Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

Literatür talep et

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Tümör Mutasyon Yükü İmmünoterapi için Biyobelirteç Olabilir mi?

11 Temmuz 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerine (ICI) yanıtı tahmin eden bir biyobelirteç arayışı, uzun süredir devam eden bir arayıştır. Şimdiye kadar, üzerinde en çok çalışılan biyobelirteçler programlanmış hücre ölümü 1 reseptör ligandı (PD-L1) ve tümör mutasyon yüküdür (TMB), ancak her ikisi de farklı derecelerde başarı göstermiştir. Yeni bir makale, TMB'nin potansiyel bir pantümör biyobelirteci olarak kullanılmasını ve yüksek TMB ile genel sağkalım arasında ve farklı kanser tipleri arasında immün kontrol noktası inhibisyonuna cevap olarak anlamlı bir ilişki olduğunu bildirmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Robert M. Samstein “Çalışmamız, TMB'nin immünoterapi yanıtını öngören pan-kanser biyobelirteç olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir." şeklinde konuştu. Morris, şu ana kadar yüksek TMB ile ICI'ye yanıt arasındaki ilişkinin, melanom, akciğer kanseri ve mesane kanseri üzerine yapılmış küçük klinik çalışmalarda görüldüğünü belirtti. Bu son çalışmada ortaya çıkan önemli bir nokta da, her kanser için farklı değerler ile ifade edilen yüksek TMB tanımının irdelenmesiydi. Yale Üniversitesi'nden David Rimm çalışma ile ilgili şunları söyledi: "Özellikle TMB'nin 'prediktif değil prognostik değerine odaklanıldığı için alışmadan çok etkilendim. Bu, araştırmacıların çeşitli kanser türlerinde TMB'yi inceledikleri geniş ve kapsamlı bir rapor."

Tümör Mutasyon Yükü NGS ile İncelendi

Araştırmacılar, ICI ile tedaviden sonra MSK-IMPACT testi kullanılarak ölçülen adsız somatik TMB yükünü incelediler. Çalışma, tümörleri MSK-IMPACT ile profillendirilen ve en az bir doz ICI tedavisi alan 1662 hastayı içeriyordu. Bunlardan 1446'sında (%94) evre IV veya metastatik hastalık mevcuttu. Hastalar tekli veya kombinasyon halinde ICI aldılar: Hastaların %9'u anti-CTLA-4 immünoterapisi, %76'sı anti-PD-1 / PD-L1 immünoterapisi ve %16'sı bu iki immünoterapinin bir kombinasyonunu aldılar. Genel sağkalım, ilk ICI dozundan başlayarak ölüm veya son takip süresine kadar ölçüldü. Ortanca takip süresi 19 aydı. Bu çalışmada TMB; DNA'nın megabaz başına mutasyon sayısı olarak tanımlandı. Her tümör tipinde, TMB alt grubu yüzdelik olarak belirlendi.

Sonuçlar, tüm kanser türlerinde ICI'ye klinik yararının öngörüsü olan yüksek TMB'yi tanımlayan evrensel bir sayı olmadığını gösterdi. Düşük TMB'den yüksek olan kesme noktası, her tümör tipi için farklı olabilmekteydi. TMB ile progresyonsuz sağkalım ve NSCLC, melanom, özofagogastrik kanser, SCCHN ve RCC için objektif cevap oranları arasında da anlamlı bir ilişki olduğu gösterildi. Son olarak, tümörler MSK-IMPACT ile incelenmiş, ancak ICI almayan 5371 hastada yüksek TMB ile artmış genel sağkalım arasında ilişki bulunamadı.

Samstein ve arkadaşları, “Heterojen bir kohortta genel sağkalım ile anlamlı bir ilişkinin bulunması, öngörülen bir biyobelirteç olarak TMB'nin sağlamlığını vurgulamaktadır, bu nedenle klinik olarak anlamlı olabileceğini düşündürmektedir.” diyerek sözlerini noktaladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Tumor mutational load predicts survival after immunotherapy across multiple cancer types Robert M. Samstein, Chung-Han Lee, […]Luc G. T. Morris Nature Genetics volume 51, pages202–206 (2019)

Karaciğer Metastazlı Kolorektal Kanser Hastalarında Bevasizumab

10 Temmuz 2019

TRICC0808 çalışması, preoperatif mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisinin, ön rezeksiyon için uygun olmayan ve sadece karaciğer metastazı tedavisinin önceliğini araştıran çok merkezli bir faz II çalışmadır. Çalışmanın etkinlik analizinde R0 rezeksiyon oranının %44,4 olduğu rapor edildi, sağkalım için son analiz yapıldı ve 16 Şubat 2015 tarihinde veri aktarımı tamamlandı.

Karaciğer, kolorektal kanserde sık görülen bir metastaz bölgesidir ve hepatektomi, %40-60'lık 5 yıllık sağkalım oranıyla tek küratif tedavidir. Bununla birlikte, karaciğer metastazı olan hastaların sadece bir azınlığı başlangıçta radikal hepatektomi için uygundur. Bildirildiğine göre, daha yüksek sayı, boyut ve tümörün karmaşık yerleşimi nedeniyle başlangıç rezeksiyon oranı %25 daha azdır.

Çalışmada çapı 5 cm'den büyük veya sadece karaciğerde dört tümörden (H2 ve H3) fazla metastazı olan hastalara altı döngü boyunca mFOLFOX6 + BV tedavisi uygulandı ve mümkünse hepatektomi yapıldı. Birincil ve ikincil bitiş noktaları, sırasıyla R0 hepatektomi hızı ve genel sağkalımdı.

Kayıtlı 46 hasta arasından, kemoterapinin başlangıç tarihinden itibaren 3 yıllık genel sağkalım oranı %33.6 ve aylık ortalama sağkalımı %44 olan 45 hasta için genel sağ kalım analiz edildi.

Ek kemoterapi sonrası rezeksiyon da dahil olmak üzere hepatektomili 31 hastanın 3 yıllık genel sağkalım oranı %43,1 ve aylık ortalama sağkalımı %61,3 idi. Altı kür protokol kemoterapi sonrasında hepatektomi yapılan 24 hastada, 3 yıllık nükssüz sağkalım oranı %36,8 ve aylık ortalama sağkalımı %8,3 idi.

TRICC0808 çalışmasının bu son analizinde, mFOLFOX6 + bevacizumab tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda daha iyi bir uzun süreli sağkalım olduğu ortaya çıkmıştır, ancak incelenen hastaların çoğunda nüks görülmüştür. Bu nedenle, kemoterapi sonrası hepatektomi, ilerlemiş karaciğer metastazı olan hastalarda sağkalımı iyileştirebilir, bununla birlikte iyileşme zorlaşır.

TRIC0808'in bu son sağkalım analizi, mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisini takiben hepatektominin olumlu şekilde uzatılmış sağkalım elde ettiğini göstermiştir. Kesin olarak, protokol kemoterapisi sonrası hepatektomili 24 hasta 36,8 ay ortalama sağkalım elde etmiş ve ek bir kemoterapiden sonra yedi hasta da dahil olmak üzere hepatektomi uygulanan 31 hastanın hepsinde ortalama sağkalım, çoğu hastada cerrahi tedavi yöntemleri ve kötü prognostik faktörler olmasına rağmen 43,1 ay olarak bulunmuştur. Ancak ameliyat sonrası erken dönemde, protokol tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda 5,3 ay ortalama RFS ile hastalık nüksü meydana gelmiştir.

Birkaç çalışma, R0 oranını arttırmak için rezektabl metastazlar ve rezektabl olmayan bir metastazın rezektabl duruma dönüşmesi için cerrahi ve preoperatif kemoterapi kombinasyonunu araştırmıştır. Ancak bu çalışmaların birçoğu randomize çalışmalarda retrospektif veya alt grup analizleri yapılmış ve dönüşüm kemoterapisini değerlendirmek için tasarlanmış randomize kontrollü çalışmalar ise sınırlı kalmıştır. Hastalığın tedavisi ile ilgili olarak, ön rezeksiyon kolorektal karaciğer metastazı için uygun olmayan hastalarda preoperatif kemoterapinin klinik faydaları hala tartışmalıdır. Bu nedenle optimal tedavi yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır ve bu konuda daha fazla fonlamaya ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

mFOLFOX6 plus bevacizumab to treat liver-only metastases of colorectal cancer that are unsuitable for upfront resection (TRICC0808): a multicenter phase II trial comprising the nal analysis for survival  Masamichi Yasuno1 · Hiroyuki Uetake2 · Megumi Ishiguro2 · Nobuyuki Mizunuma3 · Takamichi Komori4 · Go Miyata5 · Akio Shiomi6 · Tatsuo Kagimura7 · Kenichi Sugihara  International Journal of Clinical Oncology https://doi.org/10.1007/s10147-018-01393-8 

 

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

Bir Doktorun Kanser Teşhisini Çocukları İle Paylaşma Hikayesi

03 Temmuz 2019

Tıp fakültesinde hastaya kötü haberi nasıl vereceğimizle ilgili beş aşamalı bir model öğrendim. Birinci basamak kliniğimde hala bu yönteme tekrar tekrar başvuruyorum ama dürüstçe söylemek gerekirse bu adımları kendi çocuklarım için uygulayacağımı hiç düşünmemiştim; annelerinin meme kanseri olduğu haberiyle.

2016 yılında, pratisyen hekim olarak, kendi kendine meme muayenesi yaparken bir şişlik buldum. Bir şeylerin doğru gitmediğini biliyordum; mamogram şüpheli bir bulgu gösterdiğinde o kadar şaşırmadım. İlki, aslında 44 yaşında; henüz taramaya başlamamıştım, yaşıma göre mamografinin kanıt düzeyine de emin değildim. Şimdi, biyopsinin kanser lehine olumlu sonuçlar vermesinden bu yana 1 hafta geçti. Cerrahi ve onkoloji departmanıyla görüştüm ve önümdeki planı daha iyi anlamaya başladım. Görünüşe göre şimdi çocuklarımın bu durumdan haberdar olmalarına izin vermenin zamanı geldi, ama doğal olarak gergin hissediyorum.

