Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Pulmoner Fibroziste Pulmoner Makrofajlar Araştırıldı.

29 Nisan 2016

Pulmoner fibrozis (PF) nefes almada güçlük ve solunum yetmezliğine neden olabilen ilerleyici bir rahatsızlıktır ve tanıdan itibaren 3 yıllık bir yaşam beklentisine sahiptir. PF’de tedavi seçenekleri oldukça kısıtlıdır ve bu yüzden bu alanda ciddi bir karşılanmamış ihtiyaç vardır. Makrofaj biyolojisine karşı artan yeni ilgi akciğer makrofajlarının kökenleri biyolojileri ve fenotiplerine dair yeni fikirlerin gelişmesine neden oldu.

Bir grup araştırmacı hazırladıkları bir makalede fibrotik akciğer hastalıkları sırasında makrofajların rolüne odaklanan ve fibrotik mekanizmaları inceleyen bir inceleme yayınladı. İncelemede hem insan hem de mürin çalışmaları gözden geçirildi. Böylelike hastalığın tanısı için yeni makrofaj merkezli biyobelirteçler ve gelecekteki anti-fibrotik tedaviler için muhtemel hedefler ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılar solunum biyolojisinde makrofajların rollerine geçtiğimiz birkaç yıl içinde yeniden ilgi duyulmaya başlandığını söylediler ve havayolu ve akciğer  mikro çevresinde makrofajların, homeostatik regülasyonda görev aldıkları kadar intersistiyel akciğer hastalığı (İAH) hastalarından enflamasyon ve fibrozisin gelişmesinde de rol  aldığını eklediler. İncelemede makrofajların ve makrofaj ürünlerinin fibrotik sürecin her aşamasında karmaşık bir şekilde yer aldığı vurgulandı. İAH hasta örneklerinde yapılan çalışma İAH sırasında makrofajların düzeninin bozulduğunu açıkça gösteren araştırmacılar bu gözlemlerinin işlevsel ilgisini teyit etmek için mürin modellerini kullandılar.

Araştırmacılar bir sonraki mücadelelerinin bu bulgularının ileride geliştirilebilecek yeni kullanılabilir bir tedaviye dönüştürülebilmesi olduğunu söylediler. Makrofaj ürünlerinin bloklanması, hücresel transfer tedavileri ya da bunların birlikte kullanılmasının oldukça yararlı olabileceğine dikkat çeken araştırmacılar gelecekti araştırmaların fibrotik akciğer hastalık mekanizmalarındaki spesifik akciğer makrofaj gruplarının aydınlatılmasına odaklanması gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Byrne AJ et al. Pulmonary Macrophages: A New Therapeutic Pathway in Fibrosing Lung Disease? Trends Mol Med. 2016 Apr;22(4):303-16.

İPF’li Hastaların Ekip Merkezli Bakımını İyileştirmek İçin Bir Eğitim Girişimi

30 Mart 2018

İnterstisyel akciğer hastalığı (ILD) programı ile İdiyopatik pulmoner fibroziste (İPF) en iyi bakım uygulamalarını temsil eden bir dizi kalite göstergesinin uygulanması ve değerlendirilmesi sürecinde İPF’nin tedavisi karmaşıktır. 2015 yılında National Jewish Health (NJH), temel kalite göstergelerini, klinik uygulamayı ve İPF hasta bakımı algısını nasıl etkileyebileceklerinin ölçmeye yönelik bir proje tasarlamak ve uygulamak için ILD bölümü sağlık uzmanları (10 doktor, 4 hemşire, 2 tıbbi asistan, 1 doktor asistanı) ve mesleki eğitim ve biyoistatistik ekiplerini birleştirdi. Araştırmacılar, İPF bakım ölçütlerinin performansını, yoğun bir eğitim ve uygulama geliştirme girişimi yoluyla iyileştirmenin mümkün olduğunu kanıtladılar. Ayrıca, kalite göstergelerinin iyileştirilmiş dokümantasyonuna ihtiyaç duyulduğunu tespit ettiler ve hasta merkezli İPF ekip tabanlı bir yaklaşımın geliştirilmesinde bir İPF hasta eğitimi etkinleştirme kartının etkisini değerlendirdiler.

ILD ekibi, Plan-Do-Study-Act (PDSA) basamaklı yaklaşımını kullanarak, İPF'li hastaların bakımıyla ilgili mevcut uygulamaları ve süreçleri gözden geçirdiler ve çalışmada ele alınacak sekiz ölçüt belirlediler. Ölçütler prospektif olarak izlendi ve 15 Ocak 2016 ile 15 Ocak 2017 (n = 587 İPF hastası) arasında üçer aylık dönemlerde hekimler tarafından ölçüldü ve daha sonra başlangıç olarak 2014 takvim yılı ile karşılaştırıldı (n = 276 İPF hastaları). Ölçütler, temel elektronik tıbbi kayıt (EMR) denetimleri, disiplinler arası ILD ekibinin üyeleriyle yapılan görüşmeler ve hakemli bir literatür taraması ile harmanlanmış bir yaklaşımla seçildi ve geliştirildi.

Ölçütler Sonuçları İyileştiriyor

Girişimin ilk 3 ayında, başlangıç EMR raporları, listelenen ölçütler üzerindeki kendi performanslarını değerlendirmek için bireysel sağlayıcılara dağıtıldı, sağlayıcılardan anahtar kalite performans ölçümleri hakkındaki geribildirim raporlarına yanıt olarak bir kendi kendini yansıtma anketi doldurmaları istendi ve ILD hemşireleri, hastaları yönlendirmek için sistem tabanlı kaynaklara katılmak suretiyle, sağlayıcı performansını ve hasta verilerini yakından takip etmek ve sağlık ekibine hasta eğitimi vermesine yardımcı olmak için eğitildi. Her 4 ayda bir, ikinci PDSA döngüsünün uygulanması boyunca, eğitim ve öğretim ILD ekibine dağıtıldı. Eğitim, dokümantasyon ve takip için yeni süreçler, İPF için farmakolojik olmayan tedaviler ve hasta eğitimi stratejileri de dahil olmak üzere ihtiyaç değerlendirmesinde tanımlanan boşlukları ele aldı, multidisipliner ekip eğitimi, rol oynama gösterileri ve EMR dokümantasyon eğitimi içeriyordu.

Araştırmacılar, İPF tanısı alan hastaların klinikte kullanılacakları bir hasta eğitim etkinleştirme kartı geliştirdiler. Karta ek olarak, İPF hasta ziyaretleri için özel olarak geliştirilen iki tedavi talimatı seti de dahil olmak üzere, girişim sırasında başka birçok müdahale yapıldı. Birincil sonuç ölçütü, belgelenen sekiz ölçüt ve hemşire tarafından yönlendirilen eğitim kartı müdahalesine uygun olarak, her üç ayda bir ziyarette kaydedilen veriler başına ölçütlerin oranıydı.

Ölçülen tüm alanlarda toplam sağlayıcı ölçütleri zaman içinde gelişti. Genel olarak, sekiz ölçütten her birine ilişkin dokümantasyon ve davranışların ortalama göreli yüzde değişimi, başlangıçtan girişim sonuna % 141 arttı. ILD bölümü sağlayıcıları, programın belirli unsurları hakkında geri bildirim sağlamak için girişim sonunda incelendi. Bu sağlayıcıların % 71'i, program aracılığıyla, ağırlık kaybı yönetimi ve gastroözofageal reflü hastalığı (GÖRH) gibi konuları İPF hastalarıyla konuşmanın yararlarını ifade etti ve % 51'i programın kendilerini, İPF hastaları eğitim sınıfları veya destek grupları gibi örgütsel destek kaynaklarını konuşmalarını veya başvurmalarını motive ettiğini belirtti. Bütün sağlayıcılar, programın onları, ILD hemşirelerini İPF hasta ziyaretinde isteyerek dahil etmeye ve örgütsel destek kaynaklarını konuşmaya veya bunlara yönlendirmeye teşvik ettiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fernández Pérez ER, Zelarney P, Thomas S, et al. An educational initiative to improve the team-based care of patients with idiopathic pulmonary fibrosis. ERJ Open Res 2018; 4: 00093-2017 [https://doi.org/10.1183/23120541.00093-2017].

Pediatrik Multipl Sklerozda İmmünglobulin Serbest Hafif Zincir Analizi

20 Mart 2018

Pediatrik multipl skleroz (MS) nadir bir hastalıktır ve tüm MS vakalarının yalnızca % 3-% 5'ini oluşturur. MS'in ilk belirtileri klinik olarak optik nörit (ON), transvers myelit (TMY) veya beyin sapı, serebellar veya hemisferik disfonksiyona bağlı diğer nörolojik bulguları ortaya çıkarabilen bireysel demyelinatif olaylar olarak görülür. Artan kanıtlar, erken tedavinin MS ilerlemesini yavaşlattığını düşündürmektedir. Gelecekteki atakların tahmini ve karakterizasyonu faydalı olabilir, ancak maalesef bu tür prognostik testler hala eksiktir.

MS tanısı, MS için spesifik olmayan ancak öngörülemeyen tipik bir demyelinatif klinik sunumun yanı sıra McDonald kriterlerine uyan tipik bir dinamik manyetik rezonans görüntüleme (MRI) kombinasyonuna dayanır. Bununla birlikte, MR'nin yüksek duyarlılığına rağmen diğer merkezi sinir sistemi (MSS) hastalıkları MS'i radyolojik olarak taklit edebilir. Çocuklarda, ayırıcı tanı yaygın olarak demiyelinizan spektrum bozukluğu içinde yetişkinlere kıyasla daha geniştir. Bu gibi durumlarda, MRG bulgularının doğru bir şekilde yorumlanması güç olabilir ve doğru tanı için destekleyici laboratuvar verilere ihtiyaç duyulabilir. Yaygın olarak kullanılan diagnostik laboratuvar testinde, oligoklonal immünoglobülin (Ig) bantlarının gösterilmesi, intratekal bir Ig üretimini gösterir ve MS tanısını destekler. Bununla birlikte, bu yöntemin pediyatrik MS'de duyarlılığı net değildir. Bu nedenle, çocuk MS hastalarının yeni biyolojik belirteçlerinin araştırılması ve yeni, daha kesin tanı tekniklerinin geliştirilmesi etkili ve zamanında tedavi için çok önemlidir.

Κ ve λ Ig serbest hafif zincirlerinin (FLC) intratekal üretimi şu an MS hastalarının SSS'lerinde gelişen önemli bir immünolojik yanıt olarak görülür. Son derece hassas nefelometrik FLC testlerinin geliştirilmesi sayesinde, MS tanısında FLC analizinin önemi ortaya çıkmıştır. Monomerik artı dimerik FLC'nin toplam seviyesinin nicelenmesine izin veren nefelometrik analiz, MS hastalarının BOS'unda anlamlı bir κ-FLC artışı gösterir. Yine de, bu testin MS'in tanısı için spesifitesi, oligoklonalite testinin ve hatta IgG indeksininkinden daha düşüktür.

İsrail’den araştırmacılar, yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada MS ve ilgili hastalıkları olan yetişkin hastaların BOS-serum örneklem çiftlerinde FLC'yi analiz etmek için yarı kantitatif bir Western blot tekniği kullandılar. Daha önce kullanılan FLC analizlerinin aksine, FLC'nin monomerik ve kovalent bağlı dimerik formlarını farklı olarak analiz ettiler. MS'i erişkinlerde bulunan diğer nörolojik hastalıklardan ayırmak için tanı açısından faydalı FLC indeksleri oluşturdular. Yöntemin özgüllüğü ve duyarlılığı oligoklonalite testine kıyasla yüksekti.

Pediyatrik MS’i Daha Kolay Tanımak Mümkün Mü?
 

Araştırmacılar yaptıkları yeni çalışmada, pediatrik MS'in yeni güvenilir biyolojik belirteçlerini ortaya çıkarmak amacıyla, FLC analizi için yeni metodolojik yaklaşımlarını uyguladılar ve çocuklarda MS tanısında bu tekniğin faydasını gösterdiler. Çalışmaya 21 MS tanılı ve 35 MS dışı demiyelinizan veya enflamatuvar nörolojik bozukluk tanılı hastaları dahil ettiler. MS tanısı klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) bulgularına dayanıyordu. Hastaların BOS'larında ve serumlarında FLC'yi incelemek için Western blot analizi uyguladılar. FLC monomer ve dimer seviyeleri ve κ / λ oranları için FLC endekslerini hesapladılar. Örnekleri aynı zamanda oligoklonalite testi ile analiz ettiler.

Çalışma, 10 MS hastasının ("k-tipi MS") BOS'unda anormal derecede κ-FLC monomerlerinin ve dimerlerinin düzeylerinin yükseldiğini ortaya koydu. İki MS vakasında ("λ-tipi MS") λ dimerlerinin miktarları artarken, üç MS vakasında κ ve λ FLC'nin yüksek seviyeleri ("karışık tip MS") mevcuttu. MR ve klinik değerlendirme, "karışık" ve "λ-tipi" vakalar için daha agresif bir hastalık formu gösterdi. Araştırmacılar yöntemin, MS ve MS olmayan hastalar arasındaki ayrım için daha yüksek duyarlılık (% 90,5) ve özgüllük (% 91,4) ile oligoklonalite testine (sırasıyla % 81 ve % 65,7) kıyasla üstün olduğunu belirttiler. Yöntemlerinin pediatrik MS'in tanı ve prognozuna katkıda bulunabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ganelin-Cohen et al. Search for new biomarkers of pediatric multiple sclerosis: application of immunoglobulin free light chain analysis,  Clin Chem Lab Med 2018.

Koenzim Q10 ve İnflamasyon

01 Mart 2018

Son zamanlarda gıda desteği olarak çok çalışmada sıklıkla ismini duymaya başladığımız koenzim Q10, gün geçtikçe daha popüler olmaya başladı. Kronik inflamasyon, metabolik hastalıkların başlamasına ve gelişimine katkıda bulunur. Klinik kanıtlar, koenzim Q10'un iltihap belirteçleri üzerinde bazı etkilerinin olduğunu önermektedir. Peki söylenildiği gibi koenzim Q10’un inflamasyon üzerine etkisi var mıdır? Ne düzeyde ve nasıl ilişkilidir? 

