Yandex Metrica
MENÜ
arama yap

Uykusuz Annelerin Çocukları da Uyku Sorunları Yaşıyor

29 Eylül 2017

Uyku, yetişkinlerin ve çocukların refahı için önemli bir rol oynamaktadır. Kısa uyku ve düşük uyku kalitesi çocuklarda zihinsel sağlık, öğrenme, hafıza ve okul başarısını etkileyebilir. Yetişkinlikte de insanların yaklaşık% 30'u rahatsız edici uyku durumundan muzdarip. Yetişkinlikte en yaygın uyku bozukluğu ise uykusuzluktur. Warwick Üniversitesi ve Basel Üniversitesi'nde yapılan yeni araştırmalara göre, anneleri uykusuzluk semptomlarından muzdarip olan çocuklar daha fazla uyku sorunu yaşıyor ve bu da onların zihinsel sağlı durumunu kötü yönde etkiliyor.

Yapılan araştırmada, yaklaşık 200 sağlıklı 7-12 yaş grubu çocuğun ve ebeveynlerinin verileri analiz edilerek ebeveynlerin uykusuzluk semptomları ile çocuklarının uyku kalitesi arasındaki ilişki incelendi. Çocuklardaki uyku, gece boyunca evde yapılan elektroensefalografi (EEG) ile değerlendirilirken ebeveynler kendi uykusuzluk semptomlarını bildirdiler. Araştırmacılar annelerinde uykusuzluk semptomları olan çocukların uykuya daha geç daldığını ve derin uykuda daha az zaman geçirdiklerini buldular. Bununla birlikte, EEG tarafından ölçülen babaların uyku problemleri ile çocuk uykusu arasında bir ilişki bulunmadı. Araştırmacılara göre anne ve çocuğun uykusuzluk semptomlarının ilişkili olmasında neden çocuğun anne ile daha fazla zaman geçirmesi olabilir. Çocukların fiziksel ve ruhsal açıdan daha sağlıklı bir gelişim gösterebilmeleri için sağlıklı bir uykuya sahip olmaları oldukça önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Urfer-Maurer N et al. The association of mothers’ and fathers’ insomnia symptoms with school-aged children’s sleep assessed by parent report and in-home sleep-electroencephalography. Sleep Medicine, 2017; DOI: 10.1016/j.sleep.2017.07.010

Uyku Apnesinde Tedavinin Etkisi Değişkenlik Gösteriyor

22 Mayıs 2019

Yatar olmayan pozisyon ile karşılaştırıldığında yatar pozisyonda en az iki kat daha büyük bir apne-hipopne indeksi olarak tanımlanan POSA (pozisyonel uyku apnesi), OSA'dan (uyku apnesi) etkilenen tüm bireylerin yaklaşık yarısında görülür. Ancak, POSA’nın bu özelliğinin altında yatan mekanizmalar hakkında çok az şey bilinmektedir.

ABD’li araştırmacıların yapmış olduğu yeni bir çalışmaya göre, anteroposterior velum ve dille ilişkili hava yolu tıkanıklığını gidermek için yapılan tedavilerin pozisyonel obstrüktif uyku apnesi (POSA) olan hastalarda, pozisyonel olmayan obstrüktif OSA'lılara göre daha etkili olabileceği gösterilmiştir.

Ekip, ilaçla indüklenen uyku endoskopisi (DISE) yapılan OSA'lı 65 yetişkin ile çalıştı. Bu hastaların 39’u POSA ve 26’sı pozisyonel olmayan OSA (N-POSA) tanısına sahipti. Ortalama yaş 52 ve ortalama VKİ 27.2 idi; %14'ünün VKİ'si 30'dan fazlaydı. Hastaların yaklaşık %85'i erkekti. DISE bulguları, VOTE (velum, orofarengeal lateral duvarlar, dil, epiglotis) sınıflandırması kullanılarak yatar ve lateral vücut pozisyonları için ayrı ayrı skorlandı.

POSA’da Tedaviler Daha Etkili

Çalışmada elde edilen bulgulara göre sırtüstü pozisyon, tüm kohortta ve ayrıca POSA ve N-POSA alt gruplarında anteroposterior velum- (OR, 7.28), dil- (OR, 29.4) ve epiglottis ile ilişkili (OR, 11.0) tıkanma oranları ile ilişkiliydi. Yatar pozisyon aynı zamanda sadece N-POSA grubundaki lateral vücut pozisyonu (OR, 0.22) ile karşılaştırıldığında düşük orofaringeal lateral duvar ilişkili obstrüksiyon oranları ile ilişkiliydi.

Bu sonuçlara göre OSA için çoğu cerrahi seçenek yumuşak damak ve dili kapsadığı ve damağın yanlarını kapsamadığı için, bu tedavi yan yattıklarında sıkıntı yaşamayan POSA’lılarda oldukça etkili olabilirken, N-POSA’lılarda benzer rahatlama etkisi göstermeyebilir.

Bu çalışma ile elde edilen sonuçlar, POSA'lılarda, pozisyon değişikliklerinde daha fazla farklılaşabilecek spesifik solunum yolu anatomisi özelliklerinin olduğunu vurgulamaktadır. Bu yüzden dil ve yumuşak damağı içeren tedaviler bu hasta grubunda daha etkili olabilir.

Literatür talep et

Referanslar :

Yalamanchili R, et al. Drug-Induced Sleep Endoscopy Findings in Supine vs Nonsupine Body Positions in Positional and Nonpositional Obstructive Sleep Apnea. JAMA Otolaryngol Head Neck Surg. 2018 Dec 20. doi: 10.1001/jamaoto.2018.3692. [Epub ahead of print]a

Beyin Ameliyatında Singulum Demetinin Stimülasyonunun Etkileri

22 Mayıs 2019

Uyanık nöroşirürji; dil, birincil duyusal modaliteler ve motor fonksiyon gibi temel işlevleri destekleyen beyin dokusunu tanımlamak ve korumak için, hastaların konuşmalarını ve görsel veya sözlü sorulara cevap vermelerini gerektirir. Ameliyat sırasında kritik beyin fonksiyonlarının en iyi şekilde korunması için hastaların uyanık olması gerekir. Böylece ameliyat sırasında doktorlar hastalarla konuşabilir, dil becerilerini değerlendirebilir ve rezeksiyondan kaynaklanan bozuklukları saptayabilirler. Öte yandan bu prosedürler hastaların kaygılanması nedeniyle kötü tolere edilir ve bu durumu engellemek için kullanılan akut anksiyolitik ilaçlar tipik olarak sedasyona neden olur ve kortikal fonksiyonu bozar.

Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırmacıları beyinde, elektriksel olarak uyarıldığında kahkahalara neden olan, ardından uyanık beyin ameliyatı sırasında bile sakinlik ve mutluluk duygusu uyandıran bir fokal yolak keşfettiler.

Çalışmada, standart yatarak tedavi intrakraniyal elektrot izlemi sırasında araştırma testinden geçen epilepsili bir hastada, sol dorsal anterior singulum demetinin doğrudan elektriksel stimülasyonunun güvenilir bir pozitif uyarılmış etki ve anksiyoliz ortaya çıkardığı tespit edildi. Bu etkiler sübjektif ve nesnel davranışsal ölçümler kullanılarak ölçüldü ve stimülasyonun lokal ve uzak sinirsel aktivitedeki sağlam değişiklikleri uyardığı tespit edildi.

Çalışmaya dahil edilen hastada epilepsinin tedavisinde güvenli rezeksiyon sınırlarını doğrulamak için uyanık bir kraniyotomi prosedürü gerekliydi. İşlem sırasında, singulum demeti stimülasyonu pozitif etkiyi arttırdı ve kaygıyı azalttı. Böylelikle hastanın intravenöz anestetik / anksiyotik ilaçları kesildi ve bilişsel testleri başarılı bir şekilde tamamlandı. Singulum stimülasyonunu başlatıldığında, hasta  hemen mutlu ve rahat hissettiğini bildirdi, ailesi hakkında şakalar yaptı ve uyanıklık prosedürünü başarıyla tolere edebildi. Ardından davranış yanıtları, korpus kallosumun genu üzerinde ön dorsal singulum demeti boyunca yaklaşık 1 cm'lik bir alana yerleştirilen anatomik olarak benzer elektrot yerleşimleri bulunan iki hastada tekrarlandı.

Diğer Beyin Cerrahilerinde de Uygulanabilir

Araştırmacılar, ilk elektrot yerleştirme yerlerinin, beyin aktivitesini kaydetmek ve ilk hastanın nöbetlerinin başlangıcını bulmak için seçildiğini söylediler. Başlangıçta singulum demetini uyarmak için kullanılan elektrotun beyinde standarttan farklı bir şekilde yerleştirildiğini belirttiler. İlk hastanın önceki ameliyatlarından dolayı farklı bir yörünge gerekliydi. Yaklaşım geriden yapıldı bu da daha geniş çapta singulum demetinin örneklenmesine ve bu nedenle elektriksel stimülasyon için erişilebilir olmasına yol açtı.

Araştırmacılar, epilepsili 3 hastanın singulum demeti stimülasyonuna güçlü bir anksiyolitik tepki gösterdiğini belirttiler. Tanımladıkları prosedürün, epilepsinin yanı sıra, beyin tümörleri için uygulanan cerrahilerde de potansiyel olarak uygulanabileceğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kelly R. Bijanki, Joseph R. Manns, Cory S. Inman, Ki Sueng Choi, Sahar Harati, Nigel P. Pedersen, Daniel L. Drane, Allison C. Waters, Rebecca E. Fasano, Helen S. Mayberg, Jon T. Willie. Cingulum stimulation enhances positive affect and anxiolysis to facilitate awake craniotomy. Journal of Clinical Investigation, 2018.

Plazma Bazlı Fonksiyonel Genomiklerle KF’nin Moleküler İmzalarının Belirlenmesi

22 Mayıs 2019

Kistik fibrozis (KF), tek bir genin disfonksiyonuna atfedilse de, anormal gen ürünü ile enflamasyon gelişimi ve akciğer hastalığının progresyonu arasındaki ilişkiler tam olarak anlaşılmamıştır. Bu durum, bireysel bir hastanın klinik seyrini, tedavi stratejilerini ve tedavi yanıtını öngörme yeteneğini sınırlamaktadır.

Ann ve Robert H. Lurie Çocuk Hastanesi Stanley Manne Çocuk Araştırma Enstitüsü'ndeki araştırmacılar, KF hastalığının ilerlemesini daha iyi anlamak ve hasta bakımını iyileştirmek için yaptıkları çalışmada, hastalardan kan örnekleri topladılar ve seçilen bir gen dizisinin sırasını ve seviyelerini değerlendirdiler. Daha sonra, elde edilen genetik verileri tıbbi kayıtlara dayanan hastaya özgü klinik öyküyle ilişkilendirdiler ve sağlıklı bireylerden alınan gen ekspresyon şablonlarıyla karşılaştırdılar.

Araştırmacılar çalışmada KF hastalığının moleküler imzalarını plazma bazlı fonksiyonel genomiklerle karakterize ettiler. Sağlıklı donörlerden periferik kan mononükleer hücreleri (PBMC'ler); 103 KF hastasından ve ilişkisiz, sağlıklı 31 kontrolden alınan plazma örnekleri ile kültürlendi. Çalışmada gen ekspresyon seviyelerini ölçmek için affimetriks mikroarray yöntemi kullanıldı. KF hastalarının bir alt grubundan (40 hasta) periferik kan örnekleri, flow sitometri ile immünofenotiplendi. Elde edilen veriler, yaşla eşleştirilen 351 sağlıklı kontrol için geçmiş verilerle karşılaştırıldı. Başka bir KF hasta alt grubundan (56 hasta) ve 16 sağlıklı kontrolden plazma örnekleri, çok sayıda sitokin ve kemokinler için multipleks ELISA ile analiz edildi.

İmmünmodülatörler Sürece Etki Ediyor

Temel bileşen analizi ve indüklenmiş transkripsiyonel verilerin hiyerarşik olarak kümelenmesi, hastalığa özgü plazmadan kaynaklanan PBMC profilleri ortaya çıkardı. Diferansiyel olarak eksprese edilen 1.094 prob seti arasında, 51 gen pankreas yetmezliği ile ilişkilendirildi ve 224 gen Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonu ile ilişkilendirildi. Flow sitometri ve ELISA verileri, çeşitli immün modülatörlerinin KF moleküler imzasına katkıda bulunduğunu doğruladı.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, KF hastaları arasındaki spesifik moleküler imzalar için güçlü kanıtlar sunduğunu belirttiler. Bu moleküler imzaların anlaşılmasının, daha kişiselleştirilmiş prognozları, bireyselleştirilmiş tedavi planlarını ve tedavi yanıtının hızlı izlenmesini sağlayacak benzersiz moleküler belirteçlere yol açabileceğini vurguladılar. Hastaya özel tedavilerin, sadece KF'nin erken tedavisi için değil, aynı zamanda enfeksiyonlara bağlı solunum yollarının enflamasyonu veya pankreasın işleviyle ilgili konular dahil olmak üzere ilgili komplikasyonların yönetimi için de önemli olacağını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Lavy et al. Identification of molecular signatures of cystic fibrosis disease status with plasma-based functional genomics. Physiol Genomics 51: 27– 41, 2019.a

Çocukluktaki Lenfomadan Sonra Kanser Gelişim Riski İncelendi

20 Mayıs 2019

Pediatrik Hodgkin lenfoma tedavisi görüp hayatta kalanlar, sonraki yıllarda solid tümörler için yüksek risk altındadır. Bu yüksek risk on yıllarca devam eder. Çok uluslu yapılan yeni bir çalışmada uzun süreli takiple bu riskin ne kadar yüksek olduğu değerlendirildi.

Yeni çalışmada, 1979 yılında kurulan çok uluslu “Geç Etkiler Çalışma Grubu” kohortunun uzun süreli bir takibi yapıldı. Bu çalışma, 1955-1979 yılları arasında Hodgkin lenfomalı 1136 hastayı da içeren kanser tanısı almış çocukları ve ergenleri (≤16 yaş) takip etmişti. Bu çalışmada ortanca takip süresi şu an 26.5 yıla ulaşmıştır ve bu, ortanca izleminin 17 yıl olduğu 2001'deki son güncellemeden bu yana çok daha uzun bir süredir. 

Çalışmaya göre, Hodgkin lenfoma tanısı konduktan 40 yıl sonra takip eden herhangi bir solid malign neoplazmın kümülatif insidansı %26,4 idi. Hodgkin lenfoma hasta kohortunda 162 hastada toplam 196 solid malign neoplazm geliştiği not edildi. Bu bireylerin genel popülasyona kıyasla katı bir solid malign neoplazm geliştirme riski 14 kat artmıştı.

