Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Uykusuz Annelerin Çocukları da Uyku Sorunları Yaşıyor

29 Eylül 2017

Uyku, yetişkinlerin ve çocukların refahı için önemli bir rol oynamaktadır. Kısa uyku ve düşük uyku kalitesi çocuklarda zihinsel sağlık, öğrenme, hafıza ve okul başarısını etkileyebilir. Yetişkinlikte de insanların yaklaşık% 30'u rahatsız edici uyku durumundan muzdarip. Yetişkinlikte en yaygın uyku bozukluğu ise uykusuzluktur. Warwick Üniversitesi ve Basel Üniversitesi'nde yapılan yeni araştırmalara göre, anneleri uykusuzluk semptomlarından muzdarip olan çocuklar daha fazla uyku sorunu yaşıyor ve bu da onların zihinsel sağlı durumunu kötü yönde etkiliyor.

Yapılan araştırmada, yaklaşık 200 sağlıklı 7-12 yaş grubu çocuğun ve ebeveynlerinin verileri analiz edilerek ebeveynlerin uykusuzluk semptomları ile çocuklarının uyku kalitesi arasındaki ilişki incelendi. Çocuklardaki uyku, gece boyunca evde yapılan elektroensefalografi (EEG) ile değerlendirilirken ebeveynler kendi uykusuzluk semptomlarını bildirdiler. Araştırmacılar annelerinde uykusuzluk semptomları olan çocukların uykuya daha geç daldığını ve derin uykuda daha az zaman geçirdiklerini buldular. Bununla birlikte, EEG tarafından ölçülen babaların uyku problemleri ile çocuk uykusu arasında bir ilişki bulunmadı. Araştırmacılara göre anne ve çocuğun uykusuzluk semptomlarının ilişkili olmasında neden çocuğun anne ile daha fazla zaman geçirmesi olabilir. Çocukların fiziksel ve ruhsal açıdan daha sağlıklı bir gelişim gösterebilmeleri için sağlıklı bir uykuya sahip olmaları oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Urfer-Maurer N et al. The association of mothers’ and fathers’ insomnia symptoms with school-aged children’s sleep assessed by parent report and in-home sleep-electroencephalography. Sleep Medicine, 2017; DOI: 10.1016/j.sleep.2017.07.010

Doğum Yapmak Kardiyovasküler Riski Arttırıyor Mu?

23 Temmuz 2019

Yeni araştırmalar, doğum yapmış kadınların yapmamış olan kadınlara kıyasla kardiyovasküler hastalık (KVH) ve inme açısından önemli ölçüde daha yüksek bir risk taşıyabileceğini ve her canlı doğumda bu riskin arttığını gösterdi. Araştırmacılar, 3 milyondan fazla katılımcı arasında 150.000'den fazla KVH vakası içeren 10 çalışmadan oluşan bir meta-analiz yaptılar ve parite ile nullipariteye kıyasla %14 daha yüksek risk buldular.

Kardiyovasküler hastalığın gelişiminde paritenin önemli bir rol oynadığı bildirilmiş olsa da sonuçlar tartışmalıydı. Bu sebeple Çinli araştırmacılar bir metaanaliz yaparak bu riski değerlendirmeye karar verdiler. PubMed ve Web of Science veritabanları, alınan makalelerin kaynakçalarının manuel olarak taranmasıyla 1 Haziran 2018'e kadar yayınlanmış çalışmalar için tarandı. Çok değişkenli düzeltilmiş nispi riskler rastgele etki modelleri kullanılarak toplandı.

Doğum Yaptıkça Risk Artıyor

İlk literatür araştırmasında tespit edilen 4746 alıntıdan yola çıkan araştırmacılar meta-analizde 10 kohort çalışmasını (hepsi 1987 ve 2018 arasında yayınlandı) almaya karar verdiler. Bu 10 çalışmadan 9'u doğum yapmış ve yapmamış kadınları kıyaslıyor ve 8 çalışma parite sayısının doz-cevap analizini içeriyordu. Çalışmalar İsveç (n = 1), Amerika Birleşik Devletleri (n = 4), Çin (n = 2), Birleşik Krallık (n = 2) ve birçok Avrupa ülkesinde (n = 1) yapılmıştı.

Çalışma örnekleri 867 ila 1.332.062 kadın arasında, KVH vakalarının sayısı 45 ila 65.204 arasında ve ortalama takip süresi 6 yıl ile 52 yıl arasında değişmekteydi. Tüm çalışmaların yüksek kalitede olduğu kabul edildi.

Parite nulliparite ile karşılaştırılırken parite ve kardiyovasküler hastalık riski arasında anlamlı bir ilişki gözlendi, göreceli risk oranı 1,14 olarak hesaplandı ve istatistiksel açıdan anlam vardı. Doz yanıt analizine göre de doğum sayısı arttıkça KVH riskinde paralel bir artış oluyordu.

Elde edilen bulgular, doğum yapmanın ve gebelik sayısının kardiyovasküler hastalık riski ile olduğunu gösterdi. Dahil edilen çalışmaların sayısı sınırlı olduğundan, bulguları doğrulamak için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiği belirtildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Li W, et al. Parity and risk of maternal cardiovascular disease: A dose-response meta-analysis of cohort studies. Eur J Prev Cardiol. 2018 Dec 19:2047487318818265. doi: 10.1177/2047487318818265. [Epub ahead of print]

Yaşlı Hastalarda Kalp Krizi Riski ve Kanser Tanısı Alması Arasında Bağlantı Olabilir Mi?

23 Temmuz 2019

Retrospektif, eşleştirilmiş bir vaka kontrol çalışmasında elde edilen sonuçlara göre, myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme riski, hastalar bir kanser teşhisi almadan 5 ay önce artmaya başlar 1 ay kala doruk noktasına ulaşır. 

Blood dergisinde yayımlanan yeni çalışmada araştırmacılar Medicare ile bağlantılı popülasyona dayalı SEER veri setini inceledi ve 67 yaş ve üstü dokuz kanser türünden birine sahip 374.331 kanser hastasını tanımladı. Kanser hastaları daha sonra, doğum yılı, cinsiyet, ırk ve atriyal fibrilasyon gibi diğer bazı komorbiditelerlerin varlığına göre kanser hastası olmayan kontrol grubu ile eşleştirildi. Analizdeki katılımcıların toplam sayısı 748.662, kohortun yaş ortalaması 76 ve yarıdan biraz fazlası kadındı. Tanı anında, kanserlerin %30'u evre III veya IV idi. Myokard infarktüsü veya iskemik inme riski, hastaların kanser teşhisi konmasının 360 gün öncesinden 30 gün öncesine kadar 30 günlük aralıklarla değerlendirildi.

Risk 5 Ay Kala Artmaya Başlıyor

Kanser tanısından önceki 360 ila 151 gün arasında, arteriyel tromboembolik olayların 30 günlük aralık riski, kanser hastaları ve kansersiz kontroller arasında benzerdi. Bununla birlikte, teşhis edilmeden önceki 150 günden 1 güne kadar myokard infarktüsü veya iskemik inme geçirme 30 günlük aralık riski, kanser içermeyen kontrol kişilere kıyasla kanser hastalarında tutarlı olarak daha yüksekti. Bu risk, kanser teşhisi tarihi yaklaştıkça aşamalı olarak artıyordu.

Kanser teşhisi konulmasından 30 gün önce, bir arteriyel tromboembolik olay geliştirme riski kontrol grubu için olduğundan 5.5 kat daha yüksekti (%0.62’ye karşı %0.11, P <.001). Tanı konulmasından önceki 360 gün içinde arteriyel tromboembolik olay olma riski en yüksek olan kanser hastalarına akciğer kanseri teşhisi konması daha olası bulundu ve bunu kolorektal kanser izliyordu.

Araştırma ekibi bu çalışmada kanserin arteriyel tromboz için güçlü bir risk faktörü olduğunu saptadı. Çalışma bu riskin ne zaman başladığına odaklandı ve kanser teşhis edilmeden yaklaşık 5 ay önce bu risk başlamış gibi görünüyordu.

Literatür talep et

Referanslar :

Navi BB, et al. Arterial thromboembolic events preceding the diagnosis of cancer in older persons. Blood. 2019 Feb 21;133(8):781-789.

MS’te Gıda Alerjileri, Artmış Hastalık Aktivitesi İle İlişkili Mi?

23 Temmuz 2019

Polen, çimen veya toz akarları gibi çevresel tetikleyicilere, bazı ilaçlara veya yiyeceklere karşı alerji, multipl skleroz (MS) için potansiyel risk faktörleri olarak önerilmiştir. Ancak, şu ana kadar bu konuda yapılmış çalışmalardan elde edilen mevcut veriler yetersizdir.

Yapılan yeni bir çalışmada, hasta tarafından bildirilmiş alerjik durum öyküsü ile MS klinik ve MRG aktivitesi arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Brigham and Women’s Hospital’daki CLIMB araştırmasına katılan 1349 hastayı değerlendirdiler. Katılımcılar çevre, gıda ve ilaç alerjileri üzerine kendi kendilerine uyguladıkları bir anket doldurdular.

Hastaların ortalama hastalık süresi 16 yıldı. Katılımcılar arasında 427 hastanın bilinen alerjisi yoktu. 922'sinin ise bir veya daha fazla alerjisi vardı. Hastalar, çevresel alerji (586 hasta), yiyecek alerjisi (238 hasta), ilaç alerjisi (574) ve bilinen alerji yok (NKA) olmak üzere dört alerji grubuna ayrıldı. Klinik (atak sayısı, genişletilmiş sakatlık durum ölçeği (EDSS), MS şiddeti skoru (MSSS) ve radyolojik değişkenler (gadolinyum tutan lezyonlar ve lezyon miktarı) ve bunların farklı alerji grupları veya NKA'lılarla olan ilişkileri değerlendirildi.

Sonucu etkileyebilecek diğer faktörler için istatistiksel olarak ayarlama yapıldıktan sonra, sonuçlar gıda alerjileri rapor eden hastaların, bilinen alerjisi olmayan hastalardan %27 daha yüksek kümülatif sayıda nüks yaşadıklarını gösterdi.

Gıda Alerjisi Olanlarda 2 Kattan Fazla Lezyon

Gıda alerjisi grubundaki hastalar, NKA grubuna kıyasla kümülatif atak sayısında 1,38 kat daha fazla bir orana sahiplerdi. Bu fark düzeltilmiş analizde hala dikkat çekiciydi (1,27). Besin alerjisi grubunda MRG'de gadolinyum-tutan lezyonlara sahip olma olasılığı iki katdan fazlaydı (OR 2,53). Çevresel ve ilaç alerjisi grupları, NKA grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık göstermedi. EDSS ve MSSS, herhangi bir alerjiden etkilenmedi.

Araştırmacılar, açık bir şekilde sebep-sonuç ilişkisi kuramayan bir gözlem çalışması olmasına rağmen, yaptıkları çalışmanın gıda alerjileri ve MS alevlenmeleri arasında olası bir ilişki olduğunu öne sürdüğünü belirttiler. Diğer alerji türlerinin bu ilişkiyi göstermemesinin, bağırsak bakterileri ile bağışıklık sistemi veya nörolojik hastalıklar arasında belirli bir bağlantı olabileceği fikrini desteklediğini söylediler. Bulguların doğrulanması ve MS için yeni tedavi edici  ve önleyici stratejilerin geliştirilebilmesinde temel biyolojik mekanizmaları araştırmak için ileriye dönük prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Fakih et al. Food allergies are associated with increased disease activity in multiple sclerosis, Journal of Neurology, Neurosurgery & Psychiatry.  http://dx.doi.org/10.1136/jnnp-2018-319301

Alzheimer’da Alt Gruplar Belirlendi

22 Temmuz 2019

ABD’li araştırmacılar Alzheimer hastalığını tanı sırasındaki bilişsel işlevlere ve gruplar arasında biyolojik farklılıkları gösteren genetik verilere dayanacak şekilde alt gruplara sınıflandırdılar. Bulgular Moleküler Psikiyatri dergisinde çevrimiçi olarak yayınlandı. Elde ettikleri bulgular kişiselleştirilmiş tıbba giden yolda önemli bir sonuç oldu.

Klinisyenler uzun yıllardır Alzheimer hastalığı ile başvuran kişilerin bilişsel profillerinde çok fazla değişiklik olduğuna dikkat çekiyor ve bu göreceli farklılıklar ayırıcı tanıya gitmekte klinisyenleri oldukça zorluyordu.

Bu klinik çerçevenin tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanlar arasındaki heterojenliği karakterize etmede faydalı olup olmadığını araştırmaya karar veren bir ekip büyük bir hasta grubunda çalışmalarını başlattı.

Daha önceki çalışmalarda grup, geç başlangıçlı Alzheimer hastalığını farklı gruplara ayırmak için bilişsel testler kullandı. Bu çalışmada ise tipik geç başlangıçlı Alzheimer hastalığı olan insanları kategorize etmenin bu özel yolu için genetik (biyolojik) destek olup olmadığını görmek adına özel olarak genetik verilere bakıldı.

SNP’lere Odaklandılar

Araştırmacılar, geç başlangıçlı Alzheimer hastası olan 4.050 hastayı kapsayan, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) verisi olan 2.431 hastayı içeren beş çalışmadan verileri topladılar. Bireyler bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplara; bellekteki nispi performansları, yürütücü işlevsellik, görsel işlevsellik ve dil tanılama sırasındaki performansları temelinde atandılar. Her alt grup için genotip frekansları bilişsel olarak normal yaşlı kontrollerden gelen verilerle karşılaştırıldı.

Ekip APOE geni ve daha önce Alzheimer hastalığı için bildirilen oranlardan daha yüksek olasılık oranlarına sahip SNP'lere odaklandı. Her alt gruptaki insanların oranlarında çalışmalar arasında önemli farklılıklar bulundu. Bununla birlikte her çalışmada, izole edilmiş önemli nispi hafıza bozukluğu olan alt gruptaki insanların daha yüksek oranında en az bir APOE-e4 aleli vardı.

Genel olarak alt gruplar arasında, bilişsel olarak tanımlanmış alt gruplardan biri ile güçlü bir ilişki içinde genomdan dağılmış 33 SNP buldular. Bu SNP'lerin çok azı, daha önceki çalışmalarda Alzheimer hastalığıyla ilgili olarak tanımlanmıştı. Bulgularına göre bu 33 SNP'nin her biri, insanları Alzheimer hastalığının belirli bir alt tipine duyarlı kılan bazı temel biyolojileri temsil etmekteydi.

Farklı klinik sunumları olan Alzheimer'lı insanların alt gruplarını belirlemeye çalışmak ve bunları belirli genetik çeşitlerle ilişkilendirmek makul bir yaklaşım gibi görünmektedir. Bu sayede belki de ileride Alzheimer’ın alt gruplarına özgül tedavileri bulmak mümkün olabilecektir.

Literatür talep et

Referanslar :

Mukherjee S, et al. Genetic data and cognitively defined late-onset Alzheimer's disease subgroups. Mol Psychiatry. 2018 Dec 4. doi: 10.1038/s41380-018-0298-8. [Epub ahead of print]

Kolorektal Kanserde Kandaki Tümör DNA’sı Üzerinden Genetik Değerlendirme

22 Temmuz 2019

Kolorektal kanser dünya çapında en yaygın kanserlerden biridir. Küresel olarak 2012'de 1,4 milyon yeni vaka ve 693.900 ölüm yaşanmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki insidans ve ölüm oranları artmıştır. Tanı anında, hastaların yaklaşık %20'sinde uzak metastatik hastalık vardır.

