wheezing'in ve çocukluk çağı astımının insidansı ve morbiditesi, özellikle yoksul kentsel alanlarda yüksektir. Bir grup bilim insanı tarafından şehirde yaşayan çocuklarda astımın immünolojik nedenlerinin araştırılması amacıyla Kentsel Çevre ve Çocukluk Çağı Astım (URECA) çalışması tasarlanmıştır. URECA, Baltimore, Boston, New York City ve St. Louis'in merkez kentsel bölgelerinde gebe kadınların dahil edildiği ve çocuklarının doğumdan itibaren 7 yaşına kadar takip edildiği gözlemsel prospektif bir çalışmadır. Çalışma 2005 yılında başlamıştır.

Doğum kohortu, anne babasından en az birinde alerjik bir hastalık ya da astım tanısı olan nüfusun en az % 20'sinin yoksulluk sınırının altında geliri olan bölgelerde yaşayan 560 şehirli çocuğu ve ebeveynlerinde alerjisi ya da astımı olmayan 49 şehirli çocuğu kapsıyordu. Bağışıklık gelişimini izlemek için, ex vivo uyarılmış kan mononükleer hücrelerin sitokin yanıtları doğumda ve daha sonra yıllık olarak ölçüldü. Çevresel değerlendirmeler, ev tozu alerjen ve endotoksin düzeylerini, doğum öncesi ve sonrası anne stresindeki ev içi hava nikotini ve azot dioksit düzeylerini içeriyordu. Solunum yolları hastalıklarında çocuklardan Nazal mukus örnekleri toplandı ve solunum yolu virüsleri açısından analiz edildi. Çevresel maruziyetler ile bağışıklık gelişimi arasındaki karmaşık etkileşimler 3 yaşında tekrarlayan wheezing ve 7 yaşında astıma açısından değerlendirildi.

Astım Riski ile Ev Tozu ve Kedi Varlığı Ters Orantılı

Şehirli 560 çocuğun 442'si için yeterli veri mevcuttu. Bunların 130'unda (%29) astım gelişti. Allerjenler, çocuklar 3 aylıkken, 2 yaşında ve 3 yaşındayken olmak üzere evlerinde üç farklı zaman noktasında örneklendi. Araştırmacılar ev toz mikrobiyomu analiz etmek için 16S ribozomal RNA sekanslama kullandılar. Astımlı çocukların evlerinde 202 bakteri çok bol miktarda, 171 bakteri ise bol miktarda bulunuyordu.

Çalışmada, astım riski ile ev tozu, hamamböceği, fare ve kedi alerjenlerinin yüksek konsantrasyonları arasında güçlü bir ters korelasyon bulundu.3 yaşından önce bu alerjenlerin konsantrasyonları ne kadar yüksek olursa, 7 yaşından önce astım riski azalıyordu. Araştırma ayrıca, doğum öncesi sigara maruziyetinin yanı sıra anne stres ve depresyonununn astım riskini arttırdığını öne sürmüş olan çalışmaları da doğruluyordu.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Gern et al. The Urban Environment and Childhood Asthma (URECA) birth cohort study: design, methods, and study population, BMC Pulm Med. 2009; 9: 17.

Diyette Fazla Tuz Diyabet Riskini Artırabilir

31 Ekim 2017

Tip 2 diyabet, diyabet tanısı konmuş tüm vakaların % 95'ini oluşturur ve anormal kan şekeri seviyeleri ile karakterizedir. T2DM sıklıkla orta yaşlı ve yaşlı insanlarda teşhis edilir. Yetişkinlerde latent otoimmün diyabet (LADA) olarak adlandırılan bir diğer metabolik durum sıklıkla tip 2 diyabet olarak yanlış teşhis edilir. LADA, pankreastaki insülin üreten hücrelerin vücudun kendi bağışıklık sistemi tarafından yok edildiği tip 1 diyabetin (T1DM) bir şeklidir, ancak tipik T1DM'dan farklı olarak, çok yavaş gelişir. Yetişkinlikte daha sonra ortaya çıkması, yanlışlıkla T2DM olarak teşhis edilmesine neden olabilir.