Hekim olan birkaç arkadaşımdan ve onların ebeveynlerinden yardımcı olabilecek bazı tavsiyeler aldım. “Onlara yeterince bilgi ver ama çok fazla değil; soru sormalarına izin ver ve  seni nasıl şaşırtacaklarını gör.” diyenler oldu. 50 yaşında ilk tarama kolonoskopisinde metastatik kolon kanseri teşhisi konan radyoloji meslektaşım, çocukların öğretmenlerini de dahil etmemi ve açık, dürüst ve doğrudan konuşmamı tavsiye etti. Çocukları yine de yaşlıydı; peki ya 8 ve 11 yaşlarında ki kuzım ve oğlum? Tartışmaya öncülük etmem gerektiğini düşünen bir mimar olan kocamla konuşuyorum ve belki de öyle, ikimiz de tıbbi geçmişe sahip olmamın ve bu özel beceri setindeki eğitimin işe yarayacağını umduğumuzu biliyoruz.

Konuşma fırsatı Perşembe akşamı, ebeveyn-öğretmen konferanslarının hemen ardından doğmuştu. Oğlumun beşinci sınıf konferansının bir parçası olarak, ne öğrendiği, en çok neyi sevdiği ve gelecek çeyrek için hedeflerinin ne olduğu hakkında bir yazı verildi. Bu belgeyi daha önce görmüştüm. Bu yazı 15 dakikalık bir süre boyunca hocasına danışmayı amaçlıyordu. Bunun üzerine “Hücre” yi en zevkli öğrenme konularından biri olarak yazmıştı. Bu, sohbeti açmak için iyi bir yol olabilir diye düşündüm ve ikisini de mutfağa çağırdım. Eminim ki bunun rapor kartları ya da test puanları hakkında bir tür bilgi toplantısı olacağını düşünüyorlardı.

Ben akşam yemeğini tezgahta hazırlıyordum: Karidesli Diablo, makarna üzerine karidesli baharatlı domates sosu. Oğlum baharatı sever, kızım tipik olarak onu daha iyi bir hale getirmek için parmesan ile kullanıyor.

“Ebeveyn öğretmen konferansları iyi geçti!” dedim. Karidesleri makarnada kullanmak üzere soyarken rahat davranmaya çalışıyorum. Çatlak kabukları ve garip şekilli bacakları ayıklamaya çalışırken kızım ce oğlum mutfak masasında oturuyorlardı. Oğluma “Hücre hakkında ne biliyorsunuz?” diye sordum.

“Biliyorsun, hücre insan vücudunun yapı taşı ve her birimiz hücrelerden oluşuyoruz.”. Gerçekten de, ne kadar etkileyici olduğunu görüyordum. “Kanser hakkında ne biliyorsun?” diye sordum (Adım 1: Ne bildiklerini öğrenin). Oğlum, “Kanser, hücreler kontrolden çıktığında ve vücudunuzu ele geçirip yayıldığında olan şeydir.” diyor. Çok iyi, bence. Eğitime yatırdığımız ücretler anlamlı bir yere gidiyor.

“Peki, korkarım ki annenizin size söyleyeceği bir şey var.” (Adım 2: Uyarı çekimi) “Göğsümde bir yumru buldum, doktorlarım biyopsi yaptılar ve kanser olduğunu keşfettiler. ”

Durakladım, sertçe yutkundum. Kelimeleri kestirmemeye çalıştım, ama belki de bu çok fazlaydı. Yüzlerindeki ifadeleri asla unutmayacağım. Sessizce oturan Oğlumun uzun kumlu sarı kirpikleri ile soluk mavi gözleri basitçe genişledi — gözle görülür şekilde genişledi ve bana baktı, dondu. Sonra Kızım, onun güzel ela gözleri ve koyu renk kirpikleriyle, onunkiler kırmızıya döndü ve hemen gözyaşlarıyla doldu.

“Kulağa çok korkutucu geldiğini biliyorum ama çok şanslıyım: Bu yumruları erken buldum.” diyerek devam ettim. Onlara üniversitede en iyi hekimleri bulmak için araştırma yaptığımı söyledim, A takımı. Çıkarmak için ameliyat olacağım ve onu kontrol altına almak için ilaçla devam edeceğim. Ve iyileşiyorum! Bu mümkün olan en iyi senaryo! Bence tedavi edilebilir bir hastalık bu (Adım 3: Bilgi paylaşımı).

Oğlum soruyor, “Hangi seviyede, tedavi edilebilir mi?”, yaşına göre çok akıllı. Cevabım evet, potansiyel olarak tedavi edilebilir.

“Ama geri gelebilir mi?”. Bence bu çok iyi bir soru; Teoride geri gelebilirdi, ancak ilaç bunun olmasını engellemeye yardımcı olacak.

Kızım hala gözyaşı döküyor ve kollarımın ve bacaklarımın kanserden zayıflayıp zayıflamayacağını soruyor. Ona güven vermeye çalışıyorum, "Hayır." dedim, "Koşmaya, hala bisiklet sürmeye devam edebileceğim."

Oğlum, “En azından ne yapmak istiyorsan onu yapmaya devam edebiliyorsun.” diyor. Gelecekten gelmiş birer onkolog gibi fonksiyonel durum hakkında yorum yapıyorlar, bu yanıtları duyduğuma inanamıyorum.

Biraz daha konuştuktan sonra birbirmize sarıldık. Onlara, üzgün veya korkmuş hissetmenin tamamen normal olduğunu ve elbette benim de öyle hissettiğimi, ancak doktor ekibime tamamen güvendiğimi söyledim (4. Adım: Duygularına cevap verin). Sonunda yemek yemeye oturduk ve yemekte eğer yardımı olacaksa okulda arkadaşlarına söyleyebileceklerini ve eğer bilmek isterlerse öğretmenleriyle konuşabileceğimi söyledim (Adım 5: Seyri planlayın). Daha sonra "Yatmadan önce hepimiz bunun için birlikte dua ederiz." dedim.

Ancak sonraki günlerde, oğlum konu hakkında tamamen sakin kalmayı seçti ve arkadaşlarına söylemedi. Öğretmeni ile konuşmama da gerek olmadı. Ancak kızım, en iyi iki arkadaşına söyledi ve onlar da diğer iki arkadaşlarına söylediler ve sadece mevcut üçüncü sınıf öğretmenini değil aynı zamanda sevdiği ikinci sınıf öğretmenini de bilgilendirdi. O, resim yapmayı seven zeki, yaratıcı bir kız; o ve sınıf arkadaşları okulda benim için bir kart hazırladılar. Daha sonra oğlumun bir günlük tuttuğunu ve kanser teşhisi hakkında birkaç yazı yazdığını öğrendim. Bunu duyduğuma sevindim, çünkü yazı son derece iyileştirici olabilirdi. Her birinin bilgiyi nasıl işlediğini görmek ilginç ve biraz iç açıcıydı. İki yol da daha iyi ya da daha kötü değildi, sadece farklıydı.

Aslında, ilk panikten sonra kızım aniden vites değiştirdi ve neredeyse evde hemşirem oluverdi. Her gün nasıl hissettiğimi bilmek istiyordu: Herhangi bir acım var mı, bugün yeterince yedim mi, egzersiz yaptım mı, diğer testlerimin sonuçları ne zaman gelecek... Bedenimdeki kitleyi hissetmek istedi ve ne yapacağımı bilemedim. Birden ilk inkarımı hatırladım. Birkaç gün boyunca bu şişliği hissetmeye devam ettiğimde, bir şekilde mucizevi bir şekilde ortadan kalkacağını umuyordum, belki de sadece sıvı dolu bir kist ya da başka bir şeydi. Sonunda iş kliniğe başvurmaya gelinceye kadar gerçekten orada olup olmadığını görmek için dokunup kontrol etmeye devam ettim.

Sonunda karar verdim, neden olmasın. Neler olup bittiğine dair somut bir açıklama yapılması yardımcı olabilir. İlk başta hissettiğim yere bastırdı. Söylediğim gibi, göğsümün hemen üstünde, oldukça açık ve hissedilebilir. Biyopsiden sonra bir miktar şişlik vardı ve şimdi başlangıçta keşfettiğimden daha büyük görünüyordu (Ya da hayal gücüm mü bu?). Kızım onu hemen hissediyor ve kaşlarını çatmakla iğrenme arasında bir ifade takınıyor yüzüne, “Iyyy” olarak yorumluyorum.

Bundan daha fazla katılamazdım ona, “Bu çok çirkin ve iğrenç, şimdi ondan kurtulma zamanı geldi.” diyorum. "26 Nisan Salı günü, kesin olarak."

O gün evden çıkmadan önce, çocuklarıma  beklenmedik bir şey olmadıkça aynı gün içerisinde bitecek bir operasyon olması gerektiğini söyledim ve  sonunda hastaneye yatırılmam gereken bir durum olursa onları buna hazırlamak istedim. Fakat ameliyat sorunsuz geçti ve o öğleden sonra ön kapıdan eve girdiğimde yüzlerindeki ifadeyi de asla unutmayacağım. Dadımızla koltukta otururken havaya sıçradılar, mutluluktan deliye döndüler ve hatta kendimi daha iyi hissettim ve acım azaldı. İyileşme sürecinde, kızım bir kez daha ev hemşirem oldu. Kesiye bakmak, boşaltma çıkışını kontrol etmek, pansuman değişikliklerine yardımcı olmak istedi. Buna izin vermedim, ancak bu deneyimlerin potansiyel bir kariyer yolu üzerinde herhangi bir etkisi olup olmayacağını da merak ediyorum.

Daha sonraki haftalarda, daha fazla soru gelmeye başladı. Gece kızımın  odasına girdiğimde, yatağının kenarında oyuncak hayvanlar arasında bir yığın kitap arasında otururken buldum onu ve  “Ya meme kanseri olursam?” diye sordu birden. "Peki ya evre 1 değil evre 4 olursa?”

