Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Protonlarla Kanser Tedavisi İçin Yüksek Kontrastlı Görüntüleme

13 Mart 2019

Radyasyon tedavisi uzun zamandır onkolojik tedavi uygulamalarının standart bir parçası olarak kabul edilmektedir. Bu yöntemdeki temel mekanizma; belirli bir miktarda enerjinin, kanser hücrelerinin genetik materyaline zarar verecek şekilde bölünmesine ve ideal olarak onları yok etmelerine neden olacak şekilde tümör dokusunda depolanmasına dayanmaktadır. Günümüzde en yaygın kullanılan radyasyon tedavisi, yüksek enerjili röntgen ışınlarını kullanan foton tedavisidir. Burada, ışının büyük bir kısmı hastanın vücuduna nüfuz eder ve tümör dışında, tümörü saran sağlıklı dokuda da zararlı doz birikimi gözlenir.

Foton tedavisine alternatif bir yöntem de bir proton gibi yüklü atom çekirdeği ile radyasyon tedavisidir. Bu tedavide zorluk, proton ışınını tümör dokusunun şekline tam olarak uyması için kontrol etmek ve çevreleyen normal dokuyu mümkün olduğu kadar korumaktır. Tedaviden önce, hedef hacimleri seçmek için röntgen temelli bilgisayarlı tomografi (BT) taraması yapılır.

Proton tedavisi, organ hareketleri ve anatomik değişiklikler söz konusu olduğunda x-ışınları ile yapılan radyasyon tedavisine göre daha hassastır. Günümüzde, ışınlama sırasında tümör hareketini görselleştirmek için doğrudan bir yöntem bulunmamaktadır. Proton tedavisi kullanımı sırasında karşılaşılan en büyük zorluk budur. Proton ışınının tümöre planlanan şekilde çarpıp çarpmayacağını tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle, tümör çevresinde büyük güvenlik marjları kullanılması zorunludur. Ancak bu durumda da radyasyon iyi hedeflendiyse, sağlıklı dokuya gereğinden fazla zarar verilmektedir.

MR Kılavuzlu Partikül Tedavisi İçin İlk Prototip

Manyetik rezonans (MR) görüntüleme kullanarak çevrimiçi görüntü rehberliğinin proton tedavisinin hedefleme doğruluğunu arttırması beklenmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar bu iki sistemin bir arada kullanıldığı birleşik bir sistem mevcut değildi. Bir araştırmacı grubu, hedefli proton tedavisi ile röntgen veya BT görüntülemenin aksine, mükemmel yumuşak doku kontrastı ve ışınlama sırasında sürekli görüntüleme sağlayan gerçek zamanlı MR görüntülemesini bütünleştirmeyi amaçladılar. 

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada, eşzamanlı ışınlama ve görüntülemenin uygulanabilirliğini test etmek için ilk kez bir düşük alanlı (low-field) açık MR tarayıcıyı, statik bir proton araştırma ışını hattı ile entegre ettiler. MR tarayıcısının görüş alanı, Lorentz kuvveti kaynaklı ışın sapması hesaba katılarak ışın ile hizalandı. Çalışmada ekstremiteler için çeşitli görüntüleme sekansları, sağlıklı bir gönüllü üzerinde ve üst kolunda yumuşak doku sarkoması olan bir hasta üzerinde her iki proton ışın çizgisi kapalı olarak gerçekleştirildi. Dokuyu taklit eden bir fantomun T1 ağırlıklı spin eko görüntüleri ışınsız, enerjili ışın hattı mıknatısları ile proton ışıması sırasında elde edildi. Işın profilleri, yalnızca MR tarayıcısının statik manyetik alanı için ve farklı görüntüleme dizilerinin edinimi sırasında dinamik gradyan alanları ile kombine olarak elde edildi. Bir proton tedavi tesisinin elektromanyetik olarak kirlenmiş ortamında MR görüntülemenin mümkün olduğu gösterildi. Anatomik MR görüntülerinde gözlenen kalite, hedef hacim tanımlaması ve konumlandırma için yeterli olarak değerlendirildi. Doku taklit eden fantom, görünür ışın kaynaklı görüntü bozulması göstermedi. 

Araştırmacılar bu çalışma ile, eşzamanlı ışınlama ve ışın içi MR görüntülemenin, statik bir protonun ışın hattı ile entegre edilmiş düşük alanlı bir MR tarayıcı ile teknik olarak mümkün olduğunun kanıtlandığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sonja M Schellhammer, Aswin L Hoffmann, Sebastian Gantz, Julien Smeets, Erik van der Kraaij, Sébastien Quets, Stefan Pieck, Leonhard Karsch, Jörg Pawelke. Integrating a low-field open MR scanner with a static proton research beam line: proof of concept. Physics in Medicine & Biology, 2018; 63 (23): 23LT01.

Cep Telefonları Kansere Yol Açıyor Mu?

05 Mart 2019

ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), radyo frekansı radyasyonunun (RFR) etkilerine yönelik yaptıkları bir çalışmanın sonucunda, bu radyasyonun kalp kanserinin bir alt türü ile bir ilişki gösterdiğini net kanıtlar ile saptandı.

Ulusal Çevre Sağlığı Bilimleri Enstitüsü'nün bir parçası olan Ulusal Toksikoloji Programı'ndan (NTP) bilim adamları, çalışmalarında erkek sıçanların yüksek düzeyde RFR'ye maruz kaldıklarında insanlarda çok nadir görülen bir kanser şekli olan kalp schwannomlarını geliştirdiğini göstermiştir.  Ayrıca, maruz kalan erkek sıçanların beyinlerinde ve adrenal bezlerinde tümör gelişme riski olduğunu öne süren bazı kanıtlar bulunmuştur.

FDA, bu çalışmanın sonuçlarına yanıt olarak "Cep telefonları için mevcut güvenlik sınırlarının halk sağlığını korumak için kabul edilebilir olduğuna" kanaat getirmiştir.

NTP çalışmalarının tamamlanması 10 yıldan fazla sürmüş ve 430 milyon dolara mal olmuştur. Çalışmalarda, erkek ve dişi fareler ve sıçanlar, 2G ve 3G cep telefonlarında kullanılan modülasyonlarla RFR'ye maruz bırakılmıştır. Bunlar, araştırmanın başlangıcında kullanılan standart teknolojilerdir.

Çeşitli Kanserlerle İlişki Saptandı

Maruz kalma seviyeleri, tipik olarak cep telefonu kullanan insanlar tarafından yaşananlardan çok daha yüksek olacak şekilde ayarlanmıştır. En düşük seviye, cep telefonu kullanıcıları için izin verilen maksimum maruziyet iken, sonraki seviyeler bunun dört katına denk gelecek şekilde yükseltilmiştir. Sıçanlar 900 MHz frekansında; fareler, 1900 MHz frekansında RFR’ye maruz kalmıştır.

Maruz kalma, sıçanlar ve fareler için 5 ila 6 haftalıkken başlatılmış ve 2 yıla kadar devam etmiştir. Kanser insidansı oranları, kontrol grubundaki hayvanlarla karşılaştırılmıştır.

Araştırmacılar, erkek deneklerin kalbindeki malign schwannomlar ile RFR maruziyeti arasındaki ilişkiyi "net kanıt" olarak tanımlamışlardır. Ayrıca, erkek sıçanlarda RFR'ye maruz kalma ile malign gliomalar ve adrenal bez tümörlerinin gelişimi arasında benzer kanıtlar olduğu görülmüştür.

Bununla birlikte, dişi sıçanlarda ve hem erkek hem de dişi farelerde, RFR'ye maruz kalma ile kanser gelişimi arasında bir ilişki olup olmadığına dair kanıtlar "eşdeğer" dir.

Araştırmacılara göre elde edilen bu kanıtların ışığında RFR’nin insan sağlığı üzerindeki etkisinin de daha yakından izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Cancer Fears Over Cell Phones, Again, but FDA Disagrees - Medscape - Nov 02, 2018.

İmmün Kontrol Noktası İnhibitörlerinin Yan Etkilerini Biliyor Musunuz?

22 Şubat 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerinin kullanılmaya başlanması, bir dizi kanser türünün tedavisini dramatik bir şekilde değiştirmiştir. Ancak bu ilaçlar daha önce kullanılmış olanlardan oldukça farklı olması sebebiyle, klinisyenler tamamen yeni bir advers etki spektrumunu yönetmek zorundadır.

Bu ajanların olumsuz etkilerinin çok çeşitli organları etkileyebileceği bilinmektedir. En sık görülenler; cilt, gastrointestinal sistem, akciğerler, endokrin organlar (tiroid, adrenal bezi, hipofiz bezi) ve kas-iskelet sistemi, böbrek, sinir, hematolojik, kardiyovasküler ve oküler sistemler üzerine olan advers etkilerdir. Bu etkiler yeni bir derleme yazısında incelenmiştir.

Otoimmün olaylar genellikle, anti-CTLA-4 rejimlerinde doza bağımlıdır, ancak programlanmış hücre ölüm ligandı, anti-PD-1 üzerinde etki eden birçok kontrol noktası inhibitörü ise doza bağımlı değildir. Tedavinin sıklıkla ilk 12 haftasında advers olaylar ortaya çıkarken, hastaların, tedavi durdurulduktan 6 ay sonrasına kadar bu etkileri yaşayabileceği bilinmektedir.

Çoğu etki akut olaydır ve genellikle 1 ila 7 gün sonra steroidlerle tedaviye cevap verir. Genellikle hafif reaksiyonlar için düşük doz glukokortikoidler (prednizon, 0.5 mg / kg) ve daha ciddi olaylar için yüksek doz glukokortikoidler (1-2 mg / kg) kullanılır.

Cilt Reaksiyonları ve Kolit Sık Görülüyor

Araştırmacılar, hastaların yaklaşık %10'unda, steroid tedavisinin sona ermesinden sonra advers olayların tekrar edeceğini ve anti-PD-1 monoterapisi alan hastaların yaklaşık % 5'inin hastaneye yatırılması gerekeceği belirtildi. Anti-CTLA-4 / anti-PD-1 immünoterapilerin kombinasyonu, advers olaylar için riski arttırır ve bu kombinasyonu alan hastaların %36'sında hastaneye yatış gerekebilir.

Araştırmacılara göre hastalar 3 ila 7 günlük steroid tedavisinden sonra iyileşme görülmnezse, infliksimab veya mikofenolat mofetil gibi hastalığa özgü ikinci basamak immün baskılama düşünülmelidir. Ayrıca, kontrol noktası inhibitörlerinin yalnızca 2011'den beri ticari olarak temin edilebilmesi nedeniyle, uzun vadeli advers olayların karakterize edilemediği dikkat çekmektedir.

En sık karşılaşılan olaylar ciltle ilgili olaylardır. Hastaların%30'un da kaşıntı, akneiform döküntü ve toksik epidermal nekroliz gibi bulgular görülmektedir. Hafif inflamasyon, topikal steroidler ve antihistaminikler ile etkili bir şekilde yönetilebilir. Araştırmacılar, kalıcı veya daha ciddi vakaların yüksek doz sistemik steroid gerektirebileceği belirtilmektedir. 

Kabarcıklar veya mukozal tutulum nadirdir (< %1); oluşumları bir büllöz hastalık veya Stevens-Johnson sendromu olduğndan şüphelendirmelidir. Acil dermatolojik değerlendirmeyi ve yüksek doz steroidlerle tedavi gerektirir.

Bir başka yaygın advers olay ise Kolit'tir. Anti-CTLA-4 ile tedavi edilen hastaların yaklaşık %25'inde ve anti-PD-1 / PD-L1 monoterapisi ile tedavi edilen hastaların %5'inden azında görülür. Belirtileri, hastaların %90'ından fazlasında meydana gelen sulu ishal ve hastaların %20'sinde gözlenen karın rahatsızlığı ve alt gastrointestinal kanamadır.

Hafif ila orta dereceli kolit genellikle hidrasyon ve antidiyaretik ilaçlar ile tedavi edilebilir. Şiddetli ishal veya 5-7 günden uzun süren hafif-orta dereceli vakalar yüksek doz steroid gerektirir (1-2 mg/kg/gün). Periton belirtileri olan hastalarda dehidratasyon, elektrolit dengesizlikleri veya çok sık (>günde 10-15) yüksek hacimli dışkı durumunda intravenöz steroidler ve hastaneye yatış endikasyonu vardır. Araştırmacılara göre, bu yan etkiler yaşamı tehdit edici olabilmektedir.

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) ve Ulusal Kapsamlı Kanser Ağı (NCCN), yakın zamanda kontrol noktası inhibitörlerinin yan etkilerini değerlendirmek ve yönetmek için ortak kılavuzlar geliştirmektedirler. Bu yaygın yan etkilerin yanı sıra, daha az yaygın çeşitli yan etkiler de ciddiyet derecesine göre tedavi edilmelidir. 

