Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Tip 2 Diyabette Kan Şekeri Kontrol Hedefleri Tekrar Değerlendirildi

19 Mart 2018

Tip 2 diyabet tanısı konduktan sonra, hastalara genellikle kan şekeri düzeylerini kontrol altında tutmak için bir glikatlanmış hemoglobin (HbA1c) testi öneriliyor. Test, bir kişinin kan şekeri düzeylerini son 2 veya 3 ay boyunca ortalama olarak, yüzde 6,5'lik bir HbA1c skoruyla ortalıyor. Ancak bazı çalışmalar, HbA1c testinin şu anda ABD'de aşırı kullanılabileceğini ve bunun gastrointestinal problemler, aşırı düşük kan şekeri, kilo artışı ve hatta konjestif kalp yetmezliği gibi bir dizi yan etkiye sahip olan hipoglisemik ilaçlarla aşırı tedaviye neden olabileceğini öneriyor.

Amerikan Hekim Birliği (American College of Physicians - ACP), doktorlara tip 2 diyabetli kişilerin tedavisi hakkında daha iyi ve daha bilinçli kararlar vermeye yardımcı olmak için mevcut çeşitli kılavuzları ve mevcut kanıtları inceledi. Araştırmacılar, hamile olmayan ayaktan tedavi gören erişkinlerde tip 2 diyabet tedavisi için hemoglobin A1c (HbA1c) hedeflerini konu alan İngilizce olarak yayınlanan ulusal yönergeler için Ulusal Clearinghouse Kılavuzu ve Kılavuzlar Uluslararası Ağ kitaplığını araştırdılar. Ulusal Sağlık ve Bakım Enstitüsü ve Klinik Sistem Geliştirme Enstitüsü'nden kılavuzlar belirlediler. Buna ek olarak, Amerikan Klinik Endokrinologlar ve Amerikan Kolej Endokrinoloji Derneği, Amerikan Diyabet Birliği, İskoç Üniversitelerarası Kılavuz Ağı ve ABD Gazi İlişkileri Dairesi ve Savunma Bakanlığı Bölümü tarafından yaygın olarak kullanılan 4 kılavuzu gözden geçirdiler.

Kan Şekeri İlişkili Semptomlar Azaltılmalı

Araştırmacılar, var olan kuralların arkasındaki kanıtların analizinin, yüzde 7 veya daha az hedefine yönelik tedavinin yaklaşık yüzde 8'lik hedeflere kıyasla ölümleri veya kalp krizi veya felç gibi makrovasküler komplikasyonlar azaltmadığını ve bununla birlikte önemli hasarlara neden olduğunu buldular. Kanıtlar, tip 2 diyabetlilerin çoğunun HbA1c'ye yüzde 7 ile yüzde 8 arasında olmasının, uzun vadeli faydaların düşük kan şekeri, ilaç yükü ve maliyet gibi zararlar ile en iyi şekilde dengede olacağını gösterdi. ACP, 80 yaş ve üzerindeki hastalar ya da bunama, kanser veya konjestif kalp yetmezliği gibi kronik hastalıklarla yaşayan hastalara HbA1c düzeylerini düşürmek yerine yüksek kan şekeri ile ilişkili semptomları azaltmaya odaklanan bir tedavi önerdi.

ACP'nin rehberlik bildirgesi kan şekerini kontrol etmek için ilaç tedavisine odaklansa da, egzersiz, beslenme değişiklikleri ve kilo kaybı gibi diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri ile başarılabilirse daha düşük bir tedavi hedefinin daha uygun olduğu bildirildi. Klinisyenlerin, farmakoterapinin faydaları ve zararları, hastanın tercihleri, hastaların genel sağlık ve yaşam beklentileri, tedavi yükü ve bakım maliyetleri üzerine yapılan tartışmalara dayanarak, tip 2 diyabetli hastalarda glisemik kontrol hedeflerinin kişiselleştirmesi gerekliliği vurgulandı. % 6,5'den daha düşük HbA1c düzeyleri elde eden tip 2 diyabetli hastalarda farmakolojik tedavinin azaltılması önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Qaseem et al. Hemoglobin A1c Targets for Glycemic Control With Pharmacologic Therapy for Nonpregnant Adults With Type 2 Diabetes Mellitus: A Guidance Statement Update From the American College of Physicians, Annals of Internal Medicine 2018.

Depresyon Beyni Yaşlandırıyor

18 Haziran 2018

Sussex Üniversitesi'ndeki psikologlar, depresyon ile beynin yaşlanma hızındaki artış arasında bir bağlantı buldular. Bilim adamları daha önce depresyon veya anksiyete bozukluğu olan kişilerin daha sonraki yaşamlarında demans riskinin arttığını bildirmiş olsalar da, bu çalışma depresyonun genel bilişsel işlevdeki düşüşe yol açmasına dair kapsamlı kanıtlar sunan ilk çalışmadır. Araştırmacılar, 34 çalışmanın bir sistematik derlemesini yaparken, depresyon veya anksiyete arasındaki bağlantıya ve zaman içinde bilişsel işlevlerdeki azalmaya odaklandılar. 71.000'den fazla katılımcının verileri birleştirildi ve gözden geçirildi. Depresyon belirtileri ile başvuranların yanı sıra, klinik olarak depresyon tanısı konan kişiler de dahil olmak üzere, çalışma, bellek kaybı, yürütme işlevi (karar verme gibi) ve bilgi işleme hızı değerlerine bakıldı.

Demans Sürecini Hızlandıran Depresyon

Önemli olarak, çalışma başlangıcında demans tanısı konan katılımcılarla yapılan herhangi bir çalışma analizden çıkarılmıştır. Bu, genel popülasyonda depresyonun bilişsel yaşlanma üzerindeki etkisini daha geniş bir şekilde değerlendirmek amacıyla yapıldı. Çalışma, depresyonu olan kişilerin, yaşlı erişkinlikte bilişsel durumlarının depresyon olmayanlara göre daha büyük bir düşüş yaşadığını ortaya koydu. Elde edilen bulgular herhangi bir tedavisi bulunmayan demansa yol açan önemli bir faktörü önlemek için önem kazanıyor.

Nüfuslarımız hızlı bir şekilde yaşlanmakta ve bilişsel yetenekleri azalan ve bunama görülecek olan insanların sayısının önümüzdeki otuz yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Erken hayatta yaşanan depresyon ve anksiyete gibi durumlar bu süreci daha da hızlandırabilir. Bu çalışmada elde edilen bulgular, hükümetlere ve sağlık yöneticilerine akıl sağlığı konularını ciddiye almalarını sağlamak için daha fazla neden sunmaktadır. Yaşlı erişkinlerimizin ruhsal iyiliğini korumak ve daha sonraki yaşamda beyin işlevini korumak için depresyon ve anksiyete yaşayanlara güçlü destek hizmetleri sağlamak zorundayız.

Literatür talep et

Referanslar :

John A. et al. Affective problems and decline in cognitive state in older adults: a systematic review and meta-analysis. Psychological Medicine, 2018; 1 DOI: 10.1017/S0033291718001137

Antioksidanlar ve Damar İlişkisi

16 Haziran 2018

Gençlik yıllarında, vücut oksidatif stresin bir sonucu olarak endotele zarar verebilen ve işlevini bozabilecek serbest radikaller olarak adlandırılan, metabolik yan ürünlerin fazla üretimini baskılamak için yeterli miktarda antioksidan üretir. Yaşla birlikte çeşitli nedenlerden dolayı vücut yüksek miktarda serbest radikal üretir ve vücudun antioksidan savunmaları buna ayak uyduramaz. Bunun sonucunda ise kan damarları yaşla birlikte sertleşir. Ancak hücrelerimizin enerji santralleri olan mitokondrilere yönelik antioksidanlar kullanarak damarlarınızı gençleştirmeniz mümkün. Colorado Boulder Üniversitesi'nin yaptığı çalışmaya göre 6 hafta gibi kısa bir sürede 15-20 yıl önceki damarlarınıza kavuşabilirsiniz.

Boulder bölgesinden 60 ila 79 yaşlarında 20 sağlıklı erkek ve kadının dahil olduğu grubun yarısı, doğal olarak meydana gelen antioksidan Koenzim Q10'u desteklemek amaçlı, hücrelerin içinde mitokondriye tutunmak için kimyasal olarak yapısı değiştirilen, MitoQ içerikli takviyeden günde 20 miligram aldı. Kalan yarısına ise plasebo verildi.

Kalp Hastalıklarında İyileşme Sağlayabilir

Altı hafta sonra, araştırmacılar, kan damarlarının veya endotelin nasıl etkilendiğini görmek için arteryel dilatasyonu ölçtüler. Sonuç ise çok şaşırtıcıydı; takviyeleri alan katılımcıların arterlerinin dilatasyonu % 42 oranında iyileşti ve kan damarlarını sadece bu önlemle 15-20 yıl önceki damar yapılarına benzedi. Bu basit ve kolay yaklaşım ile oksidatif stres azaltılarak  tedavi sürdürülürse, arteryel dilatasyondaki bu büyüklükteki düzelme, kalp hastalıklarında yaklaşık yüzde 13'lük bir azalmayı sağlayabilir.

Çalışma son zamanlarda faydasız olarak görüldüğü iddia edilen antioksidanların, doğru hedeflere yönelik olarak desteklendiğinde özellikle kalp hastalıkları açısından faydalı olabileceği fikrini yeniden canlandırıyor. Ayrıca bu gibi tedavilerin, yaşa bağlı kardiyovasküler hastalık riskini azaltmak için gerçek bir vaatte bulunabileceğini gösteriyor.   Mitokondriye spesifik antioksidanların, insan vasküler fonksiyonları üzerindeki etkisini değerlendiren ilk klinik çalışma olması da çalışmaya ayrı bir değer kazandırdı.

Sağlıklı bir diyet ve egzersiz yapmak, kardiyovasküler sağlığı sürdürmek için en temel yaklaşımlardır. Ancak araştırmacılara göre halk sağlığı seviyesinde, yeterli insan bunu yapmaya istekli değil. Hastalığa neden olan yaşa bağlı değişiklikleri önlemek için tamamlayıcı, kanıta dayalı seçenekler aradıklarını, gıda takviyelerinin bunların arasında olabileceğini söyleyen ekibin yakın zamanda nikotinamid ribozid adı verilen bir bileşiğin sağlıklı kişilerde vasküler yaşlanmayı tersine çevirebileceğini gösteren başka bir çalışması bulunuyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Rossman MJ. et al. Chronic Supplementation With a Mitochondrial Antioxidant (MitoQ) Improves Vascular Function in Healthy Older Adults. Hypertension, 2018; HYPERTENSIONAHA.117.10787 DOI: 10.1161/HYPERTENSIONAHA.117.10787

Ortamda Çalan Müzik Türü Yemek Seçiminizi Etkiliyor

15 Haziran 2018

Müzik ruh halinin önemli bir belirleyicisi olabilir. Daha hızlı şarkılar heyecan uyandırırken, daha yavaş şarkılar rahatlamaya yardımcı olur. Yeni bir araştırmadaki bulgulara göre müzik aynı zamanda, restoran menülerinden hangi yemeği sipariş edeceğimizi bile etkiliyor.

Pazarlama Bilimleri Akademisi Dergisi'nde yayınlanan bir çalışmada, ortam müziği ses düzeyinin, tüketicilerin sağlıklı ve sağlıklı olmayan gıda tercihleri üzerinde sistematik bir etkisi olduğu bulundu. Bunun nedeni, sesin kalp atış hızını ve uyarılmayı doğrudan etkilemesidir. Daha yumuşak müziğin sakinleştirici bir etkisi vardır, bu da bizi neyi sipariş ettiğimiz konusunda daha dikkatli yapar. Bu genellikle salata gibi daha sağlıklı seçeneklerle sonuçlanır. Daha yüksek sesli ortamlar stimülasyon ve stresi arttırır, dinleyicileri yağlı bir çizburger yemeye veya patates kızartmasına teşvik eder.

Yüksek Seste Sağlıksız Gıdalar Tercih Ediliyor

Araştırmacılar bu çalışmayı İsveç'in Stockholm kentinde, 55Db ve 70Db'de ayrı ayrı çeşitli müzik türlerini çalan bir kafede gerçekleştirdi. Menü öğeleri sağlıklı, sağlıksız ve nötr olarak kodlandı, çay ve kahve gibi içecekler nötr kategorisinde değerlendirildi. Birkaç gün ve birkaç saat boyunca yapılan deney sırasında araştırmacılar, daha sessiz bir ortamda yemek yiyenler ile karşılaştırıldığında, daha yüksek ortam müziğine maruz kaldıklarında, insanların %20 oranında daha fazla sağlıksız bir şey sipariş ettiklerini buldu.

55Db (295 ürün satıldı)        70Db (254 ürün satıldı)

Sağlıklı -% 32                          Sağlıklı -% 25

Sağlıklı olmayan -% 42          Sağlıklı olmayan -% 52

Nötr-% 26                                Nötr-% 23

Önceki çalışmalar, ambiyansın aydınlatma, koku ve dekor gibi gıda satışları üzerindeki etkisinin farklı yönlerini incelerken, bu, özellikle sağlıklı ve sağlıklı olmayan gıda seçeneklerinin müzik sesi tarafından nasıl etkilendiğine dair ilk çalışmadır. Bu bulgular, restoran yöneticilerinin satışları etkilemek için müzik sesini stratejik olarak değiştirmelerine yol açabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Biswas D. et al. Sounds like a healthy retail atmospheric strategy: Effects of ambient music and background noise on food sales. Journal of the Academy of Marketing Science, 2018; DOI: 10.1007/s11747-018-0583-8

Topa Kafa Atmanın Sonuçları

14 Haziran 2018

Futbol çağımızda dünya genelinde en yaygın hayran kitlesine sahip spor dalı olduğu için spor yaralanmaları da en sık futbol kaynaklı olarak görülmektedir. Önemli olan travma alanlarından biri de kafa travmaları olup buna sporcuların topa istemli olarak kafa ile vurmaları da yol açabilir. Ancak yeni yapılan bir çalışma bu istemli kafa vuruşlarının düşündüğümüzden daha tehlikeli olabileceğini gösteriyor. Futbolculara daha kötü bilişsel işlev hasarları veren travmalar, kafaya istemsiz top çarpması veya kafa kafaya çarpışma nedeniyle değil, sık sık kafa ile topa vurmaktan kaynaklanıyor. Albert Einstein Koleji'nde araştırmacılar son çalışmalarında bu bulguya ulaştılar. Bulgular, uzun süreli beyin hasarlarını azaltma çabalarının, kazara kafa çarpışmalarını önleme konusuna daha az odaklanabileceğini göstermektedir.