Zoraki bir şekilde yutkundum ve derin bir nefes alarak düşündüm: Çocuklar, sandığımdan daha fazla konuşmaya kulak misafiri oluyorlar bu evde. 8 yaşındaki kızım kanser evrelemesini soruyor!

“Peki,” dedim, nasıl cevap vereceğinden emin değildim. “Sadece emin olmak için, vaktinden önce, hatta benden daha genç bir yaşta eğer bir şey varsa diye röntgen çekileceksin. Hesaplarıma göre 34 yaşındayken."

“Bir MRI mı demek istiyorsun? MR yaptırmak istemiyorum!” dedi. Yine, o büyük kulaklar kulak misafiri oldu bana demek ki. Makinenin ne kadar gürültülü ve sıkışmış hissettirdiğini açıkladı.

“Evet, evet, muhtemelen bir MR. Veya o zamana kadar, vücudun herhangi bir yerinde herhangi bir kanser için değerlendirme yapabilen bazı yeni teknolojilere sahip tüm vücut taraması!” dedim. Bir an için içimdeki doktor meydana çıktı, meme kanseri de dahil olmak üzere birçok kanser türünün erken teşhisinde ve tedavisinde ne kadar ilerleme kaydedildiğini tartışmaya devam ettim. Ancak bu noktadan sonra, onu negatif genetik testim konusunda rahatlatabiliyordum. Kalıtsal bir etken yok, söyleyebileceğimiz en iyi şey bu. Bu bilgiyi iletmek onu gözle görülür bir şekilde sakinleştirdi. Ama, bir kez daha, beşinci adımı düşünüyordum ve hatırladığım şey "Onların duygularına cevap vermek" oldu. Sohbeti buna doğru kaydırdım ve onun endişelerini, korkumu, etrafımı çevreleyen hisleri doğruladım. Onunla nasıl başa çıktığımı onunla paylaştım. Müzikten, yazmaktan ve egzersiz yapmaktan bahsettim.

Birkaç ay sonra, 12 aylık takip randevum yaklaşırken o tarihin öneminden (1 yıl kansersiz) bahsettik ve kızım  bunun için yeni bir terim bile yazdı: “Kansere karşı”. Şimdi korku, yerini ailece bir kutlama enerjisine ve rahatlığa bıraktı. Sam, o tarihte bir yıl önce yazdığı günlüğün girişini okumama bile izin verdi: 26 Nisan. Tipik genç erkek tarzında, kısa ve doğrudan. “4/26/16 Salı. Bugün İngilizce dersi yerine oyunumu oynadım ve pratik yaptım. Ve... Annem kanserden kurtuldu! Bugün güzeldi.”

Aslında geçmişe bakıldığında, dürüstçe söyleyebilirim ki o gün gerçekten iyiydi. Bu basit ama derin kelimeleri okuduğumda, şairin ifadesini hatırlattı: Umut, insanın içindeki ebedi bir bahardır. Evet, küçük çocukların kalplerinde ve zihinlerinde bile olan. Bir dahaki sefere hastaya kötü haber vermek için çağrıldığımda bu önemli noktayı aklımda tutacağım. Kötü haberi vermenin başka bir yolu daha olabilir: Umut, olumlu bir şey paylaşma ihtiyacı. Çünkü en karanlık durumlarda bile ümitli olunabilir, her zaman yapabileceğimiz bir şeyler vardır. Tedavi edilmese de yaşamı uzatsa veya acıyı ve ıstırabı gidermeye yardımcı olsa bile.

Teşhisten 2 yıl sonra, bir kez daha çocuklara kötü haberi vermenin karmaşıklığını hatırlatıyorum. Uzun zamandır hastam olan birisini klinikte gördüm, stresli olduğu dışarıdan çok belli oluyordu. Daha sonra, hayatında bir gün bile hiç sigara içmemesine rağmen, karısına daha çok yeni metastatik akciğer kanseri teşhisi konduğunu söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra, empatiyi ve daha fazla terapötik dinlemeyi ifade ettiğimde aniden şunu sordu: "Çocuklara nasıl söyleyecegiz?"

Bir anlık duraksamadan ve zor bir yutkunmadan sonra yine düşündüm, ne kadarını paylaşmalıyım? Faydalı Web siteleri ve konuyla ilgili iki kitap dahil, birkaç kaynaktan söz ettim. Muayene odasından çıktıktan sonra, çocuklarıma anlatmak için verdiğim mücadelelerden bahsettim. Geriye dönüp baktığımda bu, sevdiğim insanlar üzerindeki duygusal etkilerinden dolayı vermek zorunda kaldığım en zor haberdi. Ama aynı zamanda aileyi, küçük çocukları bile dahil etmenin önemini öğretti ve bana çocukların ne kadar sezgisel ve sağduyulu olabileceğini hatırlattı.

Daha fazla tefekkür ve mücadelemden sonra, tecrübelerimi hastalarıma fayda sağlamak için kullanabileceğime karar verdim: Diğer anneler ve babalar ve diğer çocuklar, onlarla hiç karşılaşmasam bile. Bir elimde ziyaret sonrası özeti, diğerinde bu makalenin kopyasıyla tekrar odaya döndüm.

Literatür talep et

Referanslar :

: Heather A. Thompson Buum, MD, University of Minnesota, MMC 741, 420 Delaware St SE, Minneapolis, MN 55455; e-mail: thomp057@umn.edu

HIV Pozitif Kanser Hastalarında İmmün Kontrol Noktası İnhibitörleri Ne Kadar Güvenli?

02 Temmuz 2019

Çeşitli ileri evre kanserli HIV pozitif hastalarda, bağışıklık kontrol noktası inhibitörleri (ICI'ler) etkili görünmektedir ve yeni bir sistematik incelemeye göre bu hastalar için ekstra risk bulunmamaktadır. Washington DC'deki Georgetown Üniversitesi'nden Dr. Chul Kim "HIV enfeksiyonu olan hastalarda ileri evre kanser tedavisi için ICI kullanımı yeni bir güvenlik riski ile ilişkilendirilmemiştir ve bu ilaçlar HIV pozitif hasta popülasyonunda güvenli ve etkili tedavi seçeneğidir." şeklinde konuştu. ICI'ler, birçok metastatik kanser için tedavinin temeli haline gelmiştir, ancak HIV enfeksiyonu olan hastalar genellikle klinik çalışmaların dışında bırakılmıştır.

HIV Pozitifliği ICI Tedavisine Engel Değil

Çalışmada araştırmacılar, vaka raporlarından 73 hasta hakkında veri topladılar. Hastaların çoğu (%90.4) erkekti ve yaş ortalaması yaklaşık 56 idi. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri en sık görülen malignite idi (%34.2), bunu melanom (%21.9) ve Kaposi sarkomu (%12.3) takip ediyordu. Hastaların çoğu (%84.9) anti-PD1 tedavisi ile tedavi edildi. ICI genel olarak iyi tolere edildi, 70 hastanın 6'sında (%8.6) not edilen derece 3 veya daha yüksek immün ilişkili advers olayla HIV yükü veya CD4 hücre sayısı arasında hiçbir ilişki yoktu. ICI'den önce tespit edilemeyen HIV yükü olduğu bilinen 28 hastadan 26’sında, HIV baskı altında kaldı. Yanıtları bildirilen 45 hastada, objektif yanıt akciğer kanseri için %30, melanom için %27 ve Kaposi sarkomu için %63 idi. Araştırmacılar, "Devam etmekte olan birkaç olası klinik çalışma, HIV ile enfekte kanser hastalarında ICI tedavisinin güvenliği ve etkinliğine daha fazla ışık tutacaktır." açıklamasını yaptılar. Bu noktada, “HIV enfeksiyonunun varlığı, ICI tedavisinin etkinliğindeki herhangi bir farkla ilişkili görünmüyor.” sonucuna varıldı.

Ohio'daki Cleveland Clinic'teki hematoloji ve tıbbi onkoloji bölümünden Profesör Dr. Brian I. Rini, “Bu çalışma, kontrol noktası inhibitörleri ile tedavi uygulamasının yaygınlaştırılması açısından önemlidir." şeklinde konuştu. İncelemede yer almayan Dr. Rini, “Klinik araştırmacılar olarak, bilimsel mantıktan ziyade korkuya dayalı olarak HIV gibi hasta popülasyonlarına karşı sıklıkla önyargılıyız ve bu hasta gruplarını dışlıyoruz.” dedi. Verilerin, gerçek dünyadaki hasta alt gruplarının klinik çalışmalara dahil edilmesinin, ilaç geliştirme sürecinin daha erken safhasında olması gerektiğini gösterdiği belirtildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Safety and Efficacy of Immune Checkpoint Inhibitor Therapy in Patients With HIV Infection and Advanced-Stage Cancer A Systematic Review Michael R. Cook, MD1; Chul Kim, MD, MPH

Kanser Teşhisi Almak İntihar Riskini Arttırıyor

01 Temmuz 2019

Kanser teşhisi almak hastalar ve aileleri için yıpratıcı olabilir ve aşırı sıkıntı yaratabilir, ancak iki yeni çalışma teşhisin intihar riskini de arttırdığını gösteriyor. Yakın zamanda yayınlanan bu çalışmalardan biri, intihar riskinin, kanser teşhisinden sonraki bir yıl boyunca önemli ölçüde arttığını ve riskin başka nedenlere bağlı intihatlardan yaklaşık 2,5 kat daha yüksek olduğunu tespit etti. Nature Communications'da yayınlanan diğer çalışma ise kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla intihar nedeniyle ölme ihtimalinin yaklaşık dört kat daha fazla olduğu buldu. Her iki çalışmada da intihar riskinin farklı kanser türlerine göre değiştiği ve özellikle akciğer kanseri tanısından sonra yüksek olduğu bulundu. Bir çalışmada pankreas kanseri tanısı konulduktan sonra da risk yüksekti. Araştırmacılar 4.671.989 kanser hastasını belirlemek için 2000-2014 dönemine ait veriler kullandılar.

