Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

İPF Hastalarında Kanser Nasıl Seyrediyor?

18 Eylül 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve akciğer kanseri arasında bir ilişkinin var olduğu bilinmesine rağmen, Birleşik Krallık ve Japonya'da yapılan önceki çalışmalar, bu hastalar arasındaki akciğer kanseri prevalansını birbirinden farklı, değişen aralıklarda tahmin etmiştir.

İnterstisyel akciğer hastalığı (İAH) ise, interstisyum denilen alveollerin çevresini ve dokusunu etkileyen birbirinden farklı bir çok akciğer hastalığından oluşan geniş bir hastalık yelpazesi için kullanılan bir terimdir. Sebebi henüz bilinmeyen İLD’lerin bir tanesi de İPF'dir.

Pittsburgh Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışma, İPF’li veya İAH'lı hastalar ile genel popülasyondaki akciğer kanseri insidansını karşılaştırmayı amaçladı. Araştırmacılar çalışmaları için 2000 ve 2015 yılları arasında toplanan Simmons Interstisial Akciğer Hastalığı Merkezi'nden alınan verileri kullandılar.

Ekip, 1108 İPF hastasını ve İPF dışı İLD'li 841 hastayı içeren 1953 hastadan elde edilen verileri analiz etti. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 31 İPF’li ve 16 IPF dışı İLD hastasının akciğer kanserine yakalandığı tespit edildi. Araştırmacılar, iki grup arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığını belirttiler ve İPF hastalarının genel popülasyona kıyasla akciğer kanseri insidansının 3,34 kat daha fazla, İPF dışı İLD’si olan hastalarının insidansının ise 2,3 kat daha yüksek olduğunu buldular.

Bilim insanları ek olarak İPF ve İPF dışı İLD grupları arasındaki ile genel popülasyonda ortaya çıkan akciğer kanserinin özelliklerini araştırdılar ve bu gruplar arasında bir farklılık olup olmadığını anlamaya çalıştılar.

Sigara İçiminden Bağımsız Risk Faktörü

Çalışmada İPF'deki akciğer kanserinin, sporadik akciğer kanserinden fenotipik olarak ayırt edici olduğunu bulundu. Fenotipik olarak ayırt ediciliğin İPF hastalarında belirli kanser özelliklerinin, genel popülasyondaki akciğer kanserinden farklı olduğu anlamına geldiğini belirten araştırmacılar, İPF hastalarında akciğer kanserinin daha çok alt lobları etkilediğini ve sıklıkla skuamöz hücreli karsinom tipinde olduğunu belirttiler.

İlginç bir şekilde, araştırmada İPF olmayan akciğer kanseri hastaları ile karşılaştırıldığında daha az İPF hastasında sigara içeme öyküsü olduğu tespit edildi. Bilim insanlarına göre bu durum İPF'nin akciğer kanseri için bir sigaradan bağımsız risk faktörü olduğu fikrini destekliyor.

Araştırmacılar, İPF hastalarının akciğer kanserindeki mortalite açısından İPF dışı İLD grubuyla karşılaştırıldığında İPF hastaları arasındaki mortalite oranının daha kötü olduğunu buldular.

Sonuçlara göre araştırmacı ekip, akciğer kanserinin genel popülasyona kıyasla İPF hastalarında yaklaşık 3,34 kat daha fazla görülmekte olduğunu ve akciğer kanseri olmaksızın İPF’e kıyasla, skuamöz hücreli karsinom ve alt lobun tutulumuyla daha kötü prognoz ile ilişkili bulduklarını belirttiler.

Bilim insanları son olarak, bu popülasyonda akciğer kanseri taramasının hastalığın seyrini gerçekten etkileyeceğine inanılıyorsa akciğer kanserinin İPF hastalarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yoon JH et al. Characteristics of lung cancer among patients with idiopathic pulmonary fibrosis and interstitial lung disease – analysis of institutional and population data Respiratory Research 2018 19:195

On Kişiden Sekizi Kanser Riski Genine Sahip Olduğunu Bilmiyor

17 Eylül 2019

Jama Network Open dergisinde yayınlanan 50.000’den fazla katılımcının dahil olduğu çalışma, sık sık sağlık kontrolünden geçen kişilerin bile yüzde sekseninden fazlasının kanser riski taşıyıp taşımadığını bilmediğini söylüyor.

50.000'den fazla insanın genomik taramasıyla elde edilen sonuçlar, meme, yumurtalık, prostat ve pankreas kanseri için tanımlanabilir bir genetik risk taşıyanların %80'inden fazlasının bunu bilmediklerini gösteriyor.

Rutin taramanın yokluğunda, çoğu kişi kendisi veya aile üyelerinden birisine kanser teşhisi konduğunda BRCA1 veya BRCA2 genlerinde kanserle ilişkili varyantları taşıdıklarını öğrenir. Bunun dışında insanların rutin olarak kendi DNA varyantlarına ait bilgileri öğrenme çabaları bulunmaz.

Yale Tıp Fakültesi’nde genetik profesörü ve çalışmanın baş araştırıcısı olan Michael Murray, yaptığı açıklamada; "İnsanların kendilerini test ettirmeleri için genellikle bir trajedi yaşamaları gerekiyor. Test seçeneğini sunmak için bir tetikleyici olarak belgelendirilmiş bir kişisel geçmişe veya aile geçmişine güvenmek maalesef işe yaramıyor. Gelecekte herkes için etkili DNA tabanlı tarama ile bu alışkanlığın değiştirilebilmesini ümit ediyoruz." şeklinde konuştu.

Çoğu İnsan Taşıdığı Riskten Habersiz

Araştırmadaki katılımcıların yaş ortalaması 60 idi. 267 hastada BRCA risk varyantı vardı, ancak bunların sadece %18'i çalışmadan haberdar edilmeden önce kanser için bu risk faktörüne sahip olduklarının farkındaydı.

BRCA pozitif olan gruptaki hastaların %16,8'inde BRCA'ya bağlı bir kanser vardı. Çalışmanın sonucundan önce ölen BRCA pozitif hastalardan oluşan grubun %47,8'inde BRCA ile ilişkili bir kanser vardı.

Risk belirlendikten sonra, erken teşhis ve önleme için çeşitli yöntemler uygulanabileceği için bu tarz tarama çalışmalarının daha rutin ve sık bir şekilde kullanılması gerektiği önerildi. Araştırma ekibi bu şekilde, kanser ve kanser ölümlerini genomik tarama yaklaşımları aracılığıyla azaltma fırsatının elde edilebileceğini belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Manickam K. et al, Exome Sequencing–Based Screening for BRCA1/2 Expected Pathogenic Variants Among Adult Biobank Participants, JAMA Netw Open. 2018;1(5):e182140. doi:10.1001/jamanetworkopen.2018.2140

Tiroid Kanseri İnsidansı Neden Artıyor?

16 Eylül 2019

Tiroid ultrasonunun gittikçe daha fazla kullanıldığı Amerika Birleşik Devletleri'ndeki bölgelerde tiroid kanseri teşhisi konmasının daha muhtemel olduğu düşünülüyor. 65 yaş üstü yetişkinlerde bu artışın daha yüksek olduğu yapılan bir çalışma ile gösterildi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre 2002 ve 2013 yılları arasında ilk görüntüleme için tiroid ultrasonu giderek daha fazla kullanılıyor (P <0.001). Zaman ve demografik özellikler kontrol edildiğinde tiroid ultrasonu kullanımı tiroid kanseri insidansı ile anlamlı olarak ilişkili (P <0.001). Bu sonuçlar, papiller tiroid kanseri, lokalize papiller tiroid kanseri veya 1 cm'nin altındaki tümörleri olan lokalize papiller tiroid kanseri ile sınırlı kaldıklarında istatistiksel açıdan anlamını korumuştur.

Bu modele göre, 2003-2013 yılları arasında, 65 yaş ve üstü en az 6.594 kişi, tiroid ultrasonu kullanımının artması nedeniyle tiroid kanseri tanısı aldı. Bu çalışmanın en büyük gücü, zaman içinde alan düzeyinde görüntüleme ve alan düzeyinde tiroid kanseri insidansını değerlendirmek için iki tamamlayıcı veri tabanının (Medicare ve SEER-Medicare) kullanılmasıydı.

Sporadik Vakalar Daha Düşük Riskli

Araştırmacılara göre 65 yaş ve üstü hastalar uygun bir kohort idi, çünkü yaşlı yetişkinler hem tiroid kanseri insidansındaki en büyük değişime hem de tedavilerin sonuçları açısından en büyük risklere sahiptir. Tiroid kanseri insidansındaki benzer eğilimler daha genç erişkinlerde görülür, bu nedenle bu bulguların 65 yaşın altındaki erişkinlere genellenebilir olması olasıdır.

Araştırma ekibine göre henüz açıklığa kavuşturulmamış faktörlerden dolayı tiroid kanseri insidansında gerçek bir artış olsa da, tesadüfen saptanan bu kanserlerin büyük çoğunluğu düşük risklidir. Bu çalışmadan elde edilen veriler ışığında, doktorlar tüm tiroid nodüllerinin opere edilmesinin gerekmediğine ve zaman içinde invazif olmayan takiplerin rastlantısal olarak tespit edilen nodüllerin büyük çoğunluğu için yeterli olabileceğine dair güvence verebilir diye yorumlandı. Uygun olmayan ultrason kullanımında azalma ve nodül risk sınıflandırma araçlarının benimsenmesi yoluyla olası zararları azaltmak mümkün olabilir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Haymart MR, et al. Thyroid Ultrasound and the Increase in Diagnosis of Low-risk Thyroid Cancer. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, https://doi.org/10.1210/jc.2018-01933

AMKL’de Patolojik İnceleme

16 Eylül 2019

Akut lösemide hastalığın ilerlemesi hızlıdır ve olgun hücrelerden ziyade henüz olgunlaşmamış kemik iliği hücrelerinden (blast denilen hücreler) köken alır. Akut ve kronik lösemilerin her iki tipinde de lösemi hücresinden bir trilyondan fazla yeni lösemi hücresi gelişir; bu hücreler normal hücreler gibi işlev göremezler ve zaman içerisinde kemik iliğini istila ederler. Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL) tipindeki blast hücreleri olgunlaşmamış pulcuk hücrelerini yapan ana hücrelere (megakaryositler) benzemektedir.

İmmünohistokimya (IHC) çekirdek biyopsi bölümlerinin boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli bir rol oynar. ABD merkezli yeni bir çalışmada, yaygın olarak kullanılan patolojik boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamak hedeflendi. Çalışmada elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışmada CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

İlk Sırada CD42b Kullanılması Önerildi

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 olarak saptandı. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya kadar yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka tespit edilemedi.

