Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Otoimmün Hepatit Hastalarında Karaciğer Transplantasyonu Sonrası Sağ Kalım

08 Mayıs 2017

Otoimmün hepatit (OİH) nadir görülen, genellikle kronik seyreden bir karaciğer hastalığıdır. Tedavisi yoktur ve prognozu kötüdür. Çoğunlukla kortikosteroidlerle tek başına ya da azatioprin ile kombinasyon halinde immünsüpresif tedavi, vakaların % 80-90'ında sağ kalımda fayda sağlar.

Karaciğer transplantasyonu, siroz semptomlarına sahip immünsüpresif tedaviye rağmen ilerlemiş karaciğer hastalığı olan hastalarda geçerli bir tedavi seçeneğidir. OİH, Avrupa ve Amerika’daki nakillerin % 4-5'ini oluşturur. OİH için transplantasyon sonuçları diğer endikasyonlara göre daha iyidir.

OİH için tanı skorlama sistemleri, tekrarlayan OİH hastalarını saptamak için tasarlanmamıştır ve bu popülasyonda çalışılmamıştır. Amerikan Karaciğer Hastalıkları Araştırmaları Derneği tarafından 2010 yılından itibaren, karaciğer transplantasyonu sonrası tekrarlayan OİH için, çalışmalarda doğrulanmamış olmasına rağmen tanı kriterleri, transaminazların yükselmesi, persistan otoantikorlar, hipergammaglobulinemi ya da IgG düzeylerinde yükselme, uyumlu histopatolojik bulgular, alternatif etiyolojilerin dışlanması ve steroidlere yanıt olarak tanımlanmıştır.

Otoimmün hepatit, olguların% 11 - 40'ında tekrarlanabilirken, 2012 ELTR raporunda, OİH için transplantasyon yapılan hastaların sadece % 0,6'sının tekrarlayan OİH yüzünden öldüğü bildirilmiştir. 2008'de Birleşik Krallık'ta tek merkezli bir çalışmada, primer biliyer kolanjitli hastalara kıyasla OİH hastalarında daha yüksek primer hastalık rekürrensi nedenli total greft kaybı riski ve greft kaybı gösterilmiştir.

OİH nüksü için risk faktörleri tartışmalıdır. Alıcı HLA genotipleri DR B1 * 0301 veya DRB1 * 0401, hastalık rekürrensi riski ile ilişkilendirilmiştir. Alınan karaciğerin yüksek nekroenflamatuvar aktivitesi ve düşük kontrollü hastalığın, rekürrens için prediktif faktörler olduğu gösterilmiştir. Transplantasyondan sonra steroidlerin hızlı şekilde bırakılmasının, hastalık rekürrensinde artmış risk ile ilişkili olduğu raporlanmıştır. Başka otoimmün hastalıklar ve transplantasyon öncesi yüksek transaminazlar ve IgG'nin de rekürrens riski artışı ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Uzun süreli kortikosteroid tedavisi OİH rekürrensinin önlenmesinde, beş yıllık takipte %6 ve on yıllık takipte %10 tekrarlama oranları ile, enfeksiyon ve osteoporoz oranında artış olmaksızın güvenli ve etkili gibi gözükmektedir.

Finlandiya’dan araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası rekürrens OİH oranlarını, OİH rekürrensinin sağ kalım ve fibrozis üzerindeki etkisini değerlendirmek ve OİH rekürrensi için risk faktörlerini anlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, karaciğer trasplantasyonundan önce OİH tanılı, transplantasyondan en az 1 yıl sonraki 1 ya da daha fazla protokol biyopsisi olan 42 hastayı, ortalama 5 yıl boyunca takip ettiler. Takip karaciğer biyopsilerini, OİH rekürrensi, fibrozis progresyonu ve siroz gelişimi için yeniden değerlendirdiler.

Araştırmacılar ortalama beş yıllık izlem boyunca 15 hastada histolojik OİH rekürrensi tanısıyla karşılaştılar. Tekrarlayan OİH 2 hastada progresif fibrozise neden oldu iki hastada tek bir hasta veya greft kaybına neden olmadı. Tekrarlayan OİH'lı üç hastada transaminazlar normaldi. Eşlik eden kolanjiti olmayan hastalarda OİH rekürrensi daha sıktı. Antimetabolitsiz immünsüpresyon, OİH rekürrensi riskini arttırıyordu. 1,5 ve 10 yıllık dönemde hasta sağ kalım oranları sırasıyla % 94,% 86 ve% 86 ve ve greft sağ kalım oranları sırasıyla % 91,% 77 ve% 74'tü. OİH rekürrensi sağ kalımı etkilemiyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, 5 yılda OİH rekürrensinin %36 oranında ortaya çıktığını ve hasta ve greft sonuçlarını etkilemediğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Puustinen, Lauri, et al. "Histologic surveillance after liver transplantation due to autoimmune hepatitis." Clinical Transplantation (2017).

Böbrek Transplantasyonunda Hibrid Perfüzyonun Gecikmiş Greft Fonksiyonu Üzerine Etkisi

25 Ekim 2017

Gecikmiş greft fonksiyonu (DGF), transplantasyondan sonra önemli bir prognostik faktördür. Rejeksiyon ve enfeksiyon gibi yüksek komplikasyon oranları, azalmış uzun dönem greft sağ kalım oranı, uzamış hastanede yatış süresi ve yüksek maliyetler ile ilişkilidir. Brezilya'da ölen bağışçılardan alınan böbrek nakillerinin % 50 ila % 80'i DGF ile sonuçlanmaktadır. Brezilya'daki bu sorun çoğunlukla 20 saatten uzun olan statik soğuk iskemi zamanı (CIT) ve beyin ölümünden sonra vericilerin yetersiz bakımından kaynaklanmaktadır. Beyin ölümünden sonra vericinin bakımı genellikle kalabalık olan kamusal yoğun bakım ünitelerinde mümkün değildir ve kalifiye profesyoneller veya vericiler için bakım görevlisi bulunmamaktadır. Buna ek olarak, genişletilmiş ölçütlere sahip bağışçıların kullanımı (UNOS EÇG sistemi kriterleri) artmaktadır. Bunlar halen Brezilya'daki bağışçıların % 20-30'unu oluşturur ve DGF oranının artmasına katkıda bulunmaktadır. Brezilya'da, uzun CIT, organların bağışı ve bunların lojistiğine bağlıdır. CIT'yi azaltmak için, laboratuar uyumluluk testini, alıcıların hazırlığı ve transplantasyon merkezine erken gelişleri optimize etmek gereklidir.

Yapılan çalışmalar, nakil sonrası birinci ve üçüncü yılda DGF'nin azaltılmış riski ve daha iyi greft sağ kalımı gibi sonuçlarda, makine perfüzyonunun (MP) statik soğuk saklama yönteminden (CS) daha iyi sonuçlar verdiğini göstermiştir. Bu bulgular, hem standart donör organlarda hem de donörler tarafından genişletilmiş kriterlere sahip organlarda gözlenmiştir.

Hibrit Perfüzyon Nakil Sonuçlarını İyileştirebilir mi?

Brezilya’dan araştırmacılar, CIT sonrası MP’nin, nakil hastalarının sonuçlarını iyileştirip iyileştirmediğini anlamak için bir çalışma yaptılar. Merkezlerinde DGF oranı %70-80 gibi yüksek oranlardaydı ve böbrekleri nakil için genellikle 22 saatten daha uzun süreli CIT sonrasında alıyorlardı. Böbrekler merkeze gelişlerinden önce uzun süreli statik soğuk depolamadan sonra MP'ye bağlanıyordu.

Araştırmacılar, CIT sonrası MP ile korunmuş (Hybrid Perfusion - HP)  böbrek nakli yapılan hastalarda, DGF insidansını, süresini ve hastane kalış süresini analiz ettiler. Şubat 2013 ile Temmuz 2014 arasında nakledilen, HP ile korunmuş 54 ölen bağışçı böbreğini çalışmalarına dahil ettiler ve bunları Kasım 2008'den Mayıs 2012'ye kadar CS ile korunmuş 101 böbrek nakli ile karşılaştırdılar. HP grubunda DGF insidansının %61,1 iken CS grubunda % 79,2, ortalama DGF süresinin HP grubunda 5 gün iken CS grubunda 11 gün ve ortalama hastanede yatış süresinin HP grubunda 13 iken CS grubunda 18 gün olduğunu gördüler. Makine perfüzyonuyla gözlemlenen DGF'deki düşüş, 50 yaşın üzerindeki vericilerde görülmedi. Çok değişkenli analizde CIT için düzeltilmiş DGF için risk faktörleri, donör yaşı ve MP kullanımının yokluğuydu.

Araştırmacılar,  HP'nin kullanımının böbrek fonksiyonunun daha hızlı iyileşmesine ve hastanede kalış süresinin kısalmasına katkıda bulunduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ana Cristina Carvalho Matos, Lúcio Roberto Requiao Moura, Milton Borrelli Jr, Mario Nogueira Jr, Gabriela Clarizia, Paula Ongaro, Marcelino Souza Durao Jr, and Alvaro Pacheco-Silva. Impact of Machine Perfusion after Long Static Cold Storage on Delayed Graft Function Incidence and Duration and Time to Hospital Discharge, Am J Transplant. 2015; 15 (suppl 3).

Sitomegalovirüs Enfeksiyonunda Bir Gizem Perdesi Daha Aralandı

18 Ekim 2017

Belirli sitomegalovirüs (CMV) epitoplarının kronik CD8+ bellek T hücre enflasyonuna neden oluduğu bilinmektedir. Ancak CD4 bellek T hücre  enflasyonunundaki kapsamı iyi incelenmemiştir. İnsan CMV'sine (HCMV) özgü CD4+ T hücreleri, HIV + HCMV + deneklerinde yükselmiştir. HCMV epitopuna spesifik CD4+ T hücre bellek enflasyonunun HIV enfeksiyonu sırasında meydana gelip gelmediğini belirlemek için, bir grup araştırmacı HCMV plazma viremisine sahip, HLA- DR7 +  uzun dönem ilerlemesi olmayan HIV deneklerinde dolaşan CD4+ T hüceleri karakterize etmede glikoprotein B DYSNTHSTRYV (DYS) epitopu ile yüklü HLA-DR7 (DRB1 * 07: 01) tetramerlerini kullandılar.

HCYS ile spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsör, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi. Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'den oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlanmadan değil, çok işlevli idi ve yüksek ex vivo granzyme B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR seviyeleri gösteriyordu; ancak daha az co-expresse CD38 + ve HLA-DR + idi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğine işaret etmektedir.

CMV CD4+ T Hücrelerini Nasıl Etkiliyor?

DYS spesifik CD4 + T hücreleri, HCVV fosfoprotein-65, tetanoz toksoid prekürsörleri, EBV nükleer Ag2 veya HIV gag proteini epitopları için spesifik olan, HIV ile enfekte edilmiş kohorttan alınan bir HIV2 HCMV + HLA-DR7 + kohortundan veya HLA-DR7 ile sınırlandırılmış CD4 + T hücrelerinden elde edilenlerle karşılaştırıldığında, bu HIV + bireyler arasında şişirildi.

Şişirilmiş DYS'ye spesifik CD4 + T hücreleri, sınırlı TCRb kullanımı olan efektör bellek veya efektör belleği-RA + alt gruplarından ve yeni korumalı amino asitler içeren neredeyse monoklonal CDR3'ten oluşmaktadır. Bir Jurkat hücre-transfeksiyon sisteminde bu monoklonal TCR'nin ekspresyonu, ince DYS özgüllüğünü doğrulamıştır. Şişirilmiş hücreler, yaşlı değil, çok işlevliydiler ve yüksek ex vivo granzim B, CX3CR1, CD38 veya HLA-DR aktivitesine sahiptiler. Öte yandan bu hücreler daha az CD38 + ve HLA-DR + eksprese etmekteydi. Enflasyon mekanizması, apoptoz baskılanmasını, artan çoğalmayı veya HIV gag çapraz reaktivitesini içermiyordu. Bunun yerine, bulgular, DYS gibi aralıklı veya kronik epitopların ekspresyonunun, endotel hücrelerine ev sahipliği yapan ve sitotoksisiteye ve vasküler hastalığa aracılık etme potansiyeline sahip aktive CD4 + T hücrelerinin enflasyona yönlendirdiğini önermektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Abana et al. Cytomegalovirus (CMV) Epitope–Specific CD4+ T Cells Are Inflated in HIV+ CMV+ Subjects The Journal of Immunology, 2017.