Diyetteki ana sodyum kaynağı tuzdur. Tuz (sodyum klorür) % 40 sodyum içerir, dolayısıyla tüketilen her 2,5 g tuz için 1 g sodyum alınır. Önceki araştırmalar, aşırı miktarda tuz tüketiminin, muhtemelen insülin direnci üzerinde direkt bir etki yaparak veya yüksek tansiyon ve kilo alımını teşvik ederek, T2DM gelişme riskini artırabileceğini önermiştir.

Avrupa Diyabet Araştırmaları Birliği'nin (EASD) yıllık toplantısında bu yıl sunulan bir çalışmaya göre, sodyum tüketimi hem tip 2 diyabet (T2DM) hem de LADA geliştirme riskinde artışa neden olabilir.

Araştırmacılar, LADA ve T2DM için risk faktörleri üzerine İsveç nüfus temelli bir araştırmadan elde edilen verileri kullandılar ve 355 LADA ve 1136 T2DM vakasının her birini, 1379 kişiden oluşan bir kontrol grubuyla karşılaştırdılar. Diyet alımını bir gıda anketi kullanılarak kaydettiler ve günlük kalori, besin ve sodyum tüketimini hesaplamak için kullandılar. Diyabet riski üzerine genetiğin etkisi de dikkate aldılar, hastaları HLA genotipine göre "yüksek risk" veya "diğer" olarak iki gruba ayırdılar. Yaş, cinsiyet, VKİ, sigara, fiziksel aktivite, diyabet öyküsü, alkol, toplam enerji ve potasyum alımı gibi risk faktörleri farklılıkları için düzeltmeler yaptılar.

Sodyum Tip 2 Diyabet Riskini %58 Artırıyor

Araştırmacılar, günde tüketilen her ekstra gram sodyumun (2,5 gr tuz) T2DM geliştirme riskinde ortalama % 43 artış ile ilişkili olduğunu buldular. Katılımcıları sodyum tüketimini düşük (2,4g), orta (2,4-3,15g) ve yüksek (3,15g üzerinde) olmak üzere üç grubuna ayırdıklarında, en yüksek tüketim grubunun en düşük tüketim grubuna kıyasla T2DM gelişme riski % 58 oranında daha yüksek olduğunu gördüler. LADA geliştirme riski üzerine sodyum alımının etkisine baktıklarında, günde tüketilen her bir gram sodyum için % 73 risk artışıyla karşılaştılar.  Sodyum alımının "yüksek" olarak sınıflandırıldığı yüksek riskli HLA genotipleri olan bu LADA hastalarının, en düşük tüketen gruba göre hastalığa yakalanma olasılığı yaklaşık dört kat daha yüksekti.

Araştırmacılar, sodyum alımıyla tip 2 diyabet arasındaki ilişkiyi doğruladığını ve yüksek sodyum alımının, özellikle yüksek riskli HLA genotiplerinin taşıyıcılarında, LADA için bir risk faktörü olabileceğini belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Lina Radzeviciene and Rytas Ostrauskas. Adding Salt to Meals as a Risk Factor of Type 2 Diabetes Mellitus: A Case–Control Study, Nutrients. 2017 Jan; 9(1): 67.

Siyah Çay da Kilo Vermeye Yardımcı Oluyor

30 Ekim 2017

Önceki çalışmalar, yeşil çaydaki polifenoller kimyasallarının absorbe edildiğini ve karaciğerdeki enerji metabolizmasını değiştirdiğini göstermektedir.