Onlarca yıldır KRK'nın sistemik tedavisinde ana etken madde olarak fluorourasil kullanılmıştır. İrinotekan ve oksaliplatinin yanı sıra, VEGF'yi (bevacizumab, aflibercept ve regorafenib) ve EGFR'yi (setuksimum ve panitumumab) hedef alan yeni geliştirilen inhibitörlerin eklenmesi, metastatik kolorektal kanserli hastaların sonuçlarını belirgin şekilde iyileştirmiştir. Bununla birlikte, prognoz halen zayıftır. Bu nedenle, kolorektal kanserin klinik olarak ilgili biyolojisini daha iyi anlamak için karşılanmamış bir ihtiyaç vardır. Kolorektal kanserin moleküler özellikleri, yeni nesil sekanslama (NGS) teknolojisindeki ilerlemeler nedeniyle daha iyi anlaşılmaktadır. Hastaları altta yatan moleküler özelliklerine göre kategorize etmek önerilmiştir ve şimdi klinikte tedaviyi yönlendirmek için rutin olarak birkaç genomik belirteç kullanılmaktadır. Genomik olarak yönlendirilmiş FDA onaylı tedavilere örnekler, mikro-uydu kararsızlığı-yüksek veya yüksek antikor için vahşi tip RAS ve pembrolizumab (anti-programlanmış hücre ölüm proteini 1 antikoru) olan hastalar arasında anti-EGFR ajanlarını (setuksimab ve panitumumab) içerir. Ek olarak, irinotekan ve setuksimab'a vemurafenib (BRAF inhibitörü) ilave edilmesi, BRAFV600 mutasyonlu kolorektal kanserli hastalar arasında daha iyi klinik sonuç göstermiştir.

Hedeflenen terapi yaklaşımlarındaki son ilerlemeye rağmen, hastaların %50'sinden fazlası yukarıda belirtilen rejimlere cevap vermemektedir ve hastalığın moleküler temellerinin daha iyi bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Genellikle arşiv örneklerinde yapılan doku bazlı genomik analizlerle ilgili zorluklardan bazıları, kanserin genomik manzarasının terapötik müdahaleden sonra değişebileceği ve sıralama sonuçlarının intra-intertumoral heterojenite ile karıştırılabileceği gerçeğini içerir. Tümör heterojenliğinin zorluklarının üstesinden gelmek ve zamanla ve terapötik basınç altında gerçekleşen klonal evrimin etkisini değerlendirmek için, dolaşımdaki tümör DNA'sı (ctDNA) çeşitli kanserlerde aktif olarak araştırılmaktadır.

Kolorektal kanserin ctDNA analizini kullanan çalışmalar, TP53, KRAS ve APC'nin en sık değiştirilen genler olduğunu ortaya koydu. Kolorektal kanserin moleküler biyolojisi hakkındaki anlayış genişlemesine rağmen kolorektal kanserli 94 hastaya yeni jenerasyon ctDNA dizisi (54-73 gen paneli) yapıldı. Hastaların çoğunda kan alımı sırasında metastatik veya tekrarlayan hastalık vardı. En sık görülen anormal genler TP53, KRAS ve APC idi. Doku ve kanın yeni nesil dizilimi arasındaki uyum, %63.2 (APC) ile %85.5 (BRAF) arasında değişmişti.

Kolorektal kanserli hastalar, heterojen ctDNA profillerine sahiptir ve çoğu potansiyel olarak harekete geçirilebilir ctDNA değişikliklerini barındırır. Eşleşen terapi, 6 ay veya daha uzun bir süre boyunca daha yüksek oranda stabil hastalık, kısmi cevap veya tam cevap ile ilişkilidir. Bu çalışmada, ctDNA'yı değerlendiren hedefe yönelik NGS kullanılarak, çoğunlukla ileri evre kolorektal kanserli 94 hastadaki genomik değişikliklerin biyolojik özellikleri ve klinik bağıntıları sunulmuştur.

Çalışmada genel olarak, hastaların %79'unda bir veya daha fazla ctDNA değişikliği vardı. En sık görülen değişiklikler TP53, ardından KRAS, APC, BRAF, PIK3CA ve EGFR genlerinde görülmüştür. Bu çalışmada tespit edilen APC değişikliklerinin daha önce bildirilenden daha az olduğu, diğer genomik değişikliklerin sıklığı önceki yayınlardakilerle uyumludur. Uyumluluk, sürücü veya trunkal gen değişiklikleri arasında ctDNA ve doku DNA arasında istatistiksel olarak anlamlıydı. Daha önce, ctDNA NGS'nin, verilerle uyumlu olan kolorektal kanserli hastalar arasında dijital damlacık polimeraz zincir reaksiyonu bazlı plazma ile tespit edilen BRAFV600E mutasyonunun yanı sıra doku için %100 duyarlılığa sahip olduğunu bildirdi. BRAFV600E'nin anti-EGFR ve BRAF karşıtı tedavilerin bir kombinasyonu ile hedeflenebileceğini göz önüne alarak, bu değişiklik için test yapmak önemlidir. Yüksek genel uyumluluğun bir kısmının olumsuz uyumluluktan kaynaklandığı belirtilmelidir. CtDNA'nın duyarlılığı, dokuda bulunan mutasyonların tespiti için değişkendir. Örneğin, doku APC pozitifliği olan hastaların saptanması için ctDNA'nın duyarlılığı %44.9; Doku BRAF pozitifliği olanların tespiti için ctDNA'nın duyarlılığı %80 bulunmuştur. APC değişikliklerini tespit etmek için görünen düşük kapasitenin, bu değişikliğin plazma izlemesi için etkileri olabilir.

Araştırmacılar, çalışmanın kısıtlamalarına rağmen kolorektal kanserli hastalarda ctDNA testinin klinik kullanımının derinlemesine araştırılmasını sağladığını savundular. Sonuç olarak, kandan türetilmiş ctDNA'da NGS uygulanmış, çoğunlukla ileri evre kolorektal kanserli 94 hastanın tümörü incelenmiştir. Hasta başına ortanca değişiklik sayısı üç bulunmuş ve her şeyden önemlisi, her hastanın benzersiz bir moleküler profile sahip olduğu görülmüştür. Dokudaki genel değişikliklerle uyum %63 ile %86 arasında değişmiştir. ctDNA ve doku arasındaki farklılıklar, tedaviden sonra ctDNA'daki dinamik değişiklikleri yansıtabilir. ctDNA birden fazla metastatik bölgeden dökülebilir veya doku ve ctDNA dizilimi arasındaki duyarlılıkta farklılıklar olabilir. %5'ten daha az ctDNA varlığı bağımsız olarak daha uzun sağkalım ile koreledir. Çalışmada hedefe yönelik tedavi alan hasta sayısı az olmasına rağmen bu, BRAFV600E'nin ötesindeki çoklu biyobelirteçlerde metastatik kolorektal kanserde ctDNA NGS'nin klinik kullanımının nesnel kanıtını gösteren ilk çalışmadır. Kolorektal kanserli hastalarda tedaviyi yönlendirmek için ctDNA'nın kullanıldığı daha ileri klinik araştırmalara ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Correlation With Tissue Sequencing, Therapeutic Response, and Survival Shumei Kato; Maria C. Schwaederle; Paul T. Fanta; Ryosuke Okamura; Lawrence Leichman; Scott M. Lippman; Richard B. Lanman; Victoria M. Raymond; AmirAli Talasaz; Razelle Kurzrock

Sallanarak Uyumak Hafızayı Geliştiriyor

19 Temmuz 2019

Yapılan iki yeni çalışmada, genç erişkinlerde ve farelerde, sallanma hareketinin hem uykuya dalma süresini kısalttığı hem de uyku sırasında hafıza güçlenmesini arttırdığı ortaya kondu. İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi araştırmacıları daha önce, 45 dakikalık uyku sırasında sürekli sallanmanın insanların daha hızlı uykuya dalmalarına ve daha sağlıklı uyumalarına yardımcı olduğunu göstermişlerdi. Yaptıkları yeni çalışmada, gece boyunca sallanmanın uyku ve bununla ilişkili beyin dalgaları üzerindeki etkilerini araştırdılar.

Araştırmacılar, 18 sağlıklı genç yetişkinin laboratuvarda uyku monitorizasyonunu yaptılar. Çalışmadaki ilk gece, gençlerin laboratuvar ortamında uyumaya alışmaları içindi. Katılımcılardan biri hafifçe sallanan bir yatakta, diğeri ise hareket etmeyen bir yatakta uyuyarak iki gece daha laboratuvarda kaldılar. Araştırmacılar, katılımcıların sallanırken daha hızlı uykuya daldıklarını ve uykuya daldıktan sonra, non-REM uykusunda daha fazla kaldıklarını, daha derinden uyuduklarını ve gece daha az uyandıklarını gördüler.

Araştırmacılar bir sonraki aşamada daha iyi bir uykunun hafızayı nasıl etkilediğini değerlendirdiler. Hafızayı değerlendirmek için katılımcıları kelime çiftleri üzerinde çalıştırlar. Uyandıklarında ertesi sabaha göre, bir akşam oturumunda bu eşleştirilmiş sözcükleri hatırlamadaki hassasiyetlerini ölçtüler. Katılımcıların sabah testlerinde, uyku sırasında sallandıklarında daha iyi olduklarını buldular. Sürekli sallanma hareketi, beynin talamo-kortikal ağlarındaki sinirsel aktivitenin senkronize edilmesine yardımcı oldu.

Sallanmak Öğrenmeyi de Etkiliyor

İsviçre'deki Lozan Üniversitesi'nden araştırmacıların fareler üzerinde yaptıkları ikinci çalışmada, sallanmanın diğer türlerde uykuyu destekleyip desteklemediği değerlendirildi. Araştırmacılar, fareler uyuduklarında kafesleri sallamak için pistonlu çalkalayıcılar kullandılar. Fareler için en iyi sallanma sıklığının, insanlardan dört kat daha hızlı olduğunu fark ettiler. Sallanmanın insanlarda olduğu gibi farelerde de uykuya dalma süresini azalttığını ve uyku süresini arttırdığını gördüler. Bununla birlikte, farelerin daha derin uyuduğuna dair bir kanıt yoktu.

Araştırmacılar, sallanmanın uyku üzerindeki etkilerinin, vestibüler sistemin ritmik uyarılmasına bağlı olduğunu düşündüler. Faredeki bu kavramı araştırmak için, vestibüler sistemleri, kulaklarında bulunan ve non-fonksiyonel otolitik organlar tarafından bozulan hayvanları incelediler. Fonksiyonel otolitik organları olmayan farelerin, uyku sırasında sallanmanın faydalı etkilerinin hiçbirini yaşamadığını gördüler. Araştırmacılar bulguların, uykusuzluk ve ruh hali bozukluğu olan hastaların yanı sıra sıklıkla kötü uyku ve hafıza yetersizliği olan yaşlıların tedavisinde yeni yaklaşımların geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

  1. Perrault et al. Whole-Night Continuous Rocking Entrains Spontaneous Neural Oscillations with Benefits for Sleep and Memory. Current Biology, DOI: 10.1016/j.cub.2018.12.028
  2. Kompotis et al. Rocking Promotes Sleep in Mice through Rhythmic Stimulation of the Vestibular System. Current Biology, 2019 DOI: 10.1016/j.cub.2018.12.007

Elde Taşınabilir Kablosuz Ev Spirometresi İle KF İzlemi

19 Temmuz 2019

Spirometreler, kullanıcıların akciğerlerinin ne kadar iyi durumda olduğunu ölçmelerine olanak sağlayan cihazlardır. Küçük ve kullanımı kolay bir el spirometresi olan Air Next, kistik fibrozis tedavisini değiştirebilir ve hastaların evde kendi akciğer fonksiyonlarını izlemelerine ve sonuçları sağlık ekipleriyle uzaktan paylaşmalarına olanak sağlar. Air Next, Bluetooth ile Aria adı verilen kullanıcı dostu bir akıllı telefon uygulamasına bağlanır. Hem Air Next spirometresi hem de Aria uygulaması, İsveçli bir dijital sağlık şirketi tarafından geliştirilmiştir.

Kistik fibrozis izlemine yönelik bu yeni yaklaşım, İsveç merkezli NuvoAir ve Avrupa'nın en büyük kistik fibrozis merkezlerinden birine ev sahipliği yapan Royal Brompton Hastanesi arasındaki öncü ortaklığıyla ortaya çıktı. Son zamanlarda, cihazı ve kistik fibrozis hastalarında uygulamayı test eden pilot bir çalışmadan cesaret verici sonuçlar elde edildi.

Royal Brompton'daki bu pilot çalışmada, akciğer fonksiyonlarının kendi kendine test edilmesinin birçok avantaj sağladığı ve kronik bir akciğer hastalığı olanlar için yenilikçi bir bakım yönteminin başlangıcı olduğu gösterildi.

Air Next avuç içi spirometresi, 75 gram ağırlığında ve alkalin pillerle çalışan küçük bir cihazdır. Akciğerlerin bir saniye içinde zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) ve zorlu vital kapasitesini (FVC) ölçebilir. Aria uygulaması Apple Store veya Google Play Store üzerinden ücretsiz olarak indirilebilir. Fiziksel tasarımdan uygulama deneyimine kadar her şeyin teknolojisi hasta düşünülerek geliştirilmiştir.

Hastalar için Şaşırtıcı

Araştırmacılar, kistik fibrozis hastalarının kendi sağlıkları hakkında öğrendiklerinin ve Royal Brompton'dan gelen geri bildirimlerin, ihtiyaçlarını ve günlük yaşamını anlama konusundaki anlayışları için şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Cihaz için şu ana kadar elde edilen sonuçların çok memnun edici olduğunu ve hastaları bir sonraki hastane ziyaretine değil, yaşadıkları hayata odaklanmalarına olanak tanıyan bu uygulama ile evde bakımı rahatça destekleyebildikleri için çok mutlu hissettiklerini aktardılar. Yaklaşımın, hastaları kliniğe bu kadar sık getirmek yerine, telefon ya da internet üzerinden sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla yapılan konuşmalarla veri elde edilmesini teşvik edebileceğini söylediler.

Kistik fibrozisli hastaların akciğer fonksiyonlarını evde test edebilmek suretiyle, akciğerlerinin sağlığını daha etkili ve potansiyel olarak daha sık izleyebileceklerini, bunun da bir sonraki klinik ziyaretinden daha erken bir zamandaki iyileşmeleri veya bozulmaları ortaya koyabileceğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Alberto Molano. Handheld Wireless Home Spirometer Could Transform CF Monitoring, Pilot Study Suggests, Cystic Fibrosis News Today December 10, 2018.

Talk Pudra İnsan Sağlığına Zararlı mı?

19 Temmuz 2019

Kanada hükümeti, bazı ürünlerde talk kullanımını yasaklayan veya kısıtlayan önlemler almayı planlıyor. Yeni taslak tarama değerlendirmesinde, serbest talk pudralarının solunmasının ve dişi genital bölgesinde talk içeren bazı ürünlerin kullanılmasının insan sağlığına zararlı olabileceği öneriliyor.

Taslak tarama değerlendirmesinde tespit edilen riskleri yönetmek için olası önlemleri ana hatlarıyla belirten Risk Yönetimi Kapsamı, Kanada gazetesinde 60 günlük dönemde kamuoyunun yorumuna açık bir şekilde yayınlandı. Son tarama değerlendirmesi ve risk yönetimi yaklaşımında, herhangi bir yorum ve istişare sürecinde alınan yeni kanıtların dikkate alınacağı belirtildi.

Taslak değerlendirmede, gıda ve ilaçlardaki talk dahil olmak üzere oral maruziyetlerden, talk içeren ürünlerin cilde uygulanması gibi dermal maruziyetlerden veya kuru saç şampuanı, göz farı ve allık gibi sıkıştırılmış toz ürünlerden inhalasyon maruziyetinden kaynaklanan insan sağlığı risklerinin tanımlanmadığı belirtildi. Bununla birlikte, değerlendirme insan sağlığına yönelik potansiyel kaygı oluşturabilecek, iki maruziyet senaryosu belirlendi.

