Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Pulmoner Fibroziste Pulmoner Makrofajlar Araştırıldı.

29 Nisan 2016

Pulmoner fibrozis (PF) nefes almada güçlük ve solunum yetmezliğine neden olabilen ilerleyici bir rahatsızlıktır ve tanıdan itibaren 3 yıllık bir yaşam beklentisine sahiptir. PF’de tedavi seçenekleri oldukça kısıtlıdır ve bu yüzden bu alanda ciddi bir karşılanmamış ihtiyaç vardır. Makrofaj biyolojisine karşı artan yeni ilgi akciğer makrofajlarının kökenleri biyolojileri ve fenotiplerine dair yeni fikirlerin gelişmesine neden oldu.

Bir grup araştırmacı hazırladıkları bir makalede fibrotik akciğer hastalıkları sırasında makrofajların rolüne odaklanan ve fibrotik mekanizmaları inceleyen bir inceleme yayınladı. İncelemede hem insan hem de mürin çalışmaları gözden geçirildi. Böylelike hastalığın tanısı için yeni makrofaj merkezli biyobelirteçler ve gelecekteki anti-fibrotik tedaviler için muhtemel hedefler ortaya çıkarıldı.

Araştırmacılar solunum biyolojisinde makrofajların rollerine geçtiğimiz birkaç yıl içinde yeniden ilgi duyulmaya başlandığını söylediler ve havayolu ve akciğer  mikro çevresinde makrofajların, homeostatik regülasyonda görev aldıkları kadar intersistiyel akciğer hastalığı (İAH) hastalarından enflamasyon ve fibrozisin gelişmesinde de rol  aldığını eklediler. İncelemede makrofajların ve makrofaj ürünlerinin fibrotik sürecin her aşamasında karmaşık bir şekilde yer aldığı vurgulandı. İAH hasta örneklerinde yapılan çalışma İAH sırasında makrofajların düzeninin bozulduğunu açıkça gösteren araştırmacılar bu gözlemlerinin işlevsel ilgisini teyit etmek için mürin modellerini kullandılar.

Araştırmacılar bir sonraki mücadelelerinin bu bulgularının ileride geliştirilebilecek yeni kullanılabilir bir tedaviye dönüştürülebilmesi olduğunu söylediler. Makrofaj ürünlerinin bloklanması, hücresel transfer tedavileri ya da bunların birlikte kullanılmasının oldukça yararlı olabileceğine dikkat çeken araştırmacılar gelecekti araştırmaların fibrotik akciğer hastalık mekanizmalarındaki spesifik akciğer makrofaj gruplarının aydınlatılmasına odaklanması gerektiğini belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Byrne AJ et al. Pulmonary Macrophages: A New Therapeutic Pathway in Fibrosing Lung Disease? Trends Mol Med. 2016 Apr;22(4):303-16.

Bir İPF Mücadelesi – Korkudan Cesarete

14 Kasım 2019

Bir İPF hastası yakını Christie, annesinin hastalığı ile nasıl mücadele ettiğini ve hayatına yön vermek için korkularını nasıl kontrol ettiğini anlatıyor:

"Annem Holly'nin hayatını kurtaracak akciğer naklini beklemek, bana içimdeki korku ve cesaret dinamiklerini keşfetme fırsatı verdi. Bu duygular hayatım boyunca itici güçlerdi. 28 yaşındayım, ama annemin ölümcül bir hastalığı olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalana kadar kendimi bir yetişkin gibi hissetmedim. Evlenmenin yanı sıra, ki bu bence yaptığım en "yetişkince" şeydi, son on yılda yaptığım hiçbir şey kendimi çok “yetişkin” hissettirmedi. Yaptığım ya da yapmadığım, yaşamı şekillendiren kararların çoğu korkuyla şekillendi.

Birbirini takip eden üç yılbaşı tatilinde bir sonraki yıldaki hedefim olarak “Korkunun pilotun olmasına izin verme!” yazdım. Son yılbaşı gecesi, en kötü kabuslarımdan birinde uyandım, ya da uyuyabilseydim uyanacaktım. Yoğun bakım ünitesinde annemi ziyaret edebilmek için yılın ilk Seattle-San Francisco uçuşundaydım. Korku o zaman bile pilotumdu. Annemin gerçekte nasıl olduğunu bilmeme kaygısı beni ona doğru itmişti. Kötü olsaydı bile -ve öyleydi- bunu kendi gözlerimle görmem gerekiyordu. İdiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) anneme bu kadar kısa sürede ödettiği bedeli görünce şok oldum. Uzun zamandır, bu hastalığın ona ne yapacağını bilmek istemiyordum. En sonunda, bundan kaçınmanın bir yolu olmadığında kabusun ortasına kök saldım ve elimden gelen her bilgiyi emdim. Bir süredir şüpheli olduğum şeyi izledim, dinledim ve işledim…Bu hastalık annemi öldürüyordu.

Ziyaretimizden bir saat kadar sonra tuvalete koştum. Anneme başımın döndüğünü söyleyemedim ve kusmak istedim. Ondan pek çok kez yaptığı gibi beni panik ataktan konuşarak çıkarmasını istemedim. O sıkışık tuvalet kabinin duvarında ağlayıp, yere yığılırken bir şey fark ettim. Korku kesinlikle gitmemişti, ama onunla olan ilişkim değişmişti. Onun iyiliği için kendimde bir güç buldum ve onunla paniği reddetme yeteneği buldum. Daha önce çok az kez korkum üzerinde bu tür bir gücüm olmuştu.

Bu durumu ne görmezden gelebilirdim ne de değiştirebilirdim. Beni korkuttuğu için önemli değilmiş gibi davranamazdım da. Beni yolumun içinde dondurmasına ya da beni tamamen bir başka yöne yönlendirmesine izin vermek yerine korkumla yürümek zorundaydım. Telafi etmeyi öğrendim. Sinirlerim yatıştıktan sonra yürüyüşe çıktım. Kocamı, en iyi arkadaşımı ya da bir dizi inanılmaz destekçimi aradım.

Bununla başa çıktım - ve hala onunla kendimce başa çıkıyorum.

Artık Korkularım Pilot Değil

Korkum annem yaşarken ve kötü de olsa nefes alırken yas tutmamı istedi. Bunun yerine, başarılı tedaviyi görselleştirmeye odaklanmaya çalıştım. IPF ile ilgili tek iyi şey, bir akciğer nakli ile tamamen tedavi edilebilmesidir. Bu yaklaşım bir kürden ziyade tedavi olarak kabul edilir. Çünkü bu durumda hasta, hastalıklı organlarını, yaşam boyu süren diğer zorluklar ve risklerle takas etmiş olur. Bu uç bir durumdur ve herkes için doğru seçim değildir.

Annem nakli denemeye karar verdiğinde, her şeyin yoluna girme şansı olduğunu biliyordum. Aklımı serbest bırakıp kötü sonuçların da var olduğu her ihtimali keşfetmesine izin vermedim. Gerçeği inkar etmedim ama her zaman şeytanları eğlendirmemeyi öğrendim. Birkaç yıldır bu yönüm üzerine çok çalışıyorum. Bir ebeveyni kaybetmenin en büyük tehdidi, bunun kararlılığımı arttırmak için yapılan son test olmasıdır.

Bütün bu deneyim bana korkum hakkında yeni bir bakış açısı kazandırdı. Tüm yetişkin yaşamım boyunca, bunun yenilmez olduğuna ikna olmuştum. Beni çıldırtıyordu. Beni umutsuzluğa çekiyor ve kendinden duyduğum şüphe ile beni tekrar tekrar felç ediyordu. En büyük korkularımdan biriyle yüzleşmek beni korkuya rağmen kararlı olmaya gücü bulmaya zorladı.

Korkusuz muydum? Kesinlikle hayır. Sadece güçsüz olmadığımı öğrendim. Korkum üzerinde kontrol sahibi olmak için büyüdüm. Şimdi ben pilotum ve beni bekleyen fırsatlardan gurur duyduğum bir hayat yaratmak için sabırsızlanıyorum. Bu fırsatlar zaten kendilerini bir bir sunuyorlar, bu anlattıklarım da onlardan biri."

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

From Fearful to Fierce: How IPF Helped Me Find My Fighting Spirit, Christie Patient May 31, 2019, Pulmonary Fibrosis News

Genomik Profilleme Kanser Tedavisi Sonuçlarını Nasıl Etkiliyor?

13 Kasım 2019

Genomik tümör profillemesi, her bir hasta için özel ve hassas tedavi vermek için kullanılabilecek tümör dokularındaki birçok genomik değişikliğin tanımlanmasına imkan sağlayan yeni bir tekniktir. Bu teknolojinin kullanımı ve bunun klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkisi hakkındaki veri eksikliği, Suudi Arabistan'dan bir grup araştırmacıyı bu konu ile ilgili bir çalışma yapmaya teşvik etti. Çalışma kapsamında birbirini izleyen 50 erişkin hastanın metastatik solid organ kanserli, tedavi standardına karşı dirençli olan tümör dokuları genomik olarak profillendi.

Çalışmaya dahil edilen hastaların medyan yaşı 56’ydı ve kadınlar hasta grubunun %76'sını oluşturuyordu. Tüm hastalar ağır şekilde tedavi edildi. Hastaların %52'si göğüs, akciğer kanseri veya yumurtalık kanseri gibi ciddi kanser türlerine sahipti. Yapılan analizlerde hastaların %88'inde en az bir genetik değişiklik tespit edildi. Tümör profilleme;

  • genel hasta popülasyonunun %58’inde,
  • meme kanseri hastalarının %87 ve
  • akciğer kanseri hastalarının %14'ünde

tedavi kararlarını yönlendirici oldu.

Daha Uzun Progresyonsuz Sağkalım

Anlamlı hastalık yanıt oranları (tam remisyon, parsiyel remisyon ve stabil hastalık), terapi kararını tümör profili tarafından yönlendirilenlere (29 hastanın 25'i; %86) ve terapi kararına genomik bulgular tarafından yönlendirilmediğine benzerdi (29 hastanın 25'i; %86, 21 hastanın 17'si; %81; P=0.72). Öte yandan, tümör profilleme sonuçlarına dayanarak tedavi kararı alındığında belirlenen medyan progresyonsuz sağkalım bulgular tarafından desteklenenler arasında anlamlı olarak daha uzun bulundu (sırasıyla 12.0 ve 5.2 ay; tehlike oranı %95 ve CI:0.32 idi [0.13-0.81]; P = 0.017). Genel sağkalım farkı tahmin edilemeyecek olsa da, 12 aylık sağkalım, desteklenen ve desteklenmeyen gruplarda sırasıyla %64 ve %53 idi.

Sonuç olarak, kanser hastalarındaki hassas tıp yaklaşımları, onkoloji topluluğu için hala önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Ancak bu teknolojiler özellikle ilerlemiş hastalık durumlarında yararlanılabilecek terapötik seçeneklerin sayısını arttırabilir. Araştırmacılar kendileri ve diğerleri tarafından gösterilen potansiyel faydaya rağmen, ideal istenen etkiyi elde etmek için hala uzun bir yol olduğunun altını çizdiler. Gelecekteki araştırmalar, hastalık süresince genomik profil teknolojisinin ne zaman gerçekleştirileceğine, en güvenilir ve doğrulanmış sıvı biyopsi tekniğinden yararlanarak uygun adayların seçilmesine yardımcı olan en güvenilir biyobelirteçler olan en verimli ve onaylanmış platforma hitap edebilmelidir. Uzmanlar, özellikle gelişmekte olan ve düşük gelirli ülkelerdeki hastalar için tümör profili oluşturmayı daha uygun maliyetli hale getirmek için yeni yollarının araştırılması gerektiğinin önemine dikkat çektiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Ezzeldin M. Ibrahim et al. Genomic Profiling for Patients with Solid Tumors: A Single-Institution Experience Annals of Clinical Oncology doi:10.31487/j.ACO.2019.02.04 Volume 2(2): 3-7

İPF ile Başa Çıkmak için Mizahı Kullanmak

04 Kasım 2019

Her bir İPF hastası, bu ölümcül hastalığın hayatlarına getirdiği umutsuzluk ile mücadele etmenin bir farklı bir yolunu buluyor. Bir İPF hastası olan Charlene Marshall okuyucuları ile kendi tecrübesini paylaştı.