Kore’de Canlı Donör Karaciğer Transplantasyonunda Bağışçı Güvenliği Araştırıldı

03 Ekim 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT), son dönem karaciğer hastalığı için tercih edilen bir tedavi yöntemidir fakat kadavra bağışçıların yetersizliği hala sorun teşkil etmektedir. Canlı donör karaciğer transplantasyonu (LDLT), 1988 yılında pediatrik alıcılar ve 1993 yılında yetişkin alıcılar ile yapıldığından beri, LDLT dünya çapında yaygın şekilde kullanılmaya başlanmış ve kadavradan karaciğer transplantasyonuna (DDLT) etkin ve hayat kurtarıcı bir alternatif haline gelmiştir. LDLT, DDLT'ye göre, organın doğrudan bulunabilirliği, düşük alıcı morbiditesi olan elektif cerrahi ve birincil disfonksiyon insidansı gibi belirgin avantajlara sahiptir. LDLT, alıcılar için iyi sonuçlar alınmasına rağmen çok karmaşık bir cerrahi prosedürdür ve verici güvenliği kaygı konusu olmaya devam etmektedir.

Yapılan çalışmalarda, sağlıklı karaciğer vericileri için mortalite ve morbidite oranlarının % 0 ile % 67 arasında değiştiğini bildirilmiştir. Risk faktörlerini daha iyi anlamak ve LDLT için komplikasyon oranlarını doğru bir şekilde belirlemek için büyük ölçekli prospektif kohort araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kore’den araştırmacılar, Koreli karaciğer vericileri arasındaki morbidite ve komplikasyon risklerini, ulusal olarak temsili bir Koreli hasta kohortundan prospektif olarak toplanan verileri kullanarak araştırdılar. 2014 yılında ülke çapında bir organ nakli kayıt sistemi olan Koreli Organ Transplantasyonu Kayıt Sistemi oluşturuldu. Araştırmacılar, Nisan 2014 ile Aralık 2015 tarihleri ​​arasında 832 yaşayan karaciğer bağışçısının prospektif olarak toplanan verilerini gözden geçirdiler. Bağışçıları 59 kişiden oluşan sol lob grubu ve 773 kişiden oluşan sağ lob grubu olmak üzere ikiye ayırdılar ve greft tipleri ile kalan karaciğer hacimleri ve komplikasyonları arasındaki ilişkileri incelediler. Ortalama takip süresi 19 aydı. Çalışma süresi boyunca, 553 erkek ve 279 kadın karaciğer bağışladı ve karaciğer bağışından dolayı ölümle karşılaşılmadı. Genel, safra ve majör komplikasyon (grade III) oranları sırasıyla % 9,3, % 1,7 ve % 1,9’du. Greft tipleri ve kalan karaciğer hacmi, genel, biliyer ve majör komplikasyon oranları bakımından anlamlı olarak farklıydı. Major komplikasyonları olan 16 hastanın 9'unda (% 56,3) biliyer komplikasyonlar (2 biliyer striktür ve 7 safra kaçağı) mevcuttu. Karaciğer bağışından 6 ay sonra 832 donörden ortalama aspartat transaminaz, alanin aminotransferaz ve toplam bilirubin düzeyleri sırasıyla 23.968.1 IU / L, 20.9611.3 IU / L ve 0.860.4 mg / dL’ydi.

 Araştırmacılar, canlı karaciğer vericilerinde biliyer komplikasyonların en sık karşılaşılan morbidite tipleriolduğunu ve canlı donör hepatektominin minimal ve kolaylıkla kontrol edilen komplikasyonlar ile başarıyla uygulanabildiğini belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Lee et al. Donor Safety in Living Donor Liver Transplantation: The Korean Organ Transplantation Registry Study, Liver Transplantation 23 999–1006 2017.

Karaciğer Transplantasyonunda VKİ İle Genel Sağ Kalım İlişkisi Yeniden Araştırıldı

28 Eylül 2017

Karaciğer transplantasyonu (LT) son dönem karaciğer hastalığı olan hastalarda kesin tedavi yöntemidir. Çalışmalar, LT sonrası mortalite için risk faktörlerinin donör yaşı, soğuk iskemi süresi, Birleşmiş Devletler İçin Organ Paylaşımı Acil Durum Ağı (1, 2A, 2B veya 3) (United Network for Organ Sharing Urgency Status) ve alıcı vücut kitle indeksi (VKİ) olduğu gösterilmiştir. Alıcı VKİ’si ve transplantasyon sanrası sonuçlar arasında çelişkili sonuçlar bildiren çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bazı çalışmalar, aşırı düşük VKİ'ye sahip olan LT alıcılarının daha yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulurken, bazıları obez hastaların veya yüksek VKİ'nin yüksek mortalite riski ile ilişkili olduğunu bulmuştur.

Obezite, kronik karaciğer hastalığı da dahil olmak üzere, artan morbidite ve mortalite riski ile ilişkilidir. Yani, yeni LT bekleme listesi kaydedilen nüfustaki obezite prevalansı yüksektir. Bununla birlikte, pek çok nakil programı obez adaya LT'yi düşürür, çünkü perioperatif ve postoperatif komplikasyonlar ve ölüm riskini yüksek olmayan adaylara göre daha yüksektir. Dahası, obez bekleme listesi adaylarının LT için daha uzun bir bekleme süreleri vardır ve Son Aşama Karaciğer Hastalığı (MELD) için bir Model alma ihtimali, normal ağırlıklı adaylardan% 30-% 38 daha düşüktür. Amerika’dan araştırmacılar, MELD sisteminin kurulmasından sonra VKİ ve LT sonrası sağ kalım arasındaki ilişkiyi yeniden incelemek ve MELD kategorisine göre en yüksek LT sonrası sağ kalım şansıyla ilişkili VKİ aralığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 27 Şubat 2002 ile 31 Aralık 2013 arasında LT uygulanan Organ Alımı İşlem ve Transplantasyon Ağı veri tabanından 18 yaş ve üzeri hastaların retrospektif bir kohortu belirlediler ve 14 Mart 2014’e kadar takip ettiler. Hastaların MELD puanlarını 10 ya da daha düşük (MELD1), 11-18 arası (MELD2), 19-24 arası (MELD3) ve 25 ya da daha yüksek (MELD4) olarak sınıflandırdılar. Analitik kohortta 48.226 hastanın % 14,8'i MELD1,% 33,7'si MELD2,% 19,6'sı MELD3 ve % 32,0'ı MELD4 olarak sınıflandırıldı. Hastaların % 25'i ortalama 1371 gün izlem sonrası öldü. MELD1 grubu için, 30 ila 33 arasında değişen VKİ’ye sahip hastalar, 30’dan düşük veya 33 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalım sonucu ile ilişkilendirildi. MELD2 grubu için 28'den 37'ye değişen VKİ’ye sahip hastalar, 28’den düşük veya 37 ya da daha yüksek olanlardan daha iyi bir sağ kalıma sahipti. MELD3 için, sağ kalım sonucu artan VKİ ile düzeliyordu.  MELD4 için ise, sağ kalım sonuçları hasta VKİ'si ile ilişkili bulunmadı.

Araştırmacılar, LT hastalarında obezitenin, yüksek transplantasyon sonrası mortaliteyle her zaman ilişkili olmadığını ve sağ kalım olasılığını belirlemek için VKİ ve MELD kategorisi arasındaki etkileşimin önemli olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Chang et al. Reexamining the Association of Body Mass Index With Overall Survival Outcomes After Liver Transplantation, Transplantation Direct 2017;3: e172.

Eş Zamanlı Böbrek-Karaciğer Transplantasyonuyla Böbrek Reddi Oranı Azalabilir mi?

19 Eylül 2017

Yapılan yeni bir araştırmada, tek başına böbrek transplantasyonu ile karşılaştırıldığında eşzamanlı karaciğer-böbrek transplantasyonunun uzun vadeli yararlar sağlayabileceği tespit edildi. Yüksek ve düşük donör spesifik alloantikor düzeyleri olan hastalar arasında, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, böbrek için daha düşük oranda hücresel ve antikor aracılı red ve kronik hasar geliştiği ve transplantasyon sonra ki beş yılda daha iyi genel böbrek fonksiyonları sağlandığı gösterildi. Transplantasyon sonrası organ reddi, birkaç dakika, günler ya da aylar içinde meydana gelebilir. Bazı vakalarda ise, hasarın ortaya çıkması birkaç yıldan fazla sürer ve böbrek fonksiyonlarında azalma meydana gelir ve nakledilen organın reddi gerçekleşir. Buna kronik böbrek hasarı denir. Daha önce yapılmış araştırmalarda, kombine veya eş zamanlı karaciğer-böbrek nakline sahip hastaların hiperakut ve akut rejeksiyondan korunabildiği gösterilmiştir. Yapılan bu çalışmada ise, ilk kez eş zamanlı karaciğer-böbrek naklinin potansiyel uzun vadeli etkileri, böbrek hasarı ve fonksiyonları değerlendirildi.

Araştırmacılar, sağlıklı bir karaciğerin, böbrek transplantasyon alıcılarında nakledilen organın reddedilmesine yol açabilen, dolaşımdaki donör spesifik alloantikor seviyelerini azalttığını bildiklerini, elde ettikleri bulguların, eşzamanlı karaciğer-böbrek naklinde sağlıklı bir karaciğerin bu olumlu yararlarının uzun süre devam edebileceğini ve karaciğerin, hücresel redde karşı koruyucu bir role sahip olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Araştırmacılar, 14 tanesi donör spesifik alloantikorlu ve 54 tanesi düşük alloantikorlu ya da hiç verici spesifik alloantikor içermeyen toplam 68 karaciğer-böbrek alıcısının böbrek biyopsilerini incelediler ve sonuçları, yüksek ve düşük verici-spesifik alloantikora sahip olanları da dikkate alarak, tek başına böbrek transplantasyonu yapılan hastaların biyopsileriyle karşılaştırdılar. Değerlendirmeyi yaparken, genel beş yıllık hasta /greft veya transplant sağ kalımı, akut red, kronik böbrek hasarı ve diğer tüm böbrek fonksiyon ölçütlerine baktılar. Araştırmacılar, donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılanlarda, transplantasyondan beş yıl sonra akut red oranının % 7.1 iken böbrek nakli yapılan benzer hastalarda % 46.4 olduğunu gördüler. Yine bu hastalarda, hiç kronik transplantasyon-ilişkili böbrek hasarına rastlanmazken, sadece böbrek nakli yapılanlarda %53,6 oranında rastlandığını buldular. Donör-spesifik alloantikorlara sahip hastalarda, eşzamanlı karaciğer-böbrek nakli yapılan hastalar, transplantasyondan beş yıl sonra stabil glomerüler filitrasyon hızına sahipken, tek başına böbrek nakli yapılan hastalarda glomerüler filitrasyon hızında yüzde 44'lük bir düşüş mevcuttu. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın umut verici olduğunu, çünkü eş zamanlı karaciğer-böbrek transplantasyon alıcılarında böbrek transplantasyonunun uzun vadeli sonuçlarını olumlu şekilde etkileyen, konağın bağışıklık yanıtlarını modüle etmede iyi işleyen bir karaciğer allogreftinin gücünü ispatladıklarını belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Timucin Taner, Julie K. Heimbach, Charles B. Rosen, Scott L. Nyberg, Walter D. Park, Mark D. Stegall. Decreased chronic cellular and antibody-mediated injury in the kidney following simultaneous liver-kidney transplantation. Kidney International, 2016; 89 (4): 909.

Saf Laparoskopik Donör Hepatektomi ve Laparoskopi Yardımlı Donör Hepatektomi Sonuçları Karşılaştırıldı

25 Ağustos 2017

Canlı donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), kadavra donörden (DLT) karaciğer transplantasyonuna bir alternatif haline gelmiştir. En azından DLT ile eşdeğer olan sonuçlara sahip olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, LDLT'nin genişlemesi, sağlıklı bir bireyde önemli karaciğer rezeksiyonu ile ilişkili önemli cerrahi risklerle kısıtlanmıştır ve donör morbidite oranı % 20 ila % 40 arasında bildirilmiştir. Açık donör hepatektomi güvenli bir prosedür olarak nitelendirilmesine rağmen, şimdiye kadar yapılan en büyük inceleme, canlı donörlerin % 38'inde komplikasyon bildirmiştir. Özellikle, herni ve paralizi, kronik abdominal rahatsızlık ve uzun süren sosyal iyileşme gibi karın duvar komplikasyonları önemli sayıda canlı donörde tespit edilmiştir. Konvansiyonel açık karaciğer cerrahisiyle karşılaştırıldığında, laparoskopik karaciğer cerrahisinde postoperatif ağrı azaltılarak, iyileşme süresinin kısaltılmış ve cerrahi morbidite azaltılmıştır.