İlki, vücut tozu, bebek tozu, yüz tozu, ayak tozu gibi kişisel bakım ürünleri kullanımı sırasında potansiyel olarak akciğerlere zarar verebilecek ince talk parçacıklarının solunmasıydı. Diğer endişe verici senaryo, cinsel organları içeren kadın perineal alanının vücut tozu, bebek tozu, bebek bezi ve kızarıklık kremleri, genital ter önleyiciler ve deodorantlar, vücut bezleri, banyo topları gibi talk içeren öz bakım ürünlerine maruz kalmasıydı. Belgede, bu maruziyet türünün nüfus çalışmalarında yumurtalık kanseriyle ilişkilendirildiği belirtildi.

Kanada'dan gelen bu hamle ile birlikte ABD’de kadın genital bölgesinde talk kullanımının yumurtalık kanserine katkıda bulunup bulunmadığı konusu tekrar gündeme geldi. Bazen asbest ile kontamine olduğu için talkın kendisinin kanserojen olup olmadığı tartışılıyor.

Bilimsel Topluluk Bir Uzlaşmaya Varamadı

Avrupa Kanser Önleme Dergisi'nde yayınlanan yeni bir inceleme, "verilerin kozmetik talkın yumurtalık kanserine neden olduğunu göstermediği" sonucuna varıldı. Perineal tozlama çalışmalarındaki heterojenlik, maruziyet ölçümlerinin geçerliliği ve tutarlı bir doz-cevap etkisinin olmayışı nedensel çıkarımlar yapmayı sınırlayan önemli endişeler doğurdu. Daha da önemlisi, eksternal talk tozunun kadın üreme sistemine girip girmediği bilinmiyor ve talk püskürtülen diyaframlar ve lateks prezervatifleri gibi internal talk maruziyet ölçümleri yumurtalık kanseri riski ile hiçbir ilişki göstermiyor.

Epidemiyoloji’de yakın zamanda yapılan bir derlemede, "genel olarak perineal talk kullanımı ile yumurtalık kanseri arasında tutarlı bir ilişki olduğu" sonucuna varıldı. Bu derleme, en az 50 yumurtalık kanseri vakası içeren ve 24 vaka kontrol çalışmasına (13,421 vaka) ve üç kohort çalışmasına (890 vaka, 181,860 kişi-yıl) bakılmış gözlemsel çalışmaların meta-analizine dayanıyordu.

Talk-Asbest Bağlantısı Açıklandı

Gıda ve İlaç İdaresi'ni açıklamasında, talkın doğal olarak meydana gelen, magnezyum, silikon, oksijen ve hidrojenden oluşan topraktan çıkarılan bir mineral olduğunu ve doğal olarak oluşan başka bir silikat minerali olan asbestin toprağa yakın yerlerde bulunabileceğini ve bu nedenle madencilik alanlarının dikkatlice seçilmesi gerektiğine dikkat çekti.

IARC, asbest içeren talkı “insanlara kanserojen” olarak sınıflandırıyor. İnsan çalışmalarından elde edilen verilerin yetersizliğine ve laboratuar hayvanı çalışmalarındaki sınırlı veriye dayanarak, IARC, asbest içermeyen inhale talkları "insanlarda kanserojenlik olarak sınıflandırılamaz" olarak sınıflandırıyor.

Yumurtalık kanseriyle bağlantıyı gösteren insan çalışmalarından elde edilen kanıtlar sınırlı olduğundan, IARC talk bazlı vücut pudrasının perineal (genital) kullanımını "muhtemelen insanlara kanserojen" olarak sınıflandırıyor. Öte yandan ABD Ulusal Kanser Enstitüsü, "kanıtların ağırlığının perineal talk maruziyeti ile artmış yumurtalık kanseri riski arasındaki ilişkiyi desteklemediğini" belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Zosia Chustecka Canada Says Talc May be 'Harmful to Human Health' - Medscape - Dec 07, 2018.

Primer Hedefli Kas Reinnervasyonu Hayalet Uzuv Ağrısını Azaltıyor

18 Temmuz 2019

Travma, kanser veya zayıf kan dolaşımı nedeniyle ekstremite kaybı sonrasında hayalet uzuv sendromu ortaya çıkabilir. Amerika Birleşik Devletleri'nde ampütasyon yapılan kişilerin yaklaşık %75'inde bu sebepten ağrı hissi görülebilmektedir. Ohio Eyalet Üniversitesi Wexner Tıp Merkezi ve Tıp Koleji araştırmacıları, primer hedefli kas reinnervasyonu (TMR) kullanımı ile ampütasyon sonrası hayali uzuvların güdük ağrısının önlenmesi veya azaltılmasının mümkün olabildiğini iddia ettiler.

Primer TMR, amputasyon sırasında kesilen sinirlerin etraftaki kaslara yeniden yönlendirilmesi prosedürüdür. TMR ilk olarak ampute üst ekstremite protezlerinin daha iyi kontrol edilmesini sağlamak için geliştirilmiştir. Geleneksel olarak doktorlar ameliyatı ilk ampütasyondan aylar veya yıllar sonra gerçekleştirirler. Cerrahların, işlemin belli ağrı nedenlerini de iyileştirdiğini keşfetmesiyle, bu prosedür semptomatik nöroma veya hayalet uzuv ağrısı olarak adlandırılan düzensiz sinir uçlarını tedavi etmek için kullanmaya başlanmıştır.

Araştırmacılar bu yöntemin, hayalet uzuv ve rezidüel uzuv ağrısını büyük ölçüde azalttığını belirttiler. En son çalışmalarında, bu tekniğin diz altı amputasyonlarında nasıl uygulanacağını açıkladılar. Diz altı ampütasyon uygulanmış kişilerde TMR'nin ayrıntılı bir tanımını ve primer TMR'nin ağrıyı önleme konusundaki faydalarını raporladılar.

Araştırmacılar üç yıl boyunca, diz altı ampute kişilerde 18’i primer ve 4’ü sekonder olmak üzere 22 TMR ameliyatı yaptılar. Hastaların hiçbirinde semptomatik nöroma gelişmedi ve primer TMR alan hastaların sadece %13'ü altı ay sonra ağrı bildirdi.

Araştırmacılar, ampütasyon sonrası önemli miktarda ağrının, rezidü uzuvdaki düzensiz sinir uçlarından, yani semptomatik nöromlardan kaynaklandığını belirttiler. Sinirler kesildiğinde ve adreslenmediğinde oluştuğunu, bu kesilmiş sinir uçlarının yakındaki bir kastaki motor sinirlere bağlanmasının, vücudun sinir devrelerini yeniden kurmasına izin verdiğini aktardılar.

Bu prosedür ile hastaların narkotik ve sinir ağrısına bağlı diğer ilaçları kullanması önemli ölçüde azaltıldı ve yaşam kaliteleri büyük ölçüde arttı. TMR'nin, çeşitli onaylanmış ağrı anketleri yoluyla ağrı skorlarını ve çoklu ağrı tiplerini azalttığı gösterildi. Bu bulgular, ameliyatın, hayali ve diğer ekstremite ağrılarının doğrudan büyük ölçüde azaltabileceğini gösteriyordu.

Sadece Ağrıyı İyileştirmiyor

Araştırmacılara göre, üst ekstremite amputasyonlarında, iyileşmiş ağrı sonuçlarına ek olarak hastalar bu yolla protezlerini daha iyi kullanılıp, kontrol edebiliyorlar. TMR, hastanın düşünceleriyle daha fazla bireysel kas ünitesi ateşlemesine izin veriyor ve gelişmiş sezgisel kontrol ile, daha gelişmiş fonksiyonel hareketler ve gelişmiş bir protezle daha geniş bir hareket alanı imkanı tanıyor.

Araştırmacılar, primer TMR'nin, düzensiz sinir uçlarının gelişmesini önlemek ve her tür amputasyonda hayalet ve diğer uzuv ağrısını azaltmak için güvenilir bir teknik olduğunu vurguladılar. İlk amputasyon sırasında yapıldığında, minimum sağlık riski olduğunu ve iyileşmenin geleneksel amputasyon cerrahisine benzediğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ohio State University Wexner Medical Center. "Rerouting nerves during amputation reduces phantom limb pain before it starts: Researchers find life-altering benefits to surgery developed for advanced prosthetics." ScienceDaily. ScienceDaily, 28 December 2018.

Hemofilide Akıllı İlaç Dönemi

18 Temmuz 2019

Hemofili, pıhtılaşma faktörü VIII (FVIII) veya faktör IX (FIX) eksikliğinden kaynaklanan kalıtsal bir kanama bozukluğudur. Hastalar art arda eklem ve kas kanaması yaşayabilir ve uzun dönemde ilerleyici eklem hasarı ve engellilik gelişebilir. Düzenli aralıklarla profilaktik olarak veya kanama ataklarına cevap olarak gerektiğinde uygulanan faktör replasman tedavisi, kanama ataklarının sıklığı ile şiddetini en aza indirebilir, komplikasyonları azaltabilir ve yaşam kalitesini iyileştirebilir. FVIII veya FIX konsantrelerinin evde hasta tarafından kendi kendine uygulanması, hemofili hastalarının tedavisinde yaygındır. Kendi kendine tedavinin oldukça etkili olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, bu tedavi maliyetlidir ve bir tıp uzmanı tarafından yakın gözetim gerektirmektedir. Ayrıca, evde bakım kavramı, hastaların ve ailelerinin, özellikle ani kanama semptomlarının ortaya çıkması durumunda infüzyonların gerekliliği ve zamanlaması ile ilgili kritik kararlar alma yeteneği gerektirmektedir.

Hasta her uygulama için tedavi nedenini ve infüzyon faktörünün miktarını ve ayrıca FVIII veya FIX konsantresinin marka adını ve parti numarasını dikkatlice belgelendirmelidir. Bu belge, tedavi hatalarını derhal belirlemek ve düzeltmek için tedavi merkezleri tarafından zorunlu tıbbi incelemeye tabi tutulur. Genel olarak, çoğu hasta merkeze yılda yalnızca iki ila dört kez gittiğinden, yalnızca kağıt günlükleri temelinde kanama ve tedavi sorunlarının tanımlanması zordur ve çoğu zaman ciddi gecikmelere neden olur. Dahası, bu belgeler genellikle eksik, sonuçsuz veya anlaşılmazdır. Bu nedenle, hedef eklemlerle ilgili, aşırı veya düşük dozla ilgili hayati bilgiler kaçırılabilmektedir. Bu durum da yetersiz tedavi veya boşa harcanmış kaynaklar ile sonuçlanabilir.

Günümüzde, el tipi elektronik cihazlar ve akıllı telefon teknolojisi, klinik yönetimin birçok alanında önemli araçlardır. Tele tıp olarak bilinen uzak hastalık yönetimi sistemleri özellikle hemofili gibi nadir hastalıkların tedavisinde faydalıdır. Smart Medication™; hastanın kendi kendine tedavisi, kanama oluşumu ve faktör konsantre kullanımının gerçek zamanlı yönetimi ve sürveyansına izin veren, hemofili hastalarının uzun süreli izlemi için akıllı telefon tabanlı yeni bir yazılım uygulamasıdır.

Akıllı İlaç ile Daha Kişisel Tedaviler

Yayınlanan yeni bir raporda, Smart Medication™ uygulamasının teknik özellikleri ve potansiyel avantajları, hemofili hastalarından toplanan gerçek hayattaki elektronik tedavi verileri değerlendirildi.

2012'den bu yana, 30 Alman hemofili tedavi merkezinden toplam 663 hasta cihazı kullandı. Gerçek zamanlı veri analizi için dokuz merkezin verileri birleştirildi. Hastalar, sırasıyla yıllık faktör tüketimi (AFC) ve yıllık eklem kanaması (AJB) için, ortalama değerlerin altında ve üstünde olma durumlarına göre dört alt gruba ayrıldılar. En büyük alt grup, düşük ortalama AFC ve AJB'si 2,25'ten düşük olan hastalardan oluşuyordu (Grup A: %42). İkinci en büyük alt grup, düşük ortalama AJB'li fakat yüksek AFC'li gruptu (Grup B: %32), bazı hastalarda kaynakların kurtarılabileceğini düşündürüyordu. Yüksek AFC'ye rağmen yüksek ortalama AJB gösteren hastaların (Grup C: %13), farmakokinetik uyarlanmış tedavi modifikasyonu veya ortopedik önlemler gibi özel tıbbi yardım gerektirebileceği düşünüldü.

Araştırmacılar, Smart Medication™’ın, tedavi merkezlerinin tedavi değişikliklerine ihtiyacı olan hastaların hızlı bir şekilde tanımlanmasını ve böylece hasta ziyaretlerinden önce kişiselleştirilmiş tedavi değişikliklerinin planlanmasını sağladığını belirttiler. Artan gerçek yaşam verilerinin, veri analizini kolaylaştırdığını ve kaynak dağıtımının optimizasyonunda önemli bir rol oynayabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Mondorf et al. Smart Medication™, an Electronic Diary for Surveillance of Haemophilia Home Care and Optimization of Resource Distribution, Hamostaseologie. 2019 Jan 8.

Online Semptom İzleme, Akciğer Kanserinde Sağkalımı Arttırıyor

18 Temmuz 2019

Akciğer kanseri tedavisinden sonra, hasta tarafından bildirilen sonuçların web tabanlı izlendiği randomize kontrollü bir çalışmanın nihai sonuçlarına göre genel sağkalım analizi 22 Ocak'ta JAMA'da çevrimiçi olarak yayınlandı.

Jean Bernard Bölgeler arası Kanser Bilimi Enstitüsü'nden Dr. Fabrice Denis'in Reuters'a verdiği demeçte "Elektronik ortamda hasta tarafından bildirilen semptomların izlendiği bir sistem, yüksek kaliteli kanser bakımının bir parçası olarak tedavi gören akciğer kanserli hastalar için düşünülmelidir." dedi. Bu teknolojinin hastalarla onkologların daha iyi iletişim kurmasına yardımcı olabileceği ve doğru zamanda doğru tedaviyi sağlamak için onkologlara çok önemli bilgiler sağlayabileceği bir ortam olduğunu vurgulandı.

Daha önce, Dr. Denis ve arkadaşları, web tabanlı izleme sistemi denemesinin planlı bir ara analiz sonuçlarına göre (9 aylık takipte) sağkalımda önemli bir faydanın olduğunu rapor ettiler; ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 19 ay, olağan bakım kontrol grubunda 12 ay olarak tespit edildi. İzlenen grupta, hastalardan ziyaretler arasındaki süre için 13 genel semptomun haftalık online raporlarını doldurmaları istendi. Sistem, hasta tarafından bildirilen semptomların ciddiyeti ve semptomlardaki kötüye gidişle ilgili olarak önceden tanımlanmış kriterlerle eşleştiğinde tedaviyi veren onkoloğa otomatik olarak bir uyarı e-postası gönderildi.

İki yıllık takip süresince izlenen ve müdahale edilen grupta 29 (%47,5), kontrol grubunda ise 40 (%66,7) ölüm gerçekleşti. Ortalama genel sağkalım, izlenen grupta 22.5 ay iken, kontrol grubunda 14.9 aydı.

Denis, e-posta ile şunları söyledi: “Moovcare'in yararlarını genişletmek ve tüm dünyadaki kanser hastalarına erişilmesini sağlamak için tüm kanser endikasyonlarına yönelik uluslararası çok merkezli bir çalışmaya başlayacağız."

Thomas Jefferson Üniversitesi Sidney Kimmell Tıp Fakültesinde Sağlık Hizmeti Sunumu'nda Yenilikten Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı Dr. Judd E. Hollander, Reuters Health'e e-posta yoluyla verdiği demeçte “Sıklıkla hastalar, hizmet sağlayıcılarına ulaşmadan önce 'aktivasyon eşiği' olarak adlandırdığım bir seviyeye erişecek kadar hasta hissetmeyi beklerler. Semptom izleme, hastalar bu eşiğe ulaşmadan çok önce ve işler kötüye gitmeye başlarken daha, erken müdahaleye izin verecek şekilde iletişimi güçlendirmektedir.” dedi.

