Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Trafik Kazası Riskini Arttıran Faktörler

28 Ocak 2019

ABD verilerine göre şu anda, 65 yaş ve üstündeki 42 milyon yetişkin ABD yollarında araç kullanmakta ve sayının önümüzdeki on yılda önemli ölçüde artması beklenmektedir. Ayrıca yeni yapılan bir araştırmaya göre birçok yaşlı sürücü, araba kazası riskini arttırabilecek çok sayıda ilaç kullanmaktadır.

Araştırmacılar, AAA Vakfı’nın çalışmasına katılan yaşlı sürücülerin yarısının 7 veya daha fazla ve dörtte birinin 11 veya daha fazla ilaç aldığını tespit etmişlerdir. Bu sürücülerin yaklaşık beşte birinin ise Amerikan Geriatri Derneği tarafından potansiyel olarak uygunsuz olarak belirtilen ilaçları kullanmakta olduğu belirlenmiştir. Derneğe göre, bu ilaçların yararı sınırlı iken çok sayıda zararı olduğu için yaşlılar bu ilaçlardan kaçınmalıdır. Bu ilaçlardan benzodiazepinlerin ve bazı antihistaminiklerin bulanık görme, yorgunluk veya koordinasyon bozuklukları gibi durumlara neden olduğu gösterilmiştir.

AAA Vakfı'ndan ve beş eyaletteki çalışma merkezinden araştırmacılar, AAA LongROAD çalışmasına katılan 2.949 yaşlıdan gelen verileri analiz etmişlerdir. Çalışmaya dahil olan 65-79 yaşları arasındaki katılımcılardan vitamin ve besin takviyeleri ve reçetesiz ilaçlar dahil olmak üzere tüm ilaçlarını belirtmeleri istenmiştir.

Çok Sayıda Uygunsuz İlaç Kullanımı

Katılımcılar inceleme oturumlarına toplam 24.690 ilaç getirmişlerdir. Genel olarak, katılımcıların %3'ü ilaç kullanmazken, %10'u iki veya daha az, %10'u 16 veya daha fazla, %1'i 26 veya daha fazla aldıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca katılımcıların %73’ü kalp hastalığı için en az bir ilaç ve %70'i merkezi sinir sistemini etkileyen bir ilaç kullanmakta olduğunu bildirmişlerdir.

Araştırmacılar için özellikle endişe verici olan, yetişkinler için potansiyel olarak uygunsuz olan narkotik ağrı kesici ilaçlar, benzodiazepinler ve uyku yardımcıları gibi antianksiyete ilaçları gibi fiziksel veya zihinsel işlevi bozan ilaçlardır. Sürüş kabiliyeti üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanı sıra bu ilaçlar kalça kırığı, depresyon ve idrar kaçırma gibi olumsuz etkilerle de ilişkilidir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar bir teyit niteliğindedir. Yaşlı hastalar çok sayıda uygunsuz ilaç kullanırken aynı zamanda araç da kullanarak trafik kazası oluşma riskini arttırmaktadırlar. Bu sebeple araştırma ekibi, yaşlı hastaların çok sayıda ilaç kullanımından kaçınmak için doktorlarıyla yakın iletişimde olması gerektiğini belirtmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

https://aaafoundation.org/medication-use-in-older-adult-drivers-findings-from-the-aaa-longroad-study/

Grip Aşısı Hastanede Yatış Riskini Azaltıyor

24 Nisan 2019

İnfluenza virüsüne karşı aşılamanın tipik olarak, enfeksiyondan sonra hastalık şiddetini azaltarak, şiddetli gribe karşı korumayı arttırdığı düşünülmektedir. Bununla birlikte, çalışmalar bu korumayı tutarlı bir şekilde doğrulayamamış ve grip aşısının şiddetli hastalıkların önlenmesinde etkinliğini gösteren kanıtlar sınırlı kalmıştır.

Aşılamanın yetişkinler arasında grip nedenli yatışı önlemedeki etkinliğini anlamak için, 2015-2016'da başlatılan, çok yıllı, test negatif bir vaka kontrol çalışması olan ABD'deki Hastanede Yatan Yetişkin Grip Aşısı Etkililik Ağı (HAIVEN) yapıldı.

Araştırmacılar, 8 ABD hastanesine başvuran, akut solunum yolu hastalığı olan 18 yaşından büyük 1467 yetişkini çalışmalarına dahil ettiler. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile influenza testi pozitif olanları vaka; negatif olanları kontrol olarak belirlediler. Aşı etkinliği, yaşa, komorbiditelere ve diğer karıştırıcı faktörlere göre ayarlanan lojistik regresyon ile hesaplandı ve kırılganlık, 2 yıllık aşılama öyküsü ve klinik sunuma göre sınıflandırıldı.

Aşılama ile Daha Az Hastaneye Yatış

Araştırmacılar, 236 vaka ve 1231 kontrolden gelen verileri analiz ettiler. İnfluenza vakalarında 192 hastada influenza A vardı ve bunlardan 180'inde o sırada baskın suş olan influenza A (H1N1) pdm09 vardı. Kalan 44 hastada ise influenza B vardı. Katılımcıların yaş ortalaması 58’di. Vakaların %34'ü ve kontrollerin %38'i 65 yaş ve üstüydü. Hastaların %90'ından fazlası, influenza komplikasyonu riskini arttıran 1 ya da daha fazla komorbiditeye sahipti. Kalp rahatsızlığı (%53), diyabet (%36) ve böbrek rahatsızlıkları (%36) ise en sık karşılaşılanlardı. Vakaların %50’si ve kontrollerin %70'i aşılıydı.

Çalışmada aşılamanın, influenza A (H1N1) pdm09 nedeniyle hastanede yatışı önlemede %51 oranında ve influenza B virüs enfeksiyonu nedeniyle hastanede yatışı önlemede %53 oranında etkili olduğu tespit edildi. Sonuçlar ayrıca aşılamanın tüm yaş grupları için eşit derece koruyucu olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, 2015-2016’da Amerika’da influenza A (H1N1) pdm09 baskın sezonu boyunca, aşılamanın, çoğu kez komorbidite veya yaş nedeniyle ciddi grip komplikasyonları riski altında olan yetişkinler arasında yatış riskini yarıya indirdiğini gördüler. Bununla birlikte, tek bir mevsimden gelen verilerin, influenza A H3N2'nin baskın olduğu diğer mevsimlere genellenemeyeceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

J. M Ferdinands et al. Prevention of Influenza Hospitalization Among Adults in the United States, 2015–2016: Results From the US Hospitalized Adult Influenza Vaccine Effectiveness Network (HAIVEN), The Journal of Infectious Diseases, Published online December 14, 2018.

Serviks Kanseri Taramasında Yeni Bir Yöntem

24 Nisan 2019

Test uyumu, yalnızca gelişmekte olan ülkelerde değil, daha gelişmiş ülkelerdeki düşük gelirli topluluklarda da serviks kanseri taramasının etkinliğini etkileyen ciddi bir sınırlayıcı faktördür. Klasik bir Pap testinin basit modifikasyonu hem servikal sitolojinin hem de görsel muayenenin aynı gün içinde tamamlanmasına izin vererek bu uyum sorununu ortadan kaldırır.

Yeni tamamlanan bir çalışmada, modifiye Pap testi ve görsel muayene ile tek klinik ziyaretinde tamamlanan servikal taramanın, düşük maliyetli etkin bir strateji olabileceği görülmüştür. Pap testi ve asetik asit ile görsel muayenenin nispeten düşük maliyetli tarama yöntemleri olduğu ve her ikisinin de rahim ağzı kanseri yükünü hafifletmede önemli roller oynadığı belirtilmiştir. Ancak bu iki tarama prosedürü tipik olarak ayrı ziyaretler gerektirir.

Bu fizibilite çalışması, Pap testinde hızlı bir şekilde yapılan değişikliklerle hafif bir modifikasyon stratejisini test eder ve aynı gün doğrulayıcı histoloji için asetik asit ile görsel muayene ve gerekirse biyopsi seçeneğinin daha doğru kullanılmasını sağlar. Çin’de sosyoekonomik düzeyi daha düşük olan bir toplumda yapılan çalışmadaki dahil edilme kriterlerine göre, son 5 yılda tarama yapılmamış kadınlar çalışmaya dahil edilmiştir.

HPV Testine Benzer Başarı

Kasım 2011 ile Ağustos 2014 arasında servikal anormalliklerin varlığı nedeniyle 30 ila 59 yaşları arasında toplam 4049 kadın taranmıştır. Modifiye Pap testi toplandıktan sonra, kadınlar asetik asit yardımı ile görsel olarak kontrol edildmiştir. %5'lik asetik asit uygulandıktan sonra inceleme altındaki alan beyaza dönen testlerde, sonuç pozitif kabul edilmiştir. Görsel muayenenin negatif olduğu durumlarda, %5 lugol iyot uygulanmış ve bu uygulamadan sonra kadınlar tekrar görsel olarak incelenmiştir. Son olarak, örnekleme kalitesinin karşılaştırması olarak normal bir Pap testi yapılmıştır.

Bu tek ziyaretli stratejinin birincil sonucu servikal intraepitelyal neoplazi (CIN) 1., 2. ve 3. derecelerin yanı sıra serviks kanseri tanısıdır. Genel olarak, bu çalışmada kombine tarama, CIN 2 veya daha kötü hastalığın tespitinde %96.0 duyarlılığa ulaşmıştır. Bu, aslında %76 başarı sağlayan Pap testine, %48’lik asetik asidin veya %59.3’lük başarı sağlayan Lugol'ün görsel muayenesine göre üstündür (P <.001). Başarı, HPV testine benzer bulunmuştur.

Çin'in ikincil sağlık tesislerinde 6 $'lık kombine tarama maliyeti ise HPV testinin maliyetinin sadece %10'unu oluşturmaktadır. Araştırma ekibi uzun süredir bu yöntemi başarıyla uyguladığını belirtmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tao L, et al. Cervical Screening by Pap Test and Visual Inspection Enabling Same-Day Biopsy in Low-Resource, High-Risk Communities. Obstet Gynecol. 2018 Dec;132(6):1421-1429.

Oligo-Amenoreli Sporcularda Östrojen Replasmanı

19 Nisan 2019

Dayanıklılık ve zayıflama sporlarına katılan, normal kilolu kadın sporcuların düşük enerji kullanabilirliği, menstrüal disfonksiyon (oligo-amenore) ve düşük kemik mineral yoğunluğu üçlüsünü geliştirebilecekleri bilinmektedir. Öte yandan bu hastalardaki oligo-amenore östrojen replasmanının kemikler üzerindeki etkisine ilişkin veriler halen yetersizdir. Birçok doktor, sınırlı destekleyici verilere rağmen bu durumlarda kombine oral kontraseptifleri reçete etmektedir. 

Yapılan yeni bir çalışmada, transdermale karşı oral östrojen replasmanının, oligo-amenorede ağırlık taşıma aktivitesinde rol oynayan kemiklerin üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırmacılar yaşları 15-25 arasında değişen 121 oligo-amenore hastasını, sürekli siklik oral mikronize progesteron ile 17β-estradiol transdermal yama (YAMA), kombine etinil östradiol veya desogestrel hapı (HAP) ya da östrojen / progesteron yok (YOK) olmak üzere 3 gruba randomize etmişlerdir. Çalışmada tüm katılımcılara kalsiyum ve D vitamini desteği verilmiştir. Bölgesel kemik mineral yoğunluğu, lomber omurga, femur boynu, total kalça, başlangıçta 6 ve 12 ay boyunca çift enerjili X ışını absorpsiyometrisi kullanılarak değerlendirilmiştir.

Randomize gruplar, başlangıçta yaş, vücut kitle indeksi veya BMD Z skorları açısından farklılık göstermemiştir. ITT analizinde omurga ve femur boynu BMD Z skorları YAMA grubunda, HAP ve YOK gruplarına göre; kalça BMD Z- skorları ise YAMA grubunda HAP grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Tamamlayıcı analizinde de benzer bulgular kaydedilmiştir.

Disiplinlerarası Yaklaşım

YAMA grubunda BMD'de %2,5'ten fazla artış elde etme olasılığı YOK grubundan; omurga için 11,2 kat, femur boynu için 10,76 kat, total kalçada 6,27 kat ve tüm vücut (baş hariç) %44 daha yüksek bulunmuştur. Buna karşılık, HAP'ın hiçbir yerde koruyucu olmadığı saptanmıştır.

6. ve 12. aylardaki biyokimyasal ölçümler, YAMA ve HAP grubunda östradiolün daha fazla biyoyararlanımı göstermiş ve hem YAMA hem de HAP grupları çalışma ilaçlarına iyi bir uyum sağlamıştır.