Son dönemde minimal invaziv karaciğer ameliyatı yaygın olarak uygulanmaya başlanmıştır. Laparoskopik major hepatektomi, saf laparoskopi, laparoskopi yardımlı (veya hibrid) teknik ve el yardımlı teknik olmak üzere 3 ana teknik kullanılmaktadır. Bu yaklaşımlardan herhangi birinin diğerlerinden üstün olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. Laparoskopik Karaciğer Rezeksiyonu için yapılan ikinci Uluslararası Konsensus Konferansı'ndan yapılan açıklamada, 18 erişkin verici laparoskopik cerrahi, gelişimin en erken safhasıydı (IDEAL'in Balliol Sınıflamasına göre, IDEAL evre 2a). Japonya’dan araştırmacılar, saf laparoskopik donör hepatektomi (PLDH) ile hibrid donör hepatektomi arasındaki kısa dönem sonuçlarını karşılaştıran bir çalışma yaptılar ve pnömoperitonyum nedenli kan kaybının azaldığını ispatlamak için ardışık laparoskopik donör hepatektomi ameliyatlarında hibridden safa doğru gelişen aşamalı değişiklikleri gözden geçirdiler.

Araştırmacılar merkezlerinde, 2007'de laparoskopi yardımlı donör hepatektomiyi (LADH) başlattılar ve 2012'de saf laparoskopik verici hepatektomi (PLDH) olarak değiştirdiler. Çalışmaya LADH yapılan 40 canlı donör ve PLDH yapılan 14 canlı donör dahil ettiler. Yardımlıdan saf donör hepatektominin teknik yönlerini ve sonuçlarını ve LADH ve PLDH sonrası alıcıların karaciğer allogreft sonuçlarını incelediler. Araştırmacılar PLDH grubunda 81,07 ± 52,78 g ve LADH grubunda 238,50 ± 177,05 g olacak şekilde anlamlı derecede daha az kan kaybı gözlemlediler ancak ameliyat süresi PLDH grubunda 454,93 ± 85,60 dakika iken LADH grubunda 380,40 ± 44,08 dakika ile göre anlamlı olarak daha uzundu. Postoperatif komplikasyon oranlarında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. Karaciğer allogrefti sonuçları, açık canlı donör hepatektomi ile uyumlu ve kabul edilebilirdi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Takahara et al. The First Comparative Study of the Perioperative Outcomes Between Pure Laparoscopic Donor Hepatectomy and Laparoscopy-Assisted Donor Hepatectomy in a Single Institution, Transplantation 2017;101: 1628–1636.

Karaciğer Nakli Sonrası Olumsuz Kardiyovasküler Sonuçlar İçin Risk Değerlendirmesi

15 Ağustos 2017

Kardiyovasküler olaylar, karaciğer transplantasyonundan sonra önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir ve yaşlanan nüfus ile non-alkolik yağlı karaciğer hastalığındaki devam eden artışla birlikte transplantasyon gereksinimdeki artış, kardiyovasküler olayların görülme sıklığını da artıracaktır. Bu giderek artan hasta popülasyonunda, optimal kardiyovasküler risk sınıflandırma yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır. Spesifik hasta risk profilleri ve netleştirilmiş tarama yöntemleri daha belirgin olarak karakterize edildiğinde, kardiyak risk sınıflandırması için çok yönlü bir yaklaşım uygulanabilir bu da, transplantasyon sonrası kardiyovasküler olaylarının oranlarını düşürme amacı ile farklı test süreçlerinin risk, yarar ve maliyet etkinliğini dengelemeye yardımcı olabilir.

Amerika’dan araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler olayların tanımlanmasını netleştirmek, insidansı karakterize etmek ve risk faktörlerini tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar bu çalışmada farklı kardiyak test yöntemlerinin performans özelliklerini değerlendirdiler. 2002 ve 2016 yılları arasında konu ile ilgili yayınlanan araştırmalar için MEDLINE, EMBASE, Web of Science ve Scopus veri tabanlarını araştırdılar. Araştırmacılar incelemelerine, 26 benzersiz kohorttan 57.493 hastayı temsil eden 29 çalışmayı dahil ettiler. Bu çalışmaların 23'ünde karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler olayların ön gördürücüleri araştırılırken ve 6’sında öncelikle risk sınıflandırması için kardiyak görüntüleme performans özelliklerine odaklanılmıştı. Araştırmacılar sonuçları incelediklerinde, kardiyovasküler sonuçların tanımlamalarının son derece tutarsız olduğunu gördüler. İnsidans oranları, 6 aydan daha kısa sonuçlar için % 1 ila % 41 ve 6 aydan uzun sonuçlarda % 0 ila % 31 olacak şekilde çok değişkendi.  Çok değişkenli analizler, yaşlılık ve kalp hastalığı öyküsünün transplantasyon sonrası kardiyovasküler olayların en tutarlı ön gördürücüleri olduğunu gösteriyordu. Çeşitli kardiyak görüntüleme yöntemlerinin prediktif kapasitesi de farklıydı.

Araştırmacılar, karaciğer transplantasyonu sonrası kardiyovasküler sonuçların gerçek insidansının, sonuç tanımlamasına ilişkin görüş birliğinin bulunmaması nedeniyle büyük oranda bilinmediğini belirttiler. Bununla birlikte, düşük veri kalitesi ve bilgi boşluklarının, sonuçların ön gördürücülerini açıkça tanımlama yeteneğini sınırladığına, ancak mevcut verilerin ileri yaş veya önceden var olan kalp hastalığı olan hastalar için daha agresif bir risk sınıflandırma protokolünü desteklediğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Monica A. Konerman, Danielle Fritze, Richard L. Weinberg, Christopher J. Sonnenday, and Pratima Sharma. Incidence of and Risk Assessment for Adverse Cardiovascular Outcomes After Liver Transplantation: A Systematic Review, Transplantation 2017;101: 1645–1657.

Canlı Donörden Sağ Lob Karaciğer Transplantasyonunda Anormal Portal Venöz Dallar İçin Malatya Yaklaşımı

21 Temmuz 2017

Yaşayan donörden karaciğer transplantasyonu (LDLT), özellikle kadavradan greftlerin yetersiz olduğu bölgelerde, son dönem karaciğer hastalığı için etkili bir tedavidir. Sol taraf greftler çocuklar için ve kısa boylu yetişkinler için yaygın olarak kullanılmasına rağmen, çoğu yetişkin için LDLT'de sağ lob grefti kullanılır. Bununla birlikte, sağ lob greftinde 2 portal venöz açıklığa neden olan anormal portal ven dallanması (APVB),% 6-22 oranında görülen yaygın anatomik varyasyonlardan biridir. Transplantasyon sırasında bu damarların rekonstrüksiyonu zor olabilir ve hatta böyle APVB'ye sahip bağışçılar genellikle sağ lob canlı donörler olarak diskalifiye edilmiştir. APVB'li donörlerden sağ lob karaciğer greftlerinin kullanılmasını sağlamak için çeşitli rekonstrüksiyon yöntemleri denenmektedir. Tüm bu cerrahi tekniklerin farklı zorlukları mevcuttur.

Türkiye’de İnönü Üniversitesi Karaciğer Transplantasyonu Kliniği’nden araştırmacılar yaptıkları çalışmada, sağ lob LDLT'sinde APVB'si olan 126 hastada portal ven rekonstrüksiyonu ile ilgili tecrübelerimizi sundular ve Malatya Yaklaşımı olarak adlandırdıkları bir cerrahi tekniği ve klinik sonuçlarını tanımladılar. Bu teknik, APVB'yi birleştirir ve safenöz ven kanalı tarafından çevresel bir çit ile huni şeklinde bir ortak uzantı elde eder. Araştırmacılar merkezlerinde Mart 2002'den Haziran 2016 sonuna kadar, 361’i kadavradan ve 1414’ü canlı donörden olmak üzere toplam 1776 karaciğer transplantasyonu uyguladılar.  Canlı donörden karaciğer transplantasyonlardan 1192’sinde sağ lob grefti kullanıldı ve bunların 126'sının (% 10,6) APVB'si mevcuttu. Hastaları uygulanan cerrahi tekniklere göre iki gruba ayırdılar. Malatya Yaklaşım uygulanan grup 91 kişiden ve daha önce tanımlanan diğer tekniklerin uygulandığı grup 35 kişiden oluşuyordu. Her iki grup portal ven trombozu (PVT), postoperatif 90 günlük mortalite ve sağ kalım açısından karşılaştırıldı.

Malatya Yaklaşımı uygulanan grupta 3 hastada (% 3,3) ve diğer yaklaşımların uygulandığı grupta 10 hastada (% 28,6) PVT gelişti. 90 günlük mortaliteye bakıldığında, Malatya Yaklaşımı grubunda biri PVT ile ilişkili 8 ölüm gözlenirken, diğer tekniklerin uygulandığı grupta 9’u PVT ile ilişkili 15 ölüm gözlendi. Malatya Yaklaşım grubunda 999,1 gün ve diğer grup için 1024,7 gün olmak üzere, her iki grupta da ortalama takip süresi benzerdi. Malatya Yaklaşım grubunda uzun dönem sağ kalım %84,6 iken diğer yaklaşımların uygulandığı grupta bu oran % 40’tı.

Araştırmacılar, uyguladıkları bu tekniğin sağ lob LDLT sırasında, APVB vakalarında, PVT ve mortaliteleri önlemede umut vaat ettiğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Yilmaz et al. Reconstruction of Anomalous Portal Venous Branching in Right Lobe Living Donor Liver Transplantation: Malatya Approach, Liver Transplantation 23 751–761 2017 AASLD.

Böbrek Transplantasyon Alıcılarında Periferik Arter Hastalığı ile Greft Yetmezliği İlişkisi Araştırıldı

07 Temmuz 2017

Periferik arter hastalığı (PAH), 70 yaş üzeri ve diyabet, böbrek yetmezliği veya kardiyovasküler risk faktörleri bulunan hastalarda yaygındır. PAH hastalarında kardiyovasküler olay riski 3-5 kat artmaktadır. Düşük ayak bileği-brakiyal indeks (ABI), yaş, cinsiyet ve diğer risk faktörleri alındığında bile, koroner arter hastalığı (KAH), serebrovasküler olay (SVO) ve geçici iskemik atak (GIA) riskiyle ilişkili bulunmuştur. PAH tanısı tipik olarak ABI ölçümüyle konur ve yapılan çalışmalarda ABI'nın genel sağ kalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. PAH'a sahip, son dönem böbrek yetmezliği (ESRD) hastalarında kardiyovasküler mortalite riski yüksektir. PAH bu popülasyonda fonksiyonel bozukluğa da yol açabilir. KAH, nakil öncesi ve sonrası SDBY'li hastalarda mortalitenin ana nedenidir. Preoperatif kardiyovasküler mortalite ve greft başarısızlığı açısından daha yüksek risk altındaki hastaların tanımlanması, postoperatif kardiyovasküler sonuçların kimde daha kötü olabileceğini önceden tahmin etme ve muhtemelen agresif risk faktörü değişikliklerine izin verme açısından risk gruplandırması yapılmasına imkan sağlar.

PAH, koroner arter bypass cerrahisi geçiren hastalarda kötü postoperatif sonuçlarla ilişkilendirilmiştir. ABI yoluyla alt ekstremite vasküler fizyolojik değerlendirmesinin, transplantasyon öncesi değerlendirmenin bir parçası olabileceği düşünülmektedir. Amerika’dan araştırmacılar, PAH'ın postoperatif dönemde greft yetmezliği ve ölümü ön gördürüp gördüremeyeceğini belirlemek için, PAH için vasküler değerlendirme yapılan böbrek transplantasyon alıcılarını incelediler. PAH şiddetini, primer sonlanım noktaları olan organ yetmezliği ve ölüm ile sekonder son noktalar olan miyokard enfarktüsü, GIA / inme ve ekstremite iskemisi, kangren veya ampütasyon ile ilişkilendirdiler.

Araştırmacılar, yaş, cinsiyet, sigara içme öyküsü, hipertansiyon, diyabet, inme, koroner arter hastalığı veya kalp yetmezliği, uzun süredir diyalize girmek gibi bilinen kardiyovasküler risk faktörlerine göre ayarlama yaptıktan sonra, böbrek nakli öncesindeki 5 yıl içinde anormal bir ABI ile ölçülen PAD ile greft yetmezliği ve mortalite oranlarının korelasyonunu analiz ettiler. Transplantasyon yapılan 1055 hastadan, nakilden önceki 5 yıl içindeki arteriyel çalışmaları mevcut olan 819'unun verilerini değerlendirdiler. 819 böbrek transplantasyon alıcısının % 46'sında PAH mevcut olduğunu gördüler. Düşük ABI’nın, organ yetmezliği, ölüm ve ikincil sonlanım noktaları için bağımsız ve anlamlı bir öngördürücü olduğunu gösterdiler. Düşük ABI’nın, greft yetmezliği açısından üç kat, nakilden sonra ölüm riski açısından 2 kat ve sekonder sonlanım noktalar açısından üç kat daha fazla risk ile ilişkili olduğunu buldular.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Patel et al. Peripheral arterial disease preoperatively may predict graft failure and mortality in kidney transplant recipients, Vascular Medicine 1–6 2017.