Semptom raporlamayı bir bakım standardı haline getirmekteki asıl sorun, yalnızca birisinin sağlayıcı taraftaki verileri izlemesi durumunda işe yaramasıdır ki  bu zaman ve dolayısıyla para demektir. Mevcut hizmet karşılığı ücret ortamı, bunu uygulamalar için geri ödemesiz bir başka etkinlik yaparak başarısızlığa mahkum ediyor. Değer temelli bir sisteme doğru ilerlerken, yapmamız gereken bu tür veri girişlerini en iyi şekilde kullanmak için gereken altyapıyı ve ilave personeli desteklemek.

Tedarikçilerin ve ödeme yapan ortakların, bunun gibi yeniliklerin iyileştirilmiş hasta sonuçlarına dönüştürülmesini beklemeden önce hem maliyetleri paylaşmak hem de tasarrufları paylaşmak için birlikte çalışması gerekiyor. Daha iyi bir hasta katılımı ve uyumu sadece insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan bir şey değil, aslında hayat da kurtaran bir durumdur. Dr. Denis, Sivan’ın Fransa'daki özel ve devlet hastanelerinde pilot bir çalışma başlattığını ve yakında İsrail ve ABD'de pilot bir deneme başlatacağını duyurdu.

Literatür talep et

Referanslar :

Two-Year Survival Comparing Web-Based Symptom Monitoring vs Routine Surveillance Following Treatment for Lung Cancer Fabrice Denis, MD, PhD1; Ethan Basch, MD2; Anne-Lise Septans, PhD3; et al Jaafar Bennouna, MD, PhD4; Thierry Urban, MD, PhD5; Amylou C. Dueck, PhD6; Christophe Letellier, PhD7 JAMA. 2019;321(3):306-307. doi:10.1001/jama.2018.18085
 

SMA’lı Erişkinler Kendilerini Nasıl Hissediyor?

17 Temmuz 2019

Proksimal spinal müsküler atrofi (SMA), sağ kalım motor nöronu-1 (SMN) geninin homozigot fonksiyon kaybının neden olduğu otozomal resesif motor nöron bozukluğudur. SMA prevalansının 100.000 kişide 1–2, insidansının 100.000 canlı doğumda 8-10 civarında olduğu tahmin edilmektedir. SMA; aksiyel, respiratuar ve proksimal kas gruplarında baskın olan progresif kas güçsüzlüğü ile karakterizedir. Tanı yaşı ve motor kilometre taşlarının başarısına bağlı olarak dört farklı SMA tipi tanımlanmıştır. Çalışmalar, uzun dönemde motor gelişimdeki blokajı fonksiyonel azalmanın takip ettiğini göstermiştir. Erken başlangıçlı SMA için yaşam beklentisi azalır, ancak 18 aylıktan sonra tanı alan hastalarda sağ kalım etkilenmeyebilir.

SMA yavaş yavaş ilerleyen kas güçsüzlüğü, aktivite ve katılımda kısıtlamalara yol açar. Fiziksel dezavantajlarına rağmen hastaları doyurucu bir yaşamda desteklemek için, hastaların refahına katkıda bulunan veya onları tehdit eden faktörleri anlamak hayati önem taşır. Nöromüsküler bozukluğu olan hastalarda psikolojik ihtiyaç memnuniyetinin refah üzerindeki etkisi daha önce hiç araştırılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, SMA'lı hastalarda psikolojik iyilik halini incelemek ve iyiliğin psikolojik ihtiyaç doyumuyla ilişkisini araştırmak amaçlandı. Araştırmacılar bu kesitsel çalışmada, Uluslararası İşlevsellik Sınıflandırması modelini ve öz belirtimi (self-determinasyon - kendi kaderini tâyin etme) teorik birer çerçeve olarak kullandılar.

Kişiye Özel Tedavi için Psikolojiyi Anlamak Şart

Çalışmada SMA'lı yetişkinlerden bir anket doldurmaları istendi. Psikolojik iyilik halini değerlendiren araçlar arasında Yaşam Memnuniyeti Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Olumlu ve Olumsuz Etki Ölçeği yer alıyordu. Katılımın (Uluslararası İşlevsellik Modelinin Sınıflandırılması modeli), özerklik, yeterlilik ve ilintililik (öz belirtim teorisi) karşılanmasının refah düzeyine olan katkısını araştırmak için hiyerarşik çizgisel regresyon analizleri yapıldı.

Çalışma kapsamında doksan iki katılımcı (%67) anketi tamamladı. Psikolojik iyilik hali, sağlıklı referans örnekleriyle karşılaştırılabilir düzeydeydi. Psikolojik iyilik hali, sosyodemografik değişkenler veya hastalık özellikleriyle ilişkili değildi. Bununla birlikte, katılımdan memnun olma ve özerklik, yeterlilik ve ilintililik duygusuyla yakından ilişkiliydi.

Araştırmacılar bu çalışma ile, SMA'lı bireylerin refahını anlama konusunda psikolojik ihtiyaçlarla olan ilişkinin açığa çıkarıldığını belirttiler. Hastaların psikolojik ihtiyaçlarının karşılanmasının desteklenmesinin, bu hastalar için kişi merkezli bir bakımın hedefi olması gerektiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Maarten J. Fischer, Fay-Lynn Asselman, Esther T. Kruitwagen-van Reenen, Marjolein Verhoef, Renske I. Wadman, Johanna M. A. Visser-Meily, W. Ludo van der Pol & Carin D. Schröder (2019): Psychological well-being in adults with spinal muscular atrophy: the contribution of participation and psychological needs, Disability and Rehabilitation, DOI: 10.1080/09638288.2018.1555864

Non-sekretuar Meme Kanserleri NTRK Rearranjmanları ve TRK Protein Ekspresyonu İçermiyor

17 Temmuz 2019

TRK proteinlerini hedef alan tirozin kinaz inhibitörleri, cerrahi yöntemlerle çıkartılamayan ve NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren nörotrofik reseptör kinaz gen füzyonlarına sahip olan ve metastatik tümörlü hastalarda yüksek etkinlik göstermiştir.

Aslında NTRK1, NTRK2 veya NTRK3 genlerini içeren gen füzyonları, sırasıyla TRK-A, TRK-B ve TRK-C proteinlerinin tirozin kinaz bölgesini içeren onkojenik ve yapısal olarak aktifleştirilmiş kimerik proteinlerin ekspresyonunu indükleyebilir. Bu tirozin kinaz bölgeleri, bazı küçük moleküller tarafından inhibe edilir ve kanserin ilerlemesinin engellenmesine izin verir. NTRK genlerinin rearranjmanları arasında ETV6-NTRK3 rearranjmanı, çoğu zaman olumlu bir prognozu olan "sekretuar meme kanseri"nin (<% 0,15 meme karsinomunun) bir özelliği olduğu gösterilmiştir.  Bununla birlikte, bazı sekretuar meme kanserleri, hastanın ölümüne yol açan agresif bir metastatik davranışa sahip olabilir. Bu nadir agresif sekretuar meme karsinomu vakalarında ve daha geniş bir şekilde non-sekretuar bir alt tipteki meme karsinomlarında, NTRK genleri rearranjmanları ve ilgili TRK protein ekspresyonları gibi yeni hedeflenebilir moleküler olayların belirlenmesi, optimal bir tedavi için çok önemli olabilir. Mevcut literatürdeki NTRK rearranjmanlarının sıklığı ve non-sekretuar meme kanserlerindeki TRK proteinlerinin ekspresyonu hakkında çok az şey bilinmektedir.

Non-Sekretuar Meme Karsinomlarında Görülmüyor

Yapılan yeni bir çalışmada, meme karsinomları dahil bir dizi doku analizinde,  pan-TRK immünohistokimyası kullanılarak TRK protein ekspresyonunu ve floresan in situ hibridizasyon (FISH) testleri kullanılarak NTRK1, NTRK2 ve NTRK3 rearranjmanları araştırıldı. Çalışmaya Brest Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyat edilen 30 ila 88 yaşları arasında toplam 339 invaziv meme karsinomu vakası dahil edildi. Bunların 284’ü (%83,8) özel bir tipi olmayan invaziv karsinom, 41’i (%12,1) invaziv lobüler karsinom, 2’si (%0,5) karışık duktal ve lobüler karsinom, 3’ü (%0,9) müsinöz karsinom, 2’si (%0,5) apokrin diferansiyasyonlu karsinomlar, 2’si (%0,5) invaziv mikropapiller karsinom, 1’i (%0,3) tübüler karsinom, 1’i (% 0,3) skuamöz metaplazili karsinom, 2’si (%0,5)  nöroendokrin özellikli karsinom ve 1’i (%0,3) sekretuar karsinom tanılıydı. 38 tümör ise üçlü negatifti. Pan-TRK immünohistokimyası sadece sekretuvar karsinomda pozitif bulundu, ayrıca floresan in situ hibridizasyon (FISH) testi kullanılarak NTRK1-rearranjmanı olduğu doğrulandı. Non-sekretuar meme kanserlerinin tümü IHC negatif ve FISH negatifti.

Araştırmacılar, non-sekretuar meme karsinomlarında NTRK rearranjman ve ilgili TRK proteinlerinin ekspresyonu ile karşılaşılmadığını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Remoue et al. Non-secretory breast carcinomas lack NTRK rearrangements and TRK protein expression, Pathology International 2019;1–3.

e-Sigara, Nikotin Bandı ve Nikotin Sakızından Daha Etkili Bulundu

16 Temmuz 2019

Sigarayı bırakmak için e-sigara kullananların, bant ya da sakız gibi nikotin alternatifi ürünleri kullananlara kıyasla, 1 yılda sigarayı bırakma ihtimalinin neredeyse iki katı olduğu tespit edildi.

Çalışmayı NEJM’de yayınlayan Hajek, "Bu çalışma, e-sigaraların sigarayı bırakmaya yardımcı olmadaki etkinliğini test eden ilk çalışmadır. E-Sigaralar, nikotin alternatifi ürünlerin altın standart kombinasyonundan neredeyse iki kat daha etkiliydi." dedi. Hajek, Çok sayıda sigara içicisi, e-sigaraların yardımıyla sigarayı başarıyla bıraktıklarını bildirmelerine rağmen sağlık uzmanları, randomize kontrollü çalışmalarda net kanıt bulunmadığı için kullanımlarını önerme konusunda isteksiz davrandılar." şeklinde sözlerini sürdürdü. Araştırmada Hajek ve meslektaşları tarafından sunulan kısa süreli güvenlilik verileri sonlanım noktaları açısından iyi görünmektedir. Editörlere göre ise, e-sigaraların uzun vadeli riskleri henüz bilinmemektedir ve bazı araştırmalar, e-sigara kullanıcılarında meydana gelen doku değişikliklerinin geleneksel sigara ile görülenlere benzer olduğunu göstermiştir. Buna karşın, nikotin alternatifi ürünlerin kabul edilebilir güvenlik profillerine sahip oldukları bilinmektedir.

Uzun Vadedeki Riskler Bilinmiyor

Davranış Bilimleri Araştırma Merkezi'nden Borrelli, "Ek bir sosyal çekince ise, yetişkinlerde e-sigara kullanımının çocuklar ve genç yetişkinler üzerindeki olabilecek etkisidir. "Yetişkin bireylerin kullanımımı ile çocuklar yalnızca e-sigara buharına maruz kalmayıp aynı zamanda bağımlılık davranışını da modelleyebilir." diye sözlerine devam etti. Ayrı bir yazıda, dergi genel yayın yönetmeni Jeffrey M. Drazen ve ekibi, e-sigaralarda kullanılan aromalar göz önüne alındığında, çocuklara ve gençlere olası zararlarını yineledi. Çalışma, bazı aktif sigara içicilerin e-sigaralar yoluyla nikotin alarak sigarayı bırakabileceğini veya azaltabileceğini öne sürmesine rağmen, e-sigaralar şu anda regülasyon altında olmadığından, alınan nikotin miktarı ve bu ürünlerin uzun vadeli yan etkileri bilinmiyor. Çalışmayı yorumlayan Dr.Peters, “Bu noktada, hastalara uzun süreli e-sigara kullanımının artı ve eksilerini bilmediğimizi söylüyorum. E-sigaralar daha uzun bir süre boyunca düzenli bir şekilde incelenip çalışılana kadar standart yöntemlerin kullanmasını öneririm." şeklinde konuştu.

Literatür talep et

Referanslar :

A Randomized Trial of E-Cigarettes versus Nicotine-Replacement Therapy Peter Hajek, Ph.D., Anna Phillips-Waller, B.Sc., Dunja Przulj, Ph.D., Francesca Pesola, Ph.D., Katie Myers Smith, D.Psych., Natalie Bisal, M.Sc., Jinshuo Li, M.Phil., Steve Parrott, M.Sc., Peter Sasieni, Ph.D., Lynne Dawkins, Ph.D., Louise Ross, Maciej Goniewicz, Ph.D., Pharm.D

Sezaryenle Doğan Çocuklarda Gıda Alerjisi ve Hırıltılı Solunum

16 Temmuz 2019

Yapılan yeni bir çalışma ile sezaryen doğumun, vajinal doğumla karşılaştırıldığında erken çocukluk döneminde hırıltı veya gıda alerjisi riskini arttırıp arttırmadığı incelendi. Bebeğin hırıltısı ve 8 aydan sonra başlayan gıda alerjileri her 4-6 ayda bir 3 yaşına kadar her ankette rapor edildi.

Her ne kadar genetik çeşitlilik bazı bireyleri alerjik bozukluklara maruz bıraksa da, maternal obezite, aşırı steril ortamlara maruz kalma gibi diğer faktörler de rol oynayabilmektedir. Doğumda edinilmeyen mikrobiyom eksikliği astım ve alerjik bozukluklardaki artışı etkileyen biyomekanizma olarak öne sürülmüştür. Memeliler doğum sırasında yenidoğanlarını, yenidoğanın bağışıklık sisteminin gelişimine katkıda bulunduğu düşünülen maternal doğum kanalı mikroplarıyla aşılar. Yenidoğan, bu normal doğum sürecinde annenin vajinal ve dışkı mikrobiyomunu alır. Bu mikrobiyal maruz kalma ayrıca, yenidoğanın bağışıklık sisteminin dengelenmesine yardımcı olur. Sezaryen doğum ile doğan bebekler, doğum sırasında annelerinin vajinal ve rektum bakterilerini edinemezler. Bu önemli süreç bazı çalışmalarda doğum şeklinin çocukluk çağında alerjik bozukluk riskini neden etkilediğini açıklayabilir. Bununla birlikte, diğer çalışmalar doğum şekli ile alerjik bozukluk riski arasında anlamlı bir ilişki olmadığını göstermiştir. Bulgulardaki farklılıklar, mikrobiyom fertilizasyonunun etkisine aracılık edebilen veya değiştirebilen faktörlere bağlanabilir. Çalışmalar, örneğin emzirmenin astım, alerjik dermatit ve gıda alerjisi gibi alerjik hastalıkların gelişmesine karşı koruyucu bir etkisi olduğunu göstermiştir. Spesifik olarak anne sütü, anneden çocuğa aktarılan faydalı mikroplar içerir. Yaşamın ilk yılında emzirmek, doğum şekli ve alerjik bozukluklar arasındaki nedensel yolda olası bir aracı olabilir, ancak çalışmalar yetersizdir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı doğum şeklinin hırıltı veya gıda alerjisi riskini etkileyip etkilemediğini ve emzirmenin doğum şekli ile hırıltı veya gıda alerjisi arasında gözlenen ilişkiye aracılık edip etmediğini değerlendirmektir.

