Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Uykusuz Annelerin Çocukları da Uyku Sorunları Yaşıyor

29 Eylül 2017

Uyku, yetişkinlerin ve çocukların refahı için önemli bir rol oynamaktadır. Kısa uyku ve düşük uyku kalitesi çocuklarda zihinsel sağlık, öğrenme, hafıza ve okul başarısını etkileyebilir. Yetişkinlikte de insanların yaklaşık% 30'u rahatsız edici uyku durumundan muzdarip. Yetişkinlikte en yaygın uyku bozukluğu ise uykusuzluktur. Warwick Üniversitesi ve Basel Üniversitesi'nde yapılan yeni araştırmalara göre, anneleri uykusuzluk semptomlarından muzdarip olan çocuklar daha fazla uyku sorunu yaşıyor ve bu da onların zihinsel sağlı durumunu kötü yönde etkiliyor.

Yapılan araştırmada, yaklaşık 200 sağlıklı 7-12 yaş grubu çocuğun ve ebeveynlerinin verileri analiz edilerek ebeveynlerin uykusuzluk semptomları ile çocuklarının uyku kalitesi arasındaki ilişki incelendi. Çocuklardaki uyku, gece boyunca evde yapılan elektroensefalografi (EEG) ile değerlendirilirken ebeveynler kendi uykusuzluk semptomlarını bildirdiler. Araştırmacılar annelerinde uykusuzluk semptomları olan çocukların uykuya daha geç daldığını ve derin uykuda daha az zaman geçirdiklerini buldular. Bununla birlikte, EEG tarafından ölçülen babaların uyku problemleri ile çocuk uykusu arasında bir ilişki bulunmadı. Araştırmacılara göre anne ve çocuğun uykusuzluk semptomlarının ilişkili olmasında neden çocuğun anne ile daha fazla zaman geçirmesi olabilir. Çocukların fiziksel ve ruhsal açıdan daha sağlıklı bir gelişim gösterebilmeleri için sağlıklı bir uykuya sahip olmaları oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Urfer-Maurer N et al. The association of mothers’ and fathers’ insomnia symptoms with school-aged children’s sleep assessed by parent report and in-home sleep-electroencephalography. Sleep Medicine, 2017; DOI: 10.1016/j.sleep.2017.07.010

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Prevalansı Yükseliyor

18 Aralık 2018

Yapılan yeni araştırmalar, son 20 yıl içinde tanı konulan dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) vakalarının sayısının önemli ölçüde arttığını göstermektedir. Araştırmacılar, artışın arkasındaki nedenlerin daha iyi anlaşılması gerektiğini belirtmektedirler. Bu artışı kısmen açıklayabilecek faktörler arasında, DEHB konusunda hekim bilincinin artması, tanı ölçütlerindeki değişiklikler, artan kamu farkındalığı ve sağlık hizmetlerine daha iyi erişim olması ile DEHB tanısı konma olasılığının artması sayılabilir.

Iowa Üniversitesi'nden Dr. Wei Bao ve arkadaşları yaptıkları yeni bir çalışmada, son 20 yılda ABD'de çocuk ve ergenler arasında tanı konmuş DEHB vakalarının prevelansına ilişkin uzun dönem eğilimleri analiz ettiler. Hastalık Kontrol ve Önleme Ulusal Sağlık İstatistikleri Merkezleri tarafından her yıl yürütülen, ülke çapında, nüfus temelli, kesitsel bir araştırma olan Ulusal Sağlık Anketine (National Health Interview Survey; NHIS) 1997'den 2016'ya kadar katılan 186.457 gençten oluşan grubun verilerini analiz ettiler.

Hispanik Gençlerde Daha Az

Araştırmacılar, DEHB'nin prevalansının 1997-1998'de % 6,1 iken 2015-2016'da % 10,2'ye yükseldiğini gördüler. Ayrıca beklendiği gibi erkeklere kızlardan daha fazla DEHB tanısı konmuştu. ABD'de çocuk ve ergenlerde DEHB tanısı konan olguların prevelansı, ırk / etnik köken, aile geliri ve coğrafi bölge ile ilişkiliydi, ancak 1997'den 2016'ya kadar, tüm bu etkenler açısından prevelans arttı. 2015-2016 döneminde, ırk / etnik kökene göre farklılık gösteren DEHB’nin, hispanik olmayan beyaz gençlerde (% 12,0) ve hispanik olmayan siyah gençlerde (% 12,8) hispanik gençlerden (% 6,1) daha fazla olduğu tespit edildi. Aile gelirleri federal yoksulluk düzeyinden daha az olan gençlere, federal yoksulluk düzeyindeki veya üzerindeki gençlerden daha sık DEHB tanısı konmuştur. Coğrafi bölgeyle ilgili olarak, Batı ABD en düşük (% 7,0) ve Orta Batı ABD en yüksek (% 12,2) DEHB oranına sahipti.

Araştırmacılar, yaptıkları çalışmanın, son 20 yıl içinde ABD'de DEHB tanısı konan vakalarda bir artışı işaret etmesine rağmen, bunun DEHB'nin gerçek bir artışından mı yoksa DEHB prevelansını etkileyen diğer faktörlerdeki bir artıştan mı kaynaklandığını bilmediklerini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Megan Brooks. ADHD Prevalence Rises, but Reasons Remain Unclear, Medscape - Sep 04, 2018.

Çocuklarda Kafa Travması Dikkat Bozukluğu Nedeni Olabilir Mi?

17 Aralık 2018

Yapılan yeni bir çalışmaya göre, çocuklarda fiziksel beyin hasarı, genetik riskten bağımsız olarak dikkat eksikliği / hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) gelişimine katkıda bulunmaktadır.

Çalışmada, DEHB belirtileri bildiren ve beyin sarsıntısı gibi hafif travmatik beyin hasarı (TBI) öyküsü olan gençlerin, hastalık için artmış genetik riskleri yoktu. Bu etki, DEHB ile ilişkili genlerin küçük kümülatif etkilerinden kaynaklanan gelişimsel DEHB'ye zıt bir durumdu.

Çalışma en az iki DEHB formu olduğunu göstermektedir. Bunlardan biri ailelerden kalıtılan riske dayalı iken diğeri travmatik beyin hasarı sonrası gelişen bir riski kapsamaktadır. İkinci tip, yakın temas sporlarının daha önce fark ettiğimizden daha yüksek travmatik beyin hasarı ile ilişkili olduğuna dair kanıtların arttığı bir dönemde özellikle ilgi çekicidir.

Hafif travmatik beyin hasarı (beyin sarsıntısını içeren) ergenlerde çok yaygındır. Epidemiyolojik veriler, 5 ergenden 1'inde hafif bir travmatik beyin hasarı olduğunu bildirmektedir. Bu oran, çocukların yüzde 50'sinin yaralanmadan kısa bir süre sonra DEHB belirtileri geliştirdiği göz önüne alındığında endişe vericidir. Bu belirtiler çoğu çocukta zamanla ortadan kaybolsa da bazılarında DEHB tanısına dönüşebilmektedir.

Çalışmada araştırmacılar 8-22 yaş arasındaki travmatik beyin hasarı öyküsü olan 418 ve travmatik beyin hasarı olmayan 3,193 olan gençte DEHB belirtilerinin kökenini karşılaştırdılar. Genetik risk skoru, sadece travmatik beyin hasarı olmayan gençlerde artmış DEHB semptom şiddeti ile ilişkiliydi ancak travmatik beyin hasarı olanlarda böyle bir ilişki yoktu. Bu durum da genetik yatkınlığın çocukları beyin hasarı sonrası DEHB'ye karşı daha savunmasız hale getirmesi gibi bir durumun olmadığını gösteriyordu.

Travma Genetik Etkenleri Güçlendirmiyor

Araştırmacılar çalışmada ayrıca bozuklukla ilişkili beyin yapısındaki ayırt edici anormallikleri araştırdılar. DEHB ile ilişkili beyin yapıları ve DEHB semptom şiddeti arasındaki ilişki iki grup arasında benzerdi. Bununla birlikte, iki beyin yarıküresini birbirine bağlayan bağlantıların bir analizi, gruplar arasında DEHB semptomları ile ters ilişki gösterdi. Yapısal bulgular, travmatik beyin hasarı sonrası DEHB'ye neden olan benzer ve farklı nöral mekanizmaların varlığına işaret etmektedir.

Araştırmacılar, gençlerdeki DEHB’yi tedavi etmeyi düşünürken, altta yatan nedenlerin ne olduğunu ve kişiselleştirilmiş bir ilaç yaklaşımına doğru insandan insana ne tür farklılıkların olabileceğini anlamanın önemli olduğunu belirttiler. Bu çalışmanın bulgularına göre, bu kişiselleştirilmiş yaklaşım modeline bir hastanın travmatik beyin hasarı geçirip geçirmediği bilgisinin dahil edilmesi oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Sonja Stojanovski et al. Polygenic Risk and Neural Substrates of Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder Symptoms in Youths With a History of Mild Traumatic Brain Injury. Biological Psychiatry, 2018

Migren Kadınlarda Neden Daha Yaygındır?

14 Aralık 2018

Yakın zamanda yayınlanan bir araştırma, migrenin sebepleri için potansiyel bir mekanizmayı ortaya koymakta ve kadınların neden erkeklerden daha fazla migrene yakalandığına dair açıklamalar getirmektedir. Çalışma, seks hormonlarının, trigeminal sinir çevresindeki hücreleri ve kafadaki kan damarlarını etkilediğini ayrıca östrojenin üreme çağındaki kadınlarda en yüksek düzeylerde olduğunu ve bu hücrelerin duyarlı hale getirilmesinde özellikle önemli olduğunu göstermektedir. Bu bulgu, bilim insanlarına migren hastalarına yönelik kişiselleştirilmiş tedaviler için umut verici yeni bir yol sunmaktadır.

İspanya'daki Universitas Miguel Hernández'den araştırmacılar deneysel migren modelimizde erkek ve kadınlar arasındaki önemli farklılıkları gözlemleyebildiklerini ve bu farklılıklardan sorumlu moleküler bağıntılarını anlamaya çalıştıklarını belirttiler. Bilim insanları, karmaşık bir süreç olmasına rağmen, trigeminovasküler sistemin seks hormonları tarafından modülasyonunun düzgün bir şekilde ele alınmamış önemli bir rol oynadığına inanmaktadır.

Ferrer-Montiel ve ekibi seks hormonları, migren duyarlılığı ve spesifik hormonların rolünü tanımlamak için hücrelerin migren tetikleyicilerine verdiği yanıtlar üzerine onlarca yıllık literatürü gözden geçirdiler. Önceki araştırmalara göre bazı hormonlar (testosteron gibi) migrene karşı koruma sağlarken, diğerleri (prolaktin gibi) migreni daha da kötüleştirmektedir. Bu etki, hücrelerin, dış uyaranlara karşı tepkilerini kontrol eden, migren tetikleyicilerine karşı daha fazla veya daha az savunmasız olan iyon kanalları üzerinden gerçekleşmektedir.

Kişileştirilmiş İlaç için Daha Fazla Çalışma Gerekli

Araştırmacılar hala bazı hormonların migren oluşumu üzerindeki rollerini belirlemek için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler. Bununla birlikte, östrojen migren oluşumunu anlamak için kilit bir aday olarak öne çıkmaktadır. İlk önce menstruasyon sırasında kadınlardaki migren prevalansı ve bazı migren tipleri ile hormon düzeylerindeki periyodik değişiklikler bir faktör olarak tanımlanmıştır. Araştırma ekibinin kanıtları, östrojen düzeylerindeki değişikliklerin, trigeminal sinir çevresindeki hücreleri uyaranlara duyarlı hale getirdiğini göstermektedir. Bu durum da migren atağını tetiklemeyi kolaylaştırmaktadır.

Öte yandan araştırmacılar çalışmalarının sadece bir ön hazırlık olduğuna dikkat çekmektedir. Migrende östrojen ve diğer hormonların rolü karmaşıktır ve bunu anlamak için çok daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Araştırmacılar, menstruel hormonlar ve migren arasındaki ilişkiye odaklanan uzunlamasına çalışmalara duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır. Mevcut çalışma, insan migren hastalarına çevrilmesi kolay olmayan in vitro ve hayvan modellerine dayanmaktadır.

Yine de, bilim insanları mevcut bulgularında migren ilacı geliştirilmesi için umut verici bir gelecek görüyorlar. Bu yüzden gerçek hastaları daha iyi yansıtan klinik öncesi, insan tabanlı modelleri kullanarak araştırmalarına devam etmek niyetindeler.

Literatür talep et

Referanslar :

Maite Artero-Morales et al. TRP Channels as Potential Targets for Sex-Related Differences in Migraine Pain. Frontiers in Molecular Biosciences, 2018; 5

Kadında Erken Tip 1 Diyabet Yaşamı 18 Yıla Kadar Kısaltıyor

13 Aralık 2018

Tip 1 diyabetli insanlar artmış mortalite ve kardiyovasküler hastalık riski altındadır, ancak güncel kılavuzlar başlangıç yaşını önemli bir risk sınıflandırıcısı olarak düşünmemektedir. Araştırmacılar, tip 1 diyabetin daha düşük bir yaşam beklentisi ile ilişkili olduğunu bilmekteyken, cinsiyet ve hastalık başlangıcındaki yaşın hem yaşam beklentisini hem de kardiyovasküler hastalık riskini etkileyip etkilemediği henüz belirsizdir.

Tip 1 diyabet, İsveç'te çocukları etkileyen en yaygın kronik hastalıklardan biridir. Çoğunlukla 10 ila 14 yaşları arasında tanı konur. Çocuklar arasında tanı sayısı artmaktadır ve yüzdesi dünyadaki en yüksek oranlardan biridir.

İsveç Göteborg Üniversitesi araştırmacıları, tip 1 diyabet tanısında yaşın artmış mortalite ve kardiyovasküler risk ile nasıl ilişkili olduğunu incelemeyi amaçlayan bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar çalışmalarında, İsveç Ulusal Diyabet Kayıtlarında tip 1 diyabetli bireylerin ülke çapında, kayıt tabanlı bir kohortunu ve genel popülasyondan eşleştirilmiş kontrolleri kullandılar. 1 Ocak 1998 ve 31 Aralık 2012 tarihleri arasında en az bir kaydı olan hastaları çalışmalarına dahil ettiler. Cox regresyonunu kullanarak ve diyabet süresi ile birlikte, tüm nedenlere bağlı mortalite, kardiyovasküler mortalite, non-kardiyovasküler mortalite, akut miyokard enfarktüsü, inme, kardiyovasküler hastalık (akut miyokardiyal enfarktüs ve inme komplikasyonu), koroner kalp hastalığı, kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon için risk tahminlerini hesapladılar. Tip 1 diyabetli bireyleri, 0–10 yaş, 11-15 yaş, 16–20 yaş, 21–25 yaş ve 26–30 yaş olmak üzere tanı konulma yaşlarına göre beş gruba ayırdılar.