Bu bulgulara göre CD42b, megakaryositik blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabilirken; CD61, CD42b negatif olan nadir vakalar için yedekte tutulabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir gerek yoktur.

Bu çalışmada elde edilen bulgular, patologlara ve hamatologlara tanısal yöntem ile alakalı önemli bir yol çizer nitelikteDİR. Tedaviye erken başlanması bu tarz hematolojik malignitelerde önem kazanmakta ve bu yüzden doğru tanıya ulaşmak oldukça değerli olmaktadır. Araştırma ekibinin önerisi AMKL tanısı için rutin kullanımda CD42b’nin kullanılması yönünde olMUŞTUR. Bu sayede %90’ın üstünde hassasiyetle tanıya ulaşmak mümkün olabilecektir. %10’luk negatif vakalarda ise CD61 ile onaylamak oldukça değerli olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Matthew M. Et al, The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia, Am J Clin Pathol. 2018 Oct 1;150(5):461-467. doi: 10.1093/ajcp/aqy074.

Akut Megakaryoblastik Lösemide Tanısal Yöntemler

09 Eylül 2019

Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL), çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinin (AML'ler) %15'ini oluşturur. Down sendromu ile ilişkili olmadığı durumlarda, AMKL kötü prognozla ilişkili yüksek riskli bir AML alt tipi olarak tanımlanır.

AMKL tanısı kemik iliğinde veya periferik kanda %20 veya daha fazla blast varlığına dayanır. Bunun en az %50'sinin ya akış sitometrisi ve / veya immünohistokimya (IHC) ile megakaryositik farklılaşma kanıtı göstermesi gerekir. AMKL vakalarının çoğunda yaygın miyelofibrozis bulunması nedeniyle kemik iliği aspirat yaymaları morfolojik blast sayımında sınırlı potansiyele sahip olabilir ve potansiyel olarak toplam blast sayısının hafife alınmasına neden olabilir.

Farklı Boyalar İncelendi

Çekirdek biyopsi materyallerinin IHC boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli rol oynar. Yapılan yeni bir çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamaktı. Bu sebeple CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 idi. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka yoktu.

Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiği zaman CD42b’nin, megakaryositik soylardaki blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabileceği görüldü. CD61 ise, CD42b negatif olan nadir vakalar için kullanılabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir rol yoktur.

Bu çalışma için son yıllarda piyasaya sürülen CD41 için IHC'nin değerlendirilmemesi bir sınırlama olarak görüldü. Her ne kadar CD41, CD61 ile birlikte, FC tarafından %100 duyarlılık gösterse de, AMKL bağlamında CD41 IHC'nin duyarlılığını karakterize eden veriler literatürde çok azdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Klairmont M, et al. The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia. Am J Clin Pathol. 2018;150(5):461-467

Cilt Kanseri Bağışıklık Sistemini Nasıl Engeller?

09 Eylül 2019

Bağışıklık sistemi tarafından saldırıyı önlemek için cilt kanseri hücreleri tarafından kullanılan yeni bir sinyal yolu keşfedildi. Hayvan modeli ve insan doku örneklerinin analizi sonucunda ICER adlı bir proteinin önemli rol oynadığı, ICER mevcut olmadığında tümörlerin daha yavaş büyüdüğü gösterildi.

Evrim boyunca, bağışıklık sistemi vücudu dışarıdan istila eden patojenleri tespit etmek ve büyük hasara yol açmadan önce onları yok etmek için etkili mekanizmalar geliştirmiştir. Bununla birlikte, vücut aynı zamanda içerideki tehlikelere de maruz kalır. Bu tür tehditler, nihayetinde bir tümörün gelişebileceği genetik mutasyonlar halini alabilir. Fakat bu anormal hücreler, bağışıklık sistemi tarafından algılanmayı nasıl engeller? Hangi bağışıklık kaçırma mekanizmalarını kullanır? Kanser tedavisinde yeni immünoterapi yaklaşımları geliştirebilmek için önce bu mekanizmaları tanımlamak gerekir.

İmmünoterapi İçin Yeni Bir Hedef Olabilir

Diğer özelliklerinin yanı sıra, kanser hücreleri çok hızlı büyüme ile karakterize edilir. Tümör hücreleri, bunun için büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. Melanomlarda metabolik ciro oranının özellikle yüksek olduğunu gösteren Alman araştırmacılar, bu durumun tümör ortamının anormal bir şekilde asitleşmesine neden olduğunu gördüler. Bu asidik mikro molekül nedeniyle, tümöre göç eden makrofajlar adı verilen bazı bağışıklık hücreleri, spesifik bir anti-enflamatuar makrofaj alt tipi olan M2 makrofajlara dönüşür.

M2 makrofajları genellikle yara iyileşme süreçlerinde ve hasarlı dokunun yenilenmesinde rol oynar. Bu özellikler tümörün büyümesine de yarar. Mekanizmanın daha ayrıntılı bir analiziyle araştırmacılar, uyarılabilir cAMP erken baskılayıcı (ICER) olarak bilinen bir proteinin, M2 alt tipine makrofaj dönüşümü sürecinde önemli bir rol oynadığını keşfettiler. ICER'i ortadan kaldırırlarsa veya karşılık gelen sinyal yolunu keserlerse kanserin büyümesinin yavaşladığını kanıtlayabildiler. Örnek olarak insan dokusunu kullanan benzer deneylerde de benzer sonuçlar elde ettiler.

Araştırma ekibi kanser immünoterapisi için olası güçlü bir hedef bulduklarına inanıyor ve daha ileri çalışmalarla bulgularını desteklemeyi umuyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Toszka B. et al. Tumor immunoevasion via acidosis-dependent induction of regulatory tumor-associated macrophages. Nature Immunology, 2018; 19 (12): 1319 DOI: 10.1038/s41590-018-0226-8

NSCLC`de Alektinib: ALEX Çalışma Verileri Güncellendi

04 Eylül 2019

Alektinib, ilerlemiş ya da krizotinib tedavisinie rağmen ilerleyen ya da buna tolerans göstermeyen ALK pozitif küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında iyi aktivite gösteren, anaplastik lenfoma kinazın (ALK) oldukça seçici ve güçlü bir inhibitörüdür.

Bu çalışmada, ALEX çalışmasından gelen güncellenmiş etkinlik ve güvenlik verileri, yaklaşık 10 aylık bir takip süresinin ve EML4-ALK füzyon varyantı ile yapılan etkinliğin keşfedici analizi ile sonuçlarından bahsedilmiş ve füzyon varyant tipinin ALK inhibitörleri üzerinde alektinibin krizotinib'den üstün özellikleri tartışılmıştır.

Global randomize ALEX 2 Faz III çalışması, ALK pozitif KHDAK tedavisi olan hastalarda tedavi için krizotinib ile karşılaştırıldığında, alektinibin etkinlik ve güvenlilik bakımından üstünlüğünü göstermiştir.

ALK-pozitif hastalık, kromozomun yapısal olarak değişmesine ve yapısal olarak aktif ALK füzyon proteinlerinin ekspresyonuna yol açan onkojen bir değişimin varlığı ile karakterize edilir. En yaygın ALK füzyon partneri, EML4 genidir; her ikisi de kromozom 2'nin kısa koluna yerleştirilmiştir. ALK geninin kesme noktası ekzon 20'de (A20) meydana gelirken, EML4 kesme noktası füzyon proteini varyantları oluşturmak adına farklılık gösterir. 15'ten fazla EML4-ALK füzyon varyantı tanımlanmıştır; en yaygın varyantlar:

  • 1 (% 43, EML4 sınır değeri ekson 13),
  • 2 (% 6, EML4 sınır değeri ekson 20) ve
  • 3a / b'dir (% 40, EML4 sınır değeri ekson 6a / b).

Retrospektif analizler, belirli EML4-ALK varyantlarının ekspresyonunun, potansiyel olarak spesifik sekonder ALK direnç mutasyonları geliştirme eğilimini etkileyerek, ALK inhibitörlerine cevap olarak, ALK pozitif KHDAK'li hastaların sağladığı fayda seviyesini etkileyebileceğini göstermiştir. Bir çalışmada, birinci hatta krizotinib ile tedavi edilen varyant 1'li  hastaların, diğer EML4-ALK varyantlarına sahip olanlardan daha uzun PFS'ye sahip oldukları, ikinci hatta lorlatinib ile tedavi edilen EML4-ALK varyant 3'e sahip olan hastaların 9'unun, varyant 1'den önemli ölçüde daha uzun PFS sahip olduğu rapor edildi.

Önceki veri setinde ALEX çalışması, tedavi edilmemiş, ALK-pozitif ilerlemiş küçük hücreli olmayan akciğer kanseri (ALK + NSCLC) hücrelerinde alektinib, krizotinib’e göre daha üstün progresyonsuz sağkalım (PFS) göstermiştir.

Retrospektif analizler, 4-ALK (EML4-ALK) varyantı gibi ekinoderm mikrotubule bağlı proteinin, ALK inhibitör tedavisinde görülen yararı etkileyebileceğini göstermektedir.

Daha uzun takip süresinde, tedavi edilmemiş ALK pozitif KHDAK'de araştırmacı tarafından değerlendirilen PFS'de alektinib'in krizotinib'e karşı üstünlüğü, ilk analizlerden daha fazladır. Alektinib PFS, ORR ve DOR, bazal EML4-ALK varyantından etkilenmedi, varyant alt tipler boyunca krizotinib'den daha üstün olmaya devam etti. Alektinib, daha uzun tedavi süresine rağmen krizotinib'den daha iyi tolere edildi.

Bununla birlikte mevcut kanıtlar sınırlıdır; EML4-ALK varyantının alektinib de dahil olmak üzere ALK inhibitörleri ile tedavi etkinliği üzerindeki etkisi üzerine randomize klinik çalışma verisi eksikliği vardır ve bu yönde yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Updated Efficacy and Safety Data and Impact of the EML4-ALK Fusion Variant on the Efficacy of Alectinib in Untreated ALK-positive Advanced Non-small-cell Lung Cancer in the Global Phase III ALEX Study ; D. Ross Camidge,a,† Rafal Dziadziuszko,b,† Solange Peters,c Tony Mok,d Johannes Noe,e Malgorzata Nowicka,e Shirish M. Gadgeel,f Parneet Cheema,g Nick Pavlakis,h Filippo de Marinis,i Byoung Chul Cho,j Li Zhang,k Denis Moro-Sibilot,l Ting Liu,e Walter Bordogna,e Bogdana Balas,e Barbara Müller,e Alice T. Shawm,*

Fekal Gizli Kan Testi Gerçekten Etkili Mi?

