Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Şekerli İçeceklerin Her Gün Tüketimi İnfertilite İle İlişkili Bulundu

26 Mart 2018

İnfertilite tüm dünyada sık görülmekte olup, tedavilerinin maliyeti ülkelere ciddi yük bindirmektedir.  Değiştirilebilir risk faktörlerinin belirlenmesi, farkındalık yaratmaya, gebe kalmaya çalışan çiftlerin yaşadığı psikolojik stres ve maddi yükü azaltmaya yardımcı olabilir. İnfertilite için, diyet gibi yaşam tarzı faktörleri değiştirilebilir risk faktörleri arasında sayılabilir. Bununla birlikte, son bir buçuk asırda bir ABD'li bireyin ortalama diyetinde şeker eklenmesinde önemli bir artış meydana gelmiştir. Bu toplam şeker alımının üçte biri, kilo alımı ve tip 2 diyabet gibi durumlarla ilişkili olan gazoz ve diğer şekerli içeceklerden gelir. Gazoz içmek erken menstrüasyon ve zayıf semen kalitesi ile ilişkili bulunmuştur ancak gazozun doğurganlık üzerinde doğrudan etkileri araştıran az çalışma mevcuttur.

Boston Üniversitesi Halk Sağlığı Kurumu'ndan araştırmacılar, gazoz içmek ile infertilite arasındaki olası ilişkileri daha ayrıntılı bir şekilde araştırmak için, 21-45 yaşları arasında olan 3.828 kadın ile 1.045 erkek partneri incelediler.

Meyve Suları ve Diyet İçeceklerin Etkisi Yok

Tüm katılımcılar ABD veya Kanada'da yaşıyordu ve Gebelik Araştırması Online web tabanlı ileriye dönük kohort çalışmasının bir parçasıydı. Katılımcıların tıbbi geçmişi, yaşam tarzı faktörleri ve diyet ile ilgili verileri toplandı. Ayrıca, katılımcılar hamile kalana veya 12 aylık takip periyodu sona erene kadar her 2 ayda bir takip anketi doldurdular.

Araştırmacılar, verilerini değerlendirdiklerinde, gazoz içmenin ayda ortalama erkek ve kadın konsepsiyonunda yüzde 20'lik bir düşüş ile bağlantılı olduğunu ortaya koydular. Her gün en az bir gazoz içen kadınlar aylık %25; günde en az bir gazoz içen erkeklerin eşleri ise başarıyla gebe kalma ihtimalini aylık %33 düşürdü. Araştırmacılar infertilite ile meyve suları veya diyet gazoz içmek arasında kuvvetli bir ilişki bulamadılar. Obezite, kafein alımı, alkol, sigara ve genel diyet kalitesi gibi birçok faktörü kontrol ettikten sonra da şekerle tatlandırılmış içeceklerin alımı ile düşük doğurganlık arasında pozitif ilişkiler gözlendi.

Araştırmacılar, ABD genelinde tüketilen şekerli içeceklerin miktarına bakıldığında bulgularının halk sağlığı için önemli etkileri olabileceğini belirttiler. Hamilelik planlayan çiftlerin, diğer olumsuz sağlık etkilerini de dikkate alarak, bu içeceklerin tüketimini sınırlamalarını önerdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Hatch, EE; Wesselink, AK; Hahn, KA; Michiel, JJ; Mikkelsen, EM; Sorensen, HT; Rothman, KJ; Wise, LA. Intake of Sugar-sweetened Beverages and Fecundability in a North American Preconception Cohort, Epidemiology January 30 2018.

Antibiyotik Sonrası Probiyotik Kullanımının Etkileri İncelendi

18 Ocak 2019

Probiyotikler, milyonlarca insanın mikrobiyomlarını zenginleştirmek veya antibiyotik aldıktan sonra bağırsak ekosistemini geri kazanmak için kullandıkları mikroorganizmalardır. Yine de gerçekten işe yarayıp yaramadıkları ile ilgili yeterli bilgiye henüz erişilebilmiş değildir.

Vücuda probiyotik alındığı zaman insanların mikrobiyomlarında neler olduğunu inceleyen çalışmaların birçoğu bağırsak mikropları için fekal örneklere dayanmaktadır. İsrail'de yapılan yeni araştırmada ise endoskopi ve kolonoskopi sonuçları kullanılmıştır. Başlangıçta kolonoskopik ya da endoskopik görüntülemesi yapılmış olan 15 sağlıklı insan, ticari olarak satılan bir probiyotik takviyesi veya bir plaseboyla beslenmiştir.

Çalışma sonunda çarpıcı sonuçlar elde edilmiştir. İlk olarak, dışkıda bulunan mikropların, normalde bağırsakta kolonize olan mikroorganizmalardan olmadığı görülmüştür. Ancak araştırmacılara göre bu dışkı örnekleri bağırsakların içinde ne olduğuna dair güvenilir bir gösterge değildir. Bu nedenle endoskopik ve kolonoskopik örneklemenin önemi araştırmacılar tarafından tekrar vurgulanmıştır.

Araştırmada ayrıca, probiyotiklerin bazı insanların gastrointestinal kanalını kolonize ederken, diğerlerinin bağırsak mikrobiyomlarının probiyotikleri dışarı attığı gösterilmiştir. Ancak insanların bu kategorilerden hansine girdiği dışkı örneğiyle anlaşılamamıştır. Probiyotik kolonizasyon paternlerinin bireye büyük ölçüde bağımlı olduğu görülmüştür. Yani, herhangi bir kişinin herhangi bir probiyotikten yararlanabileceği kavramının ampirik olarak yanlış olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Antibiyotik Sonrası Zararlı Olabiliyorlar

Daha sonra araştırmacılar tarafından, antibiyotik kullanımının ardından mikrobiyomu geri kazanma umuduyla probiyotik alan kişilerin mikrobiyomuna ne olduğu değerlendirilmiştir. Yirmi bir gönüllü, aynı antibiyotik tedavisini almış ve daha sonra bu gönüllüler üç gruba ayrılmıştır. İlk grubun mikrobiyomunun kendi başına iyileşmesine izin verilirken, ikinci gruba probiyotik verilmiştir. Üçüncü grup ise, bir fekal mikrobiyota transplantı ile kendi orijinal pre-antibiyotik mikrobiyomunun bir dozu ile tedavi edilmiştir.

Probiyotik bakteriler ikinci gruptaki herkesin bağırsaklarını kolaylıkla kolonize etmiştir. Ancak bu durum, kişilerin normal mikrobiyomunun geri dönmesini 6 aya kadar engellemiştir. Probiyotikler, mikrobiyomun orijinal durumuna geri dönmesini çok güçlü bir şekilde ve ısrarla engellemiştir. Bu olumsuz etki bugüne kadar yapılan hiçbir çalışmada açıklanmamıştır. Karşıt etki, fekal mikrobiyal transplantı ile kendi antibiyotik öncesi mikrobiyomu verilen hastalarda gözlenmiştir. Lokal bağırsak mikrobiyolojisi günler içinde normale dönmüştür.

Çalışma sonucunda araştırmacılar probiyotiklerin her zaman zararsız olmadıklarını ve etkili olmaları için formüllerinin bireye uyarlanması gerektiğini vurgulamışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zmora N, et al. Personalized Gut Mucosal Colonization Resistance to Empiric Probiotics Is Associated with Unique Host and Microbiome Features. Cell. Volume 174, Issue 6, P1388-1405.E21, September 06, 2018. DOI:https://doi.org/10.1016/j.cell.2018.08.041

Bebekler Anne Karnında Neden Tekme Atar?

17 Ocak 2019

Amerika’da yapılan yeni bir çalışma ile; anne karnındaki bebeklerin tekmelerinin, bebeğin kendi bedenini haritalandırmasına ve çevresini keşfetmesine olanak sağlayan önemli bir araç olduğu tanımlandı.

Bu çalışma için araştırmacılar, yeni doğan bebeklerin REM uykusu sırasında tekmeleme anlarında beyin dalgalarını ölçtüler. Bu, yeni doğanlarda görülen bir beyin dalgası olan hızlı beyin dalgalarının paterni hakkında fikir verdi.

Bulgulardan örnek vermek gerekirse; bir bebeğin sağ elinin hareketi, sol beyin lobunda, sağ elin dokunuşunu işleyen beyin dalgalarının hemen ardından bir ateşlemeye neden oldu. Bu beyin dalgalarının büyüklüğü, o çağda genellikle anne karnında olan prematüre bebeklerde en yüksektir.

Bulgular, hamileliğin son dönemlerinde fetal vuruşların, duyusal girdiyle uğraşan beyin alanlarının büyümesine yardımcı olduğunu ve bebeğin kendi vücutları hakkında bir algıyı nasıl geliştirdiğini göstermektedir. Hareketin uyandırdığı hızlı beyin dalgaları, bebeklerin birkaç haftalık olduğu zamana kadar sürer ve sonrasında ortadan kaybolur.

Çalışmada EEG İle Ölçümler Yapıldı

Çalışmada bebeklerin beyin dalgaları elektroensefalografi (EEG) kullanılarak ölçüldü ve uyku sırasında sürekli olarak kaydedildi. Hızlı uyku hareketleri, büyük ölçüde düzensiz solunum ve sık, izole ekstremite hareketleri, aktif uyku davranışları olarak belirlendi. Çalışmada ortalama iki gün süreyle ölçüm yapıldı çalışmaya toplam 19 yenidoğan katıldı.

Sıçanlarda olduğu gibi diğer hayvanlarda da doğru beyin haritalaması için spontane hareket ve erken gelişim dönemindeki sonuçların gerekli olduğu bilinmektedir. Bu çalışma ile bunun insanlar için de geçerli olabileceğini göstermiş oldular.

Bulguların, erken doğmuş bebekler için en uygun hastane ortamının sağlamasına yol göstermesi bekleniyor. Gözlemlenen hareketler uykuda olduğu için, sonuçlar gerekli tıbbi prosedürlerle ilişkili rahatsızlığın en aza indirilerek, yenidoğanlarda uykunun korunması gerektiğini gösteren diğer çalışmaları desteklemektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Whitehead K, et al. Developmental trajectory of movement-related cortical oscillations during active sleep in a cross-sectional cohort of pre-term and full-term human infants. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-35850-1

MAPK/ERK Yolundaki Mutasyonlar Kanseri Nasıl Tetikliyor?

17 Ocak 2019

Sağlıklı hücreler; nasıl ve ne zaman büyüyeceği, bölüneceği ve göç edeceğini belirlemek için merkezi Ras/Erk büyüme sinyal yoluna (Ras/MAPK yolu olarak da bilinir) güvenir. Ancak bu mesajların iletilmesine dair kusurlar, hücrelerde kontrolsüz büyümeye ve agresif davranışa neden olabilir. Bu tür mutasyonlar insan kanserlerinin çoğunda bulunur ve Ras/Erk yolunu tedavi etmek kanser araştırmalarında temel hedeflerden biridir.

Yıllar süren araştırmalar Ras/Erk güdümlü kanserlerin, mutasyonların bu yolağı büyüme sinyalinde takılı şekilde bıraktığı durumlarda meydana geldiğinin düşünülmesine neden olmuştur. Bu mutasyonların geri çevrilmesine yönelik hedefli tedaviler için çaba sarf edilmiş, ancak şimdiye kadar çoğu klinik çalışma başarısız olmuştur. Yakın zamanda yapılan bir çalışmada ise UCSF'de geliştirilen yüksek verimli bir teknik ile bu yol hakkında şaşırtıcı bir keşif yapılmıştır.

Optogenetik adı verilen teknik, nörolojide sıklıkla kullanılır ve bu teknik nöronların, ağlarındaki elektriksel aktivite modellerini kontrol etmesine ve çalıştırmasına izin verir. Hücrelerdeki kimyasal iletişim kalıplarını tek tek keşfetmek için bu yaklaşımı kullanan yeni araştırma, bazı Ras/Erk mutasyonlarının, hücresel büyüme sinyallerinin yoğunluğundan ziyade zamanlamayı değiştirerek kanseri tetikleyebileceğini ortaya çıkarmıştır. Çalışma aynı zamanda, sinyal zamanlamasının bulanıklaşmasının, hatalı Ras/Erk sinyalini kapatmak için tasarlanan hedeflenmiş bazı ilaçların neden paradoksal olarak yeni bir tümör oluşumu riskini yükseltebildiğini açıklamayı hedeflemektedir.

Ras/Erk yolu karmaşıktır, ancak temelinde, hücrenin dışından gelen büyüme sinyallerine yanıt olarak düşen domino taşları gibi birbirini aktive eden dört proteinin (Ras, Raf, Mek ve Erk) kaskadı vardır. Ras, hücre zarında bulunur ve gelen sinyalleri alır, sonra bu sinyalleri Raf ve Mek'e doğru iletir, onları işlemden geçirir ve çoğaltır. Nihayet Erk, sinyali hücre çekirdeğine taşır ve uygun genetik yanıtı oluşturur. 

Şimdiye dek büyüme sinyallerinin zamanlamasının hücrelerin davranışlarını nasıl etkilediği anlaşılamamıştır. Bu soruyu ele almak için, yürütülen çalışmada yeni bir optogenetik araçtan yararlanılmıştır.

Optogenetik Araçtan Faydalanıldı

Hücrelerin farklı Ras aktivasyon modellerine karşı tepkilerinin izlenmesi için, OptoSOS sistemi çok sayıda sağlıklı ve kanserli hücreye yönlendirilmiş ve bu hücrelerin farklı grupları bir laboratuvar kabındaki bir dizi küçük boşluklara yerleştirilmiştir. Bu kaplar, OptoPlate olarak adlandırılan özel olarak tasarlanmış bir cihazla aydınlatılarak, çeşitli test desenleriyle, yüzlerce farklı deneysel hücre grubu hızlı bir şekilde uyarılmış ve aynı anda bir mikroskop altında yanıtlar okunmuştur.