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson DB, Chandra S, Sosman JA. Immune Checkpoint Inhibitor Toxicity in 2018. JAMA. 2018;320(16):1702–1703. doi:10.1001/jama.2018.13995

Akciğer Kanserinde Erken Tanı İçin Yeni Bir Yöntem

14 Şubat 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) genellikle ölümcül bir durumdur, çünkü çoğu vaka ileri evrelere kadar teşhis edilemez ve teşhis edildikleri zaman ise cerrahi girişim artık mümkün değildir. Bu sebeple son zamanlarda yapılan çalışmalar erken tanı şansı üzerine odaklanıyor.

Sistemik tedavideki ilerlemelere rağmen, rezeke edilemeyen KHDAK tanısı konmuş hastalar için beş yıllık sağkalım oranı %10'dan azdır. Cerrahi rezeksiyon ve potansiyel tedavi hala mümkün olduğunda, yani Evre I ve II'de, KHDAK tanısı konma oranları artarsa dünya çapında KHDAK mortalitesi önemli ölçüde azaltılabilir. Yeni yapılan bir araştırmada EFIRM (Electric Field Induced Release and Measurement) teknolojisi kullanılarak erken tanı şansı arandı. Bu teknoloji son yıllarda noninvaziv sıvı biyopside en heyecan verici gelişmedir. Erken evre akciğer kanseri hastalarını bir kan veya tükürük testi ile tespit etme potansiyeli olan düşük maliyetli bu yöntem sayesinde, dünya çapında her yıl on binlerce insan kurtarılabilir.

Plazma Örneğiyle Tanı Mümkün Oldu

Daha önce, aynı araştırma ekibi EFIRM teknolojisini kullanarak geç evre KHDAK hastalarından alınan kan örneklerinde EGFR mutasyonunu (L858R ve Exon 19del) başarıyla ölçmüşlerdi. Bu çalışmada, mutasyonların erken evre hastalığı olan hastalardan alınan örneklerde bulunup bulunamayacağını araştırdılar.

Araştırmacılar, radyografik olarak belirlenen pulmoner nodülleri olan 248 hastanın plazma örneklerini topladılar. Bunlardan 44'ünde Evre I veya Evre II KHDAK tanısı kondu. EFIRM, 12 örnekten 11'inde p.L858R mutasyonunu ve 9 örnekten 7'sinde Exon 19del mutasyonunu saptamayı başardı. Yani yüzde 90'ın üzerinde duyarlılık ve yüzde 80 özgüllük ile sonuçlanmış oldu.

Araştırmacılar, bir bireyin plazmasındaki EGFR mutasyonlarını saptamanın, hastanın kanser olduğunu öngörmek için doğrudan kanıt sunmadığını vurgulamaktadır. Gelecekteki çalışmalarında, dolaşımda bir EGFR mutasyonunun bulunup bulunmadığının herhangi bir tahmini değere sahip olup olmadığını araştıracaklarını belirttiler. Günümüzde, biyopsi materyalinin bulunmadığı hastalarda sıvı biyopsi ile EFIRM uygulaması, tedavi seçimine rehberlik etmek için yararlı olabilir.

Araştırma ekibi yeni çalışmalarla analiz edilen mutasyonların sayısını ve hassasiyetini artırmak ve kitlesel taramayı kolaylaştırmak için süreci otomatikleştirmek adına çalışmaya devam ediyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wei F, et al. Electric Field–Induced Release and Measurement Liquid Biopsy for Noninvasive Early Lung Cancer Assessment. The Journal of Molecular Diagnostics, 2018; DOI: 10.1016/j.jmoldx.2018.06.008

Radyoterapide Yeni Ufuklar

29 Ocak 2019

Günümüzün X-ışınlı tıbbi cihazlarında, elektronlar yaklaşık bir metre uzunluğundaki tüp benzeri bir hızlandırma yapısından geçerek, aynı zamanda ve aynı yönde boru boyunca dolaşan bir radyofrekans alanından enerji kazanmaktadır. Elektronların enerjisi daha sonra X-ışınlarına dönüştürülür. Son birkaç yıldır, PHASER adlı ekip, hızlandırıcı prototipler geliştirip test etmektedir. Bu testlerde özel prototip şekilleri ve boru içine radyofrekans beslemenin yeni yolları denenmektedir. Bu bileşenler halihazırda simülasyonlar ile öngörüldüğü şekilde performans göstermekte ve kompakt boyutta daha fazla gücü destekleyen hızlandırıcı tasarımlarının yolunu açmaktadır.

Prensip olarak, protonlar X-ışınlarından daha az zararlıdır, çünkü tümör öldürücü enerjilerini vücutta daha sınırlı bir hacimde depolarlar. Bununla birlikte proton terapisi, protonları hızlandırmak ve enerjilerini ayarlamak için büyük tesisler gerektirir. Ayrıca, ışınları hedefe doğru yönlendirmek için bir hastanın vücudunun etrafında yavaşça hareket eden yüzlerce ton ağırlığında mıknatıslar kullanır.

Daha Az Yan Etki İle Hızlı ve Güçlü Tedavi

Yakın zamanda ABD’deki iki farklı araştırma ekibinden biri X-ışınlarını, diğeri protonları kullanarak tümörler için olası tedaviler geliştirmek üzere iki projeye devam etmek için çok önemli fonlar almışlardır. Her ikisinin de arkasındaki fikir; kanser hücrelerini, organlar ve diğer dokuların etkilenmeyeceği kadar hızlı bir şekilde imha etmektir. Bu sayede kullanılacak olan radyasyon terapisinin çevre dokulara zarar vermemesi planlanmaktadır.

Bir terapi seansının radyasyon dozunu bir saniyeden daha az süren tek bir flaşla sunmak, organ ve dokuların sürekli hareketine karşı terapiyi yönetmenin en kolay yolu ve bugün kullandığımız yöntemlere kıyasla çok büyük bir ilerleme olacaktır. Yüksek yoğunluklu radyasyonun yeterince verimli bir şekilde verilebilmesi için bugünün teknolojisinden yüzlerce kat daha güçlü olan hızlandırıcı yapılar inşa edilmektedir.

Araştırma ekibi radyasyon dozunu çok hızlı uygularken sağlıklı hücrelerin daha az zarar gördüğünü farelerde gözlemlemiştir. Bu yöntemin tümör öldürücü etkisi de, geleneksel uzun süreli maruz bırakma etkisine eşit ve hatta kısmen daha yüksek olmuştur. Sonuçlar insan için geçerli bulunursa, radyasyon terapisi alanı için tamamen yeni bir paradigma olacaktır.

Projelerin bir diğer önemli hedefi, radyasyon terapisini dünya çapında hastalar için daha erişilebilir hale getirmektir.

Prostat Kanserinde Anti-Androjen Tedavi Direncinin Göstergesi Olarak Glutamin

25 Ocak 2019

Amerikan Kanser Derneği'ne göre prostat kanseri, her yıl ABD'de yaklaşık 30.000 kişinin ölümüne neden olan, erkeklerde ölümle sonuçlanmada ikinci sırada gelen kanser türüdür. En sık görülen tip olan adenokarsinom, erken evrelerde tedavi edilebilir ve genellikle tümör büyümesini uyaran bir erkek cinsiyet hormonu olan androjen de dahil olmak üzere terapilere iyi yanıt verir.

Bununla birlikte bazı hastalarda kanser, androjen hedefli tedaviye dirençli hale gelebilir ve böylece kanser tekrar yayılır. Yeni yapılan bir çalışmaya göre bu direncin olası bir nedeni, çalışmadaki bazı adenokarsinoma hücrelerinin, normalde prostat kanseri hastalarının %1'inden azında görülen nadir bir tip olan nöroendokrin kansere dönüşmesine bağlı olduğu şeklindedir.

Bu dönüşüm, nöroendokrin prostat kanserinin özellikle agresif olması, daha kolay metastaz yapması ve hem androjen hedefli tedaviye hem de kemoterapiye daha dirençli olması nedeniyle önemli bir problemdir. Yayınlanan araştırmaya göre, androjen hedefli tedavi alan hastaların yaklaşık dörtte birinin, nöroendokrin prostat kanserinin özelliklerini gösteren ve tedaviye dirençli tümörler ile nüks edebileceği görülmektedir.

Bu süreç hakkında daha fazla bilgi edinebilmek için, kanser hücrelerinin, tümör yakınındaki destekleyici hücrelerle nasıl etkileştikleri laboratuar fareleri üzerinde incelenmiştir. Bu etkileşimlerin, amino asit glutamin düzeyini arttırdığı ve destekleyici hücreleri kanser hücreleri için yakıt sağlayan fabrikalara dönüştürdüğü keşfedilmiştir.

Glutamin Testi Pratikte Kullanılabilir

Glutaminin kanser gelişimini hızlandırdığı bilinse de, prostat kanseri hücrelerindeki rolünün, adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser hücrelerine dönüşmek üzere yeniden programlanmasını tetiklemesi yeni ve önemli bir bulgudur.

Ekip ayrıca androjen hedefli tedavinin kanser mikro çevresini nasıl etkilediğini de incelemiştir. Bu tür bir terapinin, hücresel ortamı, prostatta adenokarsinoma hücrelerinin nöroendokrin kanser tipi hücrelere dönüşmesine yol açacak şekilde değiştirdiği görülmüştür.

Araştırmacılar farelerde bulguların doğrulanmasında son adım olarak, tedaviye yanıt veren prostat kanseri ve tedaviye dirençli prostat kanseri olan küçük hasta gruplarının plazmasında glutamin seviyelerini karşılaştırmıştır. İkinci grupta glutamin düzeylerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur.

Bu bulgunun, prostat kanseri hastalarının tedavisi için potansiyel etkileri vardır. Çalışma, glutamin ölçen basit bir kan testinin, bir prostat kanseri hastasında androjen hedefli terapinin başarısızlık ihtimalini ve hatta tedavi direncinin ne zaman meydana geleceğini tahmin edebilecek bir gösterge olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışma ekibi, bu hipotezi test etmek için yeni çalışmalar yapmayı planlamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Mishra R, et al. Stromal epigenetic alterations drive metabolic and neuroendocrine prostate cancer reprogramming. Journal of Clinical Investigation, 2018; DOI: 10.1172/JCI99397

Kanser Tedavisinde Yenilikçi İlaç Kokteyllerinin Sonuçları İncelendi

19 Aralık 2018

Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde görev yapan araştırmacılar, yeni yayınlanan araştırmalarına göre, bazı ilaç kokteyllerinin, hedefe yönelik tedavilerin kansere daha etkili şekilde saldırmasına yardımcı olduğunu ve ortak yan etkileri azalttığını keşfettiler.

Kokteyller aynı zamanda kanserin ilaçlara karşı dirençli olma yeteneğini ortadan kaldırarak, kanserin büyüme yeteneğine birden çok açıdan saldırmaya yardımcı olabilir. Çalışmada kullanılan kokteyller tek başına terapötik fayda sağlamayan düşük dozlarda verilen kemoterapi, anti-tümör antibiyotikler ve kimyasal bileşikleri içermekteydi. Bu kokteyllerle, kanser hücrelerinin büyümesine yardımcı olan enzimleri engelleyen hedefe yönelik tedaviye hasta yanıtının desteklenmesi amaçlanmıştır..

Hedef Direncin ve Yan Etkilerin Azaltılması

Araştırmacılar, insan kanser hücre dizileri, meyve sinekleri ve fareler üzerindeki ilaç kokteyllerini test ederek hedefe yönelik kanser ilaçlarını geliştirmek için bu yeni yolu keşfettiler. Kokteyllerin hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla birlikte veya hedefe yönelik bir tedavi ilacıyla başarısız bir girişimden sonra kullanılabileceğine inanıyorlar. Araştırmacılar, bu ilaçların bir kısmının çok sayıda kanser türünde kokteyller halinde bir araya getirilebileceğini ve çok çeşitli kanser hastaları için potansiyel olarak bir tedavi seçeneği sunabileceğini buldular.

Hedefe yönelik tedaviler, insan hücresinde daha az komponent hedefleyerek kanser tedavisini değiştirmiştir. Böylece bu ilaçlar, kemoterapiye kıyasla daha iyi etkinlik ve daha az yan etki vaat etmektedir. Ancak klinik araştırmalar, hedefe yönelik tedavilerin hala yan etkilere yol açtığını ve birçok durumda kanser hücrelerinin bu terapilere direnç mekanizmaları geliştirdiğini ve sonuçta hastalarda hastalığın ilerlemesine yol açtığını göstermektedir. Araştrma ekibinin yapmış olduğu son çalışma, kanser hastalarını tedavi eden doktorların karşılaştığı temel soruyu ele almaktadır: hedefe yönelik tedavilere rağmen, kanser hücrelerinde nasıl hem direnç oluşur hem de hastalarda toksik yan etkiler görülür? Ekip, kullanılan kokteyllerin bu etkileri nötrleyebileceğini düşünüyor. Çalışma Cancer Research dergisinde yayınlandı.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180801083930.htm

Bir Kan Testi Böbrek Kanserini 5 Yıl Önceden Tespit Edebilir mi?