Kadınlarda Risk Daha Fazla

Çalışma için tip 1 diyabetli 27.195 hasta ve 135.178 eşleştirilmiş kontrol seçildi. Tip 1 diyabetli 959 birey ve 1501 kontrol takip edildi ve ortalama takip 10 yıldı. 0–10 yaş grubunda tip 1 diyabet gelişen hastalar, tüm nedenlere bağlı mortalite için 4,11 , kardiyovasküler mortalite için 7,38 , kardiyovasküler hastalık için 3,96 , kardiyovasküler hastalık için 11,44 , koroner kalp hastalığı için 30,50 , akut miyokard enfarktüsü için 30,95 , inme için 6,45 , kalp yetmezliği için 12,90 ve atriyal fibrilasyon için ve 1,17 risk oranlarına sahipti.

26-30 yaşları arasında tip 1 diyabet gelişen bireyler için karşılık gelen risk oranları, tüm nedenlere bağlı mortalite için 2,83 , kardiyovasküler mortalite için 3,64 , non-kardiovasküler mortalite için 2,78 , kardiyovasküler hastalık için 3,85 , koroner kalp hastalığı için 6,08 , akut miyokard enfarktüsü için 5,77 , inme için 3,22 , kalp yetmezliği için 5,07 ve atriyal fibrilasyon için 1,18’di. Bu nedenle artmış risk, tanı yaş gruplarında beş kata kadar farklılık gösterdi. Tüm nedenlere bağlı mortalite için kaydedilen en yüksek genel insidans oranı, tip 1 diyabetliler için 100 000 kişi-yılda 1,9'du. 10 yaşından önce tip 1 diyabet gelişimi, kadınlar için 17,7 yaşam yılı ve erkekler için 14,2 yaşam yılı kaybıyla sonuçlandı.

Araştırmacılar, tip 1 diyabetin başlangıcındaki yaşın, sağ kalımın önemli bir belirleyicisi olduğunu ayrıca tüm kardiyovasküler sonuçların, kadınlarda en yüksek risk artışı ile birlikte görüldüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Araz Rawshani, Naveed Sattar, Stefan Franzén, Aidin Rawshani, Andrew T Hattersley, Ann-Marie Svensson, Björn Eliasson, Soffia Gudbjörnsdottir. Excess mortality and cardiovascular disease in young adults with type 1 diabetes in relation to age at onset: a nationwide, register-based cohort study. The Lancet, 2018; 392 (10146): 477.

Pankreas Kanseriyle İlişkili Gen Mutasyonları Tanımlandı

13 Aralık 2018

Halihazırda, çoğunlukla sadece aile öyküsü olan pankreas kanseri hastalarına tanısal amaçlı genetik testler uygulanıyor. Oysa ki bu, tüm pankreatik kanser vakalarının sadece yüzde 10'unu oluşturur. Yapılan araştırmalar, bu test yönergelerinin aile öyküsü olmayan pankreatik kanser hastalarının yüzde 90'ını dışladığını gösteriyor. Veriler aile üyelerinin kanser risklerini anlamak için DNA testi yaptırmalarını önermektedir.

Çoğu zaman, pankreas kanseri, vücudun diğer bölgelerine yayıldığı zamana kadar, yani geç evrelere kadar teşhis edilmez. Amerikan Kanser Derneği'nin tahminlerine göre, bu yıl 55.000 Amerikalı pankreas kanser tanısı alacak ve 44.000 kişi de hastalık sebebiyle ölecek.

Yapılan yeni bir araştırmada Mayo Clinic’te görev yapan araştırmacılar altı gende pankreas kanseri riskini önemli derecede artıran mutasyonları tanımladılar. Ancak, araştırmacılar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan hastalarda da bu genetik mutasyonları buldukları için, tüm pankreas kanseri hastaları için yeni tedavi standardı olarak genetik test yapılmasını önermektedirler.

Altı Gen Artmış Riske Yol Açıyor

Bu çalışma, tüm pankreas kanseri hastaları için bugüne kadarki en kapsamlı verileri içermektedir. Aynı zamanda bu çalışma, her bir genle ilişkili kanser riskinin büyüklüğüne dair tahminler sunan ilk çalışmadır. Bu mutasyonları sadece aile öyküsü ile açıklamak mümkün değildir. Eğer genetik test sadece ailede pankreas kanseri öyküsü olan hastalarda yapılırsa, o zaman az sayıda hastaya yarar sağlayacaktır.

Genetik testler, 2000 ve 2016 yılları arasında Mayo Clinic'te görülen 3,030 pankreas hastası üzerinde uygulandı. 21 kanser geninin test sonuçları, pankreas kanseri olmayan 123,000'den fazla hastanın benzer sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Çalışmada, artmış pankreas kanseri riskine bağlı altı gen bulundu: BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1 ve ATM. Bu genetik mutasyonlar, ailede pankreas kanseri öyküsü olmayan kanser hastalarının % 5,2'si dahil olmak üzere tüm pankreas kanseri hastalarının yüzde 5,5'inde tanımlanmıştır.

Bu genetik mutasyonlara sahip hastalar, pankreas kanseri için daha yüksek bir risk altındadır, ancak bu, hastalık geliştirecekleri anlamına gelmez. Bu çalışmanın sonucu, pankreas kanserinin altta yatan genetik nedenleri hakkında daha iyi moleküler anlayışa sahip olunmasını sağlayacaktır.

Literatür talep et

Referanslar :

Kanser riski, pankreas kanseri, genetik geçiş, gen, mutasyon, gen analizi, genetik tarama, BRCA1, BRCA2, CDKN2A, TP53, MLH1, ATM

Elektronik Sigara Akciğerleri Nasıl Etkiliyor?

11 Aralık 2018

Elektronik sigara (e-sigara) kullanımı giderek artmaktadır, ancak mevcut araştırmaların çoğu, e-sigara sıvısının buharlaştırılmadan önceki kimyasal bileşimlerine odaklanmaktadır. E-sigara kullanmanın bu kimyasal bileşimleri nasıl değiştirebileceği ve bunun ne gibi bir etki yaratabileceği henüz aydınlatılamamıştır.

Bir grup araştırmacı, e-sigara içmeyi taklit etmek ve buhardan kondensat üretmek için mekanik bir prosedür tasarladılar. Alveolar makrofaj (AlM) fonksiyonu üzerindeki buharlaştırılmamış e-sigara sıvısı (ECL) ile e-sigara buharı kondensatının (ECVC) etkisini karşılaştırdılar.

Araştırmacılar, astım veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) geçirmemiş sekiz sigara içicisi tarafından sağlanan akciğer doku örneklerinden alveolar makrofajları çıkardılar. Hücrelerin üçte biri, düz e-sigara akışkanına, üçte biri nikotin içeren ve içermeyen yapay olarak buharlaştırılmış kondensatın farklı kuvvetlerine maruz bırakıldı ve üçte biri 24 saat boyunca hiçbir şeye maruz kalmadı. AlM canlılığı, apoptoz, nekroz, sitokin, kemokin ve proteaz salımı, reaktif oksijen türleri (ROS) salımı ve bakteriyel fagositoz değerlendirildi.

Buharlaştırılmış E-Sigara Sıvısı Daha Zararlı

ECL veya ECVC ile makrofaj kültürü, hücre canlılığında doza bağlı bir azalma ile sonuçlandı. ECVC, ECL'den daha düşük konsantrasyonlarda sitotoksikti ve artmış apoptoz ve nekroz ile sonuçlandı. nfECVC daha az sitotoksisite ve apoptoz ile sonuçlandı. AlM'lerin ölümcül olmayan  % 0,5 ECVC / nfECVC'ye maruz kalması, ROS üretimini yaklaşık olarak 50 kat arttırdı ve fagositozu önemli ölçüde inhibe etti. Pan ve sınıf bir izoform fosfosinositid 3 kinaz inhibitörleri, makrofaj canlılığı ve apoptoz üzerinde ECVC / nfECVC'nin etkilerini kısmen inhibe etti. İnterlökin 6, tümör nekrozis faktör α, CXCL-8, monosit kemoatraktan protein 1 ve matriks metalloproteinaz 9 salgılanması ECVC maruziyeti sonrası önemli ölçüde arttı. Anti-oksidan N-asetil-sistein (NAC) ile tedavi, ECVC / nfECVC'nin sitotoksik etkilerini önemli farklılık yaratmayan seviyelerde iyileştirdi ve fagositik fonksiyonu eski haline döndürdü.

ECVC, AMS için, buharlaştırılmamış ECL'den daha fazla toksiktir. E-sigara buharı tarafından indüklenen ROS, enflamatuar sitokinler ve kemokinlerin aşırı üretimi, akciğerlerdeki kısmen nikotine bağlı olan enflamatuar bir duruma neden olabilir. Fagositoz inhibisyonunun ayrıca, kullanıcılarda bozulmuş bakteriyel klirense neden olabileceği düşünülmektedir.

Araştırmacılar, bulguların kondensatın, e-sigara akışkanına göre hücrelere önemli ölçüde daha zararlı olduğunu ve bu etkilerin doz arttıkça kötüleştiğini gösterdiğini belirttiler. 24 saat maruz kaldıktan sonra, buharlaştırılmış kondensata maruz kalan canlı hücrelerin toplam sayısının, maruz kalmamış hücreler ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde azaldığını gördüler.

Literatür talep et

Referanslar :

Aaron Scott, Sebastian T Lugg, Kerrie Aldridge, Keir E Lewis, Allen Bowden, Rahul Y Mahida, Frances Susanna Grudzinska, Davinder Dosanjh, Dhruv Parekh, Robert Foronjy, Elizabeth Sapey, Babu Naidu, David R Thickett. Pro-inflammatory effects of e-cigarette vapour condensate on human alveolar macrophages. Thorax, 2018.

Otizmli Genç Yetişkinler Ciddi Depresyon Riski Altında

10 Aralık 2018

Depresyon sık görülen bir ruhsal bozukluktur ve otizm spektrum bozukluğu (ASD) olan erişkinlerde de sık görülür, ancak bu ilişkiyi inceleyen longitudinal populasyon tabanlı çalışmalar yoktur. ASD'de artmış depresyon riskinin ortak bir aile temeline sahip olup olmadığı ve birlikte ortaya çıkan zihinsel sakatlıklardan farklılık gösterip göstermediği iyi bilinmemektedir.

ASD'li bireylere yetişkinlikte depresyon tanısı konma olasılıklarının genel popülasyondan ve otizme sahip olmayan kardeşlerinden daha fazla olup olmadığının inceleyen ve bu risklerin zihinsel engelliliğin varlığı veya yokluğu ile farklılık gösterip göstermediğini araştıran bir çalışma yapıldı.

Bu nüfus tabanlı kohort çalışmasında, Ocak 2001 ile Aralık 2011 arasında İsveç'in Stockholm şehrinde (n = 735096) ikamet eden tüm çocukları ve gençleri (yaş aralığı, 0-17) kapsayan toplam nüfus kayıtları bağlantılı Stockholm Gençlik Kohortu kullanıldı. Verilerin analizi 5 Ocak - 30 Kasım 2017 arasında gerçekleştirildi. Depresif bozuklukların klinik tanısı Stockholm Yetişkin Psikiyatri Polikliniği ve İsveç Ulusal Hasta Kaydı kullanılarak belirlendi.

İlerleyen Yaşta Depresyon Riski

Katılımcılar 2011 yılına kadar takip edilen 27 yaşın altındaki 223.842 bireyden oluşuyordu. Bunların 4073'ünde (ortalama yaşları, 21,5; % 65,9'u erkek; 2927'si zihinsel engelli değil ve 1146'sı zihinsel engelli) ASD tanısı mevcutken, 219.769'unda (ortalama yaş, 22,1; % 50,9 erkek) ASD tanısı yoktu. 27 yaşına gelindiğinde, ASD tanısı konan bireylerin % 19,8'i (n = 808)  ve genel popülasyonun % 6,0'sı (n = 13.114) depresyon tanısı aldı. Depresyon tanısı riski, zihinsel engelliliği olmayan ASD'de zihinsel yetersizliği olan ASD'li bireylerden daha yüksekti. ASD'li bireylerin adolesan olmayan öz ve üvey kardeşleri genel popülasyondan daha yüksek bir depresyon riski taşıyordu. ASD tanısı olmayan öz kardeşleri ile karşılaştırıldığında, ASD'li bireyler genç erişkinlikte 2 kattan fazla depresyon tanısı riski taşıyorlardı.

Araştırmacılar çalışmanın sonuçlarına göre, ASD’li bireylerin, özellikle de zihinsel engelli olmayan ASD’li bireylerin, genel popülasyona göre genç yetişkinlik döneminde depresyon riskinin daha yüksek olduğunu belirttiler. Bu ilişkinin paylaşılan ailevi sorumluluk ile açıklanmasının muhtemel olmadığını aktardılar. ASD ve depresyon arasındaki bağlantının değiştirilebilir yollarını tanımlamak için yapılacak gelecekteki araştırmaların, koruyucu müdahale yöntemleri geliştirilmesine yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Dheeraj Rai, Hein Heuvelman, Christina Dalman, et al. Association Between Autism Spectrum Disorders With or Without Intellectual Disability and Depression in Young Adulthood, JAMA Network Open. 2018;1(4):e181465.

Türk Araştırmacı Terden Kortizol Ölçen Bir Yöntem Geliştirdi

07 Aralık 2018

Kortizol hormonu stres ile başa çıkabilmek için gün boyunca doğal olarak yükselip düşmektedir. Öte yandan kortizol düzeylerini ölçmek için laboratuvar kökenli mevcut yöntemler ile elde edilen sonuçlar için birkaç gün beklemek gerekmektedir. Bir kişi, belli tıbbi durumu için tedaviyi destekleyebilecek bir kortizol testinin sonuçlarını öğrendiği sırada muhtemelen o anki gerçek kortizol seviyesi testte çıkan sonuçlardan farklı olmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Stanford Üniversitesi'nden bir grup bilim insanı doğrudan terleyen cilde uygulanan ve kişinin ne kadar kortizol ürettiğini değerlendiren esnek bir yama geliştirdi. Araştırmacıların giyilebilir sensörle ilgili bir makalesi 20 Temmuz'da Science Advances dergisinde yayınlandı.

Makalenin başyazarı Onur Parlak, "Çalışmalarımızda özellikle ter tespitleri ile ilgileniyoruz, çünkü bu yöntem farklı fizyolojik durumlar için çeşitli biyobelirteçlerin girişimsel olmayan şekilde ve sürekli olarak izlenmesini sağlıyor" dedi. Araştırmacı, böylelikle çeşitli hastalıkların erken tespiti ve spor performansının değerlendirilmesi için yeni bir yaklaşımın mümkün hale geldiğini belirtiyor.

Kortizolü ölçen klinik testler, araştırma konularında objektif veya duygusal stres ölçümü sağlar ve doktorun bir hastanın adrenal veya hipofiz bezinin düzgün çalışıp çalışmadığını anlamasına yardımcı olabilir. Giyilebilir cihazın prototip versiyonu günlük kullanıma girerse, kortizol seviyesinde sorun olan kişilerin evde kendilerini izlemelerine imkan verebilir. Ayrıca kortizolün bu tür hızlı bir tespiti, stres yaşadıklarını söyleyemeyen gençlerin, hatta tam sözlü iletişim kuramayan çocukların duygusal durumunu da ortaya konmasında yardımcı olabilir.