Charité Üniversitesi‘nden Ahmad Alfaar konu ile ilgili “İnternette veya başka yerlerdeki net olmayan veya yanlış yorumlanmış sağlık mesajlarından kaynaklanan ilk şok ve kaygının bundan sorumlu olabileceğine inanıyoruz. Zihinsel sağlık planları, hastaların kanserle olan yolculuklarında günlük yaşamlarına entegre edilmelidir." şeklinde konuştu. 

En Yüksek Risk İkinci Ayda

Bu kohort içinde ekip, tanı konulmasının ardından 1 yıl içinde 1585 hastanın intihar nedeniyle öldüğünü tespit etti. Bu sayı ilk 6 ay için 1062 idi. Bu dönemde gözlenen/beklenen intihar oranı ikinci 6 aya göre daha yüksekti (sırasıyla 3,13 ve 1,8). En büyük risk artışı, gözlenen/beklenen oranı 4.81 olarak kanser teşhisi konulduktan sonraki ikinci ay boyunca meydana geldi. Uzak metastazı olan hastalar için oran daha da yüksekti (5,63). Alfaar, bulguların şaşırtıcı olmadığını söyledi ve ekledi; ”Ancak, kanser hakkındaki tıbbi bilgileri ve hastaların hastalıkları hakkındaki duygularını tanımlayan sonuçlar bulmak gerçekten ilginç bir yolculuktu."

Araştırmacılar bulgularına dayanarak, intihar önleme stratejilerinin prostat, akciğer, kolorektum ve mesane kanseri olan yaşlı hastaların yanı sıra lösemiler, lenfomalar ve germ hücreli tümörleri olan yaşlılara yönelik uygulanabileceğini öne sürüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Suicidal death within a year of a cancer diagnosis: A population‐based study Anas M. Saad  Mohamed M. Gad MD  Muneer J. Al‐Husseini MD  Mohamad A. AlKhayat  Ahmad Rachid Ahmad Samir Alfaar MBBCh, MSc, MD  Hesham M. Hamoda MD, MPH

Atezolizumab ile Uzayan Sağkalım

27 Haziran 2019

Atezolizumab, PD-L1'in reseptörlerine PD-1 bağlanmasını inhibe eder, böylece tümör spesifik T-hücresi bağışıklığını geri kazanır. Faz III OAK çalışmasının daha önce tedavi edilmiş KHDAK'de birincil analizi, ITT popülasyonunda (mOS 13.8 ve 9.6 ay; HR 0.73) ve TC veya IC üzerinde %1 PD-L1 eksprese eden hastalarda atezolizumab, dosetaksel’e göre üstün sağkalım gösterdi (TC1 / 2/3 veya IC1 / 2/3; mOS 15.7 ve 10.3; HR 0.74).

Bu raporda ise daha fazla alt grup analizi sunuldu. OAK, daha önce platin içeren kemoterapide başarısız olan, seçilmemiş bir KHDAK popülasyonunda atezolizumab ile dosetaksel'i karşılaştırdı. Hastalar PD-L1 ekspresyonu, önceki kemoterapi rejimleri ve histolojisi ile sınıflandırıldı ve 1:1 atezolizumab (1200 mg) veya dosetaksel (75 mg/m2) IV q3w'ye randomize edildi. IHC ve mRNA ile PD-L1 ekspresyonu, sırasıyla VENTANA SP142 IHC testi ve Fluidigm tarafından merkezi olarak değerlendirildi. 1225 randomize hastanın ilk 850'sinde (primer çalışma popülasyonu), histolojiden bağımsız olarak atezolizumab ve dosetaksel ile ortalama sağkalım iyileştirildi ve bu fayda her histolojideki PD-L1 alt grubunda gözlendi. PD-L1 gen ekspresyonu, ortalama sağkalım ile PD-L1 IHC ile benzer bir ilişki gösterdi. Atezolizumab ve dosetaksel kolları için sırasıyla Skuamöz olmayan hastalarda ORR %14.4'e karşılık %15.2 idi; skuamöz hastalarda ORR, %11.6 ve %8.2 idi. İşlemden geçmiş bazal beyin metastazları (n15485; mOS 20.1 ve 11.9 ay; HR 0.54,%95, CI 0.63-0.89) ve hiç sigara içmeyen (n1⁄4156; mOS 16.3 ve 12.6 ay)  hastalar dahil olmak üzere alt gruplar arasında ortalama sağkalım arttı (HR 0.71, %95 CI 0.47-1.08). OAK, her iki histoloji alt grubunda PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak (IHC veya tümör gen ekspresyonu ile ölçülen) ve asla sigara içmeyen ve bazal beyin metastazı olan hastalar da dahil olmak üzere diğer alt gruplar dahil olmak üzere ITT popülasyonunda atezolizumab ile klinik olarak ilgili gelişmeler gösterdi.

Literatür talep et

Referanslar :

OAK, a Randomized Ph III Study of Atezolizumab vs Dosetaksel in Patients with Advanced KHDAK: Results from Subgroup Analyses Shirish Gadgeel, Fortunato Ciardiello, Achim Rittmeyer, Fabrice Barlesi, Diego Cortinovis, Carlos Barrios, Toyoaki Hida, Keunchil Park, Dariusz Kowalski, Manuel Cobo Dols, Joseph Leach, Jonathan Polikoff, Christina Matheny, Pei He, Marcin Kowanetz, Daniel Chen, Daniel Waterkamp, Marcus Ballinger, Alan Sandler, David R. Gandara, Joachim Von Pawel

Tüm Kanser Hastaları Hepatite Karşı Taranmalı mı?

26 Haziran 2019

Yeni bir çalışmada "kanser ve tanısı konmamış hepatit virüsü enfeksiyonları olan büyük bir hasta rezervuarı" bulundu ve yeni tanı almış tüm kanser hastalarının hepatit açısından taranması gerekip gerekmediği sorusu yeniden gündeme getirildi. Yeni Tanılı Kanser Hastalarında Viral Tarama (S1204) çalışması 3051 hastayı içermiştir ve %6.5'inin daha önce hepatit B virüsü (HBV) ile enfekte olduğunu, %0,6'sının kronik HBV enfeksiyonu, %2,4'ünün hepatit C (HCV) enfeksiyonu geçirdiğini ve %1,1'inin HIV ile enfekte olduğunu göstermiştir. Çalışma 17 Ocak'ta JAMA Onkoloji'de çevrimiçi yayınlandı. Kayıt sırasında hastaların %87,3'ü daha önce HBV ile enfekte olduklarını bilmiyordu. Benzer şekilde, kronik HBV enfeksiyonu vakalarının %42,1'i, HCV enfeksiyonu vakalarının %31,0'ı ve HIV enfeksiyonu vakalarının %5,9'u teşhis edilmemişti. "HBV veya HCV enfeksiyonu olan kanser hastaları, viral reaktivasyon ve potansiyel olarak yaşamı tehdit edici klinik sonuçlar için risk altındadır." diyen Scott D. Ramsay, "Çoğu hastada enfeksiyon için bilinen bir risk faktörü yoktu, bu da tarama için mevcut risk bazlı modellerin yetersiz olabileceğini gösteriyor." sözlerini ekledi.

Kanser tedavisi öncesi HBV ve HCV için tarama düşünülebilir

 Araştırmacılar bununla birlikte, tanı konmamış HIV enfeksiyonunun düşük oranının, yeni teşhis edilmiş kanser hastalarının HIV için evrensel olarak taranmasını desteklemeyebileceği sonucuna varıyorlar. Kanser tanılı hastalarda HBV, HCV ve HIV enfeksiyonu için evrensel tarama rutin olarak yapılmamaktadır. Dahası, böyle bir taramanın kullanımı onkologlar arasında tartışmalı olmaya devam etmektedir. Ramsay, “Bu sonuçlar onkoloji topluluğunda hepatit taraması yapmamız gerekip gerekmediği hakkında yeni kanıtlar sağladı" sözlerini kullandı. Araştırmacılar, evrensel taramaların karaciğer yetmezliği ve böbrek hastalığı gibi hepatit komplikasyonlarını önleyebileceğini söylüyorlar. CD20 pozitif T hücreli lenfomaları ve lösemileri tedavi etmek için kullanılan rituksimab (Rituxan, Genentech, Biogen Idec) gibi immünosupresif kanser ilaçları, bazı virüslerin yeniden aktifleşmesine ve çoğalmasına neden olabilir. Yazarlar “Gizli enfeksiyonu olan kişilerdeki çoğu kanser tedavisi ile ilişkili ciddi advers olayların gerçek riski bilinmediğinden, kanser tedavisini geciktirmenin veya değiştirmenin olası yararları spekülatif olmaya devam ediyor.” diye düşünüyorlar.