02 Eylül 2019

Fekal gizli kan testi günümüzde kolorektal kanser (KRK) taramasında rutin olarak önerilen testlerden biridir. Yeni tamamlanan bir çalışmada bu testin ne kadar etkili olduğu değerlendirildi.

Finlandiya fekal gizli kan tarama programı (2004-2011), 60 ila 69 yaşları arasındaki 320.000'den fazla erkek ve kadında yürütüldü. Katılımcılar rastgele tarama ve kontrol kollarına atandılar. 2015 yılında yayınlanan bu çalışmadan elde edilen sonuçlarda, önceki birkaç randomize tarama çalışmasında elde edilen bulguların aksine, iki kol arasındaki KRK mortalitesi açısından bir fark bulunmadı. Yeni tamamlanan çalışmada ise araştırma ekibi mortalitenin ötesindeki farklılıkları inceledi.

Yapılan analize göre fekal gizli kan testinin erkeklerde birkaç farklı sonucu iyileştirmede etkili olduğu, ancak kadınlarda etkili olmadığı görüldü. Sol taraf tümörleri olan erkeklerde bu test özellikle faydalıydı. Bu alt grupta, fekal gizli kan taraması daha iyi genel sağkalım, daha düşük radikal olmayan rezeksiyon oranları ve postoperatif kemoterapiye azaltılmış bir ihtiyaç görüldü. Bununla birlikte, bu yararlar kadınlarda veya sağ taraflı tümörleri olan erkeklerde görülmedi.

Bulguların Ayrıntıları

Çalışmadaki 321.311 kişiden, tarama kolunda 743, kontrol kolunda 617 KRK vakası tespit edildi. Tarama grubundaki hastaların, tüm tümörün başarılı bir şekilde çıkarılmasını deneyimleme olasılığı daha yüksek, kemoterapi gerektirme olasılığı daha düşük ve acil ameliyat geçirme olasılığı daha düşüktü.

Kontrol grubunda, tarama grubundaki hastalara göre %50 daha fazla acil ameliyat, %40 daha fazla tümör eksizyonu ve %20 daha fazla kemoterapi tedavisi uygulandı. KRK, kadınlarda erkeklere göre daha azdı: %0.34'e karşılık %0.50 (risk oranı [RR], 0.82). Kadınların sağ yerleşimli tümörlere sahip olma olasılığı erkeklere göre daha yüksekti (%32.0'a karşılık %21.3 (RR, 1.51).

Kontrol kolunda sağkalım, KRK'li erkeklerde tarama kolunda olduğundan daha kötüydü (HR, 1.31), ancak kadınlarda farklı değildi (HR, 1.07). Ancak sağkalım yararı sağ taraf tümörleri olan erkeklerde görülmedi (HR, 1.19). Sağkalım oranları kadınlarda tümörün lokasyonundan etkilenmedi. Erkekler arasında, 5 yıllık genel sağkalım oranları, tarama kolunda %68.8, kontrol kolunda %61.5 idi. Kadınlar arasında, oranlar sırasıyla %70.7 ve %71.5 idi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Koskenvuo L, et al. Sex differences in faecal occult blood test screening for colorectal cancer. Br J Surg. Published online November 21, 2018.

Kemik Metastazında Farklı Bir Yolak

29 Ağustos 2019

Yapılan yeni bir çalışmada kanser hücrelerinin kemiğe metastaz yapmasını muhtemel kılan karmaşık bir sinyal yolu tarif edildi. Bu keşif sayesinde bu yolağa uygun ilaç tedavisi geliştirilebilir ve metastatik hastalığın yayılması durdurulabilir. Çalışmada elde edilen bulgular Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Araştırma ekibinin geçmişte yapmış oldukları çalışmada (Cancer Cell. 2015; 27: 193-210), kanser hücrelerinin ve osteojenik hücrelerin (osteoblastlar veya bunların öncülleri) kemik mikrometastazlarının ilerlemesini teşvik etmek için mTOR sinyalini aktive ettiği gösterilmişti.

Kanser hücreleri ve kemik hücreleri arasındaki etkileşimi taklit edebildikleri deneysel bir sistemle çalışan ekip, osteojenik hücrelerin ve kanser hücrelerinin, boşluk kavşakları yoluyla fiziksel bir bağlantı kurduklarını belirledi. Bu bağlantı kalsiyumun osteojenik hücrelerden kanser hücresine geçtiği bir tünel gibi çalışmaktaydı.

Mikrometastazları Önlemek Mümkün Olabilir

Araştırma ekibi bu bulguyu destekleyecek şekilde, kemikte metastazı teşvik edebilen tümör hücrelerinin erken büyümesini destekleyen şeyin kalsiyum transferi olduğunu belirtti. Bu yeni tanımlanan mekanizma, önceden tanımlanmış olan mTOR sinyalizasyonunun rolüne katkıda bulunan yeni bir mekanizmadır.

Ekip bu bulgularını desteklemek üzere bir sıra tedavi alternatifi denedi. Bu tedavi alternatifleri ile kemik metastazının önlenip önlenemeyeceği incelendi.

Boşluk kavşakları boyunca gerçekleşen kalsiyum transferinin yanı sıra mTOR yolağının aktivitesini bloke etmek, kanser hücrelerinin ölmesine ya da büyümekte zorlanmasına neden oldu, çünkü bunlar osteojenik hücrelerin desteğinden yoksundu. Bu gözlem, kemik metastaz riskini azaltmak için ilaçlarla hedef alınabilecek mikrometastazlarda potansiyel bir yol olabileceğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, bu çalışmalarda kullanılan ilaçların Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi tarafından başka endikasyonlar için onaylandığını belirttiler. Ancak kemikte mikrometastaz tedavisi için teklif edilmeden önce hala yapılması gereken birkaç adım vardır. Elde edilen bulgularıoldukça değerli olsa da bu bulguların büyük katılımlı faz 3 çalışmalarla desteklenmesi gerekir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang H, et al. The Osteogenic Niche Promotes Early-Stage Bone Colonization of Disseminated Breast Cancer Cells. Cancer Cell. Published online November 12, 2018.

İmmünoterapiyle İlişkili Kolite Karşı Fekal Transplantasyon

27 Ağustos 2019

Kanser immünoterapisi günümüzde bir çok kanser türünün tedavisinde kullanılmaya başlandı. Ancak hastaların bir kısmında iyi tedavi yanıtının yanı sıra yönetilmesi gereken advers etkiler de oluşabiliyor. Kolit de, bu tedavileri alan hastaların %40'ında meydana gelebilecek ciddi bir olumsuz olaydır.

Yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre immünoterapi sonucu kolit gelişen kanser hastalarında semptomlar fekal mikrobiyota transplantasyonu ile iyileşebilir. ABD'li araştırmacılar, Nature Medicine'de yayınlanan bir makalede, iki hastada bu yaklaşımla başarılı olduklarını bildirdiler. İki hastada da, immün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanımıyla ilişkili olarak kolit meydana gelmişti.

İki Hastaya Ait Veri Yayınlandı

Her iki hastada da, fekal mikrobiyota transplantasyonu, immün kontrol noktası inhibitörleri ile ilişkili kolitin tamamen iyileşmesini sağladı. Endoskopik değerlendirme ile elde edilen bu önemli iyileşmeler kanıtlandı ve bağırsak mikrobiyotasındaki olumlu değişiklikler bu iyileşmeye eşlik etti.

Bu hastalarda kolitin iyileşmesi transplantasyon tedavisinden sonra klinik ve endoskopik olarak doğrulanabilmiş oldu. Araştırma ekibi bu sonuçlara dayanarak kanser immünoterapisi ile ilişkili kolit için fekal mikrobiyota transplantasyonunun birinci basamak tedavi olarak değerlendirilmesi gerektiğini, çünkü güvenli, hızlı ve uzun süreli bir etkiye yol açtığını vurguladılar.

Araştırmacılar diğer bir grup hastaya da mikrobiyota transplantasyonu yaptılar ve benzer sonuçlar elde ettiler. Bu vakalar vaka serisine dahil edilmedi çünkü bu vakalar için nihai mikrobiyom analizi henüz mevcut değildi. Vakalar arasında tutarlı bir başarı paterni olduğunu belirten araştırmacılar, sonraki basamakta faz çalışmalarına geçeceklerini belirttiler.

İmmünoterapi ile ilişkili kolit rutin olarak, kendileri de ciddi advers olaylara yol açabilen kortikosteroidler ve/veya tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) inhibitörleri dahil immünosüpresif tedavi ile yönetilir. Diğer bir yaklaşım ise, immünoterapiyi durdurmaktır. Araştırma ekibine göre fekal mikrobiyota transplantasyonu sayesinde daha etkili ve kesin bir çözüm bulmak mümkün olabilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang Y, et al. Fecal microbiota transplantation for refractory immune checkpoint inhibitor-associated colitis. Nat Med. 2018 Dec;24(12):1804-1808.

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

KRK Tedavisinde Bekle ve Gör Yöntemi İşe Yarıyor Mu?

23 Ağustos 2019

Bekle ve gör yönetimi, neoadjuvan kemoradyoterapiden sonra klinik tam cevap veren rektal kanserli hastalara büyük pelvik cerrahiden kaçınmak için bir fırsat sağlayabilmesi nedeniyle kullanılmaktadır. Ancak, cerrahi rezeksiyon ile tedavi edilen hastalarla karşılaştırıldığında, lokal büyümeye ilişkin belirsizlikler nedeniyle henüz standart bir yöntem olarak kabul görmemektedir.

İngiltere’den bir araştırma ekibi kemoterapiye klinik tam yanıttan sonra lokal büyümeyi etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla bir meta analiz yapmak için 11 farklı çalışmadan elde edilen verileri kullandı. Çalışmaya ortanca takip süresi 38 ay olan 602 hasta (12,4 ay ile 60 ay arası) alındı. İki yıllık toplam lokal büyüme insidansı %21 idi ve çalışmalar arasında yüksek düzeyde bir heterojenite vardı.

Evre Arttıkça Risk Artıyor

Lokal büyüme riskinin artmasıyla ilişkili tek faktör klinik T (cT) evresinin artmasıydı. 2008'den sonra tedavi edilen hastalar arasında, iki yıllık kümülatif lokal yeniden büyüme insidansı evre cT1 ve cT2 tümörlerinde %19'dan cT3 için %31'e ve cT4 için %37'ye kadar yükselmiştir.