İstenmeyen çarpmalar veya çarpışmalar genellikle futbolda tanı konulan beyin sarsıntılarının en yaygın nedeni olarak kabul edilmektedir. Araştırma ekibinin daha önce yapılan bir çalışmada, sık olarak topa kafa vurmanın sarsıntı semptomlarının beklenmedik bir sebebi olduğunu gösterdiler ve yeni çalışmalarında bunun, bilişsel işlevi en azından geçici olarak hasarladığını tespit ettiler. Çalışmada New York City'deki üç yüz sekiz amatör futbolcu, son zamanlarda (önceki iki hafta boyunca) futbol faaliyetlerini, topa istemli kafa atma ve kasıtsız kafa darbeleri de dahil olmak üzere ayrıntılarıyla sorulmuş olan anketleri doldurdu. Katılımcılar ayrıca sözel öğrenme, sözel bellek, psikomotor hız, dikkat ve çalışma belleği nöropsikolojik testleri tamamladı. Oyuncular yaşları 18 ile 55 arasında değişirken, yüzde 78'i erkekti.

Psikomotor Hız ve Dikkat Etkileniyor

Bu süre zarfında, oyuncuların yaklaşık üçte biri en az bir kasıtsız kafa darbesi yaşamıştı(örneğin, kafaya darbe ya da kafaya kafaya çarpışma gibi). En çok topa istemli olarak kafa ile vurduklarını bildiren oyuncular, beyin hasarı tarafından etkilendiği bilinen işleyiş alanları olan psikomotor hız ve dikkat görevlerinde en kötü performansa sahipti. Aksine, kasıtsız kafa etkileri, bilişsel performansın herhangi bir yönü ile ilişkili değildi.

Araştırma ekibi, bilişsel işlevdeki değişikliklerin aşırı klinik bozukluğa neden olmadığını bildirdi. Ancak, nöropsikolojik işlevlerdeki küçük, hatta geçici azalmaların, beyindeki mikroyapısal değişikliklere dönüştürebileceğini ve daha sonra sürekli olarak işlev bozukluğuna yol açabileceğini düşünüyorlar. Bu yüzden daha fazla futbolcu için daha uzun süreli bir takip çalışmasına ihtiyaç var.

Literatür talep et

Referanslar :

Stewart WF. et al. Heading Frequency Is More Strongly Related to Cognitive Performance Than Unintentional Head Impacts in Amateur Soccer Players. Frontiers in Neurology, 2018; 9 DOI: 10.3389/fneur.2018.00240

Kistik Fibrozisli Hastalar İçin Eczane Temelli Tedavi Yönetim Programı

13 Haziran 2018

Kistik fibrozisli hastalar arasında tedavi uyumsuzluğu, hem akciğer fonksiyon düşüşü hem de IV antibiyotik gerektiren pulmoner alevlenmelerin bir ön belirteci olarak bulunmuştur. 2014 yılında yapılan bir çalışmada, pulmoner ilaçlara düşük veya orta derecede uyumu olan hastaların, yüksek bağlılık gösteren hastalara kıyasla KF ile ilişkili veya tüm nedenlerle hastaneye yatma olasılıklarının daha yüksek olduğu belirtilmiştir. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, zayıf bağlılık, yüksek uyumu olan hastalarla karşılaştırıldığında, daha yüksek sağlık maliyetleri ile ilişkilidir.

2014 yılının Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük bir eczane zinciri,  KF klinik bakımının, hasta ilaçları yönetimi, KF ilaçlarına ve ürünlerine erişim, hasta ve bakıcı eğitimi ile erişim engelleri olmak üzere dört temel yönünün bütünsel yönetimine yardımcı olmak için Connected Care® Kistik Fibrozis (CC-CF) klinik programını başlatmıştır. Programda hasta yeni bir KF programı ilacına başladığı zaman, özel eczane eczacısı tarafından ilaç (ve nebulizatör kullanımı), saklama / stabilite ve yan etkiler de dahil olmak üzere özel bir eğitim almaktadır. Hasta ya da bakıcılar ayrıca bağlılık ve enfeksiyon kontrol eğitimini de alır. Bu danışma, hasta ek KF ilaçlarını da değiştirdiğinde veya başlattığında sağlanır. Daha sonra, aylık temas noktaları, ilaç da dahil olmak üzere, ilaçla ilgili yan etkiler, kaçırılmış dozlar ve uyuşma önündeki engeller için hastayı tarayan yeniden doldurma hatırlatma çağrılarından oluşur. Hastanın ihtiyaçları değişebileceğinden, CC-CF programı hasta ya da bakıcıyı başlangıçta ve tedavi süresi boyunca desteklemeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, programın öncelikli hedefi, hastaların KF uzmanlık ilaçlarına uyum sağlamaları ve onlara bağlı kalmalarına yardımcı olmaktır.

Daha Yüksek Tedavi Bağlılığı Daha Az Acil Müdahale İhtiyacı

Amerikalı araştırmacılar, bu eczacı temelli tedavi yönetim programını kullanan KF’li hastalar ve eşleştirilmiş bir kontrol grubunda, ilaç bağlılığı, pulmoner alevlenmeler, sağlık hizmeti kullanımı ve maliyetleri karşılaştıran bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar bu retrospektif, gözlemsel kohort çalışmasında, Registry®'den gelen verileri kullandılar. Örneklem 6 yaşından büyük ve 02.06.2014 – 31.05.2015 tarihleri arasında inhale tobramisin, inhale aztreonam, ivacaftor veya dornaz alfa olmak üzere bir ilaç kullanan KF hastalarından oluşuyordu. Çalışmada tedavi bağlılığı, kapsanan günlerin oranı (PDC) olarak ölçüldü. Ayrıca çalışmadaki katılımcıların ve eşleştirilmiş kontrollerdeki sonuçları karşılaştırmak için eşitlik puanlaması ve çok değişkenli regresyon teknikleri kullandılar.

Çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 236 müdahale ve 724 kontrol hastasından, 202'si her bir özellik açısında eşleşti. Kontrol grubu ile ilişkili olarak, program hastaları tobramisin için % 23 daha yüksek ortalama PDC'ye sahipti ve eşlesen kontrol grubuna kıyasla iki kat daha fazla tedaviye bağlı olma ihtimalleri vardı. Üstelik program hastalarında kontrol grubuna göre daha düşük acil servis ziyareti ve acil servis maliyetleri de gözlendi.

Araştırmacılar, KF hastaları için eczane temelli bir tedavi yönetim programının etkili KF bakım yönetimini destekleyebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kirkham et al. Outcome evaluation of a pharmacy-based therapy management program for patients with cystic fibrosis, Pediatric Pulmonology. 2018;1–8.

Erkekler Kısa Yolları Daha Çok Seviyor

13 Haziran 2018

Bilinen bir ortamda gezinirken, erkekler hedeflerine daha çabuk ulaşmak için kısa yolları tercih ederken, kadınlar bildikleri rotaları kullanmaya eğilimlidirler. Bu, erkeklerin ve kadınların gittiği farklı yolları araştıran bir araştırmanın baş yazarı olan ABD'deki UC Santa Barbara'dan Alexander Boone'a göre böyle. Boone ve meslektaşları, tanıdıkları bir alanda belirli bir yere ulaşmak için kadın ve erkeklerin kullandıkları gezinme stillerini ve stratejilerini ölçmeye karar verdiler. Ekip, bilgisayar üzerinde görev yapan öğrencileri içeren iki deney gerçekleştirdi. İlk denemede, belirlenen yerlerden yollarını bulmaya başlamadan önce belirli yer işaretlerini içeren bir labirent düzenine aşina olan 68 katılımcının verileri analiz edildi. Ayrıca, kendi yönleri hakkında bireylere verilen bilgiler, kendi yollarını bulmak için kullandıklarına inandıkları stratejileri ve sık sık video oyunları oynayıp oynamadıklarını gösteren anketler yaptılar.

İkinci deney, ilk denemede olduğu gibi aynı bilgisayar yazılımını ve donanımını kullanan 72 katılımcıdan veri topladı. Ancak, bu test labirentin farklı versiyonlarını kullanmıştı: Bunlardan biri biri arka planda ağaçlar gibi distal yerler ve distal işaretler olmaksızın tasarlanmıştı. Boone ve ekibi, gezinirken kadın ve erkeklerin bu işaretleri nasıl kullandığını öğrenmek istedi.

Erkekler Daha Başarılı Oldu

Daha önceki araştırmalardan tahmin edildiği gibi, bu deneyler, erkeklerin kısayolları kullanma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ve ortalama olarak hedef konumlarına kadınlardan daha hızlı ulaştıklarını gösterdi. Buna karşılık, kadın katılımcıların öğrenilen yolları takip ettikleri ve dolaşmaya daha eğilimli oldukları görüldü. Her iki deneyde de erkekler, stratejinin etkilerini kontrol ettikten sonra bile kadınlardan anlamlı derecede daha verimliydi.

Çalışma ayrıca, katılımcıların hedef yerlere ulaşma zamanına bakarak ve doğrudan bir rota izleyerek ulaşıp ulaşmadıklarına bakılarak ölçülen erkek ve kadınların yöneldiği verimlilikteki büyük farkı da doğruladı. Katılan erkekler bu görevde daha iyiydi ve bu nedenle hedeflenen yere daha hızlı ulaştılar. Ancak, bunların erkekler ve kadınlar arasındaki ortalama performans farklılıkları olduğunu ve bazı kadınların en iyi erkek performansçılar kadar verimli olduğunu belirtmek önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Boone AP. et alSex differences in navigation strategy and efficiency. Memory & Cognition, 2018; DOI: 10.3758/s13421-018-0811-y

Uzun Yaşamın Sırrı

12 Haziran 2018

İnsan sağlığı ve yaşam beklentisindeki ilerleme, sosyoekonomik gelişme ile yakından ilişkilidir. Daha iyi beslenme ve daha yüksek gelirle ilişkili olarak sağlık hizmetlerinin daha iyi karşılanabilirliği, tarihteki ve günümüzdeki ölüm oranlarındaki düşüşlerin temel belirleyicileri olarak kabul edilmektedir. McKeown'un (1976) modern nüfus artışına dair kitabı, azalan ölüm oranını büyük ölçüde yaşam standartlarının iyileşmesine bağlamış ve tıbbi keşiflerin on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ve yirminci yüzyılın başlarında sağ kalımdaki önemli kazançlar açısından çok az sonucu olduğunu iddia etmiştir. Bu analiz, Preston'un çalışmasının bir referans noktasıdır. Preston (1975), yirminci yüzyıldaki küresel modelin, yatay eksende kişi başına gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) ile dikeyde yaşam beklentisini birleştiren eğrinin yukarı doğru kaymasını gösterdiğini ortaya koymuştur. Preston bu değişimi, gelir etkisi dışında tıbbi ilerlemenin ve sağlık hizmetlerinin etkisinin bir sonucu olarak yorumlamıştır. Preston'un liderliğini takip eden çalışmalarının çoğunda, gelirin mortalite düşüşünün en önemli yönlendiricisi olduğu varsayımı tartışmasız bir başlangıç noktası olmuştur. 1985 yılında John Caldwell ve Pat Caldwell bunun yerine, daha iyi kadın eğitiminin ölüm oranını düşürdüğünü öne sürmüştür.

Daha İyi Eğitim Daha Yüksek Farkındalık

IIASA ve Viyana Ekonomi ve İşletme Üniversitesi'nden (WU) araştırmacılar, iki hipotezi test etmek için 174 ülkeden 1970-2015 yılları arasında küresel verileri kullanarak, gelir veya eğitimin sağlık ve yaşam beklentisini iyileştirmek için daha önemli olup olmadığını araştıran bir çalışma yaptılar. Ayrıca, yetişkin nüfusun ortalama eğitim süresine karşı yaşam beklentisini de çizdiler. Ortaya çıkan eğri çok daha doğrusaldı ve eğitimin daha iyi bir öngörücü olduğunu düşündürüyordu. Diğer faktörler tarafından açıklama gerektiren bir eğrinin yukarı kayması durumu yoktu. Veriler bulguları doğrulamak için çok değişkenli analizlere tabi tutuldu. Eğriler çocuk ölümleri için ayarlandığında aynı ilişki bulundu.

Araştırmacılar, daha iyi eğitimin daha iyi kişisel farkındalığa ve dolayısıyla sağlıkla ilgili davranışlar için daha iyi seçimlere yol açtığına dikkat çektiler. Zaman geçtikçe, eğitim ile daha iyi sağlık seçenekleri arasındaki ilişkinin ve bu nedenle yaşam beklentisinin daha da belirgin hale geleceğini belirttiler. Preston tarafından sağlanan sağlık ve gelir arasındaki belirgin ilişkinin, daha iyi eğitimin hem daha iyi sağlık hem de daha yüksek gelirle sonuçlanması gerçeğiyle açıklanabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wolfgang Lutz, Endale Kebede. Education and Health: Redrawing the Preston Curve. Population and Development Review, 2018; DOI: 10.1111/padr.12141

Kafa Yaralanmaları ve Alzheimer Etkisi

12 Haziran 2018

Son zamanlarda, temas sporlarıyla ilgili yaralanmalar, bu olayların zamanla beyin sağlığının bozulmasına neden olabileceği konusunda büyük bir endişe yaratmaktadır. Travmatik beyin hasarı (TBI) ve Alzheimer arasındaki ilişkinin bilinmesine rağmen, araştırmacılar hala ebeveynlere çocuklarını temas sporlarından uzak tutmalarını tavsiye etmemektedirler.