Araştırmacılar, 12 ayın üzerindeki transdermal östradiolün, genç oligo-amenoresinde, özellikle etinil östradiol içeren kontraseptif hap/oral kontraseptiflerle karşılaştırıldığında BMD'yi iyileştirdiğini belirtmişlerdir. Oligo-amenorenin, biyopsikososyal bir yaklaşım kullanılarak disiplinlerarası bir ekiple tedavi edilmesi gerektiğini ve transdermal 17 beta-estradiolün, özellikle kritik ergen ve genç yetişkin yıllarında kemik büyümesini optimize etmek için tedavide kullanılabileceğini aktarmışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Ackerman et al. Oestrogen replacement improves bone mineral density in oligo-amenorrhoeic athletes: a randomised clinical trial, Br J Sports Med 2018.

Over Kanseri İçin Yeni Bir Kan Testi

19 Nisan 2019

Over kanserini, tedavi için daha fazla seçenek olduğu ve hayatta kalma oranlarının daha iyi olduğu erken evrelerinde tespit etmek oldukça zordur. Bu nedenle Avusturalyalı araştırmacıların yeni buldukları testin bir devrim niteliğinde olduğu düşünülmektedir.

Avustralyalı ekip, evre I ile IV over kanseri hastalarından serum örneklerini toplarken sağlıklı kadınlardan alınan örnekleri kontrol grubu olarak değerlendirmiştir. Daha sonra ekip, insan tümör dokularında ve hücrelerinde bulunan N-glikolilineuraminik asit (Neu5Gc) içeren glikanları tanıyabilen Shiga toksijenik Escherichia coli'nin bir alt ünitesini tasarlamıştır.

Daha önceki çalışmalarda, aynı araştırma grubu, Neu5Gc içeren glikanların tanınmasını geliştirmek için bir Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M'yi tasarlamıştır. Daha sonra glikanların, bir sensör çipi üzerinde immobilize edilmiş SubB2M'ye bağlanmasını tespit etmek için yüzey plazmon rezonansı (SPR) olarak bilinen bir teknik kullanılmıştır.

Erken Evrede Tanı İçin Kritik

Tasarlanan Neu5Gc'ye özgü lektin SubB2M kullanılarak SPR aracılığıyla, Neu5Gc seviyelerinin, I, II, IIIC ve IV. evrelerdeki over kanseri hastalarından alınan serum örneklerinde anlamlı derecede yüksek olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, Neu5Gc seviyelerinin çoğunun evre I ve II over kanseri serum örneklerinde yüksek olduğu ve evre IIIC ve IV hastalarının tümünün seviyelerinin yaş uyumlu sağlıklı kontrollerdekinden çok daha fazla olduğu saptanmıştır.

Bu bulgular, Neu5Gc içeren tümör antijenlerinin hem erken hem de ileri evre over kanserinin tespiti için tanısal belirteçler olarak hizmet etme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Araştırmacılar, testin kullanıma girmesi için 2 yıl kadar süreye ihtiyaç duyduklarını belirtmişlerdir.

Şu an over kanserinin rutin takibinde kullanılan Serum CA125 seviyelerinin, tanı sırasında over kanserli hastaların yaklaşık %80'inde yükseldiği tespit edilmiştir. Ancak, CA125 seviyeleri over kanserinin erken evrelerinde çok düşüktür ve bu evrede nadiren saptanabilmektedir. Bu yeni testin ticari kullanıma girmesi durumunda erken evre tanı için önemli bir araç olması beklenmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Shewell LK, et al. Detection of N-glycolylneuraminic acid biomarkers in sera from patients with ovarian cancer using an engineered N-glycolylneuraminic acid-specific lectin SubB2M. Biochem Biophys Res Commun. 2018 Dec 9;507(1-4):173-177.

Kan Testi ile Beyin Sarsıntılarını Tespit Etmek Mümkün Mü?

18 Nisan 2019

Üniversitesi öğrencisi sporculardan oluşan büyük bir grupta, beyin sarsıntısı öncesi ve sonrasında, sarsıntı ile ilgili yedi biyolojik belirteci inceleyen ve üç bölümden oluşan bir çalışmanın sonuçları, kadın sporcularda bir biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu, erkek sporcularda ise iki biyolojik belirteç seviyesinin daha yüksek olduğunu göstermiştir. Çalışmada ayrıca, siyah ve beyaz sporcuların birbirinden farklı biyolojik belirteçlerinin daha yüksek seviyelerde olduğu görülmüştür.

Çalışmanın birinci bölümünde araştırmacılar, "normal" biyolojik belirteç seviyelerini değerlendirmiş ve onları etkileyen faktörleri belirlemeye çalışmışlardır. İkinci aşamada, kafa darbelerine maruz kalma geçmişinin biyolojik belirteç seviyelerindeki farklılıkları ve biyolojik belirteçlerin klinik verilerle nasıl bağıntılı olduğunun açıklayıp açıklanamayacağı incelenmiştir. Üçüncü kısımda ise, olguların klinik olarak teşhis edilmiş beyin sarsıntısına uyumlu olup olmadığı ve ilk iki çalışmada tanımlanan faktörleri hesaba katarak tanı doğruluğunun yakalanıp yakalanmayacağı tespit edilmiştir.

Irk, Cinsiyet Farklılıkları

İlk çalışmada araştırmacılar, 256 erkek ve 159 kadın da dahil olmak üzere Florida Üniversitesi’nden 415 sporcuyu incelemişlerdir. Çalışmada, çalışmaya dahil edilme kriteri olarak, her sporcunun rekabetçi spor sezonu dışındaki 2011-2017 arasında alınan kan örnekleri incelenmiştir. Araştırmacılar bu numunelerde yedi biyolojik belirteci değerlendirmiş, ancak analizlerinin bir kısmını tüm katılımcılarda tespit edilebilir ve ölçülebilir konsantrasyonlara ulaşan dört biyobelirteç ile sınırlandırmışlardır. Bu biyobelirteçler sırasıyla Aß-amiloid peptidi 42 (Aß42), toplam Tau, S100B ve UCH-L1'dir. Çalışmadaki katılımcıların ortalama yaşı 19’dur (19 - 23). Irk analizleri yalnızca beyaz (n = 244) veya siyah (n = 156) olarak sınıflandırılan katılımcıları içerecek şekilde ayarlanmıştır.

Çalışmada, erkeklerin UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonlarının daha yüksek olduğu, kadınlarda ise bazal CNPase düzeylerinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Siyah katılımcıların UCH-L1 ve S100B bazal konsantrasyonları beyaz katılımcılara kıyasla daha düşüktür. Bunun tersine, beyaz katılımcıların Ap42 ve CNPase bazal seviyeleri daha yüksektir. Öte yandan, ırk veya cinsiyetin bazal toplam Tau konsantrasyonları üzerine etkisi olmadığı görülmüştür.

Araştırmacılar ayrıca 31 kadın sporcunun bir alt kümesi üzerinde güvenilirlik analizleri yapmışlardır. Bu kadınlar gönüllü olarak yaklaşık 6 ay arayla iki kan örneği vermişlerdir. Bununla birlikte, dört biyolojik belirteç seviyesinden hiçbiri klinik testlerde güvenilirliği doğrulamak için yeterince düşmemiş veya artmamıştır.

Araştırmacılar gelecekteki araştırmaların, tek bir biyobelirtece güvenmektense, biyobelirteç panellerinin kullanılmasının daha çok tercih edileceğini düşündüklerini belirtmişlerdir. Öte yandan çalışmaya hangi biyobelirteçlerin dahil edileceğine karar vermeden önce kapsamlı araştırma yapılmasının gerekliliğinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Breton M. Asken  et al .Concussion Biomarkers Assessed in Collegiate Student-Athletes (BASICS) I Neurology Dec 2018, 91 (23) e2109-e2122

Yaşlı Hepatit Hastalarında İzlem Devam Etmeli

18 Nisan 2019

Antivirallerle uzun süreli monoterapi, hepatit B virüsünü baskılar ve karaciğer lezyonlarını iyileştirir. Bu nedenle kompanse sirozu olmayan hastalarda sağkalım oranı genel popülasyon ile benzer seyreder. Yine de, kronik hepatit B hastalarında HCC riski önemli ölçüde artmıştır. Bu, popülasyondaki karaciğer kaynaklı mortaliteyi etkileyen tek faktördür. Bu hastalarda HCC riski üzerine mevcut verilerin çoğu ise, ortalama süresi 5 yıldan az olan çalışmalardan gelmektedir.

Bu sebeple yapılan PAGE-B adı verilen 10 merkezli çalışmada HCC sürveyansına duyulan ihtiyaç analiz edilmiştir. Hepatit C, hepatit D veya HIV bulunmayan, karaciğer transplantasyonu geçirmemiş ve 5 yıldan fazla takip süreleri olan 1427 hasta tespit edilmiştir. Başlangıçta kohortun ortalama yaşı 51 ve %77'si erkektir. %6'sı alkol kötüye kullanımı öyküsü bildirmiştir ve %8'inde diabetes mellitus vardır. Ayrıca, %27’sinde biyopsi ile tanı konan siroz vardır. En az 5 yıllık takibin sonunda HCC gelişme riski ile ilgili faktörler değerlendirilmiştir.

50 Yaşın Üstünde HCC Riski Olduğu Görüldü

Çalışmada HCC riski ile cinsiyet, vücut kitle indeksi veya hepatit B e-antijen durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, sadece yaş, başlangıçta siroz ve 5. yılda en az 12 kPa karaciğer sertliği, bağımsız olarak 5 ila 13. takip yılları arasında HCC gelişimi ile ilişkili bulunmuştur.

50 yaşından küçük sadece bir hastada HCC gelişmiştir. İlaç tedavisinin ilk 5 yılından sonra, HCC'nin neredeyse sadece 50 yıldan daha yaşlı hastalarda geliştiği görülmüştür.

Araştırma ekibine göre sürveyans, tedavi başlangıcından 5 yıl sonra en az 50 yaşında olan tüm hastalarda devam etmelidir. Geçici elastografi ile ölçülen karaciğer sertliği ile ilişkili risk daha fazla çalışmayı gerektirir, ancak ekip sürveyansın 50 yıldan daha genç olan sınırlı sayıdaki sirotik hastada devam edebileceğini bildirmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Liver Meeting 2018: American Association for the Study of Liver Diseases (AASLD): Abstract 0017. Presented November 12, 2018.

Gebelikte İnsülin Pompası Kullanışlı Mı?

17 Nisan 2019

Yeni yapılan bir çalışmada, insülin pompalarının glisemik kontrol için tip 1 diyabetli (T1D) hamile kadınlarda günlük olarak yapılan çoklu enjeksiyonlardan daha az etkili olabileceği gösterilmiştir.

Toronto Üniversitesi tarafından yapılan çalışmaya göre, insülin pompası kullanan kadınlar daha kötü glisemiye sahiptir ve günlük çoklu enjeksiyon kullananlara göre hedef kan şekerine daha az süre sahip olmuşlardır. Pompa kullanıcıları arasında gestasyonel hipertansiyon, yenidoğan hipoglisemisi ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uzun süreli kalışlar da daha sık görülmüştür.

Yeni çalışma, Avrupa ve Kuzey Amerika'da 31 merkezden T1D'li kadınlarda sürekli glikoz izlemi olan ve olmayanlarda gebelik sonuçlarını karşılaştıran CONCEPTT çalışmasındaki 248 katılımcıdan elde edilen verilerin önceden belirlenmiş bir analizidir. Çalışma, sürekli glikoz izleminin hem pompa hem de günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının sonuçlarını iyileştirdiğini bulmuştur.

İnsülin Pompası İle Elde Edilen Sonuçlar Daha Kötü

Gebeliğin ilk üç ayında HbA1c ve hedef glukoz değerinde geçirilen zaman, her iki grupta da benzerdir. 34 haftaya varınca HbA1C, günlük çoklu enjeksiyon grubunda taban çizgisinden 0.55 puan daha düşükken, insülin pompası kullanıcılarında sadece 0.32 puan düşüktür (P = 0.001).

24 haftada, günlük çoklu enjeksiyon grubunun %72,1'i HbA1c hedefini %6,5'in altında tutarken, pompa kullanıcılarının %63,1'i bunu sağlayabilmiştir (p = 0,009). 34 haftada, günlük çoklu enjeksiyon kullanıcılarının %65,1'i hedef glukoz değerini tuttururken, pompa kullanıcılarının %52'si tutturabilmiştir (P = 0,001).

Hipertansif bozukluklar, pompa grubunun %14,4'ünde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %5,2'sinde görülmüştür (P = 0.025). Neonatal hipoglisemi, pompa grubunun %31,8'inde ve günlük çoklu enjeksiyon grubunun %19,1'inde meydana gelmiştir (P = 0.05). Pompa kullanıcılardan doğan bebeklerin yoğun bakımda bulunma sürelerinin 24 saatten daha uzun olma olasılığı da daha yüksek bulunmuştur (%44,5'e karşılık %29,6).