Maraton Koşmak Kısa Süreli Böbrek Hasarına Neden Olabiliyor

16 Haziran 2017

Yapılan yeni bir araştırmaya göre, maraton koşmanın yarattığı fiziksel stres kısa süreli böbrek hasarına neden olabiliyor. Araştırmaya dahil edilen koşucuların böbrekleri, maraton sonrası iki gün içinde tamamen iyileşse de, maratonların popülaritesini arttırdığı bu dönemde, bu yorucu aktivitenin potansiyel uzun vadeli etkileri ile ilgili soru işaretleri akla geliyor. Daha önce yapılmış araştırmalarda, sıcak havalarda maden çalışmaları, şeker kamışı toplama ve askeri eğitim gibi olağandışı yoğun faaliyetlerde bulunmanın böbreklere zarar verebileceği gösterildi. Maraton koşmanın böbrek sağlığı üzerindeki etkileri hakkında ise oldukça az şey biliniyor.

Araştırmacılar prospektif gözlemsel çalışmalarına, 2015 Hartford Maratonu'nda koşan 22 maraton koşucusunu dahil ettiler. Koşucuların ortalama yaşı 44’tü ve % 41'i erkekti. Katılımcılardan 26,2 mil maraton koşmadan önce ve sonra kan ve idrar örnekleri topladılar. Örnekler, maraton öncesi 24 saat (gün 0), maraton sonrası hemen (gün 1) ve maraton sonrası 24 saatte (gün 2) toplandı. İdrar mikroskopisi analizinin yanı sıra serum kreatinin, kreatin kinaz ve idrar albumin ölçümleri yapıldı. Altı idrar hasar biyolojik belirteci (IL-6, IL-8, IL-18, böbrek hasar molekülü 1, nötrofil jelatinaz ile ilişkili lipokalin ve tümör nekroz faktörü α) ve iki idrar tamir biyolojik belirteci (YKL-40 ve monosit kemoatraktan protein 1) ölçüldü. Akut böbrek hasarı (AKI) evre 1, 0. günden sonraki 48 saat içinde serum kreatinin düzeyinde 1,5 ila 2 kat veya 0,3 mg / dL artış olarak tanımlandı ve AKI 2. evre, kreatinin düzeyinde 2-3 kattan fazla artış olarak tanımlandı.

Araştırmacılar, incelenen koşucuların % 82'sinin yarıştan hemen sonra evre 1 ve 2 AKI tablosu gösterdiğini tespit ettiler. %73'ünde mikroskopik tübüler hasar tanısı vardı. Serum kreatinin, idrar albümin ve hasar ve onarım biyolojik belirteç seviyeleri 1. günde zirve yaptı, 0. ve 2. günlere kıyasla belirgin şekilde yükseldi. Serum kreatin kinaz seviyeleri, 0. günden 2. güne kadar anlamlı olarak artmaya devam etti. Araştırmacılar, böbreğin, maratonun fiziksel stresine, hasar ile tepki verdiğini belirttiler. Maraton ile ilgili böbrek hasarının potansiyel nedenlerinin, maraton sırasında meydana gelen temel vücut ısısındaki devamlı artış, dehidrasyon ya da böbreklere azalmış kan akışı olduğunu aktardılar. Araştırmacılar, maraton koşusu ile ilişkili kalp fonksiyonlarında da değişiklikler olduğunu gösterdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sherry G. Mansour, Gagan Verma, Rachel W. Pata, Thomas G. Martin, Mark A. Perazella, Chirag R. Parikh. Kidney Injury and Repair Biomarkers in Marathon Runners. American Journal of Kidney Diseases, 2017

İnsan Sitomegalovirüsünün Hodgkin ve Non-Hodgkin Lenfomalar ile İlişkisi

01 Haziran 2017

İnsan sitomegalovirüsü (HCMV),  genellikle asemptomatik primer enfeksiyon ile sonuçlanır ve insanlarda ömür boyu devam edebilir. İmmünsüpresyon evrelerinde sporadik olarak tekrar aktif hale gelebilir. Transplantasyon alıcıları ve AIDS hastaları gibi immünsüpresif hastalarda, sitomegalovirüs sıklıkla ağır hastalıklara neden olur. Batı ülkelerinin yaklaşık %30-90'ı, gelişmekte olan ülkelerin nüfusunun % 90'ından fazlası sitomegalovirüs ile enfektedir. Virüs tükürük, idrar ve anne sütü ya da organ transplantasyonu yoluyla bulaşır. Kuluçka süresi yaklaşık 4-8 ​​haftadır. HCMV enfeksiyonu genellikle asemptomatiktir fakat ateş, lenf nodu şişliği, gastrit, özofajit ve grip benzeri semptomlar gibi mononükleozdakilere benzer semptomlar nadiren görülür. HCMV, kanserojen bir virüs olarak bilinmemektedir fakat latent fazdaki HCMV, gastrik kanser ve T hücreli lenfomalar gibi bazı malignitelerle korelasyon göstermektedir. HCMV'nin Hodgkin ve non-Hodgkin lenfomaları ile ilişkili olabileceğini gösteren bazı veriler mevcuttur.

Birincil enfeksiyondan sonra, HCMV latent faza girer ve bu fazda genomu epizom haline gelir. HCMV'nin latentleşmesine neden olan bazı faktörler vardır. Bu faktörlerden birisi UL138'dir ve latent faz sırasında eksprese edilen birkaç mRNA geninden biridir. HCMV replikasyonu, latent durumun yeniden aktifleştirilmesinde önemli bir role sahip çok erken genler (immediate early genes - IEI) de dahil olmak üzere gen alt grupları tarafından düzenlenir. UL138'in saptanması latent HCMV enfeksiyonunu ve IE1'in saptanması latent CMV enfeksiyonunun reaktivasyonunu gösterir. İran’dan bir grup araştırmacı, Hodgkin ve Non-Hodgkin lenfomalı hastalardan histolojik doku örneklerinde CMV latent enfeksiyon sıklığının saptamak amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar yaptıkları kesitsel çalışmada, Hodgkin lenfoma için 25 ve non-Hodgkin lenfoma için 25 örneği içeren toplam 50 parafin gömülü doku bloğu incelediler. RNA ekstraksiyonu ve cDNA hazırlamasından sonra, IEI mRNA'sının saptanmasında RT (Reverse-Transcription) –PCR’ı ve mRNA UL138'in tanımlanmasında nested PCR kullandılar. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfomalı 25 vakanın 5'inin (% 20) hem IE1 hem de UL 138 için pozitif olduğunu buldular. 25 Hodgkin vakasında yalnızca 1’inin (% 4) UL 138 için pozitif olduğunu ve vakaların hepsinin IE1 için negatif olduğunu gördüler. Araştırmacılar, non-Hodgkin lenfoma hastalarında, UL 138 için, % 20 ile nispeten yüksek bir ekspresyon oranı tespit edildiğini, bu nedenle latent CMV enfeksiyonunun hastalığın gelişiminde rol oynuyor olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Hamide Mehravaran, Manoochehr Makvandi, Alireza Samarbaf Zade, Niloofar Neisi, Hadis Kiani, Hashem Radmehr, Toran Shahani, Seyedeh Zeinab Hoseini, Nastaran Ranjbari, Rahil Nahid Samiei. Association of Human Cytomegalovirus with Hodgkin’s Disease and Non-Hodgkin’s lymphomas, Asian Pac J Cancer Prev, 18 (3), 593-597.

Organ Naklinde Reddi Önceden Haber Veren Yeni Bir Yöntem Gösterildi

24 Mayıs 2017

Tüm dünyada organ nakli sıklığı giderek artmaktadır. Bununla birlikte, organın türüne bağlı olarak, çoğu zaman nakledilen organa, alıcının bağışıklık sistemi saldırdığı ya da ’reddettiği’ için, nakillerin %20 ile 50'si beş yıl içinde başarısız olmaktadır. Pennsylvania Üniversitesi Perelman Tıp Fakültesi’nden araştırmacılar, organ nakli reddi için, standart yöntemlerle karşılaştırıldığında, daha erken uyarı sağlayan ve daha invaziv ve ağrılı bir iğne biyopsisi yerine yalnızca bir kan testi gerektiren yeni bir yöntem keşfettiler. Transplantasyon reddi tespiti için bu yeni yaklaşımın geçerliliği daha sonraki çalışmalarda da doğrulanırsa, doktorlar transplantasyon alıcılarını daha sağlıklı tutmayı sağlayabilirler. Daha iyi bir biyolojik belirteç ile immünosüpresif ilaçlar kullanan bu hastaların çoğunda, transplantasyon reddi evrelerini tersine çevirmek mümkün olabilir. Doktorlar, reddi daha erken tespit edebildiklerinde, sürece daha etkin müdahale edebilirler. Bununla birlikte, transplantasyon alıcıları, organ reddi meydana gelmediğinde, immünosupresif ilaçları düşük idame dozlarında kullanabilirler böylece bu ilaçların, kanser, yüksek tansiyon, fırsatçı enfeksiyonlar ve böbrek hasarı gibi yan etkilerinden de kurtulabilirler.

Yeni yöntem, normalde çoğu hücre tipinden salınan, eksozomlar olarak bilinen küçük, kapsül benzeri yapıları içeriyor. Eksozomların nasıl oluştukları henüz tam olarak bilinmese de, bu kapsüllerin ana hücrelerindeki, komşu hücrelerin aktivitelerini etkileyebilecek, protein ve diğer molekülleri içerdiği biliniyor. Ana hücrelerinde olduğu gibi, eksozomların yüzeylerinde, vücudun bir parçası olarak bağışıklık sistemince tanınmalarını sağlayan ve genellikle MHC antijenleri olarak adlandırılan, protein belirteçleri bulunuyor. Araştırmacılar, yaptıkları çalışmada donör eksozomlarının farklı yüzey işaretlerinin, bu küçük yapıların kan testlerinde saptanmasına ve potansiyel nakil reddi ataklarını öngörmesine izin verebileceğini düşündüler. Farelere insan pankreatik adacık hücrelerinin nakledildiği standart bir laboratuvar modelini kullanarak, farelerin kanlarında, nakledilen insan hücrelerindeki eksozomları tespit edip miktarlarını ölçebildiklerini gösterdiler. Ayrıca, farelerde nakillerin immün reddini başlattıklarında, ölçülen nakledilen adacık eksozom seviyelerinde keskin ve hızlı bir düşüş fark ettiler.

Araştırmacılar, insanlarda, transplantasyon-eksosom stratejisinin ilk araştırmasında, adacık hücrelerinin nakledildiği 5 alıcının depolanmış kan plazması örneklerini incelediler ve nakilleri takiben bu numunelerde donör eksozomlarını tespit edebildiler. Düşen eksozom ölçümünün, insanlardaki nakil reddinin öngörülmesinde yararlı olabileceğine dair bazı ön kanıt da buldular. Nakledilen adacık hücrelerini reddeden bir hastada, nakledilen hücrelerin çalışmamaya başlamasından altı buçuk ay önce alınan bir kan örneğinde, verici eksozom seviyesinde dik bir düşüş saptadılar ve hastada klinik diyabet bulguları gelişti. Araştırmacılar, bu yaklaşıma ait kapsamlı bir incelemede  donör doku eksozomlarını, şu anda en yaygın organ nakli türü olan böbrek naklinde de izole edebileceklerini ve tespit edebileceklerini, sadece kanda değil idrarda da donör-böbrek eksozomlarının izole edilebileceğini ve niceliksel olarak tespit edilebileceğini ve böylece kan testlerinden daha az invaziv olan idrar testlerinin yapılabileceğini gösterdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Prashanth Vallabhajosyula, Laxminarayana Korutla, Andreas Habertheuer, Ming Yu, Susan Rostami, Chao-Xing Yuan, Sanjana Reddy, Chengyang Liu, Varun Korutla, Brigitte Koeberlein, Jennifer Trofe-Clark, Michael R. Rickels, Ali Naji. Tissue-specific exosome biomarkers for noninvasively monitoring immunologic rejection of transplanted tissue. Journal of Clinical Investigation, 2017.

Transplantasyon Hastalarında Bekleme Listeleri İyileştirilebilir mi?

31 Ekim 2016

Böbrek yetmezliği bireylerin hayatını ciddi tehdit altına alan bir hastalıktır. Böbrek yetmezliği genellikle obezite, diyabet, hipertansiyon ve damar hastalıkları ile ilişkili olarak meydana gelir ve SDBY hastaları genel popülasyona göre 3,6 kat daha yüksek mortaliteye sahiptir. Böbrek transplantasyonunun sağ kalıma faydası bilinmektedir ve mortalite oranının transplantasyon yapılanlarda kontrol gruplarına göre %48-82 oranında daha düşük olduğu gösterilmiştir. Transplantasyonun potansiyeli, donör organlarının bulunmasında sıkıntı yaşanması, yeterince organ bulunamaması ve buna bağlı bekleme listesinde bekleme sürelerinin giderek artması nedenleriyle sınırlıdır.