Texas Üniversitesi'nden araştırmacılar yaptıkları yeni bir çalışmada, bilinç kaybı ile birlikte travmatik beyin hasarı (TBI) öyküsünün Alzheimer hastalığının (AD) erken başlamasında bir risk faktörü olup olmadığını, otopsiyle teyit edilmiş bir örnekte değerlendirdiler. Bu, otopsi ile teyit edilen vakaları kullanan ve AD teşhisinde klinik ölçütleri kullanan daha önceki araştırmaları destekleyen ilk çalışmadır.

Araştırmacılar, Ulusal Alzheimer Koordinasyon Merkezi'nden (NACC) sağladıkları,  otopsi ile teyit edilen Alzheimer hastalığı tanılı 2,133 katılımcının verilerini incelediler. Katılımcıları, kendilerinin bildirdikleri uzak (ilk Alzheimer Hastalığı Merkezi ziyaretinden en az 1 yıl önce), bilinç kaybı ile birlikte TBH öyküsü varlığı ya da yokluğuna göre (TBI + TBI-) kategorize ettiler. Cinsiyet, eğitim ve ırk Kovaryans Analizi (ANCOVA) ile klinisyen tarafından tahmini semptom yaşına ve tanı yaşına göre gruplar karşılaştırıldı.

Alzheimer Travmalı Hastalarda 3,6 Yıl Daha Erken

Alzheimer hastalığının başlangıcında ortalama yaş, TBI + grupta (n=194), TBI gruba (n=1900) göre 2,34 yıl daha erkendi. Demans, TBI + grubunda (n=197), TBI - grubuna (n=1936) karşı 2,83 yıl önce erken teşhis edildi. Daha sıkı nöropatolojik kriterler (Braak evreleri V-VI ve CERAD sıklığı) kullanıldığında, hem Alzheimer başlangıç yaşı hem de tanı yaşı TBI + grubunda 3,6 yıl daha erkendi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, bilinç kaybı bildirilen TBI öyküsünün, daha erken dönemde AD başlangıcı için bir risk faktörü olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Altta yatan olası mekanizmalara ilişkin daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu çünkü kafa travmalarının hayatın ilerleyen dönemlerinde nörodejeneratif problemlerin riskini nasıl ve hangi durumlarda artırdığını tam olarak bilmediklerini, fakat beyin hasarından türetilen iltihaplanmanın rol oynayabileceğini ve etkilenen risk faktörlerinin genetik yapıyı içerebileceğini varsaydıklarını aktardılar. Beyin yaralanmasının bir risk faktörü olduğunun farkında olunması gerektiğinin altını çizdiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Schaffertet al. Traumatic Brain Injury History Is Associated With an Earlier Age of Dementia Onset in Autopsy-Confirmed Alzheimer’s Disease. Neuropsychology (2018).

MS Riskini Azaltmak İçin

08 Haziran 2018

Balık açısından zengin bir diyet, daha düşük multipl skleroz (MS) riski ile ilişkilendirilmiştir. Balık, yaygın olarak balık yağları olarak adlandırılan omega-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (PUFA'lar) en iyi kaynağıdır. Ancak, PUFA'ların ya da başka bir besin türünün daha düşük bir MS riski ile ilişkili olup olmadığı belirsizliğini korumaktadır. Ayrıca, yağ asidi seviyelerinde değişikliklere yol açan, yağlı asit desatüraz (FADS) geninin nükleotidlerindeki genetik varyasyonlar, biliş, kardiyovasküler hastalık ve enflamasyon ile ilişkilidir. Ancak MS ile ilişkili olup olmadıkları bilinmemektedir.

Amerikan Nöroloji Akademisi'nin 2018 Yıllık Toplantısı'nda, “Balık, Yağ Asidi Biyosentez Genleri ve Multipl Skleroz Duyarlılığı” başlığı ile sunulan bir çalışmada, balık tüketiminden zengin ve omega-3 PUFA'ları ile zenginleştirilmiş bir diyetin, multipl skleroz gelişme riskinde yüzde 45'lik bir azalma ile ilişkili olduğu gösterildi.

Balık Yağı Diğer Etkenlerden Bağımsız

Araştırmacılar, MS ya da prekürsörü olan klinik izole sendrom (CIS) insidansını inceleyen çok etnisiteli bir çalışma olan MS Sunshine çalışmasının 1.153 katılımcısında balık tüketiminin MS riskini nasıl etkilediğini incelediler. Çalışmada diyette balığın yüksek miktarda alımı, haftada en az bir kez balık tüketilmesi veya balık yağı takviyeleri ile birlikte ayda bir ila üç porsiyon olarak tanımlandı. Analiz, katılımcıların yaş, cinsiyet, sigara içme alışkanlıkları ve genetik kökenlerine göre düzenlendi. Sonuçlar, yüksek balık tüketimi olanların, düşük balık tüketimi olan (ayda bir öğünden daha az balık) ve balık yağı takviyeleri almayanlara kıyasla, MS veya CIS riskinde yüzde 45 azalma ile ilişkili olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar ayrıca, yağ asidi üretimi ile ilişkili üç gen olan FADS1, FADS2 ve ELOV2’de tek nükleotid polimorfizmleri olarak adlandırılan bazı nükleotitlerdeki varyasyonları da analiz ettiler. FADS2 genindeki iki genetik varyasyon (rs174611 ve rs174618), yüksek balık alımı hesaba katıldığında bile daha düşük bir MS riski ile bağımsız olarak ilişkiliydi.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, balık tüketimi ve PUFA biyosentezinin MS riskindeki koruyucu rolünü desteklediğini belirttiler. Omega-3 yağ asitlerinin MS riskini azaltmada önemli bir rol oynayabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Fish, Fatty Acid Biosynthesis Genes, and Multiple Sclerosis Susceptibility (S44.002) AAN 2018 April 10, 2018; 90.

Geç Menapoz

07 Haziran 2018

Daha önce, daha ileri yaştaki menopozun daha uzun bir üreme şansı ile birleştiğini, yıllar sonra daha iyi bir bilişsel performans ile ilişkili olduğunu ileri süren çalışmalar yapıldı. Bununla birlikte, bu çalışmalar özellikle çok büyük bir örneklemi kullanmamış ve bir grup yaş-homojen katılımcıdan yararlanmamıştır.

Araştırmacılar, Tıbbi Araştırma Konseyi Ulusal Sağlık ve Kalkınma Anketi'ne katılan, menopoz dönemindeki yaş ve 43, 53, 60-64 ve 69 yaşlarında sözel bellek (kelime öğrenme görevi) ve işleme hızı değerlendirmesiyle, 1,315 kadının verilerini kullandılar. Doğrusal ve ikinci dereceden yaş terimleri olan, doğal veya cerrahi menopoz ile sınıflandırılan ve hormon replasman tedavisi, vücut kitle indeksi, sigara içme, meslek sınıfı, eğitim ve çocuklukta bilişsel yetenek için uyarlanmış çok düzeyli modeller uyguladılar. Hafıza değerlendirmesi, katılımcılardan 15'er kelimelik listeden mümkün olduğunca çok sayıda kelimeyi hatırlamaları ve bunu üç kez yapmaları istenen bir görevden oluşuyordu. Bu görevde elde edilebilecek maksimum puan 45'ti.

Yaşam Boyu Hormonal Süreçler Üzerine Etki

Araştırmacılar, katılımcıların sözel belleklerinin 43 yaşında ortalama 25,8 kelimeyken, 69 yaşına gelindiğinde 23,3 kelimeye düştüğünü gördüler. Sözel belleğin, daha ileri yaşlarda doğal menopozda arttığını (yılda 0,17 kelime) ve tam ayarlama sonrası zayıflamış da olsa hala bu ilişkinin mevcut olduğunu (0,09) gözlemlediler. Bu korelasyon hormon replasman tedavisinin kullanılmasından etkilenmedi. Ayrıca, araştırmacılar menopoz başlangıcı ve kadınların bilgi işleme yetenekleri arasında bir ilişki bulamadılar.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, sadece menopoz geçişinde kısa süreli dalgalanmalar değil yaşam boyu hormonal süreçleri düşündürdüğünü belirttiler.  Çeşitli nörobiyolojik çalışmalardan elde edilen kanıtlarla tutarlı olarak bunun sözel bellek ile ilişkili olabileceğini ve mekanizmaların östrojen reseptörü β fonksiyonunu içermesinin muhtemel olduğunu aktardılar. Bu ilişkilerin klinik önemini tam olarak değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Diana Kuh, Rachel Cooper, Adam Moore, Marcus Richards, Rebecca Hardy. Age at menopause and lifetime cognition, Neurology Apr 2018, 10.1212/WNL.0000000000005486; DOI: 10.1212/WNL.0000000000005486

Alzheimer ve Uykusuzluk

31 Mayıs 2018

Beta-amiloid, beyin hücreleri arasındaki sıvıda bulunan bir metabolik atık üründür. Alzheimer hastalığında beta-amiloidler, nöronlar arasındaki iletişimi olumsuz yönde etkileyen amiloid plaklar oluşturacak şekilde kümelenir. Bu plaklar Alzheimer hastalığının karakteristik özelliğidir. Akut uyku yoksunluğunun farelerde beyin beta-amiloid seviyelerini yükselttiği bilinirken, insan beyninde beta-amiloid birikimi üzerindeki uyku yoksunluğunun etkisi hakkında daha az şey bilinmektedir.

Amerikalı araştırmacılar, akut uyku yoksunluğunun insan beynindeki β-amiloid (Aβ) klirensi üzerindeki etkilerini inceleyen bir çalışma yaptılar.  Araştırmacılar, dinlenmiş bir gece uykusundan (bazal) ve uyku yoksunluğundan sonra (yaklaşık 31 saat boyunca uyanık olmak) test edilen 22 ila 72 yaşlarında, 20 sağlıklı kontrolde beyin yükünü (ABB) ölçmek için PET ve 18F-florbetaben kullandılar.

Uykusuzluk Beta-Amiloid Birikimini Artırıyor

Bir gece uykusuzluğun, başlangıç çizgisine göre, sağ hipokampus ve talamusta Aβ yükünde önemli bir artışa neden olduğunu gösterdiler. Talamus ve hipokampus dahil olmak üzere beyin bölgelerinde bir gece uykusuzluğun ardından, Alzheimer hastalığının erken evrelerinde hasara açık olan bölgelerdeki % 5'lik beta-amiloid artışlarını tespit ettiler. Bu artışlar, uyku yoksunluğundan sonra ruh hali kötüleşmesi ile ilişkiliydi, ancak Alzheimer hastalığı için genetik risk (APOE genotipi) ile ilişkili değildi. Ek olarak, bir dizi subkortikal bölge ve prekuneustaki başlangıç ABB'si, bildirilen gece uyku saatleriyle ters olarak ilişkiliydi. APOE genotiplemesi ayrıca subkortikal ABB ile de bağlantılıydı, bu da farklı Alzheimer hastalığı risk faktörlerinin yakın beyin bölgelerindeki ABB'yi bağımsız olarak etkileyebileceğini düşündürdü.

Araştırmacılar, örneklemin küçük olmasına rağmen, yaptıkları çalışmanın, insan beynindeki uykudan mahrumiyetin beta-amiloid yükü üzerindeki olumsuz etkisini gösterdiğini belirttiler. Daha büyük ve daha çeşitli bir popülasyona genellenebilirliği değerlendirmek için gelecek çalışmalara ihtiyaç olduğuna dikkat çektiler. Uyku bozuklukları ve Alzheimer riski arasındaki ilişkinin “çift yönlü” olduğunun düşünülmesi gerektiğini, çünkü artmış beta-amiloidin de uyku bozukluklarına yol açabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kristen L. Knutson, Malcolm von Schantz. Associations between chronotype, morbidity and mortality in the UK Biobank cohort. Chronobiology International, 2018; 1 DOI: 10.1080/07420528.2018.1454458

Çocuklarda Kanama Bozukluğu ve Beyin Kanaması Riski

30 Mayıs 2018

Kalıtsal kanama bozukluğu olan çocuklarda intrakraniyal kanama, potansiyel olarak hayatı tehdit eden bir komplikasyondur ve terapötik açıdan değerlendirildiği zaman da çok önemli bir zorluktur. 2003 ile 2015 yılları arasında Birleşik Krallık’ta hastaların kayıt altına alınmış olduğu bir çalışmada kalıtsal kanama bozukluğu olan 16 yaş ve altındaki çocuklarda görülen intrakraniyal kanamaların özelliklerini, yönetimini ve sonuçlarını tanımlamak amaçlandı. Bu çalışmayla Birleşik Krallık hemofili merkezlerinde tedavi edilen çocukların retrospektif analizi yapıldı.

İntrakraniyal kanama ile başvuran 66 çocuğun % 82'sinde hemofili A veya B,% 3'ünde Von Willebrand Hastalığı ve% 15'inde nadir bir kalıtsal kanama bozukluğu vardı. Vakaların % 91'inde ciddi bir kanama bozukluğu mevcuttu. Hemofili A ve B için intrakraniyal kanama oranları 1000 hastada yılda 6.4 ve 4.2 idi. Olgularda medyan yaş 4 aydı (% 33 yenidoğan, % 91’i 2 yaştan küçük çocuk).