Houston, Teksas’daki MD Anderson Kanser Merkezinde Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan Doçent Dr. Torres, bu 18-merkezli değerlendirme çalışması ile ilgili “Tüm kanser hastalarının HBV ve HCV için taranması gerektiği konusunda yazarlarla hemfikiriz. Artık evrensel tarama için itici güç, yalnızca bir değil, birçok akademik ve kanser merkezinden geliyor” sözlerini kullandı. Torres, Anderson Kanser Merkezi’nde, HBV, HCV ve HIV için evrensel taramanın, 2007'den beri hematolojik hizmetlerde standart uygulama olduğunu sözlerine ekledi. "Bu, rituksimabın hepatit B reaktivasyonu ile ilişkili olduğu tespit edildikten sonra başladı." dedi. 2016 yılında Anderson Kanser Merkezi'nde HCV enfeksiyonu taraması, solid tümörlü hastaları da kapsayacak şekilde genişletildi. Torres, vakaların büyük çoğunluğuna yeni tanı konduğunu ve Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'da maliyet analizleri sunan kısa süre önce yayınlanan üç makalenin, toplumdaki evrensel HCV taramasının maliyet etkin olduğunu gösterdiğini söyledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Prevalence of Hepatitis B Virus, Hepatitis C Virus, and HIV Infection Among Patients With Newly Diagnosed Cancer From Academic and Community Oncology Practices Scott D. Ramsey, MD, PhD1; Joseph M. Unger, PhD2,3; Laurence H. Baker, DO JAMA Oncol. 2019;5(4):497-505. doi:10.1001/jamaoncol.2018.6437

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Kanser Tanısından Aylar Önce Kalp Krizi Ve İnme Riski Artıyor

24 Haziran 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasına göre, hastaların miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, bir kanser teşhisi almadan 5 ay öncesine kadar artmaktadır. Weill Cornell Medicine’daki nörolog Babak Navi, “Kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu belirledik ve bu çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı. Kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce başlıyor gibi görünüyor” dedi. Yeni çalışma 21 Aralık'ta Blood'da çevrimiçi yayınlandı. Bulgular, klinisyenlerin bu arteriyel tromboembolik olayları yaşadıktan sonra yaşlı hastalara kanser taraması gerektiği anlamına mı geliyor?

Navi, araştırmacıların öncelikle gizli bir kanserin varlığı için miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirmiş yaşlı hastaların taranmasının faydasını belirlemeleri gerektiğine dikkat çekti. Tarama testlerinin radyasyona maruz kalma, maliyet ve daha fazla teste yol açabilecek tesadüfi bulgular dahil olmak üzere olumsuz yanları olduğunu, ama aynı zamanda bazı hastalar için iyi bir fikir olduğunu söyledi. "Durum bazında, eğer birinin felç geçirmesi veya kalp krizi geçirmesi, özellikle de açıklanamayan anemi, kilo kaybı, genişlemiş lenf düğümleri, dışkıda gizli kan, öksürük gibi bir belirti varsa kişi BT taraması için göz önünde bulundurulmalıdır.” dedi.

Yeni çalışmada yazarlar popülasyona dayalı Sürveyans Epidemiyolojisi ve Son Sonuçları (SEER) -Bağlantılı veri setini ölçtüler ve 67 yaş ve üstü 374.331 kanser hastası olan dokuz kanser türünden birini belirlediler. Kanser hastaları daha sonra, kanserli olmayan, kontrol yılı, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığı ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların sayısı toplamda 748.662 idi. Navi ve meslektaşları, "Bir arteriyel tromboembolik olayı, miyokard enfarktüsü veya iskemik inme bileşimi olarak tanımladık." dedi. Kohortun yaş ortalaması 76 idi ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Miyokard infarktüsü veya iskemik inme riski, daha sonra, hastaların kanser teşhisi konmasından önceki 360 günden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Tanı Yaklaştıkça Risk Artıyor

Araştırmacılar "Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kanser içermeyen kontroller arasında benzerdi." şeklinde konuştular. Ancak, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar bir miyokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, kanser olmayan kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça giderek artmıştı. Kanser teşhisi konmadan 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski, kontrol grubu için olduğundan %5,5 kat fazla idi (%0,62 ve %0,11 (P <0,001). Araştırmacılar, bir kanser teşhisinden önceki 360 gün boyunca verileri analiz ettiklerinde, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riskinin, daha sonra kanser teşhisi konanlara göre kontrol grubu ile karşılaştırıldığında da daha yüksek buldular (%69,%1.75 ve %1.05 (P <. 001).

Sonuç olarak; tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay öyküsü olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olasıdır ve bunu kolorektal kanser izlemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons Babak B. Navi, Anne S. Reiner, Hooman Kamel, Costantino Iadecola, Peter M. Okin, Scott T. Tagawa, Katherine S. Panageas and Lisa M. DeAngelis Blood 2018 :blood-2018-06-860874

Kanser Hücreleri Zor Koşullarda Nasıl Hayatta Kalıyor?

20 Haziran 2019

Metastatik kanser hücreleri bir tehditle karşılaştıklarında kendilerini hızla yeniden programlayarak hayatta kalabilmektedirler. Rice Üniversitesi’nden araştırmacılar, tümör hücrelerinin metastazının ilaçlar ya da vücudun bağışıklık sistemi tarafından engellenmesi halinde duruma nasıl adapte olduklarını inceleyerek olası tedavi seçenekleri için yeni yollar bulmak üzere bir çalışma başlattılar.

Araştırmacıların modelleri, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasındaki bağlantıları ve kanser hücrelerinin metabolik plastisite göstererek zorlu koşullara nasıl adapte olduklarını incelemek üzere kurgulandı. İncelenen yolaklar, hücrelerin enerji elde etmelerinde ve çoğalmalarında rol alan oksidatif fosforilasyon ve glikoliz süreçlerini içeriyordu.

Bu modelde glikoz oksidasyonu, glikoliz ve yağ asidi oksidasyonundan oluşan üç majör metabolik yolağın aktivitelerinde rol oynayan ve bu süreçlerin ana düzenleyicileri olan AMP-aktive protein kinaz (AMPK) ve hipoksi ile indüklenen faktör-1 (HIF-1) incelendi.

Araştırmacılardan Onuchic, erken kanser araştırmalarına yönelik pek çok araştırmanın, kanser hücrelerinin oksijen varlığında dahi temel olarak glikolizi kullanmasını ifade eden Warburg Etkisi’ne odaklandığını, bunun doğru olduğunu ancak kanser hücrelerinin diğer mekanizmalardan tamamen vazgeçmediğini ve daha agresif hale geldiklerinde enerji elde etmek için her türlü enerji kaynağını kullanabildiklerini, çalışmalarının ise bunun nasıl mümkün olduğunu gösterdiğini ifade etti. İnsanların oksidatif fosforilasyona (OXPHOS) yeni yeni ilgi göstemeye başladıklarını, ancak kanser hücrelerinin bu iki farklı metabolik fenotipi nasıl yönettiğinin henüz anlaşılmadığını, gen regülasyonu ile metabolik yolaklar arasında kapsamlı bir etkileşim bulunduğundan, kanser metabolizmasının her iki açıdan da incelenmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Öncelikle basit modellerle başlayarak neler olup bittiğini anlamaya, ardından sistemin nasıl çalıştığını anladıktan sonra ayrıntıları incelemek üzere daha detaylı çalışmaya odaklandıklarını belirten araştırmacılar, inceledikleri üç metabolik durumun; HIF-1 ve glikolitik yolağın oldukça etkin olduğu glikolitik durum, AMPK ve OXPHOS’un yüksek miktarda etkin olduğu OXPHOS durumu ve her iki yolağın da aktive olduğu hibrit metabolik durum olduğunu belirttiler. Araştırmacılar ayrıca hibrit metabolik durumun HIF-1 stabilizasyonu ve yüksek mitokondriyal ROS ile aktive olabildiğini belirttiler.

Kanser hücrelerinin zorlu koşullarda gösterdiği esnekliği ve hücre içindeki karar mekanizmasını araştırdıklarını ve genlerle metabolizma arasındaki ilişkiyi bu kapsamda ilk kez incelediklerini belirten araştırmacılar, kanser hücrelerinin metabolik yolakları ile ilgili halen oldukça kısıtlı bilgiye sahip olunduğunu ve bu alanda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dongya Jia, Mingyang Lu, Kwang Hwa Jung, Jun Hyoung Park, Linglin Yu, José N. Onuchic, Benny Abraham Kaipparettu, Herbert Levine. Elucidating cancer metabolic plasticity by coupling gene regulation with metabolic pathways. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2019;

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Diyabet, İlerlemiş Agresif Meme Kanseri Riskiyle İlişkili Mi?

13 Haziran 2019

Tip 2 diyabet, obezite ve yaşlanma ile ilişkilidir ve vücudun, kan şekerini enerjiye dönüştürmek için insülin hormonunu uygun bir şekilde kullanamadığı veya üretemediği zaman ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilmezse körlük, böbrek yetmezliği, sinir hasarı ve amputasyonlar gibi komplikasyonlara neden olabilir.

Tip 2 diyabetli birçok kişi semptomlarını, kan şekerini düşürmeye yardımcı olmak için tasarlanmış reçeteli ilaçlar ve daha sağlıklı yiyecekler yemek ve daha sık egzersiz yapmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle kontrol edebilir. Bu hastaların bazılarının, kan şekerlerini düzenlemeye yardımcı olmak için insülin enjekte etmesi gerekir. Daha önce yapılan bazı araştırmalar, tip 2 diyabetli kadınlarda insülin kullanımını artan meme kanseri riskiyle ilişkilendirmiştir, ancak sonuçlar karışıktır ve kadınların geliştirdiği tümörlerin kesin tipleri hakkında ayrıntılı bilgilerden yoksundur.

Yapılan yeni bir çalışmada tip 2 diyabetli kadınların meme kanseri için daha ileri bir aşama geliştirip geliştirmediği ve insülin ile tedavinin spesifik meme kanseri özellikleriyle ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Bu vaka kontrol çalışması için, 2002-2014 arasında tanı konmuş meme kanseri olan kadınlar, Hollanda Kanser Kayıt Defteri-PHARMO Veri Tabanı Ağı (N = 33.377) arasından seçildi. Tip 2 diyabet, meme kanseri tanısından önce iki veya daha fazla insulin dışı kan glukoz düşürücü ilaç kullanımı olarak tanımlandı. Tip 2 diyabetli kadınlar diyabetsiz kadınlarla eşleştirildi. Tip 2 diyabetli kadınlar arasında insülin kullanıcıları ve sigara içmeyenler karşılaştırıldı. TNM sınıflaması (tümör büyüklüğü, lenf nodu durumu, metastaz), morfoloji, evre, östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü, insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 ve moleküler alt tip dahil olmak üzere Tip 2 diyabet / insülin ve meme kanseri özellikleri arasındaki ilişkiyi araştırmak için çok değişkenli sıralı lojistik regresyon kullanıldı.