Bu çalışma ile gebelikte düzenli kan şekeri takibinin değeri anlaşılmış ve kullanılacak yöntem olarak günlük çoklu insülin enjeksiyonu önerilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Feig DS, et al. Pumps or Multiple Daily Injections in Pregnancy Involving Type 1 Diabetes: A Prespecified Analysis of the CONCEPTT Randomized Trial. Diabetes Care. 2018 Dec;41(12):2471-2479.a

Doktor ve Kanser Hastası Arasındaki İletişim

17 Nisan 2019

Tıpta belirli beceriler gözlemlenebilir ve nesneldir; örneğin tedavinin doğru ya da yanlış uygulandığı kanıtlanabilir. Ancak hasta ile iletişim böyle değildir. Bazen bir hastanın duyguları hakkında konuşması rahatlatıcı olabilir, ancak bazı hastalar duyguları hakkında konuşmayı sevmezler. Bu nedenle 'beceriler' kelimesi iletişim konusuna tam olarak uymaz. İletişim her zaman içeriğe bağlıdır ve bir hasta için yararlı olabilirken başka bir hasta için olmayabilir.

Bu sebeple doktor hasta iletişiminde herkese uyan bir yaklaşım tanımlamak zordur. Avrupa konsensüsü ise, doktorların hastalarıyla nasıl iletişim kurduğunun, ilişkisel yönlerini göz önünde bulundurmanın daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, doktor olarak, bir hasta gördüğümde korkum nedir? Neyi iyi idare edebilirim? Ne zaman savunmacı olurum ve diğer konular hakkında konuşmaktan kaçınmak için tıp hakkında konuşmaya çalışırım?

Öneriler 3 Çatı Altında Toplandı

Bildirgede doktorların kendi duygularını ele alması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca dünya görüşlerinin, kurumsal faktörlerin ve toplumsal görüşlerin iletişimi etkileyebileceği kabul edilmiştir. Önceki iki konsensüs toplantısında belirlenenlere dayanan yeni öneriler, aşağıdakileri desteklemeye çalışmaktadır:

  • Onkoloji klinisyenlerinin kendi iç dünyaları (duyguları ve tutumları) ve dış dünya (kurumsal ve toplumsal kısıtlamalar) ile ilgili yaşadıkları deneyimler hakkındaki farkındalıkları ve bunların hastalarıyla ilişkilerini nasıl şekillendirdikleri;
  • Klinisyenin hastalarıyla nasıl ilişki kurduğunu takdir etmesi;
  • Hastaların psikolojik durumlarını ve kırılganlıklarını, hem hasta hem de diğerleriyle ilişki kurmalarına yardımcı olacak şekilde tanıması.

Araştırmacılara göre doktor-hasta iletişiminde, doktorun hastayla ilişkisi yönlendirici olmaktadır. Doktor, hastanın psikolojisi ve tekilliği hakkında ne kadar az şey anlarsa, onunla o kadar fazla ilişki kurabilir. Hasta hakkında keskin bir duyarlılığa ihtiyaç vardır. Davranışlarının ardında ne yatıyor? Geçmişte neler yaşadı? Neden hastalığını inkar ediyor? Yani hekimler ne kadar çok anlarsa, ilişki o kadar iyi olur ve iletişim de bunu takip eder.

Oluşturulan öneriler, kanser bakımında iletişimin yol gösterici ilkelerini hatırlatır, klinisyenin öz-farkındalığının ve klinik iletişimdeki ilişkisel ve bağlamsal faktörlerin önemli rolünün altını çizer ve iletişim eğitiminin daha da geliştirilmesi için yöntem sağlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Steifel F, et al. Training in communication of oncology clinicians: a position paper based on the third consensus meeting among European experts in 2018. Annals of Oncology, Volume 29, Issue 10, 1 October 2018, Pages 2033–2036

Subkutan ve İntravenöz Rituksimab Kıyaslandı

17 Nisan 2019

İntravenöz (IV) yolla kullanılan rituksimab ve kemoterapi, tek başına kemoterapiye göre daha etkili bir tedavi seçeneği olduğu için, diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) ve foliküler lenfoma (FL) için tedavi standardıdır. Günümüzde yanıt oranı, progresyonsuz ve genel sağkalım gibi birincil tedavi hedeflerine ek olarak, tedaviyi basitleştirmek ve tedavi yükünü azaltmak da hastalar ve sağlık hizmeti sağlayıcıları için önemli amaçlardır. Subkutan ilaç uygulaması da bu amaçları gerçekleştirmeye yönelik olarak uygulamayı basitleştirme, hastalar için tedavi yükünü azaltma ve tedavi tesisinde kaynak kullanımını azaltma potansiyeline sahiptir.

Yapılan uluslararası ve çok merkezli yeni bir çalışmada, rituksimabın subkutan formülasyonunun üretilmesi ile, ilaç hazırlama ve uygulamasının basitleştirilip kısaltılması ve tedavi yükünün azaltılması hedeflenmiştir. MabEase adı verilen çalışmada, DBBHL tedavisi alan naif hastalarda kemoterapi ile birlikte kullanılan subkutan rituksimabın etkinliği, güvenliği ve hasta memnuniyeti incelenmiştir.

Subkutan Rituksimab İle Hasta Memnuniyeti Daha Fazla

Çalışmaya dahil edilen hastalar 2:1 oranında subkutan rituksimab (ilk siklusta intravenöz 375 mg / m2; 2-8. sikluslar arasında subkutan 1.400 mg) veya intravenöz rituksimab (8 siklus boyunca 375 mg / m2) artı siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin ve prednizon kollarına randomize edilmiştir. Birincil sonlanım noktası, araştırmacı tarafından değerlendirilen tam yanıt / onaylanmamış tam yanıt olarak belirlenmiştir. İkincil sonlanım noktaları ise güvenlilik, tedavi memnuniyeti, zaman tasarrufu ve sağkalım olarak belirlenmiştir.

576 randomize hastanın 572'sine (378’ine subkutan; 194’üne intravenöz) tedavi uygulanmıştır. İndüksiyon sonu tam yanıt / onaylanmamış tam yanıt oranları subkutan için %50.6 ve intravenöz için %42.4 olarak hesaplanmıştır. 35 aylık takip sonrasında ortanca genel, olaysız ve progresyonsuz sağkalım görülmemiştir.

Güvenlilik profili de hem subkutan hem de intravenöz rituksimab için benzer bulunmuştur. Enjeksiyon bölgesi reaksiyonları, beklendiği üzere subkutan enjeksiyonlarında daha yaygın olmuştur (%5,7'ye karşı %0). Subkutan rituksimab ile günlük yaşam, uygunluk ve memnuniyet skorlarının daha iyi olduğu görülmüştür. “Kanser Tedavisi Memnuniyet Anketi” skorları iki kol için benzer sonuçlar vermiştir. Medyan uygulama süresi (6 dakikaya karşılık 2,6 ila 3,0 saat), sandalye / yatak ve hastanede genel geçirilen zamanlar subkutan rituksimabta daha kısa bulunmuştur.

MabEase çalışması sonucunda elde edilen sonuçlara göre; intravenöz ve subkutan rituksimabın benzer etkinlik ve güvenliliğe sahip olduğu, ancak hasta memnuniyeti ve zaman tasarrufu açısından subkutan rituksimabın daha iyi bir seçenek olabileceği görülmüştür.

Literatür talep et

Referanslar :

Lugtenburg P, et al. Efficacy and safety of subcutaneous and intravenous rituximab plus cyclophosphamide, doxorubicin, vincristine, and prednisone in first-line diffuse large B-cell lymphoma: the randomized MabEase study. Haematologica. 2017 Nov;102(11):1913-1922.

Akut Flasit Miyelit Daha İyi Tanımlanabilir Mi?

16 Nisan 2019

Akut flasit miyelit (AFM), klinik spektrumu ve ilişkili patojenleri kısmen tanımlanmış, çocuklarda ortaya çıkan çocuk felci benzeri bir hastalıktır. Vaka tanımı, kasıtlı olarak tüm potansiyel AFM vakalarını yakalamak için epidemiyolojik sürveyansı da kapsamaktadır. Kısıtlayıcı, homojen bir alt popülasyonun tanımlanmasının, ortaya çıkan bu hastalığı anlamamıza yardımcı olması beklenmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin (CDC) AFM vaka tanımının olası alternatif tanıları ne derece içerdiğini ve araştırma çalışmalarına dahil etmek için AFM'nin biyolojik homojenliğini zenginleştiren bir vaka tanımının uygunluğunu değerlendirmeyi amaçladılar.

Çalışmada CDC vaka tanımı kullanılarak 2012 ve 2016 yılları arasında AFM tanısı almış 18 yaşından küçük çocukların retrospektif vaka analizi gerçekleştirildi. AFM'nin CDC vaka tanımına dayalı olarak Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada'dan alınan hastalar Grup1; şüpheli AFM'nin değerlendirilmesi için Johns Hopkins Transvers Miyelit Merkezine başvuran hastalar Grup2 olarak adlandırıldı. Tanımlanabilir alternatif tanıları olan olguları tanımlamak için hastaların kayıtları ve görüntüleme verileri 3 nörolog tarafından eleştirel olarak incelendi ve geri kalan hastalar kısıtlayıcı AFM'li (rAFM) olarak tanımlandı. Klinik özellikler, rAFM'li olgular ile alternatif tanıları olanlar arasında karşılaştırıldı ve bu AFM gruplarını ayırt eden bir olgu tanımlaması yapıldı. Bu tanımlamanın puanlayıcılar arası güvenilirliği, bir dördüncü nörolog tarafından bir vaka alt grubu için doğrulandı. Çalışmadaki veri analizleri Mayıs 2017 ile Kasım 2018 tarihleri arasındaki vakalar ile sınırlandırıldı.

Daha Kısıtlayıcı Bir Tanım Mümkün

CDC'nin AFM vaka tanımına uyan ve dahil edilen 45 hastanın, yaş ortalaması 6,1’di. Bunların 27’si (%60) erkek, 37'si (%82) beyaz, 3'ü (%7) Asya kökenli, 1'i (%2) İspanyol ve 4'ü (%9) karışık ırk/etnik kökenliydi. Dahil edilen hastalardan 34'ü rAFM olarak sınıflandırıldı ve 11 tanesinde ise transvers miyelit, diğer demiyelinizan sendromlar, omurilik inmesi, Guillain-Barre sendromu, Chiari I myelopati ve menenjit dahil alternatif tanılar saptandı. Gruplar arasında farklılık gösteren faktörler temel olarak zayıflık asimetrisi, alt motor nöron belirtileri, önceki viral sendrom, saatlerce veya günlerce sürebilen semptomlar, duyusal defisitlerin yokluğu ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularıydı. Yapılan çalışma ile incelenen popülasyonda yeni bir vaka tanımı geliştirildi ve bu tanım ile rAFM grubu güvenilir bir şekilde tanımlanabildi.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışma bulgularının, rAFM'nin tanımının gelecekteki araştırma çalışmalarına katılım kriterleri için bir plan oluşturduğunu belirttiler. 

Literatür talep et

Referanslar :

Matthew J. Elrick, Eliza Gordon-Lipkin, Thomas O. Crawford et al. Clinical Subpopulations in a Sample of North American Children Diagnosed With Acute Flaccid Myelitis, 2012-2016, JAMA Pediatr. 2018.

İBH’de Prostat Kanseri Riski Oluşur Mu?

16 Nisan 2019

Yeni bir çalışmaya göre, inflamatuar barsak hastalığı (İBH) olan erkekler, İBH olmayan erkeklere göre prostat kanseri geliştirme riski açısından klinik olarak anlamlı bir şekilde dört ila beş kat daha fazla risk altındadır.

Epidemiyolojik araştırmalar İBH ile prostat kanseri gelişim riski açısından bir ilişki olduğunu göstermiştir, ancak bu ilişki prostat spesifik antijen (PSA) kullanıma girdikten sonra incelenmemiştir. Bu sebeple toplanan bir ABD’li araştırma grubu, bu ilişkiyi incelemeye karar verilmiştir.

Çalışma ekibi 1996-2017 yılları arasında tıp merkezlerinde prostat kanseri taraması yapılan 1033 erkek İBH hastasını, İBH'ı olmayan 9306 kontrolle karşılaştırdı. On yıllık prostat kanseri insidansı İBH'lı erkeklerde %4,4 iken bu oran kontrollerde %0.65 olarak hesaplandı (tehlike oranı (HR) 4.84; P<0.001). Klinik olarak anlamlı prostat kanseri içinse insidans, sırasıyla %2.4 ve %0.42 idi (HR, 4.04; P<0.001).

Riskte Önemli Bir Artış Görüldü

Yürütülen bu çalışma, tek bir akademik tıp merkezini içeren ve 1996'dan 2017'ye kadar yapılan retrospektif ve eşleştirilmiş bir kohort çalışmasıydı. İBH'lı erkek hastalar (vakalar = 1033), İBH'ı olmayan erkeklerle (kontroller = 9306) 1:9 oranında rastgele eşleştirildi. Tüm hastalara en az bir prostat spesifik antijen (PSA) tarama testi uygulandı.