Bu teknikler, sağlıklı hücrelerin uzun süreli büyüme sinyallerine seçici bir şekilde tepki verdiklerini, bununla birlikte, titreşimsiz ve gürültülü sinyalleri görmezden geldiklerini ortaya çıkarmıştır. Aksine, araştırmacılar, küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) hücre hatlarının bu aralıklı gürültülü sinyalleri daha güçlü ve sürekli sinyaller olarak yorumladıklarını ve bunun da aşırı büyümeyi ve tümör oluşumunu tetiklediğini bulmuşlardır.

Bu çalışmada görüldüğü üzere yakın gelecekte, hücresel devrelerin nasıl çalıştığına ve nasıl kırıldıklarına dair daha niceliksel ve sistematik bir anlayışa ulaşmak için optogenetik gibi sorgulayıcı araçlar kullanılabilir. Bu yaklaşım, hatalı işlev içeren birçok hastalıkta neyin ters gittiğini ortaya çıkarmaya yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bugaj LJ, et al. Cancer mutations and targeted drugs can disrupt dynamic signal encoding by the Ras-Erk pathway. Science, 2018; 361 (6405): eaao3048 DOI: 10.1126/science.aao3048

İnsülin Hormonunun Bağışıklık Sistemindeki Rolü İncelendi

16 Ocak 2019

İnsülinin enfeksiyonla savaşma yeteneğini arttırmak için bağışıklık sistemine bir destek olarak rolü, Kanadalı bilim insanları tarafından ilk kez ayrıntılı olarak açıklandı. Araştırmacılar, aktive edildiğinde bağışıklık sistemindeki T hücrelerinin hızlı bir şekilde bölünmesi ve sitokinlerin salınmasını sağlayan spesifik bir insülin sinyal yolu tanımladılar. Bilindiği üzere etkili bir bağışıklık yanıtı, enfekte olmuş hücreleri veya mikropları yok ederek hastalığa ve yaşamı tehdit eden enfeksiyonlara karşı bizi korur. Bunun aksine verimsiz bir sistem, bağışıklık sistemi rahatsızlıklarına veya hastalıkların gelişmesine neden olabilir.

Geçmiş yıllarda karaciğerin kas ve yağ gibi organlarda insülin glukoz metabolizmasındaki rolü hakkında çok sayıda çalışma yapılmıştır. Buna rağmen karaciğerin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi hakkında çok az şey bilinmektedir. Bu bağlantıyı test etme önerisi, tip 2 diyabetli veya obez olan ve tip 2 diyabet geliştirme riski yüksek olan kişilerin insüline iyi yanıt vermediği veya insüline dirençli olduğu gözleminin bir sonucu olarak araştırma ekibine geldi. Ekip daha önceki çalışmalarında, karın yağındaki bağışıklık hücrelerinin, insülin duyarlılığını azaltan pro-inflamatuar kimyasalların salınmasına neden olduğunu gösterdi.

Farelerde Bağışıklık Yanıtı Azaldı

 Obezite tüm vücut insülin direnci ile bağlantılıdır. Obez ve insüline dirençli bireyler ve farelerin bağışıklık tepkilerinin zayıfladığı, ciddi enfeksiyonlara karşı duyarlılığının arttığı bilinmektedir. Bu araştırmanın amacı insülinin T hücresi fonksiyonunu nasıl düzenlediğini ve T hücrelerinin insüline cevap vermeyi durdurmasının neden olduğunu araştırmaktı. Dr. Tsai, T hücrelerinin, enfeksiyonlara karşı bedenin kendini savunmada çok önemli bir rol oynadığı için seçildiğini söylüyor.

Araştırma ekibi genetik olarak tasarlanmış fareler kullanılarak, insülin direncini taklit eden ve üzerinde insülin reseptörü olmayan, T hücreleri olan fareler tasarladı. Daha sonra farelerde H1N1 grip virüsü gibi farklı stres faktörleri altında T hücrelerine ne olduğunu gözlemlediler. Bu farelerin yabancı bir istilacı ile karşılaştıklarında T hücrelerinin aktivasyonlarını arttırmak için daha fazla sinyale gereksinim duyduklarını gözlemlediler. Ek destek olmadığı durumda virüsü yok etmekte başarısız oldular.

Araştırmacılara göre bu bağlantıyı hücresel düzeyde anlayabilirsek, bu bize yeni terapiler için yeni yollar bulmak için en iyi fırsatı sunacaktır. Bu sayede otoimmün hastalıkların tedavisi için de bu yoldan faydalanmak mümkün olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180830113035.htm

Depresyon Beyinde Ödül Merkezi Aktivitesini Nasıl Etkiliyor?

15 Ocak 2019

Yeni bir preklinik çalışma ile bilim adamları, zevk ve ödül sistemine bağlı beyin aktivitesindeki değişiklikleri tanımladılar. Nature dergisinde yayınlanan araştırma, beynin ödülleri nasıl işlediğine dair bilgilerimizi derinleştirmesinin yanı sıra, bağımlılık ve depresyon hakkında da ayrıntılı bilgiler sunuyor. Araştırma, hipokampus ve nükleus akümülatörleri arasındaki sinyallerin ödüllendirici bir uyarı sonrasında aktive olduğunu gösteriyor.

Beynin bu iki bölümünün ödüllendirici deneyimlerin işlenmesinde önemli olduğu biliniyor. Bu bölgeler arasındaki iletişim, her ne kadar altında yatan mekanizmalar bilinmese de, bağımlılık durumunda daha güçlüdür. Bu iletişimin gücündeki azalmanın depresyonda önemli olabileceği düşünüldü. Bağlantının zayıflaması, depresyon hastalarında anhedoni semptomuna neden olan ödüllendirme sistemindeki kusurları açıklayabilir. Anhedoni durumunda depresif hastalar yiyecek, arkadaşlık ya da aile ve cinsellik gibi normalde zevkli deneyimlerin keyfini çıkarmakta yetersiz kalıyor.

Bu araştırma, farelerin beyninde hedefe yönelik davranışlar için önemli olan bir anahtar devreyi ortaya çıkarmış ve bu devrede sinyallerin gücünün değişebilir olduğunu göstermiştir. Buna plastisite denmektedir. Ödül devreleri ve plastisitelerinin altında yatan moleküler bileşenler, bağımlılık ve depresyon gibi bozuklukların tedavilerinin geliştirilmesi için yeni hedefler olabilir.

Işık Duyarlı Protein Kullanımı

Bu bağlantıyı aktive etmek veya engellemek için, araştırmacılar farelerin beyinlerinde spesifik nöronlara sokulan, özel ışığa duyarlı proteinler kullandılar. Bu proteini ekledikleri farelere uygulanan dört saniyelik ışık, sadece bu hipokampüs-nükleus akümülatör yolunu aktive etmekle kalmadı, aynı zamanda bu yol boyunca sinyalleri güçlendirdi ve yapay bir şekilde ödül hafızası yarattı.

Bir gün sonra fareler, orada gerçek bir ödül yaşamamış olsalar bile yapay belleğin oluşturulduğu yere geri döndüler. Araştırmacılar daha sonra, farelerde aynı yolu susturmak için nöronları inhibe eden ışığa duyarlı proteini kullandılar ve bu yolun bir ödülün yeriyle ilişkilendirilmesi için gerekli olduğunu buldular.

Araştırmacılar bu devreyi depresif farelerde de incelediler ancak bu yol uyarıcı ışığa duyarlı protein kullanılarak geliştirilemedi. Farelere anti-depresan ilaç verildikten sonra ışığa duyarlı protein kullanarak bu yol geliştirilebildi ve farelerde yapay ödül anıları oluşturulabildi.

Literatür talep et

Referanslar :

LeGates TA, et al. Reward behaviour is regulated by the strength of hippocampus–nucleus accumbens synapses. Nature, 2018; DOI: 10.1038/s41586-018-0740-8

CRISPR İle Geliştirilen Kanser Hücreleri Kendi Türüne Saldırıyor

15 Ocak 2019

Kan dolaşımında dolaşan kanser hücrelerinin, köken aldıkları ana tümörleri bulabilmeleri ve bunlara geri dönebilmelerini sağlayan bir içgüdüleri vardır. Bu yeteneklerden yararlanmak için araştırmacılar, bu hareketli tümör hücrelerini, karşılaştıkları yerleşik tümör hücrelerinde ölümü tetikleyen bir proteini salgılayacak şekilde tasarladılar. Yani kanserle savaşan kanser hücreleri ürettiler.

Bu çalışma, kanserle savaşmak için kanser hücrelerini kullanan ilk çalışma oldu. Önceki çalışmalar ise, örneğin, dolaşımda olmayan tümör hücrelerine kanser öldürücü virüsler vermek için dolaşımdaki tümör hücrelerini kullanmıştır. Ancak yeni yaklaşım, saldırgan kanser hücrelerini manipüle etmek ve onlara daha fazla ihtiyaç duyulmadığında kendini imha etme yeteneği gibi daha sofistike özellikler vermek için CRISPR / Cas9 adlı bir gen düzenleme teknolojisini kullandı.

Tekniğin oluşturulması için ilk olarak, araştırmacılar birçok kanser hücresinde hücre ölümünü tetikleyebilecek bir protein araştırdılar. S-TRAIL adı verilen bir protein olan kazanan aday, çeşitli kanser hücrelerini öldürdü ve sağlıklı hücreler için toksik değildi.

İki Farklı Yöntem Başarılı Oldu

Daha sonra takım iki farklı yaklaşımı test etti. Araştırmacılar, glioblastom hücrelerindeki genleri düzenlemek için CRISPR'yi kullanarak bir çok S-TRAIL ürettiler ve daha sonra hücreleri ölümcül proteine ​​karşı hassas olan kanser hücreleri üzerinde serbest bıraktılar. Diğer bir yaklaşımda, bilim adamları S-TRAIL'in etkilerine duyarlı olan glioblastoma hücrelerini aldılar ve hücrelere protein üretmek için genleri vermeden önce bu duyarlılığı veren genleri kestiler.

Araştırmacılar, her iki çeşit mühendislik kullanılan hücrenin farelerde tümörlerin büyüklüğünü, tedaviyi almayan farelere kıyasla azalttığını gördüler. Tedavi verilen fareler de daha uzun yaşadı.

 

Her yaklaşımın artıları ve eksileri var

Araştırmacılara göre klinik bir ortamda, S-TRAIL'e henüz dirençli olmayan hücrelerin kullanılması biraz uzun zaman alabilir. Bu bekleme süresi bir çok hasta için problem oluşturabilir. S-TRAIL'e halihazırda dirençli olan standart hücrelerle inşa edilen diğer yaklaşım, hastanelere hızlı ve kolay erişim için stoklanabilir. Fakat bu hücreler bir hastaya yabancı olacağından, vücudun bunları reddetmesi daha büyük bir risk oluşturacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Reinshagen C, et al. CRISPR-enhanced engineering of therapy-sensitive cancer cells for self-targeting of primary metastatic tumors. Science Translational Medicine. Vol. 10, July 11, 2018. doi:10.1126/scitranslmed.aao3240.

Uykusuzluk Düşme Riskini Arttırıyor

14 Ocak 2019

Sağlıklı bir gece uykusunun günlük yaşam üzerindeki etkisi herkes tarafından bilinmektedir. Yeni yayınlanan bir makaleye göre bu etki, kişinin duygu durumu ve konsantrasyonunun yanı sıra fiziksel dengesi üzerinde de görülüyor.

Bu çalışma, kalitesiz uyku ile postür ve dengeyi kontrol etme arasındaki ilişkiyi gösteren şimdiye dek yapılmış ilk çalışmadır. Araştırma, bölünmüş ve kalitesiz uykunun kişide akut denge kaybına yol açtığını göstermektedir.

Çalışmada uyku kalitesi ve denge arasındaki bağlantının belirlenmesi için, sağlıklı yetişkinlerden oluşan gönüllü bir grup iki gün boyunca uyku ve denge değerlendirmesine tabi tutuldu. Ev tipi uyku izleme ve denge testi için en gelişmiş giyilebilir sensörler kullanıldı.

Aslında hepimizin bu konuda doğrudan deneyimi mevcut. Zinde ve sağlıklı olduğumuz zaman vücudumuz günlük rutinimize kolaylıkla uyum sağlar ve dengemizi iyi koruruz. İyi uyuyamadığımız zaman, biraz baş dönmesi hissederiz ve duruşumuzu ve dengemizi kontrol etme yeteneğimiz bir şekilde azalır. Uykusuzluğa bağlı denge bozuklukları yaşlandıkça daha fazla görülmektedir.

Gençlerde Bile Kötü Sonuçlar Elde Edildi

Sağlıklı gönüllülerden elde edilen sonuçlar, genç yaşlarda bu tür akut ve kısa süreli uyku bozukluklarını telafi etme yeteneği göz önüne alındığında oldukça şaşırtıcı bulundu. Bu genç grupta bile kısa süreli uyku bozukluklarının ciddi denge kusurlarına yol açtığı görüldü. Araştırmacılar yaşlı insanlarda bu sorunların daha derin olmasının beklenebileceğini belirttiler.

Bu sonuçlar hastanelerde sıklıkla yaşanan düşmelerin anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Hastaneye yatırılmış yaşlı hastalar yabancı bir ortamda, diğer hastalardan ve hemşirelerden gelen sıra dışı sesler ve ışıktan dolayı normalden daha kalitesiz bir uyku deneyimi yaşarlar. Bu da düşündüğümüzden daha büyük denge problemlerine yol açabilir. Bu çalışmada elde edilen bulgular ışığında yapılacak ileri çalışmalarla hastanelerde ilgili düzenlemeler yapılabilir ve böylece düşmelerin önüne geçilebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Montesinos L, et al. Day-to-day variations in sleep quality affect standing balance in healthy adults. Scientific Reports, 2018; 8 (1) DOI: 10.1038/s41598-018-36053-4

Uyku Gelecekteki Algı ve Eylemlerimizi Nasıl Etkiler?