Radyoterapi, Riski Arttıran Temel Etken

Radyoterapi, en sık görülen dört solid tümör olan meme, akciğer, kolon ve tiroid ile ilişkiliydi. Günümüzde pediatrik Hodgkin lenfoma tedavisi kesinlikle değişti. Örneğin, radyasyon alanı gibi radyasyon dozu da azaltıldı. Ancak çalışmaya dahil edilmiş olan çocuklarda çok daha yüksek dozlarda ve geniş alana yayılan radyoterapi uygulanmıştı.

Çalışma, hastanın yaşının ve radyasyona maruz kalan vücut bölgesinin daha sonra sekonder kanser gelişimi için yüksek risk oluşturduğunu gösterdi. Kadınlardaki meme kanseri için risk faktörleri, 10-16 yaşları arasında Hodgkin lenfoma tanısı ve göğüs radyoterapisi ile tedavi idi. Göğüs radyoterapisi, 10 yaşından küçük olan erkeklerde akciğer kanseri gelişme riskini anlamlı şekilde arttırmıştı. Abdominal ya da pelvik radyoterapi alanlarda ise kolon kanseri gelişme riski yükselmişti. Boyun bölgesinden radyoterapi alan kadınlarda da tiroid kanseri geliştirme riskinin arttığı görüldü.

Araştırmacılar bu sonuçların göz önünde bulundurulması ve çocukluk çağında Hodgkin lenfoma tedavisi alanların uzun dönemde dikkatli bir şekilde izlenmesi gerektiğini önerdiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Holmqvist AS, et al. Risk of solid subsequent malignant neoplasms after childhood Hodgkin lymphoma-identification of high-risk populations to guide surveillance: A report from the Late Effects Study Group. Cancer. 2018 Dec 17. doi: 10.1002/cncr.31807. [Epub ahead of print]

Yoğun Bakım Ünitesi Stetoskopları Üzerindeki Bakteriyel Kirlenmenin Moleküler Analizi

17 Mayıs 2019

Belirli organizmalara odaklanan kültür temelli çalışmalarda, stetoskopların potansiyel nozokomiyal bakteriyel bulaş vektörleri olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte, kültür temelli çalışmaların, yalnızca öncelikli olarak ilgilenilen ajanları tanımlamaları ve mevcut olabilecek tüm mikrobiyal toplulukları tanımlayamamaları gibi sınırlamaları vardır.

Bu nedenle, yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan stetoskoplar üzerinde mevcut olan tüm bakteri topluluklarının tarafsız bir şekilde profillenmesini sağlamak için bakteriyel 16S ribozomal RNA gen dizilimi kullandılar. Standartlaştırılmış veya doktorlar tarafından tercih edilen yöntemler kullanılarak temizlikten önce ve sonra, iki ilave doktor stetoskop setini örneklediler.

Araştırmacılar, ilk stetoskop setinde (A grubu), uygulayıcılar (doktorlar, hemşireler ve solunum terapistleri) tarafından taşınan 20 stetoskopu, 20 bireysel kullanımlı hasta odası stetoskopunu ve 20 temiz, kullanılmamış bireysel kullanımlı stetoskopu test ettiler. İkinci sette (B setinde), standartlaştırılmış temizlemeden (60 saniye boyunca bir hidrojen peroksit beziyle kuvvetlice silerek kurumaya bırakılan) önce ve sonra örneklenen 10 uygulayıcı stetoskopunu test ettiler.

C setinde ise, uygulayıcının normal temizleme yöntemini kullandığı, temizlemeden önce ve sonra örneklenen 20 uygulayıcı stetoskopunu incelediler. Uygulayıcılar, stetoskoplarını temizlemek için hidrojen peroksit bezleri (n = 14), alkollü bezleri (n = 3) veya çamaşır suyu bezlerini (n = 3) kullandılar ve temizleme süresine ilişkin kişisel tercihlerini takip ettiler.

En Yaygın Bakteri Stafilokok

Araştırmacılar, yoğun bakım ünitesinde kullanılan tüm stetoskopların, çeşitli patojenlerle önemli ölçüde kirlendiğini buldular. En yüksek bakteriyel kontaminasyon seviyeleri uygulayıcı stetoskoplarda, ardından hasta odası stetoskoplarında bulundu. Temiz stetoskoplar ve kontrollerdeki bakteriyel kirlenme seviyeleri arasındaki fark, birbirinden ayırt edilemeyecek kadar azdı.

Sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarla ilgili cinsler, doktor stetoskoplarında da yaygındı ve özellikle Stafilokok yoğunluğu yüksekti. Doktor stetoskoplarının temizlenmesi bakteri kirlenme seviyelerinde önemli bir düşüşe yol açtı, ancak bu seviyeler standartlaştırılmış veya doktor tarafından tercih edilen yöntemlerle sadece birkaç durumda temiz stetoskopların seviyelerine ulaştı ve bakteriyel topluluk kompozisyonu önemli ölçüde değişmedi.

Literatür talep et

Referanslar :

Knecht VR, et al. (2018). Molecular analysis of bacterial contamination on stethoscopes in an intensive care unit. Infection Control & Hospital Epidemiology 2018, 1–7.

Ailesel Hiperkolesterolemide İnme Riski Artar Mı?

16 Mayıs 2019

Ailesel hiperkolesterolemi, serum LDL (düşük yoğunluklu lipoprotein) kolesterol seviyesinin artmasına ve koroner kalp hastalığı riskine yol açan yaygın bir otozomal dominant hastalıktır. Ailesel hiperkolesteroleminin iskemik inme dahil olmak üzere serebrovasküler hastalık riskini arttırıp arttırmadığı ise tartışılmaktadır. Bu konuyu incelemek isteyen Norveçli bir araştırma ekibi genetik olarak doğrulanmış ailesel hiperkolesterolemili bir grup insanda, tüm Norveç popülasyonu ile karşılaştırıldığında serebrovasküler hastalık insidansını inceledikleri bir çalışma yaptılar.

Araştırmacılar, ailesel hiperkolesterolemili kişileri 2001 ve 2009 yılları arasında ülke genelinde serebrovasküler hastalık yatışları veritabanı ile ilişkilendirdiler. Bu hastalığa sahip olan 3.144 kişi için serebrovasküler hastalık nedeniyle hastaneye yatış oranlarını ve 3.166 kişi için iskemik inme oranlarını analiz ettiler.

Sınırlamaları Olan Bir Çalışma

Ailesel hiperkolesterolemili 19 kadın ve 27 erkek, 1.0 standart insidans oranı ile serebrovasküler hastalık tanısı almıştı; 9 kadın ve 17 erkek de iskemik inme geçirdi ve bunun da standart insidans oranı 1.0 olarak ölçüldü. Koroner kalp hastalığı hikayesi olan kadınlarda, serebrovasküler hastalık riskinde anlamlı olarak artış görüldü (tehlike oranı: 3.29), ancak bu durum erkekler için geçerli değildi.

Araştırmacılar gerçek lipit seviyeleri, ilaçlar ve yaşam tarzı faktörleri hakkında bilgi eksikliği ve vaka çalışmalarında doğal olan seçim yanlılığı konusu dahil olmak üzere çalışmalarının çeşitli sınırlamalara sahip olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte, Norveç'teki tüm doktorların ailesel hiperkolesteroleminin genetik testini ücretsiz olarak isteyebileceğini ve bunun da maliyete dayalı önyargı riskini azalttığını belirttiler.

Bu çalışma gerçek kolesterol / LDL seviyeleri, eşlik eden tedaviler ve diğer eşzamanlı risk faktörleri hakkında hiçbir bilgi vermeyen gözlemsel bir çalışmadır. Ancak yine de bir hastalık ya da hastalığın doğal tarihi hakkında fikir sahibi olmak için bu tür çalışmaların yapılması önemlidir.

Literatür talep et

Referanslar :

Hovland A, et al. Risk of Ischemic Stroke and Total Cerebrovascular Disease in Familial Hypercholesterolemia. Stroke. 2018 Nov 21:STROKEAHA118023456. doi: 10.1161/STROKEAHA.118.023456. [Epub ahead of print]

Gereksiz Biyopsilerin Önüne Geçecek Yeni Bir Teknik

16 Mayıs 2019

Yeni bir meme görüntü analizi tekniği, gereksiz meme biyopsilerinin, bu sebeple oluşan maliyetlerin ve hasta kaygısının azaltılmasına yardımcı olabilir mi? ABD’de yapılan yeni bir çalışmada elde edilen bulgulara göre bu artık mümkün.

Üç bölmeli meme görüntüleme (3CB) adı verilen teknik, şüpheli bir meme kitlesinin biyolojik doku bileşimini (su, lipid ve protein) belirlemek için kontrastsız çift enerjili mamografi kullanmaktadır. Yapılan çalışmada, çift enerjili mamografi ile şüpheli meme kitlesi olan 109 kadın incelendiğinde, biyopsi sonuçları 35 kitlenin invazif kanser olduğunu ve 74'ünün benign olduğunu gösterdi.

Biyopsiye Gereksinim Oranı Oldukça Azaldı

3CB görüntüler, mamogramlardan türetildi ve görüntülerdeki özellikleri ve kalıpları analiz etmek için yapay zeka algoritmalarını kullanan bir yöntem olan mamografi radyomikleri ile birlikte analiz edildi. 3CB görüntü analizi ve mamografi radyomikleri, radyolog tarafından şüpheli görülen meme kitlelerinde kanseri öngörme yeteneğini geliştirdi.

Kombine yöntem, yalnızca görsel yorum için pozitif prediktif değeri %32'den %49'a yükseltirken, %36 oranında daha az toplam biyopsiye gereksinim duyuldu. 3CB-radiomik yöntemi, %97 duyarlılık oranı ile 35 kanserden sadece birini kaçırdı. Mamografi sonrası şüphe sebebiyle biyopsiye gidilme oranı oldukça yüksek olduğundan, bu sonuçlar oldukça umut vericidir. 3CB görüntü analizini mamografi radyomisi ile birleştirerek, bu oranın azaltılması sağlanmış oldu.

Bu sonuçlara göre araştırmacıların yorumu, mamografi radyomikleri ile birlikte meme kitlelerinin kantitatif üç bölmeli meme görüntü analizi, gereksiz meme biyopsilerini azaltma potansiyeline sahiptir. Araştırma ekibi yapacakları diğer çalışmalarla da bu etkiyi onaylamayı amaçlamaktadırlar.

Geliştirilen Yeni Test KF`de Öksürme ve Hava Yolu Klirensine Yardımcı Olabilir

16 Mayıs 2019

Öksürüğün ürettiği yüksek hızlı hava akımı ile intrapulmoner mukusun temizlenmesi, kistik fibrozis (KF) veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOPD) hastalıklarında olduğu gibi, muko-obstrüktif durumu ve bozulmuş siliyer ilişkili mukus klirensi olan hastalarda ana kurtarma klirens mekanizmasıdır. Önceki çalışmalar hava yolu yüzeylerinde oluşan mekanik kuvvetleri öksürük yoluyla araştırmış ancak mukus biyofiziksel özelliklerinin öksürüğün etkinliği üzerindeki etkilerini dikkate almamıştır. Teorik olarak mukus, akciğerden bir öksürük, mukus tabakasının müsin iplikçiklerinin yırtılması yoluyla parçalandığı koheziv yetmezlik veya mukus hücre bağlarının parçalanmasını gerektiren adeziv yetmezlik ile giderilebilir.

Pulmoner mukus klirensi, vücudu potansiyel olarak zararlı mikroorganizmalardan ve partiküllerden korumada kritik bir mekanizmadır. Ancak KF, KOAH ve astım gibi hastalıklarda, bu klirens sistemi arızalıdır ve bunun sonucu olarak akciğerlerde, enfeksiyonu teşvik eden ve solunum fonksiyonunu bozan yoğun mukus birikimi görülür. Verimli mukus klirensi, hava yollarını kaplayan hücrelerin normal aktivitesine, ayrıca mukusun su ve iyon içeriğine ve müsin adı verilen yapışkan moleküllerin doğru dengesine bağlıdır.

North Carolina Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, öksürüğün neden olduğu mukus klirensi mekanizmasını daha iyi anlamak için, hem sağlıklı bireylerden hem de KF hastalarından doku kullanarak, hava yolu astar hücrelerinin çeşitli özelliklerini taklit eden bir peel testi deneyi geliştirdiler. Yeni test, KF’si ve diğer akciğer hastalıkları olan insanların akciğerlerinde biriken mukusun çeşitli özelliklerini değerlendirdi.

Transplantasyon hastalarının akciğerlerinden hava yolu astar hücreleri topladılar ve bunları laboratuvarda kültüre ektiler. Daha sonra, bu hücre kültürlerine, küçük ağsı yapılar, mukozaya sıkıca bağlanmaları için gömüldü. Ağlar da mukusun çekilmesi ve yırtılması için gereken kuvveti ölçmek için kuvvet sensörlü bir motora bağlandı.

Deneyler, organik maddede mukusun konsantrasyonunun sağlıklı bireylere göre yaklaşık %20 olduğu bilinen KF hastalarında mukusun kuvvet ve soyulma velositesinin çok daha yüksek olduğunu gösterdi. Bu bulgunun, KF hastalarının neden sıklıkla akciğer mukusunu öksürük yoluyla dışarı atamadığını açıklamaya yardımcı olabileceği düşünüldü.

Salin Konstrasyonu Da Azaltıyor

Araştırmacılar, hava yolu hücre-mukus etkileşimine bakarken, aynı mukus konsantrasyonunda karşılaştırıldığında, KF’li ve KF’siz örnekler arasında adeziv kuvvette bir fark görmediler. Değişken hastalık şiddeti olan KF ve KOAH hastalarından toplanan balgamın koheziv kuvvetinin analizi, daha yüksek bir koheziv kuvvetin mukus konsantrasyonuyla güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu, ancak hastalık tipine bağlı olmadığını gösterdi.

Araştırmacılar daha sonra, soyulma testi analizlerini kullanarak, inhale salin ve hipertonik salin çözeltileri gibi hidrate edici ajanlar ve daha klasik mukolitik ajanları içeren tedavi yaklaşımlarını test ettiler. Mukusun hidrate edilmesine yönelik salin çözeltisi, KF mukusunun adeziv ve koheziv kuvvetlerini önemli ölçüde azaltırken, konsantrasyonunu da yarı yarıya azaltıyordu. Normal müsin iplikçiklerinin oluşumunu ve bağlanmasını önleyebilen bir mukolitik ajan olan asetil sisteinin, KF mukusunun adeziv/koheziv kuvvetlerini etkili bir şekilde azaltarak, daha kolay bir klirense olanak sağladığını gördüler.