Bu sorulara cevap bulmak amacıyla yapılan bir meta-analizde metabolik hastalığa sahip olan insanlarda koenzin Q10’un etkileri incelendi. Elektronik veritabanları Şubat 2016'ya kadar randomize kontrollü çalışmalar (RKÇ) için araştırıldı ve interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve C reaktif protein (CRP) dahil inflamatuar faktörler ile ilişkili sonuç parametreleri değerlendirilmeye alındı. Meta-analiz yazılımı için RevMan yazılımı kullanıldı. Yöntem olarak STATA yazılımı ile Meta-regresyon analizi, Egger hattı regresyon testi ve Begg rank korelasyon testi uygulanarak yapıldı.

Koenzim Q10 Takviyesi TNF- α Düzeyini Düşürüyor

Meta-analize toplam 428 denek içeren dokuz çalışma dahil edildi. Sonuçlara göre, kontrol grubuna kıyasla, koenzim Q10 takviyesinin serum koenzim Q10 düzeyini 1.17μg / ml’ye [MD = 1.17,% 95 GA (0.47-1.87) μg / ml, I2 =% 94] arttırdığını görülürken, TNF-α'da 0.45 pg / ml [MD = -0.45,% 95 GA (-0.67 ila -0.24) pg / ml, I2 =% 0] oranında önemli ölçüde düşüş saptandı. CRP [MD = -0.21, 95% CI (-0.60 to 0.17) mg/L, I2 = 21%] ve IL-6[MD = -0.89, 95% CI (-1.95 to 0.16) pg/ml, I2 = 84%] için ise koenzim Q10 ve plasebo arasında anlamlı bir fark gözlenmedi.

Sonuç olarak koenzim Q10 takviyesi kısmen inflamasyon sürecini iyileştirebiliyor gibi görünse de koenzim Q10'un inflamasyon üzerindeki etkileri, daha büyük örneklem büyüklüğü ve yeterince uzun süren iyi tanımlanmış çalışmalar yürütmek suretiyle derinlemesine araştırılmalıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhai J et al Effects of Coenzyme Q10 on Markers of Inflammation: A Systematic Review and Meta-Analysis.: PLoS One. 2017 Jan 26;12(1):e0170172. doi: 10.1371/journal.pone.0170172. eCollection 2017.

Mide Kanseriyle Alakalı Ayrıntılı Genom Analizi Yapıldı

28 Şubat 2018

Küresel bir perspektiften bakıldığı zaman gastrik kanserin, kanserin en yaygın ve öldürücü formlarından biri olduğu görülmektedir. Özellikle Doğu Asya'da, tütsülenmiş gıda tüketiminin yaygın olması nedeniyle gastrik kanser insidansı son derece yüksektir. Günümüze kadar yapılmış olan çalışmalarda, gastrik kanser tanısında biyolojik belirteç olarak bir veya birkaç gen belirlenemedi ve gastrik kanser tedavisinde önemli olabilecek genlerin ayrıntılı tanımlaması yapılamadı.

Çin’de yapılan yeni bir çalışmada, normal mide dokuları ile GC dokuları arasında farklı olarak eksprese edilen genleri ayırt etmek için Gen İfade Omnibus (GEO) veritabanına yüklenen dokular, tüm genom geniş ifade profilleme dizileri ile analiz edildi. GSE13911, GSE19826 ve GSE79973, GPL570 platformunu temel aldı ve GSE29272, GPL96 platformunu temel aldı. İki platformdan farklı eksprese edilen genler taranarak bu iki platformun kesişim noktası seçildi. Bunun peşi sıra farklı laboratuvarlardan gelen sıralama verilerinde ortak olan farklı eksprese edilen genler tespit edildi. Son olarak, 384 gastrik kanser örneğinden 3 yukarı doğru düzenlenmiş ve 34 aşağı doğru düzenlenmiş farklı eksprese edilen gen elde edildi.

Çok Sayıda Gen Tespit Edildi

Aşağı doğru düzenlenmiş gen sayısı, yukarı doğru düzenlenmiş genlerin sayısından daha büyük olduğu için, aşağı düzenlenmiş farklı eksprese olan genler üzerinde işlevsel analiz ve yolak zenginleştirme analizi gerçekleştirildi. Analizin sonucunda, salgılanan fosfoprotein 1 (SPP1), sülfataz 1 (SULF1), trombospondin 2 (THBS2), ATPaz H + / K + taşıyan beta altbirimi (ATP4B), gastrik intrinsik faktör GIF) ve gastrokine 1 (GKN1) gibi gastrik kanserle ile ilişkili en önemli genler tespit edildi. Bu genlerin prognostik gücü, Oncomine veritabanında ve Kaplan-Meier plotter (KM-plotter) analizi ile doğrulandı. Ayrıca gastrik asit sekresyonu, toplayıcı kanal asit sekresyonu, azot metabolizması ve ilaç metabolizması gastrik kanser ile anlamlı olarak ilişkiliydi. Bu nedenle araştırmacılara göre, bu genler ve yollar gastrik kanserli hastalarda tanı ve klinik etkileri geliştirme potansiyel hedefleri olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Fei HJ et al. Identification of significant biomarkers and pathways associated with gastric carcinogenesis by whole genome-wide expression profiling analysis. Int J Oncol. 2018 Jan 11. doi: 10.3892/ijo.2018.4243. [Epub ahead of print]

Oksijen Desteği Kullanmayan Pulmoner Fibrozisli Hastalarda Fiziksel Aktivite ve Aktivite Alanı

04 Ocak 2018

Pulmoner fibrozis (PF) diffüz, geri dönüşümsüz parankimal skarlaşma ile karakterize bir akciğer hastalığıdır. PF bağ dokusu hastalıkları veya mesleki/çevresel maruziyetler ile ilişkili olabilir. Birçok hastada kapsamlı bir değerlendirmeye rağmen, altta yatan neden bilinmemektedir. Bu gibi durumlarda, hastalara genellikle idiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) teşhisi konur ve en sık karşılaşılan alt tip idiyopatik pulmoner fibrozistir (İPF). PF’li hastalar, yorgunluk, kuru bir öksürük, aktivite-sınırlayıcı nefes darlığı gibi semptomlar yaşarlar ve bunlar bozulmuş yaşam kalitesine (QOL) katkıda bulunur. Şu anda fibrozisi tersine çeviren herhangi bir tedavi bulunmadığından müdahalenin birincil hedefleri ilerlemeyi yavaşlatmak, semptomları azaltmak ve QOL'yi iyileştirmektir.

Dispne, PF'li hastalarda QOL bozukluğunun en önemli nedenidir. PF'nin erken evrelerinde bile, nefes darlığı hastaları yavaşlatmaya ya da zevk aldıkları belirli fiziksel aktiviteleri bırakmaya zorlayabilir. PF'nin sonraki evrelerinde, nefes darlığı, günlük yaşam aktivitelerini dahi "iş olarak" hissettirir. Pek çok geç evre PF hastası, "küçülen dünya sendromu" olarak isimlendirilen bir durumdan şikayetçidir. Bu evlerine bağlandıkları ve dünyada istedikleri kadar hareket edemediği algısını yaşadıkları bir durumdur. Bir metrik olan "faaliyet alanı", çeşitli alanlardaki araştırmacılar tarafından insanların taşıdıkları veya gezdikleri bölgeyi tanımlamak için kullanılmaktadır. Spesifik olarak, bir bireyin günlük yaşamış deneyiminin mekansal hareket bileşenini temsil eder ve yaşama ortamını, hareketlilik için bireysel kapasiteyi, hareket için mevcut kısıtlamaları, ihtiyaçları, tercihleri ​​ve kaynakları birleştirir. KP'li hastaların fiziksel aktivite düzeyleri ve aktivite alanlarının ve diğer hasta merkezli sonuçlarla nasıl ilişkili olduklarının daha net anlaşılması, PF hastaları ve bakım sağlayıcıları arasındaki iletişimi artırabilir ve tedavi müdahalesi için hedeflerin belirlenmesine yardımcı olabilir.

Oksijen Desteği Aktiviteyi Artırıyor

Amerika’dan araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gün boyunca O2'ye gereksinim duymayan, PF'li hastalarda O2 tedavisi üzerine yapılan bir çalışmaya kaydedilen hastaların heterojen bir örneğinde fiziksel aktivitenin ve aktivite alanının metriklerini kullanarak başlangıçtaki hareketin miktarını belirlemeyi amaçladılar.

Gün boyunca ilave oksijen alımında bulunmayan PF'li kişiler, Ağustos 2013'ten Ekim 2015'e kadar ABD genelinde kaydedildi. Kayıt sırasında her bir hastadan anket doldurmaları istendi ve hastalara 7 gün boyunca bir ivme-ölçer ve GPS izleyici takıldı.

Araştırmacılar, 194 katılımcı için tam analiz edilebilir GPS verileri elde ettiler. Katılımcıların %56’sı erkek ve %95’i Kafkas’tı. %30’u idiyopatik pulmoner fibrozis ve %31’i bağ dokusu hastalığı-PF tanılıydı. Denekler günde ortalama 7497 (çeyrekler arası [IQR] 5766-9261) adım yürüdü. Günlük adım sayısı semptomlar ve birkaç yaşam kalitesi alanı ile ilişkili bulundu. Yaş, vücut kütle indeksi, bilekliğe (veya bele) takılan ivmeölçere göre ve difüzyon kapasitesinin tahmin edilen yüzdesi (%DLCO) için kontrol edilen bir modelde, yorgunluk adım sayısının bağımsız bir ön gördürücüsüydü.

Araştırmacılar, gün boyunca kullanım için O2 reçete edilmemiş PF'li hastaların hareketliliklerinde çok değişkenlik olduğunu ve günlük fiziksel aktivitenin, yaşam kalitesini etkileyen çeşitli alanlarla ilgili olduğunu ancak GPS-kaynaklı aktivite alanı ile ilgili olmadığını belirttiler. Giyilebilir veri toplama cihazlarının, PF hastalarında tedavi müdahalelerin hareketi nasıl etkilediğini belirlemek için kullanılabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Root et al. Physical activity and activity space in patients with pulmonary fibrosis not prescribed supplemental oxygen, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:154.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Akut Alevlenmesinde Prognostik Faktörler

29 Aralık 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoni (İİP) ilerleyici, fibrotik bir akciğer hastalığıdır ve hipoksi ve azalan akciğer hacmi ile sonunda solunum yetmezliği ile karakterizedir. Histolojik olarak usual interstisyel pnömoni (UİP) tanısı alan idiopatik pulmoner fibrozis (İPF), İİP'nin en sık görülen alttürüdür. İPF'nin etiyolojisi ve patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır, ancak fibrotik sürecin genellikle epitel hasarından ve aktivasyondan sonra fibroblastların oluşumu ve ekstraselüler matriks birikiminden kaynaklandığı düşünülmektedir. İPF'nin klinik seyri oldukça değişkendir ve İPF hastalarının ortalama sağ kalım süresinin ilk tanıdan 2-5 yıl sonra olduğu tahmin edilmektedir.

İPF genellikle yavaş yavaş ilerlemekle birlikte, klinik seyirin herhangi bir aşamasında İPF'nin akut alevlenmesi (İPF-AE) meydana gelebilir. İPF-AE, enfeksiyon, kalp yetmezliği veya pulmoner emboli gibi diğer nedensel hastalıkların yokluğunda, hastalığın hızla kötüleşmesi olarak tanımlanır. İPF-AE'nin prognozu zayıftır, genellikle birkaç hafta veya ayda ölümle sonuçlanır ve mortalite % 60 ila % 80 arasındadır. Uluslararası kılavuzlar İPF-AE'li hastaların çoğunda kortikosteroid önermesine rağmen henüz kanıtlanmış etkin bir tedavi bulunamamıştır. İPF-AE için yüksek doz intravenöz kortikosteroidler de dahil yoğun tedaviyi alan hastaların sadece küçük bir kısmının iyileştiği rapor edilmiştir. Daha önce, mortaliteyi ön gördürücü hasta özellikleri araştırılmıştır ancak İPF-AE'nin kesin prognostik faktörleri bilinmemektedir.

Tedavi Öncesi Puls Kortikosteroid?

Japonya’dan araştırmacılar, İPF-AE'li hastaların klinik verilerini analiz etmek ve İPF-AE'nin potansiyel prognostik faktörlerini belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, 59 İPF-AE vakasının tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelediler. Klinik veriler, laboratuvar verileri, radyografik bulgular, tedavi ve semptomların başlangıcından puls kortikosteroid tedavisinin başlangıcına, yani semptom süresi ve sonucuna kadar geçen sürede analiz ettiler.

Araştırmacılar, tek değişkenli analizde, İPF evresi, cinsiyet-yaş-fizyoloji (GAP) indeksi, semptom süresi ve yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YRBT) skorunu prognoz ile ilişkili buldular. Çok değişkenli analizde de, semptom süresi önemli bir prognostik faktör olarak kaldı ve 1 günlük risk artış oranı 1,11 olarak hesaplandı. Semptom süresinin alıcının çalışma karakteristiği eğrisi altındaki alan, hayatta kalanlar için kurtarılamayanlara göre istatistiksel olarak anlamlıydı. Yaşama süresi, geç tedavi gruplarında (5 gün, n = 30) erken tedavi grubuna (<5 gün, n = 29; log-rank testi) göre anlamlı derecede daha kısa bulundu.

Araştırmacılar, belirtilerin başlangıcı ile puls kortikosteroid tedavisinin başlaması arasındaki zaman aralığının, İPF-AE'li hastalarda bağımsız bir prognostik faktör olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Atsumi et al. Prognostic Factors in the Acute Exacerbation of Idiopathic Pulmonary Fibrosis: A Retrospective Single-center Study, Intern Med Advance Publication 2017.