11 Ocak 2019

Prediktif-kodlama teorileri, algının ve eylemin önceki deneyimlerden türetilen intrinsik modellere dayandığını varsayar. Bu tür intrinsik modeller, zaman içinde depolanacak tahmin yeteneği ve konsolidasyon gerektirir. Uykunun, bellek konsolidasyonunu desteklediği bilinmektedir. Bununla birlikte, uykunun, geçmiş deneyimlerin gelecekteki olayların tahminlerine dönüştürülmesini özellikle destekleyip desteklemediği açık değildir.

Sürekli değişim halinde olan dünyada, çevremizle verimli bir şekilde etkileşime girmek için intrinsik modeller gereklidir. Yeterli intrinsik modeller çevrenin tahmin edildiği gibi yeniden ortaya çıkmasıyla davranışları normale döndürürken, beklenmedik olayların tespit edilmesini kolaylaştırmalıdır. Beynimizin prediktif kodlama prensiplerini uyguladığı konusunda yeterli kanıt vardır. Bununla birlikte, önceden kodlanmış bilgilerden tahminlerin nasıl oluşturulduğu ve uzun süreler boyunca nasıl sürdürüldüğü büyük ölçüde belirsizdir.

Uyku Tahmin Yeteneğimizi Güçlendiriyor

Alman araştırmacılar, uykunun, yaklaşan uyaranı tahmin etmek için kullanılan intrinsik bir görev modelinin hem konsolidasyonunda hem de soyutlanmasında görev aldığını düşündüler. Bu yüzden her iki cinsiyetten insan deneklerini deterministik görsel sekanslar üzerinde eğittiler ve uyku veya uyanıklık retansiyon aralıklarından sonra değişen uyaranlarla test ettiler. Prediktif kodlama yaklaşımını benimsediklerinde, değişken uyaranlarına karşı azalan hata oranları ile ifade edilen, uykudan sonra tahmin gücünün arttığını gördüler. Öte yandan standart uyaranlar söz konusu olduğunda hata oranı daha az bulundu. Uyku aynı şekilde, eğitim sırasında soyut bir dizi modelin oluşumunu artırmaktaydı. Dahası; uyku, modele gelişmiş metabilişsel erişim yansıtıldığında dizi bilgisi için güveni artırdı.

Araştırmacılar, insan deneklerinin, tahmin edilebilir görsel olayların bir dizisini öğrendikten sonra uyuduklarında, eşdeğer bir süre uyanık kalanlara kıyasla, yaklaşan olaylar hakkında daha iyi tahminler yaptığını bulduklarını belirttiler. Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, uykunun farklı bağlamlarda yaklaşan olayları tahmin etmek için kullanılabilecek intrinsik modellerin oluşumunu desteklediğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nicolas D. Lutz, Ines Wolf, Stefanie Hübner, Jan Born and Karsten Rauss. Sleep strengthens predictive sequence coding, J Neurosci. 2018 Oct 17;38(42):8989-9000.

Diyabet ile Hipertansiyon Arasındaki Hormonal Link Keşfedildi

09 Ocak 2019

Ohio Eyalet Üniversitesi Tıp Fakültesindeki araştırmacılar, hipertansiyon ile yakından ilişkili olan aldosteron hormonunun artan düzeylerinin, özellikle belirli ırksal gruplar arasında diyabetin gelişiminde önemli bir rol oynayabileceğini gösterdiler.

Aldosteron adrenal bez tarafından üretilir ve kan basıncını arttırdığı bir süredir bilinmektedir. Yakın zaman önce ise kastaki insülin direncini artırdığı ve pankreastan insülin sekresyonunu bozduğu öğrenilmiştir.

Araştırmacılar, 10 yıl boyunca çeşitli etnik gruplardan 1.600 kişiyi izlediler. Bu inceleme sonucunda daha yüksek seviyelerde aldosteronu olan kişilerin, daha düşük seviyelerde hormona sahip olanlara kıyasla, tip 2 diyabet geliştirme riskinin iki kattan daha fazla olduğu bulundu. Bazı etnik gruplarda etki daha da büyüktü. Yüksek aldosteron seviyeleri olan Afrika kökenli Amerikalılar neredeyse üç kat artmış riske sahiptir. Yüksek aldosteronlu Çinli Amerikalıların diyabet geliştirme riski ise 10 kat daha fazladır.

Bir Sonraki Çalışmada Derinlemesine İncelenecek

Geriye kalan tek soru, çeşitli etnik gruplar arasında risklerin neden farklı olduğudur. Araştırmacılar; kişinin genetiğinde, tuz duyarlılığında veya başka bir özelliğinde farklılıklar olabileceğini ve bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtiyorlar.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerine göre, 30 milyondan fazla Amerikalı diyabet hastasıdır ve yaklaşık dörtte biri bunu bilmemektedir. Geriye kalan üç Amerikalıdan biri de prediyabetiktir. Mevcut önleyici çabalara rağmen, sayılar çeşitli ırk / etnik gruplar arasında tırmanmaya devam ediyor.

Araştırma ekibi bir sonraki çalışmalarında, aldosteronun glukoz metabolizmasındaki rolünü değerlendirmek için federal olarak finanse edilen bir klinik araştırmaya öncülük edecek. Bu çalışmada ön tanı alan Afrikalı Amerikalı katılımcılar aldosteron düzeylerini düşürmek için ilaç alacaklar. Araştırmacılar bu kişilerde aldosteronun kan glikozu ve insülin üzerindeki etkisini inceleyecekler.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar sayesinde artık aldosteron ve tip 2 diyabet arasında bir ilişki olduğu biliniyor. Şimdi ise, klinik bakım ve tedavi için en iyi ilaçları yönlendirecek eşiklerin belirlenmesi hedeflenmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Joseph JJ, et al. Renin‐Angiotensin‐Aldosterone System, Glucose Metabolism and Incident Type 2 Diabetes Mellitus: MESA. Journal of the American Heart Association, 2018; 7: e009890 DOI: 10.1161/JAHA.118.009890

Hamile Kadınların Klinik Çalışmalara Dahil Edilmesi Artık Mümkün Olacak

08 Ocak 2019

Gebe kadınlara ilaç önerirlerken hekimlerde yaygın bir çekince bulunur. İlacın bebeğe zarar vermesi ihtimaline karşı korku yaşanır. Hamile kadınlar genellikle ilaçları inceleyen klinik çalışmalardan hariç tutulduğu için bu konuda çok fazla veri yoktur.

Bu sebeple ABD’deki Federal İlaç İdaresi, hamile kadınların ilaç ve terapiler için klinik çalışmalara ne zaman ve nasıl dahil edileceklerine dair bir kılavuz taslağı yayınladı. Taslakta; hamileliğin ilaç absorbsiyonu üzerindeki etkisi, yapılması gereken preklinik çalışmalar, uygun veri toplama ve güvenlik izleme gibi hususlar ele alınıyor.

Klinik çalışmalara katılan hamile kadınlarla ilgili temel endişe fetusun güvenliğidir. 1950'li ve 60'lı yıllarda sedatif talidomidin geniş kullanımından kaynaklanan korkunç doğum kusurları, gebe kadınları ilaçları test eden çalışmalardan büyük ölçüde dışarıda bırakmaya yönelik karar verilmesine yol açtı.

Kullanılan İlaçlar Bazı Durumlarda Koruyucu Olabilir

Klinik verilerin olmaması, hamile kadınların ilaç kullanmadığı anlamına gelmez. 2011 yılında yapılan bir çalışmada, 25.000'den fazla gebe kadının yüzde 94'ünün gebeliklerinde en az bir reçetesiz veya reçeteli ilaç aldığı tespit edilmiştir. Aynı çalışmada, hamilelik sırasında kullanılan ortalama ilaç sayısının 1976-1978'de 2.5'ten 2006-2008'de 4.2'ye yükseldiği ortaya çıkmıştır. Sadece reçeteli ilaçlara bakıldığında, hamile kadınların yüzde 70'inin en az bir tane kullandığı saptanmıştır.

Ancak, FDA tarafından 2000'den 2010'a kadar onaylanan 172 ilacın, yüzde 98'inde fetusun zarar görme riskini belirlemek için yeterli veri bulunmuyor. Ancak ilaç tedavisiyle ilgili bilinmeyenler olsa da, tedavi edilmezse hamileliğe zarar verebilecek hastalıklar vardır. İlaçlar, anneyi tedavi ederken fetal sağlığı da koruyabilir.

Yani gebelikte ilaç tedavisi düşünüldüğü gibi bir düşman değildir, tersine sağlıklı anneler ve sağlıklı bebekler sağlamak için önemli olan bir araç olabilir. Yayınlanan kılavuzun amacı, bu alandaki araştırmaların ilerlemesini teşvik etmektir. Bu şekilde, kontrollü bir şekilde yapılacak klinik çalışmalar sayesinde ilaçların gebeler ve bebek sağlığı üzerindeki gerçek etkileri anlaşılabilecektir.

Obstrüktif Uyku Apnesinde Mandibular İlerletme Tedavisinin Başarısı İncelendi

07 Ocak 2019

İki aylık mandibular ilerletme terapisinin, şiddetli obstrüktif uyku apnesi (OUA) hastalarında hastalığın şiddetini önemli ölçüde azalttığı gösterilmiştir. Ancak Fransa’da yapılan yeni bir çalışma, bu tedavinin enflamatuvar ve metabolik biyobelirteçler üzerinde hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmüştür. Sistemik inflamasyon ve metabolik bozukluklar OUA'yı kardiyovasküler hastalıkla (KVH) ilişkilendiren temel mekanizmalardır. Mandibular-ilerletme cihazları (MAD), OUA için sürekli pozitif hava yolu basıncına (CPAP) birincil terapötik alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Her ne kadar CPAP, OUA şiddetini azaltmada daha üstün olsa da,  MAD ve CPAP'ı karşılaştıran çoğu çalışma benzer tedavi sonuçları bildirmiştir. Yeni bir araştırmada, katılımcıların ya özel yapım MAD ya da sahte bir MAD aldıkları çok merkezli bir randomize çalışma yapıldı. Çalışmaya 150 hasta dahil edildi ve bu hastaların 109’u (ortalama yaş 53 yıl; ortalama vücut kitle indeksi 27.1) çalışmayı tamamladı.

Hastaların ortalama Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) 41.0 ve ortalama % 3 Oksijen Desatürasyon İndeksi (ODI) 31.7 idi. Katılımcıların bilinen bir KVH'si yoktu. MAD kullanımına olan bağlılık, gecede; özel yapım MAD grubu için 6,6 saat, sahte MAD grubu için 6,0 saatti. İki ay sonra, özel yapım MAD; AHI ve ODI'nin azaltılması açısından sahte cihaza göre önemli ölçüde daha iyi durumdaydı (her ikisi için P <0.001). Ancak araştırmada başlangıç ​​değerlerinde, yaş, cinsiyet, VKİ ve başlangıç ​​AHİ'si için düzeltme yapıldıktan sonra, iki grup arasında C-reaktif protein, interlökin-6, tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-a), leptin, adiponektin ve diğer faktörler dahil olmak üzere metabolik veya inflamatuar biyobelirteçler açısından anlamlı bir farklılık bulunamadı. Tek istisna, erkek popülasyondaydı ve özel yapım MAD grubunda, TNF-a reseptörü-1 düzeylerinde anlamlı bir düşüş kaydedildi.

Önemli Olan Tedaviye Uyum

Araştırmacılar OUA tedavisinde önemli bir amacın da kardiyovasküler ve metabolik riski azaltmak olduğunu belirttiler. Ne yazık ki mevcut tedaviler ile bugüne kadar bu amaca ulaşılamadı. Bu durumun nedeni hastaların CPAP tedavisine uyumunun düşük olması ve MAD’ın birçok hastada OUA'yı kontrol etmekte etkili olmamasıdır. Güncel bilimsel yayınlar, uyku apnesinin kısmi iyileşmesinin bile, uykuyu ve horlamayı hafifletmek için yeterli olabileceğini, inflamasyonu azaltmak için ise apnenin tam olarak çözülmesinin gerekebileceğini ileri sürmektedir.

Bilim insanlarına göre; hastalar, kendilerine en çok uyan tedavi ile etkin bir şekilde tedavi edilmedikçe, OUA tedavisinin kardiyovasküler riski ortadan kaldırmakta etkili olup olmadığı bilinemeyecektir.

Araştırmacılar son olarak CPAP’ın pek göz önünde bulundurulmayan bir avantajına da dikkat çektiler. CPAP’ın hava yolunu açık tutmanın ötesinde, hastalarda oksijenasyonu artırdığını belirten bilim insanları bunun nedeninin CPAP ile akciğerlerin daha fazla genişlediğini ve böylelikle daha fazla oksijen alınabildiğini ileri sürdüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Recoquillon S, Pépin J, Vielle B, et al Effect of mandibular advancement therapy on inflammatory and metabolic biomarkers in patients with severe obstructive sleep apnoea: a randomised controlled trial Thorax Published Online First: 26 October 2018. doi: 10.1136/thoraxjnl-2018-212609

Çölyak-Dışı Gluten Duyarlılığında Belirtiler Fruktan İle Daha Fazla Uyarılıyor

04 Ocak 2019

Günümüzde glutensiz diyete olan ilgi dünya çapında artmıştır. Uluslararası konsensus, çölyak hastalığı veya buğday alerjisi yokluğunda, gluten tüketildiğinde, gastrointestinal ve ekstra-intestinal semptomların indüklendiği bir durum olarak çölyak dışı gluten duyarlılığını (NCGS) tanımlamıştır fakat NCGS’nin patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Spesifik antikorlar için negatif seroloji ve HLA DQ2 / DQ ile ilişkili olmaması, adaptif immün mekanizmaların sınırlı bir katılımını düşündürmektedir. NCGS hastalarının intestinal mukozasında, çölyak hastalığı olan hastalarla karşılaştırıldığında kontrollü reseptörlerin daha yüksek ekspresyonu, NCGS'de doğal immün mekanizmaların daha güçlü bir rolünü göstermektedir. Çalışmalar, artmış intraepitelyal lenfositleri, bağırsak geçirgenliğinde değişiklikleri ve uyarım sonrası sitokin yanıtını işaret etse de bu bulgular tanıya yönelik biyolojik belirteçler olarak güvenilir bulunmamıştır. Bu nedenle, günümüzde NCGS’nin tanısı ağırlıklı olarak hasta öyküsü ve ayırıcı tanıya dayanmaktadır. Bu hastalarda gluten içeren tahıllar semptomları indükleyebilse de patogenezdeki suçlu molekül halen bilinmemektedir. Buğdaydaki gluten, fruktan ve çözünebilir proteinler gibi birden fazla olası madde semptomları indükleyebilmektedir.