İntrakraniyal Kanamanın Yıkıcı Sonuçları Var

Yenidoğanlardan 11’inde doğum spontan vajinal (SV), 6'sında destekli, 4'ünde sezaryen şeklindeyken, 1'inde bilinmiyordu. Hemofilili çocuklarda SV doğuma kıyasla destekli doğumda intrakraniyal kanama riski 10.6 kat daha fazla idi. Travma > 2 yaş çocuklarda (% 67), 1 aydan 2 yaşa kadar olan çocuklara (% 18; P = .027) göre daha yaygındı. İntrakraniyal kanamadan önce, çocukların sadece %4,5'i profilaktik tedavi alıyordu. Hemofilililerin % 6'sında inhibitör vardı. İlk replasman tedavisinin medyan süresi 15 gündü. Mortalite %13.5 idi. Nörolojik sekel, intraserebral kanamayı takiben daha yaygın olarak görüldü ve hayatta kalanların %39'unda meydana geldi. Hemofilililerin %52’si daha sonra bir FVIII inhibitörü geliştirdi.

Sonuç olarak intrakraniyal kanama, şiddetli kalıtsal kanama bozukluğu olan çocuklarda, yaşamın ilk 2 yılında ve profilaksi almayan çocuklarda sık olarak görülmektedir. İntrakraniyal kanama bu hastalarda genellikle belgelenmiş travma olmaksızın ortaya çıkar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chalmers EA. et al. Intracranial haemorrhage in children with inherited bleeding disorders in the UK 2003-2015: A national cohort study. Haemophilia. 2018 Apr 10. doi: 10.1111/hae.13461. [Epub ahead of print]

Mesane Kanseri Tanısında İdrar Belirteçleri Üzerinde Sigaranın Etkisi Var mı?

30 Mayıs 2018

Mesane kanserinin saptanması için kullanılmakta olan idrar belirteçlerinin tanı koydurucu potansiyelinin belli başlı bazı faktörlerden etkilendiği bilinmektedir. Almanya’da görev yapmakta olan bir grup araştırmacı, sigara içme alışkanlığının, mesane kanseri tanısında yaygın olarak kullanılan dört idrar belirtecinin performansına etkisini değerlendirmeyi amaçladılar.

Bu amaçla mesane kanseri şüphesi olan 723 hastanın idrar örneklerini, idrar sitolojisi, floresan in situ hibridizasyon (FISH), immünositoloji (uCyt + testi) ve nicel nükleer matriks protein 22 (NMP22) immunoassay kullanarak analiz ettiler. Tüm hastaların sigara içme alışkanlıkları kaydedildi ve üriner belirteç testinden sonraki 2 hafta içinde bir sistoskopi yapıldı. Yanlış negatif ve yanlış pozitif sonuç oranları sigara içmeyenler, eski sigara içenler ve mevcut sigara içenler arasındaki olasılık analizleriyle karşılaştırıldı.

Sigara İçilmesi Sonuçları Etkilemiyor

Çalışmaya dahil edilen 723 hastanın 431’i (% 59.6) sigara içmeyen, 215’i (% 29,7) geçmişte sigara içmiş olan ve 77’si (% 10.7) sigara içen bireylerden oluşmaktaydı. 148 hasta (% 20.5) idrar belirteci testi sırasında bir tümöre sahipti. Sigara içmeyenler, eski sigara içenler ve mevcut sigara içenler arasında yanlış pozitif test sonuçlarının oranları: idrar sitolojisi için %16.3, %19.1 ve %11.5 (p = 0.81); UCyt + testi için %36.8, %42.0 ve% 32.7 (p = 0.88); FISH için %18.0, %19.1 ve % 13.5 (p = 0.66); NMP22 için %69.5, %71.6 ve% 71.2 (p = 0.67) şeklinde hesaplandı. Sigara içmeyenler, daha önce içmiş olanlar ve sigara içenler arasındaki yanlış negatif oranlar sitoloji için %31.4, %15.1 ve %28.0 (p = 0.34); UCyt + testi için %21.4, %22.6 ve %16.0 (p = 0.67); FISH için %24.3, %13.2 ve %28.0 (p = 0.88); NMP22 için %10.0, %18.9 ve %8.0 (p = 0.80) olarak hesaplandı.

Elde edilen bu bulgular, sigara içme alışkanlıklarının mesane kanseri tanısında idrar belirteçlerin performans özelliklerini etkilemediğini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Deininger S. et al. No influence of smoking status on the performance of urine markers for the detection of bladder cancer. J Cancer Res Clin Oncol. 2018 Apr 19. doi: 10.1007/s00432-018-2639-z. [Epub ahead of print]

Tip 2 Diyabet ve VKİ

29 Mayıs 2018

Tip 2 diyabette obezite kötü sonuçlarla ilişkilidir. Akşam tercihine sahip olmanın (daha geç uyanmak ve daha geç yatmak) obezite riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu gösterilmiştir ancak bu fenomenle ilgili olarak Tip 2 diyabetli insanlar arasında araştırma yapılmamıştır. 

Bir grup araştırmacı, tip 2 diyabette yemek zamanı, sabah-akşam tercihi ve VKİ arasındaki ilişkiyi aracılık analiziyle inceleyen bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, Tayland'da yaşayan Tip 2 diyabetli 210 vardiyasız çalışanı çalışmaya dahil ettiler. Sabah / akşam tercihine, uyanmak ve yatmak için tercih edilen zamana, günün egzersizle geçirilen saatlerine, zihinsel aktiviteye katılarak harcanan zamana odaklanan bir anket olan “Composite Scale of Morningness” Ölçeği (CSM) kullanılarak değerlendirildi. Anketteki puanlar, aşırı akşam tercihini gösteren 13'ten, aşırı sabah tercihini gösteren 55'e kadar değişiyordu. Akşam tercihi olan katılımcılar, ankette 45 puandan az puana sahip iken, sabah tercihi olanlar 45 veya daha fazla puana sahipti. Katılımcılarla yemek zamanlamaları konusunda görüşmeler yapıldı ve günlük kalori alımı, bir günlük gıda geri bildirimleriyle belirlendi. Kilo ölçümleri alındı ve her katılımcı için vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı. Uyku süresi ve kalitesi katılımcıların kendi bildirimleri ve anket ile ölçüldü. Sabah-akşam tercihinin VKİ üzerine doğrudan bir etkisi olup olmadığını veya etkinin yemek zamanlamasının ara değişkeni aracılığıyla gerçekleşip gerçekleşmediğini araştırmak için bir aracılık analizi gerçekleştirildi.

Sirkadiyen Ritm ve Obezite İlişkisi

Katılımcıların kendi bildirdikleri ortalama uyku süresi 5,5 saat/geceydi. Günde ortalama olarak, 1,103 kcal tüketiyorlardı. Tüm katılımcılar arasında ortalama VKİ 28,4 ± 4,8 kg/m2’ydi ve bu değer aşırı kilolu kategorisine dahildi. Katılımcıların 97'si akşam tercihi, 113'ü ise sabah tercihi yaptı. Sabah tercihi olan katılımcılar sabah 7 ile akşam 8:30 arasında kahvaltı yaparken, akşam tercihi olanlar sabah 7:30 ile sabah 9:00 arasında kahvaltı yaptılar. Sabah tercihi olan katılımcılar, kahvaltı, öğle yemeği, akşam yemeği ve son yemek dahil olmak üzere tüm öğünlerde daha erken yemek yediler.  Araştırmacılar daha fazla akşam tercihinin daha yüksek VKİ ile ilişkili olduğunu buldular. VKİ diğer yemek zamanları veya kalori alımı ile ilişkili değildi. Akşam tercihi geç kahvaltı zamanı ile ilişkiliydi. Sabah tercihi, daha erken kahvaltı zamanı ve daha düşük BMI değeri ile ilişkiliydi. Aracılık analizi, kahvaltı zamanının sabah-akşam tercihi ve VKİ arasındaki ilişkiye aracılık ettiğini ortaya koydu.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, sirkadiyen tercih ve yemek zamanlamasının Tip 2 diyabette obezite için yeni ve muhtemelen değiştirilebilir risk faktörleri olduğunu düşündürdüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nimitphong et al. The relationship among breakfast time, morningness–eveningness preference and body mass index in Type 2 diabetes, ??? doi: 10.1111/dme.13642

Alışveriş ve Oyuncak İlgisi

26 Mayıs 2018

Her çocuk oyuncakçıya gitmeye bayılır. Birçok kişi de alışveriş merkezlerinde saatlerini harcayabilir.  Peki bu nesnelere olan ilginin beyinlerimizde olan yansıması nasıldır? Cevabın bir kısmı, "nesnel ilgi"yi ilişkilendiren hipotalamusta bulunan nöral bir devreye dayanabilir. Yeni bir çalışmadaki araştırma ekibi, farelerde oyuncaklarla oynarken hipotalamustaki bazı nöronların aktif olduğunu bulmuştur. Optogenetik tekniği kullanılarak yapılan çalışmada, hipotalamus bölgesinde farelerin oyuncak ile oynadığında bazı bölgelerin aktive olduğu gösterildi. Hipotalamusta aynı nöronlar gıda dışı nesnelere yönelik obsesif davranışları da yönetiyordu.

Araştırmacılar fare hipotalamusunda bulunan bir nöronu uyardığında, hedefledikleri nesneleri endişeyle kovaladıklarını gözlemledi. Bunun ne anlama geldiği ise şu şekilde açıklanmış: medial preoptik alandaki (MPA) nöral devrelerin, nesnelere sahip olma isteğini, yani "nesnel ilgi"yi  modüle ettiği kanıtlanmış oldu diyebiliriz.

Hipotalamustaki Devreler Anahtar Rolde

MPA alandaki sinir ağları aynı zamanda farelerde, periakuaduktal gri alan (PAG) bölgesine  eksitatör sinyaller göndererek, avlanma davranışını düzenler. MPA-PAG devresi de, MPA-Induced Drive Assisted Steering (MIDAS) bölgesi ile birlikte çalışarak amacı doğrultusunda hareket ederken karşılaştığı engellerin üstesinden gelmesine fırsat verir.

Araştırmacılar çalışmanın, kompulsif biriktirme ve kleptomani gibi beyin bozukluklarını tedavi etmek için kanıt sağladığını, aynı zamanda, güçlü doğuştan gelen güdüleri kullanarak insanların ve hayvanların davranışlarını kontrol etmek için teknolojinin gelişmesine katkıda bulunabileceğini belirttiler. Ekibin bundan sonraki hedefi sahiplenme ve avlanma faaliyetlerini kontrol eden diğer nöral davranışlarla ilişkilerini gözlemleyerek, avlanma davranışlarını yöneten nöral devre haritasını tamamlamak olacak. Bu çalışma ile elde edilen bilgiler, hipotalamusta yer alan bazı nöral devrelerin, daha önce tanımlanmamış bazı konulardaki önemini su yüzüne çıkarmış oldu.   

Literatür talep et

Referanslar :

Sae-Geun Park, Yong-Cheol Jeong, Dae-Gun Kim, Min-Hyung Lee, Anna Shin, Geunhong Park, Jia Ryoo, Jiso Hong, Seohui Bae, Cheol-Hu Kim, Phill-Seung Lee, Daesoo Kim. Publisher Correction: Medial preoptic circuit induces hunting-like actions to target objects and prey. Nature Neuroscience, 2018; DOI: 10.1038/s41593-018-0115-3

Bitter Çikolatanın Faydaları

25 Mayıs 2018

Kakaonun temel bir flavonoid kaynağı olduğu iyi bilinse de, bunun insanlardaki bilişsel, endokrin ve kardiyovasküler sağlığı nasıl destekleyebileceğini belirlemek için geçmişte insan deneyleri yapılmamıştı. San Diego’daki Deneysel Biyoloji 2018 yıllık toplantısında sunulan veriler bu alandaki ilk çalışma olma özelliğini taşıyor. Kakaoda bulunan flavonoidler, beyin ve kardiyovasküler sağlık için yararlı olduğu bilinen mekanizmalara sahip son derece güçlü antioksidanlar ve anti-enflamatuar ajanlardır. Bu yeni çalışmalardan elde edilen verilere göre kakao içeriği en az %70 olan çikolatalar (minimum% 70 kakao,% 30 organik şeker kamışı) stres seviyeleri, iltihaplanma, ruh hali, hafıza ve bağışıklık üzerinde olumlu etkileri bulunuyor.

Yıllardır yeni araştırmalar, belli türlerde bitter çikolata tüketmenin sağlık yararları olabileceğini gösteriyor. San Diego'daki Deneysel Biyoloji 2018 yıllık toplantısında bugün sunulmakta olan iki çalışmadan elde edilen bulgular, yüksek kakao konsantrasyonunun (minimum %70 kakao, %30 organik şeker kamışı), stres seviyesi, inflamasyon, ruh hali, hafıza ve bağışıklık üzerinde pozitif etkileri olduğunu gösteriyor. Kakaonun, flavonoidlerin temel kaynaklarından biri olduğu bilinmesine rağmen, bunun insan denekler üzerindeki kognitif, endokrin ve kardiyovasküler etkileri ilk defa bu çalışmada incelendi.

Kakao İçeriğinin Artması Sağlığı Olumlu Etkiliyor

Yıllardır, çikolatanın nörolojik işlevler üzerindeki etkisini inceleyen bilim insanları genellikle şeker içeriğine odaklandı. Daha fazla şeker, daha fazla mutluluk anlamına geliyordu. Bu yeni çalışmalarda ise kakao yoğunluğunun artması durumunda ne gibi faydalar elde edilebileceğine odaklanıldı. Elde edilen sonuçlara göre kakao yoğunluğu arttıkça, biliş, hafıza, ruh hali, bağışıklık ve diğer bazı sistemler üzerinde faydalı etkiler elde edilebiliyor. Bu pilot fizibilite çalışması, yüzde 70'lik kakaoya sahip çikolata tüketiminin insan bağışıklık ve dendritik hücre gen ekspresyonu üzerindeki etkisini incelemiş ve bunun yanısıra anti-inflamatuar sitokinlere odaklanmıştır. Çalışma bulguları, kakao tüketiminin, T hücre aktivasyonu, hücresel immün tepkisi ve nöral sinyallemede ve duyu algısında yer alan genleri içeren çok sayıda hücre içi sinyal yolunu yukarı yönde regüle ettiğini göstermektedir.