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Anksiyete ve Depresyon

13 Aralık 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarının uzun dönem anksiyete ve depresyon sıklığını ve bu durumlara katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı. Çalışmada araştırmacılar, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeğini (HADS) tamamlamış tüm bireylerden, başlangıçta ve 12 aylık verileri kulandılar.  Hastaları, HADS skorları standart kriterlere göre, > 10 puan muhtemel bir klinik anksiyete veya depresyon vakasını ve 8-10'luk puan sınırda vaka olarak sınıflandırdılar. Hastaları, başlangıçta ve 12 aylık izlemde HADS skorları >8 olduğunda, uzun dönem anksiyete ve depresyon olarak değerlendirdiler.  Analiz demografik ve fizyolojik verileri ve hasta tarafından bildirilen tıbbi komorbiditeleri içeriyordu. Analiz sırasında, Avustralya İPF kayıt sistemi, muhtemel veya kesin İPF'si olan 435 katılımcı içeriyordu. Başlangıçta ve takipte (12 ± 3 ay) HADS anketini tamamlayan 102 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Bu grubun, başlangıçtaki analiz dışında bırakılanlarla karşılaştırılması, demografik veya fizyolojik özelliklere göre farklılık göstermedi. 12 aylık takipte 96 katılımcı HADS kaygı alanını ve 98 HADS depresyon alanını tamamladı.

Dispne ve Öksürük Anksiyeteyi Tetikliyor

20 katılımcıda (% 21) uzun dönem anksiyete mevcuttu, bunlardan 15 katılımcı (% 75) anksiyolitik almıyordu. Uzun dönemde anksiyete ve mortalite arasında bir ilişki yoktu. Tek değişkenli analizde, uzamış anksiyete, başlangıçta daha şiddetli dispne, başlangıçtaki ek oksijen kullanımı, daha fazla komorbidite ve başlangıçta daha şiddetli ​​öksürük ile ilişkiliydi. Uzamış anksiyetenin FVC düşüşüyle ​​ilişkisi yoktu. Çok değişkenli analizde, ek oksijen kullanımı, uzun süreli anksiyete için tek bağımsız belirteçti ve varlığı 4,3 kat daha yüksek olasılıkla ilişkiliydi. Öksürük şiddeti ile ilişki için bir eğilim mevcuttu.

Katılımcıların % 13'ünde HADS skorunda değişiklik mevcuttu ve 12 ayda kötüleşmiş anksiyete riskini öneriyordu. Tek değişkenli analizde, anksiyete riskinde kötüleşme, 12 ayda öksürük şiddetinde artış ve kötüleşmiş dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, öksürük şiddetinde ki sadece bir artışın, 12 ay boyunca anksiyete riskinin kötüleşmesinin bağımsız bir ön gördürücüsü olduğunu gösterdi.

14 katılımcıda (% 14) uzamış depresyon mevcuttu, bunlardan 10’u (% 71) antidepresan almıyordu. Tek değişkenli analizde, uzun süreli depresyon, başlangıçtaki daha kötü dispne ve ​​öksürük, daha fazla komorbidite, daha genç yaş ve kötüleşen dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, başlangıç öksürük şiddetinin uzamış depresyonun bağımsız bir belirteci olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki öksürük şiddetinde 10 mm'lik bir artış, uzun süreli depresyon oranını % 45 oranında arttırıyordu.

Katılımcıların % 7'sinde 12 ayda kötüleşmiş depresyon riski vardı. Tek değişkenli analizde, başlangıçtaki daha kötü dispne, 12 ayda kötüleşmiş dispne ve dispne değişikliği ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde, kötüleşen dispne,  kötüleşmiş depresyon riskiyle ilişkili bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, dispnenin ve öksürüğün anksiyete ve depresyona önemli katkıda bulunduğunu doğruladığını belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Glaspole IN, Watson AL, Allan H, et al. Determinants and outcomes of prolonged anxiety and depression in idiopathic pulmonary fibrosis. Eur Respir J 2017; 50: 1700168.

İPF’de Gen Ekspresyon Analizleri

22 Kasım 2017

Kronik ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığı olan idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) klinik seyri oldukça değişkendir. Ortalama sağ kalım yaklaşık 3 yıl olmakla birlikte, 5 yıl ve üzeri bir sürede akciğer fonksiyonlarının yavaş, sürekli bir şekilde kaybedilmesinden, hızlı bir ilerleyici ve tanı sonrası 1-3 yıl içinde ölüme kadar değişir. İPF'nin tipik olarak yavaş ilerleyen seyri, akut alevlenme (AEİPF) olarak adlandırılan ve genellikle solunum yetmezliğinin yeni, kötüleşmiş bir temeline yol açan akciğer fonksiyonlarındaki ani bozulmalarla kesintiye uğrayabilir. AEİPF'nin altında yatan mekanizmalara henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Dahası, biyolojik heterojenliği belirleme ve ilgi sonuçları için risk altındaki hasta kohortlarını seçme konusunda sağlam bir araç eksikliği, İPF'deki girişimsel klinik araştırmaların kapsamını ve tasarımını sınırlamaya devam etmektedir.

İPF tanısında mevcut yaklaşım, görüntüleme ve histoloji özelliklerine dayalı klinik değerlendirme ile sınırlıdır. Bununla birlikte, gelecekte genetik imzalar ve kana spesifik veya akciğer spesifik biyolojik belirteçler geliştirmek için yıldız çalışmaları yapılmaktadır. Transkriptomik çalışmalarla elde edilen gen imzalarının İPF hastalarını ve diğer interstisyel akciğer hastalıklarını ve sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği bildirilmiştir. Sağlıklı kontrollerin genetik imzalarının gruplanmamış İPF hastaları ile karşılaştırılması, hastalık örneklerinde geniş genetik heterojenite ortaya çıkarmıştır ve çeşitli çalışmalarda İPF alt gruplarındaki farklı gen ekspresyon profilleri bildirilmiştir.

Amerika’dan araştırmacılar, prediktif veya prognostik değere sahip yeni gen işaretleri ile potansiyel İPF alt gruplarının tanınmasını kolaylaştırmak için, diferansiyel gen ekspresyon analizinden önce makine öğrenme yaklaşımlarının uygulanabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. İPF alt gruplarını tanımlamak ve karakterize etmek için veri temelli kümeleme analizi ve bilgi temelli bir yaklaşım kullandılar.

6 Farklı İPF Alt Türü

Araştırmacılar, İPF / UIP'li 131 hasta ve 12 sağlıklı kontrolün akciğer dokusunda transkripsiyonel profiller kullanarak, hastalık şiddetini yansıtan altı İPF alttürü tanımladılar. Ağa dayalı kümeleme ile, enflamatuar süreçleri, kan basıncını ve akciğerin dallanma morfogenezisini düzenleyen genlerle zenginleştirilmiş İPF'nin en ağır alt grubunu tanımladılar. Sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında İPF’nin altı alt grubunda bulunan, farklı olarak eksprese edilen genler arasında, hücre dışı matriksin transkriptleri, epiteliyal simant hücrelerin çapraz-talk, kalsiyum iyonu homeostazı ve oksijen taşınımı yer alıyordu.  İPF'yi normal kontrollerden ve hafif derecede İPF'den ayırt edebilen moleküler imzaları tespit ettiler. Bu imzaları, daha sonra üç bağımsız İPF / UIP kohortunda doğruladılar. Ayrıca, bilgiye dayalı yaklaşımları kullanarak, İPF için birkaç yeni aday gen ve potansiyel biyolojik belirteç tanımladılar. 

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al.  Unsupervised gene expression analyses identify IPF-severity correlated signatures, associated genes and biomarkers, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:133.

Akciğer Kanseri Mutasyonları Irklar Arası Farklılık Gösteriyor

24 Ekim 2017

Akciğer kanseri tedavisine yön verici olarak son yıllarda çok sayıda mutasyon tanımlanmıştır. Özellikle EGFR, ALK, ROS gibi mutasyonlar tespit edilmesi halinde hedefe yönelik ajanlarla uzun sağ kalım sürelerine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu mutasyonların ırklar arasında görülme sıklıklarının ise birbirine göre farklılık gösterebileceği bilinmektedir.

Çin merkezli yapılan bir çalışmada akciğer kanserindeki bu mutasyonların hangi oranlarda görüldüğü ve beyaz ırktan farklılaşıp farklılaşmadığı değerlendirildi. Bugüne kadar Asyalı akciğer adenokarsinomu hastalarında genomik değişikliklerin peyzajını yalnızca sınırlı çalışmalar araştırmıştı.

Kapsamlı Genomik İnceleme Uygulandı

Bu tek merkez çalışmada, Çin etnik kökenine sahip insanlardaki akciğer kanseri mutasyonel profilini aydınlatmak ve elde edilen bilgileri tedavi için karar verme kılavuzu olarak kullanmak amacıyla tümör numunelerinin kapsamlı genomik karakterizasyonunu yapmak için iyi geçerlilik kazanmış bir test kullanıldı. Çalışmaya 306 akciğer kanseri hastası dahil edildi.

Yapılan ayrıntılı analiz sonucunda 145 tümörle ilişkili gende toplam 845 bireysel genomik değişiklik bulundu; bunlar örnek başına ortalama 2,8 değişiklik anlamına gelmekteydi. En sık mutasyona uğramış olan genler EGFR (% 46.7), TP53 (% 21.2), ALK (% 12.1,% 8.8 mutasyon ve% 3.3 yeniden düzenlenme) ve KRAS (% 10.1) idi.

Veriler Asyalı Irkı Ayrıştırıyor

Kanser Genomu Atlası veri setiyle karşılaştırıldığında, EGFR'nin bu kohortta daha yüksek bir frekansta mutasyona uğradığı, KRAS'ın ise sadece % 10.1'inde mutasyona uğramış şekilde bulunduğu saptandı. Beyaz ırkta ise KRAS’ın EGFR’nin iki katı kadar daha fazla oranda mutasyon gösterdiği bilinmektedir.

Çalışmadaki 185 (% 60.5) hastada klinik olarak ilgili genomik değişiklikler tespit edildi; bunlar adenokarsinoma hastalarında% 50, skuamöz hücreli karsinoma hastalarında % 14 idi.

Elde edilen bulgular, Asya etnik kökenine sahip olmanın, somatik sürücü mutasyonlarının varlığı açısından beyaz ırktan önemli ölçüde farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Kapsamlı bir genotiplendirme yaklaşımının kullanılması tedavi kararının verilmesine yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liu L et al. Comprehensive genomic profiling of lung cancer using a validated panel to explore therapeutic targets in East Asian patients. Cancer Sci. 2017 Sep 26. doi: 10.1111/cas.13410. [Epub ahead of print]

MS’te hastalık Şiddetini Öngörebilecek Yeni Biyolojik Belirteçler Tanımlandı

17 Ekim 2017

Multipl skleroz (MS) merkezi sinir sistemini etkileyen, beyin ve omuriliği kapsayan kronik bir durumdur. MS'in nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir ve tedavi seçenekleri hala sınırlıdır. MS’te miyelin kılıf zamanla bozulur ve sinir lifleri boyunca sinyaller yavaşlar veya tamamen durur. Bu da kas güçsüzlüğü, koordinasyon ve denge sorunlarına yol açar. Bağışıklık sisteminin miyeline saldırmasına neden olan nedenler henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, MS'in otoimmün bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Semptomlar bireyler arasında önemli derecede farklılık gösterir. MS hafif bir seyirden kişide tam engelliliğe kadar uzanan etkileri olan, seyri önceden tahmin edilemeyen bir hastalıktır.

MS'li insanların çoğunda, semptom ataklarının veya relapsların zaman zaman ortaya çıktığı relapsing-remitting (RRMS) formu vardır. Nüksler arasında herhangi bir belirti olmaksızın aylar veya yıllar olabilir. RRMS'li hastaların yarısından fazlası, iyileşme evresi olmadan semptomların kademeli olarak kötüleştiği progresif MS’e ilerlemektedir. Ancak bazı kişiler relapsing-remitting evresini yaşamamaktadır ve bunun yerine progresifi MS'e gitmektedir. Bu primer ilerleyici MS olarak bilinir.

MS’in Seyrini MIF ve D-DT ile Başlangıçta Tahmin Edebilir Miyiz?

Son zamanlarda Amerika’dan bilim adamları, MS'de yavaş başlayan benin ya da şiddetli biçimde hızlanan daha şiddetli formları belirleyen moleküler mekanizmaları anlamaya çalışıyorlar. Araştırmacılar 100'den fazla MS hastasını incelediler, bu klinik gözlemleri 500'den fazla DNA ve plazma örneğinin analiziyle birleştirdiler ve makrofaj göç engelleyici faktör (MIF) ile D-dopakrom totomeraz (D-DT)  olarak bilinen iki yakından ilişkili molekülün, hastalığın daha şiddetli bir biçimine hızlı bir ilerleme ile ilişkili olduğunu buldular. Bu spesifik sitokinlerin, enflamasyonu arttırdığı ve belirli otoimmün hastalıkların kötüleşmesiyle ilişkili olduğunu belirttiler.

Araştırmacılar, progresif hastalığa sahip olan erkeklerin, relapsing-remitting hastalığa sahip erkekler ve MS’li kadınlarla karşılaştırıldığında, artmış MIF ve D-DT düzeylerine sahip olduklarını gördüler. Dahası, progresif hastalığa sahip erkeklerde artmış MIF ve D-DT düzeylerinin, a-794CATT5-8 mikro satellit tekrarı ve a-173 G / C SNP olmak üzere MIF geninde bulunan iki yüksek eksprese promoter polimorfizminin varlığı ile anlamlı korelasyon gösterdiğini gözlemlediler.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların önemli olduğunu, çünkü hangi hastada hastalığın hangi formda ilerleyeceğinin basit bir genetik test ile önceden belirlenebileceğini ve böylece daha erken şekilde uygun tedavilere başlanabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Benedek et al. MIF and D-DT are potential disease severity modifiers in male MS subjects, PNAS 2017.