Upstate KIDS Çalışması, infertilite tedavisi ile çocuk gelişimi arasındaki ilişkiyi incelemek için kurulan uzunlamasına, prospektif bir doğum kohortudur. Kohort, Eylül 2008 ve Aralık 2010 arasında doğan New York Şehri hariç, New York Eyaleti'ndeki 5.753 canlı doğumu içeriyordu. 5 yaşından küçük çocuklarda astım tanısı koyma zorluğu nedeniyle erken çocukluk döneminde hırıltı semptomları kullanıldı. Çalışma anketlerinde çocuklarda astım, rinit ve ekzema için dünya çapında kabul görmüş ve standart bir tarama aracı olan Uluslararası Çocukluk Dönemi Astım ve Alerjiler Çalışması (ISAAC) anketi sonrasında bebeğin hırıltı durumunun maternal raporu modellenmiştir. Acil sezaryen doğumlu bebeklerde gıda alerjisi riski vajinal doğumlu bebeklere göre anlamlı olarak daha yüksekti (risk oranı = 3.02,% 95 güven aralığı: 1.26, 7.25). Planlanan sezaryen doğumlu bebeklerde anlamlı bir risk gözlenmedi. Doğum şekli ve hırıltı arasındaki ilişki gibi, maternal atopi de doğum şekli ve gıda alerjisi arasındaki ilişkide anlamlı bir etken değildi. Acil sezaryen doğum ile doğan çocuklarda, vajinal yolla doğan çocuklara kıyasla doğumdan 36 aya kadar artan hırıltı riski gözlendi. Bir çalışmada acil sezaryenli çocuklarda, planlanan sezaryen doğum ile yapılanlara göre daha yüksek astım riski gözlenirken, diğer bir çalışmada planlı sezaryenli çocuklarda daha yüksek bir risk gözlemlenmiştir. Mikrobiyom edinim hipotezi, sezaryen doğum ile dünyaya gelen çocuklar arasında hastalık gelişiminin ve değişmiş bağışıklık gelişiminin, maternal vajinal ve dışkı mikroflorasıyla sınırlı olmasından veya sınırlı temasından dolayı gecikmiş bağırsak kolonizasyonunun bir sonucu olabileceğini göstermektedir. Fetal membranların yırtılması, acil durum sezaryeninden önce oldukça sık görülür, bu muhtemelen vajinal bakterilerin fetusa yayılmasına neden olur. Bu nedenle, sezaryen doğum ile doğan çocuklar (özellikle planlanan sezaryen ile doğanlar) acil sezaryen doğum ve vajinal doğumla doğanlara kıyasla maternal vajinal ve dışkı mikroflorasına daha az maruz kalmaktadır. Bu hipotez göz önüne alındığında, alerjik bozuklukların, planlanan sezaryen yolla doğanlarda daha yaygın olması beklenir. Upstate KIDS Çalışması'nda acil durum sezaryeni ile doğum yapan bebekler grubunda belirgin şekilde artan hırıltı riski, vajinal mikrofloranın güçlü bir nedensel etkisi olmadığını göstermektedir.

Mikrobiyom Dışındaki Faktörler de Etkili Olabilir

Erken yaşam mikrobiyal transferiyle ilişkili olmayan diğer faktörler de doğum şekli ile hırıltı ve gıda alerjisi arasında gözlenen ilişkiye katkıda bulunabilir. Örneğin, yakın tarihli çalışmalar maternal obezitenin, artmış inflamasyon ve / veya değişmiş bağışıklık tepkisi yoluyla alerjik bozuklukların gelişmesi dahil, yenidoğan ve çocukluk çağı hastalıklarını etkileyebileceğini belirtmiştir. Maternal vücut kitle indeksinin artması, hipertansif bozukluklar ve diyabet gibi gebelik komplikasyonları da artmış sezaryen doğum oranları ile ilişkilidir. Tüm sezaryen doğumlar, yakın zamanda yapılan bir çalışmada doğumdan 36 ay sonra bebeklerde besin alerjisi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. Upstate KIDS kohortunda, sadece acil durum sezaryeni doktor tarafından teşhis edilen gıda alerjisi ile anlamlı şekilde ilişkiliydi. Sonuç olarak, sezaryen yoluyla, özellikle de acil durum sezaryeni ile doğan bebekler, vajinal doğum yoluyla doğanlara göre daha yüksek hırıltı ve gıda alerjisi riski altındaydı. Acil sezaryenle doğan bebeklerde hırıltı ve gıda alerjisi açısından belirgin bir şekilde artan risk ve ABD'de yüksek miktarda sezaryen doğum oranı göz önüne alındığında, acil sezaryenlerin çocuklarda uzun vadeli sağlık sonuçları üzerindeki olası etkilerini daha iyi anlamak önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

The Upstate KIDS Study Temilayo E. Adeyeye; Edwina H. Yeung; Alexander C. McLain; Shao Lin; David A. Lawrence; Erin M. Bell Am J Epidemiol. 2019;188(2):355-362.

Duchenne Musküler Distrofili Çocuklar “Speckle-Tracking” Ekokardiyografi ile İncelendi

16 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisinin (DMD) prognozu, kalp yetmezliği ile ilişkilidir. “Speckle-tracking” ekokardiyografik (STE) görüntüleme, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin erken tespitinde göz önünde bulundurulması gereken invazif olmayan fonksiyonel bir biyolojik belirteç olarak ortaya çıkmaktadır. Öte yandan, STE analizi, bu güne kadar özellikle DMD'li presemptomatik çocuklarda, prospektif kontrollü bir çalışmada değerlendirilmemiştir. Ayrıca hiçbir çalışma üç farklı displasmanın hepsinde (longutidunal, radyal ve sirkumferansiyal) ve her iki ventrikülde STE analizini kullanmamıştır.

Yapılan yeni bir prospektif kontrollü çalışmada araştırmacılar, DMD'li çocuklarda sol ve sağ ventriküllerin global ve segmental STE analizini yapmayı ve sağlıklı yaştaki kontrol bireylerinde elde edilen sonuçlarla karşılaştırmayı amaçladılar. Çalışmaya 1:2 vaka kontrol tasarımında 36'sı DMD'li (ortalama yaş, 11+3,8 yıl) ve 72'si yaş uyumlu kontrolden oluşan toplam 108 erkek dahil edildi. Sol ve sağ ventriküller için konvansiyonel ekokardiyografik değişkenler toplandı. STE analizleri sol ventrikül için longitudinal, radyal ve sirkumferansiyal yerleşimlerde ve sağ ventrikül için serbest duvar longitudinal yerleşimlerinde gerçekleştirildi. Araştırmacılar ayrıca DMD'li çocukların yaşının, iki boyutlu aksın evrimi üzerindeki etkisini, modellerde DMD yaşı etkileşimi terimi ekleyerek incelediler.

Konvansiyonel EKG Farkı Tespit Edemiyor

Konvansiyonel ekokardiyografik ölçümler her iki grupta da normaldi. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu DMD grubunda %45 ile %76 arasında (ortalama,%63+ 6) ve kontrol grubunda %55 ile %76 arasında (ortalama,%64 + 5) değişti. Global sol ventrikül aksın ortalama ölçümleri, DMD grubunda longutidunal (-%16,8 + 3,9'a karşılık  -%20,6 + 2,6), radyal (%22,7 + 11,3’e karşılık %31,7 + 14) ve sirkumferansiyal (% -16,5 + 3,8 ve % -20,3 + 3,1) yerleşimleri için anlamlı olarak daha kötü bulundu. DMD'li çocuklarda yaşla birlikte global sol ventrikül longutidunal aksın azalması, kontrol deneklerine göre yılda %0,34 daha belirgindi. Sol ventrikül inferolateral ve anterolateral segmentleri, özellikle bazal bölgede bozuldu. Konvansiyonel ekokardiyografi ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonları ve STE analizi normal ve DMD'li çocuklar ve kontrol grubu arasında farklı değildi.

Araştırmacılar, DMD'li çocuklarda normal Sol ventrikül fonksiyonuna rağmen bozulmuş Sol ventrikül aksın varlığının, DMD ile ilişkili kardiyomiyopatinin önlenmesinde gelecekteki pediatrik ilaç araştırmaları için önemli bir perspektif oluşturduğunu belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Amedro et al. Speckle-Tracking Echocardiography in Children With Duchenne Muscular Dystrophy: A Prospective Multicenter Controlled Cross-Sectional Study, (Journal of the American Society of Echocardiography 2018).

Kanseri Yenip Hayatta Kalanlar Başka Hastalıklardan Hastaneye Yatış Riski Altında

16 Temmuz 2019

Yeni yapılan araştırmacılar, en yaygın 12 kanseri yenip sağ kalanların hastaneye yatmayı gerektiren çok çeşitli hastalıklar açısından daha yüksek risk altında olduğunu ve takip ziyaretleri sırasında yeni hastalıklar açısından izlenmeleri gerektiğini söylüyor.

Kopenhag'daki Danimarka Kanser Derneği Araştırma Merkezi'nden Dr. Trille Kristina Kjaer "Uzun vadeli kanserlerden kurtulanların nüfusu, erken teşhis ve kanser tedavisindeki ilerlemeler nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. Bu büyüyen popülasyona, bakım ve destek için uygun planlamayı sağlamak için ek hastalık riskinin tam olarak anlaşılması gerekiyor."

"Bu makalenin kilit noktası, kanserden kurtulanların çok çeşitli somatik semptom ve bozukluklardan etkilenebileceğidir. Çoğu hastalıkta olduğu gibi erken teşhis ve tedavi, kurtulan için en iyi sonucu almanın anahtarıdır."

Dr. Kjaer ve meslektaşları, 1997 ve 2014 yılları arasında Danimarka Kanser Kayıtları'nda listelenen, en sık görülen 12 primer kanserden kurtulmuş  458.646 kişi ve eşleşmiş kanser hastası olmayan 2.121.567 kontrol grubunun verilerini inceledi. Çalışmada incelenenlerin yaş ortalaması 69 idi.

Neredeyse tüm teşhis gruplarında kanser mağdurları için somatik hastalıklardan dolayı hastaneye yatış riski önemli ölçüde yüksekti - örneğin, meme kanseri sağ kalanları sinir sistemindeki hastalıklar için tehlike oranı 1.20 iken, solunum sistemindeki hastalıklar için akciğer kanserinden sağ kalanların 5.85 ve kan-kemik iliğiyle ilişkili hastalıklar için prostat kanseri sağ kalanları için 2.60 idi.

Ayrıca kontrollere kıyasla, akciğer kanserinden kurtulanlarda ayrıca lösemi riski ve Non-Hodgkin lenfoma riski daha yüksekti. Lösemiden sağ kalanlar, Non-Hodgkin lenfomadan kurtulanlarda olduğu gibi enfeksiyon ve paraziter hastalıklar açısından daha yüksek bir riske sahipti. Beyin kanserinden sağ kalanların sinir sistemi hastalıkları açısından riski daha yüksek iken kolon, rektum ve pankreas kanseri sağ kalanları arasında da sindirim sistemi hastalıkları riski yüksekti.

Farklı sağlık sistemlerinde farklı takip sistemleri göz önüne alındığında, uzmanlık alanlarındaki sağlık çalışanlarının bu uzun vadeli risklerin farkında olmalarını sağlamak önemlidir. Birinci basamak hekimleri, belirli kanser tedavilerinin geç advers etkileri ve bunların nasıl yönetileceği konusunda sınırlı bilgiye sahip olabilir. Hastaların, geliştirebilecekleri belirtilere karşı uyarılmaları gerektiğini ve bir semptom geliştiğinde ne yapmaları gerektiği konusunda bilgilendirilmeleri önemlidir.

Daha Gidilecek Çok Yol Var

New York'taki Roswell Park Kanser Merkezi'nde Kanserden Kurtulma ve Tarama Direktörü Dr. Tessa Faye Flores, "Kanser tedavisi görmüş kişilerde hayatta kalma ve uzun vadeli ihtiyaçlar ve endişeleriyle ilgili daha fazla dikkat görüyoruz, ancak ulusal çapta göreceli olarak az sayıda bu işe adanmış program var. Programımız, onkolojik süreçlerin aksine bir bütün olarak hayatta kalanlara odaklanıyor.” diyerek ekledi: “Tedavilerinin olası uzun vadeli komplikasyonlarını tartışıyoruz ve bu olası komplikasyonların izlenmesinde birincil doktorlarına önerilerde bulunuyoruz. Birçok kemoterapide bunun bir sonucu olduğu için kardiyotoksisite ve toksisite taraması yapıyoruz.”

“Ayrıca birçok destek hizmeti sunuyoruz ve kanser taramasının sürdürülmesi, birincil bakım sağlayıcılarıyla ilişkiler ve kanser riskini azaltmak için yaşam tarzı değişikliklerinin önemini vurgulama konusunda pek çok adım atıyoruz. Bu yapılanları iyi bir başlangıç olarak kabul edip, kat edilecek uzun bir yolumuzda adanmış bir şekilde ilerlemeyi planlıyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.

 

Literatür talep et

Referanslar :

Long-term Somatic Disease Risk in Adult Danish Cancer Survivors Trille Kristina Kjaer, PhD1; Elisabeth Anne Wreford Andersen, PhD2; Jeanette Falck Winther, DMSc3,4; et al

Fiziksel Aktivite Yaşlılarda Belleği Koruyabilir

12 Temmuz 2019

Fiziksel aktivitenin biliş üzerinde olumlu bir etkiye sahip olduğuna dair artan kanıtlara ek olarak yeni araştırmalar, bu faydaların Alzheimer hastalığının kan ve beyin biyobelirteçleri ve diğer ortak yaşa bağlı beyin patolojileri olan yaşlı yetişkinlere bile genellenebileceğini göstermektedir.

Illinois, Chicago'daki Rush Üniversitesi Tıp Merkezi'nden baş araştırmacı Dr. Aron S. Buchman yaptığı açıklamada "Araştırma ekibimiz, katılımcılarda ölümden ortalama 2 yıl önceki fiziksel aktivite seviyelerini ölçtüler ve ölümden sonra beyin dokularını inceleyerek daha fazla hareket etmenin beyin üzerinde koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini buldular.” dedi.

Daha fazla hareket eden insanlar, hiç hareket etmeyenlere kıyasla daha iyi düşünme ve hafıza becerilerine sahipti. "Hareketin, beyinde mevcut demans belirtileri olduğunda da düşünme ve hafıza becerilerini korumaya yardımcı olacak bir rezerv sağlayabildiğini gördük." diye ekledi.

Araştırmacılar, fiziksel aktivite, Alzheimer Hastalığı ve diğer beyin patolojileri ile bilişsel kapasite arasındaki potansiyel ilişkileri incelemek için, Rush Bellek ve Yaşlanma Projesi'ne katılan 454 daha yaşlı yetişkin üzerinde çalıştılar.

Bu bireylerden 191'inde demans vardı. Çalışma için tüm katılımcılara 20 yıllık bir süre boyunca kapsamlı yıllık tıbbi muayene ve bilişsel test uygulandı. Ölümden sonra beyinleri üzerinde otopsi yapıldı.

Araştırma için, eğitimli teknisyenler 21 bilişsel test uyguladılar ve araştırmacılar bileşik genel bilişsel kapasite puanını hesapladılar. Ayrıca genel bir motor puanı oluşturmak için de 10 motor yetenek ölçtüler.

Araştırmacılar, araştırmada ortaya çıkmış olan deneklerin günlük toplam aktivitenin artmasının bilişsel fonksiyonları arttırdığının veya bunun tersine, kötü bilişsel fonksiyon / demansın bireylerin daha az aktif olmasına neden olabileceği gerçeğinin bir sonucu olabileceğini vurguladılar.

Daha fazla bilgi edinmek için bir dizi duyarlılık analizi yaptılar. Genel bilişsel kapasite için en düşük %5, %10 ve %15'i temsil eden katılımcıları sırayla dışladılar. Her örnekte, toplam günlük aktivite ve motor yetenekler bilişsel kapasiteyle bağımsız olarak ilişkili kaldı.