Kortizolü Ölçmek Zor

Araştırmacı Onur Parlak, giyilebilir teknolojiler geliştirmeyi amaçlayan malzeme bilimi ve mühendisliği doçentlerinden Salleo ile çalışmaya başladı. Parlak bir konferansta çalışmalarını tartışırken, bir kişi Salleo'ya kortizolü ölçebilen bir sensörün harika olacağını söyledi. Kortizolu ölçmek, Parlak'ın geliştirdiği biyosensörler için özel zorluklara sahiptir. Çünkü bu tür sensörler bir molekülün elektriksel pozitif veya negatif yükünü tespit ederler ancak kortizolün bir yükü yoktur.

Bu zorluğun üstesinden gelmek için, Parlak, dikdörtgensel sensörünü, sadece kortizole spesifik olarak bağlanan bir zar etrafında oluşturdu. Sensör, cilde yapışmış şekilde yamanın alt kısmındaki deliklerden pasif olarak teri emmektedir. Bir rezervuardaki ter havuzları, kortizole duyarlı membran tarafından doldurulur. Ayrıca ter içinde bulunan sodyum veya potasyum gibi yüklü iyonlar, kortizol tarafından bloke edilmedikçe zardan geçebilmektedirler. Sensörün algıladığı ise kortizolün kendisi değil sadece yedek yüklü iyonlardır. Hepsinden önemlisi, yama su geçirmez bir tabaka ile kirden korunmaktadır.

Araştırmacı Salleo, "Bir cihaz hakkında her zaman heyecanlanırım, ama Onur'un tasarladığı ter toplama sistemi gerçekten zekice." dedi. Sensör aktif mikroakışkanlar olmadan, ölçümleri yapmak için yeterince ter toplayabilmektedir.

Bir kullanıcının kortizol seviyelerini görmesi için yapması gereken tek şey terlemektir (cildi parlatacak kadar). Sonrasında yamayı yapıştırıp, analiz için bir cihaza bağlayabilir ve saniyeler içinde sonuca ulaşabilir. Gelecekte araştırmacılar sensörün tamamen entegre bir sistemin parçası olabileceğini umuyor.

Optimizasyon ve Çeşitlendirme

Parlak, ilk olarak, cihazı laboratuvarda altın standart klinik testi ile karşılaştırdı ve ardından gerçek yaşam koşullarında test etti. Sensörü koşu ayakkabısına bağladı ve kollarında sensörler ile 20 dakika koşan iki gönüllü üzerinde çalıştı. Hem laboratuvarda hem de gerçek dünya testlerinde, sonuçlar altın standartlara benzerdi.

Araştırmacılar şimdiye kadar sensörlerin tasarlandığı şekilde çalıştığını belirttiler. Ancak araştırmacılar bunu daha güvenilir ve doğru yapmak istiyor ve tekrar kullanılabilir olduğundan emin olmak istiyorlar. Prototip testine göre, yeterince ter olmadığı durumlarda testin çalışması uzun sürüyor gibi görünüyor. Gelecekte araştırmacılar kortizol algılayıcısını tükürük üzerinde deneyip, hastaların terlemesine ihtiyaç duymaktan kurtulmayı planlıyorlar.

Araştırmacılar, genelleştirilebilir tasarımlarından yararlanmayı ümit ederken, bir taraftan da bir sonraki araştırmayı yapmak isteyebilecekleri biyobelirteçleri de anlamaya çalışıyorlar. Araştırmacılar nihai amaçlarının, aynı anda birkaç biyobelirteci ölçen,  kişinin vücudunda neler olup bittiğine dair daha net ve daha bireysel görüntü verebilen bir cihaz üretmek olduğunu belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Onur Parlak et al. Molecularly selective nanoporous membrane-based wearable organic electrochemical device for noninvasive cortisol sensing. Science Advances, 2018

Cinsel Yönelimi Beyindeki Bağışıklık Hücreleri Etkiliyor

06 Aralık 2018

Yeni bir araştırmaya göre, nörobilimciler tarafından genellikle göz ardı edilen bağışıklık hücrelerinin, bir hayvanın cinsel davranışının erkek veya dişi için daha tipik olup olmayacağını belirlemede önemli bir rol oynadığı görülüyor.

Mast hücrelerinin cinsel davranıştaki rolünü daha iyi anlamak için, araştırma ekibi bu hücreleri erkek sıçan ceninlerinde baskıladı ve daha sonra farelerin gelişimini gözlemledi. Araştırmacılar, bu erkek hayvanlardan birini bir dişiyle eşleştirdi ve erkeğin dişiye cinsel açıdan ilgi duyup duymadığını izlediler. Mast hücreleri baskılanmış olan erkekler, tipik erkeklerden çok daha az ilgiliydi, neredeyse dişi gibi davranıyorlardı.

Araştırmacılar ayrıca, mast hücrelerini uyarıcı bir kimyasal ile aktive ederek dişi yeni doğan fareleri manipüle etti. Mast hücreleri aktive edilen bu dişi fareler erkek gibi davrandılar. Bu dişi fareler de diğer dişilere karşı erkek cinsel davranışlarına uygun hareket etmek için güçlü bir şekilde motive olmuş görünüyorlardı.

Mast Hücresi ve Östrojen Etkileşimi

Araştırmacılar, östrojenin beyindeki mast hücrelerini etkilediğini ve bu mast hücrelerinin hayvanın cinsel gelişimini yönlendirdiğini belirtiyorlar.

Araştırmada belgelenen davranış değişikliklerine ek olarak, araştırmacılar hücresel seviye değişikliklerini de incelediler. Erkek yeni doğan sıçanların maskülen dozda östrojene maruz kalması beyinde mast hücrelerinde artışa neden oldu. Bu hücreler, insan-beyin modelini aktive etmek için diğer beyin hücrelerini (mikroglia) uyaran histamin salgıladılar.

Bilim adamları, cinsiyet farklılıklarının erken gelişim sırasında hormonlar tarafından programlandığını bilmelerine rağmen, beyin ve davranışların oluşma biçimine katkıda bulunan hücresel seviye değişiklikleri hakkında sınırlı bilgiye sahipler.

Eğer insan gelişimi, bu hayvan çalışmasında görülenleri yansıtıyorsa, gebelikte alerjik reaksiyon, yaralanma ya da iltihaplanma gibi nispeten daha küçük etkilerin, çocuklarda cinsel davranış gelişimini yönlendirebileceğini belirttiler. Hatta hamilelik sırasında kullanılan antihistaminik veya ağrı kesicilerin de bu gelişimi etkileyebileceği düşünülmektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Lenz KM, et al. Mast Cells in the Developing Brain Determine Adult Sexual Behavior. The Journal of Neuroscience, 2018; 1176-18 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1176-18.2018

Atriyal Fibrilasyonda Genetik Yapı Taşikardi-Kaynaklı Kardiyomiyopati ile İlişkili

05 Aralık 2018

Taşikardi kaynaklı kardiyomiyopati (TIC), taşiaritmiyle indüklenen geri dönüşümlü bir kardiyomiyopatidir ve TIC'nin genetik altyapısı iyi anlaşılmamıştır. Atriyal fibrilasyon veya taşikardi, TIC için bir hastalık belirtisi olabilir. Kalp hızı, ilaç veya katater tedavisi ile uygun ritme getirilirse hasar önlenebilir. TIC şu anda sadece diğer potansiyel kalp rahatsızlıklarının dışlanmasından sonra teşhis edilmektedir ve TIC için risk faktörleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Önceki çalışmalarda atriyal fibrilasyon ile ilişkili 26 genetik varyant tespit edilmiştir. Bunlardan sadece ikisi, kalbin iletimini düzenlemeye yardımcı olan kardiyak iyon kanalı genleridir. HCN4 geni, kalp hızının otonomik kontrolünde kritik bir fonksiyona sahip olduğu bilinen tek gendir. Hiperpolarizasyonla aktive edilmiş siklik nükleotid-kapılı kanal geni HCN4, kalp hızı kontrolünde yer aldığı iletim sisteminde yüksek oranda eksprese edilir.

Yeni Bir Genetik Belirteç

HCN4 geninin TIC ile ilişkili olduğunu düşünen Japon araştırmacılar yeni bir çalışma yaptılar. Tarama için atriyal fibrilasyon (AF) tanısı olan 930 Japon hastayı, replikasyon için AF’li 350 Japon hastayı ve 1635 AF tanısı olmayan kontrolü çalışmalarına dahil ettiler. Tarama AF setinde, TIC tanılı (n = 73) ve TIC tanısı olmayan (n = 857) AF’li hastalar arasındaki HCN4 tek nükleotid polimorfizm genotiplerini karşılaştırdılar. 17 HCN4 gen etiketi tek nükleotid polimorfizmleri, rs7172796, rs2680344, rs7164883, rs11631816 ve rs12905211, TIC ile önemli ölçüde ilişkiliydi. Bunlar arasında, sadece rs7164883, koşullu analizden sonra TIC ile bağımsız olarak ilişkili bulundu. Minör alel sıklığı TIC tanısı olanlarda %26 ve TIC tanısı olmayanda % 9,7’di.

Replikasyon setinde HCN4 tek nükleotid polimorfizmi rs7164883'ün TIC ile birlikteliği doğrulandı. TIC tanısı olan 41 ve TIC tanısı olmayan 309 hastada minör alel sıklığı % 28'e karşı % 9,9’du. rs7164883'ün minör alleli sıklığı AF ve AF olmayan kontrollerde benzerdi (% 11'e karşılık % 10,9).

Araştırmacılar, HCN4 geni tek nükleotit polimorfizmi rs7164883’ün AF'li hastalarda TIC için yeni bir genetik belirteç olabileceğini aktardılar. Bu genetik belirtecin, atriyal fibrilasyonu olan hastalara sağlıklı bir kalp ritmi sağlamak ya da düzeltmek üzere bir ilacın geliştirilmesi için potansiyel bir tedavi hedef olarak kullanılabileceğini de belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Yukiko Nakano, Hidenori Ochi, Akinori Sairaku, Yuko Onohara , Takehito Tokuyama, Chikaaki Motoda, Hiroya Matsumura, Shunsuke Tomomori, Michitaka Amioka, Naoya Hironobe, Yousaku Ohkubo, Shou Okamura, Naomasa Makita, Yukihiko Yoshida, Kazuaki Chayama, and Yasuki Kihara. HCN4 Gene polymorphisms are Associated with Occurrence of Tachycardia Induced Cardiomyopathy in Patients with Atrial Fibrillation. Circulation: Genomic and Precision Medicine, 2018.

Artritli Yetişkinler için Egzersiz Rehberi Güncellendi

05 Aralık 2018

Fiziksel aktivite (PA), dinlenme (bazal) seviyelerinin üzerinde enerji harcanması ile sonuçlanan iskelet kasları tarafından üretilen herhangi bir vücut hareketi olarak tanımlanmaktadır. Fiziksel aktivite (PA), günlük yaşam, meslek, boş zamanların ve aktif ulaşımın bir parçası olarak yapılan egzersiz, spor ve fiziksel aktiviteleri geniş bir biçimde kapsamaktadır. Egzersiz, planlanmış, yapılandırılmış ve tekrarlayıcıdır ve nihai olarak, fiziksel uygunluğun bir ya da daha fazla boyutunun iyileştirilmesi ya da sürdürülmesini amaçlamaktadır. PA uygulamaları, denetlenen veya denetlenmeyen, tek başına veya gruplar halinde, akut veya kronik sağlık durumlarında gerçekleştirilebilir olmalı, ayrıca her zaman uzun süreli bağlılığı teşvik etmek için davranışsal değişim tekniklerini (BCT) içermelidir. Romatizmal ve kas iskelet sistemi hastalıkları olan kişiler ve genel popülasyon için düzenli fiziksel aktivite (PA) giderek artmaktadır.

Klinik uygulamada PA ile ilgili tavsiye ve rehberlik için kanıta dayalı öneriler geliştirmek amacıyla, PA için halk sağlığı önerilerinin romatoid artrit ve spondiloartrit (SpA) gibi enflamatuar artritleri ve kalça osteoartriti (HOA), diz osteoartriti (KOA) olan kişiler için uygulanabilir olup olmadığını değerlendiren bir çalışma yapıldı. Tavsiyelerin geliştirilmesi için EULAR standardize prosedürleri takip edildi. 16 ülkeden, romatologlar, diğer tıbbi uzmanlar ve doktorlar, sağlık profesyonelleri, hasta temsilcileri, metodolojistlerden oluşan bir görev gücü iki defa bir araya geldi. İlk görev gücü toplantısında, sistematik bir literatür taramasını destekleyen 13 araştırma sorusu tanımlandı. İkinci toplantıda, önerilerden önce sistematik literatür taramasının kanıtları sunuldu ve tartışıldı, araştırma gündemi ve eğitim gündemi oluşturuldu. Enflamatuvar artrit ve OA'lı kişilerde dört kapsayıcı ilke ve PA için 10 öneri geliştirildi.

Öneri 1: Standart bakımın ayrılmaz bir parçası olarak Fiziksel Aktivite

Etkinlik, fizibilite ve güvenlik kanıtları dikkate alındığında, fiziksel aktivite için halk sağlığı önerileri geçerlidir. Fiziksel aktivite, RA, SpA, HOA, KOA tanısı olan kişiler için standart tedavinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Halk sağlığı önerilerine göre, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde PA düzeyi, fiziksel uygunluk ve hastalığa özgü ve genel sonuçlar üzerinde etkilidir. Meta-analiz, kardiyovasküler egzersizlerin her üç durumda da kardiyovasküler kondisyon üzerinde orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. RA ve HOA/KOA hastalarında kas gücü egzersizlerinin kas gücü için orta derecede faydalı bir etkiye sahip olduğunu göstermiştir. SpA veya HOA / KOA'lı kişilerde kombine egzersizlerin (aerobik veya kuvvet egzersizleri artı esneklik egzersizleri) esnekliği etkilemediğini göstermiştir. Bununla birlikte, egzersiz koşulları, değerlendirmeler ve sonuç ölçüleri büyük ölçüde değişmiştir. Esneklik egzersizlerinin tek başına egzersiz yapmadan etkisini karşılaştıran bir çalışma yoktur. Bir RKÇ'de, 48 RA'lı kişide nöromotor performans programı nöromotor performans üzerinde olumlu bir etki göstermiştir.

PA için PH önerileri güvenli kabul edilebilir. Herhangi bir zararlı etki bildirilmemiştir, bunun yerine enflamatuar artritlerde hastalık aktivitesi ve semptomları üzerinde faydalı etkiler rapor edilmiştir.

