Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Uykusuz Annelerin Çocukları da Uyku Sorunları Yaşıyor

29 Eylül 2017

Uyku, yetişkinlerin ve çocukların refahı için önemli bir rol oynamaktadır. Kısa uyku ve düşük uyku kalitesi çocuklarda zihinsel sağlık, öğrenme, hafıza ve okul başarısını etkileyebilir. Yetişkinlikte de insanların yaklaşık% 30'u rahatsız edici uyku durumundan muzdarip. Yetişkinlikte en yaygın uyku bozukluğu ise uykusuzluktur. Warwick Üniversitesi ve Basel Üniversitesi'nde yapılan yeni araştırmalara göre, anneleri uykusuzluk semptomlarından muzdarip olan çocuklar daha fazla uyku sorunu yaşıyor ve bu da onların zihinsel sağlı durumunu kötü yönde etkiliyor.

Yapılan araştırmada, yaklaşık 200 sağlıklı 7-12 yaş grubu çocuğun ve ebeveynlerinin verileri analiz edilerek ebeveynlerin uykusuzluk semptomları ile çocuklarının uyku kalitesi arasındaki ilişki incelendi. Çocuklardaki uyku, gece boyunca evde yapılan elektroensefalografi (EEG) ile değerlendirilirken ebeveynler kendi uykusuzluk semptomlarını bildirdiler. Araştırmacılar annelerinde uykusuzluk semptomları olan çocukların uykuya daha geç daldığını ve derin uykuda daha az zaman geçirdiklerini buldular. Bununla birlikte, EEG tarafından ölçülen babaların uyku problemleri ile çocuk uykusu arasında bir ilişki bulunmadı. Araştırmacılara göre anne ve çocuğun uykusuzluk semptomlarının ilişkili olmasında neden çocuğun anne ile daha fazla zaman geçirmesi olabilir. Çocukların fiziksel ve ruhsal açıdan daha sağlıklı bir gelişim gösterebilmeleri için sağlıklı bir uykuya sahip olmaları oldukça önemlidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Urfer-Maurer N et al. The association of mothers’ and fathers’ insomnia symptoms with school-aged children’s sleep assessed by parent report and in-home sleep-electroencephalography. Sleep Medicine, 2017; DOI: 10.1016/j.sleep.2017.07.010

Alzheimer Hastalığında Dejenerasyon Paternleri

14 Aralık 2017

Alzheimer hastalığının (AD) hafıza kaybına ve bilişsel gerilemeye neden olduğu bilinmekle birlikte beynin diğer işlevleri bozulmadan kalabilir. AD, amiloid β-proteinlerinden (Aβ) oluşan plaklarla ve Tau proteininden oluşan tıkaçlarla karakterizedir. Aβ proteininin birikmesi Tau'nun bozulmasına ve nihayetinde çeşitli yollarla beyin bölgelerini etkileyen nörodejenerasyona yol açar. Beynin ön, rostral kısmı genelde plak birikimi ile daha fazla hasar görürken, arka, kaudal, bölüm genellikle korunmuştur. Bazı beyin bölgelerindeki hücreler dejenere olurken, diğerlerinin korunmasının nedenlerin büyük oranda bilinmemektedir.

Brigham and Women's Hastanesi'nden araştırmacıların yaptıkları yeni bir çalışmada, beyin hücrelerinin DNA'sında kodlanan faktörlerin, AD'de dejenerasyon veya hassasiyet paternlerine katkıda bulunduğunu ortaya koydular.

Neden Bazı Nöronlar Daha Çok Etkileniyor?

Araştırmacılar çalışmalarında, etkilenen beyin bölgelerindeki farklılıklara neden olabilecek birkaç mekanizma olmasına rağmen, Aβ üretimi hem de Aβ'ya yanıtları etkileyebilecek nöronal alt tipler arasındaki hücre-otonom faktörlerinin potansiyel katkılarına odaklandılar. İnsan kaynaklı pluripotent kök hücre (iPSC) teknolojisinin yeni bir uygulamasında, beynin farklı alanlarını temsil eden güçlü kültür sistemleri ürettiler. Sistemler, ailesel bir Alzheimer hastalığı mutasyonu olan hastalardan cilt hücreleri alarak ve bu cilt hücrelerini kök hücre haline getirerek geliştirildi.

Araştırmacılar çalışmalarında, savunmasız beyin hücrelerinin beynin daha korunaklı bölgelerindeki beyin hücreleriyle karşılaştırıldığında daha toksik Aβ proteini yaptığını gösterdiler. Buna ek olarak, araştırmacılar beynin korunan, kaudal bölümündeki beyin hücrelerinin Aβ'ya rostral muadillerine göre daha az toksik bir yanıta sahip olduğunu buldular.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, bazı nöronların neden korunmadığını ve başkalarının AD'den kaçınamadığını anlamamızı kolaylaştırdığını belirttiler. Erken başlangıçlı ailesel Alzheimer hastalığının(FAD) az sayıda AH olgusunu oluşturmasına rağmen, FAD hastalarının çalışmasının veya bu vakadaki örneklerin, AD'in altında yatan moleküler mekanizmalar ve hücrenin önemli yönlerini açığa çıkarabileceğini aktardılar. Bu hücrelerin alt tiplerinin neden korundukları hakkında daha fazla bilgi edinerek, savunmasız hücreleri korumak için terapileri uyarlamak için bu bulguların kullanılabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Christina R. Muratore, Constance Zhou, Meichen Liao, Marty A. Fernandez, Walter M. Taylor, Valentina N. Lagomarsino, Richard V. Pearse, Heather C. Rice, Joseph M. Negri, Amy He, Priya Srikanth, Dana G. Callahan, Taehwan Shin, Monica Zhou, David A. Bennett, Scott Noggle, J. Christopher Love, Dennis J. Selkoe, Tracy L. Young-Pearse. Cell-type Dependent Alzheimer's Disease Phenotypes: Probing the Biology of Selective Neuronal Vulnerability. Stem Cell Reports, 2017.

Erken Saç Beyazlaması ve Saç Dökülmesi Artmış Kalp Hastalığı Riski İle İlişkili

14 Aralık 2017

Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, obezite, sigara ve fiziksel hareketsizlik, önde gelen ölüm nedeni olan kalp hastalığı gelişimi için "geleneksel" risk faktörlerinden sadece birkaçıdır. Ancak yeni araştırmalar, bu listeye androjenik alopesi ve erken saç beyazlaması olmak üzere iki yeni risk faktörünün eklenmesi gerektiğini ileri sürüyor. 69. Hindistan Kardiyoloji Topluluğu Yıllık Konferansında sunulan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre, erkek tipi kellik ve erken saç beyazlaması, 40 yaşın altındaki erkeklerin kalp hastalığı riskini arttırıyor. Bu kişiler koroner kalp hastalığı geliştirme konusunda beş kat daha fazla olasılığa sahipler ve bu risk oranı obezite tarafından ortaya çıkan riskten daha yüksek bir riski temsil ediyor.

Araştırmacılar çalışmada, koroner arter hastalığı olan 40 yaşın altındaki 790 erkeği ve yaş uyumlu 1270 sağlıklı kontrolü değerlendirdiler. Katılımcıların sağlık durumunu bir elektrokardiyogram, bir ekokardiyogram, kan testleri ve koroner anjiyografi kullanarak değerlendirdiler. Erkek tipi kelliği, 0 (kellik yok), 1 (hafif), 2 (orta) veya 3 (şiddetli) arasında değişen bir skor kullanılarak değerlendirdiler. Beyazla skoru, 1: saf siyah; 2: siyah beyazdan fazla; 3: siyah beyaza eşit; 4: beyaz siyahtan daha fazla; 5: saf beyaz olmak üzere gri /beyaz kılların yüzdesine göre belirlendi.  Kafa derisinin 24 farklı görütüsü analiz edildikten sonra katılımcılar bir puan verildi. Araştırmacılar aynı zamanda koroner arter hastalığının bir göstergesi olan anjiyografik lezyonları incelediler. Hem kalp hastalığı grubunda hem de kontrol grubunda lezyonların şiddeti ve kellik arasındaki ilişkiyi analiz ettiler.

Koroner Kalp Hastalığı Olanların Yarısı Beyaz Saçlı

Araştırmacılar sonuçlara baktıklarında,  koroner kalp hastalığı olan erkeklerin yarısının ve sağlıklı erkeklerin sadece %30'unda beyazlama olduğunu gördüler. Koroner kalp hastalığı olan erkeklerin neredeyse yarısı (yüzde 49) ve sağlıklı olanların %27’si erkek tipi kelliğe sahipti. Erkek tipi kellik, koroner arter hastalığı riskini 5,6 kat ve erken saç beyazlaması 5,3 kat artırıyordu.

Araştırmacılar, genç erkeklerdeki koroner arter hastalığının insidansının arttığını ancak bu durumun geleneksel risk faktörleri tarafından açıklanamadığını belirttiler. Erken saç beyazlaması ve erkek tipi kelliğin, kronolojik yaşa bakılmaksızın vasküler yaşla iyi ilişkilendirildiğini ve koroner arter hastalığı için makul risk faktörleri olabileceklerini aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

https://www.escardio.org/The-ESC/Press-Office/Press-releases/male-pattern-baldness-and-premature-greying-associated-with-risk-of-early-heart-disease?hit=wireag

İdiyopatik Pulmoner Fibroziste Anksiyete ve Depresyon

13 Aralık 2017

İdiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) hastalarının uzun dönem anksiyete ve depresyon sıklığını ve bu durumlara katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı. Çalışmada araştırmacılar, Avustralya İPF Kayıtlarını kullanarak, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeğini (HADS) tamamlamış tüm bireylerden, başlangıçta ve 12 aylık verileri kulandılar.  Hastaları, HADS skorları standart kriterlere göre, > 10 puan muhtemel bir klinik anksiyete veya depresyon vakasını ve 8-10'luk puan sınırda vaka olarak sınıflandırdılar. Hastaları, başlangıçta ve 12 aylık izlemde HADS skorları >8 olduğunda, uzun dönem anksiyete ve depresyon olarak değerlendirdiler.  Analiz demografik ve fizyolojik verileri ve hasta tarafından bildirilen tıbbi komorbiditeleri içeriyordu. Analiz sırasında, Avustralya İPF kayıt sistemi, muhtemel veya kesin İPF'si olan 435 katılımcı içeriyordu. Başlangıçta ve takipte (12 ± 3 ay) HADS anketini tamamlayan 102 katılımcı çalışmaya dahil edildi. Bu grubun, başlangıçtaki analiz dışında bırakılanlarla karşılaştırılması, demografik veya fizyolojik özelliklere göre farklılık göstermedi. 12 aylık takipte 96 katılımcı HADS kaygı alanını ve 98 HADS depresyon alanını tamamladı.

Dispne ve Öksürük Anksiyeteyi Tetikliyor

20 katılımcıda (% 21) uzun dönem anksiyete mevcuttu, bunlardan 15 katılımcı (% 75) anksiyolitik almıyordu. Uzun dönemde anksiyete ve mortalite arasında bir ilişki yoktu. Tek değişkenli analizde, uzamış anksiyete, başlangıçta daha şiddetli dispne, başlangıçtaki ek oksijen kullanımı, daha fazla komorbidite ve başlangıçta daha şiddetli ​​öksürük ile ilişkiliydi. Uzamış anksiyetenin FVC düşüşüyle ​​ilişkisi yoktu. Çok değişkenli analizde, ek oksijen kullanımı, uzun süreli anksiyete için tek bağımsız belirteçti ve varlığı 4,3 kat daha yüksek olasılıkla ilişkiliydi. Öksürük şiddeti ile ilişki için bir eğilim mevcuttu.

Katılımcıların % 13'ünde HADS skorunda değişiklik mevcuttu ve 12 ayda kötüleşmiş anksiyete riskini öneriyordu. Tek değişkenli analizde, anksiyete riskinde kötüleşme, 12 ayda öksürük şiddetinde artış ve kötüleşmiş dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, öksürük şiddetinde ki sadece bir artışın, 12 ay boyunca anksiyete riskinin kötüleşmesinin bağımsız bir ön gördürücüsü olduğunu gösterdi.

14 katılımcıda (% 14) uzamış depresyon mevcuttu, bunlardan 10’u (% 71) antidepresan almıyordu. Tek değişkenli analizde, uzun süreli depresyon, başlangıçtaki daha kötü dispne ve ​​öksürük, daha fazla komorbidite, daha genç yaş ve kötüleşen dispne ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analiz, başlangıç öksürük şiddetinin uzamış depresyonun bağımsız bir belirteci olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki öksürük şiddetinde 10 mm'lik bir artış, uzun süreli depresyon oranını % 45 oranında arttırıyordu.

Katılımcıların % 7'sinde 12 ayda kötüleşmiş depresyon riski vardı. Tek değişkenli analizde, başlangıçtaki daha kötü dispne, 12 ayda kötüleşmiş dispne ve dispne değişikliği ile ilişkiliydi. Çok değişkenli analizde, kötüleşen dispne,  kötüleşmiş depresyon riskiyle ilişkili bulundu.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, dispnenin ve öksürüğün anksiyete ve depresyona önemli katkıda bulunduğunu doğruladığını belirttiler. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Glaspole IN, Watson AL, Allan H, et al. Determinants and outcomes of prolonged anxiety and depression in idiopathic pulmonary fibrosis. Eur Respir J 2017; 50: 1700168.

SLE’de Düşük D Vitamini Düzeyleri Böbrek Yetmezliği Riskini Artırabilir

12 Aralık 2017

Lupus, tüm vücutta enflamasyon ile karakterize otoimmün bir hastalıktır. Hastalık, kardiyovasküler ve bağışıklık sistemlerinden, akciğerler ve böbrekler gibi hayati organlara kadar çeşitli organ sistemlerini etkileyebilir. Sistemik lupus eritamatozusta (SLE) D vitamini yetersizliği / eksikliği sık görülür. Replasman tedavisi böbrek hastalığına yardımcı olabilir.

Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi bilim adamları yaptıkları yeni araştırmada, hastalığın en yaygın şekli olan SLE hastalarında D vitamininin rolünü incelediler. D vitamini düşüklüğünün sonraki organ hasarını ön gördürüp ön gördüremeyeceğini araştırdılar.  

Araştırmacılar, % 92'si kadın olan 1.392 lupus hastasında mevcut klinik verileri incelediler. Hastaların ortalama yaşları 47,3’tü. Hastaların ilk ziyaretlerinde D vitamini seviyelerine, takip ziyaretleri sırasında organlarının ve dokularının durumuna baktılar. D vitamininin ilk ölçümü genellikle mevcut hastalar için 2009'un sonlarında veya 2010’da, yeni hastaların ilk ziyaretlerinde gerçekleşti.  Vitamin seviyelerini, vitamin D düzeylerini tespit etmenin yaygın ve doğru bir yolu olan 25-hidroksi vitamin D - düzeylerini kullanılarak değerlendirdiler. Hastaları D vitamininin ilk ölçümlerine dayanarak, mililitrede 20 ng’dan fazla 25-hidroksi D vitamini olanlar ve 20 nanogramdan daha az olanlar olarak grupladılar. Genel olarak, hastaların % 27,3'ü ilk ziyaretlerinde eksik D vitamini seviyesine sahipti. SLICC / ACR Hasar Endeksi kullanılarak ömür boyu organ hasarı riski hesaplandı. Ardından, bu riski yaş, cinsiyet ve etnik kökene göre düzelttiler. Değerlendirilen organ sistemleri nöropsikiyatrik, pulmoner, kardiyovasküler, gastrointestinal ve kas-iskelet sistemini içeriyordu.

Düşük D Vitamini, Daha Yüksek Böbrek, Cilt ve Total Organ Hasarı

Araştırmacılar, düşük D vitamini seviyelerinin toplam hasar ve son dönem böbrek hastalığı ile ilişkili olduğunu buldular. D vitamini düzeyleri yetersiz olan lupus hastaları,  göreceli olarak en yüksek böbrek hasarı riskini taşıyorlardı. Bu hastalar ayrıca cilt hasarı ve total organ hasarı riski altındaydı. Şaşırtıcı bir şekilde, düşük D vitamini seviyeleri, kas iskelet hasarı ile ilişkilendirilmedi.

Araştırmacılar, D vitamini takviyesinin idrar proteinini düşürdüğünü gösterdiklerini ve bunun gelecekteki böbrek yetmezliğinin en iyi ön gördürücüsü olduğunu belirttiler. Proteinüriyi azaltabilen D vitamini takviyesinin, lupus hastaları için tedavi planının bir parçası olması gerektiğine dikkat çektiler. D vitamini desteğinin lupusta renal hasarın önlenmesinde geçerli bir yol olabileceğini de aktardılar.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Petri M, Fu W, Goldman D. Low Vitamin D Is Associated with End Stage Renal Disease in Systemic Lupus Erythematosus [abstract]. Arthritis Rheumatol. 2017; 69 (suppl 10).

Bağırsak Mikrobiyotası MS’te Hastalık Patogenezinde Rol Oynuyor

11 Aralık 2017

Multipl skleroz (MS), genç yetişkinlerde nörolojik özürlülüğün önde gelen nedenini oluşturan, merkezi sinir sisteminin (MSS) otoimmün enflamatuvar bir hastalığıdır. Th1 ve Th17 efektör T hücrelerinin (Tef) MS patogenezinde merkezi bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bu nedenle, Tef'i kontrol eden mekanizmaların ve bunları baskılayan düzenleyici T hücrelerinin (Treg'ler) üzerinde çalışılması, MS patogenezine ışık tutacak ve tedavi müdahaleleri için potansiyel hedefleri belirleyebilir. MS'de bağışıklık yanıtını kontrol eden çok sayıda genetik faktör bulunmuştur, ancak çevresel maruziyetlerin hastalık patogenezine katkıda bulunduğu da bilinmektedir. Komensal mikrobiyota, bağışıklık yanıtının önemli bir modülatörüdür. MS hastalarında bağırsak mikrobiyotasında değişiklikler tanımlanmıştır ve hastalık patogenezine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.

İki bağımsız çalışmada, MS'te T hücre düzenlenmesinde bağırsak mikrobiyomunun rolünü anlamak için, in vitro ve in vivo deneysel sistemlerini kullanarak, iyi tanımlanmış hasta kohortlarının analizi yapıldı. Cekanaviciute ve arkadaşları, MS'li hastalardan dışkı numunelerinden izole edilen bakteri ekstraktlarının, periferik kan mononükleer hücre (PBMC) kültürlerinde Treg'lerin farklılaşmasını teşvik etme yeteneğini bozduğunu keşfettiler. Dahası, MS'li hastalardan steril farelere bağırsak mikrobiyota transplantları, bir miyelin antijeniyle aşılanma ile indüklenen bir MS modelinde, deneysel otoimmün ensefalomiyelit (EAE) gelişimini kötüleştirdi. Berer ve arkadaşları, MS için uyuşmayan monozigot ikiz çiftlerden izole edilen örnekleri kullanarak MS'li ikizlerden alınan mikrobiyota transplantlarının, TCR transgenik farelerde spontan RR-EAE gelişim insidansını arttırdığını buldular. Önceki MS mikrobiyom çalışmalarıyla uyumlu olarak, Akkermansia muciniphila'nın MS örneklerinde arttığı bulundu. MS dışkı örneklerinde Acinetobacter cinsi üyeler de artmıştı ve Akkermansia calcoaceticus ekstraktları insan Th1'i artırdı ve Treg farklılaşmasını baskıladı. A. muciniphila ekstraktları insan efektör Th1 hücrelerinin farklılaşmasını artırdı.

Bağırsak Mikrobiyomu T Hücrelerine Nasıl Etki Ediyor?

Tersine, komensal bakterilerin de Treglerin gelişimini desteklediği gösterildi. Her iki çalışma, MS bağırsak mikrobiyotasının, özellikle IL 10 +T hücreleri tarafından aracılık edilen Treg yanıtlarını arttırma yeteneğini azalttığını gösterdi. Baranzini ve arkadaşları, sağlıklı kontrollerden ve MS'li hastalardan dışkı örneklerini analiz ederek, monoklonize farelerin bağışık bölmesi ve bakteri ekstraktlarının insan PBMC'lerine etkisi, Parabacteroides distasonis'i, bir bağırsak komensal olarak azaltıldığını tespit etti -10+ Tregs. Birlikte ele alındığında, bu bulgular, MS mikrobiyomunun patojenik T hücre yanıtlarını teşvik ettiğini, buna karşılık IL-10 + Tregleri indükleme yeteneğine sahip olduğunu göstermekteydi.

 Komensal mikrobiyotanın, T hücre yanıtının düzenlenmesinde rol oynayan mekanizmaları hala net değildir. Kişisel ve mikrobiyal patojenler arasındaki çapraz reaktivitenin, otoimmün bozuklukların gelişimine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, MS mikrobiyomunun bileşenleri tarafından eksprese edilen epitoplar, MS'de patojenik MSS çapraz reaktif T hücresi yanıtlarını indükleyebilir. Bu moleküler taklit, MS mikrobiyota transplantları yoluyla EAE'nin kötüleşmesine katkıda bulunabilirse de, sağlıklı donörlerin PBMC kültürlerinde Teff ve Treg farklılaşmalarını etkilemesi pek olası değildir. Bununla birlikte, mikrobik metabolitlerin Teff ve Treg’leri direkt olarak ve dolaylı olarak antigen sunan hücrelere etki ederek modüle ettiği bilinmektedir. Mikrobiyal metabolitler MS'de ek roller oynayabilir. Mikroglia ve astrositler gibi CNS-yerleşik hücrelerin, MS'te enflamasyon ve nörodejenerasyonu teşvik ettiği düşünülmektedir. Yakın zamanda mikrobiyal metabolitlerin mikroglia ve astrositlerin aktivitesini düzenlediği gösterilmiştir. Böylece, bağışıklık düzenleyici metabolitlerin üretimi yoluyla komensal flora çevredeki ve MSS içinde MS patogenezi ile ilgili süreçleri etkileyebilir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Francisco J. Quintana and Marco Prinzc. A gut feeling about multiple sclerosis, PNAS October 3, 2017 vol. 114 no. 40.

Romatoid Artrit KOAH Riskini Arttırıyor

11 Aralık 2017

Yapılan çalışmalar, KOAH ve enflamasyon arasında bir bağlantı olduğunu göstermiş ve RA gibi kronik enflamatuar hastalıkların, KOAH'a zemin hazırlayıp hazırlamadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Romatoid artrit otoimmün bir hastalıktır. Genellikle diz, el ve bilek eklemlerini etkiler, enflamasyona, ağrıya ve şişliğe neden olur. Hastalık aynı zamanda kas, tendonlar, bağ dokusu ve fibröz doku da dahil olmak üzere, vücudun diğer dokularına da saldırabilir ve kalp, akciğerler ve gözleri etkileyebilir. Tahminlere göre tüm dünyada % 1 oranında romatoid artrit vakası vardır, kadınlar ve gelişmiş ülkelerde yaşayanlar en fazla etkilenen kişilerdir.

KOAH, zaman geçtikçe solunumun zorlaştığı bir grup hastalıktır. Amfizem, kronik bronşit ve bazı astım tiplerini içerir. Hastalık ilerledikçe, öksürük ve nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüs sıkışması gibi semptomlara neden olur. Raporlar, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanların % 6,4'ünün KOAH tanısı aldığını ve gerçek oranın daha fazla olabileceğini öne sürmektedir. Sigara, KOAH'ın ana nedeni iken, hastaların yaklaşık yüzde 25'inde hiç sigara kullanımı yoktur. KOAH riskini artırdığı bilinen diğer faktörler arasında hava kirliliği, kimyasal dumanlar ve bazı toz türleri gibi diğer akciğer tahriş edicileri bulunur. Alfa-1 antitripsin eksikliği olarak bilinen nadir bir genetik bozukluk da bir faktör olabilir.

Kanada British Columbia Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalı'ndan araştırmacılar, uzun süren enflamatuvar bir durum olan RA’nın, KOAH gelişiminde rol oynayıp oynamadığını araştıran bir çalışma yaptılar. RA'da, KOAH ile hastaneye yatma riskini genel popülasyona göre değerlendirdiler. Araştırmacılar, yönetimsel sağlık verilerini kullanarak, nüfusa dayalı bir RA kohortunu ve eşleştirilmiş genel popülasyon kontrollerini incelediler. 01/1996 ile 12/2006 tarihleri ​​arasında RA tanısı alan British Columbia'daki tüm vakaları, daha önce yayınlanmış kriterleri kullanarak seçtiler. Genel nüfus kontrollerini, rastgele olarak, doğum yılı, cinsiyet ve endeks yıllarına göre, RA olgularıyla 1: 1 eşleştirdiler. Çalışmada KOAH sonucunu birincil KOAH kodu ile hastaneye yatış olarak tanımladılar. RA ve kontroller için insidans oranlarını, % 95 Cis ve insidans oranı oranlarını (IRR) hesapladılar. Çok değişkenli Cox orantısal tehlike modelleri (PHM) ile, potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA'da KOAH riskini genel nüfusa kıyaslayarak hesapladılar. Sigaranın olası şüpheli etkisi için sonuçların sağlamlığını ve KOAH sonuçlarının tanımlanması için duyarlılık analizlerini kullandılar.

RA Hastalarında %47 Daha Fazla KOAH Riski

Çalışmaya, 24.625 RA’lı birey ve 25.396 kontrol dahil edildi. KOAH nedeniyle hastaneye yatma insidansı, RA'da kontrollerden yüksek bulundu. Potansiyel karıştırıcıları düzelttikten sonra, RA olgularında kontrollerden % 47 daha fazla KOAH nedenli hastaneye yatma riski mevcuttu.  Artan risk, sigara içmek için modelleme yapıldıktan sonra ve değişen KOAH tanımlarıyla da dikkat çekiciydi.

Araştırmacılar, romatoid artritle yaşayan insanlar ve klinisyenlerin, KOAH'ın erken semptomlarına dikkat etmesi gerektiğine ve böylece akciğerler irreversibl hasar görmeden tedavinin başlanmasının önemine dikkat çektiler. Sonuçların, enflamasyonu kontrol etme ihtiyacını ve romatoid artritin etkin tedavisi yoluyla enflamasyonun tamamen yok edilmesinin önemini vurguladığını belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

McGuire, K., Avina-Zubieta, J.Antonio., Esdaile, J. M., Sadatsafavi, M., Sayre, E. C., Abrahamowicz, M. and Lacaille, D. Risk of Incident Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) in Rheumatoid Arthritis: A Population Based Cohort Study. Arthritis Care Res. Accepted Author Manuscript. doi:10.1002/acr.23410.

Adjuvan Tedavide Kilo Alınması ve Sağkalım İlişkisi

11 Aralık 2017

Teşhis sırasında obez ve aşırı kilolu olan kadınlar meme kanseri ve buna bağlı kötü sonuçlar açısından önemli bir risk altındadır. Kadınlar meme kanseri tanısından sonra ve erken evre hastalık için kemoterapi sırasında kilo alma eğilimi gösterirler ve bu da daha kötü sonuçlar için riski artırır.

Hastalar Üç Grupta Toplanarak Analiz Edildi

Adjuvan kemoterapi sırasında kazanılan kilonun daha kötü sağkalım sonuçları ile ilişkili olup olmadığı ABD merkezli yapılan yeni bir çalışma ile araştırıldı. Bu amaçla erken evre meme kanseri için adjuvan üçüncü kuşak kemoterapi alan hastalar hakkındaki veriler araştırıldı.

Cox regresyonuna göre tek değişkenli ve çok değişkenli analizler, kemoterapinin başından sonuna kadar vücut kitle indeksi (VKİ) değişimine göre üç grupta yapıldı: > 0.5 kg / m2 kaybı veya kazanımı ve stabil VKİ (± 0.5 kg / m2). Bu gruplarda sağkalım sonuçları incelendi.