Norveç Oslo Üniversitesi araştırmacıları kendileri tarafından bildirilen gluten duyarlılığı olan, çölyak hastalığı olmayan bireylerde gluten ve fruktanın, mide-bağırsak semptomları üzerine etkisini araştırmak amacıyla randomize çift kör, plasebo kontrollü çapraz geçiş çalışması yaptılar.

Plasebo ve Gluten Grubu Arasında Fark Yok

Araştırmacılar çalışmalarını Ekim 2014 - Mayıs 2016 arasında Norveç Oslo Üniversitesi Hastanesi’nde gerçekleştirdiler ve glutensiz bir diyetle beslenen 59 bireyi çalışmalarına dahil ettiler. Katılımcılar, 7 gün boyunca, gluten (5,7 g), fruktanlar (2,0 g) veya müsli barlarda gizlenmiş plasebo içeren diyetlerle beslenen gruplara rastgele olarak yerleştirildi. Katılımcıların her biri en az 7 günlük bir arınma periyodunun ardından, her üç diyet grubunu tamamlayana kadar farklı bir gruba geçtiler. Semptomlar Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Skalası İrritabl Bağırsak Sendromu (GSRS-IBS) versiyonu ile ölçüldü. Analiz için doğrusal bir karma model kullanıldı.

Genel GSRS-IBS skorları gluten, fruktan ve plasebo diyetleri için ortalama değerler sırasıyla 33,1 ± 13,3, 38,6 ± 12,3 ve 34,3 ± 13,9 olmak üzere önemli ölçüde farklıydı. GSRS-IBS şişkinliği için ortalama puanlar, gluten, fruktan ve plasebo diyetleri sırasında sırasıyla 9,3 ± 3,5, 11,6 ± 3,5 ve 10,1 ± 3,7’ydi. Fruktan tüketen katılımcılar için genel GSRS-IBS skoru, gluten tüketen katılımcılardan anlamlı olarak daha yüksekti. Gluten ve plasebo grupları arasında ise GSRS-IBS skorları açısından fark yoktu.

Araştırmacılar bulgularının NCGS’nin patogenezinin daha iyi anlaşılması açısından önemli olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Skodje et al. Fructan, Rather Than Gluten, Induces Symptoms in Patients With Self-Reported Non-Celiac Gluten Sensitivity, Gastroenterology 2018;154:529–539.

Tip 1 Diyabette Vasküler Komplikasyonlar ve Altta Yatan Mekanizmalar

04 Ocak 2019

Dünya nüfusunun yaklaşık % 8,5'i diyabetin bir formu ile yaşamakta ve diyabet küresel bir salgın olarak hızla artmaktadır. Tip 1 ve 2 diyabetin tanımlayıcı özelliği, kan glikozu homeostazının kronik disregülasyonudur. Yüksek kan glikozu, özellikle vasküler endoteli bozan ve enflamatuar süreçleri harekete geçiren reaktif oksijen türlerinin ve glikasyon son ürünlerinin üretilmesine yol açtığı için zarar vermektedir. Özellikle iyi kontrol edilmediyse diyabet, serebral mikro-kanamalar (CMB) gibi bir dizi vasküler komplikasyona yol açar. CMB'ler vasküler risk faktörleri olan hastalarda yaygındır, ancak normal yaşlanan popülasyonda da gözlenmiştir. Beyindeki CMB'nin varlığı bilişsel gerileme ve artmış demans riski ile ilişkilendirilmiştir.

Diyabetikler sadece vasküler komplikasyonlar açısından değil, beyinlerinin yaralanmaya olan doğal tepkisinin tehlikeye girmesi açısından da risk altındalardır. Tip 1 ve 2 diyabetli hayvan modellerinde, iskemik ve hemorajik inmeden sonra kan beyin bariyerinin uzun süreli bozulması söz konusudur. Dahası, bu hayvanlar iskemiyi takiben artan hemorajik transformasyon oranlarını göstermektedir. Hasarlı dokuları doğru bir şekilde onarmak için mikrogliaların önemli bir rol oynadığına inanılmaktadır. Görüntüleme çalışmaları, mikroglial yanıtları ortadan kaldırmanın veya bloke etmenin, büyük doku hasarı ve inme veya mikrovasküler lezyonları takiben kan beyin bariyerinin bozulması ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Hasar görmüş damarları düzgün bir şekilde onaramamak, geçirgen kan damarlarının lokal sinaptik yapı ve işlev üzerindeki yıkıcı etkisini şiddetlendirir.

Tip 1 diyabetin, mikro-kanamalar gibi vasküler komplikasyonlar için belirlenmiş bir risk faktörü olduğu ve vücutta yara iyileşmesini engellediği bilinmektedir. Buna rağmen hiçbir çalışma, diyabetin vasküler hasara karşı beynin doğuştan gelen immün onarım yanıtını nasıl etkilediğini incelememiştir. Tip 1 diyabetin kronik immün sistem disfonksiyonu ile ilişkili bir durum olup olmadığı, hasara karşı mikroglial yanıtları değiştirip değiştirmediği ve bu komplikasyonlardan hangi mekanizmaların sorumlu olduğu bilinmemektedir.

IFN-γ Yolağını Baskılamak

Yapılan yeni bir araştırmada, bilim insanları yetişkin erkek farelerde in vivo iki-foton mikroskobu kullanarak, lazer ile indüklenen serebral mikro-kanamaların mikroglial örtüsünün, tip 1 diyabetli bir hiperglisemik fare modelinde azaldığını gösterdiler. Dahası bu azalma uzun süreli insülin tedavisi ile tam olarak düzeltilemiyordu. Mikroglia, damar tamiri için önemliydi; çünkü diyabetik farelerde mikroglial birikimin azalması ya da sağlıklı kontrollerde neredeyse tamamının tükenmesi, hasarlı damarın sekonder sızıntısı ile ilişkiliydi. Diyabetik farelerde deksametazon yardımı ile enflamasyon büyük ölçüde baskılandı ve bu durumun mikro-kanamalara karşı mikroglial yanıtları arttırdığı ve sekonder damar sızıntısını azalttığı tespit edildi.  Sağlıklı kontrollerde ise benzer bir durum gözlenmedi. Araştırmacılara göre bu gelişmeler IFN-γ sinyalizasyonundaki değişikliklerle ilişkiliydi, çünkü deksametazon, diyabetik farelerin beyin ve kan serumundaki anormal derecede yüksek IFN-γ protein seviyelerini bastırmaktaydı. Ayrıca, nötrleştirici antikorlarla diyabetik farelerde IFN-γ'nın bloke edilmesi, normal mikroglial kemotaksik yanıtları tekrar ortaya çıkarmakta, purinoseptör P2ry12 gen ekspresyonunu ve ayrıca ikincil sızıntıyı düzeltmekteydi.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, anormal IFN-γ sinyalizasyonunun diyabetik beynin mikroglial fonksiyonunu bozduğunu ve IFN-γ'yı hedefleyen immünoterapilerin hasarlı damarların mikroglial onarımını uyarabildiğini gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Stephanie Taylor, Eslam Mehina, Emily White, Patrick Reeson, Kevin Yongblah, Kristian P. Doyle and Craig E. Brown. Suppressing interferon gamma stimulates microglial responses and repair of microbleeds in the diabetic brain, J. Neurosc 2018 Oct 3;38(40):8707-8722.

Beyin Sarsıntıları Beyinde Miyelin Hasarına Neden Oluyor

03 Ocak 2019

Difüzyon tensör görüntüleme ve miyelin sıvı görüntüleme gibi miyelin duyarlı MRG teknikleri, sporla ilgili sarsıntılardan sonra miyelin değişikliklerini ortaya çıkarmak için kullanılmaktadır. Ancak yapılan çalışmalarda miyelinin nasıl etkilendiği net olarak anlaşılamamıştır. Kanadalı araştırmacılar daha önce, miyelin sıvı görüntüleme kullanarak buz hokeyi oyuncularında konküzyondan 2 hafta sonra miyelindeki spesifik değişiklikleri ortaya çıkardılar. 2016 yılında yayınlanan konküzyona uğramış sporcuların taramalarının önceki analizinde, beyindeki iki yarım kürenin iletişim kurmasına yardımcı olan korpus kallozumdaki miyelin değişimlerini gördüler. Ancak araştırmacılar miyelinin küçüldüğünü, multipl skleroza benzediğini ya da başka bir şekilde değiştiğini bilmiyorlardı. Araştırmacılar şimdi ise, bu miyelin bozulmasını araştırmak için difüzyon tensör görüntüleme ile birlikte aksiyal difüzivite ve radyal yayılımı ölçen kantitatif duyarlılık haritalamasını kullandıkları retrospektif bir çalışma yaptılar. Konvansiyonel MRG görüntüleme miyelinin gevşemesini ortaya çıkarmadığından, görsel denetimin ortaya çıkaramayacağı değişiklikleri bulmak için UBC tarafından geliştirilmiş, piksel tabanlı bir istatistiksel analiz kullanarak taramaların gelişmiş dijital analizini kullandılar. Üniversite hokey oyuncularının konküzyon sonrası ayrıntılı taramalarında, sporcuların iyi hissettiklerini belirtmeleri ve buza dönmeye hazır olduklarını düşünmelerine rağmen, beyin hücresi liflerini çevreleyen koruyucu yağ dokusunun yaralanmadan iki hafta sonra gevşediğini gördüler. Nöronların yalıtımını sağlayan miyelinin gevşemesi, beyin hücreleri veya nöronlar arasındaki elektrik sinyallerinin iletimini yavaşlatıyordu.

Araştırmacılar, 45 sporcunun beyinlerini sezon başlamadan önce manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile taradılar. Konküzyona uğrayanları üç gün sonra, iki hafta sonra ve iki ay sonra yeniden taradılar. Sezon boyunca 11 sporcu konküzyon geçirdi ve çoğunda ek MRI taraması yapıldı.

Miyelindeki Değişiklikler Geçici

Sporla ilişkili sarsıcı darbeler, düşük seviye MWF bölgelerinde miyelin fragmantasyonuna yol açtığında, bu, anizotropik miyelinin izotropik miyelin kalıntılarına parçalanması ve diamagnetik miyelin dokularının ortamdan uzaklaştırılmasına bağlı olarak manyetik duyarlılıkta ölçülebilir bir artışa neden olurken, miyelin kılıf basitçe gevşer ve yoğunluğu azalmış manyetik duyarlılıkta ölçülebilir bir artış beklenmez. Radyal difüzivitedeki bir artış, miyelin kılıfların aksondan su difüzyonunu bloke ettiği ve miyelin kılıfın gevşemesini beklemek için hiçbir değişiklik beklenmediği için miyelin fragmantasyonunu da benzer şekilde gösterir. Konküzyondan 2 hafta sonra miyelin sıvı fraksiyonunu azalttığı düşünülen aynı vokselin istatistiksel analizi, konküzyon sonrası herhangi bir zamanda manyetik duyarlılık, aksiyal difüzivite veya radyal difüzivite açısından istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik olmadığını ortaya koydu. Bu, miyelin su fraksiyon değişikliklerinin, miyelin debrisinin parçalanması ve çıkarılmasına karşıt olarak miyelin kılıf yapısının gevşemesinden kaynaklandığını düşündürüyordu.

Araştırmacılar beyin hücrelerini bağlayan sinir lifleri etrafındaki bu bozulmanın geçici olduğunu, oyuncular konküzyondan iki ay sonra yeniden tarandıklarında miyelinin normale döndüğünü gördüklerini belirttiler. Bu nedenle sporcuların oyuna erken dönmemelerinin önemli olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Alexander M. Weber, Anna Pukropski, Christian Kames, Michael Jarrett, Shiroy Dadachanji, Jack Taunton, David K. B. Li, Alexander Rauscher. Pathological Insights From Quantitative Susceptibility Mapping and Diffusion Tensor Imaging in Ice Hockey Players Pre and Postconcussion. Frontiers in Neurology, 2018; 9.

Felçli Kişiler Spinal İmplant Yardımı ile Tekrar Yürüyebilir Mi?

02 Ocak 2019

Belden aşağısı felç olan üç hasta, spinal implantlardan elektrik stimülasyonu ve aylar süren yorucu egzersiz rejimlerini içeren yeni bir tedavi kullanarak, tekrar yürüyebilen ilk insanlar oldular.

Hastalardan ikisi Louisville’deki Kentucky Omurilik Yaralanmaları Araştırma Merkezi’nde tedavi edildi.  Bu hastalardan 23 yaşındaki Kelly Thomas, 2014 yılında bir araba kazasında yaralanmışken, 35 yaşındaki Jeff Marquis'ın bir dağ bisikleti kazasında sırtında kırık oluşmuştu. Üçüncü hasta, 29 yaşındaki Jered Chinnock ise 2013 yılında geçirdiği bir kar motoru kazasında yaralanmış ve tedavisi Minnesota Mayo Clinic'te devam etmekteydi.