İPF’de mtDNA ve Fibroblast Yanıtları Arasındaki İlişki Araştırıldı

06 Ekim 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), tanımlanabilir nedenlerin yokluğunda, olağan interstisyel pnömoninin radyografik veya histolojik bulguları ile karakterize, ölümcül bir interstisyel akciğer hastalığıdır ve dolaşımdaki biyolojik belirteçlerle klinik parametreleri içeren prognostik modellerden fayda sağlayacak oldukça değişken bir hastalık seyri gösterir. İPF, transforme edici büyüme faktörü beta-1 (TGFβ1) gibi çözünebilir mediyatörlerle olan etkileşimlerden kaynaklanan miyofibroblastların eksprese eden alfa düz kas aktin (αSMA) ve lokal doku sertliği gibi mekanik etkilerin birikimini içerir. TGFβ1, aktive olmuş hücreleri beslemek için gerekli olan mitokondriyal fonksiyon ve biyoenerjektik değişimleri de düzenler. TGFβ1'in pleiotropik fonksiyonları terapötik hedeflemeyi zorlaştırdığı için, onun “downstream” etkilerinin kesilmesi hem daha güvenli hem de daha etkili olabilir. İPF fibroblastları aerobik glikoliz ve doğuştan gelen immün reseptör aktivasyonu için zenginleştirilmiş iken, hücre dışı mitokondriyal DNA (mtDNA) gibi mitokondriyal yaralanmayla ilişkili doğuştan bağışıklık ligandları İPF'de tanımlanmamıştır.

Amerika’dan araştırmacılar, İPF'de mtDNA ve fibroblast yanıtları arasındaki ilişkiyi tanımlamak amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar çalışmalarında, normal insan akciğer fibroblastlarının mtDNA ile uyararak yanıtları değerlendirdiler ve TGFβ1 uyarımı ve katı substratlar ile doğrudan temasa yanıt olarak ortaya çıkan ve İPF fibroblastlarında kendiliğinden olan glikolitik yeniden programlamanın aşırı mtDNA seviyeleri ile ilişkili olup olmadığını incelediler. İPF'li ve İPF'siz kişilerden alınan bronkoalveoler lavajda (BAL) ve iki longitudinal İPF kohortundan ve demografik olarak eşleşen kontrollerden alınan plazma örneklerinde mtDNA konsantrasyonlarını ölçtüler.

Araştırmacılar mtDNA'ya maruz kalmanın, normal insan akciğer fibroblastlarında αSMA ekspresyonunu arttırdığını gördüler. Normal insan akciğer fibroblastlarında ki TGFβ1 veya katı hidrojellerle olan etkileşimlerle indüklenen metabolik değişiklikler, hücre dışı mtDNA birikimine eşlik ediyordu. Bu bulgular, İPF fibroblastlarının spontan fenotipini çoğaltmaktadır. MtDNA konsantrasyonları, İPF’li BAL ve plazmada artarken, ikinci bölmede, hastalık ilerlemesi ve olaysız sağ kalım ile güçlü ilişkiler sergilendiği görüldü. Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, İPF'ye yeni bakış açısı sağlayan, metabolik yeniden programlama, mtDNA, fibroblast aktivasyonu ve klinik sonuçlar arasında önceden bilinmeyen ve son derece yeni bir ilişkiyi gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryu et al. Extracellular Mitochondrial DNA is Generated by Fibroblasts and Predicts Death in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med. 2017 Aug 7.

Akciğer Kanserinde PD-L1 Pozitifliği Kötü Prognoza Yol Açıyor

29 Eylül 2017

PD-1 ve PD-L1 inhibitörü çok sayıda immünoterapi ilacı günümüzde bir çok kanser çeşidi üzerinde çalışılmaktadır. Bazı kanser türlerinde PD-L1 ekspresyonundan bağımsız olarak güçlü etki görülse de bazı tümörlerde ise PD-L1 ekspresyonu olan tümörlere verilen yanıt daha iyi olmaktadır. Peki PD-L1 pozitif olmak kötü prognozu gösterir mi? Akciğer kanserinde de çok sayıda immünoterapi ajanıyla çalışma yapılmıştır. Birçok çalışmada PD-L1 pozitifliğinin kötü prognostik olduğu söylense de elde edilen sonuçlar tartışmalıydı. Çin merkezli yapılan yeni bir çalışmada bu konu ele alındı.

Çalışmada PubMed, EMBASE ve Cochrane Kütüphanesi veritabanlarının sistematik olarak araştırılması sonrasında, PD-L1 ekspresyonu ile driver mutasyonu ve genel sağkalım (OS) arasındaki korelasyon tanımlanmaya çalışıldı. Yapılan meta-analiz, 47 çalışmada toplam 11.444 hastalık popülasyonu incelemiş ve toplanan sonuçlar artmış PD-L1 ekspresyonunun kötü prognoz ile ilişkili olduğunu göstermiştir (HR = 1.40,% 95 GA: 1.19-1.65, p <0.001). Histolojik tiplere göre katmanlı alt grup analizlerinde toplanan sonuçlar, PD-L1 ekspresyonunun artmasının, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) (HR = 1.26,% 95 GA: 1.05-1.52, P = 0.01 ) ve pulmoner lenföepitelyoma benzeri karsinom için (LELC) (HR = 3.04,% 95 CI: 1.19-7.77, P = 0.02) (HRLC = 0.62,% 95 CI: 0.27-1.39, p = 0.24) olumsuz bir prognostik faktör olduğunu göstermiştir.

Elde edilen veriler, PD-L1 ekspresyonunun cinsiyet, sigara içme durumu, histoloji, farklılaşma, tümör boyutu, lenf nodal metastazı, TNM evresi ve EGFR mutasyonu ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, PD-L1 ekspresyonu ALK yeniden düzenlenmesi ve KRAS mutasyonları ile korelasyon göstermemiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Zhang M et al. PD-L1 expression in lung cancer and its correlation with driver mutations: a meta-analysis. Sci Rep. 2017 Aug 31;7(1):10255. doi: 10.1038/s41598-017-10925-7.

Japonya’da İPF İçin Hastalık Şiddeti Evrelendirme Sistemi

20 Eylül 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni bilinmeyen, ilerleyici fibrotik interstisyel pnömoninin spesifik bir formu olarak tanımlanır ve usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik ve/veya radyolojik paterniyle ilişkilidir.  İPF'nin prognozu kötüdür ve Bireysel olguların doğal seyri değişkendir. İPF'li hastalarda prognozun öngörülmesi, klinisyenler için aynı zamanda çok önemli ve zorlayıcıdır. İPF hastalarında doğal seyri tahmin etmek zor olsa da, çeşitli klinik değişkenlerin İPF'de sağ kalımı öngördüğü gösterilmiştir. Dispne seviyesi, akciğerin karbon monoksit (DLCO) için difüzyon kapasitesi, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (HRCT) ve pulmoner hipertansiyon üzerine bal peteği miktarı, hayatta kalma için belirgin prediktörlerdir. İstirahat halinde PaO2 ve 6MWT'nin sonunda desatürasyon varlığı da prognostik faktörler olarak gösterilmiştir. Buna ek olarak, bireysel değişkenleri farklı değişkenlerle birleştiren klinik tahmin modelleri önerilmiştir. Son zamanlarda, cinsiyet (G), yaş (A) ve iki akciğer fizyolojisi değişkenleri (zorlu vital kapasite (FVC) ve DLCO) dahil olmak üzere bir evreleme sistemi (GAP sistemi) geliştirilmiş ve onaylanmıştır.

Japonya'da, tıbbi bakım devlet yardımları ile ilgili kararlar alırken İPF hastalık şiddeti sınıflandırması (J-sistemi) kullanılmaktadır. Mevcut J sistemi, arteryal oksijen kısmi basıncı (PaO2) ve I-IV evrelerinde egzersiz desatürasyonundan oluşur. Bu sistem evre III ve IV'te iyi prognostik sınıflandırma sağlar, fakat evre I ve II için zayıftır. Japonya’dan araştırmacılar bunun desaturasyonla erken evrelerde sınıflandırma eksikliğinden kaynaklandığını ve desatürasyona sahip olan PaO2> 80 Torr olan hastalarda (mevcut sınıflandırmada I evre) desatürasyona sahip olmayanlara göre daha kötü bir prognoza sahip olabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, evre I ve II’de ayırt edici kabiliyeti iyileştirmek için revize edilmiş bir sistem önerdiler. Ölüm oranını öngörmek için revize edilen J-sistemini mevcut J-sistemi ile Cox orantısal tehlikeler modeli kullanarak karşılaştırdılar. Yakın zamanda önerilen GAP sistemini her iki J sistemi ile karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, 9 ayrı merkezden 215 İPF hastasını geriye dönük olarak incelediler. Hastaların çoğunluğu erkekti ve yaş ortalaması 67,2’ydi. Ortalama izlem süresi 35,4 aydı ve ortalama sağ kalım 50 aydı. Takip süresi sonunda 116 hasta öldü. Hiçbir hastaya akciğer transplantasyonu uygulanmadı. Mevcut sınıflamaya göre evre olan hastaların sayısı sırasıyla 103, 18, 50 ve 44’tü. Mevcut I. evre hastalar arasında, 53 hastada 6MWT sonunda desatürasyon gözlendi. Bu 53 hasta daha sonra revize edilmiş sınıflamada evre II olarak sınıflandırıldı. Bu nedenle, revize edilmiş sınıflamaya göre evre I, II, III ve IV hasta sayısı sırasıyla 50, 71, 50 ve 44’tü. Mevcut Japon şiddet evreleme sisteminin 6MWT sonundaki ortalama sağ kalım süresi sırasıyla 50,5 ± 1,9 ve 99,3 ± 35,0 aydı. İstirahatte PaO2 ≥ 80 torr olsa bile, 6MWT sonunda desatürasyona sahip hastalar, desatürasyona sahip olmayan hastalara göre daha kötü prognoza sahipti.

Tek değişkenli Cox orantısal risk modelitahmin edilen % VC, öngörülen DLCO%, PaO2, 6MWT sonunda desatürasyon, mevcut evre ve revize edilmiş Japon şiddet evrelendirme sistemi ve modifiye GAP şiddet evrelendirme sistemindeki evrenin, sağ kalımın önemli ön gördürücüleri olduğunu gösterdi. Ayırt edici prognoz için C-istatistiği, revize edilmiş J sisteminde modifiye edilmiş GAP sisteminden ve mevcut J sisteminden daha yüksekti. 10 000 önyükleme örneğinden üretilen bu modellerin C-istatistiği orijinal modellere benzerdi. Çok değişkenli analiz, revize edilen J-sisteminin ve modifiye GAP sisteminin bağımsız prognostik faktörler olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, revize edilmiş J sisteminin, mevcuttan daha iyi bir mortalite tahmini sağlayabildiğini, hem revize edilen J-sistemi hem de modifiye edilmiş GAP sisteminin, İPF'nin prognostikasyonu ve klinik yönetimi için bağımsız ve değerli araçlar olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kondoh et al. Disease severity staging system for idiopathic pulmonary fibrosis in Japan, Respirology (2017).

İPF ve PPFE Arasında Ne Fark Var?

22 Ağustos 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler), idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), non-spesifik interstisyel pnömoni, respiratuar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni, kriptojenik organize pnömoni ve akut interstisyel pnömoni olmak üzere altı ana tipte sınıflandırılır. Bununla birlikte, nadiren de olsa, sınıflandırılamayan benzersiz özelliklere sahip diğer İİP’lerle de karşılaşılmaktadır. İdiyopatik plöroparenkimal fibroelastozis (PPFE), çoğunlukla üst loblarda, akciğer parankimi ve plevrayı içeren elastofibrozisten oluşan nadir bir İİP türüdür.

Japonya’dan araştırmacılar daha önce, PPFE tutulumunun aslında üst lob baskın olduğunu göstermişlerdi, ancak son vaka serilerinde, üst ve alt akciğer alanlarının PPFE hastalarının üçte birinde eşit oranda yer aldığını gösterdiler. PPFE hastalarının bazen alt loblarında üst loblarda olduğu gibi PPFE lezyonları olmasına rağmen, bazı durumlarda, diğer histolojik paternlerde, PPFE'nin alt loblarında görülür bu yüzdende PPFE'yi diğer İİP'lerden ayırmada sorun yaşanabilmektedir. Bazen üst akciğer alanlarında traksiyon bronşektazisi ile birlikte subplevral alveoler konsolidasyona, PPFE ile aynı görüntü paternine sahip olan ancak klinik olarak PPFE olarak sınıflandırılmayan İPF'li hastalarla karşılaşılmaktadır. Bu hastaların özellikleri ayrıntılı olarak incelenmemiştir ve İPF'li hastalarda elastik fibrozis ile kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımı daha önce hiç araştırılmamıştır. Aynı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada ise,  tüm akciğer kullanılarak klinik olarak tanı konan İPF'li hastalarda elastik ve kollajenöz fibrozisin intrapulmoner dağılımını araştırdılar ve İPF ile PPFE hastaları arasındaki her iki fibrozis tipini nicel olarak karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, klinik olarak İPF tanısı alan hastaların kayıtlarını retrospektif olarak incelediler ve akciğer transplantasyonu için otopsi veya pnömonektomi yapılan hastaları seçtiler. Histolojik olarak PPFE'nin doğrulandığı hastaları da karşılaştırma için gözden geçirdiler. Histolojik örneklerde, her lob için kolojen lifler ve elastik lifleri, tümüyle slayt görüntü analizi kullanılarak havalanmamış akciğer alanının yüzdesi olarak (kollajen fiber skoru ve elastik fiber skoru) ölçüp, bu skorları İPF ve PPFE hastaları arasında karşılaştırdılar. Araştırmacılar, 48’i İPF ve 7’si PPFE tanılı toplam 55 hastada, İPF ve PPFE hastaları arasındaki kollajen lif skorlarında anlamlı farklılık olmadığını gördüler. PPFE hastalarında üst lobdaki elastik fiber skorları İPF hastalarından daha yüksekti. Bununla birlikte, İPF'li 48 hastanın 12'sinde, üst lobların elastik fiber skorları, PPFE hastalarındaki ilk çeyreklerin üzerindeydi.

Literatür talep et

Referanslar :

Yoshiaki Kinoshita, Kentaro Watanabe, Hiroshi Ishii, Hisako Kushima, Masaki Fujita, Kazuki Nabeshima. Proliferation of elastic fibers in idiopathic pulmonary fibrosis: A whole-slide image analysis and comparison with pleuroparenchymal fibroelastosis, Histopathology. 2017 Jul 18.