Kilo Alınması İle Hafif Artış Gösteren Risk

Çalışmaya 1998 hasta dahil edildi. 50 yaşın üzerindeki kadınlarda ve postmenopozal durumlarda adjuvan kemoterapi sırasında kilo verme eğilimi daha yüksekken, 30 yaş altı kadınlar daha fazla kilo aldı (P <0.001). Kemoterapi sonrası 1 yıllık dönemde hastalar orijinal ağırlığına geri dönme eğilimindeydi (ρ = -0.3, P <0.001). Çok değişkenli analizde, VKİ'yi korumakla karşılaştırıldığında VKİ> 0,5 kg / m2 düzeyinde artış, derece, evre ve radyasyona göre düzeltilmiş şekilde lokal ve bölgesel tekrarlama riskini arttırmaktaydı (HR: 2.53;% 95 GA, 1.18-5.45; P = 0.017).

Erken evre meme kanseri için adjuvan kemoterapi sırasında ağırlık değişimi hem kilo artışı hem de kilo kaybı dengeli bir şekilde ortaya çıkabilir. Dahası, bu varyasyon geçici bir değişim gibi gözükmekte ve rekürrens oranlarını ve genel sağkalımı belirgin olarak etkilemektedir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Schvartsman G et al. Association between weight gain during adjuvant chemotherapy for early-stage breast cancer and survival outcomes. Cancer Med. 2017 Oct 10. doi: 10.1002/cam4.1207. [Epub ahead of print]

Doktorlarda Akıllı Telefon Uygulaması Kullanımı

08 Aralık 2017

Son yıllarda mobil telefonların hayatımızda fazlaca yer almaya başlamasının doğal bir sonucu olarak mobil uygulama kullanımı da oldukça yaygınlaştı. Sağlık alanında da çok sayıda mobil uygulama geliştiriliyor ve klinisyenler de bu uygulamaları sıkça kullanıyorlar. Çeşitli klinik uygulamaları kolaylaştırıcı çok sayıda mobil uygulama günümüzde mevcut. ABD merkezli yapılan bir araştırmada kadın hastalıkları ve doğum asistan doktorlarındaki alanlarına özgü mobil uygulamalara yönelik tutum ve kullanım alışkanlıkları tanımlanmaya çalışıldı. Bu amaçla internet tabanlı bir anket kullanılarak California’daki 19 kadın hastalıkları ve doğum programında asistan doktorluk yapanların kesitsel bir incelemesi yapıldı. Verilen yanıtlar betimleyici ve ki-kare istatistikleri kullanılarak analiz edildi.

Mobil Uygulama Kullanımı Oldukça Yaygın

Görüşülen 386 doktorun 197'si (% 51) anketi tamamladı. Tüm katılımcıların mobil cihazları olup tamamında akıllı telefon ve % 74’ünde tablet bulunmaktaydı. Katılımcıların % 93'ü klinik ortamda mobil uygulamaları kullanmaktaydı. Yaygın olarak kullanılan kadın hastalıkları ve doğum uygulamaları, gebelik döngüleri (% 84), servikal kanser tarama algoritmaları (% 68) ve kontraseptif uygunluk kılavuzları (% 47) idi.

Önemli Bir Klinik Araç

Anketi yanıtlayanların sadece% 53'ü uygulamaları hastalara önerirken, pek çoğu hastalara uygun uygulamalardan haberdar değildi. Katılımcıların% 62'si uygulamaları öğrenme amaçlı kullandı, ancak bu amaçla toplamda sadece 3 uygulamadan bahsedildi. Çoğu, diğer doktorların önerilerine dayalı olarak kullanacakları uygulamaları seçmişti. Doktorlar mobil teknolojiyi verimliliği artıran (% 89) önemli bir klinik araç (% 92) olarak görüyorlardı. Uygulama kullanımı, cinsiyet, yaş veya lisans sonrası yıl sayısına göre farklılık göstermedi.

Bu çalışmada elde edilen verilere göre mobil teknolojiler ve kadın hastalıkları ve doğum ile ilgili uygulama kullanımı, California'lı asistan doktorlar arasında yaygındır ve doktorlara göre bu uygulamalar, hastaların bakımı ile ilgili yeteneklerini geliştirmektedir. Uygulamanın içeriği değişkenlik göstermekte ve çoğu doktor klinik bakım sırasında uygulamaları kullanmaktadır, ancak yalnızca yarısı hastalara uygulamaları önermektedir. Diğer doktorlardan gelen öneriler uygulama tespitinde ana yol olarak göze çarpmaktadır. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Perry R et al. Mobile Application Use Among Obstetrics and Gynecology Residents. J Grad Med Educ. 2017 Oct;9(5):611-615.

Eşinizin Kızlık Soyadını Koruması Sizi Etkiliyor mu?

08 Aralık 2017

ABD'deki Nevada Üniversitesi'nden Rachael Robnett'in yaptığı bir araştırmaya göre bir kadın, evlilik sonrası kocasının soyadını almamayı seçtiğinde, insanlar kocasının erkeklikle ilgili özelliklerde daha düşük olduğunu düşünebilmektedir. Ayrıca, ilişkide daha az güce sahip olduğu algılanabilmektedir. Bu çalışma bireyin kişiliğiyle ilgili algılarının, eşinin soyadını kabul edip etmediğine ya da kendi adını kullanmasına bağlı olarak değişip değişmediğini inceleyen ilk çalışmadır. Evlilikten sonra kocalarının soyadını benimseme geleneği, Batı kültürlerinde en yaygın cinsiyet rolü normlarından biridir. Son on yılda, kadınların toplumda ve işgücünde oynadığı rolde belirgin değişiklikler olmasına rağmen soyadı geleneğinin neden kabul görmüş olduğunu anlamak isteyen feminist araştırmacılar buna dikkat çekti.

Önceki araştırmalara göre, evlilik soyadı geleneğini ihlal eden kadınlar diğerlerinden farklı olarak görülüyor. Cinsiyete dayalı bir toplumda daha yüksek bir statüye sahip olmak, daha fazla güç üretmek, kendine daha fazla odaklanmak ve iddialı olmak gibi özellikler tipik olarak erkekler için ayrılan araçlar olarak tanımlanırlar. Bu özellikler, daha çok yetiştirme, nazik olma ve daha az etki ve güç sahibi olma gibi kadınlara tipik olarak verilen üstün karakteristik özelliklerden farklıdır.

Toplumun Algısı Değişiyor

Bugüne kadar, araştırmacılar bir kadının evlilik soyadı seçiminin kocasının algısını nasıl etkilediğini henüz incelememişlerdir. Robnett ve arkadaşları bu amaçla ABD ve İngiltere'de üç araştırma yaptı. İlk iki araştırma, eşleri kendi soyadlarını tutan kocaların genellikle cinsiyete karşı terimlerle (tipik kişilik özellikleri ve erkekler için kullanılan güç çerçevesi) tanımlandığını gösteriyor. Bu eşler bir evlilikte daha az güç tutan taraf olarak görülürler.

Robnett ekibi tarafından yapılan üçüncü araştırmanın sonuçları, insanların bu tür durumlar hakkında nasıl düşündükleri konusunda oybirliği oluşturmadığını ortaya koyuyor. Geleneksel cinsiyet rollerine sıkı sıkıya bağlı olan ve düşman cinsiyetçi olarak tanımlanabilen insanlar, eşi kendi soyadını almayan bir erkeğe şiddetle tepki gösterirler çünkü onu güçsüz görürler. Robnett, "Önceki araştırmalardan düşman cinsiyet ayrımcılığına sahip kişilerin geleneksel cinsiyet rollerini ihlal eden kadınlara olumsuz tepki verdiğini biliyoruz" diyor Robnett. Bulgularımız, geleneksel olmayan kadının kocalarına da stereotipler uyguladıklarını gösteriyor. "

Robnett, "Bu çalışma, heteroseksüel romantik ilişkilerdeki gelenekler ile erkekleri tercih eden iktidar yapıları arasındaki bağa değinen başka birçok kişiye katılıyor" diyor. Ona göre “Evlilik soyadı geleneği sadece bir geleneğin ötesinde, ayrıcalıklı erkeklere rağmen tartışmasız kalan cinsiyet rolleri normlarını ve ideolojilerini yansıtıyor. "

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Robnett RD et al. Does a Woman’s Marital Surname Choice Influence Perceptions of Her Husband? An Analysis Focusing on Gender-Typed Traits and Relationship Power Dynamics. Sex Roles, 2017; DOI: 10.1007/s11199-017-0856-6 

Sedef Hastalığı ve Diyabet İlişkisi

05 Aralık 2017

Sedef hastalığı, iltihaplanmanın cilt hücrelerinin normalden hızlı çoğalmasına neden olduğu bir bağışıklık sistemi hastalığıdır. Bu hücreler derinin yüzeyine ulaştığında ve ölürken, gümüşi pullarla kaplı yükseltilmiş kırmızı lekelere neden olurlar. Genellikle kafa derisi, dizler, dirsekler, eller ve ayaklarda görülür, ancak sırt üstü, yüz, cinsel organlar, çiviler ve diğer yerler de görülebilir. Amerikan Dermatoloji Akademisi, sedef hastalığının 7.5 milyon Amerikalıyı etkilediğini tahmin ediyor. Sedef hastalığında görülen iltihaplanmanın insülin direncini arttırdığı biliniyor ve sedef hastalığı ve şeker hastalığı, benzer genetik mutasyonları paylaşıyor. Sedef hastalığının yüksek diyabet oranları ile ilişkili olduğu biliniyor, ancak hastalığın şiddetinin hastanın diyabet geliştirme riskini nasıl etkilediği spesifik olarak incelenmemişti.

Yüzde 10 BSA İle Yüzde 64’lük Risk Artışı

Pennsylvania Üniversitesi'nden Perelman Tıp Fakültesi'nden araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir araştırmaya göre sedef hastalığı olan insanlar, sedef hastalığı olmayanlara göre tip 2 diyabet geliştirmek için daha yüksek bir risk altındadır ve risk, hastalığın ciddiyetine göre çarpıcı bir şekilde artmaktadır. Bu çalışmada vücut ağırlığı gibi geleneksel risk faktörlerinden bağımsız olarak vücutlarının yüzde 10'unu kaplayan hastalık olan sedef hastalarının yüzde 64'ünün sedefsiz hastalardan daha fazla şeker hastalığı geliştirdiği tespit edildi. Çalışmanın bulguları dünya çapında sedef hastalığı olan kişilere uygulanırsa yılda 125.550 yeni diyabet vakasına denk düşmektedir.

Sedef hastalığının şiddetini ölçmek için araştırmacılar, psoriyazis ile kaplanan vücudun yüzdesini ölçen vücut yüzey alanını (BSA) kullandı. Bir Birleşik Krallık veri tabanı kullanarak genel pratisyenleri sedef hastalığından etkilenen BSA için sorguladılar ve dört yıllık sürede sedef hastalığı olan 8124 ve sedef hastalığı bulunmayan 76.599 yetişkin hakkındaki verilere bakarken ve örnekleri yaş, cinsiyet farklılıklarını hesaba katarak incelediler.

Her Yüzde 10’luk BSA’da Yüzde 20’lik Risk Artışı

BSA'sı % 2 veya daha az olan hastalarda diyabet gelişimi için göreceli 1.21 riskine rastlandı; bu da riskleri sedef hastalığı olmayanlardan% 21 daha yüksek demek oluyor. BSA değeri% 10 veya daha fazla olan hastalarda ise bu risk önemli ölçüde artmıştır. Buna göre ortalama olarak, 1.000 kişiden 5,97'si belirli bir yılda diyabet olacaktır. BSA oranı yüzde 10'dan fazla olan hastaların nüfusunda, bu sayı 1.000 kişi başına 12.22'ye yükselir. Bu grubun riski sedef hastalığı olmayan hastalara göre% 64 daha yüksek olarak. Dahası, BSA'nın ilk yüzde 10'unun ötesinde her yüzde 10'luk bir artış için göreli riskin yüzde 20 oranında arttığını tespit ettiler. Başka bir deyişle, yüzde 20 BSA'lı hastalar tip 2 diyabet geliştirme riski neredeyse yüzde 84 daha yüksekti, yüzde 30 BSA hastaları yüzde 104 daha yüksek bir risk altındaydı vb.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wan MT et al. Psoriasis and the Risk of Diabetes: A Prospective Population-Based Cohort Study.. Journal of the American Academy of Dermatology, 2017; DOI: 10.1016/j.jaad.2017.10.050 

Dikkat Artınca İstek de Artıyor

01 Aralık 2017

İstek ve dikkat arasındaki ilişkinin uzun süredir yalnızca bir yönde çalıştığı düşünülmekteydi, yani bir kişi bir şeyler arzuladığında dikkatini üzerine odaklar. Yapılan yeni bir araştırma bu ilişkiyi başka yollarla da ortaya koyuyor: Bir kişinin arzulanan bir nesneye odaklanması, nesneyi daha fazla istemesini sağlıyor. Pazarlamada, bir ürünün arzu edilen yönüne fazlaca odaklanan reklamlar izleriz örneğin belirli bir marka pastayı satmak için reklamlarda onun en çok arzu edilen kısmına odaklanılır.  Bulgular, reklamın benzer bir üründe ilgi gördüğünü gösteren kişilere yönelik olabileceğini gösteriyor, örneğin kek reklamını bir pastacılık şovu sırasında oynatmak gibi.

Odağı Daraltmak ve Genişletmek

Araştırmacılara göre klinisyenler de, hastalarında egzersiz yapmak veya dengeli bir diyet yapmak gibi sağlıklı faaliyetler üzerinde daha güçlü bir odaklanma geliştirmelerine yardımcı olabilirler. Geçmişte yapılmış olan araştırmalardan birine göre, mutluluk ve sevinç gibi olumlu duygular kişinin odağını genişletirken, tiksinti ve korku gibi negatif duygular aksini yapar, yani kişinin odağını daraltır. Korkuyu, arzudan oldukça farklı olarak betimlesek de elde edilen bulgular, bu farklı duyguların ortak bir özelliğe sahip olduğunu gösteriyor: Her ikisinde de odağımız benzer şekilde daralıyor. Bulgular, bu duyguların - korku (olumsuz) ve arzunun (pozitif) - atalarımızın dikkatini daraltan evrimsel arayışlarla ilişkili olduğu fikrine da uymaktadır.