Araştırmacılar sonuçların, KF hastalarında hidrate edici ve mukolitik ajanların veya her ikisinin birlikte kullanılmasının, öksürük yoluyla mukus klirensine yardımcı olabileceğini gösterdiğini belirttiler. Çalışmada geliştirdikleri araçların, klirensin başarısız olduğu bazı önemli hastalıklarda mukus klirensini iyileştirmek için stratejileri test etmeye yardımcı olacağını aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Alberto Molano. New 2-in-1 powder aerosol to upgrade fight against deadly superbugs in lungs, Cystic Fibrosis News December 18, 2018.

Tüm Beyin Radyasyonu Kserostomiye Açabiliyor

15 Mayıs 2019

Tüm beyin radyasyon tedavisinde (WBRT) parotis bezlerine önemli miktarda radyasyon verilmektedir. Ancak bu müdahale sırasında parotis bezleri yeterince korunmamaktadır ve kserostomi hiçbir zaman advers bir etki olarak rapor edilmemektedir. WBRT gibi palyatif tedaviler alan hastalarda toksik etkilerin en aza indirilmesi çok önemlidir.

Yapılan yeni bir çalışmada, kserostominin WBRT'nin toksik bir yan etkisi olup olmadığı değerlendirildi.

Bu gözlemsel kohort çalışmasına, bir akademik merkez (Kuzey Carolina Üniversitesi Hastanesi) ve iki kamu hastanesinden (High Point Bölge Hastanesi ve Kuzey Carolina Rex Üniversitesi Hastanesi) 2 Kasım 2015 ile 20 Mart 2018 tarihleri arasındaki hastalar dahil edildi. Beyin metastazlarının tedavisi veya profilaksisi için WBRT alan yetişkin hastalar (n = 100) çalışmaya dahil edildi. Belirgin bazal x-kserostomisi olan veya WBRT'yi tamamlamayan veya en az 1 başlangıç sonrası anketi doldurmamış hastalar prospektif olarak analiz ve takipten çıkarıldı. Hastalar, kafatası ve C1 veya C2 omurunu kapsayan karşılıklı lateral alanlar kullanarak 3 boyutlu WBRT’ye tabi tutuldu.

Hastalar, başlangıçta WBRT'den hemen sonra, 1. ayda, 3. ayda ve 6. ayda, Michigan Üniversitesi Kserostomi Anketi'ni ve 4 puanlık rahatsızlık skoru anketini tamamladılar. Çalışmadaki birincil sonlanım noktası, 1 aylık kserostomi skoruydu. Araştırmacılar başlangıca göre 10 puanlık bir kötüleşme olacağı hipotezini geliştirmişlerdi.

Sınırlandırma Gerekli

Katılan 100 hastanın 73'ü analize uygundu, 55'i 1. ayda değerlendirilebilirdi. 73 hastanın 43’ü kadın (%59), 30’u erkek (%41) iken ortalama yaşları 61’di. En az 20 Gy (V20Gy) radyasyon alan hastalardaki ortalama parotis hacmi %47’ydi. Ortalama kserostomi skoru başlangıçta 7 puandı ve WBRT'den hemen sonra 21 puan, 1. ayda 23 puan, 3. ayda 21 puan ve 6. ayda 14 puan olmak üzere her bir değerlendirme periyodunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. 1. ayda, kserostomi skoru 19 hastada (%35) 20 puan veya daha fazla arttı. 1 aylık kserostomi skoru, sürekli değişken olarak parotis dozu ile ilişkiliydi. Parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda 35 puan ve parotis V20Gy < %47 olanlarda 9 puandı. 1 ayda kserostomi tarafından "oldukça rahatsız" veya "çok rahatsız" olduğunu bildiren hastaların oranı parotis V20Gy < %47 olanlarda %4 iken, parotis V20Gy ≥ %47 olanlarda %50’ydi. 3. ayda bu fark %50’ye %0’dı. Kserostomi ilaç kullanımı ile ilişkili değildi.

Araştırmacılar, WBRT'nin sonrasında ortaya çıkan klinik olarak anlamlı kserostominin kalıcı olduğu ve parotis dozu ile ilişkili olduğunu belirttiler. Bulguların, WBRT uygulanan ve tükürük iyileşmesi için yeterince uzun süre dayanamayan hastalarda bu toksik etkileri en aza indirgemek ve parotis bezlerini korumak için sınırladırmaya olan ihtiyacı gösterdiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Wang et al. Assessment of Risk of Xerostomia After Whole-Brain Radiation Therapy and Association With Parotid Dose, JAMA Oncol 2018.

Türk Araştırmacılar MS’te Okrelizumab`ın Güvenliliğini Değerlendirdi

15 Mayıs 2019

Multipl Skleroz (MS), merkezi sinir sisteminin (MSS) dünya çapında iki milyondan fazla insanı etkileyen en yaygın kronik enflamatuar demiyelinizan hastalığıdır. Türkiye'de 50 bin MS hastasının mevcut olduğu tahmin edilmektedir. MS'te hastalık değiştirici tedavilerin artmasıyla, hastalığın her aşamasında hastaya özgü tedaviler için bilim insanlarının seçenekleri de artmıştır. Bazı hastalık değiştirici tedavilerin, hastalığın seyrini iyileştirdiği gösterilmiş olmasına rağmen, tedaviye yanıt hala MS için en zor öngörülen parametredir. Hastalık patogenezinde, klinik seyirde ve radyolojik bulgulardaki heterojenite, ilaçlara verilen değişken yanıtların nedeni olabilir. Bu sebeple MS tedavisi ve kullanılan yeni ajanlar alanında birçok çalışma yapılmaktadır.

Okrelizumab yeni monoklonal antikor tedavilerinden biridir. Seçici olarak B hücrelerini eksprese eden CD20'yi hedefleyen bir rekombinant hümanize monoklonal antikordur. Okrelizumabın MS'te CD20'yi eksprese eden B hücrelerinin sayısını ve fonksiyonunu azaltarak immünomodülasyona yol açtığı tahmin edilmektedir. Başlangıç dozu 600 mg’dır ve ilk seferde 300 mg infüzyon, ardından iki hafta sonra ikinci bir 300 mg infüzyon olarak iki ayrı IV (intravenöz) infüzyon şeklinde uygulanır. Sonraki okrelizumab dozları, her altı ayda bir, tek bir 600 mg IV infüzyonudur. Normalde ikinci doz, ilk dozun uygulanmasından altı ay sonra verilmelidir.

İkinci yarım doz öncesi karaciğer fonksiyon testleri ve lenfosit değerlerinin ne derece etkilendiği ve bu sonuçların ikinci yarım dozun uygulanmasına ne derecede engel olacağı konusunda daha önce yapılmış çalışmalarda bir öneri bulunmamaktadır.

Bu konuda güvenlik sorunu bildirilmemiş olmasına rağmen, bu verilerin gerçek yaşam verileri ile desteklenmesi ve hastaya yaklaşımın ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi amacı ile Sultan Abdülhamid Han Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden Dr. Serkan Demir, Dr. Murat Mert Atmaca ve Dr. Rıfat Erdem Toğrol yeni bir çalışma yaptılar. Araştırmacılar, hasta yönetimini daha iyi anlamak ve okrelizumab hakkında gerçek yaşam verisi ile ilgili güvenlik sorunu göstermeyen verileri desteklemeyi amaçladılar.

Tedavi Öncesi veya Sonrası Karaciğer Fonksiyon Test Değerlerinde Değişiklik Yok

Araştırmacılar, 20 Mayıs 2018 – 21 Aralık 2018 tarihleri arasında okrelizumab ile tedavi edilen MS hastaları restrospektif olarak incelediler. Hastaların demografik ve klinik verileri ile okrelizumaba bağlı gelişen yan etkileri kaydettiler, tedavi öncesi ve sonrası laboratuvar sonuçlarını değerlendirdiler.

Çalışmaya dahil edilen hastaların 30’u (%58,8) kadın, 21’i (%41,2) erkekti. Bu hastaların yaş ortalaması 44,02±9,62 (24–65) yıldı. Hastaların 26’sı (%51) relapsing remitting MS (RRMS), 18’i (%35,3) sekonder progresif MS (SPMS) ve 7’si (%13,7) primer progresif MS (PPMS) tanıları ile takip edilmekteydi. İlk yarım kürden bir gün sonraki lenfosit değeri ortalaması, tedavi öncesine göre anlamlı olarak düşük bulundu. İkinci yarım kürden 1 ay sonraki lenfosit değeri ortalaması, ilk yarım kürden bir gün sonrasına göre anlamlı olarak yüksek iken, tedavi öncesine göre halen anlamlı olarak düşüktü. Tedavi öncesi ve sonrasında karaciğer fonksiyon testlerinde değişiklik gözlenmedi. Çalışma süresince sadece 4 hastada hafif infüzyon ilişkili reaksiyon tespit edildi.

Araştırmacılar, okrelizumab tedavisinin kısa dönemde güvenli göründüğünü ve Okrelizumabın uzun dönemdeki güvenlik profilini belirlemek için gerçek yaşam verilerinin değerlendirildiği uzun süreli çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Demir S, Atmaca MM, Togrol RE. The First Cure Experience of A Clinic: Approach to The Patient to Start Ocrelizumab. Arch Neuropsychiatry 2019.

Böbrek Kanseri Beyin Metastazında Sağkalım

15 Mayıs 2019

Beyin metastazı, metastatik böbrek kanseri olan hastalarda sık görülür ve önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Her ne kadar tarihsel olarak kötü bir prognozla ilişkili olsa da, modern çağdaki hastaların sağkalım sonuçları tam olarak karakterize edilmemiştir. Özellikle stereotaktik cerrahi gibi non-invaziv işlemlerin sağkalım üzerindeki etkisi tam olarak değerlendirilmemiştir.

Bu sebeple 2006-2015 yılları arasında Teksas Üniversitesi Güneybatı Tıp Merkezi'nde tedavi edilen metastatik renal hücreli karsinomlu (RCC) hastaların retrospektif bir veri tabanı oluşturuldu. Teşhis, tedavi ve tedavi sonuçlarıyla ilgili veriler sistematik olarak toplandı. Sağkalım analizleri yapıldı. Beyin metastazı olan ve olmayan hastalar eşleştirilerek verileri kıyaslandı. İkinci çalışmada ise stereotaktik radyocerrahi ile tedavi edilen hastaların verileri kıyaslandı.

Uygulamada Değişiklik Yapacak Öneriler Sunuldu

Metastatik RCC’li 268 hastanın toplam 56'sına (%28,4) birinci basamak sistemik tedavi öncesinde veya sırasında beyin metastazı tanısı kondu. Genel sağkalım değerleri sistemik tedavi almamış beyin metastazlı hastalarda 19,5 ay ve beyin metastazı olmayan hastalarda ise 28,7 aydı (P =, 0117). Bu fark istatistiksel olarak anlam kazanmadı ve birinci basamak sistemik tedavinin beyin metastazı olan ve olmayan hastalarda benzer olduğunu göstermiş oldular.

Araştırmacılar başka bir çalışmada ise beyin metastazı için stereotaktik radyocerrahi uygulanan hastaların verilerini incelediler ve bu hastalarda stereotaktik radyocerrahinin hastalığı kontrol etmek için etkili bir yöntem olduğunu gösterdiler. Tedavi edilen beyin metastazı için lokal kontrol oranları bir yılda %91,8 ve iki yılda %86,1 idi. Ancak yöntem büyük tümörlerde herhangi bir ek fayda getirmedi. Bir yıllık sağkalım tüm hastalar için %56 idi. Beş veya daha az beyin metastazı olan hastalar arasında sağkalım istatistiksel olarak farklı değildi.

Bu bulgulara göre araştırmacılar uygulamada değişiklik yapacak iki önemli öneride bulundular: "Beyin metastazlarının tedaviyi sürdürmemek için bir neden olmaması gerektiği" ve "Stereotaktik radyocerrahinin tüm beyin radyasyonunun yerini alması gerektiği" önerildi.

Literatür talep et

Referanslar :

Bowman IA, et al Improved Survival Outcomes for Kidney Cancer Patients With Brain Metastases. Clin Genitourin Cancer. 2018 Dec 5. pii: S1558-7673(18)30416-6. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.007. [Epub ahead of print]

Wardak Z, et al Stereotactic Radiosurgery for Multiple Brain Metastases From Renal-Cell Carcinoma. Clin Genitourin Cancer. 2018 Nov 22. pii: S1558-7673(18)30520-2. doi: 10.1016/j.clgc.2018.11.006. [Epub ahead of print]

Optik-Sinir Kılıfı Menenjiyomu Sıklıkla Optik Nörit Olarak Değerlendiriliyor

14 Mayıs 2019

Optik-sinir kılıfı menenjiyomu (ONSM) klasik olarak progresif görsel kaybın, optik atrofinin ve retinal-koroidal kollaterallerinin mevcudiyetini gösterir, ancak üç bulgunun da aynı anda meydana gelmesi nadirdir. Bununla birlikte, zamanında tanı ve uygun tedavi olumlu görsel sonuçlar için çok önemlidir. Tanı hataları, optik sinir kılıfı menenjiyomlarının başlangıçtaki yanlış tanısına ve görme kaybına neden olabilir.

Bir grup araştırmacı tarafından, ONSM'nin başlangıçtaki yanlış tanısına katkıda bulunan faktörleri belirlemek amacıyla bir çalışma yapıldı.

Araştırmacılar Emory Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Ocak 2002-Mart 2017 tarihleri arasında nöro-oftalmoloji kliniğinde görülen, tek taraflı ONSM'li (%89,7) 39 hastanın 35'ini retrospektif olarak incelediler. Gözden kaçmış/gecikmiş tanı alan olgular için Tanı Hatası Değerlendirme ve Araştırma taksonomisi aracı kullanıldı.