UCLA araştırmacıları, siyah çayın, bağırsaktaki bakterileri değiştirerek kilo kaybını ve diğer sağlık yararlarını teşvik edebileceğini ilk kez gösterdi. Fareler üzerine yapılan araştırmada, bilim adamları, siyah çayın, bağırsak metabolitlerini değiştirerek karaciğerdeki enerji metabolizmasını değiştirdiğini gösterdiler. Çalışmada, hem siyah hem yeşil çayların hayvanlardaki bağırsak bakterilerinin oranını değiştirdiğini buldular. Zayıf vücut kitlesi ile ilişkili bakteriler artarken, obezite ile ilişkili bakterilerin yüzdesi azaldı.

Çalışmada, dört grup fareye, az yağlı-yüksek şekerli, yüksek yağlı-yüksek şekerli, yüksek yağlı-yüksek şekerli ve yeşil çay ekstraktı, yüksek yağlı-yüksek şekerli ve siyah çay ekstraktı olacak şekilde 4 farklı diyet verildi. Dört hafta sonra, yeşil veya siyah çay ekstraktları verilen farelerin ağırlığı, çalışma boyunca düşük yağlı diyet alan farelerinki ile aynı seviyelerdeydi. Araştırmacılar farelerin bakteri içeriğini ve kalın bağırsaklarından yağ birikintilerini ölçmek için karaciğer dokularından örnekler topladılar. Her iki tip çay ekstraktını da tüketen farelerde obezite ile ilişkili bakteri türlerinden daha az ve zayıf vücut kütlesi ile ilişkili bakterilerden daha fazla vardı.

Çay ve Bağırsak Bakterileri

Bulgular, ince bağırsakta absorbe edilemeyecek kadar büyük olan siyah çay polifenollerinin, bağırsak bakterisinin büyümesini ve karaciğerde enerji metabolizmasını değiştirdiği gösterilen bir çeşit bakteri metabolitleri olan kısa zincirli yağ asitlerinin oluşumunu harekete geçirdiğini gösteriyordu.

Araştırmacılar, yeşil çay polifenollerinin, yeşil çay kimyasalları kan ve dokuya emildiğinden, siyah çay polifenollerinden daha etkili ve daha sağlıklı yarar sağladığının bilindiğini ve bu yeni bulguların siyah çayın, bağırsak mikrobiyomu aracılığıyla belirli bir mekanizma ile insanlarda iyi sağlık ve kilo kaybına da katkıda bulunduğunu gösterdiğini belirttiler. Sonuçların, hem yeşil hem de siyah çayların bir kişinin sağlığına katkıda bulunan iyi mikroorganizmaları büyüten maddeler olan prebiyotikler olduğunu ortaya koyduğunu aktardılar. Bulguların hem yeşil çayın hem de siyah çayın sağlık yararlarının antioksidan yararlarının ötesine geçeceğini ve her iki çay da bağırsak mikrobiyomu üzerinde güçlü bir etkiye sahip olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Susanne M. Henning, Jieping Yang, Mark Hsu, Ru-Po Lee, Emma M. Grojean, Austin Ly, Chi-Hong Tseng, David Heber, Zhaoping Li. Decaffeinated green and black tea polyphenols decrease weight gain and alter microbiome populations and function in diet-induced obese mice. European Journal of Nutrition, 2017

Magnezyum Düzeyleri Demans Riski İle İlişkili mi?

27 Ekim 2017

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, hem çok yüksek hem de çok düşük magnezyum düzeyleri demans geliştirme riski ile ilişkili olabilir.