Elde edilen bulgulara göre kakao içeriği yüksek olan çikolata (% 70 organik kakao), akut ve kronik EEG güç spektral yoğunluğunu artırır (μv2) ve beyin sağlığı için önemli olan gama frekansının (25-40Hz) yanıtını iyileştirir. Bu da nöroplastisitenin güçlendirilmesi, nöral senkronizasyon, bilişsel işleme, öğrenme, hafıza, geri çağırma ve farkındalık için oldukça olumludur. Bu çalışma, akut bir süre (30 dakika) ve kronik bir süre (120 dakika) sonrasında, 48 g bitter çikolata (% 70 kakao) tüketilmesinin elektroensefalografi (EEG) yanıtını, özellikle yararlı gama frekansı (25-40Hz) için 0-40 Hz arasındaki beyin frekanslarını modüle etmesi üzerinden değerlendirdi. Bulgular, yüzde 70'lik kakaonun bu davranışsal ve beyin sağlığına ilişkin yararları için nöroplastisiteyi artırdığını göstermektedir.

Araştırma ekipleri, bağışıklık yanıtı ve beyin fonksiyonları için görülen bu etkilerin önemini belirlemek için daha büyük çalışma popülasyonlarında daha fazla araştırma gerektiğini söylediler.

Mavi Beyaz Elbise

18 Mayıs 2018

Uzun süre viral olup elden ele gezen elbise fotoğrafı insanların renk algısında farklılıklar olduğunu ortaya çıkardı ve bilimsel tartışmaların ve araştırmaların fitilini ateşledi. Renkleri nasıl algılıyoruz? Gözlerimizi açtığımızda gördüğümüz renklerin detayları bile tam olarak anlaşılabilmiş değil. Bu bile halen görme yeteneğimiz ile ilgili temel sorulardan bir tanesi.

Nesnelerin üzerinden yansıyan ışınlar sayesinde renkleri algılayabiliyoruz. Nesneden yansıyan ışık göz küresinden geçerek bize nesne ile ilgili görsel görüntü yaratmamızı sağlıyor. Retinaya düşen ışık ile verilen yanıt değişse bile, bazı nesnelerdeki renk değişimlerini ise algılayamıyoruz. İnsan görme sistemi büyük değişiklikleri ayırt edebilse bile, küçük değişiklikleri algılayamayabiliyor.

Bazı çalışmalarda renk değişikliklerini algılamak için çeşitli algoritmalar geliştirilmeye çalışılsa da, şimdiye kadar net veriler oluşturulabilmiş değil. Bunun nedenlerinden birisi akromatik noktalar olarak görülmekte. Akromatik noktalar renkleri sadece griden siyaha kadar seçerek, nesnelerin keskinlik ve canlılığını algılamada önemli rol oynar.

Rengin Algılanması Kişiler Arasında Değişiklik Gösteriyor

Daha önce bu akromatik noktalar kromatik ışık altında incelenerek akromatik noktalara yaklaşım için basit bir yöntem keşfedilmişti. Ardından renk görünümünü simüle etmek için basit bir algoritma önerildi. Algoritma daha büyük kitlelere ulaşabilmek ve aradaki farklılıkları ortaya çıkarabilmek adına bahsettiğimiz şu meşhur ‘’elbise’’ resmine uygulandı.

Giysiye düşen tahmini ışık rengi ve göze yansımasındaki yoğunluk miktarı kişilerin rengi algılamasını değiştiriyordu. Örneğin, bakıldığında mavimsi loş bir aydınlatıcı varsa, beyaz / altın renk algılanmakla birlikte, kişinin gözüne düşen ışığın rengi ve yoğunluğu sistematik olarak çeşitlilik göstererek ve çeşitli varsayımlar altında elbisenin renk görünümündeki farklılıkları başarıyla simüle edilmiş oldu. Dolayısıyla elbiseye baktığınızda gördüğünüz şey görseldeki herhangi bir elbiseye benzeyebiliyordu.

Bu yöntem aynı zamanda, ışığın karanlık bir durumu simüle etmesi için ayarlandığında bile, görüntünün daha geniş bir renk aralığının, daha karanlık bir bölümde de korunabilmesini sağladı. Yakın zamanda OLED ekranlar gibi ticari ürünler olarak popüler hale gelen yüksek dinamik aralık göstergelerinde karşımıza çıkabilecek olan bu teknik daha kafaları çok karıştıracağa benziyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Ichiro Kuriki. A Novel Method of Color Appearance Simulation Using Achromatic Point Locus With Lightness Dependence. i-Perception, 2018; 9 (2): 204166951876173 DOI: 10.1177/2041669518761731

Dokunmanın Bebek Beynindeki Etkisi

17 Mayıs 2018

Dokunma, doğumdan itibaren geliştirilecek olan beş duyunun ilkidir, ancak bilim adamları, dokunma ile ilgili olarak diğer duyulara kıyasla çok daha az şey bilmektedir.

Görüntüleme tekniklerinin gelişmesi ile birlikte ABD’li bilim insanları, sosyal öğrenme için bir yapı taşı sağlayan ilkel benlik duygusu olan dokunmanın bebek beyninde nasıl işlendiğine dair bir çalışma yaptılar. Bu izlem sadece ebeveynin bebeğe dokunması ile değil, bebek bir yetişkinin eline ya da ayağına dokunduğunda da yapılarak bebek beynindeki dokunma ile ilgili alanlar belirlendi. Bebek bu esnada sadece dokunmak ile kalmıyor, aynı anda erişkinin eline ya da ayağına dokunduğunu görüyordu. Hissedilen ve görülen dokunma hissinin arasındaki farkı açıklığa kavuşturmuş oldu. Bu şekilde 7 aylık bebeklerin ‘’kendi’’ ve ‘’öteki’’ arasındaki ayrımı yapabildiğini gösterdi.

Çalışmanın araştırmacıları, bu bağlantıların ileride bilişsel, kognitif ve duygusal gelişimde çok önemli rol oynadığını, ayrıca empati duygusunun gelişmesinde etkin olduğunu söylüyor.

 

  

Araştırmacılar genellikle kulakların arasında çalışan bir doku şeridi olarak tanımlanan beynin somatosensoriyel korteksine odaklandı çünkü bu bölüm vücudun farklı bölgelerine farklı güçte dokunulduğunun ayrımı yapmaktadır. Örneğin ellere dokunmak, ayağa dokunmaktan daha güçlü bir duyudur ve somatosensör korteks boyunca farklı bir yerde işlenir.

Hissedilen ve Gözlenen Dokunma Aynı Bölgede İşleniyor

İlk deneyde, her bebek hafif dokunuşlar aldıkça beyin aktivitesini ölçmek için MEG (Magnetoensefalografi) kullanıldı. Bebeğin elinin üstüne küçük, şişirilebilir balon benzeri bir cihaz yerleştirildi ve bilgisayar kontrollü bir zaman çizelgesine göre genişleyip daralarak bebeğin cildine akımlar gönderdi. Ardından bebeğin ayağının üstünde aynı prosedür takip edildi.

Sonuçlar şu şekilde; bebeğin eline dokunulduğu zaman, somatosensoriyel korteksin el alanı, test edilen tüm 14 bebekte aktive oldu. Ayağa dokunulduğu zaman, bir bebek hariç tüm bebeklerin beyninin ayak bölgesinde aktivasyon gerçekleşti. Aynı aktivite bebekler erişkinlerin ayak ve ellerine dokunulduğu videoları izlerken de gözlendi. Ancak burada "gözlemlenen dokunuş" a, beklendiği gibi "dokunma hissi" ne göre daha zayıf bir yanıt verildi. Aynı şey yetişkinler için de geçerlidir.

Anahtar nokta ise şu; çalışmada bebeklerin beyninin aynı bölümü, her iki tür dokunmayı kaydetti ve bir bebeğin kendi vücut bölgeleri ile diğer insanlarda gördükleri arasındaki benzerliği tanıyabilme kapasitesini göstermiş oldu. Yani, paylaşılan nöral bölgelerin işlenmesi için bu bebeğin kendisine dokunulması, başkalarının dokunmasını izlemesi ile benzerdir ve ebeveynlerin bildiği gibi, bebekler yetişkinlerin ne yaptığını izler ve taklit eder. Taklit, bebekler için güçlü bir öğrenme mekanizmasıdır, ancak taklit etmek için öncelikle bebeklerin vücut parçalarının nasıl karşılık geldiğini algılaması gerekir. Ebeveynlerinin yaptıklarını taklit ettikleri zaman aynı hareketi aynı parça ile çoğaltmalıdırlar. Sözel ifadeye geçmeden önce bebekler ellerinin eliniz gibi olduğunu ve ayaklarının ayağınız gibi olduğunu fark eder. Nöral vücut haritası, bebekleri başka insanlara bağlamaya yardımcı olur: Başka bir kişinin 'benim gibi' olduğunun tanınması, bebeğin ilk sosyal kavrayışlarından biri olabilir.

Gelişimle birlikte, bu "kendisine benzeyeni" tanıma, sonunda bir başkası için empati hissetmeye yol açar. Birisinin yanlışlıkla eline çekiçle vurduğunu gördüğünüzde, hızlıca, belki de algılanamaz bir şekilde, elinizi geri çekersiniz. Bu, kendini diğerine bağlayan ortak bir nöral vücut haritasının devreye girdiğini gösterir.

Yapılacak daha ileri araştırmalarda, bebeklerin yaşları ilerledikçe sosyal beden farkındalıklarını nasıl geliştirdiğini araştırmak için MEG kullanılabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Meltzoff AN et al. Infant brain responses to felt and observed touch of hands and feet: an MEG study. Developmental Science, 2018; e12651 DOI: 10.1111/desc.12651

Çocuklarda Kalp Cerrahisi Sonrası İşitme Kaybı

16 Mayıs 2018

Yaşamını tehdit eden kalp kusurlarıyla doğan ve ameliyat olması gereken çocuklar, ameliyat öncesi ve sonrası çok özenli bir bakıma ihtiyaç duymaktadırlar. Yeni yapılan bir çalışmaya göre 4 yaşından küçük olup kalp ameliyatı geçiren çocuklar, işitme kaybı riski altındalar. Buna dilde, dikkatte ve bilişsel fonksiyonlardaki sorunlar da eşlik ediyor. Bu sonuçlara kalp cerrahisi geçirmiş olan 348 anaokulu öğrencisiyle yapılan çalışma sonucunda ulaşıldı. Araştırmacılar bu grupta, genel popülasyondakinden 20 kat fazla bir oranda, yaklaşık yüzde 21 oranında işitme kaybı tespit ettiler.

Çalışma grubu, 2003-2008 yılları arasında dört yaşında dört yıllık kapsamlı bir nörogelişimsel değerlendirme uygulanan 348 cerrahi geçirmiş çocuktan oluşmaktaydı.

Cerrahi teknikler, kompleks kalp kusurlu bebeklerde sağ kalımı önemli ölçüde arttırdığından, pediyatrik kardiyologlar dikkatlerini uzun vadeli yaşam kalitesine çevirmişlerdir. Başarılı cerrahi sonrası gelişimi izlenen çocuklarda ise öğrenme engelleri de dahil olmak üzere nörogelişimsel koşullar açısından artmış bir risk olduğu bilinmektedir. Bu çalışma ise işitme kaybına ve bu nüfusta nörogelişim üzerine etkisine odaklanan ilk çalışmadır.

20 Kat Daha Fazla Risk

Çalışma ekibi, kohortun% 21.6'sında (348 çocuğun 75'inde) işitme kaybına rastladı. İşitme kaybıyla ilişkili potansiyel risk faktörleri gestasyonel yaşın 37 haftadan az olması, genetik anomalinin doğrulanması ve post operatif hastanede kalış süresinin uzun olması idi. İşitme kaybı olan çocuklar, dil becerileri, biliş ölçütleri (IQ testi) ve yürütme işlevi ve dikkati üzerine de daha düşük puanlar aldı.

İşitme kaybı oranı bu kadar yüksek olsa da elde neden sonuç ilişkisi kurmaya yetecek veri bulunmuyor. Araştırmacılar kaç çocuğun ameliyattan önce işitme kaybına sahip olduğunu bilmiyorlardı. Çalışmanın diğer bir kısıtlaması ise, işitme kaybı olan 75 çocuğun yarısından çoğunda, orta kulak enfeksiyonları gibi durumlardan kaynaklandığı zaman geçici olabilen iletici işitme kaybına sahip olmasıdır. Bu çalışmada bulunan yaygınlık oranı olan % 21.6, okul öncesi yaştaki tüm çocuklarda % 1'lik bir prevalans ile karşılaştırıldığında oldukça fazla görünüyor. Yazarlar, rutin olarak yapılmakta olan yenidoğan taramasına ek olarak, işitme kaybını zamanında tanımlamak için altı aylıkken kalp cerrahisi geçiren her çocuğun 24-30 aylık bir süre boyunca en az bir odyolojik değerlendirmeye sahip olmasını öneriyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gratsky MA. et al. Hearing Loss after Cardiac Surgery in Infancy: An Unintended Consequence of Life-Saving Care. The Journal of Pediatrics, 2018; 192: 144 DOI: 10.1016/j.jpeds.2017.09.049

Nörojenik Yaşlanmanın Moleküler Profili

15 Mayıs 2018

Beynimiz yaşlandıkça nöronların ve diğer beyin hücrelerinin yıprandığı ve öldüğü bilinmektedir. Bu süreç, nöral kök / progenitör hücreler (NSPC'ler) adı verilen bir kök hücre türü tarafından kolaylaştırılmaktadır. Bununla birlikte, zamanla bu hücreler daha az işlevsel hale gelir, bu da beynimizin daha az sayıda yeni nöron üretmesine neden olur. Yaşla ilişkili nörojenik yetersizliği yönlendiren altta yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılması, bilişsel bozukluğu hafifletmek ve nörodejenerasyonu kolaylaştırmak için stratejilerin geliştirilmesine yol açabilir.