Tip 2 Diyabetli Hastalarda İnsülin Kullanmak Fark Yaratmıyor

Araştırmacılar Tip 2 diyabetli kadınların (n = 1.567) diyabetli olmayan kadınlardan (n = 6.267), progesteron reseptörü negatif meme tümörü ile daha az sıklıkla olsa da daha ileri bir tümör evresi ve daha yüksek dereceli bir tanı ile daha sık teşhis edildi. Diğer meme kanseri özellikleri için bir ilişki bulunamadı. İnsülin kullanan Tip 2 diyabetli kadınlarda (n = 388), insülin kullanmayan Tip 2 diyabetli kadınlara kıyasla (n = 1.179) farklı meme kanseri özellikleri saptanmadı.

Araştırmacılar, Tip 2 diyabetli kadınların diyabetsiz kadınlardan daha agresif bir tip meme kanseri teşhisi riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Reçete edilen ilaçları almanın ve kilo vermek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmanın yanı sıra, şeker hastalarının düzenli tarama mamogramları aldığından da emin olunması gerektiğini ve göğüslerinde ağrı veya şişlik tespit ettiklerinde derhal tıbbi yardım almaları gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. A. Overbeek et al. Type 2 Diabetes, but Not Insulin (Analog) Treatment, Is Associated With More Advanced Stages of Breast Cancer: A National Linkage of Cancer and Pharmacy Registries, Diabetes Care 2019 Mar; 42(3): 434-442.

Kanser Tedavisinde Kontrol Noktası İnhibitörleri ve Kardiyotoksisite

31 Mayıs 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) küresel veritabanının kapsamlı bir analizi, miyokardit, perikardiyal hastalıklar, aritmi ve vasküliti, rutin klinik uygulamada immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımıyla ilişkili kalp toksisiteleri arasında tanımlamıştır. Bu kardiyotoksisiteler erkeklerde kadınlardan daha sık görülmektedir. Akciğer kanserli hastalarda perikardiyal hastalıklar daha sık iken (%56), ilerlemiş melanomlu hastalarda miyokardit (%41) ve vaskülit (%60) daha sık bulunmuştur. Miyokardit, perikardiyal hastalık ve vaskülit kaynaklı ölümlerin  bu hasta gruplarında sırasıyla %50,%21 ve %6'sında gerçekleştiği bildirilmiştir. Bu olayların çoğu immün kontrol noktası inhibitörlerinin tedavisi sırasında erken dönemde ortaya çıkmıştır. 12 Kasım’da Lancet Oncology’de çevrimiçi yayınlanan çalışma, daha önce yayınlanmış yazışmaların bir uzantısı şeklindedir. “Bilgimize göre, WHO farmakovijilans veritabanından kişiselleştirilmiş raporlanabilir olayların analizi yoluyla şu ana kadar immün kontrol noktası inhibitörleriyle ilişkili kardiyovasküler irAE'lerin [bağışıklık ilişkili advers olaylar] en büyük ve en geniş klinik karakterizasyonununu yazar Javid J. Moslehi sundu. Sonuçlar, immün kontrol noktası inhibitörleriyle ilişkili miyokardit, perikardiyal hastalıklar ve vaskülit ile ilişkili hastalıkların görülme sıklığını göstermektedir, bu da klinisyenlerin hastalarda bu potansiyel toksisitelere karşı dikkatli olmaları gerektiğini göstermektedir." dedi.

İmmünoterapi bir köşetaşı

ICI'lerin kanser tedavisi için bir köşe taşı olduğuna dikkat çeken yazarlar, bu ilaçların kardiyotoksisite riski ile ilişkili olduğu gerçeğinin, bu moleküllerin otoimmüniteyi modüle edebileceğini öne sürdüğünü göstermektedir. Bu tür toksisitelerin ortaya çıkmasının sürpriz olmadığına, bu toksisitelerin bazılarının hayvan çalışmalarında da görüldüğüne dikkat çekti. Bu rapor ile birlikte, doktorlar artık kardiyak ilişkili IRA'lar hakkında daha çok bilgi sahibi olmalıdır ve bu IRA’lar ile ilgili endişelerin immün kontrol noktası inhibitörlerinin kanser hastalarında kullanımını etkilemesi muhtemel olmaması gerektiği ifade edilmiştir. Memorial Sloan Kettering (MSK) Kanser Merkezinde  görevli Dr.Michael A. Postow, “Kardiyotoksisite nadir görülen ve korkutucu bir yan etki olsa da, uygulama kalıplarımın hiç değişmediğini düşünmüyorum. Hala immünoterapiden potansiyel olarak önemli ölçüde fayda sağlayabilecek ve onları yakından takip edebileceğim hastaları tedavi ediyorum.” Şeklinde konuştu. “Kardiyovasküler öyküsü olan veya daha yüksek kardiyotoksisite riski altında olan hastaların, sadece başka hiçbir seçenek olmadığında immünoterapi alması gerektiğini düşünmüyorum.” dedi. Gainor benzer duyguları dile getirdi. Bu toksisitelerin ortaya çıkmasının klinik uygulamasını etkilemeyeceğini söyledi. "Ancak, ICI'leri kullanırken, yeni semptomları olan hastalar hakkında daha kapsamlı düşünmeliyiz" diye ekledi. Gainor, onkologların, mide bulantısı ve kusma gibi kemoterapinin yan etkilerine alıştıklarını açıkladı. "Buna karşın, immün kontrol noktası inhibitörleriyle tedavi farklı olabilir. İmmün kontrol noktası inhibitörleri neredeyse tüm organ sistemlerini etkileyebilir ve bu toksisitelerin yan etkileri o kadar kesin değildir" dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Cardiovascular toxicities associated with immune checkpoint inhibitors: an observational, retrospective, pharmacovigilance study Joe-Elie Salem, MD Ali Manouchehri, MD Melissa Moey, MD Bénédicte Lebrun-Vignes, MD Lisa Bastarache, BS Prof Antoine Pariente, MD et al.

Metastatik Kanser Hücreleri Lenf Nodlarında Nasıl Çoğalır?

30 Mayıs 2019

Kanser hücrelerinin vücudun farklı bölgelerine metastazı, kanserden ölümlerin yaklaşık %90’ından sorumludur. Kanser hücreleri kan damarları ya da lenf yolu ile vücudun farklı noktalarına yayılabilmektedir. Çevresindeki lenf damarlarına invaze olan kanser hücreleri yakın lenf nodlarına göç ederek orada çoğalıp tümör meydana getirirler ve sonrasında da lenf yolu ile diğer organlara yayılabilirler. Güney Koreli bilim insanları, kanser hücrelerinin lenf nodlarına yayılımını baskılayan bir mekanizma buldular.

Lenf nodları, kanser gibi zararlı yapılarla mücadele eden immün hücreler içeren küçük yapılardır. Bu immün mekanizmaya rağmen kanser hücreleri lenf nodlarına adapte olabilmekte ve orada çoğalabilmektedir. Lenf nodu metastazı durumu kanser evrelemesi ve prognozunda kritiktir. Araştırmacılar, lenf nodlarına yayılan tümör hücrelerinin burada hayatta kalmak ve büyümek için alternatif bir mekanizmaları olması gerektiğinden yola çıkarak çalışmalarına başladılar. Çalışmada, lenf nodu yayılımı en yüksek olan melanoma ve meme kanseri dokuları içeren hayvan modelleri kullanıldı. Primer tümör yerleşimindeki kanser hücreleri ile kıyaslandığında, lenf noduna yayılım gösteren kanser hücrelerinin yağ asitlerinden enerji elde etmek üzere yağ asidi oksidasyonu ile ilgili genlerinde çok daha yüksek aktivasyon görüldü. Oysa primer tümör yerleşimindeki hücreler, enerji metabolizması için glikoz kullanmaktaydı. Ayrıca diğer organlardan farklı olarak lenf nodlarının farklı lipidler açısından oldukça zengin olduğu gözlendi. Çalışmanın baş yazarı Dr. Lee, bu beklenmedik sonuçların, lenf noduna metastaz yapan kanser hücrelerinin, bu lipidden zengin dokuda enerji kaynağı olarak yağ asitlerini kullandıklarını belirtti. Ayrıca melanom ve meme kanserli farelerde yağ asidi oksidasyonu inhibe edici tedavi uygulandığında, lenf nodu metastazının neredeyse tamamen önlendiği gözlendi. Araştırmacılar, metastatik tümör hücrelerinde enerji kaynağı olarak yağ asitlerinin kullanılmasını sağlayan sürecin hücre içinde nasıl yürüdüğünü incelediklerinde, lenf nodu metastazı yapan bu hücrelerde yağ asidi oksidasyonunu uyaran temel bir etkenin yes-bağımlı protein (YAP) olduğunu gördüler.

Lenf nodlarındaki metastatik tümör hücrelerinde YAP aktivasyonunu biyolojik örneklerde inceleyen ekip, normalde sadece karaciğerde ve sindirim kanalında bulunan safra asitlerine rastladılar. Dr Lee, normal lenf nodlarında ve primer tümör bölgesinde bulunmazken tümör metastazı olan lenf nodlarında safra asitlerinin görülmesinin oldukça ilginç olduğunu belirtti.

Klinikte melanom ve meme kanseri hastalarında yağ asidi metabolizmasına müdahalenin lenf nodu metastazını önleyebileceğini belirten Dr.Koh, bunun öncesinde metastatik kanserli hastlarla kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ifade etti.

Literatür talep et

Referanslar :

Choong-kun Lee, Seung-hwan Jeong, Cholsoon Jang, Hosung Bae, Yoo Hyung Kim, Intae Park, Sang Kyum Kim, Gou Young Koh. Tumor metastasis to lymph nodes requires YAP-dependent metabolic adaptation. Science, 2019; 363 (6427): 644

Vücut Yağ Oranındaki Artış Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

28 Mayıs 2019

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, vücut yağ düzeyleri yüksek postmenopozal kadınların, vücut kitle indeksleri normal olsa bile meme kanseri için yüksek risk altında olabileceklerini göstermektedir. Buna göre doktorların takipte sadece vücut kitle indeksine değil, diğer ölçümlere de bakması oldukça kritik önem taşımaktadır.