Her üç hastanın tedavisi neredeyse aynıydı. Doktorlar, Chinnock'u yaklaşık bir yıl boyunca bir spinal implant kaynaklı elektrik stimülasyonuyla ve 43 haftalık bir egzersiz rejimiyle tedavi ettiler. Louisville hastalarında olduğu gibi, Mayo ekibi de hastanın sırtına cerrahi işlemle bir elektrot paneli yerleştirdi ve bu sayede hastanın bacaklarındaki güçlü kas dokularının omurilikten gelen sinyaller ile beslenmesi sağlandı.

Boşluğu Köprülemek

Chinnock'un omurgasındaki kırık, beyin ve bacak kaslarını kontrol eden sinirler arasında her bir doğrudan bağlantıyı yıllar önce koparmıştı. Ancak araştırmacılar implantın bir şekilde aradaki bu boşluğu köprüleyebileceğini düşündüler. Beyin ve bacak kaslarını kontrol eden sinirler arasındaki bazı bağlantıları yaralanmadan kurtarmayı amaçladılar. İmplanttan gelen elektrik sinyallerini deneme-yanılma yoluyla ayarlayarak, yoğun egzersizle birlikte, bacağın hareketini uyarmak için beyinden gelen sinyali artırabildiler. Bir aylık tedaviden sonra, hasta bir koşu bandı üzerinde durmaya başladı. Yavaş yavaş, koşu bandında adım atma yeteneği gelişti. Daha sonra, ön tekerlekli bir yürüteç ve dengesine rehberlik eden bir asistan yardımıyla, açık alanda tek bir seansta en fazla 331 adım yürüyebiliyor ve 102 metrelik bir mesafeye ulaşabiliyordu. 25 ila 42 hafta arasında, yürüyüş hızı saniyede 5 santimetreden 20 santimetreye çıktı.

Diğer iki hasta için tedavi çok benzerdi. Thomas bir yürüteç yardımıyla, tedavinin sonunda fizyoterapistler tarafından desteklenmeden açık zemin üzerinde yürüyebiliyordu. Marquis, bir saatlik seansta 362 metre yürüyebildi ve yaklaşık 19 santimetrelik bir azami hıza ulaştı.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışma ile omurilik yaralanmalarından yıllar sonra bile hastaların uzuvlarını kullanmayı yeniden öğrenebildiğini tespit ettiler. Geliştirdikleri yöntemin halen çok yeni olduğunun altını çizen bilim insanları, bu yeni tedavi yaklaşımından hastaların faydalanabilmesi için gerekli olan bağlantılara sahip olup olmadığını göstermek için biyobelirteçler bulmanın önemli olduğunu da eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Andy Coghlan, Three people with paralysis can walk again with nerve-boosting implant, New Scientist  10/9/2018.

Psöriyazis Tedavisinde Tamamlayıcı Tıp Yaklaşımları Ne Kadar Etkili?

02 Ocak 2019

Psöriyazisten (Sedef Hastalığı) muzdarip hastaların % 51'i kadarının, mevcut tedavilerine ek olarak tamamlayıcı ve alternatif tıbbi (CAM) yöntemler kullandığı çalışmalarda bildirilmiştir. Öte yandan psöriyazis tedavisinde CAM tedavilerinin etkili olup olmadığı açık değildir.

Bir grup araştırmacı tarafından bu alanda yayınlanmış bilimsel makaleler tekrar gözden geçirilip, bir inceleme yayınlandı. Yapılan incelemenin amacı plak psöriyazisi olan hastaların tedavisinde en çok incelenen CAM yöntemlerinin etkililiği ile ilgili bilimsel kanıtları derlemek ve sağlam kanıtlar ışığında bu tedavi yaklaşımlarını tartışmaktı.

Araştırmacılar incelemelerinde PubMed, Embase ve ClinicalTrials.gov aramaları ile literatürdeki 1950 ve 2017 yılları arasındaki tüm belgelenmiş CAM psöriyazis tedavilerini kullandılar. İncelemedeki kriterlere, tedaviyi bilimsel kanıt yönünden destekleyici birden fazla randomize klinik çalışma ile plak psöriyazis tedavisinde en yüksek kanıt düzeyine sahip olan, birinci aşamada tanımlanan tedavilere odaklanmak dahil edilerek daha da geliştirildi. Bu yaklaşım ile ayrıca randomize klinik çalışma verisi olmayan veya tutarlı bir şekilde etkililik gösteremeyen tedavilerin inceleme kapsamı dışında tutulması da sağlandı.

Bilimsel literatürde yapılan CAM terapisi araştırması ile 457 makaleye ulaşıldı ve bu makalelerin 107 tanesi daha yakından inceleme amacıyla çalışmaya dahil edildi. Bu makalelerin 54'ü çalışma dışı bırakıldı, çünkü bu çalışmalardaki ilgili CAM terapileri birden fazla randomize klinik çalışmaya sahip değillerdi veya tutarlı bir şekilde etkisizlik gösteriyorlardı. Arama yoluyla bulunan çalışmalara ek olarak, analize dahil edilen çalışmaların referansları kullanılarak 7 makale daha bulundu. Böylelikle toplamda 44 randomize klinik çalışma (17 çift kör, 13 tek kör ve 14 kör olmayan), 10 kontrolsüz, 2 açık etiketli randomize olmayan, 1 adet prospektif kontrollü çalışma ve 3 meta-analiz, bilim insanları tarafından çalışmaya dahil edildi.

Plaseboya Göre Anlamlı Etkililik

Psöriyazis hastalarına topikal indigo naturalis'in (Qing-Dai Bitkisi) uygulanması, toplam 215 katılımcılı plasebo kontrollü 5 randomize klinik çalışmada incelenmiştir ve bu tedavinin hastalarda önemli iyileşmeler gösterdiği kaydedilmiştir. Zerdeçal ile tedavi ile ise 3 randomize klinik çalışma (toplam 118 katılımcı ile), 1 randomize olmayan kontrollü çalışma ve 1 kontrolsüz çalışmada, psöriyazis plaklarında istatistiksel ve klinik olarak anlamlı gelişmeler sağlanmıştır. İncelemede balık yağı tedavisi 20 çalışmada (12 randomize klinik çalışma, 1 açık etiketli randomize olmayan kontrollü çalışma ve 7 kontrolsüz çalışma) değerlendirildi. Bu yöntemle randomize klinik çalışmaların çoğu psöriyaziste belirgin bir düzelme göstermezken, kontrolsüz çalışmaların çoğu günlük balık yağı kullanıldığında yarar göstermiştir. Meditasyon ve rehberli hayal kurma tedavileri 3 adet tek-kör randomize klinik çalışmada (toplam 112 hasta) çalışılmış ve psöriyazisin tedavisinde ılımlı etkililik göstermiştir. 13 randomize klinik çalışmanın bir meta-analizinde de psöriyaziste iyileşme ile akupunktur ilişkisi incelenmiş ve plasebo ile karşılaştırıldığında akupunktur ile anlamlı bir iyileşme görülmüştür.

Araştırmacılar, mevcut tıbbi literatür incelendiğinde, psöriyazisin tedavisi için en güçlü kanıta sahip CAM terapilerinin indigo naturalis, zerdeçal, diyet modifikasyonu, balık yağı, meditasyon ve akupunktur olduğunu belirttiler ve hazırladıkları incelemenin psöriyazis tedavisi için farklı yaklaşımlar arayan hastalara danışmanlık yapmak isteyen uygulayıcılara yardımcı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Gamret AC et al. Complementary and Alternative Medicine Therapies for Psoriasis: A Systematic Review. JAMA Dermatol. 2018 Nov 1;154(11):1330-1337

Anksiyete Kalıtsal Beyin Özellikleriyle İlişkili Bulundu

28 Aralık 2018

Anksiyete bozuklukları, dünya çapında beş kişiden birinin hayatını doğrudan etkiler. Yapılan çalışmalarda, utangaç ve kaygılı mizaca (KM) sahip olan çocukların anksiyete bozuklukları ve depresyon için diğer çocuklara göre daha yüksek risk altında oldukları bulunmuştur. Amerikalı bir grup bilim insanı daha önce, erken dönemdeki KM'nin bir rhesus maymun modelini kullanarak; amigdalanın merkezi çekirdeği (Ce) ve stria terminalisin (BST) çekirdeğini içeren merkezi genişlemiş amigdaladaki (EAc) metabolizmanın, KM'deki özellikli varyasyon ile ilişkili olduğunu göstermişlerdi. Araştırmacılar yaptıkları yeni bir araştırma ile anksiyete bozuklukları gelişimi için erken dönem riskinin altında yatan nörobiyolojiyi anlamayı amaçladılar ve bunun için insan olmayan bir primat modelini kullandılar. Çalışmada kaygılı bir mizaç gösteren genç rhesus maymunları kullanıldı. Ce-BST fonksiyonel bağlantısı ile KM'nin ilişkisini incelemek için, birden fazla nesle ait rhesus maymunlarından oluşan bir geniş aile soyunda (170 dişi ve 208 erkek)  FMRI'yi kullandılar.

Araştırmacılar, genç maymunları stresli bir duruma maruz bırakarak maymunların kaygı yanıtını ölçtüler. Potansiyel tehditle karşı karşıya kalan maymunlar donup sessiz kaldılar. Araştırmacılar bu yanıtın derecesini ve stres hormonu (kortizol) düzeylerini ölçerek, hangi maymunların kaygılı mizaçlı olduğunu tanımladılar.

Anksiyete İçin Yeni Bir Nöral Hedef?

Araştırmacılar 2007'den 2011'e kadar, 378 genç maymun için bu davranışsal ölçümleri topladılar ve maymunları anestezi altında beyin taramalarına tabi tuttular. Aşırı stres tepkileri olan maymunlar, genişletilmiş amigdala incelemesinde önemli bir fark gösterdi. Özellikle merkezi çekirdek ve stria terminalisin çekirdeğinin yanıtları dikkat çekiciydi. Çalışmadaki fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme taramaları, bu merkezlerden birinin aktivitesi yüksek olduğunda diğerinin de yükseldiğini gösterdi. Beynin bu iki parçası arasındaki bu sıkı bağlantı da kaygılı mizacın ebevenyden yavrulara aktarılmasına neden olmaktaydı.

Sonuçlar, Ce-BST fonksiyonel bağlantısının kalıtsal olduğuna, KM'deki varyansın anlamlı fakat etkisinin kısıtlı olduğuna ama yine de KM ile paralellik gösterdiğine işaret etmekteydi. İlginç bir şekilde, Ce-BST fonksiyonel bağlantısı ve BST metabolizması KM ile ilişkili değildi ve bu durum KM'de örtüşmeyen varyansı açıklamaktaydı. Keşif analizleri, Ce-BST fonksiyonel bağlantısının hipotalamus ve peri-aquaduktal gri maddedeki metabolizma ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir.

Araştırmacılar, merkezi genişletilmiş amigdala bölgelerinin artmış anksiyete yaratmak için birlikte nasıl çalıştığını anlamanın, risk altındaki çocuklarda hayat boyu sürecek rahatsızlıkların önlenmesi için erken tedavi girişimlerine olanak sağlayabilecek bir nöral hedef sağlayabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

A.S. Fox et al. Functional connectivity within the primate extended amygdala is heritable and associated with early-life temperament. Journal of Neuroscience. Published July 30, 2018.

Sağlık Uygulama Tebliği`nde Değişiklik Yapıldı

28 Aralık 2018

Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğinde (SUT) değişiklik Yapılmasına dair tebliğ, 28 aralık 2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlandı.

Güncel SUT için tıklayınız

SGK Fiyatlandırma Komisyonu Kararları için tıklayınız

 

 

Diyette Yağ ve Sükroz İçeriğinin Osteoartrit Patolojisine Etkileri

28 Aralık 2018

Obezite, diz osteoartriti için en önemli risk faktörlerinden biridir. Bununla birlikte, obeziteye bağlı osteoartriti önlemek veya tedavi etmek için tedavi stratejileri, özellikle metabolik faktörler açısından, hastalığın etyolojisi hakkındaki belirsizlik nedeniyle sınırlıdır. Pro-obezojenik diyetler ve çeşitli makro-besin bileşenlerinin kondrosit patofizyolojisini nasıl etkilediği iyi anlaşılamamıştır. Yüksek yağlı diyetle obezitesi indüklenen fareler, obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığına dair hipotezleri test etmek için yaygın olarak kullanılan bir model haline gelmiştir, ancak hastalığın şiddetindeki değişiklikle ilgili sınırlı ilerleme kaydedilmiştir. Bazı raporlarda yalnızca diyet tedavisinin farelerde osteoartriti hafifletmek için yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, tipik düşük yağlı kontrol diyetlerinin artan sükroz içeriğinin osteoartrit patolojisine katkıda bulunduğunu ve böylece yüksek yağlı bir diyetin etkilerini değerlendirirken sonuçların değiştiğini varsaydılar. Bu hipotezi erkek C57BL / 6J farelerinde, 6 ila 26 haftalık bağımsız olarak sükroz veya yağ içeriği saflaştırılmış diyetlerin etkilerini karşılaştırarak test ettiler.