Kurtarma operasyonu geçiren 137 hasta arasında 131'i R0 statüsüne ulaştı. Lokal büyüme sonrası üç yıllık sağkalım, kurtarma operasyonu geçirenlerde %80, kurtarma tedavisi almayanlarda ise %55 idi. Genel olarak, beş yıllık sağkalım %87 ve beş yıllık büyüme göstermeyen hastalıksız sağkalım %81 idi. Üç yıllık uzak metastaz insidansı %9 idi.

Çalışmada elde edilen bulgulara göre artan tümör evresi, bekle ve gör yöntemiyle tedavi edilen kemoradyoterapiyi takiben klinik tam yanıtı olan hastalarda rektal kanser lokal büyümesi için daha yüksek bir risk oluşturur. Bu çalışmanın klinik önemi ile ilgili olarak, bekle ve gör için uygun olmayan bir hasta alt grubu tespit edilemedi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Chadi SA, et al. Factors affecting local regrowth after watch and wait for patients with a clinical complete response following chemoradiotherapy in rectal cancer (InterCoRe consortium): an individual participant data meta-analysis. Lancet Gastroenterol Hepatol. 2018 Dec;3(12):825-836.

Obezite Kanser Riskini Arttırıyor Mu?

20 Ağustos 2019

Vücut ağırlığı fazla olan kişilerin oranı çoğu ülkelerde ve tüm nüfus gruplarında hızlı bir şekilde artarken, bu artıştaki temel sebep çok az egzersiz ve çok sağlıksız beslenme olarak görülüyor. Neredeyse tüm ülkelerde aşırı vücut ağırlığındaki eşzamanlı artışın, büyük ölçüde besin açısından fakir ancak kalori açısından yüksek gıdaları teşvik eden küresel gıda sistemindeki değişiklikler ve fiziksel aktivite için fırsatların azalması sebebiyle olduğu düşünülüyor.

Aşırı kilo ve obezitenin kesin olarak meme, kolon ve rektum, uterus, özofagus, safra kesesi, böbrek, karaciğer, yumurtalık, pankreas, mide ve tiroid, beyin ve omurilik ve kan hücrelerini etkileyen 13 kanser riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterildi. Daha yakın zamanlarda, bazı araştırmalar aşırı kilonun prostat tümörlerinin yanı sıra ağız ve boğaz kanserleri riskini de arttırdığını gösterdi.

Sağlıklı Kilo Düzeyini Korumak Önemli

Yeni bir global çalışmada elde edilen bulgular ise oldukça çarpıcı. Aşırı vücut ağırlığı, dünyadaki tüm kanser vakalarının yaklaşık %4'ünden ve gelişmekte olan ülkelerde daha da fazla malignite teşhisi oranından sorumludur. Buna göre 2012 itibariyle, aşırı vücut ağırlığı, her yıl dünya çapında teşhis edilen yaklaşık 544.300 kansere neden olmuştur.

Aşırı kilolu ve obez kişiler düşük gelirli ülkelerde kanser vakalarının sadece %1'ine katkıda bulunurken, bazı yüksek gelirli Batı ülkelerinde ve Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde teşhis edilen kanserlerin %7 ila 8'ini oluşturuyorlar.

Birçok insan obezite ve kanser arasındaki ilişkiyi bilmiyor. Ancak sağlıklı kilo düzeyini korumaya çalışmak önemlidir ve kanser riskini azaltabilir. Ancak kilolu ve obez olan insanların oranı 1970'lerden bu yana dünya genelinde artmaktadır. 2016 yılı itibariyle yetişkinlerin %40'ı ve okul çağındaki çocukların %18'i aşırı kilolu veya obezdi, bu da yaklaşık 2 milyar yetişkin ve 340 milyon çocuk anlamına gelmektedir. Sunulan rapor, obezite ile mücadelede ve küresel kanser yükünü azaltmanın bir yolu olarak sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını teşvik eden politikalara gereksinimi tekrar göstermiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Sung H, et al. Global patterns in excess body weight and the associated cancer burden. CA Cancer J Clin. 2018 Dec 12. doi: 10.3322/caac.21499. [Epub ahead of print]

İleri Kolorektal Kanserli Hastalarda NGS Tabanlı Onkojenik Mutasyon Analizi

19 Ağustos 2019

Kansere yol açan genetik değişikliklerin karakterizasyonunun bu hastaların hedefe yönelik tedavisinin sonuçlarını tahmin etmede önemli olduğu günümüzde bilinmektedir. Öte yandan bu alanda hala daha fazla kanıt oluşturulmasına ihtiyaç vardır.  

Bir grup araştırmacı, kişiselleştirilmiş bir anti-EGFR tedavisi sağlamak için 526 kolorektal kanserli (CRC) hastanın mutasyon profilini yeni nesil sekanslama (NGS) ile değerlendirmeyi amaçladılar. Yapılan çalışmada, NGS platformunu kullanarak 22 kanserle ilişkili genin 507 sıcak nokta (hot spot) mutasyonu sistematik olarak saptandı ve onkojenik mutasyonların klinikopatolojik özellikleri ve anti-EGFR yanıtı ile korelasyonu araştırıldı. Çin Tıp Bilimleri Akademisinde (CAMS), Anti-EGFR tedavisi alan hastalar için, Solid Tümörlerde Yanıt Değerlendirme Kriterleri'ne göre bilgisayarlı tomografi taraması ile klinik yanıt değerlendirilmesi yapıldı (RECIST, sürüm 1.1).

Çalışmadaki panel KRAS, NRAS, BRAF, PIK3CA, EGFR, AKT1, ERBB2, PTEN, STK11, MAP2K1, ALK, DDR2, CTNNB1, MET, TP53, SMAD4, FBXW7, FGFR3, NOTCH1, ERBB4, FGFR1 ve FGFR2 dahil 22 kansere bağlı gende 507 sıcak nokta mutasyonunu saptamak üzere kullanıldı. Toplanan 526 KRK hastasından 316'sı erkek, 210'u kadındı ve ortalama yaş 57 idi. Uzak metastazı olan 238 hastada (%45,2) karaciğer metastazı, 113 hastada (%21,5) akciğer metastazı ve 98 hastada (%19,2) diğer metastazlar (periton, kemik, uterus, yumurtalık, adrenal bez vb.) %18,6) tespit edildi. En sık görülen mutasyonlar sırasıyla; TP53 (%56,7), KRAS (%48,1), PIK3CA (%9,3), FBXW7 (%5,5), SMAD4 (%4,4), NRAS (%4,4), BRAF (%3,6), AKT1 (%1,7), CTNNB1 (%1,0), PTEN (%0,8), EGFR (%0,6), ERBB4 (%0,2), FGFR1 (%0,2) mutasyonları olarak bulundu. Ancak, bu hasta grubunda dokuz gen ile ilişkili (MAP2K1, NOTCH1, STK11, FGFR2, FGFR3, DDR2, MET, ALK ve ERBB2) herhangi bir somatik mutasyon bulunamadı. 526 (%56,7) tümörün 298’inin KRAS, NRAS, BRAF veya PIK3CA'da mutasyonlarını barındırdığı tespit edildi. KRAS, NRAS, BRAF ve PIK3CA'da eşlik eden mutasyonlar, 298 tümörün 49'unda (%16,4)  tespit edildi. İki farklı KRAS mutasyonuna sahip 3 tümör, KRAS mutasyonuna ve BRAF mutasyonuna sahip 3 tümör, KRAS mutasyonuna ve bir PIK3CA mutasyonuna sahip 35 tümör, bir NRAS mutasyonuna ve bir PIK3CA mutasyonuna sahip 3 tümör, BRAF'e ve PIK3CA mutasyonuna sahip 4 tümör, bir KRAS mutasyonu ve iki PIK3CA mutasyonu olan 1 tümör vardı.

Eşlik eden mutasyonlara sahip tümörlerde PIK3CA mutant alel frekansları ile KRAS, NRAS veya BRAF mutant alel frekansları arasında orta düzeyde bir ilişki vardı (r = 0.55, P <0.01) . KRAS ve PIK3CA mutasyonları, KRAS kodon 12 mutasyonlu 159 (%29) tümörün 29'unda gözlendi. KRAS mutasyonlarının sıklığı özellikle ileri yaştaki sağ tarafta kolon veya rektum kanseri bulunan ve akciğer metastazı olan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. PIK3CA mutasyonlarının sağ taraflı kolon kanseri olan hastalarda ortaya çıkması ise daha olasıydı. 179 RAS doğal tip mKRK hastasının 56'sı (%31,3) hastaya anti-EGFR antikoru setuksimab kemoterapiyle  birlikte verildi. Klinik cevap 54 mKRK hastasında değerlendirildi. PR 24 (%44,4) hastada gözlendi ve 17/24 (%70,8) hastada en az 6 ay boyunca yanıt alındı. 22 hastanın hepsinde vahşi tip olarak tanımlanan 22 gen tespit edilirken, 1-2 gende mutasyon tespit edilen 32 hasta vardı.

NGS ile Hedefe Yönelik Tedavinin Başarısı Ön Görülebiliyor

Sonuçlar, tespit edilen tüm vahşi tip 22 gen mutasyonuna sahip hastaların  PFS’lerinin 9,9 (%95 CI 5.8–12.8) ay olduğunu gösterdi. Bu süre herhangi bir mutasyonu olan hastalardaki 5,8 aylık(%95 CI 4.4-7.4) süreden belirgin derecede daha uzundu. Çalışmada BRAF mutasyon olan hasta oranı %3.6 idi. Bu oran, batılı popülasyonlarda bildirilen oranlara göre daha düşüktü. Böylelikle Çin KRK hastalarında BRAF mutasyonunun daha az yaygın olduğu araştırmacılar tarafından ortaya koyulmuş oldu.

BRAF mutasyonundaki ırksal farklılıklar aynı zamanda evre III KRK hastalarında Yoon tarafından da kanıtlanmıştır. Önceki gözlemler PIK3CA mutasyonlarının KRAS mutasyonları ile belirgin bir şekilde ilişkili olduğunu göstermiştir. Araştırmarcılar, PIK3CA kanserin ilerlemesini arttırmak için BRAF veya KRAS mutasyonlarının ile birlikte çalışıyor olabileceğini düşünüyorlar.

Çalışmada ayrıca, PIK3CA mutasyonlarının mutasyona uğramış allel frekanslarının, KRAS, NRAS ve BRAF mutasyonlarının mutant alel frekansları ile anlamlı şekilde korele olduğu ortaya kondu. Bu da eşlik eden PIK3CA ve RAS / BRAF mutasyonlarının genellikle aynı tümör popülasyonunda meydana geldiğini ortaya çıkardı. Akciğer kanserinde yapılan önceki bir çalışma ile uyumlu olarak , BRAF kinaz bozukluğu mutasyonlarının genellikle KRAS mutasyonları ile birlikte olduğu, ancak PIK3CA mutasyonlarının olmadığı da tespit edildi.