Hollanda’dan araştırmacılar serum magnezyum düzeylerinin, tüm nedenlere bağlı demans ve Alzheimer hastalığı riski ile ilişkili olup olmadığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, popülasyona dayalı Rotterdam Çalışması'nda, başlangıçta demansı olmayan 9.569 katılımcının serum magnezyum düzeylerini ölçtüler (1997-2008). Katılımcıların, çalışmanın başında, yani 1997-2008 yılları arasında, demans tanısı yoktu. Katılımcılar 1 Ocak 2015 tarihine kadar DSM-III-R kriterlerine göre belirlenen demans için takip edildi.  Düşük serum magnezyum seviyeleri litre başına  >0,79 milimol ve yüksek magnezyum seviyeleri litre başına  >0,90 milimol olarak tanımlandı. Üçüncü çeyreği referans gurup olarak kullanıldı ve yaş, cinsiyet, Rotterdam Çalışma kohortu, eğitim düzeyi, kardiyovasküler risk faktörleri, böbrek fonksiyonları, komorbiditeler, diğer elektrolitler ve diüretik kullanım için düzeltildi. Magnezyum seviyeleri, çeyreklere yada beşte birlere bölündü Araştırmacılar, demans ve serum magnezyum arasındaki ilişkiyi, üçüncü çeyreği referans olarak kullanarak inceledi.

Magnezyum Seviyesi Demans Gelişimini Etkiliyor Olabilir

Çalışmada yaş ortalaması 64,9 yıldı ve katılımcıların %56,6'sı kadındı. Ortalama 7,8 yıllık izlem sırasında, 823 katılımcıya tüm nedenli demans ve bunların 662'sine Alzheimer tanısı kondu. Düşük serum magnezyum düzeyleri ve yüksek serum magnezyum düzeyleri demans riski ile ilişkili bulundu. Magnezyum düzeyleri bakımından, hem yüksek hem de düşük gruptaki gruptaki demans gelişme olasılığı orta gruptaki gruplara göre anlamlı derecede yüksekti. Yüksek ve düşük magnezyum gruplarındaki katılımcılar, orta gruptaki meslektaşlarıyla karşılaştırıldığında demans riskinde yüzde 30'luk bir artışa sahipti. Düşük magnezyum grubunun 1.771 kişi vardı, bunların 160'ında demans gelişti. Yüksek magnezyum grubunda 1.748 kişi vardı, bunların 179 tanesine demans tanısı kondu. Orta grupta, 1.387 katılımcının 102'sinde demans gelişti. Magnezyum ölçümleri yapıldıktan sonra ilk 4 yılda tanı konan demans vakalarının dışlandığı ileri analizler yapıldı.

Araştırmacılar elde ettikleri sonuçların diğer popülasyon temelli araştırmalarda çoğaltılması gerektiğini ve sonuçların doğrulanması durumunda, risk altında olanları taramak için magnezyum kan testleri yapılabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Brenda C.T. Kieboom, Silvan Licher, Frank J. Wolters, M. Kamran Ikram, Ewout J. Hoorn, Robert Zietse, Bruno H. Stricker and M. Arfan Ikram. Serum magnesium is associated with the risk of dementia, Neurology 2017.

Sedef Döküntüleri Neden Tekrar Eder

27 Ekim 2017

Uzun süre ciltte yaşayan ve bellek hücresi gibi davranan T hücreleri popülasyonu, düzgün çalıştığı zaman enfeksiyonla savaşması gereken silahlardır. Ancak psoriyazisli hastalar için, bu hücreler yanlış yönlendirilmiş bağışıklık tepkisinin kaynağı olabilir, bu da ciltte kırmızı, iltihaplı lekelere neden olabilir. Yeni bir araştırmada elde edilen bulgular bu fikri destekler nitelikte.

Özel Bir T Hücre Popülasyonu

Bu T hücre popülasyonunu tanımlamak için, araştırmacılar tedavi öncesi aktif lezyonların bulunduğu bölgeden biyopsi aldı ve lezyonlar tedavide temizledikten sonra aynı cilt bölgelerinin biyopsilerini tekrarladılar. Yüksek verimli sekanslama ve immün boyama kullanarak, araştırma ekibi, çözünmüş lezyonların iltihaplanmanın göstergesi olan IL-17'yi üreten (oligoklonal popülasyonlar olarak bilinen) T hücreleri popülasyonu içerdiğini buldu.