Bu bulguların halk sağlığı açısından önemli etkileri olabilir, çünkü daha fazla bilişsel aktivite veya fiziksel aktivite gibi esneklik faktörlerinin, Alzheimer hastalığını ve diğer ortak beyin patolojilerini azaltmak için etkili tedaviler olmasa bile yaşamın ileri yıllarında bilişsel fonksiyonlardaki bozulmayı azaltabileceği öne sürülüyor.

Yaşlı yetişkinler arasında daha aktif bir yaşam tarzıyla daha iyi bilişsel kapasite arasındaki ilişkinin altında yatan mekanizmalar bilinmemektedir. Bachman bununla ilgili, "Bu potansiyel rezervin altında yatan moleküler mekanizmaları belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var." dedi.

Araştırmacılar son olarak, gelecekteki araştırmalarının, yaşamın geç dönemlerindeki hangi fiziksel müdahalelerin bu çalışmada belirtilen bilişsel rezerve katkıda bulunacağını belirlemek üzerine kurgulanacağını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Physical activity, common brain pathologies, and cognition in community-dwelling older adults Aron S. Buchman, Lei Yu, Robert S. Wilson, Andrew Lim, Robert J. Dawe, Chris Gaiteri, Sue E. Leurgans, Julie A. Schneider, David A. Bennett First published January 16, 2019, DOI: https://doi.org/10.1212/WNL.0000000000006954

ABD’de Genç Erişkinlerde Obezite İle İlişkili Kanser İnsidansı Artıyor

12 Temmuz 2019

Yeni bir gözlemsel çalışmaya göre 1995’ten 2014’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde, obeziteye bağlı 12 maligniteden altı tanesinin görülme sıklığı genç erişkinlerde (25-49 yaş) artmıştır. Bununla birlikte, bu kanser (kolorektal kanser hariç) vakaları yaşlı erişkinlerde de (50 yaş ve üstü) daha sık görülmeye başlamıştır.

Çalışma Lancet Halk Sağlığı'nda çevrimiçi yayınlandı. Ancak çalışmanın odak noktası olan genç yetişkinler, yaşlı yetişkinlerden daha büyük yıllık yüzde artışlarına sahipti. Genç erişkinlerde, görülme sıklığı artmış obeziteye bağlı 6 kanser tipi; multipl miyelom, kolorektal, uterus korpusu, safra kesesi, böbrek ve pankreas kanseridir. Öte yandan, gençlerde artmayan obeziteye bağlı 6 kanser tipi; meme, özofageal, gastrik kardiyak, karaciğer ve intrahepatik safra kanalı, tiroid ve over idi.

Obezite ile Kanser İlişkisi Net Değil

Bulgulara rağmen çalışma, obezite ve kanser arasındaki nedensel ilişkinin kanıtı değildir. Ayrıca, çalışmaya dahil olmayan bir uzman "obezite ile ilgili" kanserler kavramını sorgulamıştır. Seattle'daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi'nden Ruth Etzioni, verdiği demeçte “Halkı yanlış yönlendiren zararlı yayınlar hakkında endişeliyim.” şeklinde konuştu. Bununla birlikte, Amerikan Kanser Derneği Sürveyans ve Sağlık Hizmetleri Araştırma Programı'nın başkan yardımcısı olan Ahmedin Jemal, sonuçlar hakkında bir uyarıda bulundu. Basın açıklamasında, "Bulgularımız, daha yaşlı erişkinlerde ortaya çıkacak obezite ile ilgili kanser yükünün artmasının bir uyarısı olarak işlev görebilecek bir veriyi ortaya koyuyor." dedi. Jemal, genç erişkinlerde artmış obezite taraması yapılması gerektiğini vurguladı. Harvard Üniversitesi'nden Catherine Marinac ve Brenda Birmann, obezite ile ilgili bildirilen sonuçlarının makul olduğunu söylediler. Ancak araştırmacıların bu ilişkiyi yorumlamasının spekülatif olduğunu da eklediler. Araştırmacılar yalnızca obezite ile ilgili kanserlere bakmadılar ve diğer 18 (obezite ile ilgili olmayan) kanser hakkındaki insidans verilerini de incelediler. Çalışma tartışmaları bölümünde, yazarlar ABD'deki obezite hakkında kapsamlı yorumlarda bulundular ve yeni bulgularının vücut ağırlığında artış gösteren son trendlerle ilgili olabileceğini öne sürdüler. Çalışmanın yazarları, “Bu kanser insidansı eğilimleri ABD'de aşırı kilo veya şişmanlık prevalansındaki hızlı artıştan etkilenmiş olabilir. 1980 ve 2014 arasında, ABD'de obezite prevalansı %100'den fazla (%14,7'den %33,4'e) arttı." yorumunda bulundular.

Başyazar Sung, “Obezite, kanser riskine katkıda bulunabilecek sağlık koşullarıyla ilişkilidir. Örneğin, diyabet, safra kesesi taşları, enflamatuar barsak hastalığı ve dengesiz beslenme bunların arasında sayılabilir. Hepsi kanser yükünü arttırıyor."dedi. Amerikan diyetinin kalitesinin de son yıllarda kötüleştiğini belirten Sung, 2010-2012 arasında 20 ila 49 yaşları arasında olan yetişkinlerin yarısından fazlasının çok az meyve, sebze, kepekli tahıllar, balık ve kabuklu deniz ürünleri tüketirken çok fazla tuzlu yiyecek, fast food gıdalar ve şekerli içecekler tükettiklerini belirtti. 

Literatür talep et

Referanslar :

Emerging cancer trends among young adults in the USA: analysis of a population-based cancer registry Hyuna Sung, PhD Rebecca L Siegel, MPH Philip S Rosenberg, PhD Ahmedin Jemal, PhD

Duchenne Musküler Distrofisi’nde Yoga Etkisi

12 Temmuz 2019

Duchenne musküler distrofisi (DMD) ilerleyici bir kas bozukluğudur. Kardiyak bozukluk, DMD'li çocuklarda en sık görülen ikinci ölüm nedenidir. DMD’li çocukların %10 ila %20'si kalp yetmezliği nedeniyle ölmektedir. Yapılan önceki çalışmalarda kalp hızı değişkenliğinin (HRV), kardiyo-otonomik fonksiyonun bir ön gördürücüsü olduğu gösterilmiştir.

Tıbbi yönetimin yanı sıra, fiziksel egzersiz şeklindeki fizyoterapi, fiziksel fonksiyonların sürdürülmesi için hayati rehabilitasyon stratejilerinden biri olarak kabul edilir. Egzersizin rolü, kardiyak fonksiyonların modülasyonunda incelenmiştir ve sağlıklı bireylerde artmış kardiyak vagal modülasyonun eşlik ettiği bir istirahat bradikardisi yarattığı bulunmuştur.

Yardımcı tedavi olarak yoga, mevcut egzersiz programına ek olarak evde bile izlenebilecek basit bir uygulama olarak kabul edilir. Yoga, farklı yaş gruplarındaki normal bireylerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme ile ilişkilendirilmiştir. Farklı yoga modülleri ve fiziksel egzersiz kullanan sağlıklı gönüllülerde kardiyo-otonomik fonksiyonlarda iyileşme belgelenmiştir. Bununla birlikte, DMD çocuklarında yoga ile ek tedavinin HRV'yi modüle etme etkisi araştırılmamıştır. Yoga uygulamalarının kardiyo-otonom fonksiyonlar üzerindeki etkisi çeşitli nörolojik durumlarda gösterilmiştir ve DMD'de faydalı olabilir.

Ek Tedavi Olarak Kullanılabilir

Hindistan’da yapılan yeni bir çalışmada, DMD’li çocuklarda yoganın fizik tedaviye ek bir tedavi olarak etkisi değerlendirildi. Çalışmada DMD'li 124 hasta yoga ile birlikte fizyoterapiye veya yalnızca fizyoterapiye randomize edildi. Hastalara evde fizyoterapi ve yoga uygulamaları önerildi. Uyum, 3 aylık takip aralığında seri olarak değerlendirildi. Tüm hastalarda yatar pozisyonda istirahatte normal olarak değerlendirilen elektrokardiyogram kaydedildi. HRV parametreleri zaman ve frekans alanlarında hesaplandı. HRV başlangıçta ve 3 ay ila 1 yıl arasında kaydedildi. Uzun dönem takibi analiz etmek için tekrarlanan ölçümlü ANOVA yöntemi kullanıldı.

Çalışmada fizyoterapi protokolü ile NN'nin standart sapması, ardışık NN'in karekökü orjinali, toplam güç, düşük frekans, yüksek frekans normalleştirilmiş birimler (HFnu) ve sempatovagal denge çeşitli zaman noktalarında iyileşti ve bu iyileşme 6-9 ay sürdü. Fizyoterapi ve yoga protokolü çalışma periyodunun son 3 ayında HFnu'da iyileşme gösterdi ve diğer tüm parametreler 1 yıla kadar stabildi. Her iki grubun da DMD'de kalp fonksiyonlarını geliştirdiği gözlendi. Bununla birlikte gruplar arasında gözlenen değişikliklerde anlamlı bir fark görülmedi.

Araştırmacılar yoğun fizyoterapi ve yoga ile birlikte fizyoterapinin, özellikle de ev temelli program da, DMD'de, HRV'yi korumak ve sürdürmek için bir tedavi stratejisi olarak faydalı olabileceğini belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Pradnya et al.  Effect of Yoga as an Add-on Therapy in the Modulation of Heart Rate Variability in Children with Duchenne Muscular Dystrophy, Int J Yoga. 2019 Jan-Apr; 12(1): 55–61.

İnsanlar Sanal Gerçeklikte Gerçek Hayattakinden Farklı Davranıyorlar

11 Temmuz 2019

Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bir sanal gerçeklik (VR) deneyimi oldukça gerçekçi olabilir. Sanal gerçeklik, psikoloji ve diğer alanlarda bir araştırma aracı olarak giderek daha fazla kullanılmaktadır. Ancak yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgular araştırmacıların sınırlamaları göz önünde bulundurması gerektiğini göstermektedir.

İnsanların gerçek hayatta nasıl düşündüklerini ve davrandıklarını incelemek için VR kullanmak, temelde yanlış olan sonuçlara neden olabilir. Bu, araba kullanırken veya yürürken acil durumlarda nasıl karar vereceğimizi tahmin etmek gibi, gelecekteki davranışlarla ilgili doğru tahminler yapmak için VR’ı kullanan insanlar için derin etkilere yol açabilir. Bu konu ile ilgili çalışan araştırmacılar, VR'daki deneyimlerin gerçek yaşamı kötü bir şekilde yansıtabileceğini ileri sürdüler.

Bulaşıcı esneme, insanlarda ve birkaç diğer sosyal hayvanda görülen, yakınlarda bir esneme tespit ettiklerinde refleks olarak esnemek olarak tanımlanan iyi belgelenmiş bir fenomendir. Bununla birlikte bu yanıtın ilerlemesini etkileyen faktörler büyük ölçüde bilinmemektedir.

Yapılan yeni çalışmada araştırmacılar, özellikle bulaşıcı esnemeye odaklanarak, esnemeyi etkileyen faktörleri incelemek için sanal gerçeklik kullandılar ve "Sosyal varlığın" bulaşıcı esnemeyi engellediğini gösterdiler. İnsanlar izlendiklerine inandıklarında daha az esniyorlardı veya en azından dürtüye direniyorlardı. Araştırmacılar bunun, sosyal ortamlarda esnemenin birçok kültürde can sıkıntısı veya edepsizlik belirtisi olarak algılanmasından kaynaklanabileceğini düşündüler.

Sanal Ortamda “Sosyal Varlık”

Araştırmacılar çalışma için, VR ortamında bulaşıcı esneme sağlamaya çalıştılar. Test deneklerine bir kulaklık taktılar ve esneyen insan videolarına maruz bıraktılar. Bu koşullarda bulaşıcı esneme oranı %30-60'lık tipik gerçek yaşam oranına paralel olarak %38 bulundu. Bununla birlikte, sanal ortamda sanal bir insan avatarı veya sanal bir web kamerası ile izlenmek gibi, sosyal varlık çıktığında, bu deneklerin esnemesi üzerinde çok az etki gösterdi. Denekler bu koşullarda aynı oranda esnediler. Gerçek hayatta bulaşıcı esnemeyi tetikleyen uyaranlar sanal gerçeklikte de aynıydı, ama gerçek hayatta esnemeyi baskılayan uyaranlar sanal gerçeklikte aynı etkiyi göstermedi.

Test odasında gerçek bir kişinin olması ise, esneme üzerinde VR ortamındaki her şeyden daha önemli bir etkiye sahipti. Denekler, eşlik edenleri görmüyor veya duymuyor olsalar da, bir araştırmacının var olduğunu bilmek, deneklerin esnemelerini azalttı.

Araştırmacılar, insanların VR'da psikolojik olarak nasıl tepki verdikleri ile gerçek hayatta nasıl tepki verdikleri arasında önemli bir fark olduğunu belirttiler. Katılımcılar VR'da sunulan sosyal uyaranlara karşı hassas olsalar da, bulaşıcı esneme ile kanıtlandığı gibi, sonuçların sosyal faktörlerin gerçek dünyadaki ve sanal ortamlardaki etkisinde büyük bir farklılık olduğunu ortaya koyduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew C. Gallup, Daniil Vasilyev, Nicola Anderson, Alan Kingstone. Contagious yawning in virtual reality is affected by actual, but not simulated, social presence. Scientific Reports, 2019; 9 (1).

Bir Sonraki Grip Pandemisini Tahmin Edebilir miyiz?

11 Temmuz 2019

Dünya çapında grip salgınları (pandemiler), influenza A virüslerinden kaynaklanmaktadır ve insanların bu virüse karşı koruyucu bağışıklık tepkileri yoktur. Günümüzde hangi influenza virüsü suşlarının bir salgına neden olabileceği tahmin edilememektedir.

Küresel grip salgınlarını belirleyen tüm faktörler (viral, insan, hayvan, genetik, immünolojik, epidemiyolojik ve çevresel) hakkındaki bilgiler ile yeni grip salgınları tahmin edilebilir ve bir dizi antijenik olarak farklı influenza virüsüne karşı koruyucu grip aşıları geliştirilebilir. İnfluenza virüslerini ve bunların konakçı ile etkileşimlerini anlamada ilerlemeler kaydedilmesine rağmen, bir virüsü pandemiyi başlatabilen bir virüs yapan spesifik özellikler hala bilinmiyor.

Sürveyans ve deneysel veriler, insan enfeksiyonu sayıları, var olan popülasyon bağışıklığı ve ilgili virüsün doğadaki prevelansı hakkındaki verilerle birlikte, Grip Riski Değerlendirme Aracı (IRAT; CDC tarafından geliştirilen) veya Grip Pandemik Risk Değerlendirmesi (TIPRA; WHO tarafından geliştirilen) ile de değerlendirilebilir. Farklı alt tiplerdeki birkaç yüksek ve düşük patojenik influenza virüsünün IRAT değerlendirmesi, en yüksek pandemik potansiyele ve 2013'te ortaya çıkan H7N9 virüslerine etki etmiştir. Deneysel testler ve hesaplamalı risk değerlendirmesi, karar vericilerin potansiyel olarak sınırlı olan önlemleri (örneğin, antiviraller) tahsis etmelerine yardımcı olabilecek dolaşımdaki virüslerin pandemik potansiyelini belirlemek için önemlidir. Bununla birlikte, deneysel virüs karakterizasyonu ve risk değerlendirmesi birkaç ay sürer ve akut bir pandemik salgının gerisinde kalır.

Yapılan yeni bir araştırmada, influenza virüslerinin salgın potansiyelini daha iyi değerlendirmek için ihtiyaç duyulacak bilgilerin bir kısmı özetlendi.