Araştırmacı ekibe göre çalışmalarındaki  başlıca kısıtlamalardan birisi, anti-EGFR tedavisi alan sadece 56 hastayla sınırlı olması olduğunu belirttiler ve sonuçlarının doğrulanması için daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Sonuç olarak bu çalışmada NGS tarafından tespit edilen kanserle ilişkili 22 vahşi tip genin hepsinde setuksimab tedavisinin daha iyi bir sonuc verdiğiyle ilişkili sonuçlar elde edildi. Bilim insanları, mutasyon paternlerinin NGS ile belirlenmesinin, KRK'nin moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına ve hedefli tedavi tahmininin iyileştirilmesine yardımcı olabileceğini ileri sürdüler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

NGS-based oncogenic mutations analysis in advanced colorectal cancer patients improves targeted therapy prediction  Weihua Lia, Tian Qiua, Lei Guoa, Jianming Yinga,⁎, Aiping Zhoub,⁎⁎ a Departments of Pathology, Beijing, 100021, China b Medical Oncology, Beijing, 100021, China

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

Kanser Hücresinin Salgıladığı CXCL11 , CD8 T hücrelerinin İnfiltrasyonunu Teşvik Etti

06 Ağustos 2019

İmmünoterapi ile birlikte kombine edilmiş kemoterapi, günümüzde akciğer kanseri müdahalesindeki ana eğilim haline gelmiştir. Bununla birlikte, kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirsizliğini korumaktadır ve bu çalışmada kemoterapinin bağışıklık fonksiyonunu nasıl geliştirdiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu çalışmada, Docetaxel'in anti-tümör immün yanıtını arttırabildiği bir mekanizma gösterildi. Ek olarak, Docetaxel ile tedavi edilen hastaların tümör dokularında ölçülen CXCL11 seviyelerinin artması, CXCL11'in hastalarda sistemik bir immün yanıt ortaya çıkarmada rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Tümöre infiltre olmuş CD8 T hücreleri, Docetaxel tedavisinden sonra akciğer kanseri hastalarında artmış, apoptozun aktivasyonunu ve akciğer karsinom hücrelerinin ortaya çıkardığı lökosit çekişini vurgulayan anahtar olaylar olarak HMGB1 ve CXCL11 salınımını belirlemiştir.

Çalışmanın Detayları; HMGB1 ve CXCL11 Ekspresyonu Arttıkça Sağkalım Oranı da Artıyor

Docetaxel'nin, kemokin reseptörü ligand CXCL11'in tümör mikro ortamında ekspresyonunu düzenlediğini ve ardından CD8  T hücre salımını arttırdığını bulundu. Docetaxel tedavisi, HMGB1 salınımını ROS bağımlı bir şekilde önemli ölçüde arttırdı. Rekombinant protein HMGB1, CXCL11'in salınımını in vitro NF-κB aktivasyonu ile uyardı. Docetaxel ile muamele edilmiş farelerdeki tümörler, HMGB1 ve CXCL11'in daha yüksek ekspresyonunu, daha fazla HER2-CAR T hücresi infiltrasyonu ve kontrole göre azalmış ilerleme sergilemiştir. Artan HMGB1 ve CXCL11 ifadeleri, akciğer kanseri hastalarının uzun süreli genel sağkalımları ile pozitif korelasyon gösterdi.

Sonuçlar, Docetaxel'in, HMGB1 ve CXCL11 salgılanmasını artırarak tümör mikro ortamına CD8 T hücresi alımını indüklediğini, böylece HMGB1-CXCL11 ekseninin modüle edilmesinin küçük hücreli olmayan akciğer kanseri tedavisi için faydalı olabileceğini gösteren anti-tümör etkinliğini arttırdığını göstermektedir.

Bu sonuçlar, akciğer kanserli hastalarda Docetaxel tedavisinden sonra anti-tümör bağışıklık tepkilerini ölçmek için ek klinik çalışmaların tasarımını da desteklemektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Cancer-cell-secreted CXCL11 promoted CD8 T cells infiltration through Docetaxel- induced-release of HMGB1 in NSCLC ; Qun Gao1,2, Shumin Wang1, Xinfeng Chen1,2, Shaoyan Cheng1, Zhen Zhang1, Feng Li1, Lan Huang1, Yang Yang3, Bin Zhou4, Dongli Yue2, Dan Wang1, Ling Cao1, Nomathamsanqa Resegofetse Maimela1, Bin Zhang5, Jane Yu6, Liping Wang2,8* and Yi Zhang

Kolorektal Kanserle İlişkili Yüze Yakın Genetik Değişiklik Tanımlandı

01 Ağustos 2019

Kolorektal kanserde günümüze kadar çok sayıda genetik değişiklik olduğu belirlenmiştir. Yeni bir çalışmada ise ABD’li bir araştırma grubu kolorektal kanserin genetik mimarisini daha fazla incelemek için 1.439 vaka ve 720 kontrol üzerinde tüm genom sekanslama çalışması yaptı. Elde ettikleri verileri 24.869 hasta ve 29.051 kontrolün bulunduğu veri setiyle konfirme ettiler ve 40 yeni genetik varyant tanımlanması sayesinde toplam varyant sayısı 100 civarına ulaşmış oldu.

Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, sporadik kolorektal kansere ilişkin 50'den fazla lokus tanımlamıştır, ancak kolorektal kanser riskine katkıda bulunan çoğu genetik faktör tanımlanmamıştır. Çalışmada büyük bir gruba ait verileri inceleyen araştırma ekibi genel olarak, CHD1 ve RGMB genlerinin yakınındaki sporadik kolorektal kanser için koruyucu ilk nadir değişken sinyal de dahil olmak üzere 40 yeni sinyal belirledi. Bunun yanı sıra daha önce bildirilen 55 sinyali de kopyaladılar.

Daha Çok Sayıda Varyant Tanımlanabilir

Araştırmacılar, RGMB tutulumunu ekarte edememelerine rağmen, nadir alelin tümör baskılayıcı gen PTEN kaybının neden olduğu kanser hücrelerinde büyüme için gerekli olan CHD1 ekspresyonunu düşürerek koruyucu bir etki sağladığını varsaydılar. Yeni tanımlanan sinyaller daha düşük frekans varyantlarını, Krueppel benzeri faktörleri, Hedgehog sinyallerini, Hippo-YAP sinyallerini, uzun kodlamayan RNA'ları ve somatik sürücüleri içerir ve bağışıklık fonksiyonunu destekler niteliktedir.

Kalıtım derecesi araştırmaları, çok nadir ve yaygın varyantların henüz tanımlanmadığını göstermektedir. Çünkü şu ana kadar tanımlanan tüm varyantlar, kolorektal kansere duyarlılıktaki varyasyonun sadece %20'sini açıklamaktadır. Elde edilen bulguların diğer bir önemi ise hedefe yönelik tedavilerin keşfine imkan tanıyacak olmasıdır. Araştırma ekibi yapılan çalışmanın daha çok Avrupalı beyaz ırktan hastaları içerdiğini ve yapacakları yeni çalışmalarda farklı ırklardan insanları da dahil etmeyi amaçladıklarını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Huyghe JR, et al. Discovery of common and rare genetic risk variants for colorectal cancer. Nat Genet. 2019 Jan;51(1):76-87.

Kanser Sağkalımı Sonrası Bakım Nasıl Olmalı?

31 Temmuz 2019

Yıllar içinde kanser teşhisi sonrası sağ kalımların artmasıyla , doktorlar ve bilim insanları hayatta kalanlar için tedavi rehberleri geliştiriyorlar. Ancak ABD merkezli araştırmacıların yayınlamış oldukları rapora göre, sağkalım sonrası bakımın tutarlılığını ve kalitesini geliştirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu görülüyor.

IOM tarafından sağkalım sonrası bakıma ilişkin 2006 tarihli raporun yayınlanmasından itibaren uzunca süre geçti. Rapor, kanser bakım topluluğunu, sadece tümörleri tedavi etmeye değil, aynı zamanda malignitelerden veya ameliyat, ilaç ve radyasyondan kaynaklanabilecek yaşam boyu tıbbi problemleri en aza indirmeye odaklanmayı düşünme yönünde bir çağrıda bulunuyordu. İlerleme kaydedilmesine rağmen, 2006 raporundaki birçok öneri tam olarak uygulanmamıştı ve bu nedenle yeni bir rapor yayınlandı.

Yeni Raporda Bir Grup Yeni Öneri Sunuldu

IOM raporunun yayınlanmasından bu yana, sağlık hizmeti sağlayıcıları hastalara ve ailelere sağkalımın kanser bakımının ayrı bir aşaması olduğunu anlamalarını sağlamak için daha fazla yardımcı olmaya başladı.

Örneğin IOM, hastaların kanser tedavisini tamamladıktan sonra devam etmekte olan tarama ve tedaviyi yönlendirmelerine yardımcı olmak için "hayatta kalma bakım planları" almalarını önerdi. Ancak, bu planların ne kadar yaygın kullanıldığı ya da sonuçları iyileştirip iyileştirmediği açık değildir.

Sorunun bir kısmı, hayatta kalma bakımını ölçmek veya iyileştirmek için net kalite kriterleri bulunmamasıdır. Yeni raporda, çoğu kalite önleminin, hayatta kalanlara yaşamı yönlendirmelerinde yardımcı olmak yerine tümörleri tedavi etmeye odaklandığı belirtiliyor.

Yeni rapora göre, IOM tarafından önerilen hayatta kalma bakımı konusunda sağlık hizmeti sağlayıcılar için eğitim amacıyla, profesyonel ve gönüllü kuruluşlar eğitim programları geliştirmiş olsalar bile, bu programlar klinisyenler tarafından yaygın olarak kullanılmamaktadır. Diğer bir gelişim alanı olarak ise bu hastalarının sigortalarının kapsamının genişletilmesi gösterildi. Yeni tedavi alternatiflerinin daha iyi anlaşılması ve efektif kullanımı da gelişim alanı olarak belirlendi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Kline RM, et al. Long-Term Survivorship Care After Cancer Treatment - Summary of a 2017 National Cancer Policy Forum Workshop. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1300-1310. doi: 10.1093/jnci/djy176.

Kanser Tarama Kılavuzlarına Uyulmasının Önemi

30 Temmuz 2019

Uygun kanser taramasının yapılması ve zamanında tedavi alınması, kansere bağlı ölümleri azaltabilir. Ancak tarama kılavuzlarına uyulmaması, ölüm oranları üzerinde herhangi bir etkiye sahip olabilir mi? ABD’li araştırmacılar yaptıkları çalışma ile bu soruya cevap aradılar.