Bu hücreler aynı antijen reseptörlerini kodlayan genetik dizilim alanlarını da paylaştılar. Bu paylaşılan T hücre antijeni reseptörleri psöriatik hastalardan yalnızca hücreler arasında bulunur; sağlıklı kontrollerden veya atopik dermatit gibi cilt koşullarında olan insanlarda ise bulunmaz. Bu çalışma, çoğu sedef hastalığının bu hastalıklara neden olan T hücrelerini öldürmediğini, bunun yerine geçici olarak aktivasyonunu baskıladığını göstermiş oldu.

Brigham ve Kadın Hastanesi ve Rockefeller Üniversitesi'nde araştırmacılar tarafından yapılan bu araştırmalar, sedef hastalığı hakkında uzun süredir devam eden bir sorunun çözümüne yardımcı oluyor: Bir hasta, topikal steroid kullanmayı bıraktıktan sonra, terapiyle çözülen cilt lezyonları neden aynı yerlerde tekrar ediyor?

Hedefe Yönelik Tedaviler Aranıyor

Araştırmacılar," Sedef hastalığı tedavi edildiğinde, iltihap sırasında sızan T hücreleri gelgit gibi geriliyor. Öne çıkan bir hücre popülasyonunun arkasında bırakılıyorlar." diye yorumladılar. Ekip, rekürrensi tetikleyen bu T hücresi popülasyonunu tanımladıktan sonra, potansiyel olarak hastalığı uzun vadeli remisyona sürükleyerek bu ikamet T hücrelerini tüketebilecek yeni terapiler aramayı planlıyor.

Araştırmacılar bu yerleşik hafıza T hücrelerinin sorunun kökeni olduğuna inanıyorlar. Bu hücrelerin bir parti veren bir genç olduğunu düşünebiliriz. Birçok başka hücreyi parti alanına davet ediyorlar, parti tam hareket ederken onları tespit etmek de zorlaşıyor. Az sayıda hücre çok fazla sıkıntıya neden olabilir ancak bu hücre popülasyonunun tüketilmesi bu hastalığın yavaşlatılması veya nüksetmesinin anahtarı olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Matos TR et al. Clinically resolved psoriatic lesions contain psoriasis-specific IL-17–producing αβ T cell clones. Journal of Clinical Investigation, 2017; DOI: 10.1172/JCI93396

Çocuklukta Fiziksel Şiddete Maruziyet Kaynaklı Anksiyete ve Depresyon Zamanla İyileşiyor

25 Ekim 2017

Yapılan yeni bir araştırmada, fiziksel şiddete maruz kalmanın zihinsel sağlık sorunlarına neden olduğuna dair güçlü kanıtlar sağlanmıştır.

Önceki araştırmalar, fiziksel şiddete uğramış çocukların zihinsel sağlık sorunlarına daha fazla maruz kalma ihtimali bulunduğunu ancak önceden var olan zayıflıkların, çocukları hem fiziksel şiddete uğrama hem de daha kötü zihinsel sağlık sonuçları yaşayabilmeleri olasılığını arttırdığına dair çok az bir nedensel bağlantı delili sunduğunu göstermiştir.

Bu yeni çalışmada, fiziksel şiddete maruz kalan çocuklarda direniş potansiyelini gösteren araştırmacıları destekleyecek şekilde, fiziksel şiddete uğramanın zararlı etkilerinin zamanla azaldığını tespit edildi.