Glokom Hasarına Yönelik Bir Belirteç Bulundu

20 Haziran 2017

Dünya genelinde körlüğün önde gelen bir nedeni olan glokom, genellikle rutin bir göz muayenesinde teşhis edilir. Zamanla, gözün içindeki yüksek basınç göz sinirine zarar verir ve görme kaybına yol açar. Ne yazık ki, hangi hastaların en hızlı şekilde görme fonksiyonunu kaybedebileceğini doğru bir şekilde tahmin etmenin hiçbir yolu yoktur. Glokom, dünyadaki körlüğün ikinci en önde gelen nedenidir ve 60 milyondan fazla kişiyi etkilemektedir. Hastalık sık sık sessizce başlar, periferik görme kaybı yavaş yavaş ortaya çıkar ve erken farkedilmez. Zamanla, merkezi görme etkilenir, bu da agresif bir terapi başlamadan önce göz çoktan hasar görmüş demektir. Birçok hasta doktorları gözlerindeki basıncın arttığını keşfedince tedaviye başlarlar. Göz damlası gibi bu tedaviler gözdeki basıncı düşürmeyi amaçlar, ancak bu tür tedaviler glokomda tahrip olan hücreler olan retinalardaki gangliyon hücrelerini her zaman korumayabilir ve bu da görme kaybına neden olabilir. Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları, fareler üzerinde çalışarak, muhtemelen hastalığın seyrini izlemek ve tedavinin etkinliği arttırmak için kullanılabilecek hasar belirteçlerini tespit ettiler.

Glokom uzmanları, görme alanı testiyle ganglion hücresi ölümünün neden olduğu görme kaybını izlemeye çalışırlar. İşte o zaman bir hasta yanıp sönen bir ışık gördüğünde bir düğmeye basar. Görme kaybedildiğinde, hastalar görme alanının çevresindeki yanıp sönen daha az ışık görürler ancak bu test her zaman tamamen güvenilir değildir, örneğin bazı yaşlı hastalar bu testi doğru şekilde uygulayamayabilir. Glokom fare modellerini inceleyen araştırmacılar, büyüme farklılaşması faktörü 15 (GDF15) olarak adlandırılan, hayvanların yaşları arttıkça molekülün seviyelerinin arttığını ve optik sinir hasarı geliştiğini belirten bir molekül tespit etti. Sıçanlardaki deneyleri tekrarladıklarında da aynı sonucu gördüler. Ayrıca, glokom, katarakt ve diğer sorunları tedavi etmek için göz ameliyatı geçiren hastalarda, araştırmacılar glokom hastalarının da gözlerinin sıvısında GDF15 seviyesinin yükseldiğini keşfettiler. Araştırmacılar, molekülün retina içindeki hücrelerin ölmesine neden olduğuna inanmıyor; bunun yerine, retinal hücrelerdeki stresin bir işareti olduğunu düşünüyorlar. Bu çalışmanın potansiyel kısıtlılığı, sıvı numunelerinin hastaların gözünden sadece bir kez alınmasıdır, bu nedenle zamanla GDF15 düzeylerini izlemek mümkün değildir. Gelecekteki çalışmalarında, hastalık ilerledikçe biyolojik belirteç düzeylerinin yükselip yükselmediğini belirlemek için biyomarkerin çeşitli zaman noktalarında ölçülmesi önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Ban N, et al. GDF15 is elevated in mice following retinal ganglion cell death and in glaucoma patients. JCI Insight, 2017; 2 (9) DOI: 10.1172/jci.insight.91455

İPF Hastalarında Yaşam Kalitesinin Korunmasında Akciğer Rehabilitasyonunun Rolü

14 Haziran 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) dünya çapındaki prevelansı giderek artmaktadır. İPF, ilk tanıdan sonra ortalama sağ kalımın 4 yıldan daha kısa olduğu ölümcül bir hastalıktır fakat tedavideki gelişmeler ile mortalite oranları sınırlanmakta ve yaşam süresi uzatılmaktadır. Farmakolojik tedavi ile ve öngörülen FVC’nin en az % 50 olması durumunda, hastalığın ilerlemesini ve fonksiyonel düşüş yavaşlatılabilir. Ayrıca, akciğer transplantasyonu cerrahi sonrası sağ kalımı 10 yıla kadar artırabilir. Ancak ne yazık ki, akciğer transplantasyonunu bekleyen İPF hastalarındaki mortalite özellikle akut alevlenmelerden dolayı %44 kadar yüksek oranlardadır.

Sağ kalım kadar, yaşam kalitesinin artması da önemlidir. Yaşam kalitesi önemli bir klinik hedef haline gelmektedir. Pulmoner rehabilitasyon, şu anda mevcut olan en etkili farmakolojik olmayan yönetim stratejisidir. Örneklem boyutları nispeten küçük olmasına rağmen, meta-analizden ikna edici kanıtlar göstermekle birlikte, İPF'li hastalar diğer teşhislere kıyasla biraz künt bir yanıt sağlansa da, haftada iki kez güç ve dayanıklılık eğitimi programı ile solunum kapasitesi, dispne ve yaşam kalitesi iyileşmelerinin yanı sıra fiziksel fonksiyonlarda kısa süreli iyileşmeler sağlanmaktadır. Ayrıca, pulmoner rehabilitasyon ile ilgili uzun dönemdeki faydalar için de kanıtlar mevcuttur. Fonksiyon, dispne ve yaşam kalitesindeki iyileşmeler egzersizi bıraktıktan sonra bozulmaya başlasa da, yaşam kalitesi bir egzersiz programına başlandıktan sonraki 11 ay boyunca korunmaktadır. Mevcut kanıtlar, İPF'nin tipik olan ilerleyici kötüleşmesini önleme veya geciktirmede egzersiz eğitiminin yeteneğini açıkça desteklemektedir. İPF hastalarında daha uzun sağ kalım ile birlikte, eşlik eden hastalıkların etkisi, klinik bir endişe haline gelmiştir. İskemik kalp hastalığı, İPF hastalarında gözlenen en sık kardiyovasküler komorbiditedir ve ilk miyokard enfarktüsü gibi olaylar, İPF tanısı almayan yaş ve cinsiyete uygun hastalardakinin iki katından fazladır. iskemik kalp rahatsızlığı olan hastalar için, kalp rehabilitasyonunu destekleyen kanıtlar oldukça güçlüdür. Egzersiz bazlı kardiyak rehabilitasyon, yaşam kalitesini iyileştirir, hastaneye kaldırma oranlarını düşürür ve mortaliteyi % 25 oranında azaltır.

Glaspole ve arkadaşları da, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, İPF hastaları arasında sağlıkla ilişkili yaşam kalitesinin, ilk büyük popülasyon seviyesinde analizini yaptılar. Yaklaşık 2,5 yıl boyunca her 6 ayda bir, 500'den fazla hastadan, yaşam kalitesi, dispne, anksiyete ve depresyon gibi verileri topladılar. Hastaların üçte birinden fazlasında, zamanla akciğer fonksiyonunda % 5'lik bir düşüş ile birlikte yaşam kalitesinde klinik olarak anlamlı bir düşüş gözlemlediler. Dispnenin, yaşam kalitesinin en güçlü belirleyicisi olduğunu buldular. Öngörülen FVC'deki azalmaların ise aktiviteyle ilişkili yaşam kalitesi üzerinde en güçlü etkiye sahip olduğunu gözlemlediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Melissa J. Benton and Helen L. Graham. Maintaining quality of life in IPF patients: What role should pulmonary rehabilitation play?, Respirology (2017).

Kolorektal Kanserde Sistemik İnflamasyon Belirteçleri

18 Mayıs 2017

Sistemik inflamasyonun, kolorektal kanser (KRK) de dahil olmak üzere birçok kanser tipinde kanser progresyonunu ve metastazı desteklemede önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır. Bu sebeple geçtiğimiz günlerde yayınlanmış olan bir derleme ile, KRK'li hastalarda inflamasyona dayalı belirteçlerin prognostik değeri ile ilgili çalışmalara genel bir bakış sunulması amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında KRK tedavi sonuçlarına göre Glasgow prognostik skoru (GPS), modifiye GPS (mGPS), nötrofil lenfosit oranı (NLR), trombosit lenfosit oranı (PLR) ve lenfosit monosit oranı (LMR) arasındaki prognostik değeri bildiren makaleler için bir literatür araştırması yapıldı.

Bu araştırmaya göre rezeke edilebilir erken evre KRK'de, yüksek GPS puanları kansere özgü hayatta kalma ile anlamlı şekilde ilişkili görünmektedir. Ayrıca, evre II KRK için adjuvan kemoterapinin, yüksek GPS puanları olan hastalarda kansere özgü sağ kalımı iyileştirebileceği önerilmiştir. Hem rezektabl hem de rezeke edilemeyen metastatik KRK ve daha yüksek bir GPS puanı olan hastalarda, tüm çalışmalar genel sağ kalımda zayıflık önerdi. Erken evre ve rezektabl metastatik CRC'de NLR genel sağ kalım ile ilişkili görünüyordu ancak bununla birlikte, hastalıksız sağ kalıma ilişkin veriler uyumsuz olarak bulundu. Metastatik hastalıkta, daha büyük bir NLR ile bevasizumaba daha az yanıt arasında olası bir korelasyon önerilmiştir. PLR ​​ve LMR'nin prognostik ve prediktif rolü hakkındaki veriler ise yetersizdir.

Bu çalışmada önerildiği kadarıyla rezeke edilemeyen metastatik hastalığı olan hastalarda, kemoterapötik sonucu tahmin etmek ve tümör progresyonunu izlemek için inflamasyon belirteçleri kullanılabilir. Ancak daha büyük ve sistematik çalışmalarla bu öneri değerlendirilmelidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rossi S, et al. Are Markers of Systemic Inflammation Good Prognostic Indicators in Colorectal Cancer? Clin Colorectal Cancer. 2017 Mar 24. pii: S1533-0028(16)30199-2. doi: 10.1016/j.clcc.2017.03.015. [Epub ahead of print]

İdiyopatik Pulmoner Fibroz Hastalarında Histopatolojik Altgrupların Prognostik Önemi

08 Nisan 2017

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), akciğer parankiminde değişik derecelerde inflamasyon ve fibroz ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık prognozu oldukça kötüdür. İPF hastalarından alınan akciğer örneklerinin patolojik incelemesi çeşitli histolojik paternleri gösterebilir. Usual interstisyel pnömoni (UIP), İPF'li hastaların çoğunda görülen, fibrozan interstisyel pnömoninin spesifik bir histolojik paterndir. Bir grup araştırmacı İPF'li hastalardaki histopatolojik bulguların önemini daha iyi anlamak için yaptıkları çalışmada, 1976'dan 1985'e kadar Mayo Tıp Merkezi'nde açık akciğer biyopsisi yapılan İPF'li 104 hastanın retrospektif analizini yaptılar. Araştırmacılar,  hastaların genel sağ kalım oranlarını, histopatolojik alt grupların spektrumunu ve bunların prognostik önemini belirlemeyi amaçladılar. Çalışmaya 54 erkek ve 50 kadın İPF hastası dahil edildi ve hastaların ortalama yaşları 63’tü. Hastaların %42’si hiç sigara kullanmamıştı. Hastalara açık akciğer biyopsisi ile İPF tanısı konduktan sonra ortalama sağ kalım 3.8 yıldı. Mevcut histopatolojik incelemede, olağan interstisyel pnömoni (UIP), deskuamatif interstisyel pnömoni (DIP), nonspesifik interstisyel pnömoni / fibroz (NSIP), akut interstisyel pnömoni (AIP), bronşiyolit, bronşiolitis obliterans organize pnömoni (BOOP) ve diğerlerini içeren heterojen bir grup gösterildi. UIP grubunun ortalama sağ kalımı 2.8 yıldı. Bu diğer kronik interstisyel pnömoni alt gruplarına göre anlamlı derecede daha kötü bulundu.

Veriler, DIP ve NSIP'in, UIP'in erken formlarından ziyade, ayrı ve farklı antiteleri temsil ettiğini gösteriyordu. Bu sonuç yalnızca radyografik ve histolojik bulguların farklılıklarıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma eğrilerinde tanıdaki yaş farklılıklarıyla açıklanamayan önemli farklılıklar tarafından da destekleniyordu. Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, İPF’nin, anlamlı şekilde farklı sağ kalım oranları ile çeşitli histopatolojik alt gruplar içerdiğini işaret ettiğini belirttiler. UIP'li hastaların, NSIP de dahil olmak üzere diğer idiyopatik kronik interstisyel pnömoni tipleri olan hastalardan daha kötü sağ kalıma sahip olduğunun ve İPF hastalarında prognostikasyon için kesin histopatolojik sınıflandırma önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjoraker JA, Ryu JH, Edwin MK, Myers JL, Tazelaar HD, Schroeder DR, Offord KP. Prognostic significance of histopathologic subsets in idiopathic pulmonary fibrosis. AM J RESPIR CRIT CARE MED 1998;157:199–203.

İdiyopatik İnterstisyel Pnömoniler

06 Nisan 2017

İdiyopatik interstisyel pnömoniler (İİP'ler) çeşitli derecelerde inflamasyon ve fibrozis ile etiyolojisi bilinmeyen, yaygın parankimal akciğer hastalıklarının bir grubudur. Amerikan Toraks Derneği (ATS)/ Avrupa Solunum Topluluğu (ERS) konsensüs sınıflamasında İİP’ler;  idiyopatik pulmoner fibroz (İPF; sıklık,% 47-64), nonspesifik interstisyel pnömoni (NSIP, sıklık,% 14-36), respiratuvar bronşiolit ile ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, deskuamatif interstisyel pnömoni( sıklık %10-17), kriptojenik organize pnömoni (sıklık,% 4 ila 12), akut interstisyel pnömoni  (sıklık <%2) ve lenfositik interstisyel pnömoni (LİP sıklık <%2) olmak üzere 7 farklı klinikopatolojik antite olarak sınıflandırılır. Sınıflandırma büyük oranda histopatolojiye dayanır, ancak klinisyen, radyolog ve patoloğun yakın etkileşimini gerektirir. Özellikle idiopatik pulmoner fibrozis  (İPF) ile fibrotik nonspesifik interstisyel pnömoni arasında karar verirken, doğru bir tanı çok zor olabilir. Daha iyi tanısal belirteçlere ihtiyaç vardır.