Beslenme Şeklimiz ve Obezite Etkili

Sonuçlar arasında, osteoartrit patolojisi, serum metabolitleri ve kıkırdak geni ve hücresel metabolizma ve stres-tepki yollarıyla ilişkili protein değişiklikleri yer aldı. Düşük yağlı izo-kalorik saflaştırılmış diyetlerde sükrozun mısır nişastasına göre rölatif içeriğinin, vücut kitlesi ya da vücut yağında farklılık olmamasına rağmen, serum metabolitleri, eklem patolojisi ve kıkırdak metabolizması ve stres-tepki yollarında önemli farklılıklara neden olduğu gözlendi. Ayrıca yüksek diyet yağının kıkırdakta yağ asidi metabolik enzimlerini artırdığı gösterildi.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, diyet sükroz ve yağ içeriğinin, serum metabolik biyolojik belirteçleri ve diz eklemi patofizyolojisi üzerinde, kıkırdak metabolik ve stres yanıtlı genler ve proteinlerde önemli değişiklikler de dahil olmak üzere bağımsız etkilere sahip olduğunu gösterdiğini belirttiler. Elde ettikleri bulguların, kontrol diyetlerinin seçiminin, fare osteoartriti çalışmalarında dikkatle düşünülmesi gerektiğini gösterdiğini aktardılar. Ayrıca, çalışmanın bozulmuş kıkırdak metabolizmasının, diyet ve obezitenin osteoartrit riskini nasıl artırdığını açıklamaya katkıda bulunabileceğini gösterdiğini de eklediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Donovan et al. Independent effects of dietary fat and sucrose content on chondrocyte metabolism and osteoarthritis pathology in mice, Disease Models & Mechanisms (2018) 11, dmm034827.

Steroidlerin Biyolojik Saat İle İlişkisi İncelendi

26 Aralık 2018

Steroidler, bilinen en güçlü anti-enflamatuvar ajanlardır. Yaygın olarak kullanılırlar, çok etkilidirler ve çok çeşitli sağlık durumlarının tedavi etmek için kullanılırlar. Glukokortikoid reseptörü (GR) enflamatuvar hastalıkta majör ilaç hedefidir. Bununla birlikte, kronik glukokortikoid (GC) tedavisi, sirkadiyen saat tarafından modüle edilen tüm programlarda artan kilo alımı, yağlanma ve hepatosteatoz dahil olmak üzere düzensiz enerji metabolizmasına yol açar. Bu hastalarda karaciğer yağlanması yaygındır. Bu durum diyabete yol açar ve ilerlerse siroz dahil olmak üzere ciddi karaciğer hasarları ile sonuçlanabilir. Manchester Üniversitesi'nden araştırmacılar, farelerde karaciğer fonksiyonlarını düzenleyen, 230’u sadece gündüz ve 197'si sadece gece çalışan 752 genin keşfedildiği araştırmaya öncülük ettiler. Steroidlerin doz zamanından bağımsız olarak anti-enflamatuar etkisi sürdürülürken, karaciğerin gün boyunca önemli ölçüde daha fazla GC duyarlı olduğunu gösterdiler. Araştırma, tıpta en yaygın ilaçlardan biri olan steroidlerin reçetelenmesiyle ilgili önemli etkilere sahip olabilir.

Steroidlerin Kötü Etkilerinden Korunmak

GC etkisinin zamansal ayrımı, GR'nin, sirkadyen transkripsiyon faktörü REVERBa ile fiziksel bir etkileşimi ve kromatin üzerinde karaciğere özgü hepatosit nükleer transkripsiyon faktörleri (HNF'ler) ile ortak bağlanması ile destekleniyordu. REVERBa, gün boyunca kromatine bağımlı GR alımını teşvik etti, kısmen histon asetilasyonunu sürdürerek, REVERBa'ya bağımlı GC yanıtları ile karbonhidrat ve lipid metabolizmasının birbirinden ayrılmasını sağladı. 

Araştırmacılar yaptıkları çalışma ile, sirkadiyen saatin, HNF4A / HNF6'nın enerji metabolizması üzerindeki GR etkisini yönlendirmek için karaciğerde REVERBa yoluyla hareket ettiği bir mekanizmayı ortaya koyduklarını belirttiler. Gündüz genlerinin glikoz metabolizmasını düzenlerken gece genlerinin yağ metabolizmasını düzenlemesinin önemli olabileceğini, ancak günün farklı zamanlarında steroid almanın yan etkileri değiştirebileceğini henüz söyleyemeyeceklerini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Caratti et al. REVERBa couples the circadian clock to hepatic glucocorticoid action. Journal of Clinical Investigation, 2018.

Beyin Taramaları Bipolar Bozukluğu Depresyondan Ayırabiliyor

25 Aralık 2018

Yaygın psikolojik rahatsızlıklar arasında olan bipolar bozukluk ve depresyon, çoğu zaman benzer semptomlara sahip olduklarından doğru teşhis edilmeleri zor olabilir. Bu iki hastalık, bipolar bireylerde ek olarak mani yaşanması dışında neredeyse aynıdır. Bu iki hastalığı ayırt etmek zordur. Bu durum, tedaviler önemli derecede ilk tanıya bağlı olarak değiştiği için önemli bir klinik zorluk ortaya koyar. Yanlış tanı; tamamen farklı bir rahatsızlık için tedavi gördüklerinden, hasta için sosyal ve ekonomik anlamda olumsuz sonuçlara yol açar. Bu nedenlerle hastalıkları güvenilir bir şekilde ayırt edebilen beyin belirteçlerini tanımlamak, çok büyük klinik fayda sağlayacaktır.

Bipolar bozukluğu olan hastaların yaklaşık % 60'ına başlangıçta "Major depresif bozukluk" olarak yanlış tanı konur. Bu hastalara bipolar bozukluk tanısı konması on yıl kadar sürebilir. Bipolar bozukluk sıklıkla hastalığın depresif fazında ortaya çıkar ve bipolar depresyon klinik belirtiler açısından majör depresyona benzerdir. Duyguların işlenmesi bu bozuklukların altında yatan temel bir sorundur. Amigdala reaktivitesi gibi mekanizmaya dayalı nöral belirteçler, duygu durumdan ve akut semptomlardan bağımsız olarak, ayırt edilmesi zor olan bipolar ve unipolar depresif bozuklukların tanınmasında yeni bir yaklaşım sunmaktadır. Duyguya bağlı amigdala reaktivitesinin, bipolar depresyonu olan hastaları unipolar depresyonlu hastalardan ayırdığı saptanmışsa da, bu farkın akut depresif bir duygu durumun yokluğunda ayrım sağlayıp sağlamadığı bilinmemektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada, bu boşluğun anlaşılması için remisyonda bipolar bozukluğu (BB) ve unipolar major depresif bozukluğu (MDB) olan hastalar incelendi. Araştırmacılar; öfke, korku, üzüntü, tiksinti ve mutluluk gibi yüz ifadelerini işleyen bir hastada amigdalanın nasıl yanıt verdiğini görmek için ayrıntılı MR taraması yaptılar.

Bipolar Bozuklukta Sol Taraf Daha Az Aktif

Fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemesi sırasında korku, üzüntü, mutluluk ve nötr duygular sergileyen yüzlerin supraliminal ve subliminal işlenmesi 73 katılımcı (yaş ve cinsiyet, depresif atak sayısı ve şiddeti uyumlu 23 BP hastası ve 25 MDB hastası ile yaş ve cinsiyete uyumlu 25 sağlıklı kontrol) tarafından tamamlandı. Araştırmacılar amigdaladaki aktivasyon ve bağlantı açısından grupları karşılaştırdılar. BB hastaları, supraliminal ve subliminal korku, üzüntü ve nötr duygu işleme sırasında ve subliminal mutlu yüzler için MDB hastalarından daha düşük sol amigdala aktivasyonuna sahipti. BP hastaları ayrıca, korku için insula ve hipokampüse ve mutlu supraliminal ve subliminal işleme için medial orbitofrontal kortekste daha düşük amigdala bağlantısı sergilediler. Bunun yanında BP hastaları, üzgün supraliminal ve subliminal yüz işleme için daha büyük amigdala-insula bağlantısı gösterdiler. Her iki hasta grubu da aktivasyon ve bağlantı açısından çeşitli ölçümlerde kontrol deneklerinden farklıydı.

Araştırmacılar, bipolar bozukluğu olan kişilerde, amigdalanın sol tarafının daha az aktif olduğunu ve beynin diğer bölümleri ile daha az bağlantılı olduğunu belirttiler. Bu bulguların, bu iki hastalık türü arasında ayrımın yapılmasında % 80 doğruluk sağladığını belirttiler. Böylesi bir belirtecin, bu bozuklukları daha iyi anlamamıza, bu bozuklukları geliştirmek için risk faktörlerini belirlememize ve potansiyel olarak erken başlangıçta kesin tanı sağlamamıza yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Mayuresh S. Korgaonkar, May Erlinger, Isabella A. Breukelaar, Philip Boyce, Philip Hazell, Cassandra Antees, Sheryl Foster, Stuart M. Grieve, Lavier Gomes, Leanne M. Williams, Anthony W.F. Harris, Gin S. Malhi. Amygdala activation and connectivity to emotional processing distinguishes asymptomatic patients with bipolar disorders and unipolar depression. Biological Psychiatry: Cognitive Neuroscience and Neuroimaging, 2018.

Çocuklarda Nöbetlere Yol Açan Hastalık Genetik Testlerle Tanınabildi

24 Aralık 2018

Erken çocukluk nöbetlerinin bazıları nadir bir hastalıktan kaynaklanmaktadır. Erken infantil epileptik ensefalopati (EİEE) adı verilen bu hastalık, yaşamın ilk aylarında inatçı nöbetlerle başlar. Çoğu hasta, bu durumun tedavisi için dört ila beş ilaç kullanmaktadır ve yine de haftada bir defadan 50 defaya kadar sıklıkta tekrar eden nöbetlerden muzdariptirler.

Eğer durum erken teşhis edilmez ve mevcut ilaçlarla tedavi edilmezse, nöbetler normal gelişimi engeller ve zihinsel bozukluğa ve genellikle erken ölüme neden olur. Her ne kadar 50'den fazla gen hastalıkla ilişkili olsa da, rutin genetik testler, hastalığın nedenini saptamak için çoğunlukla yetersiz kalır.

ABD’de yapılan yeni bir araştırmada, teşhis edilmesi en zor olan vakaların genetik nedenini ortaya çıkarmak için ileri teknoloji kullanılarak araçlar geliştirildi. Bu araçlar, genomun en karanlık köşelerine ve kilidine bakılmasına olanak sağlamaktadır. Bu yaklaşımla birden çok test yapmaktan ziyade, aileler sonuçları daha hızlı ve doğru bir şekilde alabilmektedirler.

Yöntem Oldukça Başarılı Bulundu

Araştırma ekibi, 14 hasta ve ebeveynlerinden alınan genetik bilgileri gözden geçirmelerine yardımcı olmaları için kurumlarında çalışan biyoinformatik uzmanlarına başvurdu. Çalışmadaki tüm hastalar daha önce klinik gen panelleri ve kromozom mikrodizileri gibi çeşitli genom testlerine tabi tutulmuşlardı, ancak bu yöntemler hastalıklarının genetik nedenini bulmakta başarısız olmuşlardı.

Çalışma ekibi, genetik verileri incelemek ve hastalığa yol açan hataları belirlemek için güçlü algoritmalar içeren bir dizi hesaplama aracı oluşturdu. Hesaplama araçlarını, hastalığın gelişiminden sorumlu genomdaki değişiklikleri saptamak için hastalardan ve ebeveynlerinden alınan tüm genetik bilgilere uyguladılar.

Çalışmada, 14 hastanın 12'sinde EİEE'nin oluşumundan spontan bir mutasyon sorumluydu. Bu hastaların birindeki mutasyon, daha önce hastalık ile ilişkili olduğu bilinmeyen bir gen üzerinde bulundu. Araştırmacılar, iki hastanın genomunda da büyük yapısal değişiklikler (bir translokasyon ve duplikasyon) tanımladılar. Bu yapısal değişiklikler, daha önce EIEE ile bağlantısı olduğu bilinen genleri etkilemiş, ancak standart genom test teknikleriyle tespit edilememiştir.

Çalışma ekibindeki araştırmacılar bu yöntemin tanısal zorlukları büyük ölçüde ortadan kaldıracak olsa da maliyetli olmasının önemli bir dezavantaj olduğunu, ancak zaman geçtikçe ve yöntem yaygınlaştıkça maliyetin azalacağını umduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Ostrander BEP, et al. Whole-genome analysis for effective clinical diagnosis and gene discovery in early infantile epileptic encephalopathy. npj Genomic Medicine, 2018; 3 (1) DOI: 10.1038/s41525-018-0061-8

Biyolojik Saatin Eksikliği Beslenme ve Obeziteyi Nasıl Etkiliyor?

21 Aralık 2018

Memelilerin vücutlarındaki her hücre, çeşitli genler aktif olduğu zaman yönetilen, sirkadiyen ritim olarak bilinen 24 saatlik hücresel döngülerle çalışır. Örnek vermek gerekirse; sindirim ile ilgili genler gün içinde daha aktifken, hücresel onarım ile ilgili genler gece daha aktiftir. Bu iç zamanlama, beslenme sırasında yeterli beslenme ve açlık sırasında gerekli onarım veya gençleştirme arasında bir denge kurar. Bu sirkadiyen saat kesintiye uğradığında, insanlar vardiyalı çalıştıklarında ya da genetik kusurlardan dolayı tehlikeye girdiğinde, beslenme ve gençleşme arasındaki denge bozulur ve hastalıklar ortaya çıkar. Yaşlandıkça, sirkadiyen saatlerimiz zayıflar. Sirkadiyen saatteki bu bozulma; metabolik hastalıklar, kalp hastalıkları, kanser ve demans için artan riskimizle paraleldir.