İBH'lı erkekler, 55 yaşlarından itibaren İBH'sız erkeklerden daha yüksek ortalama PSA düzeylerine sahipti. Yani İBH olan erkeklerde sistemik tedavi gerektiren prostat kanseri riski önemli oranda artış gösteriyordu. Araştırmacılar, her şey yolundaymış hissi veren inflamatuar barsak hastalığı olan bir erkektekiyüksek PSA'nın sadece bağırsak iltihabından geldiğinin varsayılmaması ve hastanın prostat kanseri için kontrol edilmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Burns JA, et al. Inflammatory Bowel Disease and the Risk of Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Dec 4. pii: S0302-2838(18)30938-2. doi: 10.1016/j.eururo.2018.11.039. [Epub ahead of print]

Uzun Dönem Sebze ve Meyve Tüketimi İle Kognitif İşlev İlişkisi

15 Nisan 2019

Diyetin yaşa bağlı kognitif işlevdeki rolü, gün geçtikçe daha fazla ilgi çeken bir araştırma konusu haline gelmiştir. Diyet ve kognitif işlev arasındaki ilişki hakkındaki geçmiş çalışmalar, muhtemelen küçük örneklem büyüklükleri, sınırlı diyet bilgisi ve daha kısa takip süreleri nedeniyle tutarsız sonuçlar vermiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada, uzun dönem sebze ve meyve tüketiminin geç yaşam subjektif kognitif işlev (SCF) ile olası ilişkisi değerlendirilmiştir. Ispanak ve marul gibi yeşil yapraklı sebzeler; brokoli, karnabahar, lahana, lahana turşusu ile Brüksel lahanası gibi sebzeler ve domates, domates suyu, domates sosu, havuç, patates/tatlı patates, kabak, ve ıspanak gibi karotenoid bakımından zengin gıdalar değerlendirilen spesifik yiyecekler arasındadır.

Çalışmada, 1986'da ortalama 51 yaşında olan 27.842 erkek arasında, sebze ve meyve tüketiminin gelecekteki SCF ile ilişkisini incelemek için multinomial lojistik regresyon kullanılmıştır. Ortalama diyet alımı, 2002'ye kadar her 4 yılda bir toplanan 5 gıda sıklığı anketinden hesaplanmıştır. SCF skoru, 6 maddelik bir anket kullanılarak iki kez (2008 ve 2012) değerlendirilmiş; geçerlilik APO ε4 genotip ile güçlü ilişkiler tarafından desteklenmiştir. Bu anketlerden elde edilen iki puanın ortalaması iyi, orta ve kötü SCF olarak sınıflandırılmıştır.

Daha Fazla Meyve – Sebze, Daha Fazla Bilişsel İşlev

Toplam sebze, toplam meyve ve meyve suyunun daha yüksek alımlarının her biri, major diyet dışı faktörleri ve toplam enerji alımı kontrol edildikten sonra, orta veya zayıf SCF oranlarının düşük olmasıyla anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Toplam meyve alımı ile ilişkinin, ana diyet faktörleri için ayarlamalar yapıldıktan sonra zayıf olduğu görülmüştür. Bu modelde, sebze alımı için çok değişkenli olasılık oranları (%95 güven aralığı) (en üste karşı en alt seviye), orta dereceli SCF için 0,83 (0,76-0,92) ve zayıf SCF için 0,66 (0,55-0,80) bulunmuştur. Portakal suyu için, <1 porsiyon/ay alım miktarına kıyasla günlük tüketim, oldukça düşük SCF oranlarıyla ilişkilendirilmiştir (0,53 [0,43-0,67]). SCF değerlendirmesinden 18 ila 22 yıl önce daha fazla sebze ve meyve tüketimi, daha fazla proksimal alımdan bağımsız olarak düşük SCF oranlarıyla ilişkili bulunmuştur.

Araştırmacılar bulguların, sebze, meyve ve portakal suyu tüketiminin SCF üzerindeki uzun dönem faydalı rolünü desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yuan et al. Long-term intake of vegetables and fruits and subjective cognitive function in US men, Neurology January 01, 2019; 92 (1).

Kanser İmmünoterapisinde Obezite Paradoksu

12 Nisan 2019

Yeni bir araştırmaya göre obez olmak, kanser geliştirme riskini arttırsa da paradoksal olarak, kanser hastalarında aşırı kilo, immünoterapi ilaçlarının kanser hücrelerini öldürmesine yardımcı olmaktadır.

Araştırmacılar, hem hayvanlarda hem de insanlarda, obezitenin, immün yaşlanmayı, tümör ilerlemesini ve programlanmış hücre ölüm proteini-1 (PD-1) kaynaklı T-hücre işlev bozukluğunu arttırdığını göstermişlerdir. Ayrıca obezitenin, hem tümör taşıyan farelerde hem de kanser hastalarında PD-1 / programlanmış hücre ölümü-ligand-1 (PD-L1) blokajının (kontrol noktası  blokajı) etkinliğinin artmasıyla ilişkili olduğunu göstermişlerdir.

Araştırmacılar, obez ve obez olmayan farelerde T hücre fonksiyonundaki farklılıkları incelemiş, T hücre fonksiyonunun azaldığını ve T hücreleri üzerindeki PD-1 proteininin ifadesinin, obez olmayan kontrol farelerinde olduğundan daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. 

Bağışıklık Sistemi Daha İyi Çalıştı

Çalışmada, obez hayvanlarda ve insanlarda, bağışıklık sistemlerinin daha fazla bastırıldığı bulunmuştur, ancak bir kez kontrol noktası blokajı kullanıldığıda, bağışıklık sistemleri daha iyi çalışmıştır. Bu durum obezitede bunun muhtemelen normal bir fonksiyon olduğunu göstermiştir. Obezite, inflamatuar bir durum olarak kabul edilir ve bağışıklık sistemi normalde kendini baskılar.

Obezite durumunda, bağışıklık sisteminin zayıf bir durumdan daha iyi çalışması için yeterli besin maddesine sahip olduğu görülmüş ve bu nedenle obezite çalışmalarıyla ilgili olarak başarının formülünün ne olduğu sorgulanmıştır.

Çalışma sonucunda araştırmacılar, obezite artışı ile, çoklu tümör modellerinde T hücresi yaşlanması, kısmen leptin sinyallemesi ile indüklenen daha yüksek PD-1 ekspresyonu ve fonksiyon bozukluğu ile sonuçlandığı görülmüştür. Ayrıca obezite ortamında artmış tümör progresyonu gözlemlediğini, ve bu direkt olarak olduğu gibi immünosüpresyona da bağlıydı.

Önemli olarak, bu preklinik bulgular PD-1 / PD-L1 inhibitörleri ile tedavi edilen obez hastalarda belirgin şekilde iyileştirilmiş sonuçlar ortaya koyan klinik verilerle desteklenmektedir.
Literatür talep et

Referanslar :

Wang Z, et al. Paradoxical effects of obesity on T cell function during tumor progression and PD-1 checkpoint blockade. Nat Med. 2019 Jan;25(1):141-151.

Doğa Dostu Diyetlerle Daha Sağlıklı Yaşam

11 Nisan 2019

Yiyecek üretimi iklim değişikliğinin önemli bir sebebi olduğundan, Tulane ve Michigan Üniversitesi'nden araştırmacılar, Amerikalıların günlük diyet seçimlerinin etkileri hakkında daha fazla bilgi edinmeye çalışmışlardır. Yiyecek üretimi ile ilgili sera gazı emisyonları hakkında geniş bir veri tabanı oluşturmuş ve insanlara 24 saat boyunca ne yediklerini soran bir anket yapmışlardır. Çalışmada 16.000’den fazla kişiden gelen veri toplanmıştır.

Araştırmacılar, diyetleri, tüketilen her 1000 kalori başına sera gazı emisyonu miktarına göre sıralamış ve bunları beş gruba ayırmışlardır. Daha sonra, ABD Sağlıklı Beslenme Endeksi kullanılarak, her bir diyette tüketilen gıdaların besin değerini, federal bir diyet kalitesi ölçüsü olarak değerlendirmiş ve diğer önlemler üzerindeki en düşük etkiye sahip grupları karşılaştırmışlardır

Protein Miktarı Arttıkça Karbon Ayak İzi Büyüyor

Çalışmada en düşük karbon ayakizi grubundaki Amerikalıların, sağlıklı bir diyetle beslendiği belirlenmiştir. Bununla birlikte, bu diyetler ayrıca sağlıklı olmayan, yani şekerler ve rafine tahıllar gibi bazı düşük emisyonlu maddeleri de içermektedir. Ayrıca, muhtemelen et ve süt alımının düşük olmasından dolayı bu kişilerin demir, kalsiyum ve D vitamini gibi önemli değerlerinde eksiklik olduğu görülmüştür.

En yüksek etki grubundaki diyetlerin, en düşük etki grubundakilerin ortaya çıkardığı emisyondan beş kat daha fazla emisyona sebep olduğu bulunmuştur. En yüksek etkili diyetlerin, düşük etkili diyetlere göre 1000 kalori başına daha fazla miktarda et (sığır eti, dana eti, domuz eti ve av hayvanı), süt ve katı yağ içerdiği görülmüştür. Genel olarak, yüksek etkili diyetler, toplam proteinlerde ve hayvansal protein gıdalarında daha fazla yoğunlaşmıştır.

Araştırmacılar, araştırmanın halkın ve politika yapıcıların diyet kalitesini arttırmanın çevreye de yardımcı olabileceğini anlamalarına yardımcı olacağını ummaktadırlar. Araştırmacılara göre hem daha sağlıklı diyetlere sahip olunabilir hem de gıda kaynaklı emisyonlar azaltılabilir. Bunun için gıdaların diyetten tamamen çıkarılması gerekmemektedir. Örneğin, diyetteki kırmızı et miktarı azaltılarak ve kırmızı et yerine tavuk, yumurta veya fasulye gibi diğer proteinli yiyecekler tüketilerek hem daha sağlıklı bir beslenme hem de karbon ayak izinde azalma sağlanabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Tulane University. "Lower-carbon diets aren't just good for the planet, they're also healthier." https://www.sciencedaily.com/releases/2019/01/190124084758.htm

Nazal Epitelden Non-İnvaziv İPF Tanısı Konulabilir Mi?

11 Nisan 2019

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF), solunum yetmezliği ve ölüme neden olan akciğer parankiminin ilerleyen skarlaşması ile karakterizedir. İPF tanısında sıklıkla yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi kullanılır. Ancak maliyeti ve radyasyona maruz kalma riski, hastalık riski yüksek olan hastalarda bile tarama aracı olarak kullanımını sınırlandırır. Ayrıca, İPF için kan biyo-belirteçleri çalışmaları başarılı olamamıştır. Diğer çalışmalar, hücre dışı matris ve büyüme faktörlerinin yanı sıra epitelyal genler de dahil olmak üzere İPF'de çeşitli protein seviyelerinin arttığını göstermiştir. Ancak bu çalışmalar akciğer biyopsileri gerektirdiğinden, tarama veya hastalık yönetimi için sınırlı uygulanabilirliği vardır.

Akciğer kanseri ile ilgili yapılan bir çalışma, bronşlardan gelen epitel dokularında 11 gen ekspresyon seviyesinin, akciğerdeki küçük asemptomatik nodüllerin yönetilmesine yardımcı olduğunu göstermiştir. Nazal epitelde daha sonra yapılan çalışmalar benzer sonuçlar vererek, epitelyal değişikliklerin, solunum sistemindeki değişikliklerin bir sonucu olduğu fikrini desteklemiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık boyunca güvenle ve tekrar tekrar örneklenebilen nazal epitelyal küretaj örneklerinin transkriptomik profiliyle İPF hastalarını, yaşları eşleştirilmiş kontrollerden ayırmanın uygulanabilirliğini değerlendirmişlerdir.

Araştırmacılar, ortalama yaşları 68 olan 10 İPF hastasının ve ortalama yaşları 64,4 olan yaş-uyumlu 23 kontrolün burun epitelinin transkriptomunu karşılaştırmışlardır. Meksika'daki bir ayakta tedavi kurumunda, her bir katılımcının burun mukozasının beş biyopsisi toplanmıştır ve tüm İPF hastaları klinik olarak stabildir. İPF tanısı öncesi ortalama semptom süresi 28 aydır.

Genler Bağışıklık Yolakları ile İlişkili

İPF numunelerinde toplam 224 genin, kontrol grubundan farklı ekspresyon seviyelerine sahip olduğu, İPF'li hastalarda bunların 222'sinin artmış ve sadece ikisinin azalmış olduğu saptanmıştır. Yolak zenginleştirme analizi, İPF hastalarında kontrollere kıyasla immün yanıt ve enflamatuar sinyalleme ile ilgili yolakların up-regülasyonunu ortaya koymuştur.

İşlevsel bir analiz daha sonra farklı ekspresyon seviyelerine sahip çoğu genin, patern tanıma reseptörü fonksiyonlarını reseptör aktivitesi, ana histo-uyumluluk kompleksine bağlanma ve peptit-antijen bağlanması ile enzim ve sitokin bağlanmasıyla ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmada tespit edilen genlerin doğal ve edinilmiş bağışıklık yolakları ile de ilişkili olduğu belirtilmiştir.

Araştırmacılar elde ettikleri bu bulguların, İPF hastalarını tanımlamak ve izlemek için burun örneklemesini, invaziv olmayan ve ucuz bir yaklaşım olarak desteklediğini belirtmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

M. A. Sala et al. Inflammatory pathways are upregulated in the nasal epithelium in patients with idiopathic pulmonary fibrosis, Respiratory Research 2018 19:233.