2014 yılında Amerika’da böbrek transplantasyonunun etkililiğini artırmak için yüksek kalitedeki greftlerin; yaş, diyaliz öyküsü, diyabet durumu ve daha önce transplantasyon öyküsü gibi değişkenleri değerlendirerek öngörülen yaşam süresi beklentisi en yüksek olan adaylarla eşleştirilmesi şeklinde dizayn edilen tahmini transplantasyon sonrası sağ kalım skoru (EPTS) uygulanılmaya başlanmıştır.

Bu hastalardaki kırılganlığın sebebi daha kötü sağ kalım ve böbrek transplantasyon adayları arasında artan kaynak gereksinimleri ile ilişkilidir fakat değerlendirmeler zaman, maliyet ve doğrudan hasta etkileşimlerini gerektirmektedir.

Atlanta’dan bir grup araştırmacı transplantasyon hastalarında bekleme listesi, hastaneye yatışlarının hastaların daha sağlıklı olmaları için bir öncü olabileceğini ve kötü sonuç riskini azaltabileceğini düşündüler. Araştırmacılar 2000-2011 yılları arasında transplantasyon bekleme listesinde devam eden Medicare sağlık sigortalı 51,111 yetişkin SDBY hastasının US Böbrek Veri Sistemi verilerini analiz ettiler.

Araştırmacılar verileri analiz ettiklerinde mevcut hastaların ağırlıklı olarak daha yüksek kaynak ihtiyacı, artmış bekleme listesi mortalitesi ve azalmış nakil olasılığına sahip olduklarını gördüler. Sağ kalım faydası korunmuş olmasına rağmen greft ve alıcı sağ kalımı düşüktü. Bekleme listesi başvurularının tek başına uygulandığı bir modelle listeye girme sonrası mortalitenin önceden tahmin edilmesinde EPTS’den daha iyi sonuç alındığı gözlendi. Araştırmacılar kısmen uzun ömürlü eşleştirmeye dayalı mevcut böbrek paylaştırma politikasının transplantasyon adaylarının hastaneye yatış kayıtlarının dikkate alınmasıyla dikkat çekici şekilde geliştirebileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Raymond J Lynch et al. First-year waitlist hospitalization and subsequent waitlist and transplant outcome, doi: 10.1111/ajt.14061

Dendritik Hücreler Organ Reddinde Anahtar Rol Oynuyor

20 Ekim 2016

University of Pittsburgh School of Medicine’den araştırmacıların liderlik ettiği çok uluslu bir araştırma grubunun yaptığı çalışmada böbrek ve kalp transplantasyonu altındaki farelerde organ reddi riskini azaltan belirli hedef donör hücreler tanımlandı. Çalışmanın sonuçlarının insanlarda organ transplantasyonu sonrası organ reddi için koruyucu ve tedavi edici yeni yollar geliştirilmesinde kullanılabileceği düşünülüyor.

Araştırmacılar organ transplantasyonu için son 20 yıldır herhangi bir gelişme yaşanmadığını belirtiyorlar ve hala hastaların dikkat çekici bir kısmının immünsupresif tedavilere rağmen red nedeniyle greftlerini kaybettiklerine dikkat çekiyorlar. Transplantasyon sonrası organ reddi probleminin üstesinden gelmek için yeni metotlar geliştirilmesine ihtiyaç olduğunu ve çalışmalarının bu yolda atılmış önemli bir adım olabileceğini aktarıyorlar.

Transplantasyon sonrası immünsupresif tedaviler kullanılmadığı takdirde alıcıların immün sistem tarafından özellikle de T hücrelerce transplante edilen organın hızlı bir şekilde reddi meydana geliyor. Organ transplantasyonunda başarı, reddi önleyici ilaçlar uygulayarak lenf nodlarında, dalakta ya da greftte T Hücrelerinin aktivasyonunu önlemeye bağlı. Eğer T hücre aktivasyonu meydana gelirse reddi durdurmak daha zor hale geliyor. T hücreler tamamen aktif hale gelebilmek için dendritik hücreler denen oldukça özelleşmiş hücre tipleri ile fiziksel temasta bulunmaya ve onlardan yardım almaya ihtiyaç duyuyorlar. Transplantasyon sonrasında dendritik hücrelerin ana fonksiyonu, vücutta immün yanıta neden olan lenfoid dokulardaki donör-reaktif T hücrelere donörden kaynaklı antijenleri sunmak.

Araştırmacılar çalışmalarında dendritik hücrelerin, transplante edilen organın reddinde, T hücreleri aktive ederek anahtar rol oynadığını gördüler. Farelerde kalp ya da böbrek grefti ile gelen donör dendritik hücrelerinin hızlı bir şekilde alıcının dendritik hücreleri ile yer değiştirdiğini böylece greftte T lenfosit aktivasyonunu başlatarak organ reddi riskini arttırdıklarını gözlemlediler. Dendritik hücrelerin sadece greft-boşaltıcı lenfoid organlarda antijen sunucu hücreler olarak anahtar rol oynamadığını bununla beraber transplante edilen organlarda da kritik fonksiyonları olduğunu kanıtladılar. Çalışmada transplantı infiltre eden dendritik hücreleri saf dışı bırakmanın proliferasyonu ve greftteki T hücre sağ kalımını azalttığını böylece transplantın sağ kalımının uzatıldığını gösterdiler.

Araştırmacılar bundan sonraki adımlarının transplante edilen organlardaki dendritik hücreleri spesifik olarak hedef alan metotlar geliştirmek olduğunu ve bu metodlar ile hastaların bütün immün savunmalarını riske atmadan organ reddini önlemek ve durdurmanın mümkün olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Quan Zhuang et al. Graft-infiltrating host dendritic cells play a key role in organ transplant rejection. Nature Communications, 2016

Canlı Donör Organ Transplantasyonunda Donör Sağlığı

06 Eylül 2016

Böbrek ve karaciğer transplantasyonları için organ kaynağı olarak canlı donörlerin kullanımı giderek artmaktadır ve dünya transplantasyon topluluğu yararları en üst düzeye çıkaracak bununla birlikte riskleri en aza indirecek hayat kurtarıcı prosedürler için çabalamaktadır. 2014 yılında tüm dünyada yaklaşık 33.000 canlı donörden alınan böbrek ve 5.000 canlı donörden alınan karaciğer ile transplantasyona ihtiyacı olan hastalara organ sağlanmıştır.

Son dönemde canlı donörlerin seçiminin ve değerlendirilmesinin iyileştirilmesi, transplantasyon sürecinde cerrahi ve medikal uygulamaların geliştirilmesi ve prosedür sonrasında izlemlerin yapılması konularının öneminin altı çizilmektedir. Canlı donörlerin yaşam boyu izlemlerinin devam ettirilmesinin gerçek risklerin daha kapsamlı ve doğru şekilde anlaşılmasında gerekli olduğu düşünülmektedir. Konu ile ilgili uzmanlar canlı donörlere karşı sorumlulukları olduğunu ve onların sağlık bakımları ile ilgilenilmesinin çok önemli olduğunu belirtiyorlar. Canlı donörlerde prosedür sonrası ortaya çıkan sağlık problemlerinin sebepleri dahil donörlerle ilgili yaşam boyu sağlık verilerinin karmaşık sorunlara yol açtığını aktaran farklı yayınlar mevcuttur.

Canlı donör transplantasyonu hastaları, sağlık profesyonellerini ve toplumu farklı kaygılarla yüz yüze getirmiştir. Klinisyenler klinik pratikte tüm çelişkiler içinde global profesyonel rehberleri ve konsensüs raporlarından yardım almaktadır. Günümüzde canlı donörden karaciğer transplantasyonu Amerika ve Avrupa’da karaciğer transplantasyonlarının %5’inden azını oluşturmaktadır fakat tüm dünyada karaciğer transplantasyonunun esas formu haline gelmektedir. Latin Amerika’da canlı donörden karaciğer transplantasyonunun umut vaat edici olduğunun vurgulandığı bir makale yayınlanmıştır. Bir başka makale ise İran’daki tartışmalı ödemeli canlı organ bağışı hakkında ciddi görüşler bildirmiştir.  Son dönemde canlı pankreas donörlerinin uzun dönem sonuçları ile ilgili yeni veriler üzerinde durulmaktadır. Bununla birlikte hematopoetik kök hücre transplantasyonu için güvenlilik sistemi kurulmuştur.

Araştırmacılar canlı donör transplantasyonuna dahil olan donörler, alıcılar, klinisyenler, cerrahlar, transplantasyon hemşireleri, hasta dernekleri, transplantasyon koordinatörleri, kamu politika analistleri, milletvekilleri ve en önemlisi karar verme yükünü paylaşan aileler için üzerinde düşünmeye değer önemli bir mesele olduğunu belirtiyorlar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wolters Kluwer Health: Lippincott Williams and Wilkins. "Saving lives, protecting donors: Transplantation presents update on living-donor organ transplantation." ScienceDaily. ScienceDaily, 4 June 2016.

Dünyaca Ünlü Türk Doktoru Bir Karaciğer ile Üç Nakil Yaptı

13 Temmuz 2016

ABD’nin önde gelen tıp dergilerinden olan Castle Connolly Medical’ın yayımladığı 32 kişilik “Amerika’nın İyi Doktorları” listesine giren ilk Türk doktoru olma ünvanına sahip Prof. Dr. Şükrü Emre gerçekleştirdiği karaciğer nakli ameliyatlarıyla dünyaca ün yapmıştı.

İlk ve orta öğrenimini Konya Ereğlisi’nde tamamlayan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu Prof. Dr. Şükrü Emre, doçentliğini takiben 1988’de ABD’ye gittiğinde aldığı iş teklifi üzerine bu ülkede kaldı. Yale-New Haven Hastanesi’nde Karaciğer Nakli Bölümü Direktörlüğü’nü takiben New York Mt. Sinai Hastanesi’nde benzer bir bölümün başına getirilen 65 yaşındaki uzman cerrah, 2005 yılında “tıp mucizesi” diye anılan bir nakil operasyonuyla uluslararası üne kavuştu.

Prof. Dr. Emre’nin hastalarından 5 yaşındaki Franklin Chuqui sağlığına kavuşmak için karaciğer nakli bekliyordu. Trafik kazasında ölen birinin organı çocuğa nakledilecekti. Fakat hazırlık aşamasında organın ihtiyaçtan büyük olduğu görüldü. Türk doktor bunun üzerine karaciğeri ikiye ayırıp bir parçayı Franklin’e, diğerini ise bir başka hastanede nakil bekleyen ailesel amiloid nöropati 37 yaşındaki John Lee’ye nakletti. Ailesel amiloid nöropati (AAN) hastalığında karaciğerdeki transtiretin enzimindeki mutasyon nedeniyle vücuttaki amiloid metabolize edilememektedir. Bu durum hastalarda 25 – 30 yıl içinde nörolojik bozukluklara yol açmaktadır. Hastalığın sonuçlarının geç çıkması bu hastaların karaciğerlerini 50 yaş üstü hastalarda kullanılabilmesine imkan tanımaktadır.

Bu yüzden eş zamanlı ameliyatların üçüncüsü ve sonuncusu olan hasta ise ameliyathaneye getirilen 67 yaşındaki Harriet Goldman’a yapıldı. Lee’nin eski karaciğerinin sağlıklı kısmı alınarak Harriet’e aktarıldı. “Domino ameliyatı” olarak adlandırılan bu tıbbi operasyon Prof. Dr. Şükrü Emre liderliğindeki ekip tarafından başarıyla sonuçlandırıldı.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  Hürriyet - Doğan Uluç  - New York 22 Kasım 2010 http://medicine.yale.edu/pediatrics/gastro/people/sukru_emre.profile

Neandertal Y Kromozomu Artık Yok

15 Nisan 2016

Y kromozomu iki insan cinsiyet kromozomundan biridir. X kromozomundan farklı olarak Y kromozomu sadece babadan oğula geçiş göstermektedir. Her ne kadar modern insanın neandertal DNA’sına ait kalıntıları taşıdığı düşünülmekteyse de Stanford Üniversitesi araştırmacılarının yapmış olduğu son çalışmaya göre neandertal Y kromozomu asırlar önce kayboldu.

Şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalarda modern insan DNA’sının neandertal DNA ile % 2,5-4 oranında benzerlik gösterdiği kanıtlanmıştı. Bu çalışmada ise ilk kez neandertal Y kromozomu ile modern insan Y kromozomunu kıyaslayan ilk çalışma olma özelliğine sahip. Çalışmanın sonucunda araştırıcılar neandertal Y kromozomunun asırlar önce kaybolduğunu ve modern insan Y kromozomu ile artık herhangi bir benzerlik göstermediğini tespit ettiler.