Sirkadiyen saat mutant farelerin metabolik hastalıklara artan yatkınlığı, metabolik homeostaz için bir moleküler saatin gerekli olduğu fikrine yol açmıştır. Bununla birlikte, bu farelerin genellikle normal bir beslenme-açlık döngüsü yoktur. Salk Enstitüsündeki bilim adamları daha önce, farelerin yüksek yağ içeren bir diyete 24 saat boyunca erişebilmesiyle obez olduklarını ve yüksek kolesterol, yağlı karaciğer ve diyabet gibi bir dizi metabolik hastalık geliştirdiklerini keşfetmişti. Yeni çalışmalarında araştırmacılar, metabolik fonksiyonları düzenleyen karaciğerde eksprese olan genler de dahil olmak üzere farelerde biyolojik saatin korunmasından sorumlu genleri etkisiz hale getirmişlerdir. Bu yolla metabolik hastalıklarda sirkadiyen ritimlerin rolünü daha iyi anlamayı amaçladılar. Zaman kısıtlı yemeğin bu "saat-eksik" farelere fayda sağlayıp sağlayamayacağını test etmek için, fareleri iki yüksek yağlı diyet rejimlerinden birine yerleştirdiler. Bir grup fare günün her saatinde yiyeceğe erişime sahipken, diğer grup sadece 10 saatlik bir pencerede aynı miktarda kalori erişimine sahipti.

Zaman Kısıtlı Beslenme Obezite ve Metabolik Hastalıklardan Koruyor

Araştırmacılar zaman kısıtlı beslenmenin (TRF) tüm vücuttaki Cry1, Cry2 ve karaciğere özgü Bmal1 ve Rev-erb α / β genleri sessizleştirilmiş farelerde obezite ve metabolik sendromu önleyip önlemediğini test ettiler. Yemeğe sürekli erişim sağlandığında, fareler hızla kilo aldı ve genotipe özgü metabolik kusurlar gösterdiler. Bununla birlikte, TRF altında aynı diyetle beslendiğinde (karanlık ortamda 10 saate kadar besin erişimi) aşırı kilo alımı ve metabolik hastalıklardan korundular. Transkriptom ve metabolom analizleri, TRF'nin hepatik lipid birikimini azalttığını ve metabolik strese karşı hücresel savunmayı artırdığını gösterdi.

Araştırmacılar sonuçların, sirkadiyen saatin beslenmede ve açlıkta günlük ritimleri sürdürerek, besin ve hücresel stres tepkileri arasında denge sağlayarak metabolik homeostazı koruduğunu gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Amandine Chaix, Terry Lin, Hiep D. Le, Max W. Chang, Satchidananda Panda. Time-Restricted Feeding Prevents Obesity and Metabolic Syndrome in Mice Lacking a Circadian Clock. Cell Metabolism, 2018.

Demans Semptomları Kışın ve İlkbaharda Zirveye Çıkıyor

20 Aralık 2018

Yaşlı erişkinlerde mevsim ve biliş arasındaki ilişki ile ilgili yapılmış birkaç çalışma olmasına rağmen, mevsim ve biliş ile nörobiyolojik korelasyonlar arasındaki ilişki ile ilgili az sayıda veri mevcuttur. Mevsimlerin, Alzheimer hastalığının tanı ve tedavisi için önemli translasyon ve tedavi etkileri olabilir. Kanadalı araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada bu etkileri ölçmeyi amaçladılar. Araştırmacılar ABD, Kanada ve Fransa'da kohort çalışmalarına kayıtlı 3.353 kişinin verilerini analiz ettiler. Katılımcılar nöropsikolojik testlere tabi tutuldu ve bazı katılımcılar için Alzheimer hastalığı ile ilişkili protein ve gen düzeyleri değerlendirildi.

İleri yaşlı kişilerin 3 gözlemsel toplum temelli kohort çalışması (Rush Bellek ve Yaşlanma Projesi [MAP], Religious Orders Çalışması [ROS] ve Azınlık Yaşlanma Araştırması [MARS]) ve 2 gözlemsel hafıza-kliniği temelli kohort çalışması (Lariboisière Hastanesi Nöroloji Merkezi Bilişsel [CNC] çalışması ve Sunnybrook Demans Çalışması [SDS]) arasından toplam 3.353 katılımcının verileri incelendi. Katılımcı alt kümelerinde, beyin omurilik sıvısı Alzheimer hastalığının biyobelirteçlerini, standartlaşmış yapılandırılmış otopsi ölçümlerini ve RNA dizilemesi ile prefrontal korteks gen ekspresyonunu değerlendirdiler. Mevsim ile bu değişkenler arasındaki ilişkiyi iç içe geçmiş çoklu doğrusal ve lojistik regresyon modelleri kullanarak incelediler.

Bilinen Mevsimsel Etkilerden Farklı

Çalışma sonucuna göre, mevsim ve biliş arasında güçlü bir ilişki vardı. Ortalama bileşik global bilişsel işlev, yaz ve sonbahar aylarında, kış ve ilkbahar ile karşılaştırıldığında daha yüksekti ve bu farkın kognitif etkideki eşdeğeri, yaştaki 4,8 yıllık fark ile eşdeğerdi. Ayrıca, hafif kognitif bozukluk veya demans için kriterleri karşılama olasılığı kış ve ilkbaharda daha yüksekti. Bu sonuçlar; depresif semptomlar, uyku, fiziksel aktivite ve tiroid durumu gibi çoklu potansiyel eşlik eden faktörlere karşı dengeliydi ve Alzheimer patolojisi olan olgularda da bu durum devam etmekteydi. Üstelik mevsim, yaz aylarında zirveye çıkan beyin omurilik sıvısı Aβ seviyesinde ve biliş ritimleri için faz veya anti-fazda olan ve sırasıyla BCL11A, CTCF, EGR1, MEF2C ve THAP1 dahil olmak üzere birçok mevsimsel ritmik transkripsiyon faktörü için bağlanma yerleri ile ilişkili olan ve birlikte eksprese edilen genlerin 4 biliş-ilişkili modülünün beyin expresyonunda belirgin bir etkiye sahipti.

Araştırmacılar ortaya koydukları bu ilişkinin, Alzheimer demansı olan ve olmayan erişkinlerde bilişi önemli ölçüde geliştirmemizi sağlayabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew S. P. Lim, Chris Gaiteri, Lei Yu, Shahmir Sohail, Walter Swardfager, Shinya Tasaki, Julie A. Schneider, Claire Paquet, Donald T. Stuss, Mario Masellis, Sandra E. Black, Jacques Hugon, Aron S. Buchman, Lisa L. Barnes, David A. Bennett, Philip L. De Jager. Seasonal plasticity of cognition and related biological measures in adults with and without Alzheimer disease: Analysis of multiple cohorts. PLOS Medicine, 2018; 15 (9): e1002647.

Probiyotiklerin Kriptosporidiozis Enfeksiyonu Üzerine Etkileri İncelendi

19 Aralık 2018

Bebeklerde ishalin önde gelen nedenlerinden biri olan kriptosporidiozis, Cryptosporidium cinsinde sınıflandırılan sporlu parazitlerden kaynaklanmaktadır. Cryptosporidiosis gelişmekte olan ülkelerde bebek ishali için önemli bir nedendir. 2016 yılında dünya çapında tahmini olarak 48.000 kişinin ölümünden sorumludur ve 4,2 milyondan fazla engelliliğe bağlı yaşam yılı kaybına neden olmuştur. Günümüzde Kriptosporidiyozu tedavi etmek için ne bir ilaç ne de önlemek için aşı vardır. Etkili ilaçların yokluğu alternatif tedaviler geliştirmek için yapılan araştırmaları motive etmektedir.

Normal bağırsak mikrobiyotasını sık sık bozan antibiyotikler, bireyleri bağırsak enfeksiyonlarına karşı daha savunmasız bırakabilir. Aksine, sağlıklı bir mikrobiyata bu tür enfeksiyonları önleyebilir veya şiddetini azaltabilir. Yapılan yeni bir çalışmada, probiyotiklerin kriptosporidiyozis üzerine etkisi araştırıldı. Araştırmacılar, sağlıklı bağırsaklarda bulunan canlı mikroorganizmaları içeren probiyotiklerin bir fare modelinde kriptosporidiyozun şiddetini azaltabileceğini ileri sürdüler.

Çalışmada, spesifik patojen içermeyen bağışıklık sistemi baskılanmış farelerin doğal bağırsak mikrobiyotası, başlangıçta oral yolla uygulanan antibiyotiklerle tüketildi. Daha sonra insan tüketimine yönelik ticari olarak temin edilebilen bir probiyotik ürün içme suyuna ilave edildi. Fareler, Cryptosporidium parvum ookistleri ile enfekte edildi.

Probiyotikler Enfeksiyonları Şiddetlendirdi

Kontrol fareleri ile karşılaştırıldığında, probiyotik ürün ile tedavi edilen fareler daha ciddi enfeksiyonlar geliştirdi. Beklenenin aksine probiyotik tüketiminin aslında enfeksiyonun şiddetini artırdığı görüldü. Probiyotikler fekal mikrobiyotayı önemli ölçüde değiştirdi, ancak probiyotik bakterilerin yutulması ile fekal mikrobiyotada artış arasında doğrudan bir ilişki gözlenmedi.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının, probiyotiklerin intestinal mikroçevreyi veya bağırsak epitelyumunu C. parvum'un proliferasyonunu destekleyen bir şekilde dolaylı olarak değiştirdiğini gösterdiğini belirttiler. C. parvum'un bir besin takviyesiyle indüklenen bağırsak mikroçevresindeki değişikliklere cevap verdiğini aktardılar. Bu sonuçların, kriptosporidiyozun etkisini sınırlamayı amaçlayan beslenme müdahalelerini tanımlamanın yolunu açabileceğini vurguladılar. Araştırmacılar, kriptosporidiyozu hafifletmek için probiyotikler geliştirilmesi mümkün olabileceğinden, mikroflora ve kriptosporidium proliferasyonu arasındaki mekanik bağlantıyı bulmayı ve sonuçta vücudun enfeksiyonla savaşmasına yardımcı olan basit bir besin takviyesi tasarlamayı amaçlıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Bruno C. M. Oliveira, Giovanni Widmer. Probiotic product enhances susceptibility of mice to cryptosporidiosis. Applied and Environmental Microbiology, 2018.

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Prevalansı Yükseliyor

18 Aralık 2018

Yapılan yeni araştırmalar, son 20 yıl içinde tanı konulan dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) vakalarının sayısının önemli ölçüde arttığını göstermektedir. Araştırmacılar, artışın arkasındaki nedenlerin daha iyi anlaşılması gerektiğini belirtmektedirler. Bu artışı kısmen açıklayabilecek faktörler arasında, DEHB konusunda hekim bilincinin artması, tanı ölçütlerindeki değişiklikler, artan kamu farkındalığı ve sağlık hizmetlerine daha iyi erişim olması ile DEHB tanısı konma olasılığının artması sayılabilir.

Iowa Üniversitesi'nden Dr. Wei Bao ve arkadaşları yaptıkları yeni bir çalışmada, son 20 yılda ABD'de çocuk ve ergenler arasında tanı konmuş DEHB vakalarının prevelansına ilişkin uzun dönem eğilimleri analiz ettiler. Hastalık Kontrol ve Önleme Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezleri tarafından her yıl yürütülen, ülke çapında, nüfus temelli, kesitsel bir araştırma olan Ulusal Sağlık Anketine (National Health Interview Survey; NHIS) 1997'den 2016'ya kadar katılan 186.457 gençten oluşan grubun verilerini analiz ettiler.

Hispanik Gençlerde Daha Az

Araştırmacılar, DEHB'nin prevalansının 1997-1998'de % 6,1 iken 2015-2016'da % 10,2'ye yükseldiğini gördüler. Ayrıca beklendiği gibi erkeklere kızlardan daha fazla DEHB tanısı konmuştu. ABD'de çocuk ve ergenlerde DEHB tanısı konan olguların prevelansı, ırk / etnik köken, aile geliri ve coğrafi bölge ile ilişkiliydi, ancak 1997'den 2016'ya kadar, tüm bu etkenler açısından prevelans arttı. 2015-2016 döneminde, ırk / etnik kökene göre farklılık gösteren DEHB’nin, hispanik olmayan beyaz gençlerde (% 12,0) ve hispanik olmayan siyah gençlerde (% 12,8) hispanik gençlerden (% 6,1) daha fazla olduğu tespit edildi. Aile gelirleri federal yoksulluk düzeyinden daha az olan gençlere, federal yoksulluk düzeyindeki veya üzerindeki gençlerden daha sık DEHB tanısı konmuştur. Coğrafi bölgeyle ilgili olarak, Batı ABD en düşük (% 7,0) ve Orta Batı ABD en yüksek (% 12,2) DEHB oranına sahipti.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın, son 20 yıl içinde ABD'de DEHB tanısı konan vakalarda bir artışı işaret etmesine rağmen, bunun DEHB'nin gerçek bir artışından mı yoksa DEHB prevelansını etkileyen diğer faktörlerdeki bir artıştan mı kaynaklandığını bilmediklerini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Megan Brooks. ADHD Prevalence Rises, but Reasons Remain Unclear, Medscape - Sep 04, 2018.

Çocuklarda Kafa Travması Dikkat Bozukluğu Nedeni Olabilir Mi?

17 Aralık 2018

Yapılan yeni bir çalışmaya göre, çocuklarda fiziksel beyin hasarı, genetik riskten bağımsız olarak dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) gelişimine katkıda bulunmaktadır.

Çalışmada, DEHB belirtileri bildiren ve beyin sarsıntısı gibi hafif travmatik beyin hasarı (TBI) öyküsü olan gençlerin, hastalık için artmış genetik riskleri yoktu. Bu etki, DEHB ile ilişkili genlerin küçük kümülatif etkilerinden kaynaklanan gelişimsel DEHB'ye zıt bir durumdu.

Çalışma en az iki DEHB formu olduğunu göstermektedir. Bunlardan biri ailelerden kalıtılan riske dayalı iken diğeri travmatik beyin hasarı sonrası gelişen bir riski kapsamaktadır. İkinci tip, yakın temas sporlarının daha önce fark ettiğimizden daha yüksek travmatik beyin hasarı ile ilişkili olduğuna dair kanıtların arttığı bir dönemde özellikle ilgi çekicidir.