Öneri 2: Fiziksel Aktivite Teşvik Edilmeli

Tüm sağlık çalışanlarının, hastanın en iyi tedavisiyi almasını desteklemek için, fiziksel aktiviteyi teşvik etmek üzere işbirliği içinde çalışma sorumluluğu olmalıdır. Bu konu ile ilgili takımlar, her türlü sağlık personeli tarafından PA tavsiyesinin sağlanması gerektiği konusunda anlaşmış olmalıdır.

Öneri 3: Fiziksel Aktivite Mümkün Olmalı

Uygulamaların sağlanması, fiziksel aktivite ilkeleri ve romatizmal durumlar alanında yetkili sağlık bakım sağlayıcıları tarafından yapılmalıdır.

Öneri 4: Fiziksel Aktivitenin Değerlendirilmesi

Fiziksel aktivite seviyesi (aktif veya aktif olmayan) ve egzersiz alanları (kardiyorespiratuvar, kas gücü, esneklik ve nöromotor) rutin olarak değerlendirilmelidir. fiziksel aktiviteyi öne çıkaran müdahalelerinin etkisini araştıran 11 çalışmanın üçünde, uyarlanmış fiziksel aktivite müdahalesine başlamadan önce aktif ve aktif olmayan kişileri ayırt etmek için temel taramalar tarif edilmiştir. Her bir alanı değerlendirmek için belirli araçlara ihtiyaç vardır.

Öneri 5: Genel ve hastalığa özgü kontrendikasyonlar

Spesifik kontrendikasyonlar için araçlar (CIs) bulunmuştur. Bununla birlikte, mutlak veya göreceli kontrendikasyonları tanımlayan mevcut genel veya ulusal yönergeler bir öncelik olarak izlenmelidir.

Öneri 6: Kişiselleştirilmiş Amaçlar ve Değerlendirme

Fiziksel aktivite müdahaleleri, düzenli olarak değerlendirilmesi gereken bireysel amaçlara dayanmalıdır. Bu, fiziksel aktivite değerlendirmeleri ve bireysel amaçlarla ilgili diğer değerlendirmeler ile yapılabilir. fiziksel aktivite değerlendirmeleri için, performansa dayalı testler, hasta tarafından bildirilen sonuç ölçümleri ve kendi kendini izleme araçları tanımlanmıştır.

Öneri 7: Genel ve Hastalığa Özel Engeller Ve Kolaylaştırıcılar

Hastalığa özgü engeller arasında hastalık hakkında bilgi eksikliği, güvenli egzersiz hakkında bilgi eksikliği ve ağrı, yorgunluk, sertlik, hareket kısıtlılığı, alevlenme korkusu veya hasar verme gibi semptomlar vardır. Hastalığa özgü kolaylaştırıcılar, arasında egzersizin semptomlarda veya hastalık kontrolünde olumlu etkisi, hastalık ve doğru egzersiz hakkında bilgi, egzersiz öncesi ağrı için ilaç kullanma, öz düzenleme teknikleri kullanma vardır.

Öneri 8: Bireyselleştirilmiş Değerlendirme Sonrası Fiziksel Aktivitede Kişiye Özgü Ayarlamalar

Kapsamlı bir bireysel değerlendirmede fiziksel aktiviteye uyarlamalar yapılmalıdır. Bununla birlikte, RA / SpA / HOA / KOA'lı kişilerde genel adaptasyonların gerekliliği hakkında bir kanıt bulunamamıştır. Bazı RA çalışmalarında, “24 saatlik kural” uygulanmış, yani artan ağrı 24 saatten fazla sürdüğünde egzersiz yoğunluğu azaltılmıştır. American College of Sports Medicine, artritli bireylerde ağrının tipik olarak en az şiddetli olduğu durumlarda egzersiz yapmak veya ilgili yaralanma riskini azaltmak için dikkatli bir şekilde antrenman yapmak gibi egzersiz testine adaptasyonlar sağlar. Hastalıkla ilişkili engeller bu adaptasyonları belirleyebilir.

Öneri 9: Davranış Değişikliği Teknikleri

Davranış değişikliği teknikleri, PA müdahalelerinin ayrılmaz bir bileşeni olmalıdır. RA ve HOA / KOA, alanlarındaki fiziksel aktivite müdahalelerinde çeşitli davranış değişikliği teorileri kullanılmıştır, ancak bu konudaki veriler kısıtlıdır. Tasarım, değerlendirme ve bulguların yorumlanmasında teorilere dayanan gelecekteki araştırmalara ihtiyaç vardır.

Öneri 10: Sağlık Hizmetlerinin Sunulması

Sağlık uzmanları bu müdahaleleri hastalara sunmak için tüm yolları dikkate almalıdır. Fiziksel aktivite hizmetlerinin sunulma yollarının birbirlerine üstünlüğü hakkında kanıt bulunamamıştır. Fiziksel aktivite müdahalelerinin sunulma yöntemleri büyük ölçüde farklılık gösterir ve çoğunlukla “kara bazlı” ve / veya “su bazlı” ve “gözlemlenen ve bireyselleştirilmiş” olarak tanımlanır. Bu aktiviteleri güçlendirme stratejileri olarak da telefon görüşmeleri, cihazlar, ev ziyaretleri, kayıt defteri, web tabanlı talimatlar, yazılı materyaller ve görsel talimatların kullanıldığı tespit edilmiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Rausch Osthoff A, Niedermann K, Braun J, et al 2018 EULAR recommendations for physical activity in people with inflammatory arthritis and osteoarthritis Annals of the Rheumatic Diseases Published Online First: 11 July 2018.

İnfantil Fibrosarkomda NTRK Pozitifliği

05 Aralık 2018

Konjenital/infantil fibrosarkom pediatrik yaş grubunda görülen nadir bir tümördür. Genellikle beş yaş altı çocuklarda ve daha çok ekstremitelerde görülür. Biyolojik davranışı erişkin fibrosarkomlarından daha iyidir. Bu hastalık, iğsi hücrelerin kesişen fasikülleri ve çoğu durumda ETV6-NTRK3 gen füzyonu ile karakterizedir.

İnfantil fibrosarkomun diğer iğsi hücreli tümörlerle histolojik olarak örtüşmesi durumunda, tanı zor olabilir ve çoğu zaman moleküler onay gerektirir. Bu noktada yakın zaman önce geliştirilen bir pan-TRK antikoru, NTRK füzyonları olan tümörleri tanımlamak için umut vadediyor. Harvard araştırmacıları da yapmış oldukları çalışma ile infantil fibrosarkom için pan-TRK immünohistokimyasının tanısal açıdan potansiyelini değerlendirmeyi amaçladı.

Çalışmada 15 infantil fibrosarkom dahil olmak üzere 210 olgunun tüm doku kesitleri değerlendirildi. Diğer tümör tiplerine bakıldığında beşer adet lipofibromatoz benzeri nöral tümör ve lipofibromatozis, birer adet ilkel miksoid mezenkimal tümör bebeklik dönemi (PMMTI) ve düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, on beşer adet fibröz hamartom (FHI), miyofibroma / miyofibromatozis ve desmoid tip fibromatozis ve birer adet düşük dereceli fibromiksoid sarkom, sinoviyal sarkom, iğsi hücreli rabdomiyosarkom, malign periferik sinir kılıfı tümörü, fibrosarkomatöz dermatofibrosarkom protuberans (F-DFSP) ve nodüler fasiit tespit edildi.

Pan-TRK Pozitifliği Görüldü

İmmünohistokimya, bir tavşan monoklonal pan-TRK antikoru kullanılarak gerçekleştirildi. 15 hastanın tümünde pan-TRK için immünoreaktivite ve 14’ünde diffüz immünoreaktivite (hücrelerin>% 50'si) gözlendi. Pan-TRK, beş (% 100) lipofibromatozise benzer nöral tümörde de pozitif idi. 190 histolojik kesitten, diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, beş PMMTI, beş FHI (ağırlıklı olarak ilkel miksoid spindle-hücre bileşenlerini vurgulayan), üç F-DFSP, bir düşük dereceli miyofibroblastik sarkom, bir miyofibroma ve bir iğsi hücreli rabdomiyosarkom dahil olmak üzere 16 (% 8) olguda kaydedildi..

Elde edilen sonuçlara göre diffüz pan-TRK immünoreaktivitesi, infantil fibrosarkom için oldukça hassas ancak tamamen spesifik olmayan bir diagnostik belirteçtir ve TRK-hedefli tedavi için hasta seçiminde yardımcı olabilir. Beklendiği gibi, NTRK1 füzyonlarını barındıran lipofibromatoz benzeri nöral tümörler, yaygın pan-TRK immün reaktivitesini de gösterir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hung YP, et al. Evaluation of pan-TRK immunohistochemistry in infantile fibrosarcoma, lipofibromatosis-like neural tumour and histological mimics. Histopathology. 2018 Oct;73(4):634-644.

En Sık Kullanılan Omuz Cerrahisi Yöntemi Etkisiz Bulundu

04 Aralık 2018

Omuz problemleri oldukça yaygındır ve sağlık sistemi üzerine önemli bir yük getirmektedir. Tedavi gerektiren omuz ağrısının en yaygın tanısı omuz sıkışmasıdır ve en yaygın cerrahi tedavi anahtar deliği cerrahisi yoluyla dekompresyondur. İngiltere'de her yıl yaklaşık 21.000 ve Amerika Birleşik Devletleri'nde bunun on katı miktarda dekompresyon ameliyatı yapıldığı bilinmektedir.

FIMPACT adı verilen çalışmada, omuz sıkışma sendromunun cerrahi tedavisi plasebo cerrahisi ile karşılaştırıldı. İşlemden iki yıl sonra, çalışmanın katılımcıları, ameliyat edilen grupta da plasebo grubunda da eşit derecede az omuz ağrısına sahipti ve omuzlarının genel durumundan eşit olarak memnunlardı.

Bu araştırma, omuzdaki anahtar deliği dekompresyon cerrahisinin, hastaların semptomlarını fizyoterapiden daha iyi bir şekilde hafifletmediğini gösteren önceki randomize çalışmaları doğrulamaktadır. Bununla birlikte, paradoksal olarak, dekompresyon ameliyatlarının sayısı, ameliyatın semptomlar üzerindeki etkisinin kesin bir kanıtı olmamasına rağmen, önemli ölçüde artmıştır.

FIMPACT çalışmasında konservatif tedavi, fizyoterapi ve steroid enjeksiyonlarına rağmen en az üç ay boyunca persistan omuz ağrısından muzdarip olan 189 hasta vardı. Hastalar üç farklı tedavi seçeneğinden birini almak üzere randomize edildi. Bunlar, subakromiyal dekompresyon cerrahisi, plasebo cerrahisi (omuz ekleminin artroskopik muayenesini içeren fakat tedavi edici prosedürler içermeyen diyagnostik artroskopi) veya denetimli egzersiz terapisiydi. 

Üç Grupta Da Klinik Açıdan Benzer Sonuçlar

Çalışmanın başlamasından iki yıl sonra, hastalara omuz ağrısı ve yaşadıkları diğer semptomlar ile tedaviden ve sonuçlarından duydukları memnuniyetleri soruldu. Dekompresyon veya plasebo gruplarındaki hastalara ayrıca hangi grupta yer aldıklarını düşündükleri soruldu.

Genel olarak, omuz ağrısı, çalışmanın başlangıcından itibaren her üç grupta da önemli ölçüde iyileşti. Bununla birlikte, dekompresyon cerrahisi omuz ağrısına plasebo cerrahisinden daha fazla yarar sağlamadı.

Egzersiz terapisi alan grup da zaman içinde belirli oranda iyileşti, ancak bu iyileşme oranı dekompresyon cerrahisi alanlardan bir miktar daha azdı. Bu bulgu dekompresyon cerrahisini desteklemek için kanıt olarak yorumlanabilmesine rağmen, yazarlar klinik olarak anlamlı olacak bir fark görülmediğini belirtti.

Bu sonuçlar, bu tür cerrahinin bu en yaygın omuz şikayeti için etkili bir tedavi şekli olmadığını gösteriyor. Bunun neticesinde sonuç olarak, bu durumun tercih edilen tedavi yaklaşımında büyük değişikliklere yol açacağı düşünülüyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Paavola M, et al. Subacromial decompression versus diagnostic arthroscopy for shoulder impingement: randomised, placebo surgery controlled clinical trial. BMJ, 2018; k2860 DOI: 10.1136/bmj.k2860

Kanserleşmede NK Hücreler Nasıl Bir Rol Oynuyor?

04 Aralık 2018

Kanser tedavisinde immünoterapinin önemi gün geçtikçe artmaktadır ve bir çok farklı malignitede başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Bununla birlikte, anti-tümör etkileri oldukça etkileyici olmasına rağmen, hastaların ortalama sadece % 25'i yanıt vermekte ve bu sebeple aşılması gereken engeller bulunmaktadır. Bu nedenle, immünoterapiyi uygulamak ve bağışıklık direncini yenmek için yenilikçi yolların ortaya çıkarılması, karşılanmamış bir ihtiyaç olarak durmaktadır.

Doğal katil (NK) hücreleri, bugüne kadarki başarıları büyük ölçüde hematolojik kanserler ile sınırlı olmasına rağmen, immünoterapi için de çekici bir aday olabilir. Yeni bir çalışma, NK hücrelerinin tümörleri algıladığı ve yanıt verdiği yeni yolları belirledi ve bu bulgular kanser immünoterapisinde NK hücrelerinin klinik translasyonunu etkileyebilir. Aktive edici reseptör NKp44 kullanılarak, NK hücrelerinin, tümörler tarafından salgılanan trombosit türevli büyüme faktörü DD'ye (PDGF-DD) bağlandığı gösterildi. Transgenik fareler kullanılarak yapılan çalışmada, tümör-eksprese edilmiş PDGF-DD'nin NKp44 bağlanımı, tümör büyümesini sınırlandırabildi.  NKp44'ün de bir üyesi olduğu doğal sitotoksisite reseptörüyle ilişkili gen imzalarının ekspresyonu da klinik sonuçlarla koreleydi.

NK Hücreleri Potansiyel Adaylar Olabilir

PDGF-DD izoformunun neden bazı kanserlerde upregüle olduğunu ve NK hücrelerinin bir hedefi olarak seçildiğini belirlemek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışma, daha önce tanınmayan yollardan etkilenen immün homeostaza etki etmekle birlikte hedef etkileşimlerinin potansiyelini vurgularken, aynı zamanda, bu klinik öncesi / translasyonel deneysel tasarımın içerdiği klinik uygulamaları etkileyebilecek karmaşıklıkların altını çiziyor.

Bu etkinin kanser tedavisine uygulanacak kadar güçlü olup olmadığı bilinmemekle birlikte, NK hücrelerinin ve kanser biyolojisinin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda, yenilikçi tedavilerin geliştirilebilmesi için elde edilen bulgular oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert J. Canter, William J. Murphy. A possible new pathway in natural killer cell activation also reveals the difficulty in determining human NK cell function in cancer. J Immunother Cancer. 2018; 6: 79.

Beyindeki Yeni Doğmuş ve Olgun Nöronlar Nasıl Farklılaşıyor?