Yanlış Tanı Maliyetleri Arttırıyor

Çalışmada tek taraflı ONSM'li 35 hastanın 30’u kadındı (%85,7) ve ortalama yaşları, 45'ti. Bunların 25’i (%71) ortalama 62,60 ay gecikmeli tanı almıştı. En yaygın tanı hataları, 25 kişiden %19'unda (%76) görülen klinisyen değerlendirme başarısızlığı (hipotez oluşturma ve ağırlık hataları) ve 15’inde (%60) görülen tanı testindeki hatalardı. En sık rastlanan başlangıç yanlış tanısı, optik nörit (25'ten 12'si - %48) ve ardından oküler bozuklukları olan hastalarda optik nöropatinin tanınamamasıydı. Yanlış tanı alan 5 hastaya (%20) gereksiz lomber ponksiyon, 12 hastaya (%48) gereksiz laboratuvar testleri ve 6 hastaya (%24) gereksiz steroid tedavisi uygulanmıştı. Başlangıçta yanlış tanı alan ve klinikte doğru tanı konan 16 hastadan 11'inde (%68,8) önceki manyetik rezonans görüntüleme (MRG) sonuçları mevcuttu. 5’inde (%45,5) ONSM görülmesine rağmen nöro-radyolog olmayan bir kişi tarafından sağlıklı olarak yanlış değerlendirilmiş ve 6 hastada (%54,5) MRG hatalı uygulanmıştı (orbital sekans veya kontrast yok). 25 hastanın 16'sında (%64) kötü görsel sonuç vardı.

Araştırmacılar, önceden belirlenmiş yanlış tanıların, yanlış funduskopik incelemelerin, doğru testin yapılmaması (kontrastlı MR beyin / kılavuz) ve MRG sonuçlarının doğru şekilde yorumlamasındaki başarısızlığın en sık görülen tanı hataları nedenleri olduğunu belirttiler. Bu hataların daha kötü görsel sonuçlara ve artan maliyetle birlikte tanı gecikmesine sebep olduğunu aktardılar. Nöro-oftalmologlara daha kolay erişim, gelişmiş tanı stratejileri ve nöro-görüntüleme ile ilgili eğitimin, tanısal hataların önlenmesine yardımcı olabileceğine dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Kahraman-Koytak P, Bruce BB, Peragallo JH, Newman NJ, Biousse V. Diagnostic Errors in Initial Misdiagnosis of Optic Nerve Sheath Meningiomas. JAMA Neurol. 2018 Dec 17.

Oksipital Sinir Stimülasyonu Fibromiyalji ile İlişkili Ağrıyı Azaltıyor

13 Mayıs 2019

Fibromiyalji, yorgunluk, uyku, hafıza ve ruh hali sorunları ile birlikte yaygın kas-iskelet sistemi ağrısı ile karakterize kronik bir hastalıktır. Son zamanlarda, oksipital sinir alanı uyarımı (ONS) fibromiyalji ile ilişkili ağrı için etkili bir potansiyel tedavi olarak önerilmiştir.

Oksipital sinirler, boynun ikinci ve üçüncü omurlarının yakınında ortaya çıkan iki çift sinirdir. ONS, derinin altına yerleştirilmiş küçük elektrotlar kullanılan ve oksipital sinirlerden geçen ve ağrı hissini engelleyen elektriksel darbeler gönderen bir tekniktir. Bununla birlikte bu teknikte, ağrı düzenlemesinin altında yatan nöral mekanizmalar tam olarak anlaşılmamıştır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyalji hastalarında oksipital sinir stimülasyonunun ağrıyı baskılama yeteneğinin arkasındaki sinir mekanizması araştırıldı.

Araştırmacılar, C2 dermatomuna subkutan elektrotlar implante edilen yedi hastayı, bir Pozitron Emisyon Tomografi (PET) H215O aktivasyon çalışmasına dahil ettiler. Bu yedi hasta; çift kör, plasebo kontrollü bir çalışmanın parçası olan 40 hastadan oluşan bir gruptan seçildi ve altı ay sonra açık etiket takipleri yapıldı. Çalışmada hastalara hem “ON” (aktif stimülasyon) hem de “OFF” (stimülatör cihazı kapalı) koşulları sırasında, H215O PET taramaları yapıldı. Yine hem “ON” hem de “OFF” koşulları sırasında, implante fibromiyalji hastaları için elektroensefalogram (EEG) verileri de kaydedildi.

İnhibe Edici Yolak Uyarılıyor

 “OFF” durumuna göre ONS stimülasyonu, medial ağrı yolağını içeren dorsal lateral prefrontal korteks, ventral medial prefrontal korteks, bilateral anterior singulate korteks ve parahipokampal alanda aktivasyonla sonuçlandı. Bunlardan son ikisi azalan ağrı yolağını içermektedir. Lateral ağrı yolağını içeren sol somatosensöriyel kortekste ve diğer duyusal bölgeleri oluşturan görsel ve işitsel kortekste rölatif deaktivasyon gözlendi. EEG sonuçları ayrıca azalan ağrı yolağında aktivite artışı gösterdi. Ventral medial prefrontal kortekse uzanan prejener pregenual anterior singulat korteks, bu artışı teta, alfa1, alfa2, beta1 ve beta2 frekans bantlarında gösterdi.

Araştırmacılar, PET taramalarının, ONS'nin, fibromiyaljide inen ağrı inhibe edici yolağın ve lateral ağrı yolağının aktivasyonu yoluyla etkisini gösterdiğini belirttiler. EEG’de ise, inene inhibisyon sistemi alımından sorumlu olabilecek kortikal alanların aktivasyonunu gösterdiğini aktardılar. Araştırmacı ekip, bulgularının bu umut vaad eden tedavi yönteminin daha da geliştirilmesi için yeni imkanlar sağladığını belirtti.

Literatür talep et

Referanslar :

Shaheen Ahmed, Mark Plazier, Jan Ost, Gaetane Stassijns, Steven Deleye, Sarah Ceyssens, Patrick Dupont, Sigrid Stroobants, Steven Staelens, Dirk De Ridder and Sven Vanneste. The effect of occipital nerve field stimulation on the descending pain pathway in patients with fibromyalgia: a water PET and EEG imaging study, BMC Neurology 2018 18:191.

Androjen Tedavisi Kalp Yetmezliği Riskini Arttırıyor Mu?

13 Mayıs 2019

Tayvanlı araştırmacılar, prostat kanserli erkeklerde androjen yoksunluğu tedavisinin (ADT) kullanımının kalp yetmezliği riskinde bir artışa yol açtığını gösterdiler. Önceki çalışmalar ADT ve kalp yetmezliği arasında bir ilişki olduğunu öne sürmüştü, ancak araştırma ekibine göre bunlardan sadece biri çalışma popülasyonuna Asyalı erkekleri dahil etmişti.

Bu kohort çalışmasında, Tayvan Longitudinal Health Insurance Database 2005'ten elde edilen veriler kullanıldı. Tam kohort çalışmasında, çalışma grubu olarak androjen yoksunluğu tedavisi alan 1244 prostat kanseri hastası ve androjen yoksunluğu tedavisi almayan 1806 prostat kanseri hastası tanımlandı ve bu gruplarda elde edilen veriler kıyaslandı.

İki Kattan Daha Fazla Bir Risk Artışı

Bir yıllık takip döneminde 100 kişi başına kalp yetmezliği insidansı, ADT alan erkeklerde (4.00), ADT almayan erkeklere göre (1.89) iki kat daha fazla ölçüldü. Yaş, kentleşme düzeyi, coğrafi konum, aylık gelir ve komorbiditeleri ayarlandıktan sonra, kalp yetmezliği riskinin ADT ile %72 daha yüksek olduğu tespit edildi. Prostat kanserli 1.088 erkeğin eğilim puanıyla eşleştirilmiş bir analizinde ise, ADT kullanımı %92 oranında artmış kalp yetmezliği riskine yol açtığı gösterildi.

Kalp yetmezliği riski uzun süreli ADT alanlarda kullanmayanlara göre daha yüksekti (2.38 kat), ancak kısa süreli ADT alan ve hiç kullanmayanlar arasında risk açısından anlamlı bir fark yoktu.

Araştırmacılar, klinisyenlerin hastalarına değiştirilebilir kalp yetmezliği risk faktörleri hakkında bilgi vermelerini, yaşam tarzlarını iyileştirmelerini önermelerini ve ayrıca androjen yoksunluğu tedavisi alan prostat kanseri hastaları için ilgili kardiyovasküler muayenelerini sağlamalarını önerdiler. Bu çalışmada ölçülebilir bir kalp yetmezliği riski olmasına rağmen, bu bulguların prostat kanseri olan hastalarda androjen yoksunluk tedavisi kullanımı için fayda-risk dengesini zorunlu olarak değiştirmeyebileceğini belirttiler. Bu sonuçların yapılacak diğer çalışmalarla da onaylanması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Kao HH, et al. Androgen Deprivation Therapy Use Increases the Risk of Heart Failure in Patients With Prostate Cancer: A Population-Based Cohort Study. J Clin Pharmacol. 2019 Mar;59(3):335-343. doi: 10.1002/jcph.1332. Epub 2018 Nov 7.

Şekerli İçecekler, Yüksek Böbrek Hastalığı Riskini Nasıl Etkiliyor?

10 Mayıs 2019

Şimdiye dek yapılan çalışmalar tutarsız olmasına rağmen, şekerli içeceklerin tüketiminin böbrek hastalığı riskini etkilediği bildirilmiştir. Diyet kurallarını daha iyi belirlemek ve kronik böbrek hastalığı riski ile ilişkili tüm içecek türlerini kapsamlı bir şekilde değerlendirmek için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.

Bir grup araştırmacı yaptıkları yeni bir çalışmada, Mississippi Jackson’daki bir siyah erkek ve kadın kohortu olan Jackson Heart Study'de prospektif bir analiz gerçekleştirdiler. İçecek tüketimi, başlangıçta (2000-2004) uygulanan bir gıda sıklığı anketi kullanılarak değerlendirildi. Katılımcılar 2009-2013'e kadar takip edildi. Kronik böbrek hastalığı, başlangıçta 1,73  başına<60 ml / dak olması veya takip sırasında (2009-2013) başlangıçtaki 1,73 başına>60 ml / dak olan eGFR’ye göre ≥%30 düşüş olması şeklinde tanımlandı. Her bir içeceğin tüketimi, içecek paternelerini ve olay KBH arasındaki ilişkiyi tahmin etmek için lojistik regresyon kullanıldı. İçecek paternleri, tüketilen içeceklerin doğrusal kombinasyonları temelinde bileşenlerin yaratıldığı, temel bileşenler analizi kullanılarak ampirik olarak türetildi.

Şekerli İçecekler Riski Arttırıyor

Araştırmacılar 3003 katılımcının 185iünde (%6) ortalama 8 yıllık takip süresinde KBH meydana geldi. Başlangıçta  çalışmadaki ortalama yaş 54’tü, %64'ü kadın ve ortalama eGFR 1,73 başına 98ml/dk’ydı. Toplam enerji alımı; yaş, cinsiyet, eğitim, vücut kitle indeksi, sigara, fiziksel aktivite, hipertansiyon, diyabet, HDL kolesterol, LDL kolesterol, kardiyovasküler hastalık öyküsü ve bazal eGFR için ayarlandıktan sonra, temel bileşen analizinden türetilmiş bir içecek paterni, yüksek miktarda gazoz, şekerli meyve içecekleri ve su tüketimi, daha yüksek olay KBH oranları ile ilişkilendirildi.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın, daha fazla şekerle tatlandırılmış içecek tüketiminin, bu toplum kökenli siyah Amerikalı kohortunda daha sonraki KBH riskiyle ilişkili olduğunu gösterdiğini belirttiler. Bulguların halk sağlığı açısından güçlü etkileri olduğunu ve şekerli tatlandırılmış içecek tüketmenin olumsuz sağlık sonuçlarına neden olduğuna dikkat çektiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Casey M. Rebholz, Bessie A. Young, Ronit Katz, Katherine L. Tucker, Teresa C. Carithers, Arnita F. Norwood, Adolfo Correa. Patterns of Beverages Consumed and Risk of Incident Kidney Disease. Clinical Journal of the American Society of Nephrology, 2018.

Günde Bir İçki Bile Meme Kanseri Riskini Arttırıyor

10 Mayıs 2019

Günde bir bardak gibi düşük miktarlarda şarap veya bira içmek (yaklaşık 10 g alkol) meme kanseri riskini premenopozal kadınlarda %5 ve postmenopozal kadınlarda %9 arttırabilir.

Bu uyarı, Amerikan Kanser Araştırma Enstitüsü (AICR) ve Dünya Kanser Araştırma Fonu (WCRF) tarafından yayınlanan, 12 milyondan fazla kadın ve 260.000’den fazla meme kanseri vakasını içeren kohortta gerçekleştirilmiş 119 çalışmanın gözden geçirildiği yeni bir rapordan gelmektedir.

Yeni bulgular hakkında açıklama yapan Mount New York'taki Mount Sinai Beth İsrail Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Susan K. Boolbol, “Alkol ile meme kanseri arasındaki bağlantıyı daha önce yapılmış pek çok çalışma neticesinde biliyorduk, ancak bu çalışmalardaki sorun, tam olarak ne kadar miktardaki alkolün meme kanseri riski ile ilişkili olduğunun bilinmemesiydi. Bu rapor net bir şekilde göstermiştir ki; günde bir içki dahi meme kanseri riskini arttırmaktadır. Bu önemli bir haber.” sözlerini sarf etti.

Diğer taraftan rapor, yoğun egzersizin (koşu veya hızlı bisiklet gibi) hem menopoz öncesi hem de sonrası kadınlarda meme kanseri riskini azalttığını, ayrıca yürüyüş veya bahçe işleriyle uğraşmak gibi orta yoğunluklu egzersizin postmenopozal kadınlarda risk azalması sağladığı yönündeki daha önceki bulguları da doğrulamıştır.

Premenstrual kohortta en yüksek aktivite düzeyine sahip kadınlarla en düşük aktivite düzeyine sahip olanlar karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı biçimde %17 oranında risk azalması gözlendi. Aynı koruyucu etki, postmenopozal kadınlarda daha düşük oranda da olsa istatistiksel olarak anlamlı biçimde %10 oranında gerçekleşti. Bunlara ek olarak postmenopozal kadınlarda genel fiziksel aktivite meme kanseri riskinde %13 azalma ile ilişkilendirildi. Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi Kanser Önleme Uzmanı ve Washington Üniversitesi Halk Sağlığı ve Tıp Üniversitesi’nde araştırma profesörü olan raporun baş yazarı Dr. Anne McTiernan; “Çalışmaları tek tek incelediğinizde bulguların farklılıklar göstermesi kafa karıştırıcı olabilir. Bu kapsamlı ve güncel rapor incelendiğinde kanıtlar açıktır. Fiziksel olarak aktif bir yaşam tarzı, sağlıklı kilonun korunması ve alkolün sınırlandırılması, kadınların kanser riskini azaltmak için atabilecekleri adımlardır.” şeklinde konuştu.