İtalya Sapienza Üniversitesi'nden ve Birleşik Krallık Babraham Enstitüsü'nden araştırmacılar, beyin yaşlanmasının gizemini çözmek amacıyla yaptıkları çalışmada, genç erişkin (3 aylık) ve yaşlı (18 aylık) farelerin subventriküler zonundan (SVZ) türetilen NSPC'lerin transkripsiyon, histon metilasyon ve DNA metilasyon izlerini karşılaştırdılar.

Yüksek Dbx2, Az NSPC

Şaşırtıcı bir şekilde, SVZ-türetilmiş NSPC'lerin transkripsiyon ve epigenomik profilleri, yaşlı hücrelerde büyük oranda değişmeden kaldı. Küresel benzerliklere rağmen, yüzlerce gende ve düzenleyici unsurlarda sağlam yaş bağımlı değişimler tespit edildi ve böylece nörojenik düşüşün varsayılan düzenleyicileri belirlendi. Araştırmacılar aramalarını 250 gene kadar daralttıktan sonra, Dbx2 adlı bir gende artan aktivitenin yaşlı NSPC'leri değiştirdiğini fark ettiler. Dbx2’nin promoter bölgesi, yaşlı NSPC'lerde histon ve DNA metilasyon seviyelerini değiştirmişti. Fonksiyonel in vitro analizler kullanarak, genç erişkin NSPC'lerde yüksek Dbx2 ekspresyonunun, NSPC kültürlerinin azalmış proliferasyonu ve NSPC proliferasyonu ve farklılaşması ile yaşa bağlı regülatörlerin değiştirilmiş transkript seviyeleri dahil olmak üzere yaşa bağlı fenotipleri teşvik ettiği gösterildi. Yaşlı NSPC'lerde Dbx2'nin tüketilmesi, ters gen ekpresyonunun değişmesine neden oldu.

Araştırmacılar, Dbx2 genindeki değişikliklerin, beyin kök hücrelerinin büyümesini yavaşlatıp diğer yaşla ilişkili genlerin aktivitesini değiştirerek beyinde yaşlanmaya katkıda bulunabileceğini gösterdiklerini belirttiler. Elde ettikleri bulguların bir gün yaşlanma sürecinin tersine dönmesine yol açabileceğini aktardılar. Bu genleri daha yakından inceleyerek, yaşlı hücreler için saati geri çevirmenin yollarını arayacaklarını, bunu farelerde başarabilirlerse, aynı şeyin insanlar için de mümkün olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Lupo G, Nisi PS, Esteve P, et al. Molecular profiling of aged neural progenitors identifies Dbx2 as a candidate regulator of age-associated neurogenic decline. Aging Cell. 2018;e12745. https://doi.org/10.1111/acel.12745

Gece Kuşları Daha Mı Erken Ölüyor?

11 Mayıs 2018

Akşam yatmayı, sabah kalkmayı bilmeyenlerden misiniz? Belki bu alışkanlığınızı bir kez daha düşünme zamanı gelmiş olabilir. Geçmişte yapılan çalışmalarda metabolik disfonksiyon ve kardiyometabolik hastalık oranlarının gece kuşlarında daha yüksek olduğu gösterilmişti. Ancak Birleşik Krallık Biyolojik Veri Bankası kayıtları ile yapılan ve yaklaşık yarım milyon katılımcının dahil olduğu yeni çalışma, geç yatıp geç kalkan insanların, düzenli uyku alışkanlığı olan kişilere göre %10 erken ölme riski olduğunu da söylüyor. Geç yatıp kalkmanın insanlar üzerinde bu etkisini göstermek amacıyla yapılan ilk çalışma olan bu yayın, sadece erken ölüm açısından değil, bu kişilerin daha sık hastalığa yakalandıklarını da gösterdi.

Vücut saati dış çevre ile uyumlu olmayan bir kişi, yemek saatini bile düzenleyemeyebilir, stresten daha çok etkilenebilir, uykusunu yeterince alamayabilir ve bu sebeple diyabetten psikolojik rahatsızlıklara varan birçok problemi beraberinde yaşayabilir. Zaten kişinin olması gereken saatlerde uykuya dalamaması bile başlı başına bir sağlık problemidir.

Bir yandan bunu aşabileceğini inanan insanlar kadar, buna mahkum olduğunu düşünenler de var. Aslına bakılırsa hem genetik hem çevresel faktörler burada önemli görünüyor. Peki ne yapmalı?

Yapılması Gerekenler

Öncelikle yapılması gereken sabah erken saatlerde güneşe maruz kaldığınızdan emin olmak diyebiliriz. Bunun dışında yatma saatleri de düzenlenmeye çalışılmalı. İşlerimizi olabildiğince erkenden halledip, uyku vakti geldiğinde yatakta olmalıyız. Genel yaşam tarzımızı daha sağlıklı hale getirmeye çalışmak da uyku saatlerinin düzenlenmesinde çok önemli.

Genetik açıdan farklı bir kronotipe sahipseniz vücut saatiniz daha esnek olabilir. Bu kişiler ise sabah saat 08:00’de yataktan kalkmaya zorlanmamalıdır diyor araştırmacılar. Bu insanlar belki de gece vardiyasına daha uyumlu olabilir. Tam tersi erken saat insanları için ise yaz saatlerine geçiş zor olabilir. Örneğin bazı çalışmalarda yaz saati geçişin ardından daha yüksek kalp hızı raporlanmış. Küçük bir risk gibi görünse de bu aslında 1.3 milyar insanı etkileyen bir risk.

Literatür talep et

Referanslar :

Kristen L. Knutson, Malcolm von Schantz. Associations between chronotype, morbidity and mortality in the UK Biobank cohort. Chronobiology International, 2018; 1 DOI: 10.1080/07420528.2018.1454458

Ofis Katımız İle Aldığımız Riskler Orantılı Mıdır?

10 Mayıs 2018

Doktorlar, avukatlar veya finansal yöneticiler her gün birçok karar vermek durumunda kalıyor. Bu kararları verirken olabildiğince objektif olmaya çalışılsa da kararları etkileyecek çok fazla etken var. Peki çalıştığınız katın ne kadar yüksekte olduğunun kararınızı etkileyebileceğini biliyor muydunuz?

The Journal of Consumer Psychology’de yayınlanan çalışmaya göre yüksek rakımda çalışan kişileri finansal risk almaya daha hevesli olarak gözlemleyen ekip bunun nedeninin de bilinçaltındaki iktidar duygusunu güçlendirmek olduğunu belirtti. Bu yüksek güç hissinin de kişinin daha riskli davranışlar sergilemesine neden olduğu gösterildi.

Yükseklik Arttıkça Daha Riskli Kararları Almak Kolaylaşıyor

Çalışma bununla sınırlı kalmadı. Katılımcılardan cam asansöre binmeleri, yukarı çıkarken ve aşağı inerken bahis oynamaları istendi. 72. kata çıkacak olan katılımcıların, küçük ya da önemli bir kazanca yol açma ihtimali düşük olan riskli piyangoyu tercih etme olasılıkları daha yüksek iken, aşağı inen kişiler, kazanç elde etme ihtimali göreceli olarak daha yüksek olacak şekilde karar verdi. Şaşırtıcı olan ise, bu etki, cam asansör kullanılmadığında ve insanlar yüksek bir kat seviyesinde olduklarını göremediklerinde ortadan kayboldu.

Farklı bir gruptan ise üniversite binasının üçüncü katında ve zemin katındaki katılımcılardan risk ve getiri seviyeleri ile ilgili 10 karar almaları istenmiş. Yine, araştırmacılar üçüncü kattaki katılımcıların zemin kattaki meslektaşlarından daha riskli seçenekleri seçtiklerini gördüler. Bu davranışın nedenini daha iyi anlamak için katılımcılar bir dizi bitmemiş kelimeyi tamamladılar ve üçüncü kattaki insanlar, zemin kattaki katılımcılardan daha fazla güçle ilgili kelimeler tercih ettiler.

İlginç bir şekilde, kişiler daha yüksek bir binada olduklarında alışılmadık bir meyveyi deneyerek duyusal bir risk almaya bile daha açık oldular.

Bu Etkinin Bilincinde Olunursa Ortadan Kalkabiliyor

Bir ofis binasının yükselmesi, belirli bir riskten korunma fonu yöneticilerinin, Bitcoin gibi son derece değişken olan riskli varlıklara yatırım yapmaya istekli olmasının bir nedeni olabilir. Her ne kadar bu çalışma finansal kararlarla sınırlı olsa da, ilerideki çalışmalar, bilinçaltı etkisinin hastalara yönelik tedavi planlarını seçen doktorlar gibi diğer profesyonelleri etkileyip etkilemediğini gösterebilir.

Buradaki diğer bir önemli ayrıntı ise, insanlar yükselmenin potansiyel etkisinin farkına vardığında, artık bu etki kayboluyor. Beyin, ince durumsal faktörlere çok duyarlı, ama bu tür etkileri düzeltebilme yeteneği var, bu nedenle farkındalık, kararlarımızda daha rasyonel olmamız için bize yardımcı olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sina Esteky, Jean D. Wineman, David B. Wooten. The Influence of Physical Elevation in Buildings on Risk Preferences: Evidence from a Pilot and Four Field Studies. Journal of Consumer Psychology, 2018; DOI: 10.1002/jcpy.1024

Gıda Alerjisinde Deri Bariyer Mutasyonları ve Çevresel Alerjenler Suç Ortağı mı?

08 Mayıs 2018

Son veriler, gıda alerjileri ile ilgili tanıların çocuklarda arttığını göstermektedir. Klinik kanıtlar, gıda alerjisi olan çocukların yüzde 35 kadarının atopik dermatite sahip olduğunu göstermekte ve bunların çoğu cilt bariyerini azaltan en az üç farklı gen mutasyonu ile açıklanmaktadır. Yeni doğanlarda besin alerjisinin gelişmesinde ki mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır ancak hasta popülasyonlarında ki cilt bariyeri defektlerine genetik yatkınlığa açık bir şekilde bağlanmaktadır. Cilt bariyeri kusurlarının, gıda alerjisinin gelişimine işlevsel olarak katkıda bulunup bulunmadığı bilinmemektedir.

Northwestern Üniversitesi Feinberg Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar, hasta popülasyonlarında heterozigot olan cilt bariyeri mutasyonlarının, gıda alerjisinin gelişimine katkıda bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, insanlardaki gıda alerjisi, gıda alerjeni ve çevresel alerjen maruziyetleri ve neonatal farelerin insanlarda ortaya çıkan genetik mutasyonlarla ilgili klinik kanıtlarını kullandılar. Filagrin (Flg) ft ve Tmem79ma mutasyonları için heterozigot olan farelerin ciltlerinin, çevre ve gıda alerjenleri ile hassaslaştırdılar. Fareler, yumurta ve yer fıstığı proteinleri, tozdaki alerjenler ve bebek temizleme mendillerinde bulunan bir sabun olan sodyum loril sülfat gibi gıda alerjenleri ile birlikte maruz bırakıldı. Duyarlılıktan sonra, fareler gıda alerjeni ile oral olarak gıda alerjenleri ile uyarıldı ve daha sonra enflamasyon, enflamatuar mediatörler ve anafilaksi ölçüldü.

Cildin Emilimini Etkileyen Genetik Bozukluklar

Yenidoğan farelerin iki hafta boyunca 40 dakika boyunca üç ila dört kez gıda ve toz allerjen maruziyetinden sonra, yumurta ya da yer fıstığı ağızdan verildi. Fareler, cilt maruziyetinde, bağırsakta alerjik reaksiyonlarda ve anafilaksinin vücut sıcaklığının azalmasıyla ölçülen şiddetli alerjik gıda reaksiyonunda alerjik reaksiyonlara sahipti. Ayrıca, alerjik annelerin yeni doğanlarının, gıda alerjenleri ile suboptimal sensitizasyona yanıtları arttı. Bu yeni doğan farelerin gıda alerjenlerine verdiği cevaplar, deri bariyeri fonksiyonundaki genetik bozukluklara ve çevresel alerjenlere maruz kalmaya bağlıydı. Cilt hassasiyetinde ST2 blokajı, anafilaksi, antijene özgü IgE ve enflamatuar mediatörlerin gelişimini inhibe etti. Neonatal anafilaktik yanıtlar ve antijene spesifik IgE de gıda alerjeni için oral ön-maruziyetle inhibe edildi, fakat ilginç olarak, bu durum cildin çevresel alerjene eşzamanlı olarak önceden maruz bırakılmasıyla körleştirildi.