03 Aralık 2018

Hipokampusun dentat girusu,beynin anıların şekillenmesine yardımcı olan bir bölgesidir. Ayrıca yetişkin beyninde yeni nöronların sürekli olarak oluştuğu iki alandan biridir. Dentat girus, beynin diğer alanlarından duyusal ve mekansal girdileri işleyen beyin korteksinin bir bölgesinden elektrik sinyalleri alan bir devrenin parçasıdır. Dentat girus bu duyusal ve mekânsal bilgiyi birleştirerek, bir deneyimin özgün bir belleğini oluşturabilir.

Dentat girusun hesaplama fonksiyonu için gerekli olan aralıklı bir nöral aktivitedir. Yani dentat girusun elektriksel olarak sessiz olan sinir devreleri olması gerekir. Bu, güçlü inhibitör devreler ve dentat girusun ana nöronları olan granül hücrelerinin düşük uyarılabilirliği ile gerçekleştirilir. Bununla birlikte, yeni doğan granül hücreleri yüksek uyarılabilirlik gösterir. Olgun hücrelerde ise bu özellik yok olur. Olgun hücrelerde düşük uyarılabilirlik yaratan mekanizmalar ya da yeni doğan granül hücrelerinin uyarılabilirliğinin zamanla nasıl değiştiği hakkında çok az şey bilinmektedir.

Birmingham Üniversitesi araştırmacıları, G proteininin aracılık ettiği sinyalizasyon ve granül hücrelerin farklılaşması sırasında bir iyon kanalının geç olgunlaşması için kilit rolleri tanımladılar ve bu sinyalizasyon yolağının işlevini, olgunlaşmasını ve kaynaklarını karakterize etmeyi amaçladılar.

GIRK ile Farklılaşma

Araştırmacılar, düşük granül hücre uyarılabilirliği için bozulmamış G protein sinyalizasyonunun gerekli olduğunu buldular. Ayrıca, GIRK adı verilen bir potasyum kanalının, olgun dentat granül hücrelerinde sürekli olarak aktif olduğunu ve nöronların hücrelerin membran dinlenme potansiyelini ve diğer elektrofizyolojik etkilerini azaltarak daha az uyarılabilir hale getirdiğini keşfettiler. Yaklaşık 10 ila 12 günlük yeni doğmuş granül hücrelerinin, fonksiyonel GIRK kanallarına sahip olmadığını da gösterdiler. Yaklaşık üç haftada, fonksiyonel GIRK kanalları görünmeye ve GABA B reseptörü olarak adlandırılan bir hücre reseptörü aracılığıyla G protein sinyali ile kontrol edilmeye başlıyordu.

GIRK, olgun dentat granül hücrelerinin uyarılabilirliğini iki yoldan azaltıyordu. Birincisi, membran dinlenme potansiyellerini ve içsel uyarılabilirliği azaltan sürekli aktif GIRK kanallarının içsel mekanizmasıydı. İkincisi GIRK sinyalizayonunun fazik aktivasyonu ile yapılıyordu.

GABA salgılayan inhibitör interneronların üç gruba ait oldukları bilinmektedir. Araştırmacılar, hangi internöron alt tiplerinin, fazik GABA B-reseptörü / GIRK inhibisyonunu başlatmak için dentat granül hücreleri ile inhibitör sinapslar oluşturduklarını araştırdılar. NNOS eksprese eden internöronların, GABA-B-reseptör aracılı inhibisyonun ana kaynağı olduğunu buldular. SST eksprese eden internöronlar daha küçük bir etkiye sahipti ve PV eksprese eden internöronların inhibitör etkisi yoktu.

Literatür talep et

Referanslar :

J. C. Gonzalez et al. Constitutive and Synaptic Activation of GIRK Channels Differentiates Mature and Newborn Dentate Granule Cells. The Journal of Neuroscience, 2018; 38 (29): 6513.

Egzersiz Öncesi Kahvaltı Yapmak Metabolizmayı Hızlandırıyor

30 Kasım 2018

Bath Üniversitesi araştırmacılarının yaptıkları bir çalışmaya göre, egzersizden önce kahvaltı yapmak, vücudun egzersiz sırasında karbonhidratları yakmasını ve egzersiz yaptıktan sonraki öğünde yediklerimizin daha hızlı sindirilmesini sağlıyor.

Araştırmacılar, bir saat bisiklete binme şeklinde yapılan egzersizden önce açlık durumuna karşı kahvaltı yapmanın etkisini incelediler. Randomize bir düzende, on iki erkek kahvaltı-dinlenme (BR; 3 saat yarı-dinlenmiş), kahvaltı-egzersiz (BE; bisiklete binmeden 60 dakika önce 2 saat yarı-dinlenmiş) ve gece açlığı-egzersiz modelleri ile çalışmaya dahil edildi. Kontrol testinde kahvaltı üç saat dinlenmeden sonra yapıldı. Gönüllüler, egzersizden iki saat önce sütle hazırlanmış yulaf lapası yediler. Egzersiz ve dinlenme testlerine katılan 12 sağlıklı erkek gönüllünün kan glikoz seviyeleri ve kas glikojen seviyeleri test edildi. Egzersiz sonrası bir oral glikoz tolerans testi (OGTT) uygulandı. Çift kararlı izotop izleyicileri ([U-13C] glikoz sindirimi ve [6,6-2H2] glukoz infüzyonu) ve kas biyopsileri sırasıyla postprandiyal plazma glikoz kinetiklerini ve intramüsküler sinyalleri değerlendirmek için birleştirildi. Plazma intestinal yağ asidi bağlama (I-FABP) konsantrasyonları bağırsak hasarının bir belirteci olarak belirlendi.

Egzersiz Sonrası Daha Fazla Plazma Glukozu

Araştırmacılar, kahvaltı yapmanın, egzersiz sırasında vücudun karbonhidratı yakma oranını artırdığını, ayrıca egzersiz sonrası yenen yiyeceklerin de metabolize edilme oranını arttırdığını keşfettiler. Egzersiz öncesi kahvaltının egzersiz sırasında karbonhidrat yakılmasını artırdığını ve bu karbonhidratın sadece yenen kahvaltıdan gelmediğini aynı zamanda kaslarımızda glikojen olarak depolanan karbonhidrattan da geldiğini gördüler. Bu kas glikojeni kullanımındaki artışın, kahvaltı egzersizden önce tüketildiğinde öğlen yemeğinden sonra kan şekerinin daha hızlı düşmesinin nedenini açıklayabileceğini düşündüler.

Egzersiz öncesi kahvaltı, OGTT testinde egzersiz sonrası plazma glukoz atım oranlarını artırdı. Egzersiz sırasında plazma I-FABP konsantrasyonları, BE'ye karşı FE'de daha düşüktü.

 Araştırmacılar, özellikle egzersizden önce yediklerimizin sağlık sonuçları üzerindeki etkisini araştıran, artmış tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık riskine sahip aşırı kilolu katılımcılar ile yapılan daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Robert M. Edinburgh, Aaron Hengist, Harry A. Smith, Rebecca L Travers, Francoise Koumanov, James A. Betts, Dylan Thompson, Jean-Philippe Walhin, Gareth A. Wallis, D. Lee Hamilton, Emma J. Stevenson, Kevin D. Tipton, Javier T. Gonzalez. Pre-Exercise Breakfast Ingestion versus Extended Overnight Fasting Increases Postprandial Glucose Flux after Exercise in Healthy Men. American Journal of Physiology-Endocrinology and Metabolism, 2018.

Sedasyon Sonrası Deliryum Riski

29 Kasım 2018

Postoperatif deliryum uzun yıllar boyunca, yaşlı hastalarda ameliyatın çok sık gözlemlenen bir komplikasyonu olarak gözlenmiştir. Anestezi düzeyleri, bu durumu önlemek veya süresini ve etkisini azaltmak için değiştirilebilir bir risk faktörü olarak görülmüştür. Bunu değerlendirmek için Johns Hopkins’de görev yapan araştırmacılar kalça kırığı onarımı olan hastalarda iki düzey anestezinin deliryum riski üzerindeki etkilerini incelediler.

ABD'de her yıl 200.000 ila 300.000 kez uygulanan bu prosedürden kaynaklanan birçok komplikasyondan bahsedilmektedir ve deliryum bunların en yaygın olanıdır, tüm hastaların ortalama yüzde 35'ini etkilemektedir.

Araştırma ekibi, “Yaşlı Hastalarda Postoperatif Deliryum İnsidansını Azaltmak için Bir Strateji” olarak adlandırılan çift kör randomize bir çalışma tasarladılar (STRIDE). 18 Kasım 2011 ve 19 Mayıs 2016 tarihleri ​​arasında, bir kalça kırığı onarımı geçiren 200 hasta, derin sedasyon veya hafif sedasyon verilmek üzere rastgele olarak iki gruba ayrıldı. Derin sedasyonda hasta bilinçsizken hafif sedasyonda hasta konuşulduğunda yanıt verecek konumdadır.

Araştırmacılar, her hastayı bir ila beş günlük operasyon sonrası dönemde veya hastaneden taburcu oluncaya kadar ve ameliyat sonrası genel olarak 30 gün deliryum semptomları açısından takip ettiler. Sadece deliryum hakkında değil, yoğun bakım ünitesine yatış, opioid tüketimi ve ağrı skorları gibi diğer bilgileri de topladılar.

Gruplar Arasında Risk Oranı Benzer Bulundu

STRIDE çalışması katılımcılarının yaş ortalaması 82 idi. 200 katılımcının 146'sı (yüzde 73) kadın, 194'ü (yüzde 97) beyaz ve ortalama Charlson Komorbidite İndeksi (CCI) skoru 1.8 idi. CCI skoru, önümüzdeki 10 yıl boyunca tahmini hayatta kalma ölçüsüdür ve karaciğer hastalığı, diyabet ve AIDS gibi 17 farklı komorbiditenin varlığıyla hesaplanır.

Genel olarak, derin sedasyon uygulanan hastaların yüzde 39'u ameliyattan bir ila beş gün sonra postoperatif deliryum tanısı alırken, hafif sedasyon grubunda deliryum insidansı yüzde 34'tü. Bu fark istatistiksel olarak anlamsızdı.

Bununla birlikte, komorbiditeleri hesapladıktan sonra araştırmacılar, başlangıç ​​CCI skoru sıfır olan hastaların, daha derin sedasyon almaları durumunda postoperatif deliryumu tecrübe etme olasılıklarının 2.3 kat daha fazla olduğunu buldular.

Çalışma sonucunda görüldü ki, beklenenin aksine sedasyon düzeylerinin daha hasta insanlardaki postoperatif deliryumu etkilemediği görülüyor. Bu çalışmanın sonucu da her bireyin genel sağlık durumuna göre anestezi miktarının ve türünün uyarlanması gereğini vurgulamaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Sieber FE, et al. Effect of Depth of Sedation in Older Patients Undergoing Hip Fracture Repair on Postoperative Delirium. JAMA Surgery, 2018; DOI: 10.1001/jamasurg.2018.2602

Beyin MRG’de Tesadüfi Bulgular

29 Kasım 2018

Beyin MRG'si tüm baş ağrılarının yaklaşık % 90'ını oluşturan primer baş ağrısı hastaları için sıklıkla yapılır. Bu görüntülemeler sırasında rastlantısal bulgu (IF) veya normal anatomik varyantlar sıklıkla ortaya çıkar ve bu durum hasta ve aile için endişe yaratabilir. Primer baş ağrıları için MRG yapılmadan önce, hastalara baş ağrısına neden olan bir anormallik bulma şansının çok küçük olduğu, ancak rastlantısal bir bulgu veya normal anatomik bulgunun yaygın olduğu konusunda bilgilendirme yapmak yararlıdır. Bu, hastadaki potansiyel kaygıyı azaltabilir ve hekime zaman kazandırabilir.

Bazı çalışmalarda, normal gönüllülerde IF'ler bildirilmiştir. Bu oran, genel popülasyonun tahmini olarak % 2-% 8'inde meydana gelen klinik olarak anlamlı nöropatolojilerin prevalansıdır.

Araştırma amaçlı ya da mesleki, klinik ya da ticari tarama ile kontrastlı veya kontrastsız beyin MRG'si yapılan, hiçbir nörolojik semptomu olmayan 0-97 yaş arası 19.559 kişide yapılan 16 çalışmanın meta analizinde, IF'nin genel prevalansı % 2,7 bulundu. Bu bulgulara beyaz madde hiperintensiteleri, sessiz beyin enfarktları, beyin mikrokanamaları ve anatomik varyantlar dahil edilmedi. Bulunan IF'ler için prevelans oranları; neoplazi % 0,70, yapısal vasküler anomaliler 0,56, kist % 0,54, Chiari malformasyonu % 0,24, hidrosefali % 0,10, enflamatuar lezyon % 0,09 ve ekstra aksiyal toplanma % 0,04 şeklindeydi.

Rastlantısal Kistler

18-35 yaşları arasında 203 sağlıklı gönüllü üzerinde yapılan bir çalışmada, katılımcıların % 30,5'inde normal bulgular vardı. En yaygın üçü epifiz bezi kisti, geniş bifrontal subaraknoid boşluk ve Rathke yarık kistiydi. IF'ler, gönüllülerin % 9,4'ünde ortaya çıkmış olup, en yaygın görülenler, beyaz cevher lezyonları ve Chiari malformasyonlarıydı. Üst baş ve boyun bölgesi değerlendirilen 180 katılımcıdan % 3,3'ünde normların varyasyonları ve % 36,7'sinde anormal bulgu vardı.

17-35 yaş arası 2536 sağlıklı genç erkeğin MRG taramalarının retrospektif bir çalışmasında, normal anatomik varyantlar katılımcıların % 18,14'ünde mevcuttu. Bunlar; cavum vergae kistleri(% 4,77), epifiz bezi kistleri (% 3,43), lateral ventriküllerin asimetrisi (% 2,68), nadir beyaz madde lezyonları (% 2,60), genişlemiş perivasküler alanlar (% 2,56), büyük bazal sisternalar (% 1,74), boş sella (% 0,35) ve serebral falksın osifikasyonuydu(% 0,32).

Hollanda, Rotterdam'da yaşayan 45-97 yaş arası 2000 kişilik genel bir popülasyon çalışmasında, asemptomatik beyin enfarktüsü (% 7,2), anevrizma (% 1,8), benign primer tümör (% 1,6),  araknoid kist (% 1,1), Chiari malformasyonu (% 0,9), majör damar stenozu (% 0,5), kavernöz anjiyom (% 0,4), malign primer tümör (<% 0,1), metastaz (<% 0,1) ve subdural hematom (<% 0,1) kaydedildi. Asemptomatik beyin infarktları 45-59 yaş grubundakilerin % 4'ünde, 60-74 yaş grubundakilerin % 6,8'inde ve 75-97 yaşlarındakilerin % 18,3'ünde bulundu. Beyaz-madde lezyonlarının ortalama hacmi 45-90 yaşları arasında 1,8 mL, 60-74 yaşlarında 3,1 mL ve 75-97 yaşlarında 7,74 mL’ydi. Saptanan 35 anevrizmanın üçü hariç tümünün çapı 7 mm'den küçüktü ve ikisi hariç anterior dolaşımdaydı. Erişkinlerde ve çocuklarda anevrizmalardan beyaz madde anormalliklerine kadar çeşitli tesadüfi bulgular ve anatomik varyantlar gözlendi.