Bir kişinin güçlü bir arzusu varsa, araştırmalar bu olumlu duygunun kendilerine geniş bir ilgi alanı oluşturacaklarını söylüyor. Bu araştırma da, arzunun etrafında daha yararlı bir davranış geliştirdiğimizi gösteriyor: zihinsel enerjimizi önemli nesne üzerine odaklıyoruz, korkuda olduğu gibi.

Çalışma Nasıl Uygulandı?

Çalışmaya katılanlara sıradan öğelerle karıştırılan tatlı görüntüleri gösterildi. Görüntü bir yönde eğilmişse onlara verilen oyun kolunu çekilmeleri ve ters yönde eğilmişse kolu ileri doğru itmeleri talimatı verildi. Araştırmacılar, her birinin tepki süresini kaydetti. Tatlı görüntülerini çekmek için en hızlı tepki veren katılımcıların odaklarının daralmış olduğu görüldü. Yanıtlar sıradan objeler ve odağı geniş olan katılımcılar için için çok daha yavaştı bu da daralmış odağın tatlılara olan arzuyu arttırdığı, ancak bu etkinin günlük nesneler için görülmediğini gösteriyor.

Çalışma, tepki süresini ölçmek için tatlı resimleri kullandı; çünkü bu tür görüntülerin, büyük olasılıkla evrimleşmiş yüksek yağlı, yüksek kalorili gıdalar aramak için bir motivasyon nedeniyle bireylerde arzuyu artırdığı gösterildi.

BRCA Mutasyonunda Cerrahi Öncesi Genetik Tanının Önemi

30 Kasım 2017

BRCA mutasyonunun günümüzde meme kanseri için önemli bir risk faktörü olduğu bilinmekte ve hatta bu mutasyona sahip bireylerde koruyucu olarak cerrahi işlem yapılabilmektedir. Güney Kore’de çok merkezin dahil olduğu yeni bir araştırmada, BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamana göre meme kanserine sahip mutasyon taşıyıcılarının cerrahiye karar verme durumları değerlendirildi. İkinci amaç olarak ise cerrahi tedavi sonrasında meme kanseri sonuçlarını incelemekti.

Yapılan bu çalışma, invaziv meme kanseri tanısı alan, BRCA mutasyonu için test edilen ve 2004 ile 2015 yılları arasında Seoul, Samsung Medical Center'da primer cerrahi ile tedavi edilen 164 hastanın retrospektif bir çalışmasıydı. Ameliyat türleri ve BRCA test sonucunun zamanlaması gözden geçirildi. BRCA mutasyonuna sahip meme kanseri hastalarının cerrahi karar verme yöntemlerini BRCA mutasyon durumunu öğrendikleri zamanlamaya göre incelediler.

Ameliyattan Önce BRCA Tayini Cerrahi Yöntem Kararını Etkileyebilir

Araştırmada elde edilen bulgulara göre cerrahi öncesi BRCA test sonuçlarını yalnızca 15 (% 9.1) hasta biliyordu; 149'u (% 90.9) ameliyat sonrası sonuçları öğrendi. Tek taraflı kanserli hastalarda ameliyattan önce BRCA mutasyon statüsü bilinen gruplar ile ameliyat öncesi BRCA durumu bilinmeyen gruplar arasında anlamlı farklılık vardı (p = 0.017). İpsilateral meme tümörü rekürrensi olan (p = 0.765) ve karşı taraf meme kanseri (p = 0.69) olan cerrahi tipler arasında ise anlamlı bir fark gözlenmedi.

Cerrahi öncesi genetik tanıya sahip olmak, meme kanseri olan BRCA mutasyon taşıyıcılarında tek taraflı mastektomiyi veya bilateral mastektomiyi seçmek için cerrahi karar üzerinde etkili olabilir. İlk cerrahiden sonra BRCA mutasyon durumu hakkında bilgi edinmek bu hastalar için ilave ameliyatlara neden oldu. Bu nedenle, cerrahi seçime katılmadan önce genetik danışmanlık ve genetik testlerin yapılması ve meme kanseri riski yüksek hastalar için tedavi stratejilerinin geliştirilmesi önemlidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Park S et al. Genetic Diagnosis before Surgery has an Impact on Surgical Decision in BRCA Mutation Carriers with Breast Cancer. World J Surg. 2017 Nov 16. doi: 10.1007/s00268-017-4342-7. [Epub ahead of print]

Tip 2 Diyabete Karşı Diyet

30 Kasım 2017

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi'nin son tahminlerine göre, 2050 yılına kadar her üç Amerikalıdan birinde tip 2 diyabet gelişecek. Raporlar, klinik olarak önemli kilo kaybından önce kalori alımını önemli ölçüde kısıtlayan bariatrik kilo kaybı cerrahisi geçiren birçok hastada hastalığın hafifletildiğine işaret ediyor.

Yeni bir çalışmada, Yale liderliğindeki bir araştırma ekibi, çok düşük bir kalorili diyetin hayvan modellerinde tip 2 diyabeti nasıl hızla tersine çevirebileceğini ortaya çıkarıyor. Araştırmacılara göre, insanlarda doğrulanırsa, bu yaygın kronik hastalığın tedavisinde potansiyel yeni ilaç hedefleri öngörülebilir.

Araştırma ekibi, normal alımın dörtte birinden oluşan çok düşük kalorili diyetin (VLCD) tip 2 diyabetli bir kemirgen modelindeki etkilerini araştırdı. Geliştirdikleri yeni, kararlı (doğal olarak oluşan) izotop yaklaşımı kullanarak, araştırmacılar, karaciğerin artmış glikoz üretimine katkıda bulunan bir dizi metabolik süreci izledi ve hesapladılar. PINTA olarak bilinen yöntem, araştırmacıların, karaciğerdeki insülin direncine ve karaciğere glikoz üretim oranlarının artmasına katkıda bulunabilecek anahtar metabolik akımların kapsamlı bir setini incelemelerine izin verdi.

Üç Mekanizma Ön Plana Çıkıyor

Bu yaklaşımı kullanarak araştırmacılar, VLCD'nin diyabetik hayvanlardaki kan şekeri konsantrasyonlarını hızla düşürmesinin çarpıcı etkisinden sorumlu üç ana mekanizmayı saptadı. Karaciğerde, VLCD, glikoz üretimini, 1) laktat ve amino asitlerin glükoza dönüştürülmesini azaltarak; 2) karaciğer glikojeninin glikoza dönüşüm oranını azaltarak ve 3) yağ içeriğini düşürerek azaltır ve karaciğerin insüline tepkisini artırır. VLCD'nin bu olumlu etkileri sadece üç gün içinde gözlemlendi.

Araştırmacılar için yapılacak bir sonraki adım, bulguların bariatrik ameliyat geçiren veya çok düşük kalorili diyetler kullanan tip 2 diyabetik hastalarda teyit edilmesi olacaktır. Ekip şimdiden insanlarda PINTA metodolojisini uygulamaya başladı. İnsanlarda teyit edildiği takdirde bu sonuçlar, bize tip 2 diyabetli hastaları daha etkili şekilde tedavi etmek için yeni ilaç hedefleri sağlayacaktır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Perry RJ. et al. Mechanisms by which a Very-Low-Calorie Diet Reverses Hyperglycemia in a Rat Model of Type 2 Diabetes. Cell Metabolism, November 2017 DOI: 10.1016/j.cmet.2017.10.004

Mutlu Müzik Dinlemek Sıra Dışı Düşünmeyi Kolaylaştırıyor

29 Kasım 2017

Yaratıcılık, bilimsel, teknolojik ve kültürel yeniliğin arkasındaki itici güçtür ve 21. yüzyılın en önemli yetkinliklerinden biri olarak kabul edilebilir. Karmaşık ve hızla değişen dünyada karşılaştığımız sorunlar her zamankinden daha yaratıcı düşünmeyi gerektirir. Yaratıcı kognisyonu arttırmak için çeşitli araçlar araştırılmıştır. Orta çağda yaratıcılık, ilahi ilham sahibi kişiler için ayrılmışken, rönesans döneminde, bazı insanların, dahi zihinlerin, sonunda yaratıcı düşünme kabiliyeti düşünüldü. Araştırmalar, yaratıcı düşüncenin, yalnızca birkaç zekaya sahibi doğuştan yeteneğe ibaret olmadığını, normatif bilişsel işlevselliğin doğasında olduğunu ve temel bilişsel süreçlerle ilişkili olduğunu göstermiştir. Önemli bir nokta, yaratıcı bilişin kolaylaştırılabileceği gösterilmiştir. Geçmiş yıllarda yaratıcılığı artırmak için çeşitli araçlar geliştirilmiş ve test edilmiştir. Müziğin kognisyon üzerindeki olumlu etkisini gösteren daha önceki bilimsel araştırmalara ve müzik deneyiminin müzik yetenekleriyle ilgisi olmayan bilişsel işlevler üzerindeki etkisine artan bir bilimsel ilgi olmasına rağmen, Müzik dinlemenin yaratıcı kognisyon üzerindeki etkisi, büyük oranda keşfedilmemiş olarak kalmıştır.

Yeni bir çalışmada, yaratıcı kognisyonu optimize etmek için müzik dinlemenin potansiyel etkisine ışık tutmak amaçlandı. Bu çalışmada, bir sessizlik kontrol koşuluyla karşılaştırıldığında, belirli müzik türlerini (ruh hali ve uyanışta değişen klasik müzik alıntıları classical music excerpts varying on mood and arousal) dinlemenin, yaratıcı kognisyonu kolaylaştırıp artırmadığını, divergent ve convergent yaratıcılık görevlerle deneysel olarak test edildi.

Müzik Yaratıcılık İlişkisi

Araştırmacılar çalışmaya, 121’i kadın ve ortalama yaşları 22,3 olan toplam 155 kişiyi dahil ettiler.  İçerik değişkenleri olarak yaratıcı performans (sıra dışı-“divergent” düşünme, yakınsak-“convergent” düşünme) ve konular arası değişken olarak müzik durumu (mutlu, üzgün, sakin, endişeli, sessizlik) ile 2 x 5 karma ölçüt tasarımı kullanıldı. Çalışmada, sıradışı yaratıcılık görevini yerine getirirken, "mutlu müzik"i dinleyen katılımcılarda yaratıcılık, görevi sessizce gerçekleştiren katılımcılardan daha yüksek oldu. Yakınsak yaratıcılık için müzik etkisi gözlenmedi.

Bilimsel katkının yanı sıra, mevcut bulguların pratik anlamda da önemli sonuçları olabilir. Müzik dinleme, günlük yaşama kolayca entegre edilebilir ve yaratıcı düşünceye ihtiyaç duyulduğunda, çeşitli bilimsel, eğitimsel ve organizasyonel ortamlarda yaratıcı kognisyonu verimli bir şekilde kolaylaştırmak için yenilikçi bir araç sağlayabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ritter SM, Ferguson S (2017) Happy creativity: Listening to happy music facilitates divergent thinking. PLoS ONE 12(9): e0182210.

Balık Yağı Artrit Tedavisinde Etkili mi?

28 Kasım 2017

Artrit, sık rastlanan ve engelliliğin önde gelen bir nedenidir. Artrit eklemleri enflamasyon yoluyla ya da kıkırdak dejenerasyonu yoluyla etkiler. Artritin, romatoid artrit (RA) ve osteoartrit olmak üzere iki yaygın tipi olup, her ikisi de eklem ağrısı, sertlik ve hareketlilik sorunlarına neden olabilir. RA, bağışıklık sistemindeki bir sorundan kaynaklanan enflamatuar bir eklem hastalığıdır. Osteoartrit ise eklem kıkırdağı ve kemikleri etkileyen dejeneratif bir durumdur. Morina balığı karaciğer yağı ve balık yağı, DHA (dokosaheksaenoik asit) ve EPA (eikozapentaenoik asit) olmak üzere iki tür omega-3 yağ asidi içerir. EPA ve DHA'nın enflamasyonu azalttığını gösterilmiştir. Yağ asitlerinin enflamasyonu azaltmada rolü, RA tedavisine yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Balık yağının osteoartrit tedavisinde rol oynayıp oynamadığı araştırılmıştır.

2012 yılında yayınlanan bir incelemede , artrit tedavisi için balık yağının yararları ile ilgili yapılmış önceki çalışmalar incelenmiştir. Özellikle, eklem şişlik ve ağrıların azaltılmasında EPA ve DHA'nın rolü araştırılmıştır. Çalışmada, deniz kaynaklı EPA ve DHA'nın eklem şişliği ve ağrı üzerinde olumlu bir etkisi olduğunu gösteren tutarlı kanıtlar ortaya koymuştur.  Ayrıca, bu omega-3 yağ asitlerinin, RA'nın başka bir semptomu olan eklemlerde sabah sertliğinin iyileşmesine yardımcı olduğu gösterilmiştir. 2016'da yapılan bir araştırmada ise, günlük omega-3 takviyesinin RA üzerinde olumlu bir etkisi olduğu ve analjezik ilaç ihtiyacını azalttığı bulunmuştur. Mevcut bilimsel kanıtların 2015 yılındaki incelemesine göre, çok sayıda hayvan çalışmaları, balık yağının osteoartrit için bir tedavi olarak umut vaat ettiğini göstermektedir. Bununla birlikte, incelemede balık yağının insanlarda osteoartrit için etkili bir tedavi olup olmadığının kesin olarak söylenebilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Balık yağı, kan dolaşımında bulunan bazı yağları azaltmaya ve kan basıncını düşürmeye de yardımcı olabilir. Ayrıca, depresyon tedavisinde anti-depresanların yanında iyi çalıştığı bulunmuştur.

Balık Yağında Ne Var?