Araştırmacılar fiziksel aktivite ve alkol tüketimine ek olarak, meme kanseri riskinde artışa neden olan başka faktörler de buldular. Yetişkinlikte fazla kilolu ya da obez olmanın da postmenopozal dönemde meme kanseri riskini arttırdığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, 18 - 30 yaşları arasında aşırı kilolu veya obez olmanın, pre ve postmenopozal dönemde meme kanseri riskini azalttığı, yani koruyucu bir etkiye sahip olduğu yönünde güçlü kanıtlar vardı. Dr Boolbol; "Bu raporun, menopoz öncesi vücutta daha fazla şişmanlığın premenopozal meme kanserine karşı koruyucu etkisini göstermesi ilginçti. Postmenopozal dönemde kilo alımının veya yüksek vücut kitle indeksinin meme kanseri gelişimi için bir risk faktörü olduğu da tekrar doğrulandı.” şeklinde yorumladı.

Rapordaki diğer verilere göre; emzirme meme kanseri riskini azaltmış, erişkin boyu ile ölçülen doğrusal büyümeyi sağlayan gelişim faktörlerinin yüksekliği riski arttırmıştır.

Diyet söz konusu olduğunda, rapordaki kanıtlar daha sınırlıydı. Spesifik beslenme faktörleri açısından, raporda, nişastasız sebze tüketiminin östrojen reseptörü negatif meme kanseri riskini azaltabileceği belirtilirken, havuç, ıspanak, kayısı, lahana gibi karotenoid içeren besinlerin meme kanseri riskini azaltabileceğinin de altı çizildi. Ayrıca sınırlı kanıta ragmen, yüksek kalsiyumlu diyetin de meme kanseri riskini azaltabileceği belirtildi.

Risk Azaltma Önerileri

Genel olarak kanserin önlenmesi için, yazarlar sağlıklı bir kilonun korunmasını, her gün en az 30 dakika fiziksel olarak aktif kalınmasını ve yüksek kalorili yiyeceklerden ve şekerli içeceklerden kaçınılmasını önermektedir.

Yazarlar ayrıca, çeşitli kepekli tahıllar, sebzeler, meyveler ve baklagillerin tüketilmesi, kırmızı etin sınırlandırılması ve işlenmiş etlerden kaçınılması gerektiğini de belirttiler. Alkolden uzak durmanın en doğrusu olacağını vurgulayan yazarlar, alkol tüketilse dahi miktarın sınırlı olması gerektiği yorumunu yaptılar.

AICR Beslenme Programının başkanı Alice Bender, "Fiziksel aktivitenin neresinde olursanız olun, biraz daha uzun veya biraz daha zorlayıcı hale getirmeye çalışın. Riski azaltmak için beslenme alışkanlıklarınızda basit değişiklikler yapın. Örneğin cips ya da kraker yerine havuç, biber ya da yeşil salata tüketin. Alkol alırsanız bir porsiyon ya da daha azını tüketin” şeklinde konuştu. AICR yetkilileri; özellikle kadınların alkolden uzak durmaları, fiziksel olarak aktif olmaları ve sağlıklı bir kiloyu korumaları halinde her üç meme kanserinden birinin önlenebileceğine dikkat çektiler.

IVC Filtreleri Pulmoner Embolili Hastalarda Mortalite Riskini Arttırabilir

09 Mayıs 2019

Akut pulmoner emboli yaşlı erişkinlerde yaygın bir morbidite ve mortalite nedenidir. İnferior vena kava (IVC) filtreleri pulmoner emboliyi önlemek için sıklıkla kullanılır. Ancak, cihazın etkinliğini ve güvenliğini destekleyen kanıtlar yetersizdir.

Son yıllarda, ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), IVC filtrelerinin güvenilirliği konusunda endişelerini dile getirmektedir. Yine bazı çalışmalar da bu teknolojinin kullanımında geçici bir düşüş olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, sınırlı kapasiteye sahip idari verileri kullanan bazı araştırmacılar, IVC filtrelerinin kullanımının azalmış ölüm riski oranları ile ilişkili olduğunu bulmuşlar ve kullanımlarını önermişlerdir.

Yapılan yeni çalışmada, Medicare yararlanıcılarında pulmoner emboli için IVC filtrelerinin kullanımı ile mortalite oranları arasındaki ilişki üç ayrı istatistiksel yaklaşım kullanılarak saptanmaya çalışıldı. Çalışmada, pulmoner embolili ileri yaşlı bireylerde IVC filtrelerinin kullanımının mortalite yararı göstermediği ve ölüm riski taşıyabildiği gösterildi. Sonuçlar, venöz tromboembolizmi olan hastalarda IVC filtrelerinin kullanımıyla ilişkili 30 günlük mortaliteyi değerlendiren gözlemsel bir çalışmanın bulgularıyla tutarlıydı.

Araştırmacılar, idari veri tabanlarının incelemelerinde gözlemlenen mortalite yararlarının, temel özellikleri ayarlandıktan sonra devam edip etmediğini belirlemek için, IVC takılmış pulmoner embolide akıntı tanısı konulan ve taburcu edilmiş pulmoner embolili yaşlı hastaların ve benzer IVC takılmamış hastaların sonuçlarını tanımlama ve karşılaştırmada, Medicare yatan hasta talep verileri ve ICD-9-CM tanı kodlarını kullandılar. Araştırmacılar, temel özelliklerdeki potansiyel dengesizlikleri hesaba katmak için ters olasılık ağırlıklı (IPW) bir düzenleme şeması kullandılar. Pulmoner embolili IVC filtresi takılmış ve takılmamış hastalar için, her bir özelliğin tam olarak eşleşmesi için uygun bir kohort oluşturdular.

Riski Azaltmıyor, Arttırıyor

Çalışma süresi boyunca akut PE nedeniyle hastaneye yatırılan 214.579 Medicare yararlanıcısının (ortalama yaşları 77,8) %13,4'üne bir IVC filtresi takıldı. Filtresiz grup ile karşılaştırıldığında, filtreli grupta 30 günlük mortalite oranının düzeltilmiş tehlike oranı 1,02’ydi. IPW analizinden elde edilen bulgular istatistiksel olarak anlamlıydı.

Yatıştan 30 gün sonra hayatta kalan hastalar arasında, filtreli grubun %20,5’inin, filtresiz grubun ise %13,4’ünün bir yıl içinde öldüğü görüldü. Hasta özelliklerine göre ayarlandıktan sonra, filtreli grupta bir yıllık mortalite için oran oranı 1,35’ti. IPW modelinde, düzeltilmiş tehlike oranı 1,56’ydı.

Bireysel olarak eşleşmiş bir kohortta, akut pulmoner emboli ile hastaneye yatırılan 76.198 yararlanıcının %18,2'sine filtre takılmıştı. IVC filtresinin bağımlı değişken olarak kullanıldığı karma modellerde, filtreli grupta 30 günlük mortalite, bir yıllık mortalite gibi yüksekti.

Araştırmacılar, istatistiksel ayarlama yöntemlerindeki bulguların, IVC filtre kullanımı ile düşük ölüm oranı arasında bir ilişki göstermediğini, aksine risk artışı gösterdiğini belirttiler. IVC filtrelerinin etkililiğini ve güvenliğini değerlendirmek için çeşitli hasta alt gruplarında daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Bikdeli et al. Association of Inferior Vena Cava Filter Use With Mortality Rates in Older Adults With Acute Pulmonary Embolism, JAMA Intern Med. Published online December 10, 2018.

SMA İçin Yeni Bir Kan Testi Geliştirildi

09 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), müsküler atrofiye ve solunum yetmezliğine yol açan nöronal dejenerasyon ile ilerleyici bir nöromüsküler otozomal resesif kalıtsal hastalıktır. SMA, “survival motor nöron” geni olan SMN1'in ekzon 7’yi içeren homozigot delesyonlarından kaynaklanır ve bu da SMN proteini seviyelerinde bir azalmaya yol açar. İkinci bir SMN geninin (SMN2) varlığı, SMN1 tarafından üretilen SMN kaybını kısmen telafi edebilir. Genellikle, bir kişide ne kadar çok SMN2 geni kopyalanırsa hastalık o kadar az şiddetli olur.

Sadece bir mutasyona uğramış SMN1 kopyasına sahip kişiler hastalığı geliştirmezken, mutasyona uğramış geni çocuklarına aktarabilirler ve bu kişiler taşıyıcı olarak adlandırılırlar. SMA en ölümcül genetik hastalıklardan biri olduğundan ve 100 kişide 40 ila 1 taşıyıcı sıklığı olduğu için, taşıyıcıları tanımlamak, aile planlamasında yetişkinlerin genetik danışmanlığı için gereklidir.

Tanımlama, sadece bir kopyası taşıyıcı olarak kabul edilen kişilerde (1/0 taşıyıcı olarak adlandırılır), SMN1 ekson 7 kopya sayısının doğru bir şekilde belirlenmesine dayanır. Bununla birlikte bazı taşıyıcılar, kromozomlarından birinde SMN1 eksonu 7'sinden yoksundur. Bunun yerine, başka bir kromozomda (2/0 taşıyıcı) iki adet SMN1 ekzon 7 kopyası vardır ve bunlar yanlış taşıyıcılar olarak tanımlanabilirler. 2/0 taşıyıcıları tanımlamak için, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonu dahil olmak üzere bir kromozomda iki SMN1 kopyasının varlığına ilişkin spesifik mutasyonların varlığı araştırılabilir.

SMA’da yeni doğan taraması için standart bir yöntem yoktur ve ideal bir yöntem etkilenen yeni doğanları SMA taşıyıcılarından ayırt edebilmeli, ayrıca SMA tipini ve hastalığın ciddiyetini tahmin etmek için SMN2 kopya sayısını ölçebilmelidir.

Çoklu ligasyon prob amplifikasyonu (MLPA) ve gerçek zamanlı kantitatif PCR (qPCR), SMN1 delesyonlarını tespit edebilir. Ancak, qPCR normalizasyona veya standart eğrilere ihtiyaç duyar ve MLPA, kurumuş kan lekelerinden (DBS'ler) elde edilebilenlerin üstünde DNA konsantrasyonları gerektirir.

Mayo Clinic araştırmacıları, SMA için yeni doğanları taramak ve SMA taşıyıcılarını tanımlamak için, DBS ve diğer dokularda SMN1 delesyonlarının ve SMN2 kopya numarası değişiminin eşzamanlı tespiti için bir multiplex, droplet digital PCR (ddPCR) metodu geliştirdiler. SMN1, SMN2 ve RPP30 konsantrasyonları, bir Bio-Rad AutoDG ve QX200 ddPCR sistemi ile aynı anda ölçüldü. Toplam 1530 DBS ve 12 SMA hastası test edildi.

Hızlı ve Spesifik Bir Test

Test, tüm SMA hastalarında hiçbir SMN1 ekzon 7 veya iki ya da üç SMN2 kopyası olmadığını tespit etti ve yeni doğanlarda SMA'yı saptamak için klinik kullanımını doğruladı. On üç kişide bir kopya SMN1 ekzon 7 vardı ve bu kişiler taşıyıcı olarak kabul edildiler. Tüm SMA'ya neden olan mutasyonlar ekzon 7 delesyonu ile ilgili olmadığından, araştırmacılar ayrıca kurumuş kan lekelerinde SMN1 Sanger dizilimi adı verilen diğer SMN1 mutasyon tiplerini tespit etmek için bir yöntem geliştirdiler. Yöntem, SMA ile ilişkili semptomlar gösteren iki kişide SMA'ya neden olduğu kesin olan mutasyonları doğru bir şekilde saptadı.

Araştırmacılar, bir kişinin beş SMN1 kopyasına sahip olduğunu belirttiler. Bu, üç SMN1 kopyası olan insanlar arasında SMA 3/0 taşıyıcılarının potansiyel varlığını ortaya koydu. SMA taşıyıcı testini geliştirmek ve SMA 2/0 taşıyıcılarının tanımlanmasını dahil etmek için, aynı yöntemi, g.27134T> G (c. * 3 + 80T> G) mutasyonunun varlığını tespit etmek için de kullandılar. Test, test edilen 125 kişi arasında iki SMA 2/0 taşıyıcıyı başarıyla tanımladı.

Araştırmacılar, geliştirdikleri yöntemler ile spinal müsküler atrofi için yeni doğanları taramak ve taşıyıcıları tanımlamak için hızlı ve spesifik bir kan testi ortaya koyduklarını belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

Noemi Vidal-Folch, Dimitar Gavrilov, Kimiyo Raymond, Piero Rinaldo, Silvia Tortorelli, Dietrich Matern, Devin Oglesbee. Multiplex Droplet Digital PCR Method Applicable to Newborn Screening, Carrier Status, and Assessment of Spinal Muscular Atrophy,  Clinical Chemistry 2018.

Kalp Yetmezliği Olan Kişilerde Grip Aşısı Ölüm Riskini Azaltıyor

08 Mayıs 2019

Grip enfeksiyonu, kalp yetmezliği olan hastalar için oldukça ciddi bir durumdur. Grip gibi enfeksiyonlar, vücudun enerji talebini artırarak, kalbin daha güçlü pompalamasını gerektirir.  Kalp yetmezliği olan hastalarda influenza aşılaması ile sonuç arasındaki ilişki hakkında çok az veri mevcuttur.

Yapılan yeni bir çalışmada, yeni tanı almış kalp yetmezliği hastalarında influenza aşılamasının uzun süreli sağ kalım ile ilişkili olup olmadığı araştırıldı.

Araştırmacılar, 1 Ocak 2003 ile 1 Haziran 2015 tarihleri arasında Danimarka'da kalp yetmezliği tanısı almış ve 18 yaşından büyük tüm hastaları kapsayan ülke çapında bir kohort çalışması yaptılar (n = 134.048). Ülke çapındaki kayıtları kullanarak ilişkili verileri topladılar. Takip sırasındaki aşılama durumu, sayısı ve sıklığı, zaman ilişkili Cox regresyonunda zamana göre değişen değişkenler olarak değerlendirildi.