14 Kasım 2018

Böbrek kanseri, Birleşik Krallık'taki en yaygın 7. kanserdir ve vakalar giderek artmaktadır. En erken evrede tanısı konduğunda, her 10 kişiden 8'inden fazlası 5 yıl veya daha fazla sağ kalıma sahiptir. Renal hücreli karsinom (RCC) erken evrede tanı konulduğunda cerrahi tedaviye olanak sağlar. İngiltere'deki 10 olgunun 4'ünden fazlası geç bir aşamada teşhis edilirken, son aşamada tanı konulduğunda 10 kişiden sadece 1'i böbrek kanseri ile hayatta kalmaktadır. Bu nedenle hastalığın erken teşhis edilmesi sağ kalımı artırma potansiyeline sahiptir, ancak erken dönemdeki tümörlerin çoğunluğu semptomsuzdur ve pek çok vaka bir dizi başka sağlık durumu için görüntüleme sırasında tesadüfi olarak tanınır. RCC hastalarının plazmasında böbrek hasar molekülü-1'in (KIM-1) yüksek olduğu gösterilmiştir.

İngiliz bilim insanları plazma KIM-1'in klinik tanıdan önce RCC'yi saptamak için bir yöntem olup olmadığını test etmeyi amaçladıkları yeni bir çalışma yaptılar. Kanser Araştırmaları UK, IARC ve NIH tarafından desteklenen çalışmada, EPIC çalışmasından 190 böbrek kanserine yakalanan kişinin ve 190 yakalanmayan kontrolün tanı öncesi kanlarında KIM-1 konsantrasyonları ölçüldü. Olgular tanıdan beş yıl öncesine kadar kohorta dahil edildi ve doğum tarihleri, kan bağışı tarihi, cinsiyet ve ülke açısından uygun kontrollerle eşleştirildi. Plazma KIM-1 konsantrasyonları ile RCC riski ve sağ kalımı arasındaki ilişkiyi değerlendirmek için koşullu lojistik regresyon ve esnek parametrik sağ kalım modelleri uygulandı.

Daha Yüksek KIM-1 Daha Az Sağkalım

KIM-1 konsantrasyonunda ikiye katlanma için RCC'nin insidans hızı oranı (IRR) 1,71’di. Bu hız, bu örneklemin KIM-1 dağılımında 20 – 80 arası persantildeki %63,3’lük IRR’ye denk geliyordu. Yaş, cinsiyet, ülke, vücut kitle indeksi ve sigara kullanımı olmak üzere RCC'nin bilinen risk faktörlerini içeren bir risk modeliyle karşılaştırıldığında, ek olarak KIM-1'i içeren bir risk modeli, vakalar ve kontroller arasında ayrımı önemli ölçüde iyileştirmekteydi. Ayrıca yüksek plazma KIM-1 konsantrasyonları da daha zayıf sağ kalım ile ilişkiliydi.

Araştırmacılar, plazma KIM-1 konsantrasyonlarının, tanıdan 5 yıl öncesine kadar RCC insidansını tahmin edebileceğini ve daha zayıf sağ kalım ile ilişkili olabileceğini belirttiler. Gelecekte, kan KIM-1 düzeylerinin test edilmesinin, böbrek kanseri şüphelerini doğrulamak için görüntüleme ile birlikte kullanılabileceğini veya hastalığın ekarte edilmesine yardımcı olabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Scelo et al. KIM-1 as a blood-based marker for early detection of kidney cancer: a prospective nested case-control study. Clinical Cancer Research, 2018.

PD-L1 Pozitif Ana Tümör ve Metastazlarda Tedavi Yanıtı

06 Kasım 2018

Programlanmış hücre ölüm-1 / programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1) yolunu hedefleyen immünoterapi, kabul edilebilir bir güvenlik profiline sahip olup, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının beyin metastazlarında umut verici bir antitümör aktivitesi göstermiştir. Bununla birlikte, yanıt oranları sıklıkla primer lezyonlar ve intrakranial lezyonlar arasında farklılık gösterir. Yanıt biyobelirteçlerinin ayrıntılı karakterizasyonlarını tanımlamak için çalışmalar gereklidir. Bu sebeple yapılan yeni bir çalışmada, ileri evre KHDAK’ta eşleştirilmiş primer ve beyin metastatik lezyonlar arasındaki PD-1 / PD-L1 blokajının iki ana yanıt biyobelirtecinin, PD-L1 ekspresyonunun ve CD8 + tümör infiltre lenfosit (TIL) yoğunluğunun, farklılıklarının karşılaştırması amaçlandı.

Farklılaşmalar Görüldü

Primer lezyonlar veya beyin metastazları arasında, sadece az sayıda hasta, hem tümör hücreleri hem de tümör infiltre eden immün hücreler üzerinde ortak PD-L1 ekspresyonunu barındırmaktaydı. Ek olarak, CD8 + TIL sayısının primer akciğer kanserine göre beyin metastazlarında anlamlı olarak daha az olduğunu buldular. Beyin metastazlarında düşük stromal CD8 + TIL sayıları, yüksek stromal CD8 + TIL sayımlarına kıyasla anlamlı olarak daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu.

Özellikle, primer akciğer kanserleri ve bunların karşılık gelen beyin metastazları arasında PD-L1 ekspresyonu ve CD8 + TIL yoğunluğunda bir tutarsızlık olduğu bu çalışma ile gösterildi. Bu tür heterojenlikler, beyin metastazlarının meydana geldiği zaman ile önemli ölçüde ilişkilidir. Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, klinik uygulamada dikkat edilmesi gereken anti-PD-1 / PD-L1 tedavisi için biyobelirteçlerin mekansal ve zamansal heterojenliğini vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhou, et al. Programmed death ligand 1 expression and CD8+ tumor-infiltrating lymphocyte density differences between paired primary and brain metastatic lesions in non-small cell lung cancer. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Apr 15;498(4):751-757. doi: 10.1016/j.bbrc.2018.03.053. Epub 2018 Mar 17.

Kanserde Tamamlayıcı Tedavi Sağkalımı Azaltabilir mi?

19 Ekim 2018

Bilimsel tıbbın kapsamı dışında kalan tıbbi tedaviler olan tamamlayıcı tıp kullanımı Amerika Birleşik Devletleri'nde gün geçtikçe artıyor ve bu tedaviler sıklıkla kanser hastaları tarafından kullanılıyor. Birçok hasta, tamamlayıcı tıp ve geleneksel kanser tedavisinin bir kombinasyonunun tedavide en büyük şansı sağlayacağına inanmasına rağmen, tamamlayıcı ilaçların etkinliğini değerlendiren sınırlı araştırma mevcuttur. Tamamlayıcı ilaçlar kullanan hastaların bunları geleneksel medikal tedavilere yanıtlarını iyileştirmek için mi kullandıkları yoksa bunları tavsiye edilen bilimsel tedavilerin yerine kullanma eğiliminde mi oldukları da bilinmemektedir.

Hastaların neden tıbbi olmayan tamamlayıcı tedavileri kullandıklarına dair geçmişte yapılan araştırmalar, tamamlayıcı ilaçlar kullanan kanser hastalarının çoğunun kullanımlarının iyilik hallerinin uzamasına yol açtığına inandığını gösteriyor. Bu konuyu inceleyen araştırma ekibi bu inancı destekleyecek kanıtların yetersiz olduğunu gördü. Tamamlayıcı tıp kullanımının, sağ kalım ve tedaviye uyum üzerindeki etkisini araştırmak için araştırmacılar Amerikan Kanser Komisyonu'nun ortak projesi olan Ulusal Kanser Veritabanı’nda (NCDB) meme, prostat, akciğer veya kolorektal kanserli 1.290 hasta üzerinde çalıştılar. NCDB, ülke çapında yeni teşhis edilen kanserlerin yaklaşık% 70'ini temsil etmektedir. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaç kullanmış olan 258 hastayı kullanmayan 1.032 hasta ile kıyasladılar.

Sağkalım Süresinin Azaldığı Görüldü

Araştırmacılar, 2004'ten 2013'e kadar 10 yıllık bir süre içinde teşhis edilen tanımlanmamış hastaları inceledi. Bilimsel kanser tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ilaç alan hastaların sonuçlarını inceleyen araştırmacılar daha büyük bir ölüm riski buldular. İlginçtir ki, bazı geleneksel kanser terapilerine rağmen, bu hastaların kemoterapi, cerrahi, radyasyon ve / veya hormon tedavisi gibi önerilen tedavilerin bazı bileşenlerini reddetme olasılıkları daha yüksekti. Araştırmacılar, tamamlayıcı ilaçları kanser tedavisi olarak kullanmayı tercih eden hastaların, bilimsel kanser tedavilerini reddetme olasılıklarının daha yüksek olduğu ve sonuç olarak, tamamlayıcı bir ilaç kullanmayanlara göre daha yüksek bir ölüm riskine sahip oldukları sonucuna vardılar.

Ne yazık ki, tamamlayıcı tedavilerin kanser tedavisindeki rolü konusunda çok fazla kafa karışıklığı mevcut. Tamamlayıcı tedaviler, bilimsel kanser tedavisinden kaynaklı semptomları olan hastaları desteklemek için kullanılabilirlerse de, bunlar farklı bir şekilde pazarlanmakta ya da etkili kanser tedavileri olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple hastalar kullanmaları gereken bazı tedavileri bırakarak sağkalım sürelerini azaltabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Johnson SB, et al. Complementary Medicine, Refusal of Conventional Cancer Therapy, and Survival Among Patients With Curable Cancers. JAMA Oncology, 2018; DOI: 10.1001/jamaoncol.2018.2487

Kanser Hastalarında Testosteron Kilo Kaybını Engelliyor

18 Ekim 2018

Birçok kanser hastası, kaşeksi olarak bilinen vücut kitlesi kaybından muzdariptir. Kansere bağlı ölümlerin yaklaşık yüzde 20'si de, kanser hastalarında genellikle hızlı veya ciddi bir yağ ve iskelet kası kaybıyla karakterize olan kaşeksi sendromuna bağlanmaktadır. Yeni bir çalışmanın sonuçlarına göre ise kaşeksi ile savaşta testosteron oldukça etkili. Elde edilmiş olan bu bulgular oldukça önemlidir, çünkü iskelet kas kaybını hedefleyen bir tedavi olmadığından dolayı hastalar kas fonksiyonlarını yitirmekte, yorulmakta ve zayıflamaktadır.

Araştırmacılar, doktorların, kanser hastaları kaşeksiden dolayı yüksek miktarda kilo kaybettikleri zaman, beslenme ve metabolizma konusundaki uzmanlara başvurduklarını belirtiyor. Daha önceleri kullanılan beslenmeye odaklı tedavinin bu ciddi vücut kitlesi kaybıyla mücadele etmede yeterli olmadığını söyleyen araştırmacılar, testosteronu kanser kaşeksisinin sıklıkla zayıflatan sonuçlarıyla mücadele etmek için yeni bir seçenek olarak değerlendirdiler. Testosteronun sağlıklı bireylerde iskelet kası oluşturduğunu zaten biliyoruz, bu yüzden yüksek bir kas kaybı riski olan bir popülasyonda kullanmayı deneyen araştırmacılar, böylece bu hastaların standart kanser terapilerini alabilmek için güçlerini ve performans durumlarını koruyabilmelerini hedefledi.

Standart Tedaviye Testosteron Eklenmesi Faydalı Bulundu

Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından finanse edilen bu beş yıllık çalışma sırasında, skuamöz hücreli karsinom olarak bilinen bir kanser türüne sahip hastalar, testosteron veya plasebo ile yedi haftalık tedaviye ek olarak, bakım kemoterapisi ve / veya radyoterapi ile tedavi edildi. Çalışma boyunca hastalar fiziksel aktivite, kas ve yağ kitlesindeki değişiklikler için izlendi ve fiziksel performans açısından test edildi. Bu çalışmada testosteron alan hastalar toplam vücut kitlesini ve yağsız vücut kitlesini % 3.2 oranında artırdı. Birçok hastanın vücut kitlesinde kanser tipine bağlı olarak yüzde 20 oranına kadar ulaşan bir düşüş yaşadığı göz önüne alındığında, vücut kitlesini sürdürmek önemlidir.

Çalışmada bakım kemoterapisi ve / veya radyasyon tedavisi standartlarına bir adjuvan olarak testosteron alan gruba randomize edilen hastalarda fiziksel aktivitenin arttığı görüldü. Yemek pişirmek, temizlik yapmak ve banyo yapmak gibi günlük yaşamdaki temel faaliyetleri yerine getirmek için yeterince iyi hissettiler. Araştırmacılar, bu araştırmanın kanser hastalarının yaşam kalitesini artırmasına yardımcı olacağını ve kaşeksinin ortaya çıkması durumunda standart bakım tedavisi almaya uygunluğunu sürdürmesini ummaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Wright TJ, et al. A randomized trial of adjunct testosterone for cancer-related muscle loss in men and women. Journal of Cachexia, Sarcopenia and Muscle, 2018; 9 (3): 482 DOI: 10.1002/jcsm.12295

Böbrek Kanseri İnsidansı Artmaya Devam Ediyor

16 Ekim 2018

Böbrek kanseri toplumda nadir olmayan sıklıkta görülen ve hayatı tehdit eden önemli kanser türlerinden biridir. 2010 yılında 50.000'den fazla Amerikalıya böbrek ve renal pelvis kanseri teşhisi konmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Ulusal Kanser Kayıtları ve SEER (Sürveyans, Epidemiyoloji ve Sonlandırma Sonuçları) birleşik verileri, tüm kanser olaylarını içermektedir. Bu verilerin kullanılmış olduğu yeni bir çalışma güncel insidans verilerini sunmakta, eğilimleri değerlendirmekte ve coğrafik dağılımı literatüre yansıtmaktadır.