Temel Omega 3'leri elde etmenin en iyi yolu, soğuk su yağlı balığı yemektir. Balık yağı, uskumru, ton balığı, ringa balığı, somon, morina balığı karaciğeri gibi yağlı balıklardan yapılan bir diyet ekidir. Ayrıca, demir, kalsiyum, vitaminler B, A ve D de dahil olmak üzere az miktarda vitamin ve mineral içerir. Balık yağı, yalnızca preslenmiş morina karaciğerlerinden gelen yağ içeren morina karaciğeri yağından farklıdır. morina balığı karaciğer yağı A ve D vitamini balık yağı yerine çok daha yüksek miktarda içerir. Bu vitaminler genellikle sağlıklıdır, ancak büyük miktarlarda tüketildiğinde zararlı olabilir. Artrit için balık yağı veya morina karaciğeri yağı kullanan insanlar, faydalı olabilmesi için yeterli miktarda omega-3 yağ asidi kazanmak için büyük miktarlarda ihtiyaç duyarlar. Bu nedenle, zararlı A ve D vitamini seviyelerine girmeden büyük dozlar tüketebileceğinden, morina karaciğeri yağı yerine balık yağı omega-3'ün daha iyi bir kaynağıdır.

Artrit Vakfı, Hem RA hem de osteoartrit için, günde iki kez 2,6 grama kadar balık yağı önermektedir. En fazla yararı elde etmek için, EPA ve DHA'nın aktif içeriklerinin en az % 30'unu içermesi önemlidir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

  • About arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/about-arthritis/
  • Best fish for arthritis. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/arthritis-diet/best-foods-for-arthritis/best-fish-for-arthritis.php
  • Boe, C., & Vangsness, C. T. (2015, July). Fish oil and osteoarthritis: Current evidence. American Journal of Orthopedics, 44(7), 302–305. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26161757
  • Fish oil. (n.d.). Retrieved from http://www.arthritis.org/living-with-arthritis/treatments/natural/supplements-herbs/guide/fish-oil.php
  • Miles, E. A., & Calder, P. C. (2012, June). Influence of marine n-3 polyunsaturated fatty acids on immune function and a systematic review of their effects on clinical outcomes in rheumatoid arthritis. British Journal of Nutrition, 107(Suppl 2), S171–S184. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/22591891
  • Rajaei, E., Mowla, K., Ghorbani, A., Bahadoram, S., Bahadoram, M., &, Dargahi-Malamir, M. (2016, July). The effect of omega-3 fatty acids in patients with active rheumatoid arthritis receiving DMARDs therapy: Double-blind randomized controlled trial. Global Journal of Health Science, 8(7), 18–25. Retrieved from https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4965662/

Emzirmek Astım ve Alerjiye Karşı Koruyucu Mu?

28 Kasım 2017

Emzirmenin astım ve alerji gelişme riski üzerindeki etkisi uzun süredir tartışılmaktadır. Yakın tarihli bir çalışmada, Uppsala Üniversitesi araştırmacıları, emzirmenin aslında saman nezlesi ve egzama geliştirme riskini artırabileceğini ancak astım riskinde belirgin bir etkisi olmadığını göstermektedir. Sonuçlar, Alerji ve Klinik İmmünoloji Dergisinde yayınlandı. Astım ve alerji geliştirme riski, genlerinize, çevre ve yaşam tarzı faktörlerine bağlıdır. Bilim dünyasında sigara içmek gibi çeşitli risk faktörleri zaten iyi bir şekilde anlaşılmıştır. Bununla birlikte, emzirmeye ilişkin çalışmalar tutarsız sonuçlar vermiştir. Birçok çalışma, emzirmenin astım ve alerjiye karşı koruyucu bir etkiye sahip olduğunu önerirken, diğer çalışmalar riskinin arttığını bildirmiştir.

Yeni bir çalışmada, emzirmenin astım, saman nezlesi ve egzama üzerindeki etkisi incelendi. Bu çalışma İngiltere'deki 330.000'den fazla orta yaşlı bireyin bildirdiği verileri içeriyor ve bugüne kadar yapılan en büyük çalışma olma özelliği taşıyor.

Saman Nezlesi ve Egzema Riski Artıyor, Astımla İlişkisi Gösterilememiş

Çalışmaya liderlik eden Uppsala Üniversitesi İmmünoloji, Genetik ve Bilim Departmanı araştırmacısı Weronica Ek, "Çalışmamızda emzirilen bebeklerde saman nezlesi ve egzama gelişme riski daha yüksek bulundu, ancak emzirmenin astım üzerinde herhangi bir etkisi bulunamadı" diyor. Verilere göre ayrıca artan sosyoekonomik statünün astım riskini düşürürken, saman nezlesi riskini arttırdığını da gösteriyor. Bu sonuçlar, daha temiz bir çevrede yetişmenin, erken çocukluk döneminde mikroorganizmalara maruz kalınmaması nedeniyle alerji teşhisi konma riskinin arttığı "hijyen hipotezi" ile uyumludur. Bu çalışma aynı zamanda yüksek vücut kitle indeksinin astım, saman nezlesi ve egzama riskini arttırdığını, buna karşılık doğum ağırlığı yüksek olan bireylerde riskin azaldığını da göstermektedir.

Gözlemsel Bir Çalışma Olduğu Unutulmamalı

Bu çalışmanın klinik tavsiyelerin yapılmasına izin vermeyen gözlemsel bir çalışma olduğunu unutmamak önemlidir. Bu tür araştırmalarda, gözlemlenen etkilerin gerçek sebepleri olan araştırmacıların bilgi sahibi olmadığı temel faktörler olabilir. Örneğin, araştırılmış hastalıklara sahip olan anneler, çalışmanın bulgularını etkileyebilecek şekilde emzirmek veya emzirmemek için tavsiye almış olabilirler. Emzirmenin, bebeğin sağlığı üzerinde olumlu etkisi olduğu iyi bilinmektedir. Emzirmeyi astım veya alerji gelişme riski üzerinde koruyucu bir etki görmese de, bu sonuçlar, emzirmeyi önermek veya cesaretlendirmek için kullanılmamalıdır, zira bu çalışmada sadece emzirmenin alerji ve astım üzerindeki etkileri araştırılmaktadır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Ek WE et al. Breastfeeding and risk of asthma, hay fever and eczema. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 2017; DOI: 10.1016/j.jaci.2017.10.022

OSA Alzheimer Riskini Azaltıyor

27 Kasım 2017

Alzheimer hastalığı, yaklaşık beş milyon yaşlı Amerikalıyı etkileyen nörodejeneratif bir hastalıktır. Obstrüktif uyku apnesi (OSA) ise daha yaygın olup, OSA'nın tanımlanmasına bağlı olarak yaşlıların yüzde 30 ila 80'inde görülmektedir. Şimdiye kadar yapılmış olan birçok çalışma, uyku bozukluklarının Alzheimer için risk taşıyanlarda amiloid birikintilerine katkıda bulunabileceğini ve bilişsel düşüşü hızlandıracağını ileri sürdü. Ancak OSA ve Alzheimer, risk faktörlerini paylaştığından ve ortak bir şekilde var oldukları için şu ana kadar bu ikisi arasındaki nedensellik doğrulanamadı.

ABD merkezli yeni bir çalışmanın amacı, OSA şiddeti ile Alzheimer biyolojik belirteçlerindeki değişiklikler arasındaki boylamasına incelemekti. Özellikle OSA'lı sağlıklı yaşlı katılımcılarda amiloid birikimlerin zamanla artıp artmadığı da incelendi. Çalışmaya, standart testlerle ve klinik değerlendirmelerle ölçülen normal bilişe sahip, 55-90 yaş arası 208 katılımcı dahil edildi. Katılımcılardan hiçbiri bir uyku merkezi tarafından yönlendirilmedi, uyku apnesini tedavi etmek için sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) kullandı, depresyondaydı ya da beyin işlevlerini etkileyebilecek bir tıbbi duruma sahipti.

OSA’da Amiloid Birikimi

Çalışma, katılımcıların yarıdan fazlasının OSA'ya sahip olduğunu ve hafif OSA'lıların yüzde 36.5 ve orta ila şiddetli OSA'sı olanların yüzde 16.8 olduğunu ortaya koydu. Toplam çalışma örneğinden 104’ü iki yıllık uzunlamasına bir çalışmaya katıldı ve bu çalışmada OSA şiddeti ve BOS A 42 seviyelerinde zamanla azalma arasında bir korelasyon bulundu. Yazarlar bu bulgunun beyindeki amiloid birikiminde bir artış ile uyumlu olduğunu söyledi; bulgu, amiloid PET uygulanan katılımcıların alt kümesinde doğrulandı ve OSA'lılarda amiloid yükte artış olduğunu gösterdi. Şaşırtıcı bir şekilde, çalışma OSA şiddetinin bu sağlıklı yaşlı erişkinlerde bilişsel bozulmayı öngördüğünü bulmadı. Araştırmacılar bu değişikliklerin Alzheimer’ın preklinik evrelerinde gerçekleştiğini öne sürüyor. Amiloid yük ile biliş arasındaki ilişki muhtemelen doğrusal değildir ve ek faktörlere bağlıdır. Bu çalışma bulgusu, çalışmanın nispeten kısa süreli, yüksek eğitim alan katılımcılara yapılması ve bilişsel yeteneklerdeki değişiklikleri ayırt etmede başarısız testlerin kullanılmasına bağlanabilir.

Araştırmacılar, bu bilişsel olarak normal yaşlı katılımcılarda bulunan OSA prevalansının yüksek olduğunu buldular ve onlara göre Alzheimer patolojisinin bu erken evrelerinde OSA ve amiloid yük arasındaki bağlantı sebebiyle, CPAP, diş operasyonları, pozisyon terapisi ve uyku apnesi için diğer tedaviler ile birçok yaşlı erişkinde bilişsel bozukluk ve demans ertelenebilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sharma RA. et al. Obstructive Sleep Apnea Severity Affects Amyloid Burden in Cognitively Normal Elderly: A Longitudinal Study.. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 2017; DOI: 10.1164/rccm.201704-0704OC

Balıklar Bağışıklık Sisteminin Nasıl Evrimleştiğine Işık Tutuyor

26 Kasım 2017

İngiltere'nin East Anglia Üniversitesi'nden (UEA) ve Kanada'nın Dalhousie Üniversitesi’nden bilim adamları, Guppy balıklarının (Poecilia reticulata), MHC (Major Histocompatibility Complex) genleri olarak bilinen bağışıklık genlerini inceleyerek hayatta kalmaya nasıl adapte olduklarını incelediler. Guppy'lerin her bir bölgede bu genlerine ince ayar yaptığını, farklı çevrelere uyum sağladıklarını ve hayatta kaldıklarını buldular. Öte yandan bu geniş adaptasyona rağmen, balıklardaki bazı genler on milyonlarca yıllık kritik işlevlerini sürdürüyorlardı.

Guppy’ler, Güney Amerika, Trinidad ve Tobago'ya özgü küçük, renkli balıklardır. Omurgalıların ekolojisini ve evrimini araştırmak için oldukça uygun örneklerdir. MHC genleri, insanlar da dahil olmak üzere omurgalılarda bağışıklık sisteminde önemli bir savunma hattıdır, çünkü parazitler omurgalı barınaklardan daha hızlı gelişirler, bağışıklık genleri parazitlere ayak uydurmak ve enfeksiyonları önlemek için oldukça çeşitlilik göstermelidir. MHC genleri, hücrelerin dış yüzeyi üzerinde bulunan protein yapıları üretmektedir, bunların her biri vücuda bulaşmaya teşebbüs eden bir parazitin veya patojenin belirli bir bölümünü sunmaktadır. Proteinin özel şekli, hangi parazitleri tanıdığını belirler ve enfeksiyonu önlemek için bağışıklık sistemine sinyal gönderir.

Parazitlerin Evrimi ile Genlerin Evrimi Yarışıyor

Araştırmacılar çalışmada, Trinidad, Tobago, Barbados ve Hawaii'deki 59 guppy popülasyondaki MHC genetik çeşitliliğine baktılar. Yüzlerce farklı bağışıklık türevi buldular, ancak "alel" olarak adlandırılanlar, daha az sayıda işlevsel grup veya "süpertip" olarak kümelenmiş görünmekteydi. Her üst tip, konukçuyu spesifik bir parazit grubuna karşı koruyordu ve bu süper tipler, konuma bakılmaksızın, popülasyonlar ve türler arasında ortaktı. Bununla birlikte, bir süpertipi oluşturan alleller, parazitlerin hızlı evrimini takip eder ve hızla evrimleşirler. Bu alleller, her popülasyona özgüydü ve bu popülasyondaki ev sahibine saldıran belirli (yerel) parazitlerin bağışıklık yanıtının" ince ayarına yardımcı oluyorlardı.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların, insanların neden şempanzelerinkiyle neredeyse aynı olan bazı bağışıklık genlerine sahip olduğunu açıklamaya yardımcı olduğunu belirttiler. Yaptıkları çalışmanın bağışıklık sisteminin evrimsel genetiğini anlamak için atılmış önemli bir adım olduğunu ve diğer birçok organizmanın daha önceki çalışmalarında gözlemlenen şaşırtıcı gözlemlerin bazılarını açıklamaya yardımcı olabileceğini de eklediler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Jackie Lighten, Alexander S. T. Papadopulos, Ryan S. Mohammed, Ben J. Ward, Ian G. Paterson, Lyndsey Baillie, Ian R. Bradbury, Andrew P. Hendry, Paul Bentzen, Cock van Oosterhout. Evolutionary genetics of immunological supertypes reveals two faces of the Red Queen. Nature Communications, 2017; 8 (1)

GBM’de Radyolojik Değerlendirmenin Önemi

25 Kasım 2017

Glioblastomadaki manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) değerlendirilmesi zor olabilir. Bu sebeple yeni klinik çalışmalarda değerlendirici hatasını en aza indirmek için tek bir merkezi laboratuarda yapılan değerlendirmeler kullanılmaya başlandı. Tekrarlayan glioblastomaya sahip hastalarda yapılan CABARET çalışmasında, hastanelerde değerlendirilen hastalık durumu ve daha sonra körleştirilmiş merkez uzman tarafından yapılan radyolojik inceleme karşılaştırıldı.