Araştırmacılar Alzheimer Hastalığını Tahmin Etmek İçin MRG Kullanıyor

11 Nisan 2019

Alzheimer hastalığı, hafıza ile düşünme becerilerini yok eden, ilerleyici ve geri döndürülemez bir beyin hastalığıdır. Alzheimer hastalığı, dünyadaki en yaygın bunama nedenidir ve küresel olarak (özellikle ABD'de) bu hastalıktan muzdarip nüfusun artacağı ön görülmektedir. Ulusal Sağlık Enstitüsüne göre günümüzde bu hastalık 5,5 milyon Amerikalıyı etkilemektedir.

Yeni ilaç tedavileri geliştirildikçe, bu ilaçlardan yararlanacak hastalıkları daha erken tanımak daha önemli hale gelmektedir.  Alzheimer hastalığı riski yüksek olan bir varyant olan APOE4 gen testleri ve bilişi (kognisyon) ölçmek için kullanılan standart anketler gibi yaygın öngörücü modeller sınırlamalara sahiptir. Bu testler ileride bu hastalığa yakalanma ihtimali olan sağlıklı bireylerin tanınabilmesini sağlamaktadır.

Difüzyon tensör görüntüleme (DTI) kullanılarak beynin MRG incelenmesi, demans riskinin analizi için umut verici bir seçenektir. Bu testler beynin beyaz maddesinin durumunu değerlendirir. DTI, fraksiyonel anizotropi de dahil olmak üzere farklı beyaz madde bütünlüğü ölçümleri sağlar, su moleküllerinin beyaz madde yolakları boyunca nasıl hareket ettiğini ölçen bir ölçümdür. Daha yüksek bir fraksiyonel anizotropi değeri, suyun yolak boyunca daha düzenli bir şekilde hareket ettiğini gösterirken; daha düşük bir değer de yolakların zarar görebileceği anlamına gelmektedir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, normal biliş ya da hafif bilişsel bozulma veya Alzheimer demansa sahip kişilerde, kontrollere kıyasla DTI farklılıklarını ölçmüşlerdir. Hastalığın ilerlemesine odaklanan büyük ve çok bölgeli bir çalışma olan Alzheimer Hastalığı Nöro-Görüntüleme Girişimi'nden alınan 61 kişi üzerinde beyin DTI muayeneleri yapmışlardır.

%95 Doğru Tahmin Oranı

Çalışmada incelenen hastaların yaklaşık yarısı Alzheimer hastalığına yakalanmış ve bu hastaların beyinlerinde ölçülebilir DTI farklılıkları tespit edilmiştir. Hastalığa yakalanan insanların, yakalanmayanlara göre daha düşük fraksiyonel anizotropiye sahip olduğu görülmüştür. Ayrıca bazı ön beyaz madde yolaklarının istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır.

Araştırmacılar, fraksiyonel anizotropi değerlerini ve diğer ilişkili beyaz madde bütünlüğü ölçütlerini kullanarak, Alzheimer hastalığına yakalanacağını tahmin etmede %89 doğruluk elde etmişlerdir. Mini-mental State Muayenesi ve APOE4 gen testinin %70-71 civarında doğruluk oranına sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda yeni yöntemin potansiyeline dikkat çeken araştırmacılar, çalışmadaki katılımcılarının yaklaşık 40'ında beyaz madde yolaklarının daha ayrıntılı bir analizini yaparak %95’lik doğruluk oranı yakalamayı başarmışlardır.

Araştırmacılar, yaklaşımın rutin klinik kullanım için hazır olmadan önce daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmişlerdir. Sonuçların Alzheimer hastalığı için risk altındaki kişilerin tanı çalışmalarında DTI'nın gelecekteki rolüne işaret ettiğini aktarmışlardır. 

Literatür talep et

Referanslar :

Brain Imaging May Help Predict Dementia Years Before Symptoms - Medscape - Nov 29, 2018.

İş Yükü Fazlalığı Kadınlara Kilo Aldırıyor

10 Nisan 2019

Günümüzde, iş hayatının stresinin sağlığımız üzerindeki olumsuz etkileri ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. İsveç’te 3800’den fazla katılımcıyla yapılan yeni bir çalışmaya göre iş yükü fazlalığının kadınların kilo almasında bir rol oynadığı görülmüştür.

İsveç’te toplum bazlı yapılan bu çalışmaya 3872 çalışan dahil edilmiştir. Çalışmadaki kadın ve erkekler, 20 yıl boyunca üç kez teste tabi tutulmuş ve 30 ila 50 yaş arasında veya 40 ila 60 yaşları arasında iki grupta takip edilmişlerdir.

İş yoğunluğu seviyesini tahmin etmek için, katılımcılara çalışma hızları, psikolojik baskılar, görevleri için yeterli zaman olup olmadığı ve onlara gelen işle ilgili taleplerin ne sıklıkla çelişkili olduğu sorulmuştur. İş yerinde kontrol ile ilgili sorular, yeni bir şeyi ne sıklıkla öğrendikleri, işin hayal gücü mü yoksa ileri beceriler mi gerektirdiği ve cevap veren kişinin kişisel olarak ne yapacağını ve nasıl yapacağını seçebildiğine karar verip veremediği gibi konular ele alınmıştır.

Kadınlar Daha Fazla Etkilendi

Sonuçlar, yaptıkları işte düşük kontrol derecesine sahip olan katılımcıların, çalışma süresince %10 veya daha fazla bir ağırlık artışı ile önemli ölçüde kilo aldıklarını göstermiştir. Bu durum hem kadınlar hem de erkekler için geçerlidir. Öte yandan, çok sayıda iş talebine uzun süre maruz kalmak sadece kadınlar üzerinde etki göstermiştir. Yüksek beklentiler altında çalışan kadınların yarısından fazlasında, 20 yılda önemli bir kilo artışı olmuştur. Bu kilo artışının, düşük beklentiler altında çalışan kadınlardan %20 daha fazla olduğu saptanmıştır.

Araştırmacılar altta yatan sebepleri araştırmamakla birlikte, kadınların etkilenmesinin sebebinin iş yerindeki yüksek beklentilerin üstüne evlerinde aldıkları ağır sorumlulukların da etkili olabileceğini düşünmüşlerdir. Bu durum kadınlar için egzersiz yapmak ve sağlıklı bir hayat yaşamak için zaman bulmayı zorlaştırdığından, kilo artışı ile bağdaştırılmıştır.

Akademik bir eğitim almış veya eğitim görmemiş olmanın çalışma sonuçları üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görülmüştür. Diyet kalitesi veya diğer yaşam tarzı faktörlerinin de herhangi bir etkisi kanıtlanamamıştır. Bununla birlikte, diyet alımı ile ilgili bilgiler katılımcılardan geldiği için olası bir yanlış yönlendirme ihtimali düşünülmüştür.

İşle ilgili strese bağlı problemler göz önüne alındığında, yürütülen bu çalışmanın halk sağlığı açısından da önemli olduğu görülmektedir. Araştırmacılar, strese duyarlı grupların ve işle ilgili stresi azaltma çalışmalarının belirlenmesinin, sadece kilo alımında değil, aynı zamanda kardiyovasküler hastalık ve diyabet gibi kronik hastalıklarda da riski azaltabileceğini düşünmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

Sofia K. et al. Occupational stress is associated with major long-term weight gain in a Swedish population-based cohort. International Archives of Occupational and Environmental Health, 2018; DOI: 10.1007/s00420-018-1392-6

DNA Tamir Genlerinin Mutasyonunda Agresif Kanserleşme Görülüyor

10 Nisan 2019

Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan bir grup araştırmacının elde ettiği bulgulara göre DNA onarım genlerinde mutasyon olan hastalarda daha agresif bir prostat kanseri şekli oluşma potansiyeli vardır. Araştırmacılar, bu hastalarda sürveyansın en doğru seçim olmayabileceğini düşünmektedirler.

Çalışmada, üç DNA onarım genindeki (ATM ve BRCA1 / 2) germ hattı mutasyonlarının, prostat kanseri için aktif sürveyanstaki erkeklerde daha yüksek dereceli riskli gruba yeniden sınıflandırılmalarını gerektirebileceği elde edilmiştir.

Önceki çalışmalarda ölümcül prostat kanseri olan erkeklerde düşük riskli prostat kanseri olanlara göre daha yüksek ATM ve BRCA1 / 2 mutasyon taşıyıcı oranları bulunmuştur. Ancak bu tür mutasyonların aktif sürveyanstaki erkekler için daha kötü sonuçlarla ilişkili olup olmadığı açık değildir.

Yeniden Sınıflandırma Riski Artıyor

Yapılan yeni çalışmada ise araştırmacılar, ATM ve BRCA1 / 2 de dahil olmak üzere üç gen panelindeki mutasyonların aktif sürveyansta kayıtlı hafif ve orta riskli prostat kanseri olan 1.211 erkeğin yeniden sınıflandırılmasına gerek olup olmadığını araştırmışlardır. Üç gen panelindeki ve sadece BRCA2'deki mutasyonların taşıyıcı oranları, tekrar sınıflama olan erkeklerde (sırasıyla %3.8 ve %2.1), yeniden sınıflandırılmayanlara (%1.6 ve %0.5) göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.

Taşıyıcı olmayanlarla karşılaştırıldığında, üç gen panelindeki mutasyon taşıyıcıların, tanı anında GG1'den GG2 veya daha yüksek sınıflara yeniden sınıflanması %98 oranında daha fazla ve takipte ise aynı hastaların GG3 veya daha yüksek bir şekilde yeniden sınıflandırılma olasılığı 2,4 kat daha yüksek bulunmuştur.

Benzer şekilde, BRCA2 mutasyon taşıyıcıları, BRCA2 mutasyon taşımayanlar ile karşılaştırıldığında, takip sırasında GG1'den GG2'ye veya daha üstüne yeniden sınıflandırılma olasılığının 2.44 kat daha yüksek, GG3'e yeniden sınıflandırılma olasılığının ise 5.01 kat daha yüksek olduğu görülmüştür.

Bulgular onay gerektirmekle birlikte, DNA onarım gen mutasyonlarının ölümcül bir prostat kanseri fenotipi ile ilişkili olduğunu gösteren literatür ile tutarlıdır.

Literatür talep et

Referanslar :

Carter HB, et al. Germline Mutations in ATM and BRCA1/2 Are Associated with Grade Reclassification in Men on Active Surveillance for Prostate Cancer. Eur Urol. 2018 Oct 8. pii: S0302-2838(18)30684-5. doi: 10.1016/j.eururo.2018.09.021. [Epub ahead of print]

Boyunuz Uzadıkça Kanser Riskiniz Artabilir

04 Nisan 2019

Çoğu kanser, zamanla hücrelerin düzenleyici genetik mekanizmaları kaybetmesi ve zararlı mutasyonlar biriktirmesi nedeniyle oluşur. Daha fazla hücre, daha fazla mutasyon anlamına gelir ve araştırmacıların daha fazla sayıda hücrenin, kanser gelişim olasılığının artmasıyla ilişkili olabileceğine inanmalarını sağlar.

İnsanlarda kanser riski yaşla birlikte artma eğilimindedir. Ayrıca daha uzun boylu oldukları için daha fazla hücreye sahip olan insanların kanser geliştirme riskinin arttığını gösteren bazı kanıtlar vardır. Bununla birlikte, az sayıda çalışma bu soruna odaklanmıştır, çünkü öncelikle insanların boyu toplumda çok ciddi değişkenlik göstermez ve boy uzunluğunu diğer kanser risk faktörlerinden bağımsız olarak değerlendirmek için büyük veri setlerine ihtiyaç duyulur.

California Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, 10 santimetrelik bir boy artışına bağlı olarak bazı kanserlerin gelişme riskini tahmin edebilecek bir model tasarladı. Modeli kullanarak, boy ile ilgili dolaylı faktörler yerine, hücre sayısındaki artışın belirli kanserlerin ortaya çıkma riskini arttırıp arttırmadığını ispatlamayı umdular. ABD, İngiltere, Norveç, Kore, Avusturya ve İsveç'ten yapılan çalışmalarda toplanan verileri değerlendirdiler.

Risk Artışı Olduğu Gösterildi

İncelenen 23 kanser arasından 18'i için boy uzunluğunun bir risk faktörü olduğu kabul edildi. Erkeklerde boy, cilt kanseri, tiroid, kolon, lenf bezleri, safra yolları ve merkezi sinir sistemi kanser riski ile ilişkili bulundu. Kadınlarda cilt, tiroid, kolon, rahim, meme, yumurtalık kanserleri ve lenfoma riski boy uzunluğuna bağlı olarak artmıştır. Genel olarak, her 10 santimetredeki risk artışını araştıran model, kanser riskinin kadınlarda %13, erkeklerde %11 oranında arttığını öngördü. Bulgularının gerçek yaşamdaki verilerle uyumlu olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, verinin bu modele çok iyi uymasını boy uzunluğu ile ilişkili hücre sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirtiyor. Ayrıca, çevresel faktörlerin, boy farklarından etkilenmeyen bazı kanserleri de (akciğer kanseri ve sigara, rahim ağzı kanseri ve HPV enfeksiyonu) oldukça etkilediğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Nunney L. Size matters: height, cell number and a person's risk of cancer. Proc Biol Sci. 2018 Oct 24;285(1889). pii: 20181743. doi: 10.1098/rspb.2018.1743.