Otopsi veya ölüm sertifikası verilmiş olan olguların dışlandığı çalışmada, her yıl için Amerika Birleşik Devletleri Kanser İstatistikleri raporlama kriterlerini karşılayan, 2001'den 2010'a kadar tanı alan invaziv, mikroskopik olarak doğrulanmış böbrek ve renal pelvis kanserleri incelendi. Histoloji kodları, vakaları böbrek hücresi karsinomu olarak sınıflandırdı. Oranlar ve eğilimler SEER Stat adı verilen yöntem kullanılarak tahmin edildi.

İnsidansta Belirgin Bir Artış Var

Toplam 342.501 renal hücreli karsinom olgusu teşhis edildi. Renal hücreli karsinom insidansı 2001 yılında 10.6 / 100.000 kişiden 2010 yılında 12.4 / 100.000'e yükselmiş ve 70 ila 74 yaşlarına kadar artmıştır. Erkeklerde insidans oranı kadınlardan neredeyse iki kat fazlaydı. Yüzde/yıllık değişim, kadınlarda erkeklere göre, 20-24 yaşlarında ve III. derece tümörlerde daha yüksekti.

Çalışmada elde edilen sonuçlara göre böbrek kanserleri için yüzde/yıllık değişim insidansı 2001'den 2010'a yükseldi. Asya / Pasifik Adaları’ndan olanlar ve 20 ila 24 yaşındaki bireyler en yüksek yüzde değişim oranına sahipti. Bazı artışlar lokalize hastalıktan kaynaklanırken, en yüksek yıllık yüzde değişim dereceli tümörlerde daha agresif hastalık olduğu gösterildi. Risk faktörlerini belirlemek için bu eğilimlerin ve epidemiyolojik çalışmanın sürekli izlenmesi gerekmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

King SC, et al. Continued increase in incidence of renal cell carcinoma, especially in young patients and high grade disease: United States 2001 to 2010. J Urol. 2014 Jun;191(6):1665-70. doi: 10.1016/j.juro.2013.12.046. Epub 2014 Jan 11.

Diyabet, Renal Hücreli Kanser Riskini Artırıyor

12 Ekim 2018

Diabetes Care'de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre tip 2 diyabet, bağımsız olarak kadınlarda böbrek hücreli karsinom riskinin artmasıyla ilişkili bulundu. Erkeklerde ise bu riske yönelik anlamlı bir ilişki gözlenmedi.

Hemşirelerin Sağlık Çalışmasında (NHS) yer alan 117.570 kadının ve Sağlık Profesyonelleri Takibi Çalışması'nda (HPFS) yer alan 48,866 erkeğin verilerini analiz eden Boston'daki Harvard TH Chan Halk Sağlığı Okulu'nun, Rebecca E. Graff ve meslektaşları, çok değişkenli analizde tip 2 diyabetli kadınların, diyabetik olmayan kadınlarla karşılaştırıldığında, RCC için 1,5 kat artmış risk taşıdığını buldular. 5 yıl veya daha az süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlar, diyabetik olmayan kadınlara kıyasla 2 kat daha fazla RCC riski taşımaktaydı. Araştırmacılar, 5 yıldan uzun süredir tip 2 diyabete sahip olan kadınlarda ise RCC riskinin anlamlı derecede yüksek olmadığını bildirdiler.

>Erkeklerde Herhangi Bir Risk Artışı Tespit Edilmedi

Erkeklerin verilerini de inceleyen araştırma ekibinin bulgularına göre erkeklerde tip 2 diyabet, RCC riski ile anlamlı bir şekilde ilişkili değildi. NHS çalışmasının katılımcıları 1976’dan itibaren ve HPFS çalışmasının katılımcıları ise 1986'dan itibaren 2014 yılına kadar takip edilmişlerdi.

Araştırmacılar, NHS çalışmasında 38 yıllık takip sırasında 120 ölümcül vaka dahil olmak üzere 418 RCC vakasını ve HPFS çalışmasında 28 yıllık takip süresince 302 RCC vakasını doğruladı.

Bu çalışma kronik bir otoimmün hastalık olan tip 2 diyabet ile böbrek kanserini ilişkilendiren bu boyutta yapılmış olan ilk çalışma olarak literatürdeki yerini aldı. Çalışmanın bulguları diyabetin erken evrelerinde hastaların RCC riski açısından da takip edilmesi gerektiğini gösteriyor. 

Literatür talep et

Referanslar :

Graff RE. et al. Type 2 diabetes in relation to the risk of renal cell carcinoma among men and women in two large prospective cohort studies. Diabetes Care. 2018; published online ahead of print.

Böbrek Kanserinde Yeni Bir Hedef Mutasyon Belirlendi

05 Ekim 2018

En sık görülen böbrek kanseri tipinin yüzde 90'ından fazlası, VHL olarak adlandırılan önemli bir tümör baskılayıcı gen kaybına yol açan genetik bir değişikliğe sahiptir. Science dergisinde yayınlanan bir çalışmada, araştırmacılar böbrek kanserinin gelişmesine yardımcı olan bu genetik değişimin yeni bir etkisini tespit ettiler: ZHX2 olarak adlandırılan bir proteinin bu hücrelerde fazla biriktiğini ve kanserli diğer sinyalleri açmaya yardımcı olduğunu keşfettiler. Bulguları, ZHX2'nin en yaygın böbrek kanseri türü olan berrak hücreli renal karsinom için potansiyel yeni bir tedavi hedefi olduğunu göstermektedir.

Bu protein, kendi başına veya kombinasyon halinde böbrek kanserini tedavi etmek için kullanılan potansiyel bir terapötik hedef olabilir. Araştırmacılar için bir sonraki adım, terapötik olarak nasıl hedef alabileceklerini anlamaya çalışmak olacaktır. Berrak hücreli form, renal hücreli karsinomun en sık görülen tipidir ve tüm vakaların yaklaşık yüzde 70'ini oluşturmaktadır. Berrak hücreli renal karsinomlu hastaların yaklaşık yüzde 90'ında genetik mutasyonlar veya VHL'nin işlevlerini kaybetmelerine neden olan değişiklikler vardır. VHL'nin işlevi kaybolduğunda, hücreler kan damarlarının büyümesini tetikleyen sinyaller biriktirebilir. VHL, berrak hücreli renal karsinomda en önemli tümör baskılayıcıdır. VHL kaybının böbrek kanserine nasıl katkıda bulunduğunu ve terapötik olarak bunu nasıl hedef alacağımızı anlamak önemlidir.

Yeni Bir Hedef Belirlendi

Berrak hücreli renal karsinom için bakım standardının bir parçası olarak VHL kaybının aşağı akış etkisi olan anormal kan damarı üretimindeki hücre sinyallerini bloke eden, ABD Gıda ve İlaç İdaresi onaylı ilaçlar bulunmaktadır. Hastalar bu ilaçlara çok az tepki gösterebilir veya direnç geliştirebilir, bu yüzden araştırmacılar anormal kanserli büyümeyi hızlandıran VHL fonksiyonuna sahip olmayan hücrelerde biriken diğer hedefleri araştırmak istediler.

Araştırmacılar VHL kaybolduğunda kansere yol açabilecek yeni molekülleri keşfetmek için bir tarama tekniği geliştirdiler. Bu, VHL'ye sahip olmayan böbrek kanseri hücrelerinin genellikle daha fazla ZHX2'ye sahip olduğunu belirlemelerine yol açtı. ZHX2'yi laboratuar modellerinden eleyerek, kanser hücresi büyümesini, invazyonunu ve kanserin yayılmasını önlediler.

Bu farklı yola özgün tedavilerin geliştirilmesi ile daha başarılı tedavi sonuçları elde etmek mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang J, et al. VHL substrate transcription factor ZHX2 as an oncogenic driver in clear cell renal cell carcinoma. Science, 2018; 361 (6399): 290 DOI: 10.1126/science.aap8411

Kanser Metabolizması ile Glikoz ve Lipid Regülasyonu Arasında Yeni Bir İlişki Bulundu

25 Eylül 2018

Lipid metabolizmasının düzensizliği kanser hücrelerinde yaygındır, ancak altta yatan mekanizmalar yeterince anlaşılmamıştır. Sağlıklı insan hücreleri, yağ asitlerinin ve kolesterolün çoğunu alırken, kanser hücrelerinin hücre zarlarını kan dolaşımından aldıkları lipidlerle oluşturmaları gerekir, kanser hücreleri yapı malzemelerinin bu yolla teslim edilmesini bekleyemez. Bunun yerine, kanser hücreleri sıklıkla, hücredeki lipidleri sentezleyen enzimlerin aktivitesini artırırlar. Bu enzim ailelerinden biri, sterol düzenleyici element bağlayıcı proteinlerdir (SREBP'ler). SREBP'ler lipojenik enzimlerin transkripsiyonel aktivasyonu yoluyla lipid biyosentezini uyarır.  SREBP'ler hücre çekirdeği içine girer ve genellikle spesifik sinyallere yanıt olarak lipid üretiminde rol alan genleri etkinleştirir. Bazı karaciğer, kolon ve meme kanserleri dahil olmak üzere bazı kanser hücre hatlarında, SREBP1a adı verilen belirli bir SREBP aşırı aktiftir. SREBP'lerin kanser hücrelerindeki rolleri ve potansiyel etkileşimli ortakları tam olarak tanımlanmamıştır.

Albert Einstein Tıp Fakültesi ve Çin'deki Şanghay Jiao Tong Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, kanser hücrelerinin kendilerini lipidlerle nasıl beslediğini araştıran bir çalışma yaptılar. Kanser hücrelerinin hızlı bir şekilde çoğalması için ihtiyaç duydukları yapı malzemelerini yapmalarına yardımcı olan bir enzim tanımladılar.

Araştırmacılar, biyokimyasal bir yaklaşım kullanarak, piruvat kinaz M2'nin (PKM2), nBP1a'da 43-56 amino asitlerine bağlanma yoluyla SREBP-1a'nın (nBP1a) nükleer formu ile fiziksel olarak etkileştiğini gösterdiler. Ayrıca PKM2'nin, nBP1a proteinlerini stabilize ederek SREBP hedef gen ekspresyonunu ve lipid biyosentezini aktive ettiğini de buldular. PKM2'nin aynı zamanda, glikoz metabolizması sırasında piruvat adı verilen küçük bir molekülü kimyasal olarak değiştirmek suretiyle aç kanser hücrelerine fazla enerji sağladığı da bilinmektedir. SREBP-1a / PKM2 kompleksinin oluşumunu engellemek için rekabetçi bir peptid inhibitörü kullanarak, bu blokajın lipogenik gen ekspresyonunu inhibe ettiğini gözlemlediler. Thr-59'daki nBP1a fosforilasyonu, PKM2'ye bağlanmayı ve kanser hücresi büyümesini arttırdı. Dahası, PKM2 Thr-59'u in vitro fosforile etti. Hepatoselüler karsinomlu insan hastalarda Thr-59'da nBP1a fosforilasyonu klinik sonuçlar ile negatif korelasyon gösterdi.

Yeni Bulgular Kanser Tedavisinde Kullanılabilir

Araştırmacılar, sonuçların nBP1a / PKM2 etkileşiminin kanser hücrelerindeki lipid metabolizması genlerini aktive ettiğini ve SREBP-1a'nın Thr-59 fosforilasyonunun kanser hücresi proliferasyonunda önemli bir rol oynadığını ortaya koyduğunu belirttiler. Bu enzimi inhibe etmenin, kanser büyümesini yavaşlatacak ve daha etkili tedavilere yol açacak bir strateji olabileceğine dikkat çektiler. Yaklaşımın sağlıklı hücrelerde yüksek oranda eksprese edilmeyen proteinleri hedeflediğini, kanser hücresi büyümesinin bu yolu bloke ederek yavaşlatılmasının, kanser hücrelerini gerçekten öldüren ve böylece daha az yan etki yaşatacak olan toksik ilaçların daha düşük dozlarını gerektirebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Xiaoping Zhao, Li Zhao, Hao Yang, Jiajin Li, Xuejie Min, Fajun Yang, Jianjun Liu, Gang Huang. Pyruvate kinase M2 interacts with nuclear sterol regulatory element–binding protein 1a and thereby activates lipogenesis and cell proliferation in hepatocellular carcinoma. Journal of Biological Chemistry, 2018; 293 (17): 6623 DOI: 10.1074/jbc.RA117.000100

Kanser Tedavisi Sonrası Sessiz Malign Hücreleri Hedeflemek

20 Eylül 2018

On yıllardır, hızla çoğalan tümör hücrelerini öldürmek için ilaç tasarladıktan sonra, birçok kanser araştırmacısı yönünü değiştiriyor: yeni tümörlere savaş açmadan önce, vücudun etrafında sessiz ve dağınık olan kötü huylu hücreler artık yeni hedefler.