Veri Madenciliği

Araştırmacılar çalışmalarında; 

  • Memeli hücrelerinde insan tipi reseptörlere bağlanma veya verimli replikasyon sağlayan mutasyonları belirlemeye yönelik kapsamlı mutajenez çalışmaları, 
  • İnfluenza virüslerinin etkin şekilde bağlandığı sialiloligosakaritlerin kataloglanması, 
  • Naif ve enfekte olmuş veya aşılanmış hayvanlarda kapsamlı bulaş çalışmaları,
  • İnfluenza virüsü bulaş çalışmaları için yeni hayvan modelleri geliştirme,
  • Kanatlı hayvanlarda, domuzlarda ve Afrika ile Güney Amerika gibi belirli coğrafi bölgelerde influenza virüsü sürveyansını genişletme,
  • Pandemik suşların ortaya çıkmasını kolaylaştıracak çevresel faktörleri inceleme ve çevrimiçi sosyal ağlarda paylaşılan veri madenciliği için sağlam hesaplama araçları geliştirme

gibi konuların üzerinde odaklanılmasının önemini vurguladılar.

Bu verilerin bir kısmının ayrıca antijenik olarak çeşitli influenza virüslerine karşı koruma sağlayan influenza aşılarının geliştirilmesine yardımcı olabileceğini belirttiler. Bu tür bilgilerin, evrensel influenza aşılarının gelişimi için ek stratejiler önerebileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Gabriele Neumann, Yoshiro Kawaoka. Can We Predict The Next Influenza Pandemics? J Infect Dis. 2019 Jan 31.

Tümör Mutasyon Yükü İmmünoterapi için Biyobelirteç Olabilir mi?

11 Temmuz 2019

İmmün kontrol noktası inhibitörlerine (ICI) yanıtı tahmin eden bir biyobelirteç arayışı, uzun süredir devam eden bir arayıştır. Şimdiye kadar, üzerinde en çok çalışılan biyobelirteçler programlanmış hücre ölümü 1 reseptör ligandı (PD-L1) ve tümör mutasyon yüküdür (TMB), ancak her ikisi de farklı derecelerde başarı göstermiştir. Yeni bir makale, TMB'nin potansiyel bir pantümör biyobelirteci olarak kullanılmasını ve yüksek TMB ile genel sağkalım arasında ve farklı kanser tipleri arasında immün kontrol noktası inhibisyonuna cevap olarak anlamlı bir ilişki olduğunu bildirmiştir. Çalışmanın yürütüldüğü Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi'nden Robert M. Samstein “Çalışmamız, TMB'nin immünoterapi yanıtını öngören pan-kanser biyobelirteç olma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir." şeklinde konuştu. Morris, şu ana kadar yüksek TMB ile ICI'ye yanıt arasındaki ilişkinin, melanom, akciğer kanseri ve mesane kanseri üzerine yapılmış küçük klinik çalışmalarda görüldüğünü belirtti. Bu son çalışmada ortaya çıkan önemli bir nokta da, her kanser için farklı değerler ile ifade edilen yüksek TMB tanımının irdelenmesiydi. Yale Üniversitesi'nden David Rimm çalışma ile ilgili şunları söyledi: "Özellikle TMB'nin 'prediktif değil prognostik değerine odaklanıldığı için alışmadan çok etkilendim. Bu, araştırmacıların çeşitli kanser türlerinde TMB'yi inceledikleri geniş ve kapsamlı bir rapor."

Tümör Mutasyon Yükü NGS ile İncelendi

Araştırmacılar, ICI ile tedaviden sonra MSK-IMPACT testi kullanılarak ölçülen adsız somatik TMB yükünü incelediler. Çalışma, tümörleri MSK-IMPACT ile profillendirilen ve en az bir doz ICI tedavisi alan 1662 hastayı içeriyordu. Bunlardan 1446'sında (%94) evre IV veya metastatik hastalık mevcuttu. Hastalar tekli veya kombinasyon halinde ICI aldılar: Hastaların %9'u anti-CTLA-4 immünoterapisi, %76'sı anti-PD-1 / PD-L1 immünoterapisi ve %16'sı bu iki immünoterapinin bir kombinasyonunu aldılar. Genel sağkalım, ilk ICI dozundan başlayarak ölüm veya son takip süresine kadar ölçüldü. Ortanca takip süresi 19 aydı. Bu çalışmada TMB; DNA'nın megabaz başına mutasyon sayısı olarak tanımlandı. Her tümör tipinde, TMB alt grubu yüzdelik olarak belirlendi.

Sonuçlar, tüm kanser türlerinde ICI'ye klinik yararının öngörüsü olan yüksek TMB'yi tanımlayan evrensel bir sayı olmadığını gösterdi. Düşük TMB'den yüksek olan kesme noktası, her tümör tipi için farklı olabilmekteydi. TMB ile progresyonsuz sağkalım ve NSCLC, melanom, özofagogastrik kanser, SCCHN ve RCC için objektif cevap oranları arasında da anlamlı bir ilişki olduğu gösterildi. Son olarak, tümörler MSK-IMPACT ile incelenmiş, ancak ICI almayan 5371 hastada yüksek TMB ile artmış genel sağkalım arasında ilişki bulunamadı.

Samstein ve arkadaşları, “Heterojen bir kohortta genel sağkalım ile anlamlı bir ilişkinin bulunması, öngörülen bir biyobelirteç olarak TMB'nin sağlamlığını vurgulamaktadır, bu nedenle klinik olarak anlamlı olabileceğini düşündürmektedir.” diyerek sözlerini noktaladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Tumor mutational load predicts survival after immunotherapy across multiple cancer types Robert M. Samstein, Chung-Han Lee, […]Luc G. T. Morris Nature Genetics volume 51, pages202–206 (2019)

Güneş Koruyucular Cildimizi Nasıl Korur?

10 Temmuz 2019

Tüm güneş kremlerinin aktif madde ve emülsiyon olmak üzere iki ana kısmı vardır. Aktif madde, güneşten korunma işini yapar. Bunlar, UV emiciler ve UV reflektörleri olarak iki kategoriye ayrılır. UV emiciler, UV radyasyonunu emen ve çok düşük bir ısı seviyesine dönüştüren kimyasallardır. UV emici kimyasallara ayrıca “organik” de denir, çünkü tüm organik maddeler için bir temel olan karbon atomları içerirler.

Bazıları, güneş yanığına neden olduğu ve cilt kanseri riskini arttırdığı bilinen spektrumun UVB kısmını emerken, diğerleri spektrumun UVA kısmını emer. Son araştırmalar, daha uzun UVA dalga boylarının sadece derinin daha derin katmanlarına nüfuz etmekle kalmayıp aynı zamanda DNA hasarına karşı bağışıklık tepkisini tehlikeye sokarak cilt kanserine de katkıda bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle, en iyi korumayı sunduğu için “geniş spektrum” etiketli güneş kremleri önerilir. UV reflektörleri çoğunlukla UV radyasyonunu emen ve dağıtan çinko oksit ve titanyum dioksit gibi oksitlerden oluşur.

Çoğu güneş koruyucuda normalde birden fazla ve genellikle altıya kadar veya daha fazla aktif bileşen bulunur. Emülsiyon etken maddeyi taşır. Genellikle, bir miktar yağ ve su, ayrıca diğer maddelerden oluşur. Bunlar ürünü korudukları için önemlidir.

SPF Ne Demektir ve Nasıl Ölçülür?

SPF güneşten korunma faktörü anlamına gelir. UV'nin ekrandan ne kadar geçtiğinin ölçüsüdür. Sayı ne kadar yüksek olursa, UV o kadar az geçer. SPF 30, otuzda bir veya UV'nin %3,3'ünün cildinize ulaşmasını izin verir. Bu, UV'nin %96,7'sini filtrelediği anlamına gelir. 50'lik bir SPF ile UV ışınlarının %98'i filtrelenir.

Ne Zaman ve Nasıl Uygulanmalıdır?

Güneşe çıkmadan yaklaşık 20 dakika önce güneş kremi uygulanması, ürünün cilde düzgün şekilde bağlanmasını sağlar. Birçok güneş kreminin iki saatte bir yeniden uygulanması ve cömertçe kullanılması önerilir. Çoğu insan, etikette iddia edilen güneşten korunmayı sağlamak için gereken güneş koruyucu miktarının çok azını kullanır. Ekstremite başına, yüze, ön ve arka gövdeye bir çay kaşığı, yani toplamda yani yedi çay kaşığı (35ml) uygun bir miktardır.

Cildi korumak için ayrıca şapkalar, gölge yerler, kıyafetler ve hatta en yüksek UV dönemlerinde iç mekanda kalmak önemlidir. Öğle saatlerine yaklaştıkça, öğleden sonra ve öğleden sonra saat 12.30 arasında UV yükselir.

Dünya Sağlık Örgütü, UV Endeksi 3 veya daha yukarı olduğunda cildin güneşten korunmasını önerir.

Literatür talep et

Referanslar :

Terry Slevin. Explainer: how does sunscreen work, what is SPF and can I still tan with it on?, The Conversation January 7, 2018

Erken Başlangıçlı Tip 2 Diyabet Hastalarında Artmış Mental Hastalık Riski

10 Temmuz 2019

Yeni araştırmalar, 40 yaşından önce tip 2 diyabet gelişen insanların (Erken başlangıçlı Tip 2 Diyabet), 40 yaşından sonra (Geç başlangıçlı Tip 2 Diyabet ) gelişenlere kıyasla hastaneye yatış riski açısından daha yüksek risk altında olduklarını ve yine akıl hastalıkları ile ilişkili rahatsızlıklardan hastaneye yatış risklerinin arttığını gösteriyor.

Hong Kong Çin Üniversitesi ve Galler Prensi Hastanesinden  Dr. Calvin Ke ve arkadaşları tarafından yürütülen ve geniş bir popülasyonu kapsayan çalışmanın bulguları çevrimiçi olarak 14 Ocak'ta yayınlandı.

10 ila 39 yaşları arasında tip 2 diyabet gelişenler, 40 yaşından sonra diyabet gelişen hastaların 60 yaşına kadarki tüm hastaneye yatış nedenlerini kapsayacak şekilde karşılaştırıldığında, 40 yaş öncesinde diyabet gelişen grubun yatış riskinin iki kat fazla olduğu görüldü ve bu grupta yatış nedenlerinin üçte birinden fazlasının akıl hastalığına bağlı olduğu gözlemlendi.

Çalışmanın yazarları erken başlangıçlı Tip 2 diyabet hastalarının hastane yatış oranlarındaki artış ile ilgili, 40 yaşından önce daha önce bilinmeyen bir ciddi akıl hastalığı yükü bulduklarını ve nedenlerini anlamanın zihinsel sağlık hizmetlerini iyileştirmek için elzem olduğunu belirttiler. Ke ve ortak yazarlar, en azından aşırı risklerin bir kısmı değiştirilebilir risk faktörlerinden kaynaklandığından, sonuçların "kümülatif maruziyetin kardiyometabolik risk faktörlerine olumsuz etkilerini azaltmak için erken müdahalenin önemine" işaret ettiğini vurguladılar.

Erken Başlangıçlı Tip 2 Diyabetin Benzersiz Yönlerini Tanıma

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden Philip S. Zeitler, ne akıl hastalığı ne de genel hastaneye yatış bulgularının kendisini şaşırtmadığını söylerek ekledi: “Açıkçası, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sistemimiz farklı ve bireylerin zihinsel sağlık başvuruları için sigorta kapsamında olma olasılıkları daha düşük, bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri'ndeki istatistiklerimiz biraz farklı olsa da şaşırmam.”

“Ancak erken başlangıçlı tip 2 diyabette artan zihinsel sağlık sorunları kavramı hiç şaşırtıcı değil. Bunu çocuklarımızda görüyoruz - depresyon, anksiyete ve intihar düşüncesi veya girişimleri gibi kronik ruh sağlığı sorunları gibi. Yetişkinlerde depresyon ve anksiyete ile tip 2 diyabet arasında iyi bilinen, muhtemelen iki yönlü karmaşık bir ilişki var."

Zeitler, erken başlangıçlı tip 2 diyabeti olan hastalarla ilgilenen klinisyenlerin, bunun  geç başlangıçlı tip 2 diyabetten farklı olduğunun farkında olmalarını tavsiye ediyor. “Daha agresif, daha fazla komplikasyonlu ve genellikle akıl hastalıkları, stresli ortamlar, vb. ile daha da karmaşık bir hale geliyor.”

Özetle Ke ve arkadaşları bu çalışmanın işaret ettiği bulguların politika belirleyicilerine, ödeme yapanlara, hastalara ve sağlık hizmetleri sağlayıcılarına harekete geçmeleri ve karşılanmayan bu ihtiyacı karşılamaları için acil bir çağrı niteliğinde olduğuna vurgu yapıyor.

Literatür talep et

Referanslar :

Excess Burden of Mental Illness and Hospitalization in Young-Onset Type 2 Diabetes: A Population-Based Cohort Study

Calvin Ke, MD; Eric Lau, PhD; Baiju R. Shah, MD, PhD; Thérèse A. Stukel, PhD; Ronald C. Ma, MB BChir; Wing-Yee So, MBChB, MD; Alice P. Kong, MD; Elaine Chow, MBChB, PhD; Philip Clarke, PhD; William Goggins, ScD; Juliana C.N. Chan, MBChB, MD; Andrea Luk, MBChB, MD

Nörologlara Göre Mutluluğun Sırrını Ne?

10 Temmuz 2019

Nörobilim araştırmalarının yalnızca küçük bir kısmı iyimserlik ve şefkat üzerine odaklanmıştır. Fonksiyonel nöro-görüntüleme çalışmaları sürekli olarak medial prefrontal kortekste, anterior insula, OFC ve ACC'de aktivite göstermektedir. Bu bölgelerdeki yolaklar, ödül ve yürütücü fonksiyon merkezleriyle daha fazla etkileşime girmektedir. Biyolojik belirteçler, bazı olumlu özelliklerin geliştirilmesinden ve gereken eğitim yoğunluğundan en fazla yararlanabilecek olanların ayırt edilmesine yardımcı olabilir. Araştırmacılar dikey tarama çalışmalarının, pozitif özellik gelişiminin gelişimsel yönü ve müdahale için önemli fırsat pencereleri hakkında bilgi üretebileceğini düşünüyorlar.

Bu özelliklerin hedefe yönelik uygulamalardan elde edilen, duygusal ve davranışsal sağlığa faydaları giderek daha belirgin hale gelmektedir. Yine de, bu özelliklerin en iyi nasıl tanımlanacağı konusu ile ilgili detaylar için daha fazla çalışma gerekmektedir. Farklı gelişim aşamalarında olumlu özellikler oluşturmanın en etkili yollarının neler olduğu, olumlu özellikler oluşturmak için evrensel sağlığı geliştirme çabalarının faydalı ve uygun maliyetli olup olmadığı sorularının cevapları önemlidir. Uygun doz ve eğitim süresinin ne olduğu, ikincil ve üçüncül önleme düzeylerinde, olumlu özelliklerde eğitim almanın kimin için uygun olacağı ve bunun en iyi nasıl uygulanacağı konusunda daha az şey bilinmektedir.

Ebeveyn ve Çocuklarda Şefkat İnşa Etmek

İnsanlara şefkat pratikleri, iyimserlik egzersizleri ve diğer olumlu özelliklerin reçete edilmesi ve bunu takiben gençler ve ailelerde iyi olma durumundaki gelişimin ölçülmesi bilim insanları için zorlayıcıdır. Genel sağlık ve özellikle beyin sağlığı için verilen bilimsel destek, psikiyatrik çalışmalarda sağlığın teşviki, hastalığın önlenmesi ve müdahale gibi kanallarla şefkatin arttırılması argümanına dahil edilebilir. Kısaca özetlemek gerekirse, ebeveyn ve çocuklardaki şefkat inşaası, olumlu özellikleri ve ilişkileri beslemek, sağlıklı aileleri ve genel durum iyileşmelerini desteklemek için çok sayıda ampirik desteğe sahip olan pozitif ebeveynlik uygulamaları için bir temel oluşturulmasına imkan tanır. Bununla birlikte, şefkatin ve onun alt bileşenlerinin biyolojik belirteçleri, duygusal ve davranışsal zorluklar için risk altında olanları belirlemeye hizmet edebilir ve bu, şefkat uygulamasını da içeren uygun desteklere daha erken ve daha iyi hedeflenmiş yönlendirme ile sonuçlanır.