Hastalık durumunun lokal ve merkezi değerlendirilmesi için MRG sonuçları ve belirlenen zaman noktalarında klinik durum kullanıldı. Klinik durum lokal olarak belirlendi. Her iki değerlendirmede de Nöro-Onkolojide Yanıt Değerlendirme (RANO) kriterleri kullanıldı. Progresyonsuz sağkalım (PFS) ve yanıt oranları için lokal ve merkezi değerlendirmeler karşılaştırıldı. Merkezi gözden geçirme progresyon tarihleri ​​için aradaki değişkenlik değerlendirildi.

PFS Açısından Anlamlı Fark Görüldü

Merkezi gözden geçirme, değerlendirilebilir 89 hastanın (n = 40) % 45'inde daha kısa PFS ile sonuçlandı. Medyan PFS 3.9 aya (lokal) karşılık 3.6 ay (merkez) olarak ölçüldü (HR: 1.5,% 95 güven aralığı 1.3-1.8, p <0.001). Yanıtlar daha sık olarak lokal değerlendirmede saptanırken (n = 16,% 18) merkezi olarak daha az belgelendi (n = 11,% 12). 120 hastanın yedisi, lokal olarak belirlenmiş progresyon olmadığı için merkezi belirlenen progresyon sonrası 6 aydan uzun süre çalışmaya devam etti. Merkezi çalışan 3 ayrı gözden geçiren tarafından incelenen taramaların% 33'ü progresyon tarihi ile tamamen uyumluydu.

Lokal ve merkezi PFS tarihleri ​​arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olsa da, 0.3 aylık medyan fark oldukça küçüktür. Merkezi incelemedeki değişkenlik önceki çalışmalarla uyumludur ve bu bağlamda MRG yorumlamasındaki zorlukları vurgulamaktadır. Hastaların küçük bir kısmı, merkezi olarak belirlenen progresyon tarihinin çok ötesinde tedaviden yarar sağladı, bu da radyolojik sonuçlarla birlikte klinik durumun da önemli bir yol gösterici olduğunu tekrar kanıtlamış oldu.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Field KM et al. Comparison between site and central radiological assessments for patients with recurrent glioblastoma on a clinical trial. Asia Pac J Clin Oncol. 2017 Nov 8. doi: 10.1111/ajco.12806. [Epub ahead of print]

Video Oyunları Olasılıklı Öğrenmeyi Geliştiriyor

24 Kasım 2017

Son zamanlarda yapılan araştırmalar, video oyunları oynamanın birçok bilişsel faydayla ilişkili olduğunu ileri sürmektedir. Bununla birlikte, özellikle oyun araştırmalarında keşfedilmemiş bir alan olan olasılıklı sınıflandırma öğrenmeyle ilgili, bu tür etkilere aracılık eden sinirsel mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir. Olasılıklı sınıflandırma öğrenme (Probabilistic categorization learning), deklaratif ve non-deklaratif bellek arasındaki eşgüdümlü etkileşimi gerektirir. Son 20 yılda kanıtlar, olasılıklı öğrenmenin farklı anatomik ve fonksiyonel olarak ayrılmış bellek sistemlerini içerdiğini göstermiştir. Bu sistemlerin rekabetçi veya işbirliğine dayalı bir şekilde etkileşip etkileşmediği tartışılmıştır. Bilişsel kontrol, performans entegrasyonu ve ödül öğrenmeyle ilgili olan beyin bölgeleri, olasılıklı kategorizasyon öğrenme sürecini etkileyen ek faktörleri temsil eder. Deklaratif bellek, daha katı striyumlara bağlı bellek sistemlerinin aksine esnek bilgi edinmeyi destekler ve hipokampüs ile ilgilidir. Hava tahmini görevi (WPT) iyi bilinen bir olasılık öğrenme görevidir. Bu görevde, katılımcılardan, eylemleri için aldıkları geri bildirimlere dayanarak, bir ila üç (dört üzerinden) farklı işaret kartlarını, iki hava kategorisinden birine (yağmur veya güneş) sınıflandırmaları istenir. WPT, deklaratif (hipokampüs aracılı) ve non-deklaratif (bazal gangliyon aracılı) bellek süreçlerinin farklı katkılarını gösteren iyi kurulmuş bir olasılıklı kategorizasyon öğrenme görevidir.

Bir grup araştırmacı, video oyun oyuncularının, oyun oynamayanlarla karşılaştırmalı olarak, olasılıklı sınıflandırma öğrenmenin sinirsel korelasyonlarını araştırmayı amaçlayan bir çalışma yaptılar. Katılımcıları, hava durumu tahmini görevinin değiştirilmiş bir versiyonunu gerçekleştirirken, 3T manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ile taradılar.

Oyunlardaki Güçlü Belirsizlik Öğrenme Yeteneğini Etkiliyor

Davranışsal veriler, özellikle daha güçlü belirsizlik ile karakterize edilen koşullar altında, video oyun oyuncularının daha iyi sınıflandırma performansı için kanıt sağladı. Ayrıca, testten sonra yapılan bir anket, video oyunculardan kart kombinasyonları ve ilgili hava durumu sonuçları hakkında daha fazla deklaratif bilgi kazanmış olduklarını gösterdi. Fonksiyonel görüntüleme verileri, hipokampusta, precuneusta, singulat girusta ve orta temporal girusta, ayrıca oksipital görsel alanlarda ve dikkatle ilgili süreçlerle ilişkili alanlarda video oyuncularının daha güçlü aktivasyon kümelerini ortaya koydu. Bütün bu alanlar birbiriyle bağlantılıdır ve semantik bellek, görsel ve bilişsel kontrol için kritik düğümleri temsil etmektedir. Bunun dışında ve daha önceki çalışmalara uygun olarak her iki grup dikkat ve yönetasel işlevler ile ilgili beyin bölgelerinde, bazal gangliyonlar ve medial temporal lobun bellekle ilişkili bölgelerinde aktivasyon gösterdi.

Bu sonuçlar, video oyunları oynamakla birlikte hipokampal katılımın yanı sıra deklaratif bilgi kullanımını artırabileceğini ve olasılıklı öğrenme sırasında genel öğrenme performansını arttırdığını düşündürmektedir. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sabrina Schenk, Robert K. Lech, Boris Suchan. Games people play: How video games improve probabilistic learning, Behavioural Brain Research 335 (2017) 208–214.

Beynimiz Yeni Şeyler Öğrenirken Büyür mü?

24 Kasım 2017

Sinirbilimciler, onlarca yıldır beynin, bir kişinin yaşamı boyu büyümeye veya hacim artışına ihtiyaç duymadan yeni beceriler öğrenmeye nasıl devam edebildiğini merak ettiler. Kanıtlar, nöronlar ve glial hücreler gibi beyin hücrelerinin sayısının başlangıçtaki öğrenme sürecimizde gerçekten de sayı olarak arttığını, ancak birçoğunun sonunda budanarak yol olduğu veya başka görevlere atandığını gösteriyor. Almanya ve İsveç'teki araştırmacılar, bulgularını geçtiğimiz günlerde yayına çevirdiler. Berlin'deki Max Planck İnsani Gelişme Enstitüsü'nden bir sinirbilimci olan ilk yazar Elisabeth Wenger, "Öğrenimin ilk aşamalarında beyin hacmi hacmi artar ve kısmen veya tamamen renormalize olur" diyor. "Bu, olasılıkları keşfetmek, farklı yapıları ve hücre türlerini çağırmak, en iyi olanı seçmek ve artık ihtiyaç duyulan şeylerden kurtulmak için beynin etkili bir yolu gibi görünüyor"

Beyni yönetmen olarak tanımlayan araştırmacı, yapacağı bir film için seçilen aktörler olarak beyin hücrelerini tanımlıyor: Beyin yeni hücreler oluşturarak adayları çağırıyor ve bu da hacimde makroskopik olarak büyümesine neden oluyor. Beyin daha sonra, onlar için farklı işlevler dener; bunlardan hangisinin en iyi bilgiyi saklayabileceğini ya da taşıyabileceğini görürsünüz. Hangi hücrelerin en verimli şekilde işlev göreceğini anlayan beyin, diğer adayları ise atlar veya onları farklı görevlere atar.

Yeni İşlevler Kazanan Beynin Hacmi Artıyor

Kanıt olarak araştırmacılar, sağ elini kullananların sol eliyle yazmayı ve çizmeyi öğrendiği bir çalışmayı tartıştılar. Bir ay sonra beyin hacmi arttı, ancak üç hafta sonra neredeyse normale döndü. Araştırmacılar, maymunların, sesleri ayırt etmeyi öğrendiği gıdaları veya fareleri almak için bir tırmık kullanmayı öğrendiği diğer çalışmalarda da benzer sonuçlar verdi.

Araştırmacılar, bu teorinin araştırmacıların sinir çalışmalarını nasıl şekillendirdiğini etkileyeceğine inanıyorlar. Wenger, "Bir bakıma, tipik tasarımın gerçekleşen tüm değişiklikleri göstermek için yetersiz olduğunu artık belli ediyor" diyor. "Bu teori, beyin hacmindeki değişiklikleri doğru bir şekilde görüntülemek için daha fazla ölçüm zaman noktasına sahip çalışma tasarımları gerektiğini öneriyor."

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wenger et al. Expansion and Renormalization of Human Brain Structure During Skill Acquisition. Trends in Cognitive Sciences, 2017 DOI: 10.1016/j.tics.2017.09.008

D Vitamini Tip 1 Diyabet İçin Koruyucu mu?

23 Kasım 2017

Tip 1 diyabet, vücudun, kan şekeri seviyelerini düzenleyen hormon olan insülini yeterli miktarda üretmediği bir durumdur. Adacık otoimmünitesi, bağışıklık sisteminin yanlışlıkla pankreasın insülin üreten hücrelerine saldırdığı ve tip 1 diyabet oluşturduğu bir süreçtir. Tip 1 diyabette bağışıklık sistemi, adacıklar olarak adlandırılan Langerhans adacıkları adı verilen pankreatik hücrelere saldırır. Bunlar, beta hücreleri içeren, işlevleri kandaki glikozu saptamak ve gerektiğinde serbest bırakmak olan hücre kümeleridir. Adacıklara karşı verilen bağışıklık saldırısı sonucunda, beta hücreleri, yeterli miktarda insülin üretmede başarısız olur ve kan glikoz düzeylerinin çok yüksek olmasına neden olur. Tip 1 diyabet her yaşta ortaya çıkabilirken, en sık çocukluk çağında görülür.  Önceki araştırmalar düşük D vitamini seviyelerinin tip 1 diyabet riskini artırabileceğini göstermiştir. Bilim adamları vitamin seviyesinin yüksek olmasının tip 1 diyabete karşı koruyucu bir etkiye sahip olup olmayacağını araştırmış ancak çalışmalarının sonuçları çelişkili çıkmıştır.

D Vitamini ile Diyabetten Nasıl Koruyor?

Bir grup araştırmacı, D vitamini ve tip 1 diyabet arasındaki ilişki hakkında daha fazla bilgi edinmek için bir çalışma yaptılar. Spesifik olarak, çocukluk çağındaki vitamin D seviyelerinin adacık otoimmünitesini (IA) etkileyip etkilemediğini araştırdılar. ABD ve Avrupa'da 6 bölgede, tip diyabet (T1D) genetik riski artmış 8676 çocuğu izlediler. Her çocuktan bebeklikten itibaren 3-6 ayda bir, 4 yıla kadar süreyle kan numuneleri aldılar. Bu numuneleri, D vitamini düzeylerini ve adacık otoimmünitesini saptamak için kullandılar. IA'yi, 2 veya daha fazla ziyarette en az bir otoantikor (GADA, IAA veya IA-2A) için pozitiflik olarak tanımladılar. Adacık otoimmünitesi gelişen toplam 376 çocuk ve bu çocukların D vitamini seviyelerini, durumu geliştirmeyen 1,041 çocuğunkiyle karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, D vitamini reseptör geninde bir varyanta sahip olan çocuklar arasında, bebeklik döneminde ve çocukluk çağında daha yüksek D vitamini seviyelerinin, adacık otoimmünitesi geliştirme riskinde azalma ile ilişkili olduğunu buldular. Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, yüksek D vitamini seviyeleri ile adacık otoimmünitesi riskinin azalması arasındaki nedensel ilişki ve etkiyi ispatlamadığını bunun için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Norris et al. Plasma 25-Hydroxyvitamin D Concentration and Risk of Islet Autoimmunity, Diabetes 2017 Oct; db170802.

İPF’de Gen Ekspresyon Analizleri

22 Kasım 2017

Kronik ve ölümcül fibrotik akciğer hastalığı olan idiyopatik pulmoner fibrozisin (İPF) klinik seyri oldukça değişkendir. Ortalama sağ kalım yaklaşık 3 yıl olmakla birlikte, 5 yıl ve üzeri bir sürede akciğer fonksiyonlarının yavaş, sürekli bir şekilde kaybedilmesinden, hızlı bir ilerleyici ve tanı sonrası 1-3 yıl içinde ölüme kadar değişir. İPF'nin tipik olarak yavaş ilerleyen seyri, akut alevlenme (AEİPF) olarak adlandırılan ve genellikle solunum yetmezliğinin yeni, kötüleşmiş bir temeline yol açan akciğer fonksiyonlarındaki ani bozulmalarla kesintiye uğrayabilir. AEİPF'nin altında yatan mekanizmalara henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Dahası, biyolojik heterojenliği belirleme ve ilgi sonuçları için risk altındaki hasta kohortlarını seçme konusunda sağlam bir araç eksikliği, İPF'deki girişimsel klinik araştırmaların kapsamını ve tasarımını sınırlamaya devam etmektedir.