Etkili, Güvenli ve Düşük Maliyetli

Çalışmada ortalama takip süresi 3,7 yıl (çeyrekler arası aralık, 1,7-6,8 yıl) iken takip oranı %99,8’di. Çalışma kohortunun aşı kapsamı, çalışma süresi boyunca %16 ila %54 arasında değişti. Düzeltilmemiş analizde, takip sırasında bir veya daha fazla aşı uygulaması, daha yüksek ölüm riskiyle ilişkilendirildi. Daha sonra veriler, dahil edilme tarihi açısından düzeltmeler yapıldıktan sonra, komorbiditeler, ilaçlar, hane halkı geliri ve eğitim düzeyi, vac1 aşılama uygulaması, %18'lik bir azalmış ölüm riski ile ilişkilendirildi (tüm nedenler: tehlike oranı 0,82; kardiyovasküler nedenler: tehlike oranı 0,82). Yıllık aşılama, yılın başında aşılama (Eylül-Ekim arası) ve daha fazla kümülatif aşı sayısı, aralıklı aşılama ile karşılaştırıldığında ölüm riskinde daha fazla azalma ile ilişkilendirildi.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların ışığında, kalp yetmezliği olan hastalarda influenza aşı uygulamasının, eşlik eden etkenler açısından kapsamlı ayarlamalar yapıldıktan sonra hem tüm nedenli ölüm hem de kardiyovasküler ölüm riskinin azalmasıyla ilişkili olduğunu belirttiler. Yıl içinde erken dönemde yapılan aşılama ve sık aşılamanın, aralıklı ve geç aşılamaya kıyasla ölüm riskinde daha büyük düşüşler ile ilişkilendirildiğine dikkat çektiler. Çalışma sonuçlarının, etkili, güvenli ve düşük maliyetli bir müdahale ile önemli fayda sağlanabileceğini göstermesi bakımından oldukça önemli olduğunu vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Daniel Modin et al. Influenza Vaccine in Heart Failure: Cumulative Number of Vaccinations, Frequency, Timing, and Survival: A Danish Nationwide Cohort Study. Circulation, 2018.

Gebelik Sonrası Epilepsi Hastalarında Nöbet Sıklığı Artıyor Mu?

07 Mayıs 2019

Amerikan Epilepsi Derneği (AES) 72. Yıllık Toplantısı’nda sunulan yeni bir çalışmada, frontol lob epilepsisi olan kadınların %53'ünün hamilelik sırasında gebelikten öncekine kıyasla nöbet sıklığının arttığı gösterildi.

Araştırmacılar yaptıkları gözleme dayanarak, fokal veya jeneralize epilepsili kadınlarda gebelik ve doğum sonrası dönemde artmış nöbet sıklığının daha olası olup olmadığını ve nöbet başlangıç bölgesinin lokalizasyonuna göre değişip değişmediğini değerlendirmeyi amaçladılar. Çalışmada ayrıca, antiepileptik ilaç rejiminin bu kötüleşmeyi etkileyip etkilemediği de değerlendirildi.

Çalışmaya katılan merkezlerde 2013'ten itibaren hamile kadınlar prospektif olarak takip edildi. Antiepileptik ilaç (AED) rejimleri, nöbet sıklığı ve gebelik sonuçları hakkındaki bilgileri klinik veri tabanından sağladılar. Epilepsi tipini / sendromunu, nöbet tiplerini ve sıklığını, AED rejimlerindeki değişiklikleri ve hamilelik sonuçlarını rutin olarak belgeleyen hasta çizelgeleriyle geriye dönük olarak bu bilgileri desteklediler.

Çalışmaya 2013-2018 yılları arasında takip edilen epilepsili 99 kadından 114 gebelik verisi dahil edildi. Hastalar; jenalize epilepsili 37 kadın, fokal epilepsili 62, frontal fokal epilepsili 15, diğer fokal epilepsili 47 kadını içeriyordu. Kohortun ortalama yaşı 31’di ve çoğu beyazdı. Araştırmacılar gebe kalmadan önce 9 ay boyunca, hamilelik sırasında ve doğumdan 9 ay sonra nöbet sıklığnıı kaydettiler. Tüm nöbetler, her katılımcı için 9 aylık aralıklarla toplandı.

Gebelik Sonrası Nöbetler Daha Sık

Sonuçlar; nöbetlerin gebelik sırasında, jeneralize epilepsili kadınların %5,5'inde, fokal epilepsili kadınların %22,6'sında, frontal lob epilepsisi olan kadınların %53'ü’nde gebelik öncesi dönemine göre daha sık olduğunu gösterdi. Jeneralize epilepsili kadınlarda, fokal epilepsili kadınlara kıyasla, gebelikte nöbet kötüleşme ihtimali önemli ölçüde azdı. Fokal epilepsili kadınlar arasında, frontal fokal epilepsisi olanlarda, gebelikte başka bir fokal epilepsisi olanlara göre nöbet yaşama olasılığı anlamlı derecede daha yüksekti.

Jeneralize epilepsili kadınların % 94,6'sı, frontal fokal epilepsili hastaların %20'si ve diğer fokal epilepsili hastaların %10,6'sı, gebe kalma döneminde ikiden fazla AED ile tedavi olarak tanımlanan politerapi alıyordu. Politerapi için ayarlama yapıldıktan sonra, frontal fokal epilepsili kadınlarda, diğer fokal epilepsili tipteki kadınlara kıyasla, gebelikte nöbet yaşama ihtimali önemli ölçüde arttı.

Analiz, doğum sonrası dönemde, jeneralize epilepsili kadınların %12,12'sinde, fokal epilepsili kadınların % 7,14'ünde ve frontal lob epilepsisi olan kadınların % 20'sinde gebelik öncesi dönemlere göre nöbetlerin daha sık olduğunu gösterdi.

Araştırmacılar, hamilelikteki bazı fizyolojik değişikliklerin nöbetlerinin geçici olarak kötüleşmesine yol açtığını belirttiler. Bu değişikliklerin moleküler temellerinin ne olduğunu anlamak için daha ileri araştırmalar yapmayı planladıklarını aktardılar. Gebelikte frontal lob epilepsisi olan kadınların daha yakından izlenmesinin gerekliliğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Paula Voinescu et al. Variations in Seizure Frequency During Pregnancy and Postpartum by Epilepsy Type American Epilepsy Society (AES) 72nd Annual Meeting 2018. Abstract 3.236,presented December 3, 2018.

Meme Kanserinin Psikolojiye Etkisi

07 Mayıs 2019

Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, erken tanı ile tam tedavisi mümkün olabilmektedir. Ancak bu sistemik tedavinin uzun dönemde kadınların psikolojisini nasıl etkilediğine dair az sayıda çalışma vardır. Yapılan yeni bir çalışmada Avrupalı bir araştırma grubu, sistematik bir derleme ile bu konunun üzerine eğilmiştir.

Çalışma ekibi, tedaviden bir veya daha fazla yıl sonra bilişsel ve cinsel fonksiyonlarla ilgili zorlukların yanı sıra, meme kanserinden kurtulmuş kadınlar üzerine daha önce yayınlanmış olan ve çeşitli psikolojik sorunlara odaklanan 60 çalışmanın verilerini inceledi. Kadınların meme kanseri tanısı aldıkları sırada ve ana tedavi dönemlerinde önemli psikolojik sıkıntılar yaşadıkları zaten biliniyordu. Bu nedenle araştırmacılar uzun dönemdeki etkileri incelemeyi planladılar.

Sıkıntı, depresyon ve anksiyetenin meme kanseri tedavisi alan kadınlarda uzun süre devam edebileceği daha önceki çalışmalarla gösterilmişti. Özellikle kanser teşhisi öncesinde mental problemleri olanlarda veya tanı anında yaşı genç olanlarda bu bulgular derinleşiyordu. Bu çalışmadaki analizde ise kadınların meme kanseri tedavisi aldıktan sonra çok çeşitli akıl sağlığı sorunlarının ortaya çıkma potansiyeline yakından bakıldı.

Anksiyete ve Depresyon Çok Daha Sık

Örneğin daha önce yapılmış bazı çalışmalarda meme kanseri tedavisi almış kadınların anksiyete geliştirme riskinin 2 kat arttığı gösterilmişti. Bu çalışmada elde edilen bulgularla da meme kanseri tedavisi görmüş kadınların beşte birinde anksiyete belirtilerinin ortaya çıktığı tespit edildi. Bu hastalarda depresyon gelişme riskinin de iki kat artmış olduğu görüldü.

Analiz, meme kanseri sağ kalanlarının %20 ila %40'ının hafızayla ilgili zorluklar gibi nörobilişsel bozukluklar yaşadığını da ortaya koydu. Yine bu hastalarda cinsel disfonksiyonun da normal insanlara göre 2 kat fazla olduğu tespit edildi.

Çalışmada kullanılan analizin bazı eksikleri olmakla birlikte, meme kanseri tedavisi sonrası kür sağlansa bile mental sağlığın uzun dönem takip edilmesi gerektiği görüldü.

Literatür talep et

Referanslar :

Carreira H, et al. Associations Between Breast Cancer Survivorship and Adverse Mental Health Outcomes: A Systematic Review. J Natl Cancer Inst. 2018 Dec 1;110(12):1311-1327. doi: 10.1093/jnci/djy177.

Huntington Hastalığında Beynin Destek Hücreleri Kusurlu Olgunlaşma Gösteriyor

06 Mayıs 2019

Huntington hastalığı, hipomiyelinizasyon ve nöron kaybıyla karakterize bir hastalıktır. Hastalık, mutasyona uğradığında hastalığa neden olan bir proteini kodlayan bir gendeki mutasyonun (Huntingtin geni) sonucu ortaya çıkmaktadır. Huntington hastalığı, kişilik değişikliklerine ve motor koordinasyon kaybına yol açar. Şu anda hastalığı tedavi edebilecek veya hatta yavaşlatabilecek bir tedavi yoktur. Doktorlar sadece semptomlarının bir kısmını hafifletebilecek ilaçlar sunabilmektedirler.

Huntington hastalığı dahil beyindeki glial hücreleri ve dejeneratif hastalıkları araştıran ve anlamlı, hastalık değiştirici bir tedavi bulmayı amaçlayan bir grup araştırmacı yaptıkları çalışmada, beyindeki glial hücrelere moleküler seviyede ne olduğunu belirlemek için yola koyuldular. Huntington hastalığındaki miyelin kaybının temelini değerlendirmek için, mutant Huntingtin (mHTT) embriyolarından veya normal kontrollerden türetilmiş insan embriyonik kök hücrelerinden (hESC'ler) bipotansiyel glial progenitör hücreler (GPC'ler) ürettiler ve gen ekspresyonunda mHTT'ye bağlı değişiklikleri değerlendirmek için RNA sekanslaması gerçekleştirdiler.

Çalışmada, Huntington hastalığı olan hastalarda glial hücre olgunlaşmasının ciddi şekilde bozulduğunu ve bunun beyinde görülen anormalliklerin önemli bir sebebi olduğunu gösterdiler. Bu bozulma, motor fonksiyonundaki değişikliklerin yanı sıra davranış değişikliklerine de yol açıyordu. Ayrıca bu, beyindeki en yaygın glial türü olan ve diğer şeylerin yanı sıra nöronlar arasındaki iletişimi düzenleyen işlevsiz astrositlere neden oluyordu. Zayıf glial olgunlaşma, beyindeki sinir yollarını çevreleyen ve normal olarak sinirsel iletişime izin veren ve hızlandıran miyelinin eksikliğine yol açıyordu.

Sağlıklı Glial Hücre Nakli ile Olumlu Sonuçlar

Glial hücre olgunlaşmasının başarısızlığı, davranışsal anormallikleri ve psikotik düşünmeyi içeren hastalıkların ortak bir unsuru gibi görünmektedir. Huntington hastalığında görülen başarısız glial hücre olgunlaşması, şizofrenide glial hücrelerin rolünün incelendiği önceki çalışmalarla benzerdir.

Araştırmacılar daha sonra, glial hücre nakli için çalıştılar. Huntington hastalığından muzdarip olan farelere sağlıklı glial hücreler naklettiler. Bu, farelerin ömrünü uzattı ve hastalığın semptomlarını hafifletti.

Araştırmacılar çalışma sonuçlarının; Huntington hastalığının, beynin destek hücreleri olan glial hücrelerde işlevsel olmayan olgunlaşma veya formasyonun bir sonucu olarak, davranışsal ve motor değişikliklere neden olduğunu gösterdiğini belirttiler. Aynı zamanda, Huntington hastalığı ve diğer benzer nörodejeneratif hastalıklar için olası bir tedavi olarak glial hücre tedavisinin potansiyelini vurguladığını aktardılar. Uzun dönemde, araştırma sonuçlarını ve glial hücreleri Huntington hastalığına yönelik bir tedavi geliştirmek için kullanabilmeyi amaçladıklarını söylediler.

Literatür talep et

Referanslar :

Mikhail Osipovitch, Andrea Asenjo Martinez, John N. Mariani, Adam Cornwell, Simrat Dhaliwal, Lisa Zou, Devin Chandler-Militello, Su Wang, Xiaojie Li, Sarah-Jehanne Benraiss, Robert Agate, Andrea Lampp, Abdellatif Benraiss, Martha S. Windrem, Steven A. Goldman. Human ESC-Derived Chimeric Mouse Models of Huntington’s Disease Reveal Cell-Intrinsic Defects in Glial Progenitor Cell Differentiation. Cell Stem Cell, 2018.

Kistik Fibrozis Tedavisinde Tele-Sağlık ve Entegre Sağlık Koçluğu İş Birliği

06 Mayıs 2019

Kistik Fibrozis Vakfı (CFF) tarafından yayınlanan enfeksiyon kontrol rehberleri uyarınca, bir odada bir kerede yalnızca bir hasta bulunabilmektedir. Bu, bilgiye en acil şekilde ihtiyaç duyan hastaların, konferanslardan faydalanabilmelerini ciddi şekilde sınırlandırır. Kısıtlamalar ile başa çıkmak için ve mümkün olan maksimum hasta sayısına ulaşmak için, KF klinikleri giderek daha fazla video konferans, internet sohbetleri ve diğer teknikleri de içeren tele sağlık yöntemlerine yönelmektedir.

Rationale Attain Health ismindeki yeni bir hasta merkezli program, kistik fibrozis ile yaşayan insanların sağlığını optimize etmek için toplumun katılımı ve akran sorumluluğuyla bütünleştirici sağlık ve fiziksel performans koçluğunu birleştirmeyi amaçlıyor. Hastaların egzersiz, sağlıklı beslenme, zaman yönetimi, farkındalık ve verimli tedavilerin sağlıkları ve yaşam beklentileri üzerindeki faydaları hakkında bilinçlenmeleri hedefleniyor.

Program Sayesinde Nakilden Vazgeçildi

Programda hastalar, haftalık sanal toplantılarda, haftalık grup koçluğu oturumlarında ve KF topluluğundaki uzmanların eğitim web seminerlerinde performans koçu ve entegre sağlık koçu ile bir araya geliyor. Entegre sağlık ve fiziksel performans koçluğu platformu, müşterilere kişisel sağlık hedefleri belirleme, uygulama planları geliştirme, alışkanlıklar oluşturma ve sağlık hedeflerine ulaşmak için kaçınılmaz engelleri aşma fırsatı sunuyor.