Araştırmacılar, gıda alerjisine katkıda bulunan etkenler arasında, cildin emilimini değiştiren genetik, cilt üzerinde sabun bırakan bebek temizleme mendilleri kullanımı, tozdaki alerjenlere deri maruziyeti ve bebek bakımı sağlayanlardan gıdaya cilt maruziyetinin yer aldığını belirttiler. Bu faktörlerin birlikte ortaya çıkmasıyla gıda alerjisinin tetiklendiğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew T. Walker, Jeremy E. Green, Ryan P. Ferrie, Ashley M. Queener, Mark H. Kaplan, Joan M. Cook-Mills. Mechanism for initiation of food allergy: Dependence on skin barrier mutations and environmental allergen costimulation. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 2018; DOI: 10.1016/j.jaci.2018.02.003

Yaşlı Yetişkinler De Genç İnsanlar Kadar Yeni Beyin Hücresi Üretebiliyor

05 Mayıs 2018

Yetişkin hipokampal nörogenezi, yaşlanan kemirgenlerde ve primatlarda azalır. Yaşlanan insanlarda, nörojenik hipokampal dentat girus (DG) bölgesinde ortaya çıkan volümetrik bir azalma ile birlikte azalan nörogenez ve egzersiz ile indüklenen anjiogenez sergilediği düşünülmektedir, ancak bu parametrelerdeki eş zamanlı değişiklikler iyi çalışılmamıştır.

Columbia Üniversitesi ve New York Eyalet Psikiyatri Enstitüsü'nden araştırmacılar,  yaptıkları çalışmada ilk kez sağlıklı yaşlı yetişkinlerin genç insanlar kadar yeni beyin hücresi üretebildiklerini gösterdiler.

Azalan Nörogenez

Araştırmacılar çalışmada, 14 ila 79 yaşları arasında değişen 28 sağlıklı bireyin tüm hipokampüs otopsilerini değerlendirdiler. Tüm yaşlarda, DG'de benzer sayıda ara nöral progenitör ve binlerce olgunlaşmamış nöron, glia ve olgun granül nöronlarının benzer sayıları ve eşdeğer DG hacmi buldular. Bununla birlikte, daha yaşlı bireyler, daha az anjiyogenez ve nöroplastisite ile anterior-mid DG'de daha küçük bir sessiz progenitör havuzuna sahipti.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmayla ölümden hemen sonra yeni oluşmuş nöronlara ve tüm insan hipokampusundaki kan damarlarının durumuna ilk kez bakıldığına dikkat çektiler. Kognitif bozukluk ve nöropsikiyatrik hastalığa sahip olmayan veya tedavi almayan sağlıklı yaşlı deneklerde nörogenezin korunduğunu belirttiler. Devam etmekte olan hipokampal nörogenezin yaşam boyunca insana özgü bilişsel işlevi sürdürdüğünü ve bu düşüşlerin azalmış bilişsel-duygusal esneklik ile bağlantılı olmasının mümkün olduğunu aktardılar. Yaşlanan beyin hakkındaki gelecekteki araştırmaların, nöral hücre proliferasyonunun, olgunlaşmasının ve sağ kalımın hormonlar, transkripsiyon faktörleri ve diğer hücreler arası yolaklarla nasıl düzenlendiğini keşfetmeye devam edeceklerinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Maura Boldrini, Camille A. Fulmore, Alexandria N. Tartt, Laika R. Simeon, Ina Pavlova, Verica Poposka, Gorazd B. Rosoklija, Aleksandar Stankov, Victoria Arango, Andrew J. Dwork, René Hen, J. John Mann. Human Hippocampal Neurogenesis Persists throughout Aging. Cell Stem Cell, 2018; 22 (4): 589 DOI: 10.1016/j.stem.2018.03.015

İnsan Karaciğeri Moleküler Ölçekte Nasıl Yaşlanır?

03 Mayıs 2018

Karaciğer oldukça sofistike bir metabolik fabrikadır. Tüm vücut homeostazını sürdürmek için gerekli olan geniş bir biyokimyasal fonksiyon dizisi gerçekleştirir ve periferik dokulardan kaynaklanan sinyalleri entegre etmek ve detaylandırmak için çok önemlidir. Karaciğer fizyolojisinin yaşlanma sırasında nasıl ve ne ölçüde etkilendiğine dair detaylar, temel biyolojik araştırmalara konu olmaya devam etmektedir. Diğer organlara kıyasla, fonksiyonelliği açısından karaciğerlerin benzersiz olduğu bilinmektedir. Karaciğer morfolojisinde ve fonksiyonlarında yaşla ilgili bazı değişikliklere rağmen, karaciğer diğer dokulara göre çok daha ileri yaşlarda işlevselliğini korumaktadır. Mevcut veriler daha yaşlı donörlerden nakillerin genç donörlerden elde edilenlerle karşılaştırılabilir süre ve başarı oranlarına sahip olduğunu göstermektedir.

DNA metilasyonu, yaşamda geçirdiği büyük yeniden yapılanma ve bir bireyin biyolojik çağındaki hızlanma / yavaşlama etkilerini tespit etme yeteneği nedeniyle insan yaşlanma çalışmalarında en fazla dikkat çeken epigenetik değişimdir.

Bir grup araştırmacının yakın zamanda yaptıkları bir çalışmada, 12 ila 92 yıl arasında değişen sağlıklı karaciğer donörlerinden alınan karaciğer biyopsilerindeki proteazomların fonksiyonunun ve mikroRNA ekspresyonunun en azından 60 yaşına kadar büyük ölçüde korunduğu gösterilmişti. Araştırmacılar bu bulguları derinleştirmek ve tamamlamak için yaptıkları yeni çalışmada ise 13 ila 90 yaş arasında değişen 45 sağlıklı donörden alınan karaciğer biyopsilerinde genom çapında DNA metilasyonunu araştırdılar.  Infinium HumanMethylation450 BeadChip kullanarak, donörlerden toplanan karaciğer biyopsilerinin epigenetik profilini karakterize ettiler.

DNA Metilasyonu Anahtar

Analiz, 8823 yaşa bağlı farklı metile CpG probu ile DNA metilasyon paternlerinde büyük bir yeniden biçimlenmenin oluştuğunu gösterdi. Bu yaş ile ilgili değişiklikler özellikle 60 yaşından sonra düzelmeye eğilimliydi ve bu Horvath’ın saati (epigenetik saat) tarafından teyit edildi. Araştırmacılar sıkı seçim kriterlerini kullanarak, 75 genomik bölge de dahil olmak üzere yaşlanan karaciğerin bir DNA metilasyon imzasını tanımladılar. Bu imzanın diğer dokularla karşılaştırıldığında karaciğer için spesifik olduğunu ve obezite ile ilişkili biyolojik yaş-ivme etkilerini tespit edebildiğini gösterdiler. DNA metilasyon ölçümlerini mevcut ekspresyon verileriyle birleştirdiler.

Araştırmacılar, iki omik karakterizasyon arasındaki kesişimin düşük olmasına rağmen, her iki yaklaşımın da, insan karaciğerinin yaşlanmasında epitelyal-mezenkimal geçiş ve Wnt sinyal yolaklarının daha önce belirlenmemiş bir rolünü önerdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bacalini et al. Molecular aging of human liver: an epigenetic/transcriptomic signature, The Journals of Gerontology: Series A, gly048.

Neisseria gonorrhoeae`de Seftriakson Direnci Mutasyonları Araştırıldı

03 Mayıs 2018

Cinsel yolla bulaşan bir hastalık olan gonore, yüzlerce yıldır halk sağlığı sorunudur. Hastalığa Neisseria gonorrhoeae adlı bakteri neden olur.  Gonore için bir aşı yoktur, bu nedenle antibiyotik tedavisi enfeksiyonları tedavi etmek için tek seçenektir. Bununla birlikte, N. gonorrhoeae antibiyotiklere direnç geliştirmede sınırsız bir kapasite göstermiştir. 1980'lerden bu yana direnç nedeniyle birinci basamak tedavi sık sık değişmiştir. Şu anda mevcut standart tedavi, enjektabl seftriakson ve oral azitromisin birleşimidir. Hastalık tedavi edilmediğinde komplikasyonlar infertilite, prostat enflamasyonu, yaralı ve daralmış üretra, testiküler ve skrotal ağrı, düşük, pelvik enflamatuar hastalık ve mesanenin iltihaplanmasını içerir. Şimdi ise, Dünya Sağlık Örgütü Temel İlaçlar Listesi'nde bulunan ve bu organizmaya karşı son etkili antibiyotik olan seftriaksona karşı direnç geliştirmesi tehtidi söz konusudur.

UNC School of Medicine araştırmacıları, seftriaksona dirençli "superbug" suşlarının global yayılmasına yol açabilecek seftriaksona direnç sağlayan Neisseria bakterisi mutasyonlarını tanımladılar. Araştırmacılar, ilk olarak HO41 ve F89'deki seftriakson dirençli mutasyonların bakterinin “fitness cost” ile birlikte geldiğini gösterdiler. Mutasyonlar bakterinin büyüme hızını önemli ölçüde bozuyordu. Seftriakson-direnç mutasyonları, seftriaksonun hedefi olan bakteriyel enzimi değiştiriyordu, bu da ilacın enzime bağlanmasını zorlaştırıyordu, aynı zamanda enzimin bakteriyel hücre duvarlarını inşa etmesini ve onarmasını daha az mümkün kılıyordu. Bunun fitness cost dirençli suşların çok yayılmasını engellemesi beklenir.

Dirençli Suş Daha Hızlı Büyüyor

Bilim adamları daha sonra dirençli mutasyon suşlarının standart, dirençsiz bir N. gonorrhoeae suşu tarafından büyük ölçüde egale edildiğini göstermek için laboratuar deneyleri yaptılar ve dirençli bakteri miktarı standart suşa kıyasla hızla azaldı. Daha sona, fareleri, dirençsiz referans suşunun ve seftriaksona dirençli suşun eşit bir karışımı ile enfekte ettiler. Bazı dirençli suşların hızlıca çok daha yüksek büyüme oranlarını geliştirdiğini ve hatta hızla büyüyen referans suşla rekabet etmeye başladığını buldular. Araştırmacılar, bu bakterilerin direnç mutasyonlarının büyümeyi yavaşlatan etkisine rağmen büyüme oranlarını arttıran 'telafi edici' mutasyonlar edinmiş olabileceklerini düşündüler.

Bilim adamları, laboratuvarda gelişen süperbug suşlarının genomlarını, büyümeyi sağlayan tüm mutasyonları ve bunu nasıl yaptığını tanımlamak için elemek zorunda kalacaklardı. Fakat ilk deney setinde, bakteriyel büyümeyi besleyen bakteriyel enerji üretiminde önemli bir rol oynadığı bilinen AcnB adlı bakteriyel bir enzimi etkileyen bu mutasyonlardan birini sıfırladılar. Bilim adamları, enzimin mutant formunun sadece N. gonorrhoeae'nin enerji metabolizmasını değiştirmediğini, aynı zamanda bakteriyel genlerin ekspresyonunda büyük değişikliklere yol açtığını ve birçok insanı etkili bir şekilde değiştirebildiğini buldular.

Araştırmacılar, mutant AcnB'nin N. gonorrhoeae'nin büyümesini nasıl arttırdığını ve laboratuarda evrimleşmiş superbug suşlarında başka hangi üreme-iyileştirici mutasyonların varlığını daha iyi anlamak için çalışıyorlar. Aynı zamanda, dünyanın dört bir yanındaki hastalardan elde edilen suşlardaki benzer tehlikeli mutasyonların raporlarını araştırıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Leah R. Vincent, Samuel R. Kerr, Yang Tan, Joshua Tomberg, Erica L. Raterman, Julie C. Dunning Hotopp, Magnus Unemo, Robert A. Nicholas, Ann E. Jerse. In Vivo-Selected Compensatory Mutations Restore the Fitness Cost of Mosaic penA Alleles That Confer Ceftriaxone Resistance in Neisseria gonorrhoeae. mBio, 2018; 9 (2): e01905-17 DOI: 10.1128/mBio.01905-17

Alzheimer Hastalığı Riski Kan Testi İle Tespit Edilebilir mi?

26 Nisan 2018

Alzheimer hastalığı (AD) için şu anda kür sağlayan bir tedavi yoktur. Hastalığın, hastaların hafıza kaybı gibi tipik semptomları göstermeden çok önce başladığı düşünülmektedir.  İlaç araştırmalarındaki ilerlemenin, hastalığın ancak etkili bir müdahale için çok geç olduğu zaman teşhis edilebildiği gerçeğiyle zedelendiği savunulmaktadır. Klinik öncesi aşamalarda tarama için minimal invaziv bir kan biyolojik belirtecinin gelecekteki tedaviler için çok önemli olacağı konusunda genel bir fikir birliği vardır. Alzheimer hastalığının ayırt edici özelliklerinden biri, hastanın beyninde amiloid-beta plaklarının birikmesidir. AD'nin saptanması için mevcut tanı araçları, BOS biyolojik belirteçleri gibi invazif veya PET görüntüleme gibi pahalıdır.

Yapılan yeni bir çalışmada, kandaki patolojik ve sağlıklı amiloid-β formunun nispi miktarlarını ölçerek çalışan bir test geliştirildi. Alman ve İsveç araştırmacılar geliştirdikleri kan testinin, hastalığın erken evrelerinde patolojik amiloid-beta göstergelerinin algılayabileceğini belirttiler.

Patolojik form, bu molekülün yanlış katlanmış bir versiyonudur ve beyinde toksik plakların oluşumunu başlattığı bilinmektedir. Patolojik amiloid-beta molekülleri, hastalığın başlangıcından 15-20 yıl önce hastaların vücudunda birikmeye başlar.

İlk Klinik Bulgudan 8 Yıl Önce Tespit Mümkün

Araştırmacılar ilk olarak Oskar Hanson'un yürüttüğü İsveç BioFINDER kohortundan hastalığın prodromal aşamaları olarak adlandırılan erken dönemdeki hastalara odaklandılar. Testin, beyin taramalarında anormal amiloid birikimi gösteren, hafif bilişsel bozukluğu olan katılımcıların kanında, amiloid-beta değişikliklerini güvenilir bir şekilde saptadığını gösterdiler. Daha sonra testlerinin hastalık başlangıcından önce kan değişikliklerini tespit edip edemeyeceğini araştırdılar. Takip eden çalışmalarda Alzheimer hastalığı tanısı konmuş olan 65 katılımcının kan örneklerini 809 kontrolle karşılaştırıldığı ESTHER kohort çalışmasından elde edilen verileri kullandılar. Analiz, klinik belirtileri olmayan bireylerde tanıdan önce sekiz yıl önce hastalığın bulgularını tespit edebildi. Olguların yaklaşık %70'inde hastalıklı olanları doğru olarak tanımlarken, gerçek negatif bireylerin yaklaşık %9'u yanlış olarak pozitif olarak tespit edildi. Genel tanı doğruluğu %86’ydı.