Literatür talep et

Referanslar :

Headache MRI: What to Do With Incidental Findings - Medscape - Aug 28, 2018.

Güneş Kremi Melanom Riskini %40 Azaltıyor

28 Kasım 2018

Melanom, 25-49 yaşlarındaki Avustralyalı erkeklerde en sık rastlanan kanser olup, 25-49 yaşlarındaki kadınlarda ise meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir. Üç Avustralyalıdan yaklaşık ikisinde, 70 yaşına geldiğinde melanom veya diğer cilt kanseri türleri teşhis edilmektedir. JAMA Dermatoloji dergisinde yayınlanmış olan yeni bir çalışma, 40 yaşın altındaki gençlerde güneş koruyucu kullanımı ile melanom riski arasındaki ilişkiyi inceleyen ilk çalışma olma özelliğine sahiptir. Çalışma, Avustralya Melanom Aile Çalışmasına katılan yaklaşık 1700 kişiden toplanan verileri analiz etti.

Düzenli Kullanımla Risk Azalıyor

Yapılan çalışma, çocukluk ve yetişkinlikte güneş koruyucu kullanımının 18-40 yaşlarındaki gençlerde melanoma karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Düzenli olarak güneş kremi kullananlar için risk, ara sıra kullananlara göre yüzde 35 - 40 oranında azaldı. Özellikle çocukluk çağında, güneşe maruz kalma ve güneş yanığının melanom riski ile ilişkisi iyi bilinmektedir ve bu çalışma güneş korumasının güneş ışığının zararlı etkilerine karşı koruyucu olduğunu göstermiştir. Düzenli güneş koruyucu kullanıcılarının demografik özellikleri incelendiğinde bu bireylerin sıklıkla İngiltere/Kuzey Avrupa kökenli, daha yüksek eğitim seviyesine, daha açık cilt pigmentasyonuna ve güçlü bir güneş yanığı geliştirme profiline sahip genç kadınlar oldukları gözlendi. İnsanlar erkek, yaşlı, daha az eğitimli veya güneş yanığı daha koyu veya daha dirençli olan bir cilde sahiplerse güneş koruyucu kullanma olasılıkları daha azdı.

Güneş koruyucuların yaygın şekilde ulaşılabilir olmasına ve güneşten korunma için önerilmesine rağmen, güneş koruyucularının kullanımını optimize etmek hala zorlayıcı bir durumdur ve kullanımları üzerindeki tartışmalar devam etmektedir. Bu çalışma, güneş kreminin etkili bir güneş koruması şekli olduğunu ve genç bir yetişkinde melanom gelişme riskini azalttığını doğrulamaktadır. Bu çalışma, melanom gelişme riskini azaltmak için UV İndeksi 3 veya daha yüksek derecelerde güneş koruyucuların hem çocukluk hem de yetişkinlik döneminde düzenli olarak uygulanmasının önemini bir kez daha göstermiştir.

Literatür talep et

Referanslar :

Watts CG, et al. Sunscreen Use and Melanoma Risk Among Young Australian Adults. JAMA Dermatology, 2018; DOI: 10.1001/jamadermatol.2018.1774

Mesai Saatleri Dışında Çalışmak Sağlığımızı Nasıl Etkiliyor?

27 Kasım 2018

Çalışma saatleri dışındaki iş e-postalarının takip edilmesi beklentileri, sadece çalışanların değil, aynı zamanda aile fertlerinin de sağlığı ve refahı için bir tehdit oluşturmaktadır. Amerikalı araştırmacılar, sınır teorisi ve bilgi-etkililik çerçevesini kullanarak, çalışma saatleri dışında çalışanların elektronik iletişimini izleme konusundaki kurumsal beklentiler ile kişilerin sağlık ve ilişki doyumu arasındaki ilişkiyi test etmeyi amaçladıkları yeni bir araştırma yaptılar. Firmaların kurumsal beklentilerinin, çalışma dışı süre boyunca sık yaşanan mikro geçişleri tetiklediğini, sağlık ve refahı azalttığını düşündüler.

Tam zamanlı çalışan 142 kişi ve bu kişilerin eşlerinin dahil olduğu bir çalışmada, araştırmacılar bu durumun kişilerin sağlığı ve ilişkileri üzerinde kötü etkileri olduğunu tespit ettiler. Bu çalışma ayrıca,elektronik iletişim beklentilerinin eş sağlığı ve evlilik memnuniyeti üzerindeki çapraz etkilerini içeriyordu.

İş beklentileri ve iş dışı hayatları çalışanlar için bir ikilem sunuyor. Çalışanların endişe duygularını tetikliyor ve iş ve kişisel yaşamlarını tehlikeye atıyor. Artan iş taleplerinin stresi, çalışanın evde kendisinden beklenen rolleri yerine getiremediği durumlarda aile ilişkilerinde gerginliğe ve çatışmaya da yol açıyor. Bulgular, zararlı etkilerini yaşamamaları için çalışanların iş dışı saatlerini çalışmalarına harcamamaları gerektiğini ortaya koyuyor. Çalışma saatleri dışında doğrudan çalışmalasalar dahi, uygunluk konusundaki beklentiler, çalışanlar ve eşleri için gerginlik oluşturuyor.

Beklentileri Önceden Netleştirmek

Olumsuz sağlık sonuçlarının işverenler için de maliyetli olduğu düşünüldüğünde, işverenlerin iş kaynaklı olumsuz etkileri azaltmak için iş dışındaki elektronik iletişimi takip beklentilerini azaltan politikaları benimsemeleri daha uygun görünmektedir. Bu bir seçenek olmadığında çözüm, mesai saatleri dışında e-posta pencereleri veya çalışanların yanıt verebileceği zaman çizelgeleri oluşturarak elektronik iletişimin ne zaman kabul edilebilir olduğu konusunda sınırlar oluşturmak olabilir. Araştırmacılar ayrıca, firmaların kurumsal beklentilerinin açık bir şekilde iletilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Eğer bir işin doğası e-posta kullanılabilirliğini gerektiriyorsa, bu gibi beklentilerin resmi olarak sorumlulukların bir parçası olarak belirtilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Araştırmacılar, bu beklentilerin önceden bilinmesinin, çalışanların kaygılarını azaltabileceğini ve aile üyelerinde anlayışın artırılabileceğini düşünüyorlar. Çalışanların ise, kaygının azaltılmasında etkili olduğu gösterilen “duyarlılık” uygulamalarını düşünebileceklerini aktarıyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

William J. Becker, Liuba Belkin, Sarah Tuskey. Killing me softly: Electronic communications monitoring and employee and spouse well-being. Academy of Management Proceedings, 2018; 2018 (1): 12574

Yumurta Rezervleriniz Hakkında Bilgi Sahibi Olmanız Mümkün

23 Kasım 2018

Bir kadının yumurtalıklarındaki yumurtalar, doğurganlık açısından sınırlı bir ömre sahiptirler. Bu durum çoğu kadın için yeni bir haber olmasa da pek çok kadın basit bir kan testi ile yumurta rezervlerine dair genel bir bilgiye sahip olabileceğinin farkında değildir.

Anti-müllerian hormon (AMH) isimli bir parametreyi inceleyen test, yaşam tarzı ve kişisel öykünün yanı sıra, bir kadının doğurganlığı hakkında bilgi veren bir dizi tanı araç ve prosedüründen biridir. Bu test özellikle in vitro fertilizasyon (IVF) veya diğer yardımcı üreme teknolojileri açısından işe yaramaktadır.

Son yıllardaki üreme endokrinolojisi ve infertilite (REI) tedavisindeki birçok gelişmeye rağmen, IVF ve diğer yöntemlerle gebe kalmak, bunu yapmayı isteyen her kadın için garanti değildir. Ancak AMH gibi testlerden elde edilen doğru bilgilerle uzmanlar tedaviyi düzenleyebilir ve hamilelik oranlarını artırabilir.

AMH Testi

Bir kadının yumurtalıklarındaki her yumurta, yumurta olgunlaşmasını destekleyen ve hormon üreten hücreler içeren sıvı dolu bir kese olan folikülün içinde yaşamaktadır. AMH, bu hormonlardan biridir. Bir kadının kanındaki AMH düzeyi, doktorların yumurtalıklarındaki folikül sayısını tahmin etmelerine yardımcı olur. Bir kadının sahip olduğu daha fazla folikül, daha fazla yumurta bırakabilir ve hamilelik şansı o kadar artar.

AMH kan testi son 15 yılda daha yaygın hale gelmiştir, ancak bir kadının yumurtalık rezervini belirlemenin bir başka yolu da transvajinal ultrason sırasında antral folikül sayımı yapmaktır. Ekranda görülen folikülleri saymayı da içeren bu yöntem, AMH ile birlikte de kullanılabilir. Ancak ultrason biraz özneldir, bu yüzden sonuçların bakan göze göre değişme ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır.

FSH Testi

Başka bir rutin test, beyindeki hipofiz bezi tarafından salınan bir hormon olan FSH’a (folikül uyarıcı hormon) bakar. FSH, yumurtalık foliküllerinin büyümesini hızlandırır ve bu da AMH, östrojen ve progesteron dahil olmak üzere hormonlar üretir. FSH yumurtlamayı uyarır ve yumurtalıkların her bir siklus için olgunlaşmasını sağlar.

Bir kadının FSH seviyeleri, aylık adet döngüsü boyunca her gün dalgalanma gösterir ve yumurtlamadan hemen önce zirve yapar. Fakat FSH seviyeleri o yaş için beklenenin üstünde veya altındaysa, bu durum genellikle doğurganlığını değil, aynı zamanda IVF'nin başarılı olması olasılığını da etkileyebilecek çeşitli problemlerden birine işaret eder.

FSH seviyeleri yükselmeden çok önce (genellikle yıllar önce)  AMH seviyeleri azalmaktadır. Bu nedenle AMH, şu anda yumurtalık yaşlanmasına işaret eden en erken ve en hassas göstergedir ve yaşa özel aralıklara sahiptir.

Yumurta Sayımı

Kadınlar sahip oldukları tüm yumurtalarla doğarlar ve bu yumurtaların sayıları doğumdan itibaren azalmaya başlar. Tipik bir fetüste yaklaşık 20 milyon yumurta vardır. Yeni doğmuş bir bebekte ise yaklaşık olarak 2 milyon yumurta vardır ve ergenliğe kadarki her ay bu yumurtaların 11.000’i ölür.

Ergenlik dönemine gelindiğinde, kadınlarda muhtemelen birkaç yüz bin yumurta vardır. Yumurta sayısındaki hızlı düşüş, kabaca 37 veya 38 yaşlarında başlar ve menopozda geriye yaklaşık bin tane kalmış olur. Bir kadının doğurganlığı söz konusu olduğunda yumurtaların hem kalitesi hem de miktarı önemlidir. Kadınların başarılı bir hamilelik elde etme ve sağlıklı bir bebek doğurma ihtimalleri, bol miktarda sağlıklı yumurtaya sahip olmaları halinde daha yüksektir.

Kadınların çoğu her ay sadece bir yumurtayı yumurtlar ve hamile kalmaya yeni karar veren bir çiftte, gerçekleşecek olan gebeliklerin çoğunluğu ilk üç ila altı ayda ortaya çıkar. Ancak, doğurganlık tedavilerimizin bir kısmı, kadınlarda her ay iki yumurtayı yumurtlamaya, daha fazla yumurta olgunlaştırmaya, daha sonra onları dışarı çıkarmaya ve IVF'nin yaptığı gibi yumurtaları fertilize etmeye çalışmaktadır.

Sonuç

Doğurganlığı ve IVF başarısının olasılığını belirlemek için mevcut çeşitli testler söz konusu olduğunda, elimizde sihirli bir küre yoktur. Bununla birlikte, farklı kaynaklardan birleştirilmiş bilgiler, doktorlara başarı için iyi bir tahminde bulunmalarında yardımcı olabilir. Bu bilgi kaynaklarının birbirine karşı üstünlüğü olmasa da hepsi beraber bir kadının doğurganlık sağlığı hakkında bilgi sahibi olunmasına imkan tanır.

Literatür talep et

Referanslar :

Women, How Good Are Your Eggs? By Carrıe Macmillan, Yale Medicine August 2, 2018

Çocuklukta Yapılan Allojenik Kan veya İlik Transplantasyon Sonrası Geç Mortalite Riski

23 Kasım 2018

Allojenik kan ya da kemik iliği transplantasyonu (KİT), çocuklukta malign ve malign olmayan hastalıklar için bir tedavi seçeneğidir. Bununla birlikte, son 30 yılda bu popülasyonda belli bir sebebe özgü geç mortalite eğilimleri hakkında çok az şey bilinmektedir.

Çocukluk döneminde yapılan allojenik KİT sonrası 2 yıl veya daha uzun süre yaşamış bireyler arasında geç spesifik ölüm ve geç mortalite oranlarının zaman içinde değişip değişmediğini araştıran yeni bir çalışma yapıldı. 1 Ocak 1974 ve 31 Aralık 2010 tarihleri arasında çocukluk döneminde yapılan allojenik KİT uygulamasından sonra 2 yıl veya daha uzun süre yaşayan bireylerin retrospektif kohort çalışması yapıldı. Çalışmadaki hastaların takibi 31 Aralık 2016 tarihinde sonlandırıldı. Hastalarda Allojenik BMT çocukluk döneminde gerçekleştirilmişti.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmada tüm nedenlere bağlı, relapsla ilişkili olan ve relaps ile ilişkili olmayan mortaliteleri değerlendirdi. Yaşamsal durum ve ölüm nedenleri hakkındaki veriler; tıbbi kayıtlar, Ulusal Ölüm Endeksi Artı Programı ve Accurint veri tabanları kullanılarak toplandı.