Otizm, davranış bozukluğu ve anksiyete gibi tanımlanmış hastalıkları olan bireylerde şefkatin beslenmesi ile araştırmacılar bu hassas noktaların üstesinden gelmek için gereken pozitif duyguları ve sosyal bağlantıları destekleyen sinirsel devrenin güçlendirebileceğini ve böylelikle bu hastalardaki patolojik durumun azaltılabileceğini belirtiyorlar.

Literatür talep et

Referanslar :

Andrew J. Rosenfeld. The Neuroscience of Happiness and Well-Being, Child Adolesc Psychiatric Clin N Am 28 (2019) 137–146.

Karaciğer Metastazlı Kolorektal Kanser Hastalarında Bevasizumab

10 Temmuz 2019

TRICC0808 çalışması, preoperatif mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisinin, ön rezeksiyon için uygun olmayan ve sadece karaciğer metastazı tedavisinin önceliğini araştıran çok merkezli bir faz II çalışmadır. Çalışmanın etkinlik analizinde R0 rezeksiyon oranının %44,4 olduğu rapor edildi, sağkalım için son analiz yapıldı ve 16 Şubat 2015 tarihinde veri aktarımı tamamlandı.

Karaciğer, kolorektal kanserde sık görülen bir metastaz bölgesidir ve hepatektomi, %40-60'lık 5 yıllık sağkalım oranıyla tek küratif tedavidir. Bununla birlikte, karaciğer metastazı olan hastaların sadece bir azınlığı başlangıçta radikal hepatektomi için uygundur. Bildirildiğine göre, daha yüksek sayı, boyut ve tümörün karmaşık yerleşimi nedeniyle başlangıç rezeksiyon oranı %25 daha azdır.

Çalışmada çapı 5 cm'den büyük veya sadece karaciğerde dört tümörden (H2 ve H3) fazla metastazı olan hastalara altı döngü boyunca mFOLFOX6 + BV tedavisi uygulandı ve mümkünse hepatektomi yapıldı. Birincil ve ikincil bitiş noktaları, sırasıyla R0 hepatektomi hızı ve genel sağkalımdı.

Kayıtlı 46 hasta arasından, kemoterapinin başlangıç tarihinden itibaren 3 yıllık genel sağkalım oranı %33.6 ve aylık ortalama sağkalımı %44 olan 45 hasta için genel sağ kalım analiz edildi.

Ek kemoterapi sonrası rezeksiyon da dahil olmak üzere hepatektomili 31 hastanın 3 yıllık genel sağkalım oranı %43,1 ve aylık ortalama sağkalımı %61,3 idi. Altı kür protokol kemoterapi sonrasında hepatektomi yapılan 24 hastada, 3 yıllık nükssüz sağkalım oranı %36,8 ve aylık ortalama sağkalımı %8,3 idi.

TRICC0808 çalışmasının bu son analizinde, mFOLFOX6 + bevacizumab tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda daha iyi bir uzun süreli sağkalım olduğu ortaya çıkmıştır, ancak incelenen hastaların çoğunda nüks görülmüştür. Bu nedenle, kemoterapi sonrası hepatektomi, ilerlemiş karaciğer metastazı olan hastalarda sağkalımı iyileştirebilir, bununla birlikte iyileşme zorlaşır.

TRIC0808'in bu son sağkalım analizi, mFOL-FOX6 + bevacizumab tedavisini takiben hepatektominin olumlu şekilde uzatılmış sağkalım elde ettiğini göstermiştir. Kesin olarak, protokol kemoterapisi sonrası hepatektomili 24 hasta 36,8 ay ortalama sağkalım elde etmiş ve ek bir kemoterapiden sonra yedi hasta da dahil olmak üzere hepatektomi uygulanan 31 hastanın hepsinde ortalama sağkalım, çoğu hastada cerrahi tedavi yöntemleri ve kötü prognostik faktörler olmasına rağmen 43,1 ay olarak bulunmuştur. Ancak ameliyat sonrası erken dönemde, protokol tedavisinden sonra hepatektomili hastalarda 5,3 ay ortalama RFS ile hastalık nüksü meydana gelmiştir.

Birkaç çalışma, R0 oranını arttırmak için rezektabl metastazlar ve rezektabl olmayan bir metastazın rezektabl duruma dönüşmesi için cerrahi ve preoperatif kemoterapi kombinasyonunu araştırmıştır. Ancak bu çalışmaların birçoğu randomize çalışmalarda retrospektif veya alt grup analizleri yapılmış ve dönüşüm kemoterapisini değerlendirmek için tasarlanmış randomize kontrollü çalışmalar ise sınırlı kalmıştır. Hastalığın tedavisi ile ilgili olarak, ön rezeksiyon kolorektal karaciğer metastazı için uygun olmayan hastalarda preoperatif kemoterapinin klinik faydaları hala tartışmalıdır. Bu nedenle optimal tedavi yaklaşımı belirsizliğini korumaktadır ve bu konuda daha fazla fonlamaya ve çalışmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

mFOLFOX6 plus bevacizumab to treat liver-only metastases of colorectal cancer that are unsuitable for upfront resection (TRICC0808): a multicenter phase II trial comprising the nal analysis for survival  Masamichi Yasuno1 · Hiroyuki Uetake2 · Megumi Ishiguro2 · Nobuyuki Mizunuma3 · Takamichi Komori4 · Go Miyata5 · Akio Shiomi6 · Tatsuo Kagimura7 · Kenichi Sugihara  International Journal of Clinical Oncology https://doi.org/10.1007/s10147-018-01393-8 

 

Alkol-İlişkili Karaciğer Hastalığı ve Karaciğer Transplantasyonu

09 Temmuz 2019

Alkol ilişkili karaciğer hastalığı (ALD), Amerika Birleşik Devletleri'ndeki karaciğer nakli için en yaygın endikasyon olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu artışın nedenleri ve karaciğer nakli alıcıları arasında karaciğer nakli sonrası uzun dönem sonuçlar hakkındaki veriler eksiktir.

Yapılan yeni bir çalışmada, 2002 ve 2016 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde ALD için karaciğer nakli eğilimlerini ve uzun dönem sonuçların incelenmesi amaçlandı. Araştırmacılar yaptıkları bu çok merkezli, prospektif, ulusal kohort çalışmasında, 1 Ocak 2002 ve 31 Aralık 2016 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan tüm karaciğer transplantasyonlarını değerlendirmek için Birleşik Organ Paylaşımı veri tabanındaki verileri kullandılar. Çalışmadaki ana sonuçlar, hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu ve hepatoselüler karsinom (HCC) ile duyarlılık analizi içeren ALD için karaciğer naklinde ulusal ve bölgesel eğilimler, erken (karaciğer nakli sonrası ≤90 gün) ve geç (karaciğer nakli sonrası >90 gün) hasta ve greft sağ kalımıydı.

Daha Erken Nakil Başarıyı Arttırıyor

Çalışma kohortu, ALD'li 9.438 hasta ile HCV enfeksiyonu ve HCC endikasyonları olanlar hariç tutularak ALD'si olmayan 23.475 hasta dahil olmak üzere toplam 32.913 hastadan oluşuyordu. ALD'li hastaların ortalama yaşı 54 ve ALD'si olmayan hastaların yaş ortalaması 54'tü. ALD'li hasta grubunda ALD'si olmayan hasta grubuna göre daha fazla erkek ve beyaz vardı. ALD için karaciğer nakli oranı 2002'de %24,2'den, 2010'da %27,2'ye ve 2016'da %36,7'ye yükseldi. HCV enfeksiyonu dahil edildiğinde, ALD için karaciğer nakli oranları 2002'de %15,3, 2010'da %18,6 ve 2016'da %30,6’ydı. Bu da ALD için karaciğer naklinde %100 artışı temsil ediyordu ve bunların %48'i karaciğer nakli için bir endikasyon olarak HCV enfeksiyonunda bir azalma ile ilişkilendirildi. ALD'deki artışın büyüklüğü bölgesel olarak heterojendi ve alkolik hepatiti düşündüren hasta özelliklerinde değişikliklerle ilişkiliydi. Kümülatif ayarlanmamış 5 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalımı ALD’li grup için %79 ve ALD’si olmayanlar için %80’di. Kümülatif ayarlanmamış 10 yıllık transplantasyon sonrası sağ kalım ALD’li grup için %63 ve ALD‘li olmayanlar için %68’di. Çok değişkenli analizde ALD, karaciğer nakli sonrası geç ölüm riskinin artmasıyla ilişkiliydi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, alkolik hepatit için erken karaciğer nakli yapılmasının karaciğer nakli için daha geniş ALD kabulüne yol açabileceğini gösterdiğini belirttiler. ALD'li karaciğer nakli alıcıları arasında geç sağ kalımın, ALD’li olmayan alıcılar arasında olduğundan daha düşük olduğunu ve bunun, en iyi sonuçlarla ilişkili hasta profillerini tanımlamak için gelecekteki çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Brian P. Lee, Eric Vittinghoff, Jennifer L. Dodge et al. National Trends and Long-term Outcomes of Liver Transplant for Alcohol-Associated Liver Disease in the United States,

Fındık ve Fıstık Ezmesi Tüketimi ile Akciğer Kanseri ve Alt Tiplerinin Riski : Prospektif Kohort Çalışması

09 Temmuz 2019

2012 yılında dünya genelinde 1.8 milyon kişiye akciğer kanseri teşhisi konmuştur ve bu tüm kanser teşhislerinin %13'ünü oluşturmaktadır. Tanı ve tedavideki ilerlemelere rağmen, akciğer kanserinin hayatta kalma oranları halen düşüktür: ABD'de 5 yıllık sağkalım oranı, toplam akciğer kanseri için %18 ve ileri akciğer kanseri için %4'tür ve ne yazık ki hastaların en az %50'sine ileri bir hastalık evresinde tanı konur.

Akciğer kanserinin birincil nedeni tütün kullanımıdır. Yaş, cinsiyet, etnik köken, akciğer hastalıkları, çevresel ve mesleki maruziyetler ve genetik faktörler gibi diğer faktörler de akciğer kanser riskini etkileyebilir. Ayrıca kuruyemişler, anti-oksidan ve anti-enflamatuar etkileri nedeniyle kansere karşı koruyucu faaliyetler yürütmek için yakın zamanda ortaya atılmıştır.

Fındık tüketimi, kansere bağlı ölümlerin azalması ile ilişkilendirilmiştir, ancak fındık alımı ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar sınırlıdır. Hollanda Kohort Çalışması'nda toplam fındık, yerfıstığı ve yerfıstığı yağı alımı ile akciğer kanseri riski ve alt tipleri arasındaki ilişki araştırıldı.

1986 yılında, 55-69 yaşları arasındaki 120.852 katılımcının beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları bir anket ile ölçüldü. 20,3 yıllık takip süresinden sonra, çok değişkenli vaka kohort analizlerine 3720 alt grup üyesi ve 2861 akciğer kanseri vakası dahil edildi.

Toplam fındık alımı, erkeklerde veya kadınlarda toplam akciğer kanseri riski ile anlamlı olarak ilişkili değildi. Küçük hücreli karsinoma için erkeklerde, sigara tüketmeyenlere göre 10+ g/gün için ayrıntılı sigara içme alışkanlıkları (HR (% 95 CI) kontrol edildikten sonra toplam fındık alımı ile önemli bir ters ilişki olduğu gözlendi. Sürekli analizlerde erkeklerde fındık ve yerfıstığı alımı için küçük hücreli karsinoma ile ters ilişkiler tespit edildi. Diğer akciğer kanseri alt tipleri için erkeklerde anlamlı bir ilişki görülmedi. Fındık alımı, kadınlarda akciğer kanseri alt tipleri riski ile de ilişkili değildi ve her iki cinsiyette de fıstık ezmesi için bir ilişki bulunamadı.

Birçok çalışma fındık alımının kansere bağlı ölümlerle ters ilişkilerini göstermiştir. Bununla birlikte, fındık tüketimi ile akciğer kanseri riski arasındaki ilişkiye dair kanıtlar, üç kohort ve üç vaka kontrol çalışması ile sınırlıdır ve sonuçsuzdur.

Bu konuda daha ayrıntılı ve geçerli sonular elde etmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Nut and peanut butter consumption and the risk of lung cancer and its subtypes: A prospective cohort study  Lisette Nieuwenhuisa,⁎, Piet A. van den Brandta,b

Kalp ve Akciğer Naklinde Yüksek HLA Uyumu Sonrasında Gelişen Cilt Kanseri İle İlişkili Bulundu

08 Temmuz 2019

Büyük bir retrospektif çalışma, akciğer ve kalp nakli sonrası de novo cilt kanseri oranlarının donör ve alıcı HLA antijenlerinin iyi eşleşmesi durumunda daha yüksek olduğunu ortaya koymaktadır. Dr. Sarah T. Arron, HLA uyumsuzluğu olan akciğer ve kalp alıcılarının daha yakın eşleşmeye sahip olanlardan daha az cilt kanseri geçirdiklerini belirtti. “Bu, uyumsuz hastaların bağışıklık sisteminin, nakledilen organı korumak için gerekli olan yüksek bağışıklık bastırma seviyesine rağmen cilt kanseri hücrelerini tanımaya ve savaşmaya devam edebileceğini göstermektedir. Organ nakli alıcılarını tedavi eden internistler ve dermatologlar, torasik nakil yapılan ve iyi eşleşmiş bir organ alan hastalarda cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceğinin farkında olmalılar." şeklinde konuştu. Greft reddi riskini azaltan immün sistemi baskılayan rejimlerin, solid organ nakli alıcılarında majör bir morbidite kaynağı olarak kanser riskini arttırdığı belirtildi. Daha fazla araştırma yapmak için ekip, 2003 ve 2008 yılları arasında 10 bin 500'den fazla akciğer, kalp, pankreas, karaciğer ve böbrek alıcısı hakkındaki verileri inceledi.

Antijen Uyuşmazlığı Koruyucu Bir Etkiyle İlişkili

 Özellikle, her bir uyuşmayan alel için cilt kanseri riskinde %7 ila %8 oranında bir azalma bulundu. Alt grup analizi, HLA antijen uyumsuzluğunun akciğer alıcılarında (aHR, 0.70) ve kalp alıcılarında (aHR, 0.75) önemli bir koruma sağladığını, ancak karaciğer, böbrek veya pankreas alan hastalar için bunun geçerli olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, "Skuamöz hücreli karsinom ve melanom için aHR'ler, herhangi bir cilt kanseri için olanlara benzerdi, ancak HR, daha az sayıda olay nedeniyle melanom için istatistiksel olarak anlamlı değildi." şeklinde açıkladılar. Bu bulgular ışığında, "İyi eşleşmiş kalp ve akciğer nakli alıcılarının nakil sonrası cilt kanseri riskinin daha yüksek olabileceği" sonucuna varıldı. Arron, “Farklı immünosüpresif ilaçların bu bulguyu nasıl etkilediğini öğrenmek için gelecekteki çalışmalara hala ihtiyaç var.” dedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Association of HLA Antigen Mismatch With Risk of Developing Skin Cancer After Solid-Organ Transplant Yi Gao, MD1; Amanda R. Twigg, MD2; Ryutaro Hirose, MD3; et al Garrett R. Roll, MD3; Amy S. Nowacki, PhD4; Edward V. Maytin, MD, PhD5; Allison T. Vidimos, RPh, MD5; Raja Rajalingam, PhD6; Sarah T. Arron, MD, PhD2 JAMA Dermatol. 2019;155(3):307-314. doi:10.1001/jamadermatol.2018.4983

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image