Sanal bir topluluk aracılığıyla gerçekleştirilen bu programda, izlenebilirlik ve topluluğun pozitif değişimi entegre etmeleri için hastaların birbirlerini desteklemesi sağlandı. Program kapsamında her bir hastaya entegre sağlık koçu ile 90 dakikalık bir danışma sunuldu. Entegre sağlık koçu; program parametreleri, vizyon çalışması, müşterinin program için hedeflerinin bir taslağının oluşturulması ile grup koçluğu ve danışmanlığı görevlerini aldı. 90 dakikalık bir konsültasyon, bir hareket değerlendirme ekranı yürüten ve uygunluk hedefleri belirleyen performans koçuyla takip edildi. Hastalar, motivasyonlarını sürdürmek, farkındalık teknikleri kullanmak ve nihai sağlık hedeflerine doğru ilerlemek için sağlık koçuna sınırsız erişime sahiplerdi. Hastalar böylelikle, uygun egzersiz tekniğini öğrenmek için performans koçu ile video konferanslar yapma ve egzersiz programında yaşadığı zorlukları çözme fırsatı buluyorlardı.

Üç aylık pilot program ile, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Danimarka'dan 17-54 yaş arası 15 hastaya hizmet sağlandı. Bu süre boyunca hastaların FEV1'indeki ortalama artış, üç aylık çalışma döneminde %-2 ile %+15 arasında değişmekteydi. Hatta bir hastadaki FEV1 değerinin %21’den %33’e çıktığı görüldü ve bu hasta nakil listesinden çıkarıldı. VKİ 10/15 hastada düzeldi. İki hastanın kilo verme hedefi vardı (BMI 29 ve 31) ve bu hedeflere ulaşıldı.

Program yetkilileri kistik fibrozis hastalarının sadece ilaç tedavisi ile iyileştirilemeyeceğini, bu hastaların gelişen teknolojinin mümkün kıldığı tele-sağlık gibi yöntemlerden de fayda gördüğünü belirttiler.

Literatür talep et

Referanslar :

C. Landon, K. Q. Porco. Integrating Telehealth and Integrative Health Coaching In Cystic Fibrosis Care, Attain Health 2019.

Subkutan Rituksimab Foliküler Lenfoma`da da Etkili Bulundu

03 Mayıs 2019

İntravenöz rituksimab, B hücreli non-Hodgkin lenfomada tedavi standardıdır ve 1 ila 5-6 saat arasında bir uygulama süresi vardır. Rituksimab’ın subkutan formülasyonu ile, hastaların tedavi yükü azaltılıp sağlık hizmetlerinde kaynak kullanımı arttırılabilmektedir. Bu sebeple yapılan SABRINA ismi verilen çalışmada foliküler lenfoma hastalığında, subkutan rituksimabın intravenöz rituksimaba göre farmakokinetik non-inferiorite, etkinlik ve güvenlilik verilerinin gösterilmesi amaçlanmıştır.

SABRINA, 30 ülkedeki 113 merkezde iki aşamalı uygulanan, randomize, açık etiketli bir faz 3 çalışmasıdır. Çalışmaya dahil edilen hastalar 18 yaş ve üzerifir ve histolojik açıdan onaylanmış, daha önce tedavi edilmemiş, CD20 pozitif 1, 2 veya 3a foliküler lenfoma tanısına sahiptir.

Hastalar, 375 mg/ intravenöz rituksimab veya 1400 mg subkutan rituksimab artı kemoterapi (altı ila sekiz siklus siklofosfamit, doksorubisin, vinkristin ve prednizon [CHOP] veya 8 siklus siklofosfamid, vinkristin ve prednizon [CVP]) kollarına rastgele atanmışlardır (1:1). İndüksiyon sırasında her 3 haftada bir ve ardından 8 haftada bir rituksimab uygulanmıştır. Aşama 2 için birincil sonlanım noktası, indüksiyonun sonunda genel yanıt olarak belirlenmiştir (yani, doğrulanmış tam cevap, doğrulanmamış tam cevap ve kısmi cevap). Çalışmaya dahil edilen tüm popülasyonda etkinlik analizleri yapılmıştır.

Kollar Arasında Benzer Etki

15 Şubat 2011 ve 15 Mayıs 2013 tarihleri ​​arasında, 205 hasta intravenöz rituksimab ve 205 hasta ise subkutan rituksimab kollarına rastgele atanmıştır. Araştırmacılar tarafından değerlendirilen indüksiyonun sonunda verilen toplam yanıt, intravenöz grupta %84,9 (%95 CI 79,2-89,5) ve subkutan grupta %84,4 (78,7-89,1) olarak hesaplanmıştır.

Advers etkilerin görülme sıklığı her iki grupta da benzer bulunmuştur. Derece 3 veya daha yüksek derecelerdeki advers olayların sıklığının da benzer olduğu görülmüştür. En sık görülen derece 3 veya daha yüksek advers olay, intravenöz grupta 44 hastada (%21) ve subkutan grupta 52 hastada (%26) meydana gelen nötropenidir. Ciddi advers olaylar, intravenöz grupta 72 (%34), subkutan grupta 73 (%37) hastada görülmüştür. Uygulamaya bağlı reaksiyonlar intravenöz grupta 73 hastada (%35) ve subkutan grupta 95 hastada (%48) meydana gelmiştir (başlıca derece 1 veya 2 lokal enjeksiyon bölgesi reaksiyonları).

SABRINA çalışmasında elde edilen verilere göre intravenöz ve subkutan rituksimabın benzer etkinlik ve güvenlik profilleri vardır ve subkutan kullanımıyla yeni güvenlik kaygıları oluşmamıştır. Subkutan uygulamanın, kemoterapi ile birlikte verildiğinde rituksimabın anti-lenfoma aktivitesini riske atmayacağı görülmüştür.

Literatür talep et

Referanslar :

Davies A, et al. Efficacy and safety of subcutaneous rituximab versus intravenous rituximab for first-line treatment of follicular lymphoma (SABRINA): a randomised, open-label, phase 3 trial. Lancet Haematol. 2017 Jun;4(6):e272-e282.

Kısa Dönem PPI Tedavisi Kemiğe Zarar Vermeyebilir

02 Mayıs 2019

Epidemiyolojik çalışmalar, proton pompası inhibitörü (PPI) tedavisini osteoporotik kırıklarla ilişkilendirmiştir. Bununla birlikte, proton pompası inhibitörlerinin doğrudan osteoporoza neden olup olmadığı açık değildir.

Yapılan yeni bir çalışmada araştırmacılar, sağlıklı postmenopozal kadınlarda, dekslansoprazol ve esomeprazolün kemik dönüşümü, kemik mineral yoğunluğu, gerçek fraksiyonel kalsiyum emilimi (TFCA), serum ve idrar seviyeleri ve paratiroid hormon düzeyleri (PTH) üzerindeki etkisini değerlendirdiler.

Araştırmacılar, 4 kasım 2010'dan 7 Ağustos 2014'e kadar ABD'de 12 merkezden, normal kalsiyum alımı ve D vitamini statüsüne sahip, 115 sağlıklı, menopoz sonrası kadının (45 ila 75 yaş arası) prospektif, çok merkezli, çift-kör bir çalışmasını gerçekleştirdiler. Kadınlar, 26 hafta boyunca günlük olarak dekslansoprazol (60 mg), esomeprazol (40 mg) veya plasebo verilen gruplara randomize edildi. 0 (başlangıç), 13 ve 26 haftalarda, prokollajen tip 1 N-terminal propeptid (P1NP) ve tip 1 kollajen C-terminal telopeptid’in (CTX) plazma seviyeleri ölçüldü. Primer sonuçlar, P1NP ve CTX'te 0 ila 26 haftaları arasında yüzde değişimiydi. Ayrıca serum, idrar mineral, BMD, PTH (tüm denekler) ve TFCA (n = 30) seviyelerinde ki değişimler ölçüldü.

Değerler Normal Aralıkta

Çalışma sonuçları incelendiğinde başlangıç ile 26. hafta arasında kemik döngüsü belirteçlerinde grup içi anlamlı bir fark görülmedi. Dekslansoprazol grubunda (0.12 ng/mL) CTX seviyelerinde anlamlı bir artış yoktu. Bu değerler normal sınırlar içinde kalmasına rağmen, esomeprazol ve dekslansoprazol gruplarında, 26 haftada P1NP (sırasıyla %18,2 ve %19,2) ve CTX (sırasıyla %22,0 ve %27,4) düzeylerinde önemli ölçüde artış mevcuttu. 26. haftada serum veya idrar mineralleri, BMD veya PTH düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Proton pompası inhibitörü tedavisi TFCA'yı azaltmadı.

Araştırmacılar, proton pompası inhibitörü tedavisi verilen kadınlarda, plasebo verilen kadınlara kıyasla kemik döngüsü belirteçlerinde anlamlı artışlar tespit ettiklerini, ancak seviyelerin normal referans aralığında kaldığını belirttiler. BMD, PTH, serum veya idrar mineral seviyelerinde veya TFCA'daki değişimde, gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığını aktardılar. Bulguların, proton pompası inhibitörü ile yapılan 26 haftalık tedavinin kemik homeostazı üzerinde klinik olarak anlamlı bir etkisinin olmadığını gösterdiğini vurguladılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Karen E. Hansen, Jeri W. Nieves, Sai Nudurupati, David C. Metz, Maria Claudia Perez. Dexlansoprazole and Esomeprazole Do Not Affect Bone Homeostasis in Healthy Postmenopausal Women, Gastroenterology 2018.

SMA Hastaları için Robotik Kol

02 Mayıs 2019

Spinal müsküler atrofi (SMA), ilerleyici ve simetrik kas zayıflığına yol açarak paraliziye neden olabilen bir hastalıktır. Yeme ve içme gibi günlük aktiviteler, ekstremitelerin istemli hareketlerinin kontrolünü kaybetmiş hastalar için son derece zorlayıcıdır ve bu hastalar için tam zamanlı bakım kaçınılmazdır.

Teknolojik gelişmeler, sınırlı hareket kabiliyeti veya total paralizili hastaların kısmen bağımsızlıklarını kazanmalarına yardımcı olacak bazı yaklaşımlar sağlamıştır. Robotik kollar gibi yardımcı cihazlar bir joystick ile veya joystick kullanamayan hastalarda beyin bilgisayar ara yüzleri (BCI) ile kontrol edilebilmektedir. Yüzey elektromiyografisi (sEMG), bu kasların elektriksel aktivitesini tespit etmek, kaydetmek ve yorumlamak için kasların cilt yüzeyine yerleştirilen elektrik sensörlerini kullanan, invazif olmayan bir prosedürdür. Nöromüsküler hastalıklar için tanısal bir araç olarak kullanılmasının yanı sıra, protez alanında; kas aktivitesinin kayıtlarının kullanıldığı protetik ellerin, kolların ve bacakların kontrolünde ve günlük işlerin yapılmasında yaygın olarak kullanılmaktadır.

Bu tür robotlar uzuvların fonksiyonel hareketini tam olarak gerçekleştirmek için yeterli olmasalar da, SMA hastaları da dahil olmak üzere hareket kabiliyeti sınırlı ve paralizisi olan kişilerin rezidüel elektriksel aktivitesinde ve uzvun kontrol edilmesinde kullanılabilirler. sEMG tabanlı bir arayüz, yardımcı bir robotik cihazın kontrol edilmesinde ve rezidüel elektriksel kas impulsları olan felçli insanlarda günlük görevlerin yerine getirilmesinde uygulanabilir, non-invaziv bir yaklaşım olma potansiyeline sahiptir.

Almanya Oberpfaffenhofen'deki Alman Havacılık ve Uzay Merkezi (DLR) Robotik ve Mekatronik Enstitüsü araştırmacıları, sEMG tabanlı bir ara yüz tarafından kontrol edilen hafif bir robotik kolun SMA hastalarının günlük işlerini yapmalarına yardımcı olup olamayacağını değerlendirdiler.

Robot Kol ile Görevler Yerine Getirildi

SEMG tabanlı yardımcı sistem, hemen hemen hiç istemli bacak hareketi olmayan ancak istemli kas aktivasyonu ile ilişkili elektriksel uyarıların hala sEMG ile tespit edilebildiği SMA tip 2'si olan 49 yaşındaki iki kadında test edildi. Bir kadın hastalık nedeniyle skolyoza sahipti ve tüm deneyleri yatakta yatarken yapmayı tercih etti, diğer kadın tekerlekli sandalyede oturdu.

Araştırmacılar, Eight Delsys Trigno kablosuz EMG sensörünü katılımcıların sağ kollarına yerleştirildiler ve robotik kol–el (beş parmaklı bir DLR-HIT HAND ile donatılmış bir DLR Hafif Ağırlıklı Robot III) sağ kolu temsil etti. sEMG tabanlı yardımcı sistemin performansı, Kutu ve Blok Testinin modifiye bir versiyonu ve Eylem Araştırma Kol Testi (ARAT) olmak üzere iki onaylanmış değerlendirme testiyle dört gün üst üste değerlendirildi.

Kutu ve Blok Testinde, kadınlardan beş adet bloğu bir kutudan almaları ve 10 cm'lik bir duvarın üzerinden başka bir kutuya taşımaları beklendi. ARAT ile çalışmada 19 orijinal maddeden sadece dokuz tutma ve kavrama maddesi değerlendirildi.

Sonuçlar, her iki katılımcının da, sEMG tabanlı yardımcı sistemi kullanarak, robot kolu kesin bir şekilde kontrol edebildiklerini, ulaşma ve kavrama görevlerini gerçekleştirebildiklerini gösterdi. Her iki kadın da robotik sistemi kullanarak günlük bir iş yapmayı başardı. Her biri bir masadan bir şişe aldı, ağzına yaklaştırdı, pipetle içecek içti ve masaya geri koydu.

Araştırmacılar, her iki görevin de yerine getirilmesinin, sağlıklı insanlar veya protez ile benzer bir sistem kullanan kişiler tarafından elde edilenden çok daha uzun sürdüğünü belirttiler. Düzenli eğitimin bu görevlerin tamamlanma sürelerini önemli ölçüde azaltabileceğini ancak günlük eğitimin görev performansı üzerindeki etkisini değerlendirmek için ek uzun dönem çalışmalar yapılması gerektiğini aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Annette Hagengruber ve Jörn Vogel. Functional Tasks Performed by People with Severe Muscular Atrophy Using an sEMG Controlled Robotic Manipulator, IEEE Explore 2018.