Hafif travmatik beyin hasarı (beyin sarsıntısını içeren) ergenlerde çok yaygındır. Epidemiyolojik veriler, 5 ergenden 1'inde hafif bir travmatik beyin hasarı olduğunu bildirmektedir. Bu oran, çocukların yüzde 50'sinin yaralanmadan kısa bir süre sonra DEHB belirtileri geliştirdiği göz önüne alındığında endişe vericidir. Bu belirtiler çoğu çocukta zamanla ortadan kaybolsa da bazılarında DEHB tanısına dönüşebilmektedir.

Çalışmada araştırmacılar 8-22 yaş arasındaki travmatik beyin hasarı öyküsü olan 418 ve travmatik beyin hasarı olmayan 3,193 olan gençte DEHB belirtilerinin kökenini karşılaştırdılar. Genetik risk skoru, sadece travmatik beyin hasarı olmayan gençlerde artmış DEHB semptom şiddeti ile ilişkiliydi ancak travmatik beyin hasarı olanlarda böyle bir ilişki yoktu. Bu durum da genetik yatkınlığın çocukları beyin hasarı sonrası DEHB'ye karşı daha savunmasız hale getirmesi gibi bir durumun olmadığını gösteriyordu.

Travma Genetik Etkenleri Güçlendirmiyor

Araştırmacılar çalışmada ayrıca bozuklukla ilişkili beyin yapısındaki ayırt edici anormallikleri araştırdılar. DEHB ile ilişkili beyin yapıları ve DEHB semptom şiddeti arasındaki ilişki iki grup arasında benzerdi. Bununla birlikte, iki beyin yarıküresini birbirine bağlayan bağlantıların bir analizi, gruplar arasında DEHB semptomları ile ters ilişki gösterdi. Yapısal bulgular, travmatik beyin hasarı sonrası DEHB'ye neden olan benzer ve farklı nöral mekanizmaların varlığına işaret etmektedir.

Araştırmacılar, gençlerdeki DEHB’yi tedavi etmeyi düşünürken, altta yatan nedenlerin ne olduğunu ve kişiselleştirilmiş bir ilaç yaklaşımına doğru insandan insana ne tür farklılıkların olabileceğini anlamanın önemli olduğunu belirttiler. Bu çalışmanın bulgularına göre, bu kişiselleştirilmiş yaklaşım modeline bir hastanın travmatik beyin hasarı geçirip geçirmediği bilgisinin dahil edilmesi oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sonja Stojanovski et al. Polygenic Risk and Neural Substrates of Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder Symptoms in Youths With a History of Mild Traumatic Brain Injury. Biological Psychiatry, 2018

Migren Kadınlarda Neden Daha Yaygındır?

14 Aralık 2018

Yakın zamanda yayınlanan bir araştırma, migrenin sebepleri için potansiyel bir mekanizmayı ortaya koymakta ve kadınların neden erkeklerden daha fazla migrene yakalandığına dair açıklamalar getirmektedir. Çalışma, seks hormonlarının, trigeminal sinir çevresindeki hücreleri ve kafadaki kan damarlarını etkilediğini ayrıca östrojenin üreme çağındaki kadınlarda en yüksek düzeylerde olduğunu ve bu hücrelerin duyarlı hale getirilmesinde özellikle önemli olduğunu göstermektedir. Bu bulgu, bilim insanlarına migren hastalarına yönelik kişiselleştirilmiş tedaviler için umut verici yeni bir yol sunmaktadır.

İspanya'daki Universitas Miguel Hernández'den araştırmacılar deneysel migren modelimizde erkek ve kadınlar arasındaki önemli farklılıkları gözlemleyebildiklerini ve bu farklılıklardan sorumlu moleküler bağıntılarını anlamaya çalıştıklarını belirttiler. Bilim insanları, karmaşık bir süreç olmasına rağmen, trigeminovasküler sistemin seks hormonları tarafından modülasyonunun düzgün bir şekilde ele alınmamış önemli bir rol oynadığına inanmaktadır.

Ferrer-Montiel ve ekibi seks hormonları, migren duyarlılığı ve spesifik hormonların rolünü tanımlamak için hücrelerin migren tetikleyicilerine verdiği yanıtlar üzerine onlarca yıllık literatürü gözden geçirdiler. Önceki araştırmalara göre bazı hormonlar (testosteron gibi) migrene karşı koruma sağlarken, diğerleri (prolaktin gibi) migreni daha da kötüleştirmektedir. Bu etki, hücrelerin, dış uyaranlara karşı tepkilerini kontrol eden, migren tetikleyicilerine karşı daha fazla veya daha az savunmasız olan iyon kanalları üzerinden gerçekleşmektedir.

Kişileştirilmiş İlaç için Daha Fazla Çalışma Gerekli

Araştırmacılar hala bazı hormonların migren oluşumu üzerindeki rollerini belirlemek için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. Bununla birlikte, östrojen migren oluşumunu anlamak için kilit bir aday olarak öne çıkmaktadır. İlk önce menstruasyon sırasında kadınlardaki migren prevalansı ve bazı migren tipleri ile hormon düzeylerindeki periyodik değişiklikler bir faktör olarak tanımlanmıştır. Araştırma ekibinin kanıtları, östrojen düzeylerindeki değişikliklerin, trigeminal sinir çevresindeki hücreleri uyaranlara duyarlı hale getirdiğini göstermektedir. Bu durum da migren atağını tetiklemeyi kolaylaştırmaktadır.

Öte yandan araştırmacılar çalışmalarının sadece bir ön hazırlık olduğuna dikkat çekmektedir. Migrende östrojen ve diğer hormonların rolü karmaşıktır ve bunu anlamak için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Araştırmacılar, menstruel hormonlar ve migren arasındaki ilişkiye odaklanan uzunlamasına çalışmalara duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır. Mevcut çalışma, insan migren hastalarına çevrilmesi kolay olmayan in vitro ve hayvan modellerine dayanmaktadır.

Yine de, bilim insanları mevcut bulgularında migren ilacı geliştirilmesi için umut verici bir gelecek görüyorlar. Bu yüzden gerçek hastaları daha iyi yansıtan klinik öncesi, insan tabanlı modelleri kullanarak araştırmalarına devam etmek niyetindeler.

Literatür talep et

Referanslar :

Maite Artero-Morales et al. TRP Channels as Potential Targets for Sex-Related Differences in Migraine Pain. Frontiers in Molecular Biosciences, 2018; 5

Kadında Erken Tip 1 Diyabet Yaşamı 18 Yıla Kadar Kısaltıyor

13 Aralık 2018

Tip 1 diyabetli insanlar artmış mortalite ve kardiyovasküler hastalık riski altındadır, ancak güncel kılavuzlar başlangıç yaşını önemli bir risk sınıflandırıcısı olarak düşünmemektedir. Araştırmacılar, tip 1 diyabetin daha düşük bir yaşam beklentisi ile ilişkili olduğunu bilmekteyken, cinsiyet ve hastalık başlangıcındaki yaşın hem yaşam beklentisini hem de kardiyovasküler hastalık riskini etkileyip etkilemediği henüz belirsizdir.

Tip 1 diyabet, İsveç'te çocukları etkileyen en yaygın kronik hastalıklardan biridir. Çoğunlukla 10 ila 14 yaşları arasında tanı konur. Çocuklar arasında tanı sayısı artmaktadır ve yüzdesi dünyadaki en yüksek oranlardan biridir.

İsveç Göteborg Üniversitesi araştırmacıları, tip 1 diyabet tanısında yaşın artmış mortalite ve kardiyovasküler risk ile nasıl ilişkili olduğunu incelemeyi amaçlayan bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar çalışmalarında, İsveç Ulusal Diyabet Kayıtlarında tip 1 diyabetli bireylerin ülke çapında, kayıt tabanlı bir kohortunu ve genel popülasyondan eşleştirilmiş kontrolleri kullandılar. 1 Ocak 1998 ve 31 Aralık 2012 tarihleri arasında en az bir kaydı olan hastaları çalışmalarına dahil ettiler. Cox regresyonunu kullanarak ve diyabet süresi ile birlikte, tüm nedenlere bağlı mortalite, kardiyovasküler mortalite, non-kardiyovasküler mortalite, akut miyokard enfarktüsü, inme, kardiyovasküler hastalık (akut miyokardiyal enfarktüs ve inme komplikasyonu), koroner kalp hastalığı, kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon için risk tahminlerini hesapladılar. Tip 1 diyabetli bireyleri, 0–10 yaş, 11-15 yaş, 16–20 yaş, 21–25 yaş ve 26–30 yaş olmak üzere tanı konulma yaşlarına göre beş gruba ayırdılar.

Kadınlarda Risk Daha Fazla

Çalışma için tip 1 diyabetli 27.195 hasta ve 135.178 eşleştirilmiş kontrol seçildi. Tip 1 diyabetli 959 birey ve 1501 kontrol takip edildi ve ortalama takip 10 yıldı. 0–10 yaş grubunda tip 1 diyabet gelişen hastalar, tüm nedenlere bağlı mortalite için 4,11 , kardiyovasküler mortalite için 7,38 , kardiyovasküler hastalık için 3,96 , kardiyovasküler hastalık için 11,44 , koroner kalp hastalığı için 30,50 , akut miyokard enfarktüsü için 30,95 , inme için 6,45 , kalp yetmezliği için 12,90 ve atriyal fibrilasyon için ve 1,17 risk oranlarına sahipti.

26-30 yaşları arasında tip 1 diyabet gelişen bireyler için karşılık gelen risk oranları, tüm nedenlere bağlı mortalite için 2,83 , kardiyovasküler mortalite için 3,64 , non-kardiovasküler mortalite için 2,78 , kardiyovasküler hastalık için 3,85 , koroner kalp hastalığı için 6,08 , akut miyokard enfarktüsü için 5,77 , inme için 3,22 , kalp yetmezliği için 5,07 ve atriyal fibrilasyon için 1,18’di. Bu nedenle artmış risk, tanı yaş gruplarında beş kata kadar farklılık gösterdi. Tüm nedenlere bağlı mortalite için kaydedilen en yüksek genel insidans oranı, tip 1 diyabetliler için 100 000 kişi-yılda 1,9'du. 10 yaşından önce tip 1 diyabet gelişimi, kadınlar için 17,7 yaşam yılı ve erkekler için 14,2 yaşam yılı kaybıyla sonuçlandı.

Araştırmacılar, tip 1 diyabetin başlangıcındaki yaşın, sağ kalımın önemli bir belirleyicisi olduğunu ayrıca tüm kardiyovasküler sonuçların, kadınlarda en yüksek risk artışı ile birlikte görüldüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Araz Rawshani, Naveed Sattar, Stefan Franzén, Aidin Rawshani, Andrew T Hattersley, Ann-Marie Svensson, Björn Eliasson, Soffia Gudbjörnsdottir. Excess mortality and cardiovascular disease in young adults with type 1 diabetes in relation to age at onset: a nationwide, register-based cohort study. The Lancet, 2018; 392 (10146): 477.

Pankreas Kanseriyle İlişkili Gen Mutasyonları Tanımlandı

13 Aralık 2018

Halihazırda, çoğunlukla sadece aile öyküsü olan pankreas kanseri hastalarına tanısal amaçlı genetik testler uygulanıyor. Oysa ki bu, tüm pankreatik kanser vakalarının sadece yüzde 10'unu oluşturur. Yapılan araştırmalar, bu test yönergelerinin aile öyküsü olmayan pankreatik kanser hastalarının yüzde 90'ını dışladığını gösteriyor. Veriler aile üyelerinin kanser risklerini anlamak için DNA testi yaptırmalarını önermektedir.

Çoğu zaman, pankreas kanseri, vücudun diğer bölgelerine yayıldığı zamana kadar, yani geç evrelere kadar teşhis edilmez. Amerikan Kanser Derneği'nin tahminlerine göre, bu yıl 55.000 Amerikalı pankreas kanser tanısı alacak ve 44.000 kişi de hastalık sebebiyle ölecek.

Yapılan yeni bir araştırmada Mayo Clinic’te görev yapan araştırmacılar altı gende pankreas kanseri riskini önemli derecede artıran mutasyonları tanımladılar. Ancak, araştırmacılar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan hastalarda da bu genetik mutasyonları buldukları için, tüm pankreas kanseri hastaları için yeni tedavi standardı olarak genetik test yapılmasını önermektedirler.

Altı Gen Artmış Riske Yol Açıyor

Bu çalışma, tüm pankreas kanseri hastaları için bugüne kadarki en kapsamlı verileri içermektedir. Aynı zamanda bu çalışma, her bir genle ilişkili kanser riskinin büyüklüğüne dair tahminler sunan ilk çalışmadır. Bu mutasyonları sadece aile öyküsü ile açıklamak mümkün değildir. Eğer genetik test sadece ailede pankreas kanseri öyküsü olan hastalarda yapılırsa, o zaman az sayıda hastaya yarar sağlayacaktır.

Genetik testler, 2000 ve 2016 yılları arasında Mayo Clinic'te görülen 3,030 pankreas hastası üzerinde uygulandı. 21 kanser geninin test sonuçları, pankreas kanseri olmayan 123,000'den fazla hastanın benzer sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmada, artmış pankreas kanseri riskine bağlı altı gen bulundu: BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1 ve ATM. Bu genetik mutasyonlar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan kanser hastalarının % 5,2'si dahil olmak üzere tüm pankreas kanseri hastalarının yüzde 5,5'inde tanımlanmıştır.

Bu genetik mutasyonlara sahip hastalar, pankreas kanseri için daha yüksek bir risk altındadır, ancak bu, hastalık geliştirecekleri anlamına gelmez. Bu çalışmanın sonucu, pankreas kanserinin altta yatan genetik nedenleri hakkında daha iyi moleküler anlayışa sahip olunmasını sağlayacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Kanser riski, pankreas kanseri, genetik geçiş, gen, mutasyon, gen analizi, genetik tarama, BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1, ATM

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image