Son 30 Yılda Mortalite Azaldı

Çocukluk döneminde yapılan allojenik KİT sonrası 2 yıl veya daha uzun süre yaşayan 559’u kadın ve 829’u erkek 1388 bireyde, ortalama transplantasyon yaşı 14,6’ydı (dağılım, 0-21 yıl). Bu kohortta, toplam 295 ölüm vardı ve KİT'ten 20 yıl sonra genel olarak hastalarda % 79,3'lük bir sağ kalım oranı olduğu tespit edildi. Bu hastalarda en önde gelen ölüm nedenleri; enfeksiyon ve/veya kronik graft versus host hastalığı (244'ün 121’i [% 49,6]), primer hastalık (244'ün 60’ı [%24,6]) ve sonraki malign neoplazmlardı (244'ün 45'i [% 18,4]). Genel olarak bu hasta grubu, genel nüfusla karşılaştırıldığında 14,4 kat artmış ölüm riskine sahipti. Hasta grubunda gözlemlenen ölüm sayısı 292 idi. Rölatif mortalite, KİT'ten 25 yıl ve sonrasında yüksek olarak kaldı (standardize mortalite oranı, 2,9). Herhangi bir nedenden ötürü ölüm için mutlak artmış risk, 1000 kişi-yılda 12,0'dı. Relaps ile ilişkili olmayan mortalitenin kümülatif insidansı, takip boyunca relaps ile ilişkili mortaliteyi aştı. 10 yıllık kümülatif mortalite insidansı zamanla azaldı (1990'dan önce %18,9; 1990-1999 %12,8; 2000-2010 %10,9). Bu düşüş, demografik ve klinik faktörler için düzeltme yapıldıktan sonra istatistiksel olarak anlamlı kaldı (Referans grubu: 1990; 1990-1999 risk oranı: 0,64,  2000-2010: risk oranı 0,49).

Araştırmacılar allojenik KİT geçiren çocuklar arasında geç mortalitenin son otuz yılda azaldığını belirttiler. Bu hastaların genel popülasyona göre transplantasyondan 25 yıl veya daha fazla bir süre sonra bile ölüm riskini sürdüğünü ve yaşam boyu izlem gerektirdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Anna Sällfors Holmqvist, Yanjun Chen, Jessica Wu et al. Assessment of Late Mortality Risk After Allogeneic Blood or Marrow Transplantation Performed in Childhood, JAMA Oncology 2018.

Kalitesiz Uyku Sosyal Hayatımızı Etkiliyor

22 Kasım 2018

Son yıllarda yalnızlık hisseden kişilerin sayısında belirgin bir artış ve insanların uyku süresinde büyük ölçüde bir azalma görülmesi tesadüf mü? Ulusal araştırmalar, Amerikalıların yaklaşık yarısının yalnızlık ya da dışlanmışlık hissettiğini gösteriyor. Ayrıca, yalnızlığın mortalite riskini% 45'ten fazla artırdığı ve obezite ile ilişkili mortalite riskini iki katına çıkardığı biliniyor.

Kötü uykunun sosyal etkilerini ölçmek isteyen araştırma ekibi, fonksiyonel MRG beyin görüntüleme, standartlaşmış yalnızlık ölçümleri, video bantlı simülasyonlar ve anketler gibi araçları kullanarak bir dizi karmaşık deney gerçekleştirdiler.

İlk olarak, araştırmacılar normal bir gece uykusu ve uykusuz bir gece geçiren 18 sağlıklı genç erişkinin sosyal ve nöronal yanıtlarını test ettiler. Katılımcılar, nötr ifadeleri olan bireylerin onlara doğru geldiği video klipler izlediler. Katılımcılardan videodaki kişi kendilerine çok yaklaştığında videoyu durdurmak için bir düğmeye basmaları istendi. Bu sıradada, kullanıcının ne kadar yaklaşmasına izin verdikleri kaydedildi.

Tahmin edildiği gibi, uykusuz bırakılan katılımcılar yaklaşan kişiyi iyi uyuyan kişilere göre yüzde 18 ile yüzde 60 arasında daha uzakta tuttular.

Aynı anda katılımcıların beyin fonksiyonları yaklaşan bireylerin videolarını izlerken incelendi. Uykudan yoksun beyinlerde, yakınına gelen insan tehditlerini algıladığında aktive edilen "yakın uzay ağı" olarak bilinen bir nöral devrede daha yüksek aktivite bulundu. Aksine, “akıl teorisi” adı verilen ve sosyal etkileşimi teşvik eden beynin başka bir devresinin, uyku yoksunluğu nedeniyle kapatılarak problemi kötüleştirdiği gözlemlendi.

Tek Gecelik Uyku Bile Etkili

Böylece Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'deki araştırmacılar, uykudan mahrum bırakılmış insanların kendilerini daha yalnız hissettiğini ve başkalarıyla etkileşime girme konusunda zorlandığını, anksiyetesi olan kişilerden kaçındıklarını gösterdiler.

Daha da kötüsü, uykusuz bireylerin bu durumunun diğer kişileri de etkilediği ortaya çıktı. İyi dinlenmiş insanların uykudan mahrum kalmış bir insanla kısa bir karşılaşma sonrasında dahi kendilerini yalnız hissettiklerini, kısacası potansiyel olarak sosyal izolasyonun bir virüs gibi yayıldığını buldular.

Uykusuzluğun neden olduğu yabancılaşmanın bulaşıcı olup olmadığını test etmek için araştırmacılar, katılımcıların videolarını izledikten sonra sağlıklı gözlemcilerin kendi yalnızlık seviyelerini derecelendirmelerini istedi. Araştırmacılar, sağlıklı gözlemcilerin yalnız bir kişinin sadece 60 saniyelik bir klibini görüntüledikten sonra yabancılaştıklarını hissetmelerine oldukça şaşırdılar.

Son olarak, araştırmacılar, sadece bir gece iyi ya da kötü bir uykudan sonraki gün yalnızlık hissinin etkilenip etkilenmeyeceğini incelediler. Araştırmacılar, bir gecelik yetersiz uykunun dahi olumsuz etkiye sahip olduğunu gördüler.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Eti Ben Simon, Matthew P. Walker. Sleep loss causes social withdrawal and loneliness. Nature Communications, 2018; 9 (1) DOI: 10.1038/s41467-018-05377-0

Diyabette Kanser Riski Artıyor

20 Kasım 2018
Diyabet dünya çapında 415 milyondan fazla insanı etkiliyor ve her yıl diyabet ile ilişkili beş milyon ölüm yaşanıyor. Avustralya'da her gün 280 kişiye diyabet tanısını koyuluyor ve en hızlı yayılan kronik hastalıkların başında diyabet geliyor.
 
Diyabetli insanların sayısı son 30 yılda küresel olarak iki katına çıktı, ancak bu hastalık ile ilgili öğrenecek hala çok şeyimiz var. Yapılan yeni çalışmalar bunu kanıtlar nitelikte. 
ABD, Japonya, Avustralya, Çin ve İngiltere gibi ülkelerdeki 47 araştırmanın verilerini analiz ederek yapılan yaklaşık 20 milyon insanı kapsayan küresel bir araştırma, diyabetin kansere yakalanma riskini önemli ölçüde artırdığını ve kadınlar için riskin daha da yüksek olduğunu gösterdi.
 
George Küresel Sağlık Enstitüsü araştırmacıları, diyabetin (tip 1 ve tip 2) kadınlarda erkeklere göre  lösemi, mide, ağız ve böbrek kanserleri için daha yüksek riske yol açtığını, ancak bu riskin karaciğer kanseri için daha düşük olduğunu buldular.
 
Bu bulgular diyabetin kanser gelişiminde oynadığı rol hakkında daha fazla araştırma yapılması gerektiğinin altını çizmekle birlikte cinsiyete özel araştırmaların artan önemini de gösteriyor.
 

Önemli Bulgular

Çalışma sonucunda vurgulanan bazı önemli bulgular şu şekilde:
Diyabetli kadınların, diyabetsiz kadınlara göre kansere yakalanma olasılığı % 27 daha fazla. Erkekler için ise bu risk yüzde 19 daha yüksek.
Diyabet, hem erkekler hem de kadınlar için vücudun belirli kısımlarındaki kanserler için bir risk faktörüdür.
Genel olarak, diyabetli kadınlarda, diyabetli erkeklere göre, kanserin herhangi bir türünün gelişme riski yüzde altı daha fazladır.
Diyabetli kadınlar için böbrek kanseri (yüzde 11 daha yüksek), ağız kanseri (yüzde 13 daha yüksek), mide kanseri (yüzde 14 daha yüksek) ve lösemi (yüzde 15 daha yüksek) riski, diyabetli erkeklere kıyasla daha yüksek.
Karaciğer kanseri için bakıldığında ise durum daha farklı; diyabetli erkeklere kıyasla diyabetli kadınlar için risk yüzde 12 daha düşük.
Literatür talep et

Referanslar :

Ohkuma T, et al. Sex differences in the association between diabetes and cancer: a systematic review and meta-analysis of 121 cohorts including 20 million individuals and one million events. Diabetologia, 2018; DOI: 10.1007/s00125-018-4664-5

Bellek T Hücrelerinin Kanser İmmünolojisinde Rolü

20 Kasım 2018

CD8 + T lenfositler, anti-tümör etki gösteren önemli hücrelerdir. Çoğu kanser immünoterapi yaklaşımı, malign hücrelere özgü gelişen sitotoksik T lenfositleri (CTL) çoğaltmaya çalışır. Son zamanlarda tanımlanan bellek CD8 + T hücrelerinin, doku-yerleşik bellek T (TRM) hücreleri olarak adlandırılan alt popülasyonu, periferik dokularda yerleşir ve dolaşıma girmezler. Bu T hücresi alt kümesi, Runx3 +, Notch +, Hobit +, Blimp1 +, BATF +, AHR +, EOMESneg ve Tbetlow gibi transkripsiyon faktörleri profiline sahip özel ve bağımsız bir bellek T hücre soyu olarak kabul edilir. 

Solid tümörler de dahil olmak üzere lenfoid olmayan dokularda TRM hücrelerinin tutulmasında büyük rol oynayan CD103 (aE (CD103) -7) ve CD49a (VLA-1 veya α1.1) integrinleri ve C-tipi lektin CD69'un ekspresyonu ile tanımlanır. CD103 epitelyal hücre markerı e-kaderine bağlanır, böylece epitelyal tümör bölgelerinde malign hücrelerle yakın temasta yer ve tutulumu desteklenmektedir. 

TRM ve İmmünoterapi Başarısı

CD103 - e-kaderin etkileşimi, özellikle, kanser hücreleri üzerindeki ICAM-1 ekspresyonu eksik olduğunda, hedef hücre ölümüne yol açan litik granüllerin polarize ekzositozu için gereklidir. TRM hücreleri ayrıca yüksek seviyelerde sitotoksik özelliklerini destekleyen granzim B, IFNy ve TNFa eksprese eder. Dahası, doku dendritik hücrelerini hedefleyen lokal immünizasyon yolu ve çevresel faktörlerin (yani TGF-β, IL-33 ve IL-15) varlığı, bu T hücresi alt tipinin farklılaşmasını teşvik eder. 

Hem spontan tümör modellerinde hem de aşılanmış tümörlerde, doğal TRM hücreleri veya kanser aşısı ile tetiklenen TRM, tümör büyümesini doğrudan kontrol etmektedir. Bu sonuçlara göre, akciğer kanseri de dahil olmak üzere çeşitli kanserlerde TRM infiltrasyonu, CD8 + T hücrelerinden bağımsız olarak hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde daha iyi klinik sonuçlara yol açmaktadır. 

TRM hücreleri ayrıca, ağırlıklı olarak PD-1, CTLA-4 ve Tim-3 gibi kontrol noktası reseptörlerini eksprese eder. Akciğer kanserinden izole edilen TRM hücreleri üzerindeki nötralize edici antikorlarla PD-1 blokajı, otolog tümör hücrelerine karşı sitolitik aktiviteyi arttırır. Bu nedenle, TRM hücreleri, tümör immün sürveyansında önemli bileşenleri temsil ediyor gibi görünmektedir. 

Kanser aşıları veya diğer immünoterapötik yaklaşımlarla TRM indüksiyonu bu tedavilerin başarısı için kritik olabilir. Bu veriler, TRM hücrelerinin çeşitli kanserlerde immün kontrol noktası inhibitörlerinin başarısında rol oynayabileceklerini göstermektedir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mami-Chouaib F, et al. Resident memory T cells, critical components in tumor immunology. J Immunother Cancer. 2018 Sep 4;6(1):87. doi: 10.1186/s40425-018-0399-6.

Diyaliz Sonrası Alzheimer Riski Yükseliyor

19 Kasım 2018

Demans ve onun en sık görülen türü olan Alzheimer hastalığı için en güçlü risk faktörleri, yaş (86 yaş üzeri olmak), siyah ırk, kadın cinsiyet ve bakımevi gibi kurumlarda yaşamaktır. Ayrıca, demans veya Alzheimer hastalığı tanısı konmuş olan daha yaşlı hemodiyaliz hastalarında ölüm riski 2 kat daha yüksektir.

Hemodiyaliz tedavisi gören yaşlı hastalar, hemodiyalize girerken bilişsel işlevlerde önemli bir düşüş yaşarlar, bu da onları demans gelişimi için yüksek risk altına sokar. 

Johns Hopkins’te görev yapmakta olan bir grup araştırmacı, bu birlikteliğin detaylarını netleştirmek adına 66 yaşından büyük 356.668 ABD’li hemodiyaliz hastası hakkında bulunan verileri analiz etti. Çalışmada elde edilen bulgulara göre yaşlı erişkinlerde hemodiyalize başlanmasından sonra daha yüksek bir demans oranı ortaya çıkmaktadır. Çalışma, diyaliz hastalarında demansın erken ölüm riski ile de ilişkili olduğunu da ortaya koyuyor.

Topluma Oranla Ciddi Risk Artışı Görülüyor

Hemodiyalize başladıktan sonra demans tanısı alma oranları kadınlarda birinci yıl %4,6 ve beşinci yıl %16 iken bu oran erkeklerde ilk yıl %3,7 ve beşinci yıl %13 gibi yüksek oranlarda karşımıza çıkıyor. Alzheimer için de maalesef bu durum pek farklı değil; birinci yıl kadınlarda %0,6 erkeklerde %0,4 iken, beşinci yılda bu oran kadınlarda %2.6 ve erkeklerde %2 seviyelerine çıkıyor.

Önceki araştırmalar, 65 yaşındaki yetişkinlerde 10 yıllık demans insidansının % 1-1,5 ve 75 yaşındaki yetişkinlerde % 7,4-7,6 olduğunu gösteriyor. Benzer bir analitik yaklaşım kullanarak, çalışma ekibi, hemodiyaliz sonrası demans tanısı için 10 yıllık riskin 66-70 yaş arası hastalar için % 19’a çıktığını ve bu oranın 76-80 yaşlarında % 28'e yükseldiğini tahmin ediyor.

Hemodiyaliz başlanan böbrek yetmezliği olan yaşlı hastalarda teşhis edilen demansın yüksek yüküne ışık tutmak isteyen araştırmacılar, tanı almamış demans vakaları için de çalışmanın önemini vurguluyor.

Literatür talep et

Referanslar :

McAdams-DeMarco MA, et al. Dementia, Alzheimer’s Disease, and Mortality after Hemodialysis Initiation. Clinical Journal of the American Society of Nephrology, 2018; CJN.10150917 DOI: 10.2215/CJN.10150917

Yaşlanmanın Etkilerinden Korunmak Mümkün Mü?

16 Kasım 2018

İyi yaşlanmanın sırrı nedir? Minnesota Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları bunu hücresel düzeyde yanıtladı.