Prostat, Akciğer, Kolorektal ve Over Kanseri Taraması (PLCO) çalışmasının ikincil bir analizi, temel kanser tarama testleri için önerilere uymayan katılımcılarda, tüm nedenlere bağlı ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırma ekibi, genel ölüm oranının (araştırmada incelenen kanserlere bağlı ölümler hariç), tarama önerilerine tamamen uymayanlarda önemli ölçüde daha yüksek olduğunu gözlemledi. Kısmen uyum gösterenlerde ve uyumlu olanlarda ise bu oran daha düşüktü.

Kanser Dışı Nedenlere Bağlı Ölümlerde Artış Oluyor

Müdahale kolundaki 77.443 katılımcının 64.567'si, randomizasyondan önce çalışmaya katılmak için onam verilmesine ve tüm tarama testlerine uygun olmasına dayanarak analize dahil edildi. Genel olarak, temel tarama protokolüne 55.065 katılımcı (%85.3) uyumlu, 2548 katılımcı (%3.9) kısmen uyumlu ve 6954 katılımcı (%10.8) uyumsuzdu.

10 yıllık takipte, uyumsuz grupla uyumlu grup kıyaslandığında mortalite için tehlike oranı 1.73 olarak hesaplandı. Kısmen uyumlular ile kıyaslandığı zaman ise oranın 1,36 olduğu görüldü. Kanser taramasının tüm nedenlere bağlı ölümleri nasıl etkilediği net olmasa da araştırmacılar sonuçlar hakkında yorum yaptılar.

Bulgulara göre en anlamlı açıklama, protokol taramalarına uymama durumunun tıbbi testler ve tedavilere uymama genel davranış profili için bir işaretçi olduğudur. Artan risk, tarama testlerinin kendileri ile ilgili değildir, çünkü PLCO çalışmasındaki kanserlerinden ölümler, tüm nedenlere bağlı ölümlerden hariç tutulmuştur.

Geçmişte yapılmış olan çalışmalar, önerilen ilaçlara uyumlu olan hastaların, tarama ve aşılama gibi diğer önleyici hizmetleri de talep etmesinin daha muhtemel olduğunu, ancak uyumsuzluğun artan mortalite ile ilişkili olduğunu göstermişti. Bu çalışma ile elde edilen bulgular da bunu destekler niteliktedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Pierre-Victor D, Pinsky PF. Association of Nonadherence to Cancer Screening Examinations With Mortality From Unrelated Causes: A Secondary Analysis of the PLCO Cancer Screening Trial. JAMA Intern Med. 2019 Feb 1;179(2):196-203.

Kolon Kanseri Taraması Ne Sıklıkla Yapılmalı?

29 Temmuz 2019

Her ne kadar güncel kılavuzlar, negatif kolonoskopi sonucuna sahip bireylerin 10 yıl sonra yeniden taranmasını tavsiye etse de, ABD’de çalışan bir grup araştırmacı, bunu destekleyen kanıtların yetersiz olduğunu ve bu tavsiyenin, kolonoskopi duyarlılığının ve adenomun ilerlemesi için geçen süreye dair tahminlere dayandığını savunuyorlar.

Bununla birlikte, kolorektal kanser, heterojen bir hastalıktır ve kolorektal kanser için uzun vadeli risk üzerinde yapılan birkaç çalışma, 10 yıllık bir tarama aralığının çok kısa veya çok uzun olabileceğini göstermiştir. Daha fazla araştırma yapmak için ekip retrospektif bir kohort çalışması ile 4 milyona yakın ABD’liye ait sağlık verisini değerlendirme şansı buldu.

Çalışmaya 50-75 yaş arasında ve en az 1 yıl takip edilmiş, kolorektal kanser için ortalama riske sahip hastaları dahil ettiler. Toplamda 1.251.318 uygun katılımcıdan 9.339.354 yıllık takip bilgisi elde etmiş oldular.

Tarama Aralığı Onaylandı

Tarama yapılmamış olan kohortta, kolorektal kanser insidansı, 1. yılda 100.000 kişi başına 62,9'dan 12. yılda 100.000 kişi başına 224,8'e yükseldi. Ölüm oranı ise aynı dönemde 100.000 kişi başına 10,5'den 192,0'a yükseldi. Kolonoskopi sonucu negatif olan bireyler arasında kolorektal kanser insidansı ise aynı dönemde 100.000 kişi başına 16,6'dan 133,2'ye yükseldi. Ölüm oranı da aynı sürede 100.000 kişi başına 6,8'den 92,2'ye yükseldi.

Negatif bir kolonoskopi sonucu, kolorektal kanser riskinde, tarama yapılmamasına kıyasla belirgin bir azalmaya yol açtı. Ekip ayrıca kolorektal kansere bağlı ölümlerde negatif tarama sonucu ile tarama yapılmamasına kıyasla belirgin bir azalma olduğunu hesapladı.

Sonuçlar, 10 yılda negatif tarama sonucu olan kişilerde kolorektal kanser geliştirme riskinin, taranmamış bireylere göre %46 daha düşük olduğunu gösterdi. Kolorektal kansere bağlı ölüm göreceli riski ise %88 daha düşüktü. Bu sonuçlara göre her 10 yılda bir kolorektal kanseri taraması için kılavuz önerileri izleyen klinisyenler, hastalarını yüksek risk altında bırakmadıklarından emin olabilirler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Lee JK, et al. Long-term Risk of Colorectal Cancer and Related Deaths After a Colonoscopy With Normal Findings. JAMA Intern Med. 2018 Dec 17. doi: 10.1001/jamainternmed.2018.5565. [Epub ahead of print]

HER2 Pozitif Mide Kanserinde Likid Biyopsi İle Direnç Tespiti

25 Temmuz 2019

Mide kanserlerinin yaklaşık %23'ü HER2 pozitiftir ve bu pozitiflik saptanan tümörlerde hedefe yönelik olarak trastuzumab tedavisi kullanılır. Ancak bu tümörlerin bir kısmında tedavi sırasında trastuzumaba sınırlı bir yanıt görülebilir ve ilaca karşı direnç hızla gerçekleşir. Şu anda, trastuzumab direncinin altında yatan mekanizma belirsizliğini korumaktadır ve direncin üstesinden gelmek için stratejilere acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Çinli bir araştırma ekibi, mide kanserli 78 hastadan (46 HER2+ ve 32 HER2–) katı tümör biyopsileri ve ve likid (plazma) biyopsiler arasındaki moleküler değişiklikler açısından tutarlılığı değerlendirmek amacıyla 416 kansere bağlı gen panelini sekansladılar. Ayrıca, trastuzumab tedavisi sırasındaki direnci takip etmek ve belirlenen aday direnç genlerini doğrulamak için HER2+ olan 24 hastadan toplanan 97 seri plazma numunesinin longitudinal analizlerini yaptılar.

Çeşitli Genetik Göstergeler Tanımlandı

HER2 somatik kopya numarası değişiklikleri (SCNA), floresan in situ hibridizasyon verileriyle oldukça tutarlı idi ve tespit edilen HER2 kopya sayısı varyasyonu, tümör gerileme ve ilerlemesini öngörmede plazma karsinoembriyonik antijen seviyesinden daha iyiydi. Doğal bir şekilde trastuzumab direncine sahip hastaların çoğu, progresyon sırasında başlangıç değerine kıyasla yüksek HER2 SCNA'ya sahipken, kazanılmış dirençli hastalarda ise HER2 SCNA azaldı.

PIK3CA / R1 / C3 veya ERBB2 / 4 mutasyonları, dirence büyük ölçüde katkıda bulunup kötü progresyonsuz sağkalıma yol açarken, ERBB4 S774G mutasyonu ise trastuzumab'a duyarlılığı arttırdı. Araştırmacılar ayrıca NF1'i dirençle ilgili bir gen olarak tanımlamış ve onaylamış ve başka bir HER2 inhibitörü ile ya da MEK / ERK inhibitörü ile kombinasyonun trastuzumab direncinin üstesinden gelebileceğine dair kanıt buldular.

Çalışmada çeşitli kısıtlar olduğu bilinse de dolaşımdaki tümör DNA'sının (ctDNA) sıvı biyopsisinin, mide kanserinde olası trastuzumab direncini izlemek için kullanılabileceği gösterilmiş oldu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Wang D,  et al. Liquid biopsies to track trastuzumab resistance in metastatic HER2-positive gastric cancer Gut Published Online First: 29 September 2018. doi: 10.1136/gutjnl-2018-316522

Kemoterapi Sonrası İkincil Riskler Bilinenden Yüksek Bulundu

24 Temmuz 2019

Solid bir tümör için kemoterapi ile tedavi edilen hastalarda, bu tedavi sonucunda ölümcül bir kan kanseri gelişmesi riskinin düşünüldüğünden çok daha yüksek olduğu ortaya çıktı. Ulusal Kanser Enstitüsü'nden (NCI) bir araştırma ekibi, tedavi ile ilişkili miyelodisplastik sendrom veya akut miyeloid lösemi (tMDS / AML) riskinin beklenenden daha yüksek olduğunu belirtti. Elde edilen bu yeni bulgular, 2000-2013 yılları arasında kemoterapi alan 700.612 hastanın verilerinin analizi ile ortaya çıktı.

Araştırmacıların elde ettikleri verilere göre bu zaman diliminde, bilinen lökojenik ajanların (özellikle platin bileşiklerin) ilk basamak kemoterapide kullanımı 2000-2001 yıllarında %10 iken 2012-2013 yıllarında %81'e kadar yükseldi. Çalışmada 2014 yılına kadar ilk primer solid tümör için kemoterapi ile tedavi edilen 1619 hastada (700.612 hastanın %0.23'ü) tMDS / AML'nin geliştiği tespit edildi.

Kolon Kanseri Hariç Tüm Kanserlerde Risk Tanımlandı

Her ne kadar çoğu solid tümör tipi için tMDS / AML'nin kümülatif insidansı %1'den az olsa da, prognoz zayıftı. Bu hastalardaki ortanca genel sağkalım sadece 7 aydı ve hastaların %78'i (1270/1619) ex olmuştur. Analiz, tMDS / AML'nin göreceli riskinin, tedavi edilen kanserin tipine ve kullanılan kemoterapi veya kemoradyoterapiye bağlı olarak 1,5 kattan 10 kata kadar yükseldiğini gösterdi. Risk, kolon kanseri hariç 23 solid kanser tipinin 22'sinde gözlendi.