“Nisan 2016'da idiyopatik pulmoner fibroz (İPF) teşhisi konduğumda tüm dünyam alt üst oldu. İnterstisyel akciğer hastalıkları hakkında hiçbir şey bilmiyordum ve aniden hayatımın her alanında genç bir yetişkin olarak akciğer sağlığımı düşünmek zorunda olduğum için acı hissettim. Hastalığım kötüleştikçe hayatımı daha iyi hale getirmeye çalışmak haksız, sinir bozucu ve yorucu geldi. Birkaç yıl içinde, muhtemelen oksijen desteği kullanmam gerekeceği ve merdiven çıkmaya zorlanacağım söylenmişti. Geçen yıl bu hastalıkla iki farklı insan gibi hissetmek hakkında bir yazı yazdım. Bazen hayatım kontrolden çıkıyor, diğer zamanlarda oldukça iyi başa çıkabildiğimi hissediyorum. Ancak, geliştirdiğim başa çıkma stratejileri her zaman işe yaramıyor ve başka şeyleri denemeye her zaman açık olmam gerekiyor.

Son zamanlarda, başa çıkma becerileri listeme mizahı ekledim. Yaşam, kahkahayı takdir etmemek için çok kısa. Öte yandan kronik bir hastalıkla yaşarken bazen bu hayatın komik tarafını bulmak zor olabiliyor. Teşhisimi başkaları ile paylaştığımda cevapları büyük ölçüde değişiyor. Bazen insanlar meraklıdır ve sorulara cevap vermezler. Hastalığın ilerlemesi hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlar. Diğerleri ise tartışmaya kapalı. Duymak istemiyorlar çünkü ölümcül bir hastalığım olduğunu kabul etmeleri onlar için çok zor olabiliyor. Birkaç kez karşımdaki insanlar duygu selin kapıldığını gördüm. Bu gibi durumlarda göz yaşları duygularımı da tetikliyordu. Ama bir süredir aşırı duygusallaşmayı nasıl önleyeceğimi öğrendim. Bu yoğun anlarda bana yardımcı olması için mizahı keşfettim.

Geçtiğimiz günlerde, hastalığımı yeni öğrenmiş bir aile dostumun duygularını sakinleştirmek için mizahı kullandım. Dostum başlangıçta meraklıydı ve bu hastalık hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyordui. Kendisine en nihayetinde akciğer nakline ihtiyaç duyacağımı açıkladığımda, İPF'nin kötü prognozu ile birlikte ağlamaya başladı. Bana ölüp ölmediğimi sordu. Cevap olarak, “Hepimiz ölüyoruz; sadece bu bana akranlarımdan biraz daha hızlı olabilir.” dedim. Bu beklenmedik samimiyetime gülmekten kendini alamadı.

Oksijen Tüpümü Tasma Gibi Kullanıyorlar

O anda, hastalığım ile ilgili haberleri sevdiklerimle paylaşma konusunda mizahın ne kadar yararlı bir başa çıkma stratejisi olabileceğini anladım. Aile dostumuzun kahkaha patlatması, üzüntü ifadesinin ardından bize rahatlama getirdi. Diğer hafif konulara geçmeden önce konuşmamıza devam ettik, tanı aldığımdan beri hayatımı nasıl yönettiğim hakkında konuştuk.. İyi bir kahkahadan sonra hastalığım hakkında açıkça konuşmak için daha iyi bir ortamın oluştuğunu söyleyebilirim.

Ayrıca, mizah, ek oksijen kullanma ihtiyacım konusunda da faydalı oldu. Çok konuşmaya meyilliyim ve biraz da sosyal birisi olarak tanınıyorum. İş arkadaşlarım ve ben bir toplantıya ya da kahve içmeye giderken genellikle ofiste başka biriyle konuşmak için dururum. İş arkadaşlarımın çoğu benim için oksijeni sormadan taşıdığı için minnettarım, bu yüzden sadece yanlarına yürümek zorundayım. İş arkadaşlarımın birinin dediği gibi “sallanmaya” başladığımda, kanül çizgimde hafifçe bir iz bırakarak gitmemiz gerektiğini gösteriyor. Odaklanmam gerektiğinde insanların kanülümü tasma olarak kullanması şaka haline geldi. Bu gibi durumlar yaşandığında gülüyoruz, ek oksijen kullanmak zorunda kalmamdaki hayal kırıklığımı hafifliyor.”

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

I Use Humor as Part of My Coping Strategy with IPF Charlene Marshall August 22, 2019  Pulmonary Fibrosis News

Kan Basıncı ile İlgili Şimdiye Kadar Yapılmış En Büyük Genetik Çalışma

16 Ekim 2019

Tansiyon ya da kan basıncı, kalbin kanı pompalarken damar cidarında oluşturduğu basınçtır ve mm cıva (Hg) olarak ifade edilir. Bu basıncın istenilen değerlerin üzerinde olması durumu ise hipertansiyon olarak tanımlanır.

Normal kan basıncı değerleri sırasıyla sistolik için en çok 130 mm Hg, diastolik için ise en çok 85 mm Hg olmalıdır, bu değerler normal kan basıncı değerleridir. Sınırda normal değerler; sistolik kan basıncı için 130-139 mm Hg, diastolik kan basıncı içi 85-89 mm Hg'dır. Hipertansiyon sınırı ise sistolik kan basıncı için 140 mm Hg ve diastolik kan basıncı için 90 mm Hg'dır.

Hipertansiyonun genetik bir yönü olduğu düşüncesi ile yola çıkılan, bir milyondan fazla insanla şimdiye kadar yapılmış en büyük genetik analiz, yüksek tansiyonla ilişkili 535 yeni gen tespit etti. Şimdiye kadar tanımlanan tüm genetik varyantlar, yalnızca farklı kan basıncı olan iki kişi arasındaki farkın %3 ila %4'ünü açıklamaktaydı. Ancak bu yeni çalışma, kan basıncını etkileyen üç kat daha fazla genetik özellik tespit etti.

7 Milyon Varyant İncelendi

Nature Genetics'de yayınlanan bulgular, gelecekte kardiyovasküler hastalık önleme potansiyeli olan kan basıncı düzenlemesi için yeni biyolojik yollar belirlemiş oldu. Bilim adamları, sistolik ve diyastolik kan basıncı ve nabız basıncı ile olan ilişki için yaklaşık 7 milyon ortak genetik varyantı incelediler. Bir bireyin kan basıncını etkileyen toplam 535 yeni gen tanımladılar. Böylece tanımlanmış olan toplam 901 gen oldu.

Ayrıca hipertansiyon ve yaşam tarzı riskleri arasında genetik bir örtüşme vardır, örneğin bir kişinin meyve, su, çay, kafein, alkol ve tuz alımı ile de ilişkili birçok tansiyon geni mevcuttur. Bu bilgiler toplandıkça hipertansiyonla daha etkili mücadele etmek mümkün olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Evangelos Evangelou et al. Genetic analysis of over 1 million people identifies 535 new loci associated with blood pressure traits. Nature Genetics, 2018; 50 (10): 1412 DOI: 10.1038/s41588-018-0205-x

Gebelikte Maruz Kalınan Polen Bebeklik Astımına Neden Olabilir Mi?

14 Ekim 2019

Yeni araştırmalar, Avusturalya Melbourne'de yılın son üç ayında doğan çocukların astım gibi solunum yolu hastalıkları geliştirme riskini daha yüksek oranlarda taşıdıklarını ortaya çıkardı. Uluslararası araştırmacılardan oluşan bir ekip, bu çalışma için Melbourne, Danimarka ve Almanya'da doğan yüzlerce bebekten toplanan kordon kanını analiz etti.

Her iki yarıküredeki çimen poleninin en yüksek olduğu mevsim sırasında doğanların, umbilikal kord kanında alerjik hastalıkların gelişimini tahmin etmek için kullanılan bir işaretçi olan yüksek immünoglobulin E (IgE) seviyelerine sahip olduğunu keşfettiler. 

Baş araştırmacı La Trobe'nin Psikoloji ve Halk Sağlığı Okulu'ndan Doç. Dr. Bircan Erbaş’a göre, çalışmanın amacı hamilelik sırasında ve doğumdan hemen sonra yüksek çim polenlerine maruz kalmanın etkisini belirlemekti. Dr. Erbaş konu ile ilgili; “Birçok çalışma, kordon kanında yüksek IgE seviyelerine sahip bebeklerin daha sonra çocuklukta alerji geliştirmeye devam edebileceğini gösteriyor. Ancak rahim içinde polene maruz kalmadan nasıl etkilendiği hakkında çok az veri var.” şeklinde konuştu.

Hamilelikte Risk Artmıyor

Araştırmacılar, Ekim ve Aralık aylarında Melbourne'de doğan bebekler arasında yüksek IgE seviyeleri buldular. Avrupa'nın en yoğun polen mevsimi Nisan ayında doğan Alman ve Danimarkalı bebekler için IgE seviyeleri en yüksekti. Ancak, aynı zamanda tüm bir polen mevsimi boyunca hamile olunmasının da bebekler üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.

Bu bebeklerin daha düşük IgE seviyelerine sahip olduklarını gösterdiler. Bu önemli bir bulgudur ve duyarlılık bariyerinin olası gelişimini göstermektedir. Ancak, polen maruziyetinin özel risk süresi dönemlerini tanımlamak için çalışmalar devam etmektedir.

Araştırmacılar, çalışmanın sonuçlarının yüksek polen mevsimlerinde doğan tüm bebeklerin solunum yolu hastalığı veya başka alerjiler geliştireceğini göstermediğini de vurguladılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susanto N. et al. ,. Environmental grass pollen levels in utero and at birth and cord blood IgE: Analysis of three birth cohorts. Environment International, 2018; 119: 295 DOI: 10.1016/j.envint.2018.06.036

Astım Hastalarında Obezite Riski Daha Fazla

11 Ekim 2019

Avrupa Solunum Derneği Uluslararası Kongresi'nde (ERS International Congress 2018) sunulan yeni bir araştırma, yetişkinlikte astım geliştiren ve alerjik olmayan astımı olan hastaların yüksek obezite riskine sahip olduklarını göstermektedir.

Araştırmanın arkasındaki ekip, astım ile obezite arasındaki ilişkinin daha önce düşünülenden daha karmaşık olduğunu ve bu iki büyüyen sağlık sorununu daha iyi anlamak ve ele almak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu ileri sürdü. Araştırmacılar, obezitenin zaten astım için belki fizyolojik, belki de metabolik veya enflamatuvar bir değişim yoluyla tetikleyici olabileceğini bildiklerini fakat şimdiye kadar tersinin, yani astımın da obeziteye yol açıp açmayacağının doğruluğu konusunda çok az araştırma yapıldığını belirttiler. Bilim insanları yaptıkları yeni çalışma ile ilk defa bu iki durum arasındaki ilişkiyi gözlemleye yetecek kadar yeterli insan ve süreye sahip olduklarını vurguladılar.

Araştırma, Avrupa Topluluğu Solunum Sağlığı Araştırması'nın bir parçasıydı ve araştırmanın başlangıcında 12 ülkeden obez olmayan (vücut kitle indeksi < 30 kg/m2) 8.618 kişi içeriyordu. Çalışmada katılımcıların, astım ve astım atağı geçirmeleri veya önceki 12 ay içinde bir nefes darlığı atağı ile uyanmaları veya astım ilaçları kullanmaları ile astım hastalığına sahip oldukları kabul edilmiştir.

1990’larda çalışmaya dahil edilmeye başlanan katılımcılar sonraki 10 yıl ve sonraki 20 yıl zaman aralıklarında takip edildi. Araştırmacılar, çalışmanın başlangıcında astıma sahip olma ile 10 yıl sonra obez olma olasılığı arasındaki ilişkileri incelediler. Çalışmada ayrıca ilk 10 yıl içinde astım geliştirmiş olan bireyler ve 20 yıllık obezite riski de araştırıldı. Çalışmada yaş, cinsiyet,  ülke ve fiziksel aktivite de dahil olmak üzere diğer risk faktörleri de dikkate alındı.

Obezite Yetişinlik Astımı ile İlişkili

Çalışmanın başlangıcında astımı olanların %10,2'sinin on yıldan beri obez olduklarını tespit edildi. Astımı olmayanların %7,7'si başlangıçtan on yıl sonra obez hale geldiler. Obezite riskindeki artış, astımı erişkin yaşlarda başlayan insanlarda daha da yüksekti. Buna ek olarak astımı olan ancak alerjisi olmayan kişilerde risk daha fazlaydı..