ASCO İlk Kez Alkolü Kanser İçin Önlenebilir Risk Faktörü Olarak Tanımladı

02 Mayıs 2019

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO), ilk defa alkol içmenin çoklu maligniteler için potansiyel olarak önlenebilir bir risk faktörü olduğunu belirtti. Ayrıca kuruluş, aşırı alkol alımını en aza indirmek için yeni proaktif duruşlarının kanserden korunmada önemli etkileri olduğunun altını çizdi.

Wisconsin-Madison Üniversitesi'nden Dr.Noelle LoConte başkanlığındaki ASCO bildiri yazarları, "En az miktarda alkol kullanımı bile kanser riskini artırabilir, ancak en büyük riskler ağır ve uzun süreli kullanımda gözlenir. Bu nedenle, alkol alımını sınırlamak kanseri önleyici bir yöntemdir. İnsanların cilt kanserinden korunmak için güneş koruyucu kullanmaları gibi, kanser riskini azaltmak için alabilecekleri bir önlem daha var: Alkol alımını azaltmak. Burada mesajımız ‘içmeyin’ değil. Eğer kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız az için. Ve eğer alkol kullanmıyorsanız hiç başlamayın.” şeklinde konuştular.

ASCO’nun 6 Kasım’da Klinik Onkoloji Dergisi’nde çevrimiçi yayınlanan açıklaması ana akım medyada geniş yer buldu.

ASCO’ya göre hem doktorlarda, hem de halkta alkolün kanser risk faktörü teşkil ettiği yönündeki farkındalık halen oldukça düşük. ASCO’nun güncel bir araştırmasında Amerikalıların %70’inin alkolü bir kanser risk faktörü olarak tanımlamadığına dikkat çekildi. Bu nedenle tüm onkologlar, kanseri önleme çabalarına destek vermek üzere alkolün bir kanser risk faktörü olarak farkındalığını arttırmaya çağırıyor.  

Konu ile ilgili ASCO Başkanı Bruce Johnson da "İnsanlar alkol tüketimi ile kansere yakalanma riskini arttırmayı ilişkilendirmiyorlar. Ancak yüksek alkol tüketimi ile kanser arasında oldukça güçlü bir bağlantı bulundu.” şeklinde konuştu. ASCO bildirisinde ayrıca alkol tüketimiyle en sık ilişkili bulunan kanser türlerinin larinks, özefagus, meme, kolon ve karaciğer kanserleri olduğu, alkolün pankreas ve mide kanserleri başta olmak üzere diğer malignite risklerini de arttırabileceği belirtildi ve dünyadaki yeni kanser vakalarının ve kanserden ölümlerin %5-6 kadarının doğrudan alkol ile ilişkilendirilebileceğine dikkat çekildi.

Günümüzde Amerikan Kalp Derneği, Amerikan Kanser Birliği, ve Amerikan Sağlık Bakanlığı, alkol alımının erkekler için günde 1-2, kadınlar için günde 1 porsiyon ile sınırlandırılmasını önermektedir. Ancak ASCO yazarları, günde bir porsiyon veya daha az alkol tüketiminin bile mide, özefagus ve meme kanserleri için riski artırdığına dikkat çekmektedirler.

Literatür talep et

Referanslar :

DOI: 10.1200/JCO.2017.76.1155 Journal of Clinical Oncology 36, no. 1 (January 1 2018) 83-93.

Muc5b’nin Artmış Ekspresyonu IPF için Risk Faktörü Müdür?

30 Nisan 2019

MUC5B geni, mukusa jel benzeri özellikleri veren ve mukus oluşumunun kilit bir bileşeni olan, musin ailesinin bir protein üyesinin üretilmesinde görev alır. Genin artmış ekspresyonunun idiyopatik pulmoner fibrozis (İPF) ve romatoid artrit için en güçlü risk faktörü olduğu gösterilmiştir. Herhangi bir gende olduğu gibi, MUC5B'nin protein ekspresyonu, gen transkripsiyonu adı verilen süreci başlatan bir promotör tarafından kontrol edilir.

Yapılan yeni bir çalışmada, MUC5B ile indüklenen mukus birikimi ile İPF'nin ilerlemesi arasında bir ilişki bulunmuştur. Bir MUC5B mutasyonunun, küçük solunum yollarında mukus klirensini önleyebileceği ve skarlaşmayı indükleyebileceği, dolayısıyla İPF'de güçlü bir risk faktörü olabileceği gösterilmiştir.

Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden bilim adamları çalışmalarında, MUC5B'nin insanlarda, tip 2 alveoler epitelde ve petek kistlerini kaplayan epitel hücrelerde yüzey aktif protein C (SFTPC) ile birlikte eksprese edildiğini göstermişlerdir. Bu da, distal hava alanlarında akciğer fibrozisinde yer alan hücre tiplerinin MUC5B eksprese ettiği anlamına gelir. Farelerde, bronkoalveoler epiteldeki Muc5b konsantrasyonunun, bozulmuş mukosiliyer klirensle (MCC) ve bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisinin kalıcılığı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Çalışmada ayrıca, mukolitik ajan P-2119'un, MCC'yi geri kazanma ve Muc5b artmış ekspresyonu durumunda bleomisin ile indüklenen akciğer fibrozisini baskılama kabiliyeti olduğu da ortaya konmuştur.

Mutasyon İPF İçin Risk Faktörü

Bu disfonksiyonel MUC5B geni, patojenlere karşı birincil ve doğal bir savunma mekanizması olan uygun akciğer (mukosiliyer) klirensini önleyebilen küçük solunum yollarında mukus birikmesine neden olmaktadır. Araştırmacılar, bu mutasyona uğramış MUC5B promotörünün İPF için güçlü bir genetik risk faktörü olduğunu aktarmışlardır.

Araştırmacılar elde ettikleri bulguların, mukosiliyer disfonksiyonun, MUC5B'yi aşırı eksprese eden farelerde bleomisin ile indüklenen pulmoner fibroziste nedensel bir rol oynayabileceğini ve distal hava alanlarında bulunan MUC5B'nin İPF'li insanlarda potansiyel bir tedavi hedefi olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir. Çalışma sonuçlarının; risk altındaki bir popülasyonu tanımlamaya, geri dönüşü olmayan skar oluşmadan önce hastalığı teşhis etmeye, eşsiz bir tedavi hedefine (MUC5B), akciğerde belirli bir yere (distal solunum yolu) odaklanmaya ve şu anda tedavi edilemeyen bir hastalığa terapötik müdahaleye olanak sağladığını vurgulamışlardır.

Literatür talep et

Referanslar :

Hancock et al. Muc5b overexpression causes mucociliary dysfunction and enhances lung fibrosis in mice, Nature Communicationsvolume 9, Article number: 5363 (2018).

Fibromiyaljide Sigara Kullanımı, Bilişsel İşlevi Nasıl Etkiliyor?

29 Nisan 2019

Fibromiyalji, Birleşik Devletler’deki yetişkin nüfusun %2 ila %6,4'ünü etkilediği tahmin edilen yaygın bir hastalıktır. Kronik yaygın ağrı, fibromiyaljinin temel bir belirtisi olsa da, “fibrofog” olarak adlandırılan bilişsel bozulma da hastalığın temel bir özelliğidir ve ağrı semptomlarından bile daha fazla engelleyici olabilir. Yapılan çalışmalar, fibromiyalji hastalarının %50-80'inin bellek azalması, mental konfüzyon ve konsantrasyon güçlüğü yaşadığını bildirmektedir. Fibromiyalji hastalarında bilişsel işlev bozukluğu için risk faktörleri ile ilgili sınırlı veri vardır.

Yapılan yeni bir çalışmada, fibromiyaljili hastalarda sigara kullanımı ile bilişsel işlev arasındaki ilişki değerlendirildi. Araştırmacılar, Mayıs 2012 - Kasım 2013 tarihleri arasında 668 fibromiyalji hastasını incelediler. Hastalar sigara içme durumuna göre “sigara içenler” ve “içmeyenler” olarak sınıflandırıldı. Çalışmadaki birincil sonuç bilişsel işlevdi (MASQ). İkincil sonuçlara ise fibromiyalji semptom şiddeti (FIQ-R), yaşam kalitesi (SF-36), yorgunluk (MFI-20), uyku (MOS-uyku ölçeği), kaygı ( GAD-7) ve depresyon (PHQ-9) dahil edildi. Sürekli ve kategorik değişkenler için sırasıyla bağımsız t testleri ve Ki-kare testleri yapıldı. Sigara içmenin, birincil ve ikincil sonuçları ön gördürüp gördürmediğini belirlemek için çok değişkenli regresyon analizi kullanıldı.

Sigara İçenlerde Bilişsel Kayıp

Çalışmaya dahil edilen hastaların 94’ü (%14,07)  sigara içicisi olduğunu bildirdi. Sigara içmek; düşük eğitim düzeyi, bekar olmak ve genç yaş ile ilişkiliydi. Analizler ayrıca sigara içiminin, düşük toplam bilişsel fonksiyonel puan ve dil, sözel bellek, görsel-uzaysal bellek ve dikkat için düşük MASQ alt ölçek puanlarında risk faktörü olduğunu gösterdi. Benzer şekilde; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz de sigara kullanımını, bu puanlar için risk faktörü olarak tanımladı. İkincil sonuçlara göre sigara; daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha fazla yorgunluk, artan uyku problemleri ve artan anksiyete ve depresyon ile ilişkiliydi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, medeni durum ve eğitim seviyesine göre yapılan tek değişkenli analiz sigara kullanımını daha fazla fibromiyalji semptom şiddeti, bedensel ağrı ve zihinsel bileşen ölçeğinin daha kötü yaşam kalitesi ölçümleri, daha büyük uyku sorunları ve artan kaygı ve depresyon için bir risk faktörü olarak gösterdi.

Araştırmacılar fibromiyalji hastalarında sigara içmenin bilişsel işlev bozukluğu için bir risk faktörü olduğunu belirttiler. Ayrıca, sigara içen fibromyalji hastalarının artmış semptom şiddeti, daha kötü yaşam kalitesi indeksleri, daha kötü uyku ve artmış anksiyete ve depresyon bildirme olasılığının daha yüksek olduğunu aktardılar.

Literatür talep et

Referanslar :

Ryan D'Souza, Lin Ge, Terry Oh, Arya Mohabbat, Ann Vincent, W. Michael Hooten, Li Jiang, Mary Whipple, Samantha McAllister, Zhen Wang, Wenchun Qu. Tobacco Use in Fibromyalgia Is Associated with Cognitive Dysfunction: A Prospective Cohort Study, ASRA’s 17th Annual Pain Medicine Meeting November 15-17, 2018.

Pankreas Kanseri Riski Obeziteyle Artıyor

29 Nisan 2019

Obezitenin birçok kronik sağlık sorununa yol açabildiği bilinmektedir. Kanser riski de obeziteye bağlı artış gösterebilmektedir. İsrail’de yapılan ulusal bir çalışma, ergenlik döneminde şişman olan kişilerin yaşamlarında daha sonra pankreas kanseri gelişme riskinin yaklaşık 4 kat arttığını göstermiştir. Obezite sınırını geçmeyen ancak fazla kilolu olanlarda ise 2 kat risk artışı saptanmıştır.

Çalışmada, 23 yıl boyunca takip edilen yaklaşık 1.8 milyon ergenlik döneminde olan kişilerin verileri analiz edilmiştir. Araştırmacılar iki büyük İsrail veritabanını birbirine bağlamışlardır. Bunlardan biri, 16-19 yaşları arasındaki İsrail Yahudi ergenlerinin, geç ergenlik döneminde askerlik hizmetine uygunluklarını belirlemek için zorunlu olarak edildikleri muayene bulgularının girildiği veri tabanıdır. Diğeri ise yalnızca doğrulanmış pankreas adenokarsinomu raporlarının yer aldığı İsrail Ulusal Kanser Kayıt Veri Tabanı'dır.

Analiz için araştırmacılar, vücut kitle endeksi değerlerini Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından belirlenen sınıflandırma yüzdelik grupları halinde gruplamışlardır: <5 yüzdelik düşük ağırlık; 5 ila <85 yüzdelik referans grubu ("normal" ağırlık); 85 ila 95 yüzdelik fazla kilolu; ve yüzde 95 veya üstü obez olarak kabul edilmiştir.

Yüksek Kilo İle Risk Artışı

Çalışmaya 1.794.570 bireyin (1.087.358 erkek; 707.212 kadın) analizi dahil edilmiştir. Katılımcıların başlangıç muayenesi sırasındaki yaş ortalaması 17'dir. CDC-BMI sınıflamasına göre, 54.224 kişi (%3) obez ve 140.467 kişi (%7.8) fazla kiloludur. Ortalama 23.3 yıllık takip süresinden sonra (44.563.618 kişi-yıl), 551 pankreas kanseri vakası tespit edilmiştir (erkekler arasında 423, kadınlar arasında 128). Tanı sırasındaki medyan yaş ise 51'dir.

Pankreas kanseri için tehlike oranları aşağıdaki gibi bulunmuştur (parantez içinde %95 güven aralığı belirtilmiştir):

  • Genel popülasyondaki obez kişiler için: 3.89 (2.76 - 5.50)
  • Genel popülasyondaki aşırı kilolu kişiler için: 1.68 (1.27 - 2.21)
  • Obez erkekler için: 3.67 (2.52 - 5.34)
  • Fazla kilolu erkekler için: 1.86 (1.36 - 2.45)
  • Obez kadınlar için: 4.07 (1.78 - 9.29)
  • Fazla kilolu kadınlar için: 1.21 (0.66 - 2.26)

Araştırmacılara göre obezite, pankreas kanserinin patogenezinde değiştirici bir faktör olarak bulunan ve inflamasyon spektrumunun bir parçası olarak düşünülmesi gereken metabolik sendromun bir bileşenidir. Bu sebeple bu risk artışı değerleri beklenilen sonuçları yansıtmaktadır.

Literatür talep et

Referanslar :

Zohar L, et al. Adolescent overweight and obesity and the risk for pancreatic cancer among men and women: a nationwide study of 1.79 million Israeli adolescents. Cancer. 2019 Jan 1;125(1):118-126. doi: 10.1002/cncr.31764. Epub 2018 Nov 12.

E-Posta ve şifrenizi girerek
medikal referans noktanıza ulaşabilirsiniz.

GİRİŞ YAP

Yeni hesap oluştururken vereceğiniz bilgiler, cegedim tarafından onaylanacak
ve siteye tam üyeliğiniz bu onaydan sonra sağlanacaktır.

* Tüm alanları doldurmak zorunludur.

Loading Image