Yaşlanma hücrelerimizde başlar ve bu yaşlanan hücreler, dokusal yaşlanmayı hızlandırarak doku işlev bozukluğuna ve ilgili sağlık etkilerine yol açabilir. Yakın zaman önce yayınlanan yeni bir araştırmada, hücresel yaşlanmanın etkisini tersine çevirebilen senolitik adı verilen küçük moleküller olduğu gösterildi.

Yaşlanmayı her zaman bir süreç değil, bir hastalık olarak düşündük. Peki ya sağlıklı bir yaşlanmayı teşvik etmek için hücresel düzeyde yaşlanmanın etkilerini değiştirebilseydik? Senolitikler ile işte tam olarak bu başarılmak isteniyor.

Araştırma, insan ve hayvan dokularına yaşlanan hücrelerin sokulmasının çevredeki hücrelerin sağlığını etkileyip etkilemeyeceğini göstermeyi amaçladı. Şaşırtıcı bir şekilde, nispeten az sayıda yaşlanan hücrenin transplantasyonu, daha önce sağlıklı olan hücrelerde hücresel yaşlanmanın yayılmasının yanı sıra, kalıcı fiziksel işlev bozukluğuna neden oldu.

Senolitiklerle Başarılı Sonuçlar Elde Edildi

Buna ek olarak, araştırmacılar, yüksek yağlı diyetin metabolik strese neden olarak yaşlanan hücrelerden köken alan fiziksel işlev bozukluğunu artırdığını keşfettiler.
Diğer taraftan, araştırmacılar, yaşlanmış hücreleri ortadan kaldırabilen senolitik ilaçlarla yapılan tedavinin fiziksel işlev bozukluğunu tersine çevirebileceğini ve yaşlı hayvan modellerinde kullanıldığında bile ömrü uzatabileceğini gösterdiler.

Araştırmacılar, modellerde senolitiklerin kullanımı sonrasında daha fazla aktivite, daha fazla dayanıklılık ve daha fazla güç gördüklerini ekliyorlar.

Bildirideki sonuçlar, hayvanlarda sağlık ve yaşam süresinin arttırılmasının yaşlanan hücrelerin hedeflenmesiyle mümkün olduğunu kanıtlar nitelikte. Araştırma ekibinin umudu, senolitiklerin yaşlı insanlardaki fiziksel disfonksiyonu azaltacağı ve bu insanların bağımsız fiziksel aktiviteleri yapabilir şekilde kalacakları yönünde. 

Araştırma, hem yaşlanmayla birlikte gelen fiziksel gerilemeyi kontrol altına almak için, aynı zamanda radyasyon veya kemoterapi ile tedavi edilen kanser hastalarının sağlıklarını geri kazanabilmeleri açısından umut verici olarak nitelendiriliyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Xu M, et al. Senolytics improve physical function and increase lifespan in old age. Nature Medicine, 2018; 24 (8): 1246 DOI: 10.1038/s41591-018-0092-9

Neden Bazı İnsanlarda Obeziteye İkincil Hastalıklar Gelişmez?

16 Kasım 2018

Dünya çapında 30 milyondan fazla Amerikalı dahil 422 milyon insan diyabet hastasıdır. Bunların yaklaşık yüzde doksanında tip 2 diyabet mevcuttur. Bu rahatsızlığı olan kişiler, vücudun kan şekerini enerjiye çevirmesine yardımcı olan, pankreas tarafından üretilen insülin hormonunu etkin bir şekilde kullanamaz.

İnsülin kullanımının sağlıklı yollarla yapılamaması insülin direnci olarak adlandırılmakla birlikte kontrol edilmediği takdirde kan şekeri seviyelerinin kontrolsüzce artmasına yol açar. Bu da hastalarda körlük, böbrek yetmezliği, kalp krizi, inme ve alt ekstremite amputasyonu gibi önemli sağlık sorunlarının riskini önemli ölçüde artırabilir. 

2015 yılı Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 1,6 milyon ölüm doğrudan diyabet kaynaklıdır. Yakın zamana kadar, bu tip diyabet yetişkinlerde görülse de şimdi çocuklarda giderek daha fazla oranda ortaya çıkıyor.

Obezite, diyabet riskini önemli ölçüde artırmasına rağmen, obez insanların yaklaşık yüzde 30'u insülin direnci göstermez ve tip 2 diyabet veya yağlı karaciğer hastalığı gibi diğer metabolik durumları geliştirmez. İnsülin duyarlılığı korunurken obeziteye yol açan mekanizma tam olarak anlaşılamamış olsa da, bazı bilim adamları bu durumun vücudun subkütanöz yağ dokusunu genişletme kabiliyeti ile ilişkili olduğunu düşünüyor.

Subkutan yağ, farelerde ve insanlarda tüm yağ dokusunun % 80'ini temsil eder ve kalça, kol ve bacaklarda saklanır. Besinlerle enerji alımı, subkutan yağda kalori depolayabilme yeteneğini aştığında, vücut yağ moleküllerini karaciğer, pankreas ve kas gibi organlarda depolar. Diyabet geliştiren kişiler daha fazla karın (göbek) yağına sahiptir. Araştırma ekibine göre obezitede subkutan yağ depolarını genişletmenin yolları bulunabilirse ‘’yağ molekülleri’’ metabolik sorunlara neden olabilen karın veya karaciğer gibi yerlerde depolanmaz.

Obeziteye Rağmen İnsülin Duyarlılığı Devam Etti

Bu projeye altı yıl önce başladıklarında, ekibin hedefi yağ metabolizmasını daha iyi anlamak ve insanların kilo vermesine yardımcı olmak için potansiyel yolları tanımlamaktı. Araştırmaları sırasında miR-30a denilen yağ metabolizması için önemli olan yolları uyarabilen bir mikroRNA buldular. Öncelikle, miR-30a'yı bulundurmanın kilo kaybına yol açacağını düşündüler, fakat farklı bir şey gözlemlediler. MiR-30a'nın zayıflık ile korelasyon göstermediğini, bunun yerine, fare modelindeki deneklerin aslında insülin duyarlılığını sürdürdüğü bir obezite şekline sahip olduklarını gördüler.

Araştırma ekibi çalışmanın sonunda hem obez farelerde hem de obez insanlarda yağ dokusunda miR-30a’nın insülin direnci ile ilişkili olduğunu keşfettiler. İlginç bir şekilde, obez farelerin deri altı yağ dokusunda aşırı eksprese olan miR-30a, vücut ağırlığını değiştirmeden karaciğerdeki azalmış insülin duyarlılığı, yüksek kan lipid seviyeleri ve yüksek yağ birikimini önemli ölçüde iyileştirmiş. Ayrıca, miR-30a ekspresyonunun subkutan yağ dokusunda inflamasyonu azalttığını keşfettiler.

Bu çalışma miR-30a’nın, interferon gama gibi aracılardan türetilen enflamasyonu hafifleterek yağ hücrelerini koruduğunu ve obez farelerde gelişmiş insülin duyarlılığına yol açtığını kanıtlar nitelikte.
Son 10 yıl içinde anlaşıldığı üzere obezitenin diyabet anlamına gelmediğini söyleyen araştırmacılar cilt altı yağ dokusuna ve metabolik etkilerine yoğunlaşılması gerektiğini öneriyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Koh EH, et al. miR-30a Remodels Subcutaneous Adipose Tissue Inflammation to Improve Insulin Sensitivity in Obesity. Diabetes, 2018; db171378 DOI: 10.2337/db17-1378

Göz Hastalıkları ile Alzheimer Hastalığı İlişkili Mi?

15 Kasım 2018

Araştırmacılar, dünya çapında 46 milyondan fazla yaşlı yetişkinin demanstan etkilendiğini ve 2050 yılında 131,5 milyon vaka beklendiğini söylüyorlar. Alzheimer hastalığı (AD) en sık görülen demanstır ve risk faktörlerini ortaya çıkarmak erken tanı ve önleyici tedbirler için oldukça önemlidir.

Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kaiser Permanente Washington Sağlık Enstitüsü ve UW Hemşirelik Yüksek Okulu'ndan araştırmacılar, belli oftalmik durumları olan kişilerde daha fazla AD tanısı olduğunu fark ettiler. AD riskinin artmasıyla ilişkili oftalmik hastalıkların tanımlanmasının, AD riski taşıyanların daha iyi taranmasını ve anlaşılmasını sağlayabileceğini düşünen araştırmacılar bir çalışma yapmaya karar verdiler.

Araştırmacılar çalışmalarını, ICD-9'a göre glokom, yaş ilişkili maküla dejenerasyonu (AMD) ve diyabetik retinopati (DR) tanıları alan, “Adult Changes in Thought” çalışmasındaki 3.877 katılımcıyla gerçekleştirdiler. Yeni (5 yıl içinde) ve yerleşik (> 5 yıl) tanılar için olası AD gelişimi açısından düzeltilmiş risk oranını değerlendirdiler.

Alzheimer İçin Risk Faktörleri

Çalışmaya katılanların tümü 65 yaş ve üstüydü ve kayıt sırasında Alzheimer hastalığı tanıları yoktu. Beş yıllık çalışmada, Alzheimer hastalığı vakaları bir demans uzmanları komitesi tarafından teşhis edildi. 
Araştırmacılar, 31,142 kişi-yılı boyunca 792 AD vakasının meydana geldiğini gördüler. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu, diyabetik retinopati veya glokomu olan hastalar, bu göz rahatsızlıkları olmayan benzer insanlarla karşılaştırıldığında, bu hastalarda Alzheimer Hastalığı gelişme riskinin % 40 ila % 50 daha fazla olduğu görüldü. Katarakt tanısı Alzheimer hastalığı için risk faktörü değildi. Yeni ve yerleşik risk oranları glokom için sırasıyla 1,46 ve 0,87, AMD için 1,20 ve1,50, DR için 1,50 ve 1,50 idi. 

Araştırmacılar, elde ettikleri bulguların hekimlere, AD için daha yüksek risk altındakileri tespit etmek için yeni bir yol sunduğunu belirttiler.  Sonuçların, bu göz rahatsızlığı olan insanların Alzheimer hastası olacağı anlamına gelmediğini, bu göz rahatsızlıkları olan kişiler için demans geliştirme risklerinin daha iyi bilmesi ve bu göz rahatsızlığı olan hastaları ilk basamak doktorlarının olası demans veya hafıza kaybı açısından kontrol etmede daha dikkatli olmalarının önemini vurguladığını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Cecilia S. Lee, Eric B. Larson, Laura E. Gibbons, Aaron Y. Lee, Susan M. McCurry, James D. Bowen, Wayne C. McCormick, Paul K. Crane. Associations between recent and established ophthalmic conditions and risk of Alzheimer's disease. Alzheimer's & Dementia, 2018.

Alzheimer Hastalarında Amiloid-PET Görüntüleme

15 Kasım 2018

Beyinde amiloid- β birikimi Alzheimer hastalığının (AD) nöropatolojik özelliklerinden biridir. Karbon 11–etiketli Pittsburgh Bileşik B’nin ([11C] PIB) ortaya çıkması ve pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak canlı organizmalarda beyindeki amiloid-β birikiminin saptanması mümkün olmuştur. Amiloid PET, günümüzde artık Alzheimer Hastalığı tanısı için araştırma kriterlerine de dahil edilmiştir. Ayrıca, 3 florür-18– (F-18) etiketli amiloid PET izleyicilerinin Kanada, FDA ve Avrupa Tıp Ajansı tarafından onaylanması, F-18’in daha uzun yarı ömrüne dayalı olarak amiloid PET'in yaygın kullanımını sağlamıştır. Amiloid PET, henüz günlük klinik uygulamada olmasa da, araştırmalarda önemli bir rol kazanmıştır. Amiloid görüntülemenin klinik kullanıma rehberlik etmesi için uygun kullanım kriterleri geliştirilmiştir. Bu kriterler şimdilik sadece klinik deneyime dayanmaktadır ve ampirik veriye dayalı olarak değerlendirilmektedir. Bu yüzden amiloid PET'in rutin klinik pratiğe nasıl entegre edilebileceğini değerlendiren geniş, seçilmemiş kohortları içeren çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu ihtiyaçtan yola çıkan Hollandalı araştırmacılar, amiloid PET'in, seçilmemiş bir hafıza kliniği kohortunda tanı, tanısal güven, tedavi ve hastaların deneyimleri ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla bir çalışma yaptılar. Çalışmada PET'e girmeden önce ve sonra hastaların anksiyete yükü ve belirsizlik düzeylerini değerlendirildi.

Rutin tanısal demans çalışmasının bir parçası olarak Ocak 2015-Aralık 2016 tarihleri arasında VU Üniversitesi Tıp Merkezi'nde üçüncü basamak hafıza kliniğine başvuran 866 hastaya florür-18 florbetaben kullanan amiloid PET önerildi. Bu hastaların 476'sı (% 55)  çalışmaya dahil edilirken, 32'si (% 4) dahil edilmedi ve 358'i (% 41) çalışmaya katılmadı. Bu örneklemi zenginleştirmek için Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezi'nde hafif bilişsel bozukluğu olan 31 hasta da çalışmaya alındı. Nörologlar her hasta için, klinik bir sendrom (demans, hafif bilişsel bozukluk veya subjektif bilişsel gerileme) ve şüpheli bir etiyolojiden (Alzheimer hastalığı veya AD dışı) varolan bir pre-amiloid ve post-amiloid PET tanısı belirlediler. Nörologlar ayrıca hastaları, yan araştırmalar, ilaç ve bakım gibi hastalık yönetimi parametreleri açısından da kaydettiler. Her hasta, taramadan sonra 1 yıl klinik takibe alındı. Çalışmadaki primer sonuç ölçümleri tanı, tanısal güven ve hasta tedavisindeki PET sonrası değişikliklerdi.

65 Yaş Üstü Anlamlı

Ortalama yaşları 65, 201’i kadın ve ortalama Mini Mental Durum Muayene skoru 25 olan toplam 507 hastadan 164’ü (% 32) Alzheimer demans, 70’i (% 14) Alzheimer-dışı demans, 114’ü (%23) hafif bilişsel bozukluk ve 159’u (% 31) subjektif bilişsel gerilemeye sahipti. Amiloid PET sonuçları 242 hasta (%48) için pozitifti. Şüpheli etiyoloji, 125 hastada (%25)  amiloid PET uygulamasından sonra değişti ve daha sıklıkla negatiften (265’den)  pozitife (% 24) değişim gözlendi. Etiyolojideki PET sonrası değişiklikler 65 yaş üstündeki hastalarda 65 yaşın altındakilere göre daha fazla gözlendi. Ortalama tanı güvenirliği 80'den 89'a (% 13) yükseldi. 123 hastada (%24), PET sonrası hasta tedavisinde değişiklik vardı.

Araştırmacılar, amiloid-pozitif ve amiloid-negatif sonuçların, hem demansı olan hem de demansı olmayan hastalarda, tanı ve tedavide değişiklikler ile önemli ilişkisi olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Arno de Wilde et al. Association of Amyloid Positron Emission Tomography With Changes in Diagnosis and Patient Treatment in an Unselected Memory Clinic Cohort The ABIDE Project, JAMA Neurology 2018.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image