Bunun neden gerçekleştiği ile alakalı araştırıcılar 2 fikir ortaya sürüyorlar. Bunlardan birincisi bin yıllar geçtikçe neandertal Y kromozomunun şans eseri ortadan kaybolması, ikincisi ise neandertal Y kromozomunun sahip olduğu genlerin diğer insan genleriyle uyuşmuyor olması. Araştırıcılar ikinci olasılığı destekleyecek verilere de ulaştılar.

Birkaç Y kromozomu geni bağışıklık sisteminde görev alan bazı genlerle uyuşmazlık göstermekte. Y kromozomunda yer alan üç minor histokompatibilite antijeni veya H-Y geni, transplant cerrahlarının immün yanıt için değerlendirdiği HLA antijenlerine benzerlik göstermektedir. Erkekten kadına transplantasyon durumunda beklenmeyen bir transplantasyon rejeksiyonu gelişebilmektedir. Kadın bağışıklık sistemi neandertal H-Y antijeni taşıyan erkek fetüse saldırabilir, bu sayede neandertal Y kromozomu zaman içerisinde ortadan kaybolmuş olabilir.

Y kromozomu üzerinde yapılan bu çalışma aynı zamanda neandertal ile insanın ne zaman ayrıştığına da tarihsel açıdan ışık tutuyor. Daha önceki çalışmalarda bu ayrışmanın 400 bin ile 800 bin yıl öncesinde olduğu tahmin ediliyordu. Son çalışmada tahmin edilen süre 550 bin yıl.

Neandertal Y geni sekanslaması bir çok bilinmeyen soruya ışık tutmuş olsa da araştırma ekibi bu konu hakkında daha ileri çalışmalarını sürdürüyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

 Mendez et al. The divergence of Neanderthal and modern human Y chromosomes. American Journal of Human Genetics, 2016 DOI: 10.1016/j.ajhg.2016.02.023

Periferik Arteriyel Hastalığa Sahip Hastalarda Böbrek Nakli Bekleme Listesindeyken ve Nakil Sonrasında ki Mortalite Oranları Araştırıldı

23 Mart 2016

Periferal arteriyel hastalık (PAH), son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) sahip hastalarda, özellikle de diyabeti olanlarda en yaygın görülen ve güçten düşürücü hastalıklardandır. SDBY sahip hastalarda PAH için risk faktörlerinin arasında üremi, hiperparatiroidi, vasküler kalsifikasyon ve kronik enflamasyon ile ilişkili olabilen, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, hiperlipidemi, sigara kullanımı ve diyabet gibi durumlar sayılabilir.

Böbrek transplantasyonu, SDBY’ye sahip hastalarda yaşam kalitesini ve sağ kalımı arttırmak için tercih edilen bir tedavi yaklaşımıdır. PAH‘nin greft ve transplantasyon sonuçları üzerinde ki etkisini araştıran geniş çaplı bir araştırma yoktur. PAH’ye sahip hastalarda immünsüpresyonun zararlı olabileceği belirtilmektedir. Transplantasyon için bekleyen hasta sayısına göre daha az sayıda uygun organ bulunabildiğinden trasnplantasyon listelerinde bekleme süreleri artmıştır.  Eşlik eden hastalıkların artması transplantasyona ihtiyacı da arttırmaktadır. Daha önce PAH’ye sahip böbrek transplantasyon alıcılarında kardiyovasküler riskin daha fazla ve greft sonuçlarının daha kötü olduğu gösterilmiştir. PAH’ye sahip kişilerde sebebi ne olursa olsun ölüm oranı PAH’ye sahip olmayanlara göre %3’e %6,2 ile daha yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte literatürde PAH’nin transplantasyon üzerine etkisinin diyalize ya da takibe devam etmeye göre nasıl olduğuna dair bir veri yoktur.

Amerika’dan bir grup araştırmacı PAH’ye sahip hastalarda transplantasyon sonrası artmış mortalite ve kardiyovasküler risk buldukları daha önceki çalışmalarından yola çıkarak, PAH’ye sahip hastalarda transplantasyon sonrasında sağ kalımda bir iyileşme olmadığını iddia ettiler. Araştırmacılar çalışmalarında Amerika Birleşik Devletleri Renal Veri Sistemi’ni (ABDRVS) kullanarak 2001-2007 yılları arasındaki diyaliz hastalarını kullandılar. 70 yaşından küçük PAH hastalarını çalışmalarına dahil ettiler. Bu hastaları bekleme listesindekiler, grefti kadavradan alan alıcılar ve grefti canlı donörden alan alıcılar olmak üzere üç gruba böldüler. Bu grupları da yaşa göre faklı alt gruplara ayırdılar. Mortalite farklılıklarını karşılaştırmada zaman bağımlı Cox regresyon modellerini kullandılar.

Araştırmacılar verileri incelediklerinde kriterleri karşılayan PAH’li 23,699 diyaliz hastası tanımladılar. Bunların sadece %16,7’si (3964 kişi) bekleme listesindeydi ve %8,9’una  (2121 kişi) transplantasyon yapılmıştı. Transplantasyon yapılanların 793’ü organı canlı donörden ve 1328’i kadavradan almıştı. Araştırmacılar, canlı donörden greft alan grupta herhangi bir zamanda ki hasta sağ kalımının bekleme listesindekilere göre dikkat çekici şekilde daha iyi olduğunu gördüler. Kadavradan greft alan hastalarda ise bekleme listesindekilere göre ilk bir yılda ki mortalite oranları daha yüksekken, 1 yıldan sonra bekleme listesindekilerinki ile farklı değildi. Kadavradan greft alan grubun içinde, etkileyen diğer faktörler elimine edildiğinde ölüm için rölatif risk, daha önce ampütasyon gerektiren şiddetli vasküler hastalığa sahip olanlarda dikkat çekici şekilde daha yüksek bulundu.

Araştırmacılar sonuçları değerlendirdiklerinde, PAH’ye sahip hastalarda kadavradan alınan organ ile transplantasyonun bekleme listesinde olanlardan sağ kalım bakımından daha fazla avantaj sağlamadığını gördüklerini belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Brar et al. Mortality on the Kidney Waiting List and After Transplantation in Patients With Peripheral Arterial Disease: An Analysis of the United States Renal Data System, Transplantation Proceedings, January–February, 2016 Volume 48, Issue 1, Pages 15–20

Karaciğer Transplantasyonu Sonrası Derin Ven Trombozu ve Pulmoner Emboli Gelişme İnsidansı ve Risk Faktörleri Nedir?

29 Şubat 2016

Son yirmi yılda, derin ven trombozu (DVT) ve pulmoner emboli (PE)  ile giderek daha fazla mortalite ve morbidite kaynağı olarak karşılaşılmaktadır. Ölümcül pulmoner emboli ile sonuçlanan, yıllık 900,000 kadar yüksek oranda DVT vakası ortaya çıkmaktadır. DVT için en son kılavuzlarda önerilen strateji, majör abdominal cerrahi hastalarına düşük molekül ağırlıklı heparin ya da düşük doz franksiyone olmayan heparinden biri ile profilaksi verilmesidir. Bu antikoagülan tedavinin kanama komplikasyonlarını arttırma olasılığı da mevcuttur. Bu yüzden DVT’den korunma stratejileri geliştirirken klinisyenlerin, hastaların bireysel risk faktörlerine ve operasyon performansına dayalı olarak her hastaya özel risk faktörleri profilini anlamaları çok önemlidir. 

Özellikle karaciğer transplantasyonu (KT) için, bu alanda kanıt eksikliği mevcuttur. Bunun sebebi KT alıcılarının daha fazla oranda koagülopatik olmaları ve bu kişilerde daha az oranda DVT gelişmesi olabilir. Şimdiye kadar KT alıcılarında DVT ve PE’nin araştırıldığı iki çalışma mevcuttur ve her iki çalışmada da bu hasta grubunda majör abdominal cerrahi hastaları ile benzer oranda DVT gelişme riski olduğu belirtilmiştir.

Amerikalı bir grup araştırmacı yaptıkları retrospektif, tek merkezli çalışmada karaciğer transplantasyonu sonrası DVT ve PE insidansını ve risk faktörlerini araştırdılar. Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles Transplantasyon Merkezinde 2006-20013 yılları arasında KT uygulanan hastaları çalışmalarına dahil ettiler. Araştırmacılar KT sonrası DVT ya da PE gelişen bir hasta grubu ve potansiyel risk faktörlerinin değerlendirmek için aynı yaş profilinde DVT ya da PE gelişmeyen karşılaştırma grubu oluşturdular.

Çalışma periyodu boyunca KT uygulanan 867 hastadan 43 tanesinde DVT/PE gelişti ve 50 tane yaş uyumlu DVT/PE gelişmeyen hasta grubu belirlendi. Tüm hastalar postoperatif 30. güne kadar takip edildi. DVT/PE gelişen hastalara yüksek miktarlarda kriyopresipitat ve taze donmuş plazma verildi. DVT/PE gelişen hastalarının INR’leri dikkat çekici şekilde daha yüksekti ve postoperatif komplikasyonlar daha sıktı. DVT/PE gelişen hastalarında kanama, solunum yetmezliği ve böbrek yetmezliği gibi komplikasyonlar, diğer gruba göre %0’a %16 gibi bir oranla daha fazla gözlendi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada,  KT sonrasında DVT ya da PE gelişme riskini majör abdominal cerrahilerde ki ile benzer oranda bulduklarını belirttiler. Ayrıca artan miktarlarda intraoperatif kriyopresipitat / taze donmuş plazma alan ya da postoperatif INR’si yüksek olan hastalarda DVT/PE gelişme olasılığının daha yüksek olduğunu söylediler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Emuakhagbon et al. Incidence and risk factors for deep venous thrombosis and pulmonary embolus after liver transplantation, The American Journal of Surgery 2016 http://dx.doi.org/10.1016/j.amjsurg.2015.11.028

Akciğer Transplantasyonunda Kısa Boylu Olmak Dezavantaj mı?

11 Şubat 2016

Kolombiya Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının yaptığı çalışma gösteriyor ki; kısa boylu yetişkin akciğer transplantasyon adayları ortalama boydaki adaylara göre daha düşük oranda akciğer nakli olabildiğini ve bu kişilerde transplantasyon beklerken daha fazla oranda solunum yetmezliği sebepli ölüm görülüyor. Bu eşitsizlikten özellikle kadınlar etkileniyor çünkü genellikle kadınlar erkeklere göre daha kısa boya sahipler.

Araştırmanın öncüsü David J. Lederer, cerrahların kısa boylu transplantasyon adayları ile yine kısa boylu donörleri eşleştirmeye çalıştıklarını bunun sebebinin de transplantasyon sonrası daha iyi sonuçların gözlendiğine inanmaları olduğunu söylüyor. Araştırmacı son zamanlarda bu yaklaşımın kısa boylu kişilerde daha az sayıda nakil yapılmasına ve daha kötü sonuçlar alınmasına sebep olduğunun fark edildiği de belirtiyor. Kısa boylu kişilerin aleyhindeki bu durumun bilimsel ya da tıbbi bir gerekçesinin olmadığını, kısa boylu transplantasyon adaylarının büyük akciğerlerin üstesinden gelebileceğini hatta cerrahların transplantasyon öncesi akciğer boyutlarını küçülterek daha iyi sonuçlar alabileceklerini ekledi.

Araştırma grubu 2005-2011 yılları arasında Amerika’da akciğer transplantasyonu için listede bekleyen 13,346 adayın bilgilerini incelediler. 163 cm ve altı boya sahip adaylarda 170 - 175 cm adaylara göre transplantasyon oranının %34 daha düşük olduğunu gördüler. Kısa boylu adaylarda ölüm oranlarının ve klinik durumlarında ki kötüleşmeden dolayı listeden kaldırılma oranlarının %62 daha yüksek olduğunu da fark ettiler. Bu kişilerde transplantasyonu beklerken solunum yetmezliği gelişme oranı yine  %42 yüksekti.

Araştırmacılar bu eşitsizliğin azaltılmasında transplantasyon merkezlerinin yapabileceği çok şey olduğunu söylediler. Az miktardaki büyük akciğerleri cerrahi küçültme ile kısa boylu alıcılara verebileceklerini ya da yaşayan iki donörden sağlanan akciğer loblarını lober transplantasyon yöntemi uygulayarak nakledebileceklerini belirttiler.

Araştırmacılar göre karar vericilerin ulusal akciğer tahsis sisteminde ki bu eşitsizliği ele almaları gerekmektedir. Bu sistem donör organlarını her adayın hastalık şiddeti ve transplantasyondaki başarı şansını baz alarak dağıtmaktadır.