İPF, etiyolojisi henüz bilinmeyen en sık rastlanılan interstisyel akciğer hastalığıdır. Mevcut ATS / ERS tanımına göre, İPF akciğerlerle sınırlı olan ve cerrahi akciğer biyopsisinde usual interstisyel pnömoninin (UIP) histopatolojik paternini gösteren, kronik fibrozan interstisyel pnömoninin bir türüdür. İPF’nin prognozu oldukça kötüdür ve tanıdan sonra ortalama sağ kalım 2-4 yıldır, bununla birlikte hastadan hastaya oldukça değişkendir. Her bir hastada prognozun öngörülmesi zordur fakat prognozla ilişkili çeşitli klinik ve radyolojik değişkenler tanımlanmıştır. Yapılan bazı klinik araştırmalara göre, bu hastalığın doğal seyrinde, hastalığın şiddetli morbidite veya ölümle sonuçlanan akut alevlenmelerle birlikte daha stabil dönemleri dikkat çeker.

Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (HRCT) İPF tanısı için daha duyarlı ve spesifiktir ve tercih edilen görüntüleme yöntemi olarak konvansiyonel göğüs radyografisinin yerini alır. İPF'nin radyografik tanısında, geniş buzlu cam opasiteleri, nodüller, üst lob veya orta bölgedeki predominans bulguları ve önemli hiler veya mediastinal lenfadenopati dikkat çeker. İPF'nin kesin tanısı, cerrahi akciğer biyopsisinde görülen bir UIP histopatolojik paternini gerektirir.

NSİP, İPF’den farklı histopatolojik görünüm ve daha iyi bir prognoz ile karakterizedir. Bununla birlikte, İPF ile fibrotik nonspesifik interstisyel pnömoni arasındaki ilişki üzerinde tartışmalar mevcuttur.

Tüm İİP'lerde olduğu gibi, NSİP tanısı klinik, radyolojik ve histopatolojik bulguların kombinasyonuna bağlıdır. NSIP, patolojik olarak çeşitli derecelerde enflamasyon ve fibroz ile karakterize edilir ve temporal homojenlik (yani, fibrozun tekdüzeliği) ile UIP modelinden farklıdır. Yine de, fibrotik NSIP paterninin UIP paterninden ayırt edilmesi güç olabilir. Bu nedenle, mevcut ATS / ERS sınıflandırması histopatolojik patern üzerine kurulu olsa da, iki hastalığın daha iyi ayırt edilmesi için mikroarray analizi gibi ilave tanı yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Dong Soon Kim, Harold R. Collard, and Talmadge E. King, Jr. Classification and Natural History of the Idiopathic Interstitial Pneumonias, Proc Am Thorac Soc. 2006 Jun; 3(4): 285–292.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozisin Erken Tanısında Akciğer Oskültasyonu

30 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), idiyopatik interstisyel pnömoniler arasında en sık görülen ve en şiddetli olanıdır. Çoğunlukla 60-70 yaş arası bireyleri etkiler ve ortalama sağ kalım 3 yıldır. İPF insidansı ve mortalitesi son yıllarda dramatik bir şekilde yükselmiştir. İPF’nin patojenik süreçleri henüz çözümlenememiştir. Şimdiye kadar hiçbir tedavi, İPF'nin ilerlemesine dolayısıyla ölüme engel olamamaktadır. Bununla birlikte, İPF'deki yeni ilaç tedavileri, pirfenidon veya üçlü tirozin kinaz inhibitörü BIBF 1120'nin, akciğer fonksiyonundaki azalmayı sınırlamada etkili olduklarının klinik araştırmalar ile gösterilmesi, umut vadetmektedir.

Bu terapötik gelişmeler göz önüne alındığında, İPF'nin daha erken teşhis edilmesi daha önemli hale gelmiştir. Pirfenidon, Japonya'da ve Avrupa Birliği'nde, fikir birliğinin yokluğunda zorlu vital kapasite (FVC) >% 50 ve difüzyon kapasitesi ya da karbon monoksit (DL, CO) >% 35 olan hafif-orta düzeyde İPF'ye sahip hastalarda kullanımı onaylanmıştır. Bu kriterler, tedavinin en az gelişmiş hastalığı olan hastalarda daha etkin olduğunu gösterme varsayımıyla tutarlıdır.

Bununla birlikte, İPF’nin erken dönemde tanısı başlı başına bir sorundur. Yapılan bir çalışmada ilk belirtilerin ortaya çıkması ile İPF merkezine sevk arasında ki gecikmenin 2,2 yıl olduğu gösterilmiştir. Bu gecikmenin sebeplerinin, var olan semptomların sağlık problemlerini işaret ettiğinin kabul edilmesindeki direnç gibi hastaya bağlı faktörler, ilerleyici başlangıç ve İPF'nin yavaş ilerlemesi, alevlenmeler olmadığında hastalığın saptanamaması gibi hastalıklara bağlı faktörler ve pratisyen hekimler ya da göğüs hastalıkları uzmanları tarafından nadir görülen hastalıkların farkında olunmaması gibi doktora bağlı faktörler olduğu düşünülmektedir.

Oskültasyonda ince raller, klinisyenler tarafından kolayca tanınır ve İPF'de karakteristiktir. Akciğer biyopsisi ile belgelenmiş diffüz parankimal akciğer hastalığı bulunan 272 olgu üzerinde yapılan bir çalışmada, usual interstisyel pnömoni patolojik tanısı olanlarında aralarında bulunduğu interstisyel pnömonili hastaların % 60'ında ve sarkoidoz ya da diğer granülomatozu olanların sadece % 20'sinde ince raller duyulmuştur.

Raller, öncelikle akciğerin bazal bölgelerinde ve hastalık ilerlemesiyle ise üst bölgelerde fark edilir. Dispne veya gaz değişim anormallikleri ile birlikte rallerin varlığı, göğüs radyografisi normal olsa bile interstisyel akciğer hastalığını işaret edebilir. İdiyopatik nonspesifik interstisyel pnömonisi olan hastaların çoğunda ve bağ dokusu hastalığına bağlı pulmoner fibroziste de raller duyulur.

Raller İPF için spesifik olmadıklarından, kapsamlı bir tanı işlemi başlatmaları gerekir. Bazen sağlıklı yetişkinlerde, özellikle yaşlı bireylerde istirahatte nefes alıp verirken, akciğerlerin anterior bölgelerindeki küçük hava yollarının kapanması nedeniyle raller duyulabilir. Ancak bunlar genellikle birkaç derin nefesten sonra kaybolur. Semptomsuz hastalarda rallerin takibi sırasında, konjestif kalp yetmezliğinin ortaya çıktığı da görülmektedir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığına sahip veya bronşektazili hastalarda, muhtemelen küçük hava yollarına uygulanan daha büyük çekiş kuvvetlerinden dolayı, zaman zaman raller duyulabilir. Bununla birlikte, İPF'deki raller tüm inspirasyon süresi boyunca duyulmaktadır. Kalp yetmezliği ve pnömoni ile ilişkili harici sesler, frekansta daha yüksektir ve İPF ‘nin ince ralleri oldukça farklıdır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Vincent Cottin and Jean-Franc¸ois Cordier. Velcro crackles: the key for early diagnosis of idiopathic pulmonary fibrosis?, Eur Respir J 2012; 40: 519–521

İdiyopatik Pulmoner Fibroz Hastalarında Histopatolojik Altgrupların Prognostik Önemi

14 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibroz (İPF), akciğer parankiminde değişik derecelerde inflamasyon ve fibroz ile karakterize bir hastalıktır. Hastalık prognozu oldukça kötüdür. İPF hastalarından alınan akciğer örneklerinin patolojik incelemesi çeşitli histolojik paternleri gösterebilir. Usual interstisyel pnömoni (UIP), İPF'li hastaların çoğunda görülen, fibrozan interstisyel pnömoninin spesifik bir histolojik paterndir.

Bir grup araştırmacı İPF'li hastalardaki histopatolojik bulguların önemini daha iyi anlamak için yaptıkları çalışmada, 1976'dan 1985'e kadar Mayo Tıp Merkezi'nde açık akciğer biyopsisi yapılan İPF'li 104 hastanın retrospektif analizini yaptılar. Araştırmacılar, hastaların genel sağ kalım oranlarını, histopatolojik alt grupların spektrumunu ve bunların prognostik önemini belirlemeyi amaçladılar.

Çalışmaya 54 erkek ve 50 kadın İPF hastası dahil edildi ve hastaların ortalama yaşları 63’tü. Hastaların %42’si hiç sigara kullanmamıştı. Hastalara açık akciğer biyopsisi ile İPF tanısı konduktan sonra ortalama sağ kalım 3.8 yıldı. Mevcut histopatolojik incelemede, olağan interstisyel pnömoni (UIP), deskuamatif interstisyel pnömoni (DIP), nonspesifik interstisyel pnömoni / fibroz (NSIP), akut interstisyel pnömoni (AIP), bronşiyolit, bronşiolitis obliterans organize pnömoni (BOOP) ve diğerlerini içeren heterojen bir grup gösterildi. UIP grubunun ortalama sağ kalımı 2.8 yıldı. Bu diğer kronik interstisyel pnömoni alt gruplarına göre anlamlı derecede daha kötü bulundu.

Veriler, DIP ve NSIP'in, UIP'in erken formlarından ziyade, ayrı ve farklı antiteleri temsil ettiğini gösteriyordu. Bu sonuç yalnızca radyografik ve histolojik bulguların farklılıklarıyla değil, aynı zamanda hayatta kalma eğrilerinde tanıdaki yaş farklılıklarıyla açıklanamayan önemli farklılıklar tarafından da destekleniyordu.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, İPF’nin, anlamlı şekilde farklı sağ kalım oranları ile çeşitli histopatolojik alt gruplar içerdiğini işaret ettiğini belirttiler. UIP'li hastaların, NSIP de dahil olmak üzere diğer idiyopatik kronik interstisyel pnömoni tipleri olan hastalardan daha kötü sağ kalıma sahip olduğunun ve İPF hastalarında prognostikasyon için kesin histopatolojik sınıflandırma önemli olduğunun altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bjoraker JA, Ryu JH, Edwin MK, Myers JL, Tazelaar HD, Schroeder DR, Offord KP. Prognostic significance of histopathologic subsets in idiopathic pulmonary fibrosis. AM J RESPIR CRIT CARE MED 1998;157:199–203.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis’te Sağ Kalımın Belirteçleri

04 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis tanıdan itibaren beklenen ortalama sağ kalım oranı 2-5 yıl ile oldukça ölümcül bir hastalıktır. İPF kötü bir prognozlu bir hastalık olsa da, hastalar arasında sağ kalımda belirgin heterojenite vardır. İPF'li hastalarda sağ kalım süresini önceden tahmin etmek zordur. Sağ kalımı klinik ve fizyolojik belirteçlerle önceden belirlemeye çalışan birçok çalışma mevcuttur. Fakat yayınlanmış çalışmaların sonuçları çelişkilidir.

İPF tanısı konan hastalarda sağ kalım süresinin güvenilir şekilde tahmin etmeyi sağlayan belirteçlerin tanımlanması, klinisyenler için prognozu iyileştirmek ve transplantasyona daha erken yönlendirmek için son derece yararlı olabilir. Bu konuda yapılan birçok çalışma, başlangıçtaki klinik ve fizyolojik değişkenlerin prediktif değerini araştırmaktadır. Bununla birlikte başlangıçtaki klinik ve fizyolojik değişkenlerin sağ kalım süresinin önceden tahmin edilmesinde kullanılması ile ilgili yapılan bu çalışmalarda tutarsız sonuçlar bildirilmiştir.

Amerika’dan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada kolay ölçülebilen klinik ve fizyolojik değişkenlerin zaman içindeki değişiminin, tek başına başlangıç ​​ölçümlerine göre daha güvenilir ve daha güçlü sağ kalım tahmini sağlayabileceğini düşündüler. Araştırmacılar, biyopsi ile ispatlanmış İPF'li, iyi tanımlanmış geniş bir hasta popülasyonunda, klinik ve fizyolojik değişkenlerin 6 ve 12 aylık ardışık ölçümünün prediktif değerini incelediler. Solunum fonksiyon testleri ve arteryel kan gazı örnekleminde, torasik gaz hacmi, rezidüel hacim, toplam akciğer kapasitesi (TLC), FVC, FEV1, karbon monoksit için tek-nefes difüzyon kapasitesi, arteryal pH, oksijen kısmi basıncı, karbondioksit kısmi basıncı, serum bikarbonatı ve oksijen satürasyonunu ölçtüler.

Çalışmaya 81 İPF hastasını dahil ettiler. Sonuçları incelediklerinde, katılımcıların dispne skoru, toplam akciğer kapasitesi, torasik gaz hacmi, FVC, FEV1, karbonmonoksitin difüzyon kapasitesi, arteryel oksijen kısmi basıncı, oksijen doygunluğu ve alveoler arteryel oksijen gradiyenti değerlerindeki altı aylık değişimin, bazal değerler için düzeltmeden sonra bile sağ kalım süresi için prediktif özellikte olduğunu buldular. 12 aylık değişimi değerlendirmek için 12 aylık verileri mevcut 51 hastayı değerlendirdiler. Dispne skorunda, toplam akciğer kapasitesinde, FVC'de, arteryal oksijen kısmi basıncında, oksijen doygunluğunda ve alveoler arteryal oksijen gradyanında on iki aylık değişim, başlangıç ​​değerlerine göre düzeltme yapıldıktan sonra bile yine sağ kalım süresini öngörüyordu.

Araştırmacılar, klinik ve fizyolojik değişkenlerin 6. ve 12. aylardaki değişiminin değerlendirilmesinin, klinisyenlere, tek başına başlangıç ​​değerlerine göre daha doğru prognostik bilgi sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Harold R. Collard, Talmadge E. King, Jr., Becki Bucher Bartelson, Jason S. Vourlekis, Marvin I. Schwarz, and Kevin K. Brown. Changes in Clinical and Physiologic Variables Predict Survival in Idiopathic Pulmonary Fibrosis, Am J Respir Crit Care Med Vol 168. pp 538–542, 2003

İPF’in Etiyolojisi Nedir?