Bu hücreler, kanser ölümlerinin yaklaşık % 90'ından sorumlu olan metastazları tohumlamaktadır. Görünüşte başarılı başlangıç ​​tedavisi sonrasında pek çok insanda görülen kanserin yeniden canlanmasının asıl kaynağı bu hücrelerdir. Proliferatif tümör hücrelerini hedef alan tedaviler, sıklıkla aktif olarak bölünmedikleri için bu sessiz hücreleri kaçırmış olurlar.

Sessiz kanser hücreleri nadirdir ve vücuttaki trilyonlarca normal hücreden ayrılmaları zordur. New York şehrindeki Icahn Tıp Fakültesi'nden kanser araştırmacısı Julio Aguirre-Ghiso, araştırmacıların yıllardır onları incelemek için gerekli araçları kullanmadığını söylüyor. Ama bu değişmeye başlıyor.

Bu talep, özellikle de tedaviden yıllar sonra yüksek oranda tekrarlayan meme kanseri, prostat ve pankreas gibi kanserler için acildir. Elde edilen kanıtlar uyuyan hücrelerin gelişiminin başlangıcında bir ana tümörden ayrıldığını ve kan damarları yoluyla vücuttaki yeni bölgelere seyahat ettiğini öne sürmektedir. Fakat, diğer dokulara veya organlara yerleştikten sonra, bu hücreler uykuya geçerek henüz bilinmeyen bir tetikleyicinin harekete geçmesine kadar uykuda kalırlar. Ancak o zaman bölünmeye başlar ve yeni bir tümör oluştururlar.

Uykudaki Tümör Hücreleri

Kanser araştırmacıları bu hücreleri araştırmakta zorlanıyor çünkü hayvan modellerinde hep hızlı büyüyen tümörler araştırıldı. Yavaş büyüyen tümörleri oluşturacak hayvanları geliştirmenin oldukça zor olduğunu söylüyorlar. Günümüzde sadece birkaç laboratuvar ilerleme kaydetmiş, bir yıldan uzun süredir farelerde uyku hücrelerini izlemek için modeller geliştirmiştir.

Bu hücrelerin tanımlanması için teknikler de gelişmektedir: Durham, North Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir hücre biyoloğu olan Joshua Snyder, kansere bağlı genleri eksprese eden haydut hücrelerin tanımlanması ve izlenmesi için floresan markırların bir karışımını kullanıyor. Washington'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden genetikçi Jason Bielas, spesifik DNA dizileri kullanarak bu tür hücreleri kodlamak için gösterdiği çabalardan ön sonuçlar sunacak. Bu hücreler daha sonra bir milyar hücrede bir çözünürlükte ucuz DNA tespit yöntemleri kullanılarak tanımlanabilir.

Sessiz hücreler belirlendikten sonra, hangi genleri ifade ettiklerini belirlemek için araştırmacılar, uykuyu tetikleyen faktörleri ve uyku hücrelerini uyaran tetikleyicileri azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılara göre, bu bilgi ile hücrelerin uyanmasını önlemek mümkün olabilir. Zira bu hücreler uykuda kaldığı sürece kanser gelişmemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ledford H. et al. Cancer researchers target the dormant cells that seed tumours. Nature. 2018 Jun;558(7710):355-356. doi: 10.1038/d41586-018-05445-x.

Kanser Hastalarında Uyku Bozuklukları İncelendi

14 Eylül 2018

Kanser hastaları sıklıkla uyku bozuklukları ve metabolik problemlerden şikayet etmektedir. Ancak bu tarz problemlerin neden oluştuğu ve altında ne gibi mekanizmalar yattığı ise bilinmemektedir. Yeni bir araştırmada bilim insanları bu etkilerin sebeplerini incelediler.

Metastatik olmayan meme kanseri için yapılan bir fare modelinde araştırmacılar kanserin hormon sinyalleri üzerinde negatif bir etkisi olduğunu tespit ettiler. Bu değişiklikler hipokretin üreten merkezi nöronları etkileyerek sempatik sinir sistemi üzerinde bir tetikleyerek uyku bozuklukları ve metabolik problemlere yol açar.

Bundan önce yapılmış olan araştırmalarda ise kanserin inflamatuar bir durumu, bunun da uyku ve metabolik bozuklukları tetiklediği önerilmekteydi. Ancak bu çalışmada elde edilen bulgulara göre inflamasyon hali ortadan kaldırılsa bile uyku ve metabolizma üzerine olan etkilerin geri dönüşümlü olmadığı görüldü. Bu yüzden inflamasyondan ziyade nöron sistemlerini inceleyen araştırma ekibi hipokretin sekrete eden nöronların bu etkiyi gerçekleştirebileceğini bulmuş oldular.

Hipokretin Üreten Nöronlarda Bozukluk

Araştırmacılar fare modelinde uyku değişikliklerini tümör gelişimi boyunca yapılan EEG ve EMG ölçümleri aracılığıyla kayıt altında tuttular. Metastatik olmayan meme kanseri modeli kullanmalarının temel sebebi ise tümörün beyin veya sinir sistemine metastaz yapmasını engelleyerek olası yanlılıktan kaçınmaktı. Araştırmacılar ayrıca periferdeki ve beyindeki inflamasyon, glukoz düzeyi, laktat ve pirüvat toleransı, hipokretin üreten nöron ve melanin konsantre eden nöronların aktivitelerini de değerlendirdiler.

Çalışmanın birincil bulgusu metastatik olmayan tümörlerin de uyku alışkanlıklarını değiştirebildiğini göstermek oldu. İlk olarak leptin ve ghrelin dengesi bozularak bir olaylar kaskadı gelişir ve metabolizma ve uyku disregülasyonu oluşur.

Araştırmacılar ileride yapacakları araştırmalar sayesinde hipokretin üreten nöronların uyku ve metabolizma bozuklukları ile nasıl ilişkili olduğunu ve bu yolağın insanda da etkilenip etkilenmediğini bulmak için çabalayacaklar.

Literatür talep et

Referanslar :

Morris Alan. Cancer linked to sleep and metabolic disruption.  Nature Reviews Endocrinologyvolume 14, page440 (2018)

Mesane Kanserine Global Bir Bakış

03 Eylül 2018

Mesane kanseri, 2012 yılında 430.000 yeni teşhis edilen vaka ile dünya çapında dokuzuncu yaygın maligniteydi. Avrupa'da aynı yıl içinde toplam 118.000 yeni vaka ve 52.000 ölüm olduğu tahmin edildi. Küresel mesane kanseri insidansının son yıllarda arttığı görülse de mortalite oranının ise azaldığı bildiriliyor.  Bunun yanı sıra mesane kanseri insidansının ülkeye özgü sosyoekonomik gelişme ile pozitif korelasyon gösterdiği hipotez edilmektedir.

Bu hipotezi değerlendirmek isteyen Çinli bir araştırmacı ekibi GLOBOCAN veri tabanında yayınlanmış olan 2012 tarihli yaş standardize insidans ve mortalite oranlarını incelemeye aldılar. Bu verilerin üstüne beş kıtadan veri sağlayan “I-X Kanser İnsidansı” ve diğer ulusal veritabanlarından elde ettikleri verilerle, 39 ülke için temporal paternleri incelediler. Ayrıca kişi başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) insidans / mortalite oranları ve İnsani Gelişme Endeksi (HDI) / logaritmik değerleri arasındaki korelasyonu değerlendirdiler.

Mesane Kanseri İnsidansında Artış Var

Son 10 yıldaki insidans ve mortalite oranlarının yıllık ortalama yüzde değişimi, bağlantı noktası regresyon analizi ile incelendi. Bu analizlere göre mesane kanseri için en yüksek insidans oranları Güney Avrupa, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da gözlenmiştir. Ölüm oranları, Batı Asya ve Kuzey Afrika'daki en yüksek oranlardı.

Analizde görüldü ki mesane kanseri insidansı HDI ile (r = 0.66 [erkek]; r = 0.50 [kadın]) ve kişi başına düşen GSYİH'nin logaritmik değerleri ile pozitif korelasyon göstermekteydi (r = 0.60 [erkek]; r = 0.50 [kadın], hepsi p <0.01). Birçok Avrupa ülkesinde insidans artışı yaşanmaktadır. Buna karşın pek çok ülkede önemli bir mortalite azalması gözlenmiş, ancak Filipinler ve İzlanda'da ölüm oranlarında artış gözlenmiştir.

Araştırmacılar kullandıkları yöntemin ve elde ettikleri bu bulguların, önleyici faaliyetlerin gerekli olduğu ülkeleri tespit etmek için oldukça yararlı olduğuna inanıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Wong MCS, et al. The global epidemiology of bladder cancer: a joinpoint regression analysis of its incidence and mortality trends and projection. Sci Rep. 2018 Jan 18;8(1):1129.

Kanserde Yeni Nesil Sekanslama Tedavi Maliyetini Düşürüyor

24 Temmuz 2018

2018 ASCO Yıllık Toplantısı öncesinde ortaya konan bulgulara göre, metastatik olmayan küçük hücreli akciğer kanseri (KHDAK) hastaları için yeni nesil sekanslama (NGS) kullanımı sayesinde, ABD’deki Medicare ve Medicaid Services (CMS) kurumları 1,4 milyon ile 2,1 milyon dolar arasında tasarruf edebilir. Bulgular ayrıca NGS'nin ticari sigorta sağlayıcılarını 250.000 $ 'dan fazla tasarruf ettirdiğini gösterdi.

Çalışma, bir karar analitik modeli kullanılarak metastatik KHDAK olan hastalarda genomik değişikliklerin saptanması için sıralı tek gen testi modaliteleri ile karşılaştırıldığında NGS'nin ekonomik etkisini araştırmıştır.

Medicare ve ticari sağlık planlarına dahil bir milyon hipotetik yeni tanı konmuş hasta modele dahil edildi. Modeldeki girdiler, uygun hastaları, CMS'nin testler için ticari birim maliyetlerini, test sonuçlarının zamanını ve yeniden biyopsi oranlarının tahminlerini içermekteydi.

Günümüzde KHDAK için hedefe yönelik FDA onaylı tedavilere sahip 4 genomik değişiklik vardır: EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF mutasyonları. Bunların yanı sıra klinik çalışmalarda değerlendirilen MET, HER2, RET ve NTRK gibi birçok başka genomik değişiklik vardır.

Çalışmaya dahil edilen dört genetik test stratejisi NGS, ardışık test, dışlayıcı test ve paneldi. Bir hasta bu testlerden birine geçtikten sonra değişiklik için pozitif olursa, hedefe yönelik tedaviye geçti. Negatif ise hasta standart tedavi aldı.

NGS Tüm Mutasyonları Eş Zamanlı Test Ediyor

Cleveland Clinic'te tıp fakültesi profesörü Pennell “Bizim sonuçlarımız, diğer tüm stratejilere kıyasla NGS testi ile ilişkili önemli maliyet tasarruflarının olduğunu gösterdi. NGS, sıralı veya dışlayıcı testlerden daha hızlı bir geri dönüş süresine sahipti; bu da akciğer kanseri hastaları için tedaviyi mümkün olduğunca çabuk aldıklarından emin olmak için kritik derecede önemliydi. Bir ay veya daha uzun süre beklemek artık hastalar için uygun değil çünkü bu tedaviler çok iyi çalışıyorlar ve akciğer kanseri hastaları ise tedavisiz kaldıklarında çok çabuk kötüleşiyorlar" dedi.

NGS, diğerleri arasında EGFR, ALK, ROS1, BRAF, KRAS, MET, HER2, RET ve NTRK1 gen değişikliklerini eşzamanlı olarak test edebilen tek bir testtir.

Sıralı testler ilk olarak EGFR mutasyonlarını tanımladı ve bu sonuçlar alındıktan sonra hastalar ya tedaviye alında ya da bir sonraki teste devam edildi, belirli sayıda hasta ise tükenmiş doku nedeniyle rebiopsi gerektirecek şeklinde değerlendirildi. Dışlayıcılık testi de sıralı teste benzerdi, ancak farklı olarak KRAS mutasyonlarının test edilmesi ile başladı. Bu en yaygın mutasyon olduğundan, pozitif olan hastaların % 25'i daha fazla teste gerek duymadan dışarıda bırakılabilir.

Üçüncü test modalitesi, tek gen testlerinin hepsinin sırayla değil, aynı anda yapıldığı paneldi. Özellikle, tek gen testi sadece FDA onaylı tedavilere (EGFR, ALK, ROS1 ve BRAF) yol açan değişikliklere odaklandı. Pennell, bu ilk testler yapıldıktan sonra, hastaların %50'sinin klinik araştırmaya yol açabilecek potansiyel değişiklikler için daha geniş testlere gittiğini söyledi.

NGS İle Daha Kısa Sürede ve Daha Maliyet Etkin Şekilde Test Sonucuna Ulaşmak Mümkün

NGS ile sonuçlar 2 haftada alınabilirken sıralı ve dışlayıcı testlerle bu süre ortalama 4,7 ve 4,8 haftaydı. Tabii her test sonrası eldeki dokunun tükenmesi riski de mevcuttur ve bu durumda rebiyopsi gerekebilmektedir.