Akut Multipl Sklerozda Meningeal Enflamasyon ve Kortikal Demiyelinizasyon

04 Nisan 2019

Multipl skleroz (MS), enflamasyon, demiyelinizasyon ve nörodejenerasyon ile karakterize, oldukça değişken ve yaşamı değiştiren bir hastalıktır. MS tipik olarak, akut enflamasyon nöbetleri ve yeni, aktif, demiyelinizan lezyonların nörolojik bozulma ile ilişkili olduğu bir tekrarlayan hastalık ortaya çıkarır. Gri madde (GM) lezyonları hastalığın tüm aşamalarında ortaya çıkar ve kortikal GM patolojisinin boyutu klinik olarak kesin MS'e dönüşümü öngörür ve bilişsel ve sekonder progresif MS ile ilişkilidir. Leptomeninkslerin enflamatuar hücreleri (T ve B lenfositleri, plazma hücreleri ve makrofajlar) sayıca artmakta, yarı-düzenlenmiş lenfoid benzeri bir yapı gösterebilmektedir ve tipik olarak derin serebral sulkusta görülmektedir, ancak aynı zamanda serebellum ve omuriliğin leptomeninkslerinde de fark edilmiştir.

Diğer otoimmün hastalıklarda görülen ektopik B hücreli foliküllere benzeyebilen lenfoid benzeri yapılar (LLS'ler), MS modellerinde ve postmortemde sekonder progresif MS vakalarının yaklaşık %40'ında gözlenir. Progresif MS vakaları yüksek leptomeningeal immün hücre infiltrasyonu barındırır ve LLS'ler, erken başlangıçlı, daha kısa ve daha agresif bir hastalık seyri ve daha hızlı birikmiş sakatlıkla ilişkilidir. Daha yakın bir zamanda, lenfosit ve lenfoid neogenezinde önemli olan immün mediyatörlerin varlığının, yoğun olan neokortikal atrofi ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile görülebilen kortikal lezyon riski altında olan erken MS'li hastaları kuvvetle öngördüğü de gösterilmiştir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, hastalık değiştirici tedavilerin ortaya çıkmasından önce tanı konan ve ölen kısa hastalık süresi olan MS olgularının ölüm sonrası bir kohortunu analiz ettiler. Kortikal lezyonların ve nöronal kaybın akut MS'in bir özelliği olup olmadığını ve leptomeningeal enflamasyonun klinik hastalığın ilk evrelerinde belirgin bir patolojik özellik olup olmadığını araştırdılar.

Erken Dönem Biyolojik Belirteçler

Kısa hastalık süreli MS hastaları(n = 12, ortalama hastalık süresi = 2 yıl), progresif MS hastaları (n = 21, hastalık süresi = 25 yıl), hastalıksız kontroller (n = 11) ve diğer nörolojik enflamatuar hastalık kontrollerinden (n = 6) doku blokları kantitatif olarak immünohistokimya, immünofloresans ve in situ hibridizasyon ile analiz edildi.

Kortikal GM demiyelinizasyonu bazı akut MS vakalarında yaygındı (total kortikal GM'in %1-48'i) ve subpial lezyonlar en sık görülen tipti (%62). Subpial lezyonlu olgularda aktive edilmiş (CD68 +) mikroglia / makrofaj sayısı artmış, akut MS normal görünümünde ve lezyon GM'de kontrol grubuna göre nöronların yoğunluğu anlamlı derecede azalmıştı. Akut MS’li 12 olgunun 4'ünde anlamlı meningeal enflamasyon ve lenfoid benzeri yapılar görüldü. Meningeal enflamasyonun derecesi mikroglial / makrofaj aktivasyonu ile koreleydi, ancak kortikal demiyelinasyon alanıyla ilişkili değildi.

Araştırmacılar, kortikal demiyelinizasyon, nöronal kayıp ve meningeal enflamasyonun akut MS'in belirgin patolojik özellikleri olduğunu ve sonucu daha iyi tahmin etmek için bu patolojinin erken biyolojik belirteçlerini belirlenmesi gerektiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Bevan et al. Meningeal inflammation and cortical demyelination in acute multiple sclerosis, Ann Neurol. 2018 Dec;84(6):829-842.

Olası REM Uykusu Davranış Bozukluğu İçin Risk Faktörleri

03 Nisan 2019

REM uykusu, uykunun rüya halidir. Normal REM uykusu sırasında beynimiz, kaslarınızın hareket etmesini önlemek için sinyaller gönderir. Ancak, REM uyku davranışı bozukluğu olan kişilerde bu sinyaller bozulmuştur. Bir kişi bağırmak, kollarını savurmak, yumruk atmak, tekmelemek şeklinde kendine veya uyku partnerine zarar verecek şekilde sesli veya eylemsel şiddet içeren rüyalar görebilir.

REM uyku davranış bozukluğu hakkında hala çok fazla şey bilinmese de, ilaçlardan kaynaklanabileceği veya Parkinson hastalığı, Lewy cisimcikli demans veya çoklu sistem atrofisi gibi başka bir nörolojik durumun erken bir işareti olabileceği düşünülmektedir. Bu uyku bozukluğuna bağlı yaşam tarzı ve kişisel risk faktörlerini belirlemek, gelişme ihtimalini azaltmanın yollarını bulmaya yardımcı olacaktır.

Yapılan yeni bir çalışmada, 30.097 kişilik bir ulusal kohortta idiyopatik REM uyku davranışı bozukluğunun (RBD) sosyodemografik, sosyoekonomik ve klinik ilişkileri değerlendirildi.

Çalışma için, “Canadian Longitudinal Study on Aging” çalışmasının bir parçası olan 45-85 yaş arası kişiler incelendi. Katılımcılar, Olası RBD (pRBD) için %94 özgüllük ve %87 duyarlılığa sahip bir anket olan “REM Uyku Davranışı Bozukluğu Tek Soru Taraması” ile tarandı. Tanısal doğruluğu arttırmak için, apne veya non-REM parasomnia (genç başlangıçlı pRBD) için pozitif taramalar ve hasta tarafından bildirilen bunama veya Parkinson hastalığı çalışmanın dışında tutuldu. Kesitsel olarak bir dizi sosyodemografik, yaşam tarzı ve ruh sağlığı değişkeni analiz edildi. Potansiyel korelasyonlar çok değişkenli lojistik regresyon ile değerlendirildi.

Erkeklerde Risk Daha Fazla

30.097 katılımcının 958'inde (%3,2) pRBD olduğu tespit edildi. Erkek cinsiyeti (olasılık oranı 2,09) ve düşük eğitim (olasılık oranı 0,95) pRBD ile ilişkiliydi. PRBD'ye sahip katılımcılar daha fazla sigara içiyordu (paket/yıl olasılık oranı 1,01) ve ılımlı-ağır içiciler olma olasılıkları daha yüksekti (olasılık oranı 1,25). PRBD ile depresyon için hasta tarafından bildirilen antidepresan tedavisi (olasılık oranı 2,77), psikolojik stres (olasılık oranı 1,61), ruhsal hastalık (olasılık oranı 2,09) ve travma sonrası stres bozukluğu (olasılık oranı 2,68) arasında güçlü bir ilişki vardı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın sonuçlarının, daha önce bildirilen pRBD ve sigara içme, düşük eğitim ve erkek cinsiyet arasındaki ilişkileri desteklediğini ve daha önce alkol kullanımı ve psikolojik sıkıntı ile bildirilmemiş ilişkiler bulduğunu belirttiler. PRBD için risk faktörlerinin, daha önce nörodejeneratif sinükleinopatiler için tanımlananlardan farklı olduğunu aktardılar ve bulgularının bu hastalığın daha iyi anlaşılıp, yeni tedavi olanakları sağlamasını umduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Chun Yao, Seyed-Mohammad Fereshtehnejad, Mark R. Keezer, Christina Wolfson, Amélie Pelletier, Ronald B. Postuma. Risk factors for possible REM sleep behavior disorder A CLSA population-based cohort study, Neurology, 2018.

SMA ve ALS Moleküler Seviyede Birbiri ile İlişkili Mi?

03 Nisan 2019

Motor nöron hastalıklarında, bozulan moleküler yolakları anlamak büyük önem taşımaktadır. Amyotrofik lateral skleroz (ALS) ve spinal müsküler atrofi (SMA) motor kasları etkileyen nörodejeneratif hastalıklardır. Günümüzde motor nöron dejenerasyonunda yer alan moleküler mekanizmaları anlamak için büyük çaba sarf edilmektedir.  Daha önceki araştırmalar, bu hastalıkların ortak klinik ve nöropatolojik özellikler taşıdığını göstermektedir.

ALS’de, DNA ve RNA'ya bağlanan ve gen transkripsiyonuna katılan proteinleri kodlayan 25'ten fazla gen tanımlanmıştır.

Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden araştırmacılar yaptıkları bir çalışmada, gen transkripsiyonunu kolaylaştırmak için transkripsiyon faktörlerine bağlanan Aktifleştirici Sinyal Kointegrator 1 (ASC-1) adlı bir molekülün, ALS ve SMA’ya dahil olan proteinler için bir “faaliyet merkezi” görevi yaptığını gösterdiler. Her iki hastalığın düşünülenden daha yakın ilişkili olduğunu öne sürdüler.

Araştırmacılar çalışmalarında ALS'ye odaklandılar ve RNAP II / U1 snRNP mekanizması içindeki dört ALS-etkenli RNA / DNA bağlama proteininin (FUS, EWSR1, TAF15 ve MATR3) fonksiyonlarını araştırdılar. Bu dört proteini üretmeyen hücre hatları oluşturmak için CRISPR-Cas9 adlı bir genom düzenleme aracı kullandılar.

ASC-1 Mutasyonları Hastalığa Neden Oluyor

Araştırma sonuçlarına göre, ALS'ye neden olan bu proteinlerin her biri spesifik bir fonksiyona sahip olmasına rağmen, hepsinin ASC-1'i gen transkripsiyonundan sorumlu protein kompleksine almak için gerekli olduğu bulundu. İlginç bir şekilde, ASC-1'deki transkripsiyon kompleksinin oluşumunu bloke eden genetik mutasyonlar, ciddi bir SMA formuyla ilişkiliydi. Ayrıca SMA’ya dahil olan çeşitli RNA / DNA bağlanma proteinlerinin aynı zamanda transkripsiyon kompleksinin bileşenleri olduğunu gördüler.

Araştırmacılar, bu motor nöron hastalıklarında rol oynayan çok sayıda proteinin transkripsiyon mekanizmalarında bulunduğu gözleminin, bu mekanizmanın işlev gördüğü yolakların, bu hastalıkların patogenezinin altında yatıyor olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Bu mekanizmada bulunan birçok ALS / SMA proteinin, DNA hasar yanıtında (DDR) rol oynadığını, bu nedenle, ALS / SMA patogenezinin olası bir nedeninin, transkripsiyon mekanizmasında bu DDR kompleksleri / proteinleri arasındaki etkileşimlerin kaybına bağlı olarak DDR'nin bozulması olabileceğini aktardılar. ASC-1 kompleksiyle ilgili yeni gözlemlerin, ALS ve SMA'nın moleküler düzeyde önceden düşünülenden daha kapsamlı bir şekilde bağlantılı olduğunu gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Chi et al. The neurodegenerative diseases ALS and SMA are linked at the molecular level via the ASC-1 complex, Nucleic Acids Research, Volume 46, Issue 22, 14 December 2018, Pages 11939–11951.

Prostat Kanseri Cerrahisi Sağkalımı 3 Yıl Uzatıyor

03 Nisan 2019

Radikal prostatektomi, klinik olarak tespit edilmiş lokalize prostat kanseri olan erkeklerde ölüm oranını azaltır, ancak uzun süreli takiple yapılan randomize çalışmalardan elde edilen kanıtlar oldukça azdır. Bu soruya cevap arayan İskandinavyalı araştırmacılar 29 yıllık takip süresine sahip bir çalışma yaptılar.

İskandinavya çalışmasında, lokalize prostat kanseri olan 695 erkek rastgele, radikal prostatektomi (n = 347) ya da bekle ve gör (n = 348) gruplarına Ekim 1989'dan Şubat 1999'a kadar dağıtıldı. İlk 2 yıldan sonra, hastalar 2017 yılına kadar yıllık olarak takip edildi. Kayıt sırasındaki ortanca yaş 65 idi. Erkeklerin sadece %12'sinde palpe edilemeyen evre T1c tümör vardı. Ortalama PSA seviyesi 13 mg / mL idi.