Kemik, yumuşak doku ve testis kanserleri için kemoterapi alan hastalarda tMDS / AML için göreceli riskler en yüksekti (>10). Analiz, bu kanserlerin tipik olarak daha genç hastalarda teşhis edildiğini gösterdi. Periton kanseri, küçük hücreli akciğer, yumurtalık, fallop tüpü ve beyin veya merkezi sinir sistemi kanserleri için kemoterapi alan hastalar için risk 5-9 kat kadar arttı.

Bu araştırmadan elde edilen bulguların, hastaların tarama ve tedavi gereksinimlerini değiştirebileceği vurgulandı.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Morton LM, et al. Association of Chemotherapy for Solid Tumors With Development of Therapy-Related Myelodysplastic Syndrome or Acute Myeloid Leukemia in the Modern Era. JAMA Oncol. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoncol.2018.5625. [Epub ahead of print]

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

Kolorektal Kanserde Kandaki Tümör DNA’sı Üzerinden Genetik Değerlendirme

22 Temmuz 2019

Kolorektal kanser dünya çapında en yaygın kanserlerden biridir. Küresel olarak 2012'de 1,4 milyon yeni vaka ve 693.900 ölüm yaşanmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki insidans ve ölüm oranları artmıştır. Tanı anında, hastaların yaklaşık %20'sinde uzak metastatik hastalık vardır.

Onlarca yıldır KRK'nın sistemik tedavisinde ana etken madde olarak fluorourasil kullanılmıştır. İrinotekan ve oksaliplatinin yanı sıra, VEGF'yi (bevacizumab, aflibercept ve regorafenib) ve EGFR'yi (setuksimum ve panitumumab) hedef alan yeni geliştirilen inhibitörlerin eklenmesi, metastatik kolorektal kanserli hastaların sonuçlarını belirgin şekilde iyileştirmiştir. Bununla birlikte, prognoz halen zayıftır. Bu nedenle, kolorektal kanserin klinik olarak ilgili biyolojisini daha iyi anlamak için karşılanmamış bir ihtiyaç vardır. Kolorektal kanserin moleküler özellikleri, yeni nesil sekanslama (NGS) teknolojisindeki ilerlemeler nedeniyle daha iyi anlaşılmaktadır. Hastaları altta yatan moleküler özelliklerine göre kategorize etmek önerilmiştir ve şimdi klinikte tedaviyi yönlendirmek için rutin olarak birkaç genomik belirteç kullanılmaktadır. Genomik olarak yönlendirilmiş FDA onaylı tedavilere örnekler, mikro-uydu kararsızlığı-yüksek veya yüksek antikor için vahşi tip RAS ve pembrolizumab (anti-programlanmış hücre ölüm proteini 1 antikoru) olan hastalar arasında anti-EGFR ajanlarını (setuksimab ve panitumumab) içerir. Ek olarak, irinotekan ve setuksimab'a vemurafenib (BRAF inhibitörü) ilave edilmesi, BRAFV600 mutasyonlu kolorektal kanserli hastalar arasında daha iyi klinik sonuç göstermiştir.

Hedeflenen terapi yaklaşımlarındaki son ilerlemeye rağmen, hastaların %50'sinden fazlası yukarıda belirtilen rejimlere cevap vermemektedir ve hastalığın moleküler temellerinin daha iyi bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Genellikle arşiv örneklerinde yapılan doku bazlı genomik analizlerle ilgili zorluklardan bazıları, kanserin genomik manzarasının terapötik müdahaleden sonra değişebileceği ve sıralama sonuçlarının intra-intertumoral heterojenite ile karıştırılabileceği gerçeğini içerir. Tümör heterojenliğinin zorluklarının üstesinden gelmek ve zamanla ve terapötik basınç altında gerçekleşen klonal evrimin etkisini değerlendirmek için, dolaşımdaki tümör DNA'sı (ctDNA) çeşitli kanserlerde aktif olarak araştırılmaktadır.

Kolorektal kanserin ctDNA analizini kullanan çalışmalar, TP53, KRAS ve APC'nin en sık değiştirilen genler olduğunu ortaya koydu. Kolorektal kanserin moleküler biyolojisi hakkındaki anlayış genişlemesine rağmen kolorektal kanserli 94 hastaya yeni jenerasyon ctDNA dizisi (54-73 gen paneli) yapıldı. Hastaların çoğunda kan alımı sırasında metastatik veya tekrarlayan hastalık vardı. En sık görülen anormal genler TP53, KRAS ve APC idi. Doku ve kanın yeni nesil dizilimi arasındaki uyum, %63.2 (APC) ile %85.5 (BRAF) arasında değişmişti.

Kolorektal kanserli hastalar, heterojen ctDNA profillerine sahiptir ve çoğu potansiyel olarak harekete geçirilebilir ctDNA değişikliklerini barındırır. Eşleşen terapi, 6 ay veya daha uzun bir süre boyunca daha yüksek oranda stabil hastalık, kısmi cevap veya tam cevap ile ilişkilidir. Bu çalışmada, ctDNA'yı değerlendiren hedefe yönelik NGS kullanılarak, çoğunlukla ileri evre kolorektal kanserli 94 hastadaki genomik değişikliklerin biyolojik özellikleri ve klinik bağıntıları sunulmuştur.

Çalışmada genel olarak, hastaların %79'unda bir veya daha fazla ctDNA değişikliği vardı. En sık görülen değişiklikler TP53, ardından KRAS, APC, BRAF, PIK3CA ve EGFR genlerinde görülmüştür. Bu çalışmada tespit edilen APC değişikliklerinin daha önce bildirilenden daha az olduğu, diğer genomik değişikliklerin sıklığı önceki yayınlardakilerle uyumludur. Uyumluluk, sürücü veya trunkal gen değişiklikleri arasında ctDNA ve doku DNA arasında istatistiksel olarak anlamlıydı. Daha önce, ctDNA NGS'nin, verilerle uyumlu olan kolorektal kanserli hastalar arasında dijital damlacık polimeraz zincir reaksiyonu bazlı plazma ile tespit edilen BRAFV600E mutasyonunun yanı sıra doku için %100 duyarlılığa sahip olduğunu bildirdi. BRAFV600E'nin anti-EGFR ve BRAF karşıtı tedavilerin bir kombinasyonu ile hedeflenebileceğini göz önüne alarak, bu değişiklik için test yapmak önemlidir. Yüksek genel uyumluluğun bir kısmının olumsuz uyumluluktan kaynaklandığı belirtilmelidir. CtDNA'nın duyarlılığı, dokuda bulunan mutasyonların tespiti için değişkendir. Örneğin, doku APC pozitifliği olan hastaların saptanması için ctDNA'nın duyarlılığı %44.9; Doku BRAF pozitifliği olanların tespiti için ctDNA'nın duyarlılığı %80 bulunmuştur. APC değişikliklerini tespit etmek için görünen düşük kapasitenin, bu değişikliğin plazma izlemesi için etkileri olabilir.

Araştırmacılar, çalışmanın kısıtlamalarına rağmen kolorektal kanserli hastalarda ctDNA testinin klinik kullanımının derinlemesine araştırılmasını sağladığını savundular. Sonuç olarak, kandan türetilmiş ctDNA'da NGS uygulanmış, çoğunlukla ileri evre kolorektal kanserli 94 hastanın tümörü incelenmiştir. Hasta başına ortanca değişiklik sayısı üç bulunmuş ve her şeyden önemlisi, her hastanın benzersiz bir moleküler profile sahip olduğu görülmüştür. Dokudaki genel değişikliklerle uyum %63 ile %86 arasında değişmiştir. ctDNA ve doku arasındaki farklılıklar, tedaviden sonra ctDNA'daki dinamik değişiklikleri yansıtabilir. ctDNA birden fazla metastatik bölgeden dökülebilir veya doku ve ctDNA dizilimi arasındaki duyarlılıkta farklılıklar olabilir. %5'ten daha az ctDNA varlığı bağımsız olarak daha uzun sağkalım ile koreledir. Çalışmada hedefe yönelik tedavi alan hasta sayısı az olmasına rağmen bu, BRAFV600E'nin ötesindeki çoklu biyobelirteçlerde metastatik kolorektal kanserde ctDNA NGS'nin klinik kullanımının nesnel kanıtını gösteren ilk çalışmadır. Kolorektal kanserli hastalarda tedaviyi yönlendirmek için ctDNA'nın kullanıldığı daha ileri klinik araştırmalara ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Correlation With Tissue Sequencing, Therapeutic Response, and Survival Shumei Kato; Maria C. Schwaederle; Paul T. Fanta; Ryosuke Okamura; Lawrence Leichman; Scott M. Lippman; Richard B. Lanman; Victoria M. Raymond; AmirAli Talasaz; Razelle Kurzrock

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

Non-sekretuar Meme Kanserleri NTRK Rearranjmanları ve TRK Protein Ekspresyonu İçermiyor

17 Temmuz 2019

TRK proteinlerini hedef alan tirozin kinaz inhibitörleri, cerrahi yöntemlerle çıkartılamayan ve NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren nörotrofik reseptör kinaz gen füzyonlarına sahip olan ve metastatik tümörlü hastalarda yüksek etkinlik göstermiştir.

Aslında NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren gen füzyonları, sırasıyla TRK-A, TRK-B ve TRK-C proteinlerinin tirozin kinaz bölgesini içeren onkojenik ve yapısal olarak aktifleştirilmiş kimerik proteinlerin ekspresyonunu indükleyebilir. Bu tirozin kinaz bölgeleri, bazı küçük moleküller tarafından inhibe edilir ve kanserin ilerlemesinin engellenmesine izin verir. NTRK genlerinin rearranjmanları arasında ETV6-NTRK3 rearranjmanı, çoğu zaman olumlu bir prognozu olan "sekretuar meme kanseri"nin (<% 0,15 meme karsinomunun) bir özelliği olduğu gösterilmiştir.  Bununla birlikte, bazı sekretuar meme kanserleri, hastanın ölümüne yol açan agresif bir metastatik davranışa sahip olabilir. Bu nadir agresif sekretuar meme karsinomu vakalarında ve daha geniş bir şekilde non-sekretuar bir alt tipteki meme karsinomlarında, NTRK genleri rearranjmanları ve ilgili TRK protein ekspresyonları gibi yeni hedeflenebilir moleküler olayların belirlenmesi, optimal bir tedavi için çok önemli olabilir. Mevcut literatürdeki NTRK rearranjmanlarının sıklığı ve non-sekretuar meme kanserlerindeki TRK proteinlerinin ekspresyonu hakkında çok az şey bilinmektedir.