ABD’de yapılan çalışmada görevli olan ekip, Kadın Sağlığı İnisiyatifi adlı çalışmadan gelen verileri 3.460 kadın üzerinde (ortalama yaş, başlangıçta 63,6) analiz etti. Bu kadınlarda vücut kitle indeksi normal sınırlar içerisindeydi (18,5 - 24,9). Katılımcılar aile ve tıbbi hikaye, diyet ve yaşam tarzı ile ilgili anketleri doldurdular; 1, 3, 6 ve 9. yıllarda çift enerjili X-ışını absorpsiyometrisi (DXA) kullanılarak vücut yağ ölçümleri yapıldı ve 16 yıl boyunca takip edildiler.

Takip sırasında, 146 östrojen reseptörü pozitif olan da dahil olmak üzere 182 hastada meme kanseri tespit edildi. İnvaziv meme kanseri riski için düzeltilmiş tehlike oranları, tüm vücut yağının en yüksek çeyreği için 1,89 ve en yüksek çeyrek vücut yağı kütlesi için 1,88 olarak hesaplandı.

İnflamasyon Belirteçleri ve Kanser Oranı Artıyor

Vücut yağ oranı daha yüksek olanlarda, dolaşımdaki insülin, C-reaktif protein, interlökin 6, leptin ve trigliserit seviyeleri daha yüksek iken, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve seks hormonu bağlayıcı globulin seviyeleri daha düşük olarak hesaplandı.

Bu bulguları özetleyen araştırmacılar, postmenapozal kadınlarda normal vücut kitle indeksine sahip olunması durumunda dahi vücut yağ oranındaki artışın meme kanseri gelişimi açısından ek bir risk doğurduğunu belirttiler. Bu kadınlarda dolaşımdaki inflamasyon belirteçlerinde de anlamlı yükselmeler olduğu görüldü.

Araştırmacılara göre yapılması gereken, vücut yağ oranını azaltacak hayat tarzı değişiklikleri ile postmenapozal dönemde oluşan bu riske karşı mücadele etmektir. Yapılacak diğer çalışmalarda, östrojen reseptör pozitif meme kanserinin neden daha yüksek oranda görüldüğü araştırılacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Iyengar NM, et al. Association of Body Fat and Risk of Breast Cancer in Postmenopausal Women With Normal Body Mass Index: A Secondary Analysis of a Randomized Clinical Trial and Observational Study. JAMA Oncol. 2018 Dec 6. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5327. [Epub ahead of print]

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Kanser Tedavisinde Adenovirüsler Umut Vaat Ediyor

23 Mayıs 2019

Hokkaido Üniversitesi’ndeki araştırmacıların kanser hücrelerini hedef almak üzere oluşturduğu ve Oncology Reports’da yayınlanan makaleye göre dl355 adı verilen yeni bir virüs, halihazırda tedavide kullanılan virüslerden daha etkin antikanser özelliğe sahiptir.

Moleküler onkolog Fumihiro Higashino ve arkadaşları, bir adenovirüs türünün genetik materyalinden E4orf6 adı verilen ve viral replikasyonda görev alan bir geni sildiler. Ekip daha önce bu genin ARE-mRNA denilen bir mRNA’yı stabilize ederek enfekte hücrelerde viral replikasyonun devamını sağladığını keşfetmişti. ARE-mRNA kanser hücrelerinde stabil biçimde çalışırken normal hücrelerde hızla degrade olmaktaydı. Laboratuvar testlerinde dl355 adını verdikleri modifiye adenovirüsün, normal hücrelere kıyasla kanser hücrelerinde çok daha hızlı replike olduklarını gördüler. Higashino, E4orf6 geninin yokluğunda, virüslerin kanser hücrelerindeki stabil ARE-mRNA’ları kullandığını ifade etti.

Araştırmacılar farklı kanser türlerinden hücre dizilerini hücre başına 100 adet dl355 virüsü ile enfekte ettiklerinde, neredeyse tüm hücrelerin 7 gün içerisinde öldüğünü gördüler. Ancak virüsle enfekte olan sağlıklı hücreler 7 günden sonraki süreçte dahi ölmemişlerdi. dl355 dozu düşük tutulduğunda bazı kanserli hücre serileri hayatta kaldıysa da, doz arttırıldığında tüm kanserli hücrelerin öldüğü görüldü. Fare modellerindeki insan tümör hücrelerinin büyümesi de dl355 uygulandığında büyümeyi anlamlı ölçüde durdurdu.

Araştırmacılar son olarak, dl355’i şu an klinik pratikte kullanılmakta olan dl1520 virüsü ile karşılaştırdılar. dl355’in serviks ve akciğer kanseri de dahil olmak üzere çoğu kanser hücre dizisinde daha yüksek replikasyon oranına ulaştığı ve biri hariç tüm kanser türlerinde daha yüksek antikanser etkinliğe sahip olduğu gözlendi. Her iki virüs de çok az sayıda normal hücre ölümüne sebep oldu.

Bulgular dl355 virüsünün etkin bir kanser tedavi seçeneği olarak umut verdiğini gösterirken, araştırmacılar en az 5 yıl sürecek ileri klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu ifade ettiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Aya Yanagawa-Matsuda, Yohei Mikawa, Umma Habiba, Tetsuya Kitamura, Motoaki Yasuda, Mohammad Towfik-Alam, Yoshimasa Kitagawa, Kazuyuki Minowa, Masanobu Shindoh, Fumihiro Higashino. Oncolytic potential of an E4-deficient adenovirus that can recognize the stabilization of AU-rich element containing mRNA in cancer cells. Oncology Reports, 2018

Psödopolipler Kolon Kanseri Riskini Arttırmıyor

21 Mayıs 2019

Yapılan yeni çalışmalar ile, enflamasyon sonrası poliplerin (PIP), inflamatuvar barsak hastalığı (IBH) olan hastalarda kolorektal neoplazi ile ilişkili olmadığı ortaya çıktı. Bununla birlikte kolon iltihabı daha şiddetli olduğu için bu hastalarda kolektomi uygulanma şansı daha yüksek bulundu.

Avrupa rehberleri, IBH hastalarının %45'inde bulunan PIP'lerin, IBH hastalarında kolorektal kanser için bir risk faktörü olduğunu belirtirken, araştırmacılara göre bu sonuca varacak yeterli veri henüz literatürde bulunmuyordu.

Teorik olarak, önceki şiddetli inflamasyonun göstergesi olarak ortaya çıkan PIP'lerde kolorektal kanser riski artabilir. Alternatif olarak, PIP'ler sürveyans sırasında başka türlü görülebilir ve rezektabl displastik lezyonları gizleyebilir. PIP'lerin doğrudan malign dönüşümü genellikle olası değildir. Mekanizmadan bağımsız olarak, literatürde PIP'lerin kolorektal kanser için bağımsız risk faktörü olup olmadığına dair bir bilgi eksikliği vardır.

Kolorektal Kanser Riski Artmıyor

Araştırma ekibi 1997-2017 yılları arasında Hollanda'da kolonosopik gözetim uygulanan iki büyük kohorttaki 1.582 IBH hastasını inceledi. 462 hastada (%29,2) PIP vardı. Psödopolipleri olan hastalarda anlamlı olarak daha şiddetli inflamasyon (aOR, düzeltilmiş odds oranı 1.32), daha fazla hastalık yayılımı (aOR 1.92) ve primer sklerozan kolanjit riski (aOR 0.38) vardı.

PIP olan ve olmayan hastalar için ortalama 4.8 yıllık bir takip süresinde ileri evre kolorektal kanser gelişme zamanı benzerdi. Takip sırasında PIP'li hastaların %8,4'üne kolektomi yapıldı, PIP olmayan hastalarda ise bu oran %3,9'du. PIP'li hastalarda kolektomiye kadar geçen zaman da kısaydı.

Elde edilen veriler, PIP'lerin, orta vadeli takiplerde kolorektal kanser gelişim riskini arttırmadığını gösterdi. Bu sonuçlar ışığında kılavuzların tekrardan gözden geçirilmesi araştırmacılar tarafından önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Mahmoud R, et al. No Association Between Pseudopolyps and Colorectal Neoplasia in Patients With Inflammatory Bowel Diseases. Gastroenterology. 2018 Dec 7. pii: S0016-5085(18)35386-1. doi: 10.1053/j.gastro.2018.11.067. [Epub ahead of print]

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Böbrek Kanseri Beyin Metastazında Sağkalım

15 Mayıs 2019

Beyin metastazı, metastatik böbrek kanseri olan hastalarda sık görülür ve önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Her ne kadar tarihsel olarak kötü bir prognozla ilişkili olsa da, modern çağdaki hastaların sağkalım sonuçları tam olarak karakterize edilmemiştir. Özellikle stereotaktik cerrahi gibi non-invaziv işlemlerin sağkalım üzerindeki etkisi tam olarak değerlendirilmemiştir.

Bu sebeple 2006-2015 yılları arasında Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezi'nde tedavi edilen metastatik renal hücreli karsinomlu (RCC) hastaların retrospektif bir veri tabanı oluşturuldu. Teşhis, tedavi ve tedavi sonuçlarıyla ilgili veriler sistematik olarak toplandı. Sağkalım analizleri yapıldı. Beyin metastazı olan ve olmayan hastalar eşleştirilerek verileri kıyaslandı. İkinci çalışmada ise stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilen hastaların verileri kıyaslandı.