Araştırmacılar, kan testlerinin, yanlış pozitif bireyleri dışlamak için bu daha invaziv ve pahalı yöntemlerle daha fazla test yapılması için bireyleri genel popülasyondan önceden seçmek için ucuz ve basit bir seçenek olarak sunduğunu belirttiler. Geliştirdikleri kan testinin, amiloid-betanın patolojik ve sağlıklı yapılarının dağılımını ölçmek için immüno-kızılötesi sensör olarak adlandırılan bir teknoloji kullandığını, İki yapının kızılötesi ışığı farklı bir frekansta emdiğini ve kan testinin, numunedeki sağlıklı/patolojik amiloid-beta oranını belirlemesine izin verdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andreas Nabers, Laura Perna, Julia Lange, Ute Mons, Jonas Schartner, Jörn Güldenhaupt, Kai‐Uwe Saum, Shorena Janelidze, Bernd Holleczek, Dan Rujescu, Oskar Hansson, Klaus Gerwert, Hermann Brenner. Amyloid blood biomarker detects Alzheimer's disease. EMBO Molecular Medicine, 2018; e8763 DOI: 10.15252/emmm.201708763

Uykumuzda Öğrenmek Mümkün mü?

25 Nisan 2018

Uykunun, öğrenme ve hafıza oluşumu için çok önemli olduğu bilinmektedir. Yeni araştırmalarda, uykudayken beynimizde neler olup bittiğini ve istirahat halinin öğrenmeyi ve hafıza oluşumunu nasıl etkilediği tam olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Önceki çalışmalar non-REM uykunun anıların birleştirilmesi için çok önemli olduğunu göstermiştir. Non- REM ikinci evresi sırasında bir elektroensefalogramda (EEG) görülebilen osilasyonel beyin aktivitesindeki “uyku iğcikleri”, veya ani yükselmelerin bu bellek konsolidasyonu için önemli olduğu gösterilmiştir. Bilim adamları ayrıca belirli anılarını özel olarak hedefleyebilmiş ve işitsel ipuçlarını kullanarak onları yeniden harekete geçirebilmiş ya da güçlendirebilmişlerdir. Ancak, bu başarıların ardındaki mekanizmalar şimdiye kadar gizemli kalmıştır. Araştırmacılar, bu tür mekanizmaların yeni bilgileri ezberlemede yardımcı olup olmadığı konusunda da habersizdir.

İngiltere’den araştırmacılar, belleğin uyku sırasında beyinde yeniden harekete geçmesini destekleyen nöral süreçleri araştıran bir çalışma yaptılar. Önceki araştırmalarda, bellek için uyku yararları ile ilişkilendirilen uyku iğciklerinin bu beyin dalgalarının reaktivasyona aracılık edip etmediğini araştırdılar. Bellek reaktivasyonunu destekliyorlarsa, bu iğciklerin gerçekleştiği zamanda bellek sinyallerini deşifre etmenin mümkün olduğunu öngördüler.

Bu hipotezlerini test etmek için, 46 katılımcıdan uykudan önce nesnelerin isimleri,  resimleri veya görüntüleri arasındaki ilişkileri öğrenmelerini istediler. Daha sonra, bazı katılımcılar 90 dakika uyurken, diğerleri uyanık kaldı. Kelimelerin yarısını,  yeni öğrenilen resimli anıların yeniden harekete geçmesini tetiklemek için uyku sırasında tekrarladılar. Katılımcılar uyandıktan sonra, onlara tekrar kelimeleri sundular ve onların nesne ve sahne resimlerini hatırlamasını istediler.

İğcik Paterni Öğrenmeyi Kolaylaştırıyor

Araştırmacılar, uykuda sunulan kelimelerle ilişkili olan resimler için sunulmayanlara göre hafızalarının daha iyi olduğunu gördüler. Bir EEG makinesi kullanarak, anıları yeniden aktive etmek için ilişkili kelimeleri çalmanın, katılımcıların beyinlerinde uyku iğlerini tetiklediğini de gördüler. EEG uyku iğcik paternleri, araştırmacılara katılımcıların sahnelerle ilgili anıları veya nesnelerle ilişkili anıları işleyip işlemediklerini gösterdi.

Araştırmacılar elde ettikleri verilerin,  iğciklerin uyku sırasında ilgili bellek özelliklerinin işlenmesini kolaylaştırdığını ve bu sürecin bellek konsolidasyonunu hızlandırdığını gösterdiğini belirttiler. Bu yeni bulguların, uyurken belleği artırmak için etkili stratejilere yol açabileceğini aktardılar. Uyku iğciklerin doğrudan indüksiyonunun hedeflenen bellek yeniden aktivasyonu ile birleştiğinde, uykudayken bellek performansını daha da geliştirmemizi sağlayabileceğinin altını çizdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Cairney, Scott A. et al. Memory Consolidation Is Linked to Spindle-Mediated Information Processing during Sleep Current Biology , Volume 28 , Issue 6 , 948 - 954.e4

Benimsenen Müzik Tarzı Beynin Yapısını Değiştiriyor

24 Nisan 2018

İnsanın yetenek gerektiren davranışları, çevresel talepleri eksiksiz karşılamak için beyin yapısının ve işlevin optimum adaptasyonunu gerektirir. Müzik yapmak, algılayıcı motor beyin alanlarındaki olağanüstü anatomik ve fonksiyonel değişikliklerin eşlik ettiği kapsamlı eğitimin performans hassasiyetini ve akıcılığını nasıl arttırdığını simgelemektedir. İşitsel alanda yapılan araştırmalar, müzikal eğitimin genel etkilerini değil, aynı zamanda uzmanlaşmış eğitimi ya da üslupsal benimseme olarak bilinen incelikli bilişsel adaptasyonları işaret etmektedir. Aslında, sadece düşük seviyeli işitsel algılama veya temel motor fonksiyonları, uygulanan enstrüman türüne göre farklı olarak şekillendirilmez. Müziğin yapısal özelliklerine dayanan daha yüksek müzik beklentileri, klasik, rock veya caz gibi pratik türler tarafından farklı şekilde biçimlendirilir. Öte yandan, bu son nokta ile ilgili bugüne kadarki hemen hemen tüm araştırmalar, işitme alanıyla sınırlı kalmıştır ve üretim üzerindeki müzik türüne ait benzer etkiler araştırılmamıştır.

Bir grup bilim insanı, yetenekli motor davranışlarında benimsenen uzmanlaşmış bilişsel-motor stratejiler için nörobiyolojik gerekçeleri ortaya koymak amacıyla, klasik ya da caz farklı müzik stillerinde eğitimin müzikal eylem planlamasını etkileyip etkilemediğini, etkiliyorsa nasıl etkilediğini araştırdı. Araştırmacılar çalışmalarında klasik veya caz eğitimine bağlı olarak hiyerarşik planlama süreçlerinin farklı kalibrasyonunu yansıtan iki müzik sanatçısı arasındaki davranışsal ve sinirsel farklılıkları ortaya koymaya çalıştılar.

Uyumsuz Ahenk

Araştırma kapsamındaki EEG çalışması, yüksek ve düşük düzeylerde eylem planlamasında klasik ve caz müzisyenleri arasındaki ilk kez kesin netleşmiş nörobiyolojik farklılıkları ve müzik yapımında benimsenen türe özgü bilişsel stratejileri açıkladı.  Piyanistler, dizi yapısının üst düzey planlamasını değerlendirmek için uyum ve bağlam uzunluğu açısından manipüle edilen ve tekli eylemlerin alt düzey parametre özelliklerini değerlendirmek için çalma biçimi bakımından, ses olmadan akor ilerlemelerini taklit ettiler. Caz piyanistleri, daha fazla sayıda tutum hatası pahasına, yanıt maliyetlerini etkisiz hale getirirken “uyumsuz ahengi” daha erken bir yeniden programlama negatifliği ve beta gücü azalmasıyla ortaya çıkardığı şekilde daha hızlı bir şekilde revize ettiler. Klasik piyanistler, teta güç artışı ile gösterilen “uyumsuz ahenk” sırasında daha fazla uyuşmazlık yaşıyorlardı, ancak yüksek doğruluk ve beta gücünün azalmasının işaret ettiği gibi, gerekli çalma tutumunu uygulamaya daha hazırdılar. Bu bulgular, eğitimin spesifik talep ve eylem odaklarının hiyerarşik eylem planlamasının farklı ağırlıklandırılmasına yol açtığını göstermektedir. Araştırmacılar bu bulguların, bir müzisyen bir veya diğer stil uyguladığında beyinde etkilenen kalıcı belirteçlerin farklı olduğunu kanıtladığını ileri sürdüler.

Mevcut çalışmanın bulguları, karmaşık eylemlerin rijid antiteler olmadığını, ancak daha önceki tecrübelere ve alışılmış eylem odağına bağlı olarak bilişsel motor stratejilerini yansıtabileceğini ortaya koymaktadır.  Yapı bazlı planlamanın eylem sırası seviyesinde ve tekli eylemler seviyesinde hareket parametresi tanımlaması eylem kontrolünde plastik (uyumlu) işlemlerdir, müzisyenlerin üslup özelliklerine bağlı olarak - eşit talimatlara ve görevlere rağmen - farklı kalibre edilirler. Dikkat çekici olarak, aksiyon kontrol hiyerarşisinde uzun vadeli uyarlanabilir plastisite, aynı görevin icrası sırasında caz piyanistlerinde yapısal esneklik ve klasik piyanistlerde hassas hareket doğruluğunda davranışsal yansıtıldı. Dolayısıyla, spesifik talepler ve daha önceki tecrübenin odak noktası, sanatçıların motor kontrol sisteminde dramatik ve kalıcı değişikliklerle sonuçlanarak, müzisyenler arasında "swing" ve "legit" tarz arasındaki büyük bölünme için nörobiyolojik hesaplar sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Bianco et al. Musical genre-dependent behavioural and EEG signatures of action planning. A comparison between classical and jazz pianists, NeuroImage 169 (2018) 383–394.

Halusinasyonların Temelinde Dopamin mi Var?

23 Nisan 2018

Beynimiz, sesler veya görüntüler çarpıtıldığında ya da belirsiz olduğunda boşlukları doldurmaya yardımcı olan duyusal beklentiler üretmek için önceki deneyimleri kullanır. Şizofrenili bireylerde bu süreç değişir ve bu bireylerde orada bulunmayan sesleri duymak gibi aşırı algısal çarpıklıklar oluşur. Buna duyusal halüsinasyonlar denir. Bu tarz halüsinasyonlar sebebi bilinmeyen bir şekilde dopamini bloke eden antipsikotik ilaçlarla tedavi edilebilmekteyse de aslında ne dopamin ne de etkili olduğu beyin bölgesi olan striatum, tipik olarak duyusal işleme ile ilgili değildir.

ABD’de yapılan yeni bir çalışmadaki araştırmacılar, işitsel halüsinasyonları olan şizofreni hastalarının, aslında diğer insanlar arasında yaygın olan algısal bir bozulmanın abartılı bir versiyonunu yaşadığını, beklediklerini duymaya eğilimli olduklarını gösterdiler. Araştırmacılar ayrıca, yüksek dopamin düzeyinin bazı hastaları beklentilere daha fazla bağımlı hale getirebileceğini ve bunun da halüsinasyona neden olabileceğini buldu. Yakın zaman önce Current Biology'de yayınlanan bulgular, dopaminin üretimini hedef alan tedavilerin bu durumun hafifletilmesine neden yardımcı olabileceğini açıklıyor.

Araştırmacılar, bu çalışma dahilinde, hem sağlıklı katılımcılarda hem de şizofrenili katılımcılarda işitsel bir illüzyon yaratan bir deney tasarladılar. Duyusal beklentilerin oluşturulması ya da ortadan kaldırılmasının bu yanılsamanın gücünü nasıl değiştirebileceğini incelediler. Ayrıca, dopaminin salınmasını uyaran bir ilacın verilmesinden önce ve sonra dopamin salınımını ölçtüler.

Dopamin Arttıkça Bulgular Şiddetlendi

Halüsinasyonu olan hastalar, duyusal beklentilerin daha az güvenilir olduğu ve sağlıklı katılımcılarda yanılsamaların zayıflamış olduğu durumlarda bile, sesleri beklemek istediklerine benzer şekilde algılama eğilimindeydiler. Bu eğilimleri, dopamin salıcı bir ilaç verdikten sonra daha da kötüleşti. Yüksek dopamin salınımı ve daha küçük dorsal anterior singulatı olan katılımcılarda da bu bulgular daha belirgindi.

Herkes bazı algısal çarpıtmalara sahiptir, ancak elde edilen bu sonuçlar, aşırı dopaminin çarpık algılarımızı daha da şiddetlendireceğini göstermektedir. Araştırmacılara göre yeni terapiler, dorsal ön singulat korteksini de içerecek şekilde, algısal işlemenin modülasyonuyla ilişkili dopamin sistemi veya aşağı akış yollarını hedefleyerek bağlamsal bilginin işlenmesini iyileştirmeyi amaçlamalı.

Literatür talep et

Referanslar :

Cassidy CM et al. A Perceptual Inference Mechanism for Hallucinations Linked to Striatal Dopamine. Current Biology, 2018; DOI: 10.1016/j.cub.2017.12.059

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image