Zaman alıcı olarak kabul edilen sıralı tek gen testlerine ek olarak, çoğu kez tekrarlanan bir biyopsi gerektiren doku ve DNA kullanma potansiyeli vardır. NGS testi tek seferde yapılabilir, bu da en kısa geri dönüş süresine neden olur.

1 milyon üyeli sağlık planı için, araştırmacılar 2066 testin CMS tarafından ödeneceğini ve 156'sının ticari sigortacılar tarafından karşılanacağını ileri sürdü. Bu veri, ABD'de metastatik KHDAK olan kişilerin yaş ve sayısına dayanmaktadır. Araştırmacılar, CMS geri ödeme yöntemini kullanarak, dışlayıcıya karşı 1,393,678 $, ardışık olana karşı 1.530.869 $ ve panele karşı 2,140,795 $ 'lık tasarruf sağladığını belirtti.

Kanser Verisini Bağışlamak Mümkün Oluyor

23 Temmuz 2018

Kanserli kişiler kısa bir süre sonra tıbbi bilgilerini yeni tedavileri keşfetmeyi amaçlayan küresel bir veritabanına bağışlayabilecekler. Nadir bir beyin kanserine sahip olan eski İngiliz Çalışma Bakanı Tessa Jowell, bugün Universal Cancer Databank adlı veri tabanına kayıt olan ilk kişi oldu.

Jowell, Londra'daki girişimin başlatılmasında “Kanser yolculuğum ve verilerimi paylaşarak, kanser için daha iyi tedaviler geliştirebileceğimizi ve yeni tedavilerin keşfini hızlandıracağımızı umuyoruz” dedi. “Umutla birlikte, dünya çapında kanser hastaları için daha fazla sağkalım sağlayabiliriz.”

Veritabanının bu yıl içinde tamamen işlevsel hale gelmesi durumunda, kansere yakalanan herhangi bir kişi, tıbbi ve genetik verilerini tüm kanser araştırmacılarının serbestçe erişebilmelerini sağlayacak “Evrensel Hasta Onayı Formu” isimli bir belgeye erişebilecektir. Nihayetinde, mümkün olduğunca çok sayıda insanın verisini bağışlayacağı bekleniyor, ancak başlangıçta odak nadir kanserlere sahip insanlar olacaktır.

İlk Çalışma GBM Hastalarında

Veritabanını kullanan ilk proje, yıl sonunda başlayacak olan GBM Agile adlı bir beyin kanseri klinik çalışması olacak. Çalışma, veritabanına yeni bilgi girdiğinde adapte edilebilir olacak.

Cambridge, Massachusetts'deki Broad Institute’un Nikhil Wagle veritabanını kullanan araştırmacılardan biri ve “veri paylaşımı kavramını ve insanların verilerini paylaşmalarına izin vermenin bu yeni çabasını çok destekliyoruz” diyor. “Benzersiz olan şey, onun küresel doğası, bu şekilde birçok ülkeyi kapsayan mevcutta başka bir proje yok.”

500 milyon dolarlık projeyi hayata geçirmenin ana desteği, Avustralyalı hayırsever Andrew Forrest'dan geldi. Glioblastoma adı verilen kanser türündeki gelişmelerin beklenenden yavaş olduğunu düşünen bu hayırseverin katkısı ile Universal Cancer Databank kurulmuş oldu.

Forrest, “Ben bir onkolog değil girişimciyim, ama olağanüstü zorlukların olağanüstü önlemler gerektirdiğini anlıyorum” dedi. “Bu proje sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki hastalar ve araştırmacılar, en ölümcül kanserlerdeki tıkanıklığı kırmak için klinik ve genomik verileri paylaşıyorlar.”

Kanser Sonrası Uykusuzluk Semptomları Nasıl İyileşir?

18 Temmuz 2018

Kanserden kurtulan hastalarda uykusuzluk için bilişsel davranış terapisi (CBT-I) ve akupunktur ile insomnia şiddeti skorlarında klinik olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Ancak randomize CHOICE klinik çalışmasından elde edilen verilere göre, CBT-I uykusuzluğun şiddetini azaltmak için genel olarak daha etkili olmuştur.

Kanserden kurtulanların % 60 kadarı bir çeşit uykusuzluk yaşar, ancak bu duruma çoğu zaman tanı konulmaz ve yetersiz tedavi edilir. British Journal of Cancer'da yayınlanan bir önceki çalışmanın sonuçları, düzenli uyku güçlüğü çeken meme kanseri hastalarının, tüm nedenlere bağlı mortalite riskinin artmış olabileceğini öne sürmüştür.

Uykusuzluk tedavisinde en sık kullanılan yol, ilaçla tedavidir. Ancak bu çalışma ile elde edilen bulgular, ilaçlar dışındaki 2 farklı yöntemin kullanılmasının da hem uyku hem de yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olabileceğini gösteriyor.

CBT-I İle Daha Başarılı Sonuçlar

CBT-I, hastanın uyku ile ilgili düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını değiştirmek için tasarlanmış bir psikoterapi şeklidir. Uykusuzluk tedavisi için “altın standart” olarak görülse de uyum genellikle zayıftır ve birçok kanser merkezinde bulunmayan çok özel bir tedavidir.

Çalışmaya klinik olarak tanı konmuş insomniaya sahip 160 hasta dahil edildi ve hepsi kanser tedavisini tamamlamıştı. Katılımcılara 8 haftalık CBT-I (n = 80) veya akupunktur (n = 80) tedavisi uygulandı ve tedavi edilmeden 12 hafta sonra yeniden değerlendirildi.

Çalışmanın bulguları CBT-I ile, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) skorlarının 18,5'ten 7,5'e kadar ortalama 10.9 puan (% 95 CI, 9,8-12,0) azaldığını göstermiştir. Akupunktur için ise, ISI skorlarının 17.5'den 9.2'ye kadar 8.3 puan (% 95 CI, 7.3-9.4) azaldığı görüldü. İyileşme, tedavinin tamamlanmasından sonra bile devam etti.

Tedavi sonundaki yanıt oranları, akupunktur ile karşılaştırıldığında hafif uykusuzluk olanlarda CBT-I için anlamlı olarak daha yüksekti (n = 33; %18'e karşı% 18; P <.0001). Yanıt oranları orta-şiddetli uykusuzlukta benzerdi (n = 127;% 75'e karşı% 66; P = .26). Advers olaylar her iki grupta da hafif idi. Ek olarak, fiziksel sağlık (P = .4) ve mental sağlık (P = .36) için yaşam kalitesindeki gelişmeler her iki grupta da benzerdi.

ASCO Başkanı Bruce E. Johnson, basın açıklamasında, bu sonuçların, klinisyenlerin bir hastanın uykusuzluğuna en iyi nasıl müdahale edeceğini seçmelerine yardımcı olabileceğini belirtti. Uykusuzluk şiddetinin tedavi seçimini etkileyebileceğini ekledi.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.targetedonc.com/news/insomnia-symptoms-in-cancer-survivors-improved-with-cognitive-behavior-therapy-acupuncture 

Kanserde Düşük Proteinli Diyetin Yeri

12 Temmuz 2018

Çok sayıda epidemiyolojik araştırmada diyet ile kanser riski arasında bağlantı bulundu. Yüksek kalorili ve hayvansal gıdaların fazla miktarda tüketilmesi sonucunda kanda dolaşan insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü 1 (IGF1) düzeylerinde bir artış meydana gelir. Bu da fosfoinositol 3 kinaz – AKT (PI3K-AKT) ve memelilerdeki rapamisin hedefi (mTOR) yolağını beslemektedir. mTOR yolağının aktive edilmesi makrofaj kaynaklı anjiogenezi arttırırken inhibe edilmesi durumunda ise makrofaj aracılı antitümör etki oluşmaktadır.

Eğer yüksek miktarda sebze, baklagil ve balık tüketilirse kanser insidansı, progresyonu ve mortalitesi azalabilmektedir. Diyetimizdeki protein tüketimini kısıtlarsak sağlığımız olumlu bir şekilde etkilenirken, diyetteki amino asit miktarının azalması sonucunda bağırsak mikrobiyatası, mTOR aktivasyonu, doku iyileşmesi, inflamasyon ve immün tolerans da olumlu bir şekilde etkilenebilmektedir. Ancak protein kısıtlamasının nasıl böyle bir etki yaptığı hala bilinmemektedir. Çünkü bilinen tümörün gelişmesini önleyen ana mekanizmada killer-T hücrelerinin sorumlu olduğu bilinmektedir.

Orta Miktarda Protein Kısıtlaması İle Antitümör Etki

Yapılan yeni bir araştırmada fare kanser modellerinde protein kısıtlamasının etkileri incelendi. Farelere lenfoma hücreleri enjekte edildikten sonra araştırma ekibi, fareleri kontrol diyetine kıyasla %25 daha az protein veya %25 daha az karbonhidrat içeren diyetlerle beslediler. İlginç bir şekilde sadece düşük proteinli diyetin farelerde tümör boyutunu küçülterek, daha uzun bir sağkalıma yol açtığını tespit ettiler.

Bu antitümör etkinin interferon gama seviyesindeki artışla ilişkili olduğu bulundu. Normal diyetle beslenen farelere kıyasla düşük proteinle beslenen farelerde tümör infiltre eden CD8+ T hücrelerinin daha yüksek oranlarda bulunduğu tespit edildi. Bu T lenfositler eğer ortamdan uzaklaştırılırsa sağ kalımda herhangi bir iyileşme olmadığı da görüldü. Bu da sağkalımdaki iyileşmenin CD8+ T hücreleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir.

Araştırıcıların diğer bir önemli bulgusu da IRE1α ve RIG1 (DDX58 olarak da bilinen) düzeylerinin azaltılması durumunda, düşük proteinli diyetle elde edilen antitümör etkinin ortadan kaybolduğunu gözlemlediler. Bu sebeple düşük proteinli izokalorik diyetin mTOR yolundan bağımsız bir şekilde IRE1α bağımlı aktivasyonla CD8+ T hücrelerini arttırdığını öne sürdüler.

Araştırmacıların sunmuş oldukları verilere bakıldığında tümör oluşumunda olmasa bile tümör progresyonunda orta miktarda protein kısıtlamasının olumlu bir etkisi olabileceği görülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rubio-Patiño, C. et al. Low-protein diet induces IRE1α-dependent anticancer immunosurveillance. Cell Metab.27, 828–842.e7 (2018).

Sigara Kullanımının Önlenmesi Kanser Sıklığını Ne Kadar Azaltabilir?

29 Haziran 2018

Sigara ve tütün kullanımı, kanserin bilinen en önde gelennedenlerinden biridir ve dünya çapında kanserin önlenebilir nedenlerine bakıldığında da yine ilk sırada bulunmaktadır. Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılmış olan yeni bir çalışmanın amacı, tütün içiciliğine bağlı İskandinav ülkelerindeki kanser yükünün oranını ölçmek ve sigara içme prevalansındaki değişikliklerle kanser önleme potansiyelini tahmin etmekti. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayın haline dönüştürüldü. Önleme makro simülasyon modelinden yararlanılarak, Kuzey Avrupa ülkelerindeki kanser vakalarının 30 yıl boyunca (2016-2045), 13 kanser bölgesi için, sigara içme prevalansının farklı senaryoları altında tahmin edilmesi ve sabit prevalans hüküm sürdüğü takdirde öngörülen vaka sayısının değişimi değerlendirildi.

430 bin Kanser Vakasından Kaçınmak Mümkün

2016 yılından itibaren sigara içilmemesi durumunda, Kuzey Avrupa ülkelerinde 30 yıllık dönemde, incelenen 13 kanser bölgesi için toplam 2,2 milyon olarak beklenen kanser vakasının 430.000’inden kaçınılması mümkün olabilir. Sigara içme prevalansı 2030 yılına kadar % 5'e ve 2040'da % 2'ye düşerse, 230.000 kanser vakasından kaçınılabilir. Sigara içme prevalansının en yüksek olduğu ve birçok Avrupa ülkesindeki yaygınlığa benzer olan Danimarka'da, bu çalışmada incelenen Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki en büyük kanserden kaçınma oranını elde etmek mümkündür.

Sigara içme prevalansını azaltmak mümkün olursa, İskandinav ülkelerinde çok miktarda kanser önlenebilir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, Kuzey ülkelerinde tütün içiciliğinin yaygınlığını azaltmaya yönelik birincil önleme programlarının potansiyel etkisini ve önemini anlamak için kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Andersson TM, et al. Tackling the tobacco epidemic in the Nordic countries and lower cancer incidence by 1/5 in a 30-year period-The effect of envisaged scenarios changing smoking prevalence. Eur J Cancer. 2018 Mar 29. pii: S0959-8049(18)30239-9. doi: 10.1016/j.ejca.2018.02.031. [Epub ahead of print]

Mesane Kanseri Tanısında İdrar Belirteçleri Üzerinde Sigaranın Etkisi Var mı?