Araştırmacılar 20 yıllık bir süre zarfında çok sayıda kişiyi çalışmalarına dahil ederek, özellikle yetişkinlikte astıma yakalanan ve alerjik olmayan astıma sahip hastalarda astımın obeziteye nasıl sebep olduğunu gözlemeyebildiklerini belirttiler. Çalışmadaki bulgular, iki durum arasındaki ilişkinin daha önce fark edilenden daha karmaşık olduğunu gösterdi. Halen astımın neden obezite geliştirme riskini arttırdığı ve tedavilerin bu risk üzerinde herhangi bir etkisinin nasıl olduğu anlaşılamadı. Bilim insanları bu soruların cevaplarını bulabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

ERS 2018 Abstract no: OA297, "Effect of asthma on the development of obesity among adults: Results of the European Community Respiratory Health Survey (ECRHS)", S. Moitra et al; Asthma in children and adults: long-term aspects, 9:30 hrs CEST, Sunday 16 September, room 7.3M, Paris Expo Porte de Versailles.

Kanserle Mücadelede NK Hücreleri

19 Eylül 2019

CAR (kimerik antijen reseptörü) tedavisi, bir hastanın kanından bir tür immün hücrenin çıkarılmasını ve genetik olarak laboratuvarda değiştirilmesini içeren yeni bir immünoterapi türüdür. Bu, kanser hücrelerini aramak ve yok etmek için hazırlanmış bir süper yüklü immün hücresi oluşturur. Bu değiştirilmiş yeni hücre daha sonra laboratuvarda çoğaltılır ve bu kanserle savaşan hücrelerin bir ordusu tekrar hastaya yerleştirilir.

Son yıllarda CAR-T adı verilen bu yeni nesil immünoterapiler çeşitli hematolojik kanserlerde kullanılmaya başlandı. Ancak mevcut CAR-T terapileri çok pahalıdır ve her hasta için özel olarak üretilmektedir. İngiltere’de yeni başlayan bir çalışmada yer alan bilim adamları, üzerinde çalıştıkları yeni CAR-T tedavisinin on kat daha ucuz olma potansiyeline sahip olduğunu ve birden fazla hastada bir partinin kullanılmasını sağlamak için seri üretilebileceğini belirtiyorlar.

Yeni araştırmalar, CAR19-iNKT'nin farelerin %60'ındaki tüm kanser hücrelerini elimine ettiğini gösteriyor ve hayvanların %90'ı uzun vadede hayatta kalıyor. Bu erken bulgular laboratuvarda özenle tasarlanan bir çeşit immün hücrenin "süperşarjlı" halinin kanser hastaları için yeni bir tedavi umudu olabileceğini gösteriyor.

CAR-T’den Daha Başarılı

Şu anda CAR-T tedavilerinin oluşturulması için bir T hücresi adı verilen bir tip bağışıklık hücresi kullanılmaktadır. Bununla birlikte bilim insanları yeni çalışmada, iNKT adı verilen biraz farklı tipte bağışıklık hücresi kullandılar. Bu hücreler vücutta daha nadir olmakla birlikte, araştırmacılar CAR19-iNKT'nin kanser hücrelerini yok etmede CAR-T'den daha etkili olduğunu buldular.

Ekip, lenfomalı fareleri tedavi etmek için genetik olarak tasarlanmış hücreleri kullandıklarında, CAR19-iNKT hücreleri ile tedavi edilen hayvanların %90'ının hayatta kaldığını gördüler. Bu oran CAR-T ile tedavi edilenlerde %60 idi.

Araştırmacılar, genetik olarak tasarlanmış hücrelerin beyne gidebileceğini ve büyük tümörlerin üstesinden gelebileceğini de gördüler. Bu da teknolojinin beyin tümörleri ve prostat ve yumurtalık gibi diğer kanserler için kullanılma olasılığını arttırıyor.

Mevcut CAR-T hücreleri üretme yöntemleri hastanın kendi T hücrelerini kullanır. Bununla birlikte, iNKT-hücreleri sağlıklı bireylerden elde edilebilir ve T hücrelerinin aksine hastanın eşleştirilmesine gerek yoktur. Bu, CAR19-iNKT hücre tedavisinin üretiminin de kolay olacağı anlamına gelir.

Ekip, bir sonraki hedeflerinin hastalar üzerinde çalışmalara başlamak olduğunu ve eğer başarılı olursa çığır açacak bir tedavi yöntemi olabileceğini belirtiyor.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Rotolo A, et al. Enhanced Anti-lymphoma Activity of CAR19-iNKT Cells Underpinned by Dual CD19 and CD1d Targeting. Cancer Cell, 2018; 34 (4): 596 DOI: 10.1016/j.ccell.2018.08.017

İPF Hastalarında Kanser Nasıl Seyrediyor?

18 Eylül 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve akciğer kanseri arasında bir ilişkinin var olduğu bilinmesine rağmen, Birleşik Krallık ve Japonya'da yapılan önceki çalışmalar, bu hastalar arasındaki akciğer kanseri prevalansını birbirinden farklı, değişen aralıklarda tahmin etmiştir.

İnterstisyel akciğer hastalığı (İAH) ise, interstisyum denilen alveollerin çevresini ve dokusunu etkileyen birbirinden farklı bir çok akciğer hastalığından oluşan geniş bir hastalık yelpazesi için kullanılan bir terimdir. Sebebi henüz bilinmeyen İLD’lerin bir tanesi de İPF'dir.

Pittsburgh Üniversitesi'nden araştırmacılar tarafından yürütülen bir çalışma, İPF’li veya İAH'lı hastalar ile genel popülasyondaki akciğer kanseri insidansını karşılaştırmayı amaçladı. Araştırmacılar çalışmaları için 2000 ve 2015 yılları arasında toplanan Simmons Interstisial Akciğer Hastalığı Merkezi'nden alınan verileri kullandılar.

Ekip, 1108 İPF hastasını ve İPF dışı İLD'li 841 hastayı içeren 1953 hastadan elde edilen verileri analiz etti. Çalışmaya dahil edilen hastalardan 31 İPF’li ve 16 IPF dışı İLD hastasının akciğer kanserine yakalandığı tespit edildi. Araştırmacılar, iki grup arasındaki bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığını belirttiler ve İPF hastalarının genel popülasyona kıyasla akciğer kanseri insidansının 3,34 kat daha fazla, İPF dışı İLD’si olan hastalarının insidansının ise 2,3 kat daha yüksek olduğunu buldular.

Bilim insanları ek olarak İPF ve İPF dışı İLD grupları arasındaki ile genel popülasyonda ortaya çıkan akciğer kanserinin özelliklerini araştırdılar ve bu gruplar arasında bir farklılık olup olmadığını anlamaya çalıştılar.

Sigara İçiminden Bağımsız Risk Faktörü

Çalışmada İPF'deki akciğer kanserinin, sporadik akciğer kanserinden fenotipik olarak ayırt edici olduğunu bulundu. Fenotipik olarak ayırt ediciliğin İPF hastalarında belirli kanser özelliklerinin, genel popülasyondaki akciğer kanserinden farklı olduğu anlamına geldiğini belirten araştırmacılar, İPF hastalarında akciğer kanserinin daha çok alt lobları etkilediğini ve sıklıkla skuamöz hücreli karsinom tipinde olduğunu belirttiler.

İlginç bir şekilde, araştırmada İPF olmayan akciğer kanseri hastaları ile karşılaştırıldığında daha az İPF hastasında sigara içeme öyküsü olduğu tespit edildi. Bilim insanlarına göre bu durum İPF'nin akciğer kanseri için bir sigaradan bağımsız risk faktörü olduğu fikrini destekliyor.

Araştırmacılar, İPF hastalarının akciğer kanserindeki mortalite açısından İPF dışı İLD grubuyla karşılaştırıldığında İPF hastaları arasındaki mortalite oranının daha kötü olduğunu buldular.

Sonuçlara göre araştırmacı ekip, akciğer kanserinin genel popülasyona kıyasla İPF hastalarında yaklaşık 3,34 kat daha fazla görülmekte olduğunu ve akciğer kanseri olmaksızın İPF’e kıyasla, skuamöz hücreli karsinom ve alt lobun tutulumuyla daha kötü prognoz ile ilişkili bulduklarını belirttiler.

Bilim insanları son olarak, bu popülasyonda akciğer kanseri taramasının hastalığın seyrini gerçekten etkileyeceğine inanılıyorsa akciğer kanserinin İPF hastalarını nasıl etkilediğini daha iyi anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunun altını çizdiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Yoon JH et al. Characteristics of lung cancer among patients with idiopathic pulmonary fibrosis and interstitial lung disease – analysis of institutional and population data Respiratory Research 2018 19:195

Azalan Akciğer Fonksiyonu ve Kardiyovasküler Risk

17 Eylül 2019

Kardiyak ve pulmoner fonksiyonlar genellikle birbirinden ayrı olarak incelenmektedir. Ancak, bozulmuş akciğer fonksiyonunun, kardiyovasküler mortalitede neredeyse iki kat artışla ilişkili olduğu bilinmektedir ve akciğer hastalığı olan insanlar arasında koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği daha yaygındır.

Hem 1 saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) hem de zorlu vital kapasite (FVC) yaşla birlikte doğal olarak düşmektedir. Bu düşüşün hızının çevresel ve genetik faktörlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Akciğer fonksiyonundaki hızlı düşüş, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkilidir ve düşüş oranı kardiyovasküler mortaliteyle ilişkilidir, ancak düşüşün kardiyovasküler olaylarıyla nasıl ilişkili olduğu bilinmemektedir. Erken veya yeni başlayan kalp yetmezliği, spirometrik ölçümlerinde hızlı bozulmaya neden olabilir, ancak erken veya tanı konmamış kalp yetmezliğine sekonder hızlı akciğer fonksiyonlarındaki düşüşün, kısa dönemde kalp yetmezliğinin tahmin edilmesinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, akciğer fonksiyonundaki düşüşün, kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı ve inme ile ilişkili olup olmadığı değerlendirildi. Araştırmacılar analiz için, koroner kalp hastalığı olmayan ve 1. ziyarette (1987-1989) ve 2. ziyarette (1990-1992) spirometri uygulanan 10.361 ARIC (Topluluklarda Ateroskleroz Riski) katılımcısı hakkındaki verileri incelediler. Çalışmada hızlı akciğer fonksiyon düşüşü 2,9 ± 0,2 yıl boyunca FEV1 (yılda>%1,9 düşüş) veya FVC'deki (yılda>% 2,1 düşüş) düşüşün en büyük çeyrekliği (n = 2585) olarak tanımlandı.

FEV1’deki Hızlı Düşüş, Kalp Yetmezliğinin Öncüsü

FEV1 veya FVC'de hızlı düşüş ve bunun ardından gelen kalp yetmezliği, koroner kalp hastalığı, inme veya bunların kombinasyonu arasındaki ilişki; bazal spirometri değeri, demografi, boy, vücut kitle indeksi, kalp hızı, diyabet, hipertansiyon, düşük yoğunluklu lipoprotein, lipit düşürücü ilaç kullanımı, B tipi natriüretik peptid için N-terminal prohormon fragmanı ve sigara kullanımı için ayarlanan çok değişkenli Cox regresyon kullanılarak değerlendirildi.

Çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 54 ± 6 yıldı, %56'sı kadındı ve %81'i beyazdı. 17 ± 6 yıllık takipte, kalp yetmezliği %14, koroner kalp hastalığı %11, inme %6 ve kompozit %24 olarak gerçekleşti. FEV1 ve FVC'deki hızlı düşüş, kalp yetmezliği riskinin artmasıyla ilişkiliydi. İzlemin ilk yılında en prognostik olanı FEV1'deki hızlı düşüştü. FEV1'deki hızlı düşüş, aynı zamanda inme ile de ilişkiliydi.

Araştırmacılar akciğer fonksiyonlarında seri spirometri ile değerlendirilen hızlı bir düşüşün, daha sonraki koroner kalp hastalığının, özellikle de kalp yetmezliğinin görülme sıklığı ile ilişkili olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Odilson M. Silvestre, Wilson Nadruz Jr., Gabriela Querejeta Roca, Brian Claggett, Scott D. Solomon, Maria C. Mirabelli, Stephanie J. London, Laura R. Loehr and Amil M. Shah. Declining Lung Function and Cardiovascular Risk,J Am Coll Cardiol. 2018;72:1109-1122.