Çalışma, King's College London'da bulunan Twins Early Development Study'in (TEDS) 11.108 katılımcısını içeriyordu. Araştırmacılar, ikizleri araştırarak fiziksel şiddete maruziyet ve zihinsel sağlık sonuçları arasındaki ilişkileri incelediler.  Daha sonra genlerinin karışık etkileri ve ortak çevresel etkileri hesaba kattılar çünkü aynı genlere ve ev ortamlarına sahip hem monozigot ("özdeş") ikizleri ve tüm genlerini paylaşmayan fakat aynı ev ortamlarına sahip dizigotik ("özdeş olmayan") ikizleri üzerinde çalıştılar. Anketi hem çocuk hem de ebeveynler doldurdu. Ankette, 11-14 yaşlarında akran mağduriyeti ile 11 ve 16'da zihinsel sağlık zorlukları araştırıldı.

Etki büyüklüğü, paylaşılan çevre faktörleri ve genetik kontrolden önce daha güçlüydü. Sonuçlar fiziksel şiddete maruz kalmanın, bu çocukların yaşadığı kötü zihinsel sağlık sonuçları için kısmen sorumlu tutulduğunu doğruluyordu.

Fiziksel Şiddet İlerde Ciddi Psikiyatrik Sorunlara Yol Açabiliyor

Araştırmacılar, karıştırıcı faktörlerin ortadan kaldırılmasının eşzamanlı anksiyete, depresyon, hiperaktivite ve dürtüsellik, dikkatsizlik ve davranış problemlerine, fiziksel şiddete maruz kalmanın nedensel katkısı olduğuna karar verdiler. İki yıl sonra anksiyete üzerindeki etki devam etti. Beş yıl sonra, bu sonuçların hiçbirinde bir etki gözlenmedi, ancak 11 yaşında fiziksel şiddete uğramış olan 16 yaşındaki çocuklar, paranoyak düşünceler ya da bilişsel düzensizlikleri (düşüncelerin kaybolması eğilimi) daha yüksekti.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, fiziksel şiddete uğramanın zayıf akıl sağlığı sonuçlarına yol açtığını göstermesine rağmen, aynı zamanda dayanma potansiyelini vurgulayarak bir umut mesajı da sunduğunu belirttiler. Fiziksel şiddete maruz kalmanın, zihinsel sağlık üzerindeki etkisinin zamanla azalmasıyla, çocuklarda orta dönemde iyileşme sağlanabileceğine dikkat çektiler. Bulguların, çocuk ve ergenler için zihinsel sağlık bakımına sürekli desteğin önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Timothy Singham et al. Concurrent and Longitudinal Contribution of Exposure to Bullying in Childhood to Mental HealthThe Role of Vulnerability and Resilience. JAMA Psychiatry, 2017

Her Beş Gençten Birinde Beyin Sarsıntısı Hikayesi Var

24 Ekim 2017

Gençlerde, özellikle de temas sporları yapanlarda beyin sarsıntısının sık olduğu düşünülse de bu konu üzerinde çok az sayıda çalışma vardır. Kanada’da yapılan bölgesel bir çalışma, ergenlerin yaklaşık% 20'sinin beyin sarsıntısı geçirdiğini ortaya koymuştur. İnsanın gelişimi için çok önemli olan bu dönemde bu tür yaralanmaları azaltmaya yönelik önleme çabalarını hedeflemek ve izlemek gerekir.

Temaslı Sporlar Ana Risk Faktörü

Michigan Üniversitesi'nde yapılan yeni bir araştırma, ülke çapında birçok hastane acil servisinde aynı durumun görüldüğünü onaylıyor: Temas sporu yapan gençler beyin sarsıntısı geçiriyor. Aslında çalışmada elde edilen sonuca göre, beş gençten bir tanesi yaşamları boyunca en az bir kez beyin sarsıntısı tanısı alıyor ve yüzde 5.5'lik kısmında birden çok beyin sarsıntısı oluşuyor.

Profesyonel sporcuların, özellikle de Ulusal Amerikan Futbol Ligi'ndeki sporcuların beyin sarsıntılarındaki artış sebebiyle bu konuya ilgi son on yılda arttı. Ancak araştırmacılara göre Amerika Birleşik Devletleri'ndeki gençler arasında beyin sarsıntıların yaygınlığı hakkında çok az şey biliniyor.