İPF tanısında mevcut yaklaşım, görüntüleme ve histoloji özelliklerine dayalı klinik değerlendirme ile sınırlıdır. Bununla birlikte, gelecekte genetik imzalar ve kana spesifik veya akciğer spesifik biyolojik belirteçler geliştirmek için yıldız çalışmaları yapılmaktadır. Transkriptomik çalışmalarla elde edilen gen imzalarının İPF hastalarını ve diğer interstisyel akciğer hastalıklarını ve sağlıklı kontrollerden ayırt ettiği bildirilmiştir. Sağlıklı kontrollerin genetik imzalarının gruplanmamış İPF hastaları ile karşılaştırılması, hastalık örneklerinde geniş genetik heterojenite ortaya çıkarmıştır ve çeşitli çalışmalarda İPF alt gruplarındaki farklı gen ekspresyon profilleri bildirilmiştir.

Amerika’dan araştırmacılar, prediktif veya prognostik değere sahip yeni gen işaretleri ile potansiyel İPF alt gruplarının tanınmasını kolaylaştırmak için, diferansiyel gen ekspresyon analizinden önce makine öğrenme yaklaşımlarının uygulanabileceğini düşünerek bir çalışma yaptılar. İPF alt gruplarını tanımlamak ve karakterize etmek için veri temelli kümeleme analizi ve bilgi temelli bir yaklaşım kullandılar.

6 Farklı İPF Alt Türü

Araştırmacılar, İPF / UIP'li 131 hasta ve 12 sağlıklı kontrolün akciğer dokusunda transkripsiyonel profiller kullanarak, hastalık şiddetini yansıtan altı İPF alttürü tanımladılar. Ağa dayalı kümeleme ile, enflamatuar süreçleri, kan basıncını ve akciğerin dallanma morfogenezisini düzenleyen genlerle zenginleştirilmiş İPF'nin en ağır alt grubunu tanımladılar. Sağlıklı kontrol ile karşılaştırıldığında İPF’nin altı alt grubunda bulunan, farklı olarak eksprese edilen genler arasında, hücre dışı matriksin transkriptleri, epiteliyal simant hücrelerin çapraz-talk, kalsiyum iyonu homeostazı ve oksijen taşınımı yer alıyordu.  İPF'yi normal kontrollerden ve hafif derecede İPF'den ayırt edebilen moleküler imzaları tespit ettiler. Bu imzaları, daha sonra üç bağımsız İPF / UIP kohortunda doğruladılar. Ayrıca, bilgiye dayalı yaklaşımları kullanarak, İPF için birkaç yeni aday gen ve potansiyel biyolojik belirteç tanımladılar. 

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Wang et al.  Unsupervised gene expression analyses identify IPF-severity correlated signatures, associated genes and biomarkers, BMC Pulmonary Medicine (2017) 17:133.

Serviks Kanserinde Histolojinin Prognostik Rolü

22 Kasım 2017

Serviks kanseri özellikle gelişmekte olan ülkelerde en sık görülen neoplazilerden biridir. Serviks kanseri ile ilgili literatüre bakıldığı zaman en sık rastlanan histopatolojik tip skuamöz hücreli karsinomdur (SCC), bunu adenokarsinom (AC) ve adenoskuamöz karsinom (ASC) izlemektedir. Ancak histolojik türe göre prognoz tartışmalıdır ve net olarak bilinmemektedir.

Meksika merkezli yapılan yeni bir çalışmanın amacı, en erken dönemde serviks kanserinin en sık görülen histolojilerinin prognozlarını tanımlamak ve karşılaştırmak olarak belirlendi. Bu amaçla Meksika'nın Instituto Nacional de Cancerología programına katılan hastaların kayıtlarını, SCC, AC ve ASC histolojik tipleri de dahil olmak üzere IA cerrahi olarak IA2-IB1 ve IIA1 aşamaları ile gözden geçirildi. Başka bir malign neoplazi, servikal kanser in situ, lokal olarak ilerlemiş neoplazm ve metastatik neoplazmı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Açıklayıcı ve karşılaştırmalı bir analiz yapıldı. Her bir histolojik tip için Kaplan-Meier yöntemi ile genel sağkalım (OS) ve hastalıksız dönem hesaplandı ve log-rank testi ile karşılaştırıldı.

Histolojik Grupların Sağkalım Değerleri Benzer Bulundu

Çalışmaya dahil edilen hastaların 131’inde (% 64.9) SCC, 57’sinde (% 28.2) AC ve 14’ünde ASC (% 6.9) bulunmaktaydı. Bu üç histolojik tipteki kanserler için ortalama 5 yıllık DFS ve OS değerleri hesaplanarak kıyaslandı.

Üç histolojik grup arasında sağkalım değerleri açısından herhangi bir fark olmadığı görüldü. Beş yıllık DFS, SCC için % 94.4, AC için % 98.1 ve ASC için % 92.3 idi (p = 0.55). SCC için 5 yıllık OS % 97.9, AC için % 97.8 ve ASC için% 100 idi ve istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p = 0.702).

Bu tek merkezli yapılan büyük çalışma erken evrede serviks kanserinde histolojiye göre sağkalımların değerlendirildiği önemli bir çalışma olarak literatüre eklenmiş oldu. DFS ve OS, erken evrelerde en sık görülen histolojik serviks kanseri tipleri arasında fark göstermedi.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Barquet-Muñoz SA et al. Histology as Prognostic Factor in Early-Stage Cervical Carcinoma. Experience in a Third-Level Institution. Rev Invest Clin. 2017 Sep-Oct;69(5):286-292.

Doğum Mevsimi Postpartum Depresyon Riskini Etkileyebilir

22 Kasım 2017

Postpartum depresyon, doğumdan sonra ortaya çıkan anksiyete, hüzün ve yorgunluk gibi aşırı duygular olarak tanımlanır. Tedavi edilmediğinde, bu duygular bir annenin duygusal ve fiziksel sağlığını ciddi şekilde etkiler. Annenin bebeği ile bağ kurması veya bakımını zorlaştırabilir. Şiddetli durumlarda, bir annenin kendine veya çocuğuna zarar vermesine bile neden olabilir. Doğum sonrası depresyon sanılandan daha yaygındır. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 9 kadından 1'inde bu durum ortaya çıkmaktadır. Hastalığın nedenini belirlemek zor olsa da, bilinen risk faktörleri, stres, depresyon öyküsü, erken doğum ve hamilelik veya doğum komplikasyonlarıdır. Boston'da yapılan Anesteziyoloji yıllık toplantısında sunulan,  Brigham & Women's Hospital'dan araştırmacıların yaptığı bir çalışmada, bir kadının postpartum depresyon gelişme riskinin, doğum sırasındaki mevsimden etkilenebileceği gösterildi.

İlkbahar ve Kışta Doğum Yapmak Riski Azaltıyor

Araştırmacılar, postpartum depresyon riskini etkileyebilecek spesifik faktörleri belirlemek ve bazı ilginç eğilimleri tespit etmek amacıyla yaptıkları çalışmalarında, Haziran 2015 ile Ağustos 2017 arasında doğum yapmış 20.169 kadının tıbbi kayıtlarını analiz ettiler. Bu kadınların 817'sinde postpartum depresyon geliştiğini gözlemlediler. Yaptıkları analizde, ilkbahar veya kış mevsimlerinde doğum yapan kadınlar için sonbaharda veya yaz mevsiminde doğum yapan kadınlara kıyasla postpartum depresyon riskinin daha düşük olduğunu buldular. Araştırmacılar, kış ve ilkbahardaki daha kötü hava şartlarının, anneler için yeni doğan ile daha fazla kapalı aktiviteyi teşvik edebileceğine dikkat çektiler. Çalışmada aynı zamanda, doğum sırasında epidural veya başka bir anestezi almayan kadınların postpartum depresyona yakalanma riskinin daha yüksek olduğu da gözlendi.  Daha ileri gebelik haftasında doğum yapan annelerin ise, daha erken haftalarda doğum yapanlara göre postpartum depresyon riskleri daha düşüktü. Araştırmacılar, matür ve sağlıklı bir bebek doğurmanın anneler üzerinde daha az strese neden olacağından, bu sonucun şaşırtıcı olmadığını belirtiyorlar. Ayrıca, araştırmacılar, vücut kitle indeksi (VKİ) yüksek olan kadınların, sağlıklı VKİ'ye kıyasla postpartum depresyon gelişme olasılığının daha yüksek olduğunu, beyaz kadınların diğer ırklardan veya etnik kökenlerden daha düşük riske sahip olduğunu da keşfettiler. Etnik gruplar arasındaki bu risk farkının sosyoekonomik nedenlerden kaynaklanabileceğini ve VKİ yüksek olanların ise daha sık poliklinik izlemine ihtiyaç duymaları ve gebelik komplikasyonlarının daha sık görülmesinden kaynaklanabileceğini aktardılar.

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların postpartum depresyon için önlenebilir risk faktörlerinden bazılarının ortaya çıkmasına yardım edebileceğine ve bu korkunç durum riskini azaltmasına yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Zhou J, et al. Factors play a role in the incidence of postpartum depression: A retrospective cohort study. Presented at: Anesthesiology Annual Meeting; Oct. 21-25, 2017; Boston.

Aşırı Öfke İle Baş Etmede Yardım Alınması Gerektiği Anlamına Gelen İşaretler

20 Kasım 2017

Öfke, rahatsız olmaktan tam anlamıyla deliye dönme duygusuna kadar değişen, yoğun ve güçlü bir duygudur. Öfke çoğu zaman, normal ve sağlıklı bir duygudur fakat kontrol kaybına neden olan öfke varsa bu yıkıcı olabilir ve hayat, ilişki ve kariyerde sorunlara neden olabilir. Normal bir duyguyken, öfkenin hangi aşamada ele alınması gereken bir sorun haline geldiğin merak konusudur. Öfkede tetikleyiciler değişebilir, trafiğe yakalanma, bir arkadaşı tarafından hakarete uğrama veya haksızca muamele görme gibi olayları içerebilir. Bununla birlikte, herkesi aynı şeyler aynı şekilde öfkelendirmez. Birçok özellik ve faktör, bir kişinin öfkeli olma ihtimalini arttırması için etkileşime girer. Narsisizm veya rekabet gücü gibi bazı kişilik özelliklerine sahip insanların öfkeli olma ihtimalleri daha yüksektir. Ayrıca, bazı insanlar tepki verme konusunda doğal olarak daha hızlıdırlar ve kolayca öfkelendirilirler. Öte yandan, bazı insanlar doğal olarak daha sakindir ve aynı tetikleyiciler tarafından daha az rahatsız olurlar. Öfkeyi tetikleyen her zaman olay değildir. Bir kişinin tetik oluşmadan önce yaşadığı psikolojik ve biyolojik duyguların bir sonucudur. İşyerinde yaşadığı bir olaydan dolayı hayal kırıklığına uğrayan, aç ya da yorgun olan birinin öfkelenme olasılığı daha yüksektir. Bir kişi bir durumu nasıl değerlendirdiği, bir kişinin öfkelenmesini belirleyen en kritik faktörlerden biridir.

Öfke sağlıklı ve yaygın bir duyguysa da, aşırı öfke ya da saldırganlık haline gelen öfke, kişinin hayatında çeşitli olumsuz sonuçlar doğurabilir. Öfke sağlığı da etkileyebilir, sinir sistemini uyandırır ve tüm vücudu etkileyebilecek hormonal ve nörolojik değişiklikler üretir. Zamanla bu değişiklikler kalp krizi, yüksek tansiyon, inme, kalp hastalığı, mide ülseri, bağırsak hastalıkları, yavaş yara iyileşmesi gibi bazı ciddi sağlık komplikasyonları riskini artırabilir.

Öfke Ne Zaman Aşırıdır?

Öfke, bir kişinin hayatında bir işi bırakma veya kişisel dostluklar ve ilişkiler sürdürme yeteneklerini etkileyerek sorunlara neden olabilir. Aşırı öfke, öfkenin şiddetle ifade edilmesi ile yasal sorunlara bile yol açabilir. Aşırı öfke ile baş etmede yardım alınması gerektiği anlamına gelen işaretler vardır. Öfke, başkalarını olumsuz etkiliyorsa, öfke patlaması sonrasında utanmış hissediyorsak, başkaları öfkemizle ilgili yorum yapıyorsa, ilişkilerimizi bozuyorsa, performans ve verimliliği etkiliyorsa, sağlık ya da yaşam kalitesini bozuyorsa ve kişi aşırı sinirlendiğini hissediyorsa ve bunlardan herhangi birini yaşıyorsak, öfke duygumuzu kontrol altına almamıza yardımcı olabilecek bir profesyonelden destek almamız faydalı olacaktır. Buna terapi, destek grupları veya öfke yönetimi teknikleri dahildir.

Stres, kaygı, depresyon ve öfke sıklıkla ilişkilidir. Bu duyguları yönetmenin yollarını öğrenmek öfkeyi en aza indirmeye yardımcı olabilir. Stresli durumları tanımlamayı öğrenmek ve bunlarla verimli bir şekilde uğraşmak öfkeyi azaltır ve bir kişinin tepki vermesine neden olan tetikleyicilere karşı reaksiyonunu azaltır.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Controlling anger before it controls you. (n.d.). Retrieved from http://www.apa.org/topics/anger/control.aspx

How to control your anger. (2016, March 1). Retrieved from http://www.nhs.uk/conditions/stress-anxiety-depression/pages/controlling-anger.aspx

Kassinove, H. (n.d.). How to recognize and deal with anger. Retrieved from http://www.apa.org/helpcenter/recognize-anger.aspx

Nay, R. (2010, January 31). Is anger a problem for you or someone you love? Retrieved from https://www.psychologytoday.com/blog/overcoming-anger/201001/is-anger-problem-you-or-someone-you-love

Why do I get angry? (2016, February). Retrieved from https://www.mind.org.uk/information-support/types-of-mental-health-problems/anger/causes-of-anger/#.WeWhdhNSxsM

Why we get mad. (2011, October 19). Retrieved from https://www.psychologytoday.com/blog/all-the-rage/201110/why-we-get-mad

MS’te Serebellar Lezyonların Bölgesel Dağılımı ve Bilişsel Bozukluk

14 Kasım 2017

Serebellumun motor fonksiyondaki rolü uzun zamandan beri tanımlanmış olsa da, bilişsel ve duygusal süreçlerin koordinasyonunda da önemli bir rol oynadığı açıktır. Hayvanlardaki travma yolu izleme çalışmaları, farklı serebellar bölgelerin serebral hemisferlerin sensorimotor, ilişkilendirme ve limbik alanlarını birbirine bağlayan kusursuz düzenlenmiş anatomik yolakları ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) araştırmaları, hastalarda ve sağlıklı kontrollerde, serebellumda görev spesifik ve intrinsik bağlantı ağına özgü topografiyi tanımlamaktadır. Bu bağlantılar, yürütme fonksiyonu, dil, dikkat ve çalışma belleği ile ilgili fMRI çalışmalarında gösterildiği gibi, kognisyonun serebellar katkısının kritik temelini oluşturmaktadır. Serebellum veya bağlantılarının hasarlanması, serebellar motor sendroma neden olan serebellar anteriyor lob lezyonları ve yürütme fonksiyonu, vizüospatiyal biliş, dilsel işleme ve duygusal düzenlemede defisitler ile karakterize serebellar bilişsel duygulanım sendromu üreten serebellar posterior lob lezyonları ile serebroserebellar devreyi bozar.