AMKL’de Patolojik İnceleme

16 Eylül 2019

Akut lösemide hastalığın ilerlemesi hızlıdır ve olgun hücrelerden ziyade henüz olgunlaşmamış kemik iliği hücrelerinden (blast denilen hücreler) köken alır. Akut ve kronik lösemilerin her iki tipinde de lösemi hücresinden bir trilyondan fazla yeni lösemi hücresi gelişir; bu hücreler normal hücreler gibi işlev göremezler ve zaman içerisinde kemik iliğini istila ederler. Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL) tipindeki blast hücreleri olgunlaşmamış pulcuk hücrelerini yapan ana hücrelere (megakaryositler) benzemektedir.

İmmünohistokimya (IHC) çekirdek biyopsi bölümlerinin boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli bir rol oynar. ABD merkezli yeni bir çalışmada, yaygın olarak kullanılan patolojik boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamak hedeflendi. Çalışmada elde edilen bulgular geçtiğimiz günlerde yayınlandı.

Çalışmada CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

İlk Sırada CD42b Kullanılması Önerildi

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 olarak saptandı. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya kadar yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka tespit edilemedi.

Bu bulgulara göre CD42b, megakaryositik blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabilirken; CD61, CD42b negatif olan nadir vakalar için yedekte tutulabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir gerek yoktur.

Bu çalışmada elde edilen bulgular, patologlara ve hamatologlara tanısal yöntem ile alakalı önemli bir yol çizer nitelikteDİR. Tedaviye erken başlanması bu tarz hematolojik malignitelerde önem kazanmakta ve bu yüzden doğru tanıya ulaşmak oldukça değerli olmaktadır. Araştırma ekibinin önerisi AMKL tanısı için rutin kullanımda CD42b’nin kullanılması yönünde olMUŞTUR. Bu sayede %90’ın üstünde hassasiyetle tanıya ulaşmak mümkün olabilecektir. %10’luk negatif vakalarda ise CD61 ile onaylamak oldukça değerli olacaktır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Matthew M. Et al, The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia, Am J Clin Pathol. 2018 Oct 1;150(5):461-467. doi: 10.1093/ajcp/aqy074.

Akut Megakaryoblastik Lösemide Tanısal Yöntemler

09 Eylül 2019

Akut megakaryoblastik lösemi (AMKL), çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinin (AML'ler) %15'ini oluşturur. Down sendromu ile ilişkili olmadığı durumlarda, AMKL kötü prognozla ilişkili yüksek riskli bir AML alt tipi olarak tanımlanır.

AMKL tanısı kemik iliğinde veya periferik kanda %20 veya daha fazla blast varlığına dayanır. Bunun en az %50'sinin ya akış sitometrisi ve / veya immünohistokimya (IHC) ile megakaryositik farklılaşma kanıtı göstermesi gerekir. AMKL vakalarının çoğunda yaygın miyelofibrozis bulunması nedeniyle kemik iliği aspirat yaymaları morfolojik blast sayımında sınırlı potansiyele sahip olabilir ve potansiyel olarak toplam blast sayısının hafife alınmasına neden olabilir.

Farklı Boyalar İncelendi

Çekirdek biyopsi materyallerinin IHC boyanması sıklıkla AMKL tanısında önemli rol oynar. Yapılan yeni bir çalışmanın amacı, yaygın olarak kullanılan boyaların megakaryositik farklılaşma belirteçleri için göreceli hassasiyetlerini tanımlamaktı. Bu sebeple CD42b, CD61 ve von Willebrand faktörü (vWF) için IHC boyalarının duyarlılıkları 32 pediatrik AMKL olgusunda karşılaştırıldı.

CD42b, CD61 ve vWF'nin duyarlılıkları sırasıyla %90.6, %78.1 ve %62.5 idi. CD42b ve CD61 birlikte kullanıldığında, kombine hassasiyet %93.6'ya yükseldi. Hem CD42b hem de CD61 negatifken vWF'nin pozitif olduğu hiçbir vaka yoktu.

Bu sonuçlar birlikte değerlendirildiği zaman CD42b’nin, megakaryositik soylardaki blastlar için tek bir birinci satır işaretçisi olarak güvenilir bir şekilde kullanılabileceği görüldü. CD61 ise, CD42b negatif olan nadir vakalar için kullanılabilir. CD42b ve CD61 mevcut olduğunda, vWF'nin rutin kullanımı için bir rol yoktur.

Bu çalışma için son yıllarda piyasaya sürülen CD41 için IHC'nin değerlendirilmemesi bir sınırlama olarak görüldü. Her ne kadar CD41, CD61 ile birlikte, FC tarafından %100 duyarlılık gösterse de, AMKL bağlamında CD41 IHC'nin duyarlılığını karakterize eden veriler literatürde çok azdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Klairmont M, et al. The Comparative Sensitivity of Immunohistochemical Markers of Megakaryocytic Differentiation in Acute Megakaryoblastic Leukemia. Am J Clin Pathol. 2018;150(5):461-467

Bir İPF Hastasının Bağımsızlık Savaşı

05 Eylül 2019

Genç bir yetişkin olarak idiyopatik pulmoner fibroz (İPF) teşhisi konulduktan sonra en büyük korkularımdan biri kişisel bağımsızlığımı kaybetmekti. Önceki yazılarımda, yıllarca düzenli olarak işe nasıl katıldığımı ve gönüllü bir rol üstlendiğimi, geniş bir arkadaş ve meslektaş ağı oluşturduğumdan bahsetmiştim. Çevremdeki bazı insanlar beni “Energizer Tavşanı” olarak nitelendirirdi, çünkü gün doğumundan gün batımına kadar meşguldüm ve bu tanım çok hoşuma gitmişti.

IPF hayatıma girdikten sonra, büyürken edindiğim bağımsız olma isteğimi yitirmekten için korktum. Günlük görevlerimin çoğunda hala kendime güvenirken, bazen IPF ilerledikçe zamanın benim aleyhime işleyip işlemediğini merak ediyordum.

Görünmez Hastalık

Bu hastalıkla ilgili en zor şeylerden biri hastalığın görünmez olmasıdır. Birçok insan bir İPF hastasının nefes almak için ne kadar mücadele ettiğini bilmiyor. Ne yazık ki, bu mücadele bazen tembellik olarak algılanıyor. Oksijen desteğimi taktığımda, birçok kişi bana yardım etmeye istekli davranıyor. Bir kapıyı açık tutuyor ya da yiyecekleri sepete koymak istiyorlar. Bu davranışlar benim için büyük ölçüde makbule geçse de işin üzücü yanı, bu yardıma yalnızca oksijen desteğini kullandığımda ihtiyacımın olmaması.

Günlük işlerimi yaparken, işe giderken, köpeğime bakarken ve yemek hazırlarken birinin yardıma ihtiyacımın olabileceğini bilmesi zor. Gerçek şu ki, iyi günlerimde bile bu işlerden herhangi birisi için her zaman yardıma ihtiyacım var.

Sürekli kendi kendime yeter olmak ve başkalarından yardım almak arasında bir denge bulmakta güçlük çekiyorum. Oksijenimi takmanın başkalarına kendimi yorgun veya nefessiz hissettiğimi bilmelerini sağladığını ve onların yardımlarını sunma olasılıklarının daha yüksek olduğunu biliyorum. Bununla birlikte, oksijeni çok sık giymek istemiyorum ve ciğerlerimin nefes almak için her zaman bu desteğe ihtiyaç duymasını istemiyorum. Korkum, akciğerlerimi her zaman oksijen kullanarak rahatlatırsam ciğerlerimin durumda daha hızlı kötüleşmesi. Bu durumda da zor olan, insanların ek oksijeni kullanmadığım zamanlarda yardıma ihtiyacım olmadığını düşünmeleridir. Bu şekilde kendime bir kötülük mü yapıyorum? Çünkü böyle davranınca diğerleri iyi olduğumu ve yardımlarına ihtiyacım olmadığını düşünüyor.

Mücadeleyi Anlamak

İPF ile yaşayan hastaların bakıcılarına, arkadaşlarına veya aile üyelerine, birçoğumuzun bu görünmez hastalık ile karşılaştığı mücadeleyi anlamanıza yardımcı olmak için bu makaleyi yazmak istedim. Bağımsızlığımızı mümkün olduğu kadar uzun süre korumak istiyoruz ve ciğerlerimizi güçlü kalmaya zorlamak istiyoruz, bu da bazen ek oksijeni kullanmamak anlamına geliyor. Bu, yardımınıza ihtiyacımız olmadığı anlamına gelmez. Hala enerjimizden daha fazla tasarruf etmemize izin veren, halen yapabildiğimiz görevlerin herhangi birinde yardımdan memnuniyet duyarız.

Hastalığım ilerledikçe, eskiden yaptığım bazı işler zorlaştı ve yardım istemeyi öğrenmek zorunda kaldım. En çok zorlandığım şey bağımsızlığımı elimde tutmak, öte yandan yardıma ihtiyacım olmadığının varsayılması da beni üzüyor. Bu durumun sadece benim değil, bütün İPF hastalarının sorunu olduğunu düşünüyorum.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

When the Desire for Independence Backfires for Adults with IPF JUNE 20, 2019 by Charlene Marshall Pulmonary Fibrosis News

Günümüzde Kişiselleştirilmiş Tedavide Ne Gibi Sınırlamalar Mevcut?

26 Ağustos 2019

Günümüzde kanser tedavisini kişiselleştirmede devam eden gelişmelerin somut bir dönüm noktası olarak ABD Gıda ve İlaç İdaresi'nin (FDA) birkaç ayda bir, yeni bir moleküler hedef için etkili bir yeni tedaviyi onaylamasını kabul edebiliriz. 

 Öte yandan, genetik test yapan farklı şirketler ve bu şirketlerin sundukları analizler arasındaki sonuçların tutarsızlığını gösteren bazı veriler bulunmaktadır. Aynı zamanda, içinde sadece onaylı tedavilerin mevcut olduğu belirteçleri içeren daha sınırlı moleküler testlerle karşılaştırıldığında, geniş NGS (New Generation Sequencing – Yeni Nesil Sekanslama) testlerinden sağlanan klinik yararı gösteren ileriye dönük randomize çalışma verilerine ihtiyaç halen karşılanmamıştır.

Bütün bu kısıtlamalara rağmen NGS, günümüzde rutin olarak onkoloji pratiğine dahil edilmiştir. Bir elin parmakları ile sayabileceğinizden daha fazla mutasyon analizi yapmak istediğinizde, NGS kullanımı hem maliyet hem de doku kullanımı açısından daha avantajlı olmaktadır. Bu durum, sadece maç paketinin, kapsamlı bir Premium TV paketinden daha pahalı olması durumunda diğer kanalların çoğunu izlemeyecek olmamıza rağmen Premium TV paketini tercih etmeye benzetilebilir. Ancak bazı uzmanlara göre “daha fazlası daha ​​iyi” yaklaşımının olumsuz bir yanı da olabilir. Bu ekstra kanallar televizyon izlemenin daha kafa karıştırıcı olmasını sağlayıp ve aynı sonuca varmak için artık 20 dakika boşuna kanallar arasında gezinmek zorunda kalabilirsiniz. Geniş moleküler testlerle elde edilen kazanımların yanı sıra, bu uygulamanın zorluklarının da olduğunu ancak yararının bu zorluklara değdiğini kabul etmek gerekir.

NGS testine ilişkin yeni açıklanan anket sonuçları, bu testlerin, Amerikalı onkologlar arasında kullanımının oldukça değişken olduğunu ortaya koydu. Doktorların %25'i hastalarını NGS testi için başka bir merkeze yönlendirirken, %21'i NGS sonuçlarının uygulayacakları tedaviyi değiştirmediğini bildirdi. Ankete göre test kullanımı, 50 yaşın altındaki onkologlar, fakülte hastanesinde çalışanlar, genom eğitimi almış olanlar ve bir moleküler tümör paneline erişimi olanlar arasında anlamlı şekilde daha yaygındı. NGS testine devam etme sorusunun ötesinde, ankete katılanların %51'i NGS test raporlarının genellikle düzinelerce sayfa uzunluğunda ve farklı kalitede yönetim önerileriyle dolu olanların yorumlanmasının bazen zor olduğunu bildirdi.