Araştırmacılar aday bekleme listelerinden gelen verilerle bu eşitsizliğin aynı zamanda cinsiyet eşitsizliğine de sebep olduğunu gösterildiğini, boy eşitsizliğini ele alarak ikisinin de düzeltilebileceğini belirttiler. Transplantasyonda önceliklendirme politikasının tekrar gözden geçirilmesini önerdiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  www.sciencedaily.com/releases/2015/11/151116112708.htm

İğneden Korktuğu İçin Pankreas Transplantasyonu Yapıldı

29 Ocak 2016

İngiltere’de yaşayan Sue York, 7 yaşından beri tip 1 diyabetes mellitus (DM) tanısı ile izlenmesine rağmen her insülin enjeksiyonunda kontrolsüz şekilde titreme ve kusma atakları yaşıyordu. 55 yaşına kadar sürekli bu yüksek miktardaki iğne korkusuyla yaşayan York için doktorları alternatif bir yol aramaya başladılar.

Sue York’un bu korkusu 2012 yılından itibaren maksimum seviyeye ulaştı. Araç kullanan diyabet sürücüleri yeni kurallar gereği araca binmeden önce ve her 2 saatte bir kan şeker düzeylerini kontrol etmekle yükümlü kılındılar. Bu da çok fazla iğne anlamına geliyordu.

Bunun üzerine Sue York araç kullanmayı bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu durumda da çok uzun mesafeleri yürümesi gerekiyordu ve bu da onu oldukça yorgun hale getiriyordu. Bu durumun uzun süre devam etmesi onu eve bağımlı hale getirmeye başladı. Fobisinin üstesinden gelmek için hipnoterapi ve kognitif davranışsal terapileri denese de başarılı olamadı. Kendi kendine insülin enjekte etmesi sıklıkla 20 dakika kadar sürmeye başladı.

Bunun üzerine doktorları alışılmışın dışında bir yol deneyerek onu pankreas transplantasyonu için bekleme listesine aldılar. İki yıl boyunca bu listedeyken 3 kez kurulun karşısında fobisini ve bundan kurtulmak için neler yaptığını ve düşük hayat kalitesini anlattı.

Sonunda pankreas transplantasyonu olan Sue York artık iğnesiz bir hayata ve yıllardır hayalini kurduğu kaliteli yaşama kavuşmuş oldu. Donörünün kim olduğunu bilmiyor ama ona oldukça minnettar. Kendi hikayesinin kendisine benzer durumda olan hastalara da umut olacağını düşünüyor.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

http://www.bbc.com/news/health-35421459

Solid Organ Transplantasyonu Öncesi ve Sonrası Hangi Aşılar Uygulanmalı?

18 Aralık 2015

Organ transplantasyon hastalarında aşı ile önlenebilen hastalıklar önemli mortalite ve morbidite sebebidir. Komplikasyonların önlenmesinde aşı ile korunma anahtar rol oynar. Bununla birlikte, aşıların tipleri, uygulama zamanları ve etkileri ya da immünojenliklerinden haberdar olmak önemlidir. Transplantasyon hastalarında aşı etkililiği ile ilgili geniş ölçekli çalışmalar yoktur ve yapılan çoğu çalışma, korunmayı laboratuvar verileriyle ölçmektedir. Anahtar aşılar; influenza, pnömokok, HPV ve herpes zoster,  varisella zoster, kızamık-kızamıkçık-kabakulak gibi canlı aşılardır.

Genel olarak, transplantasyondan sonra aşılara humoral ve hücresel yanıt suboptimaldir. Bu yüzden aşılama, mümkünse hastalar transplantasyonu beklerken,  kapsamlı transplantasyon önce değerlendirmenin bir parçası olarak yapılmalıdır. Transplantasyondan önce hastalara hemodiyaliz uygulanıyor olması ya da kronik karaciğer hastalığına sahip olmaları gibi durumlar aşılara yanıt açısından istenen durumlar değildir fakat yine de aşıların transplantasyon sonrası yapılmalarına göre daha uygundur.

Kanadalı araştırmacı Dr.Kumar yaptığı incelemede,  yapılan son çalışmalara göre solid organ transplantasyonu öncesinde ve sonrasında hangi aşıların önerildiğini inceledi.

İnflüenza aşısı, üzerinde en çok çalışma yapılmış aşıdır ve immünojeniteyi transplatasyon zamanı, transplantasyon tipi ve mikofenolat mofetil kullanımı gibi faktörler etkiler. İnflüenza transplantasyon hastalarında, genel olarak alt solunum yolu enfeksiyonu şeklinde görülür ve hastalık çok şiddetli seyredebilir ayrıca nadirde olsa miyokardit ve miyozit gibi ekstrapulmoner komplikasyonlarda gelişebilir. Standart inflüenza aşısı inaktive formülasyondadır. Spesifik suşlar DSÖ’nün önerilerine göre yıllık olarak değişir. Yakın gelecekte, ilave B suşu içeren kuadrivalan aşı birçok yerde kullanılabilir hale gelecek.

İmmünojeniteyi etkileyen en önemli faktörlerden biri aşının uygulanma zamanıdır. Amerikan Transplantasyon Topluluğu, inflüenza aşısının hastalara, transplantasyondan 3-6 ay sonra yapılmasını önermektedir. Bununla birlikte diğer bazı rehberlerde transplantasyondan 1 ay sonra kadar erken dönemlerde de yapılabileceği söylenmektedir.

İmmünojeniteyi etkileyen bir diğer faktör de mikofenolat mofetil kullanımıdır. Yapılan en son çalışmaya göre, mikofenolat mofetilin günlük en az 2 gr gibi daha yüksek dozlarda kullanımı, serokonversiyon oranını azaltmaktadır.

Transplantasyon tipi de immünojeniteyi etkileyen önemli faktörlerdendir. Yapılan bir çalışmada, akciğer transplantasyonu hastalarında böbrek transplantasyonu yapılmış hastalara göre daha düşük immünojeni oranları görülmüştür.

Standart aşıda immünizasyonun zayıf olduğunu düşünerek araştırmacılar aynı dönemde iki ya da üç doz uygulana, ilk aşılamayı takiben daha düşük doz intradermal pekiştirme ve intradermal ilaç iletim sistemi gibi yöntemler geliştirdiler fakat bağışıklamada anlamlı bir artış göremediler.

Standarttan dört kat fazla antijen içeren, yüksek doz aşı da kullanılabilir durumdadır ve veriler ileri yaş grubunda etkililiği arttırdığını göstermektedir fakat bu formülasyonun transplantasyonda immüjenitesi ve güvenliliği henüz bilinmemektedir.

Pnömokok enfeksiyonu riski transplantasyon hastalarında normal popülasyona göre 13 kat yüksektir ve bu yüzden aşılanma gereklidir. Konjuge ve polisakkarit pnömokok aşıları mevcuttur. Yapılan yeni çalışmalara göre,  serotip kapsamını arttırmak için polisakkarit aşının ardından konjuge aşı yapılması önerilmektedir.

Canlı- zayıflatılmış aşıların transplantasyondan sonra uygulanması önerilmemektedir. Transplantasyondan en az 4 hafta önce yapılması uygun bulunmaktadır. Fakat yapılan çalışmalarda, varisellanın transplantasyondan sonra yapılabileceği gösterilmektedir. Kızamık- kızamıkçık ve kabakulak transplantasyondan sonra uygulanması önerilmemektedir. Yanlış immünizasyon ya da vahşi tip kızamığa maruz kalma gibi durumlarda immünglobinler ile pasif immünizasyon, hastalık riskini azaltmak için kullanılabilir.

Transplantasyon hastalarının %20’sinde herpes zoster enfeksiyonu gelişmektedir. Aşı transplantasyondan önce yapılabilir ve transplantasyondan sonra yapılması kontrendikedir. İnaktive formülasyonlu aşıyla ilgili klinik çalışmalar devam etmektedir, bununla yakın zamanda transplantasyondan sonra uygulamada mümkün olabilir.

HPV aşısında immüjenite suboptimal olabilsede, transplantasyondan sonra aşı önerilmektedir.

Hepatit B için tüm transplantasyon adayları ve hastaları ile aşılanmalıdır ve mutlaka yanıt seroloji ile kontrol edilmelidir. Tetanoz, aselüler boğmaca ve hemofilus inflüenza B içinde bağışıklığın devamının sağlanması gerekmektedir. Konjuge meningekok aşısı, eculizumab alacak tüm transplantasyon hastalarında tedaviden önce mutlaka uygulanmalıdır.

Araştırmacı ayrıca transplantasyon hastaları kadar onlarla temasta olan kişilerde aşılanmasının önemine dikkat çekti. Dr Kumar’a göre özellikle hastaların çocuklarının yıllık inflüenza aşıları ve rotavirüs, KKK, varisella aşıları mutlaka yapılmış olmalıdır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  Deepali Kumar, Immunizations following solid-organ transplantation, Lippincott Williams & Wilkins Volume 27 Number  4 August 2014

Ev Hemodiyalizi İle Karşılaştırıldığında Böbrek Transplantasyonu Yaşam Süresini Arttırıyor

16 Aralık 2015

Beş yıl boyunca takip edilen böbrek yetmezliği hastaları arasında, ev hemodiyalizi uygulanan hastaların böbrek transplantasyonu uygulanan hastalara göre 4 kat daha fazla olasılıkla öldüğü görüldü. Yapılan takip boyunca ileri yaşa sahip böbrek yetmezliği hastalarında ise ev hemodiyalizi uygulananların böbrek transplantasyon hastalarına göre neredeyse 5 kat fazla ölüm riskine sahip oldukları belirtildi.

Araştırmacılar, daha önce yapılan çalışmalarda böbrek yetmezliği hastalarında uzun dönem diyaliz uygulananların böbrek nakli yapılan hastalarla karşılaştırıldığında, daha erken öldükleri gösterildiğini, bununla birlikte bu çalışmaların hiçbirinde ABD vatandaşlarında alternatif bir diyaliz formu olan ev hemodiyalizi uygulanan hastalarda ki ölüm oranlarının gösterilmediğini söylediler.

Dr. Miklos Zsolt Molnar ve arkadaşları ABD’de 2007 ve 2011 yılları arasında, böbrek nakli yapılmış 2000 transplantasyon hastası ile ev hemodiyalizi uygulanmaya başlamış 2000 böbrek yetmezliği hastasının bilgilerini karşılaştırdılar.

Beş yıldan fazla süren takip boyunca, ev hemodiyalizi uygulanan hastaların transplantasyon hastalarına göre 4 kat daha fazla oranda öldüklerini gördüler. Araştırmacılar, dikkat çekici bir şekilde ırk ile etkileşimli olarak tedavi yöntemi ve mortalite arasında ilişki olduğunu gördüklerini belirttiler. Afro-Amerikanlarda mortalite riski birinci yıldan sonra artıyordu ve iki grup arasındaki sağkalım çizgileri de yine bu zaman noktasında itibaren ayrılıyordu. Beyazlarda ise iki grup arasında sağkalım çizgileri izlemin başından itibaren ayrıydı. Araştırmacılar, böbrek transplantasyon hastaları ile ev hemodiyalizi uygulanan hastalarda erken ölüm riski arasındaki farkın altındaki ırksal nedenlerini anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini söylediler.

Yaptıkları diğer bir çalışmada, Dr. Molner ve arkadaşları 65 yaşın üzerinde 480 ev hemodiyalizi uygulanan hasta ile 480 böbrek nakli yapılmış transplantasyon hastasını ölüm oranları bakımından karşılaştırdılar. Bu çalışmanın sonucunda ise, izlem boyunca, ev hemodiyalizi uygulanan hastalarda böbrek transplantasyonu yapılanlara göre neredeyse 5 kat daha yüksek ölüm oranları olduğunu gözlemlediler. Sonuçlar, farklı tipte böbrek donörleri ve çeşitli alıcı özelliklerine göre ayrılmış alt gruplarda tutarlıydı.

Araştırmacılar, ileri yaş grubu son dönem böbrek yetmezliğine sahip hasta grubunda, böbrek transplantasyonu uygulananlarda ev hemodiyalizi uygulanan hastalara göre,  aynı zamanda artmış yaşam kalitesi ve azalmış hospitalizasyon oranları olduğuna dair daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşündüklerini söylediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  www.sciencedaily.com/releases/2015/11/151106132920.htm

Araştırmacılar 3D Yazıcı Yardımıyla Transplantasyon Modeli Ürettiler

16 Aralık 2015

Laboratuvarda üretilmesi günler ya da haftalar alan yapay organ ya da doku implantlardaki hücrelere oksijenin ve besinlerin ulaştırılması uzun süredir bilim dünyasını meşgul eden bir sorundu. Rejeneratif tıp belki de bu sorun çözebilecek büyük bir adım atmış olabilir.