30 Mayıs 2018

Mesane kanserinin saptanması için kullanılmakta olan idrar belirteçlerinin tanı koydurucu potansiyelinin belli başlı bazı faktörlerden etkilendiği bilinmektedir. Almanya’da görev yapmakta olan bir grup araştırmacı, sigara içme alışkanlığının, mesane kanseri tanısında yaygın olarak kullanılan dört idrar belirtecinin performansına etkisini değerlendirmeyi amaçladılar.

Bu amaçla mesane kanseri şüphesi olan 723 hastanın idrar örneklerini, idrar sitolojisi, floresan in situ hibridizasyon (FISH), immünositoloji (uCyt + testi) ve nicel nükleer matriks protein 22 (NMP22) immunoassay kullanarak analiz ettiler. Tüm hastaların sigara içme alışkanlıkları kaydedildi ve üriner belirteç testinden sonraki 2 hafta içinde bir sistoskopi yapıldı. Yanlış negatif ve yanlış pozitif sonuç oranları sigara içmeyenler, eski sigara içenler ve mevcut sigara içenler arasındaki olasılık analizleriyle karşılaştırıldı.

Sigara İçilmesi Sonuçları Etkilemiyor

Çalışmaya dahil edilen 723 hastanın 431’i (% 59.6) sigara içmeyen, 215’i (% 29,7) geçmişte sigara içmiş olan ve 77’si (% 10.7) sigara içen bireylerden oluşmaktaydı. 148 hasta (% 20.5) idrar belirteci testi sırasında bir tümöre sahipti. Sigara içmeyenler, eski sigara içenler ve mevcut sigara içenler arasında yanlış pozitif test sonuçlarının oranları: idrar sitolojisi için %16.3, %19.1 ve %11.5 (p = 0.81); UCyt + testi için %36.8, %42.0 ve% 32.7 (p = 0.88); FISH için %18.0, %19.1 ve % 13.5 (p = 0.66); NMP22 için %69.5, %71.6 ve% 71.2 (p = 0.67) şeklinde hesaplandı. Sigara içmeyenler, daha önce içmiş olanlar ve sigara içenler arasındaki yanlış negatif oranlar sitoloji için %31.4, %15.1 ve %28.0 (p = 0.34); UCyt + testi için %21.4, %22.6 ve %16.0 (p = 0.67); FISH için %24.3, %13.2 ve %28.0 (p = 0.88); NMP22 için %10.0, %18.9 ve %8.0 (p = 0.80) olarak hesaplandı.

Elde edilen bu bulgular, sigara içme alışkanlıklarının mesane kanseri tanısında idrar belirteçlerin performans özelliklerini etkilemediğini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Deininger S. et al. No influence of smoking status on the performance of urine markers for the detection of bladder cancer. J Cancer Res Clin Oncol. 2018 Apr 19. doi: 10.1007/s00432-018-2639-z. [Epub ahead of print]

Göçmenlerde Kanser Taramasının Zorlukları

25 Ekim 2017

Serviks kanseri, insan papillomavirüsünden kaynaklanan bir kanser türü olup düzenli tarama sayesinde önlenebileceği düşünülmektedir. Bazı düşük ve orta gelirli ülkelerden gelen göçmenlerin de, erken yaşlarda viral enfeksiyonlara atfedilen kanserlere daha yatkın durumda olduğu bilinmektedir. Norveç merkezli yapılan bir çalışmada göçmenler arasında nüfusa dayalı servikal tarama programına katılım değerlendirildi ve farklı göçmen gruplardaki uyumsuzluğu öngören faktörler araştırıldı.

Çalışmada, birkaç farklı kaynak üzerinden ülke çapındaki kayıtlardan gelen veriler kullanıldı. Çalışma grubu 208 626 (% 15) göçmen ve 1 157 223 (% 85) Norveçliden oluşmaktaydı. 2008-12 yılları arasında test yaptırmamış olanlar uyumsuz olarak tanımlandı.

Göçmenlerin Çoğuna Tarama Yapılamadı

Toplamda göçmenlerin% 52'si taranmadı. Tüm göçmenler, doğum ve eşlik için ilgili faktörler düzeltildiğinde Norveçli kadınlarla karşılaştırıldığında, 1.72 kat daha yüksek uyumsuzluk oranı (% 95 GA 1.71-1.73) gösterdi. Uyumsuz göçmenlerin oranı, kaynak bölge ve kaynak ülkesine göre önemli derecede farklılık göstermiştir. İşsiz olmak veya işgücünde olmamak, evlenmek, düşük gelir elde etmek ve erkek pratisyen hekime sahip olmak, kaynak bölgelerine bakılmaksızın uyumsuzluk ile ilişkili kabul edildi. Norveç'te 10 yıldan daha kısa yaşamak, bütün göçmen grupların olmasa da çoğunluğun uyumsuzluğunun belirleyicisi bir etkendir.

Göçmenlerin giderek artan bir oranı ve aralarında düşük tarama katılımı, Avrupa'da yeni halk sağlığı sorunları yaratmaktadır. Göçmenler, sosyo-demografik özellikleri ve tarama katılımı açısından çok çeşitlidir. Göçmenler arasında kanser taramasını arttırmak için uyarlanmış bilgi ve hizmet sunumu gerekebilir.

Norveç’te yapılmış olan bu çalışma göçmenlerdeki kanser taramasına katılım oranlarının düşüklüğünün nedenlerini araştırmış ve ortaya olası birkaç neden çıkarmıştır. Diğer ülkelerde de benzer çalışmalar yapılarak sorunlar tanımlandıktan sonra yapıcı çözümler geliştirilmesi mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Leinonen MK. Barriers to cervical cancer screening faced by immigrants: a registry-based study of 1.4 million women in Norway. Eur J Public Health. 2017 Oct 1;27(5):873-879. doi: 10.1093/eurpub/ckx093.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

Akciğer Kanserinde Yutma Zorluğu ve Yaşam Kalitesi

19 Eylül 2017

İleri evre akciğer kanserinde, doğrudan tümör invazyonu veya sinir basısı nedeniyle disfaji yani yutma bozukluğu görülebilir. Bunun yanı sıra anti-kanser tedavileri ve eşlik eden hastalık durumları da disfajik semptomlara neden olabilir. Akciğer kanserli hastalardaki disfajik semptomları gidermek için konuşma ve dil terapisinin yanı sıra tıbbi ve cerrahi müdahaleler kullanılabilir. Akciğer kanseri hastaları için potansiyel olarak kısa prognoz göz önüne alındığında, bu hastalardaki bakımın amacı semptom yükünü azaltmak ve yaşam kalitesini en üst düzeye çıkarmak olmalıdır. Bu amaca yönelik olarak, yutma zorlukları da tanınmalı ve tedavi edilmelidir.

Yeni bir çalışmada, ileri evre akciğer kanseri olan hastalarda disfajinin yaygınlığı yaşam kalitesi üzerinki etkisi saptanmaya çalışıldı. Bu amaçla tek merkezli, prospektif, araştırmacı bir çalışma yapıldı. Disfajinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisini belirlemek için daha önce valide edilmiş olan, EAT-10 değerlendirmesi ve SWAL-QOL değerlendirmesi kullanıldı. Çalışmada yer alan yetmiş iki katılımcı, EAT-10 değerlendirmesinin tamamlanmasından sonra disfaji yaşadığı tespit edilen% 18.1’lik kitleye denk gelmekteydi. SWAL-QOL kullanılarak daha ileri düzeyde değerlendirildiğinde, bu hastalarda yorgunluk ve yemek zamanı süresinin artması, besin seçimi zorlukları ve yeme tutkusu azalması nedeniyle azalmış yaşam kalitesi kaydedildi. Hastalarda ayrıca sık boğaz temizleme, öksürme ve farengeal tıkanıklık hissi bildirildi. Bu çalışmanın da onayladığı şekilde disfaji, ileri evre akciğer kanserinde yaşam kalitesini etkileyebilecek potansiyel bir semptomdur. Hastalar, bakıcılar ve sağlık uzmanları bunun farkında olmalı ve gerekli önlemler erkenden alınmalıdır. Bu rahatsız edici durumun optimal yönetimini belirlemek içinse daha yaygın popülasyonlarda girişimsel çalışmalara ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Brady GC et al. An investigation of the prevalence of swallowing difficulties and impact on quality of life in patients with advanced lung cancer. Support Care Cancer. 2017 Sep 2. doi: 10.1007/s00520-017-3858-6. [Epub ahead of print]

D Vitamini Düşüklüğü Mesane Kanseri Riskini Arttırıyor

18 Temmuz 2017

Vücut tarafından güneş ışığına maruz bırakılarak üretilen D vitamini, vücudun kalsiyum ve fosfat düzeylerini kontrol etmesine yardımcı olur. D vitamini yağlı balıklar ve yumurta sarısı gibi besin kaynaklarından da elde edilebilir. Geçmişte yapılmış olan çalışmalar D vitamini eksikliğini kardiyovasküler hastalık, bilişsel bozukluk, otoimmün hastalıklar ve kanser gibi bir dizi sağlık sorunu ile ilişkilendirdi.

Düşük güneş ışığı seviyesi olan ülkelerde, tek başına yiyeceklerden yeterli miktarda D vitamini elde etmek zordur. İngiltere'de yetişkinlerin 1 / 5'inde eksik D vitamini, 3 / 5'inde ise düşük seviyeleri vardır. Bu daha koyu ciltli insanlarda özellikle görülür: Kışın, İngiltere'deki koyu tenli insanların %75'inde D vitamini seviyesi düşüktür. İngiltere merkezli yapılan yeni bir çalışmada Warwick Üniversitesi'nden araştırmacılar D vitamini ve mesane kanseri riski arasındaki bağlantıyı araştırdılar. Konuyla ilgili 112 ila 1125 katılımcının olduğu 7 farklı çalışma değerlendirildi. 7 çalışmanın 5'inde düşük D vitamini düzeyleri, mesane kanseri riskinde artışa neden oldu.

Ayrı bir deneyde, araştırmacılar daha sonra, geçiş epitel hücreleri olarak bilinen mesaneyi tutan hücrelere baktılar ve bu hücrelerin D vitaminini aktive edebildiklerini ve yanıt verdiklerini buldular. Araştırmacılara göre bu ilişkiyi test etmek için daha fazla klinik çalışma gerekiyor, ancak yapılan çalışmada kandaki düşük D vitamini seviyelerinin mesane içindeki hücrelerin anormal hücrelere karşı yeterli tepki vermesini engelleyebileceği gösteriliyor. D vitamini kullanımı ile potansiyel olarak kansere karşı koruyucu bir etki oluşturulabileceği düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

www.sciencedaily.com/releases/2016/11/161107110336.htm 

Mesane Kanseri Sonrası Yaşam Kalitesi

06 Temmuz 2017

Kas invaziv mesane kanseri (MIBC) geçirmiş olan hastalar, tedavi sonrası dönemde kanser tanısı ve tedavisinin fiziksel ve psikososyal yan etkilerini yaşamayı sürdürürler. Bu olumsuz yan etkilerin sağlıkla ilişkili yaşam kaliteleri üzerinde önemli bir etkisi vardır. Bugüne kadar, fiziksel aktivite ve psikososyal destek gibi rehabilitasyon müdahalelerinin, kanserden kurtulanların yaşam kaliteleri üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren kanıtlar vardır. Ne yazık ki, MIBC kurbanları için rehabilitasyon veya hayatta kalma programları için özel bir kılavuz yok. Yapılacak olan yeni bir çalışmada MIBC’den kurtulanlarda egzersize dayalı ve psikososyal rehabilitasyon müdahalelerinin etkilerini değerlendirmek amaçlandı.

BMJ dergisinde yayınlanan bu incelemenin yaklaşımı Cochrane metodolojisiyle tutarlıdır. Randomize kontrollü çalışmalar ve randomize edilmemiş çalışmalar bu analize dahil edilecektir. Çalışmaya dahil edilmesi planlanan hastalar, MIBC tanısı alan ya da radikal sistektomi endikasyonu olan yüksek riskli non-MIBC hastalarıdır (≥18 yaş). Çalışmaya dahil edilen hastalara iki tür müdahale uygulanması planlanıyor: egzersiz ve psikososyal rehabilitasyon müdahaleleri. Birincil sonlanım ölçütleri, hasta tarafından bildirilen sonuçlar  ve fiziksel uygunluktur. Araştırmalar, iki inceleme yazarı tarafından, Kontrollü Çalışmaların Cochrane Merkezi Kayıt Defteri, MEDLINE, Embase, Web of Science ve Fizyoterapi Kanıt Veritabanı'nı arayarak bağımsız olarak belirlenecektir. Üçüncü gözden geçiren, anlaşmazlıklar tarafından sorulacak. Önyargı riski Cochrane Collaboration aracı ve Newcastle-Ottawa Ölçeği kullanılarak değerlendirilecektir.