Moleküler Onkoloji, Vaatlerini Yerine Getirmeli

Bu durum bu tür raporların genellikle klinik olarak alakasız mutasyonlar veya tanıyabileceğimiz ancak klinik pratikte işe yaramayacak belirteç varyantları içeren karmaşık bir liste içermesinden kaynaklanıyor olabilir. İkinci bir görüş almaya gelen ya da mail ile iletişim kuranlar arasında bir fare modelindeki preklinik verilere dayalı, hedefe yönelik terapi yönündeki şüpheli öneriler nedeniyle, etkililiği kanıtlanmış tedavilerin uygulanmadığı çok sayıda hasta ile karşılaşmak olasıdır. Bu gibi durumlarda önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabilmesi çok önemlidir. Bu yüzden ESMO da önerilerin kanıt gücüne göre gruplanabileceği bir proje başlattı. Bu proje kapsamındaki öneriler, rutin klinik kararlarda uygulamaya hazır olanlardan, preklinik kanıtları olanlara ve hatta kanıtı olmayanlara kadar uzanmaktadır. Ulusal Kapsamlı Kanser Ağından olanlar ve UpToDate gibi kaynaklardan daha az resmi olan öneriler gibi kılavuzlarla birlikte, bu kaynaklar muhtemelen onkologlara hangi hastaların biyobelirteç odaklı tedaviler alması gerektiğini konusunda yardımcı olması beklenmektedir.

Günümüzde, birçok onkolog NGS raporlarını uygulamaya dönüştürme konusunda kendilerinden emin değiller ve tam da bu yüzden bu doktorlardan bazıları muhtemelen yanlış yönlendirilmeye açıklar. Yakın gelecekte, moleküler tümör paneli uzmanlarından oluşan bir grubun, daha belirgin şekilde yorumlanabilenlerle birlikte tipik belirsiz belirteçlerin yer aldığı temsili NGS raporları koleksiyonunun yorumlanmasına dayanarak tedavi önerilerinin uyumluluğunu test edebileceğini umut edilmektedir. Önümüzdeki yıllarda, şu anda sınırlı sayıda nitelikli uzmanın sağlayabileceğinin ötesinde bir derinlikte bilgi sağlayan algoritmalar görmeyi ummalı ve beklemeliyiz. NGS'in faydaları hala araştırılmaktadır, ancak moleküler onkolojinin vaadini yerine getirmesi için, uzmanlar, ondan beklenen faydaları sağladığını ve potansiyel faydalarının buna erişebilen küçük bir azınlık ile sınırlı olmadığını gösterilmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

US Food and Drug Administration. FDA announces approval, CMS proposes coverage of first breakthrough-designated test to detect extensive number of cancer biomarkers. [News release] November 30, 2017. Source Accessed December 7, 2018.

Kanserin Genel Oluşum Mekanizması Çözülüyor Mu?

07 Ağustos 2019

Bilim insanları protein p53'ün mutasyona uğradığında birçok farklı kanser türünün başlangıcında kritik bir faktör olduğunu uzun zamandır biliyorlar. Bununla birlikte, p53'ün değişmemiş formunun kansere karşı koruma sağladığı bilinmektedir.

Bu çift taraflı nitelikleri, p53 proteinini biyolojide en çok çalışılanlar arasında olan gen yapmasına rağmen stabilitesini ve fonksiyonunu yöneten moleküler mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

2019 Mart'ta Wisconsin-Madison Üniversitesi araştırmacıları Richard A. Anderson ve Vincent Cryns liderliğindeki bir ekip, kritik proteinin beklenmedik bir regülatörünün keşfedildiğini ve yine bu proteinin onu hedef alabilecek ilaçların geliştirilmesine kapıyı açabileceğini bildirdi.

Roma'daki  kapı tanrılarına atıfta bulunan Anderson, “Janus gibi p53'ün de iki yüzü var. P53 geni, kanserlerde en sık mutasyona uğramış gendir ve mutasyona uğradığında, işlevini bir tümör baskılayıcı olmaktan kanserlerin çoğunu tahrik eden bir onkojene çevirir." şeklinde konuştu.

UW Tıp ve Halk Sağlığı Bölümün'den Anderson p53 geniyle ilgili olarak, p53 proteini, ultraviyole radyasyon, kimyasallar veya diğer yollarla zarar gören DNA'nın onarımını başlatan ve tümör büyümesini önleyen "genomun koruyucusu" olarak görev yapan bir proteindir. Bununla birlikte, mutasyona uğradığında yoldan çıkar, değişmemiş muadillerinden daha stabil ve bol hale gelir, hücrenin çekirdeğinde birikir ve kansere neden olur.

Çalışma lideri yazarları ve doktora sonrası araştırmacıları Suyong Choi ve Mo Chen'in de dahil olduğu araştırma ekibi bu istikrarı sağlayan yeni bir mekanizma buldu. Suçlu; PIPK1-alfa ve PIP2 olarak bilinen lipit habercisi olarak adlandırılan ve p53'ün ana düzenleyicileri gibi görünen bir enzimdi.

P53 Proteni Mutasyona Uğradıktan Sonra Isı Şok Proteinleriyle Etkileşimi Nasıl Oluyor?

Wisconsin takımı, bir hücre DNA hasarı veya başka yollarla strese girdiğinde, enzimin p53 ile birleştiğini ve kendisine kuvvetlice bağlanan ve p53 ile küçük ısı şoku proteinleri olarak bilinen moleküller arasındaki etkileşimi destekleyen PIP2 ürettiğini gösterdi. Bu, üçlü negatif meme kanseri gibi agresif kanserler dahil olmak üzere kanser aşamasını ayarlayarak protein kompleksini stabilize ediyordu. Araştırmacılar ayrıca PIP2 enzim yolu bozulduğunda, mutant p53'ün birikmediğini ve hasara yol açmadığını gösterdiler.

Anderson, “Mu53 p53'ü ortadan kaldırabilirseniz, p53'ün neden olduğu kanserleri ortadan kaldırabilirsiniz.” şeklinde açıkladı.

Araştırmacılar, aktif olarak, p53 mutasyonlarını barındıran tümörleri tedavi etmek için kullanılabilecek bir kinaz olan PIPK1-alfa enziminin inhibitörlerini araştırmaktadır.

P53 kanserde en yaygın mutasyona uğramış genlerden biri olmasına rağmen, özellikle p53'ü hedef alan herhangi bir ilacımız hala yok. Bu yeni moleküler kompleksi keşfetmemiz, kinazın veya p53'e bağlanan diğer moleküllerin bloke edilmesi de dahil olmak üzere, yıkım için p53'ü hedeflemenin birkaç farklı yolunu işaret ediyor.

Anderson, "Bulgular, biraz şaşırttı çünkü katalitik enzim ve PIP2 tipik olarak mutant p53'ün zarar verdiği hücre çekirdeğinin iç kısmında değil, hücre zarlarında bulunur." dedi.

Bu yeni bulguların önümüzdeki günlerde yapılacak başkaca çalışmalara ışık tutacağı su götürmez bir gerçektir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Suyong Choi, Mo Chen, Vincent L. Cryns & Richard A. Anderson. A nuclear phosphoinositide kinase complex regulates p53. Nature Cell. Biology, 2019 DOI: 10.1038/s41556-019-0297-2

İnhalasyon Tedavisine Uyum ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı Üzerindeki Etkisi

07 Ağustos 2019

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), dünya çapında prevalansı giderek artan, tanı konulması zor, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH hastalarında mortaliteyi azaltmak, ekonomik ve klinik yükü azaltmak ve yaşam kalitesini arttırmak için hastalığın ilerlemesini önlemek, alevlenme oranlarını azaltmak ve komorbidite tedavisine odaklanmak çok önemlidir. İnhalasyon tedavisine bağlı kalmanın tedavi hedefleri üzerinde önemli bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu nedenle, hasta ve hekimlerin bu konudaki farkındalıklarını arttırmak çok önemlidir.

Tedaviye bağlılık ve etkileyen faktörler hakkında sadece birkaç veri bulunmaktadır. Tedaviye uyum konusundaki 50 yıldan uzun süren araştırmaların bir meta analizi, bağlılık ile sosyal ve duygusal kaynaklar arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. KOAH'lı hastaları içeren bir çalışmada, reçete edilen tedaviye bağlı hastalarda hastanede yatış oranları ve doktor ziyaretleri azalmıştır. Uyum, genel olarak hastaların tedavisinde sık karşılaşılan bir sorundur. Ayrıca, KOAH hastalarında uyum özellikle zayıftır ve tedaviye bağlılık oranlarının %50 ila %80 arasında değiştiği bildirilmiştir.

KOAH'lı hastalarda inhalasyon tedavisine uyumsuzluk çeşitli faktörlerden kaynaklanır ve hastaneye yatış ve düşük yaşam kalitesinin yanı sıra yüksek mortalite ve morbiditeye neden olabilir. Bu nedenle, bağlılığın klinik ve ekonomik olarak sonuçları tam olarak anlaşılmamıştır, ancak bağlılık ile sağlık maliyetleri arasında artan bir ilişki vardır.

Bir grup araştırmacı, KOAH evresinin uyum ile ilişkisini ve uyum ile KOAH alevlenmeleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amacıyla retrospektif bir veri analizi yaptılar. Araştırmacılar, daha iyi uyumun, daha az hastaneye yatışa yol açan KOAH alevlenmesiyle ilişkili olduğunu varsaydılar.

Hastalığın Şiddetlenmesi Tedavi Uyumunu Arttırıyor

Avusturya'daki üçüncü basamak bir hastanede KOAH'ın akut alevlenmesi nedeniyle hastaneye yatırılan ve kılavuza uygun inhale tedavi ile taburcu edilen hastaların retrospektif bir analizini yaptılar. Tıbbi kullanımla ilgili takip verileri sonraki 24 ay boyunca kaydedildi. İnhale tedaviye bağlılık, hastaya verilen reçete edilen inhalatör yüzdesine göre tanımlandı ve tam (>%80), kısmi (%50-80) veya düşük (<%50) olarak sınıflandırıldı.

357 hastanın %65,8'i erkek, yaş ortalaması 66,5 yıl ve ortalama FEV1 %55,0 idi. Genel olarak, %35,3'ü mevcut sigara içicisiydi ve sadece %3,9'u hiç sigara kullanmamıştı. %77,0'sına inhale üçlü tedavi (LAMA + LABA + ICS) verildi. %33,6'sı, tedaviye tam uyum gösterdi (erkeklerde %33,2, kadınlarda %34,4). GOLD spirometri sınıf I - IV'e göre ortalama ilaç kullanma oranı sırasıyla 0,486, 0,534, 0,609 ve 0,755'tir. Bu nedenle, tedaviye tam uyumu olan hastalar, düşük uyuma sahip olanlara kıyasla anlamlı şekilde daha düşük bir FEV1'e sahipti (sırasıyla %59,2 ve %49,2).

Hastanede yatmaya yol açan alevlenme riski, GOLD spirometri sınıf IV'te GOLD spirometri sınıf I ile karşılaştırıldığında 10 kat daha yüksekti (OR 13.62) ve bu fark çok değişkenli analizlerde daha belirgindi.

Araştırmacılar, inhalasyon tedavisine tam uyumun sadece %33,6 hastada görüldüğünü ve daha şiddetli KOAH'lılarda daha yüksek olduğunu belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Humenberger et al. Adherence to Inhaled Therapy and Its Impact on Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD), BMC Pulm Med. 2018;18(163).

Non-sekretuar Meme Kanserleri NTRK Rearranjmanları ve TRK Protein Ekspresyonu İçermiyor

17 Temmuz 2019

TRK proteinlerini hedef alan tirozin kinaz inhibitörleri, cerrahi yöntemlerle çıkartılamayan ve NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren nörotrofik reseptör kinaz gen füzyonlarına sahip olan ve metastatik tümörlü hastalarda yüksek etkinlik göstermiştir.