Araştırmacılar, öğrencileri 8, 10 ve 12. sınıflarda takip eden Ulusal Uyuşturucu Kötüye Kullanma Kurumu tarafından finanse edilen UM'nin ulusal bir çalışması olan 2016 İzleme Geleceği anketine katılmış olan 13.088'den fazla ergenin verilerini analiz ettiler. Öğrencilere " hiç beyin sarsıntısı teşhisi konan kafa travması geçirdiniz mi?" diye soruldu.

Üst Sınıflarda ve Erkeklerde Risk Artıyor

Çalışmadaki sosyodemografik değişkenler cinsiyet, ırk / etnik köken, sınıf düzeyi ve son 12 ay içindeki rekabetçi spor dalına katılımı içermektedir. Gruptakilerin %50,2’sini kızlar oluşturmaktaydı ve tüm gruba 21 farklı sporun en azından birini oynayıp oynamadığı soruldu. Bulgular, bölgesel çalışmalarla uyumlu olup, yaşamında en az bir kez beyin sarsıntısı tanısı alanların %19.5 olduğunu ve temas sporlarının gençler arasında önde gelen beyin sarsıntısı nedeni olduğunu gösterdi. Erkeklerde, beyaz ırkta, daha üst sınıflarda ve rekabetçi sporlara katılanlarda risk oranında bir artış vardı.

Araştırmacılar, "Yüksek riskli alt popülasyonları belirlemek ve önleme çabalarını izlemek için büyük ölçekli epidemiyolojik verileri kullanarak beyin sarsıntıları takip etmek için daha büyük çaba gerekiyor" dedi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Veliz P et al. Prevalence of Concussion Among US Adolescents and Correlated Factors. JAMA, September 2017 DOI: 10.1001/jama.2017.9087

15 Yıl Bitkisel Hayattan Sonra Bilinci Geri Döndü

23 Ekim 2017

Bir trafik kazasından sonra 15 yıldır vejetatif bir halde olan 35 yaşındaki bir erkek, sinir cerrahları göğsüne bir vagus sinir stimülatörü yerleştirdikten sonra bilinç işaretleri gösterdi. Bu bulgular, epilepsi ve depresyon için hali hazırda kullanılan bir tedavi olan vagus sinir stimülasyonunun (VNS), vejetatif bir durumda uzun yıllar sonra bile bilinçlenmeye yardımcı olabileceğini göstermektedir. Çalışma Fransa, Lyon'daki Bilişsel Bilimler Bilişimi Bilişim Teknolojileri Enstitüsü'nde yapıldı.

Vagus Sinirinin Rolü

Vagus siniri beyini bağırsak da dahil olmak üzere vücudun diğer birçok bölümüne bağlar. Uyanmak, farkındalık ve diğer birçok önemli işlevlerde önemli olduğu bilinmektedir. VNS'in bilinci yerine getirme kabiliyetini test etmek için klinisyenler, herhangi bir gelişmenin şansla açıklanamayacağını garanti etmek için zor bir vaka seçmek istediler. Bu sebeple on yıldan daha fazla süredir bir gelişme belirtisi olmadan vejetatif bir durumda yatan bir hasta seçildi.

Vagal Sinir Stimülasyonu ile Başarılı Sonuçlar Alındı

Bir aylık vagal sinir stimülasyonundan sonra hastanın dikkati, hareketleri ve beyin aktivitesi önemli ölçüde düzeldi. Hasta daha önce imkansız olan basit emirlere cevap vermeye başladı. Örneğin, bir nesneyi gözleriyle takip edebilir ve istek üzerine başını çevirebilir oldu. Annesi, terapisti bir kitap okumasını dinlerken hastanın uyanık kalabildiğini bildirdi.