Uygulamada Değişiklik Yapacak Öneriler Sunuldu

Metastatik RCC’li 268 hastanın toplam 56'sına (%28,4) birinci basamak sistemik tedavi öncesinde veya sırasında beyin metastazı tanısı kondu. Genel sağkalım değerleri sistemik tedavi almamış beyin metastazlı hastalarda 19,5 ay ve beyin metastazı olmayan hastalarda ise 28,7 aydı (P =, 0117). Bu fark istatistiksel olarak anlam kazanmadı ve birinci basamak sistemik tedavinin beyin metastazı olan ve olmayan hastalarda benzer olduğunu göstermiş oldular.

Araştırmacılar başka bir çalışmada ise beyin metastazı için stereotaktik radyocerrahi uygulanan hastaların verilerini incelediler ve bu hastalarda stereotaktik radyocerrahinin hastalığı kontrol etmek için etkili bir yöntem olduğunu gösterdiler. Tedavi edilen beyin metastazı için lokal kontrol oranları bir yılda %91,8 ve iki yılda %86,1 idi. Ancak yöntem büyük tümörlerde herhangi bir ek fayda getirmedi. Bir yıllık sağkalım tüm hastalar için %56 idi. Beş veya daha az beyin metastazı olan hastalar arasında sağkalım istatistiksel olarak farklı değildi.

Bu bulgulara göre araştırmacılar uygulamada değişiklik yapacak iki önemli öneride bulundular: "Beyin metastazlarının tedaviyi sürdürmemek için bir neden olmaması gerektiği" ve "Stereotaktik radyocerrahinin tüm beyin radyasyonunun yerini alması gerektiği" önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Bowman IA, et al Improved Survival Outcomes for Kidney Cancer Patients With Brain Metastases. Clin Genitourin Cancer. 2018 Dec 5. pii: S1558-7673(18)30416-6. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.007. [Epub ahead of print]

Wardak Z, et al Stereotactic Radiosurgery for Multiple Brain Metastases From Renal-Cell Carcinoma. Clin Genitourin Cancer. 2018 Nov 22. pii: S1558-7673(18)30520-2. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.006. [Epub ahead of print]

Androjen Tedavisi Kalp Yetmezliği Riskini Arttırıyor Mu?

13 Mayıs 2019

Tayvanlı araştırmacılar, prostat kanserli erkeklerde androjen yoksunluğu tedavisinin (ADT) kullanımının kalp yetmezliği riskinde bir artışa yol açtığını gösterdiler. Önceki çalışmalar ADT ve kalp yetmezliği arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştü, ancak araştırma ekibine göre bunlardan sadece biri çalışma popülasyonuna Asyalı erkekleri dahil etmişti.

Bu kohort çalışmasında, Tayvan Longitudinal Health Insurance Database 2005'ten elde edilen veriler kullanıldı. Tam kohort çalışmasında, çalışma grubu olarak androjen yoksunluğu tedavisi alan 1244 prostat kanseri hastası ve androjen yoksunluğu tedavisi almayan 1806 prostat kanseri hastası tanımlandı ve bu gruplarda elde edilen veriler kıyaslandı.

İki Kattan Daha Fazla Bir Risk Artışı

Bir yıllık takip döneminde 100 kişi başına kalp yetmezliği insidansı, ADT alan erkeklerde (4.00), ADT almayan erkeklere göre (1.89) iki kat daha fazla ölçüldü. Yaş, kentleşme düzeyi, coğrafi konum, aylık gelir ve komorbiditeleri ayarlandıktan sonra, kalp yetmezliği riskinin ADT ile %72 daha yüksek olduğu tespit edildi. Prostat kanserli 1.088 erkeğin eğilim puanıyla eşleştirilmiş bir analizinde ise, ADT kullanımı %92 oranında artmış kalp yetmezliği riskine yol açtığı gösterildi.

Kalp yetmezliği riski uzun süreli ADT alanlarda kullanmayanlara göre daha yüksekti (2.38 kat), ancak kısa süreli ADT alan ve hiç kullanmayanlar arasında risk açısından anlamlı bir fark yoktu.

Araştırmacılar, klinisyenlerin hastalarına değiştirilebilir kalp yetmezliği risk faktörleri hakkında bilgi vermelerini, yaşam tarzlarını iyileştirmelerini önermelerini ve ayrıca androjen yoksunluğu tedavisi alan prostat kanseri hastaları için ilgili kardiyovasküler muayenelerini sağlamalarını önerdiler. Bu çalışmada ölçülebilir bir kalp yetmezliği riski olmasına rağmen, bu bulguların prostat kanseri olan hastalarda androjen yoksunluk tedavisi kullanımı için fayda-risk dengesini zorunlu olarak değiştirmeyebileceğini belirttiler. Bu sonuçların yapılacak diğer çalışmalarla da onaylanması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kao HH, et al. Androgen Deprivation Therapy Use Increases the Risk of Heart Failure in Patients With Prostate Cancer: A Population-Based Cohort Study. J Clin Pharmacol. 2019 Mar;59(3):335-343. doi: 10.1002/jcph.1332. Epub 2018 Nov 7.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Yaşlı Hepatit Hastalarında İzlem Devam Etmeli

18 Nisan 2019

Antivirallerle uzun süreli monoterapi, hepatit B virüsünü baskılar ve karaciğer lezyonlarını iyileştirir. Bu nedenle kompanse sirozu olmayan hastalarda sağkalım oranı genel popülasyon ile benzer seyreder. Yine de, kronik hepatit B hastalarında HCC riski önemli ölçüde artmıştır. Bu, popülasyondaki karaciğer kaynaklı mortaliteyi etkileyen tek faktördür. Bu hastalarda HCC riski üzerine mevcut verilerin çoğu ise, ortalama süresi 5 yıldan az olan çalışmalardan gelmektedir.

Bu sebeple yapılan PAGE-B adı verilen 10 merkezli çalışmada HCC sürveyansına duyulan ihtiyaç analiz edilmiştir. Hepatit C, hepatit D veya HIV bulunmayan, karaciğer transplantasyonu geçirmemiş ve 5 yıldan fazla takip süreleri olan 1427 hasta tespit edilmiştir. Başlangıçta kohortun ortalama yaşı 51 ve %77'si erkektir. %6'sı alkol kötüye kullanımı öyküsü bildirmiştir ve %8'inde diabetes mellitus vardır. Ayrıca, %27’sinde biyopsi ile tanı konan siroz vardır. En az 5 yıllık takibin sonunda HCC gelişme riski ile ilgili faktörler değerlendirilmiştir.

50 Yaşın Üstünde HCC Riski Olduğu Görüldü

Çalışmada HCC riski ile cinsiyet, vücut kitle indeksi veya hepatit B e-antijen durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, sadece yaş, başlangıçta siroz ve 5. yılda en az 12 kPa karaciğer sertliği, bağımsız olarak 5 ila 13. takip yılları arasında HCC gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

50 yaşından küçük sadece bir hastada HCC gelişmiştir. İlaç tedavisinin ilk 5 yılından sonra, HCC'nin neredeyse sadece 50 yıldan daha yaşlı hastalarda geliştiği görülmüştür.

Araştırma ekibine göre sürveyans, tedavi başlangıcından 5 yıl sonra en az 50 yaşında olan tüm hastalarda devam etmelidir. Geçici elastografi ile ölçülen karaciğer sertliği ile ilişkili risk daha fazla çalışmayı gerektirir, ancak ekip sürveyansın 50 yıldan daha genç olan sınırlı sayıdaki sirotik hastada devam edebileceğini bildirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Liver Meeting 2018: American Association for the Study of Liver Diseases (AASLD): Abstract 0017. Presented November 12, 2018.

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

İBH’de Prostat Kanseri Riski Oluşur Mu?

16 Nisan 2019

Yeni bir çalışmaya göre, inflamatuar barsak hastalığı (İBH) olan erkekler, İBH olmayan erkeklere göre prostat kanseri geliştirme riski açısından klinik olarak anlamlı bir şekilde dört ila beş kat daha fazla risk altındadır.

Epidemiyolojik araştırmalar İBH ile prostat kanseri gelişim riski açısından bir ilişki olduğunu göstermiştir, ancak bu ilişki prostat spesifik antijen (PSA) kullanıma girdikten sonra incelenmemiştir. Bu sebeple toplanan bir ABD’li araştırma grubu, bu ilişkiyi incelemeye karar verilmiştir.

Çalışma ekibi 1996-2017 yılları arasında tıp merkezlerinde prostat kanseri taraması yapılan 1033 erkek İBH hastasını, İBH'ı olmayan 9306 kontrolle karşılaştırdı. On yıllık prostat kanseri insidansı İBH'lı erkeklerde %4,4 iken bu oran kontrollerde %0.65 olarak hesaplandı (tehlike oranı (HR) 4.84; P<0.001). Klinik olarak anlamlı prostat kanseri içinse insidans, sırasıyla %2.4 ve %0.42 idi (HR, 4.04; P<0.001).

Riskte Önemli Bir Artış Görüldü

Yürütülen bu çalışma, tek bir akademik tıp merkezini içeren ve 1996'dan 2017'ye kadar yapılan retrospektif ve eşleştirilmiş bir kohort çalışmasıydı. İBH'lı erkek hastalar (vakalar = 1033), İBH'ı olmayan erkeklerle (kontroller = 9306) 1:9 oranında rastgele eşleştirildi. Tüm hastalara en az bir prostat spesifik antijen (PSA) tarama testi uygulandı.

İBH'lı erkekler, 55 yaşlarından itibaren İBH'sız erkeklerden daha yüksek ortalama PSA düzeylerine sahipti. Yani İBH olan erkeklerde sistemik tedavi gerektiren prostat kanseri riski önemli oranda artış gösteriyordu. Araştırmacılar, her şey yolundaymış hissi veren inflamatuar barsak hastalığı olan bir erkektekiyüksek PSA'nın sadece bağırsak iltihabından geldiğinin varsayılmaması ve hastanın prostat kanseri için kontrol edilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Burns JA, et al. Inflammatory Bowel Disease and the Risk of Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Dec 4. pii: S0302-2838(18)30938-2. doi: 10.1016/j.eururo.2018.11.039. [Epub ahead of print]

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image