Aslında NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren gen füzyonları, sırasıyla TRK-A, TRK-B ve TRK-C proteinlerinin tirozin kinaz bölgesini içeren onkojenik ve yapısal olarak aktifleştirilmiş kimerik proteinlerin ekspresyonunu indükleyebilir. Bu tirozin kinaz bölgeleri, bazı küçük moleküller tarafından inhibe edilir ve kanserin ilerlemesinin engellenmesine izin verir. NTRK genlerinin rearranjmanları arasında ETV6-NTRK3 rearranjmanı, çoğu zaman olumlu bir prognozu olan "sekretuar meme kanseri"nin (<% 0,15 meme karsinomunun) bir özelliği olduğu gösterilmiştir.  Bununla birlikte, bazı sekretuar meme kanserleri, hastanın ölümüne yol açan agresif bir metastatik davranışa sahip olabilir. Bu nadir agresif sekretuar meme karsinomu vakalarında ve daha geniş bir şekilde non-sekretuar bir alt tipteki meme karsinomlarında, NTRK genleri rearranjmanları ve ilgili TRK protein ekspresyonları gibi yeni hedeflenebilir moleküler olayların belirlenmesi, optimal bir tedavi için çok önemli olabilir. Mevcut literatürdeki NTRK rearranjmanlarının sıklığı ve non-sekretuar meme kanserlerindeki TRK proteinlerinin ekspresyonu hakkında çok az şey bilinmektedir.

Non-Sekretuar Meme Karsinomlarında Görülmüyor

Yapılan yeni bir çalışmada, meme karsinomları dahil bir dizi doku analizinde,  pan-TRK immünohistokimyası kullanılarak TRK protein ekspresyonunu ve floresan in situ hibridizasyon (FISH) testleri kullanılarak NTRK1, NTRK2 ve NTRK3 rearranjmanları araştırıldı. Çalışmaya Brest Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat edilen 30 ila 88 yaşları arasında toplam 339 invaziv meme karsinomu vakası dahil edildi. Bunların 284’ü (%83,8) özel bir tipi olmayan invaziv karsinom, 41’i (%12,1) invaziv lobüler karsinom, 2’si (%0,5) karışık duktal ve lobüler karsinom, 3’ü (%0,9) müsinöz karsinom, 2’si (%0,5) apokrin diferansiyasyonlu karsinomlar, 2’si (%0,5) invaziv mikropapiller karsinom, 1’i (%0,3) tübüler karsinom, 1’i (% 0,3) skuamöz metaplazili karsinom, 2’si (%0,5)  nöroendokrin özellikli karsinom ve 1’i (%0,3) sekretuar karsinom tanılıydı. 38 tümör ise üçlü negatifti. Pan-TRK immünohistokimyası sadece sekretuvar karsinomda pozitif bulundu, ayrıca floresan in situ hibridizasyon (FISH) testi kullanılarak NTRK1-rearranjmanı olduğu doğrulandı. Non-sekretuar meme kanserlerinin tümü IHC negatif ve FISH negatifti.

Araştırmacılar, non-sekretuar meme karsinomlarında NTRK rearranjman ve ilgili TRK proteinlerinin ekspresyonu ile karşılaşılmadığını belirttiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Remoue et al. Non-secretory breast carcinomas lack NTRK rearrangements and TRK protein expression, Pathology International 2019;1–3.

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

NTRK Gen Füzyonlarında İmmunohistokimya Testinin Önemi

04 Temmuz 2019

Nörotrofik reseptör tirozin kinaz 1, 2 ve 3 genleri olan NTRK1, NTRK2, NTRK3 fonksiyonel gen füzyonları ile sonuçlanan kromozom re-aranjmanlarının, bir çok tümör tipinde onkojenik etken olarak rol aldığı bulunmuştur. Günümüzde, doku-agnostik tedavi onayı alan Pan-TRK inhibitörleri bulunmakla birlikte, TRK proteinlerini hedef alan birçok farklı multikinaz inhibitörü de geliştirilme aşamasındadır. TRK tirozin kinaz inhibitörleri ile elde edilen belirgin ve kalıcı tedavi yanıtları, hastanın yaşından ve füzyon tipinden bağımsız olarak, rutin kullanımda klinik önemi vurgulamaktadır.

NTRK gen füzyonlarının tespit edildiği tümör tipleri çeşitlilik göstermekte olup, meme kanseri, küçük hücreli dışı akciğer kanseri, kolorektal kanser, melanom gibi kanser tiplerinde de görülmektedir. Rutin patoloji uygulamasında karşılaşılma olasılığı en yüksek olan tümör tipleri arasında, NTRK gen füzyonu insidansı genellikle %5'in altındadır. Bununla birlikte, tanı testlerinin yaygın olarak kullanılmaması, bu değerlerin gerçekliği konusunda yanlılığa neden olabilmektedir. NTRK gen füzyonlarına yönelik testler rutin klinik kullanımda arttıkça, geniş yelpazedeki tümör tipleri arasında NTRK gerçek insidansı büyük olasılıkla daha iyi anlaşılacaktır.

Tümör hücrelerindeki protein ekspresyon seviyesinin değerlendirilmesinde immünohistokimya yöntemi, rutin patolojide yaygın olarak kullanılan hızlı ve maliyet-etkili bir tekniktir. Bu bağlamda, immunhistokimya yöntemi ALK gen re-aranjmanlarını barındıran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastaların belirlenmesinde de etkili bir yaklaşım olduğu gösterilmiş ve mevcut KHDAK klinik kılavuzlarında, ALK testi için tedavi seçimine ilişkin FISH yöntemine eşdeğer bir alternatif olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte immunohistokimya yönteminin, TRK füzyon kanseri bulunan ve henüz rutin moleküler genomik profil analizi yapılmamış hastaların seçilmesinde de tanısal bir yaklaşım olabileceği gösterilmiştir. İdeal olarak, bu yöntemle kullanılan antikor, üç TRK proteininin tümünü (pan-TRK antikoru) tespit ederek tirozin kinaz domainindeki C-terminal epitopunu bağlamaktadır; böylelikle translasyona uğramış tüm füzyon transkriptleri tek analiz ile tespit edilebilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Susan J.Hsiao, Ahmet Zehir, Anthony, N.Sireci, Dara L.Aisner Detection of Tumor NTRK Gene Fusions to Identify Patients Who May Benefit from TRK Inhibitor Therapy, The Journal of Molecular Diagnostics, 2019

Kişiye Özel Kanser Tanısında ‘’Dijital Patoloji’’

25 Haziran 2019

Modern patoloji, histoloji slaytlarının otomatik taranması ve görüntülenmesi ile birlikte dijital bir iş akışına doğru ilerlemektedir. Bu dijitalleşme süreci, patoloji uzmanlarının özel yazılım araçlarını kullanarak özelikle tedaviye yön veren biyobelirteç analizlerini standart hale getirmenin yanı sıra oluşturulan verilerdeki öznelliği ve değişkenliği en aza indirmek açısından büyük önem taşımaktadır.

Görüntü analiz araçları, onkoloji ve immüno-onkolojiden, kardiyoloji ve hepatolojiye, nörolojik bilimlere kadar çeşitli disiplinlerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Preparat tarama kolaylığı ve vakaların paylaşılması (diğer patoloji uzmanlarına danışmak veya disiplinler arası araştırma ekipleri arasında işbirliği yapmak), sürecin standart hale getirilmesi, arşivlenmiş dijital preparatların oluşturulması ve karmaşık verilerin özel yazılımlarla yeniden düzenlenmesi dahil olmak üzere dijital bir iş akışına geçmenin bir çok avantajı vardır.

Dijital patoloji, immunohistokimya yöntemi ile kullanıldığında protein ekspresyon miktarının belirlenmesini destekler. Örneğin, invaziv meme kanseri için, College of American Pathologists (CAP) kılavuzunda tedaviye yön veren östrojen reseptörü (ER) ve progesteron reseptörü (PR) pozitif boyanan hücrelerin yüzdesinin ve yoğunluğunun bildirilmesi ifade edilmektedir. Benzer şekilde, hücre zarında ifade edilen bir protein olan HER2'nin ekspresyonu bir çok farklı dokuda tedavi akışını ve prognozu doğrudan yönlendirebilmektedir. PD-L1 ekspresyonu, immünoterapi tedavisi için uygunluk durumunu belirleyen bir membran proteinidir ve boyama yoğunluğuna, boyamanın mekansal dağılımına ve dokudaki boyanma prevalansına göre yorumlanması önerilmektedir. Bu boyama paternlerinin karakterize edilmesinde rutin görüntü analizi uygulamaları kullanılabilmektedir.

Patoloji uzmanları, dijital patoloji ve doku görüntü analizine ilişkin genel iş akışında elde edilen verilerin değerinin ve kalitesinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bir patoloji uzmanının bu iş akışına getirdiği değer biyoloji, histoloji, patoloji, patofizyoloji, biyobelirteç ekspresyonu, karşılaştırmalı anatomi alanlarındaki uzmanlığının yanı sıra büyük ölçüde dokunun işlenmesine, fiksasyonuna, prosesine ve boyanmasına ilişkin teknik bilgiler de içermektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Aeffner F, Zarella MD, Buchbinder N, Bui MM, Goodman MR, Hartman DJ, et al. Introduction to digital image analysis in whole-slide imaging: A white paper from the digital pathology association. J Pathol Inform 2019;10:9.

Primeri Bilinmeyen Kanserlerde Dolaşımdaki DNA’dan Mutasyon Analizi

21 Haziran 2019

Primeri bilinmeyen (CUP) kanserli hastaların üçte ikisinden fazlasında dolaşımdaki tümör DNA (ct-DNA) testi veya sıvı biyopsi sonuçlarında mutasyonlar bulunur. İngiltere’deki araştırmacılar, bu hastalar için, ct-DNA testlerinin tedavilerini değiştirebileceğini ve sonuçlarını iyileştirebileceğini düşünerek yaptıkları çalışmanın bulgularını Avrupa Tıbbi Onkoloji Derneği (ESMO) 2018 Kongresi'nde sundular. Çalışmaya CUP'li 25 hasta dahil edildi. Primer hastalık alanları hastalar arasında değişiyordu. Bazı hastalar daha önce bir gen panelindeki genetik varyasyonları değerlendiren Guardant360 (G360; Guardant Health) ct-DNA testi ile incelenmişti. Sonuçlar, tümörlerin %68'inin, hedefe yönelik tedavilerle potansiyel olarak tedavi edilebilen mutasyonlar taşıdığını gösterdi. İki hasta için, bulgular sonucunda tedaviler değiştirildi.

Sarah Cannon Araştırma Enstitüsü'nden Dr. PhD, Kai Keen Shiu, klinisyenlerin bir CUP hastası ile karşılaştıklarında yapması gereken ilk şeyin mutasyon analizi olduğunu ve hastanın gerçekten de CUP olup olmadığını tespit etmek olduğunu ifade etti. "Bir CUP ile karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz bile, sıra dışı bir meme kanseri, akciğer kanseri, GI kanseri gibi yaygın bir kanser olma olasılığı daha yüksektir." diyerek sözlerine devam etti. “Bunu düşünürseniz, yetişkin kanserlerimizin çoğunda hedefe yönelik tedaviyi kullanmak için zaten kullandığımız genetik değişiklikler var. Öyleyse neden CUP popülasyonu farklı olsun ki? Genellikle, farklılaşmamış bu CUP'ların yüksek mutasyon yükü olduğunu biliyoruz ve bu nedenle, eğer çok fazla mutasyonunuz varsa o zaman hedefe yönelik tedaviye ve immünoterapi ile kombinasyona odaklanmalısınız." dedi. CUP hastaları sıklıkla düşük performans skoruna sahiptir ve bu nedenle birçoğu doku biyopsisini tolere edemez. Burada işin içine sıvı biyopsi girmektedir. Shiu, “Tüm genom görünümünü görmek için sıvı biyopsi uygulayabilirsiniz." diyerek bunun hasta için acı verici bir müdahale olmadığını ve talep edilen sonuçları verebildiğini söyledi. Shiu, bu hasta popülasyonunda ct-DNA testinin potansiyelini gösterdiğini, kendisinin ve meslektaşlarının şu anda, CUP'li hastalar için tümörün genetik profillemesine dayanan iki aşamalı bir hedefe yönelik tedavi denemesi yapmayı planladığını söyledi.