Uyarıdan sonra araştırmacılar, yok olan "tehdide" karşı tepkiler de gözlemledi. Örneğin, muayene eden başı aniden hastanın yüzüne yaklaştığında gözlerini şaşkına çevirerek gözlerini açtı. Yani hasta vejetatif durumda uzun yıllar sonra, minimal bilince sahip bir hale geldi.

Beyin aktivitelerinin kayıtları da büyük değişiklikler gösterdi. Bitkisel ve minimal olarak bilinçli bir durumu ayırt etmek için önemli olan bir teta EEG sinyali, kaydedildi. VNS beynin işlevsel bağlantısını da arttırdı. PET taraması, beynin hem kortikal hem de subkortikal bölgelerinde metabolik aktivitede artış olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar şu anda, vejetatif veya minimal bilinçli bir durumda hastalar için VNS'in terapötik potansiyelini teyit etmek ve genişletmek için geniş çaplı bir ortak çalışma planlıyor. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Corazzol M et al. Restoring consciousness with vagus nerve stimulation. Current Biology, 2017; 27 (18): R994 DOI: 10.1016/j.cub.2017.07.060

Gençlerde Uyku Problemleri Yaygınlaşıyor

19 Ekim 2017

James Cook Üniversitesi ve Queensland Üniversitesi'ni içeren ortak bir araştırma projesi, ergenlik çağında ve erken erişkinliğe kadar devam eden uyku sorunlarının yüksek oranda olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda bu sorunlar için doğal bir çare önermektedir.

Çalışma dahilinde araştırmacılar, 14 yaşından 21 yaşına kadar 3600'den fazla insanın kayıtlarını incelediler. Elde edilen sonuca göre 14 yaşındaki çocukların dörtte birinden fazlası uyku sorunlarını bildirdi; bunların yüzde 40'ından fazlası 21 yaşına geldiklerinde bile hala uyku problemi yaşıyor.

Farklı Yaşlarda Farklı Nedenler

Uyku sorunlarının nedenlerinin farklı yaşlarda farklıdır. Madde bağımlılığı, sigara kullanımı, depresyon ve anneler arasındaki anksiyete gibi annelik faktörleri, 14 yaşındaki çocuklarında ergenlik dönemi uyku sorunlarının en önemli sebepleri olarak göze çarpmaktadır. Çalışmadaki tüm katılımcılar için, kadın olmak, erken ergenlik yaşamak ve sigara içmek 21 yaşındaki uyku sorunlarının en önemli belirleyicileri olarak tespit edildi.

Ergen depresyonu ya da kaygı iki yaş arasındaki uyku sorunları için bağlayıcı faktörler gibi görülüyor. Bu kısır bir döngü olup, depresyon ve kaygı uyku problemleri için iyi bilinen risk faktörleri ve uyku sorunları olan insanlar genellikle endişeli veya depresif oluyor.

Elektronik Medya Önemli Bir Risk

Geleneksel faktörlerin yanı sıra elektronik medyanın aşırı kullanımı bir başka önemli risk olarak ortaya çıkmaktadır. Çocuklarda ve ergenlerde, geç yatma zamanı ve daha kısa uyku süresi ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu bulunmuştur, bu da uyku bozuklukları geliştirme riskini artırır.

Araştırmacılar, gençlerin sürekli uyku sorunlarına ve eşzamanlı sağlık problemlerine maruz kaldıklarını ortaya koyduğu için bu araştırmanın endişe verici olduğunu belirtti ancak aynı zamanda sorunun cevabını da şiddetle tavsiye etti. Buna göre beden kitle indeksinden bağımsız olarak hareketli bir hayat sürmek gerek. Buna ne kadar erken başlanabilirse uyku sorunları da o kadar geriliyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Fatima Y et al. Continuity of sleep problems from adolescence to young adulthood: results from a longitudinal study. Sleep Health, 2017; 3 (4): 290 DOI: 10.1016/j.sleh.2017.04.004

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image