Radikal Prostatektomi ile Daha İyi Sonuçlar

Tedavi kolundaki erkeklerin %85'ine radikal prostatektomi yapıldı; bekle ve gör grubundaki %15’e daha sonra küratif amaçlı tedavi uygulandı. Minimum 23 yıllık takibin sonunda bekle ve gör grubunda herhangi bir nedenden kaynaklanan kümülatif ölüm insidansı %83.8’ken, prostatektomi yapılan hastalarda bu oranın %71.9 olduğu görüldü. 0.74'lik bir tehlike oranı (HR) ile prostatektomi yapılan erkeklerde herhangi bir nedenden ötürü ölüm riski %26 azalmıştı (P <.001). Bu sonlanım noktasının 65 yaş altı erkeklerde anlamlı olduğu, ancak daha yaşlılarda anlamlı olmadığı görüldü.

Prostat kanserinden ölümün kümülatif insidansı, bekle ve gör grubundaki erkeklerde %31,3 iken, prostatektomi yapılanlarda %19,6 olarak hesaplandı (mutlak fark %11,7; HR 0,55; P <.001). Uzak metastazlar da, prostatektomi yapılanlarda %26,6'ya karşı bekle ve gör grubunda %43,3 oranında daha fazlaydı (P <.001). Bu farklar 65 yaşın hem altı hem de üstündeki hastalarda istatistiksel açıdan anlamlıydı. Minimum 23 yıllık takipte radikal prostatektomi ile 2,9 yıl daha uzun sağkalım elde edildi.

Bu çalışma ile 29 yıla varan takip süresinde yapılan kıyaslamanın sonucunda lokalize prostat kanserinde bekle ve gör stratejisine göre radikal prostatektominin daha etkili bir yöntem olduğu gösterilmiş oldu.

Literatür talep et

Referanslar :

Bill-Axelson A, et al. Radical Prostatectomy or Watchful Waiting in Prostate Cancer - 29-Year Follow-up. N Engl J Med. 2018 Dec 13;379(24):2319-2329. doi: 10.1056/NEJMoa1807801.

Demansı Tespit Etmek için Kısa Bilişsel Testler Ne Kadar Güvenli?

02 Nisan 2019

Demans, yaşlanan dünya nüfusu için her geçen gün daha önemli bir toplumsal sağlık sorunu olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden bu hastalığa erken, hızlı ve kolay bir şekilde tanı koymak klinisyenler için önemlidir. Öte yandan bu amaçla kullanılan kısa bilişsel değerlendirmelerin yanlış pozitif ve yanlış negatif demans sınıflamasına neden olabileceği de bilinmektedir. Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yanlış sınıflandırma belirleyicilerini, Mini-Zihinsel Durum Muayenesi (MMSE), Hafıza Bozukluğu Taraması (MIS) ve hayvan isimlendirme testi (AN) olmak üzere 3 kısa bilişsel değerlendirme ile tanımlamayı amaçlamışlardır.

Çalışmaya referans standardı olarak, düzeltilmiş demans tanısı (DSM-III-R ve DSM-IV kriterleri) ile tanı almış hastalardan oluşan, nüfus temelli ABD Yaşlanma, Demografi ve Hafıza Çalışması'ndan 824 yaşlı birey dahil edilmiştir. MMSE (kesim noktası <24), MIS (kesim noktası <5) ve AN (kesim noktası <9) ile yanlış negatif, yanlış pozitif ve genel yanlış sınıflandırma belirleyicileri çok değişkenli fraksiyonel polinomial regresyon modellerinde ayrı ayrı analiz edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen yirmi iki aday belirleyici, sosyodemografik, demans risk faktörleri ve potansiyel test yanlılığı etkenlerine sahiptir.

Huzur Evinde İkamet Etmek Sonuçları Etkiliyor

Araştırmacılar yaptıkları analizde, 301 (%35,7) katılımcıda en az bir değerlendirme ile yanlış sınıflandırma gerçekleşirken, sadece 14 (%1,7) katılımcıda 3 değerlendirme ile de yanlış sınıflandırılma yapıldığını tespit etmişlerdir. Her 3 değerlendirme tarafından yanlış sınıflandırma yapılan hastalar incelendiğinde, bu hastalarda farklı belirleyici paternlerin varlığı tespit edilmiştir.

Eğitim yılları, MMSE ile daha yüksek yanlış-negatifleri ve daha düşük yanlış-pozitif oranlarını öngörmekte iken; huzurevinde ikamet etmek, AN ile daha düşük yanlış-negatifleri ve daha yüksek yanlış-pozitifleri öngörmektedir.

Değerlendirmeler arasında yanlış negatifler, tutarlı bir şekilde en çok bildiren kaynaklı zayıf belleğin yokluğuyla tahmin edilmiştir. Yanlış pozitifler, en çok yaş, bakım evi ve Kafkas dışı etnik köken ile tahmin edilmiştir(hepsi en az 2 modelde). Tüm değerlendirmelerde genel yanlış sınıflandırma için tek tutarlı tahmin edici, yetersiz puanlanmış, bildirici bazlı belleğin yokluğudur.

Demansın, genellikle teste özgü önyargılar ve kabuller nedeniyle kısa bilişsel değerlendirmeler kullanılırken sıklıkla yanlış sınıflandırıldığının altını çizen araştırmacılar, kesin demans tanısı için hastaların ayrıntılı incelenmesinin önemine dikkat çekmişlerdir.

Literatür talep et

Referanslar :

Janice M. Ranso et al. Predictors of dementia misclassification when using brief cognitive assessments, Neurology Clinical Practice 2018.

T hücreleri Enfeksiyon Durumunda Asetilkolin Üretiyor

02 Nisan 2019

İnsan T-hücresi reseptörünü klonlamakla tanınan kanser bilimci Dr. Tak Mak önderliğinde yapılan bu yeni araştırmada, bağışıklık hücrelerinin enfeksiyonlarla savaşmak için beyin kimyasalları ürettiği gösterildi. Araştırma, Dr. Mak'ın 2011’de yayınlanan çalışmasının bulgularına dayanıyordu. Bu çalışmada ilk kez bağışıklık hücrelerinin asetilkolin yapabileceğini göstermişti.

Nöral devreler, potansiyel olarak zarar verebilecek enflamasyonu önlemek için sitokin üretimini düzenler. Enfeksiyon sırasında, bağışıklık sisteminin T hücreleri asetilkolin sentezler. Asetilkolin, beyinde bir nörotransmitter olarak işlev görür ve öğrenmeyi ve hafızayı kontrol eder. Bağışıklık sisteminde, bu klasik beyin kimyasalını yapan T hücreleri, kan dolaşımından dışarı çıkabilir ve dokularda enfeksiyonlarla savaşmak için harekete geçebilmektedir.

Araştırmacılar, nörotransmiter asetilkolinin, viral enfeksiyon sırasında saldırı altındaki dokulara girişlerini kolaylaştırmak için T-hücreleri tarafından üretildiğini, bu hücrelerinde virüs bulaşmış hücreleri öldürdüğünü gösterdiler.

Araştırmacılar çalışmada, genetik olarak T hücrelerinde nörotransmitteri üretme yeteneğine sahip olmayan bir fare tasarladılar ve farenin bu eksiklik ile kronik virüs enfeksiyonlarını kontrol edemediğini buldular. Bununla, immün hücrelerin bu beyin kimyasalına ihtiyaç duyduğuna dair kesin genetik kanıtlar elde ettiler.

Kanserlerde ve Otoimmün Hastalıklarda Mekanizma Farklı

Araştırmacılar bulguların, kanser, viral enfeksiyonlar ve otoimmün durumlar dahil olmak üzere birçok hastalığa incelemek için tamamen yeni bir mercek sağladığını belirttiler. Kanserlerde ise, tümörlerin genellikle savunması kırılamayan bağışıklık hücreleri ile çevrili olduğunu ve bunun belki de bağışıklık hücrelerinin yeterli miktarda asetilkolin üretmemesiyle ilişkili olabileceğini aktardılar ve bu durumda, immün nörotransmitter üretimini arttırma stratejilerinin yararlı olabileceğini vurguladılar.

Bu durumun tam tersi bir durum romatoid artrit veya multipl skleroz gibi otoimmün hastalıklarda, otoimmün T hücrelerinin kendi dokularına saldırdığı durumlarda oluşmaktadır. Araştırmacılar bu hastalıklarda, nörotransmitter sinyalizasyonundaki bir azalmanın, eklemleri veya merkezi sinir sistemini işgal eden immün hücreleri bastırabileceğini belirttiler.

Araştırmacılar, bir sonraki araştırmalarının amacının immün hücreler ve hastalıklı organlar arasındaki çapraz haberleşemeyi kolaylaştıran anahtar reseptörleri belirlemek ve hedeflemek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

M. Rosas-Ballina, P. S. Olofsson, M. Ochani, S. I. Valdes-Ferrer, Y. A. Levine, C. Reardon, M. W. Tusche, V. A. Pavlov, U. Andersson, S. Chavan, T. W. Mak, K. J. Tracey. Acetylcholine-Synthesizing T Cells Relay Neural Signals in a Vagus Nerve Circuit. Science, 2011; 334 (6052): 98.

Genetiği Değiştirilmiş Ev Bitkileri Evdeki Havayı Temizleyebilir

01 Nisan 2019

Günümüzde ev içi havada alerjenleri ve toz parçacıklarını uzak tutmak için HEPA hava filtreleri kullanılmaktadır. Bununla birlikte bazı tehlikeli bileşikler bu filtrelerde takılmayacak kadar küçüktür. Klorlu suda küçük miktarlarda bulunan kloroform veya benzinin bileşeni olan benzen gibi küçük moleküller evde su kaynattığımızda veya araçlarımızı eve yakın park ettiğimizde evlerimizde zamanla birikir. Yapılan önceki çalışmalar hem benzen hem de kloroformun uzun süreli maruziyetini kanserle ilişkili olduğunu göstermiştir. Gelişmiş ülkelerin kentsel ev içi havası genellikle formaldehit, benzen ve kloroform gibi uçucu organik kanserojen madde ile kirlenir. Bu nedenle evlerde VOC'lerin temizlenmesi için pratik ve sürdürülebilir bir teknolojiye ihtiyaç vardır.

Vücudumuzda 2E1, benzeni fenol adlı bir kimyasal haline ve kloroformu karbon dioksit ve klorür iyonlarına dönüştürür. Fakat 2E1 karaciğerlerimizde bulunur ve alkol içtiğimizde aktifleşir. Bu nedenle havadaki kirleticileri işlememize yardımcı olamaz.

Washington Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, kloroform ve benzeni ortamdaki havadan uzaklaştırmak için, insanlar dahil tüm memelilerde bulunan sitokrom P450 2E1 veya kısaca 2E1 adlı proteini kullanmaya karar verdiler.  Bilim insanları bu reaksiyonu insan vücudunun dışında, 'yeşil karaciğer' kavramının bir örneği olan bir bitkide gerçekleştirmeyi düşündüler. Bitkiler besinlerini üretmek için karbondioksit ve klorür iyonlarını ve hücre duvarlarının bileşenlerini yapmak için fenol kullandıklarından 2E1, bitki için de faydalı olacaktı. Araştırmada bu amaçla yaygın bulunan bir ev bitkisinin (salon sarmaşığı) genetiği değiştirildi.

Araştırmacılar, 2E1'in farklı bir formunu yapmak için talimatlar veren genin sentetik bir versiyonunu yaptılar. Daha sonra her hücrede bu genin proteininin eksprese edilmesi için gen salon sarmaşığının içine yerleştirildi. Modifiye edilmiş bu bitki, bu bileşikleri bitkilerin kendi büyümelerini desteklemek için kullanabilecekleri moleküllere dönüştüren 2E1’i eksprese etmeyi başardı.

6 Günde Kloroform Tamamen Ortadan Kayboldu

Araştırmacılar daha sonra genetiği değiştirilmiş bitkilerin normal salon sarmaşıklarına kıyasla kirletici maddeleri havadan ne kadar temizleyebileceğini test ettiler. Her iki bitki türü de cam tüplere kondu ve her bir tüpe benzen veya kloroform gazı eklendi. 11 gün boyunca, her bir kirleticinin konsantrasyonunun her tüpte nasıl değiştiği takip edildi.

Genetiği değiştirilmemiş bitkiler için, her iki gazın konsantrasyonu zamanla değişmedi. Ancak, modifiye edilmiş bitkilerin olduğu tüplerde kloroformun konsantrasyonu, üç gün sonra %82 oranında azaldı ve altıncı günde neredeyse tespit edilemez düzeye geldi. Benzer şekilde; benzen konsantrasyonu da genetiği değiştirilmiş bitki şişelerinde azaldı. Sekizinci güne kadar, benzen konsantrasyonu yaklaşık %75 oranında düştü.

Araştırmacılar, kirletici seviyelerindeki bu değişiklikleri tespit etmek için, evlerde bulunanlardan çok daha yüksek kirletici konsantrasyonları kullandılar. Ancak, aynı zaman dilimi içerisinde ev seviyelerinin daha hızlı olmasa da benzer şekilde düşmesini bekliyorlar. Transgenik bitkiler kullanan biyofiltrelerin, uçucu organik kanserojen maddeleri ev havasından uygun oranlarda çıkarabileceğini düşünüyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Long Zhang, Ryan Routsong, Stuart E. Strand. Greatly Enhanced Removal of Volatile Organic Carcinogens by a Genetically Modified Houseplant, Pothos Ivy (Epipremnum aureum) Expressing the Mammalian Cytochrome P450 2e1 Gene. Environmental Science & Technology, 2018.