Primeri Bilinmeyen Tümörler de Çalışmalara Dahil Edilmeli

İspanya'daki Vall d'Hebron Onkoloji Enstitüsü’nden Rodrigo Dienstmann, çalışmaya dahil olmayan İspanya'nın Barselona'daki Onkoloji Enstitüsü'nün, primeri bilinmeyen kanserlerde bu potansiyel tedavi etkileyeyici süreç yani NGS ile ilk karşılaşmaları olmadığını söyledi. Birincil tümör akciğer kanseriyse genetik test yapmanın daha anlamlı olduğu belirtilirken, baş-boyun ya da pankreas tümöründen şüpheleniliyorsa yararlanımın daha düşük olabileceği irdelendi. Bu gibi durumlarda  tümör patolojisi, immünohistokimya ve klinik semptomların daha değerli olduğunu söyleyen araştırmacılar, genel olarak primeri bilinmeyen kanserlerde NGS kullanımının doğru bir yaklaşım olduğunu, bu sayede tümör mutasyon yükü ve mikro-satellit instabilite hakkında da bilgi sahibi olmalarının mümkün olacağını belirttiler. Ekip, “Tedaviye yön verici hedeflerin varlığının CUP'li hastaların bu tedavi  alanlarındaki klinik denemelere dahil edilmesini desteklediğine” karar verdi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

European Society for Medical Oncology (ESMO) 2018 Congress. Abstract 152P, presented October 20, 2018

Kanser Oluşumunun Önlenmesinde Otofajinin Rolü İlk Kez Aydınlatıldı

19 Haziran 2019

Salk Enstitüsü'nden telomerler ile kanser arasındaki bağlantıyı araştıran bilim insanları, genellikle bir hayatta kalma mekanizması olarak görülen otofajinin aslında hücre ölümünü tetikleyerek kanser başlangıcını önlediğini keşfettiler.

Otofajinin yeni bir tümör baskılama yöntemi olduğunun belirtildiği Nature dergisinde yayınlanan makalede, bu prosesin kanseri önlemek amacıyla baskılanmasının istemsiz de olsa kanseri tetikleyebileceği vurgulandı. Çalışmanın baş yazarı Jan Karlseder, hücrelerin kontrolsüzce çoğalmasını ve kanserleşmesini önleyen pek çok denetim mekanizmasının bulunduğunu, ancak otofajinin bunlardan biri olduğunu görmenin kendilerini şaşırttığını belirtti. Her hücre bölünmesinde telomerler bir miktar kısalır. Telomerler kromozomları etkin biçimde koruyamayacak kadar kısaldığında, hücreler bölünmesini kalıcı olarak durdurmak üzere bir sinyal alır. Ancak kansere yol açan virüsler ya da başka nedenler varlığında bazı hücreler bu mesajı almayarak çoğalmaya devam ederler. Tehlikeli biçimde kısa telomerlerin varlığı, korunmasız kalan kromozomların fonksiyonlarını kaybetmelerine ve hücrenin kriz adı verilen bir duruma girmesine neden olurlar. Karlseder ve ekibi, organizmanın yararına olan bu kontrollü hücre ölümü yolunu daha iyi anlamak üzere yola çıktılar. Çalışmanın yazarlarından Joe Nassour, kriz durumundaki hücrenin ölümünün çoğu araştırmacı tarafından apoptoz yolu ile olduğunun varsayıldığını, ancak programlı hücre ölümünün bir başka yolağı olan otofajinin yeterince araştırılmamış olduğunu vurguladı.

Kriz durumundaki hücrelerin apoptoz ve otofaji yollarından hangisi ile öldüklerini araştırmak için ekip, morfolojik ve biyokimyasal markerları inceledi. Her iki mekanizma da hücre ölümüne yol açarken, otofajinin baskın mekanizma olduğu ve çok daha fazla hücrenin otofaji yolu ile öldüğü ortaya çıktı.

Bir sonraki aşamada, kriz durumundaki hücrelerde otofajinin baskılanması durumunda ne olacağını merak eden araştırmacılar, hücrelerin durmaksızın çoğalmaya devam ettiklerini, bu hücrelerin kromozomlarının hasarlı olduğunu ve kanser hücrelerinde görülen şekilde ağır DNA hasarının mevcut olduğunu gördüler. Bu durum, otofajinin bir erken dönem kanser baskılama mekanizması olduğu düşüncesini doğrulamaktaydı.

Araştırmacılar ayrıca hücrelere spesifik DNA hasarı verildiğinde ne olduğunu gözlediklerinde, kromozomların uç bölgelerinde telomer kaybına yol açan hasar oluştuğunda otofajinin aktive olduğunu, diğer kromozomal bölgelerde DNA hasarı olduğunda ise apoptozun aktive olduğunu farkettiler. Bu da, DNA hasarına bağlı pre-kanseröz hücrelerin yok edilmesinde apoptozun tek mekanizma olmadığını, ayrıca telomerlerle otofaji arasında doğrudan bağlantı olduğunu göstermektedir.

Karlseder, bu çalışmanın oldukça etkileyici olduğunu, zira tamamen yeni bir keşif sunduğunu, otofajinin kriz durumundaki hücre ölümünde ve genetik hasar birikiminin önlenmesinde rolü olduğunu daha önce bilmediklerini belirtirken, bu sonuçların yepyeni bir araştırma alanı yaratacağını sözlerine ekledi.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Joe Nassour, Robert Radford, Adriana Correia, Javier Miralles Fusté, Brigitte Schoell, Anna Jauch, Reuben J. Shaw & Jan Karlseder. Autophagic cell death restricts chromosomal instability during replicative crisis. Nature, 2019

Kırılganlık Değerlendirmesi Risk Altındaki İPF Hastalarının Belirlenmesine Yardımcı Olabilir

17 Haziran 2019

Yaygın idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ilişkili yaşa bağlı komplikasyonların tanınması, İPF hastalarının daha kötü bir sonuç riski altında bulunmamasına yardımcı olabilir. İPF’li yaşlı hastalarda kırılganlık ve idrar kaçırma, baş dönmesi, görme bozukluğu, işitme bozukluğu ve düşme gibi geriatrik durumlar yaygındır.

İPF'nin insidansı ve prevalansının, yaşamın her on yılında anlamlı bir şekilde arttığı, hastaların yaklaşık üçte ikisinin hastalığın başlangıcında 60 yaş veya daha yaşlı olduğu bilinmektedir. Önceki çalışmalar İPF ve yaşlanma arasındaki ilişkinin tesadüf olmanın ötesine geçtiğini ve ortak biyolojik mekanizmaları paylaştıklarını ileri sürmüştür. Her ne kadar İPF esas olarak akciğerleri etkilese de, diğer doku ve organların fonksiyonlarını ve aktivitelerini de etkileyebilir. Hastalar tanı sırasında ve hastalık ilerledikçe sıklıkla başka tıbbi durumlara sahiptir veya zaman içinde bu hastalıklara yakalanırlar. Öte yandan yaşlı hastalarda sağlık sonuçlarının önemli bir belirleyicisi olan fonksiyonel durum İPF popülasyonunda çalışılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada İPF'li yaşlı hastalarda kırılganlık ve geriatrik durumların sıklığını belirlemek amaçlandı. Araştırmacılar, Michigan Üniversitesi'nde ≥65 yaşları arasında İPF hastalarını prospektif olarak belirlediler. Hastalardaki kırılganlık, Fried kırılganlık fenotipi kullanılarak değerlendirildi. Fonksiyonel durum, geriatrik durumlar ve semptomları ele alan anketler uygulandı. Pektoralis kas bölgesinin kantitatif ölçümü yapıldı. Hasta değişkenleri farklı kırılganlık grupları arasında karşılaştırıldı.

İPF, Kırılganlık Riskini Arttırıyor

50 katılımcının %48'i kırılgan ve %40'ı ≥ 2 geriatrik duruma sahipti. Geriatrik durumu iki veya daha fazla olan 20 katılımcının 9'u (%45), geriatrik durumu olan veya olmayan 30 katılımcının 15'i (%50) kırılgandı. Kırılganlık; artmış yaş, düşük akciğer fonksiyonu, daha kısa 6 dakikalık yürüme mesafesi, daha yüksek semptom skorları ve daha fazla komorbidite, geriatrik durumlar ve fonksiyonel kısıtlamalar ile ilişkiliydi. Pektoral kas alanı ise neredeyse anlamlıydı. Hasta tarafından rapor edilen yorgunluk skoru (olasılık oranı [OR] = 2,13) ve difüzyon kapasitesi (OR = 0,54) kırılganlığın bağımsız ön gördürücüleriydi.

Daha ileri analizler, daha ileri yaş ve oksijen kullanımının İPF hastalarında 5.6 ve 4.9 kat daha yüksek kırılganlık riski ile ilişkili olduğunu ortaya koydu. Daha iyi solunum fonksiyonu ve egzersiz kapasitesine sahip olanlar azaltılmış bir kırılganlık riskine sahipti. Kırılgan İPF hastalarında daha fazla komorbidite ve geriatrik durum olduğu ve daha kötü fonksiyonel kısıtlamalar yaşadığı tespit edildi. Günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmede daha fazla zorluk çektiklerini ve kırılgan olmayan İPF hastalarından daha fazla yorgunluk yaşadıklarını bildirdiler.

Araştırmacılar kırılganlığın varlığının, objektif ve subjektif verileriyle ilişkili olduğunu belirttiler. Kırılganlığın İPF'de hastalıkla ilişkili sonuçlar üzerindeki etkisini belirlemek için ileri değerlendirmelere ihtiyaç olduğunu aktardılar.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Jamie S. Sheth, Meng Xia, Susan Murray, Carlos H. Martinez, Catherine A. Meldrum, Elizabeth A. Belloli, Margaret L. Salisbury, Eric S. White, Colin H. Holtze, Kevin R. Flaherty. Frailty and geriatric conditions in older patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Medicine March 2019 Volume 148, Pages 6–12.

EZH2 Mutasyonu Tümör Büyümesini Nasıl Tetikliyor?

24 Mayıs 2019

Hücre içerisinde DNA, kromatin denilen kompleks 3 boyutlu bir yapının içerisinde proteinler tarafından sarmalanmış biçimde bulunur. Kromatin sadece genetik materyalimizi hasarlara karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda gen ekspresyonunu düzenler.

3 boyutlu kromatin yapısının içerisinde “topolojik bağlantı domainleri” (TAD) denilen belirli bölgeler bulunmaktadır. Bu bölgeler birbirleri ile fiziksel olarak etkileşim içerisindeki DNA sekansları bulundurur ve aynı domainlerdeki genlerin birlikte çalıştıkları düşünülmektedir.

EPFL’deki Elisa Oricchio liderliğindeki bilim insanları, belirli bir genin mutasyonunun TAD içerisindeki etkileşimlerin değişmesine yol açtığını keşfettiler. Bu gen EZH2 olarak adlandırılmaktadır ve normalde gen ekspresyonunun ilk aşaması olan gen transkripsiyonunun represyonunda rol oynamaktadır. Aslında EZH2 mutasyonları tümör başlangıcında kilit rol oynamaktadır ve pek çok kanser türünün tanısında kullanılabilir. Bu gendeki mutasyonlar, ilgili genin fonksiyonunu arttırarak tümör hücrelerinin büyümelerine sebep olabilmektedir. Bu çalışmada araştırmacılar EZH2’nin genom boyunca rastgele değil, özellikle belirli TAD bölgelerine yönelik etki gösterdiğini bulmuşlardır.

Mutasyona uğramış EZH2, tüm domainleri kapatır ki bu, normalde tümörleri baskılayan genlerin de kapatılması anlamına gelmektedir. Çalışmada birden fazla genin fonskiyon kaybı, sinerjistik olarak tümör büyümesini hızlandırmıştır. Araştırmacılar bir ilaç yardımı ile mutasyona uğramış EZH2’yi inhibe ettiklerinde, tümör baskılayan genler dahil olmak üzere tüm genlerin fonksiyonlarının normale döndüğünü bulmuşlardır.

Bu çalışma, mutasyona uğramış EZH2 geninin ayrı ayrı genleri değil, tüm kromatin bölgelerini etkileyen ve bu domainlerdeki tümör baskılayıcı genlerin ekspresyonunu ve etkileşimini de değiştirdiğini gösteren ilk çalışmadır. Elisa Oricchio, “Çalışma, hücre çekirdeğindeki genomun 3 boyutlu organizasyonunun ve kanser hücrelerindeki mutasyonların bu organizasyonu tümör büyümesini sağlamak üzere nasıl kullandığını anlamanın önemine dikkat çekmektedir. EZH2’nin onkojenik aktivitesini bloke etmek üzere geliştirilen farmakolojik inhibitörler henüz klinik çalışma aşamasındalar ve bu çalışma da bu ürünlerin terapötik potansiyeli hakkında önemli bilgiler sağlıyor” şeklinde konuştu.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Maria C. Donaldson-Collier, Stephanie Sungalee, Marie Zufferey, Daniele Tavernari, Natalya Katanayeva,

Elena Battistello, Marco Mina, Kyle M. Douglass, Timo Rey, Franck Raynaud, Suliana Manley, Giovanni

Ciriello, Elisa Oricchio. EZH2 oncogenic mutations drive epigenetic, transcriptional, and structural

changes within chromatin domains. Nature Genetics, 2019 DOI: 10.1038/s41588-018-0338-y

Kanser Tedavisinde Adenovirüsler Umut Vaat Ediyor

23 Mayıs 2019

Hokkaido Üniversitesi’ndeki araştırmacıların kanser hücrelerini hedef almak üzere oluşturduğu ve Oncology Reports’da yayınlanan makaleye göre dl355 adı verilen yeni bir virüs, halihazırda tedavide kullanılan virüslerden daha etkin antikanser özelliğe sahiptir.