Non-Sekretuar Meme Karsinomlarında Görülmüyor

Yapılan yeni bir çalışmada, meme karsinomları dahil bir dizi doku analizinde,  pan-TRK immünohistokimyası kullanılarak TRK protein ekspresyonunu ve floresan in situ hibridizasyon (FISH) testleri kullanılarak NTRK1, NTRK2 ve NTRK3 rearranjmanları araştırıldı. Çalışmaya Brest Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat edilen 30 ila 88 yaşları arasında toplam 339 invaziv meme karsinomu vakası dahil edildi. Bunların 284’ü (%83,8) özel bir tipi olmayan invaziv karsinom, 41’i (%12,1) invaziv lobüler karsinom, 2’si (%0,5) karışık duktal ve lobüler karsinom, 3’ü (%0,9) müsinöz karsinom, 2’si (%0,5) apokrin diferansiyasyonlu karsinomlar, 2’si (%0,5) invaziv mikropapiller karsinom, 1’i (%0,3) tübüler karsinom, 1’i (% 0,3) skuamöz metaplazili karsinom, 2’si (%0,5)  nöroendokrin özellikli karsinom ve 1’i (%0,3) sekretuar karsinom tanılıydı. 38 tümör ise üçlü negatifti. Pan-TRK immünohistokimyası sadece sekretuvar karsinomda pozitif bulundu, ayrıca floresan in situ hibridizasyon (FISH) testi kullanılarak NTRK1-rearranjmanı olduğu doğrulandı. Non-sekretuar meme kanserlerinin tümü IHC negatif ve FISH negatifti.

Araştırmacılar, non-sekretuar meme karsinomlarında NTRK rearranjman ve ilgili TRK proteinlerinin ekspresyonu ile karşılaşılmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Remoue et al. Non-secretory breast carcinomas lack NTRK rearrangements and TRK protein expression, Pathology International 2019;1–3.

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Tümör Mutasyon Yükü İmmünoterapi için Biyobelirteç Olabilir mi?

11 Temmuz 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerine (ICI) yanıtı tahmin eden bir biyobelirteç arayışı, uzun süredir devam eden bir arayıştır. Şimdiye kadar, üzerinde en çok çalışılan biyobelirteçler programlanmış hücre ölümü 1 reseptör ligandı (PD-L1) ve tümör mutasyon yüküdür (TMB), ancak her ikisi de farklı derecelerde başarı göstermiştir. Yeni bir makale, TMB'nin potansiyel bir pantümör biyobelirteci olarak kullanılmasını ve yüksek TMB ile genel sağkalım arasında ve farklı kanser tipleri arasında immün kontrol noktası inhibisyonuna cevap olarak anlamlı bir ilişki olduğunu bildirmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Robert M. Samstein “Çalışmamız, TMB'nin immünoterapi yanıtını öngören pan-kanser biyobelirteç olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir." şeklinde konuştu. Morris, şu ana kadar yüksek TMB ile ICI'ye yanıt arasındaki ilişkinin, melanom, akciğer kanseri ve mesane kanseri üzerine yapılmış küçük klinik çalışmalarda görüldüğünü belirtti. Bu son çalışmada ortaya çıkan önemli bir nokta da, her kanser için farklı değerler ile ifade edilen yüksek TMB tanımının irdelenmesiydi. Yale Üniversitesi'nden David Rimm çalışma ile ilgili şunları söyledi: "Özellikle TMB'nin 'prediktif değil prognostik değerine odaklanıldığı için alışmadan çok etkilendim. Bu, araştırmacıların çeşitli kanser türlerinde TMB'yi inceledikleri geniş ve kapsamlı bir rapor."

Tümör Mutasyon Yükü NGS ile İncelendi

Araştırmacılar, ICI ile tedaviden sonra MSK-IMPACT testi kullanılarak ölçülen adsız somatik TMB yükünü incelediler. Çalışma, tümörleri MSK-IMPACT ile profillendirilen ve en az bir doz ICI tedavisi alan 1662 hastayı içeriyordu. Bunlardan 1446'sında (%94) evre IV veya metastatik hastalık mevcuttu. Hastalar tekli veya kombinasyon halinde ICI aldılar: Hastaların %9'u anti-CTLA-4 immünoterapisi, %76'sı anti-PD-1 / PD-L1 immünoterapisi ve %16'sı bu iki immünoterapinin bir kombinasyonunu aldılar. Genel sağkalım, ilk ICI dozundan başlayarak ölüm veya son takip süresine kadar ölçüldü. Ortanca takip süresi 19 aydı. Bu çalışmada TMB; DNA'nın megabaz başına mutasyon sayısı olarak tanımlandı. Her tümör tipinde, TMB alt grubu yüzdelik olarak belirlendi.

Sonuçlar, tüm kanser türlerinde ICI'ye klinik yararının öngörüsü olan yüksek TMB'yi tanımlayan evrensel bir sayı olmadığını gösterdi. Düşük TMB'den yüksek olan kesme noktası, her tümör tipi için farklı olabilmekteydi. TMB ile progresyonsuz sağkalım ve NSCLC, melanom, özofagogastrik kanser, SCCHN ve RCC için objektif cevap oranları arasında da anlamlı bir ilişki olduğu gösterildi. Son olarak, tümörler MSK-IMPACT ile incelenmiş, ancak ICI almayan 5371 hastada yüksek TMB ile artmış genel sağkalım arasında ilişki bulunamadı.

Samstein ve arkadaşları, “Heterojen bir kohortta genel sağkalım ile anlamlı bir ilişkinin bulunması, öngörülen bir biyobelirteç olarak TMB'nin sağlamlığını vurgulamaktadır, bu nedenle klinik olarak anlamlı olabileceğini düşündürmektedir.” diyerek sözlerini noktaladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Tumor mutational load predicts survival after immunotherapy across multiple cancer types Robert M. Samstein, Chung-Han Lee, […]Luc G. T. Morris Nature Genetics volume 51, pages202–206 (2019)

Karaciğer Metastazlı Kolorektal Kanser Hastalarında Bevasizumab

10 Temmuz 2019

TRICC0808 çalışması, preoperatif mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisinin, ön rezeksiyon için uygun olmayan ve sadece karaciğer metastazı tedavisinin önceliğini araştıran çok merkezli bir faz II çalışmadır. Çalışmanın etkinlik analizinde R0 rezeksiyon oranının %44,4 olduğu rapor edildi, sağkalım için son analiz yapıldı ve 16 Şubat 2015 tarihinde veri aktarımı tamamlandı.

Karaciğer, kolorektal kanserde sık görülen bir metastaz bölgesidir ve hepatektomi, %40-60'lık 5 yıllık sağkalım oranıyla tek küratif tedavidir. Bununla birlikte, karaciğer metastazı olan hastaların sadece bir azınlığı başlangıçta radikal hepatektomi için uygundur. Bildirildiğine göre, daha yüksek sayı, boyut ve tümörün karmaşık yerleşimi nedeniyle başlangıç rezeksiyon oranı %25 daha azdır.

Çalışmada çapı 5 cm'den büyük veya sadece karaciğerde dört tümörden (H2 ve H3) fazla metastazı olan hastalara altı döngü boyunca mFOLFOX6 + BV tedavisi uygulandı ve mümkünse hepatektomi yapıldı. Birincil ve ikincil bitiş noktaları, sırasıyla R0 hepatektomi hızı ve genel sağkalımdı.

Kayıtlı 46 hasta arasından, kemoterapinin başlangıç tarihinden itibaren 3 yıllık genel sağkalım oranı %33.6 ve aylık ortalama sağkalımı %44 olan 45 hasta için genel sağ kalım analiz edildi.

Ek kemoterapi sonrası rezeksiyon da dahil olmak üzere hepatektomili 31 hastanın 3 yıllık genel sağkalım oranı %43,1 ve aylık ortalama sağkalımı %61,3 idi. Altı kür protokol kemoterapi sonrasında hepatektomi yapılan 24 hastada, 3 yıllık nükssüz sağkalım oranı %36,8 ve aylık ortalama sağkalımı %8,3 idi.

TRICC0808 çalışmasının bu son analizinde, mFOLFOX6 + bevacizumab tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda daha iyi bir uzun süreli sağkalım olduğu ortaya çıkmıştır, ancak incelenen hastaların çoğunda nüks görülmüştür. Bu nedenle, kemoterapi sonrası hepatektomi, ilerlemiş karaciğer metastazı olan hastalarda sağkalımı iyileştirebilir, bununla birlikte iyileşme zorlaşır.

TRIC0808'in bu son sağkalım analizi, mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisini takiben hepatektominin olumlu şekilde uzatılmış sağkalım elde ettiğini göstermiştir. Kesin olarak, protokol kemoterapisi sonrası hepatektomili 24 hasta 36,8 ay ortalama sağkalım elde etmiş ve ek bir kemoterapiden sonra yedi hasta da dahil olmak üzere hepatektomi uygulanan 31 hastanın hepsinde ortalama sağkalım, çoğu hastada cerrahi tedavi yöntemleri ve kötü prognostik faktörler olmasına rağmen 43,1 ay olarak bulunmuştur. Ancak ameliyat sonrası erken dönemde, protokol tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda 5,3 ay ortalama RFS ile hastalık nüksü meydana gelmiştir.

Birkaç çalışma, R0 oranını arttırmak için rezektabl metastazlar ve rezektabl olmayan bir metastazın rezektabl duruma dönüşmesi için cerrahi ve preoperatif kemoterapi kombinasyonunu araştırmıştır. Ancak bu çalışmaların birçoğu randomize çalışmalarda retrospektif veya alt grup analizleri yapılmış ve dönüşüm kemoterapisini değerlendirmek için tasarlanmış randomize kontrollü çalışmalar ise sınırlı kalmıştır. Hastalığın tedavisi ile ilgili olarak, ön rezeksiyon kolorektal karaciğer metastazı için uygun olmayan hastalarda preoperatif kemoterapinin klinik faydaları hala tartışmalıdır. Bu nedenle optimal tedavi yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır ve bu konuda daha fazla fonlamaya ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

mFOLFOX6 plus bevacizumab to treat liver-only metastases of colorectal cancer that are unsuitable for upfront resection (TRICC0808): a multicenter phase II trial comprising the nal analysis for survival  Masamichi Yasuno1 · Hiroyuki Uetake2 · Megumi Ishiguro2 · Nobuyuki Mizunuma3 · Takamichi Komori4 · Go Miyata5 · Akio Shiomi6 · Tatsuo Kagimura7 · Kenichi Sugihara  International Journal of Clinical Oncology https://doi.org/10.1007/s10147-018-01393-8 

 

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image