MS, olguların % 50'sinde bilişsel bozukluk ile sonuçlanır. Bununla birlikte, MS'deki bilişsel bozukluğun nörobiyolojik temelleri büyük oranda bilinmemektedir. MS ile ilişkili bilişsel bozukluğun, azalmış hacim, T1 lezyon yükü (LL) ve beyaz cevher (WM) fraksiyonel anizotropisi dahil serebellar patoloji ile ilişkili olduğunu gösteren güçlü kanıtlar vardır. Bilişsel bozukluğa ek olarak, serebellar lezyon yükü, MS ile ilişkili ataksi ortamında klinik sakatlık ile korelasyon gösterir. Dahası, serebellar anormallikler pediatrik MS'teki bilişsel bozukluğa belirgin bir katkıda bulunurken, serebellumun bu alt grupta anlamlı bir bölge olduğunu düşündürmektedir.

Beyaz Cevher Lezyonları Bilişsel Bozukluğu Gösterebilir Mi?

Bir grup araştırmacı, serebellar beyaz cevher lezyonlarının (CWML) mekansal dağılımını serebellar beyaz cevher boyunca haritalamak ve bu bölgesel dağılımın bilişsel bozukluğa sahip ve bilişsel olarak korunmuş MS vakalarını ayırt edip etmediğini değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar lezyonların spesifik serebellar WM yolaklarındaki kesinleşmiş lokasyonu ile bilişsel durum arasındaki ilişkiyi sistematik bir şekilde analiz ettiler.

Çalışmada, 3T'de 16 bilişsel bakımdan bozulmuş ve 15 bilişsel olarak korunmuş relapsing-remitting MS’Lİ (RRMS) birey üzerinde yüksek çözünürlüklü yapısal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) elde edildi ve lezyon tanımlama ile voksel bazlı lezyon semptom haritası (VLSM) için kullanıldı.

Araştırmacılar, bilişsel bozukluklu RRMS’nin, orta serebellar pedinkül (MCP) için bir predileksiyon gösterdiğini gördüler. VLSM sonuçları, orta serebellar pedinkül lezyonlarının RRMS'deki bilişsel bozuluk ile anlamlı derecede ilişkili olduğunu gösteriyordu. Serebellar lezyon yükü ölçümleri, hastalığın başlangıcındaki yaşla korelasyon göstermekle birlikte hastalık süresi ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, toplam CWML yükü yerine, orta serebellar pedinkülü içeren belirli bir serebellar lezyon paterninin, RRMS'deki bilişsel işlev bozukluğuna katkıda bulunduğunu belirttiler. Serebellar lezyon profillerinin, RRMS'de bilişsel durum değişikliği için mevcut veya gelişmekte olan bir risk için biyolojik belirteç sağlayabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Sean M Tobyne, Wilson B Ochoa, J Daniel Bireley, Victoria MJ Smith, Jeroen JG Geurts, Jeremy D Schmahmann and Eric C Klawiter. Cognitive impairment and the regional distribution of cerebellar lesions in multipl sclerosis, Multipl Sclerosis Journal 1–9.

Karın Bölgesi Yağlanmasına Karşı Çözüm

09 Kasım 2017

Yaşlı erişkinlerde, vücut ağırlığına bakılmaksızın, karın yağlarının arttığı görülür. Bununla birlikte, enerji tüketimine ihtiyaç duyduklarında, yaşlı insanlar, yağ hücrelerinde depolanan enerjiyi, genç yetişkinler kadar etkili şekilde yakmazlar; bu da zararlı karın yağının birikmesine yol açar. Yağ hücrelerinin bu yanıtı neden veremediğinin altında yatan sebep bilinmiyordu.

Yeni bir araştırmada Yale araştırmacıları, sinir sistemlerinin ve bağışıklık sistemlerinin metabolizmayı ve inflamasyonu kontrol etmek için birbirleriyle nasıl konuştuklarını tanımladılar. Elde edilen bulgular bilim insanlarının yaşlı erişkinlerin depolanmış göbek yağını neden yakmadığını ve sonucunda kronik hastalıkların riskinin neden arttığını anlamalarını sağlıyor. Araştırmacılar ayrıca, sorunun çözümüne yönelik potansiyel terapötik yaklaşımları da incelediler.

Yeni Bir Makrofaj Türü Keşfedildi

Çalışmada, Yale'deki araştırmacılarla birlikte, Tennessee Üniversitesi Sağlık Bilimleri Merkezi ve Bonn Üniversitesi araştırmacıları, tipik olarak enfeksiyonların kontrolünde yer alan makrofajlar olarak bilinen özel immün hücrelere odaklandı. Araştırmacılar, göbek yağındaki sinirlerde bulunan yeni bir makrofaj türü keşfetti. Bu makrofajlar yaşla iltihaplanır ve kimyasal haberciler olan nörotransmitterlerin düzgün çalışmasına izin vermez.

Araştırmacılar ayrıca, genç ve yaşlı farelerin yağ dokusundan bağışıklık hücrelerini izole edip, sorunu anlamak için genomu diziledi. Bu sayede yaşlı makrofajların katekolaminler olarak adlandırılan nörotransmitterleri parçalayabildiği keşfedildi. Dolayısıyla talep geldiğinde yağ hücrelerinin yakıt tedarik etmesine izin verilmemiş oluyor.

Tedavide Hedefler Neler Olabilir?

Araştırmacılar, iltihabı kontrol altına alan spesifik bir reseptör olan NLRP3 inflamazomu uzaklaştırdıkları zaman, , katekolaminlerin genç farelerinkine benzer şekilde yağ yakılmasına yol açabileceğini buldu. Anahtar bulgu, immün hücrelerin metabolizma kontrolünde sinir sistemi ile konuşması olarak tanımlandı.

Daha sonraki deneylerde, araştırmacılar yaşlı makrofajlarda artmış bir enzimi bloke ederek yaşlı farelerde normal yağ metabolizmasını geri kazandırdı. Monoamin oksidaz-A veya MAOA adı verilen bu enzimin depresyon tedavisinde mevcut ilaçlarla inhibe edildiği biliniyor. Teorik olarak yaşlı bireylerde metabolizmanın iyileştirilmesi için bu MAOA inhibitör ilaçları yeniden kullanılabilir hale getirilebilir. Ancak, bu ilaçları karın yağına hedeflemek ve bu yaklaşımın güvenliğini test etmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

İnme Hastalarına Rutin Olarak Oksijen Verilmeli mi?

07 Kasım 2017

İngiltere'de her yıl 152.000 kişi inme geçirmektedir. İngiltere'de dördüncü en büyük ölüm nedenidir ve tüm inmeden kurtulanların yarısının bir sakatlığı vardır. İnme sırasında ve sonrasında beynin bir bölümüne kan akışı azalarak oksijen eksikliği meydana gelir.

8000’den Fazla Hasta İle 9 Yıllık Bir Çalışma

Stoke Oksijen Çalışması adı verilen çalışmada, inmelerinden kısa bir süre sonra hastalara oksijen verilmesinin daha fazla beyin hasarını önleyebilme ve sakatlık veya ölüm riskini azaltabilme yönündeki etkisi değerlendirildi. 8.000'den fazla hastayı içeren bu çalışma, inme mağdurlarına oksijen verilmesinin iyileşmelerine veya hayatta kalma şansına hiçbir etkisi olmadığını ortaya koydu.

Hem kan pıhtısı hem de beyin kanamasından dolayı inme olduğunda, oksijen açlığı nedeniyle beynin bir kısmı ölüyor ve beynin diğer kısımları dengesiz ve düşük oksijen seviyelerine karşı savunmasız hale geliyor. İnme geçiren hastalar sıklıkla düşük oksijen seviyelerine yol açan solunum sorunları yaşarlar. Çalışmada, beyin fonksiyonunu korumak ve iyileşmeye yardımcı olup olmadığını test etmek için hastanın oksijen seviyelerini normal aralıkta tutmak hedeflenerek düşük doz oksijen sağlandı, ancak bu müdahalenin gerçek bir fark yaratmadığı görüldü.

Üç Farklı Tedavi Grubunda Benzer Sonuçlar Görüldü

Dokuz yıl süren çalışma sırasında, üç gün süreyle sürekli oksijen (gündüz ve gece), üç gece boyunca oksijen desteği sağlanması ve üç gece boyunca rutin oksijen temini sağlanmaması(gerekmedikçe) dahil olmak üzere üç tedavi yapıldı. Sonuçlar, rutin oksijen sağlamakla herhangi bir hastada fonksiyonel sonucu iyileştirmediğini bulmuş ve 90 gün sonra sonuçlarda anlamlı bir fark bulunamamıştır.

Araştırma İngiltere'de yapılan en büyük inme çalışmalarından biri olup İngiltere'deki inme hastalarını kabul eden tüm hastanelerin yarısından fazlası bu çalışmada yer aldı. Bulgular, klinisyenlerin hastaneye ilk başvurduğunda inme hastalarına nasıl davranılacağını daha iyi anlamalarına yardımcı olacak.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

www.sciencedaily.com/releases/2017/09/170926135111.htm

DMD’de Beyin Aktivasyonu İle Solunumun Korunması Mümkün

06 Kasım 2017

Duchenne Musküler Distrofi (DMD), kas hastalıkları arasında en sık karşılaşılan hastalıktır. Sadece erkek çocuklarda görülen bir hastalıktır. Bu hastalıkta kas fonksiyonu için gerekli olan temel bir proteinin eksiktir. Bu proteinin yokluğunda kaslar giderek zayıflar, kas dokusunun yerini yağ dokusu alır.

DMD, ölümcül bir genetik nöromüsküler hastalıktır ve solunum yetmezliğine neden olabilir. Solunum kas disfonksiyonu DMD'de sıklıkla gözlenmektedir, ancak solunum kaslarındaki sinir sistemi kontrolünün kapsamlı bir değerlendirmesi bulunmamaktadır.

Calgary Üniversitesi ve Trinity College Dublin'deki ortak laboratuarlar ile birlikte University College Cork'taki araştırmacılar, distrofinden yoksun farelerde, DMD'de arıza gösteren kas proteininde deneyler yaptı. Bu fareler, DMD hastalarında solunum kas fonksiyon bozukluğunun belirgin özelliklerinin çoğunu gösterdikleri için, DMD'nin yararlı bir klinik öncesi modeli olduğu kabul edilebilir.

Kilit Nokta Diyafram Aktivitesinin Artışı

Genç distrofin eksik farelerde, solunum kontrol sistemi çoklu seviyelerde bozulmuştur. Önemli bir bulgu olarak, araştırmacılar beynin diyafram kasının aktivasyonunu arttırarak bunu telafi ettiğini tespit ettiler.

8 haftalık erkek DMD’li farelerde ventilasyon ve metabolizma, karotid cisim aferent aktivitesi, diyafram kas kuvvetini üretme kapasitesi ve kas lifi boyutu, dağılımı ve merkezkaç çekilmesi tespit edildi. Diyafragma EMG aktivitesi ve kemostimülasyona cevap verme durumu belirlendi. Normokside fareler, tidal hacminde bir azalma nedeniyle hipoventilasyon yaptı. Bazal CO2 üretimi sağlıklı ve hasta fareler arasında farklı değildi.

Hiperoksiye karotis sinüs sinirleri yanıtları hasta farelerde künt oluştuğundan, hipoaktivite düşündürdü. Bununla birlikte, hipoksiye karotid cisim, havalandırma ve metabolik cevaplar normal ve hasta farelerde aynıydı. Diyafram kuvveti hasta farelerinde ciddi şekilde depresyondaydı, kas lifi yeniden modellenmesi ve hasar bulgusu vardı.

Kemoaktivasyonla Artan EMG Yanıtı

Hasta farelerde, uygulanan kemoaktivasyona diyafram EMG tepkileri artış gösterdi. Genç hasta farelerde kronik hipoventilasyon bulgusu olduğu sonucuna varıldı. Diyafragma disfonksiyonu farelerdemekanik yetersizlik sağlar ve dinlenme sırasında normal tidal volüm üretme kapasitesinde bozulma meydana gelir ve kemoaktivasyon sırasında mutlak havalandırma azalır. Geliştirilmiş diyafram EMG tepkisi, aksesuar kasların solunum fonksiyonlarını kolaylaştıran telafi edici nöroplastisiteyi önerir ve bu da aksesuar kas solunum kaslarına kadar uzayabilir. Elde edilen sonuçlar, solunum kapasitesini korumayı hedefleyen insan DMD'sinde bir tedavi alternatifi olabilir.

Literatür talep et Sonra Oku

Referanslar :

Burns DP et al. Sensorimotor control of breathing in the mdx mouse model of Duchenne muscular dystrophy. The Journal of Physiology, 2017; DOI: 10.1113/JP274792

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image