Rice Üniversitesi’nden bir grup biyomühendis ve Pensilvanya Üniversitesi’nden cerrahların yaptığı çalışmada, doğal kan damarları ile cerrahi olarak bağlanmış test yapılarında kanın normal bir şekilde aktığı gösterildi.

Araştırma grubunun öncülerinden Miller, biyomühendisliğin önündeki en büyük engelin karaciğer ya da böbrek gibi büyük yapay dokuların içindeki hücreleri canlı tutmak olduğunu söyledi. Yapılan işin tamamen vücudun kendi kendine kan damarı oluşturabilmesine bağlı olduğunu belirtti. Mühendislik ürünü doku iskeletlerinin vücut içine implante edildiğini ve sonrasında çevre dokudan mühendislik yapılarına yayılarak kan damarlarının oluşumu için beklendiğini ve bu sürecin çok uzun sürebildiğini bu nedenle de iç kısımdaki hücrelerin oksijensizlikten ve beslenme yetersizliğinden genellikle öldüğünü söyledi. Çalışmayı yapmaya karar verirken tam da bu sorunu hedef aldıklarını belirttiler.

Araştırmacılar yapmayı amaçladıkları çalışmanın, laboratuvarda geliştirdikleri 3D baskılı yapı ile konak arterlerinin implante edilen doku ile birleştirilerek perfüzyonun hızlı bir şekilde sağlanabileceği bir sistemi içerdiğini belirttiler.

Araştırma grubu, yaklaşık küçük bir jelibon ayıcık büyüklüğünde bir silikon jel kullanarak 3D baskı ile yapmayı amaçladıkları yapıyı geliştirdiler. Araştırmacılar bütün yapıyı doğrudan oluşturmak yerine yapının içindeki damarlar için kılavuz oluşturabilecek yapılar ürettiler. Miller, bu yapıyı pasta şeflerinin tatlıları süslemek için yaptıkları şekerden cam kafeslerden ilham alarak geliştirdiğini söyledi.

Açık kaynak kodlu bir 3D yazıcı kullanan araştırmacılar her seferinde bir tabaka tek şeker filamanı yerleştirerek kan damarlarının kafesini oluşturdular. Şeker sertleştiğinde yapıyı bir kaba yerleştiren araştırmacılar, kaba silikon jel döktüler.  Jel sertleştikten sonra Miller’ın takımı şekeri çözdü ve geriye silikondan yapılmış küçük kanal ağı kaldı.

Araştırmacılara göre, ortaya çıkan yapı henüz organlarda ki kan damarlarına benzemiyordu fakat transplantasyon cerrahisi ile ilgili anahtar özelliklere sahipti. Araştırmacılar bir giriş ve bir çıkışa sahip, yaklaşık 1mm çapında bir yapı geliştirdiklerini ve bu ana damarların yaklaşık 600-800 mikronluk çok sayıda küçük damara dallandığını söylediler.

Ekip, geliştirilen jelin giriş ve çıkışlarını küçük bir hayvan modelindeki büyük bir artere Pensilvanya Üniversitesindeki cerrahların yardımıyla bağladı. Doppler görüntüleme teknolojisi kullanarak, yapı boyunca kan akımını gözlemlediler ve sonuçları değerlendirdiklerinde, 3 saatten uzun süre boyunca tıkanma olmaksızın yapının fizyolojik baskıya karşı koyduğunu gördüler.

Araştırmacılar çalışmalarının, doku mühendisliğinde, yapılan doku ile direkt arteriyel bağlantı sağlanarak, transplantasyon modeli geliştirme için atılmış büyük bir adım olduğunu belirttiler. Ayrıca araştırmacılar gelecekte uzun dönem izleme olanak tanıyan oksijen geçişine olanak tanıyan canlı hücreler barındıran biyo-bozunabilir malzeme kullanmayı amaçladıklarını belirttiler. 

Organ alıcılarında agresif melanom gelişme olasılığı daha mı fazla?

13 Ağustos 2015

ABD Bloomberg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan yeni bir çalışmada, transplantasyon yapılan hastalarda, transplantasyon yapılmayan hastalara kıyasla melanom gelişme olasılığının 2 kat daha fazla olduğu, melanoma bağlı ölüm riskinin ise 3 kat daha fazla olduğu gösterildi.

Transplantasyon yapılan kişilerin organ reddini önlemek üzere kullandıkları immün süpresif ilaçların bu hastaları tedavisi daha güç olan ileri evre kanserlere daha yatkın hale getirdiği gösterildi.

Çalışmada 1987-2010 yılları arasında organ transplantasyonu yapılan 139.991 hastanın verileri incelendi ve 519 melanom vakası saptandı.

Çalışmanın yürütücüsü Dr. Robbins transplantasyon yapılan kişilerde melanom olasılığının daha yüksek olduğunu bildiklerini,  fakat bu hastalarda daha az ölümcül deri kanseri formlarının gelişmesi çok muhtemel olduğundan ve dermatologlar tarafından düzenli olarak kontrol edildiklerinden bunun yoğun taramanın bir sonucu olduğunu düşündüklerini, fakat aksine transplantasyon yapılan hastalarda melanom gelişme riskinin yüksek olduğunu gördüklerini belirtti.

Araştırmacılar, bu hasta grubunda melanom görülmesinin nedeni olarak, transplantasyon sırasında verilen ve immün sistemin yeni organa saldırısını önlemek amacıyla T hücrelerini durduran ilaçları gösterdiler. Ayrıca uzun süre boyunca idame tedavisi olarak verilen bazı ajanların da ultraviyole radyasyonunun etkilerini kat kat artırdığı ve bunun da melanom gelişimine neden olabileceği gösterildi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak:  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2015/08/150813123426.htm

Kardiyak ölümden sonra alınan karaciğerler alternatif sunuyor

23 Nisan 2015

Karaciğer bağışında eksikliğin yaşandığı bu sıralarda , kardiyak ölümden sonra bağışla temin edilendonör graftları donör havuzunu genişletmenin oldukça iyi bir yolu. Ancak, bu graftların karaciğer transplantasyonunda kullanılabilmeleri için dikkatli seçim yapılması gerekiyor. Dikkatli seçilen donörler sayesinde kardiyak ölümden sonra yapılan bağışlar, başarılı karaciğer nakilleri yapılmasına imkan sağlıyor.

ölümden sonraki bağış, beyin ölümünden sonra yapılan organ bağışından farklı olarak, soğuk koruyucu solüsyon ile perfüzyondan önce organın sıcak iskemide kalmasını sağlayan bir süre sağlar. Ancak sıcak iskemi süresinin ve ona eşlik eden fizyolojik streslerin etkisi tam olarak anlaşılmamıştır.

Washington Üniversitesi'nden araştırmacılar 2005 -2014 yılları arasında karaciğer transplantasyonu  yapılan 866 hastanın verilerini geriye dönük incelediler ve 49 hastada kardiyak ölümden sonra bağışla nakil yapıldığını buldular. Daha sonra sonuçları kardiyak ölümden sonra bağışlanan graftların nakledildiği tüm hastalarla, yaş ve büyüklüğe göre eşleştirilmiş bir donör ve alıcı kohortuyla karşılaştırdılar.  Çalışmanın sonuçlarına göre, ortalama soğuk ve sıcak iskemi süreleri benzerdi. Her iki grupta yoğun bakım ünitesinde medyan kalış süresi 2 gün ve hastanede yatış süresi 7,5 gündü. Medyan takip süresi kardiyak ölümden sonra organ bağışlanan grupta 4 yıl, beyin ölümünden sonra organ bağışlanan grupta ise 3,4 yıl olarak saptandı. Araştırmacılara göre kardiyak ölümden sonra yapılan bağışlardaki donörlerin dikkatli seçilmesi durumunda karaciğer transplantasyonunda standart beyin ölümü donörleriyle benzer sonuçlara ulaşılabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak: Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/843546

Uzun Graft İskemi Süresi Akciğer Transplantasyonunu Engellememelidir

22 Nisan 2015

Cerrahlar, graftın işlevini yıkıcı biçimde etkileyen ve primer graft yetmezliğini tetikleyebilen nakil sonrası iskemi-reperfüzyon hasarlarında artış algısı nedeniyle kabul gören graft iskemi sürelerini uzatma konusunda istekli değillerdir. Araştırmacılara gore,  modern akciğer transplantasyonunda akciğer donörlerine dair demode olmuş önyargıdan uzaklaşılıp basit iskemi süresinden ziyade daha iyi donör karakterizasyonuna odaklanılmalı ve mesafe yerine, daha iyi alıcı eşleşmesine (örneğin büyüklük) odaklanan, potansiyel olarak daha iyi ve farklı bir yerleştirme şeması benimsenmelidir.

Organ Paylaşımı için Birleşik Ağ (UNOS) verileriyle yapılan çalışmada, Dr. Shah'ın ekibi akciğer transplantasyonu yapılan 10,000'den fazla hastanın sonuçlarını karşılaştırdı: 7098 hastada iskemi süreleri altı saatten kısayken, 3127 hastada altı saat veya daha uzundu. Uzun süren graft iskemisi postoperatif böbrek yetmezliği ve inme insidansında artışla ilişkili bulunmuşsa da, biyopsiyle kanıtlanan organ reddi veya primer graft yetmezliği bakımından gruplar arasında hiçbir fark yoktu. Çok-değişkenli analizlerde, altı saat veya daha uzun süren graft iskemisi 1 yıllık veya 5 yıllık mortalitede artışla veya primer graft yetmezliğiyle ilişkili bulunmadı. Bu bulgular, uzun graft iskemik süresi akciğer transplantasyonundan sonra graft yetmezliği veya mortaliteyle ilişkili olmadığını göstermektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak: Medscape , http://www.medscape.com/viewarticle/843500

Çocuklarda böbrek graft başarısızlığı sonraki graft başarı olasılığını azaltıyor mu?

20 Nisan 2015

Araştırmacılar, pediyatrik transplantasyon hastalarının çoğunda tekrar transplantasyon gerektiğini kaydediyor.  Pediyatrik böbrek nakli başarısızlığı bu hastalar için kötü haber demek.

ABD'li araştırmacılar, önceki graft başarısızlığının etkisini araştırmak üzere, 1987 ile 2009 yılları arasında ilk transplantını 18 yaşından önce almış 2281 hastada ikinci böbrek graft sağkalımı verilerini incelediler. İlk böbrek graft sağkalımı 30 gün ile 5 yıl olan hastalarda, ikinci graft sağkalımı ilk graft sağkalımı daha uzun olanlara göre daha düşük bulundu. Bunun dışında, ilk böbrek graft sağkalımı 30 günden az olanlarda ikinci böbrek graftı sağkalımı, ilk böbrek graft sağkalımı 5 yıldan uzun olanlar ile benzerdi. Araştırmacılara göre, çok erken ilk graft kaybı ikinci transplantın olumsuz sonuçlanmasıyla ilişkili değil.

Tekrar transplantasyon yapılan, 15 - 20 yaş arası hastalarda ikinci graft sağkalımı (medyan 5,8 yıl) diğer yaş gruplarında transplantasyon yapılan hastalara göre (medyan 8,6 ile 10,5 yıl) anlamlı düzeyde daha düşüktü. Bu bulgular diğer alıcı veya donör karakteristiklerinden ve rekürranstan bağımsız olarak doğrulanan bulgulardı.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak:  Medscape, http://www.medscape.com/viewarticle/843339

HIV+ böbrek nakli alıcılarında olumlu sonuçlar bulundu

13 Mart 2015

Böbrek transplantasyonu yapılan HIV+ hastaların uzun dönemli sağlığı konusunda daha fazla bilgi sahibi olmak amacıyla, Dr. Locke ve meslektaşları A.B.D.'deki HIV+ böbrek transplantı popülasyonunun sağlığını araştırmışlardır.

2002 ile 2011 yılları arasında 510 HIV+ yetişkine böbrek transplantasyonu yapılmıştır. HIV+ alıcılarda 5 ve 10 yıllık böbrek sağkalım oranları HIV- alıcılara kıyasla anlamlı olarak daha düşük bulunurken, HCV'si olmayan hastalarda ise tek bir enfeksiyonu bulunan HIV+ alıcılarının 5 ve 10 yıllık böbrek sağkalım oranları enfekte olmayan alıcılardaki oranlarla benzer bulunmuştur. Bu bulgular, HCV enfeksiyonu bulunmayan HIV+ böbrek transplantı alıcılarının HIV- alıcılarla benzer hasta ve böbrek sağkalım oranlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Genel böbrek transplantı alıcı popülasyonun sadece %5'inde eş zamanlı HCV enfeksiyonu bulunmasına karşın HIV+ böbrek transplantı alıcılarında bu oran yaklaşık %25'dir. Bu çalışmanın sonuçları eş zamanlı enfeksiyonu bulunan hastalara transplantasyon yaparken dikkatli olunması gerektiğini göstermektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Kaynak: Newswise, http://www.newswise.com/articles/view/631109/

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image