KHDAK Tanı ve Takibinde Likid Biyopsi Testleri Hangi Durumlarda Avantaj Sağlıyor?

01 Nisan 2019

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) hedefe yönelik tedaviler ile oldukça başarılı sonuçlar elde edilmeye başlandı. ALK, EGFR ve ROS1 gen bölgerindeki mutasyonların tespiti ile bu bölgelere özgün tirozin kinaz inhibitörleri, günümüzde ilgili mutasyon pozitifliği gösteren hastalarda kullanılmaktadır, ancak bu tedavilerin etkinliği direnç gelişimi nedeniyle sınırlı olabilmektedir.

Akciğer kanserinde genetik mutasyonların tespitinde standart olarak doku biyopsisi alınmakta, ancak çoğu zaman tedaviye verilen cevabın anlaşılması ve tümör değişkenliğini takip edebilmek için biyopsi tekrarının yapılması gerekmektedir.

Doku biyopsisi ile tekrarlayan örneklem alınması, her hasta için mümkün olmayabilir, bu durum tümör dinamiklerini ve ilaç tepkisini daha iyi anlamak adına önemli bir engeldir. Ayrıca doku biyopsisinde, tümör heterojenitesi ve uzak metastaz oluşumunu saptamak her zaman mümkün olmayabilir.

EGFR Likid Biyopsi Mutasyon Testi FDA Tarafından Onaylandı

Daha az invaziv olan “sıvı biyopsi”, dolaşımdaki tümör DNA (ctDNA) biyobelirteçlerinin daha kolay ve daha sık analiz edilebilmesiyle akciğer kanserinin gerçek zamanlı dinamiklerini gösterebilir. Kanda dolaşan tümör DNA’sı vücuttaki metastatik tümör bölgelerinden kansere bağlı moleküler hedefler içermektedir.

Son zamanlarda oldukça hassas olan moleküler tanı teknolojileri ile yapılan çalışmalar, EGFR tirozin kinaz inhibitörü (TKI) ilaçlarının kullanımı gibi hedefe yönelik tedavilerin, KHDAK’i gibi hasta gruplarında gelişmiş klinik sonuçlar verebileceğini ortaya koymuştur. Bu sebeple, bu hastalarda likid biyopsi oldukça önem kazanmaktadır. Roche Diagnostik tarafından geliştirilen PCR tabanlı sıvı biyopsi testi olan cobas® EGFR Mutasyon Testi v2, yakın zamanda FDA tarafından onaylanıp rutin tanıda kullanılmaya başlanmıştır.

Günümüzdeki veriler, KHDAK hastalarında %10 ila %30 arasında EGFR gen mutasyonlarının varolduğunu göstermektedir. Tirozin kinaz inhibitörlerine karşı oluşan EGFR direnç mutasyonu T790M ise sekonder olarak %48 ila %62 arasında görülmektedir. Bu test sayesinde önemli sayıda hasta doğru tedavi ile buluşturulabilmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Liquid Biopsy in Lung Cancer: Clinical Applications of Circulating Biomarkers (CTCs and ctDNA), Micromachines 2018, 9, 100; doi: 10.3390/mi9030100

Probiyotik Kullanımı Antibiyotik Reçete Edilmesini Azaltabilir

29 Mart 2019

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'ne (CDC) göre, ABD'de yılda iki milyon antibiyotik dirençli enfeksiyon vakası görülmektedir ve bu vakaların 23.000 tanesi ölümle sonuçlanmaktadır. Uzmanlara göre antibiyotik direnci ile en etkin mücadele stratejisi antibiyotik kullanımını azaltmaktır.

Probiyotik kullanımının yararlarını araştıran bir çalışmada probiyotiklerin kullanımı, bebeklerde ve çocuklarda antibiyotik tedavisine olan ihtiyaçta azalmayla ilişkili bulundu. Bu yeni çalışma, Uluslararası Bilimsel Probiyotikler ve Prebiyotikler Derneği tarafından desteklendi ve çalışmada inceleme kapsamında on iki araştırmanın sonuçları bir araya getirildi.

Çalışmada, günlük sağlık takviyesi olarak probiyotik alan bebeklere ve çocuklara %29 oranında daha az antibiyotik reçete edildiği saptandı. Analiz sadece en yüksek kalitedeki çalışmalarla tekrarlandığında, bu oran %53'e yükseldi. İncelenen bu araştırmalarda probiyotik olarak Lactobacillus ve Bifidobacterium suşları kullanıldı.

Bulgular Tıpta Probiyotiklerin Konumunu Değiştirebilir

Araştırmacılar bulguların, antibiyotik kullanımını azaltmanın potansiyel bir yolunun, düzenli olarak probiyotik kullanımı olabileceğini işaret ettiğini aktardılar. Probiyotiklerin tüketilmesinin, bazı yaygın akut solunum ve gastrointestinal enfeksiyon türlerinin sıklığını, süresini ve şiddetini azalttığına dair kanıtların zaten mevcut olduğunu; asıl sorunun, "Bu azalmanın antibiyotiklerin azalan kullanımıyla ilişkili mi?" olduğunu vurguladılar ve yaptıkları çalışma ile arada bir ilişki olduğunu gösterdiler.

Araştırmacılar ayrıca sürekli olarak probiyotik kullanımının antibiyotik reçetelerinde genel bir azalmayla ilişkili olup olmadığını görmek için, her yaşta ve özellikle yaşlılarda daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğuna dikkat çektiler. Eğer bu ilişki gösterilebilirse, bu durumun genel tıpta probiyotiklerin kullanımı üzerinde büyük bir etkiye sahip olabileceğini belirttiler.

Probiyotiklerin, özellikle solunum yolundaki ve sindirim sistemindeki enfeksiyonlarla mücadeleye nasıl yardımcı olduğunun hala tam olarak netleştirilemediğini söyleyen araştırmacılar, diğerlerinin yanı sıra, probiyotiklerin patojen inhibitörü üretimi, bağışıklık düzenlemesi gibi birçok potansiyel mekanizma olduğunu aktardılar.

Araştırmacılar, probiyotiklerin bu etkilerini tam olarak nasıl gösterdiklerini bilmediklerinin altını çizseler de insan bağışıklık sisteminin gastrointestinal sistemde yoğun yerleşimi nedeniyle, sağlıklı bakterileri sindirmenin bağırsak enfeksiyonlarına bağlı bakteriyel patojenleri rekabetçi bir şekilde dışlayabileceğini ve bağışıklık sistemini başkalarıyla savaşmaya yönlendirebileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Karen Taber, “Probiotic Use May Reduce Antibiotic Prescriptions, Researchers Say” Georgetown University Medical Center, September 14, 2018

Meme Kanserinde Patolojik Tam Yanıtın Önemi

29 Mart 2019

Yıllar boyunca birçok meme kanseri çalışmasının odağı, kanserin tekrarlama riskini azaltmak için ek sistemik tedaviler eklemek olmuştur; ancak bu tedavilerin eklenmesi birçok kadın için ek toksisiteye ve gereksiz ilaç maruziyetine yol açmaktadır. Tedavide temel amaç olan patolojik tam yanıt, sistemik tedavi sonrasında, meme dokusundaki ve lenf düğümlerindeki tüm invaziv kanser belirtilerinin yok olması olarak tanımlanmaktadır.

ABD’li bir çalışma ekibi, neoadjuvan tedaviden sonra patolojik tam yanıt ile sonrasındaki meme kanseri nüksü arasındaki potansiyel ilişkiyi ve adjuvan kemoterapinin etkisini değerlendirmek için lokalize meme kanserinde neoadjuvan kemoterapi üzerine yapılan çalışmaların kapsamlı bir meta analizini yaptı.

Ekip, üçlü negatif meme kanseri (TNBC), HER2+ meme kanseri veya hormon reseptörü pozitif / HER2 negatif (HR+ / HER2-) meme kanseri için neoadjuvan tedaviyi takiben patolojik tam yanıt görülmüş olan 27.895 hastayı kapsayan 52 çalışmayı tanımladı.

Patolojik Tam Yanıt Tedavi Gidişatını Belirgin Bir Şekilde Etkiliyor

Genel olarak, patolojik tam yanıtı olan meme kanseri hastalarının, patolojik tam yanıtı olmayan hastalarla karşılaştırıldığında, hastalığın nüks etme olasılığı %69 daha azdı. Üçlü negatif veya HER2 pozitif meme kanseri olan ve patolojik tam yanıtlı hastalar için hastalık tekrarlama riski %82 ve %68 daha az görüldü.

Patolojik olarak tam yanıtı olan hastalar, aynı zamanda, patolojik olarak tam bir yanıt almayanlara göre, %78 oranında daha düşük bir ölüm riskine sahipti. Meme kanserinin üç ana klinik alt tipi arasında da benzer eğilimler görüldü.

İlginç bir şekilde adjuvan tedavinin patolojik tam yanıt almış hastaların gidişatı üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı görüldü. Araştırmacılara göre meme ve aksillada tam yanıtın olması, mikrometastatik bölgelerdeki tam cevapla ilişkilidir ve bu yüzden ilave adjuvan tedavinin faydası olmaz. Buna istisna merkezi sinir sisteminde görülen metastazlar olabilir; bu durumda adjuvan tedavinin fayda göstermesi beklenebilir.

Literatür talep et

Referanslar :

SABCS 2018: Meta-analysis of Pathologic Complete Response and Outcomes in Breast Cancer. abstract GS2-03. Presented December 4, 2018.

İnfluenza Enfeksiyonu İle Akut Miyokard Enfarktüsü İlişkisi

28 Mart 2019

Koroner arter hastalığı dünya çapında önde gelen ölüm nedenidir. İnfluenza'nın akut kardiyovasküler olayları ve ölümü tetikleyebileceği hipotezi, mevsimsel grip aktivitesi ile kardiyovasküler mortalite arasındaki ilişkinin ilk kez belirtildiği 1930'ların başlarında ortaya çıkmıştır. Bazı vaka kontrolleri ve oto-kontrollü çalışmalar,  akut solunum yolu enfeksiyonları veya grip benzeri hastalıklar için doktor muayenehane ziyaretlerinin ardından akut kardiyovasküler olaylar arasında bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, bu çalışmalarda, influenza ve akut miyokard enfarktüsü arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuş, ancak bu çalışmalar spesifik olmayan influenza enfeksiyonu değerlendirmeleri veya yanlılığa duyarlı çalışma tasarımları kullanmıştır.

Grip ile akut miyokard enfarktüsü arasındaki ilişkinin doğrulanması önemlidir, çünkü grip tarafından tetiklenen kardiyovasküler olaylar aşılama ile potansiyel olarak önlenebilir. İnfluenza'nın kardiyovasküler olayları tetiklediğine dair daha iyi kanıtlar, akut miyokard infarktüsü riski yüksek olan kişiler arasında halihazırda suboptimal aşı kapsamını artıracak, pratikte bir değişikliğe yol açabilir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, oto-kontrollü vaka serisi çalışma tasarımını kullanarak laboratuarda doğrulanmış influenza enfeksiyonu ile akut miyokard infarktüsü arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladılar.

Anlamlı İlişki

Solunum örneklerinde influenza enfeksiyonunu doğrulamak için çeşitli yüksek özgüllükte laboratuvar yöntemleri kullandılar ve akut miyokard infarktüsü için idari verilerden hastaneye yatışları tespit ettiler. Solunum örneği toplandıktan sonraki ilk 7 günü “risk aralığı”, risk aralığından 1 yıl önce ve 1 yıl sonrasını “kontrol aralığı” olarak tanımladılar.

Araştırmacılar, grip için pozitif bir test sonucundan 1 yıl önce ve 1 yıl sonra meydana gelen akut miyokard enfarktüsü için 364 hastaneye yatış tespit ettiler. Bunlardan 20'si (haftada 20 kabul) risk aralığında, 344'ü (haftada 3,3 kabul) kontrol aralığında gerçekleşti. Akut miyokard infarktüsü için hastaneye başvurma insidans oranın risk aralığı boyunca kontrol aralığına göre görülme oranı 6,05’ti. 7. günden sonra hiç insidans artışı görülmedi. İnfluenza B, influenza A, solunum sinsityal virüsü ve diğer virüslerin tespitinden sonraki 7 gün içinde akut miyokard enfarktüsü insidansı sırasıyla 10,11, 5,17, 3,51 ve 2,77’ydi.

Araştırmacılar bulguların solunum yolu enfeksiyonlarının, özellikle influenza’nın, akut miyokard enfarktüsü ile anlamlı şekilde ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

J. C. Kwong et al. Acute Myocardial Infarction after Laboratory-Confirmed Influenza Infection, N Engl J Med 2018; 378:345-353.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image