Moleküler onkolog Fumihiro Higashino ve arkadaşları, bir adenovirüs türünün genetik materyalinden E4orf6 adı verilen ve viral replikasyonda görev alan bir geni sildiler. Ekip daha önce bu genin ARE-mRNA denilen bir mRNA’yı stabilize ederek enfekte hücrelerde viral replikasyonun devamını sağladığını keşfetmişti. ARE-mRNA kanser hücrelerinde stabil biçimde çalışırken normal hücrelerde hızla degrade olmaktaydı. Laboratuvar testlerinde dl355 adını verdikleri modifiye adenovirüsün, normal hücrelere kıyasla kanser hücrelerinde çok daha hızlı replike olduklarını gördüler. Higashino, E4orf6 geninin yokluğunda, virüslerin kanser hücrelerindeki stabil ARE-mRNA’ları kullandığını ifade etti.

Araştırmacılar farklı kanser türlerinden hücre dizilerini hücre başına 100 adet dl355 virüsü ile enfekte ettiklerinde, neredeyse tüm hücrelerin 7 gün içerisinde öldüğünü gördüler. Ancak virüsle enfekte olan sağlıklı hücreler 7 günden sonraki süreçte dahi ölmemişlerdi. dl355 dozu düşük tutulduğunda bazı kanserli hücre serileri hayatta kaldıysa da, doz arttırıldığında tüm kanserli hücrelerin öldüğü görüldü. Fare modellerindeki insan tümör hücrelerinin büyümesi de dl355 uygulandığında büyümeyi anlamlı ölçüde durdurdu.

Araştırmacılar son olarak, dl355’i şu an klinik pratikte kullanılmakta olan dl1520 virüsü ile karşılaştırdılar. dl355’in serviks ve akciğer kanseri de dahil olmak üzere çoğu kanser hücre dizisinde daha yüksek replikasyon oranına ulaştığı ve biri hariç tüm kanser türlerinde daha yüksek antikanser etkinliğe sahip olduğu gözlendi. Her iki virüs de çok az sayıda normal hücre ölümüne sebep oldu.

Bulgular dl355 virüsünün etkin bir kanser tedavi seçeneği olarak umut verdiğini gösterirken, araştırmacılar en az 5 yıl sürecek ileri klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu ifade ettiler.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Aya Yanagawa-Matsuda, Yohei Mikawa, Umma Habiba, Tetsuya Kitamura, Motoaki Yasuda, Mohammad Towfik-Alam, Yoshimasa Kitagawa, Kazuyuki Minowa, Masanobu Shindoh, Fumihiro Higashino. Oncolytic potential of an E4-deficient adenovirus that can recognize the stabilization of AU-rich element containing mRNA in cancer cells. Oncology Reports, 2018

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Gen Çalışmalarına Yönelik Global Bir Panel Kuruluyor

10 Mayıs 2019

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) insan gen editlenmesi ve onu çevreleyen bilimsel, yasal, sosyal ve etik zorlukları incelemek için küresel bir panel oluşturma çalışmaları yürütmektedir. Bu girişimlerle organizasyonun gözetim ve yönetim standartlarına geçmesi amaçlanmaktadır.

Multidisipliner panelin uygulama hakkındaki literatürü, sosyal tutumu incelemesi ve şeffaflığı nasıl teşvik edeceğini, güveni nasıl inşa edeceğini ve bunun nasıl risk / fayda sağlayacağını anlamak için Birleşmiş Milletler ve Ulusal Bilim, Mühendislik ve Tıp Akademileri dahil uluslararası kurumlarla birlikte çalışma planlanıyor.

WHO'nun geçen hafta yaptığı duyuru, Çin akademisyeni He Jiankui'nin geçen ay doğan ikizlerinin genlerini düzenlediklerini ve onları HIV'e dirençli hale getirdiklerini iddia eden CRISPR-Casp9'un kullanımına dair YouTube'daki paylaşımının ardından geldi.

WHO’nun Rolü Kritik

WHO’ya göre halkın bir gün genom düzenlemesinin hastalığı tedavi edebileceği veya önleyebileceği konusundaki güvenini korumak için, araştırma topluluğunun şimdi bu yeni aracın yeterlilik, bütünlük ve iyilikle uygulanabileceğini göstermek için adımlar atması gerekiyor.

Bunların konuşulması, özellikle uluslararası düzeyde ele alınması önemlidir, ancak dünyadaki ortak fikre göre şu an bu tarz girişimlerin yapılmaması gerekiyor. Asla yapılmaması gerektiğini düşünmek için pek çok neden olmasının yanı sıra yapılmasını isteyen ebeveynler ve aile üyeleri de dahil olmak üzere çok sayıda insan var.

WHO'nun bu çalışmayı ulusal akademilerin, ulusların veya toplumların çabalarının ötesine geçecek şekilde uluslararası statüleri nedeniyle toplaması gerekmekteydi ve bu yönde bir adım atılmış oldu. WHO yapılan açıklamada, seçimler yapıldıktan ve çıkar çatışmaları değerlendirildikten sonra panel üyelerinin adlarını yayınlayacağını belirtti.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Dzau VJ et al. Wake-up call from Hong Kong. Science  14 Dec 2018: Vol. 362, Issue 6420, pp. 1215

Muc5b’nin Artmış Ekspresyonu IPF için Risk Faktörü Müdür?

30 Nisan 2019

MUC5B geni, mukusa jel benzeri özellikleri veren ve mukus oluşumunun kilit bir bileşeni olan, musin ailesinin bir protein üyesinin üretilmesinde görev alır. Genin artmış ekspresyonunun idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve romatoid artrit için en güçlü risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Herhangi bir gende olduğu gibi, MUC5B'nin protein ekspresyonu, gen transkripsiyonu adı verilen süreci başlatan bir promotör tarafından kontrol edilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, MUC5B ile indüklenen mukus birikimi ile İPF'nin ilerlemesi arasında bir ilişki bulunmuştur. Bir MUC5B mutasyonunun, küçük solunum yollarında mukus klirensini önleyebileceği ve skarlaşmayı indükleyebileceği, dolayısıyla İPF'de güçlü bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir.

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bilim adamları çalışmalarında, MUC5B'nin insanlarda, tip 2 alveoler epitelde ve petek kistlerini kaplayan epitel hücrelerde yüzey aktif protein C (SFTPC) ile birlikte eksprese edildiğini göstermişlerdir. Bu da, distal hava alanlarında akciğer fibrozisinde yer alan hücre tiplerinin MUC5B eksprese ettiği anlamına gelir. Farelerde, bronkoalveoler epiteldeki Muc5b konsantrasyonunun, bozulmuş mukosiliyer klirensle (MCC) ve bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisinin kalıcılığı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışmada ayrıca, mukolitik ajan P-2119'un, MCC'yi geri kazanma ve Muc5b artmış ekspresyonu durumunda bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisini baskılama kabiliyeti olduğu da ortaya konmuştur.

Mutasyon İPF İçin Risk Faktörü

Bu disfonksiyonel MUC5B geni, patojenlere karşı birincil ve doğal bir savunma mekanizması olan uygun akciğer (mukosiliyer) klirensini önleyebilen küçük solunum yollarında mukus birikmesine neden olmaktadır. Araştırmacılar, bu mutasyona uğramış MUC5B promotörünün İPF için güçlü bir genetik risk faktörü olduğunu aktarmışlardır.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, mukosiliyer disfonksiyonun, MUC5B'yi aşırı eksprese eden farelerde bleomisin ile indüklenen pulmoner fibroziste nedensel bir rol oynayabileceğini ve distal hava alanlarında bulunan MUC5B'nin İPF'li insanlarda potansiyel bir tedavi hedefi olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir. Çalışma sonuçlarının; risk altındaki bir popülasyonu tanımlamaya, geri dönüşü olmayan skar oluşmadan önce hastalığı teşhis etmeye, eşsiz bir tedavi hedefine (MUC5B), akciğerde belirli bir yere (distal solunum yolu) odaklanmaya ve şu anda tedavi edilemeyen bir hastalığa terapötik müdahaleye olanak sağladığını vurgulamışlardır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Hancock et al. Muc5b overexpression causes mucociliary dysfunction and enhances lung fibrosis in mice, Nature Communicationsvolume 9, Article number: 5363 (2018).

Nazal Epitelden Non-İnvaziv İPF Tanısı Konulabilir Mi?

11 Nisan 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), solunum yetmezliği ve ölüme neden olan akciğer parankiminin ilerleyen skarlaşması ile karakterizedir. İPF tanısında sıklıkla yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi kullanılır. Ancak maliyeti ve radyasyona maruz kalma riski, hastalık riski yüksek olan hastalarda bile tarama aracı olarak kullanımını sınırlandırır. Ayrıca, İPF için kan biyo-belirteçleri çalışmaları başarılı olamamıştır. Diğer çalışmalar, hücre dışı matris ve büyüme faktörlerinin yanı sıra epitelyal genler de dahil olmak üzere İPF'de çeşitli protein seviyelerinin arttığını göstermiştir. Ancak bu çalışmalar akciğer biyopsileri gerektirdiğinden, tarama veya hastalık yönetimi için sınırlı uygulanabilirliği vardır.

Akciğer kanseri ile ilgili yapılan bir çalışma, bronşlardan gelen epitel dokularında 11 gen ekspresyon seviyesinin, akciğerdeki küçük asemptomatik nodüllerin yönetilmesine yardımcı olduğunu göstermiştir. Nazal epitelde daha sonra yapılan çalışmalar benzer sonuçlar vererek, epitelyal değişikliklerin, solunum sistemindeki değişikliklerin bir sonucu olduğu fikrini desteklemiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık boyunca güvenle ve tekrar tekrar örneklenebilen nazal epitelyal küretaj örneklerinin transkriptomik profiliyle İPF hastalarını, yaşları eşleştirilmiş kontrollerden ayırmanın uygulanabilirliğini değerlendirmişlerdir.

Araştırmacılar, ortalama yaşları 68 olan 10 İPF hastasının ve ortalama yaşları 64,4 olan yaş-uyumlu 23 kontrolün burun epitelinin transkriptomunu karşılaştırmışlardır. Meksika'daki bir ayakta tedavi kurumunda, her bir katılımcının burun mukozasının beş biyopsisi toplanmıştır ve tüm İPF hastaları klinik olarak stabildir. İPF tanısı öncesi ortalama semptom süresi 28 aydır.

Genler Bağışıklık Yolakları ile İlişkili

İPF numunelerinde toplam 224 genin, kontrol grubundan farklı ekspresyon seviyelerine sahip olduğu, İPF'li hastalarda bunların 222'sinin artmış ve sadece ikisinin azalmış olduğu saptanmıştır. Yolak zenginleştirme analizi, İPF hastalarında kontrollere kıyasla immün yanıt ve enflamatuar sinyalleme ile ilgili yolakların up-regülasyonunu ortaya koymuştur.

İşlevsel bir analiz daha sonra farklı ekspresyon seviyelerine sahip çoğu genin, patern tanıma reseptörü fonksiyonlarını reseptör aktivitesi, ana histo-uyumluluk kompleksine bağlanma ve peptit-antijen bağlanması ile enzim ve sitokin bağlanmasıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmada tespit edilen genlerin doğal ve edinilmiş bağışıklık yolakları ile de ilişkili olduğu belirtilmiştir.

Araştırmacılar elde ettikleri bu bulguların, İPF hastalarını tanımlamak ve izlemek için burun örneklemesini, invaziv olmayan ve ucuz bir yaklaşım olarak desteklediğini belirtmişlerdir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

M. A. Sala et al. Inflammatory pathways are upregulated in the nasal epithelium in patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Research 2018 19:233.

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

İlgili referansa ulaşmak için

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image