01 Mart 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), etiyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış, kronik ve genellikle ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Hastalık sıklıkla orta yaş üzeri yetişkinlerde ortaya çıkmaktadır ve erkeklerde kadınlardan neredeyse iki kat daha sık görülmektedir. Uzun bir süre İPF, diğer interstisyel akciğer hastalıklarına benzer şekilde, bilinmeyen bir hasarın ardından çözülemeyen kronik bir enflamatuvar sürecin zararlı sonuçları olarak düşünülmüştür.

Çoğu interstisyel akciğer hastalığının, bilinen ya da bilinmeyen bir hasar verici ajana karşı ortaya çıkan, tanımlanabilen bir başlangıç enflamatuvar yanıt içerdiği kesindir. Tüm bu hastalıklarda, erken hastalıkta akciğer biyopsisi saf enflamasyon gösterir ve takipte bu hastaların birçoğu anti-enflamatuvar tedavi ile iyileşir. Bu bozuklukların bazıları doğal olarak fibrozise dönüşebilir ve dolayısıyla bir İPF akciğeri ile ayırt edilmesi zor olabilir. Bununla birlikte, şu ana kadar gerçek bir İPF'nin erken safhası hiç kimsede gözlenememiştir. Semptomların başlamasından sonraki 6. ay ve 2. yılda İPF ile başvuran hastaların histolojisi, hafif ila orta şiddette enflamasyon ile birlikte değişken derecelerde fibrozis ve bal peteği görünümü göstermektedir. Yani, İPF'nin enflamatuvar bir süreçle başladığına dair bir kanıt bulunmamaktadır ve en önemlisi, diğer interstisyel akciğer bozukluklarıyla paralelliklerden başka, enflamasyonun İPF'nin erken evrelerinde daha belirgin olduğuna dair bir kanıt bulunmamaktadır.

Diğer interstisyel akciğer hastalıklarının aksine İPF’nin, enflamasyonun ikincil ve ilgili olmayan patojenik bir ortak olduğu ayrı bir antite olduğuna dair artan kanıtlar mevcuttur. Erken ya da geç hastalıkta, benzer hafif- orta derecede enflamasyonun varlığını ve güçlü anti-enflamatuvar tedaviye yanıtsızlığa dair kanıtlar da mevcuttur. Bununla birlikte, deneysel modellerden ve bazı insan hastalıklarından elde edilen verilere göre, enflamasyonsuz fibrozis olabileceği açıktır. Gelişen bir varsayım, İPF'nin epitelyal mikro yaralanmalardan ve anormal yara iyileşmesinden kaynaklanabileceğini önermektedir.

Fibrotik akciğer hastalıklarının patogeneziyle ilgili kabul edilen görüş, bir enflamatuvar sürecin ardından fibroblast proliferasyonu ve fibrozisin takip ettiği bir başlangıç akciğer hasarının olduğu yönündedir. Bu görüş, enflamasyonun, fibrotik yanıttan önce var olduğunu ve sürdüğünü, akciğer fibrogenezisinde önemli bir rol oynadığını varsaymaktadır.

Bu varsayımsal kavram, çoğu interstisyel akciğer hastalığının patogenezini açıklamaktadır fakat bir epitelyal fibroblastik hastalık gibi görünen İPF patogenezini açıklamamaktadır. Enflamasyonla yönlendirilen fibrozisin bir epitelyal / fibroblastik bozukluktan kaynaklanan fibrozisten ayırt edilmesi, yalnızca düşünsel doğruluk için önemli değildir. En uygun tedavi, hasarlanmaya verilen yanıtın doğasının doğru bir şekilde anlaşılmasına dayanır.

Literatür talep et

Referanslar :

Selman, Moisés, and Annie Pardo. "Idiopathic pulmonary fibrosis: an epithelial/fibroblastic cross-talk disorder." Respiratory research 3.1 (2001): 3.

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis ve Tanı Yaklaşımları

25 Ocak 2017

Yeni ve etkili antifibrotik tedavilerin ortaya çıkması, geleneksel tedavi edici kombinasyonların sınırlamaları ile birlikte, idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) doğru bir şekilde teşhis edilmesinin önemini artırmıştır. Geleneksel kombine immünosüpresyon, hastaneye yatışların ve mortalitenin artması ile ilişkilidir ve basit asetilsistein rejiminin tutarsız etkinliği nedeniyle, İPF’li hastalarda bu tedavi kombinasyonların deneysel kullanımı tartışmalıdır. 

Son 15 yıldaki önemli gelişmelerle, diffüz parankimal akciğer hastalıklarına sahip hastalar için güçlü tanı yöntemlerinin gelişimi kolaylaşmıştır. Bu yöntemler, gelişen biyolojik kavramlar, iyileştirilmiş görüntüleme teknikleri ve yorumlama, yeni akciğer örnekleme yöntemleri ve patolojik özelliklerin rolünün daha iyi anlaşılması ile geliştirilmiştir.Multidisipliner bir yaklaşımı baz olan interstisyel akciğer hastalığının bu bileşenleri, İPF’de standart tedavi haline gelmiştir. Tanı ve prognostik doğruluğu artırmak için dolaşımdaki moleküler belirteçler ya da akciğer spesifik örneklerinin kullanımı giderek artmaktadır.

Tanı konusundaki geleneksel yaklaşımda, ikincil hastalık nedenlerini ortadan kaldırmak için kapsamlı klinik ve laboratuvar değerlendirmelerin önemi vurgulanmaktadır. HRCT (Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi) kritik bir başlangıç tanı testidir ve cerrahi akciğer biyopsisine tabi tutulması gereken hastaları belirlerken, klasik interstisyel pnömoni paterninin kesin histolojik tanısında bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu tanı yaklaşımı birçok zorlukla karşı karşıyadır. İPF’den şüphelenilen birçok hasta atipik HRCT özellikleri gösterirken cerrahi akciğer biyopsisi için uygun olmayabilirler, bu nedenle bu hastalara kesin tanı konamamaktadır. Son dönemde mevcut klinik, laboratuvar, görüntüleme ve histolojik özellikleri bir araya getiren yineleyici, çok disiplinli bir süreç önerilmektedir. En son yapılan araştırmalar, interstisyel akciğer hastalığı olan hastaları moleküler olarak fenotiplendiren genomik teknikleri araştırmaktadır. Gelecekte klinisyenlerin, tanısal çabaları artırmak, prognostik önerileri geliştirmek ve başlangıçtaki ya da sonraki tedavi seçeneklerinin etkili olması için kan spesifik ya da akciğer spesifik moleküler belirteçleri diğer klinik, fizyolojik ve görüntüleme özellikleri ile birlikte kullanacakları öngörülmektedir. Farklı tanısal yaklaşımların etkisini değerlendiren, iyi tasarlanmış, geniş prospektif çalışmalara acil ve artan bir ihtiyaç duyulmaktadır. Böylece, kılavuzların gelişimi için bilgi sağlanabileceği ve hastaların yararına olan klinik uygulamaların uyarlanmasının kolaylaşacağı düşünülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Martinez, Fernando J., et al. "The diagnosis of idiopathic pulmonary fibrosis: current and future approaches." The Lancet Respiratory Medicine (2016)

İdiyopatik Pulmoner Fibrozis İle İlgili Çoğu İnternet Kaynağı Hatalı, Eksik ve Güncel Değil

03 Ağustos 2016

Günümüzde birçok insan özellikle hastalar sağlık ilişkili bilgileri edinmek için interneti kullanma yoluna gidiyor. Fakat web sitelerindeki içeriklerin doğruluğu, yeterliliği ya da güncelliği hakkında çok fazla araştırma yapılmıyor.

Bir grup bilim insanı idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ile ilgili internet kaynaklarının okunabilirliği, içeriği ve kalitesini değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptılar. İPF ile ilgili internette araştırma yapan araştırmacılar yaklaşık 200 ayrı web sitesini incelediler ve içeriğin çoğunun hatalı, eksik olduğunu ve verilerin güncel olmadığını gördüler.

Araştırmacılar Google, Yahoo ve Bing’e ‘idiyopatik pulmoner fibrozis’ yazdıklarında karşılarına çıkan ilk 200 web sitesinin içeriğini incelediler. İPF ilişkili içeriği araştırırken vakıf-destek kurumlarını, haber-medya raporları, blogları, bilimsel kaynakları ve de kar amaçlı şirketlerin web sitelerini de dahil ettiler. Web sitelerinin kalitesini değerlendirmede valide edilmiş DISCERN sistemini kullandılar. Her siteye içerik kalitesi, tedavi seçeneklerine dair bilginin kalitesi, genel literatür ve yayın güvenirliliği bazlı bir puan verildi.  

Araştırmacılar İPF ilişkili web sitelerinin neredeyse yarısının kanıtlanmış bir faydası olmayan ve üçte birinden fazlasının ise İPF’de zararlı olan ilaç tedavilerini önerdiğini gördüler. Ayrıca vakıf–destek kurumlarının sitelerinin tedavi için daha fazla endikasyon dışı tedaviler önerdiğini fark ettiler. Haber-medya raporlarının ise İPF için genel global veriler sağlamadığını bunun yerine içeriğin yeni bir tedavi yaklaşımı gibi hastalığa tek bir açıdan odaklandığını gözlemlediler.

Araştırmacılar İPF’nin özellikle nefes darlığı ile kendini gösteren akciğerlerde ilerleyici fonksiyon kaybı ile karakterize kronik ve ölümcül bir hastalık olduğunun altını çizdiler ve internetteki tedavi önerilerine güvenen hastaların kendilerini oldukça büyük bir riske atıyor olabildiklerini belirttiler. İnternetin hala hastalar için en sık kullanılan sağlık ilişkili bilgi kaynağı olarak kullanıldığını medikal toplulukların özellikle de İPF uzmanlarının medikal verilere hastaların doğru, eksiksiz ve güncel bilgilere ulaştıklarından emin olmak için daha aktif olmaları gerektiğini söylediler. Araştırmacılar ayrıca hastalar için İPF ile ilgili uygun bilgilere sağlayan siteleri tanımlamak için güvenli bir metodun var olmadığını da belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Jolene H. Fisher, Darragh O’Connor, Alana M. Flexman, Shane Shapera, and Christopher J. Ryerson "Accuracy and Reliability of Internet Resources for Information on Idiopathic Pulmonary Fibrosis", American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, Vol. 194, No. 2 (2016), pp. 218-225.

DNA Mutasyonlarını Tespit Eden Yeni Bir Biyosensör Geliştirildi

15 Temmuz 2016

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyomühendisler DNA mutasyonlarını saptayabilen elektrikli grafen bir çip geliştirdiler. Araştırmacılar bu yeni teknolojinin erken kanser taramaları için kan-bazlı testleri,  virütik hastalık biyolojik belirteçlerinin görüntülenmesi ve mikrobik sekansların gerçek zamanlı saptanması gibi farklı medikal uygulamalarda kullanılabileceğini düşünüyorlar.

Araştırmacılar gen mutasyonlarının tespit edilmesinde hızlı ve ucuz dijital bir metodun geliştirilmesinde ön sıralarda olduklarını belirttiler. Geliştirme evresindeki bu teknolojinin gerçek zamanlı spesifik DNA mutasyonlarının vücuda yerleştirilebilen ve bilgileri laptop ve akıllı telefonlar gibi mobil cihazlara gönderebilen bir biyosensör çip için ilk adımlar olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar SNP (single nucleotide polymorphism) denen en sık görülen genetik mutasyonları tespit etmek için geliştirilmiş yeni bir teknoloji olduğunu söylediler. SNP’lerin çoğunun sağlık üzerinde etkisi olmadığını, bazılarının ise kanser, diyabet, kalp hastalıkları, nörodejeneratif bozukluklar, otoimmün ve enflamatuar hastalıklarla ilişkili olduğunun altını çizdiler. Geçerli SNP tespit metodlarının yavaş, pahalı olduğunu ve hantal ekipmanların kullanımını gerektirdiğini fakat bu teknoloji ile bütün bu problemlerin geride bırakılabileceğini belirttiler.

Geliştirdikleri çip, grafen alan etkili transistör üzerine yerleştirilmiş DNA probunu içeriyor. DNA probu ise spesifik SNP tipleri için kodlanmış bir sekans içeriyor. Çip SNP’li DNA moleküllerini yakalamak üzere üretiliyor ve bu parçalar proba bağlandığında elektrik sinyali üretiliyor.

Araştırmacılar çipin DNA zincir yer değiştirmesi ile çalıştığını, bir DNA çift sarmalının bir zincirden diğer bir tamamlayıcı zincir ile değiştiğini aktardılar. Yeni tamamlayıcı zincirin (SNP mutasyonu içeren) çift sarmaldaki bir zincire daha güçlü bağlandığını ve diğer zincirle yer değiştirdiğini bildirdiler.

Araştırmacılar çift zincirli DNA probunun kullanıldığı bu teknolojinin tek zincirli DNA problarının kullanıldığı SNP tespit metodlarına göre oldukça önemli bir gelişme olduğunun altını çizdiler.  Bu yeni teknoloji ile yanlış pozitif sonuçların azaltıldığını söylediler. Çift zincir DNA probunun bir diğer avantajının ise probun daha uzun olabilmesi, daha uzun DNA parçalarındaki bir SNP’nin tespit edilebilmesi olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar 47 nükleotid uzunluğundaki bir probla başarılı şekilde SNP tespiti yapabildiklerini ve geliştirdikleri teknoloji ile yüksek duyarlılık ve özgüllüğe ulaştıklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hwang et al. Highly specific SNP detection using 2D graphene electronics and DNA strand displacement,  Proceedings of the National Academy of Sciences, 2016

Meme Kanseri Tanısında Yapay Zeka

04 Temmuz 2016

Kanser tanısı patologlar tarafından son yüz yıldır aynı yöntemle yani mikroskop altında patolojik kesitlere bakarak konuluyor. Ancak bu tanının en doğru şekilde konulabilmesi belki de yapay zeka tarafından eğitilen bilgisayarlar ile mümkün olabilecek.

Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi (BIDMC) ve Harvard Tıp Fakültesi’nde görev yapmakta olan bir grup araştırmacı patoloji görüntülerinin değerlendirmesini yapabilen bilgisayarları eğiten bir yapay zeka yöntemi geliştirdiler. Araştırmacıların bu gelişim ile birlikte uzun dönemdeki hedefi daha doğru tanı koyabilen yapay zeka destekli sistemler geliştirmek.

Araştırmacılar konuşma ve görsel tanıma işlemlerini içeren bir algoritma ile bir derin öğrenme yöntemi geliştirdiler. Bu yaklaşım ile makinelerin gerçek yaşamda görülen karmaşık yapı ve paternlere sahip verileri, yapay nöronal çok tabakalı sistemler geliştirerek yorumlaması mümkün olabilmektedir ki bu da insandaki öğrenme sistemine benzer bir sistemdir.

Geliştirilmiş bu yöntem lenf nodları üzerinde meme kanseri hücresi taşıyıp taşımadığının belirlenmesi amaçlanarak test edildi. Hastaların lenf nodlarında metastatik meme hücrelerinin var olduğunun tespiti tedavi kararına yön vermesi için son derece önemlidir. Standart mikroskopik yöntemle milyonlarca hücre arasında malign birkaç hücrenin kaçırılabileceğini düşünen araştırma ekibi bu işin tam bir bilgisayar sistemine göre olduğuna karar verdiler.

Normalde patologların lenf nodu kesitlerinden metastatik meme kanseri hücresini tespit etme oranı %96 iken, araştırmacıların geliştirmiş olduğu yapay zeka ile çalışan bilgisayar da %92 doğrulukla metastatik meme kanseri hücresini tespit edebildi. Daha da çarpıcı olan bu otomatize bilgisayar yöntemi ile patoloğun analizi bir araya getirildiği zaman %99,5’lik bir doğru tanı başarısının sağlanmış olmasıydı.

Patologlar için dijital imajlarla birlikte öğrenebilen makineleri kullanmak hız ve daha doğru tanı anlamına gelir ve bu hayale ulaşmak artık günümüz teknolojisi ile mümkün olabilecek. Araştırmacıların sıradaki hedefi geliştirmiş oldukları sistemi optimize ederek daha doğru ve kesin tanıyı mümkün kılmak ve patologları elini biraz daha kolaylaştırmak olacak.

Literatür talep et

Referanslar :

 

Beth Israel Deaconess Medical Center. "Artificial intelligence achieves near-human performance in diagnosing breast cancer." ScienceDaily. ScienceDaily, 20 June 2016.

Sigara Kullanımı İdiyopatik Pulmoner Fibrozis Riskini Arttırıyor mu?

21 Haziran 2016

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) nedeni henüz bilinmeyen, akciğer parankiminde fibrozis ve enflamasyon ile karakterize kronik diffüz interstisyel akciğer hastalığıdır. IPF ilerleyici bir hastalıktır ve çoğunlukla ölümcüldür. En sık görülen kronik interstisyel akciğer hastalıklarındandır. İPF’nin etiyolojisinin bilinmemesine rağmen asbestozis ve hipersensivite pnömonisi gibi diğer interstisyel akciğer hastalıklarındakine benzer şekilde çevresel ajanların, hastalığın patogenezinde ana rolü oynayan enflamatuar süreci tetiklediği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda metal tozları, mineral tozları, talaş, ultramikroskopik aspest lifleri maruziyetleri İPF ile ilişkili bulunmuştur. Bunun dışında evde ahşap yakma, atopi ve viral enfeksiyonların da etiyolojide potansiyel faktörler olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ailesel İPF vakalarında genetik faktörlerin hastalığa neden olabilen ajanlara yanıtta etkili olabileceğini de göstermektedir.

Sigara kullanımının ise klinik olarak belirgin İPF’den çok daha hafif bir pulmoner fibrozis formu ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte sigara kullanıcılarında bulunan diffüz pulmoner enflamasyonun diğer çevresel ajanlara artmış yanıta neden olduğu ve bu kişilerin İPF için daha fazla riske sahip oldukları görülmüştür.

Yapılan bir vaka-kontrol çalışmasında 86 vaka ve 172 kontrol olgusunda hiç sigara kullanmayanlara göre IPF için göreceli risk oranının (OR) 2,9 olduğu raporlanmıştır. İngiltere’de yapılan bir vaka-kontrol çalışmasında ise sigara kullanımı ve İPF gelişimi arasında istatistiksel olarak dikkat çekici bir ilişki olduğu gösterilmiştir.

Amerika’dan bir grup bilim insanı İPF’nin epidemiyolojik faktörlerini araştırmak için yaptıkları çok merkezli epidemiyolojik vaka-kontrol çalışmasında klinik ve histolojik olarak İPF Tanısı almış 248 hastayı ve 491 kontrol olgusunu incelediler. Araştırmacılar sigara kullanımı ile ilişkili İPF riskinin kapsamlı bir analizini raporladılar.

Hem vaka hem de kontrol olgularından sigara kullanımı, ev yaşantısındaki, mesleki ve çevresel maruziyetler dahil İPF için potansiyel risk faktörleri ile ilgili verileri toplamak için telefon görüşmeleri yaptılar. Tanıların teyit edilmesi için akciğer foksiyon testleri, toraks BT, röntgen ve akciğer biyopsisi sonuçları ilgili merkezlere gönderildi. Çalışmada sigara kullanımı ile İPF arasındaki muhtemel ilişki şartlı regresyon analizi ile incelendi.

Araştırmacılar ellerindeki verileri incelediklerinde kontrol olgularında sigara kullanım oranının %63 iken İPF hastalarında bu oranın %72 olduğunu gördüler. Sigara kullananlar arasında hem kontrol olguları hem de vaka grubunun büyük çoğunluğunun 20 paket yılı sigara kullanımı mevcuttu. Sigara kullanımı için OR 1,6 olarak hesaplandı. Eski sigara kullanıcılarında risk dikkat çekici düzeyde daha fazlaydı. Vaka grubunda ve kontrol grubunda sigara çeşidi dağılımı benzerdi. Hala sigara kullananların ortalama yaşı eski sigara kullanıcılarına göre daha düşüktü ve hala sigara kullananlar eski kullanıcılara göre daha uzun süre sigara maruziyetine sahiplerdi.

Sigara kullanım öyküsü (hem eski kullanıcılar hem de hala kullananlar dahil) artmış İPF gelişme riski ile ilişkili bulundu. Kümülatif sigara tüketimi ile risk arasında net bir maruziyet-yanıt paterni olmasa da, sigarayı en yeni bırakan kişilerde en yüksek riskin olduğu sigara bırakma zamanına bağlı bir eğri mevcuttu.

Literatür talep et

Referanslar :

Baumgartner et al. Cigarette Smoking: A Risk Factor for Idiopathic Pulmonary Fibrosis, AM J RESPIR CRIT CARE MED 1997;155:242-248.

Elektronik Sigara Kullanımı Yaygınlaşıyor

07 Haziran 2016

Sigara ile savaşta son yıllarda önemli bir mesafe kat edilmiş olsa da özellikle genç nüfusta eletronik sigara, tütün ürünlerinin yerini almaya başladı. Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu yazılı açıklamada gençlerde e-sigara kullanımındaki artışın çok süratli ve endişe verici olduğunu bildirdi.

Grubun açıklamasında Dünya Sağlık Örgütüne üye ülkeler tarafından oluşturulan Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'nin (TKÇS) tamamen tütün kontrolüne adanmış ilk küresel anlaşma olduğu ve Türkiye'nin 2004'te Tütün Kontrol Çerçeve Sözleşmesi'ni imzaladığı hatırlatıldı.

Açıklamada vurgulandığı üzere TKÇS'nin 2014 olağan genel toplantısında, e-sigara tehdidine dikkat çekildiği belirtilen açıklamada, tüm üye ülkelerin

  • Sigara içmeyen bireyler ve özellikle de gençlerin e-sigaraya başlamalarının önlenmesi
  • E-sigara ilişkili potansiyel sağlık risklerin minimize edilmesi ve pasif maruziyetinin önlenmesi
  • E-sigara ile ilişkili ticari çevreler, özellikle de tütün endüstrisinin, tütün kontrol faaliyetlerine müdahil olmasının önlenmesi konusunda gerekli düzenlemeleri yapmak ve gerekli önlemleri almak konusunda uyarmıştır. 

Mevcut verilerin dünyada e-sigara satışlarının belirgin ölçüde arttığını gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Elektronik sigara, tütün endüstrisinin ürünüdür. Özellikle ürünü pazarlayan tütün endüstrisinin ana hedef kitlesini oluşturan gençlerde e-sigara kullanımındaki artış çok süratli ve endişe vericidir. Yakın gelecekte e-sigara satışlarının klasik sigara satışlarını geride bırakabileceği öngörülmektedir. Tütün kontrol sağlık politikalarının halk sağlığı açısından potansiyel riskleri en aza indirgeyecek şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Böylece tütün endüstrisinin e-sigarayı normalize etmeye çalışmasının önüne geçilerek, sigara ve e-sigara kullanımının azalması sağlanabilecektir.

E-sigaranın internette satışının yaygın olması, zamanının çoğunu bilgisayar başında  geçiren gençlerin e-sigaraya ulaşmasına neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda gençlerin, web sitelerinde e-sigaranın daha az zararlı olduğu, sigarayı bırakmak için kullanılabileceği, pasif maruziyete sebebiyet vermeyeceği iddialarından etkilendikleri gözlenmiştir. Ayrıca e-sigara ve sigaranın ikili kullanımının en sık e-sigara kullanım türü olduğu da çalışmalarda belirtilmiştir.

E-sigara, sigarayı taklit eden, kullanıcısının nikotin çekmesini sağlayan bir cihazdır. Elektronik-sigarada nikotinin yanı sıra propilen glikol, gliserol gibi kimyasal maddeler, uçucu organik bileşenler ve ince partiküller bulunmaktadır. Ayrıca özellikle gençlerin ilgisini çekecek meyveli, tatlı, alkollü katkı maddeleri yer almaktadır. Farklı markalarda farklı içerikler bulunabilmekte, içerikleri etiket bilgileriyle uyuşmamaktadır. E-sigara kullanan kişide bağımlığa ve solunum sistem fonksiyonlarında bozulmaya yol açabilmektedir. Diğer yandan tıpkı sigara da olduğu gibi, elektronik sigaraya bağlı pasif içicilik de söz konusudur. Vücutta nikotinin metabolize olması (işlem görmesi) sonucunda idrarda atılan kotinin isimli metabolik ürünün ise e-sigara kullanan bireylerde tıpkı sigara kullanan bireylerle aynı düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, e-sigaranın kısa dönem sağlık riskleri konusundaki veriler oldukça sınırlı iken, uzun dönem sağlık riskleri de bilinmeyenler arasında yer almaktadır.”

İPF Tedavisinde Hekim, Hasta ve Bakım Sağlayıcı İlişkisi Ne Kadar Önemli?

01 Haziran 2016

Son yıllarda klinik araştırmalar için yeni bir paradigma ortaya çıkmıştır;  klinik çalışmalar sadece hastalar üzerinde çalışılacak basit konular değildir ya da sadece analiz edilecek sayıları oluşmazlar. Hastalara giderek artan şekilde paydaşlardan çok klinik araştırmaların asıl anlamı ve ruhu olarak bakılmaya başlanmıştır. Hasta haklarını savunan organizasyonlar bu harekete dikkat çekici şekilde hız kazandırmışlar ve hasta merkezli sağlık bakımının korunmasına odaklanmışlardır.

Klinik araştırmacıların hastalar için önemli soruları nasıl formüle edecekleri ve hastalar için anlamlı sonuçları nasıl seçecekleri sorusunun yanıtı hastalar ile konuşmaktır. Ayrıca hastalarla birlikte hastalıktan dolaylı olarak etkilenen eş, aile bireyi gibi resmi olmayan bakım sağlayıcılarla konuşmakta gerekmektedir.

Overgaard ve arkadaşları 24 idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastası/ bakım sağlayıcı çifti ve 1 İPF hastası üzerinde yaptıkları çalışmada İPF’nin hastaları, bakım sağlayıcıları ve hasta-bakım sağlayıcı arasındaki ilişkiyi nasıl etkilediğini araştırdılar. 24 bakım sağlayıcının 21’i eş ya da eski eş’ti ve 15 tanesi erkekti. Araştırmacılar yayınlanan çalışmaları kullanarak bir görüşme kılavuzu geliştirdiler. Kılavuzda hastalığın hayatlarını nasıl etkilediği, ne gibi fiziksel ve psikolojik sorunlar yaşadıkları, birbirlerini nasıl destekledikleri ve hastalıkla nasıl baş ettikleri gibi sorular mevcuttu. Araştırmacılar analizlerini yürütürken çerçeve metodunu kullandılar.

Hastalar ve bakım sağlayıcıları İPF hakkında özellikle de hastalığın nasıl ilerlediği ile ilgili bilgilenme konusunda çok hevesliydi. Katılımcılar süreci takip etmek ve hastalıkla başa çıkmak için bir çift olarak sürekli temas halinde birlikte çalışmanın önemi anlamışlardı. Araştırmacılar yaptıkları çalışmada İPF hastalarının tedavisinde hasta ve bakım-sağlayıcılarla yapılan iş birliğinin tedavi uyumunu dramatik şekilde arttırdığını tespit ettiler.

Bu konuda yapılacak çok iş olmasına rağmen İPF topluluğu hastaların tedavi kararlarının en iyi hastalarda ve onların bakıcıları ile birlikte alındığının farkına varmaktadır. Eğer hekimler önemli sağlık kararlarını alırken hasta ve hasta yakınları ile ortaklık kurarsa alınan kararların hastaları nasıl etkilediğini daha iyi anlayabilirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Russell et al. What’s it like to live with idiopathic pulmonary fibrosis? Ask the experts, Eur Respir J 2016; 47: 1324–1326

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image