İncelenen çalışmaların homojen dağılımı yeterli ise, meta-analiz yapılması planlanıyor. Bu gözden geçirmenin geniş kapsama sahip olması etkin rehabilitasyon müdahaleleri hakkında kapsamlı bir görüşe sahip olmak için gereklidir. Bu çalışmanın sonuçlarının yakın gelecekte yayınlanması bekleniyor. Böylece mesane kanserinden kurtulan ancak fiziksel ve psikososyal advers etkileri yaşayan hastalarda etkili olabilecek rehabilitasyon yöntemlerinin belirlenmesi amaçlanıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rammant E, et al. Rehabilitation interventions to improve patient-reported outcomes and physical fitness in survivors of muscle invasive bladder cancer: a systematic review protocol. BMJ Open. 2017 Jun 6;7(5):e016054. doi: 10.1136/bmjopen-2017-016054.

Bir Web Sitesi Kanserde Sağ Kalımı Artırabilir mi?

04 Temmuz 2017

UNC Lineberger Comprehensive Cancer ‘de onkoloji profesörü olan Dr. Ethan Basch, Chicago'daki Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) yıllık toplantısında, metastatik solid tümörler için kemoterapi alan hastalarda, hastaların raporladığı sonuçlarla (PRO)  web tabanlı semptom takip aracı ile normal bakımı karşılaştırdıkları, geniş tek merkezli randomize kontrollü çalışmanın sonuçlarını sundu. Dr. Basch ve arkadaşları daha önce, ileri tümörler hastalar için Semptom İzleme ve Raporlama (STAR) aracının, yaşam kalitesi ölçütlerini iyileştirdiğini, acil servis ziyaretlerini % 7 düşürdüğünü ve hastaneye yatışları azalttığını raporlamışlardı.

Dr. Basch ve arkadaşları bu yeni çalışmalarına, Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nde Eylül 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında, metastatik solid tümörler için rutin ayakta kemoterapi tedavisi alan 766 hastayı dahil ettiler. Hastaların ortalama yaşı 61’di, %58’i kadındı, %86’sı beyazdı ve %22’si lise eğitiminden daha az eğitim almıştı. Hastaların % 32'si genitoüriner, %23’ü jinekolojik,%19’u meme ve %26’sı akciğer kanserine sahipti. Hastaları, 12 yaygın semptomu tablet bilgisayarlarla kendileri raporlayacak (PRO müdahale grubu) veya normal bakım alacak (kontrol grubu) şekilde rastgele olarak iki gruba ayırdılar. PRO müdahale grubundaki hastalara semptomları ile ilgili haftalık hatırlatıcılar gönderdiler. Hemşirelere, hastalar ciddi veya kötüleşen semptomlar bildirdiklerinde, e-posta uyarıları gönderildi ve tedavi eden doktorlar ise hasta vizitleri sırasında semptom çıktılarını aldılar.

Araştırmacılar, tıbbi kayıtlar ve Sosyal Güvenlik Ölüm Endeksi verilerini kullanarak, Kaplan-Meier yöntemiyle genel sağ kalımı hesapladılar.. Log-rank testi ve yaş, cinsiyet, ırk, eğitim düzeyi ve kanser tipine göre ayarlanmış Cox orantısal riskleri regresyonu kullanılarak iki grup arasında genel sağ kalımı karşılaştırdılar.

Sağ kalım sonuçları, ortalama 7 yıllık izlemin ardından Haziran 2016'da değerlendirildi ve izlem süresince 766 hastadan 517’si  (% 67) öldü. Araştırmacılar, PRO müdahale grubunda genel sağ kalımının 31,2 ay iken,  kontrol grubunda bu değerin 26,0 ay olduğunu gösterdiler. Çok değişkenli modelde, sonuçlar 0,832 risk oranı ile istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, ayaktan hasta kemoterapisi sırasında web tabanlı hasta raporlu sonuçlar kullanılarak, sistemik semptom takibinin genel sağ kalımı arttırdığına dikkat çektiler. Bu web takip aracı ile, vizitler sırasındaki kısıtlı süre, hastaların tüm şikayetlerini anlatmaya isteksiz olmaları, semptomların başlamasından günler sonra doktora başvurmaları, doktorların yeterli sistematik soru sormamaları gibi iletişimin önündeki engellerin azaltılabildiğini belirttiler. Bu engellerin kaldırılması ile, ciddi ve potansiyel olarak geri dönüşü olmayan komplikasyonlar ortaya çıkmadan önce müdahale edilerek istenmeyen sonuçların önüne geçilebildiğini ve bunun da hem yaşam kalitesi hem de sağ kalımı arttırdığını aktardılar.

Sundukları bu tek merkez sonuçlarının, ulusal çok merkezli bir araştırma ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

E. M. Basch et al. Overall survival results of a randomized trial assessing patient-reported outcomes for symptom monitoring during routine cancer treatment, J Clin Oncol 35, 2017.

Onkolojide dönüm noktaları

03 Nisan 2017

1846: Tümör rezeksiyonu için genel anestezi ilk kez kullanıldı

Ekim 1846'da, William T.G. Morton isimli doktor, bir hastanın çenesinden tümörü acısız şekilde rezekte ederek eterin anestetik olarak nasıl kullanılabileceğini ilk kez gösterdi. Bunun öncesinde, cerrahi girişim uygulanan hastalar prosedürler sırasında dayanılmaz acı çekmekteydi.

1870: Kanser zehri hipotezi

1870'li yıllarda, İngiliz cerrah Campbell De Morgan 'kanser zehrinin' lenf bezleri yoluyla primer tümörden diğer bölgelere yayılarak, metastaza yol açtığı hipotezini ortaya koydu.

1903: Kanser tedavisi için radyasyon ilk kez kullanıldı

Marie Curie'nin 1898 yılında radyumu keşfinin ardından, doktorlar 1903 yılında radyoaktif elementin kanser tedavisinde ilk kez kullanıldığını bildirdiler. Radyoterapi, günümüzde modern kanser tedavisinin belkemiğini oluşturuyor.

1943: Serviks kanseri için 'PAP'testi kullanılmaya başlandı

Günümüzde yaygın olarak kullanılan PAP testi (adını yaratıcısı George Papanicolaou'dan alır), doktorların serviks kanseri veya pre-kanserini, yayılma fırsatını bulamadan saptamasına ve tedavi etmesine olanak tanıyor. Test, rahim ağzı kanserine bağlı ölüm oranlarını ciddi oranda azaltmakla birlikte, taramaya erişimin sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde ölüm oranları hala yüksektir.

1949: Kanser tedavisi için onaylanan ilk kemoterapi ilacı

Kanser kemoterapisinde kulalnılmak için onaylanan ilk ilaç, 2. Dünya Savaşı'nda kimyasal savaş maddesi olarak kullanıldı.

İlerlemiş türde kan kanseri hastası olan kişilerde dikkat çekici sonuçlar gösteren klinik çalışmaların ardından, azot hardalı (hardal gazı) 1949 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı.

1950-1960lar: Sigara kullanımı kanserle ilişkilendirildi

ABD Genel Cerrahlar ve Birleşik Krallık Kraliyet Hekimleri Koleji, 1950-1960larda sigara ile, özellikle akciğer kanseri olmak üzre kanser arasındaki bağlantıyı ortaya koyan raporlar sundu. Akciğer kanseri olan kişi sayısındaki artışı azaltmak amacıyla, sigara içmeyi vazgeçirmeye yönelik tütün kontrolü ve sigara kullanımını sonlandırma kampanyaları, kısa sürede bir öncelik haline geldi.  

1960lar: Hormonlar kanser kontrolüyle ilişkilendirildi

1966 yılında, yaptığı araştırmayla prostat kanserinin hormonal tedavisinin mümkün olduğunu gösteren Charles Huggins'e Nobel Ödülü verilmiştir. Bu öncü çalışma hem prostat, hem de meme kanserine yönelik tedavilerin geliştirilmesini sağladı.

1970ler: Bilgisayarlı Tomografi geliştirildi

Bilgisayarlı Tomografi (veya BT taraması), araştırmacıların beyin tümörü olduğu şüphelenilen bir kadında ilk insan taramasını gerçekleştirdiği 1970'li yıllarda görüldü. Bu teknoloji, vücut içindeki tümörün görüntülerinin oluşturulması için röntgen ışınlarını kullanır; böylelikle doktorların sağlıklı dokuya zarar vermeden ameliyat veya radyoterapi yoluyla doğru konumu hedeflemesine olanak tanır.

1971: Anjiyogenez keşfedildi

Anjiyogenezin tümör gelişimi ve yayılmasında rolünü ilk olarak Judah Folkman gösterdi .Bu önemli keşif, birçok yaygın ilerlemiş kanser türünün görüldüğü pek çok hastanın genel durumunu anlamlı ölçüde değiştiren anjiyogenez inhibitörlerinin geliştirilmesini sağladı.  

1975: Monoklonal antikorların temel prensiplerinin keşfedilmesi

Georges Kohler ve Cesar Milstein, günümüzde kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir biyolojik tedavi türü olan monoklonal antikorların üretimine yönelik prensiple ilgili deneyimlerini ana hatlarıyla açıklayan bir makale yayınladı.

1997: İlk hedefli kanser tedavisi onaylandı

1997 yılında, diğer tedavilere artık yanıt vermeyen bir lenfoma türüne sahip olan kişilerin tedavisi için moleküler hedefli ilk ilaç onaylandı. İlaç, monoklonal antikorlar olarak adlandırılan yeni bir ilaç sınıfındaki ilk ilaçtır (Kohler ve Milstein tarafından prensibin keşfedilmesinden 20 yıl sonra).

2003: İnsan genomunun şifresi çözüldü

2003 yılında, 13 yıllık araştırmanın bir sonucu olarak insan genomunun kodu yayınlandı. Bu devrim yaratan olay, spesifik kanserlerde genetik kusurların belirlenmesi de dahil olmak üzere, kapsamlı genetik araştırmaların önünü açtı. 2009 yılında araştırmacılar, en yaygın kanserlerden ikisi olan cilt ve akciğer kanserinin genetik kodunun tamamını çözdü.

2010: İlk kanser tedavisi aşısı onaylandı

Metastatik prostat kanserinin tedavisinde kullanılan ilk kanser tedavisi aşısı, 2010 yılında ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından onaylandı. İnsan papilloma virüsü (serviks ve boğaz) ve Hepatit B virüsünün (karaciğer) yol açtığı kanserin önlenmesine yönelik aşıların kullanımı da onaylandı.

2013: ABD'deki düzenleyici kurumlar tarafından Devrim Yaratan Tedavi Sıfatı verilen ilk ilaç

Devrim yaratan tedavi sıfatı, var olan tedavilere göre ciddi oranda iyileşme gösteren ilaçların tedavinin hastaların kullanımına daha hızlı sunulması amacıyla, ilacın yetkililerin 'hızlandırılmış' incelemesinden geçmesine olanak tanır. Bu sıfatın verildiği ilk ilaç, 2013 yılında kronik lenfositik löseminin tedavisi için onaylandı.

2014: Kanser'de DNA Analizi

NCI ve Ulusal İnsan Genom Araştırma Enstitüsü tarafından 30'dan fazla kanser türünde DNA ve diğer moleküler değişiklikleri analiz etmek için yapılan ortak bir çalışma olan The Cancer Genome Atlas (TCGA)’nın araştırmacıları, gastrik (mide) kanserinin aslında tüm dünyada farklı özelleiklere sahip dört farklı hastalık olduğunu buldular. TCGA ve diğer ilgili projelerden elde edilen bu bulgu, kanserlerin moleküler anormalliklerinin yanı sıra orjin veya doku menşei bölgelerine göre potansiyel olarak kanser için yeni bir sınıflandırma sistemi oluşturulmasına yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

http://www.cancerprogress.net/timeline/major-milestones-against-cancer

WILLIAM S. HALSTED, M.D., (I894) THE RESULTS OF OPERATIONS FOR THE CURE OF CANCER OF THE BREAST PERFORMED AT THE JOHNS HOPKINS HOSPITAL FROM JUNE, I889, TO JANUARY

Luther W. Brady, M.D.,* Bizhan Micaily, M.D.," Curtis T. Miyamoto, MAD.,* Hans-Peter Heilmann, M.D.,t and PaoEo Monternaggi, M.D (25 November 1995) 'Innovations in Brachytherapy in Gynecologic Oncology', CANCER Supplement, 76(10), pp. 2143-2151 [Online]

MAURICE FREMONT-SMITH, M.D. RUTH M. GRAHAM, B.S. LOIS T. JANZEN JOE VINCENT MEIGS, M.D. (01 January 1945) 'The Vaginal Smear in the Diagnosis of Uterine Cancer', J Clin Endocrinol, 5(1), pp. 40-41 [Online]. Available at: DOI: https://doi.org/10.1210/jcem-5-1-40

Dr Luisa L Villa, PhD (07 April 2005) 'Prophylactic quadrivalent human papillomavirus (types 6, 11, 16, and 18) L1 virus-like particle vaccine in young women: a randomised double-blind placebo-controlled multicentre phase II efficacy trial', The Lancet Oncology, 6(5), pp. 271-278 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S1470-2045(05)70101-7

Sir RONALD BODLEY SCOTT (1970) 'Cancer Chemotherapy-The First Twenty-five Years', British Medical Journal, 4, pp. 259-265

Adam J. Bass (11 September 2014) 'Comprehensive molecular characterization of gastric adenocarcinoma', nature, 513, pp. 202–209 doi:10.1038/nature13480

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image